19 Haziran 2014 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.01

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Dilek YÜKSEL (Tokat)

----- 0 -----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 106’ncı Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Kırım Kongo kanamalı hastalığı ve alınması gereken tedbirler hakkında söz isteyen Tokat Milletvekili Reşat Doğru’ya aittir.

Sayın milletvekilleri, Genel Kurulda uğultu var, lütfen sessiz olalım.

Buyurun Sayın Doğru. (MHP sıralarından alkışlar)

 

 

 

 

 

 

 

 

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Ülkemizde birçok ilde görülen Kırım Kongo kanamalı hastalığı ve alınması gerekli tedbirlerle ilgili söz almış bulunuyorum, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında ülkemizde PKK terör belasından sonra şimdi de karşımıza Irak’taki IŞİD terör örgütü çıkmaya başladı. IŞİD terör örgütü Musul’dan sonra Telafer’i, Tuzhurmatu’yu da ele geçirdi, şimdi de Kerkük üzerine yürüyor. Irak’ta tam bir kargaşa hâkim. Bundan da en büyük zararı Irak Türkleri görüyor. Peşmerge Kerkük’ün etrafına yerleşim yerlerine yerleşerek sahip çıkıyor, “Artık buradan çıkmayacağım.” diyor.

Sayın milletvekilleri, IŞİD de belli yerleri -başta petrol bölgesi olmak üzere- ele geçiriyor. Sanki aralarında anlaşma yapmışlar gibi görünüyor ve Irak bölünüyor. AKP iktidarı ve Hükûmeti bu durum karşısında acaba ne yapıyor, ne önlemler alıyor, bunu da öğrenmek istiyoruz.

Biz de ülkemize, Türkiye’mize ve dünyaya baktığımız zaman hiç de iyi bir tabloyu görmüyoruz. Türkiye kaynıyor, komşu ülkeler yanıyor. Her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Ancak buradan bakınca İpek, Defne, Ömer Kağan ve Ali Efe torunlarımıza iyi bir Türkiye ve dünyayı da bırakamadığımızı da söylemek istiyorum. Ülkemizin geleceği kapkaranlık görünüyor. Sonuçta torunlarımızı çok daha ağır şartlar bekliyor. Ancak onların “Dedelerimiz bizim için iyi bir dünya, iyi bir Türkiye bırakmadılar.” diye bizleri suçlayacaklarını da şimdiden görüyor ve hissediyorum.

Sayın milletvekilleri, Kırım Kongo kanamalı hastalığı ülkemizde her geçen gün daha fazla yayılıyor, daha fazla can alıyor. Anneler, çocuklar, dedeler, çiftçiler ölüyor. Son günlerde sadece Tokat ilinde 9 kişi kene ısırmasından dolayı hayatını kaybetti. Sorun da maalesef gün geçtikçe artarak devam ediyor. Ancak devletimiz kenenin nereden, ne kadar geldiğini, ne kadar insana zarar verdiğini çözmüş değil, kene ile ilgili mücadele yapacak olan ilacı da bulmuş değil. Hatta aşısını dahi bulamadık. İnsanlarımız kaderlerine terk edilmiş durumdadır. Sağlık Bakanlığının konuyu ciddiye almadığını sanki görüyor gibiyiz ve de öyle düşünüyoruz.

Hastalık mevsimsel özellik göstermektedir. Genel olarak mayıs ve ekim ayları arasında görülmesine rağmen değişik aylarda da görülebilmektedir. Hastalık için çiftlik çalışanları, çobanlar, kasaplar, mezbaha çalışanları, et ve et ürünleri, market işçileri gibi tarım çalışanları, hayvancılıkla uğraşanlar, veterinerler başta olmak üzere birçok grup, özellikle sağlık personeli, askerler, kamp yapanlar risk grubu içerisindedir.

Sayın milletvekilleri, ancak “Bizim canımız yandı sizin canınız yanmasın.” diye insanlar da maalesef feryat ediyor. Çorum’u, Yozgat’ı, Tokat’ı ile İç Anadolu Bölgesi’ndeki insanlar tarlaya, bahçeye gitmeye korkuyor “Acaba kene bana da yapışır mı?” diye maalesef bekleşiyorlar. Devlet olarak, insanlara yardım etmeme hakkımız yoktur. Hükûmet, Sağlık Bakanlığı bu konuda görevini yeterli olarak yerine getirmemiştir. Bu konuyla ilgili koruyucu hekimlik mutlaka önemlidir. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hâlâ çok yüksektir. Ancak kaynağı tespit etmek, gerekli ilaç ve aşı bulmak için Tokat merkezde büyük bir araştırma merkezi kurulmalı, dünyanın her  tarafından da ilim adamlarının inceleme ve araştırma çalışmalarına mutlaka bu bölgeden başlanmalıdır. 9 Haziran tarihinde Tokat Reşadiye ilçesinde 3 çocuk annesi otuz sekiz yaşında Şefika Koç tedavi gördüğü hastanede ölmüştür. Bu annenin 3 çocuğuna acaba devlet olarak ne diyeceğiz, ne yapacağız? Sonuçta bu hastalık gerekli önlemler alınmadığında daha da yayılacak, daha fazla vatandaşımızın hayatını kaybetmesine neden olacaktır ki, şu an itibarıyla Tokat’ın dışında İç Anadolu Bölgesi’nde, Sivas’ından, hatta Konya’sına kadar birçok ilde bu hastalıkla ilgili çok ciddi manada kene ısırmasıyla ilgili hadiselere rastlanmaktadır ve hastanelere de gelinmektedir. Bundan dolayı da ülkemiz çok önemli bir sorunla karşı karşıyadır. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere bütün yetkililer kendi üzerlerine düşen konuda -üzerlerine ne düşüyorsa- çok süratli bir şekilde yapmalıdır. Yani anneler, babalar, çocuklar veyahut da insanlarımız neden ölsün değerli milletvekilleri?

İnanıyorum ki, buradan seslenişimizi bir kez daha Sağlık Bakanlığı yetkilileri duyacak ve gerekli önlemleri alacaktır diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. ((MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı ikinci söz Sakarya’da 1 kişinin yaşamını yitirmesine ve ağır madde hasar oluşmasına yol açan sel felaketi nedeniyle söz isteyen Sakarya Milletvekili Engin Özkoç’a aittir.

Buyurun Sayın Özkoç. (CHP sıralarından alkışlar)

 

 

 

ENGİN ÖZKOÇ (Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Sakarya’da bir sel felaketi oldu, milletvekili arkadaşlarımızla oraya gittik.

Şimdi, milletvekili arkadaşların ne görev yaptığını bir kere daha burada, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kürsüsünden ifade edeyim. Arkadaşlar, ölüm oluyor, sel felaketi oluyor, yangın oluyor, milletvekilleri olarak oraya gidiyoruz. Ben de gittim. “Tamer Yaman” adında 22 yaşında genç bir çocuk, sel felaketinin son anında, çatının demirlerine tutunduğu anda selin suları geldi, onu çatının demirlerinden kopardı, hayatın ortasından da aldı, yaşamını yitirmesine neden oldu; geride gözü yaşlı bir ağabeyi, bir annesi, bir de babası kaldı. Daha sonra, Sakarya milletvekilleri olarak biz Geyve’ye gittik, onların annesini, babasını ve kardeşini ziyaret ettik. Aradan bir-iki gün geçti, geride ölüm vardı, yıkılmış binalar vardı, yok olmuş tarlalar vardı. Aradan on gün geçecek, bir ay geçecek ve bunlar unutulacak Türkiye Büyük Millet Meclisinde, belki milletvekilleri de kendi hayatlarının akışı içerisinde onlar da geride bırakacaklar. Böyle acıları yok edip, bırakıp, gerilerde unutup gideceğiz.

Değerli arkadaşlarım, Sakarya’da tam iki gün içinde yağan yağmurlarda 22 yaşındaki bir can Tamer Yaman öldü gitti, 107,3 milyon liralık hasara uğradık. Karapürçek’te Uludere Mahallesi’nde bir anne “Sen milletvekili misin?” dedi bana, “Evet, milletvekiliyim.” dedim, benim ayaklarıma yapıştı, “Ben çocuklarımla beraber geceleyin uyuyamıyorum, burada 25 hane dere yatağının kenarına yoksulluğun verdiği kaderle, cahilliğin verdiği kaderle ev yaptık. Bizi sırf yoksulluğumuza ve cahilliğimize mahkûm ederek ölüme terk etmeyin. Bizi, devletimiz bu 25 haneyi buradan alsın ve bir yere yerleştirsin, bir bedel koysun ve biz o bedeli ödeyelim, hayatımızı, çocuklarımızın hayatını kurtarın.” dedi.

Ben de o anneye bir vekil olarak söz verdim. Sadece CHP’lilere değil, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki AKP’li milletvekili arkadaşlarıma da, MHP’li milletvekili arkadaşlarıma da, BDP’li milletvekili, HDP’li milletvekili arkadaşlarıma da anlatacağıma söz verdim. Çünkü o anne de yarın öbür gün Tamer Yaman’ın annesi gibi yüreği yanmasın, o da çocuğunu kaybetmesin, eşini kaybetmesin, biz de onları unutup hayatın akışına kendimizi kaptırmayalım diye.    

Değerli milletvekili arkadaşlarım, Sakarya’da bir sel felaketi oldu, bir kişi öldü. Yarın öbür öbür gün başka felaketler olur. Bizim görevimiz, insanlarımıza sahip çıkmaktır. Bizim görevimiz, ölen çocuklarımıza sahip çıkmaktır. Bizim görevimiz, Geyve’de yıkılan evlerinde oturamayan, “Şu anda devletimiz bize nasıl sahip çıkacak?” diye bizim gözümüzün içine bakan insanlarımıza ve annelere sahip çıkmaktır. Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bunu yapacağına inanıyorum. Bu anneye sahip çıkalım, Tamer Yaman’ın annesine, Uludere’de Karapürçek’ten seslenen, “25 haneyi buradan kaldırın, yoksulluğumuza ve cahilliğimize bizi yok etmeyin.” diyen bu anneye de sahip çıkalım, Sakarya’ya sahip çıkalım.

Hepinizi saygılar, sevgiler sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı üçüncü söz, Ağrı Belediye Başkanının sokaklardan isimlerini kaldıracağını beyan ettiği Kazım Karabekir Paşa hakkında söz isteyen Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ’a aittir.

Buyurun Sayın Özdağ. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

 

 

 

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; millî mücadele kahramanı Kazım Karabekir Paşa ve onun ismi üzerinden yapılan tartışmalar üzerine şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Kazım Karabekir Paşa, hayatı boyunca vatanı, milleti ve devleti uğruna mücadelelerle dolu bir hayat yaşamış mümtaz bir şahsiyettir. Bu sebepledir ki milletimizin gönlünde ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Kısa bir süre önce yapılan yerel seçimlerin ardından Ağrı Belediye Başkanı çok talihsiz bir açıklama yapmış ve Ağrı'da bulunan, Kazım Karabekir Paşa da dâhil olmak üzere, askerî yer isimlerinin değiştirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Oysa, bugün orada rahatça yaşayabiliyorlarsa bunu başta Kazım Karabekir Paşa olmak üzere, millî mücadele kahramanlarına borçlu oldukları gerçeğini görmezden gelmektedirler. Böyle bir isim değişikliğini akıllarına getirenler herhalde Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal gibi millî mücadele kahramanlarını Cemal Gürsel, Kenan Evren gibi diğer darbecilerle karıştırmaktadırlar veya Türk milletinin değerlerine, ortak paydalarına ve geçmişine olan kinlerini bu vesile ile dışa vurmaktadırlar. Ayrıca, bu isim değişikliğini dile getirenlerin, Sevr ile topraklarımızda kurulması öngörülen Ermenistan devletinin Kazım Karabekir Paşa ve askerlerinin kahramanlıkları ile engellendiğini bilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – İsmet Paşa’yı bu isimlere dâhil etmeniz lazım. Ayıp ayıp!

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Kazım Karabekir'i dün yok sayanlar ve kitabını yasaklayan yasakçı resmî tarihçilerle Sırrı Sakık’ın ve aynı çizgide buluştukları görülmektedir. Bu da Sırrı Sakık'ın son on iki yıllık demokratik çizgiden hiç nasiplenmediğini ve hâlâ 1930'ların resmî tarihçiliğini siyasi Kürtçülük adına sürdürerek tarih dışı kaldığını göstermektedir.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – İsmet Paşa’yı anmamak yakışıyor mu size? Ayıp ya!

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, Kazım Karabekir Paşa Birinci Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Harbi’nde Doğu Cephesi Komutanı olarak verdiği mücadele ve başarılarıyla yöre halkını gönlünde taht kurmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayıp Kurtuluş Savaşı sonuna kadar yaptıklarıyla Türk tarihine “doğunun fatihi, kurtarıcısı” olarak geçmiştir. O, Mondros Mütarekesi’nde yenilgiye rağmen, bölge halkını da arkasına alarak ne ordusunu ne de silahlarını teslim etmemiş bir direniş sembolüdür. O, bu direniş ve özgürlük ruhu ile Kurtuluş Savaşının mayasını çalan işaret fişeğini çakan adamdır. Kurtuluş Savaşı her ne kadar Batı Cephesinde kazanıldıysa da, Karabekir Paşa’nın Doğu Cephesi zaferi sayesinde Batı Cephesinde zaferin geldiğini söylemek pek de yanlış olmaz.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) - İnönü Zaferini niye söylemiyorsun?

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - Karabekir Paşa, İngilizlerin bütün oyunlarına rağmen, bölgedeki Kürt aşiretleriyle mektuplaşarak onları Kurtuluş Savaşına inandıran, böylece hem Birinci Dünya Savaşında ve hemen arkasından Kurtuluş Savaşında doğuda yaşayan Kürtler de dâhil bütün Müslüman ahalinin canını, ırzını ve özgürlüğünü sağlayan büyük bir vatan kahramanıdır. Ama ne kadar acıdır ki, Kürtlerin sözde temsilcisi olduğu iddiasında olan bir milletvekili ve belediye başkanı onun ismini caddelerden kaldırmaya teşebbüs gafletinde bulunmaktan geri durmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, sembollerin, simgelerin bir toprak parçasının vatan kılınmasında büyük önemi vardır. Onun için toplumlar yaşadıkları coğrafyaya kendilerine aidiyet karinesi olacak sembolleri nakşederler. Bu, bazen tarihî bir kahraman, bazen bir mabet, bazen bir şehitlik, bazen de tarihî bir hatıradır. Bu semboller üzerinden hem geçmişle bir bağ kurulur hem de milletin ebediliği fikri hafızalara yerleştirilir. İşgal gören ülkelerde işgalcilerin yaptığı ilk iş bu tarihî hatıraları yıkmaktır. Balkanlarda ecdada ait yüzlerce sanat eseri, cami, kervansaray veya kümbetin yok edilmesinin sebebi budur. Şimdi, aynı köksüzleştirme ve vatanı hiçbir kutsiyeti olmayan coğrafyaya çevirme gayretinin burada da yapılmaya çalışıldığını esefle müşahede ediyoruz. Karabekir, hem cumhuriyetin hem milletimizin sembol isimlerinden biridir. Bu tip isimlerin silinmesi vatanın tapu kaydının silinmesidir, Türklüğün bu bölgelerde silinmesidir. Sakık'ın bu yöndeki beyanı da sadece bir kişiyi bir toprak parçasının künyesinden söküp atmak değil, bu milletin aidiyetinin söküp atılmasıdır. AK PARTİ olarak buna asla müsamaha ve müsaade etmeyeceğiz.

Kâzım Karabekir, çok iyi yetişmiş bir askerdir ama sadece bununla yetinmemiş bir aydın kişiliktir. O, çok iyi bir aile babası, yasalara riayet etmeye çok özen gösteren bir yurttaş, sanatla iştigal eden ileri görüşlü bir entelektüeldir.

Değerli milletvekilleri, Karabekir Paşa açtığı yetimhaneyle savaşta ailelerini kaybeden -ki bunların çoğu Ermeni çocuklarıdır- 6 bin çocuğun savaşın olumsuzluklarından kurtarılıp eğitim almalarını, dolayısıyla hayata tutunmalarını sağlamış ve bu sayede “yetimler babası” olarak da tarihe geçmiş bir hamiyetperverdir.

Kâzım Karabekir Paşa, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’le siyaseten ters düşmüş ve yollarını ayırmıştır. Ama demokrasiye, onun nimetlerine ve çok partili hayata gönülden inanmış ve bu uğurda hiçbir sıkıntı onu yolundan çevirememiştir. Bu inancı çerçevesinde, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurmuş ve partinin başına geçmiştir. Bu girişimi onun idamla yargılanmasına sebep olmuştur ama o, yine de mücadele azminden bir şey kaybetmemiştir.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurduğu için idamla yargılanmadı. Çarpıtmayalım tarihi.

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - 19 Nisan 1919’da Trabzon’a gelerek millî mücadele için ilk işaret fişeğini atan, resmî tarih dayatmacılarının ısrarla yok saydıkları Doğu Cephesi’nde yaptıklarıyla milletimizin gönlüne taht kuran…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Tarihi yeniden yazıyorsunuz.

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - …doğudaki vatan topraklarımızda Ermeni devleti kurulmasının önüne geçmiş bir kahraman, şefkatli bir aile babası, demokrasi inancından vazgeçmemiş bir demokrat…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

 SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) – …iyi bir asker ve siyasetçi olan Kâzım Karabekir Paşa’yı rahmetle ve minnetle anıyor…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Biz de anıyoruz ama tarihi çarpıtmayalım lütfen.

SELÇUK ÖZDAĞ (Devamla) - …o ve diğer bütün millî mücadele kahramanları ve milletle uğraşanları izana davet ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Tarihi çarpıtmayalım lütfen.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Buldan.

PERVİN BULDAN (Iğdır) -  Bizim belediye başkanımıza atfen yapılan  bir konuşma olduğu için cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Buldan, sataşma nedeniyle iki dakika söz veriyorum.

 

 

 

 

PERVİN BULDAN (Iğdır) -  Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, biraz önce konuşma yapan sayın hatibe şunu hatırlatmak isteriz: Sayın Sırrı Sakık Kürt halkının sözde değil, özde temsilcisidir. Bunu bilmenizi isteriz. Sayın Sırrı Sakık’ın, Kürt halkının özde temsilcisi olduğunu herkes zaten biliyor ama siz sözde bir temsilci olarak bakıyorsanız “O sizin bakış açınız.” deriz.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Kürt halkının, aynı zamanda, AK PARTİ de temsilcisidir, CHP de temsilcisidir, MHP de temsilcisidir efendim.

PERVİN BULDAN (Devamla) – Evet, peki.

BAŞKAN – Sayın Özdağ, lütfen.

PERVİN BULDAN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, Sayın Sırrı Sakık, Belediye Başkanı seçildiği gün yapmış olduğu bir açıklamadan dolayı ne yazık ki yandaş medyanın çarpıtmasından dolayı bir lince maruz kaldı. Sayın Sırrı Sakık, Kâzım Karabekir’in şahsına dair bir şey söylememiştir değerli arkadaşlar. Orada, 30’larda yaşanan militarizmi açığa çıkarmak olduğunu ifade etmiştir ve Sayın Sırrı Sakık, Kâzım Karabekir Caddesi’nin kaldırılmasına dair halkla birlikte bir karar alınacağını ifade etmiştir. Eğer Ağrı halkı, Kâzım Karabekir Caddesi’nin kaldırılmasına dair bir karar alırsa burada sizin hiçbir söz söylemeye hakkınız yoktur Değerli Hatip. Oradaki caddelerin, anıtların, militarizmi ifade eden, çağrıştıran ne varsa her şeyin halkla birlikte karar alınarak kaldırılmasına ancak oranın halkı ve seçilmiş belediye başkanları verir. Burada sizin Sayın Sırrı Sakık’ı deşifre eden, küçük düşüren açıklamalarınız, konuşmalarınız ne yazık ki hoş karşılanmamıştır, bunu bilmenizi isteriz. Sayın Sırrı Sakık buna dair açıklamasını yapmıştır, Kazım Karabekir’in şahsına dair bir şey olmadığını, orada 1930’larda yaşanan militarizmi açığa çıkarmak için bu kelimeyi kullandığını ifade etmiştir. Kazım Karabekir Caddesi’nin kaldırılmasına dair de halk böyle bir karar verirse, kaldırılmasına dair bir karar verirse burada halkın iradesi esas alınacaktır. Bunun bilinmesini istiyoruz. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Özdağ.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Efendim, Kazım Karabekir isminin kaldırılması sadece halkın yapacağı bir referandumda belli olmaz. 77 milyon kişi karar verir, öyle kaldırılır çünkü bunlar millî mücadele kahramanlarıdır, tarihten isimlerini silmek mümkün değildir.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özdağ.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

                          Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bitkisel gen kaynaklarını modern teknolojiler kullanarak korumak, moleküler düzeyde tanımlamak, hedef genler açısından tarayıp klonlamak, patentlemek ve tüm bu faaliyetleri bir araştırma kurumunda toplamak, bunu milli bir politika haline getirmek için yapılması gerekenleri tespit etmek ve çözüm önerileri için Anayasa’nın 98 ve İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince ekte sunulan gerekçe çerçevesinde Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1) Ali Öz                                                                  (Mersin

2) Sinan Oğan                                                          (Iğdır)

3) Oktay Vural                                                          (İzmir)

4) Mehmet Şandır                                                     (Mersin)

5) Ali Uzunırmak                                                      (Aydın)

6) Alim Işık                                                              (Kütahya)

7) Oktay Öztürk                                                        (Erzurum)

8) Mesut Dedeoğlu                                                   (Kahramanmaraş)

9) Emin Haluk Ayhan                                                (Denizli

10) Celal Adan                                                         (İstanbul)

11) Murat Başesgioğlu                                              (İstanbul)

12) Durmuş Ali Torlak                                               (İstanbul)

13) Bülent Belen                                                      (Tekirdağ)

14) Hasan Hüseyin Türkoğlu                                     (Osmaniye)

15) Koray Aydın                                                        (Trabzon)

16) Seyfettin Yılmaz                                                 (Adana)

17) Mehmet Erdoğan                                                 (Muğla)

18) Atila Kaya                                                          (İstanbul)

19) Ahmet Kenan Tanrıkulu                                       (İzmir)

 

20) Mehmet Günal                                                    (Antalya)

21) Kemalettin Yılmaz                                               (Afyonkarahisar)

22) Necati Özensoy                                                  (Bursa)

Gerekçe:

Bilim adamları gelecekte üç konuda araştırma geliştirme yapanların dünyaya yön verebilecekleri konusunda fikir birliğine varmışlardır. Bu üç konu uzay ve uzay teknolojileri, bilgisayar ve bilişim teknolojileri, gen ve gen teknolojileridir.

İlk iki konu çok önemli olmakla birlikte, Türkiye'nin petrol, bor ve altın gibi yer altı kaynaklarından daha değerli olan genetik kaynakları üzerinde geleceğimiz açısından çalışmamız gerekmektedir. Genetik kaynakların değerlendirilmesi için gen ve gen teknolojileri önem kazanmaktadır. Gen teknolojisindeki başarı genetik çeşitliliğin fazlalığına bağlıdır. Bu yönden Türkiye oldukça zengindir. Yeni çeşitlerin ıslah edilmesinde ilaç, kozmetik sanayinde yararlanılan bitki genetik kaynakları yönünden ülkemiz diğer ülkelerle kıyaslandığında önemli bir potansiyele sahiptir. Ülkemizde 10 bin kadar bitki türü bulunmakta, bunların yaklaşık üçte biri, 3 bin 500 kadarı sadece ülkemizde bulunan endemik türdür.

Türkiye'de yetişen 3 bin 500 dolayındaki endemik bitki yasadışı yollarla yurt dışına kaçırılmaktadır. Daha çok arkeolog ve gezgin turist kılığında dağlarda dolaşan bitki casusları, dev ilaç şirketleri ya da süs bitkisi endüstrisi adına faaliyet göstermektedirler. Değişik yollarla elde ettikleri stratejik bitkileri ise yeterli denetim olmadığı için gümrükten rahatlıkla geçirmektedirler. Anadolu, flora açısından dünyanın en zengin bölgeleri arasında bulunmaktadır. Uzmanlar, hırsızlığın her geçen gün daha tehlikeli boyutlara tırmanmasının bazı bitkilerin neslini tükenme noktasına getirdiğine dikkat çekmektedirler. Türkiye, ilaç ve kozmetik sanayinde kullanılan 10 bin 500'den fazla bitkiyi bünyesinde barındırmaktadır; oysa bütün Avrupa'nın bitki zenginliği 11 bin olarak açıklanmaktadır.

Türkiye'de bitkisel ilaç kullanımı yok denecek kadar azdır. Gümrüklerden, özellikleri ayrıştırılamadığı için bitkiler, bitki olarak rahatlıkla dışarı çıkartılmaktadır. Bunlara en iyi örnek sadece Adana ve Kadirli bölgesinde yetişen Digitalis purpurea’dır. Kalp rahatsızlıklarında kullanılan ilaçların etken maddesi olan bu bitki, özellikleri ayrıştırılamadığı için bitki statüsünde gümrüğe bile tabi tutulmadan dışarı çıkarılmaktadır. Türkiye de soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan canlıların bulunduğu ülkelerden biri olarak kabul ediliyor.

Bu değerlerin değerlendirilmesi için zengin biyoçeşitlilikten oluşan bitkisel gen kaynaklarını kullanarak ve biyoteknolojiden yararlanarak stratejik ürünlerde hedef genler açısından iyileştirilmiş nitelikli tohumlar geliştirmek, hastalık ve zararlılardan arındırılmış bitki materyallerinin kitle üretimlerini gerçekleştirmek ve bu alanda hâlen belli oranda var olan yurt dışına bağımlılıktan tamamen kurtulmak ve ihracatçı duruma geçmek; katma değeri yüksek ve Türkiye için rekabet şansı büyük, stratejik ürünlerde biyoteknolojinin modern yöntemlerini de kullanarak abiyotik stres etmenlerine ve biyotike (hastalık ve zararlılar) karşı dayanıklı yeni bitki genotipleri geliştirmek ve bu alandaki ıslah çalışmalarına özel önem vererek kuvvetli bir şekilde teşvik etmek. Bunları gerçekleştirmek için Türkiye'yi biyoçeşitliliği ve doğal ekosistemleri etkin şekilde korunan bir ülke ve vatandaşlarda bu şuurun oluşmasını sağlamak amacıyla toplum ciddi, planlı ve sürekli bir şekilde bilgilendirilmelidir.

Gelecek zamanlarda bitkilerin kendisi değil üzerindeki bir tek gen bile hayal edemeyeceğimiz kadar değerli olacaktır. Bundan dolayı genç beyinlerin genetik kaynaklarımızın tanınması, korunması, değerlendirilmesi konularına yönlenmesi ve sahip çıkması gerekmektedir. Çünkü gelecek genlerde saklıdır. Genlerin gizemini çözen toplumlar dünyanın efendisi olmaya devam edecektir.

 

 

                                                                                                                                    21/06/2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizdeki buğday üreticilerinin içinde bulunduğu sorunların tespiti ve çözümü konusunda gerekli araştırmaların yapılması, buna göre alınacak önlemlerin ve gerçekleştirilmesi gereken uygulamaların yerine getirilmesi hususunda Anayasa’nın 98’inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Muharrem Varlı                                                    (Adana)

2) Oktay Vural                                                          (İzmir)

3) Mehmet Şandır                                                     (Mersin)

4) Alim Işık                                                              (Kütahya)

5) Sümer Oral                                                          (Manisa)

6) Mustafa Kalaycı                                                   (Konya)

7) Oktay Öztürk                                                        (Erzurum)

8) D. Ali Torlak                                                        (İstanbul)

9) Hasan Hüseyin Türkoğlu                                       (Osmaniye)

10) Emin Çınar                                                        (Kastamonu)

11) Enver Erdem                                                      (Elâzığ)

12) Ali Uzunırmak                                                    (Aydın)

13) Ali Öz                                                                (Mersin)

14) Bülent Belen                                                      (Tekirdağ)

15) Yıldırım Tuğrul Türkeş                                        (Ankara)

16) Celal Adan                                                         (İstanbul)

17) Ruhsar Demirel                                                  (Eskişehir)

18) Özcan Yeniçeri                                                   (Ankara)

19) Emin Haluk Ayhan                                              (Denizli)

20) S. Nevzat Korkmaz                                              (Isparta)

Gerekçe:

Dünyada başlıca buğday üreticisi ülkelerin son on yıllık verileri incelendiğinde, 1999 yılında 213 milyon hektar olan ekim alanlarının yıllık yüzde 0,5 artışla 2009 yılında 225 milyon hektara ulaştığı görülmektedir. Buğday üreten başlıca ülkeler Hindistan, Rusya, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, AB ülkeleridir. Türkiye yaklaşık 8 milyon hektar ekim alanıyla dünya buğday ekim alanlarının yüzde 3,56'sını oluşturmaktadır.

İşte böylesine büyük bir alanın milyonlarca insana, dolayısıyla ülkemize sağladığı yararları en üst seviye çıkartmak, iyi bir yönetim planlamasını da şart koşmaktadır. Yapılacak hatanın ise hem ülkemize hem insanlarımıza zarar olarak döndüğü, döneceği de kuşkusuzdur.

Bu nedenledir ki tarım politikalarının en üst seviyedeki belirleyicisi konumundaki Bakanlığın, dünya piyasalarını da takip ederek buğdayda arz-talep dengesini titiz bir şekilde kurgulaması, planlaması elzem görülmektedir. Bu denge, sadece çiftçiler açısından değil, maliyet dalgalanmalarından zarar gören sanayiciler, sanayicilerimizin istihdam ettiği işçiler için de önem arz etmektedir.

Ülkemizde buğdayda üretim sorunu yanında fiyat tespiti ve kalite sorunu da olduğu tüm çevrelerce kabul edilen bir olgudur. Bu sorunlar ıslahçının, tohumluk üreticilerinin, girdileri ve yetiştirme tekniklerini buğday yetiştiriciliği ile bir araya getiren çiftçilerin, onların eğitiminde görev alan teknik personelin, üretim girdilerini üreten ve satışa arz edenlerin, TMO'nun, tüccarın, depolama işlevini gerçekleştirenlerin, buğday işleyen sanayicinin, bu kesimlerin organizasyonları olan sivil toplum örgütlerinin birlikte ve diyalog hâlinde bulunmaları halinde çözülebilecektir. Ama asıl önemlisi hükûmetlerin önceliklerinin üreticinin yararına kararlar alması olmaktadır.

Geçtiğimiz yıllar için prim desteğinin çok yetersiz olması karşısında hayal kırıklığı yaşayan üretici, yine müdahale fiyatının çok geç açıklanmasından, hasat dönemlerinde gümrük kapılarının açılmasından, TMO'nun yine zamansız ve gereksiz piyasa müdahalelerinden endişe etmeye devam etmektedir. Çiftçilerimiz, TMO'nun yine kendilerinin aleyhine piyasaya mal arzından, ürün bedellerinin çok geç ödenmesinden kaygılı olup önünü görememektedirler. Hükûmetlerin buğday üreticilerini gözeterek özellikle hasat zamanı ve sonrasında buğday ithalatına izin vermemesi gerekmektedir.

Çiftçinin ve özellikle buğday üreticilerinin en büyük sıkıntısı girdi maliyetlerinin yüksekliği ve istikrarsızlığıdır. Bu girdilerden özellikle gübre, çiftçinin kullanım zamanında en yüksek fiyattan işlem görmekte ve çiftçinin belini bükmektedir. Bir diğer girdi olan akaryakıt konusunda da yüksek maliyet, traktörlerin çalışmasını ve tarlaların işlenmesini engellemektedir. Dünyadaki petrol fiyatlarının düşmesine rağmen ülkemizde akaryakıt fiyatlarının düşmemesi ve komik derecede düşmesi vatandaşların anlayamadığı bir konu hâline gelmesine neden olmuştur.

Çiftçilerin hepsi tarlasını ekebilmek için tarlalarını ipotek ettirerek bankalardan kredi almaktadırlar. Basında son yıllarda çıkan haberlerden de görüleceği gibi bankaların elinde çok sayıda icralık tarla olması bunun çok acı bir göstergesidir.

Netice olarak; ülkemizdeki buğday üreticilerinin içinde bulunduğu sorunların tespiti ve çözümü konusunda gerekli araştırmaların yapılması, buna göre alınacak önlemlerin ve gerçekleştirilmesi gereken uygulamaların yerine getirilmesi amacıyla Meclis araştırma komisyonu kurulmasını arz ederiz.

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Tarımsal üretimi arttırmak ve birim alandan daha çok ürün alabilmek için en önemli etkenlerden birisi olan gübre kullanımı ve gübre fiyatlarındaki artışların nedenlerinin araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması amacıyla Anayasa’nın 98’inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Muharrem Varlı                                                    (Adana)

2) Sümer Oral                                                          (Manisa)

3) Oktay Vural                                                          (İzmir)

4) Mehmet Şandır                                                     (Mersin)

5) Alim Işık                                                              (Kütahya)

6) Mustafa Kalaycı                                                    (Konya)

7) Oktay Öztürk                                                        (Erzurum)

8) D. Ali Torlak                                                         (İstanbul)

9) Hasan Hüseyin Türkoğlu                                       (Osmaniye)

10) Emin Çınar                                                         (Kastamonu)

11) Enver Erdem                                                      (Elâzığ)

12) Ali Uzunırmak                                                     (Aydın)

13) Ali Öz                                                                (Mersin)

14) Bülent Belen                                                      (Tekirdağ)

15) Yıldırım Tuğrul Türkeş                                         (Ankara)

16) Celal Adan                                                         (İstanbul)

17) Emin Haluk Ayhan                                              (Denizli)

18) Özcan Yeniçeri                                                   (Ankara)

19) Ruhsar Demirel                                                  (Eskişehir)

20) S. Nevzat Korkmaz                                              (Isparta)

Gerekçe:

Tarım, gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın bütün ülkeler için hayati bir öneme sahip, vazgeçilemez, stratejik ve hassas bir sektördür. Millî gelire önemli katkıları yanında, genellikle toplumun gelir düzeyi en düşük kesiminin üretici olarak yer aldığı ve geçimini sağladığı tarım ürünleri itibarıyla hayatı devam ettirmenin en önemli kaynağıdır. Ülkemiz ekonomisi, sosyal dokusu, nüfus yapısı, coğrafyası, jeopolitik konumu ve yapısal sorunlarıyla tarımın sağlayabildikleri bir arada düşünüldüğünde, sektörün Türkiye için önemi ve vazgeçilmezliği daha kolay anlaşılabilir.

Tarımsal üretimi arttırmak ve birim alandan daha çok ürün alabilmek için en önemli etkenlerden birisi de gübrelemedir. Gübrelemenin ürünün kalite ve miktarındaki artışın iyi bir tohumdan sonraki en önemli unsuru olduğu bilinmektedir. Gübre fiyatlarında geçtiğimiz yıllarda yaşanan ve yüzde 55 ila yüzde 90'lara varan yüksek artışlar üretici kesimi tedirgin etmiş ve çiftçilerimiz bu ürünleri kullanamaz hale gelmişlerdir, bu nedenle hem ürünün kalitesi hem de üretim miktarının düşmesine neden olmuştur.

Üreticinin en önemli girdileri arasında yer alan gübrenin her yıl, özellikle de çiftçilerimize en lazım oldukları dönemlerde fiyatının artması, gübre kullanımının daha da düşmesine neden olmaktadır. Son göstergeler incelendiğinde, çiftçilerimizin gübre kullanımının, fiyatların yükselmesi oranından her yıl düştüğü görülmektedir.

Tarımsal faaliyetler konusunda dünyadaki rakiplerine göre üretim girdi maliyetlerinin (mazot, gübre, tohum vs) altında ciddi ölçüde ezilen üreticilerimiz, en önemli girdi maliyeti olan gübrenin tam kullanım döneminde hiçbir ekonomik kritere uymayacak oranlarla artan fiyatlarıyla karşılaşmıştır. Bu artış günbegün devam etmektedir.

2011 yılı ürün maliyetlerinde, gübre masraf oranının, buğdayda yüzde 12, pamukta yüzde 19, mısırda yüzde 20 dolayında olduğu ve tarımsal üretimin iki temel girdisi olan gübre ve mazotta desteklerin devam etmesine rağmen, gübre fiyatlarındaki bu artış nedeniyle, açıklanan destek miktarının gübredeki KDV'yi bile karşılamadığı bir gerçektir.

Çiftçinin zamanında ve yeteri miktarda gübre kullanımının sağlanması için fiyat artışları karşısında destek miktarı da buna paralel artırılmalı ve ödemeler gübrenin yoğun kullanıldığı dönemde yapılmalıdır. Üretim maliyetlerinin düşürülmesinde öncelik, üretimin temel girdileri üzerindeki vergi yükünün kaldırılması veya çiftçiye vergi iadesi şeklinde geri ödenmesi olmalıdır. Ayrıca, ithal gübrelerde düşük de olsa yüzde 1,9-6,5 oranında uygulanan gümrük vergileri de kaldırılmalıdır.

Üretimin devamlılığı ve verimin artırılması açısından, gübredeki bu fiyat artışlarının Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yakından takip edilmesi ve gerekli önlemlerin hızlı bir şekilde alınması gerekmektedir.

Netice olarak, gübreler bitkilerin büyümesi için gerekli gıdayı ihtiva eden maddelerdir. Gübre kullanımı ve gübre fiyatlarındaki artışların nedenlerinin araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması amacıyla Meclis araştırması komisyonu kurulmasını arz ederiz.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

 

 

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’nde Değişiklik Yapılmasına Dair İç Tüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine devam edeceğiz.

 

 

 

1.-  Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156) 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz..

 

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287) 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan, Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşmeye Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

3.- Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşmeye Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/410) (S. Sayısı: 90) 

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporlarının görüşmelerine başlayacağız.

 

4.-  Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, İçişleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu Raporları (1/876) (S. Sayısı: 554) ----(x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet? Yerinde.

Komisyon raporu 554 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Osman Faruk Loğoğlu, Adana Milletvekili.

Buyurun Sayın Loğoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN FARUK LOĞOĞLU (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma konusunda Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Geri Kabul Anlaşması Genel Kurula gelmeden önce İçişleri ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonlarında görüşülmüş, sonrasında Dışişleri Komisyonunda ele alınmıştır. Anlaşmanın görüşüldüğü bütün komisyonlarda partimiz milletvekilleri kapsamlı muhalefet şerhleriyle itirazlarımızı kayda geçirmişlerdir fakat itirazlarımıza ne yazık ki kulak asan olmamıştır. Oysa, ciddi ulusal çıkarlarımız söz konusudur. Biliniz ki, biz, bu konuda siyaset yapma peşinde değiliz. Kaygılarımız ciddi ve samimidir. Amacımız, hep birlikte ülkemiz için uygun ve yararlı olanı bulmak ve yapmaktır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan geri kabul anlaşması mütekabiliyet temelinde Türkiye’de veya AB’ye üye ülkelerden birinde ülkeye giriş, ülkede bulunma veya ikamet etme koşullarını sağlayamayan veya sağlayamaz duruma düşen kişilerin anlaşmada belirlenen koşullar ve kurallar çerçevesinde ilgili ülkeye geri gönderilmesi işlem ve usullerini düzenlemektedir.

Bu anlaşmaya göre Türkiye, ülkesi üzerinden AB ülkelerine yasa dışı yollarla giden üçüncü ülke vatandaşlarını anlaşma yürürlüğe girdikten üç yıl sonra geri almaya başlayacaktır. Fakat, Türkiye’yle ikili geri kabul anlaşması veya benzer düzenlemeleri bulunan üçüncü ülkelerin vatandaşları ve vatansız kişilerin iadesi geri kabul anlaşması yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacaktır. Geri kabul anlaşması uygulanmaya başlandıktan sonra AB ülkelerine yasa dışı yollardan giriş yapmış veya AB ülkelerinde ikamet eden düzensiz göçmen grubuna düşen vatandaşlarımız da maalesef Türkiye’ye iade edileceklerdir.

Yukarıdaki gerçekler ortada dururken, 16 Aralık 2013 tarihinde imzalanan geri kabul anlaşması ve vize muafiyeti için yol haritası belgeleri üzerinden yanıltıcı bir ilgi ve algı yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu anlaşmanın “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” başlıklı 24’üncü Fasıl’ın otomatik ve standart bir gereği olduğu ileri sürülmekte -iktidar tarafından- ve sanki Türkiye’nin imzadan başka seçeneği olmadığı izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. Oysa, geri kabul ile vize arasındaki bağlantı, Avrupa Birliği tarafının kurduğu ve dayattığı bir bağlantıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye-AB ortaklık hukukunda yeri olmayan bir kurguyla maalesef bu dayatmada bulunmuş, Türkiye bu dayatmaya direnmemiş ve müzakere masasında başarısız olmuştur.

Şimdi müzakere sürecinin niçin başarısız olduğunu size somut örneklerle açıklayacağım:

Birincisi: Hükûmet yetkilileri, önceleri, hep, önce vize muafiyetinin sağlanacağını sonra geri kabul anlaşmasının imzalanacağının sözünü halkımıza vermişler fakat bu sözler unutulmuş ve 16 Aralıkta iki anlaşmaya da aynı zamanda imza atılmıştır; hatta, geri kabul anlaşmasının daha önce yürürlüğe girmesini de onaylamışlardır. Kısacası, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı sözünde duramamış, hakkımız olan vize bağışıklığını da sağlayamamıştır.

İkincisi: Anlaşma metninde Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan özellikleri nedeniyle ilgili Cenevre sözleşmelerine koyduğu çekinceleri yansıtacak hükümlere de yer verilmemiştir. Türkiye korumasız bırakılmıştır.

Üçüncüsü: Söz konusu anlaşmanın bazı hükümleri taraf olduğumuz Birleşmiş Milletler temel insan hakları sözleşmelerinden olan Tüm Göçmen İşçiler ve Aile Fertlerinin İnsan Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’nin 22’nci maddesiyle çelişmektedir. Bu sözleşme göçmen işçilere ve aile fertlerine, sınır dışı edilmeden önce, bulundukları ülkede birtakım güvenceler sağlar. Oysa geri kabul anlaşması bu insanların sorgusuz sualsiz sınır dışı edilmelerini öngörmektedir.

Dördüncüsü: Hükûmet üyelerinin büyük bir zafer edasıyla halkımızı inandırmaya çalıştıkları “vize muafiyeti” müjdesi maalesef doğru değildir, bir aldatmacadan ibarettir. Anlaşmada böyle bir hüküm yoktur. Zira, Avrupa Birliği tarafından belirlenen koşullara bağlı olarak en erken üç buçuk yıl sonra, o da o tarihte karşı tarafın yapacağı son bir değerlendirmenin olumlu olması hâlinde vize serbestisi hayata geçecektir. Yani, AB’nin çıkarları bakımından sonu belli, bizim kazanımımız açısından ise sonu belirsiz olan bir süreçten bahsediyoruz. Diğer bir deyişle, vize muafiyetinin belirli koşullara bağlı olduğu ve Türkiye bu koşulları yerine getirse bile dizginleri Avrupa’nın elinde olan ucu açık bir süreçle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini Hükûmet halkımızdan saklamaktadır.

Beşincisi, geri kabul anlaşması, AB ülkelerinde doğmuş olanlar da dâhil olmak üzere, düzensiz konumda bulunan Türk vatandaşları ile düzenli konumlarını muhafaza edemeyen Türk vatandaşlarını da kapsamaktadır.

Arkadaşlar, bu, bu anlaşmanın en tehlikeli yönlerinden biridir ve Hükûmet hâlâ bu tehlikeyi görmezlikten gelmekte ısrar etmektedir. Bu ciddi tehlikeye burada özenle ve önemle dikkatinizi çekiyorum.

Değerli arkadaşlar, Avrupa’da yaşayan yasal ikamet sahibi Türk vatandaşları, bu konumlarını çeşitli gerekçelerle kaybettikleri takdirde geri kabul anlaşması kapsamına girecekler ve sınır dışı edilecekler.

Bildiğiniz gibi, Türkiye ile Avrupa Birliği tarafından 1980 yılında imzalanan 1/80 ve 3/80 sayılı Ortaklık Konseyi Kararları, Türkiye-AB ortaklık hukukunu oluşturmaktadır. Vatandaşlarımızı bağlayan hukuk, işte bu ortaklık hukukudur. Dolayısıyla, AB ülkelerinde yasal ikamet hakkı bulunan Türk vatandaşlarının geri kabul anlaşması kapsamına alınmış olması hiçbir şekilde kabul edilemez. Zira bu anlaşma vatandaşlarımızın serbest dolaşımla ilgili bir dış kazanımlarını da tehdit etmektedir, bu tehdidi bertaraf eden bir hükmün geri kabul anlaşmasında yer almaması ise büyük bir eksikliktir.

Altıncısı, ülkemize iade edilecek düzensiz göçmenlerin kaynak ülkelere, yani geldikleri ülkelere gönderilip gönderilemeyecekleri de belirsizdir. Ülkemizin konumu ve kara ve deniz sınırlarımızın yapısı düşünüldüğünde, önümüzdeki yıllarda ülkemizde uzun sürelerle kalan düzensiz göçmen sayısında önemli artışlar olacaktır. Zira Türkiye'ye gönderilecek göçmenler ile onların ülkeleri arasında bir geri kabul anlaşmamız yoksa ve o ülkelerde silahlı çatışma gibi insan hayatını tehdit eden durumlar varsa, bu insanları, Türkiye'ye geri kabul ettiğimiz göçmenleri kendi ülkelerine gönderemeyeceğiz.

Değerli milletvekilleri, bu anlaşma, Türkiye’yi bir yasa dışı göçmenler deposu hâline getirecektir.

7’incisi: Geri Kabul Anlaşması ülkemize aynı zamanda ağır ekonomik ve toplumsal külfetler getirmektedir. Ülkemize iade edilecek düzensiz göçmenlerin geri gönderme merkezlerinde idari gözetim altında tutuldukları süre boyunca barınma ve ülkelerine geri dönüşlerine ilişkin masraflar Türkiye tarafından karşılanacaktır. Geri Kabul Anlaşması bağlamında ülkemizin üstleneceği maliyetin Avrupa Birliği tarafından karşılanacağına ilişkin bir garanti  bulunmamaktadır. Bu konuda AB İçişleri Komiseri Cecilia Malmström tarafından kamuoyu önünde yapılan sözlü bir taahhüt dışında somut herhangi bir taahhüt yoktur. AKP Hükûmeti, bu konuda sadece “Görüşmeler devam ediyor.” demekle yetinmektedir. Dolayısıyla, arkadaşlar bilelim, faturayı Türkiye'nin ödeyeceği anlaşılmaktadır.

8’incisi: Vize serbestisini sadece Geri Kabul Anlaşması’yla yan yana getirerek sanki ikisi birbirlerinin net karşılığıymış izlenimi yaratılmaya çalışılmaktadır. Halkımızı eksik bilgilendiren AKP Hükûmeti, söz konusu anlaşmanın Avrupa Birliğine vizesiz girişin 4 ayrı koşulundan yalnızca 1’i olduğu gerçeğini de saklamaktadır. Bu koşullar şunlardır:

1)   Belge güvenliği,

2)   Yasa dışı göç, ki bu Geri Kabul Anlaşması, bu bölümün bir parçasıdır,

3)   Kamu  düzeni ve güvenliği,

4)   Dış ilişkiler ve temel haklar.

4 ana kriterden 3’üncüsü olan kamu düzeni ve güvenliği maddesinin içinde -burada özellikle iktidar partisi milletvekili arkadaşların dikkatini çekiyorum- bu maddede, bu başlık altında yolsuzlukla mücadele için uygulanacak Stratejik Eylem Planı ve Avrupa Birliği ülkeleriyle bu konuda yasal iş birliği yükümlülüğü vardır.

Şimdi gerçekçi olalım, yolsuzluklar konusunda yüz kızartıcı bir sicile sahip olan ve temizlenmesine her türlü yolla karşı koyan AKP iktidarı, yolsuzlukla mücadele konusunda Avrupa Birliğiyle nasıl iş birliği yapacaktır?

Vize serbestisi için 4’üncü kriterin başlığı ise “Dış İlişkiler ve Temel Haklar”dır. Bunu göre, vatandaşlarımızın ve yabancıların vatandaşlık haklarının uluslararası standartlara uygunluğunu düzenleme yükümlülüğü Türkiye için vardır.

Soruyorum: Festus Okey’in İstanbul’un göbeğinde Beyoğlu Polis Merkezinde kurşunlanarak, iki gün önce de Afganistanlı Lütfullah Tacik’in Van’da polis tarafından dövülerek öldürülmesine seyirci kalan, kendi vatandaşlarının gaz bombalarıyla ve sokak ortasında öldürülmesine salık veren AKP Hükûmeti, vize serbestisi konusunda bu 4’üncü kriterin yani vatandaşlık hakları konusunun gereğini nasıl yerine getirecektir?

9’uncusu: Vize serbestisi için Avrupa her ülkeye yönelik aynı yöntemi işletse de kararlar ülke bazında alınmaktadır. Her ülkenin farklı koşulları karar sürecini etkiler. Bu nedenle, Hükûmetin vize muafiyeti için halkımıza Avrupa Birliğiyle üçüncü ülkeler arasında vize muafiyet süreçlerini örnek göstermesinin Türkiye bakımından bir anlamı yoktur. Vize muafiyeti için yol haritası belgesi somut ve soyut birçok yükümlülük içermektedir. Türkiye’nin -bütün bu koşulları sağlasa da- vize muafiyetine ne zaman sahip olacağı kesin bir takvime bağlanmamıştır.

10’uncusu: Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve AB Bakanlığı, vize muafiyet diyaloğunun Türkiye’nin belli çekincelerinin yer aldığı meşruhatlı yol haritası üzerinden yürütüleceğini söylemektedir fakat imzalanan asıl anlaşmalarda Türkiye’nin çekinceleri yer almamaktadır. Sayın Davutoğlu’nun övgüyle bahsettiği meşruhatlı yol haritası bir anlaşma değildir, meşruhatlı yol haritasının hukuki bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, yol haritası, Avrupa tarafının Türk tarafına talimatnamesi niteliğinde bir belgedir. Meclisimizin tam bir değerlendirme yapabilmesi için Hükûmetin yol haritası konusunda Meclise bilgi vermesi gerekirdi, oysa bu da yapılmamıştır.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak, geri kabul anlaşması ile vize konuları arasında hukuki bir bağlantı yoktur. Karşı tarafın dayatmasını Adalet ve Kalkınma Partisi itirazsız kabul etmiştir. Beceriksiz ve başarısız bir müzakere süreci sonucunda imzalanan ve Türkiye’nin hak ve çıkarlarını çiğneyen söz konusu anlaşma üzerinden “Vize kolaylığı sağladık.” propagandası yapılmakta ve kamuoyumuz aldatılmaktadır.

Geri Kabul Anlaşması Türkiye’ye toplumsal, ekonomik ve güvenlik bağlanımda ağır yükümlülükler getirmektedir. Türkiye, sayıları giderek artacak yasa dışı göçmenlerin barındığı ve uzun süreler kalacağı bir ülke hâline gelecektir. Buna karşılık, vize kolaylığı en erken üç buçuk yıl sonra devreye girecektir. O da farklı koşullara ve AB tarafının yapacağı değerlendirme ve karara bağlı olacaktır.

Avrupa Birliğinin bu anlaşmayı hızla onayarak 7 Mayıs 2014 tarihinde yani bundan üç beş hafta önce resmî gazetelerinde yayımlamış olmasının, herhâlde, bizim için bir uyarı olması lazım. Avrupa acele ediyor çünkü ciddi çıkarları söz konusudur. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak diyoruz ki: “Bizim de hayati çıkarlarımız var. Onun için bu konuya bir daha bakalım.”

Başbakan Erdoğan bazen farkında olmadan doğruları ağzından kaçırabiliyor. Hatırlayınız, Geri Kabul Anlaşması imzalandığında, Başbakan Erdoğan “Biz Avrupa’ya yük götürmüyoruz, Avrupa’dan yük almaya gidiyoruz.” demişti. Evet, bu anlaşma Avrupa'nın yükünü alıyor ve Türkiye’nin omuzlarına yüklüyor. Ancak Türkiye yük taşıyıcısı değildir ve olmamalıdır. Bir anlaşmada tarafların karşılıklı yararlarının dengede ve eş zamanlı olması gerekir. Geri kabulde, Türkiye peşin ödeme yapmakta, karşılığında belirsiz bir vize sözü dışında bir şey alamamaktadır. Genel uygulama Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine başlayan ülkelere vize muafiyeti tanınması şeklindedir. Türkiye bu müzakerelere başlayalı kaç yıl olmuştur ama vize muafiyeti tanınmamıştır. Bu uygulamanın yani Avrupa Birliğinin genel uygulamasının tek istisnası Türkiye’dir. Türk hükûmetleri bu konuyu uzun bir süreden beri Avrupa yetkilileriyle ele alagelmiş ancak bugüne kadar bu konuda başarı sağlanamamıştır. AKP Hükûmeti de bu haksız ve istisnai duruma tepki göstereceği yerde bu haksızlığın sürmesine hizmet etmektedir.

Değerli arkadaşlar, bu kapsamda bir geri kabul anlaşmasının imzalanması ancak ülkemizin üyeliğinin gerçekleşmesi hâlinde ya da belirttiğim gibi Türkiye’nin Avrupa’ya mülteci gönderen tüm ülkelerle geri kabul anlaşmaları yapması durumunda uygun olurdu. Fakat bulunduğumuz noktada üyelik hedefimiz her gün yara alırken böyle bir anlaşmayı imzalamak ülkemizi sosyal ve ekonomik alanlarda ve güvenlik alanında zora sokacaktır. Ayrıca, geri kabul anlaşmasını bu hâliyle imzalamak Türkiye’nin uluslararası platformlardaki itibarını da zedeleyecektir.

Bildiğimiz gibi, geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği Komisyonu büyük çoğunluğu Karayipler ve Pasifik bölgelerinde adalar olmak üzere 19 ülkeye vizeyi kaldırdı. Hâl böyleyken, yıllardır Avrupa Birliği ile müzakere eden Türkiye ise yerinde saymakta, hatta yeni koşullara ve ucu açık bir sürece mahkûm edilmektedir. Biz ülkemizi itibarsızlaştıracak, Avrupa Birliğine katılım sürecini geriletecek bu onur kırıcı ve çifte standartlı durumu kabul etmiyoruz.

Yukarıda saydığım gerekçelere dayanarak biz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu anlaşmaya “hayır” diyeceğiz ancak size ülkemiz, halkımız adına, özellikle iktidar partisi milletvekillerine samimi bir çağrımız da var, tabii, dinleyen varsa:

1) Böyle bir anlaşmanın imzalanmasına karşı değiliz, imzalansın.

2) Ancak, mevcut hâliyle bu anlaşma yetersizdir, dengesizdir, çıkarlarımızı korumamaktadır.

3) Cumhuriyet Halk Partisi vize muafiyetinin üç dört yıl sonra değil, şimdi başlamasını istemektedir.

4) Dolayısıyla, çağrımız, bu anlaşmayı geri çekin, eksikliklerini gidermek için Avrupa Birliğiyle masaya yeniden oturun ve yeniden müzakere edin, biz de size yardımcı olalım ve bu konuyu ulusal çıkarlarımız doğrultusunda tekrar değerlendirelim. Bunu yapmadığınız takdirde tarihî bir hataya imza atmış ve ulusal çıkarlarımızın zarar görmesine ortak olmuş ve hizmet etmiş olacaksınız.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, son derece önemli bir uluslararası anlaşmayı görüşüyoruz. Ancak ilgili Sayın Bakan burada değiller, yerine bir başka Bakan gelmiş durumda.

Bu kadar önemli bir anlaşmayı ilgili Bakan olmaksızın ve Komisyon sıralarında oturan bürokrat sayısının iktidar partisi milletvekillerinden daha fazla olduğu bir ortamda görüşmenin doğru olmadığını düşünüyorum efendim.

İlgili Bakan buraya gelirse daha uygun olacaktır ve iktidar partisine de çağrı yapıyorum: Bu anlaşma bu kadar sorunsuz bir anlaşma mıdır, buraya ilgi göstermiyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hamzaçebi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, muhalefetin toplamı iktidardan az

BAŞKAN – Hem Sayın Hükûmeti temsilen Sayın Bakan konuyu dinledi hem de Grup Başkan Vekili dinledi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Hükûmeti temsil eden Bakandır. Bu uluslararası sözleşmede ilgili Bakan değil, Hükûmetin imzası vardır. O anlamda Sayın Hamzaçebi’nin söylediği…

BAŞKAN – Evet Sayın Başkan, söyledim ben Hükûmeti temsil ettiğini.

Teşekkür ediyorum.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 14.59

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.18

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Dilek YÜKSEL (Tokat)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 106’ncı Birleşiminin İkinci Oturumu açıyorum.

554 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Tunca Toskay, Antalya Milletvekiline aittir.

Buyurun Sayın Toskay. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA TUNCA TOSKAY (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün dünyamızda bir yasa dışı göç olgusuyla hep birlikte karşı karşıya bulunmaktayız ve yası dışı göçmen sayısı her geçen yıl hızla artmaktadır. 2012 yılındaki bir yıldaki yasa dışı göçmen sayısı 1,1 milyon,  2013’ün ilk altı ayında bu rakam 1,3 milyon kişiye ulaşmıştır. 2012 rakamlarına göre dünyada yası dışı göçmen statüsünde olan kişilerin sayısı 45,2 milyon kişidir. Bu rakam da çok ciddi şekilde hızlı bir artış göstermektedir. Yasa dışı göçmen sorunu bütün ülkeler arasında ciddi problemlere yol açmaktadır.

Şimdi “Bu kadar büyük kitlelerin  kendi yaşadıkları yerleri terk edip başka ülkelere gitmelerine sebep olan faktörler nelerdir?” diye  baktığımızda iki grupta mütalaa etmek mümkün. Birinci grup faktörler ekonomik olan faktörler. İkinci grupta olan faktörler ise siyasi ve güvenlikle ilgili sorunlar. Bugün eğilim şöyle: Yasa dışı göçler ana trend itibarıyla az gelişmiş, en az gelişmiş bölge ve ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru seyretmektedir ve burada bu sorun esas itibarıyla gelişmiş ülkelerin bir sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün dünyaya hâkim olan ve gittikçe de hâkimiyet alanını yaygın hâle getiren küresel kapitalizm dünyayı  tek pazar hâline getirmekte ve üretim faktörlerinden sermaye ve girişimcinin serbest dolaşımını öngörmektedir. Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi kurumlar bu söylediğimiz düzenin hedefine varması için, enstrüman olarak faaliyet göstermektedir. Bugün gelişmiş olan ülkelerin sermayedarı ve girişimcisi şunu söylüyor, diyor ki: “Az gelişmiş ülkelere serbestçe gelirim, oranın doğal kaynaklarını işletirim, malları ve hizmetleri üretirim, canımın istediği her yere, dünyanın her yerine serbestçe satarım, kâr ederim, kârımı da rahatlıkla transfer ederim.” Ancak üretim faktörlerinin en önemlisi olan emeğin serbest dolaşımı söz konusu olduğu zaman, bu söylediğimiz düzenin hâkimleri şunu söylüyorlar: “Emeğin, gelişmiş olan benim ülkeme gelip benim refahından pay almasına izin vermem, ona sınırlama getiririm. Sınırlamayı, emek miktarını ancak benim ihtiyacım olduğu kadar veya nitelik olarak tanımlarım, onlara serbestliği tanırım, benim kaynaklarımla benim refahımdan kendilerine pay vermem.” Bunu dediğiniz zaman, gelir adaletsizliği sebebiyle az gelişmiş ekonomik yörelerden gelişmiş ülkelere bir yasa dışı göç hareketiyle karşı karşıya kalıyoruz; birinci faktör bu.

İkincisi, bu söylediğimiz ülkelerde siyasi ve güvenlik sorunları söz konusu. Mesela, en yakın, bizim içinde yaşadığımız Büyük Orta Doğu’ya baktığımızda, Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar olan bölgedeki ülkelerin şu andaki siyasi ve güvenlik sorunlarına baktığımızda bu çok açık ve net olarak ortaya çıkıyor. Bu ülkeleri hepsinden siyasi karışıklık var, güvensizlik var, totaliter rejimler var, siyasi baskılar var ve genel anlamda bir güvenlik sorunu var. Bu söylediğimiz sorunlar da bu ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru bir yasa dışı göç hareketini tahrik etmektedir.

Şimdi, bu durumda bu, kabul edelim ki bugün dünyaya hâkim olan ve hâkimiyet alanını gittikçe genişleten küresel, kapitalist sistem yasa dışı göç olayını tahrik etmekte ve doğurmaktadır. Bu problem gelişmiş ülkelerin problemleridir ve bu yasa dışı göçle karşı karşıya kalan ülkeler, ya bu göçmenleri sınırlarından içeriye sokmamak için tedbir almaktadırlar veya girenleri de en az maliyetle geldikleri ülkelere veya kaynak ülkelere, menşe ülkelerine göndermeye gayret etmektedirler.

Bundan çok kısa süre önce Berlin Duvarı’na “Utanç duvarı” diyen çevreler, bugün Türkiye ile Yunanistan arasında, Filistin ile İsrail arasında, Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika arasında duvar inşaatını son derece olağan karşılamaktadırlar ve sınırlardaki güvenlik tedbirlerini artırabildiği kadar artırmaktadırlar.

İşte Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşması’nı bu genel çerçeve, resim içinde mütalaa etmek lazım. Avrupa Birliği, 1960’larda Avrupa Ekonomik Topluluğu hâlindeyken kendi içindeki yasa dışı göçleri düzenleyen birinci nesil geri kabul anlaşmaları yapıyor idi. Daha sonra, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra ikinci nesil geri kabul anlaşmalarını yapmaya başladı. O da merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerinden kendisine gelen yasa dışı göç hareketlerini kontrol etmeye çalışmak için. 1999 Tampere Zirvesi’nden sonra da üçüncü nesil geri kabul anlaşmalarının hukuki temeli hazırlandı ve Avrupa Birliği üçüncü ülkelerle geri kabul anlaşmaları imzalamaya başladı.

Avrupa Birliği, birbiriyle çok da alakalı olmamakla beraber, vize kolaylığı veya vize muafiyeti enstrümanını, Geri Kabul Anlaşması’nı muhataplarına kabul ettirmek için kullanmaktadır. Bugün Türkiye’ye de aynı şeyi söylemektedir. “Sen bendeki yasa dışı göçmenleri kabul et, ben de sana vize muafiyeti verip vermeyeceğimi ciddi şekilde değerlendireceğim.” gibi bir yaklaşım içindedir.

Türk Dışişleri Bakanlığı, 2003’ten günümüze kadar, geçen seneye kadar bu konuda ciddi olarak Türkiye’nin menfaatlerinin savunucusu olarak direndi bu anlaşmanın imzalanmasına, daha uygun hâle, menfaatlerimize ve çıkarlarımıza uygun hâle getirmeye çalıştı ancak siyasi iktidarın son dönemlerdeki tercihi sebebiyle bu anlaşma önce paraf edildi ve daha sonra da imzalandı.

Bu anlaşmanın özeti şudur değerli milletvekilleri, Avrupa Birliği Türkiye'ye şunu söylüyor: “Türkiye üzerinden yasa dışı üye ülkelere girmiş olan göçmenleri ben size iade edeceğim. Sorun çıkarmadan bunları hepsini alırsan senin vatandaşlarına sınırlı üç ay süreyle vize muafiyeti vermeyi de değerlendireceğim.” Şimdi, bizim yükümlülüğümüz bu, bize verilecek olan taviz de üç aylık bir serbest seyahat, vize imkânını Avrupa Birliğinin değerlendireceğini, vermeyi düşünebileceğini ifade etmesi. Bu anlaşmayla eğer, uluslararası anlaşma olarak, çıkarların dengeli olarak korunduğunu söylemek istiyorsanız kusura bakmayın bunu bizim kabul etmemiz mümkün değil. Böyle bir anlaşmada bir çıkar dengesi söz konusu değil. Avrupa Birliğinin en önemli sorunlarından bir tanesini Avrupa Birliği hiçbir maliyete katlanmadan kendisi bize karşı çözüyor, biz de göçmenler için bir depo ülke olma niteliğini kabul etmiş oluyoruz. Size şu kadarını söyleyeyim -Avrupa’da bu, Almanya’da özellikle çok tartışıldı- SPD’de İçişleri Bakanlığı yapmış olan Otto Schiff şunu söyledi, dedi ki: “Acaba Kuzey Afrika’da biz bir ülkeyi razı etsek de, orada geniş kamplar yapsak, bu yasa dışı göçmenleri oraya göndersek mümkün olur mu?” Şimdi ona gerek kalmadı, Türkiye gönüllü olarak “Bana belki vize muafiyeti verirler.” diye bunları almayı kabul ediyor. Bunun kabul edilecek bir tarafı yoktur.

Şimdi, anlaşmanın kapsamına gelince, Türkiye veya AB’nin üye devletlerden birinin topraklarına girme, bulunma ve ikamet etme şartlarını taşımayan veya artık taşımayan kişilerle ilgili olarak bu anlaşma geçerli olacak. Şimdi, kimleri gönderecek Avrupa Birliği Türkiye'ye göndermeye kalkarsa? Şunları gönderecek: Türk vatandaşlarını, bu söylediğim şekilde üye devletlere girme, o ülkede bulunma, ikamet etme şartlarını sağlamayan ve artık sağlamayan Türk vatandaşlarını, tüm üçüncü ülke vatandaşlarını ve vatansız kişileri Türkiye’ye gönderebilecek. Ama burada çok önemli bir şey daha var, artık sağlamayan -Sayın Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü de bunun altını çizdi- bu çok büyük bir risk teşkil ediyor. Diyeceksiniz ki “Kazanılmış haklara hiçbir şey olmaz.” Kazanılmış haklara hiçbir şey olmuyor da Berlin Yüksek İdare Mahkemesi Mart 2014’te bir karar verdi “Kazanılmış haklara dokunamazsınız.” diye bir karar verdi hizmet sunanlarla ilgili. Demek ki ilgili ülkeler istedikleri zaman kazanılmış haklara ne yapabiliyorlar? Dokunabiliyorlar. Bunu garantiye alan bir hüküm burada bulunmamaktadır. “Bizim vatandaşlarımızla ilgili hiçbir sorun yok.” diyorlar. Ben size şunu söyleyeyim: İkamet iznine sahip olan Türklerin evlendikleri Türk veya yabancı eşler ve çocuklar, eğer onlar yasa dışı olarak orada bulunuyorlarsa aileler bölünecek, eşler ve çocuklar Türkiye’ye iade edilebilecek. 2’nci maddenin birinci fıkrasında ayrıca “İkamet etme şartlarını artık taşımayan” ibaresi de biraz evvel ifade ettiğim gibi ciddi bir risk oluşturuyor.

Şimdi, Dışişleri Komisyonunda biz bunu müzakere ettik. Ben, şahsen AB Uyum Komisyonunun ve İçişleri Komisyonun raporlarını ve tutanaklarını da aldım, inceledim. Bu üç komisyona gelen İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yetkilerinin hiçbirisi bize “Siz bu anlaşma imzalandığı zaman yaklaşık belli bir süre dâhilinde Türkiye’ye ne kadar yasa dışı göçmen iade edilebilir onu söyleyebilir misiniz?” sorumuza kimse bize bir rakam ifade edemedi. Bunu bilmiyor, İçişleri Bakanlığı da söyleyemiyor, Dışişleri Bakanlığı da  söyleyemiyor. O zaman biz hangi rakamı taşıyabiliriz, bizim açımızdan hangi rakam mantıklıdır bu anlaşmanın karşılığında diye kafamızda bir şey var mı? Yok. 50 bin kişi mi gelecek, 500 bin kişi mi gelecek? Bunu şey yaptığımız zaman o zaman şuraya gidiyoruz: EUROPOL, Avrupa polisi diyor ki: “Her yıl Avrupa Birliğine 500 bin kişi civarında yasa dışı göçmen giriyor.”  Frontex de diyor ki: “Avrupa Birliğine kaçak giren göçmenlerin yaklaşık yüzde 50’si Türkiye  üzerinden geliyor.” Yani şimdi, biz, yıllık 250 bin yasa dışı göçmenle mi karşı karşıyayız? Bu konuda biz aydınlanmak istedik, bize kimse bilgi vermedi.

Şimdi, ayrıca bir başka nokta daha var: Bu anlaşmanın -şimdi, bürokratlarımız bize şunları söylüyorlar  dolaylı olarak: “İşte bu üç yıl sonra başlayacak, altı aylık bir pilot uygulama var, vesaire, şu kadar kişi gelir, bu kadar kişi gelmez ama kesin rakam yok.”- 2’nci maddesinin üçüncü fıkrasını bir dikkatli okumak lazım. Orada şu söyleniyor: Avrupa Birliğine üye olan ülke, bir kişinin o ülkede yaşa dışı ikamet ettiğini anladıktan sonra, bildikten sonra beş yıl içinde iade edebilecek. Fiilen bu, şu anlama geliyor: On beş yıl evvel Avrupa Birliği üye ülkelerinden bir tanesine yasa dışı girmiş olan bir kişi 2009 yılının temmuz ayında o ülke bunun orada yasa dışı bulunduğunun farkına varır, tespit edebilirse Türkiye’ye iade edilebilecek, böyle bir riskle karşı karşıyayız.

Şimdi, o zaman, hakikaten, ben bürokratlara hak veriyorum, İçişleri Bakanlığı bürokratlarına. Ya, böyle bir riskle, bu kadar büyük bir bilinmeyenle karşı karşıya olduğumuz zaman Türkiye’ye kaç kişinin geleceğini nasıl bilebileceğiz?

Efendim, fesih hakkımız var, uygularız. Altı ay pilot uygulamayı yaparız ondan sonra da feshederiz. Ben  Dışişleri Komisyonuna gelen bürokrat arkadaşlara bir soru yönelttim “Bana söyler misiniz Avrupa Birliğiyle ilgili hukuki ilişkimiz başladığından bu tarafa Türkiye’nin fesih hakkı olduğu herhangi bir alanda bir fesih talebi oldu mu?” dedim. “Bizim bildiğimiz kadarıyla olmadı...”  Ya, Avrupa Birliğine karşı biz sadece anlaşmayı imzaladık, şimdi “cayıyorum, feshediyorum” demek diplomaside çok realist bir yaklaşım biçimi değil. Eğer böyle bir şeyi aklımızdan geçiriyorsak sayın iktidara ben şunu söylüyorum: Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında şu anda Serbest Ticaret Anlaşması görüşmeleri var. Onun Türkiye’ye ekonomik maliyeti milyarlarca dolar olacak, Amerika’nın bütün sınai ürünleri Türkiye’ye gümrüksüz girecek. Eğer gücünüz yetiyorsa “O Serbest Ticaret Anlaşması’nı biz fes ediyoruz.” deyin bakalım edebiliyor musunuz. Burada bize “Geri Kabul Anlaşması’nı biz istersek fes ederiz.” gibi kahramanlık yapmakla bu problemleri çözemeyiz.

Bizim, bugün, Türkiye’de çok ciddi bir yasa dışı göçmen sorunumuz var. Ben Dışişleri Komisyonunda sordum, bana verilen rakam şuydu: Suriye’den gelen 247 bin kişi kampta, 500 bin civarında da -Sayın Başbakanın ifadesine göre- yurt içine dağılmış vaziyette. Dün medyada yer alan bir rakam var, 227 bin kişi kamplarda, 1 milyon kişi de Türkiye’nin 10 tane iline dağılmış vaziyette. Yalnız Suriye’den yasa dışı göçmenler, bunun diğer komşu ülkelerden gelmiş, daha uzak coğrafyalardan gelmiş olanlarını dikkate alırsak Türkiye çok ciddi bir yasa dışı göçmen sorunuyla karşı karşıya. Şimdi, bu anlaşma imzalandığı zaman bizim Türkiye’ye Avrupa Birliği ülkelerinde bulunan yasa dışı göçmenlerin ne kadarının geleceğini de bilmiyoruz. Yani, biz o kadar çok güçlü bir ülke miyiz? Suriye’den gelen göçmenlerle ilgili olarak resmî makamların medya mensubuna verdiği rakam şu: “3,5 milyar dolar harcadık.” Demek ki para çok, o zaman harcayın, 3,5 milyar dolar da Avrupa Birliğinden gelenlere harcarız. Bu olacak şey değil, bunun mantığı falan yok yani. Böyle bir anlaşmayı kabul etmek, bunu bu tarihte buraya getirmek gerçekten tarihî bir sorumluluk ve tarihî bir hatadır. Böyle bir anlaşma, Avrupa Birliğinin bu kadar sıkıntıda olduğu bir konuyla ilgili biz eğer anahtar ülke konumundaysak bu kozu elimizde tutmamız lazım bizim. Bana, Dışişleri Bakanlığı mensupları şunu söylesinler: Biz Avrupa Birliğinde şu tarihte bir anlaşma imzaladık, o da şu kadar tarihte onlar tarafından onaylandı, ondan sonra da bize yazı gönderip “Hadi siz ne zaman onaylayacaksınız?” dedikleri bir anlaşma var mı? 16-17 Aralıkta bu anlaşma Ankara’da imzalandı, 14 Nisan tarihi itibarıyla Avrupa Birliğinden biz onay sürecini tamamladık. “Siz ne zaman imzalayacaksınız, tamamlayacaksınız?” diye bize yazı geldi.

Şimdi, bu anlaşmada kimin kârlı olduğunu, kimin lehine olduğunu zaten bu acele bile ortaya koyuyor. Ya biz hepimiz Türkiye’nin çıkarları için buradayız, ya Avrupa Birliğiyle çatışmayı içimizde isteyebilecek, bir ihtilaf çıksın, anlaşamayalım diyecek hiç kimse yok. Bizim söylediklerimizi yanlış anlamayın ama bu anlaşmanın şu anda burada onaylanması Türkiye’nin millî çıkarlarına aykırıdır. Bu kozu elimizde tutup, müzakere masasında kullanmamız gerekir diye düşünüyorum. Ne olacak? İşadamlarımız zaten biraz evvel söylediğimiz gibi, Katma Protokol ile ilgili, 1/80, 3/80 sayılı Konsey kararlarıyla ilgili Avrupa Birliği Adalet Divanından aldığı kararlar, Berlin Yüksek İdare Mahkemesinden aldığı kararlarla zaten onlar, işadamlarımız yollarını az çok açtılar. Bizim orada diğer vatandaşlarımızın da serbest seyahat etmesi için bastırmamız lazım. Oturup da hiç gereksiz yere taviz vermenin anlamı yok.

Şimdi, bu külfeti biz nasıl karşılayacağız? Efendim, teknik yardımı düzenleyen 23’üncü maddede atıfta bulunuluyormuş teknik desteğe ilişkin ortak bildiride. Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Birliği bize teknik yardım ve mali yardım yapacakmış; hiç somut bir şey yok. Avrupa Birliğinin bu tarzdaki ifadelerini herhâlde Türk diplomasisi çok yaşadı. En yakın örneğimiz Annan Planı’nı kabul ederseniz Kıbrıs’a mali yardım yapılacaktı, ambargo kalkacaktı, hava alanları açılacaktı. Hangisi oldu? Hangisi oldu?

“Altı aylık pilot uygulamadan sonra biz size vize muafiyetini vereceğiz.” Nasıl verecekler? Sayın Loğoğlu söyledi: Konseye tavsiyede bulunulacak, Konseyde de nitelikli oylama yapılacak ve nitelikli oylamayla biz negatif listeden pozitif listeye geçer isek bizim vatandaşlarımız üç ay vize muafiyetinden yararlanarak serbestçe seyahat edebilecekler, tek kazanılacak şey. Peki, ama orada Fransa, Avusturya -ki tutumları malum- bunlardan iki tane dişli ülke “Hayır, biz bunu vermek istemiyoruz.” dedikleri zaman siz oradan vize muafiyetini nasıl alacaksınız? Şimdi olay şu: Ben gördüğümü çok samimi olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu iktidar içeride ve dışarıda zayıfladı, dışarıda kim bastırırsa dediğini kabul etme aşamasına geldi ve maliyeti de Türkiye Cumhuriyeti devleti ödeyecek.

Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak Türkiye’nin çıkarlarına bu kadar aleyhte olan bir anlaşmanın onaylanmasına hayır diyoruz ve aleyhte oy vereceğiz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde Halkların Demokratik Partisi Grubu adına söz isteyen Erol Dora, Mardin Milletvekili.

Buyurun Sayın Dora. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA EROL DORA (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 554 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerine Halkların Demokratik Partisi adına söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Avrupa Birliğinin dış politikalarının ilk dönemlerinde etkisini hissettiren, insan hakları perspektifinden ayrılarak güvenlik odaklı yaklaşımı benimsemesinin sonuçları Avrupa Birliğine komşu ülkelerde de etkisini hissettirmiş ve Avrupa Birliği sınırlarında her gün bir tekrarı yaşanan trajedilere zemin hazırlanmıştır. Avrupa Birliği politikalarında göç ve iltica konularının son yıllardaki bu değişimiyle göç politikalarının harici boyutu kavramı daha fazla vurgulanır olmuştur. Avrupa Birliğine yönelik göçün kontrol edilmesinde üçüncü ülkelere sorumluluk yükleyerek bir anlamda sınır kontrolünü sınırların ötesine taşımak hedeflenmektedir. Söz konusu harici boyut Avrupa Birliğinin ülkelerle gerçekleştireceği bilgi alışverişi ve çeşitli mekanizmaların kurulması olabileceği gibi ikili ya da çok taraflı anlaşmalar müzakere edilmesini ve imzalanmasını da kapsamaktadır. Sözleşme çerçevesinde geri kabul anlaşmaları da bu kapsamda değerlendirilmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geri kabul anlaşmaları temel olarak, bir ülkenin ülkesinde kalma şartlarını taşımayan ya da bu şartları kaybetmiş olan üçüncü ülke vatandaşlarının vatandaşı oldukları ülkeye gönderilmelerini düzenlemektedir. Daha açık bir ifadeyle geri kabul anlaşmaları, ülkeye düzensiz yollardan giriş yapmış, yani pasaport, gerekli vize ya da benzeri seyahat dokümanları olmaksızın ve genellikle yasayla belirlenmiş gümrük kapıları ile diğer giriş noktalarından sayılmayan yerlerden ülkeye girmiş ve hâlen ülkede bulanan kişiler ile giriş sırasında bu şartları yerine getirmiş olsa da vize süresinin bitmesi veya bunun gibi nedenlerle artık bu şartları taşımayan kişilerin vatandaşı oldukları ülkelere gönderilmelerine yönelik anlaşmalardır. Ancak bu anlaşma ve metinlerin konu kısmında “insanlar” yer almaktadır. Bu nedenle, elbette konunun insan hakları hukukuna bakan insani bir yönü vardır ve bu nedenle önemle üzerinde odaklanmak gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, geri kabul anlaşmasının ve muhtemel uygulamalarının insan hakları açısından bazı problemli noktaları bulunmaktadır: Birincisi, Türkiye tarafından geri kabul edilen “mülteci statüsü” ya da “geçici sığınma statüsü” almaya uygun olduğu hâlde sınır dışı edilmesi ya da keyfî gözaltına maruz kalması olası üçüncü ülke uyruklularına yapılacak muameleye ilişkin temel insan hakları koruma mekanizmalarının eksikliğidir.

İkincisi, yakalanan ve geri kabulle karşı karşıya kalan düzensiz göçmenlere ilişkin muamelenin uluslararası yükümlülüklere aykırı hareketi ve koruma taleplerinin incelenmesi hususunda Avrupa Birliği üyesi yetkililerine verilen geniş takdir alanıdır.

Üçüncüsü ise, anlaşma taslağının uygulanmasının üzerinde şeffaflık, izleme ve hesap verilebilirlik bakımlarından eksikliklerinin bulunmasıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Uluslararası Göç Örgütünün yaptığı açıklamaya göre 2013 yılında 2.360 göçmen sınırları geçmeye çalışırken hayatını kaybetmiştir. Devletlerin sınırlarda göçmenlere karşı aldığı önlemlere her gün yeni biri eklenmektedir. Sınırlarda artan ölümler, devletlerin aldığı bu önlemlerle yakından ilgilidir. Sınırlara tel örgü ve duvar çeken devletler, göçmenleri daha büyük riskler alarak yola çıkmaya zorlamaktadırlar.

Devletlerin düzensiz göç hareketlerini kontrol etmeye çalışırken aldıkları bu önlemler, savaş, çatışma, zulüm, insan hakları ihlali gibi nedenlerle ülkelerinden kaçmak zorunda kalan mültecileri de olumsuz olarak etkilemektedir. Uluslararası Af Örgütü’nün, içinde Türkiye’den de sınır dışı edilenlerin konu edildiği, geri kabul anlaşmalarıyla değişik ülkelerden Suriye’ye sınır dışı edilen insanların Suriye hapishanelerindeki çok kötü akıbetlerine yönelik somut, kişiler bazlı raporları açıklanmıştır. Türkiye tarafından 2002-2013 yılları arasında, kaçtıkları Suriye rejimine geri teslim edilen 2.675 kişi olduğu bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından belirtilmiştir. Geri kabul anlaşmasına konu olan kişiler tüm bu aşılması zor engelleri aşarak bir insani korumaya kavuşacağını düşünen, bunun için yolculuğunun başında ölümü göze alan ancak derdini dinlemeye yönelik hiçbir cılız çabaya dahi rastlamadan geri gönderilmek istenen kişilerdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm bu nedenlerle, Türkiye’nin, vatandaşları lehine vize serbestisi çabasında bulunurken bunun karşılığında Avrupa’nın sınırlarına ulaşmış ve belki de uluslararası hukuktan kaynaklanan hakların arayışında olan üçüncü ülke vatandaşlarını, onları kaçmış oldukları ülkeye teslim etmeyi taahhüt eden bir geri kabul anlaşmasını aynı masada konuşması kanaatimizce etik değildir. Bu durum ister istemez bir hizmet veya mal değiş tokuşu olarak da algılanabilecektir. Meselenin bu şekilde ve böylesi bir zeminde ele alınması, en azından insan hakları ve insan onuruyla bağdaşmamaktadır. Vizesiz serbest dolaşımın sağlanabilmesi için geri kabul anlaşmaları adı altında insan hayatını tehlikeye atan taahhütler altına girmek nitelikli bir dış politika da değildir. Siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda güçlü bir ülke olmayı hedefleyen Türkiye, serbest dolaşım hakkı elde etmede başka insanların hayatlarını hiçe sayan geri kabul anlaşmaları imzalamak zorunda da değildir.

Bu hâliyle, Türkiye kamuoyunun da bu vizesiz seyahatin bedelleri hakkında yeterince bilgilendirilmemesi de bizce manidardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; günümüzde en popüler göç kontrolü önlemlerinden olan geri kabul anlaşmaları insan hakları ve insan onuru çerçevesinde değerlendirildiğinde, hedef ülkelerin sorumluluklarını başka ülkelere yüklemeye çalışmasına ve ciddi insan hakları ihlallerine sebep verecek zincirleme sınır dışı mekanizmaları kurma potansiyeline sahiptir.

Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan kişilerin geldikleri ülkelere bakıldığında, Suriye, Afganistan, Irak, İran, Somali gibi savaş ve insan hakları ihlallerinin yoğun yaşandığı ülkelerin başta geldiği açıkça görülebilmektedir.

Geçmiş ve mevcut uygulamalar, bu kişilerin vardıkları Avrupa ülkelerinde korunma ihtiyaçlarını yetkili makamlara iletme imkânı bulamadan, ikili geri kabul protokolleri veya yasa dışı geri alma metotlarıyla Türkiye’ye gönderildiklerini göstermektedir.

Sağlıklı bir sığınma prosedürü olmayan Türkiye'nin geri kabul anlaşmasıyla, uluslararası korumaya ihtiyaç duyup duymadığına bakılmaksızın göçmenleri ülkelerine geri gönderme konusunda soyunduğu hevesli taşeronluk, uluslararası insanlık trajedisine katkıda bulunmak anlamına gelebilecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gerek Türkiye’de gerekse de Avrupa Birliğinde ulusal güvenlik ve maliyet noktaları öne çıkarılarak yürütülen tartışmalar, düzensiz göçmenlerin insan haklarından soyutlandığı yabancı düşmanlığını destekleyen ve her alanda ayrımcılığı körükleyen bir algı inşasına da neden olacaktır.

Türkiye ve Avrupa Birliği arasında düzensiz göçün kontrolü alanında devam eden müzakerelerde ve kamuoyunda gerçekleşen tartışmalarda tartışılan konunun insana ilişkin olduğu görmezden gelinmektedir.

Göçmenlerin sayılara indirgenmesiyle yapılan maliyet hesapları, göçün yarattığı ulusal güvenlik tehlikesi iddiaları ve insan hayatları üzerinden politik kazanç sağlayarak tarafların pazarlıklarda elini kuvvetlendirme çabaları demokrasi ve evrensel insan hakları ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır. Zira, Türkiye’deki yetkililerin geri kabul anlaşmasını iç kamuoyuna Avrupa Birliğiyle vizelerin kaldırılması olarak lanse etmeleri, Avrupa Birliğinin de bu anlaşmanın göçmenlerden ucuza kurtulma yolu olduğunu kendi kamuoyuyla paylaşmakta sakınca görmemesi, insan haklarının gerek dış politik pazarlıklarda ve gerekse iç politikada iktidar yarışına kurban edilme çabasının görünür bir kanıtı niteliğindedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin yeni iltica politikasını şekillendirirken insan haklarını ve iltica hakkını göz önünde bulundurması ve sivil toplum örgütlerinin bu sürece dâhil olarak sürece etkide bulunması büyük önem taşımaktadır. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi, mülteci hakları alanındaki mevcut en önemli uluslararası belgedir. Birçok değişikliğine rağmen sözleşme, mültecilerin korunmasıyla ilgili en önemli hukuki metin niteliğindedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hazırlanan belge, savaşın Avrupa’da yarattığı mülteci krizine çözüm olarak oluşturulmuştur. Sadece 1951 öncesindeki olaylar için geçerli olan sözleşmede Avrupa coğrafi sınırlaması da yer aldı, ancak ihtiyaçları karşılamadığı görülünce 1967 yılında yenilendi, sözleşmedeki coğrafi kısıtlama ortadan kaldırıldı. Böylece devletlerin kendilerine sığınan mültecilere koruma sağlamasının temel belgesi oldu. Fakat, 1951 sözleşmesinin hazırlanmasında rol oynayan Türkiye, 1967 belgesini de coğrafi çekince koyarak imzalamış bulunmaktadır. Böylece Türkiye, sadece Avrupa’dan gelenlere mültecilik statüsü tanıyacağını beyan etti. Oysa, resmî rakamlara göre son altmış yılda Avrupa’dan Türkiye’ye sadece 45 kişi gelerek mülteci olmuştur. Buna karşın, bugün itibarıyla Türkiye’nin doğu ve güneyinden gelen yaklaşık 20 bin kişi -Suriye’deki savaştan kaçarak sığınan 1 milyonun üzerindeki kişi hariç- başka bir ülkeye gitmek ve mültecilik statüsü alabilmek için beklemektedirler. Bununla birlikte, Türkiye’de hâlen bir mülteci yasası yoktur, bu anlamda etkin bir şekilde görev almış ve çalışan sivil bir kurum yoktur. Bütün işler hemen hemen polis tarafından yürütülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin öncelikli olarak bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Bu sorun ancak tekneler batıp birileri öldüğü zaman ya da Suriye gibi yığınsal göçler yaşandığında gündeme geliyor. Oysaki sürekli olarak böyle bir sorun bulunmaktadır. İnsan hakları standartlarına ve hukukuna uygun bir yasal altyapının oluşturulması kaçınılmazdır. Sonuç olarak önemle üzerinde durulması gereken husus, bireylerin serbest dolaşım hakkı gibi, ülkelerin sosyal, ekonomik ve toplumsal zenginliğe katkı sağlayan önemli bir kazanımının, geri kabul anlaşmalarına konu olan düzensiz göçmenlerin, sığınmacıların ve mültecilerin, başta yaşam hakkı olmaz üzere, temel insan haklarının ihlali pahasına elde edilemeyeceği ve pazarlık konusuna dönüştürülemeyeceğidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; günümüzde göçün dünyada büyük bir sorun hâline gelmesine neden olan etkenler ekonomik, yoksulluk, savaşlar, otoriter ve baskıcı rejimler, etnik ve inançsal kısıtlılık, cinsiyet eğilimleri önündeki engeller, devletlerin vatandaşlarının can güvenliğini sağlayamaması, siyasi çalkantılar ve şiddet eylemleri olarak sıralanabilir. Bu durumdaki insanlar daha iyi bir yaşam arzusuyla ya da en azından hayatını idame ettirebilmek amacıyla göç edebilmektedirler. Her toplumun ve bireylerin devletten beklentisi ekonomik anlamda kuvvetli bir bütçe, geniş kapsamlı demokrasi ve özgürlükler ile adil bir yargı sistemidir. Dolayısıyla, bireylerin göç etmelerinde bu hususlar önemli rol oynamaktadır. Günümüz sosyal yaşamı içinde gelişmiş demokrasiler, gelişmiş ekonomiler, kısaca gelişmiş ülkeler kavramını ön plana çıkarmaktadır. Bu bağlamda, göç hareketlerinin yönünü gelişmiş ülkeler olarak göstermek pek de yanlış olmayacaktır. Göçmenlerin Avrupa içlerine yerleştirilip zenginliğe ortak edilmesi yerine sosyal bir korku hâline getirilmesi, onların ötekileştirilmesiyle sonuçlanacaktır.

Bütün bu düzenlemeler doğrultusunda, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde onaylanması teklif edilen bu anlaşmanın temel insan hakları ve içerisinde bulunduğumuz bölgenin siyasi istikrarsızlıkları dikkate alınarak bizce yeniden değerlendirilmesi gerektiğine inanmaktayız. Bu anlamda gereken duyarlılık gösterilerek -bugün Orta Doğu’ya da baktığımızda, işte Irak durumu ortadadır, Suriye durumu ortadadır- ve bu geri kabul anlaşması, aynı zamanda, insan hakları bağlamında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Cenevre Sözleşmesi ve imzalamış bulunduğumuz diğer, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi çerçevesinde değerlendirilip ancak insani bir boyut kazandırıldıktan sonra tekrar ve Türkiye'nin de aynı zamanda, sosyal, ekonomik, bu vesileyle yaşayabileceği sosyal patlamaları da göz önünde bulundurarak tekrar yeniden gözden geçirilerek Meclisin gündemine alınması yönünde düşüncelerimizi Genel Kurulun huzurunda tekrar belirtiyor, hepinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz isteyen Volkan Bozkır, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Bozkır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclisimizin onayına sunulan Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında AK PARTİ Hükûmeti adına ve grup adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdiye kadar, benden önce söz alan konuşmacıları dikkatle dinledim ve sanıyorum, burada paylaşılan mantık silsilesinde ve olaya yaklaşım açısından bazı eksiklikler olduğunu düşünüyorum. Burada geri kabul anlaşmasının onaylanmasını tabiatıyla görüşüyoruz ancak geri kabul anlaşması büyük resmin içinde aslında daha küçük bir resimdir. Büyük resmi eğer unutursak ve küçük resmi çözmeye çalışırsak da o zaman, gerçekten doğru bir sonuca varmamız güçleşebilir.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Stratejik derinlik mi büyük resim? Davutoğlu’nun stratejik derinliğiyse ondan hiç bahsetmeyin!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - Şimdi, büyük resmin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin stratejik hedefidir. Avrupa Birliği üyesi olmak için Türkiye uzun zamandır mücadele etmektedir.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Havai fişek patlatmıştınız girdik diye. Girmiş miydik o havai fişekleri patlattığınızda?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - Ve gerçekten, Türkiye bugünlere ulaşırken gerek demokrasisinde gerek insan haklarında gerek reformlarında şayet Avrupa Birliği süreci olmasaydı belki bugün hâlâ AK PARTİ hükûmetlerinden önceki Türkiye’de yaşıyor olmaktan da üzüntü duyacaktık.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Allah Allah!

TUNCA TOSKAY (Antalya) – Bu kadar olmaz!

VOLKAN BOZKIR (Devamla)  - Şimdi, Avrupa Birliği süreci bu kadar önemliyken ve Avrupa Birliği üyeliğinin çok önemli bir unsuru da vizeyken, vizenin kaldırılmasından burada kimsenin bahsettiğini pek fazla duymadım.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Neredeki, hangi vizeyi kaldırdınız?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Bu anlaşmayla bir anlamda, Türkiye’nin gerçekten bugün, Türk insanını en fazla utanç içinde bırakan…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Papua Yeni Gine’ye kaldırmışsınız!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – …Türk insanına en fazla üzüntülü anlar yaşatan vizenin kaldırılması için atılmış bir adımdan da bahsediyoruz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Üç buçuk yıl sonra atacağınız…

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Herhâlde, milletvekili olduğumuz için vize kuyruklarına girmiyoruz ama çocuklarımız…

 HAYDAR AKAR (Kocaeli)  - Diplomatik pasaportla İngiltere’ye gidemiyorsun, Amerika’ya gidemiyorsun, vize alamıyorsun vize!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – …belki yakınlarımız, burada benim Dışişleri Komisyonu Başkanı olarak en çok talep aldığım konu gerek muhalefetten gerek kendi grubumdan vize konusunda yardımcı olmam oluyor.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yani bunun karşılığı olmalı mı, karşılığı olarak mı almalıyız?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Ve bakın, vize konusunda… Sadece vize konusunda çekilen sıkıntılar da değil, Türk insanı, bir anlamda, buradaki vize veren büyükelçilikleri de finanse ediyor. Dört yılda Schengen Vizesi için ödenen meblağ 140 milyon Euro, bir de bu tarafı var.

 

TUNCA TOSKAY (Antalya) – Gelen mültecilere ödeyeceğiniz para ne kadar, onu hesapladınız mı?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Şimdi, bunu söyledikten sonra, bu anlaşmanın unsurlarına dönmek istiyorum.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Sizi dinlerken hiç kimse ses çıkarmadı, sizi çok sessiz dinledik.

TUNCA TOSKAY (Antalya) – Barınmaları, iaşe ve ibateleri için ne kadar para ödeyeceğiz, onu hesapladınız mı?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Sayın Milletvekili, biz sizi çok sessiz dinledik!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Bu anlaşmayla birlikte Türkiye’de aslında bir süreç başladı, çok önemli bir süreç başlamıştır.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Size mi soracağız!

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Avukat mısın sen?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Neyi pazarlıyoruz, onu öğrenmeye çalışıyoruz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz, sizi dinledik.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Tabiatıyla şayet Türkiye, Avrupa Birliği yolunda, 70’li yılların sonunda Avrupa…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yani ülkenin neyini pazarlıyoruz, satılacak neyimiz kaldı Sayın Bakan, bunu öğrenmeye çalışıyoruz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Size hiç müdahale ettik mi?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Sayın Başkan…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Türkiye’yi hangi pazarlık konusu yapıyorsunuz, onu öğreneceğiz.

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Dinlemeseydin bari!

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Bugüne kadar satmadığınız bir şey kalmadı, neymiş satılacak, onu öğrenmek istiyoruz?

BAŞKAN – Sayın Işık, lütfen ama!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Çok ayıp ya!

BAŞKAN - Sayın Hâtip konuşuyor, lütfen sayın milletvekilleri!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Türkiye’nin neyini satıyorsunuz, onu öğreneceğiz?

ÖMER FARUZ ÖZ (Malatya) - Alim Hoca!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Sizin sözcünüze müdahale ettik mi biz?

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen!

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Sen sus ya, bir bakansın ya!

BAŞKAN - Sayın Bozkır, buyurun.

Buyurun efendim, siz Genel Kurula hitap edin, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yaptığınız her pazarlıkta her şeyimiz gitti.

BAŞKAN - Sayın Işık, lütfen ama!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – O senin düşüncen, o senin düşüncen!

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Niye bağırıyorsun ki?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Tamam, dinle!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Bakan, sizin ne yaptığınızı bu ülke çok iyi biliyor.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Dinle, anlatıyor!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Siz, bu ülkeyi neye pazarladığınızı bu ülke çok iyi biliyor. Sizin konuşma hakkınız yok!

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri… Sayın Işık…

Buyurun Sayın Bozkır.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Türkiye, şayet, 70’li yılların sonunda Avrupa Birliği sürecine…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Memleketin başını belaya soktunuz, ondan sonra da buraya gelip daha hâlâ konuşuyorsunuz!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – …o zamanki hükûmetin yanlış kararıyla durdurma kararı almamış olsaydı bugün biz geri kabul anlaşmaları, vizenin kaldırılması, AB üyeliği konusunda uğraşıyor olmayacaktık. Maalesef, bugünlere o gün alınan yanlış karar nedeniyle gelmiş bulunuyoruz.

Şimdi, bu geri kabul anlaşması, aslında, Türkiye’nin vizesinin kaldırılmasıyla ilgili olarak paralel yürüyen bir süreçtir. Burada, normal olarak Balkan ülkeleri olsun, diğer ülkeler olsun, öncelikle vizenin kaldırılması için bir süreç başlatılır ve bu süreçte eğer ilerleme kaydedilirse önce vize kolaylığı aşamasına geçilir, en sonrada da vize kaldırılır.

Türkiye olarak, biz, geri kabul anlaşmasıyla vizenin kaldırılmasını aynı ana getirmek suretiyle diğerlerinden farklı bir noktaya geldik. Burada, geri kabul anlaşmasının onayından itibaren üç yıl zarfında yürürlüğe girecektir, üç yıl sonunda şayet Avrupa Birliği vizeyi kaldırmamışsa da bu anlaşmanın 24’üncü maddesi gayet açıktır ve meşruhatlı yol haritasında da açıkça belirtildiği üzere Türkiye'nin bu anlaşmayı feshetme, yürürlükten kaldırma imkânı vardır.

Şimdi, bu anlaşmayla getirilen tam olarak nedir? Bu anlaşmayla öncelikle Türk vatandaşlarının statüsüyle ilgili bir değişiklik yok. Bu anlaşma olmasa da yurt dışında illegal olarak ele geçirilmiş ve geri gönderilme durumunda olan bir Türk vatandaşını zaten Türkiye alıyor. Buradaki mevzubahis olan kitle Türk vatandaşı olmayan 3’üncü ülke vatandaşlarıdır ve bu 3’üncü ülke vatandaşlarının üç yıl sonunda Türkiye’den gittiği saptandığı taktirde, şayet Avrupa Birliğinin o ülkelerle anlaşması yok ise Türkiye üzerinden bu ülkelere iadesi söz konusudur.

Şimdi, bakın, geri kabul anlaşması yaptığımız ülkeler söz konusu olduğunda zaten bir sıkıntı yok. Pasaportu olan, diyelim ki Almanya’da yakalanmış bir illegal göçmen iade edilecekse ve bu ülkeyle de bizim anlaşmamız varsa doğrudan doğruya Türkiye üzerinden buraya gönderilecek.

Bizim geri kabul anlaşmamız hangi ülkelerle var? Suriye, Yunanistan, Kırgızistan, Romanya, Ukrayna, Pakistan, Rusya Federasyonu, Nijerya, Bosna Hersek, Yemen, Moldova, Belarus ve Karadağ’la geri kabul anlaşmamız var. Ayrıca, Nijerya, Yemen, Karadağ’la da geri kabul anlaşmalarımızın onay süreçleri devam ediyor.

Buna ilaveten, Avrupa Birliğinin doğrudan geri kabul anlaşması yaptığı ülkeler var ki böyle bir durumda Avrupa Birliği Türkiye’den değil doğrudan doğruya bu ülkelere yakaladığı bu kişileri gönderecektir ki bunlar da Ukrayna, Pakistan, Rusya, Bosna-Hersek, Moldova ve Karadağ’dır.

Şimdi,  burada önemli olan husus, Türkiye bu anlaşmayı imzalamakla bir anlamda kendi görüntüsünü de hakikaten kendi düzeltilmesi gereken unsurlarını da bu anlaşmayla birlikte düzeltmeyi başlatmıştır ve kalan kısımlarını da taahhüt etmektedir. Nedir onlar? Seyahat belgelerinin güvenliği. Gerçekten Türkiye bu anlaşma müzakereleri sırasındadır. Ki bugün iftihar ettiğimiz, Türk pasaportu demeye gerçekten utanmadığımız ve elektronik verilerle donanmış çipli pasaportlara geçmiş bulunuyoruz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Eskiden utanıyor muydun?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Eskiden, yıllarca bu pasaportu kullandın, diplomattın, utanıyor muydun! Ayıp ya! Söylenecek söz mü bu ya    !

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Dolayısıyla, bu anlaşma müzakerelerinin Türkiye’ye kazanımlarından bir tanesi budur.

Göç yönetimi ikinci unsurdur ve sınırlarda yeterli kontrol ve gözetimin sağlanması uluslararası koruma gibi hususlarda Türkiye bu anlaşma şartları çerçevesinde bu güç yönetiminde önemli adımlar atmıştır.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Geri alsın o sözünü ya!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Türk olmaktan utandınız. Pasaportu taşıdınız, makamlarda oturdunuz, şimdi de “Yok…” Ayıp ya!

BAŞKAN – Sayın Işık, lütfen…Öyle bir usul var mı.

ALİM IŞIK (Kütahya) – O sözü geri alsın.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Kamu düzeni ve güvenliği konusunda tedbirler alınmıştır ve temel haklar konusunda da dördüncü unsur olarak ilerlemeler kaydedilmiştir.

6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu olmak üzere ilgili mevzuatımızda son dönemde gerçekleştirilen değişiklikler, aslında Türkiye’nin daha medeni bir ülke ve göçmen kaynağı olmayan bir ülke görüntüsünden uzaklaşan bir ülke konumuna gelmesi için de önemli bir adım teşkil etmiştir.

Şimdi, burada, tabii, bazı endişeler izhar edildi. Bir tanesi, bir konuşmacı “Bunu Türkiye 24’üncü faslın bir şartı olarak yerine getirdi.” dedi ki 24’üncü faslın şartları arasında böyle bir şey yoktur, sadece müzakerelerin yürütülmesi, aşama kaydedilmesinden ibarettir, imzalama gereği orada yoktur. Dolayısıyla, 24’üncü fasılla bunun organik bir bağlantısı da yoktur.

Diğer belirtilen bir husus: “Efendim, Türkiye bir kaçak göçmen deposu mu olacak? Bir anda Türkiye’ye 200 bin, 300 bin kişiyi yollarlarsa Türkiye bunları nasıl kaldıracak, ne yapacak Türkiye?” Şimdi, bakın, hakikaten, böyle, belirsiz rakamlara dayanarak ve hayali rakamlara dayanarak bir algı yaratmaya çalışmak son derece yanlıştır. Bunu rakamlarla düşünmek kolay.

Birincisi, öncelikle bir komisyon kurulacak. Yakalanan bir illegal göçmenle ilgili bilgiler bu Türkiye’deki komisyona iletilecek. Komisyon bakacak, bu gerçekten Türkiye’den mi gitmiş, gerçekten bu anlaşma kapsamına girecek niteliklerde midir, ona göre bir karar verecek. Ondan sonra ancak bu vatandaşın veyahut işte, üçüncü ülke vatandaşının Türkiye’ye gelmesi mümkün hâle gelecek.

Şimdi size bir örnek vermek istiyorum: Bu geri kabul anlaşması bütün Avrupa Birliği ile imzalandı ama Yunanistan’la Kasım 2001’de imzalanan bir ikili geri kabul anlaşmamız var. Bu 2001’de imzalanan geri kabul anlaşmasının müzakerelerini de Sayın Loğoğlu’nun Dışişleri Müsteşarıyken yaptığını zannediyorum. Yunanistan’la yapılan bu anlaşmaya göre 2010 yılından itibaren Yunanistan geri kabul kapsamında 46.581 yasa dışı göçmenin geri alınmasını talep etti. Biz bunu inceledik, makamlarımız da değerlendirdi. 46.581’den sadece 3.878’ini kabul edilebilir nitelikte gördük ve bunları bildirdik. Bu 3.878’den de 1.474’ünü aldık yani Yunanistan 46 bin talep etti, biz 1.400’ünü Türkiye’ye aldık. 2001’den bu yana ise 110 bin geri kabul talebi oldu Yunanistan’dan. Bunun 13 bininin üzerinde görüşme açtık ve sadece 3.800’ünü aldık yani sistemin işleyişi bakımından sizlerle bu rakamları paylaşmak istiyorum. Yunanistan illegal göç bakımından bütün göçün yüzde 80’ini ifade eder. Dolayısıyla, burada bahsettiğimiz husus önem arz etmektedir.

Şimdi diğer bir husus var: Türkiye acaba bu gelen göçmenlere hangi statüyü verecek? Veyahut da örneğin, Türkiye’nin doğusundaki ülkelerden gelenlerle ilgili ne gibi bir işlem olacak? Tabii, burada çok önemli bir husus, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne göre mültecilerin hukuki durumuna biz bir rezerv koyduk coğrafi sınırlamayla ilgili olarak. Bu coğrafi sınırlamayı da bu anlaşmayla kaldırmıyoruz ve bu coğrafi sınırlamayı ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğiyle birlikte kaldırabileceğimizi de açıkça belirttik. Dolayısıyla bu konuda da bir sıkıntımız olmayacak.

Tabiatıyla çok önemli bir husus: “Avrupa Birliği bu işten o kadar yarar sağlıyor ki acele içinde hemen bunu onayladı ve Türkiye’de neden hemen onaylaması için baskı yaptı? Ve bunun gibi bir anlaşma, Avrupa Birliği’nin önceden imzalayıp sonradan Türkiye’ye baskı yaptığı bir anlaşma yok.” denildi. Bu da doğru değil çünkü Avrupa Birliği’yle olan ortak transit sözleşmesini -bu, ticari bir sözleşmedir, menşei kurallarıyla ilgilidir- Avrupa Birliği bizden önce onayladı ve Türkiye’ye onaylaması için de girişimde buldu. Bunun gibi hususlar olabilir.

Deniliyor ki: “Türkiye’nin vize kalkmadığı takdirde geri kabul anlaşmasını 24’üncü maddeye dayanarak feshetme yetkisi var ama Türkiye’nin bunu feshetmeye gücü yetmez.” Yani böyle bir şeyi burada Meclis kürsüsünden ifade etmek bence Türkiye’ye saygısızlıktır. Türkiye’nin gücünün yetip yetmeyeceğiyle ilgili bir şey değil. Türkiye anlaşmanın kuralı neyse, karşı taraf bunu yerine getirmiyorsa şayet bunu fesih de eder, yürürlüğe de koymaz. Bu, gayet, hukukta da geçerli bir kuraldır, Türkiye’nin içinde bulunduğu konumda da son derece geçerli bir kuraldır.

Dolayısıyla Avrupa Birliği rakamlarına da baktığımızda, “Milyonlarca kaçak göçmen Avrupa’da şu anda yaşıyor, bunları bir kamyona bindirip, kamyonlara bindirip gönderecekler.” rakamı da geçerli bir argüman değildir. Ben size burada rakamlar paylaşayım Sayın Bakanım: 2009 yılında 39.975 AB ülkelerine Türkiye’den yasa dışı girdiği iddia edilen yasa dışı göçmen sayısı -bunlar Frontex rakamları- 2010’da 55.688; 2011’de 57.028; 2012’de 37.224. Yani bütün bu rakamları toplayalım, yani böyle bir rakamdan bahsediyoruz. Verdiğim Yunanistan örneğinde bunu uyguladığınız takdirde de kurulacak komisyonun incelemesi, içine sinmesi, bunun zamanlamasını ayarlaması, bütün bunlardan sonra Türkiye’ye kaç kişi girebileceğini orantısal olarak iktisattan… Son derece iktisadi bilgilerinizi çok değerli  bulduğum için söylüyorum.  Bu yüzdeye vurduğunuzda bu rakam da ortaya çıkabilecektir.

Türkiye, Avrupa Birliği sürecinde gerçekten 1963 Ankara Anlaşması’ndan bugünle mukayese ettiğimizde çok farklı bir noktadadır. 1963’te Türkiye, 400 dolar kişi başına millî geliri, 1 milyar dolar ticaret hacmi, 7 milyon dolar turizm geliri, 7 üniversitesi… Böyle bir Türkiye için Avrupa Birliğine girmek ne pahasına olursa olsun elzemdi ve o günün Türkiye’sinde de vize her şeyin önünde gelen bir unsurdu. “Vize kalksın hepimiz gidelim iş bulalım, çalışalım.” Böyle bir mantalite vardı ama bugünün Türkiye’sinde 10.500 dolar kişi başına millî gelir, 300 milyar dolar ticaret hacminden bahsediyoruz. Üniversite sayısı 185’i geçti, turizm gelirleri 50 milyar dolara gidiyor. Böyle bir Türkiye için Avrupa Birliğiyle ilişkimiz artık başka bir konuma gelmiştir ve o günkü Türkiye için konulmuş olan bu vize, ki vize de maalesef 12 Eylül askerî darbesinin ülkemize bıraktığı hediyelerden bir tanesidir. 12 Eylül askerî darbesi sırasında işkenceye uğrayan, baskı altında olan insanlar Türkiye’den kaçtıkları için, akın akın gittikleri için, bütün uçaklardan mülteci, siyasi sığınmacı çıktığı için vize konulmuştur ve biz maalesef, bugün hâlâ bu vize belasıyla onun için burada mücadele etmek mecburiyetindeyiz. Ama bugün için  Türkiye’de geliri artmış, hayat yaşamını değiştirmemiş ama çocuğunun daha iyi bir tahsil görmesini isteyen, kendisini geliştirmek isteyen, yeni iş sahaları araştırmak bulmak isteyen kitleler maalesef bu vize nedeniyle mutsuz olmaktadır ve bu imkândan yararlanamamaktadır. Dolayısıyla vizeyi kaldırmak, Türkiye için önemli bir husustur.  Vizenin kalkmasıyla ilgili olarak da bu anlaşma aşağı yukarı benim zamanımda 2005’ten yaklaşık on yıla yakın müzakere edilmiştir. On yıla yakın müzakere edilirken de bu anlaşmanın müzakeresinde gecikmenin temel sebebi, Avrupa Birliğine karşı olan, Avrupa Birliği reformlarına karşı olan Türkiye’deki bazı kesimlerin her şeye karşı çıktıkları gibi, bu anlaşmaya da karşı çıkmaları olmuştur ve inanın, bütün reform kanunlarında ne kadar çaba sarf edilmişse, idamın kaldırılmasından Dernekler Kanunu’na kadar, Medeni Kanun’dan Vakıflar Kanunu’na kadar ne kadar enerji sarf edilmişse bu kanun için de aynı derece enerji sarf edilmiştir.

Ben, Dışişleri Bakanlığında on bir yılımı Avrupa Birliğine verdim ve Avrupa Birliği taraftarı olarak ve Avrupa Birliğinin Türkiye’ye önemli bir katkı sağlayacağına inanan bir kişi olarak bu on bir yılımı harcadım. Ama, bu on bir yılımda benim gördüğüm, gözlemlediğim Türkiye’deki Dışişleri Bakanlığı mensupları dâhil bir grubun her şeye karşı olduğu gibi, “Geri kabul anlaşması olsun, vize de kalkmasın, reformlar da yapılmasın, Türkiye ilerlemesin, hiçbir özelleştirme yapılmasın.” mantalitesi içinde maalesef buralara geldik ve Dışişleri Bakanlığında…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – On iki yıldır bunların hepsini yaptınız da ne hâle geldik dış politikada. Biz karşı çıktıkça on iki yıldır bu hâle getirdiniz dış politikayı. Bizi ne suçluyorsun on iki yıldır iktidarsınız?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - …böyle bir arkadaşım bu görüşmeleri yürütürken yavaş davrandığı için, elli yıllık arkadaşımla da, kırk yıllık arkadaşımla da dört ay konuşmayacak kadar da birbirimize girdiğimizi burada paylaşıyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ne hâle getirdi bizi suçluyor hâlâ ya. Biz yaptık biz, iktidar biziz!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - Bütün bu açıklamaya çalıştığım hususlarla bu geri kabul anlaşmasının büyük resme bakılarak ve bütün tedbirlerin…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Büyük resme baktım, İran’da Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mısır’da, hiçbir yere gidemiyorsunuz artık; -Gazze’de Cuma namazı kılacaktınız- büyük resim bu.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - …alındığına inanılarak Türkiye’nin yararına olduğunu düşünüyorum ve AK PARTİ Grubu olarak bu anlaşmanın onayı için olumlu oy kullanacağımızı burada belirtiyorum. Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Büyük resme baktım, baktım memleketi satmışsınız.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın konuşmacı konuşmasının bir bölümünde “taşımaktan utanmayacağımız bir Türk pasaportu” ibaresi kullanmıştır.

Şimdi, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisinin huzurunda bir milletvekilinin hem de eski bir Dışişleri mensubunun yıllarca görev yaptığı zaman içerisinde taşıdığı Türk pasaportundan utandığı devirler hangi devirlerdir acaba?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Böyle bir ibareyi düzeltmesi gerektiği kanaatini taşıyorum sayın konuşmacının. Bu millete hakarettir bu, bu devlete hakarettir, bu ülkeye hakarettir. Yakıştıramadığımı ifade ediyorum. Düzeltmesi gerektiğini ifade ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum.

Sayın Bozkır, buyurun.

 

 

 

VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Ben ifademe açıklık getirmek istiyorum, sanıyorum yanlış anlaşıldı. Taşımaktan utanmayacağımız pasaport derken ben konsolosluklarda da görev yaptım, pasaportların ne şekilde yıpranmış, birbirine zımbalanmış ve hakikaten böyle akordeon gibi pasaportlarla Türk pasaportu taşındığını sizler de görmüşsünüzdür, ben de gördüm. Ayrıca, elektronik verilerle donatılmamış pasaportların ne kadar tahrifata müsait olduğunu ve bir kırmızı ışıkta görülemediği için gümrük kapılarında o vatandaşlarımızın o pasaportla iftihar etmeleri gerekirken “Bu kaçak pasaporttur, işte sahte pasaporttur.” ifadelerine maruz kaldıklarını görmüş insanlar olarak konuştum. Öyle ortamdaki bir noktadan bugün gerçekten biyometrik verilere sahip bir pasaportla bütün bilgiler orada ve bu kaçak mıdır, bu sorunlu mudur demediğimiz bir noktaya geldik. Ben onu kastetmiştim.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum

VOLKAN BOZKIR (İstanbul) - Yoksa, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir şeyine saygısızlık hiç kimsenin haddi de değildir ve benim herhâlde bu  konuda…

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Oğuz Oyan, İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Oyan. (CHP sıralarından alkışlar)

OĞUZ OYAN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; efendim, bu geri kabul anlaşmaları AB ülkeleri arasında üyelik ilişkilerinin bir sonucu olarak, bir serbest dolaşım hakkı olarak doğmuş. Ancak, üyelik müzakereleri yapan aday ülkeler, kendilerine bir üyelik perspektifi verilmiş, aday ülkeler açısından da serbest dolaşım hakkı gündeme gelmiştir. Dolayısıyla geri kabul anlaşmaları bu çerçevede imzalanmaktadır aday ülkeler açısından. Şimdi, Türkiye’nin durumu her ikisine de uymuyor, ne AB üyesi bir ülke ne de AB aday üyeliği belirli bir takvime bağlanmış bir üye. Yani hiçbir şekilde Türkiye’ye bir takvim verilmiş değildir ve bu AB üyeliğinin niteliği açısından da Türkiye’ye güvence verilmiş değildir yani Türkiye’ye bu müzakereler sonucunda “Sen tam üye, diğerleriyle eksiksiz aynı koşullarda tam üye olacaksın.” diye bir hedef de verilmemektedir. Sayın Atalay’ın -biraz önce buradaydı- 2004 Aralık ayında imzaladığı ve Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık statüsünü tanıyan yani daha doğrusu “Açık uçlu müzakerelerden tam üyelik yerine bir imtiyazlı ortaklığa da gidilebilir.” diyen bir anlaşmaya imza koyulduğu andan itibaren Türkiye’nin birinci en iyiye ulaşma imkânları bitmiştir. İkinci en iyi diye tanımlanan bir şeye imza attığınız andan itibaren yani “İmtiyazlı ortaklığa da evet diyebiliriz.” dedikten sonra artık hiç kimse size tam üyeliği vermez. Dolayısıyla, Türkiye, böyle edilgen, böyle güçsüz, böyle biraz zavallı bir pozisyonda bu müzakereleri götürmekte ve AB ilişkilerini Türkiye’deki iç siyasette pozisyon elde etmek için sürdürmektedir. Yani 2004’ten itibaren AKP açısından, yeni iktidar olan bir parti açısından elde edilmeye çalışılan pozisyon Türkiye’deki çok geniş kesimleri AKP’nin gerçekten bir AB programı olduğuna inandırmaktı ve bunun için de ödün vermekse ödün vermekti ve bu ödünleri bol kepçe verdiler. Şimdi, mevcut anlaşma da, ki biliyorsunuz 16 Aralık 2013’ten itibarın vizesiz dolaşım diyaloğu, vize serbestisi diyaloğu başlamıştı ama bu vize serbestisi diyaloğunu zaten Ankara Anlaşması’nın hükümlerine göre, ondan sonraki izleyen anlaşma hükümlerine göre Türkiye’nin zaten elde etmiş olması gerekirken bunu yeni koşullara bağlayarak kabul etmek bir acz ifadesidir. Bugünkü iktidarın aczini göstermektedir.

Şimdi, bakınız, AB ülkelerinde geri kabul anlaşmaları aday ülkelerle yapıldığında bile iki üç yıl sonra vizesiz dolaşım hakkı verilmiştir; yani takvim verilmiştir, iki üç sene sonrası için vizesiz dolaşım elde edilmiştir. Burada çok yüksek bir muğlaklık söz konusudur. Çünkü üç buçuk yıllık bir müzakere sürecinde ne olacağı -AB tarafından da tek taraflı olarak uzatılabilecek bu üç buçuk yıllık müzakere süresi sonucunda ne olacağı-  belli değildir. Yani “vize servisi” diyaloğu tamamen ucu açık, açık uçlu bir diyaloğdur. Oysa geri kabul anlaşması hemen şimdi yürürlüğe girmektedir. Yani aradaki bu kadar büyük orantısızlık ancak bir sömürge ülkesiyle o hâkim ülke arasındaki bir anlaşmada olabilirdi. Yani bunun gerçekten çok acınacak bir anlaşma türü olduğunu düşünüyoruz. Havucu kısa sopası uzun bir anlaşmadan bahsediyoruz. Havucunun ne olduğu bile belli değil, ama sopası çok kesin olarak var.

Şimdi, kaldı ki bu “vize muafiyeti, diyaloğu” dediğimiz şey de “vize muafiyeti”nin adını bile kullanmayan, “vizede iş birliği” kavramını kullanan, dolayısıyla kapsamı sınırlı, yani belirli sınırlı sosyal kategoriler içinde uygulanması -muhtemelen iş adamları vesaire- öngörülebilecek yani bütün Türkiye  Cumhuriyeti vatandaşları için bile geçerli olabilecek bir sonuç elde etmemizin zor olduğu bir diyalog sürecinden bahsediyoruz. Bunun için verilen bu ödünler gerçekten aşırı kaçmaktadır. Bu ödünlerin, kaldı ki, bu geri kabul anlaşmasının bazı hükümlerinin, Birleşmiş Milletlerin temel insan hakları sözleşmelerinden olan Tüm Göçmen İşçiler ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’nin hükümlerine  uyumu da tartışmalıdır. Bu geri kabul anlaşmasının önümüze bir mali portresi bile konmuş değildir. Bu geri kabul anlaşmasıyla, Türkiye, geri kabul edeceği göçmenlerin yol masraflarından barınma masraflarına kadar ne kadarlık maliyetler üstlenecektir bunlar hiçbir şekilde ne komisyonlarda ne de burada Genel Kurulda bizim bilgimize sunulmuş değildir ama çok daha vahim olan mesele şudur: Geri Kabul Anlaşması, aslında bizzat bizim vatandaşlarımızı da ilgilendirmektedir, yani bakınız, Türkiye’nin kendi vatandaşlarını geri kabul yükümlülüğü şöyle bağlanıyor: “Türkiye, iadeyi talep eden üye devletlerin ülkesine girme, ülkesinde bulunma ve ikamet etmeye ilişkin yürürlükte olan koşulları sağlamayan veya artık sağlamayan -yani bütün bu koşullara uygun olarak oraya gitmiş, çalışıyor, ediyor ama artık sağlamadığına hükmedilen- kişilerin Türk vatandaşı olduğunun kanıtlanması durumunda anlaşmada öngörülen işlemler dışında herhangi bir işleme gerek kalmaksızın vatandaşını geri kabul eder.” diyor. Yani Avrupa ülkeleri kendi ülkelerindeki yüksek işsizliğin çözümünü bulmuş gözüküyorlar, kendi ülkelerindeki büyüyen sosyal güvenlik harcamalarını azaltmanın çözümünü bulmuş görünüyorlar. Gönder geriye gitsin; yani bu, inanılmaz bir şey. Kendi vatandaşlarının oradaki haklarını koruyamayan, en küçük bir eğreti konuma düştüğünde, işini kaybettiğinde, vesaire geri dönmesine aile fertleri de dâhil kapı açan bir iktidarın gerçekten “Kendi vatandaşımın çıkarını koruyorum.” diye ortaya çıkması, bir de “Bakın, ben vizesiz AB şeyini gerçekleştirdim.” diye belki de sahte birtakım övünmeler içine girebilecek olması anlaşılır gibi değildir. Kaldı ki Türk vatandaşlarını geriye kabul etmenin dışında, diyelim ki Türkiye’den transit geçmiş üçüncü ülke vatandaşları, geçerken AB ülkelerindeki legal konumları var ve dolayısıyla o nedenle AB’ye kabul edilmişler ve Türkiye, bunlara bu şekilde transit geçit imkânı sağlıyor ama artık, o bizden geçmiş ve gitmiş olan üçüncü dünya ülke vatandaşları artık o konumlarını, oradaki legal konumlarını sağlayamıyorlarsa onları da kabul ederim. Bu, benim işim değil ki. Yani ben Türkiye Cumhuriyeti olarak AB’nin benden istediği parametrelere bakmışım, o üçüncü dünya ülkelerine ve o ülkelere gidişini, transitini sağlamışım AB de kabul etmiş. Aradan iki sene geçmiş. Onların oradaki konumu iğretileşmiş ve tekrar bana yolluyor. Bana ne hakla yollarsın? Sen onu kabul etmişsin. Sen bütün mekanizmalar, bütün hukuki prosedürler tamamlanmış, bunu yapamazsın. Bunu diyecek bir cesareti bile olmayan bir iktidar türüyle karşı karşıyayız. Gerçekten çok yazık diye düşünüyorum.

Yani, burada, bir de kâğıt üzerinde bir “karşılıklılık” ilişkisi var. Bakın, Türkiye başka ülkelerle geri kabul anlaşması tek tek imzalamış olabilir. Ama oradaki karşılıklılık ilkesinin bir anlamı daha çok vardır. Burada böyle bir anlam var mıdır? Türkiye’de yaşayan AB çıkışlı insanların sayısı, niteliği vesaire Avrupa’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ya da buradan transit geçmiş insanların sayısal büyüklüğü açısından ya da onların sosyal konumu açısından bir benzerlik gerçekten var mıdır? Yani burada karşılıklılık denen şey, tam bir yutturmacadan ibarettir.

Burada, gerçekten, zayıfladıkça, içerde zayıfladıkça, dış politikası çöktükçe, dışarıda ödünler vermeye teşne hâle gelen bir iktidar türüyle karşı karşıyayız. Bu iktidar bugün bunu geri kabul anlaşmasında yapıyor, Kıbrıs’ta başladı, yapacak, başka alanlarda yapacak, Suriye, Irak’taki bütün bu kendi ülke çıkarlarının aleyhine uygulamaları da bunu gösteriyor. Muhtemelen önümüzdeki 2015’te Ermeni meselesinde bu tür ödünler vermeye doğru hızlı bir şekilde gidecek. Dolayısıyla vahim bir siyasi sorumsuzluk örneğiyle karşı karşıyayız.

Aslında bu iktidar, Türkiye açısından büyük bir talihsizliktir. Hele bugünkü koşullarıyla büyük bir talihsizliktir. Yani Avrupa Birliği Türkiye’ye tuzak kuruyor, Türkiye de, AKP iktidarı da kendi vatandaşlarına tuzak kuruyor ve bunun adına “vizesiz Avrupa” diyerek bize satmaya çalışıyorlar.

Buna onay vermeyeceğimi, vermeyeceğimizi buradan bir kez daha hatırlatmak isterim.

Teşekkür ederim. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Mehmet Sayım Tekelioğlu, İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Tekelioğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET S. TEKELİOĞLU (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yasa dışı göç sadece Türkiye'nin değil, hemen hemen dünyada bütün ülkelerin önemli problemlerinden bir tanesi. Gelişen ekonomilerin cazibe merkezi olması, hedef ülke hâline gelmesi dolayısıyla bu göç olayıyla karşı karşıya kalıyoruz. Gelişen ve gelişmekte olan ekonomilerin eğitilmiş insan gücüne olan ihtiyacı göçün bir başka türünü de gündemimize taşıyor ancak bugün gündemimizde o yok.

Ben son olarak Atina’da bir toplantıya katıldım “COSAC toplantısı” diye, Yunanistan Dönem Başkanı olduğu için. Onların öncelikleri arasında da, onların incelemeleri gereken konular arasında da bu göç çok önemli bir yeri işgal ediyor. Bundan sonra Avrupa Birliğinde Dönem Başkanlığını üstlenecek olan İtalya ise bu göç meselesi dolayısıyla Avrupa Birliğiyle ilişkilerini neredeyse kopma noktasına kadar taşımış durumda ve İtalyanlar Avrupa Birliğinin bu göç konusunda İtalya’ya destek olmamasından duydukları rahatsızlığı sık sık dile getiriyorlar. Öyle tahmin ediyorum ki, bundan sonra İtalya’nın üstleneceği Dönem Başkanlığı sırasında da bu konu sürekli olarak Avrupa Birliğinin gündemini işgal etmeye devam edecek.

Biz, aslında bakarsanız, bu yasa dışı göç, göçmen işleri için hazırlıklarımızı uzun süredir sürdürüyoruz ve bir yerde, Avrupa Birliğiyle geri kabul anlaşmasını, vize serbestisi işini Avrupa Birliğinden çok biz istiyoruz. Bizim buna ihtiyacımız var çünkü eğer Avrupa Birliğini bir hedef olarak ortaya koymuşsak neticede bu işi bir türlü halletmemiz gerekiyor. Eğer bu işi halletmek için ortaya bir irade koymazsak o zaman Avrupa Birliği hedeflerinde gerçekçi olmadığımız gibi bir algı ortaya çıkar ki bu doğru olmaz.

Benim bildiğim kadarıyla şu anda zaten 7 tane barınma merkezi, geri kabul merkezi gibi merkezler inşa ediliyor ve bunların önemli bir kısmı da Avrupa Birliği’nin destekleriyle gündeme geliyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Avrupa Birliği konusunda gayretlerini devam ettiriyor. Biz, burada, biliyorsunuz, eylül ayındaki reform paketiyle ilgili önemli çalışmalar yaptık, daha yeni bir tanesini bitirdik. Her gün Resmî Gazete’de yönetmelik, tebliğ, vesaire, bu konularla ilgili çalışmalar devam ediyor. Bütün bu tartışmalar, bütün bu çalışmalar varken bizim Avrupa Birliğiyle ilgili bu çok önemli konuda geri durmamız katiyen söz konusu olamazdı. Biliyorsunuz, Türkiye’yle Avrupa Birliği Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanması sırasında oluşturulan bir Mutabakat Zaptı var, buna “meşruhatlı yol haritası” diyelim. Burada dört önemli husus var, bu dört önemli hususu gözden kaçırmamamız gerekiyor.

Bunlardan birincisi, vize muafiyeti, geri kabul anlaşmasının üçüncü ülke vatandaşları tarafından yürürlüğe girmesinden makul bir süre sonra gerçekleşmediği takdirde Türkiye bu anlaşmayı 24’üncü madde çerçevesinde fesih hakkına sahip yani dolayısıyla, şunu iyi bilmemiz lazım: Eğer bize vize serbestisi çıkmazsa böyle bir anlaşma yürürlüğe girmeyecek, hâlbuki bizim hedefimiz eğer vize serbestisini sağlamaksa bunun ne kadar önemli olduğu ortada. İkinci bir husus, Türkiye’nin mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi sınırlama olmadan uygulamasının ancak AB’ye tam üye olma aşamasında değerlendirilebileceğidir. Dolayısıyla, bu coğrafi sınırlamayla ilgili sorunu da bu şekilde aşmış oluyoruz. Üçüncü nokta, Avrupa Birliğinin transit vizeyi de içeren vize politikasını ancak üyelikle birlikte üstleneceğiz. Dördüncü nokta, yol haritasında sayılan bazı uluslararası anlaşma, sözleşme ve protokollerden sadece vize muafiyeti süreciyle doğrudan ilgisi bulananlara taraf olacağımız kayıt altına alınmış bulunuyor.

Şimdi, arkadaşlar, bizim bu geri kabul anlaşmasıyla sağlayacağımız çok önemli bir başka nokta daha var, o da entegre sınır yönetimi ve gümrük otomasyonu konusudur. Bizim, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz olsun ya da olmasın mutlaka sınır otomasyonunu, entegre sınır yönetimini, gümrük otomasyonunu sağlamamız gerekiyor. Bunun için bize mutlaka bir yardım da gerekiyor. Şimdi, bunun maliyeti çok büyük. Dolayısıyla, Avrupa Birliğiyle olan bu ilişkilerimizde hem bu hususu temin etmiş olacağız hem de geri kabule konu olacak işleri, entegre sınır yönetimi ve gümrük otomasyonuyla zaten azaltmış olacağız.

Burada Volkan Bey, Yunanistan’la ilgili bazı rakamlar verdi, ben onları tekrarlamayacağım ama rakamların ne kadar yukarıdan başlayıp ne kadar aşağı seviyelerde bittiği o rakamlardan çok açık bir şekilde ortada. Dolayısıyla, yapabileceğimiz çok daha fazla iş var.

Bizim, Avrupa Birliğiyle olan hedefimiz o kadar hızlı devam ediyor ki ocak ayında Sayın Başbakanın Brüksel ziyaretinde bu bir defa daha teyit edilmiş oldu. Hem Türkiye’nin Avrupa Birliği için ortaya koyduğu iradenin sağlamlığı ve sürekliliği hem de Avrupa Birliğinin buna yaklaşımı, bizi tabii ki gelecek için ümitvar olmaya sevk ediyor. Demokrasiyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, bütün bunları temin yolunda bizim toplumumuzda, İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplumuyla, düşünce kuruluşlarıyla, üniversiteleriyle tam bir mutabakat olduğuna göre eğer makul bir ortamda tartışabilirsek, eğer tartışmaları anlamlı seviyelerde tutabilirsek elbette ki bu, Türkiye’nin önünü açan önemli bir enstrüman olacaktır.

Bir de şöyle bir algı var: Bu bazı Avrupa Birliği ülkelerinde de var, bunu bizim düzeltmemiz gerekiyor, bu bize düşen de bir ödev aynı zamanda. Sanki eğer vize serbestesi olursa bütün Türkler, Anadolu’nun hepsi Avrupa Birliğine akacakmış gibi bir algı yaratılıyor. Arkadaşlar, Türkiye artık on sene önceki Türkiye değil. Türkiye artık burada insanına ekmek temin edebilen bir ülke ve Avrupa Birliğindeki krizi en iyi bizim insanlarımız biliyor. Bizim oradaki insanlarımız o krizden ne kadar etkilendiler bunu Avrupa’ya seyahat eden bütün arkadaşlarımız, bütün milletvekillerimiz ve herkes biliyorlar. Dolayısıyla, Avrupa Birliği aslına bakarsanız Türkiye için cazip bir merkez olmaktan da çıkmış durumda. Bunun iki sebebi var: Birincisi; Türkiye'nin büyümesi, ekonomik olarak güçlenmesi ve burada daha çok iş imkânını sağlaması, ikincisi de; Avrupa Birliğinin artık bu tür insanlara kapıyı kapatmış olması.

Aslında bize düşen çok önemli bir şey var: Biz eğer eğitim sorunumuzu makul tartışmalarla halledebilirsek ve eğitilmiş insan gücümüzü artırabilirsek, inanıyorum ki o zaman Avrupa Birliği bize “Lütfen bize eğitilmiş insan, başarılı insan gönderin.” diyecektir. Bunu temin etmemiz gerekiyor. Aslında bütün gücümüz oraya versek belki çok daha iyi bir noktaya gelmiş olacağız.

Dediğim gibi, Türkiye artık bir cazibe merkezi hâline geliyor. Bizim ülkemize pek çok yerden çalışmak için gelen ne kadar çok insan olduğunu, ne kadar çok Türkiye'nin bir cazibe merkezi hâline geldiğini bu şekilde görmüş oluyoruz.

Eğer entegre sınır yönetimini ve gümrük otomasyonumuzu, bütün bunları iyi bir şekilde ayarlayabilirsek, zaten bizim geri kabulle ilgili sorunlarımız da o ölçüde azalacaktır. Bu bakımdan, yapmamız gereken elbette ki çok iş var. Sıkıntılı alanlarımız var, elbette ki bizim demokrasimizi daha da geliştirmemiz gerekiyor. Hukukun üstünlüğü, insan hakları konusunda atmamız gereken adımlar var ama bunları yerine getirmek için çok sağlam bir irademiz var, bu irade her şeyin üstündedir. Dolayısıyla da, eğer makul seviyelerde tartışabilirsek, öyle inanıyorum ki bu konularda herhangi bir sıkıntımız olmayacak.

Aslında bu konularda attığımız başka adımlar da var. Biliyorsunuz, bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi için üç ila üç buçuk yıllık bir süreç gerekiyor. Vize serbestisi eğer bu süre sonunda sağlanmışsa o zaman bu anlaşmalar yürürlüğe girecek. Ayrıca, bu işlemlere hazırlık yapabilmek için, biliyorsunuz göç yönetim sistemimizi ıslah edebilmek, düzenleyebilmek için biz göç yönetimi -tam ismini söyleyelim- Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tesis etmiş olduk; bu da çok önemli bir adım. Ayrıca, buraya hazırlanmak anlamında, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu da gene bu çerçeve içerisinde çıkarmış olduk.

Değerli arkadaşlarım, büyüyen Türkiye için yapılması gereken daha çok iş var, bütün bunları el birliğiyle yapabiliriz. Türkiye’nin etkin politikası ve bölgesinde söz sahibi olması için bizim bütün bunlara ihtiyacımız var. Daha düne kadar şu ülkelerle vizesiz anlaşma yaptığımız zaman bunlar artık çok gündeme geliyordu. Hâlbuki, şimdi bunu o kadar rutin bir hâle getirdik ki dünyada pek çok ülkeyle vizesiz seyahati de mümkün hâle getirmiş olduk. İnşallah, bu geri kabul anlaşmasının da hayırlara vesile olacağını umuyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Işık, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Türkiye’yi yasa dışı göçmen kampına ve üçüncü dünya ülkesine dönüştürecek olan bu anlaşmanın böyle bir dönemde imzalanması tesadüf müdür? Zamanlaması, neden bugüne kadar AKP hükûmetleri tarafından imzalanmadığı hâlde son dönemde imzalanarak bu döneme denk gelmiştir, bu tesadüf müdür? Büyük Orta Doğu Projesi ve Türkiye’nin içine düştüğü stratejik çukurun bu anlaşmanın bu dönemde imzalanmasında bir etkisi var mıdır?

İkinci soru, geri gelecek Türk vatandaşlarının sayısı ne düzeydedir? Türkiye’yle geri kabul anlaşması imzalamayan Afrika ve Orta Doğu ülkeleri hangileridir? Bu anlaşma gereğince, bu ülkelerden Türkiye’ye ne kadar kaçak göçmen iadesi beklenmektedir?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Erdoğan…

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra, AB ülkelerinde şu anda yaşamakta ve çalışmakta olan kaç yüz bin vatandaşımız mağdur olacaktır? Yine, bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra, AB ülkelerinde yaşayan Irak, Afganistan, Suriye gibi güvenlik sıkıntısı olan kaç ülke vatandaşı, kaç yüz bin kişi ülkemize iade edilecektir? Bu anlaşmanın Türkiye’ye yıllık maliyeti ne olacaktır? Yine, şu anda ülkemizde kaç Suriye vatandaşı yaşamaktadır? Bunlar hangi illerde yaşamaktadır, ne iş yapmaktadır, nasıl geçinmektedirler?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli)- Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, 4 bakanın hırsızlık ve yolsuzluk yaptığı iddiasıyla Meclis Soruşturma Komisyonu kurulmasına karar verilmesinin üzerinden aşağı yukarı iki ay geçmiştir. Anayasa’nın 100’üncü maddesine göre, bu soruşturma komisyonunun iki ay içinde karar vermesi lazım. AKP bu yolsuzluk ve hırsızlıkları gizlemek için soruşturma komisyonuna üye vermiyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilinin her birleşimi açışında milleti haberdar etmesi için burada AKP’nin bu komisyona üye vermediğini ilan etmesi ve bu komisyona üye vermesi konusunda kamuoyunu bilgilendirerek buna zorlaması lazım. Aksi takdirde, Anayasa suçunu hem AKP işliyor hem de Cemil Çiçek işliyor, bunu özellikle hatırlatmak istiyorum.

Şimdi, Hükûmet sırasında oturan kişinin hariciye ile ilgisi yok. Dolayısıyla, buna ne soru soralım ki, ne cevap verecek? Onun için yani şuraya…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KAMER GENÇ (Tunceli) - …AKP’nin yaptığı gayri ciddi bir durumdur. Oraya bilgisiz bir adam getirip oturtuyorlar. Kime soru soracağım?

BAŞKAN – Sayın Doğru, buyurun.

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Türkiye ile geri kabul anlaşması yapan kaç ülke vardır? Son on yılda kaç kişi ülkelerine geri gönderilmiştir? Ülkemizde şu anda göçmen olarak kaç kişi bulunmaktadır, sayıları nedir? Yunanistan’dan ülkemize kaç kişi geri gönderilmiştir? Kaçak yollarla Türkiye’ye geçtikten sonra, başka ülkelere giderken çeşitli sebeplerle ölen kaç kişi olmuştur, öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Özgündüz…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 2012 ve 2013 yıllarında ülkemizi kullanarak Avrupa ülkelerine kaçak yollardan girmek isteyen kaç kişi yakalanmıştır? Bunlardan kaç kişi ülkemize iade edilmiştir? Yine, özellikle Yunanistan ve Bulgaristan’a geçmek isterken kaç kişi hayatını kaybetmiştir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Dinçer…

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakana iki sorum olacaktır.

Birinci sorum, herhangi bir Avrupa Birliği ülkesi, izinsiz olarak ülkesine giren bir şahıs hakkında geri kabul için bildirimde bulunursa, Dışişleri Komisyonu Başkanımızın ifadesine göre, bu konu bizde kurulacak bir komisyonda görüşülecektir. Peki, komisyon bunu yani geri kabulü reddederse durum ne olacaktır, açıklar mısınız Sayın Bakanım.

İkinci soru: Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımızın ikamet koşullarında bir değişiklik bahane edilerek vatandaşımızın Türkiye’ye iadesi istenebilecektir. Türk vatandaşları için çok büyük tehlikeli olan bu durum, anlaşmanın hangi hükmüyle bertaraf edilmektedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Akar…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Bakan, Komisyon Başkanı yanınızda olduğu için sorulara cevap vereceğinizi düşünüyorum.

Şimdi, öve öve bitiremediği bir dış politikadan bahsetti on iki yıllık iktidarları döneminde.

1) Avrupa Birliğinde şu anda kaç ülke vardır? Merak ettiğim için soruyorum.

2) İktidarınız döneminde Avrupa Birliğine girilmiş midir? Eğer girilmemiş ise Kızılay’da gündüz vakti patlatılan havai fişekler neyi ifade ediyor?

3) Bizimle birlikte fasıl açılmasına karar verilen ülkeler Avrupa Birliğine girmiş midir?

4) Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği dışındaki Avrupa ülkelerinden hangilerinden vize kalkmıştır?

 5) Pasaportta devrim yaptığınızda, daha önce Türk pasaportu taşımaktan utandığınızı ifade eden bir Komisyon Başkanısınız. Acaba hangi ülkeler bugün Türkiye’yle birlikte biyometrik pasaportu kullanmaktadır? Türkiye buna kaçıncı sırada geçmiştir? Kaç ülke kullanmaktadır?

6) Türkiye Avrupa Birliğine girdi de biz mi bunu fark edemedik?

7) Avrupa ve…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bayraktutan…

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Aslında bugün özel bir gün, Balyoza ilişkin kararlar açıklandı; bu açıdan çok sevindirici bir durum var. Anayasa Mahkemesinin verdiği kararı yürekten kutluyorum ama sadece bu karar yeterli değildir, Balyozun sonuçlarının ortadan kaldırılması açısından bu haksız tutuklamaları veren hâkimlerin de inşallah yargılandığı günleri göreceğiz, bu kumpası yapanların. Önce onu temenni ediyorum buradan.

Hemen arkasından da elimde bir trafik ceza tutanağı var. İyi tanıdığım bir dostumun kızı; 40 kilo gelmiyor. Trafik idari para cezası kesilmiş kendisine 31 Mayıs nedeniyle. Gezi olayları yıl dönümü nedeniyle Eskişehir’de yolu kapattığı iddia edilerek kendisine 356 TL ceza kesiliyor. Yani bu ceza tutanağının altındaki polis memurunu kutluyorum. Bu tutanağın tanziminde katkısı olan Eskişehir Güvenlik Şube Müdürlüğü yetkililerini de kutluyorum, nasıl böyle bir tutanak tutmuşlar. Bu 40 kiloluk çocuk bu yolu nasıl kesmiş? Bu vicdansızlığı nasıl yapmışalar? Yani, bu olacak bir şey değil. Yani, siyasiler, Başbakan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Acar…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Sayın Bakan, ölümden doksan dokuz yıl sonra taziyede bulunulur mu? 1915’in önümüzdeki yıl 2015’te 100’üncü yılına gireceğiz. Şimdi, neden buraya bir taziyeyle girdik? Sayın Başbakan taziye dileyerek ne yapmak istiyor? Bizim 4 tane anlaşmamız var, uluslararası anlaşma: Gümrü Anlaşması, Moskova Anlaşması, Kars Anlaşması, Lozan Anlaşması. Bunlarla artık Ermenistan’ın bizden toprak ve tazminat talebi olmadığı kesinlikle karara bağlanmıştır. Şimdi, bu taziyeyle, Sayın Başbakanın taziyesiyle biz bunlardan doğan haklarımızdan vaz mı geçmeye başladık, yavaş yavaş o yola doğru mu gidiyoruz? Bunun cevabını bekliyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaçoğlu…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Dün AYM’nin aldığı karar doğrultusunda Engin Alan Milletvekilimiz bugün tahliye edilmektedir. Biraz sonra kendisini alacağız. İnşallah, önümüzdeki hafta Türkiye Büyük Millet Meclisinde yerini alacaktır. Onurla ülkesine, milletine hizmet etmiş bir kişinin bu kadar içeride tutulması ve ardından Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletin teveccühüyle yerini alması muhakkak ki Türkiye Büyük Millet Meclisinin de onuru olacaktır. Bundan dolayı hem kendisine geçmiş olsun diyorum hem de hayırlı olsun diyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Elitaş…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Dün hukuk tarihinde iki önemli olayı yaşadık: Birincisi, 12 Eylül askerî darbesini yapan, hayatta olan iki generalle ilgili müebbet hapse karar verilmesi. İkincisi de dün Anayasa Mahkemesinin aldığı karar doğrultusunda seçilmiş milletvekilinin bireysel başvuru hakkını kullanarak tahliye edilmesi. Ki, herhâlde yarın, öbür gün veya önümüzdeki hafta Türkiye Büyük Millet Meclisine gelip yemin etme imkânı bulacak.

12 Eylül 2010 tarihinde biz bu Anayasa değişikliğini yaparken şu duvarların dili olsa, konuşsa, dile getirse ve o gün büyük bir güçle, büyük bir inançla bu Anayasa değişikliğinin 12 Eylül darbecilerini yargılamayacağı, kendi önergelerinin işe yaradığı ve bizim önergemiz kabul edilmediğinden dolayı 12 Eylül darbecilerinin yargılanmayacağı şeklinde ifadede bulunanlar herhâlde şu anda ne kadar büyük…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –…yanılgı içerisinde olduklarını görecektir. Herhâlde Sayın Alan da bu kürsüde yüzde 58’e teşekkür edecektir diye ümit ediyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ne ilgisi var ya?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen anlamazsın.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; öncelikle Sayın Engin Alan’ın inşallah bugün itibarıyla tahliyesi ve sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisinde yemin ederek göreve başlaması millî irade adına bizi de mutlu edecektir.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Nasıl helalleşeceksiniz?

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Ben şimdiden gerek Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına gerekse Türkiye Büyük Millet Meclisi, millî irade adına geç de olsa hayırlı olsun diyorum. Öncelikle onu ifade etmek isterim.

Tabii, ikincisi, Sayın Genç’in “Konuyla ilgili bakan yok...” Tabii, öyle bir sistem olursa konuyla ilgili vekillerin soru sorması gibi bir ayrıcalık da gerekir ama konuyla ilgim, en azından kaçak sınır geçmiş bir milletvekili, bir bakan olarak buradayım, göçü, olayın ne olduğunu bire bir yaşayan, bilen bir kişi olarak.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ahmet nerede, nerede geziyor?

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Şimdi, Sayın Genç, bu anlamda, bu hadiselerin hangi sorunları, hangi sıkıntıları getirdiğini veya hangi sorunları ve sıkıntıları da çözdüğünü bizim tarihimiz ve bizim ülkemiz, bizim milletimiz bilir ama bu yasayla ilgili de özellikle Avrupa Birliği sürecinde, ülkemizin bu süreçle ilgili dinamiklerine önümüzdeki üç-üç buçuk yıl içinde vize muafiyeti konusuyla paralel yürüyecek bu anlaşmanın inanıyorum ki hem ülkemiz adına hem de süreçteki dinamikler adına doğru katkılar sağlayacağı kanaatindeyim.

2013 yılında Edirne sınırında yakalanan düzensiz göçmen sayısı 16.383, 2014 yılı Mayıs ayına kadar yakalanan göçmen sayısı da 5.127’dir. Yine, son beş yılda, 2009 ve 2013 yıllarında, Türkiye’de 48.300 düzensiz göçmen yakalanmıştır. 2013 yılında Edirne’de yakalananların uyrukları, sıralamaya göre, öncelik sıralamasına göre, ilk 5 sırada olan ülke, Suriye, Myanmar, Filistin, Afganistan, Eritre olarak kayıtlara yansımıştır. Yine, Yunanistan ve Bulgaristan sınır güvenlik birimleri tarafından yakalanan yasa dışı göçmen sayısı yüzde 35 oranında azalmıştır, 2011-2012 rakamı, daha doğrusu 2011-2012’de yüzde 35’lik bir azalma görülmektedir.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kaç kişi Sayın Bakan? Sayıyı sorduk biz.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Diğer rakamları sayı olarak verdim, bunu oran olarak, 2011-2012’yi de oran olarak verdim ama 2013 yılındaki düzensiz göç 16.383; 2014’ün Mayısına kadar olan 5.127 ama 2011, 2012 rakamlarını da size yazılı olarak bildiririz.

2002 yılında vatandaşlarımız 42 ülkeye vizesiz seyahat yapabilmekteyken bugün 70 ülkeye vizesiz seyahat yapabilmektedirler.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – “Hangi ülkeler?” diye sordum Sayın Bakan, ben sayıyı biliyorum, hangi ülkelere yapıldı?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yazılı olarak cevap verecek.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Yazılı olarak size gönderelim.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) - Papua Yeni Gine var mı içinde onu merak ediyorum.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Efendim?

HAYDAR AKAR (Kocaeli) - Papua Yeni Gine var mı içinde?

İHSAN ŞENER (Ordu) - Böyle bir usul yok…

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Evet, size inşallah yazılı olarak göndereyim.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Bakanım.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Yunanistan ve Bulgaristan sınır güvenlik birimleri tarafından yakalanan yasa dışı…

Hâlen on üç ülkeyle geri kabul anlaşmamız bulunmakta, bunlar: Suriye, Yunanistan, Kırgızistan, Romanya, Ukrayna, Pakistan, Rusya Federasyonu, Nijerya, Bosna-Hersek, Yemen, Moldova, Belarus ve Karadağ. Geri kabul anlaşması 2003 yılından beri müzakere ediliyor, anlaşmanın şimdi imzalanmasının nedeni, müzakerenin uzun sürmesi ve karşılığında vize muafiyeti sürecine başlanmasının garanti altına alınmasıdır. Geri kabul anlaşması, AB ülkelerinde yasa dışı statüdeki Türk vatandaşlarımızın mevcut durumlarını değiştirmeyecektir. Zira, yasa dışı durumda olan Türk vatandaşlarını üye ülkeler zaten her zaman sınır dışı edebiliyorlar. Bu anlaşma tek başına bir metin değil; geri kabul anlaşması, vize muafiyeti süreci yol haritası, mali yardım, vesaire birlikte bir sistem kurgulamaktadır. Bu sistem bir yandan da ülkemize kaçak giriş yapan üçüncü ülke vatandaşlarına karşı sınır güvenliğini güçlendirmeyi de amaçlamaktadır. Üç yıl sonra güçlendirilmiş sınır güvenliği sınırlarımızdan giriş yaparak üçüncü ülke vatandaşı sayısını ciddi oranda düşürecektir.

Geri kabul anlaşması, AB ülkelerinde yasal olarak ikamet eden veya çalışan vatandaşlarımızı hiçbir şekilde etkilemeyecek, geri kabul anlaşmasının ilgili maddeleri bu ülkelerde yasa dışı bulunan vatandaşlarımızı etkilemeyecek…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Doğru değil Sayın Bakan!

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Anayasa’nın 23’üncü maddesi gereği, tüm vatandaşlarımız yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz, mevcut durumda hiçbir değişiklik olmayacaktır.

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Madde 2/3’te böyle demiyor.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Geri kabule ilişkin, Geri Kabul Anlaşması madde 4’te üçüncü ülke vatandaşlarının geri kabulüne ilişkin usul açıkça düzenlenmektedir. Geri kabulün vuku bulması için gerekli belgelerin listesi de anlaşma ekinde, 3 ve 4’üncü eklerde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu belgelere dayanarak geri kabul kararı verme bu ülkenin takdirindedir.

Evet, değerli arkadaşlar, diğer cevapsız kalanları da yazılı olarak bildireceğim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Soru-cevap işlemi tamamlanmıştır.

Tasarının tümü üzerindeki…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, daha vakit var.

BAŞKAN – Vakit var ama sisteme giren olmadı sayın milletvekilleri, burada ekrana bakıyoruz biz.

Sayın Acar, buyurun

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Sayın Bakanım, biraz önce sorduğum soruya ek olarak bir konuyu da sormak istiyorum.

Burada, Başbakanlığımızın resmî kayıtlarında isim isim yazılı bulunan 514 bin Müslüman Türk öldürülmüştür Ermeni çeteleri tarafından. Bu 514 bin Türk için bize herhangi bir taziyede bulunulmuş mudur? Bulunulmadıysa biz neden onlara taziyede bulunuyoruz?

Bunun cevabını arıyorum, lütfederseniz memnun olurum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, buyurun.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Değerli arkadaşlar, tabii, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti, bize tarihte yapılanlarla ilgili gerekli dinamiklerini, duyarlılığını göstermeye devam edecektir ama bu anlamda bizim taziye diliyor olmamız bizim diğer vatandaşlarımızın ve bizim soydaşlarımızın katledildiğini görmemezlikten gelinmesi anlamına da gelmez.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Soru-cevap işlemi tamamlanmıştır. Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler de tamamlanmıştır.

 

 

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz.

BAŞKAN - Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım ancak yoklama talebi var, yerine getireceğim.

Sayın Altay, Sayın Akar, Sayın Loğoğlu, Sayın Dinçer, Sayın Acar, Sayın Sarıbaş, Sayın Özgündüz, Sayın Genç, Sayın Gümüş, Sayın Bayraktutan, Sayın Öner, Sayın Bilgehan, Sayın Kaleli, Sayın Danışoğlu, Sayın Güven, Sayın Özkes, Sayın Şeker, Sayın Aldan, Sayın Korutürk ve Sayın Oyan.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı yoktur, birleşime on beş dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 17.02

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.16

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Dilek YÜKSEL (Tokat)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 106’ncı Birleşiminin Üçüncü Oturumu açıyorum.

 

YOKLAMA

 

BAŞKAN – 554 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın maddelerine geçilmesinden önce yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi, yeniden elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum ve yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, yapılan ikinci yoklamada da toplantı yeter sayısı olmadığından, alınan karar gereğince özel gündemde yer alan 381 ve 489 sıra sayılı Meclis araştırması komisyonu raporları ile sözlü sorular ve kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 24 Haziran 2014 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati:17.20



(x) 554 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.