TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

94’üncü Birleşim

28 Mayıs 2014 Çarşamba

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

İÇİNDEKİLER

 

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMA

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adana Milletvekili Necdet Ünüvar'ın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Samsun Milletvekili Cemalettin Şimşek'in, Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan don olaylarına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın, Ankara’nın sembollerine ilişkin gündem dışı konuşması

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu'nun, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin açıklaması

2.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ncı, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu ve Sayıştayın kuruluşunun 152’nci yıl dönümlerine ilişkin açıklaması

3.- Konya Milletvekili Ayşe Türkmenoğlu'nun, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ve Konya’da açılışı yapılan 12’nci Uluslararası Tarım, Tarımsal Mekanizasyon ve Tarla Teknolojileri Fuarı’na ilişkin açıklaması

4.- İstanbul Milletvekili Mihrimah Belma Satır'ın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin açıklaması

5.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan'ın, Sarp Sınır Kapısı’nda yaşanan sorunlara ve Batum Havaalanı’ndan Ankara seferlerinin başlatılması gerektiğine ilişkin açıklaması

6.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer'in, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu yıl dönümüne ve taşeron işçilerinin durumuna ilişkin açıklaması

7.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça'nın, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın, Anayasa Mahkemesi üyelerinin nasıl karar vermesi yönündeki telkinleriyle Anayasa suçu işlediğine ve Soma’daki maden kazasından yaralı kurtulan Balıkesirli maden işçilerinin bugüne kadar hiçbir yardım alamadıklarına ilişkin açıklaması

8.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, PKK’nın güneydoğuda açılım adına yaptıklarına karşı, AKP Hükûmetinin teröristlere müdahale etmediğine ilişkin açıklaması

9.- Adana Milletvekili Ali Halaman'ın, ilgili bakanlıkların, ithal buğday girişini engelleyerek buğday piyasasının oluşmasına yardımcı olmaları gerektiğine ilişkin açıklaması

10.- İstanbul Milletvekili Tülay Kaynarca'nın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ncı ve İstanbul’un fethinin 561’inci yıl dönümlerine ilişkin açıklaması

11.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, Başbakanın, Alevi inancını kötüleyerek kışkırtma ve kutuplaştırma yaptığına ve kendisini daha insancıl davranmaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

12.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu'nun, Kahramanmaraş’ın ilçelerinde yolların ve altyapının yenilenmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

13.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt'ün, Kızılay İstanbul Şube Başkanı İlhami Yıldırım’ın, Twitter hesabından Uğur Kurt’un ölümüyle ilgili yazdığı sözler nedeniyle istifa etmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

14.- Manisa Milletvekili Sakine Öz'ün, Hükûmeti, kadına karşı şiddeti aile çatısı altında mazur göstermeyecek somut önlemler almaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

15.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal'ın, Hükûmetin ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin, İstanbul’un Üsküdar ilçesi Yavuztürk Mahallesi’nin ve Maltepe ilçesi Gülsuyu, Gülensu ve Başıbüyük Mahallelerinin ulaşımla ilgili sorunlarını çözmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

16.- Malatya Milletvekili Öznur Çalık'ın, 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin 54’üncü yıl dönümüne ve darbelerin bir kez daha yaşanmamasını temenni ettiğine ilişkin açıklaması

17.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan'ın, Kocaeli’de çalışan taşeron işçilerinin sorunlarına ilişkin açıklaması

18.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş'ın, 24/5/2014 tarihinde Çanakkale ve ilçelerinde meydana gelen deprem sonrası yaşanan sorunlara ilişkin açıklaması

19.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz'ün, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin açıklaması

20.- İzmir Milletvekili Musa Çam'ın, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun biber gazıyla ilgili sözlerini kınadığına ve kendisini daha dikkatli cümleler kullanmaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

21.- Elâzığ Milletvekili Sermin Balık'ın, Sayıştayın kuruluşunun 152’nci ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ncı yıl dönümlerine ilişkin açıklaması

22.- Manisa Milletvekili Özgür Özel'in, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu yıl dönümüne ilişkin açıklaması

23.- Amasya Milletvekili Ramis Topal'ın, Amasya’nın köylerinin yol ve içme suyu sorunlarına ilişkin açıklaması

24.- Ankara Milletvekili Mehmet Emrehan Halıcı'nın, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu yıl dönümüne ilişkin açıklaması

25.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt'ün, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

26.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, CHP Grubunun önergeleri görüşülürken Meclis TV’de ses problemi yaşandığına ve Başkanlıktan gereğinin yapılmasını rica ettiğine ilişkin açıklaması

27.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, Gümüşhane Milletvekili Kemalettin Aydın’ın 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

28.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde Hükûmet adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

29.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, AK PARTİ Grubunun 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki görüşmelerin devam etmesi için verdikleri önergenin asıl nedeninin, maden iş kolundaki taşeron işçiliğinin kaldırılmasını hedefleyen kanun teklifinin görüşülmesini engellemek olduğuna ilişkin açıklaması

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık ve 23 milletvekilinin, kara paranın ekonomiye getirdiği olumsuz etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/954)

2.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan ve 24 milletvekilinin, süt ve süt ürünleri sektörünün sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/955)

3.- Aydın Milletvekili Bülent Tezcan ve 23 milletvekilinin, güvenlik kuvvetlerince uygulanan orantısız gücün nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/956)

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasî Parti Grubu Önerileri

1.- CHP Grubunun, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve arkadaşları tarafından, değerli taşlar vergiye tabi olmazken çiftçilerin kullandığı yakıttan yüksek oranda vergi alınmasının nedenlerinin araştırılarak üreticilerimizin sorunlarının giderilmesi konusunda alınması gereken önlemlerin tespiti amacıyla 6/5/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 28 Mayıs 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak'ın, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Milliyetçi Hareket Partisine sataşması nedeniyle konuşması

2.- Manisa Milletvekili Özgür Özel'in, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler

1.- İstanbul Milletvekili Halide İncekara ve 27 Milletvekilinin; Konya Milletvekili Kerim Özkul ve 25 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Tülay Selamoğlu ve 21 Milletvekilinin; Adana Milletvekili Ali Halaman ve 20 Milletvekilinin; Yalova Milletvekili Temel Coşkun ve 23 Milletvekilinin; BDP Grubu adına Grup Başkanvekili Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın ve Yalova Milletvekili Muharrem İnce ve 22 Milletvekilinin; Üstün Yetenekli Çocukların Keşfi, Eğitimleriyle İlgili Sorunların Tespiti ve Ülkemizin Gelişimine Katkı Sağlayacak Etkin İstihdamlarının Sağlanması Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/136, 176, 177, 178, 179, 180, 181) (S. Sayısı: 427)

2.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 22 Milletvekilinin; Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 Milletvekilinin; Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ve 24 Milletvekilinin; İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve 24 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Hülya Güven ve 22 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl ve 37 Milletvekilinin; Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 22 Milletvekilinin ve Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 20 Milletvekilinin; Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) (S. Sayısı: 454)

X.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli'nin, Merkez Bankası tarafından faizlerin yükseltilmesi kararı alınmasına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/42462)

2.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında yapılan başvurulara ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42620)

3.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın, görevden alınan ve görev yeri değiştirilen bürokratlara,

Siber saldırılara ve alınan önlemlere,

İlişkin soruları ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42621), (7/42624)

4.- Manisa Milletvekili Özgür Özel'in, kuru üzüm ihracına ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42622)

5.- Adana Milletvekili Ümit Özgümüş'ün, Suriye'den ülkeye kaçak akaryakıt sokulduğu iddiasına ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42626)

6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun, bağlı kurum ve kuruluşlarda çalışan taşeron işçilere ve taşeron işçilerin kadroya alınmasına ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42627)

7.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan'ın, Sarp Sınır Kapısı’nda yaşanan yoğunluğa ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42914)

8.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan'ın, Borçka Muratlı Sınır Kapısı’nın açılmasına ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/42915)

9.- Kütahya Milletvekili Alim Işık'ın, seçim dönemleri öncesinde taşeron şirketler aracılığıyla işçi alımlarının artış gösterdiği iddialarına ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/43087)

10.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın, 2011-2014 yılları arasında şube müdürü ve üzerindeki yönetici personel hakkında açılan davalara ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/43091)

 

28 Mayıs 2014 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fehmi KÜPÇÜ (Bolu), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 94’üncü Birleşimini açıyorum.

III.- YOKLAMA

 

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Azerbaycan Cumhuriyeti kuruluş günü nedeniyle söz isteyen Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’a aittir.

Buyurunuz Sayın Ünüvar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adana Milletvekili Necdet Ünüvar'ın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

 

NECDET ÜNÜVAR (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün 28 Mayıs, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümü münasebetiyle gündem dışı söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, acılarla dolu o dönemi kısaca hatırlarsak 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra 11 Kasım 1917’de Bolşevik karşıtı Transkafkasya Komiserliği kurulmuştu, Gürcü, Ermeni ve Türklerden oluşan bir komiserlik; Bakû’de ise Bakû Sovyet Hükûmeti kurulmuştu. Osmanlı Devleti ile Transkafkasya Komiserliği arasında birtakım diyaloglar oldu ama kısa zamanda Gürcüler ve Ermenilerle sınır ihtilafı yaşanması sonucunda bu birlik dağıldı. Bu birliğin dağılmaması için Trabzon Konferansı yapıldı, Batum Konferansı yapıldı ama en sonunda Gürcistan Almanya himayesi altına girdi ve bu birlik dağılmış oldu.

28 Mayıs 1918’de ise Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Bakû’de Sovyet işgali olduğu için o dönemde kurulan bu cumhuriyet Tiflis’te kurulmuştu ve bu cumhuriyetin, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk anlaşması yine Osmanlı Devleti’yle oldu, 4 Haziran 1918. Ama 12 Haziran 1918’de Sovyetler Bakû’den Gence’ye, daha sonra Tiflis’ten Gence’ye gitti ve Gence’ye doğru saldırmaya başladılar.

Almanlar, Bolşevikler, Ermeniler, İngilizler petrolden zengin bölgenin Türklere kalmasını arzu etmiyordu ve o yaz dönemi yani 28 Mayıstan sonra başlayan yaz dönemi gerçekten Bakû civarında çok şiddetli tartışmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Nuri Paşa idaresinde tam 8 bin iyi yetişmiş Osmanlı ordusunun mensupları Bakû’nün kurtuluşu için orada mücadele ettiler ve nihayetinde, 15 Eylülde Bakû kurtuldu ve 17 Eylülde de Bakû Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti oldu. Nuri Paşa’nın ordusundan 1.300 askerin şehit olduğunu biliyoruz ve orada Bakü’ye gittiğimiz zaman ilk şehitlik ziyaretinde bulunuruz ve oradaki askerlerimize Fatihalar okuruz.

Daha sonraki dönemde, 9 Kasımda, 3 renk, 8 köşeli yıldızdan oluşan Azerbaycan Bayrağı oluştu. Bildiğiniz gibi, Azerbaycan Bayrağı’nın üstteki mavi rengi Türkçülüğü, ortadaki kırmızı rengi çağdaşlaşmayı, alttaki yeşil rengi de İslamcılığı temsil etmektedir.

7 Aralıkta Azerbaycan Parlamentosu kuruldu. O Parlamentonun ilk konuşmasını da Millî Şûra Başkanı sıfatıyla Mehmet Emin Resulzade yapmıştı ve Mehmet Emin Resulzade’nin hâlâ bütün Türk dünyası tarafından ezbere bilinen, o balkondan, 3 renkli bayrağa hitaben “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez.” ifadesi hâlâ zihinlerdedir, hâlâ dillerdedir.

28 Mayıs 1918’de, ecdadımızın uğrunda seve seve can verdiği Azerbaycan’da, cumhuriyet idealinin gerçekleştiği tarihî gün hâlâ hatırlanır, hâlâ Azerbaycan’da Türklerin o dönemdeki kahramanlıkları şiirlerle, hikâyelerle, romanlarla anılır ve gerçekten her 28 Mayısta da o şehitlikteki Azerbaycan Cumhuriyeti uğruna can veren kardeşlerimiz anılır.

Tabii, o günlerden bugünlere kolay gelinmedi, bugünlerden sonra da kolay gidilmeyecek ama Türkiye ve Azerbaycan ilişkisi, hamdolsun, şu anda son derece üst düzeydedir. Bakınız, bugün 28 Mayıs vesilesiyle İstanbul, Ankara ve Kars’ta resepsiyonlar düzenlenecekti. Azerbaycan Hükûmeti bu resepsiyonları iptal etti ve resepsiyonlar için harcayacağı paraları da Soma’daki maden şehitlerinin yakınlarına gönderecek.

Yine, dünyanın en büyük bayrağı Azerbaycan’da ve o bayrak Türkiye’de millî yas ilan edildikten hemen sonra yarıya indirildi. Gerçekten biz Azerbaycan’a, dost ve kardeş Azerbaycan’a bu anlamda teşekkür ediyoruz.

Ben bu vesileyle Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunu kutluyorum.

Bu arada, bu sabah Ermenistan-Azerbaycan sınırında çarpışmalarda şehit olan 2 Azerbaycanlı şehidimize Cenab-ı Hak’tan rahmet, ağır yaralı kardeşimize de tez zamanda şifa diliyor, Azerbaycan millî gününü kutluyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ünüvar.

Gündem dışı ikinci söz, Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan don olayları hakkında söz isteyen Samsun Milletvekili Cemalettin Şimşek’e aittir.

Buyurunuz Sayın Şimşek. (MHP sıralarından alkışlar)

2.- Samsun Milletvekili Cemalettin Şimşek'in, Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan don olaylarına ilişkin gündem dışı konuşması

 

CEMALETTİN ŞİMŞEK (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 29-31 Mart tarihleri arasında Karadeniz Bölgesi’nde meydana gelen don afeti nedeniyle fındık tarımının ve üreticinin uğradığı zararları dile getirmek amacıyla gündem dışı söz aldım. Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlarım.

Tabii, konuşmama başlamadan evvel ben de Soma’da meydana gelen maden kazasında hayatını kaybeden şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı diliyorum.

Değerli milletvekilleri, esasen bu konuşma yaklaşık bir ay kadar önce yapılacaktı ancak birtakım olumsuzluklar nedeniyle bugüne kaldı. Gecikmiş de olsa milletimiz için önemli bir konu olan bu konuyu, özellikle orada yaşayanlar için önemli bir konu olan bu konuyu Meclisimize getirip çözüm üretilmesi gerektiğine inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, tarihî belgelerde günümüzden iki bin üç yüz yıl önce Türkiye’nin kuzeyinde, Karadeniz kıyılarında fındık üretildiği belirtilmekte ve fındığın son altı yüzyıldan beri Türkiye’den diğer ülkelere ihraç edildiği bilinmektedir. Dünyanın fındık üretimi için gerekli uygun hava koşullarına sahip birkaç ülkesinden biri olan Türkiye, toplam dünya üretiminin yüzde 75’ini gerçekleştirmektedir. Ülkemiz dünyanın en büyük fındık üreticisi olmasının yanı sıra fındıkta en büyük ihracatçı ülke konumuna da sahiptir. Fındık ihracatımızda Avrupa Birliği ülkeleri en önemli yeri tutmakta ve bu ülkelerin payı ihracatımızdaki artışa paralel olarak artış göstermektedir. AB ülkelerinin toplam ihracatımızdaki payı yıllar itibarıyla değişmekle beraber genelde yüzde 80-85 düzeyindedir. 2013 yılı verilerine göre yaklaşık 274 bin ton fındık ihraç edilmiş ve 1 milyar 767 milyon dolar girdi sağlanmıştır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin millî ürünü olan fındık sektörü 29, 30, 31 Mart 2014’te don afeti nedeniyle sarsılmış ve üretici büyük zarara uğramıştır. Öyle ki bazı bölgelerde iki üç yıl daha ürün alınamayacağı ifade edilmektedir. Yaşanan bu olayın pek çok sosyoekonomik etkilerinin olacağı kaçınılmazdır. Türkiye normal yıllarda  500-600 bin ton fındık üretmektedir fakat bu yıl bu rekoltenin yüzde 60-70 seviyelerinde düşeceği söylenmektedir. Fındık gibi katma değeri yüksek bir üründeki bu rekolte kaybı bölgemiz ekonomisi açısından son derece olumsuz sonuçlar doğuracağı gibi, bu durumdan hem üretici hem tüccar hem de fabrikacı olumsuz etkilenecektir; ayrıca, fındığa bağlı birçok sektör de ekonomik olarak darboğaza girecektir. En önemli ihraç ürünlerimizden olan fındıktaki rekolte kaybı ihracatımızı da olumsuz etkileyerek ülke ekonomisine de büyük zarar verecektir.

Değerli milletvekilleri, arazilerini TARSİM sigortası tarafından sigorta ettiren üreticilerin zararı bir nebze olsun karşılanacak fakat 2/B arazileri üzerinde fındık üreten ve tapu tespitleri yapılan ancak hâlen tapusunu teslim alamadığı için ÇKS sistemine kayıt yaptıramayan fındık üreticilerimiz zarar ziyan tespiti yaptırmakta zorluk çekmekte ve dolayısıyla, en çok mağdur olan kesim olarak karşımıza çıkmaktadır. Sigortası olmayan üreticilerimizin de afet kapsamına alınarak devlet tarafından mutlaka desteklenmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, 2014 yılında yaşanan don afetinde Giresun, Ordu, Trabzon ve Samsun illerinde toplam 136.924 fındık üreticisi zarar görmüştür. 2014 yılında yaşanan don afeti sonrası hasar tespit çalışmaları sonucu 1 milyar TL hasar tahmini yapılmakla birlikte 2090 sayılı Tabii Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanun kapsamında il ve ilçelerde oluşturulan heyetlerden 633 milyon 437 bin lira ödenmesine karar verilmesine rağmen devlet bugün, o gün taahhüt ettiği borçlardan bir kısmını hâlen ödememiştir. 2014 yılındaki don afeti ardından 31 Mart 2014 tarihinde yaşanan don afeti, fındık üreticisini önceki tecrübeleri nedeniyle kaygılandırmaktadır.

Karadeniz Bölgesi’nde önemli bir kesimin gelir kaynağı olan, ayrıca istihdam yaratan fındık, ülke ihracatında da önemli bir yer tutmaktadır. Bütün olumsuzlukların ortadan kaldırılması için Hükûmet acilen tedbir almalı ve bölgemizde zarar gören yerler afet bölgesi ilan edilmeli, üreticimiz ve piyasalar rahatlatılmalıdır.

Yaşanacak mağduriyetlerin giderilmesi için gerekli çalışmalar bir an önce yapılmalı ve mutlaka kaynak ayrılmalıdır diyor, bu vesileyle tekrar hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şimşek.

Gündem dışı üçüncü söz, Ankara’nın sembolleri hakkında söz isteyen Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nındır.

Buyurunuz Sayın Nazlıaka. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın, Ankara’nın sembollerine ilişkin gündem dışı konuşması

 

AYLİN NAZLIAKA (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ankara’nın sembolleriyle ilgili olarak gündem dışı konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Yüce heyeti saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlar, cumhuriyetin ve aynı zamanda da aydınlanmanın başkenti olan Ankara, son yirmi yıldır her geçen gün doğasının, geçmişinin, tarihinin, dokusunun gasbedildiği bir dönem yaşıyor maalesef. Âdeta dokunulmazlığı olan bir Büyükşehir Belediye Başkanı sayesinde önce Atatürk’ün bize emaneti olan Atatürk Orman Çiftliği’ni gasbettiniz; yetmedi, Ankara’nın kültürel hafızası, ormancılığın kültürel hafızası olan ve Ankara’nın akciğeri olan Gazi yerleşkesini talan ettiniz; o da yetmedi, bir gece yarısı ansızın, âdeta bir hırsız gibi Orta Doğu Teknik Üniversitesinin ormanlarındaki ağaçları söküp attınız; o da yetmedi, gene hesaplaşmanız bitmedi hiçbir zaman sanatla, tiyatroyla ve gene bir gece yarısı, Cumhuriyet Dönemi sonrasında kurulmuş olan, devlet tiyatrolarının kalbi olan İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’ne girdiniz ve buradaki ağaçları ve binaları yok ettiniz, yıktınız, mahvettiniz. İşte, şimdi, tabii, bunlarla da kısıtlı kalmadı. Beş dakika içerisinde neleri yakıp yıktığınızı anlatmaya tabii zamanım elvermeyecek ama hedefinize yeni bir sembolü daha yerleştirdiniz. Şimdi de Atakule’yle bir hesaplaşmaya başladınız değerli arkadaşlar.

Bakın, Atakule, Mimar Ragıp Buluş tarafından tasarlanmış olan ve 1989 yılından bu yana Ankara'nın sembolü hâline gelmiş olan bir yapıdır. Kentin dokusuyla son derece uyumlu olan ve dönemin modern mimari anlayışıyla tasarlanmış olan çok önemli bir değeridir Ankara'nın. Ama şimdi siz ne yapıyorsunuz, mimarın izni olmamasına rağmen Atakule’yi yıkmaya kalkıyorsunuz. Üstelik de altında imzamızın olduğu Bern Sözleşmesi’ne rağmen bunu yapıyorsunuz. Gene, altında imzamızın olduğu Fikir ve Sanat Hakları Sözleşmesi’nin 16’ncı maddesine rağmen bunu yapıyorsunuz. Bakın, Atakule’yle ilgili olarak, 25 yaşındaki Gizem ne demiş: “Atakule benim için bir ölçü birimi oldu. Etrafımdaki uzun boylu arkadaşlarıma hep ‘Atakule gibisin.’ derim. Atakule’den uzun değilse bence hiçbir şey uzun değildir. Atakule sadece bir kent hafızası değil, aynı zamanda bir kuşağın da anılarıdır.” İşte, değerli arkadaşlar, Atakule Ankaralılar için bunu ifade ediyor, bizler Atakule deyince bunu anlıyoruz ama sizler Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu da yok sayıyorsunuz, mimarın bu konudaki görüşünü de âdeta yok sayıyorsunuz. Ne yapmayı planlıyormuşsunuz? Sanki Ankara’nın yeni bir alışveriş merkezine çok ihtiyacı varmış gibi, 25 bin metrekarelik yeri yıkıp oraya 2 katı büyüklüğünde bir alışveriş merkezi yapacakmışsınız. Güya 128 metre boyutundaki kuleyi yıkmayacakmışsınız ama nasıl olacaksa 6 bodrum katına sahip olacakmış yeni yapı, aynı zamanda 20 kotuna kadar da inecekmiş yani Atakule’nin temellerinin altına kadar inecekmişsiniz. Bakın, değerli arkadaşlar, bu, Atakule’nin yıkılma tehdidiyle karşı karşıya kalması demek. Hatta açık konuşalım, bu, Atakule’nin ilerleyen günlerde yıkılması demek.

Ayrıca, tabii, bu projeyle birlikte, doğal sit alanı olarak tanımlanmış olan Atakule’nin hemen yanında konuşlanmış Botanik Parkı’nı besleyen yer altı su kaynaklarının akıbeti de belirsiz, onlar ne olacak ve orası nasıl beslenecek? Bu konu da ayrı bir muamma konusu.

Bakın, Çankaya Belediyesi üzerine düşeni yapmış, mimarın izninin olmaması nedeniyle projeyi onaylamamış, yıkım kararını reddetmiş ama ne yapmışsınız? Hemen Çevre ve Şehircilik Bakanlığını devreye sokup ansızın projeyi onaylatmışsınız. Ama hukuki yollara başvurulmuş ve 30 Nisan tarihinde, yani bundan neredeyse bir ay önce bir karar çıkmış ve bu karara göre de durdurma kararı alınmış. Demiş ki Ankara Bölge İdare Mahkemesi 30 Nisan tarihinde: “Yıkımın hukuka aykırı olduğu ve uygulanması hâlinde telafisi güç ve imkânsız zarara yol açacağı nedeniyle durdurulması gerekiyordur.” Fakat bir aydır inşaat çalışmaları, yıkım çalışmaları hâlen devam ediyor değerli arkadaşlar. Elbette “Neden devam ediyor?” sorusunun cevabı çok açık çünkü Ankara’nın bir valisi yok, Ankara’nın neredeyse dokunulmazlığı olan bir Büyükşehir Belediye Başkanı var. Ama bu işler sandığınız gibi değil değerli arkadaşlar, bakın, sizler tarihe, doğasını, geçmişini, tarihini, çevresini yok eden, talan eden milletvekilleri olarak geçeceksiniz.

O yüzden bu yıkım kararına “dur” diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Nazlıaka.

Gündeme geçmeden önce, sisteme girmiş milletvekillerimize söz vereceğim.

Önce grup başkan vekillerimizden başlıyorum.

Sayın Halaçoğlu, buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu'nun, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Azerbaycan’ın 28 Mayıs 1918’de kuruluşunu yürekten kutluyorum. Kardeş Azerbaycan’ın 28 Nisan 1920’de tekrar Sovyetler Birliği’nin hükmüne girmiş olması, özellikle Taşnakların desteğiyle onların hükmüne girmiş olması sonrasında 1991’de yeniden bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’ın bir daha bağımsızlığının hiçbir şekilde ayaklar altına alınmamasını diliyorum.

Kardeş Azerbaycan Türk devletinin ve bütün Azerbaycan’daki Türk kardeşlerimizin bağımsızlıklarını kutluyorum, hepsine sevgiler gönderiyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın  Halaçoğlu.

Sayın Hamzaçebi…

2.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ncı, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu ve Sayıştayın kuruluşunun 152’nci yıl dönümlerine ilişkin açıklaması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın  Başkan.

Bugün ilk Azerbaycan Cumhuriyeti olan Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluş yıl dönümü. Bu vesileyle dost ve kardeş Azerbaycan ülkesini, kardeşlerimizi, sevgiyle saygıyla selamlıyorum, kendilerini Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak kucaklıyoruz.

Bugün yine, eski Başbakanlarımızdan, Cumhuriyet Halk Partisinin eski Genel Başkanlarından büyük devlet adamı Sayın Bülent Ecevit’in 89’uncu doğum yıl dönümü. Hem siyaset olarak hem üslup olarak hem nezaket olarak Türk siyasetinde örnek bir insan olan, bürokrasi yıllarımda da benim Başbakanlığımı yapmış olan Sayın Bülent Ecevit’i Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu doğum yıl dönümünde saygıyla, şükranla anıyoruz.

Yine bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik devlet olmasında çok temel bir kurum olan Sayıştayın 152’nci kuruluş yıl dönümü. Hükûmetin  Sayıştay denetimlerinden rahatsız olduğu bir dönemde Sayıştayın kuruluş yıl dönümünü saygıyla kutluyorum. Sayıştay gibi bir demokrasiyi demokrasi yapan  kurumlara şiddetle ihtiyacımız olduğunu bu vesileyle ifade ediyorum.

Çok teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Sayın Türkmenoğlu…

3.- Konya Milletvekili Ayşe Türkmenoğlu'nun, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ve Konya’da açılışı yapılan 12’nci Uluslararası Tarım, Tarımsal Mekanizasyon ve Tarla Teknolojileri Fuarı’na ilişkin açıklaması

 

AYŞE TÜRKMENOĞLU (Konya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Ben de Azerbaycan’ın kuruluş yıl dönümünü kutluyorum; nice yıllar diliyorum, temenni ediyorum.

Konya’mızda dün açılışı gerçekleştirilen 12’nci Uluslararası Tarım, Tarımsal Mekanizasyon ve Tarla Teknolojileri Fuarı’na 20 ülkeden 978 markanın temsilcisi katıldı. Fuarda son geliştirilen teknoloji ürünlerinin sergilenmesinin yanında 20’den fazla ülkenin yüzlerce firma ve temsilcileri tarafından ticari bağlantı görüşmeleri de yapılmaktadır.

Türkiye’deki tarım sektörü son on yılda gerçekleştirilen projeler ve tarımsal destekleme politikası sayesinde daha iyi noktalara ulaşmıştır. Bitkisel üretim ve tarımsal üretimin değeri hayvancılıkla birlikte 23 milyar dolardan 62 milyar dolara çıkmıştır. Bu, uygulanan politikalarla ve desteklemelerle sağlanmıştır, emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Konya Tarım Fuarı’nın hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkmenoğlu.

Sayın Satır…

4.- İstanbul Milletvekili Mihrimah Belma Satır'ın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – Dünya Türkleri içinde ilk demokratik cumhuriyet olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin temelleri, mezarı Ankara’da olan Mehmet Emin Resulzade ve arkadaşlarının yüksek millî şuuruyla atılmıştır. 1920’de Sovyet yönetimince yıkılan bu cumhuriyetin kurucuları bütün güçlüklere rağmen, onlarca yıl Azerbaycan dışında millî demokratik mücadelesini sürdürerek 1991’de elde edilen bağımsızlığın yapı taşlarını oluşturmuşlardır. 1991’de yeniden bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyeti bugün Kafkasya’nın ve Hazar havzasının önemli ve kilit devleti konumundadır.

AK PARTİ Grubu olarak kardeş Azerbaycan’ın İstiklal ve Hürriyet Bayramı’nı, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümünü de kutluyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Satır.

Sayın Bayraktutan…

5.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan'ın, Sarp Sınır Kapısı’nda yaşanan sorunlara ve Batum Havaalanı’ndan Ankara seferlerinin başlatılması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Türkiye ile Gürcistan arasındaki önemli bir sınır kapısı niteliğinde olan ve Türkiye’nin en önemli kara sınır kapılarından olan Sarp Sınır Kapısı aşırı yoğunluktan dolayı birtakım sorunlar yaşamaktadır. Bilindiği üzere, nüfus cüzdanıyla geçişin olduğu tek kapı özelliğini taşımaktadır.

Bu kapının yanında geçen yıl kabul etmiş olduğumuz milletlerarası anlaşmayla Muratlı Sınır Kapısı’nın açılmasına yönelik çalışmalar ne yazık ki bugüne kadar sonuçsuz kalmıştır. Bu konuda yapmış olduğumuz Dışişleri Bakanlığı nezdindeki girişimlerde ne yazık ki sonuç alınamamıştır. Bu nedenle bu kapıdaki, Sarp Sınır Kapısı’ndaki yoğunluğun bir anlamda ortadan kaldırılmasında ve geçişlerdeki rahatlığı yeniden ortaya koyacak Muratlı Sınır Kapısı’nın da açılmasında zaruret ortaya çıkmıştır.

Bunun yanında, ortak kullanmış olduğumuz Batum Havaalanı, birçok uyarılarımıza rağmen, İstanbul seferleri olmasına rağmen Ankara seferleri Batum Havaalanı’na Türk Hava Yolları tarafından konulmamıştır. Ankara seferlerinin olmaması nedeniyle orada yaşayan yurttaşlarımız ve Gürcü vatandaşlar büyük sorunlar yaşamaktadır. Ulaştırma Bakanlığının ve ilgili kurumların bu konuda duyarlı olmasını, Batum Havaalanı’na Ankara seferlerinin bir an önce başlatılması için gerekli emir ve talimatlarının verilmesini rica ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bayraktutan.

Sayın Yüceer…

6.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer'in, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu yıl dönümüne ve taşeron işçilerinin durumuna ilişkin açıklaması

 

CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) – Öncelikle vefasıyla sosyal demokrasi mücadelesi ve devlet adamlığı kültüründe yerine doldurulamayacak bir boşluk bırakan Türk siyasetinin Karaoğlanı Bülent Ecevit’i doğum gününde sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum. Haktan, emekten yana olan merhum Ecevit’in fikirleri, savunduğu tüm değerler, demokratik duruşu ve aydın kimliği sonsuza kadar bize yol göstermeye devam edecektir.

Manisa’nın Soma ilçesinde derin üzüntü yaratan 301 işçinin hayatını kaybettiği maden faciasının ardından iş kazalarının acilen çözülmesi gereken toplumsal bir gerçek olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Hızla sanayileşen bir il olan seçim bölgem Tekirdağ’da ağır sanayi ve fabrikaların sayısının fazla olması iş kazalarını da beraberinde getirmektedir. Son bir hafta içerisinde Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesindeki Veliköy Organize Sanayi Bölgesi’nde bir fabrikada meydana gelen yangında taşeron olarak çalışan bir işçi hayatını kaybetmiştir.

Çorlu ilçesinde Trakyabirliğe ait 1.500 ton kapasiteli ayçiçeği silosuna temizlik yapmak için giren 24 yaşındaki işçi 600 ton ayçiçeğinin altında kalarak yaşamını yitirmiştir.

Yine Saray ilçemizde fabrikada üzerine kumaş balyası devrilmesi nedeniyle bir işçi düşerek ölmüştür.

Ölen işçi kardeşlerime Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına da başsağlığı diliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yüceer.

Sayın Havutça…

7.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça'nın, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın, Anayasa Mahkemesi üyelerinin nasıl karar vermesi yönündeki telkinleriyle Anayasa suçu işlediğine ve Soma’daki maden kazasından yaralı kurtulan Balıkesirli maden işçilerinin bugüne kadar hiçbir yardım alamadıklarına ilişkin açıklaması

 

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Dün, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesine yönelik ağır bir hukuk devleti ihlali işlemiştir. Anayasa Mahkemesi üyelerine neredeyse talimat verircesine onların nasıl karar vermesi gerektiği yönündeki telkinleri açık bir Anayasa suçudur ve hukuk devletinde, demokratik bir hukuk devletinde âdeta siyasal bir skandaldır. Adalet Bakanını görevini yapmaya ve hukuk devletini korumaya davet ediyorum.

Sayın Başkan, Soma kazasında Balıkesir İvrindi, Savaştepe, Dursunbey ve Bigadiç’te de birçok yurttaşımızı kaybettik ve yaralılar var geride kalan. Bize bildirilen, meydana gelen Soma kazasında yaralı olarak bulunan yurttaşlarımız, hemşehrilerimiz, kaymakamlıklara bugüne kadar başvurmuşlar ve ancak hiçbir maddi ve ayni bir yardım alamamışlar. Şimdi, bu yurttaşlarımız hem madenden yaralı çıkmışlar hem de bugün bir sürü atıp tutmalara rağmen bugüne kadar karınlarını doyuracak bir tek yardım alamamışlar. Ben buradan Hükûmet yetkililerine sesleniyorum: Bir haftadır, on gündür Soma konuşuyoruz burada. Savaştepe Karacalar köyündeki yurttaşımız karnını nasıl doyuracak? Şu anda köyünde para bekliyor.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Havutça.

Sayın Yeniçeri…

8.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, PKK’nın güneydoğuda açılım adına yaptıklarına karşı, AKP Hükûmetinin teröristlere müdahale etmediğine ilişkin açıklaması

 

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ülkemizin güneydoğusunda silahlı teröristler yol kesiyor, yol kapatıyor, yollara hendek açıyor, kimlik kontrolü yapıyor, vergi topluyor, yargı yapıyor; iktidar uyuyor. İktidar teröristlere müdahale edilmesine izin vermiyor. Silahlı teröristlerin 100 metre yakınına askerler geliyor, karşılıklı bekleşiyorlar. Terör örgütü 351 çocuğu dağa kaldırıyor. Feryat figan isyan eden aileler valilikten yani devletten değil, BDP’den umut bekliyor. Başbakan Erdoğan’ın yapacağı iş: HDP’ye, daha doğrusu PKK’ya “Çocukları al, gel.” çağrısında bulunmaktır. Vatana kastediliyor, devlet bereleniyor, iktidar, süreç zarar görmesin diye olanı biteni seyrediyor. Bölücülük gemi azıya almış, anneler ağlıyor. AKP iktidarı ise devletin elini kolunu bağlamış PKK’ya dövdürüyor. AKP, anneler ağlamasın diye diye vatanın ve devletin anasını ağlatıyor. PKK-AKP açılımı budur, kamuoyuna bir daha duyurulur.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Sayın Halaman…

9.- Adana Milletvekili Ali Halaman'ın, ilgili bakanlıkların, ithal buğday girişini engelleyerek buğday piyasasının oluşmasına yardımcı olmaları gerektiğine ilişkin açıklaması

 

ALİ HALAMAN (Adana) – Başkanım, teşekkür ederim.

Şimdi, Sayın Başkanım, son zamanlarda özellikle kuraklıktan, dondan dolayı çiftçi zaten perişan. Dolayısıyla, memleketimizin her köşesinde ciddi manada buğday da yok. 2013 yılının ödemeleri, teşvikleri, desteklemeleri zaten ödenmedi soyada, mısırda, pamukta. Yani, alt yazıyla geçiyorlar, “Ödendi.” diyorlar ama ödenmedi. Dolayısıyla, ofisler açılmadı, taban fiyat yok. Piyasanın oluşması için Tarım Bakanlığının veya ilgili bakanlıkların ithal buğday girişini engelleyip yeni hasat olan buğdayların piyasasının oluşmasına yardımcı olmalarını bekliyor, teşekkür ediyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaman.

Sayın Kaynarca…

10.- İstanbul Milletvekili Tülay Kaynarca'nın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ncı ve İstanbul’un fethinin 561’inci yıl dönümlerine ilişkin açıklaması

 

TÜLAY KAYNARCA (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Öncelikle Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümünü tebrik ediyorum.

29 Mayıs İstanbul’un fethinin 561’inci yıl dönümü. İstanbul’un fethiyle Avrupa Orta Çağ karanlığından çıkmış Yeni Çağ’a başlamıştır. Yine fetihle halkla bütünleşebilen, halkla bire bir ilişki kurabilen bir yönetim anlayışı gelmiş ve dünyada yeni ufuklar açılmıştır ve yine fetihle dil, ırk ve mezhep farklılıkları ortadan kalkmaya başlamış, Türk medeniyetinin engin hoşgörüsü hâkim olmaya başlamıştır dünyaya. Dolayısıyla bu vesileyle, İstanbul gibi dünyanın en güzel şehrini fetheden, bugün bizlere böylesi güzel bir şehir bırakan başta Fatih Sultan Mehmet Han olmak üzere aziz atalarımızı rahmetle anıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaynarca.

Sayın Atıcı…

11.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, Başbakanın, Alevi inancını kötüleyerek kışkırtma ve kutuplaştırma yaptığına ve kendisini daha insancıl davranmaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken Başbakan yine inançlar üzerinden siyaset yapmaya hız verdi. Bu kez kendi inancını övmekten çok daha tehlikeli bir iş yapıyor, Alevi inancını kötülemeye çalışıyor. “Ali’siz Alevilik” diyerek Aleviliği Tanrı tanımazlıkla bir tutmaya çalışarak kendi tabanına şirin görünmeye çalışıyor ve inanç temelli oyları tutmaya çalışıyor.

Sayın Başbakan, sizin zihniniz de, ruhunuz da, kapasiteniz de Aleviliği anlamaya yetmez. Anlayamayacağınız konularla uğraşmaktan vazgeçin. Yapmaya çalıştığınız kışkırtma ve kutuplaştırma bir Cumhurbaşkanlığı makamı için değmez, değmemeli. Cumhurbaşkanlığı bir tek candan bile daha değerli değildir. Sizi daha insancıl davranmaya davet ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Dedeoğlu…

12.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu'nun, Kahramanmaraş’ın ilçelerinde yolların ve altyapının yenilenmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

MESUT DEDEOĞLU (Kahramanmaraş) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Kahramanmaraş’ımızın ilçelerinden Elbistan, Afşin, Göksun, Andırın, Nurhak, Ekinözü, Pazarcık, Çağlayancerit, Türkoğlu ilçelerimizin mahalle yolları, asfaltları, altyapıları, su şebekeleri maalesef ki bazılarında yok bazılarının da acilen ıslah edilip yenilenmesi lazım. İlgili bakanlıklardan ricamız şudur ki, bu yollarımız, altyapılarımız ve su şebekelerimiz bir an önce yenilensin, halkımız orada daha rahat yaşayabilir bir hâle gelsin.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dedeoğlu.

Sayın Öğüt…

13.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt'ün, Kızılay İstanbul Şube Başkanı İlhami Yıldırım’ın, Twitter hesabından Uğur Kurt’un ölümüyle ilgili yazdığı sözler nedeniyle istifa etmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Kızılay’ın İstanbul Şube Başkanı İlhami Yıldırım Twitter hesabından Okmeydanı Cemevinin bahçesinde vurularak hayatını kaybeden Uğur Kurt’un ölümüne tepki gösterenlere ağır hakaretler içeren sözler yazmış ve yazdıkları büyük tepki toplamıştır. Türk Kızılayı vizyon ve misyonu gereği tarafsız, adilane ve insani yardım yapması gereken bir yardım kuruluşudur. Uluslararası platformlarda nice önemli görevler üstlenen kurumun kendi yöneticisinin akıl almaz açıklamalarının cevabını kamuoyuna vermek zorundadır. Yıldırım neden hemen görevden alınmamıştır?

Şu bilinsin ki: Bu halk, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, susmayacaktır. Haksızlıklar karşısında susan, tarif ettiği gibi, hayvan olabilir. Bir yandan da hâkim zihniyetin halkı nasıl gördüğünü gösterdiği için Yıldırım’a teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum, bir an önce de istifa etmesi gerektiğini bir daha vurguluyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Sayın Öz…

14.- Manisa Milletvekili Sakine Öz'ün, Hükûmeti, kadına karşı şiddeti aile çatısı altında mazur göstermeyecek somut önlemler almaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

 

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Soma’da bir iş cinayeti yaşadık, bu cinayetin arkasından yaralar sarılmaya çalışılırken Manisa bir acıyla daha sarsıldı. Henüz yaşamının baharında, 22 yaşında ve yedi aylık hamile gencecik kadın, Burcu Akyol Çapar eşi tarafından hunharca öldürüldü. Önce otomobilden düşerek başını yere çarptığı öne sürülen Burcu’nun nasıl bir vahşete uğradığı sonradan anlaşıldı. Başının ayakkabı topuğuyla ezildiği belirlenen ve beyin kanaması geçiren, on bir gündür hastanede yaşam mücadelesi veren Burcu, eşler tarafından işlenen vahşetin son kurbanı oldu. Burcu’ya Allah’tan rahmet, kederli ailesine başsağlığı diliyorum.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı başta olmak üzere, Hükûmeti bir kez daha kadına karşı işlenen şiddeti aile çatısı altında da mazur göstermeyecek somut önlemler almaya ve ağır yaptırımlar uygulamaya çağırıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Sayın Tanal…

15.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal'ın, Hükûmetin ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin, İstanbul’un Üsküdar ilçesi Yavuztürk Mahallesi’nin ve Maltepe ilçesi Gülsuyu, Gülensu ve Başıbüyük Mahallelerinin ulaşımla ilgili sorunlarını çözmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İstanbul ili Üsküdar ilçesi Yavuztürk Mahallesi’nde akşam saat on ikiye kadar belediye otobüsleri çalışamamaktadır. Bu konuda Hükûmetin bir tedbir almasını talep ediyorum.

İkinci konu: Maltepe ilçemiz Gülsuyu, Gülensu ve Başıbüyük’te belediye otobüsleri çalışmamakta, halk ulaşımını sağlayamamaktadır. Ulaşım bir insan hakkıdır. Bu insan hakkının ihlal edilmemesi için İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu yerlere de belediye otobüslerini sıklıkla ve yeni araç tahsis etmelerini talep ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın Çalık…

16.- Malatya Milletvekili Öznur Çalık'ın, 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin 54’üncü yıl dönümüne ve darbelerin bir kez daha yaşanmamasını temenni ettiğine ilişkin açıklaması

 

ÖZNUR ÇALIK (Malatya) – Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet tarihimizde, maalesef, birçok kez darbe deneyimi yaşamış bir ülkeyiz ve bu darbe deneyimlerinin en kötüsü ve en acısı 27 Mayıs 1960 darbesi. “Tanrı uludur”dan “Allahuekber” e dönebilmek için bir Başbakan feda ettiğimiz 27 Mayısı bir kez daha utançla hatırlıyorum. Ve diyorum ki: 27 Mayıs 2014 gününde bir özgürlüğe şahitlik ettik. Biz bu özgürlüğe milletvekili arkadaşlarımızla birlikte şahitlik ettik ve Meclisimizle de bunu paylaşmak istedim. 28 Şubat darbesinde Malatya pilot il olarak seçilmiş, hedefine de Zekeriya Şengöz ve dindar, Müslüman bütün insanları koymuşlardı. İşte, ihtimale binaen cezaevinde tutulan Zekeriya Şengöz  ve Fahri Memur maalesef 28 Şubat ürünü uydurma örgütün mağdurları olmuşlardı. 27 Mayıs 2014 günü namıdiğer Zeki Baba, Zekeriya Şengöz özgürlüğüne kavuştu.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZNUR ÇALIK (Malatya) – Bir kez daha bu darbelerin yaşanmamasını temenni ediyorum ve bu utanç tablolarının ortadan kalkmasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çalık.

Sayın Kaplan…

17.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan'ın, Kocaeli’de çalışan taşeron işçilerinin sorunlarına ilişkin açıklaması

 

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Kocaeli bölgesi sanayi olarak hep anımsanır. Sanayinin en yoğun olduğu ilimiz ama aynı zamanda da bu bölgede işçi kıyımlarının en yoğun olduğu illerimizin başında. Kapatılan iş yerleri gerekçe gösterilerek daha düne kadar 480 işçimizin sokağa bırakıldığı Feniş, bunun yanı sıra çalışma ortamındaki örgütlenmeleri gerekçe göstererek, performans düşüklüğünü ve iş daraltmalarını gerekçe göstererek Pakmaya, DHL, bugün de M&T reklam şirketinde 45 işçi eylem yapmak için sokakta.

Son dönemlerde taşeronlaşmanın getirdiği sorunları konuşurken, taşeronlaşmanın çalışma hayatının üzerindeki olumsuzlukları konuşurken, Kocaeli’mizde TÜPRAŞ’a bağlı bir taşeron şirketteki 55 işçi üç aydır alamadıkları maaşlarını protesto etmek hakkını kullanarak eylem başlatırken, bunları bugün işsiz olarak sokağa bıraktılar. Yetkilileri bu konuda, işçi kıyımlarını durdurmaları yönünde uyarıyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Sayın Sarıbaş…

18.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş'ın, 24/5/2014 tarihinde Çanakkale ve ilçelerinde meydana gelen deprem sonrası yaşanan sorunlara ilişkin açıklaması

 

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Depremin merkezi Gökçeada’nın deprem sonrası sorunları;

1) Kentsel sit alanında bulunan köyler tarihî taş evlerden oluşmaktadır. Bunların küçük tadilatları -KUDEB’in izniyle- çatı aktarımı, vesaire en azı altı ay sürmektedir. Bu tadilatlar Koruma Kurulu izniyle oluyor, bu da çok uzun zaman alıyor. Yani bir an önce toplu izin çıkarılması ya da belli süreler tanınması mutlaka lazım. Hasarlı evlerin izin almadan bu sürelerle yapılabilmeleri gerekmektedir. Taş ustası sayılı olduğu için bu süre mutlaka uzun tutulmalıdır. Hasarlı ev sayısı gün geçtikçe daha da artabilir.

2) Hasarlı evlerin çoğu köy sınırlarında, köylerde de DASK zorunlu değildir. Bu evlerin onarılması hayli külfetli ve DASK çok az evde var. Devletten maddi destek bekleniyor ve bu arada da sürekli olarak artçı depremler oluyor.

Ayrıca da, tehlike arz eden yapılara öncelikle çözüm bulunması ve önlemlerin alınması, ayrıca acil maddi yardımın gönderilmesi mutlak zorunluluktur.

Bu evlerin bulunduğu kentsel sit alanlarındaki evlerin korunması…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sarıbaş.

Sayın Özgündüz…

19.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz'ün, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Efendim, bugün Müslüman ve Türk toplumlarının tarihte kurdukları ilk laik ve demokratik cumhuriyet olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ya da Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin 96’ncı kuruluş yıl dönümü.

Bu cumhuriyeti kuran başta Mehmet Emin Resulzade ve cumhuriyetin kuruluşunda emeği geçen tüm kahramanları saygıyla, sevgiyle yâd ederken, daha sonra, şu andaki Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunda emeği geçen başta Haydar Aliyev olmak üzere tüm Azerbaycan yöneticilerinin ve Azerbaycan halkının bu millî gününü kutluyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özgündüz.

Sayın Çam…

20.- İzmir Milletvekili Musa Çam'ın, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun biber gazıyla ilgili sözlerini kınadığına ve kendisini daha dikkatli cümleler kullanmaya davet ettiğine ilişkin açıklaması

 

MUSA ÇAM (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

76 milyonluk ülkemizin nüfusunun sağlığı, Sağlık Bakanı Sayın Mehmet Müezzinoğlu’na teslim edilmiş durumda. Bu makamda bulunan bir Sayın Bakanın ağzından çıkan cümlelere, kelimelere çok dikkat etmesi gerekirken biber gazının sağlığa hiçbir zararının olmadığını ve sağlığa yararlı olduğuyla ilgili cümleleri telaffuz etmektedir. Bir Sağlık Bakanına yakışan bir tutum ve davranış değildir. Buradan cesaret alan emniyet güçleri de çeşitli öğrenci etkinliklerinde, sendikal hareketlerin etkinliklerinde ve eylemlerinde polis aşırı derecede biber gazı kullanmaktadır ve bunlar insan sağlığını tehdit etmektedir. Bugün Türkiye'de Tabipler Odası biber gazının insan sağlığına son derece zararlı olduğunu ve çok tehlikeli olduğunu açık ve net bir şekilde belirtmiş olmasına rağmen, ülkemizin Sağlık Bakanının sorumsuz tutum ve davranışlarını bir kez daha burada kınıyor ve Sayın Bakanı daha dikkatli cümleler  kullanmaya davet ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çam.

Sayın Balık…

21.- Elâzığ Milletvekili Sermin Balık'ın, Sayıştayın kuruluşunun 152’nci ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ncı yıl dönümlerine ilişkin açıklaması

 

SERMİN BALIK (Elâzığ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Devletimizin en köklü, en yetkin kuruluşlarından biri olan ve demokratik hukuk devletinde kamu yönetiminin olmazsa olmaz nitelikleri arasında yer alan, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerini benimseyen Sayıştay, kamu kurumlarının hukuka uygunluğunu denetlemek suretiyle halkımızın refahına önemli bir katkı sağlamaktadır. Kamu yönetiminin mali yönden daha verimli, daha kaliteli, daha doğru yönetilmesi bakımından değerli bir kamu hizmeti üreten Sayıştayın 152’nci yıl dönümünü kutluyor, değerli üyelerine ve tüm çalışanlarına başarılar diliyorum.

Kuruluşunun 96’ncı yılında dost Azerbaycan’la kardeşlik hukukumuzun devamını diliyorum.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Balık.

Sayın Özel…

22.- Manisa Milletvekili Özgür Özel'in, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün partimizin 3’üncü Genel Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Bülent Ecevit’in doğum günü. Bülent Ecevit: “Toprak işleyenin, su kullananın.” diyebilen, “Ne ezen ne ezilen, hakça bir düzen.” söylemini sürdüren bir siyasetçi ve eşsiz bir devlet adamıydı. Zonguldak ve Soma’daki madenciler kendisine “Madenci Babası Karaoğlan” ismini takmışlardı. Bugün Soma’da yerin altındaki raylara, vagonlara, ahşap direklere adı yazılan bir Başbakandan, Soma’ya geldiğinde yere düşen madenciyi tekmeleten, protestolardan dolayı sokağa çıkamayan, sığındığı markette madenciye tokat atan bir Başbakan noktasına gelinmiştir. Bülent Ecevit’in nezaket ve beyefendiliğini bir kez daha özlemle anıp hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özel.

Son olarak Sayın Topal…

23.- Amasya Milletvekili Ramis Topal'ın, Amasya’nın köylerinin yol ve içme suyu sorunlarına ilişkin açıklaması

 

RAMİS TOPAL (Amasya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

21’inci yüzyılda Amasya’da yolları asfalt olmayan köylerimiz var. Yolları asfalt olan köylerimizde de artık bu asfalt özelliğini yitirmiş, bozuk derin çukurlar oluşmaktadır. Ben buradan Hükûmete önce bu yolların ne zaman yapılacağını köyler adına soruyorum.

Yine, Amasya’mızda bütün köylerimizde içme suyu sıkıntıları var; ya suları yok ya da içme suları temiz değil, arsenikli sular. Birçok köyümüzde çeşitli hastalıklar olmaktadır. Ben buradan bütün Amasya köylüsü adına Hükûmete sormak istiyorum: Bu yolları bozuk olan köylerimin yolları ne zaman asfaltlanacak? İçme suyu sıkıntısı olan köylerime ne zaman temiz içme suyu getirilecek?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Topal.

Şimdi gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık ve 23 milletvekilinin, kara paranın ekonomiye getirdiği olumsuz etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/954)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Kara paranın uzun vadede ülke ekonomilerine hiçbir faydası yoktur. Türkiye bir an önce kara parayla mücadele ederek, kara paranın ülkemiz ekonomisine getirdiği olumsuz yüklerden kurtulup Türkiye ekonomisi rekabet gücü yüksek ve ticaret pazarlarıyla dünya gündemine gelmelidir. Bu amaçla Anayasa’nın 98'inci, TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.                 

1)  Muharrem Işık                                                      (Erzincan)

2)  Candan Yüceer                                                    (Tekirdağ)

3)  Ali Rıza Öztürk                                                     (Mersin)

4)  Mehmet S. Kesimoğlu                                           (Kırklareli)

5)  Sakine Öz                                                            (Manisa)

6)  İhsan Özkes                                                         (İstanbul)

7)  Ahmet İhsan Kalkavan                                          (Samsun)

8)  Veli Ağbaba                                                         (Malatya)

9)  Mustafa Serdar Soydan                                        (Çanakkale)

10) Haydar Akar                                                       (Kocaeli)

11) Celal Dinçer                                                       (İstanbul)

12) Ali Sarıbaş                                                         (Çanakkale)

13) Bülent Tezcan                                                    (Aydın)

14) Ramazan Kerim Özkan                                        (Burdur)

15) Ali Serindağ                                                       (Gaziantep)

16) Ali Özgündüz                                                      (İstanbul)

17) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                                    (Kayseri)

18) Kadir Gökmen Öğüt                                             (İstanbul)

19) Namık Havutça                                                   (Balıkesir)

20) Emre Köprülü                                                     (Tekirdağ)

21) Ali Demirçalı                                                      (Adana)

22) Uğur Bayraktutan                                                (Artvin)

23) Mahmut Tanal                                                     (İstanbul)

24) Mehmet Ali Ediboğlu                                           (Hatay)

Gerekçe:

Kara para aklayıcılar, aklama konusunda kolaylık sağlayan veya önlem almayan ülkelerde aklama faaliyetini gerçekleştirip temizlenmiş paralarını hiçbir şüpheye yer bırakmadan ülke ekonomisine sokabilmektedirler. Bu nedenle kara para ve aklama konusunda uluslararası örgütlerin ve devletlerin tavırları önemlidir.

Araştırmalara göre dünyadaki toplam kara para tutarı 700 milyar ile 1 trilyon dolar arasındadır. Bu tutar yaklaşık olarak her yıl 100 milyar dolar artmaktadır. Yine dünya kayıt dışı ekonomisinin 7-8 trilyon dolar büyüklüğünde olduğu tahmin edilmektedir. Kayıt dışı ekonominin GSMH'ya oranı USA'da yüzde 12,5, İngiltere'de yüzde 13,5, Japonya'da  yüzde 12, İtalya'da yüzde 26'dır. Bu oranın ülkemizde yüzde 25 ile  yüzde 50 arasında olduğu iddia edilmektedir.

Türkiye'ye en yoğun kara para akımının hayali ihracat yoluyla olduğu belirtilmektedir. Türkiye kara para aklamada, özellikle Orta Asya ve Kafkasya'nın yanı sıra Orta Doğu ve Doğu Avrupa için bölgesel finans merkezi konumunda bulunuyor. Türkiye, Güney Batı Asya'dan Avrupa'ya hareket eden uyuşturucu ürünleri için önemli bir geçiş rotası olmaya devam ediyor. Türkiye'de uyuşturucu dışında, fatura sahtekârlığı ve vergi kaçırma, kaçakçılık, sahte mal ve sahtecilik, terörizmin finansmanı da önemli kara para kaynakları olarak dikkat çekiyor.

ABD Dışişlerinin raporunda Türkiye'nin Avrupa'ya akan eroinde, önemli bir güzergâh ve depolama, üretim ve durak yeri olmayı sürdürdüğü belirtilmektedir. Türkiye'ye taşınan uyuşturucunun büyük bölümünün kaynağı Afganistan'dan, morfin ve baz eroin Pakistan'dan İran üzerinden getirildiği, tonlarca uyuşturucu ve haşhaşın Pakistan'dan deniz yoluyla Akdeniz, Ege ve Marmara kıyısındaki yerlere kaçırıldığı tespit edilmiştir. Uyuşturucu ve haşhaş Türkiye'ye Afganistan'dan Türkmenistan, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden kara yoluyla da taşındığı saptamaları yapılmıştır.

Türkiye'de aklanan kara paranın önemli bir bölümünün vergi kaçakçılığıyla bağlantılı olduğunu belirten gözlemcilere göre, Türk ekonomisinin yüzde 50'si kayıt dışıdır. Kara para hem bankalarda hem de bankalar dışındaki finans kurumlarında aklanıyor. Türkiye'deki kara para aklama yöntemleri genellikle, sınırdan döviz kaçakçılığı, ülke içine ve dışına banka transferleri ile gayrimenkul, altın ve lüks otomobil alımı yoluyla olmaktadır.

Hükûmet ekonominin ihtiyaç duyduğu sıcak para nedeniyle, Türkiye'nin kara paranın bölgesel merkezi olmasına ses çıkarmamaktadır. Yabancı yatırımcının Türkiye'ye yatırımına engel olmasından korkulduğu ve Türkiye'ye gelecek milyar dolarlık sabit yatırımların kaçabileceği düşüncesiyle düzenlemelerin geciktirildiği düşünülmektedir. Ancak, bu durum Türkiye'nin diğer ülkelerle arasında yeni sorunların oluşmasına neden olacaktır. Bu nedenle, daha yol yakınken, Türkiye'nin kapılarını kaynağı belli olmayan, vergilendirilmeyen kara paraya kapatması gerekmektedir.

2.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan ve 24 milletvekilinin, süt ve süt ürünleri sektörünün sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/955)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye gerek coğrafi konumu gerekse bulunduğu iklim kuşağı nedeniyle süt ve süt ürünleri sektöründe önemli bir yere sahiptir. Sektör, ekonomimizin önemli üretim dallarından birisidir.

Bilindiği gibi süt özellikle protein, yağ, vitamin (C vitamini hariç) ve mineraller (başta kalsiyum ve fosfor olmak üzere) gibi beslenmede çok önemli olan toplam 85 besin öğesini içermesiyle sağlıklı beslenmenin temel unsurudur. Günümüzde son zamanlarda çok geniş bir sektör olan süt sektöründe yatırımlar hız kazanarak üretimde artışlar yaşanıyor. Geleneksel metotlardan ziyade modern tesislerde işlenen daha sıhhi ve uzun ömürlü süt ve süt ürünlerine yönelik talep de artıyor.

Verimli arazilerimiz, bitki çeşitliliğimiz ve geniş hayvan varlığımızla sektörde avantajlı konumda yer alıyoruz. Ancak bol bulunan ve kolaylıkla tüketilebilen süt, ülkemizde bilinçli ve verimli bir şekilde tüketilemiyor. Süt ve süt ürünleri tüketimimiz komşu ülkelere göre çok alt seviyelerde kalıyor. Bununla birlikte, ülkemizde özellikle modern süt üretim ve işleme tesislerine ihtiyaç var ve bu alanda yatırım potansiyeli bulunmaktadır.

Ancak sektör bu gelişmelerin yanında genel olarak pek çok sorunla baş etmek zorunda kalmaktadır. Sektörde karşılaşılan engeller arasında hijyenik olmayan koşullarda gerçekleşen ve denetlenmeyen süt üretimi, sağlıklı süt üretimi için altyapı eksikliği, sağlıklı koşullarda hayvan bakılamaması nedeniyle yaşanan hayvan kaybı, süt hayvanlarının veriminin düşük olması, üreticilerin çok az bir bölümünün birlik veya kooperatif çatısı altında örgütlenmiş olması, sektörde küçük aile işletmelerinin yer alması, sokak sütçülüğünün hâlen var olması, süt sanayisinde kapasite kullanımının, pazarlama sorunları, araştırma ve geliştirme faaliyetleri için yeterince kaynak ayrılamaması, kaynak kullanım yetersizliği, kaliteli ham madde temin edilememesi, ham madde temini ve pazarlamasındaki mevsimsel dalgalanmalar gibi nedenlerle yetersiz olması, nitelikli iş gücünün sektörde az yer alması, teknoloji eksikliği yer almaktadır.

Sektörün sorunlarında kilit nokta ise fiyatların dalgalı bir seyir izlemesidir. Süt üreticileri mevsimsel olarak fiyatların oynaması nedeniyle önlerini göremediklerini ve bu durumdan zarar gördüklerini belirtmektedirler.

Bolu ilimizde de süt ve süt ürünleri sektöründe yukarıda sayılan sorunlar bulunmaktadır. Özellikle Mengen ilçesinde süt alımlarında diğer bölgelere göre düşük fiyat verilmesi üreticiyi zor duruma düşürmektedir. Yem ücretlerinin bölgede pahalı olması da tüm ülkemizde olduğu gibi Mengen ilçemizde de önemli bir sorun oluşturmaktadır.

Tüm bu verilerin ışığında Bolu ili Mengen ilçemiz başta olmak üzere, üretim aşamasından pazarlamaya kadar olan süreçte süt ve süt ürünleri sektörünün sorunlarının ve çözüm önerilerinin belirlenmesi amacıyla Anayasa’nın 98'inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1)        Tanju Özcan                           (Bolu)

2)        Ali Serindağ                                                  (Gaziantep)

3)        Celal Dinçer                                                 (İstanbul)

4)        Mehmet Şeker                        (Gaziantep)

5)        Ali Özgündüz                          (İstanbul)

6)        Mehmet Ali Ediboğlu                                     (Hatay)

7)        Mehmet S. Kesimoğlu                                    (Kırklareli)

8)        Candan Yüceer                                              (Tekirdağ)

9)        Ali Rıza Öztürk                                              (Mersin)

10)      İhsan Özkes                                                  (İstanbul)

11)      Veli Ağbaba                                                  (Malatya)

12)      Sakine Öz                                                     (Manisa)

13)      Haydar Akar                                                  (Kocaeli)

14)      Mustafa Serdar Soydan                                  (Çanakkale)

15)      Ahmet İhsan Kalkavan                                   (Samsun)

16)      Bülent Tezcan                        (Aydın)

17)      Ali Sarıbaş                                                    (Çanakkale)

18)      Ramazan Kerim Özkan                                   (Burdur)

19)      Mehmet Şevki Kulkuloğlu                               (Kayseri)

20)      Kadir Gökmen Öğüt                                       (İstanbul)

21)      Namık Havutça                                              (Balıkesir)

22)      Emre Köprülü                         (Tekirdağ)

23)      Ali Demirçalı                          (Adana)

24)      Uğur Bayraktutan                                          (Artvin)

25)      Mahmut Tanal                         (İstanbul)

3.- Aydın Milletvekili Bülent Tezcan ve 23 milletvekilinin, güvenlik kuvvetlerince uygulanan orantısız gücün nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/956)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Yalova'da bir kavgayı ayırmaya çalışırken polisin biber gazı sıkması sonucu fenalaşan 31 yaşındaki Çayan Birben'in hayatını kaybetmesi polis şiddetini tekrar Türkiye gündemine taşımıştır.

Emniyet görevlilerinin kontrolsüz şekilde gaz bombası ve biber gazı kullanması sonucu Hatice İdin, İbrahim Sevindik, Musa Dağ, Mehmet Uytun, Hacı Zengin, Kazım Şeker, Metin Lokumcu da hayatını kaybetmiştir.

Hükûmetin muhalefet odaklarını polis zoruyla yıldırmaya çalışmasına, polisin orantısız güç kullanmasına Uluslararası Af Örgütünün 2012 yılı raporunda da yer verilmektedir.

Uluslararası Af Örgütü 2012 yılı raporunda, özellikle haziran ayındaki genel seçimler öncesi ve sonrasındaki eylemlerde, gösteriler sırasında polisin düzenli olarak aşırı güç kullandığı belirtilmiştir. Raporda, polis müdahalesinin biber gazı, tazyikli su fışkırtma aracı ve plastik mermi kullanımının ardından şiddetli bir hâle geldiği, çoğu olayda, emniyet görevlilerinin göstericileri copla dövdüğünün belgelendiği vurgulanmıştır.

Bu bağlamda, daha fazla yaralanmanın ve ölümün yaşanmaması için güvenlik kuvvetlerince uygulanan orantısız gücün nedenlerinin ve nasıl önlenebileceğinin araştırılması amacıyla TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddeleri ve Anayasa’nın 98’inci maddesi gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1)        Bülent Tezcan                        (Aydın)

2)        Haydar Akar                                                  (Kocaeli)

3)        Ali Rıza Öztürk                                              (Mersin)

4)        Sena Kaleli                                                   (Bursa)

5)        Mehmet Şeker                        (Gaziantep)

6)        Mehmet Ali Ediboğlu                                     (Hatay)

7)        Ali Serindağ                                                  (Gaziantep)

8)        Candan Yüceer                                              (Tekirdağ)

9)        Sakine Öz                                                     (Manisa)

10)      Veli Ağbaba                                                  (Malatya)

11)      Ahmet İhsan Kalkavan                                   (Samsun)

12)      Mustafa Serdar Soydan                                  (Çanakkale)

13)      Celal Dinçer                                                (İstanbul)

14)      Ali Sarıbaş                                                    (Çanakkale)

15)      Ramazan Kerim Özkan                                   (Burdur)

16)      Mehmet Şevki Kulkuloğlu                               (Kayseri)

17)      Mehmet S. Kesimoğlu                                    (Kırklareli)

18)      Kadir Gökmen Öğüt                                       (İstanbul)

19)      Namık Havutça                                              (Balıkesir)

20)      İhsan Özkes                                                  (İstanbul)

21)      Emre Köprülü                         (Tekirdağ)

22)      Ali Demirçalı                          (Adana)

23)      Uğur Bayraktutan                                          (Artvin)

24)      Mahmut Tanal                         (İstanbul)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Buyurunuz Sayın Halıcı, sisteme girmişsiniz.

MEHMET EMREHAN HALICI (Ankara) – Çok kısa bir söz talebim var Sayın Başkanım, uygun görür müsünüz?

BAŞKAN – Buyurunuz efendim.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

24.- Ankara Milletvekili Mehmet Emrehan Halıcı'nın, Bülent Ecevit’in doğumunun 89’uncu yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

MEHMET EMREHAN HALICI (Ankara) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Bugün 28 Mayıs. Bugün Başbakanımız ve Genel Başkanımız Bülent Ecevit’in doğum günü; ülkemizin bütünlüğü, bağımsızlığı konusunda taviz vermeyen, ilkeli, kararlı bir devlet adamının doğum günü; Atatürk ilkelerine, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne gönülden bağlı bir siyasetçinin doğum günü; sevgiyi, barışı, özgürlüğü seslendiren bir şairin doğum günü; toprak reformunu, “inançlara saygılı laiklik” kavramını, teknokentleri, köykentleri tasarlayan bir devrimcinin doğum günü; işçinin alın terinin, göz nurunun savunucusu bir emekçinin doğum günü; nezaketin, hoşgörünün, uzlaşmanın, dürüstlüğün timsali, örnek bir insanın doğum günü. Bu doğum gününde Bülent Ecevit’imizi saygıyla, özlemle, rahmetle anıyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halıcı.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasî Parti Grubu Önerileri

1.- CHP Grubunun, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve arkadaşları tarafından, değerli taşlar vergiye tabi olmazken çiftçilerin kullandığı yakıttan yüksek oranda vergi alınmasının nedenlerinin araştırılarak üreticilerimizin sorunlarının giderilmesi konusunda alınması gereken önlemlerin tespiti amacıyla 6/5/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 28 Mayıs 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

28/05/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 28/05/2014 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından, grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                                          Mehmet Akif Hamzaçebi

                                                                                                                                       İstanbul

                                                                                                                              Grup Başkan Vekili

Öneri:

Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve arkadaşları tarafından, “Değerli taşların vergiye tabi olmazken, çiftçilerin kullandığı yakıttan yüksek oranda vergi alınmasının nedenlerinin araştırılarak, üreticilerimizin sorunlarının giderilmesi konusunda alınması gereken önlemlerin tespiti” amacıyla 06/05/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırma önergesinin (1360 sıra no.lu) Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 28/05/2014 Çarşamba günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt.

Buyurunuz Sayın Öğüt. (CHP sıralarından alkışlar)

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; vermiş olduğum önerge üzerine söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygılarımla selamlarım.

Öncelikle Soma madenindeki 301 şehidimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Daha sonra Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluş yıl dönümünü kutluyor, selam ve saygılarımı sunuyorum Azerbaycan’a.

Ardahan’da havaalanının yapılması için bize katkı sunan Sayın Valimiz Seyfettin Azizoğlu’na da çok teşekkür ediyorum. Ardahan’a da acilen bir havaalanı istiyoruz çünkü Ardahan havaalanı hem Artvin hem Ahıska hem Erzurum hem Ardahan’ı kapsadığı için çok acil bir havaalanı yapılması gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, burada gördüğünüz bu yatı size getirdim. Bir, bu yatta kullanılan mazot var, bir de çiftçilerimizin kullandığı mazot var. Bu lüks yatın sahiplerinin kullandığı mazottan maalesef vergi alınmıyor. Bu lüks yata mazot aldığın zaman 1,5 küsur lira, çiftçi mazot aldığı zaman 5 liraya yakın. Bir traktörün deposu 500 liraya doluyor. Çiftçi perişan, mazota para yetiştiremiyor, hayvanını satıyor, yine mazotçuya borçlu, yine mazotçuya borçlu. Sadece çiftçi değil ki, sanayici, esnaf, şoför, herkes devlete 3 misli vergi ödüyor ama şu lüks yata binen zenginler ÖTV ve KDV, vergi ödemiyorlar arkadaşlar.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Yazıklar olsun!

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Bravo, yazıklar olsun!

Sadece lüks yata binenlerden değil, gemisi olanlardan da vergi almıyorlar.

Şimdi, bitmedi. Buradaki hanımlarımızda elmas, pırlanta var mı veya sizin eşlerinizde elmas, pırlanta var mı? Yok.

Evet, şimdi, değerli arkadaşlar sıkı durun. Bakın, bu pırlanta, bunlar pırlanta Oktay Bey. Bilmiyorum sizin eşinizde var mı? Ben görmedim, bir defa uçakta karşılaşmıştık.

OKTAY VURAL (İzmir) – Yok efendim.

OSMAN BOYRAZ (İstanbul) – Nereden getirdin?

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Sahici pırlanta mı?

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar bakın, bu pırlantaları ben kiraladım, 3 bin lira verdim kiraladım bu pırlantayı. Niye kiraladım biliyor musunuz? Bu pırlanta taşı dışarıdan geldiği zaman vergi yok ama gariban çiftçiden bu mazot için üç misli vergi alıyorlar.

OSMAN BOYRAZ (İstanbul) - Mazot patlamasın.

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Mazot patlamaz, korkmayın, merak etme değerli komşum, mazot patlamaz.

Şunu söylüyorum: Bu mazottan çiftçi, esnaf, şoför herkesten üç misli para alıyorlar. 1.500-1.600 lira civarında çıkışı var; 4.700 liraya, 4.800 liraya mazotu satıyorlar, bu mazotu ama bu pırlantayı kullanan, alanlar, getirenler karşılığını ödemiyorlar. Ama bir şey daha söyleyeyim. Diyelim ki bunları Türkiye’de imal ettiğiniz zaman ondan KDV alıyorlar. Bakın, Türkiye’de imal edenlerden, üretenlerden ÖTV, KDV alıyorlar; yurt dışından, Hong Kong’tan getirdiğin zaman ondan almıyorlar. Arkadaşlar, bu, kul hakkı yemektir, başka bir şey değil.

Şimdi, değerli arkadaşlar, zamanınızı fazla almak istemiyorum ama şimdi konuşuyoruz konuşuyoruz boş oluyor ama bunları gösterdiğimiz zaman insanların aklında kalıyor. Evet, ben şimdi soruyorum: Türkiye’nin yüzde 27’si kırsal kesimde yaşıyor, köyde yaşıyor. Çiftçilerimiz, bu çiftçilerimiz gece gündüz çalışıyorlar. Dışarıdan getirdikleri hayvanla hayvancılığı batırdılar. 7 milyon liraya hayvan sattılar, evet, 7 milyon liraya çiftçilerimize hayvan sattılar. Şu anda aynı hayvan 2,5 milyona indi arkadaşlar. Bu mazot 5 bin liraya yakın, 4.800 lira; bu pırlanta bedava kardeşim.

Evet, bu yaz, lüks yatları olan zenginlere… Bu yata binenlerden vergi alınmazken -tekrar ediyorum- köylüden alınıyor. Bizim burada bir çarpıklık var değerli arkadaşlar. Bu önergeye şimdi AK PARTİ’lilerin de oy vermesini istiyorum. Eğer bunlara oy vermezseniz, köy köy gezeceğim, sizi bütün çiftçilere şikâyet edeceğim arkadaşlar.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Ben vereceğim.

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Aslanım. Bak, Mehmet Metiner “Ben vereceğim.” diyor. Teşekkür ederim. Gayet güzel.

ALİ AYDINLIOĞLU (Balıkesir) – Ben de vereceğim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Hepsi verecek, hepsi!

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Arkadaşlar çünkü burada -hepimiz Müslümanız elhamdülillah- kul hakkı var. Yani, fakirin hakkını zengin yiyor, fakirden alıyor zengine veriyorlar. Ya, kardeşim, böyle bir zulüm olabilir mi?

Değerli arkadaşlar, bu anlamda benim önerim şudur: Türkiye'de kırsalda yaşayan çiftçilerimiz, köylülerimiz yani Edirne’den Ardahan’a kadar -bu, İzmir’de de var, Mersin’de de var, Amasya’da da var, Türkiye'nin her yerinde var- çiftçiler bu sene ekin ektiler, tarlasına traktör koşacaklar. Samimi söylüyorum, büyük traktörün bir deposu 500 liraya doluyor, 500 TL’ye doluyor. 500 TL’yi de adam… Tabii ki mümkün değil.

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – Büyük bir traktör.

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Evet, büyük traktör 500 lira; doğru, ben de onu söylüyorum. Arkadaşlar, küçüğü daha az alıyor ama 500 lirayı verdiği zaman çok az bir tarla sürüyor.

Şimdi, girdiler fazla yani mazot pahalı, yem pahalı, gübre pahalı ama “Et ucuz olsun.” diyorlar. Ya, kardeş, et nasıl ucuz olacak? Yani, sen şimdi mazotu vatandaşa 5 liraya veriyorsun, “Eti ucuz yap.” diyorsun. Yem yüzde 40 artmış bir yılda, gübre ona göre artmış, sen “Ucuz et yoksa ben dışarıdan getireceğim.” diyorsun.

Değerli arkadaşlar, bu sizin Hükûmetiniz aile işletmeciliğini öldürdü. Bakın, Doğu Anadolu’da aile işletmeciliği öldü arkadaşlar, Allah’ın rahmetine kavuştu. Özellikle 90’lı yıllarda, güneydoğuda 4 bine yakın köy boşaltıldı, o köylerde yaşayan 2 milyona yakın insan perişan oldu, büyük şehirlere gitti ve o büyük şehirlerde insanlar hâlen daha işsiz, güçsüz, perişan bir şekilde yaşıyorlar. Ne oldu o zaman? Tarım üretimi azalınca bu defa dışarıdan ithal etmeye başladık. Çünkü, adamın hayvanı yok, üretmiyor, ne yapacak o zaman, yiyor devamlı? O zaman dışarıdan getirilmek mecburiyetinde kalındı, dışarıdan getirince de çiftçimiz battı, köylümüz battı.

Şu anda, benim arkadaşım var, hayvancılık yapıyor, hatta “İsmimi de söyleyebilirsin.” dedi, sizin de partilinizmiş, Adanalı Mehmet Bey, soyadını söylemeyeyim, soyadını sen bulursun. Mehmet Bey dedi ki: “Kardeşim, ben 7 bin liraya hayvan aldım, şu anda 2.500 lira. Gelsin, versinler, ben banka borcunu kapatamıyorum.” Onu da nasıl kandırdılar biliyor musunuz? İki yıl ödemesiz, beş yıl sıfır faizle arkadaşlar. İki yıl ödemesiz, beş yıl sıfır faizle hayvan sattılar 7 bin liraya, 8 bin liraya, bu hayvanlar şu anda 2.500’e düştü.

Şimdi, sizden rica ediyorum, bu önergeyi kabul edelim, hiç olmazsa o 4-5 bin lira hayvan başı zarar eden adam, insanlar, onlar bu defa banka kredilerini ertelesinler. Eğer onların banka kredileri ertelenmezse, samimi söylüyorum, Türkiye’ye en yakın zamanda ithal et gelir. İthal et geldiği zaman köylümüz batıyor ve çiftçimiz batıyor.

Bu anlamda, benim sürem de çok geçti, değerli arkadaşlar, konuyu toparlıyorum. Diyorum ki: Pırlantadan, lüks yattan ÖTV, KDV almazken, vergi almazken, gariban köylüden, çiftçiden mazota… Yani, mazotun çıkış fiyatı 1.600 lira civarında; 5 bin liraya satıyorsanız, bu kul hakkıdır. Kul hakkını yemeyelim, bu önergeyi kabul edelim, çiftçilerimize destek verelim.

Hepinize saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Aleyhinde, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç.

Buyurunuz Sayın Bilgiç. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Ardahan Milletvekilimiz Sayın Ensar Öğüt ve arkadaşlarının vermiş oldukları bu araştırma önergesi üzerinde söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, bu önergeye baktığımızda ağırlıklı olarak şunu görüyoruz: Neden çiftçilerimizden KDV alınıyor ama bunun karşılığında kıymetli taşlardan alınan hiçbir vergi yoktur? Bunu söylüyor Sayın Öğüt.

Değerli arkadaşlar, müsaade ederseniz size bir soru önergesi okumak istiyorum:

“Aşağıdaki sorularımın Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek tarafından sözlü olarak cevaplandırılması konusunda gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim. 22/07/2011

Mücevher üretiminin ham maddesi sayılan pırlanta ithalatındaki yüzde 20 Özel Tüketim Vergisi kaldırılmalı, dünyanın hiçbir yerinde ham hâldeki pırlantaya vergi uygulanmıyor. Türkiye’de bir inat uğruna pırlantaya yüzde 20 ÖTV uygulanıyor. Bu durum da sektörün gelişmesini engellemektedir. Bugün dünyada 250 milyar dolar büyüklüğe ulaşmış çok büyük ve önemli bir sanayi dalı olan mücevher üretimi, Türkiye’de ne yazık ki ışıltılı vitrinler ve zenginlerin ilgi alanı olarak görülüyor.

1) Mücevher sektörü 2023 yılında bütün dünyada 650 milyar dolar büyüklüğe ulaşacak, sektörün önü açılmazsa Türkiye bu sektörden milyarlarca lira zarar edecek. Sektörün önünün açılması için bir çalışmanız var mı?

2) Mücevher sektöründe ÖTV uygulamasına son verilmesi durumunda 700 bin kişiye iş sahası açılacak. Bunun için ÖTV kaldırılacak mı?” diye soruyor.

Ve diyor ki: “Hiçbir dünya ülkesinde ham maddeden vergi alınmamaktadır. “

Kim soruyor arkadaşlar? Sayın Ensar Öğüt, Sayın Ensar Öğüt’ün önergesi.

RECEP ÖZEL (Isparta) – O zaman başkaydı.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Müsaade edin Sayın Özel, rica ediyorum.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Bizi yanılttın Ensar Ağabey. Biz seni destekleyecektik.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Şimdi, şöyle bir şey var değerli arkadaşlar: Dünyadaki genel uygulamalara baktığınızda, kıymetli taşlardan aslında KDV alındığını görüyoruz fakat Türkiye’de kıymetli taşlardan KDV alınmıyor, onun yerine yüzde 20 özel tüketim vergisi alınmaktadır.

Şimdi, “Hiç vergi yok.” diye bir şey yok; değil, vergi var. Tabii, bununla ilgili bir değişiklik düşünüldü. Bir torba yasa görüşmemiz vardı geçtiğimiz aylar içerisinde ve bu torba yasada bir önerge vardı; bu, kıymetli taşlara da yüzde 18 bir KDV uygulamasının gündeme getirileceğine dair, daha doğrusu uygulanmasına yönelik bir önergeydi. Bu önergeyi, şöyle söylersek: Kıymetli taşların -işte elmas, pırlanta, yakut, zümrüt, topaz- hepsini koyuyoruz ve borsaya teslim, borsada el değiştirmesi hariç olmak kaydıyla katma değer vergisi istisnasının kapsamından çıkarılmasına ve genel oranda katma değer vergisine tabi tutulmasına yönelik bir düzenlemeydi ve kıymetli taşların borsadan çekilecek olanlarının da teslimi hâlinde ise katma değer vergisine tabi tutulmasına yönelik bir önergeydi.

İkinci bir önerge daha vardı. Bu önergede de Borsa İstanbul Anonim Şirketi Elmas ve Kıymetli Taşlar Piyasasında işlem görecekler için bu sınırlar dâhilinde farklı oranları belirlemeye Bakanlar Kuruluna bir yetki veriliyordu yani KDV’nin getirilerek ÖTV’nin kaldırılması noktasında. Fakat başta Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşlarımız olmak üzere bizler de bu önergeye karşı çıktık çünkü bizim böyle bir KDV’yi getirmiş olmamız şöyle bir sıkıntı yapacaktı: Bu, sektörü son derece zor bir duruma sokacaktı çünkü dünyada bunlar borsa işlemi görüyor. Borsa işlemi, altına da bir KDV getiriyordu. Bu şu anlama geliyordu: Otomatik olarak devlet yüzde 18 almış olduğu KDV’yle altın fiyatlarını Türkiye’de dünya piyasalarının yüzde 18 üzerine çıkarıyordu. Bu da son derece sıkıntılı ve problemli bir husus oluşturacağı için bu önerge oradaki, Komisyondaki görüşmelerle… Ki zabıtları da buradadır; Komisyonda Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşlarımızın da, bizlerin de bu konuda vermiş olduğu görüşler ortadadır.

Şimdi, değerli arkadaşlar, yani bu konuyu bir geçelim. Demek ki vergi yok değildir, kıymetli taşlarda, pırlantada yüzde 20 özel tüketim vergisi vardır ve bu hâlâ da yürürlüktedir. Burada bir eksik bilgi var, bunu düzeltelim.

Şimdi tarım sektörüne gelelim, onu vurgulamak istiyorum. Önce bir iki tane rakam vereceğim müsaade ederseniz. Tarım hasılasına baktığımızda yani millî gelir içindeki tarımın payına baktığımızda, bu, 23,7 milyar dolardan 62 milyar dolara geldi değerli arkadaşlar. Yani, millî gelirin tarım içerisindeki aldığı pay yüzde 7,9’la 112 milyar TL olarak gerçekleşti. Tarımda kişi başı gelir son on sene içerisinde 1.064 dolardan 3.591 dolara geldi ve sabit sermaye yatırımları içerisinde -ki, on yıl içerisinde gelinen gelişimi söylüyorum yıllık bazda- sabit sermaye yatırımlarında tarımın almış olduğu pay 2,4 milyardan 14,8 milyara yükseldi. Üst üste altı yıl tarım sektöründeki büyüme bundan elli sene önce bir tek 1955-1960 döneminde, Demokrat Parti döneminde gerçekleştirilmişti Menderes’in, rahmetlinin liderliğinde. Elli yıl sonra tarımda altı yıl üst üste büyüme ilk defa AK PARTİ döneminde gerçekleşmiş oldu.

Şimdi, destekler… Burada, evet, KDV yüksek, bunu kabul ediyorum ama burada sıkıntı -KDV’nin yüksek olmasının sıkıntısı başka bir şey- KDV’nin sıfırlanması meselesi değil, bunu doğru vurgulamak lazım. Burada, çiftçilerimiz, maalesef, gerçek mükellef değil yani onların KDV mükellefiyetleri yok, onlar götürü mükellefler. Böyle olunca da kendileri mal aldıklarında bu yüzde 18 KDV’yi ödüyorlar ancak fatura kesemedikleri için bunu hiçbir şekilde bir indirim konusu yapamıyorlar ve bu KDV bir nihai tüketiciymiş gibi çiftçimizin, köylümüzün üzerinde kalıyor. Bunun mutlaka düzeltilmesi gerekiyor değerli arkadaşlar. Yani, bir tarafta söylenilen yanlışları söyleyeceğiz ama öbür taraftaki bir meseleyi ortaya koyarken de bunun çözümüyle, nasıl olması gerektiği şekliyle ortaya koymamız lazım.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – KDV değil sadece, ÖTV de var mazotta.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Pek çok kanun görüşmeleri esnasında da, ağırlıklı olarak bütçe görüşmeleri sırasında Maliye Bakanına, Maliye Bakanlığı temsilcilerine bizler bu konudaki görüşlerimizi iktidar milletvekilleri olarak da çok net bir şekilde ifade etmişizdir.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sonuç, sonuç? Dünyanın en pahalı mazotu…

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Müsaade edin kardeşim, bakın…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Daha pahalı var mı dünyada?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Evet, doğru söylüyorsunuz ama bunun yanında AK PARTİ’yle beraber tarım nasıl böyle ileri gitti diye baktığınızda şunu görüyorsunuz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Neresi ileriye gitti tarımın?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – 58 tane yeni destek getirmişiz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Gel bir Manisa’yı gezelim seninle.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bakın, on yıl önce…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Dünyanın en pahalı mazotunu kullanıyoruz.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – …hibe olarak, destek olarak çiftçimize, köylümüze, tarımla uğraşan kesime yılda 186 milyon TL hibe yardım yapılırken bugün bu rakam, 2012 yılında, 2 milyar 166 milyon olarak gerçekleşmiştir.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sonuç, sonuç?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Sayın Özgür Özel, sizin matematiğiniz fena değil, eczacısınız ama…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Borcunu ödeyemeyen çiftçi, borcunu.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) - …yani bunun nereden nereye geldiğini herhâlde çarpar bölerseniz -iPhone’larınızda da var o hesap makineleri- onu bulursunuz, orada bir sıkıntı yok.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ürün para etmiyor, ürün para etmiyor.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – On sene önceki fiyata ürün satıyorlar.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Çiftçimiz ve köylümüz eğer bugün, geçmişte ürettiğinden katbekat fazlasını üretebiliyorsa, orada bir katma değer yaratabiliyorsa …

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yalan bunlar, yalan.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Sayın Uzunırmak, vallahi sahaya çıktığımızda köylü kardeşlerimiz, çiftçi kardeşlerimiz bunların hepsinin gerçek olduğunu bize söylüyorlar.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Şimdi söyleyeceğim, bürodan çiftçilikle olmaz bu iş, yalan bunlar.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Burada, siz kendinize bir dünya kurmuşsunuz, bir hayal dünyası, o hayal dünyasının içerisinde yaşıyorsunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yok, yok, o yaşadığımızı yaşayamıyoruz, çiftçi olarak yaşadığımızı yaşayamıyoruz.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Avrupa’da tarımda 1’inci.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Allah’tan kork, Allah’tan kork.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Yani, daha on sene önce, bu ülkeyi, içinde bulunduğunuz iktidarla, koalisyonla ne durumlara düşürdüğünüzü…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – O modelleri o Hükûmet getirdi.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) - …bu milleti ne hâle getirdiğinizi insanlar, vatandaşlarımız son derece iyi biliyorlar ve hatırlıyorlar.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Nankörlük yapma, o modelleri o Hükûmet getirdi, sizin aklınızda yoktu o modeller.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Yani, insanların, ülkeyi düşürdüğünüz hâli, on sene önce bu memleketi ne noktaya getirdiğinizi vatandaşlarımızın unuttuğunu zannetmeyin. Vatandaşlarımızın zihinlerinde taptaze o günler orada saklı olarak duruyor.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – O modelleri o Hükûmet getirdi.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Onun içindir ki her zaman için muhalefette kalmaya devam edeceksiniz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Cevabını bulursun şimdi.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) - Ve siz böyle gittiğiniz müddetçe bu kafayı değiştirmediğiniz müddetçe bu şekilde de bu devam edecek.

OKTAY VURAL (İzmir) – Senin kafanı biliyoruz.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Allah sizleri, her iki muhalefet partisini de başımızdan eksik etmesin.

OKTAY VURAL (İzmir) – Gövdeniz farklı, kafanız farklı.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Siz burada olduğunuz müddetçe bu millet bize destek vermeye devam edecektir. Her seferinde her sandıktan daha da güçlenerek bizleri çıkartmaya devam edecektir.

OKTAY VURAL (İzmir) – Onun için 2 milyon oyunuz azaldı, öyle mi?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Daha süre var, konuş ağabeyciğim!

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Ve bu araştırma önergesinin açılmasına gerek olmadığını da saygılarımla ifade ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Daha süre var, 33 saniye süre var, bitti mi sözün?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bilgiç.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Kürsüyü bırakıp kaçtı AKP’li vekil!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan…

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, bu kadar yalana bir doğru gerekiyor herhâlde efendim.

BAŞKAN – Bir dakika…

Buyurunuz Sayın Uzunırmak.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Çiftçiyi konuşamadı, kürsüyü bırakıp kaçtı.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Nasıl bıraktı, kaçtı!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bizim Hükûmetimizle ilgili yanlış bir bilgilendirmede bulundular.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Bir dakika süre var daha, 38 saniye.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Yok canım.

BAŞKAN – Bir dakika, sessiz olursanız…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – 22 saniye ilave veriyor, bir dakika yapar. 22 saniye ilave var, 38’de bu, bir dakika erken bırakıp kaçtınız kürsüyü.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Özgür Özel, biz kürsü meraklısı değiliz sizin gibi.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bizim Hükûmette olduğumuz dönemi yanlış bilgiye dayalı eleştirdi. Kürsüden bir açıklama istiyorum.

BAŞKAN – Açıklama istiyorsunuz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Bir değerlendirmede bulunmak istiyorum, müsaade ederseniz.

BAŞKAN - Buyurun, iki dakika…

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – Sayın Başkan, hangi maddeye göre söz verdiniz?

OKTAY VURAL (İzmir) - 69’a göre…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sataşmadan…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Neyi sataştı ya?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Sataştım, sataştım!

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Uzunırmak.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak'ın, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Milliyetçi Hareket Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, her şeyden önce, geçmişi eleştirirken, günü kıyaslarken bir aklı ortaya koymak lazım. Destek modelini sayın arkadaşım bilmiyor. Tabii ki 70’li, 80’li yıllarda destekler üretici birlikleri vasıtasıyla verilirdi ve böyle bir prim sistemi yoktu tarımda.  Tarımda prim sistemi olmadığı için, TARİŞ gibi, Marmarabirlik gibi üretici birliklerine destek verilir, destek alımları yapılır ve bütün fiyatlar onun içerisinde olurdu. Çiftçi o destek alımlarının fiyatlarından memnun olduğu zaman şapkayı havayı fırlatırdı. Destekleri, dün ile bugün kıyaslarken rakamları, önce bunu bilmeli çiftçi. Bürodan çiftçilikle olmuyor bu iş. Dolayısıyla, bugün savunduğunuz o prim destekli sistem,  57’nci Hükûmet zamanında, bizzat benim de önderlik yaptığım komisyonlarda o sistem yerleştirilmiştir ve bugün geliştiriliyor.

Daha gelişmesi mutlaka ki bizim talebimizdir ama ben saygıdeğer milletvekillerinin şuna dikkatini çekmek istiyorum: Kendileri Plan Bütçe Komisyonundadırlar. Dünyada, petrol üretmeyip petrolden bütçesinde Türkiye kadar gelir kaydeden bir ülke göstersinler bana. Yani, ülke petrol üreticisi değil ama dünyadaki, bütçesindeki, petrol gelirleri en yüksek olan ülke Türkiye. Böyle bir şey var mı değerli arkadaşlar? Bu bile petrolün ne kadar insafsızca, vatandaşın sırtına bindirildiğinin bir işaretidir, fazla söze gerek yok. Çiftçinin petrolünün üzerindeki, ÖTV gibi, işte, birtakım farklı vergiler kaldırılmalıdır, bu sisteme oturtulmalıdır. Yoksa, bugünkü Türkiye’deki tarımın büyüme rakamları, büyük çiftçilerin, büyük işletmelerin büyümesidir; orta hâlli çiftçiler perişan hâldedir Türkiye’de. Bunu herkes görmektedir ve yaşamaktadır. Buradan ezbere, rakamları takla attırarak bu işleri ifade etmenin çiftçiye kazandıracağı bir şey yoktur. Sistem değişmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – Eski sistemle yeni sistemi karşılaştırırken rakamlar mutlaka doğru değerlendirmelidir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Uzunırmak.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Özel.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Bilgiç kürsüden doğrudan ismimi zikrederek sataşmada bulundu. Cevap vermek istiyorum. 

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Ne dedim?

BAŞKAN – Ne söyledi efendim.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) –  Önce “Sayın Özgür Özel, sen eczacısın. hesap kitap bilirsin.”  sonra da “Sen bu işlerden anlamazsın.” dedi efendim.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – “Matematiğin kuvvetli.” dedim, “Matematiğin kuvvetli.” demek bir hakaretse hakaret ettim yani.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Özel.

2.- Manisa Milletvekili Özgür Özel'in, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Yeni sataşmalara mahal vermeyiniz.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Efendim, sataşsam da cevap talebi olmayacağına emin olunuz çünkü hatip daha bir dakika süresi olmasına rağmen, çiftçiyle ilgili söyleyecek bir sözü bulunmadığı için kürsüyü terk etti. Sataşsam da cevap talep etmez zaten.

Ben şimdi şunu çok açıklıkla söyleyeyim: Biz Manisa’da düğünlere gidiyoruz. Bir düğüne gittim, Hacıhaliller köyünden bir teyze, elini öptüm, torununun düğünü, ağlıyor.  Neden ağladığını sordum. “Evladım, hâlimize bak: Bir limonata, bir kuru pastayla düğün yapıyoruz. Bundan önceki zamanlarda üç gün üç gece düğün yapardık. Misafirimiz gelirdi, etini yerdi, en iyi şekilde kendisini ağırlardık. Kazandığımız parayla çocuğumuzu evlendirmek bir yana, 3-5 dönüm daha yer alır onu da kenara koyardık ama on sene önce zeytini hangi fiyata satıyorsak bugün aynı fiyata satıyoruz, mazot 5 kat artmış durumda.” dedi. 

Dünyanın lif uzunluğu en yüksek, Çukurova’yla yarışan pamuğu beyaz altınımızı mahvettiniz, kimse artık pamuk üretemiyor. Darı üretiyor, toprağın değerini düşürüyor. Her sene birbirinden daha düşük fiyatlara satılıyor.

Tütün dediğinizde, böyle sizin gibi ak sakallı bir hacı amca bana dedi ki: “Bırak şimdi onu bunu, 70’lik rakı kaç para oldu?” Dedim ki: “Amcacığım, sen rakıyı ne yapacaksın?” “Hacı oğlu hacıyım, ömrümde ağzıma koymadım ama eskiden tütünü de TEKEL alırdı, rakıyı da TEKEL satardı. Bir 70’lik rakıyla 1 kilo tütün aynı fiyattı. Şimdi bir 70’lik rakı 56 lira, 1 kilo tütün 9 lira. Hacı amcanın hâlini oradan oku da anla.” dedi bana.

Sayın Bilgiç, gelin Gölmarmara’ya, Akhisar’a, Kırkağaç’a, Manisa’ya gidelim. Soma’ya gelemezsiniz. Soma’nın tütüncüsü perişan oldu, yer altındaki madenlere ucuz işçi hâline getirdiniz. Orada ölen çocukların taşerona “dayıbaşı“ demesi tarım kültüründen gelmektedir.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Özel.

Lehinde, Adana Milletvekili…

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN - Buyurunuz Sayın Öğüt.

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Benim soru önergemle ilgili bir açıklama yaptı, onu bir…

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Ben soru önergesini okudum efendim Sayın Ensar Öğüt’ün.

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Okudu işte, ben de niçin bu soru önergesini verdim, onu anlatacağım.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Niçini mi olur, soru önergesi önergedir, altında gerekçesi…

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Tamam. O soru önergesi niye verildi?

Ben soru önergemi niçin, hangi amaçla verdiğimi açıklamak istiyorum efendim.

BAŞKAN - Buyurun, açıklayın kürsüden.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Başkanım, on dakikalık konuşmaya altı dakikalık cevap hakkı ya.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Sayın Ensar Öğüt, verdin mi vermedin mi o soru önergesini?

BAŞKAN – Buyurun, Sayın Öğüt.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

25.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt'ün, Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Evet, arkadaşlar ben soru önergesini verdim.

Beni kuyumcular ve mücevher dernekleri aradılar sık sık, dediler ki: “Dışarıdan getirenden ÖTV alınmıyor da bizden niye alıyorsunuz?” Bakın, ben de dedim ki, Türkiye'de üretiliyor, istihdama imkân katıyorsa, yani işsizliği gidermek için üretiyor, orada insanlara iş veriliyorsa o zaman dışarıdan getirdiğinizden almıyorsanız içerdekinden de almayın, benim demek istediğim budur, doğrusu da budur.

Arkadaşlar, bakın, dışarıdan getirdikleri taşlardan almıyorlar. Bakın, bir şey söylüyorum: Türkiye'ye yıllık 600 milyon dolarlık taş getiriliyor, 600 milyon dolarlık. Yüzde 20 ÖTV 120 milyon tutuyor, yüzde 18 KDV 108 milyon, toplam 228 milyon. Ama bu, 2 milyon değer gösteriliyor, devlet 226 milyon dolar zarar ediyor, bundan haberiniz var mı? Ama Türkiye'ye dışarıdan getirenden ÖTV, KDV ödemeyelim; Türkiye'de üretilirse ÖTV, KDV ödeyelim; bu bir haksızlıktır. Türkiye'de imal ediliyorsa, Türk işçisi çalışıyorsa, orada emek teriyle evine ekmek götürüyorsa o zaman ondan da almayın diyorum.

İkincisi, Sayın Bilgiç, Türkiye Cumhuriyeti devletinde ilk defa kurbanlık hayvan sizin Hükûmetiniz tarafından getirildi, hangi tarımı siz düzelttiniz Allah aşkına ya! Milleti batırdınız, yani ziraatçıyı da batırdınız hayvancıyı da batırdınız. Bunu bütün köylü biliyor. Ama şunu da söyleyeyim: Bunu diyemezsiniz bana. 7 milyona satmış olduğunuz hayvan şu anda 2,5 milyon lira, şu anda…

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Boğaz köprüsünden kurbanlık geçirmeye benzemiyor bu işler.

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Nasıl?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasî Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- CHP Grubunun, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve arkadaşları tarafından, değerli taşlar vergiye tabi olmazken çiftçilerin kullandığı yakıttan yüksek oranda vergi alınmasının nedenlerinin araştırılarak üreticilerimizin sorunlarının giderilmesi konusunda alınması gereken önlemlerin tespiti amacıyla 6/5/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 28 Mayıs 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Lehinde, Adana Milletvekili Muharrem Varlı.

Buyurunuz Sayın Varlı. (MHP sıralarından alkışlar)

MUHARREM VARLI (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; CHP grup önerisinin lehinde söz aldım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, benim burada konuşacaklarımı, benim burada sizlerle ve milletimizle paylaşacaklarımı hobi bahçesinden başka toprağı görmemiş, toprağa bir damla alın teri düşmemiş insanların anlaması çok zor çünkü onlar toprağın, topraktan para kazanmanın, alın teriyle para kazanmanın ne demek olduğunu çok iyi bilemezler, anlayamazlar, onların yaşadığı sıkıntıları da çok iyi bilemezler. Dolayısıyla, ben bir çiftçi kardeşinizim, bizzat tarla ekip diken, kardeşlerinin köyde bizzat çiftçilikle uğraştığı bir arkadaşınızım. Onun için, ancak burada yüreği yanan, çiftçilikten zarar eden insanlar buna anlam verebilirler, bunu anlamlandırabilirler.

Onun için, böyle rakamlarla, “Şurada şunu verdik, burada bunu verdik.” demekle bir şey elde edilmiyor. Şu ana kadar, aslında yağlı tohumların, yağlı tohum üreticilerinin, mısır, pamuk, soya fasulyesinin primlerinin verilmesi lazımdı ama hâlâ ödenmedi. Her çıkan, burada “İşte şu kadar prim veriyoruz, bu kadar destek veriyoruz.” gibi çiftçiyi, efendim, güya hoş tutmak adına, çiftçiye büyük destekler veriliyormuşçasına konuşmalar yapıyorlar. Şu ana kadar verilmesi gereken destekler verilmedi. Hükûmeti uyarıyorum: Çiftçinin en zor günleri, en sıkıntılı günleri, bir an önce bu destekleri verin, çiftçilerimiz de gübrelerini alsınlar; pamuklarına, mısırlarına gübrelerini atıp bir an önce işlerine baksınlar. Yoksa, gidip tefecinin eline düşecekler; yoksa, gidip bankalardan faizli para almak zorunda kalacaklar. Onun için, bu desteklerin bir an evvel verilmesi lazım.

Yine, bu önerge mazot fiyatlarındaki KDV, ÖTV oranıyla alakalı. Benim pırlantayla ilgili herhangi bir önergem yok ama mazotta ve gübrede KDV’nin, ÖTV’nin kaldırılmasıyla ilgili birkaç tane önergem ve kanun teklifim var ama Maliye Bakanlığından gelen cevapta “Efendim, devlete ek yük getirir.” gerekçesiyle bunların hepsi reddedildi.

Peki, pırlantadaki KDV, ÖTV devlete ek yük getirmiyor mu? Onları ithal edenler, onlar üzerinden ihracat yapıp para kazananlar, burada da bir ek gelir elde etmiyorlar mı? Onlar devletin sırtından para kazanmıyorlar mı? Ee, orada birileri üretiyor, birileri çalışıyor, iş yapıyorsa, çiftçi ne yapıyor o zaman?

Çiftçi bu ülkenin insanlarını doyuran kesimdir. Sabahın beşinde tarlasına gidip, akşamın dokuzuna kadar tarlasında alın terini toprağa döken, alın teriyle para kazanmaya çalışan insanlar, ama bugün mazot girdileriyle, gübre girdileriyle inim inim inleyen çiftçilerimiz var. Kaç defa burada gündeme getirdim, dilimde tüy bitti; ben söylemekten usandım, siz dinlemekten usanmadınız, Hükûmet dinlemekten usanmadı.

“Gelin, şu gübredeki KDV’yi kaldıralım.” dedim, ama gübredeki KDV’yi kaldırmıyorsunuz, mazottaki KDV’yi kaldırmıyorsunuz; lüks yata binen, lüks yattaki mazotlar ile çiftçinin kullandığı traktördeki mazot aynı para, lüks yatlardaki mazot yarı fiyatına, çiftçinin kullandığı mazot onun 2 misli, 3 misli. Şimdi, lüks yata binen adamın kullandığı mazot ile köylünün tarlasını ekip, dikmek için traktörüne koyduğu mazot aynı para. Bu Allah’tan reva mıdır ya? Allah’tan reva değil.

Süs eşyasında, altında… Yani şimdi parası olan insan gider süs eşyası alır, altın alır, değil mi? Onu ziynet eşyası olarak veya bir yatırım olarak saklayabilir. Parası olduğu için yapar bunu. Parası olmayan insan kolay kolay altın alır mı, kolay kolay süs eşyası alır mı? Alamaz. Ama çiftçi gübreyi almak zorunda, çiftçi traktörünü çalıştırıp tarlasını sürmek için mazot almak zorunda. Bu zorlukları gördüğünüz hâlde çiftçiye mazotta KDV, ÖTV, efendim, pırlanta alanlara, pırlanta işi yapanlara KDV, ÖTV yok, gemi işletmeciliği yapanlara KDV, ÖTV yok, lüks yatlara, kotralara binenlere KDV, ÖTV yok.

Çiftçi, bu ülkede Suriyeliler kadar bile değer göremedi ne yazık ki. Onlara harcadığınız parayı çiftçiye verseydiniz çiftçi çok daha iyi üretim yapardı, çok daha güzel şeyler ortaya koyardı ama çiftçi hep üvey evlat, hep ikinci sınıf vatandaş.

Şimdi, bir tarımsal kuraklık yaşandı ülkemizde. Tarım Bakanı diyor ki: “Hiç korkmayın, buğday üretiminde sıkıntı olmayacak.” Ben de diyorum ki rekolteler çok düşük, Çukurova’dan biliyorum. Çukurova’da, geçmiş yıllarda dönüme 600 kilo, 700 kilo veren buğday şu anda en kral, en iyi veren yerde 300 kilo veriyor, o da yüzde 10’u değil Çukurova’nın, yüzde 10’u değil. İç Anadolu’da buğday yok denecek kadar az, kuraklıktan dolayı. Elbette ki Cenab-ı Allah’ın bahşettiği bir şey, buna bir şey demeye hakkımız yok ama Hükûmet olarak çiftçimizi de korumak zorundayız, devlet olarak çiftçimizi korumak zorundayız. Her yerin, her bölgenin geçen yılki rekoltesi belli. Alalım geçen yılki rekolteleri, Ofisin belirleyeceği fiyat üzerinden çiftçimize destek olalım.

Ziraat Bankası borç erteliyormuş, kaç kişinin borcunu erteliyor? Bir de faizli erteliyor ertelediği borcu. Tarım kredi borç erteliyormuş, kaç kişinin borcunu erteliyor? Bir de faizli erteliyor borçları. Gelin, faizsiz, hatta Ziraat Bankası vasıtasıyla yeni krediler verelim. Özel bankalardan bir sürü faizli borç almış çiftçilerimiz. Bunlar nasıl edecekler peki, nasıl ödeyecekler? Elinde buğday yok, hayvancılık bitmiş, yem alamıyor, sütünü satamıyor, yoğurdunu satamıyor, nasıl ödeyecek bunları? Nasıl öderse ödesin tabii, sizin umurunuzda değil.

Arkadaşlar, bakın, yine bu desteklerle alakalı, şimdi, özellikle Adana’nın Ceyhan ilçesinde yeni bir uygulama başlatıldı. Bu, eskiden “ÇKS” dediğimiz, şimdi “Tarım Bilgi Sistemi” dediğimiz bir sistem. Aslında, sistem doğru bir sistem, yanlış bir sistem değil. Bakın, tekrar altını çizerek söylüyorum, sistem doğru bir sistem, yanlış bir sistem değil ama sistemin altyapısı yok, altyapısı olmadığı için çiftçilerimiz mağdur oluyor. Geçen yıl, Ceyhan’da 1 milyon 117 bin dönüm işlenebilir arazinin 740 bin dönümü prim desteği alabilmiş. Eğer bu sistem devam ederse -Haziranın 30’una kadar uzatıldı, daha şu ana kadar hiçbir dosya ortaya çıkmadı- 400 bin dönüm ancak destek alabilecek. Ya bu, Allah’tan reva mıdır? Yarı yarıya destek gidecek? Her çıktığınızda, burada destek vermekle övünüyorsunuz, sanki cebinizden veriyormuş gibi. Milletin parasını alıp millete veriyorsunuz yani cebinizden vermiyorsunuz ki bu parayı.

Şimdi, burada, köy bazlı muhtar ve uydu sistemiyle birbirini teyit eden, devletin zarara uğramayacağı bu eski sisteme tekrar bu yıl dönülüp, bu yılı bu şekilde geçirip önümüzdeki yıl altyapısı oluşturulduktan sonra ada parsel sistemine geçilmesi lazım. Yoksa birçok çiftçimiz mağdur olacak, yüzde 50’ye yakın prim desteğinden zarar görmüş olacak, alamayacak. Bunu Sayın Bakana da söyledim. Sayın Bakan “30 Hazirana kadar süreyi uzattık.” diyor. Süreyi uzatmak çözüm değil. Daha şu ana kadar bir tek dosya çıkmadı. Bunun altyapısının oluşturulup seneye alınması lazım, bunu özellikle rica ediyoruz, Hükûmetin bu konuyu mutlaka düzeltmesi lazım.

Yine, değerli arkadaşlarım, bakınız, şu anda buğday hasadı başladı, bitti Çukurova’da, Amik Ovası’nda, işte, yakında İç Anadolu’da başlayacak; Ofisin fiyatla alakalı bir politikası yok, “Çiftçinin buğdayını nasıl koruruz?” derdi de yok yani. Geçen yıl, burada haykırarak söyledim, dedim ki: Dışarıdan mısır getirmeyin, çiftçiyi perişan edersiniz, çiftçinin mısırı elinde kalır. Dinlemediniz, dışarıdan 1,5 milyon ton mısır getirdiniz. Geçen yıl mısır getirenler, şu anda Romanya’da 40 bin dönüm, 50 bin dönüm arazi eken çiftliklerde yeni bağlantılar yapıyorlar yani bu yıl da mısır ithalatı yapacaklar. E şimdi, buğday ithalatının önünü mü açacaksınız?

Yani, arkadaşlar, bakın, biz çiftçimizi korumak zorundayız. Eğer çiftçimizi koruyamazsak bu ülkenin -ekmeğiyle, unuyla, sebzesiyle, meyvesiyle üretim yapan- insanlarını besleyen insanlarımızı perişan etmiş oluruz, onları şehirlerin varoşlarına itmiş oluruz, işsizler ordusunun içerisine katmış oluruz. Onun için, çiftçi kardeşlerimizi, çiftçilik yapanları korumamız lazım.

Ben tekrar altını çizerek söylüyorum: Hobi bahçesinden başka toprak görmemiş, alnından bir damla ter toprağa düşmemiş insanlar benim bu söylediklerimi anlayamazlar. Ben yüreği yanan bir çiftçi kardeşinizim. Onun için, burada haykırarak söylüyorum: Çiftçimizi koruyalım, çiftçimizin arkasında duralım. Suriyelilere verdiğimiz desteği çiftçilerimize verelim, çiftçilerimizi mağdur etmeyelim çünkü onlar üretiyorlar, çalışıyorlar, gece gündüz demeden bu ülkenin insanlarını doyurmaya çalışıyorlar, hatta bu ülkenin ekonomisine katkı sağlıyorlar domates ihracatıyla, narenciye ihracatıyla. Onun için, çiftçimizi korumak bizim boynumuzun borcu. Kuraklıktan zarar gören çiftçilerimize destek vermemiz lazım, onları korumamız lazım, üretimlerini yapmalarını sağlamamız lazım. Üretim yapamazlarsa çiftçiler şehirlerin varoşlarına gider ve orada işsizler ordusuna dâhil olurlar.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Varlı.

Aleyhinde İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel.

Buyurunuz Sayın Tüzel. (HDP sıralarından alkışlar)

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun üretici köylülerin sorunlarıyla ilgili Meclis araştırması açılması konusundaki önergesini destekliyorum.

Elbette, işçi sınıfımızın yanında, her gün hayatı karartılan, tarım alanları tahrip edilen, kirletilen, ekip biçtiği toprakları elinden alınan köylülerimizin haklarını savunmak öncelikle bizim görevimiz. Onları buradan selamlıyorum. Bu sorun dahi, üretici köylülerin örgütlenmesi gerektiğine, mücadele etmesi gerektiğine olan ihtiyacı vurguluyor.

Sorun ne, nasıl dile getiriliyor? Pırlanta, elmas, yakut gibi kıymetli taşların KDV, ÖTV oranları sıfır olurken milyonlarca insanımızın tükettiği peynir, zeytin, süt, yumurta, ekmek, bilumum tüketim maddelerindeki KDV oranları yüzde 18’in üzerinde.

Şimdi, soru basit: Değerli taşları bu ülkede kimler kullanır, nüfusun ne kadarı kullanır? Onun dışında, ekmeği, sütü, peyniri, zeytini kimler kullanır? Milyonlarcası kullanır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti, bir sermaye egemenliği altında, her tür eşitsizliğin, her tür adaletsizliğin, üzerine vergi adaletsizliğinin tüy diktiği bir ülke durumundadır. Yatlara, yatlarda kullanılan mazota sıfır vergi ama üretici köylünün kullandığı mazota, traktöre yüzde 55’lere varan ÖTV’si, KDV’siyle vergi! Bu eşitsizlik bilinmez değil ve bu, sorunların en görünür biçimi. Aslında, bu, Soma’da yaşanan maden faciasının ardındaki nedenleri araştırdığımızda da karşımıza çarpıcı bir şekilde çıkıyor. Yani, özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar, bütün bu esnek çalışma modelleri, işçileri köle yerine koyma, buralarda Hükûmetin vahşi bir sorumluluğu var elbette. Ama, bu ortama gidilirken Soma’da, Akhisar’da, Ege’nin o verimli tarım alanlarında çalışan üretici köylüler niye ekemez, biçemez oldu da o yerin yüzlerce metre altında çalışmak zorunda kaldılar? İşte, bu tarımın bitirilmesinden; köylünün emekli olmak adına traktörünü satmak zorunda kalması, mazotun ha bire vergilendirilip ücretinin arttırılması, pamuğa, tütüne getirilen kotalar… Şimdi, işte, köylü önce işçileşiyor, sonra işsizleşiyor, tarım bitiriliyor, dışa bağımlı hâle getiriliyor ama toplumdaki eşitsizlik, adaletsizlik çok daha uçurum hâlini alıyor.

Değerli milletvekilleri, bakın, sadece dokunduğumuz, sızlayan yer burası değil, toplumun büyük bir nüfusunun hâli içler acısı. İki gündür, Mecliste… Elbistan Kalealtı Sulama Birliği işçileri -14’ü kadrolu, 6’sı mevsimlik işçi-  iki yıldır maaş alamıyorlar, bu insanlar ne yiyip ne içecekler? Bunlar Ankara’da çocuk okutuyorlar. Geliyorlar, AKP Grubundan yardım istiyorlar, sözler veriliyor “Kadrolu yapacağız, yasa çıkartacağız, şu, bu.” Değişen hiçbir şey yok. Mevsimlik işçi, sözleşmeli işçi, taşeron işçi ve milyonlarca işsiziyle Türkiye Cumhuriyeti, modern bir kölelik sisteminin sürdürüldüğü, sefaletin arşa çıktığı bir sistem hâlindedir.

Soma’yla birlikte bir kez daha iş cinayetlerini ve katliamları gündemimize aldık. Bakın, daha dün “Maslak 1453” adı altında, ünlü müteahhit, adı yolsuzluk soruşturmalarında geçip gözaltına alınan Ali Ağaoğlu’nun inşaatında, yine bir işçi üzerine demir blok düşerek hayatını kaybetti. Bu kaçıncı ölüm, bu kaçıncı cinayet! Bunlara kim göz yumuyor? Kim bunlarla içli dışlı? Kim bu imara, işçi sağlığına aykırı inşaatlara izin veriyor? Bunların müsebbibi, sorumluları ortadadır ve bu sorumlular siyaseten de bu halka hesap vermek zorundadırlar.

Değerli arkadaşlar, bugün 28 Mayıs; Türkiye’de bütün illerde ayağa kalkan halkın yani Gezi direnişinin, haziran direnişinin yıl dönümü. Hazirandan bu yana… Sayın Başbakan dün yine grup konuşmasında Gezi’yi lanetledi, Gezi’ye olmadık laflar etti: “13 ağaçla başladılar, onların niyetleri başkaydı; Hükûmete darbeydi, komploydu. 17 Aralık, 25 Aralıkta aynı şeyi denediler.” dedi. Şimdi de lafı getirdi, Soma madeninde hak arayan, adalet arayan, iş cinayetlerinden hesap soranları kendilerine karşı husumet beslemekle suçladı, yine Hükûmeti burada temize çıkartmaya çalıştı. Nedendi bu Gezi direnişi? Nedendi 8 gencin ölümüne yol açan, sokakları polis şiddetiyle, devlet terörüyle susturmak, bastırmaya çalışmak? Bir yıl sonra Sayın Başbakan ve Hükûmet hâlâ neyin ne olduğunu anlamıyor, sonra çıkıyor halkın karşısına “Siz diktatör görmemişsiniz.” diyor. “Diktatör görmemişsiniz.” dediği saatlerde, Okmeydanı’nda 2 insan hayatını veriyor.

Polis, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu ve Başbakandan aldığı gaz ve talimatlarla birlikte, her hak arayanı, her demokratik gösteriyi, her talepkâr olanı bastırmak için şiddeti kendinde hak görüyor.

Bakın, İzmir’de Soma madencilerinin ölümünü protesto eden binlerce insanın -en önde DİSK’in Başkanı gidiyordu- üzerlerine gaz sıkıldı, su atıldı -kulağından ameliyat olmak zorunda kaldı DİSK Başkanı, Konfederasyon Başkanı- hiçbir ihtar yapılmadan, uyarı yapılmadan. Toplumsal gösterileri, demokratik arayışları “İş cinayeti olmasın, işten atılmalar olmasın, madenler bu şekilde işletilmesin.” diyenleri daha nereye kadar susturacaksınız?

Bakın, yalanla, zorbalıkla gerçeklerin üzeri örtülemez. Sayın Başbakan dün grup konuşmasında, yine bu Gezi olaylarına atıf yaparak bir kez daha hak arayanları suçlamak istedi ve Soma’da araştırmacı gazetecilik yapanları yine dış güçlerin -haziranda olduğu gibi- uzantısı olmakla âdeta itham etti. O söylemedi ama biz söyleyelim. BBC’nin buradaki muhabiri Rengin Arslan Soma’da madenci ailesi, başörtülü iki kadınla röportaj yapıyor ve o iki kadın: “Biz bu Hükûmetten şikâyetçiyiz. Biz bu Hükûmete oy verdik ama pişmanız. Bu Hükûmet bizim istediklerimizi yerine getiremedi.” mealinden sözler söylüyorlar, bunu içtenlikle söylüyorlar.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Nasıl içtenlikle ya!

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Ama, daha sonra yandaş medya harekete geçiyor ve hiç alakası olmayan insanların, SES üyesi Birgül Çongar Salman ile EĞİTİM-SEN üyesi bir öğretmen kadının fotoğrafları iki türbanlı kadınla bir araya getiriliyor ve sonradan, Başbakanın önüne bir yalan ve çarpıtma haber olarak sunuluyor, sanki bu insanlar -başı açık olan kadınlar- sonradan türbana büründürülmüş gibi. Bakın, hâlâ inançlar üzerinden, din, ibadet üzerinden nasıl bir kara siyaset yapılıyor. Sonrasında da…

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Müftü karısını da gördük, bunlar işe yaramadı! Asıl bunlara bakın.

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Bırakın müftü karısını, şimdi önümüzde somut örnek var.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Var tabii! Başörtülü provokatör, provokatör! 

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Geriye gidip bunları çarpıtmaya gerek yok. Başbakan çıkıyor halkın önüne, ne diyor ondan sonra? “İki kadını figüran olarak kullandılar, bütün dünyaya servis ettiler.”

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Haberi yapan belli.

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – Gözünde bir damla yaş yoktu.

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Bunu yapan yandaş medya.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Olur mu ya! Gözünde yaş yoktu. Daha önce Soma’da görmemişler onu, daha önce Manisa’ya gitmemiş! Daha önce Manisa’ya gitmemiş, Manisa’ya!

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Bunu yapan Soma halkının acısına saygısızlık gösteren ve hiçbir şekilde madencilerin yarasına derman olmak istemeyen bir iktidar anlayışı. Bunu görmemiz gerekiyor.

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – Sokakları savaş alanına dönüştürecektiniz, ondan sonra da…

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Bakın, Gezi’de 8 canın daha hesabı verilmedi.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Nerede bir hareket, bir olay var, orada!

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Ama, “Bu ülkede iş, aş, özgürlük olsun, demokrasi, barış olsun; kentler insanca yönetilsin -hani, sizin dediğiniz gibi- insan merkezli bir yaşam olsun.” diyen milyonlarca insan sokaklarda terörize edildi ve onlar şimdi yargılanmak isteniyor. Yargılanması gereken çok açık.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Çiçek mi atıyorlar! Ne atıyorlardı?

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Demokratik hakkı kullanmak isteyenlere karşı bir yandan devlet terörü, öbür taraftan da bir nefret dili. Yani, meydanlara çıkıp Alevi inancından yurttaşları hâlâ tu kaka etmek…

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Polise çiçek mi veriyordu gençler, polise çiçek mi veriyordu!

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – …hâlâ onlara dönük ayrımcı bir dili ifade etmek…

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Aşırı uçlar ne veriyordu, çiçek mi veriyordu?

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – …bu toplumda kutuplaştırma, ayrımcılık, nefret dili siyaset tarzı oldu bu AKP Hükûmetinin. Baktı ki iyi iş yapıyor; toplumu bölerek yönetmek, bu şekilde iktidarı güçlendirmek…

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Maskeliler kim, maskeliler? Çiçek atan maskeliler kim, çiçek atan! Molotof atan maskeliler kim?

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – …12 Eylül rejimini bu şekilde, tek adam anlayışıyla despotik, diktatör bir şekilde yönetmek ve önümüzdeki seçimlere, Cumhurbaşkanlığı seçimine bu şekilde gitmek, işte bu -iyi bir iş yapıldığı düşünülerek- hâlâ sürdürülüyor ama bu ülkeye de yazık ediliyor. İşte, üretici köylünün bitirilmesindeki mantık, insanların hak arayışına bu şekilde, despotik bir şekilde gitmek…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDULLLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – Sonuçta geldiğimiz nokta ortadadır. Bu canların elbette hesabı da, bedeli de verilmelidir. Yalan, baskı, tehdit, örtbas etmek, demokratik bir ülkenin kitabında bunlar yazmaz. Eğer darbecilerle hesaplaşmak istiyorsanız 12 Eylülün düzenini ortadan kaldırın. İnsanlar bırakın hakkını arasın, adalet gerçek bulsun ve iş sahipleriyle de hesaplaşılsın…

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – Hakkını arasın ama terörist olarak sokaklarda…

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Hakkını arasın, hakkını arasın da maskeyle çiçek mi atıyor, molotof mu atıyor, taş mı atıyor? Maskeyle ne atıyor? Niye maske takıyor?

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – KDV’yle, ÖTV’yle üretici köylü mağdur edilmesin.

Saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – İnsan öldürerek, sokakları terörize ederek olmaz bu.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Sokakları kim terörize ediyor?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tüzel.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Şimdi, on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 15.47

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 16.04

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fehmi KÜPÇÜ (Bolu), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 94’üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına geçiyoruz.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler

1.- İstanbul Milletvekili Halide İncekara ve 27 Milletvekilinin; Konya Milletvekili Kerim Özkul ve 25 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Tülay Selamoğlu ve 21 Milletvekilinin; Adana Milletvekili Ali Halaman ve 20 Milletvekilinin; Yalova Milletvekili Temel Coşkun ve 23 Milletvekilinin; BDP Grubu adına Grup Başkanvekili Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın ve Yalova Milletvekili Muharrem İnce ve 22 Milletvekilinin; Üstün Yetenekli Çocukların Keşfi, Eğitimleriyle İlgili Sorunların Tespiti ve Ülkemizin Gelişimine Katkı Sağlayacak Etkin İstihdamlarının Sağlanması Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/136, 176, 177, 178, 179, 180, 181) (S. Sayısı: 427) (x)

 

BAŞKAN - Bu kısmın 1’inci sırasında yer alan, Üstün Yetenekli Çocukların Keşfi, Eğitimleriyle İlgili Sorunların Tespiti ve Ülkemizin Gelişimine Katkı Sağlayacak Etkin İstihdamlarının Sağlanması Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonunun 427 sıra sayılı Raporu üzerinde dünkü birleşimde yapılan görüşmelerin İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre devamına ilişkin verilen önerge geri alınmıştır. Bu durumda Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmıştır.

Şimdi, 2’nci sırada yer alan, Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonunun 454 sıra sayılı Raporu üzerindeki genel görüşmeye başlıyoruz.

2.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 22 Milletvekilinin; Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 Milletvekilinin; Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ve 24 Milletvekilinin; İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve 24 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Hülya Güven ve 22 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl ve 37 Milletvekilinin; Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 22 Milletvekilinin ve Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 20 Milletvekilinin; Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) (S. Sayısı: 454)x

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

İç Tüzük’ümüze göre Meclis araştırması komisyonu raporu üzerindeki genel görüşmede ilk söz hakkı önerge sahiplerine aittir. Daha sonra, İç Tüzük’ümüzün 72’nci maddesine göre siyasi parti grupları adına birer üyeye, şahısları adına iki üyeye söz verilecektir. Ayrıca, istemleri hâlinde Komisyon ve Hükûmete de söz verilecek, bu suretle Meclis araştırması komisyonu raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmış olacaktır.

Konuşma süreleri Komisyon, Hükûmet ve siyasi parti grupları için yirmişer dakika, önerge sahipleri ve şahıslar için onar dakikadır.

Komisyon raporu 454 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Rapor üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum:

Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu, Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, İzmir Milletvekili Hülya Güven, Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu, Hakkâri Milletvekili Adil Zozani; gruplar adına, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Ali Öz, Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Bingöl Milletvekili İdris Baluken, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mehmet Hilal Kaplan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Gümüşhane Milletvekili Kemalettin Aydın; Komisyon adına Adana Milletvekili Necdet Ünüvar, şahıslar adına Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş konuşacaktır.

Şimdi, önerge sahipleri adına ilk konuşmacı, Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı.

Şimdi, Sayın Atıcı, iki konuşma hakkınız var, ikisini birleştiriyorum talebiniz üzerine. Yirmi dakika.

Buyurunuz efendim.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerine söz almış bulunuyorum. Yurt içinde, yurt dışında, özellikle de milletin kürsüsünde konuşanlara şiddet uygulamayan ve şiddet uygulayanları aklamayan milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, şimdi sizlere iki soru soracağım ve bazı şıklar vereceğim.

Soru 1) AKP milletvekillerinin özgür iradeleriyle veya talimatla bir araştırma önergesine kabul oyu vermeleri için aşağıdakilerden hangisi gerekir?

a) Birilerinin ölmesi gerekir.

b) Bu işten bir çıkar elde edilmesi gerekir.

c) Kamuoyunun oyalanması gerekir.

d) Yukarıdakilerden herhangi biri, hatta mümkünse birden fazlası gerekir.

Cevabınız elbette ki (d) şıkkıdır.

Şimdi 2’nci soruyu soruyorum değerli arkadaşlar: Herhangi bir konuda verilen araştırma önergesi kabul edildiğinde ne olur?

a) Komisyon çalışması olabildiğince ötelenir.

b) Tarafların ve toplumun gazı alınır.

c) Büyük bir çoğunluğu uygulanmamak üzere çeşitli kararlar alınır.

d) Yukarıdakilerden herhangi biri, hatta mümkünse birden fazlası…

Evet, cevabımız yine (d) seçeneği.

Şimdi 1’inci sorumuzu irdelemek istiyorum. 1’inci sorumuzda “Milletvekillerinin özgür iradeleriyle veya talimatla kabul oyu vermeleri için ne gerekiyor?” diye sormuştum. Niye bu soruyu sordum?

Bakın arkadaşlar, tarih: 14 Mart 2012 yani Tıp Bayramı. Sağlık çalışanlarına yönelik giderek artan şiddetin araştırılması ve çözüm üretilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin devreye girerek bir araştırma komisyonu kurmasını istedik. Ne oldu? Henüz daha kimse ölmemişti. Tabii ki AKP milletvekillerinin oylarıyla bu komisyonun kurulması reddedildi. AKP milletvekili kürsüye çıkarak şu açıklamayı yaptı, tutanaklardan okuyorum: “Şimdi bilinç arttığı için artık sağlık çalışanlarına şiddet daha da azalmıştır. Hekim ile vatandaş bütünleşmiştir.” Bu sözlerinizin üzerinden sadece otuz üç gün geçti, sadece otuz üç gün ve ne yazık ki bir meslektaşımız Operatör Doktor Ersin Arslan öldürüldü. Allah rahmet eylesin. Yeniden araştırma önergesi verildi. Bu sefer aynı iktidar, aynı milletvekilleri bu kürsüye çıkarak dedi ki: “Basının, meslek örgütlerinin samimi desteğine ihtiyacımız var. Elbette muhalefetin de desteğine ihtiyacımız var. Sorun böylesine kadim bir sorundur.” Siz dediniz bunu. Otuz üç gün önce “Sorun yok.” demiştiniz, birisi öldürüldü, sorunu ortaya çıkardınız hem de kadim sorun olarak.

Peki, başka araştırma komisyonları için benzer olaylar yaşandı mı? Hemen çok canlı bir örnek vereceğim size: Doping olayları için yine benzer olaylar yaşandı. Sporcumuzun ölümünden önce, yine bu kürsüye çıkıp dedik ki: Doping zararlıdır, doping sporcularımızı öldürür, doping yüzümüzü kara çıkartır; gelin, bir komisyon kuralım. Ne yaptınız? AKP oylarıyla reddettiniz. Şimdi de hemen arkasından bir sporcumuz aşırı doz dopingden ölünce derhâl bir araştırma önergesi vererek, yine o mübarek ellerinizi kaldırarak bu araştırma önergesini kabul ettiniz ve kabul ederken de bizim sözlerimizi kullanarak bu kürsüden konuşmalar yaptınız. Peki, ders aldınız mu bunlardan? Hayır.

Üçüncü örneğini Soma’da yaşadık. Nisan ayında, Soma’da maden cinayetleri olabilir, araştıralım diye bir önerge verdik, yine reddettiniz, yine insanlar öldü, 301 canımız gitti ve araştırma önergesi verdiniz. Katliamdan önce, iktidar milletvekilleri, bu kürsüden Soma’daki maden işletmelerinin madencilik sektörü açısından dünyadaki ve Türkiye’deki pek çok madene göre çok iyi konumda olduğunu söyledi ama katliamdan sonra yine aynı insanlar çıkıp burada “Enerji ve madencilikle ilgili politikalar mutlak surette masaya yatırılmalı.” dedi. İşte, yaptığınız bu ikircikli politikalar yüzünden, sizin yüzünüzden siyaset kurumuna olan güven iyice azaldı.

İşte, size verdiğim bu üç örnek nedeniyle size 1’inci soruyu sordum. “Bu üç örnekten bir özet çıkarıp iki kelime söyler misiniz?” diye sorarsanız, evet söylerim, iktidar acizdir derim.

Şimdi, 2’nci sorumuzu irdeleyelim. 2’nci sorumda da size demiştim ki: Araştırma önergesi kabul edildiğinde ne olur? Bakın canlı örnekleriyle sizlere anlatacağım ve bundan sonra özellikle Soma için verilen araştırma önergesinde neler olabileceğini sizlere aktarmaya çalışacağım.

25 Nisan 2012 tarihli ve 1014 sayılı, Komisyonun kurulmasına ilişkin TBMM Kararı yani Şiddet Komisyonunun kurulmasına ilişkin karar 3 Mayıs 2012 tarihinde  Resmî Gazete’de yayımlandı. Bu Komisyon yani Sağlık Çalışanlarına Yönelik -altını çiziyorum- Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Komisyon Ocak 2013’te çalışmalarını tamamladı ve çok güzel bir çalışma yaptı, o çalışmada hepimizin emeği vardı ve çok iyi bir iletişim örneği sergileyerek  Komisyon üyeleri bu kararın altına oy birliğiyle imza attı arkadaşlar. Oy birliğiyle dedik ki: Bu kararın, bu raporun altında hepimizin imzası var çünkü şiddet ve ölümler, özellikle halkın kendini emanet ettiği sağlık çalışanlarına yönelik şiddet kesinlikle partilerüstü bir kavramla ele alınmalıdır. Evet, sizin sağlık politikalarınızı beğenmiyoruz, sizin sağlık politikalarınız halkımızı mağdur etti ama bütün bunları bir kenara bırakacağız, konumuz şiddettir. Şiddet konusunda bütün partilerin milletvekilleri oy birliğiyle bir karar aldı. Ne zaman aldı? Ocak 2013. Bugün 28 Mayıs 2014, hiçbir muhalefetimiz olmadığı hâlde Komisyon kurulduktan tam iki yıl kırk üç gün sonra Komisyon Raporu ancak buraya gelebiliyor. İşte, sizin samimiyet dediğiniz şey bu; işte, sizin arkasına sığındığınız komisyonlar bunlar. Yani “Gerçek amacınız bunlar mı acaba, toplumun gazını almak mı acaba, toplumu oyalamak mı acaba?” diye Allah rızası için kendi kendinize sorun. Yani “a” şıkkı işliyor.

Peki, bu kadar geciktirdiniz raporu, şiddet durdu mu acaba hani “Yok.” falan diyordunuz ya? Hayır, tam tersi, sağlık çalışanlarına şiddet giderek artmaya devam etti. Bakın, şimdi size dudaklarınızı uçuklatacak rakamlar vereceğim şiddetle ilgili. Sağlık Bakanlığı “Alo 113 Beyaz Kod” sistemini devreye soktu ve buradan aldığım rakamları sizlerle paylaşacağım. 14 Mayıs 2012’de kuruldu bu sistem, Aralık 2013’e kadar yani bir buçuk yıl içerisinde toplam bakın, 15.137 sağlık çalışanı sözel veya fiziksel olarak şiddete maruz kaldı. Bunun bu kadar olduğunu zannetmeyin, bunlar sadece ve de sadece Beyaz Kod sistemine bildirilen şiddetlerdir. Korkusundan veya gereksizliğinden bildirmeyenlerin sayısını bilmiyoruz yani bu, buz dağının görünen bir parçasıdır sadece. Bu süre içerisinde 5.165 fiziksel şiddet var değerli arkadaşlarım, bakın, 5.165. 10.572 sözel şiddet, küfür vakası yaşanıyor. Şiddete maruz kalanların yaklaşık 10 bini hekim. Canını, malını emanet ettiği evladını, karısını, namusunu emanet ettiği hekime doğrudan şiddet uygulamaya başladı vatandaşımız. Nedenlerini birazdan sizlerle paylaşacağım.

Peki, hani biz Ocak 2013’te raporumuzu yayınlamıştık, tam 66 tane karar almıştık, bunlar uygulansaydı acaba değişiklik olur muydu, şiddet azalır mıydı? İnanın azalırdı. Peki, uygulanmadı diye…

Bakın, Beyaz Kod’dan aldığım rakamlar: 2012 yılında ayda 721 vaka bildiriliyor. 2013 yılında 721 çıkıyor 890’a. 2014 yılında -çok yeni veriler bunlar- 721, 890 çıkıyor ayda 976 şiddet bildirim vakasına. E, insaf!

“Biz keşke bu Komisyonu kurmasa mıydık acaba?” diye şimdi düşünüyorum. Komisyonu kurmuşuz, şiddet artmış yani sanki insanlara “Gidin, şiddet uygulayın.” demişiz gibi bir kavram ortaya çıkıyor ama aslında böyle değil. Şiddetin artmasının bir tek nedeni var, bu raporda oy birliğiyle verdiğimiz kararların bir ikisi dışında hiç ama hiçbir tanesi uygulanmadı.

Peki, toplumda “AKP çalışıyor.” algısı yaratıldı mı? Evet, yaratıldı yani sorumdaki (b) şıkkı da işlemeye başladı. O nedenle dönüp kendi kendimize şimdi soracağız. Diyeceğimiz şu ki: İktidarın daha önce kurulan bu Sağlıktaki Şiddeti, Artan Şiddeti Araştırma Komisyonunda yaptıkları yapacaklarının göstergesidir.

Ben buradan iddia ediyorum, aynı olaylar doping için de, Soma için de yapılacak araştırma önergelerinde karşımıza çıkacaktır. Ben bunu deyince acaba abartmış mı oluyorum? Hayır, daha dün bu yüce Mecliste ne yapacağınızı gösterdiniz. Geçen hafta görüşülmesini kabul ettiğiniz ve taşeron sistemini yani sizin Çalışma Bakanınızın söylemiyle “kölelik sistemi”ni bitirecek kanun teklifini görüşmek için el kaldırdınız. Dün ne yaptınız? Dün gözümüzün içine baka baka hiç utanmadan sıkılmadan “Hayır, bunu şimdi görüşmemize gerek yok.” dediniz. Tutanaklar var.

Şimdi, sizin güvenirliğiniz kaldı mı Allah aşkına? Sizin aldığınız bu 66 tane sağlıkta şiddetin azaltılması için gerekli olan kararları bürokratlarınız uygular mı acaba, halk size inanır mı acaba? İnanmaz çünkü bir yaptığınız bir yaptığınızı tutmuyor.

Şimdi, bakın, birkaç tane örnek okuyacağım size aldığımız kararlardan ve ne olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Aldığımız kararda demişiz ki: “Şiddetle karşılaşan sağlık çalışanına hukuki, tıbbi ve sosyal destek sağlanmalıdır.” İyi mi? İyi, çok güzel. Hukuki destek sağlansın diye çeşitli temaslarda bulunulmuştur. Sağlandı, sağlanmadı ama size bir örnek vereceğim. Bakın, vereceğim bütün örnekler, tamamı, bizim Komisyon raporu yayınlandıktan sonra ortaya çıkan örneklerdir. Yani, burada hamasi nutuk atıp ta sizin iktidarınızın başından beri söylediklerinizi konuşmayacağım; sadece ve de sadece rapor yayınlandıktan sonra gereken önlemleri alsaydınız neler olacaktı, şiddet nasıl olmayacaktı, bunu anlatacağım.

Hani şiddetle karşılaşana hukuki, tıbbi destek sağlanmalı dedik ya, tarih: 29 Ekim 2013, Cumhuriyet Bayramı kutlamaları. Kargaşa çıkıyor ve polislerden de, vatandaşlardan da yaralananlar oluyor. Yer: Ankara Numune Hastanesi. Polisler buraya getiriliyorlar ve muayene ediliyor bir doktor tarafından. Sağlık Bakanlığından üst düzey bir yetkili açık, net bir şekilde geliyor, başhekim marifetiyle “Bu polislere rapor vereceksin, istirahat raporu vereceksin.” diye doktora emrediliyor yani mobbing de uygulanıyor, her türlü sözel şiddet de uygulanıyor. Arkadaşımız direniyor, raporu vermiyor ve başhekimi dava ediyor ve başhekim suçlu bulunarak tazminata mahkûm ediliyor. Peki, bu başhekime ne oluyor arkadaşlarım? Şu anda hâlâ başhekim, şu anda hâlâ başhekim. Şimdi, siz böyle yapan bir adamı ödüllendirirseniz şiddeti nasıl azaltacaksınız? Yani, bir söylediğiniz diğerini hiçbir şekilde tutmuyor.

Aldığımız bir diğer karar, demişiz ki: “Sağlık personelinin dengesiz dağılımı ve sayılarının yetersizliği giderilmeli. Hastalara ayrılan süre arttırılmalı.” Ne kadar insani bir şey değil mi? “Hastaya ayırdığın süreyi arttırsan şiddet olmaz.” demişiz.

Sonra demişiz ki: “Hasta ve hasta yakınlarının bilinçlendirilmesine özel önem göstermeliyiz.” Sonra bakmışız ki bu sistemin işlememesinin bir tek nedeni var: Performans sistemi. Aynı Komisyon karar alıyor -ve ben tebrik ediyorum bütün Komisyon üyelerimizi- cesaretle bir karar alıyor, diyor ki: “Performans uygulamasının çalışma barışını ve ekip anlayışını bozduğu yönündeki eleştiriler dikkate alınmalı ve performans sistemi yeniden gözden geçirilmelidir.” Bakın, bu kolay alınacak bir karar değil. Yani, size “On iki yıllık uygulamanızı bir noktada yeniden değerlendirin.” diyor AKP’li milletvekilleri, CHP’li, HDP’li, MHP’li arkadaşlarım. Hepsi diyorlar ki: “Bu sistem kötüdür.” Ne yaptınız? Hiçbir şey yapmadınız. Hâlâ kaç kelleye baktıysa o kadar para alıyor doktor. Yani, doktor hastaya daha çok zaman ayırırsa aç kalacak, evine ekmek götüremeyecek, o yüzden de süreler hâlâ son derece düşük kalıyor.

Sonra demişiz ki: “Sağlıkta Dönüşüm Programı halka iyi anlatılamamış. Şiddetin nedenleri arasında sayılan hastaların ve toplumun beklenti düzeyini yükseltecek yanlış bilgilendirmeler yapılmamalı.” Yani ne demek istemişiz? “Ayağınıza profesörler gelecek.” demeyin demişiz. Yani “Doktor efendi dönemi bitti.” demeyin, bunlar şiddeti çağrıştırıyor demişiz. Yani “Hadi hastayı bir geri çevirsinler bakalım, ben gösteririm onlara.” demeyin demişiz Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı. Bunları yapmayın demişiz. Peki ne oldu? Aynı söylemler devam ediyor.

Sağlık yöneticileri… Bakın, burada çok… Yani “Başbakan” diyemiyor arkadaşlarım, haklılar ya da “Sağlık Bakanı” diyemiyor, haklılar, başlarına iş gelir ama açıkça diyorlar ki: “Sağlık yöneticileri, özellikle sağlık politikalarını belirleyen siyasetçiler şiddeti kınayan ve sağlık çalışanlarının verdiği hizmetin önemini ve vazgeçilmezliğini vurgulayan söylemler geliştirmelidir.”  Bunu biz söylemişiz hep beraber, bütün milletvekilleri, partilerüstü söylemişiz. Sonra ne yapmışız? Gelmişiz, sanki bunları hiç söylememişiz gibi aynı şiddet uygulamalarına devam etmişiz. Kürsülere saldırmışız, milletvekillerini burada yine dövmüşsünüz; kalkmışsınız ondan sonra “Şiddet acaba niye artıyor?” demişsiniz.

Ondan sonra demişiz ki: “Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet toplumdaki genel şiddet eğiliminden ayrı olarak düşünülmemeli ve toplumdaki genel şiddet eğilimini azaltmaya yönelik politikalar oluşturulmalı.” Mesaj çok açık, diyoruz ki: Ey siyasetçiler, özellikle ülkeyi yönetenler; toplumdaki şiddeti azaltmaya yönelik politika oluşturun.

Şimdi, biz size kalkıp da “Başbakana yuh çekersen tokadı yersin." de mi dedik, bunu mu söyledi size Komisyon ey Başbakan?

Kalkıp biz size “Yerdeki vatandaşa tekme atın.” mı dedik, toplumdaki genel şiddeti azaltın derken bunu mu yapın dedik? Biz size “Tekme atan müşaviri savunun.” mu dedik ey AKP sözcüleri? Siz bunları yaparsanız başımıza daha neler gelecek?

Peki, biz size “İnsanlara ‘mezar soyguncuları’ deyin.” mi dedik? Şiddeti niye çağrıştırıyorsunuz; bunları mı yapın dedik, yoksa toplumdaki şiddeti azaltın mı dedik?

Biz sizlere “Yazarlara ‘sürüngen’ deyin.” mi dedik?

Bakın, bunlar son birkaç haftada mübarek ağızlarınızdan çıkan laflar. Başbakanın, parti sözcünüzün ve Türkiye'yi yöneten bakanların ağızlarından çıkan laflar bunlar.

Biz sizlere “Yurttaşa gidin ‘İsrail dölü’ diyerek nefret suçu işleyin.” mi dedik, şiddeti azaltırken bunu mu yapın dedik?

Değerli arkadaşlarım, bunların hepsini gözden geçirmeniz lazım.

Biz size “Soma’daki insan acısını yaşarken gidin tokat atın.” mı dedik Sayın Başbakan, bunu mu yapın dedik size, toplumdaki genel şiddeti azaltın derken bunları mı söyledik?

“Berkin Elvan öldü diye her gün tören mi yapacağız, ölmüştür gitmiştir.” deyin mi dedik? Bu, şiddeti çağrıştırmaz mı?

Polisi vatandaşa karşı âdeta kışkırtarak “Bu olaylar karşısında polis nasıl sabrediyor anlamıyorum.” deyin mi dedik Sayın Başbakan? Açıkça şiddete davet değil midir, açıkça insanları öldürmeye yönelik, yaralamaya yönelik bir davet değil midir?

Sayın Başbakan, ben şimdi, kalkıp size desem ki: Ben de vatandaşı anlamıyorum bunca yıldır sizin zulmünüze nasıl katlanıyorlar, size nasıl dayanıyorlar, hâlâ oy veriyorlar ben de bunu anlamıyorum mu diyeyim yani ben de mi şiddet dili kullanayım? Hayır.

Soma katliamının acıları yaşanırken kendi sorumluluğundan kaçarak, sizin gibi düşünmeyenleri suçlayarak “Vicdanınıza beton dökülmüş.” mü deyin dedik Sayın Başbakan?

Kızılay’ın İstanbul’daki Müdürü “Ya bu ülkede eşek gibi yaşayacaksınız ya da defolup gideceksiniz.” diyecek ve bir bakanın kardeşi olan bu insan -tırnak içinde bir soruşturma açılmış- hâlâ şu anda görevinin başında olacak. Biz size bunları koruyun mu dedik Sayın Başbakan? Yapmayın.

“Genel şiddeti azaltın.” dedi bu Komisyon bütün milletvekilleriyle, “Toplumdaki genel şiddet azalmazsa sağlıkçılar da, milletvekilleri de, herkes de bu şiddetten nasibini alır, bunlara dikkat edin.” dedi. Umarım bundan sonra dikkat edersiniz.

Saygıyla selamlıyorum. (CHP, MHP ve HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeeoğlu…

Buyurunuz Sayın Dedeoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)

MESUT DEDEOĞLU (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 454 sıra sayılı Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu hakkında söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, sağlık hizmetleri ülkemizin en önemli hizmetlerinden biridir. Bu alanda yapılan her çalışma toplumun hemen hemen bütün kesimlerini ilgilendirmektedir. Tüm dünya ülkeleri bu nedenle sağlık hizmetlerini daha iyi sunmak ve insan sağlığını korumak için köklü çalışmalara yönelmektedir.

Türkiye’de, tüm dünyada olduğu gibi, dönem dönem sağlık hizmetlerinin kaliteli ve verimli, daha etkili bir şekilde sunulması konusunda çalışmalar yapılsa da on iki yıldır maalesef bir çözüm bulunamamıştır. Başlatılan çalışmalar sağlık alanında şiddet olaylarını da önleyememiştir. Sağlık çalışanları şiddete maruz kalma konusunda bugün büyük bir endişe yaşamaktadırlar. Bu endişenin boyutu bölüm, meslek ve bölgelere göre de değişiklik göstermektedir. Hastaneler artık sağlık çalışanları için riskli alanlar hâline gelmiştir. Hastanelerde acil nöbeti tutan personel büyük bir risk altında görev yapmaktadır.

Ülkemizde 2013 yılında, sekiz aylık bir dönem içeresinde sağlık alanında 7.287 şiddet olayı meydana gelmiştir. Büyük çoğunluğu devlet hastanelerinde meydana gelen bu şiddet olayları karşısında sağlık personeli ve hastaneler çok büyük zarar görmüşlerdir, hayatını kaybedenler olmuştur. Gece gündüz demeden çalışan sağlık çalışanı personelimizin olaylar karşısında moral ve motivasyonu bozulmaktadır. Türkiye’nin her yerinde sağlık çalışanlarına şiddet olduğu gibi, Kahramanmaraş’ta da birçok yaşanmış örnekleri bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde sağlık alanında yaşanan şiddet, zaman zaman bazı alanlarda da kendini göstermektedir. Ülkemizde sağlık alanında olduğu gibi eğitim alanında da şiddet maalesef yaşanmaktadır. Öğrencilerin öğretmenlerine şiddet gösterdiğine ve bazen de öğretmenlerin öğrencilerine şiddet gösterdiğine ülkemizde sık sık şahit olmaktayız.

Ülkemizde en büyük şiddet olayı sağlık hizmetleri alanında maalesef kadınlara karşı da gösterilmektedir. Türkiye’de kadınlar gördükleri şiddet karşısında ağır yaralanmakta ve bazen de ne yazık ki hayatlarını kaybetmektedirler. Ülkemizde kadına karşı gösterilen şiddetin boyutu da artmıştır. Hemen hemen her gün ülkemizde bir şiddet olayı, bir cinayet yaşanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şiddet konusunda Hükûmet nedense çaresiz kalmıştır. Ülkemizde sadece on aylık bir dönemde aile içi şiddet nedeniyle 30.254 kadın yaralanmış ve 125 kadın da maalesef hayatını kaybetmiştir. Kadına karşı gösterilen şiddetin yanı sıra çeşitli spor etkinliklerinde de zaman zaman ülkemizde şiddet olayları yaşanmaktadır.

Kısaca, Türkiye’de her yerde şiddet yaşanmaktadır. İşte bütün bu yaşanan şiddet olayları ülkemizde toplumsal bir sorun hâline gelmiştir ve bunun mutlaka irdelenmesi gerekmektedir. Bu toplumsal sorunlar hiçbir zaman kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bu toplumsal sorunlar hiçbir zaman kendiliğinden de ortadan kalkmayacaktır. Ortada bir toplumsal sorun varsa bu sorunun uygulanan Hükûmet politikalarıyla yakinen ilgisi var demektir. Bu nedenle toplumda pek çok alanda yaşanan şiddet olaylarını ortadan kaldırma konusunda Hükûmet politikaları yeniden gözden geçirilmelidir. Aksi taktirde ne sağlık alanında ne eğitim alanında ne spor alanında ne de her yerde şiddet olaylarını önleyemeyiz, ülkemizde çocukları ve kadınları koruyamayız, sağlık çalışanlarına da sahip çıkamayız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlıkta şiddetin önlenmesi konusunda bizler muhalefet olarak, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak üzerimize düşün her türlü görevi yapmaya hazır olduğumuzu buradan bir kez daha ifade etmek istiyoruz. Fakat bu konuda büyük görev ve sorumluluk yine Hükûmete düşmektedir. Sağlık alanında uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı yeniden mutlaka gözden geçirilmelidir. Sağlık çalışanları mutsuzdur, huzursuzdur. Aksayan yönleri acilen ele alınmalı ve mutlaka çözüm üretilmelidir. Bu alanda bugüne kadar yapılan çalışmalar, hastanelerde kuyrukları azaltmak bir yana daha da artırmış durumdadır.

Hükûmet hastanelerde artan kuyruklara mutlaka bir çözüm bulmalıdır. Nöbet konusunda aile hekimlerine yüklenilmesi de hiç doğru değildir. Gece nöbetten çıkan aile hekimleri ve uzman hekimlerin büyük çoğunluğu gündüzleri de mesaiye devam etmek zorunda bırakılmaktadır. Bu tip düzenlemeler sağlık alanında hem iş yükünü artırmakta hem de sağlık personeli arasında huzursuzluğa sebebiyet vermektedir. Bütün bu çalışma şartları karşısında hekimler, dünyada ve ülkemizde ortaya çıkan tıbbî gelişmeleri de takip edemezler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlık çalışanları cephesinde bütün bunlar yaşanırken hastane kapılarında da kuyruklar ve problemler artmıştır. Hastalar bugün verimli ve kaliteli sağlık hizmetini özler hâle gelmişlerdir. Hastane birleşmelerine ilk günlerde çok yakinen sevinen vatandaşlarımızın bu sevinçleri, artan kuyruklar ve ortaya çıkan yeni problemler nedeniyle çok kısa sürmüştür. Hükûmet tarafından büyük umutlarla başlatılan Sağlıkta Dönüşüm Projesi ülkemizde sağlık sorunlarını artırmıştır. Uygulanan sağlık politikaları yüzünden hastalar zamanlarının büyük bir bölümünü poliklinik ve tetkik kuyruklarında geçirmek zorunda kalırken sağlık personeli de hastanede mesailerinin büyük bir bölümünü geçirmeye devam etmektedir. Sağlık çalışanları izin kullanamaz hâle gelmişlerdir. Hükûmet tarafından uygulanan sağlık politikaları yalnızca hastane kuyruklarını artırmakla kalmamış, aynı zamanda, hastaların cebinden çıkan sağlık harcamalarını da çok büyük bir ölçüde artırmıştır. Ülkemizde muayene katkı ve katılım paylarının sürekli olarak artışı vatandaşı zor durumda bırakmaya devam etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu gelişmeler ülkemizde sağlık hizmetlerine ulaşımı iyice zorlaştırmıştır. Sağlık hizmetleri herkes için ulaşılabilir olmalıdır. Sağlık çalışanlarının bütün sorunları ele alınarak en kısa sürede mutlaka çözüme kavuşturulmalıdır. Sağlıkta şiddet sorunu sadece bir güvenlik sorunu değildir, bu sorun toplumsal bir sorundur; ekonomik sıkıntıların dışa yansımasıdır, toplumun bütün kesimlerini yakinen ilgilendirmekte ve etkilemektedir. Bu nedenle toplumsal bir sorun anlayışı içinde ele alınmalı ve mutlaka sağlıkta şiddet önlenmelidir.

Bütün bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Dedeoğlu.

Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer…

Buyurunuz Sayın Yüceer. (CHP sıralarından alkışlar)

CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinde 25 Nisan 2012 tarihinde sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddetin araştırılıp gereken önlemlerin alınması için bir komisyon kurulması kararı alındı. Bu karar, Doktor Ersin Arslan’ın ameliyat ettiği bir hasta yakını tarafından görevi başında öldürülmesinden tam sekiz gün sonra alındı. “Bir sağlık çalışanı ilk kez mi cinayete kurban gidiyordu, ilk kez mi şiddete uğruyordu?” diye sorabilirsiniz. Maalesef hayır. Birçok sağlık çalışanı görevini yapmaya çalışırken, hastaların hayatını kurtarmaya çalışırken hayatından oldu ve şiddete maruz kaldı. Doktor Göksel Kalaycı, Doktor Ali Menekşe, Doktor Ersin Arslan sembolleşen bu isimlerden birkaçı.

Ekranları başında bizleri izleyen yurttaşlarımız, “En birinci görevi toplumun sağlıklı kalması için gerekli önlemleri ve koşulları gerçekleştirmek olan, devlet durumunda bulunan siyasi kuruluşların arasında sağlık çalışanları neden şiddete uğruyor sağlık çalışanları neden cinayete kurban gidiyor?” diyen bir Allah’ın kulu çıkmamış mıdır da bu konuyu araştırmak için, gereken önlemler alınması için bir sağlık çalışanının daha hayatını kaybetmesini beklemişlerdir diye düşünebilirler. Ne acı benzerliktir ki tıpkı Soma faciasından yirmi gün önce ve daha öncesinde, Cumhuriyet Halk Partisi Manisa milletvekillerinin maden kazalarının araştırılıp önlemlerinin belirlenmesi için verdiği önergenin AKP Grubu tarafından eften püften bulunarak reddedilmesi gibi, 301 canımızı kaybettikten sonra benzer önergeyi gidip vermeleri gibi, 2011 genel seçimlerinden sonra seçilip Parlamentoda çalışmaya başladığımız ilk günlerde, geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz -Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, nur içinde yatsın- yiğit, çalışkan ağabeyimiz, İstanbul Milletvekilimiz Ferit Mevlüt Aslanoğlu tarafından ilk olarak verilmiş. Akabinde ben ve birçok milletvekili tarafından bu talep yenilenmiş ve tıpkı daha önce reddettikleri önergeyi Soma faciasından üç gün sonra vermeleri gibi, Ersin Arslan’ın ölümünden sonra da daha önce reddettikleri önergeyi iki gün sonra vermeleri gibi.

Halkımız, Uludere’de, Gezi’de ölen insanlar için kılını kıpırdatmayanların, rahmet bile dilemeyenlerin samimiyetini, vicdanını burada da, Soma’da da sorgulayacaktır. Vicdan vardır ya da yoktur. Vicdan varsa herkes için vardır; bir tek can için de 301 can için de Uludere için de Gezi için de Reyhanlı için de Soma için de Mavi Marmara için de olmalıdır. Vicdan doza, sayıya, kişiye, olaya, duruma bağlı değildir. Bağlı olursa, bunun adı “vicdan” değildir, bunun adı “strateji”dir, bunun adı “samimiyetsizlik”tir. İktidarınız için, iktidarda kalmak için her şeyi yapıyorsunuz; insanlar kutuplaşmış, insanlar ayrışmış, insanlar ölmüş, insanlar yoksullaşmış umurunuzda değil.

Ben, Soma’da hayatını kaybeden yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet, geride kalan acılı ailelerine sabır diliyorum, faciadan kurtulan emekçilere “Geçmiş olsun.” diyorum.

“Kaza geliyorum demez.” demiş atalarımız, çok da doğru söylemiş. Çünkü yaklaşık bir aydır gaz ölçümlerinin normalden çok yüksek seyretmesine, ısının artmasına, daha önce birçok kez kömür kızışmasından dolayı yangın çıkmasına ve bunların külle, suyla, betonla kapatılmasına bakarsak bu olayın adı “kaza” değil. Ve madende güvenlik cihazlarının uyarısına rağmen çalışmaya devam ediliyorsa, en tehlikeli, en ağır işlerin başında olan madenciliği “dayıbaşı”, “ekipbaşı”, “çavuş” adıyla özelleştirip madencileri yaptıkları kazı kadar para alan taşeronların eline veriyorsak, madende karbonmonoksit ölçüm cihazları yeterli aralıklarla yerleştirilmiyorsa, ocakta bir tane yaşam odası, kaçış odası yoksa, müfettişler denetimleri kapıdan yapıp gidiyorlarsa, yani iş güvenliği sağlanmıyorsa ve bu denetlenmiyorsa, bunun adı “kader” de değildir, bunun adı “cinayet”tir, bunun adı “katliam”dır. Buradaki sorumluluğunuzdan “kader” diyerek, “fıtrat” diyerek, ölen madencileri “şehit” ilan ederek kurtulamazsınız. 301 vatandaşımızın vebali boynunuzdadır, bu dünyada da ahirette de hesap vermekten kurtulamazsınız.

Sadece maden şirketi sahiplerinin ve yöneticilerinin göstermelik tutuklanması yeterli değil, Soma katliamının asıl sorumluları madene ruhsat verme yetkisini kendine bağlayan Başbakan, asıl işveren TKİ’nin, Türkiye Kömür İşletmelerinin bağlı olduğu Enerji Bakanı ve iş güvenliği denetimini yapmaktan sorumlu olan Çalışma Bakanıdır, birinci derecede sorumludur.

Ben, burada, milletin kürsüsünden, sayın sorumluları hesap vermeye ve istifaya davet ediyorum. Aslında tüm yaşadıklarımız insanınıza, vatandaşınıza verdiğiniz değerle ilgili. Ülkemizde ne öğretmenin ne işçinin ne memurun ne madencinin ne de doktorun ve hemşirenin değeri var. Ülkemizde yaşamın her alanında şiddet, evet, gerçek ancak sağlık çalışanlarının uğradığı şiddet diğer çalışma yerlerinin alanlarına göre tam 16 kat fazla.

Biz, bu çatı altında 2012’de –biraz önce söyledim- sağlıkta dönüşüm performans uygulamasıyla yöneticilerin, siyasetçilerin hedef gösterici söylemlerinin, uzun çalışma saatlerinin, yetersiz istihdamın, iş yoğunluğunun, insan sağlığına hizmet gibi kutsal bir görev yürüten sağlık çalışanlarına şiddete yol açtığı ve sağlık çalışanlarının şiddete uğrayacağı düşüncesiyle çalışma şevklerinin kırılıp âdeta hastaları ellemekten korkar hâle gelmesinin, kaliteli sağlık hizmetinin sunumunu tehdit etmeye başladığı görüşleriyle verilen 10 önergenin birleştirilip bu Komisyonun kurulması oldu. Tüm iyi niyetimizle Komisyonun sağlıkta çalışanlara yönelik şiddetin önlenmesi için bir umut olacağını düşündük. Komisyon olarak yaklaşık dört aylık süreçte pek çok toplantı yaptık, sosyal tarafları dinledik. Ancak yüz binlerce sağlık kuruluşunun, sağlık mensubunun beklediği rapor herkes için bir hayal kırıklığı oldu. Beklentimiz bu hayati durumun siyaset üstü ele alınıp hiçbir alınganlık gösterilmeden, konu istismar edilmeden, nedenlerinin ve çözüm önerilerinin rapora yansıtılması ve sonuçta da sonuç alıcı gereken adımların atılmasıydı. Ancak rapora bu görüşler açık yüreklilikle, samimiyetle yansıtılmadı. “Onu yazmayalım, bunu yazalım.” mantığı ve siyasi kaygılarla bunların içinden uygun bulunanlar alındı.

Taslak rapora itirazlarımız üzerine oluşturulan raporun “Öneriler” kısmına sağlıkta dönüşüm ve performansa ait birer madde eklendi; geldiğinde yoktu taslak raporda ama bizim itirazlarımızla konuldu, aynen okuyorum: “Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sağlık hizmetlerinin işleyişine yansıyan bölümleri halka tam olarak anlatılmalı.” Yani Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın hiçbir kusuru yok, halka anlatılmamış!

Değerli milletvekilleri, birer madde var koskoca sağlığı baştan aşağı değiştiren Sağlıkta Dönüşüm Programı ve performansa dair ki 24 ayrı toplantıda tüm sosyal tarafların hemen hemen hepsinde bu alanlardaki yanlışlara dikkat çekilmesine rağmen, birer madde ile bunları geçiştirip medyanın olumsuzlukları, kusurları, yanlışları üzerine 8 madde konuldu.

Bakın, Komisyon 25 Nisan 2012’de kuruldu, bir yıl sonra rapor tamamlandı ve bir yıl bir ay sonra bugün Genel Kurula geldi, görüşüyoruz. Bu sürede, önerilen 66 öneriden dişe dokunur hiçbir madde yerine getirilmedi. Sadece Tam Gün Yasası’yla buraya eklenen bir maddeyle şiddet uygulayanların tutuklu yargılanmasına dair bir madde… O da zaten şiddeti önleyici değil, şiddetten sonra önlem alıcı bir madde.

Maalesef üzülerek ifade ediyorum ki sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin engellenmesine katkı sağlamayacak bu rapor da, tıpkı kayıp çocuklar raporu gibi, tıpkı madenciler raporu gibi, İç Tüzük’te komisyon raporlarının akıbeti konusunda denetim mekanizması olmadığı için, bulunmadığı için, çözüm önerileriyle birlikte Meclisin tozlu raflarında yerini alacaktır.

En çok acilde şiddet görüyoruz, yüzde 79’unun acil servislerde olduğunu gösteriyor bize. Çok önemli bir konu da var: Şiddete uğrayan sağlık çalışanı şikâyet etmiyor, bunu rapor etmiyor. Yüzde 60’larda bu oran. Bu gerçekten çok düşündürücü ve sonuç almaya da engel olucu.

Ben konuşmama son verirken şunu söylemek istiyorum: Siyasilerin, yöneticilerin bu kadar yıkıcı, yıpratıcı propagandasına rağmen sağlık çalışanlarına sevgi, saygı duyan, minnetle bizlere, sağlık çalışanlarına teşekkür eden tüm yurttaşlarımızdan Allah razı olsun. Onların bu sevgilerine, saygılarına layık olmaya çalıştığından eminim sağlık çalışanlarının.

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yüceer.

İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal…

Buyurunuz Sayın Tanal. (CHP sıralarından alkışlar)

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin araştırılmasıyla ilgili kurulan Komisyon, evet, 292 sayfadan oluşan bir rapor elimize sundu ama -bunun özeti daha Sağlık Bakanının eline de ulaştı mı, bilemiyorum- sağlık sendikasının yapmış olduğu bir araştırma var. İkisini karşılaştırdığımız zaman arada dağlar kadar bir fark var. Yani, evet, araştırma yapmak güzel bir şey, bu bir ilerlemedir. Emeği geçen herkese ben teşekkür ederim. Biraz önceki hatiplerin bahsettiği gibi, keşke bu konuşmayı… Burada yazılanlar kitap arasında, rapor arasında kalmasa, uygulamaya geçse, temennimiz bu ama bu konuda da mahcup olmak isteriz. Sayın Sağlık Bakanımız da burada, eğer kitaplar arasında bir rapor veya bir düzenleme kalmazsa, insan unsuruyla birlikte hayata geçerse esas anlam ve manasını o zaman ifade eder.

Şimdi, tabii, şiddet ne demek? Şiddet; kendine, bir başkasına, grup ya da topluluğa yönelik olarak ölüm, yaralama, ruhsal zedelenme, gelişimsel bozukluğa yol açabilecek ya da neden olacak şekilde fiziksel zorlama, güç kullanımı ya da tehdidin amaçlı olarak uygulanmasıdır. İş yerlerinde şiddet ise çalışanın işiyle ilgili durumlar sırasında bir kişi veya kişiler tarafından istismar edildiği veya saldırıya uğradığı olaylar olarak tanımlanmıştır. Sağlık kurumlarındaki şiddet; hasta, hasta yakınları ya da diğer herhangi bir bireyden gelen, sağlık çalışanı için risk oluşturan tehdit davranışı, sözel tehdit, fiziksel saldırı ve cinsel saldırıdan oluşan durum olarak tanımlanmıştır.

Yapılan araştırmalara göre şiddetin diğer iş yerlerine göre en çok sağlık alanında görüldüğü ortaya çıkmıştır. Sağlık kurumlarında çalışmanın diğer iş yerlerine göre şiddete uğrama yönünden 16 kat daha riskli olduğu belirtilmiştir. En yüksek şiddete maruz kalınan yerler en yüksek oranla acil servisler olarak bulunmuştur, bu oranı yataklı servisler izlemektedir. Tabii, neden en fazla acil servislerde şiddete maruz kalınmakta? Tabii ki acil bölümler ücretsiz olduğu için ve bu anlamda, tedavi olamayan vatandaşlarımız mecburiyet karşısında, ekonomik sıkıntılar karşısında acil bölümlerde tedavi olmakta, o anlamda, acil bölümlerde, bu olaylarda çok fazla şiddete maruz kalınmakta.

Hekim ve hemşire şiddet oranlarıysa yapılan bir araştırmada: Hemşirelerde sözel şiddete maruz kalma oranı yüzde 86, fiziksel şiddete maruz kalma oranı yüzde 50,4. Hekimlerin yüzde 60’a yakın bir bölümü hem fiziksel hem de sözel/psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Şiddet olaylarının yüzde 21 oranında rapor edildiği belirlenmiştir. Ancak, sağlık kurumlarındaki şiddetin az oranda belirlenmesinin nedeni olarak da sadece yaralanma gibi ciddi olayların şiddet olarak algılandığı, diğerlerinin önemsenmediği görülmektedir. Bunun nedeni ise hastalarla ilk karşılaşılan ve sürekli bire bir ilişki içinde olan sağlık personelinden önemli bir kesimin hemşire grubu olması şeklinde açıklanmıştır. Hekimlerin büyük bir bölümü, tedavinin yapıldığı mekânlarda, hastayla temasın yoğun olduğu alanlarda şiddete maruz kalmaktadır. Her yıl 25 milyon kişi iş ortamında şiddete maruz kalmaktadır.

Kişilerin şiddete başvurma nedenleri sorulduğunda: Tedaviden memnuniyetsizlik, ihmal edilme düşüncesi, kurum yetersizlikleri yani bu ilaç, yatak, cihaz ve benzeri yetersizlikler, ülkede uygulanan sağlık politikaları ve prosedürlerden kaynaklanan sorunlar, bencillik, kişiler arasındaki ilişkilerde mevcut olan saygı sevgi ilişkisi, ailenin toplumsal etkisinin azalması.

Sağlık çalışanlarına göre şiddetse: Hasta yoğunluğu, sağlık çalışan sayısının yetersizliği, ortam güvenliğini sağlamadaki zorluklar.

Bu konuyla ilgili tabii ki siyasal iktidar hep şunu söyler: “Evet, siz bunları eleştiriyorsunuz ama bununla ilgili önerileriniz nedir?” Bununla ilgili önerilerimiz de şunlardır Sayın Bakan:

1) Çalışma ortamında, şiddetle ilgili risklerin belirlenip güvenlik sisteminin etkin ve sistemli bir şekilde çalışmasının sağlanması.

2) Personele, şiddet konusunda eğitim verilmesi.

3) İş yerinde suçu önlemeye yönelik değişiklikler yapılması.

4) Çalışanların katılımıyla hazırlanmış bir yazılı politikanın geliştirilmesi.

5) Hasta ve hekime ferah muayene ve bekleme salonlarının sunulması.

6) Hastanelerin otelcilik hizmetlerinin artmasının sağlanması.

7) Kişi başına düşen doktor sayısı ve sağlık personel sayısının artırılması.

8) Günlük bakılan hasta sayılarının sınırlandırılması.

9) Sistemin olumlu, olumsuz her türlü sıkıntısının sağlık çalışanına fatura edilmemesi.

10) Hastanelerin daha düzenli hâle getirilmesi. (Burada, aşırı yük altında kalan hekimler hasta ve hasta yakınlarına yeterince bilgi verememekte.)

11) Hastanede ve acilde özel eğitimli güvenlik elemanlarının bulunmasının sağlanması.

12) Şiddet uygulayanlara adli cezalar verildiğinin duyurulması.

13) Şiddetin önlenmesinde önce sağlık personelinin güvenliğinin sağlanması ve bunun zorunlu hâle getirilmesi.

14) Hem çalışanların hem de hastaların güvenini sağlamak amacıyla hastanelerde kilitli kapıların olması, alarm sisteminin olması, kapalı devre kameranın olması, elektronik kapıların olması, özel gözlem/izolasyon odalarının olması, güvenlik personelinin bulundurulması, kör alanlara ayna konulması ve bunun gibi yöntemlerin uygulanması.

15) İş ortamındaki olayların önlenmesine yönelik pilot uygulamaların yapılması.

Tabii, burada medyanın da görevleri var, sorumluluğu var. Medya, sağlık sistemiyle ilgili, sağlık çalışanlarıyla ilgili doğru bilgi aktarıp ve sorunun sağlık sisteminden kaynaklandığını ifade ederek toplu bilinçlendirme yapması gerekir.

Tabii, burada güvenlik önlemleriyle ilgili de baktığımız zaman, gerçekten bunlar önemli.

“Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek için ne tür önlemler alınmalıdır?” sorusuna verilecek cevabı da şöyle başlıklar altında sıralayabiliriz:

Güvenlik önlemleriyle ilgili öneriler ise;

1) Şiddet anında güvenliğe haber vermek için acil çağrı butonunun olması gerekir; bunlar yok.

2) Şiddet olasılığı yüksek birimlerde acil ilaç kullanımına bağlı yan etkilerin olduğu birimler, kötü haber alma olasılığı yüksek olan birimler gibi ekstra güvenlik önlemlerinin alınması.

3) Güvenliğin, olaydan sonra değil, olay esnasında müdahale edebilmesi için her serviste, hatta katlarda gezici güvenlik görevlilerinin bulunması.

4) Hastane girişlerinde x-ray cihazlarının bulunması.

5) Güvenlik kameralarının artırılması ve sesli hâle getirilmesi.

6) Güvenlikçi sayısının artırılması.

7) Güvenlikçi yetkilerinin artırılması.

8) Hastane polislerinin olması.

9) Korumalı banko sistemlerinin oluşturulması.

10) Sağlık çalışanlarına koruma teknikleri öğretilmesi.

Bu konuda, tabii, bu önlemlerin alınması lazım, başlıklar altında yine eğitim ve sosyal hizmetlerinin olması lazım, çalışma şartlarıyla ilgili düzenlemelerin olması lazım. Yasal düzenlemeler yapıldı ancak bunlar yetersiz. Hatta, burada -yasal düzenlemelerle ilgili- şiddete başvuranlarla ilgili caydırıcı yasal düzenlemelerin getirilmesi lazım. Bunlar kanunla olur, yönetmelikle olur ama mevcut olan düzenlemeler bu konuda yetersiz.

Peki, sağlık uygulamalarıyla ilgili öneriler ne olur? Sağlık Bakanlığının hasta haklarını hastaneyi kışkırtacak boyuta getirmemesi gerekir. Bugüne kadar, gerçekten, Başbakan da, Sağlık Bakanı da, mümkün olduğunca, hastaları doktorlara karşı kışkırtıcı bir vaziyete getirdikleri için bu olaylar -büyük bir sebebi de- buradan kaynaklanmış durumda.

Peki, hastanelerdeki durumumuz nedir? Doktor performans sistemine göre çalıştırılıyor, çalışıyor. Buradaki performansa dayalı sistemin âdeta parayla ölçülmesi sağlık hizmetlerinde kalitenin düşmesine sebebiyet vermekte, hasta-müşteri ilişkisi başlamakta. Hasta ve müşteri ilişkisinin başladığı yerde de bu sorunları bitirebilmek biraz önce getirmiş olduğumuz önerilerle mümkündür.

Temennimiz o ki en azından bu önerilerimizi siyasal iktidar nazara alır. Ülkemizde sağlık mensuplarına yönelik olan bu şiddetin son bulmasını arzu eder, hepinize teşekkür ederim, saygılarımı sunarım. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

İzmir Milletvekili Hülya Güven…

Buyurunuz Sayın Güven. (CHP sıralarından alkışlar)

HÜLYA GÜVEN (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, 454 sıra sayılı Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu hakkında söz almış bulunuyor, yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde AKP’nin iktidar olduğu on iki yıldan bu yana, şiddetin her türlüsüne maruz kalanlarda hızlı bir artış olduğunu görüyoruz; bu, çok açık bir şekilde görülüyor. Kadına, çocuğa, gençlere şiddet; emekçilere şiddet; engellilere, yaşlılara şiddet.  Aslında örnekler daha da artırılabilir. Yalnızca geçtiğimiz hafta içinde polis şiddetiyle 2 gencimizi kaybettik.

Bizlerin bu Mecliste bulunduğumuz dönem süresince verdiğimiz şiddetle ilgili araştırma önergelerine maalesef AKP iktidarı sıcak bakmadı, hep reddedildi. Soru önergelerine de zaten cevap verilmiyor. Yine de, sağlık çalışanlarına şiddet konusunun Meclis gündemine gelebilmesini, bir buçuk yıllık bir gecikme de olsa olumlu bir adım olarak değerlendiriyoruz. Umuyorum ki diğer konular da acilen gündeme getirilerek çözüm ve önlemleri tartışılabilir, bu fırsat tanınır.

Hatırlarsınız, çok yakın zamanda Manisa Milletvekilimiz Özgür Özel’in Soma’yla ilgili araştırma önergesi reddedilmişti. Hem de siz AKP’li milletvekilleri tarafından. Sonuç ne oldu? 301 kayıp, en az 400 çocuğun babasız kalması, onlarca anne babanın evlatsız kalması ve bebek bekleyen genç annelerin, eşlerin bir anda yapayalnız, sorunlarla baş başa kalması.

Soma’da yaşadıklarımız şiddetin en büyüklerinden değil mi? Yine, sayısı giderek artan diğer iş kazaları da birer şiddet değil mi? Bugün, yine, basında iş kazalarının haberlerini okuduk.

Sağlık emekçilerinin karşılaştıkları şiddetin de toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Tabip odaları, sendikalar, milletvekilleri, sağlık emekçilerine yapılan şiddetin durdurulması için çırpınırlarken iktidarın önem vermediğini, hatta hedef olarak gösterildiklerini yaşıyoruz. Hekim, hemşire ve diğer sağlıkçıların bu durumu, aslında 76 milyon 667 bin yurttaşımızı çok yakından ilgilendirmektedir.

Her koşulda tüm yurttaşlara hiçbir ayrımcılık yapmadan hizmet verme çabası içinde olan sağlık emekçilerini Hükûmet yok saymaktadır. Çok değil, iki gün önce, sağlık çalışanlarının itibarsızlaştırıldığı bir televizyon dizisi izledim. Yılda 365 gün, 24 saat yalnızca hastalarını düşünen sağlık emekçilerinin çalışma koşulları nasıl düzeltilir, nasıl kamuoyuna duyurulabilir diye uğraşmak yerine dizilerle şiddet körüklenmekte, sağlıkçılara karşı düşmanlıklar yaratılmaktadır.

Aslında sağlıkta şiddetin Sağlıkta Dönüşüm’le başladığını hepimiz biliyoruz çünkü Sağlıkta Dönüşüm Projesi’yle yurttaşların sağlık hakkı ellerinden alınmıştır. Nasıl mı? Sağlıkta Dönüşüm’le getirilen ve tam gün olmayan bir tam gün yasasıyla, uygulanan performans sistemiyle; acil servislerde uzman olmayan, servisi tanımayan elemanların, aile hekimlerinin nöbet tutmaya zorlanmasıyla ve hastanelerde de az sayıda hekim ve hemşirelerin istihdam edilmesiyle.

Aslında pek çok neden sayılabilir. Vazgeçilmeyen performans sistemi, hekimleri belirli zamanlara çok şey sığdırmaya çalışan bir makineye dönüştürerek iyi olması gereken hasta-hekim ilişkisini yok etmektedir. Buna hepimiz şahidiz. Bu da şiddete yol açan etkenlerden, nedenlerden biridir zaten.

Hekim ve diğer tüm sağlık çalışanları bugün iş doyumsuzluğunu ve tükenmişliği yaşamaktadır. Bütün bunlar aslında göz ardı edilmekte.

Sağlıkta şiddet gören emekçilerin oranının diğer iş kollarına göre -maden emekçilerini ben hariç tutuyorum- 16 kat daha fazla olduğu saptanmıştır.

Aslında özetlersek, iktidar sağlık sistemindeki çarpıklıkların üstünü, sağlık emekçilerini hedef göstererek örtmeye çalışmaktadır.

Yine, Hükûmet, Soma’da ve diğer tüm iş alanlarında sistem kuramadığı, taşeronluğu kaldıramadığı için kazalardan ne kadar sorumlu ise sağlık hizmeti verilmesi sırasında şiddetin ortaya çıkmasından da o kadar sorumludur. Eğer sağlıkta şiddet gerçekten önlenmek isteniyorsa öncelikle Sağlıkta Dönüşüm Projesi gözden geçirilmelidir. Esas olarak da tüm yurttaşlara eşit, bedelsiz ve kaliteli sağlık hizmeti verilmesinin yolları açılmalıdır. 2011 seçimlerinden önce Sayın Başbakan ne demişti? “Tüm özel hastaneler bedava.” demişti, değil mi? Şimdi yurttaşlar özel hastanelerin kapılarının önünden bile geçemiyorlar.

Yine, acil hizmette kırmızı, sarı gibi alan kodları geldi yani gerçek acil hasta, yalancı acil hasta diye. Bu tanımı da hekim yapmak zorunda ve her gelene de acil teşhisi koyması yasak ve “Acil değildir.” diyerek evine gönderilen hastaların hayatlarını kaybettiği haberleri az değil. Baş ağrısı nasıl basit görülebilir ki! Bir hasta acile geldiyse mutlaka acildir ama başka amaçla geliyorsa o amacın da ortadan kaldırılması gerekiyor.

Aslında yurttaşlarımız ilaçlarını rahatlıkla alamıyorlar çünkü katkı payını ödeyemiyorlar. Sürekli Bakanlık ilaç maliyetlerinin artışından bahsediyor. Aslında en az kişi başı ilaç harcaması bizde, biliyor musunuz? Örnek vereceğim birkaç tane: Amerika Birleşik Devletleri 995 dolar, Almanya 632 dolar, ekonomik kriz var dediğimiz Yunanistan’da ise 673 dolar, bizde ise 105 dolar. Bu rakam da aslında adil bir dağılım sonucu değil çünkü yurttaşlarımız zaten katkı payı nedeniyle ilaçlarını alamamaktadırlar.

Yine, sağlıkta uygulanan paket bedellerinin düşük olması da hasta için sorun yaratmaktadır. Hastanın ödediği katkı payının artması ya da tıbbi malzemeleri almak zorunda bırakılması da şiddete yol açabilen bir ayrıntıdır ve bu sıklıkla da karşımıza çıkmaktadır.

Bugün, hastalar tedavi için ilaç da bulamıyorlar ve bunun sorumlusu olarak da sağlık emekçilerini görüyorlar. Kaç tane lösemi hastası var, kemik iliği nakli bekliyor. Sayın Bakan kemik iliği nakillerinin yapılabilmesi için Kızılay ile yakın zaman bir protokol imzalamış. “Şimdiye kadar neredeydiniz?” diye sormak istiyorum. Bu da seçimden sonra unutulacak bir seçim yatırımı herhâlde.

Sayın milletvekilleri, sağlık emekçilerinin de insan hakları vardır ve unutulmaması gerekir. Birçoğunun özlük hakları sümen altı edilmiş durumda, tümüyle taşeronluğa doğru gidiş görünüyor. Sağlık emekçilerinin haklarını, hasta haklarını iyi tanımlamak, kesin çözüme ulaşmak ve en önemlisi de uygulamak gereklidir.

Araştırma önergesine ait önerilerde cezaların artırılması isteniyor. Doğru, cezalar artırılmalı ancak tazminatların ya da cezaların şiddeti azaltmayacağı da unutulmamalıdır.

Bu araştırma önergesi sonucunda, sağlık emekçilerine şiddetin son bulacak sonuçlara ulaşmasını ve sonuçların kâğıt üstünde kalmamasını dileyerek saygılarımı sunuyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Güven.

Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu…

Buyurunuz Sayın Baloğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSTAFA BALOĞLU (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olaylarının araştırılması ve gerekli önlemlerin belirlenmesiyle ilgili kurulan Komisyon raporu hakkında söz aldım. Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Günümüz dünyasında sıkça karşımıza çıkan “iş yerinde şiddet” küresel bir sorun hâline gelmiş fakat problemin gerçek boyutu henüz netlik kazanamamıştır. Bunun yanında, iş yeri şiddetinin kişi, kurum ve toplum açısından büyük bedelleri olduğu aşikârdır. Günümüzde şiddet vakasıyla hemen hemen her iş yerinde karşılaşılıyor olmasına rağmen, özellikle bazı sektörlerde şiddet olaylarının daha sık yaşandığı görülmektedir. Bu sektörlerin en başında sağlık sektörü gelmektedir. Dünya genelindeki araştırmalara bakıldığında, tüm iş yeri şiddeti vakalarının neredeyse dörtte 1’inden fazlasını sağlık sektörü vakaları oluşturmaktadır.

Ülkemizde sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artmasının nedenlerinin üzerinde düşünüp çözüm üretmek son derece önem arz etmektedir. Şiddet vakaları daha tehlikeli boyutlara ulaşmadan da bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi öncelikle şiddetin analizi yapılmalı ve sonrasında da gereken önlemlerin alınması yolunda adımlar ivedilikle atılmalıdır.

Diğer ülke örneklerinden de anlaşıldığı üzere, problem ulusal değil globaldir. Tüm dünyada sağlık alanında şiddet vakaları yaşanmakta ve önlemler üzerinde tartışmalar yapılmaktadır çünkü biliyoruz ki genel anlamıyla şiddet olgusu günümüz toplumlarının temel sorun alanlarından birini oluşturmaktadır. Aslında bulgular, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de aynıdır. Yapılan bazı çalışmalarda şiddetin, diğer iş yerlerine göre en çok sağlık alanında ortaya çıktığı, sağlık alanındaki iş yeri şiddetinin diğer sektörlerdeki şiddetten farklılıklar gösterdiği ifade edilmiştir. Bir başka çalışmada, sağlık kurumlarında çalışmanın diğer iş yerlerine göre şiddete uğrama yönünden 16 kat daha riskli olduğu belirtilmiştir. Sorunun global olması şiddetin önlenmesi konusunda çalışmalar yapmış ve başarılı sonuçlar elde etmiş ülkeleri örnek almak açısından önemlidir. Bu bakımdan, ülke örnekleri üzerine daha çok eğilmeli ve araştırmalar genişletilmelidir.

Yapılan çalışmalarda “ülkemizde sağlıkta şiddet” denildiği zaman üzerinde durulması gereken en önemli konu iletişimdir. Hasta ile hekim ve sağlık çalışanları arasındaki kötü iletişim şiddetin nedenleri arasında en üst sırada yer almaktadır. Bunun yanında hastalık psikolojisi, sağlık çalışanlarının ilgisizliği, uzun bekleme süreleri, sağlık çalışanlarının aşırı iş yoğunluğu ve diğer konular sırayla şiddetin kaynağını oluşturmaktadır. Burada önemli olan nokta sağlık kurumlarında gözlenen şiddetin toplumdan bağımsız değerlendirilmemesi gereğidir çünkü şiddet, toplumdaki bir profilin yansımasıdır. İşte bu amaçla, Meclisimizde tüm grubu bulunan partilerimizin ortak iradesiyle bir Meclis araştırması komisyonu kurulmuş ve Komisyonumuz çok yoğun ve verimli  bir çalışma sonucunda, 17 üyesinin imzasıyla raporunu Meclis Başkanlığımıza sunmuştur.

Komisyonumuz dört aylık çalışma süresince 24 resmî toplantı yapmış ve araştırma konusunda bilgi sahibi olmak için ilgili kamu kurum ve kuruluşları, akademisyenler, ilgili sivil toplum kuruluşları ve şiddet mağduru sağlık çalışanlarıyla görüşmüş, bilgi ve önerilerine başvurmuştur. Ayrıca, yerinde dört ayrı ziyaret gerçekleştirilmiştir.

Komisyon çalışmaları sırasında ve sonunda öneri ve taleplerimiz Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumlara iletilmiştir.

Şiddet insanlık tarihi kadar eski bir olgudur ve birçok bireysel ve toplumsal ögeyle birlikte irdelenmesi gerekmektedir. Sağlık kurumlarında şiddet hasta, hasta yakınları ya da herhangi bir bireyden gelen, sağlık çalışanı için risk oluşturan tehdit davranışı, sözel tehdit, ekonomik istismar, fiziksel saldırı ve cinsel saldırı olarak tanımlanmaktadır.

Sağlık çalışanlarına iletişim ve gerginlik azaltma tekniklerinin verildiği bir eğitim programının oluşturulması şiddeti uygulayanlara ceza ve yaptırımların artırılması kadar önemlidir çünkü bu şekilde sağlık çalışanı şiddet olaylarının yönetimini öğrenecek, olay gerçekleşmeden sonlandırma imkânı bulabilecektir.

Bunun yanında, sağlık personelinin maruz kaldığı her bir şiddet olayının raporlanması ve belgelenmesini sağlamak gerekmektedir. Bakanlığımız, mevzuat çalışmaları kapsamında Sağlık Çalışanlarına Karşı Hasta ve Hasta Yakınları Tarafından Uygulanan Şiddet Olaylarını Önlemek Konusunda Çalışan Güvenliğinin Sağlanması Genelgesi’ni 14/5/2012 tarihinde yayımlamıştır. Bakanlık ve bağlı kuruluşlarınca yapılacak hukuki yardıma ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla Sağlık Bakanlığı Personeline Karşı İşlenen Suçlar Nedeniyle Yapılacak Hukuki Yardım Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik yine aynı tarihte Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Tüm sağlık çalışanları yapılan bu mevzuat çalışmaları doğrultusunda, şiddete maruz kaldığı durumlarda Bakanlığımız tarafından gerekli destek ve hukuki yardımı alabilmektedir.

Tüm sağlık kurumlarında başhekim yardımcısının doğrudan takip edeceği, çalışan güvenliği birimleri kurulmuştur. Bağlı birimlerdeki çalışan hakları ve güvenliğine ilişkin iş ve işlemleri yürütmek üzere halk sağlığı müdürlükleri ve il sağlık müdürlüklerinde bir müdür yardımcısının doğrudan takip edeceği Beyaz Kod Koordinatörlükleri kurulmuştur. Şiddet olaylarının hukuki aşamalarının takip edilmesi amacıyla her ilde Beyaz Kod İl Koordinatörleri görevlendirilmiştir. Bakanlık bünyesinde Beyaz Kod birimi kurulmuş ve tüm sağlık çalışanlarının anında ulaşabilmeleri için yirmi dört saat hizmet veren "Alo 113" telefon hattı tahsis edilmiştir.

Sağlık kurum ve kuruluşlarındaki güvenlik görevlisi sayıları arttırılmış, gerçek zamanlı takip kamera sistemlerinin kurulması sağlanmış ve kamera sayıları arttırılmıştır. Sağlık çalışanlarına, çalışan güvenliği ve Beyaz Kod uygulamaları anlatılmış, iletişim, öfke kontrolü, zor insanla başa çıkma konularında eğitimler verilmiştir. Yine, hasta ve çalışan güvenliği sempozyumları düzenlenmiştir.

Sağlık çalışanlarına şiddetin azalmasına yönelik toplumsal farkındalık çalışmaları kapsamında "Sevgi En İyi İlaçtır" temalı kampanya düzenlenmiş, Emeğe Saygı Şiddete Sıfır Tolerans Sempozyumu, hasta ve çalışan güvenliği sempozyumları gerçekleştirilmiştir.

Yine “Özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personel, bu görevleriyle bağlantılı olarak kendilerine karşı işlenen suçlar bakımından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun uygulanmasında kamu görevlisi sayılır.” Eklenen bu maddeyle, sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele karşı görevleri sırasında veya görevleri dolayısıyla işlenen kasten yaralama suçu tutuklama nedeni varsayılan suçlar arasına alınmıştır. Buna göre, hâkim, sağlık personeline karşı kasten yaralama suçunun işlendiği kanaatine varır ise tutuklama kararı verebilecektir. Ayrıca, özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personel de bu görevleriyle bağlantılı olarak kendilerine karşı işlenen suçlar bakımından Türk Ceza Kanunu’nun uygulanmasında kamu görevlisi sayılmaktadır.

Komisyonumuz raporuna göre, şiddet nedeni olarak şiddeti uygulayanlar bakımından, doktora önyargı, özellikle sağlık hizmeti sunucularına karşı olumsuz önyargılar; acil hasta kavramının açık olarak belirlenmemesi; yüksek beklenti; akıl hastalığı ve madde bağımlılığı öne çıkmaktadır.

Mağdurlar bakımından ise, Sağlık Bilgi İletişim Merkezi hakkında yeterli bilgilendirme yapılmadığından amaç dışı başvuruların yapılması, olumsuz fiziki ortam koşulları; uzun, yorucu çalışma süreleri, hizmet sunumunda çalışan personelin nicelik olarak yetersizliği, geç karar veren yargı sistemine genel güvensizlik, sağlık hizmetine özgü önleyici ve caydırıcı mevzuatın eksikliği olarak görülmektedir.

Raporda, medyada sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti teşvik eden haberlerin ve şiddeti içeren yapımların varlığı, sağlık çalışanları konusunda olumsuz haberlerin ilgi görmesi nedeniyle sürekli alana ilişkin olumsuz haber yapılması şiddeti tetikleyen ve artıran bir unsurdur. Bunun önlenmesi için ise başta sağlık alanında medyada yer alacak haberler için izleme ve denetim sistemi kurulması olmak üzere, kamu spotları yapılması, dizi filmler ve sinema filmlerinde sağlık çalışanlarına yönelik şiddet sahnelerinin kullanılmaması gibi önlemler getirilmelidir.

Rapora göre, olaylarda şiddete maruz kalanların yüzde 56'sı kadın, saldırganların çoğu hasta yakını ve erkek. Alkol, madde bağımlıları ve psikiyatrik bozuklukları olanlar daha çok şiddete başvurdu. Şiddet uygulayanlar daha çok 30 yaş altı, eğitimsiz ve işsiz kişiler.

Çözüme yönelik ise, kamu-özel sektör ayrımı yapılmadan tüm sağlık kurumlarında standart bir şiddet yönetimi politikası oluşturulması, çalışana yönelik şiddetin önlenmesi için her türlü idari ve hukuki tedbirin alınması, sağlık çalışanının dengesiz dağılımı ve sayısal yetersizliğinin giderilmesi, performans uygulamasının çalışma barışı ve ekip anlayışını bozduğu yönündeki eleştiriler doğrultusunda bu konuda yeni düzenlemeye gidilmesi, SABİM’i tanıtan bilgi ve farkındalık artırıcı çalışmalar yapılması, çalışanlar hakkında yapılan şikâyetleri etkili bir ön değerlendirmeye almak, toplumun ve hastanın beklenti düzeyini artıracak yanlış bilgilendirmeler yapılmaması gibi önlemler sayılabilir.

Toplumdaki genel şiddeti azaltmaya yönelik politikalar oluşturulması, silaha erişimin zorlaştırılması, sağlık haberciliğinin uzmanlaşmış kişilerce yapılmasının temini, suç oranı ve madde kullanımı yüksek olan bölgelerin belirlenmesi ve bu bölgelerde sağlık kurumlarında ve gezici sağlık hizmetlerinde daha etkin güvenlik önlemlerinin alınması tedbir olarak öngörülmüştür.

Komisyon raporumuzun bu toplumsal yaramıza şifa olması için bir araç olacağına inancımla hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baloğlu.

Hakkâri Milletvekili Adil Zozani.

Buyurunuz Sayın Zozani. (HDP sıralarından alkışlar)

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, araştırma komisyonunun raporu üzerine grubumuz adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, sağlıkta şiddet konusu deyince, hep kriminal vakalarla değerlendirilen ve kriminalize edilen bir vakadan söz ettiğimizi bilmek gerekiyor. Açıkçası, sağlıkta şiddetin temellerine, kaynaklarına inmeden, onlara kalıcı ve gerçekçi çözümler üretmeden bu sorunu bertaraf etme şansının olmadığını ifade etmek gerekiyor.

Şimdi, sadece son dönemlerde kriminalize edilmiş birkaç vaka üzerinden, olay üzerinden bu olayı değerlendirdiğiniz zaman, sağlıktaki bu vakayı değerlendirdiğiniz zaman, etkili bir sonuç çıkarma şansı var mıdır? Bizce yoktur.

Şimdi, 400 küsur sayfalık bir komisyon raporu var, ben de incelemeye çalıştım, bol bol şiddet tarifi yapılmış; ülkelere göre şiddet tarifi yapılmış, bilim adamlarına göre şiddet tarifi yapılmış, şiddete ilişkin ansiklopedik bilgiler, ne varsa hepsi oraya konulmuş. Öğreniyoruz, orada şiddetin her türlü tarifini görüyoruz.

Çözüm önerilerine gelince, çözüm önerileri konusunda atılacak adımlara gelince, şimdi, bir buçuk yıldan bu yanadır Meclisin gündeminde var olan bir olaydan söz ediyoruz. Öncesi de var ama Meclisin gündemine bu konuyu aldığından bugüne kadar Sağlık Bakanlığı, Hükûmet bu konuda ne yaptı? Sorunun cevabı bu. Yani raporda öngörülen başlıklara ilişkin, çözüm önerilerine ilişkin olarak bu süre içerisinde bir şey yaptı mı? Yapmadı. Butondan söz edildi, onun dışında bir şeyden söz edilemiyor. Burada bol bol suçlamalar ve bol bol popülist yaklaşımlardan dem vuruldu, ancak bu sorun, bir buçuk yıl önce olduğu gibi, iki yıl önce olduğu gibi hâlâ gündemde mevcut ve hâlâ hastanelerde, maalesef, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet vakalarıyla karşı karşıyayız. Şimdi, sağlıktaki şiddet vakalarının gündemimize gelebilmesi için Ersin doktorların ölmesi mi gerekiyor? Tabii ki hayır, önce önleyici tedbirleri almak gerekiyor. Sadece doktorlar mı? Doktorlar değil. Burada sağlık politikalarını konuşurken de doktor merkezli, hekim merkezli bir değerlendirme yapılıyor, bu da yetersiz.

Şimdi, orada çalışan, sağlık sektörü içerisinde çalışan hemşirelerin sorunlarına, sağlıkta çalışan memurların sorunlarına, taşeronlar marifetiyle çalıştırılan insanların sorunlarına değiniliyor mu, onlara bir çözüm önerisi geliştiriliyor mu? Yok. Bir bütün olarak oradaki güvenliğin kendisi dahi özelleştirildi. Şimdi, bu konuda bir karar vermeniz gerekiyor. Siz Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi kamu marifetiyle sağlanan, oradaki bir güvenliği mi esas alıyorsunuz, özel sektör marifetiyle sağlanan -ki Amerika modeli biraz daha bunu çağrıştırıyor- Amerikancı bir model mi esas alıyorsunuz bu konuda? Güvenliğinden tutun da işte hekimine kadar birçok alanda artık sözleşmeli taşeronlaştırma sistemini baz aldınız, esas aldınız. Sorunun kaynağı, bir parçası bu. İkinci önemli parçası şu: Şimdi, sağlıkta dönüşümü siz bir reform olarak ifade ediyorsunuz, ancak, bu reform sağlıkta darbeye dönüştü. İçini doldurursanız, sorunları bertaraf etmeye dönük bir politikayla soruna yaklaşırsanız bu reform olur. Ama adına “reform” deyip sağlık sistemini yerle bir edecek politikalar geliştirirseniz bunun adı -siz “reform” koysanız bile- sağlıkta darbedir, yaşanan budur. Performans sistemi hemen hemen bütün hatiplerin burada dillendirdiği konuların başında geliyor. Bu bir faciadır ve Sağlık Bakanlığı bu performans sistemine ilişkin olarak hâlâ kendi politikalarının doğruluğunu savunur burada: Hükûmet bunun reform niteliğinde bir girişim, bir uygulama olduğunu savunur burada. Kesinlikle böyle değil.

Üçüncü önemli sorun: Sağlıkta belirli kentlerde merkezîleşme yarattınız, sağlık hizmetlerini Türkiye'nin belirli kentlerine yoğunlaştırdınız, sağlıkta “taşra” kavramını gündemleştirdiniz. Artık “taşra” diye tarif edilen bölgelerde bu merkezler dışında kalan diğer yerlerdeki sağlık hizmetine erişim, vatandaş açısından tartışmalı bir konu durumuna geldi. Sağlık hizmetine etkili erişim, verimli sonuç alma bakımından Türkiye'nin neredeyse dörtte 3’ü atıl duruma düştü. Taşradaki bu hastanelerdeki sağlık uygulamaları vatandaşı tatmin edemeyecek duruma geldi.

Şimdi, düşünün ki Ağrı’dan bir vatandaş alıyor hastasını, buraya geliyor 3 refakatçisiyle; zaman zaman oluyor. Dün Numune Hastanesinde karşılaştık, kanser hastası, 4 refakatçisiyle birlikte burada duruyor. Pekâlâ, bu merkezileşme politikasına gidilmemiş olsaydı aynı tedaviyi, Ağrı veya Ağrı’ya yakın ya da Muş’a yakın bir merkezde bu hizmeti verme olanağı olurdu çünkü buradaki hekim ile oradaki hekimin aldığı eğitim aynı. Olanak sağlanmış olsa, oradaki hastanelere olanak sağlanmış olsa, tedavi olanakları güçlendirilmiş olsa hastayı Ağrı’dan kaldırıp, Ankara’ya getirip burada hastayla birlikte hasta refakatçilerinin de eziyet çekmesine vesile olmuş olmazdınız. Bu pozisyonda diyorsunuz ki: “Hasta yakınları sağlık çalışanlarına niye saldırıyor?” E, niye saldırıyor; saldırmasın, iyi hoş da böyle bir psikolojik atmosfer içerisinde insanların içine düştüğü ruh hâlini hesaba katmanız gerekmiyor mu? Katmanız gerekiyor.

Ayrıca, hekimlerin hastaya yaklaşımlarını burada masaya yatırmadan da bu sorunu enine boyuna, sağlıklı bir şekilde değerlendirme şansına sahip değiliz. Raporda sadece sağlık çalışanlarının maruz kaldığı şiddet faktörü değerlendiriliyor. Ayrıca, hasta yakınlarının, hastaların kendilerinin hastanelerde maruz kaldığı kötü muamele yok mudur? Bu sorunun cevabını herkes biliyor, pekâlâ da vardır. Ayrımcı yaklaşımlar yok mudur? Pekâlâ vardır. Bütün hekimler Hipokrat yeminine bağlı olarak mı sağlık hizmeti veriyor, tedavi uygulaması yapıyor? Buna hiçbiriniz burada “Tamamıyla böyledir.” diyemezsiniz. Kelepçeyle tedavi edilen mahkûmları, kelepçeyle ameliyathaneye sokulan mahkûmları siz hiç sorgulama konusu yapıyor musunuz burada? Yapmıyorsunuz.

Toplumsal olarak bizim psikolojimiz bozuldu. Şimdi, bir bütün olarak sadece bir alanda kategorize edilerek çözüm bulmak mümkün değildir. Düşünün, çok övündüğünüz bir konudur, artık kimse reçetesiyle hastanenin kapısında durmuyor. Doğru, hastanenin kapısında durmuyor ama eczaneleri vezneye dönüştürdüğünüz için vatandaş eczanenin kapısında durmaya başladı. Orasının gözden ırak bir yer olduğu düşünülmüş. Eczaneler vezneye dönüştürüldü, vatandaş orada eziyet çekiyor, ilacını alamayacak bir noktaya geldi. Galiba toplumsal olarak bir psikolojik travmanın içerisindeyiz ama bu travmayı en ağır bir şekilde de Hükûmet yaşıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ADİL ZOZANİ (Devamla) –  Hükûmetin son dönemlerde bayağı psikolojisi bozuldu. Galiba onlar için de bir araştırma komisyonuna ihtiyaç vardır.

Teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Zozani.

Tunceli Milletvekili Kamer Genç.

Buyurunuz Sayın Genç. (CHP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın  Başkan.

Sayın Başkan, AKP’nin boş sıralarını görüyorsunuz, hiç kimse yok, Hükûmet denilen işte bir tane kişi var, o da önemli değil.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Terapiye gitmişler, terapiye.

İHSAN ŞENER (Ordu) – Nasıl yok? Buradayız, burada.

Gözleriniz uzağı da görmüyor!

KAMER GENÇ (Devamla) – Ben anlamıyorum, eğer, siz, hakikaten, bu Parlamentoya gelip de çalışmıyorsanız, ayrılın buradan gidin. Zaten siz bu memlekete her türlü kötülüğü getirdiniz.

Şimdi, Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tabii ki sağlıkta şiddetin araştırılmasıyla ilişkili verilen araştırma önergesi… Arkadaşlarımız ciddi bir araştırma yapmışlar. Deminden beri konuşan arkadaşlarımızı da dinliyoruz. Ama, tabii, sağlıktaki şiddet yalnız sağlıktan değil, ülkenin bütününde şiddet var. Yani, evvela, devletin Başbakanlık makamında oturan Tayyip Erdoğan’ın her konuşması şiddet, herkese karşı şiddet uyguluyor, konuşuyor, ikilik yaratıyor, ötekileştiriyor.

İşte, bu hafta sonu, Okmeydanı’nda vatandaşın birisi cemevine gidiyor ve orada bir yakınının cenazesine katılıyor. Şimdi, tam cemevinin kapısında, dışarıda bu arkadaşa bir tek kurşunla ateş ediliyor ve ölümcül bir yerden, başından vurmak suretiyle öldürülüyor.

Şimdi, arkadaşlar, biliyorsunuz, Gezi olayları sırasında Tayyip Erdoğan birtakım insanlara dedi ki: “Bunlar camiye gitmişler, camiye ayakkabıyla girmişler, orada içki içmişler.” Bunların hepsi iftira idi, yalandı, ortaya çıktı. Cemevi de Alevi vatandaşların ibadethanesidir. Yani, şimdi, Alevi vatandaşın ibadethanesine yapılan bir saldırı değil midir bu? Orada bir vatandaşı öldürmek, cemevine ve Alevi inançlı vatandaşlara karşı bir saldırı değil midir? Yani, şimdi Türkiye öyle bir hâle getirildi ki herkeste bir endişe var, herkeste bir “Acaba yarın ne olacak?” gibi büyük bir şey var, hayati tehlikesi var.

Şimdi, bakın, sayın milletvekilleri, Soma’da vicdanı olan, biraz insanlık duygusu taşıyan her kimse, orada, 301 tane işçinin, tamamen patronu kayırmaya yönelik olarak, güvenlik tedbirleri alınmayan bir ortamda, o insanların bile bile katledilmesi karşısında, yani bırakın Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşı olmayı insanlık duygusu taşıyan her kişi bu olay karşısında büyük bir üzüntü duyar, kahrolur, acı duyar ama acı duymamak için, kahrolmamak için çok insanlık dışı bir statüde olması lazım. Şimdi, Tayyip Erdoğan diyor ki: “Efendim, Alevileri topladılar, Soma’ya getirdiler.” Ya, bu nasıl bir mantık arkadaşlar; böyle basit, bu kadar ilkel böyle bir düşünce olabilir mi? Yani, Soma’da 301 tane vatandaşını kaybeden… Onlar da 301 midir, değil midir o da daha ortaya çıkmadı. Çünkü, karanlık bir Hükûmet yani her şey vatandaştan gizleniyor. Bir “782 tane işçi girdi oraya.” deniliyor, ondan sonra “350 kişi kurtarıldı.” Nereye gitti? Şimdi, niye yani, kim bu Alevi vatandaşları toplamış da Tayyip Erdoğan’ın getirmiş karşısına dikmiş? Böyle bir şey olmaz arkadaşlar. Yani, bir memlekette şiddetin olmaması için devleti yöneten insanların insanlık duygularıyla mücehhez olması lazım. Evvela insan sevgisi taşıması lazım, insana karşı bir kin ve nefret taşımaması lazım, yönetici olan insanların herkesi kucaklayıcı olması lazım. E, sen şimdi çıkıyorsun, diyorsun ki: “Efendim, Alevileri taşıdılar Soma’ya.” Efendime söyleyeyim, neymiş: “Soma’ya Tayyip Erdoğan gelecekmiş, ona karşı tepki gösterecekmiş.” Arkadaşlar, Orta Çağ karanlığında yetişen bir zihniyetin taşıdığı düşünce bile bu olamaz ya! Böyle bir şey olmaz arkadaşlar! Nedir yani? Bizden önce… Bu AKP’lilerin boş sıralarına konuşalım da bu boş sıraları… Sorun ya... Yani böyle bir düşünce tarzı, olur mu böyle bir şey insanlarda?

Şimdi, efendim, Almanya’ya gidiyor. Almanya’da 60 bin kişi Tayyip Erdoğan’a karşı yani neden dolayı? Bu insanlar durup dururken buna karşı kin, nefret ve kızgınlık duyguları taşımıyorlar ki. Bunun yaptığı uygulamalardan dolayı yapıyorlar. Şimdi, sen Soma’ya gitmişsin, 301 tane vatandaş ölmüş. Ondan sonra gideceksin, vatandaşa tokadı atacaksın. Ondan sonra buradaki o vatandaşlar da “Tabii ya. Tayyip tokat atmış da Tayyip’in eli ağrımış arkadaşlar. Eli ağrıdığı için kendisine acımamız mı lazım?” diyecek ve ona karşı tepki duymayacak. Bunu Türkiye’de göstermiyor ki. Senin özel kalem müdürün, danışmanın gidiyor, arabaya tekme atan bir vatandaşı yakalıyor, tekme atıyor. Bunu dünya televizyonları yayınlıyor. Buna yalnız Almanlar değil ki dünyanın her tarafından tepki gösteriyorlar ve orada, Türkiye Cumhuriyeti devletinde, bu kadar kin, nefret, acı içinde olan insanlara karşı bu kadar insanlık dışı terör uygulayan bir kişiye dünyanın her tarafından tepki gelir. Şimdi, orada -biz de telefonla konuştuk yani birtakım insanlar bize dedi- 60 binin üzerinde, arkadaşlar, bir gösteri yürüyüşü düzenliyorlar. Yani bununla da bağlı değil ama ondan sonra diyor: “Vay efendim, orada Ali’siz Aleviler toplandılar, bize karşı tepki gösterdiler.” Ya, sen şimdi Ali’siz mi, Ali’li mi Alevi’yi nereden biliyorsun Tayyip? Sen bir defa, Alevi… Arkadaşlar, bakın, ben, insan olarak… Bakın, hem ben, partimizin insanları, Genel Başkanımız diyoruz ki: “Kardeşim, biz kimsenin ırkına, mezhebine, inancına bakmayız. Bizim için en kutsal varlık insanın kendisidir, bizim temel hedefimiz bu.” Ama sen ille ayrım üzerine siyaset yapan bir kişisin. Ya, böyle bir şey olur mu arkadaşlar? Yani ”Ali’siz Aleviler geldi, bana oradan tepki gösterdiler.” diyor. Yani, böyle bir şey de yok. Yani, bugüne kadar ben hayatımda gelmiş geçmiş siyaset adamları içinde Tayyip Erdoğan kadar yalanlarına karşı tepki düzenleyen, formül bulan bir adam görmedim.

17 Aralık ve 25 Aralıkta… Arkadaşlar, mahkeme kararları var. Mahkeme kararıyla savcılık bunları dinliyor, 4 tane bakanın oğlunu. Tabii, Reza Zarrab’ı dinliyorlar, Reza Zarrab’la konuşanlar da bu dinlemelere takılıyor ve burada büyük soygun yapıldığı ortaya çıkıyor.

Şimdi, arkadaşlar, bu kadar soygun yapan bir kişi yani kendi oğlu TÜRGEV vakfı… Söylesin bakalım, devletin hangi kurumlarında buna ne kadar bağışta bulunulmuş, Türkiye'nin hangi belediyelerinde devletin arazilerine yüzlerce oda büyüklüğünde yurtlar yapılarak bedava verilmiş? Bir gün bakıyorsunuz, kendi hesabına dışarıdan 100 milyon dolar geliyor. Bize deniliyor ki: “Bu 100 milyon dolar nereden geldi?” “İşte, efendim, Sevda Tepelerine imar planı izni çıkmıyordu, işte Tayyip Bey’in araya girmesiyle Sevda Tepelerine imar çıktı, bu para geldi.” Ha, doğru mu, yanlış mı, bunu tespit edecek kimdir arkadaşlar? Mecliste seçilecek sağlıklı bir Meclis araştırma komisyonudur.

Şimdi, 17 Aralık ve 25 Aralıkta… Mahkeme kayıtları ortada. Mahkemenin verdiği karara istinaden polisler Reza Zarrab’ı dinliyorlar, Reza Zarrab’a bağlı olarak bu 4 bakanı dinliyorlar ve bunların aldıkları rüşvetleri tespit ediyorlar.

Şimdi, Tayyip Erdoğan diyor ki: “Bana darbe yapıldı.” Peki, Tayyip Erdoğan, sana darbe yapıldıysa o zaman bu bakanlar niye istifa etti kardeşim, madem darbe yapıldıysa bu bakanlar niye istifa etti? Peki, sana darbe yapıldıysa bu bakanlar hakkında senin grubuna “Bunlar yolsuzluk yaptı, Türk Ceza Kanunu’na göre görevleri suistimal ettiler, yolsuzluk yaptılar.” diye sen soruşturma önergesini verdirtmedin mi? Yahu, arkadaşlar, vallahi, “Kargalar güler.” demeyeyim. de kargalara da hakaret etmeyeyim çünkü bu kargalardan da aşağılık bir düşünce tarzının ortaya konulan bir manzarasıdır. Ya böyle bir şey olur mu yani sen kendi bakanlarını istifa ettireceksin, ondan sonra onlar “Suistimal yaptı.” diye onlar hakkında soruşturma önergesini vereceksin, sonra çıkıp diyeceksin ki: “Ya, yok bana darbe yaptılar.” Yahu arkadaşlar, böyle bir ilkel düşünce Türkiye’yi nasıl yönetir? Böyle ilkel kafa nasıl bu Türkiye’yi yönetir ya? Ya bu millete yazık değil mi? Ben soruyorum bu millete: Yahu siz, ey vatandaşlar, AKP’liler, Tayyip Erdoğan’a oy verenler yani bu verdiğiniz oy sayesinde bu Tayyip Erdoğan gidiyor, Soma’da yakınını kaybeden vatandaşı tokatlıyor. Sen tasvip ediyor musun bunu? Vatandaşa tekme atıyor ya. Bu yolsuzlukları tasvip ediyor musun?

Neyse zamanımız da kalmadı.

Yani arkadaşlar içimiz kan ağlıyor, kendimizi zor tutuyoruz ama maalesef işte şiddet buralarda uygulanıyor. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Ali Öz. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Öz.

MHP GRUBU ADINA ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce bugün dost ve kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın 28 Mayıs Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyorum.

Yine sıkça elimize ulaşan bir bilgi, özellikle Hükûmetinizin 9 Mayıs 2014 tarihinde afetten zarar gören çiftçilerin borçlarının ertelenmesiyle alakalı olarak borç ertelemesini bir yıl yapmış olması olumlu olmakla beraber, özellikle toplumumuzda önemli bir sorun olan 2/B arazilerinin satışında çiftçilerimizin büyük çoğunluğu, hâlâ birinci taksitini ödedikten sonra diğer taksitlerini bu afetler münasebetiyle ödeyemez duruma gelmişler. Dolayısıyla Hükûmetinizden bu konuda da acil yardım beklemekte olduklarını ifade ederek başlamak istiyorum.

Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi, bizleri izleyen sağlık çalışanlarını ve vatandaşlarımızı saygılarımla selamlıyorum.

Tabii ki burada, aslında konuyu çok detaylı değerlendirmenin gerekliliğine inanıyorum. Sağlık hizmetinde, gerçekten sunumu son derece zor olan, hasta yakınları ve sağlık çalışanları arasında geleneksel olarak karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki yaşandığını bilerek işe başlamak lazım.

Son yıllarda -zaten komisyonumuzun kurulma amacı da buydu- artan şiddet olaylarını önlemek, alınması gereken tedbirleri belirlemek amacıyla, “Çaldığımız çaldık, biz ne dersek o doğrudur.” anlayışında yaşanmış olaylardan ders almayarak 17 Nisan 2012 tarihinde Gaziantep’te Ersin Arslan kardeşimizi, bir operatör doktorumuzu şiddet sonucu kaybettikten sonra bu komisyonun kurulmasına karar verildiğini hepimiz biliyoruz.

Bu Parlamento, aslında, gerçekten, millî irade noktasında, millî iradenin tanımını doğru yaparak, sadece iktidarın millî iradenin temsilcisi olmadığı gerçekliğini kabul ederek muhalefet partilerinin de millî iradenin bir parçası olduğunu, başta Başbakan olmak üzere siz bu sıralarda oturan milletvekilleri kabul etmiş olsanız belki ülkemizde yaşanan sorunların büyük çoğunluğuyla alakalı önceden muhalefet tarafından teklif edilen komisyonları kurmakta bu kadar çekingen, bu kadar kararsız davranmayabilirdiniz. Bunu özellikle sizlere vurgulamak istiyorum.

Tabii ki bu komisyon kurulduktan sonra komisyonda görev alan çoğunluğu hekim kaynaklı meslektaşlarımız, tıp doktorları, eczacılar, hukuk insanları; diğer taraftan, konunun sosyal paydaşları, sivil toplum örgütleri, medya temsilcileri ve bu komisyonun görüşmeleri aşamasında görüşlerini ifade eden, olumlu katkı sağlayan herkese teşekkür etmeyi de buradan bir borç olarak bildiğimi ifade etmek isterim. Ancak, şunu da üzülerek ifade etmek isterim ki “Öneriler” kısmında 66 maddelik bu şiddetin önlenmesi ve alınması gereken önlemlerle alakalı bu Parlamentonun, işin asıl sahibi ve sorumlusu olan Hükûmetin hiç olumlu bir adım atmamasını da kınadığımı ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesinde risk ve belirsizlik yüksektir. Dolayısıyla, sağlık hizmeti tüketimi rastlantısaldır. Kimin ne zaman hastalanacağı, hastalandığında kime ve hangi kuruma başvuracağı, hangi sağlık ve mal hizmetlerini talep edeceği ve kullanacağı önceden bilinemediğinden sağlık hizmetlerinin tüketimi belirsiz ve tesadüfidir. Sağlık hizmetinin ikamesi yoktur. Sağlık hizmetleri kişiye ve hastalığa özgü olduğundan, ihtiyaç duyulan sağlık mal ve hizmetleri dışında başka bir sağlık mal ve hizmeti kullanmak, onun yerine kullanmak mümkün değildir. Sağlık hizmetlerinin tüketimi normal şartlarda ertelenemez. Sağlık hizmetlerinin depolanma özelliği olmadığından yerinde üretilmesi ve anında tüketilmesi gerekmektedir. Sağlık hizmeti, talep edildiği anda olanaklar ölçüsünde verilmelidir çünkü ucunda ölüm kalım meselesi ve hastalığın ilerlemesi söz konusudur. Bu açıdan, sağlık hizmetlerinin büyük kısmı acil ve ertelenemez niteliktedir. Bu ölüm kalım meselesi ve hastalığın iyileşmeme ihtimaliyledir ki sağlık hizmetlerini alan, kullanan kişiler ve yakınları agresif, kırılgan, endişeli, çökkün bir ruh hâline sahiptirler. Sağlık hizmetlerini talep eden hasta ve yakınları bu ruh hâliyle sağlık hizmetlerinin üretim sürecine dâhil olurlar. Bu nedenledir ki hizmet alan ve hizmeti verenler arasında yoğun bir etkileşim süreci yaşanır.

Sağlık hizmetlerinin boyutunu -yoğun bir etkileşim süreci yaşanmasına rağmen- kapsamını hizmetten yararlanan değil süreci asıl olarak hekim belirler. Hasta ile hekim arasında yazılı olmayan ancak oldukça güçlü bir vekâlet ilişkisi vardır. Hizmetten sağlanan doyum ve kaliteyi önceden belirlemek çok zordur. Çok genel olarak kalite, hasta ve yakınlarının beklentilerini karşılayabilme kapasitesidir. Sağlık hizmetlerinin üretimi ve tüketimi eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, sağlık hizmetlerinde kalite, sağlık hizmeti tüketildikten sonra belirlenebilmektedir.

Şimdi, bu gerçekler önümüzdeyken “Sağlıkta şiddete sıfır tolerans.” diye yola çıktığımız bir yerde, on iki yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla başlayan, belki bu ülkenin daha önce tanışmadığı, sağlık alanında yapılan birtakım iyileşmeler olduğunu çekinmeden bir muhalefet milletvekili de olsak ifade etmenin gerekli olduğuna inanıyorum. Yani, yaptığınız her şey için, bu memleketin menfaatine ve faydasına ne yapmışsanız onlar için müteşekkir olduğumuzu ve teşekkürü de bir borç bildiğimizi her defasında ifade ediyoruz.

Ancak şunu da unutmamak lazım ki bizler sizleri bazı olaylar ortaya çıkmadan önce uyarmak görevimizi sık sık yerine getirmiş olmamıza rağmen, bunlara kulak kapatmanızın kabul edilemez olduğu gerçeğini de ifade etmek istiyorum.

Tabii ki, bizim, aslında, on iki yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde sağlıkta kaliteyi nasıl yok ettiğimizi, nasıl  düşürdüğümüzü, sağlık harcamaları konusunda insanların Sosyal Güvenlik Kurumunun karşıladığının dışında kendi ceplerinden ne kadar katkı sağlamak zorunda olduklarını, Türkiye'nin hekim ihtiyacı olması gerçeği bir tarafta dururken bu hekim ihtiyacını karşılama ve kapatma adına altyapısı, fiziki şartları ve öğretim elemanları kadrosu tamamen yerine gelmeden fakülte üzerine fakülte açarak aslında gelecekteki sağlıkla alakalı büyük  sorunları da davet ettiğimiz gerçeğini hepimizin bilmesi gerekmektedir. Bugün, Anadolu’nun her tarafına, dört duvar arasına bir üniversite açıp adını fakülte olarak koymak marifet değildir. Önemli olan, bu fakülteden yetişecek olan özellikle tıp fakültesi öğrencilerinin, tıp fakültesini bitirdikten sonra, ben bir hastayla karşılaşırsam acaba ona nasıl yardımcı olabilirim, onun derdini nasıl gideririm noktasında bu konuyla bilinçli bir şekilde mezun olması gereği vardır. Ama bugün üzülerek ifade ediyorum ve görüyoruz ki sağlıktaki dönüşüm programlarıyla ortaya koyduğunuz, özellikle üniversite hastanelerindeki tam gün yasası garabetiyle, tıp fakültesindeki eğitimin niteliğini nasıl yok ettiğinizi, sadece tıp fakültesi eğitiminin teorik bir süreç olarak öğrencilere bol bilgi yüklemekten ibaret olduğu anlayışınızın doğru olmadığını ifade etmek istiyorum. Tıp fakültesi eğitimi, teorik ve pratik yan yana giden bir eğitimdir. Başlangıçta bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Yoksa, yetiştirdiğimiz öğrenciler dünyanın en gelişmiş bilgi ve donanımına sahip de olsunlar, eğer teorik olarak eksik kalıyorlarsa bu hiçbir anlam ifade etmez. Burada hekim kökenli meslektaşlarım, değerli milletvekilleri çok iyi bilirler ki bazen ciltler dolusu kitap okursunuz, ondan hiçbir şey sizde kalmaz ama pratik eğitimde... Çünkü tıptaki genel kaide olan “Hastalık yoktur, hasta vardır.” ifadesinden yola çıkarak siz bir hastanın tüm özelliklerini bir vakada gördüğünüz zaman hayatınızın sonuna kadar onu unutmanız mümkün değildir.

Toplumda her alanda artan bir şiddet olduğunu hepimizin net bir şekilde görmesi lazım yani Türkiye gerçekten bir cinnet geçiriyor. Sayın Başbakanın, bu ülkeyi yöneten Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının özellikle Soma ziyaretindeki ülkemizin ve dünyanın kabul etmediği görüntüleri buradan şiddetle kınadığımı da ifade etmek istiyorum. Bunlar bize yakışmıyor. Bunların demokratik bir ülkede, sosyal bir hukuk devletinde görülmemesi gerektiğine ve hele ki bunlar olduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi bunların savunulmasının daha büyük haksızlık olduğuna, yüce Türk milletinin bunları hak etmediğine inanıyorum.

Tabii ki Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı konuşurken en fazla eleştirdiğimiz, sağlıkta artık hizmet kalitesi dışında hekimleri ne hâle getirdiğiniz noktasında her defasında bu kürsüden bir şeyler ifade ettik. Artık ülkemizde hekimler neredeyse yoldan geçen her insanı alıp defterine kaydedip onu döner sermayeden alacağı gelirin bir mükellefi olarak görme yoluna gidiyorlar. Bu alışkanlığınızdan vazgeçin. Daha önceki Sağlık Bakanına da benzer şekilde konuyu ilettiğimizde, özellikle performans sisteminin gözden geçirileceği, döner sermaye dağıtımı konusunda sabit bir ücret, çok az bir kısmının döner sermaye içereceği ifade edilmiş olmasına rağmen maalesef olumlu hiçbir adım atılmamıştır. Özellikle döner sermaye dağıtımı konusunda Kamu Hastaneler Birliğiyle merkez ve taşra teşkilatında yeni kurmuş olduğunuz yapılanmadan sonra, başta genel sekreterleriniz olmak üzere aşırı siyasallaşan bu yapıya döner sermayede, komisyonlarda hastanedeki toplam döner sermaye dağıtılanların yüzde 5’i kadarına yüzde 20 ile yüzde 80 oranında fazla puan verme hakkını lütfen ellerinden alınız çünkü bunlar objektif kriterlere dayanmamaktadır. Dolayısıyla da her şeyden önce, on iki yıllık Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidarı hekimler arasındaki iş barışını bozmuştur. Hekimler âdeta “Kim ne kadar döner sermaye alıyor? Ben bu ay kaç puan topladım? Ayın sonuna doğru da puanım eksikse hangi uygunsuz işleri yapabilirim bu puanı toplarım?” derdine düşmüştür. Bunlar  maalesef ülkemizde yaşanan gerçeklerdir. Bu konuşmalarımızla hekimlerin tamamını suçladığımızı hiç kimse bize izafe etmesin; derdimiz o değil ama böyle bir gerçeğin olduğunu, hekimlerin artık yavaş yavaş ekmek parası için bu noktaya doğru adım adım gönderildiği, yönlendirildiği gerçeğini de göz ardı etmemek durumundayız.

Yine, sağlıktaki dönüşümle alakalı olarak bakın  bir şey yaptınız, dediniz ki: “Sözleşmeli olarak verimli bulduklarımızla devam edeceğiz.” Biz sizin o sözleşmeli kadrolarınızı nasıl teşekkül ettirdiğinizi açık ve net bir şekilde gayet iyi biliyoruz. Ancak orada şunu da yaptınız: Hem sözleşmeli olarak perifere, taşraya doktor veya  öğretim görevlisi atadınız, daha sonra oradan yüksek oranda döner sermaye almasını temin ederek getirdiniz Bakanlıkta onları görevlendirdiniz. Bunlardan vazgeçiniz Sayın  Bakanım. Türkiye’de eğer samimi olacaksak, Türkiye’deki sağlıktaki dönüşümün, yaptığınız çok orijinal, milletin de  takdirine mazhar olan işlerin üzerine gölge düşmesini istemiyorsanız iş barışını mutlak surette kurmak ve mağdur olan insanları gözetmek zorunda olduğunuzu ifade etmek istiyorum.

Tabii ki sağlık çalışanlarına şiddetin uygulanmasında en çok karşılaştığımız yerler devlet hastanelerinin acilleri. Hem “Sağlığı ücretsiz hâle getiriyoruz.” deyip daha sonra da sağlıkta her gün cepten harcamayı artırdığınız zaman insanlar doğal olarak bir reçete yazdıracaklarsa bile acillik vaka olmamalarına rağmen acillere gitmek zorunda kalıyorlar. Orada gerçek acil olan, çok sayıda ihmal edilen, vebalini taşıdığınız çok sayıda insan olduğunu unutmayınız. Gerçek manada  acil olanları son bazı hastanelerde uygulamaya koydunuz, bu triaj sistemiyle yeni yeni düzeltmeye başlıyorsunuz ama bunlara hızlı bir şekilde el atılması gerektiğine inanıyorum.

Ülkemizin gerçekten sağlık çalışanları noktasında büyük açığı olduğu, büyük eksiği olduğu bir gerçek. Yani, Türkiye’de Avrupa ülkeleriyle karşılaştırdığımız zaman 35 Avrupa ülkesi arasında sonuncu durumda olduğumuz, ciddi manada bir hekim açığımız olduğu aşikâr. Türkiye’nin 100 bin kişiye düşen doktor sayısında Avrupa ortalamasını yakalaması için doktor sayımızın 250 bine çıkması gerekiyor ancak bu ihtiyacı karşılamak adına, başta da söylediğim gibi, altyapısı, öğretim kadrosu ve şartları tam sağlanmadan yeni açılan tıp fakülteleri ve kontenjan artışı bir çözüm elbette ki değildir.

17 Nisan 2012 tarihinden sonra sağlıkta şiddet bu kadar öneriye rağmen, benden önce ilk grubu adına konuşmasını yapan Sayın Aytuğ Atıcı’nın da ifade ettiği gibi, maalesef, rakamları siz de görüyorsunuz ki azalmamış ve giderek artmış durumdadır. Tabii ki, başlangıçta bize sağlıktaki şiddet rakamlarını verirken ülkemizde neredeyse sözel olarak hakaret etmenin, şiddet uygulamanın yok sayıldığını, insanların ve hekimlerin, sağlık çalışanlarının bunları bir fıtrattanmış gibi, kadermiş gibi kabul etmek zorunda olduğunu bizlere kabul ettirmeye çalışmanızı yadırgadığımı da ifade etmek istiyorum. Türkiye’de sağlık çalışanlarının çalışma hayatındaki sorunlarını araştıran sendikaların ortaya koymuş olduğu rakamları hepimizin bilmesi gerekiyor. Şiddete gerçekten sağlık çalışanlarının büyük çoğunluğu meslek hayatları boyunca en az bir kez, bazen birkaç kez mutlaka fiilî şiddete de maruz kalıyorlar. En fazla şiddete uğrayan meslek grubunun hekimler olduğunu ifade etmek istiyorum. En az şiddete uğrayanlar ise yüzde 44’le memurlar ve hizmetliler; hemşire ve ebelerin yüzde 69’u, sağlık memurlarının yüzde 62’si, sağlık teknisyenlerinin yüzde 60’ı şiddet yaşıyorlar.

Bizde, bu normal hekim ve hastanın karşılaşması dışında bir de kurum içerisinde uygulanan “mobbing” olarak ifade ettiğimiz şiddetin de Türkiye’de her geçen gün arttığını ve bunun aynı zamanda hekimin karşısına gelen bir hastayla olan ilişkisine olumsuz yansıması olduğunu, karşısındaki insana belki hekim normalden daha farklı davranarak onun da daha agresif bir hâle geldiğini de ifade etmek lazım. Ama kurum içerisinde bu son zamanlardaki iktidarınızla beraber artan sarı sendikacılıkla liyakatten uzak öyle kadrolaşmalar yaptınız ki bunlar özellikle sağlık alanında hiç de kabul edilebilir düzeyde değil. Bunlardan bir an önce vazgeçmeniz gerekiyor.

Döner sermaye dağıtımı aşamasında, başta da bahsettim, gerçekten adaletsiz bir dağıtım yapıyorsunuz. Sadece partinizin adında “Adalet” varsa o zaman bu işleri sonlandırmamız, çözmemiz gerçekten mümkün değil.

Daha son on yıl öncesine kadar hekimin yanına gittiğinde bir vatandaşın davranış tarzını herkesin gözden geçirmesi lazım. Hekimlik mesleğinin son derece zor, şartları çok ağır ancak insanlar tarafından da saygı duyulur bir meslek olmasına rağmen bugün özellikle iktidardaki siyasilerin, Başbakanın ve Sağlık Bakanının söylemleriyle hekimlerin âdeta hepsinin azarlanmasının doğalmış gibi karşılandığını ve dolayısıyla onlara ağır hakaretler etmenin, küfretmenin, fiilî saldırıda bulunmanın nasıl olsa bir talimat gibi algılandığını  hiç kimsenin unutmaması lazım.

Bu sorunun çok önemli olduğunu belirtmekle beraber, burada ortaya konulan önerilerde gerçekten komisyondaki özellikle hekim kökenli milletvekili arkadaşlarımız da benzer şeyleri, 17 Nisandan önce söylemeseler de, aslında orada söylediler. Onun için, orada, Meclis Araştırma Komisyonu Raporu’nda yer alan, gerek sağlık çalışanlarının kendisine gerekse iktidara, siyasi partiye, medyaya, sendikalara, herkese, neler yapılması gerektiği konusunda çok ayrıntılı bilgiler 66 madde olarak rapor edildi. Ben ümit ediyorum ki, burada ifade edilen bu maddelerin her zaman olduğu gibi Meclisin raflarında beklemeye kalmadan uygulamaya geçmesini temenni ediyorum.

Bu sağlıktaki emeklilik haklarında her defasında düzeltme olacağını ifade ediyorsunuz. Bakın, sağlık çalışanları özellikle mesleğinin belli verimlilik dönemini tamamladıktan sonra “Emekliye ayrılırsam yaşamımı ve hayatımı nasıl idame edeceğim?” sorusunu kendisine sık sık sormakta. O yüzden, Hemşireler Günü’nde Sayın Başbakanın da ifade ettiği gibi, hekimlerin yıpranma payını beş yılda bir yıl olarak öneriyorsunuz. Bakanlara Sayın Başbakan talimat verdiğini ifade etti. Bunu hiç gecikmeden, ivedilikle önümüze gelecek olan ilk torba yasa içerisinde bu yıpranma payını, fiilî hizmet zammını mutlaka yerine getirmenizi ve bunu yasalaştırmanızı sizden beklediğimi ifade etmek istiyorum.

Performans sisteminin kesinlikle gözden geçirilmesi gerektiği, performans sisteminde sabit ödeme olması, eğer illaki performansa ait bir ödenek ayrılacaksa bunun yüzde 15, yüzde 20 gibi sembolik bir oranda kalmasının gerekli olduğunu ifade etmek istiyorum.

Sağlık çalışanları arasındaki huzur ve barışın, meslekteki dayanışmanın, sağlığın bir ekip ruhu içerisinde eğer hizmete yansıtılırsa verimli olacağını herkesin bilmesini istiyoruz. Bugün neredeyse hastanelerde hekimler birbirleriyle yarışır, komplike ve kompleks vakalardan kaçar hâle geldiler. Çoğu hastanelerde hekim bulma zorlukları var. Bunları biz seçmenlerimizden aldığımız telefonlarla her gün yaşıyoruz. Evet, diyorsunuz ki: “İnsanlara hekim seçme özgürlüğü getirdik.” Doğru, getirdiniz ama vatandaş maalesef seçeceği hekimi gittiği hastanelerde bulamıyor. Yapmış olduğunuz uygulamalarla hekimlerin büyük çoğunluğunu özel sektöre kaçırdınız. Dolayısıyla, özel sektörde de başlangıçta övünerek ifade ettiniz, “O kapıları size açıyoruz. Sizden oralarda kimse fark istemeyecek.” dediniz ama son yaptığınız uygulamayla yüzde 100’e kadar alınan farkları yüzde 200 noktasına getirdiniz.

Onun için, sağlıkta şiddetin bundan sonraki süreçte önerilen maddelerle de beraber önlenmesi noktasında herkesin, Parlamentonun, siyasilerin, medyanın, sağlık çalışanlarının kendine ait de sorumlulukları varsa bunları yerine getirmesini talep ediyor, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Halkların Demokratik Partisi Grubu adına Bingöl Milletvekili İdris Baluken.

Buyurunuz Sayın Baluken. (HDP sıralarından alkışlar)

HDP GRUBU ADINA İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 454 sıra sayılı Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Konusunda Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu üzerinde grubumuzun görüşlerini aktarmak üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçekten çok önemli bir komisyon. Uzun bir süre mücadelesini verdiğimiz, muhalefet partileri olarak defalarca buraya araştırma önergeleri getirdiğimiz, sizin vicdanlarınıza seslenmeye çalıştığımız ama hiçbir şekilde başaramadığımız, en son, Doktor Ersin Arslan adındaki bir arkadaşımızın yaşamını yitirmesi üzerine bir zorunluluk olarak Meclis tarafından ele alınan bir komisyonun raporundan bahsediyoruz. Bu komisyon raporunun görüşülmesi sırasında Meclisteki milletvekillerinin bu kadar ilgisiz olması, özellikle, hekim olan, sağlık çalışanı olan arkadaşlarımızın bile bu saat itibarıyla bu sıralarda olmamasını büyük bir talihsizlik olarak değerlendiriyoruz. Bu çalışma yapılırken çok önemli tartışmalar yapıldı, çok önemli öneriler sunuldu ve komisyonun çalışma süresi boyunca da genellikle siyasi parti kimliğinden arınmış olarak hekim kimliğinin  ya da sağlık çalışanı kimliğinin ön plana çıkarılması ve gerçekten var olan sorunların çözülmesine yönelik bazı ciddi sonuçlarla önümüze çıkan bir rapordan bahsediyoruz.

Bu raporu incelediğiniz zaman raporun en önemli hususlarından bir tanesinin de Meclisin sağlıkta yaşanan bu şiddet olaylarına el atması, bununla ilgili toplumda bir farkındalık yaratması, toplum üzerinde bu  konunun gerçekten siyasiler tarafından ciddiye alınmasıyla ilgili bir ağırlığın oluşturulması olduğunu fark edersiniz. Ancak dün geceden beri, bu görüşmelerin Meclis TV’nin canlı yayın saatleri içerisinde olması için bile, maalesef, emek harcamak zorunda kaldık. Anlamsız bir şekilde, iktidar partisi, dün gece geç saatler itibarıyla birkaç milletvekilinin olduğu bir oturumda, canlı yayının olmadığı bir saatte bu raporun görüşülmesini, maalesef, kendi gündemine almıştı. Yine de işte bu yanlışlardan dönerek -bu saat itibarıyla- yaklaşık birkaç saattir bu konunun burada görüşülmüş ve canlı yayında verilmiş olmasını biz son derece önemsiyoruz.

Aslında bugünkü tartışmalardan başlayarak da sağlıkta şiddetin önlenmesine yönelik bütün toplumsal kesimlere ve en başta da siyasi partilere ve onların liderlerine düşen bir bilinçlendirme kampanyasının bir startı olmasını temenni ediyoruz. Çünkü bu sağlıkta şiddet olaylarını, maalesef, tetikleyen en önemli hususlardan birinin de özellikle siyasi liderlerin, sağlık çalışanlarına yönelik kullanmış olduğu özensiz ve dikkatsiz dil ve üslubun olduğunu burada tekrar belirtmek istiyoruz. Sağlık çalışanının ensesini karartmaktan tutun da alnını karışlamaya kadar, iğne yaptırmamaya kadar kullanılan dil ve üslup, sağlıkta çalışanlara yönelik, toplumda belli bir önyargının açığa çıkmasına ve daha sonra da şiddet şeklinde yansımasına neden oluyor.

Değerli milletvekilleri, bu komisyon raporu incelenirse, orada da görülecektir ki ön plana çıkan birkaç husus var, bu şiddetin kökeninde, temelinde yatan belli başlı önemli noktalar var. Her şeyden önce, AKP’nin on iki yıllık iktidarı döneminde gündeminde olan Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin bu şiddetin temelindeki, bu şiddeti besleyen ve büyüten bazı uygulamaları önümüze getirdiğiyle ilgili ciddi tespitler var. Yine, özellikle, bu Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin bir boyutu olan performans sisteminin çok önemli bir boyut taşıdığı, çok önemli bir yer tuttuğu yine sağlık çalışanlarına yönelik, demin ifade ettiğim gibi, bugüne kadar kullanılmış olan dil ve üsluptan tutalım da yaklaşım tarzına kadar pek çok noktanın ele alınması gerektiği gibi bir husus önümüze çıkıyor.

Sağlık Bakanı da buradayken ifade edelim, son yapılan bir araştırmada şöylesi bir tablo var önümüzde…

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Sağlık Bakanı burada değil.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Burada değil mi? Demin buradaydı ama demek ki kaşla göz arasında, maalesef, Sayın Bakan gitmiş ama en azından Komisyon üyeleri de kendisine aktarırlar.

Bakın, 1.300 sağlık çalışanı üzerinde yapılan bir araştırmada yüzde 81,9 oranındaki sağlık çalışanının şiddetle karşılaşma endişesi yaşadıkları tespit edilmiş. Yine, bunlardan yüzde 86,8’i meslek hayatları boyunca en az bir kez şiddetle karşılaştıklarını, tecrübe ettiklerini ifade etmişlerdir. Yine, bu araştırmada yüzde 81,4 oranındaki bir sağlık çalışanı kitlesi de sağlıkta herhangi bir şiddet türüyle her an karşılaşabileceklerine dair bir kaygıyı ifade etmişlerdir. Yani uygulamaya çalıştığınız, uygulamaya koyduğunuz Sağlıkta Dönüşüm Projesi, başlı başına, şu anda zaten sağlık çalışanları arasında şiddetle ilgili çok büyük bir kaygıyı ve endişeyi önümüze getirmiş durumda. Biz bu anlamda bu Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin gözden geçirilmesi gerektiğini buradan tekrar ifade etmek istiyoruz. Çünkü Sağlıkta Dönüşüm Projesi’yle ifade ettiğiniz pek çok şeyin ayaklarının havada kaldığını, gerçek hayattaki sorunların farklı olduğunu defalarca bu kürsüden ifade ettik, bugün de ifade edelim.

Bakın, hekime ulaşmayla ilgili, hizmet alanların, hasta, hasta yakınlarının hekimlere ulaşmasıyla ilgili burada tozpembe tablolar yaratıyorsunuz ama bugün üniversite hastaneleri başta olmak üzere, istediği hastanede istediği hekime muayene olmakla ilgili çok ciddi sıkıntılar bu Sağlıkta Dönüşüm Projenizin bir cevabı olarak, bir sonucu olarak önümüze gelmektedir.

“Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden özel hastanelerle anlaşmalar yaptık ve isteyen herkes istediği hastanede tedavi alabilir.” şeklinde propaganda yaptınız ama bakın gelmiş olduğumuz aşama itibarıyla özel hastanelere başvurup borç batağında debelenen hasta ve hasta yakınları gerçeğiyle karşı karşıyayız. “Artık, hastalar borçlarından dolayı rehin alınmıyor.” gibi bir söylemde bulundunuz. Bu söyleminizin doğru olduğunu ifade edelim; hastalar rehin alınmıyorlar, çünkü onlara senetler imzalatılıyor. O imzalatılan senetlerle hasta ve hasta yakınları, karşılarında icra memurlarını görüyorlar ve ödeyemedikleri, zaman da cezaevlerindeki odaların, maalesef, yollarını tutuyorlar.

Sadece son üç gün içerisindeki bir örneği ben size vereyim: Diyarbakır’dan gelen bir hasta, Ankara’daki bir özel hastaneye başvuruyor. Bu hastaya birkaç operasyonun yapılacağı ifade ediliyor ve bu operasyonlardan, bahsedilen operasyonlardan sadece bir tanesi yapılıyor ve kalan iki operasyon için de hasta evine gönderiliyor. Yaklaşık yirmi günlük bir süre içerisinde yatan Diyarbakırlı hastaya 135 bin lira gibi korkunç bir fatura çıkarılıyor. Bunu Sağlık Bakanlığı yetkilileriyle de görüşmemize rağmen, bu getirilmiş olan uygulamalar neticesinde Bakanlık olarak yapabilecekleri herhangi bir hususun olmadığını belirtiyorlar. Yapılan pazarlıklar neticesinde, belli bir miktar peşinat alınıyor, hastaya senetler imzalatılarak kalan miktarını yirmi gün sonra almak ve kalan iki ameliyatını da iki ay sonra değerlendirmek üzere hasta Diyarbakır’a geri gönderiliyor. Böylesi bir uygulamanın savunulabilir hiçbir yeri yoktur ve bu da sizin uygulamış olduğunuz sağlıkta dönüşüm projelerinin sonucudur.

Bakın, burada, sağlıkla ilgili her görüşmeden sonra “Genel Sağlık Sigortası’yla biz herkese ücretsiz sağlık hakkı tanıdık.” diye yine propagandalar yaptınız ama Genel Sağlık Sigortası uygulandıktan sonra da bu söylemlerinizi kendiniz yine buraya gelip çürüttünüz. Sigortalı vatandaşlara verilecek olan hizmetlerin kapsamı, miktarı ve süresinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından sınırlanabileceğini sizler belirttiniz ve bu teminat paketi dışında kalanlar için de tamamlayıcı sigorta uygulamasını ya da “vatandaşın cebinden alabileceğiz” gibi uygulamaları, maalesef, yine sizler önümüze getirdiniz. Genel Sağlık Sigortasını yürürlüğe koyduğunuz zaman da muayene ücretlerine, neredeyse, yüzde 650’ye varan zamlar getirdiniz; devlet hastanelerinde 8, özel hastanelerde 15 TL olacak muayene ücretleri getirdiniz. Aile hekimliğiyle ilgili getirmiş olduğunuz muayene ücretlerinin, katılım paylarının da yargı tarafından iptal edildiğini burada vurgulamak gerekir.

Bütün bu tartışmalar yaşanırken ya da bütün bu hoşnutsuzluklar hem hizmet alanlar hem hizmet verenler hem hasta ve hasta yakınları hem sağlık çalışanları arasında yaşanırken sağlıkla ilgili harcamaları da diğer hükûmetler döneminde görülmeyecek düzeyde artırdınız. Sadece 2014 yılında Ocak ve Nisan ayları içerisinde sağlık harcamalarını yüzde 3,24 oranında artırdınız. Böylesi bir pratikle karşı karşıya olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Genel olarak sağlıkta uyguladığınız bütün bu dönüşüm projesinin amacının özelleştirmeye alan açmak olduğunu, özel sektöre, sermayeye alan açmak olduğunu buradan vurgulamak istiyoruz. SGK üzerinden özel hastanelere aktardığınız paralarla ilgili birtakım tedbirler alma yoluna gittiniz ama vatandaşın cebinden özel hastaneye giden paylar, maalesef, sizin iktidarınız döneminde yüzde 7’lerden 30’lara, yüzde 70’lere ve en son yüzde 200’lere çıktı. Siz, 18 yaşın altındaki çocuklar için hiçbir ücret talep etmediğinizi, bunu esas alan bir düzenleme yaptığınızı ifade ettiniz ama maalesef biz biliyoruz ki, pratikte, 18 yaşın altında olan bütün hastalar için de bu ilave ücretler, katılım paylarının da alınması gibi bir durumu önümüze getirdiniz.

Aile hekimliği uygulamasına geçerken “Sağlık ocaklarında var olan yığılmayı bitireceğiz.” dediniz ama diğer ülkelerdeki uygulamalara baktığımızda bir aile hekiminin bakacağı bölgedeki hasta sayısının Avrupa’daki ülkelere göre 2 kat daha fazla olduğu gibi bir sorunlar yumağını getirdiniz; aile hekimlerine nöbet uygulaması gibi birtakım, gündemde olmayan bazı uygulamaları getirdiniz ve her geçen gün sağlık çalışanları üzerindeki bu kaygıları artıran uygulamaları maalesef gündeminize aldınız.

Değerli milletvekilleri, bu performans sistemi, başlı başına tartışılması gereken bir konudur. Performans sistemiyle ilgili, hemen hemen, bu sağlıkta şiddeti artıran boyutuna dikkat çekmeyen bir komisyon üyesi yoktu. AK PARTİ adına o komisyonda bulunan değerli vekil arkadaşlarımız da bu performans sisteminin sağlıkta şiddeti artıran bir uygulama olduğunu ifade ettiler. Biz, bunun önlenmesi, sağlık çalışanlarına, insan onuruna yaraşır, kendi mesleki gelişimini sağlayacak ve emekliliğe yansıyacak bir ücretlendirme sisteminin, mutlaka, Hükûmetin ve Bakanlığın gündeminde olması gerektiğini ifade ettik. Performans sistemiyle, birbirine rakip olan hekimlerin, birbirine rakip olan sağlık çalışanlarının iç barışının, iç huzurunun bozulduğunu defalarca ifade ettik. Hastaya “puan” gözüyle bakan bir anlayışın, sağlık hizmetini metalaştırdığını defalarca ifade ettik ama bütün bu önerilerimiz ortada olmasına rağmen, maalesef, bugüne kadar da bu performans sistemiyle ilgili farklı bir politika ya da farklı bir yasa teklifinizi de bugüne kadar görmedik.

Demin dediğim gibi, özellikle sağlıkta özel sektöre alan açan uygulamalarınız da çok ciddi verileri önümüze getirdi. 2008 yılında özel hastanelere vatandaşlar tarafından verilmiş olan miktarlar yüzde 30 iken, 2010’da yüzde 90’a, 2013’te yüzde 200’e çıktı. Özel hastanelere aktarılan para miktarı iktidarınız döneminde tam 16,5 kat artış gösterdi ve sağlıkta özel sektörün almış olduğu pay da yüzde 6’dan yüzde 30’a çıktı. Yani bu şekilde sağlığı özelleştiren, sağlıkta özel sektöre alan yaratan bir uygulama yaptınız.

Bununla beraber, aynı zamanda taşeronlaştırmayı sağlık alanına taşıdınız. Hükûmetiniz döneminde, 387 bin civarında olan kayıtlı taşeron işçi sayısı, çalışan sayısı 2 milyona ulaştı ve bunun en fazla hayata geçirildiği alan da sağlık sektörü oldu. Yani bir bütün olarak bu neoliberal politikanın, güvencesiz çalıştırma, esnek çalıştırma, taşeronlaştırma ve özelleştirme uygulamalarını sağlığa taşıdınız ve bütün bu yapmış olduğunuz uygulamalar da, maalesef, şiddet olarak hasta, hasta yakınları ve sağlık çalışanları arasında bir sorun alanı olarak önümüze döndü.

Bakın, bu özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesiz çalıştırmayla ilgili daha yakın dönemde yaşadığımız Soma faciasından bir ders çıkarmanızı umut ettik ama, maalesef, görüyoruz ki hâlâ o konuyla ilgili tutarsız bir yaklaşım içerisindesiniz. 301 insanımızın yaşamını yitirdiği, aslında öncesinde de sadece, bakın, 2010, 2011 ve 2012 yılında 293 madencinin bu özelleştirme ve taşeron uygulamasıyla ilgili yaşamını yitirdiği bir tablo karşısında bile bu politikalarınızı tekrar gözden geçirme ihtiyacı hissetmediniz. Dolayısıyla böylesi bir yaklaşım üzerinden sağlıkta şiddeti önlemenin mümkün olmadığını burada biz tekrar vurgulamak istiyoruz.

Tabii, bu Komisyonun hazırlamış olduğu önerileri inceleyecek olursanız, gerçekten çok değerli öneriler var. Örgütsel ve kurumsal faktörlere ve cezalara yönelik önerilerin yanında, bir de toplumsal ve çevresel faktörlere yönelik öneriler var. Burada sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin toplumdaki genel şiddet eğilimiyle beraber ele alınması ve bu toplumdaki genel şiddet eğilimini azaltmaya yönelik tedbirlerin alınması önerilmişti. Ama, maalesef, bakın, Soma faciasından sonra bile siz, halkımızın ortaya koyduğu bütün demokratik tepkilere şiddetle cevap verdiniz. TOMA’yla, gazla, copla, yumrukla, müşavir tekmeleriyle toplumsal taleplere, demokratik tepkilere yaklaşan bir Hükûmetin, sağlıkta şiddeti bitirmeyeceğini ifade etmek istiyoruz. Özellikle, bu tepkiler üzerine yaşamını yitiren vatandaşlarımızla ilgili Başbakanın kullanmış olduğu dil ve üslup da hepimizde çok ciddi kaygı yaratmıştır. Uğur Kurt’un cemevi bahçesinde yaşamını yitirmesini “Polis nasıl sabrediyor, anlamıyorum.” demek suretiyle, âdeta, meşrulaştıran bir yaklaşım içerisinde olması, “Vur” emri anlamına gelebilecek bir beyanatta bulunmasını çok büyük bir talihsizlik ve düzeltilmesi gereken bir demeç olarak değerlendiriyoruz.

Yaşamını yitirenler için “GBT’lerine baktık. GBT’lerinde bir şeye rastlamadık. O nedenle yanlışlık olmuştur.” gibi bir anlayışın ortaya konmasını, GBT’sinde bir şey olanların, âdeta, öldürülmesinin, neredeyse, mübah sayılacağı, meşru sayılacağı bir pencereden değerlendirildiğini, toplumun değişik kesimleri tarafından bu pencereden değerlendirildiği uyarısını size buradan hatırlatmak istiyoruz. Siz de yıllarca baskı gören ve bu sistemin baskılarından nasiplenen bir gelenekten geldiğinizi söylüyorsunuz. Pek çoğunuzun GBT’sinde de bu şekilde notlar olduğunu size hatırlatmak istiyoruz. Dolayısıyla, bu anlayışların bir an önce düzeltilmesi gerektiğini ifade ediyoruz.

Hele hele polis kurşunuyla yaşamını yitiren 15 yaşındaki gençler hakkında, Berkin Elvan hakkında “Öldü, gitti, arkasından törenler mi düzenleyeceğiz?” diyen bir anlayışın, şiddeti önleme gibi bir durumunun olmadığını ifade etmek istiyoruz.

Ben burada konuyla bağlantılı olarak, özellikle -Sağlık Bakanı da geldi- bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Uzun süredir muhalefet sıralarından gelen bir hasta tutuklular sorununu burada sizin vicdanınıza seslenecek şekilde gündemleştirmeye çalışıyoruz. Türkiye cezaevlerinde şu anda 239’u ağır, 650 kronik hasta tutuklu var. Bu hasta tutuklulardan 230’u her an yaşamını yitirebilecek, ölümcül bir hastalığa sahipler ve neredeyse her gün cezaevlerinden bir cenaze çıkıyor. Bugüne kadar -ben rastlamadıysam Sayın Bakan düzeltsin- bu ülkenin Sağlık Bakanından bu hasta tutuklularla ilgili tek bir cümle duymadık, böyle bir şey olabilir mi? Siz bütün bir ülkenin, 76 milyonun sağlığından sorumlu bir Bakansınız ve bu konuyla ilgili Sağlık Bakanlığının ortaya koyacağı bir duruşun, bir tutumun, Hükûmete sunacağı bir önerinin olması gerekiyordu. Mevcut durumda, Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerden, tam teşekküllü hastanelerden bile alınan raporları dikkate almayan adli tıp süreçleri ve hasta tutukluları ölüme götüren duyarsız politik süreçlerle karşı karşıya olduğumuz bir dönemde Sağlık Bakanının da bu konuda duyarlı olması ve kamuoyuna bir açıklama yapması gerektiğini ifade ediyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Bu raporun Sağlık Bakanlığı ve Hükûmet tarafından dikkate alınması gerektiğini, rapordaki önerilerden yola çıkılarak yasalaşması gereken hususlarla ilgili hızla yasal hazırlıkların yapılması, pratik sahada Bakanlığın yapması gereken çalışmalarla ilgili de bir an önce bu çalışmaların başlatılması gerektiğini ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baluken.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan.

Buyurunuz Sayın Kaplan. (CHP sıralarından alkışlar)

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 454 sıra sayılı Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağlık hizmetinin kaliteli ve kolay ulaşılabilir bir şekilde sunulması halk sağlığı açısından son derece önemlidir. Bu hizmetin sunumunda, hastalar, hasta yakınları ve sağlık çalışanları arasında geleneksel saygı ve güvene dayalı bir ilişkinin olduğu öteden beri bilinmektedir. Ancak, son yıllarda sağlık çalışanlarına yönelik şiddet vakalarının arttığı görülmekte ve sağlık çalışanları saldırıya uğrayacakları endişesiyle hizmet veremez duruma gelmişlerdir.

Değerli milletvekilleri, 24’üncü Yasama Dönemi’nde farklı siyasi partilerdeki milletvekili arkadaşlarımızın bu konuda vermiş oldukları önergelerin değerlendirilmesi, ne yazık ki Soma’daki maden cinayetinde olduğu gibi büyük bir acının yaşanmasından sonra kararlaştırıldı. 17 Nisan 2012 tarihinde Gaziantep’te yaşanan menfur bir olaydan sonra değerli meslektaşım Doktor Ersin Arslan’ın yaşamını yitirmesi sonrası ve bir daha benzer olayların oluşmaması adına 25/4/2012’de komisyonun kurulmasına ancak karar verildi.

Hiç düşündünüz mü değerli milletvekilleri, amaçları insana hizmet etmek olan, hastalara şifa dağıtan ve onların iyi olmalarından başka bir şeyi düşünmeyen, bunu yaparken eşinden, çocuklarından ve sosyal çevresinden fedakârlık ederek kendilerine ve ailelerine yeteri kadar zaman ayırmayan doktor ve hemşirelerin yani sağlık çalışanlarının şiddete maruz kalmasının, hakaret edilmesinin nedenini hiç sordunuz mu? Şunun bilinmesini istiyorum: Hiçbir hekim veya hemşire, hastalarına asla zarar vermek istemez. Hastanın başına herhangi bir şekilde bir olumsuzluk gelmesini asla istemez. Peki, o zaman neden şiddete maruz kalıyorlar? Sağlık çalışanlarının bu vakalarda suçu olmadığına göre, bu vakalarda suçu olan vatandaş mı, hasta mı, hasta yakınları mı? Elbette ki hayır. Ülkedeki ekonomik zorlukları iliklerine kadar hisseden, çocuklarının ekmek parasını denkleştirmeye çalışan vatandaş, kendisine sağlık hizmeti sunan çalışana neden şiddet uygulasın, neden hakaret etsin, hiç düşündünüz mü? O hâlde sorun nerede? Sorun şu: Eksiklik kimde?

Elbette ki her iki tarafın da -insan olmasından kaynaklanan- zaman zaman yanlış davranış içerisinde olması doğaldır. Ancak, asıl sorun sistemdedir, asıl sorun, vatandaş ile sağlık çalışanlarını karşı karşıya getiren, onların birbirine düşman gibi davranmalarına neden olan sağlık alanındaki uygulamalardır. Asıl sorun, sağlık alanındaki hızlı değişmeler, karşılanmayan yükseltilmiş beklentiler ve siyasilerin söylemleridir. Sistemin getirmiş olduğu fizikî şartların yetersizliği, ağırlaştırılmış çalışma koşulları, her gün değiştirilen yeni uygulamalar, siyasilerin oy uğruna popülist ve ayrıştırıcı söylemleri ve en önemlisi de bu olumsuzlukların doktor ve hemşirelerden olduğunun algısını yaratmış olmaları değil midir? Öncelikle bunların düzeltilmesi gerekir.

Değerli milletvekilleri, sağlıkta şiddet olaylarının, Hükûmetinizin başlattığı Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan sonra da artması, ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olayları hakkında konuşurken toplum olarak nasıl bir şiddet kültürü içerisinde olduğumuzu da size ifade etmek istiyorum.

Savaşçı bir zihniyete sahibiz. Sorunlarımızı şiddet yöntemiyle çözme anlayışıyla hareket ettiğimizi ifade etmek zorundayım. Evde, iş yerinde, okulda, sokakta, trafikte, statta, hatta bu Meclis çatısı altında dönem dönem birbirimize gücü gücüne yeten kuralının işlediği bir anlayışa sahip olduğumuzu, maalesef, iletmek zorundayım.

Ailesinden sürekli dayak yiyen bir çocuk, gelecekte aynı yöntemi kendi çocuklarına uyguluyor, burada bitmemiş olan öfkesini sokağa ve iş yerine taşıyor.

Değerli milletvekilleri, sağlık alanında şiddetin diğer meslek alanlarından fazla olması ayrı bir çelişki konusu. Amacı, sağlık sorunu yaşayanları tedavi etmek, sorunlarını ortadan kaldırmak olan bu sektörde, yaptığınızın karşılığı olarak, doğalı, daha az bir şiddetin olması beklenir ancak deminki konuşmacı arkadaşlarımın da ifade ettiği gibi, sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olguları, diğer meslek gruplarına göre 16 kat daha fazladır.

2005 yılından bu yana, Profesör Doktor Necip Kalaycı, Doktor Ali Menekşe, Doktor Günaydın Dağdeviren, Doktor Ebru Taşçı, Doktor Ersin Arslan, Doktor Melike Erdem, Hemşire Rahşan Bakan, Hemşire Meral Arslan; yitirdiğimiz bu değerli meslektaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor, başka arkadaşlarımızın olmaması adına hepimize görev düştüğünü hatırlatmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, insanın kendisi ve yakınının sağlığıyla ilgili bir sorunun olduğunu düşünmesi elbette kaygı içermektedir. Hayatı tehdit edebilecek sorunları da bu kaygıya ilave ettiğinizde, insanların bu kaygısının, bu korkusunun saldırgan bir noktaya gelebileceği herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle, sağlık hizmeti verilen ortamların potansiyel şiddet yüklü ve sağlık alanında çalışanların son derece hayati bir işle uğraştıkları göz önüne alındığında, şiddetin aslında burada olmaması ve buradan uzaklaştırılması lazım. En temel ve en hayati hizmet olan sağlık hizmetinin güvenlik kaygıları içerisinde yürütülmesi, yalnızca ortamın konforunu bozmakla kalmıyor, aynı zamanda hizmet kalitesini de düşürüyor.

Değerli milletvekilleri, şimdi size soruyorum:  Öncelikle sağlık hizmeti almaya çalışan hasta ve hasta yakınlarını hekimlerimize, sağlık çalışanlarına karşı şiddet uygulamaya iten dürtü veya cesaretlendiren olay nedir?

Şunun bilinmesini istiyorum, şu bilinen bir gerçek: Şiddetin ortaya çıktığı her yerde ilke olarak karşılanmayan beklentiler vardır. İnsanların sağlık alanındaki beklentilerini yükseltmek aslında doğru bir durumdur ancak halk sağlığı hizmetlerindeki beklentilerin yükseltilmesi, sağlık kuruluşlarının fiziki, teknik ve personel yetersizliklerinin göz ardı edilerek yapılması söz konusu değildir.

Sayın Bakanım, özellikle dinlemenizi istiyorum. Altyapı sorunlarını, personel sayısını çözümlemeden toplumdaki beklentiyi yükseltirseniz, bu karşılanmadığında hasta ve hasta yakınları hayal kırıklığına uğrarlar. Bu hayal kırıklığının nedenini de sağlık çalışanları, özellikle hekimler olarak kabul ederler. Hakkı olanın kendisine verilmediği ön yargısına kapılan bu kaygılı insanlar, söz konusu beklentileri sağlıkla ilgili olduğu zaman ve karşılanmadığında rahatlıkla şiddet uygulama hakkını kendinde bulmaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, aslında, sağlık alanında uyguladığınız politikalarla vatandaşa şunu söylediniz: “Bundan sonra sağlık hizmetini daha ucuza, daha kaliteli ve daha erişilebilir kılacağız.” Ancak bunların gereklerini yerine getirmediniz. Öyle bir algı oluşturdunuz ki Hükûmetiniz döneminde vatandaş istediği hastaneye, istediği doktora rahatça gidecek, istediği zaman tedavi olacak, bununla ilgili herhangi bir zorlukla karşılaşmayacak. Peki, soruyorum size Sayın Bakanım: Bunun için ne yaptınız? Geldiğiniz dönemden beri yeni kamu hastaneleri mi açtınız? Yetersiz olan doktor, hemşire ve personel sayısını mı artırdınız? Yoksa, sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını mı düzelttiniz? Sağlık Bakanlığının verilerine, iktidara geldiğinizden bu yana kamu ve özel hastanelerinin sayısına ve buradaki hastaların, yatan hastaların, ameliyat olan hastaların sayısına bakmanızı istiyorum.

Ben bir doktorum, sizlerin de içinizde değerli doktor ve meslektaş arkadaşlarım var. Değerli Bakanım, dönem dönem size ve müsteşarınıza kadar iletişim kurmaya çalışıyorum. Bana -gelen telefonların yarısı- üniversitelerden, hastanelerden, hocalardan sıra alma, ameliyatlarını öne çekme, muayene olma, yoğun bakımlarda yer olup olmadığıyla ilgili telefonlar gelmektedir. Bir meslektaşıma, milletvekili olan herhangi bir partiden meslektaşıma eğer bir günde 50 telefon geliyorsa 20-30’u budur. Şimdi -eminimdir ki içinizde de olanlar vardır- adama kanser tanısı koyuyorsunuz, üç yıl sonra, 2017 yılına ameliyat günü veriyorsunuz. Şimdi size soruyorum: Hani getirdiğiniz sistemde vatandaş istediği hastaneye, istediği zaman daha kolay gidecekti? Bu sizleri rahatsız etmiyor mu?

Değerli milletvekilleri, bakın, bunun başındaki sistemin sağlıkta dönüşüm sistemi olduğunu vurguladık. Biz “Getirdiğiniz bu sistemle sağlığı piyasalaştırıyorsunuz.” dedik, “Özelleştiriyorsunuz.” dedik, bizi dinlemediniz. “Bu sistemde hasta ile hekim arasındaki güveni ortadan kaldırıyorsunuz.” dedik, bizi dinlemediniz.

Üstüne üstlük bir de iyilik yapmak adına, sağlık çalışanlarının ekonomik durumunu düzeltmek adına, performansa dayalı, ne olduğu belirsiz sistemle hekimleri ve sağlık çalışanlarını da bu getirdiğiniz kısır döngü sistemin içine koydunuz.

Gelinen nokta şu: Getirdiğiniz Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla ve uygulamalarınızla sağlık hak olmaktan ve bir kamu hizmeti olmaktan çıktı, parası olanın hizmet alacağı bir alana maalesef Hükûmetiniz döneminde geldi.

Değerli milletvekilleri, hatırlatmak istiyorum: “Bu bir özelleştirmedir.” dedik, “Bu bir piyasalaştırmadır.” dedik, inanmadınız. Özel hastanelerinizin sayısı Hükûmetiniz döneminde yüzde 120 arttı. Özel hastanelerdeki yatak sayısı Hükûmetiniz döneminde yüzde 300 arttı. Ha, yatan hasta sayısı 10 kat arttı. Bütçeden -demin değerli milletvekilimin bahsettiği gibi- özel hastanelere ayrılan payı yüzde 6’dan, yüzde 30’a çıkardınız. Gün geçtikçe artan bu sıkıntının içinde olacağınızı, kamu-özel ortaklığıyla getirdiğiniz sistemle çözmeye çalıştığınızı, bunda zorlanacağınızı söyledik, bize inanmadınız ve öyle bir gün geldi ki katkı paylarını almaya başladınız ve bu katkı paylarıyla vatandaşın cebine el uzatmaya başladınız.

Dünya Sağlık Örgütündeki verileri söylüyorum: Türkiye’de kişi başına kamu sağlık harcamaları 750 dolar. Yine aynı veriler, toplam sağlık harcaması 1.000 dolar. Fark 250 dolar yani yüzde 25. Kim veriyor Sayın Bakanım, kim veriyor değerli milletvekilleri? Ben söyleyeyim: Vatandaş veriyor katkı payını, cebinden vatandaş veriyor. Hani sizin getirdiğiniz sistemde vatandaş hizmeti daha ucuza alacaktı, ne oldu?

Değerli milletvekilleri, övündüğünüz bir başka nokta daha var sizin. Diyorsunuz ki: “Biz geldiğimizden beri uyguladığımız alanlarda vatandaş yüzde 70 memnunluk oranına sahip.”

Şimdi soruyorum size, hem milletvekillerime hem Sayın Bakanıma soruyorum: Yüzde 70 memnun olan vatandaş, kendisine hizmet vermek durumunda olan sağlık çalışanlarına sizin döneminizde 5 kat fazla şiddeti niye uyguluyor? Acaba sizin döneminizde aynı hastaneye bir yılda 5 kat fazla gitmesi sık hastalandığından dolayı mı, yoksa teşekkür etmek için o hastaneyi ziyarete mi gidiyor? Bunu takdirinize bırakıyorum.

Şiddetin artmasında, yaygınlaşmasında başka önemli bir nokta daha var: Hekimlik mesleğinin, hekimlerin değersizleştirilmesi ve “yaşanan sorunların tek nedeni hekimler” olarak algı oluşturulması sizin Hükûmetiniz döneminde oldu. Yoksullaştırma, tayin ve geçici görevlendirmeler, SABİM, mobbing uygulamalarıyla baskı, performans ağırlıklı maaş, emekliliğe yansımayan ücret ve gelecek kaygısı… Bunları çözmediğiniz sürece hekimlerin ve sağlık çalışanlarının şiddete maruz kalmasını önleyemezsiniz.

Bir iki şey hatırlatmak istiyorum Sayın Bakanım. Siz de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunusunuz. Bakın, hemşirelerle ilgili bir veri vereyim: Türkiye’deki hemşire sayısının yetersiz olduğunu siz de biliyorsunuz ama Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırdığınızda bizim hemşirelerimizin yükü Avrupa Birliği ülkesindeki bir hemşireden 7 kat daha fazla, ancak maaşları üçte 1 oranında düşmektedir. Uzun çalışma süreleri, altmış saate varan nöbet tutma, ekstra iş, mobbing ve şiddetle hemşireler tükenmişlik sendromu yaşıyor, görev yapmak istemiyor. Cerrahpaşa’dansınız, iki gün önce olan haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Çapa ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinde 14 bölüm kapatıldı. Son olarak iki gün önce çocuk beyin cerrahi bölümü hemşire yetersizliğinden kapatıldı. Lütfen, takip etmenizi istiyorum bir Cerrahpaşalı olarak.

Bakın, hemşireler üzerinde yapılan bir anketi size söyleyeyim: Yüzde 37’si amir baskısı gördüğünü söylüyor, yüzde 68’i mobbing uygulandığını söylüyor, yüzde 62’si şiddete maruz kaldığını söylüyor -hani memnuniyetten hep övünüyorsunuz ya- yüzde 62’si mesleğinden memnun olmadığını söylüyor. Bir şeye daha dikkatinizi çekmek istiyorum bu konuda. Yüzde 68’i ailesine yeteri kadar vakit ayıramadığından dolayı tükenmişlik sendromu yaşıyor ve mesleğinden huzursuzluk içerisinde bahsediyor.

Değerli meslektaşlarım, artan bu şiddet vakalarının büyük bir kısmının bir türlü düzeltmeyi beceremediğiniz, uygun çalışma ortamı yaratamadığınız hastanelerin acil  servisinde olduğunu birçok konuşmacı arkadaşım söyledi.

Uyguladığınız yöntemlerle, önce, hastaların altından kalkamayacakları katkı payını istediniz. Sonra “Katkı payları  -mevcut poliklinikler yerine- acillerden alınmayacak.” dediniz. Acillerde zaten fiziki şartlar yetersiz,  siz de biliyorsunuz; doktor sayısı yetersiz, siz de biliyorsunuz; hemşire sayısı yetersiz, siz de biliyorsunuz. Bir de katkı payı almayarak acillerin yükünü 10 kat artırdınız. Eksikliklerin sağlık emekçilerine yüklenmesinin, şiddete maruz kalmalarının en önemli nedenlerinden biri budur.

Değerli milletvekilleri, katkı paylarının yarattığı acil servislerdeki bu yığılmayı düzeltmek için vatandaşı hekim ve sağlık çalışanıyla karşı karşıya getirdiniz. Bunu gidermek için, aile hekimlerine, yasal olmayan bir zeminde, acil servislerde nöbet tutturup geçici görevlendirmelerle çalışma şartlarını ağırlaştırdınız. Sonuçta, acil servislerde şiddetin artması söz konusuysa, bizzat Bakanlığın bu konuda yapmış olduğu uygulamalardandır diyorum.

Değerli milletvekilleri, bunlar yetmiyormuş gibi bir başka uygulamayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Şiddetin artmasında önemli bir faktör, yöneticilerin, sağlık yöneticilerinin, Hükûmet sözcülerinin, özellikle Sayın Başbakanın sağlık çalışanlarını vatandaşla karşı karşıya getirdiği söylemlerdir.

Bakın, bir iki tanesini paylaşmak istiyorum. “Ben hastanın cebinden doktorun elini artık çekeceğim. Artık ‘doktor efendi’ dönemi bitti, öyle yok. Ben profesörü vatandaşın ayağına getireceğim. Şimdi ben hastaları göndereceğim, hadi çevirsin de ben alnını karışlarım.” diyerek vatandaşı  sağlık çalışanlarına karşı ön yargılı, kaygılı, her an şiddet uygulamaya hazır bir potansiyel hâline getirdi. Bence şiddetin asıl nedeni budur. Oy uğruna, popülist söylemler uğruna, sistemden kaynaklanan eksikliklerin sağlık çalışanlarına yöneltilmesinin ve şiddete maruz kalmalarının en önemli nedeni bu dili kullananlardır. Toplumu ayrıştırmayı, ötekileştirmeyi, “Benden olmayanın ne hâli varsa görsün.” algısını yaratanların sağlıkta şiddetin artmasında önemli katkılarının olduğu kanaatindeyim.

Değerli milletvekilleri, ne yazıktır ki Sayın Başbakan bu tarz düşünce ve söylemlerinden bir türlü vazgeçmiyor. Daha birkaç gün önce, Okmeydanı’nda yaşanan bir olayda muhtemel polis kurşunuyla yaşamını yitiren Uğur Kurt’un cenaze törenleri sonrası insanların protesto haklarını şu cümlelerle ifade ediyor: “Doğrusu şaşırıyorum ben bu polise. Polis nasıl olur, bu eylemcilere tahammül ediyor?” Sayın Bakanım, bu söylem polisle vatandaşı karşı karşıya getiriyor, polisin daha çok şiddet, daha çok orantısız güç kullanmasını, hatta adam öldürmesini teşvik ediyor. Hukukçu arkadaşlarımız vardır, bu bir suçtur. Eğer eyleme alınmak istiyorsa, buradan duyuruyorum: Bu bir suçtur. Sayın Başbakanı buna benzer toplumsal olaylardaki söylemlerinde, bu ülkenin bir Başbakanı olarak, daha sağduyulu, daha yapıcı söylemleri kullanmaya davet ediyorum.

Değerli milletvekilleri, şiddeti tetikleyen bir başka önemli konu da performans ağırlıklı ücret politikasıdır. Sağlık çalışanlarına uygulanan performans ağırlıklı ücret, hasta ile hekim arasındaki güveni ortadan kaldırmıştır. Hastalar, performansın olduğu bir zeminde, kendisine sunulan, önerilen tedavinin acaba gerekliliğinden mi, yoksa bunun performans koşullandırması mı olduğu kaygısını taşımaktadır. Bu yöntemle gereksiz iş yükü artmıştır, bu yöntemle gereksiz müdahale ve işlemler artmıştır. Performansa dayalı, ağırlıklı maaş olması nedeniyle, sağlık çalışanları, maaşının bir kısmını buradan elde etmek için, zamanının büyük bir kısmını bu işlere harcamaktadırlar. Bu durum, sağlık çalışanlarının, gelirini koruyabilmek için daha çok çalışmasına, daha çok puan getiren işler tercih etmesine sebep olmuştur. Bunun sonucu olarak, ağır çalışma koşulları altında tahammül düzeyi azalmış, yorgun ve mümkün olduğu kadar hızla iş yapmaya çalışan sağlık çalışanları ortaya çıkmıştır.

Sayın Bakanım, bu rapor düzenlenip sizlere sunulduktan sonra son bir yıl içerisinde sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet vakalarının sayısını biliyorsunuz. Ortalama, bir ayda 920 yani bir yıl içerisinde 10.800 civarında şiddet olayı sizin Sağlık Bakanlığının verilerinde var. Nasıl bir yöntemle önlem almayı düşünüyorsunuz? Polisiye yöntemlerle önlem almak mümkün değil. CMK’da yapacağınız değişiklikler elbette ki önemlidir ama asıl sorun, demin de ifade ettiğimiz performans sisteminin, algı oluşturma yönteminin, vatandaşla sağlık çalışanını karşı karşıya getirme yönteminin üzerinde düşünmeniz ve bununla ilgili ciddi tedbirler almanız.

Bir hekim olarak, sağlık çalışanlarına, doktorlara ve hemşirelere yeteri kadar değer vermenizi bekliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Sayın Atıcı, sisteme girmişsiniz, buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

26.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, CHP Grubunun önergeleri görüşülürken Meclis TV’de ses problemi yaşandığına ve Başkanlıktan gereğinin yapılmasını rica ettiğine ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, aracılığınızla duyurmak istiyorum, dünden beri Meclis televizyonu TRT 3’te de ciddi ses problemi yaşanıyor. Özellikle de bana aktarılan problem, “Cumhuriyet Halk Partisinin önergeleri görüşülürken görüntü var, ses yok.” diye iletiyorlar. Ben olaya müdahil olmanızı ve gerekeni yapmanızı rica ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı. Bakalım, sorduralım.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

2.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 22 Milletvekilinin; Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 Milletvekilinin; Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ve 24 Milletvekilinin; İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve 24 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Hülya Güven ve 22 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl ve 37 Milletvekilinin; Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 22 Milletvekilinin ve Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 20 Milletvekilinin; Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) (S. Sayısı: 454) (Devam)

 

BAŞKAN – Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Gümüşhane Milletvekili Kemalettin Aydın.

Buyurunuz Sayın Aydın. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, 454 sıra sayılı Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerine görüşlerimizi grubum olan AK PARTİ Grubu adına bildirmek istiyorum ve sizlerle de bundan önceki konuşmalar üzerine de görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

17 Nisan 2012 tarihinde Gaziantep’te yaşanan menfur bir olayda hayatını kaybeden hem kardeşim hem öğrencim hem meslektaşım çok değerli Ersin Arslan’ın ve tüm sağlık şehitlerinin rahmet içerisinde olmasını Yüce Rabb’imden temenni ederek konuşmama başlamak istiyorum.

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin toplumsal bir sorun olduğunu ve ulusal değil, global olduğunu bütün konuşmacılarımız, konuyla ilgili olan bütün arkadaşlarımız, birçok milletvekili arkadaşımız bilerek bu konuda Meclis araştırması önergesi verdi. Özellikle de Meclis araştırması önergesi veren kardeşlerimizden birisi olan İstanbul Milletvekili Sayın Mevlüt Aslanoğlu’nun da rahmete ulaşmış olduğunu biliyoruz ve tüm yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Kendisini de buradan bu vesileyle sağlıktaki şiddet konusunda gösterdiği hassasiyetlerden dolayı da şükranla yâd ediyoruz.

Sağlık, biliyoruz ki, Dünya Sağlık Örgütü tanımlamalarında -tüm herkes konuşmalarında rahatlıkla söyleyebiliyor- bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam iyilik hâlidir. Ülkemizde yaşayan ve tüm dünyada yaşayan insanların bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam iyilik hâlinin bozulması durumlarında bunların ilk müracaat ettiği yerler de sağlık kurumlarıdır ve sağlık çalışanlarıdır. Elbette ki bedenen, ruhen ve sosyal anlamda iyilik hâli bozulmuş bir kişinin müracaat ettiği yerdeki çalışanların da yine bedenen, ruhen ve sosyal anlamda da sağlıklı olması gerekmektedir.

Maalesef, diğer çalışma alanlarında olduğu gibi sağlık çalışma alanında da diğer alanlardan daha yüksek oranda bir şiddet uygulamasıyla tüm dünya karşılaşmaktadır. Komisyon raporunu incelediğimizde zaten ülkeler arası büyük bir farklılık olmadığını, sözel şiddetin önde olduğunu, fiziksel şiddetin ve hatta cinsel içerikli sözel şiddetin önemli bir oranda yer aldığını… Tüm sağlık çalışanlarının bunu arzulamasının yanında, bir insan olan hepimizin de böyle bir şiddetin olmamasını, toplumumuzun hiçbir yerinde şiddetin olmamasını, bu konuda tüm toplumun gerekli kültürel ve sosyal değişimlerini sağlayarak kendisine yapılmasını istemediği bir şiddet unsurunu başkasına yapmayacak bir kültüre ulaşmasını bir sağlık çalışanı ya da bu ülkenin bir evladı olarak arzu ediyoruz.

Bu “sağlık” tanımlamasını yaptığımız bir yerde, bedenen, ruhen ve sosyal olarak bozulmuş bir kişinin eski hâline dönüştürülmesini sağlamaya çalışan bir sağlık çalışanları kadrosu, sağlık emekçileri -doktor, ebe, hemşire ve hatta temizlik elemanına kadar bu insanlar- son yılların ya da son zamanların tabiriyle 7/24, üç yüz altmış beş gün, bu bahsettiğimiz, Dünya Sağlık Örgütünün tanımındaki sağlığı bozulmuş insana bir hizmet sunma adına çalışmaktadırlar. Bu vesileyle sağlık çalışanlarının tümünün, bütün zaman dilimlerini, eşinden, çocuğundan veya dostuyla olan sohbetinden zaman ayırarak, gecenin üçünde ya da beşinde herhangi bir şekilde arandığı takdirde bütün o anki yaşam alanını terk ederek karşı taraftaki sağlığı bozulmuş insana o sağlığını düzeltme adına emek sarf etmeye giden bir kadro söz konusudur. O nedenle de sağlık çalışanlarına… Elbette ki tüm mesleklerin kendi adına konuşulduğu zaman bir değeri vardır, bir takdiri söz konusudur ama bugün sağlıkta şiddeti konuştuğumuz bir yerde, özellikle meslektaşlarımızın ve diğer tüm sağlık çalışanlarının sağlık üzerine bu emeklerini yâd etmek ve onların ödenemez ve şükranla anılmadan geçilemez bir meslek icra ettiklerini kendileriyle paylaşmamız gerekiyor.

Sağlık hizmetlerinin sunumunda hasta, hasta yakınları ve sağlık çalışanları arasında karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki yaşanmaktadır ama maalesef, bu ilişki belirli bir noktada bozulabilmektedir. Bu bozulma üzerine verilen önerge, bugün, bir Meclis araştırması olarak tamamlanmış ve güzel bir rapor olarak sunulmuştur. Sağlığı bozulmuş kişinin ölüm kalım meselesi ve hastalığın iyileşmeme ihtimali karşısında hasta ve hasta yakınları, bazen, tüm bu sorunları çözecek kişiye, kutsadığı doktora ya da sağlık çalışanına zarar vermek gibi bir ruha bürünmektedirler. Böyle bir durumda, stresli, kırılgan, endişeli, çökkün, agresif ve yüksek beklentileri olan hasta ve hasta yakınları, karşısındaki sağlık çalışanından, o sağlığı bozulmuş olanın tüm sorununun giderilmesini beklemekte ya da giderilemeyen bu sorunun sorumlusunu sağlık çalışanı olarak bazen görebilmektedir. Hiçbir zaman onaylamayacağımız, sadece sağlık çalışanlarına olan şiddet değil, hiçbir alanda onaylamayacağımız bu şiddet, baskı, eziyet, korkutma, sindirme, öldürme, cezalandırma, tehditler, sözlü hakaretler ve fiziksel saldırılar şeklinde olabilmektedir. Tabii, olabilmektedir derken -bunu yumuşattığımda- hiç kimse algılamasın ki bunun olmasını hoş karşılıyoruz. Hiçbir insanın bir başka insana bu saydığımız şiddet unsurlarından hiçbirisini uygulamaması en büyük dileğimizdir ve arzumuzdur. Bu davranış değişiklikleri zaman içerisinde şiddete dönüşebilmektedir ve bu şiddetlerin sonucu olarak da bu araştırma komisyonu karşımıza gelmektedir.

Elbette ki sağlıktaki şiddetin nedenleri içerisinde ana nedendir dememekle beraber… Biraz sonra bütün konuşmacıların konuşmalarına ayrıntılı bir şekilde cevap vermeye çalışacağım. Ama bütün konuşmacılarımız, sağlıktaki dönüşümü anlatırken ve şiddet olgusuyla bunu pekiştirmeye ve bağdaştırmaya çalışırken sağlıktaki dönüşümün performans sistemi üzerine bütün kurguyu kurmuşlardır. Elbette ki sağlıkta dönüşüm sistemi içerisinde raporda yer alan cümlelerin tümüne saygı duymakla… Ama sağlıktaki dönüşümün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki herkes tarafından nasıl algılandığını ve bu dönüşümle de millete hangi hizmetlerin götürüldüğünü iyi konuşmak gerekiyor.

Birçok konuşmacımız…. Yeri geldiğinde konuşacağız. Hekime müracaat oranının artmış olmasını dahi eleştirebilecek konuşmalarla karşı karşıya kaldık. Bundan on sene önce, on beş sene önce yine bir sağlık çalışanı olarak burada konuşan sağlıkçı arkadaşlarımız “Hekime müracaat oranı Türkiye'de 3,2’yken Avrupa’da 8,2. Bu anlamda çok geri kalmış bir ülkeyiz.” diye… Hekime ulaşma oranının, sağlığa erişebilirlik oranının artmasını arzu edecek bütün arkadaşlarım, burada, 8,2’ye ulaşılmış olmasını, sağlıktaki şiddetin bir unsuru ya da sağlıktaki bozulmanın bir nedeni olarak sunabilmektedirler. İnsaf diyecek kadar bir noktaya gelen bu konuda… Ama -toplum biliyor ki- bir kişi, bir yılda, istediği zaman sağlığa ve istediği yerde, istediği yörede, istediği hastanede ve istediği tetkiki yaptırabilecek bir noktaya ulaştıysa bunun memnuniyeti de elbette yansımaktadır.

Bununla ilgili kendi bölgesel örneklerimizi vermeyi çok sevmemekle beraber Anadolu’nun küçük, unutulmuş bir şehrinin son on iki yılda sağlıkta aldığı hizmetlerin önemli bir oranda il dışına sevk… MR’dı, tomografiydi, fako cihazıydı, taş kırmaydı, nitelikli yatak sayısıydı ya da bir yılda 1.331 ameliyat yapılırken bugün 6.500 ameliyata ulaşırken… Komşu ilimizin milletvekilinin gülerek baktığı ve bir başka konuşmalarında, ilimizin bir ilçe hastanesindeki sağlık kalitesini örnekleyerek kendi ilini anlatmaya çalıştığı konuşmayı da hatırlıyorum. İlimizin Kelkit ilçesinin de, Kürtün ilçesinin de, Torul ilçesinin de, Şiran ve Köse’sinin de dört dörtlük hastaneleri söz konusudur. Hekim ihtiyaçları da 2002’ye göre son derece iyi karşılanmıştır. Özellikle hasta memnuniyeti de Türkiye ortalamasının üzerinde, yüzde 84 olarak bizlere yansımaktadır.

Sağlıkta dönüşümde başka neler olmuştur? Sağlıkta dönüşümde bebek ölüm hızı hızlı bir oranda düşmüş, anne ölüm hızı -yüz binde baktığımız zaman- önemli bir oranda düşmüştür.

Yine, sağlıkta şiddeti araştırırken veya sağlıkta şiddeti konuşurken, bundan on iki yıl önce 6.076 muayene odası varken yani hasta Türkiye'de bir gün içerisinde 6.076 odada doktorla karşılaşırken, bugün 20 binin üzerinde bir karşılaşma söz konusudur. 2002 yılında bir yılda 200 milyon civarında muayene varken yani bir hasta bir doktorla bir yılda 200 milyon kez karşılaşırken, bugün Türkiye'de 600 milyon kez karşılaşmaktadır.

Yine aynı şekilde, 2002 yılında ambulans sayısı 618 iken bugün 3.464’e ulaşması ve istasyon sayısının artmasıyla beraber bu acil hizmetlerinde kırsalda da yüzde 100’e ulaşılarak acil ve ambulans transferindeki hasta ile sağlığın buluşması önemli bir oranda artmıştır.

Elbette ki bu artışların oluşturduğu sonuç olarak sağlıktaki şiddeti tanımlamak doğru değildir, hiçbir zaman da bu tanımlamanın içine sığınmayacağım ama sayısal olarak bir artış söz konusuysa da hekim ile sağlık çalışanlarının karşılaşması arasındaki artışın da bununla kıyaslanmasının gerekli olduğunu söylemek gerekmektedir.

Tabii ki sağlıktaki dönüşümde hastane yatak kapasitelerinin, nitelikli yatak oranının artması yoğun bakım yatak sayılarının 850’lerden 11 binlere ulaşması, yanık tedavisinde yatak sayılarının 35’lerden 400’lere ulaşması ve hastanın sağlık hizmetinde istediği hizmeti istediği bölgede alabilmesi önemlidir.

1990-1992 yılları arasında Diyarbakır’da üniversite hastanesinde hekimlik yapmış bir kardeşim olarak HDP milletvekili arkadaşımızın da bu anlamda söylediklerine cevap vermemiz gerekmektedir. Sağlıktaki dönüşümün en fazla yararlanıldığı ya da sağlıktaki dönüşümün pozitif çıktılarının en fazla alındığı yer Güneydoğu Anadolu’dur; hekim sayısıyla, sağlık çalışanı sayısıyla, sağlıktaki hasta sevklerinin ileri merkezlere sevkiyle. 1990-1992 yılları arasında yanıklı bir hasta güneydoğuda, Diyarbakır’da bize geldiği zaman, biz o zaman otomatikman, hastayı dahi görmeden Balcalı Devlet Hastanesi diye Adana’ya sevk ediyorduk. Yüzlerce hastanın sevki ya da koruyucu hekimliğin birincil ayağı olan halk sağlığının, bulaşıcı hastalıklar açısından yüzlerce vakanın -şahsen, bizatihi kendimin gördüğü sıtmanın, tüberkülozun, dizanterinin- bugün tüm Türkiye’de, onlar, yüzler ya da sıfırlar düzeyinde olduğu bir Türkiye’de sağlıktaki dönüşümün bu taraflarını da elbette konuşmamız gerekiyor.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Tüberküloz mu sıfır oldu?

KEMALETTİN AYDIN (Devamla) - Aşılama programlarının dünyadaki en yüksek, en fazla olduğu ülkelerden birisi olduğumuzu, beş kuruş ücret dahi alınmadığını ve aşılama oranlarının önemli bir oranda yükseldiğini ve bunların ücretsiz olduğunu, yeni doğan birçok yavrumuza tarama metotlarının uygulandığını, fenilketonürinin, hipotiroidi taramalarının Sağlık Bakanlığı tarafından yapıldığını, yine erişkinlerde obezite, diyabet, tütün gibi birçok uygulamanın Sağlık Bakanlığı tarafından yapıldığını, yine birçok koruyucu hekimliğin ve sanitasyon hizmetlerinin Sağlık Bakanlığı tarafından iyi bir şekilde yapıldığını da sağlıktaki dönüşümün birer yansımaları olarak konuşmamız gerekmektedir. Elbette ki bunların yansıması olarak da, iller bazında değişmekle beraber, yüzde 75’ler, yüzde 79’lar civarında bir sağlıkta memnuniyet söz konusudur.

Birkaç konuşmacı arkadaşımızın bu sağlıktaki şiddet konuşulan bir ortamda mimikleriyle, ses tonlarıyla ve vücut dilleriyle şiddeti içerir tarzda konuşmuş olduklarını da burada sizlerle paylaşarak özellikle bazı konulara cevap vermek istiyorum. “Sağlık politikalarınızı beğenmiyorum.” diyor ama milletin memnuniyetinin yüzde 80’lerde olduğunu bir kısım milletvekili arkadaşlarımıza iletmek istiyorum ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisinden bir milletvekili arkadaşımızın konuşmasında şu kelimenin tutanaklardan çıkarılmasını istirham ediyorum: “Kaç kelleye baktıysa o kadar para alacak doktor.” Özellikle buradan kişinin kendisinin de -söyleyen kendisini bilir anlamında- bu “kelle” kelimesinin tutanaklardan çıkarılması adına, Sayın Başkanın biraz önce söz verdiği gibi, yine kendisinin şifresini girerek aldığı sözden, bu milletin “kelle” muhabbetini düzeltmesini arzu ediyorum.

Yine Sayın Başbakanımızla ilgili konuşmasında klasik siyasetin içerisinde çok kullanılan bir cümleyi burada sizlerle paylaşmak istiyorum: “Ben de bu vatandaşa size nasıl bu kadar oy veriyor mu diyeyim?” diyerek buradan dolaylı bir yolla sayın milletvekili, vatandaşlara, AK PARTİ’ye, AK iktidarlara ve AK icraatlara nasıl bu kadar oy verdiğini -dolaylı bir yönde- soruyor. Vatandaşa  zaten, seçim geldiğinde sandıkta gidilip iradesi soruluyor ve iradesini de orada dile getiriyor. Herhangi bir şekilde, buradan, Meclisin milletvekili olarak çıkıp Meclisin kürsüsünden vatandaşı, milletin iradesini böyle sorgulamasını da yine arkadaşlarımızın değerlendireceğini umuyorum.

Yine Milliyetçi Hareket Partisinden bir milletvekili arkadaşımız, polikliniklerde beklemenin olduğunu, kuyrukların arttığını... “Sağlık hizmetlerine ulaşım iyice zorlaşmıştır.” gibi bir tanımlama yaptı. Biraz önce anlattığımız gibi, 6 binlerden 20 binlere çıkan poliklinik odasını, 90 binlerden 130 binlere ulaşan hekim sayısını, uzaktan randevu sistemiyle kuyrukların önemli bir oranda ortadan kalktığını ve sağlık hizmetlerinin de -hekime 8,2 ulaşılarak- ulaşılabilir olduğunu hatırlatarak geçmek istiyorum.

Cumhuriyet Halk Partisinden bir milletvekili arkadaşımız -ki doktor olduğunu öz geçmişini okuyarak anladım- konuşmasının yüzde 60’ını sağlıkta şiddet dışında konuşmuştur. Bugün burada sağlık çalışanlarına olan şiddeti konuşurken hekim kökenli bir arkadaşımızın sağlıktaki bu konuda konuşmasının yüzde 60’ını bu konunun dışına ayırmış olması... Ve Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşların bu komisyon raporunu, 300 sayfalık bu komisyon raporunu okuyarak bir arada tartışmalarını istiyorum çünkü birisi güzel rapor olduğunu, güzel sonuçlar alındığını, 66 maddenin iyi olduğunu ve özellikle AK PARTİ milletvekillerinin bazı maddeleri buraya koydurarak iyi davrandıklarını söylerken yine Cumhuriyet Halk Partisinden doktor kökenli bir arkadaşımızın aynı komisyon raporunu hayal kırıklığı olarak değerlendirmesi ve 66 maddenin anlamsız olarak oraya yazılmış olduğunu söylemiş olması da yine… Partinin kendi içerisinde sağlık politikaları anlamında bir araya gelerek, gelecek yıllarda milletin önüne giderken hangi sağlık politikalarını belirlemenin gerekli olduğunu iki doktor arkadaşımızın konuşacağını umuyorum.

Yine, Cumhuriyet Halk Partisinden bir arkadaşımız öyle bir konuşma yaptı ki bu konuşmayı sizlere sadece kendimi imtihan etmek için soruyorum. AK PARTİ grup sıralarından hiçbir cümlesini dinlemelerini istemiyorum, özellikle Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlardan AK PARTİ milletvekili olarak şu önerileri getirdiğimde bana ne cevap vereceklerini merak ediyorum. Cumhuriyet Halk Partisindeki hukukçu bir arkadaşımız -iki tane öneri buraya getirdi- bu raporun hiç olmadığını söyledi, bütün konuşmasını buradan yaptı ama güvenliğe yönelik önerilerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir hastanede güvenliğe yönelik olarak söylediği önerilerde diyor ki: “Her serviste, hatta katlarda gezici güvenlik görevlilerinin bulunması, hastane girişinde x-ray cihazlarının bulunması, güvenlik kameralarının artırılması ve sesli hâle getirilmesi, güvenlikçi sayısının artırılması, güvenlikçi yetkilerinin artırılması, hastane polislerinin olması, korumalı banko sistemlerinin oluşturulması -ve daha da gitmiş- sağlık çalışanlarına koruma tekniklerinin öğretilmesi.” Ben bu önerileri bir AK PARTİ milletvekili olarak size bir kanun teklifinde getirdiğimde Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşlarımın bir hastaneyi F tipi cezaevine dönüştürme önerisi olarak buna nasıl karşı koyacaklarını buradan tahmin ediyorum. Burada eğitim söylenebilir, sosyolojik analizler söylenebilir, psikososyal destekler söylenebilir, memnuniyet tartışmaları yapılabilir, her şey söylenebilir ama bir hastane, hastane koridorları için F tipi cezaevinde dahi olmayan bunları söyleyen bir Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili de özellikle Sağlık Bakanlığına dönerek “Hasta hakları, hastaları kışkırtıcı hâle getirmektedir.” diyor. Bir insan hakkı olan hasta hakkını, hasta haklarını anlatan, 2005’ten beri bunu kuran bir Hükûmete dönüp “Bu vermiş olduğunuz haklar, kusura bakmayın, hastaları kışkırtıcı bir hâl almaktadır.” diyebilmektedir. Tüm bunları özellikle bilgilerinize sunmak istiyorum.

AK PARTİ adına konuşan arkadaşımız on dakika boyunca önerilerini sunmuş...

Özellikle de doğu ve güneydoğu için bir konuyu sizinle paylaşmak isterim değerli arkadaşlar. “2002’den önce orada sorunlar vardı, şimdi merkezîleşti, hastalar buraya geliyor.” derken şunu söyleyebilirim: 2002’de Ağrı’da 26.883 kişiye 1 hekim düşerken bugün Ağrı’da 3.631 kişiye 1 hekim düşmektedir.

Yine, bir milletvekili arkadaşımızın -genç mi, yaşlı mı olduğunu bilmiyorum, uzaktan görünmüyor- konuşmalarında ak bir Hükûmete “karanlık bir Hükûmet” diyebilen bir kişinin, karanlık bir yüz ve karanlık bir bakışa sahip olan bir kişinin söyleyeceği hiçbir karanlık kelime ak hükûmetlerimizi ve AK PARTİ’mizi bağlamayacaktır.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Bunlar yakışmıyor size değerli meslektaşım.

KEMALETTİN AYDIN (Devamla) - Değerli kardeşlerim, değerli milletvekili arkadaşlarım; sağlıkta sağlıklı iletişimin kurulacağı, şiddetin azaltılacağı günleri diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aydın.

Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum .

Kapanma Saati: 19.01

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.21

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fehmi KÜPÇÜ (Bolu), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 94’üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Evet, buyurunuz Sayın Atıcı.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, gerçi, ara verdiniz, sataşmadan söz veremeyeceksiniz muhtemelen ama…

BAŞKAN – Evet.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – En son konuşan milletvekili arkadaşımızın sözleri doğrudan beni ilgilendirdiği için bir söz hakkı istiyorum, nasıl bir çözüm bulursunuz bilmiyorum ama ister yerimden ister kürsüden, nasıl uygun görürseniz.

BAŞKAN – Yerinizden lütfen. İki dakika süre veriyorum.

Buyurunuz, yerinizden açıklamanızı yapınız.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

27.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, Gümüşhane Milletvekili Kemalettin Aydın’ın 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, bu “kaç kelleye baktıysa o kadar para”yı ben çok bilinçli bir şekilde kullandım ve tutanaklarda da aynen kalmasını istiyorum çünkü şehitleri kelle yapan zihniyet aynı zamanda, hastaları da kelle hâline getirmiştir. Hastalığınızı eğer reddederseniz o zaman çare bulamazsınız. Bu Hükûmet kaç kişiye bakıyor isen o kadar para vermektedir, aksini iddia eden arkadaşım varsa buyursun, söylesin. Performans sistemi, evet, kelle başı para verme sistemidir, açık, net konuşuyorum. Bunu asla hastalara bir saygısızlık olarak kimsenin yorumlamaması gerekiyor. Şehitleri nasıl kelle hâline getirdiyse bu Hükûmet, aynı şekilde, hastalarımızı da maalesef, kelle hâline getirmiştir. Bu yetmemiştir, sağlığı da alınır, satılır bir mal hâline getirmiştir.

Şimdi, biz burada söz verdik birbirimize “Sağlık sistemini eleştirmeyeceğiz.” dedik. Yani “Şiddeti konuşuyoruz, sağlıkta çok fazla bir şey konuşmayalım.” diye birbirimizle konuşmuş idik ama sayın milletvekili kalkıp böyle şeyler söyleyince de insan tabii, duramıyor.

Efendim, sağlıkta dönüşüme her şeyi atfetti sayın milletvekili. Hayır, efendim, bebek ölüm hızı Türkiye’de en sert düşüşünü sağlıkta dönüşümden önce yapmıştır, rakamlara kendisi de bakabilir. Ben bir çocuk hekimiyim, üstelik yeni doğan uzmanıyım.

Doktora gitme oranıyla övünen tek ülke Türkiye’dir. Herkes koruyucu hekimlikle doktora gitmeyi azaltır, övünür, biz doktora giderek mutlu olmaya çalışıyoruz.

“İstediğin hizmeti istediğin bölgede alıyorsun.” Sayın Milletvekilim, yok böyle bir şey. Yani istediği hizmeti istediği yerde alamıyor. Biz hekimler, sağlık çalışanları el birliğiyle iyi şeyler yaptık, hem bu Hükûmet döneminde yaptık hem geçmiş hükûmetler döneminde yaptık. Biz bu ülkede tüberkülozu azalttık, biz bu ülkeden kızamığı kovduk, polioyu, çocuk felcini kovduk ama sizin sayenizde, maalesef, polio geri geldi, kızamık geri geldi. Bunları istatistiklere bakarak söyleyin. Allah aşkına, hangi hükûmet aşıdan para aldı da siz diyorsunuz ki “Sağlıkta dönüşümde aşıdan para almadık!”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – 3 aşı veriyordunuz, şimdi 12 tane aşı veriliyor.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Allah aşkına, yani hükûmetlerin hangisi koruyucu aşılardan para aldı da siz bununla övünüyorsunuz? Bunlara dikkat etmek lazım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

2.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 22 Milletvekilinin; Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 Milletvekilinin; Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ve 24 Milletvekilinin; İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve 24 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Hülya Güven ve 22 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl ve 37 Milletvekilinin; Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 22 Milletvekilinin ve Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 20 Milletvekilinin; Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) (S. Sayısı: 454) (Devam)

 

BAŞKAN - Komisyon adına Adana Milletvekili Necdet Ünüvar.

Buyurunuz Sayın Ünüvar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

(10 / 49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI NECDET ÜNÜVAR (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarının araştırılması ve gerekli önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu hakkında Komisyon Başkanı sıfatıyla söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, sağlık gerçekten çok önemli, şiddet de çok önemli. Belki sözümün en başında ifade etmem gerekir, yeni bir polemik konusu açmak istemiyorum ama her şey siyasetin ilgi alanındadır, siyaset her konuyla ilgilenir, şiddet de yine siyasetin ilgi alanındadır; sporda, sağlıkta, kadına şiddet, çocuğa şiddet, sokaktaki şiddet, her türlü şiddetle siyaset ilgilenir ama şiddet üzerinden bir siyaset yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Biz açıkçası, dört aylık Komisyon çalışmalarımız esnasında, iktidarıyla muhalefetiyle, şiddetle ilgili gerçekten çok verimli çalışmalar yaptık. Şüphesiz tartıştık, şüphesiz anlaşamadığımız noktalar oldu, şüphesiz birbirimizi yanlış anladığımız noktalar oldu ama en son birleştiğimiz husus şu oldu: Sağlıktaki şiddetin son derece önemli olduğunu ve her bir şiddet hadisesinin istatistiklerden bağımsız bir şekilde önlenmesi gerektiğini ifade ettik ve yine ediyoruz.

Tabii, esasında, bizi takip eden yüz binlerce sağlık çalışanı da vardı. 621.286 kişi bu Komisyon çalışmalarının en son görüşmelerini de takip ediyordu. Maalesef, benim konuşmam Meclis televizyonunun yayında olmadığı bir saate denk geldi. Onlara, mensup olmaktan gerçekten şeref duyduğum, onur duyduğum sağlık çalışanlarına şükranlarımı ifade etmek isterdim. Onlar çok fedakârca, cefakârca çalışıyor ve 77 milyon insanımıza, hatta zaman zaman, yurt dışından gelen başka ülkelerin vatandaşlarına da gerçekten büyük bir saygıyla, büyük bir fedakârlıkla sağlık hizmeti sunuyorlar. Keşke, onlara da canlı yayın devam ederken şükranlarımızı sunabilseydik ama her ortamda, onlara medyunuşükran olduğumuzu da ifade etmemiz gerekiyor.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkanım, önerelim, açsınlar lütfen. Sizi de dinlesinler, mutlu oluruz.

NECDET ÜNÜVAR (Devamla) – Efendim, kuralı bozmayalım bence. Kuralı bozmamak adına ben bu konuşmamı kendi İnternet siteme de koyacağım. Onun için…

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Bozalım, bizce sakıncası yok.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bizce bir sakıncası yok, memnun oluruz.

NECDET ÜNÜVAR (Devamla) – Kuralı bir kişi için bozmak bence doğru değil, o da başka bir konudaki sıkıntıyı beraberinde getirebilir. Ama, biz onlara olan sevgimizi, saygımızı her ortamda ve her durumda ifade ediyoruz gerçekten. Ben de siyasetten sonra, yine, sağlık mensubu olmanın onurunu, gururunu bugüne kadar taşıdığım gibi bundan sonra da taşıyacağım.

Şimdi, aslında, hepimiz, sağlık çalışanları olarak bir aileyiz ve 77 milyon insana din, dil, ırk, mezhep ayrımı gözetmeksizin, onları herhangi bir ayrıma tabi tutmaksızın hizmet veriyoruz onurla, gururla. Sağlık hizmetleri gerçekten çok önemli bir hizmet değerli arkadaşlar, ertelenemez bir hizmet. Yani, sağlık hizmeti verilmesi gerektiği zaman, o hizmetin en uygun şartlarda, en hızlı ve en kaliteli şekilde verilmesi gerekir. Özelliği, yüz yüze verilmesi yani uzaktan kumandayla sağlık hizmetinin verilemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Belki yardımcı olmak mümkün ama gerçek bir sağlık hizmeti yüz yüze ancak verilebilir ve bütün dünyada kutsal bir hizmet olarak görülür çünkü acıları paylaşmak, acıları dindirmek çok zor, çok zahmetli ama bir o kadar da mukaddes, kutsal bir görevdir.

Ben şimdi, olaya farklı bir cepheden yaklaşmak istiyorum. Hepimiz, burada doktor olmayan dostlarımız da var, onlar hasta olduğu zaman veya bir yakını hasta olduğu zaman mutlaka hastaneye gitmişlerdir. Ama, acaba hasta olmadan da hastaneye gitme, orada olan biteni gözleme fırsatı bulduk mu? Belki bulamamış olanlar için ifade etmek isterim şöyle küçük bir ufuk turuyla: Hastaneye gittiğimiz zaman, o mesai saatleri içerisinde, özellikle poliklinik hizmetlerinin verildiği, laboratuvar ve görüntüleme hizmetlerinin verildiği yerlerde bir koşuşturmaca olduğunu görürüz, herkesin işin bir ucundan tutmaya çalıştığını görürüz. Ama, özellikle mesai sonrasında acil servislerin veya acil hizmetlerin verildiği polikliniklerin yoğunlaştığını görürüz ve orada artık hiç kimsenin uykusundan fedakârlık etmediği zaman fedakârlık yapan az sayıdaki sağlık çalışanının fedakârca o hizmetleri vermeye çalıştığını görürüz.

Bunu bir rakamla ifade etmemiz gerekirse yani bu yoğunluk nedir diye ifade etmek gerekirse belki Türkiye çapında da rakam vermek mümkün ama ben Ankara Numune Hastanesinin 2013 yılı verilerini aldım. Ankara Numune Hastanesinde 1 milyon 542 bin muayene yapılmış 2013 yılında, bir yıl içerisinde. Bunların 196 bini acil servislerde yapılmış, yüzde 12,7 civarında; 52 bin kişi de hastaneye yatmış, yani yüzde 3,3 civarında vatandaş da hastaneye yatmış.

Tabii, bu kadar yoğun bir hizmetin olduğu noktada, şüphesiz her bir hadisenin bile canımızı son derece sıktığı ve gerçekten büyük bir ızdırap duyduğumuz şiddet hadiseleri de karşımıza çıkabilmektedir. Tabii, burada şöyle bir algı oluşmasın: Her eline bıçağı alan âdeta doktora, hemşireye saldırıyor değil, Allah’a şükür ki öyle değil ama saldıran var mı? Var. Zaman zaman çok ciddi ölçüde yaralanan kardeşlerimiz oluyor, sağlık çalışanlarımız oluyor; doktorumuz, hemşiremiz oluyor ve zaman zaman da hayatını kaybeden kardeşlerimiz oluyor. Nitekim, bu Komisyonumuz da pek çok önerge sahibi arkadaşımızın ifade ettiği gibi, rahmetli Ersin Arslan’ın 17 Nisan 2012 tarihinde, tedavi ettiği bir dedenin torunu tarafından bıçaklanarak katledilmesinden sonra kuruldu, bu Komisyon -pek çok önerge verildi- daha sonra kuruldu.

Daha çok acillerde şiddet oluyor demiştik, yüzde 79’u acil ve polikliniklerde oluyor. Daha çok doktorlara, daha sonra hemşirelere şiddet oluyor ve Komisyon raporumuzu yaptığımız sırada, yazdığımız sırada şiddetin yüzde 29’unun yalnızca sözlü, yüzde 15’inin yalnızca fiziksel, yüzde 56’sının da hem fiziksel hem sözel nitelikte bir şiddet şeklinde olduğunu tespit etmiştik. Sözel şiddetin daha çok kadın sağlık çalışanlarına, fiziksel şiddetin ise daha çok erkek sağlık çalışanlarına yönelik olduğunu ve şiddetin daha çok 18.00-24.00 saatleri arasında olduğunu ifade etmiştik. Yani, hem acilde çok fazla hem 18.00-24.00 saatleri arasında çok fazla.

Yine, hastaneye gittiğimiz zaman yani özellikle acil durumlarda gittiğimiz zaman en çok yoğunluğun, en çok koşuşturmacanın o saatlerde ve acillerde olduğunu görürüz.

Tabii bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Bütün bunlar şiddetin aslında sebeplerinin, özellikle bazı sebeplerinin çok öne çıktığını gösteriyor. Nedir onlar? Uzun bekleme süreleri, sağlık çalışanının yetersizliği, iletişim problemleri, stresli hasta yakınları ve kalabalık, gürültülü ortamlar; hasta ve hasta yakınlarının aşırı istekte bulunması, mental ve davranış bozuklukları olan hasta veya yakınlarının olması.

Tabii şiddet her alanda var. Sağlıkta, sporda, sokakta kadına yönelik şiddet var. Birkaç konuşmacı arkadaşımız ifade etti -uluslararası bir ifadedir- sağlıktaki şiddet diğer alanlardan 16 kat daha fazla. Bu, işin hassasiyetinden kaynaklanıyor, birazcık da sektörün içindeki hizmetin  tabiatından kaynaklanıyor ve insanların herhangi  bir hizmeti alması gerektiği zaman bir saniye bile bekleme tahammüllerinin olmadığı bir noktadan kaynaklanıyor.

Bütün dünyada şiddet oluyor. En fazla İngiltere’de çalışılmış, yüzde 90 civarında sağlık çalışanlarına yapılan anketlerde, ömründe, meslek hayatlarında 1 kez şiddete uğrama oranı yüzde 90 civarında. Ama Türkiye’yi diğer ülkelerden ayıran, ayırt edici bir özellik var, o da şu: Diğer ülkelerde daha çok şiddeti uygulayan hastalar iken Türkiye’de yüzde 91 oranında hasta yakınları. Birazcık bizim cümbür cemaat hastaneye gitmemiz veya daha kalabalık, yakınlarla beraber hastaneye gitmemiz de mutlaka bu sebeplerden birisi olabilir.

Şimdi, bazı arkadaşlarımız rakamlar verdiler, şiddetin 5 kat arttığını ifade ettiler ama bu ifadelerin tam olarak gerçeği yansıtmadığını söyleyebilirim. Bunun bir sebebi, daha önceki kayıt sistemlerinin maalesef şiddeti tam olarak tespit edebilmemize imkân tanımamasıdır. Özellikle 2012’den itibaren Beyaz Kod uygulaması… Yani, 113 kodlu telefona veya bir butona basarak -ki daha çok butona basarak sağlık çalışanları şiddete uğradığını ihbar ediyorlarmış Sayın Bakanımızdan biraz önce öğrendim- Beyaz Kod sistemine müracaat ediyor ve orada herhangi bir şiddete maruz kalma durumunda olay hem idari hem adli açıdan bir soruşturmaya tabi tutuluyor. O Beyaz Kod’la ilgili, tabii, bendeki son rakam 1 Haziran 2012 ile 5 Mayıs 2014 tarihleri arasında yani yaklaşık iki yıllık dönemde yargı mercilerine intikal eden 14 bin vaka var, toplam 19.655. Muhtemeldir ki bazıları idari veya adli soruşturmaya tabi tutulmaksızın hasta hakları biriminde -bizim Komisyon çalışmalarımız esnasında sağlık iletişim merkezi hâline dönüştürmüştü Sağlık Bakanlığı, ki başarılı bir uygulama- belki bir kısmı çözülüyor.

Şimdi, Beyaz Kod sisteminde net olarak kayıtlarımız var yani şayet herhangi bir mukayese yapılacaksa o mukayeseyi daha sonraki dönemlerde yapmanın daha sağlıklı olacağını düşünürüm. Yoksa sayıdan ziyade niteliğin çok önemli olduğunu ifade etmeliyim yani sayı ne olursa olsun, az veya çok, sayıları yarıştırmanın çok anlamsız bir durum olduğunu ifade etmeliyim. Çünkü, şiddetin ne iktidarla ne muhalefetle alakası var, asıl o hizmeti alacak vatandaşlarımızın hizmeti alıp alamamasıyla alakasının olduğunu ifade etmeliyim, yoksa sayıları yarıştırmak çok da sağlıklı değil. Mühim olan o sağlık hizmetini fedakârca yapan kardeşlerimizin huzur içerisinde o hizmeti yapabilmesini sağlamaktır. O yüzden, sayılara çok fazla takılmaktan ziyade, özellikle o şiddetin en ücra köşede bile uygulanan şeklini azaltmanın bizim asıl amacımız olması gerektiğini çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Tabii, değerli arkadaşlar, Komisyonumuzun rahmetli doktor arkadaşımız Ersin Arslan’ın vefatından sonra kurulduğunu, dört parti grubunun da önergeler verdiğini ifade etmiştim. Ama burada belki dikkatten kaçtı, önerge sahibi arkadaşlarımızın birisi en azından söyler mi diye bekledim ama önerge sahiplerinden bir tanesi rahmetli Mevlüt Aslanoğlu’ydu. Mevlüt Aslanoğlu gerçekten vefatından büyük üzüntü duyduğum, benim de çok değer verdiğim bir kardeşimdi, insan sevgisi çok yüksekti, sağlık çalışanlarına muhabbeti de hakikaten çok yüksekti; ilaveten, sağlık yatırımlarının bir kısmına da öncülük ettiğinin, bir kısmına da gerçekten bizzat önderlik ettiğinin yakinen şahidiyim. Rahmetle anıyorum Mevlüt Aslanoğlu’nu da bu vesileyle. Kendisinin de sağlıkla ilgili pek çok problemi olmuştu ama sağlık çalışanlarına olan derin muhabbetini sık sık gördük ve birlikte yaşadık.

Komisyonumuz bu önergelerden sonra kuruldu ve ilk çalışmasını rahmetli Ersin Arslan’ın ailesini ziyaret ederek, Gaziantep’i ziyaret ederek yaptı. 24 toplantı yaptı; pek çok kurum, kişi ve STK temsilcilerini, meslek örgütü temsilcilerini dinledi, gazetecileri dinledi, hasta hakları derneklerini dinledi, şiddet mağdurlarını dinledi, Sağlık Bakanlığı Müsteşarını dinledi. Gerçekten onlara çok teşekkür ediyorum. Burada bütün uzmanlarımız da Komisyon sıralarında. Onlar da sağ olsunlar burayı teşrif ettiler, çok fedakârca çalıştılar.

İktidarı muhalefeti birlikte güzel bir iş yaptığımız kanaatindeyim ve 292 sayfalık Komisyon raporumuzun 66 tane önerisi ne kadar hayata geçerse kendimizi o kadar mutlu hissedeceğiz, yoksa raporu yazmanın veya bir kitap hâline getirmenin çok da önemli olmadığını düşünüyorum yani ne kadarı hayata geçerse o kadarı önemlidir.

Bazı konuşmacı arkadaşlarımız bir buçuk yıl sonra gündeme getirildiğini ifade ettiler. Doğrudur, Ocak 2013’te biz Komisyon raporunu Sayın Meclis Başkanımıza takdim etmiştik ama aynı zamanda Sağlık Bakanımıza da takdim ettik. Ve Komisyon raporumuzu takdim ettiğimiz sıralarda yeni bir Sağlık Bakanı değişimi olmuştu, Sayın Mehmet Müezzinoğlu göreve başlamıştı. İlk ziyaretimde bu kitabı takdim ettim ve sık sık ziyaret ettiğim zaman da her zaman masasının üzerinde ve gündemde olduğunu bizzat gördüm.

Ve nitekim değerli arkadaşlar, bu Komisyon çalışmalarımızın içerisindeki çok değerli uzmanlarımızın, Komisyon üyelerimizin, bize sunum yapan kurum temsilcilerinin önerilerinin önemli bir kısmının da, en azından önemsenebilecek bazı önerilerinin de hayata geçtiğini memnuniyetle ifade etmeliyim. Onların en başında şiddetin caydırıcılığının ön planda olması gerektiğini hep vurguladık yani biz şiddetin önlenmesi gerektiğinin daha önemli olduğunu ifade ettik. Onlardan en önemlisi, bir şiddet hadisesi olduğu zaman o şiddeti uygulayan kişinin tutuklu yargılanması önerisiydi ki hem Sayın Sağlık Bakanımız hem Sayın Adalet Bakanımız konuya duyarlı yaklaştılar ve bu konuyla ilgili bir kanuni düzenleme yapıldı. Ve daha sonraki dönemlerde de özellikle mahkemelerin, hâkim ve savcıların sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarında daha az müsamahakâr davrandığını da memnuniyetle görüyoruz. Tabii, bu kültür meselesi. Yani, toplumda, maalesef, özellikle bazı dizilerde falan da yani işte “Hastayı iyileştirmedi. Bunun kafasına vuracaksın, sıkacaksın.” gibi esasında basit bir replik gibi görünen ama toplumda geniş yankılar uyandıran birtakım algıları değiştirmek çok kolay değil. O hâkim ve savcılarımızda da -belki bir kısmında olabilir ama- bu algının giderek sağlık çalışanı lehine, dolayısıyla sağlık hizmetlerinin daha uygun şartlarda verilmesi noktasında değiştiğini memnuniyetle görüyorum.

Sağlık Bakanlığı, tabii o önerilerimiz doğrultusunda pek çok sempozyum yaptı, pek çok yönetmelik değişikliği yaptı, “Çalışan Hakları ve Güvenliği” diye bir birim oluşturdu ki öteden beri Sağlıktaki Şiddeti Araştırma Komisyonundaki doktor arkadaşlarımız, özellikle Hasta Hakları Biriminin şiddeti teşvik ettiğini, dolayısıyla sağlık çalışanlarının da haklarının olduğunu ifade etmişti. Onları biz raporumuza dercettik ve sağlık iletişim merkezi hâline gelmesi gerektiğini, hastaların hakları olduğu kadar sorumluluklarının da olduğunun özellikle ortaya konulması gerektiğini ifade ettik. Sağlık Bakanlığımız, çok sevinerek ifade etmek istiyorum ki bu konularla ilgili de gerçekten çok önemli adımlar attı.

Ben rakamlar da verebilirim yani rakamlar da aldım ama rakamları, Sayın Bakanımız da burada, belki onun ifade etmesi çok daha doğru olur. Yani, fiziki şartların düzeltilmesiyle ilgili güvenlik mensubu sayısının artırılması, belli noktalardaki kapılarda, en fazla şiddete yol açan noktalarda özellikle birtakım tedbirlerin alınması, güvenlik kameralarının sayısının artırılması ve uygun aydınlatmanın yapılması noktalarında açıkçası Sayın Bakanımızın vereceği bilgilerin çok daha doğru ve çok daha sağlıklı olacağını ifade ediyorum.

Ben konuşmamın sonunda, gerçekten 17 milletvekilimizin her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum, onlar çok gayret ettiler, zaman zaman bazı görüşlere muhalefet etseler bile o ettikleri muhalefetin sağlık hizmetlerinin daha iyi verilmesi, sağlık çalışanlarının daha huzurlu hizmet etmesi noktasında olduğunun her zaman bilincinde olduk. Onu raporumuzda o şekilde ifade etmeye çalıştık. Uzmanlarımız vardı. Uzmanlarımız çok gayret sarf ettiler bu raporun oluşmasında. Hem eski Sağlık Bakanımız Sayın Profesör Doktor Recep Akdağ’a hem mevcut Sağlık Bakanımız Doktor Mehmet Müezzinoğlu’na hem rapora olan katkıları hem de raporun hayata geçmesine katkıları sebebiyle çok teşekkür ediyorum. Medya mensuplarımız çok ilgi gösterdiler.

İnşallah raporumuz bundan sonraki süreçte sağlık çalışanlarımızın daha az şiddete maruz kalmasına vesile olur temennisiyle hepinizi saygıyla selamlıyor ve hayırlı olmasını diliyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ünüvar.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Atıcı.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, Sayın Komisyon Başkanı, sağlık çalışanlarına yönelik bir şiddet durumunda kişilerin tutuklu yargılanacağını söyledi. Evet, temennimiz buydu, bu şekilde istiyorduk fakat çıkan yasa böyle değil; çıkan yasa, ancak ve de ancak iki yıl ceza gerektiren bir suç olursa o da sadece sağlık çalışanlarına değil, tüm kamu çalışanlarına yaygınlaştırılan bir uygulamadır. Sayın Komisyon Başkanını bu konuda uyarmak isterim. Sayın Sağlık Bakanı da sanırım aynı şeyi söylemez diye ümit ederim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Hükûmet adına Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu.

Buyurunuz Sayın Müezzinoğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; öncelikle, sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde 25 Aralık 2012 tarihinde alınan karar çerçevesinde oluşturulan Araştırma Komisyonumuz, bizler için son derece yol gösterici bir çalışmaya imza atmıştır.

Hükûmetimiz adına konuyla ilgili görüşlerime geçmeden önce Araştırma Komisyonumuz üyelerine emeklerinden ve ortaya koydukları bu değerli rapordan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.

Bir teşekkürü de rapor üzerinde söz alan gerek iktidar gerek muhalefet gerekse önerge sahibi milletvekili arkadaşlarıma yapmak istiyorum. Zaman zaman popülist, zaman zaman siyasi bakış açılarıyla da olsa bütün konuşmacıların önerilerini, eleştirilerini önemle değerlendireceğimizi ifade ederek kendilerine özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Tabii, burada teşekkürde bulunmayı çok arzu ettiğim ama ancak “Rabb’im ona gani gani rahmet eylesin.” demek durumunda kaldığım, otuz iki yılı aşan insani dostluk hukukum olan değerli dostum Mevlüt Aslanoğlu’na Rabb’im gani gani rahmet eylesin. Sağlık sorunlarıyla uğraşmasıyla rağmen, ailesinin, evladının sağlık sorunlarıyla uğraşmasına rağmen buradaki çalışmaları hiç aksatmadan, kendi alanı olmasa bile bu Sağlıkta Şiddet Komisyonunun kurulması için önerge verme duyarlılığını da gösterecek kadar hassas çalışmalar yapan değerli milletvekilimize rahmet diliyorum, ailesine başsağlığı diliyorum.

Tabii, sağlıkta memnuniyetin yüzde 75’lere geldiği bir konumu konuşuyoruz. Bu konumda bu memnuniyetin esas sahipleri olan hekimlere, hemşirelere, sağlık çalışanlarına buradan teşekkür etmek istiyorum. Onların zaman zaman muhatap oldukları şiddet eyleminden de gerek Meclisin bütününün gerekse kamuoyu vicdan sahiplerinin üzüntü duyduğunu da ifade etmek istiyorum.

Bakanlığımızın ilk günlerinden itibaren en çok yüreğimizi sızlatan, en çok içimizi burkan… Daha fazla sağlık hizmetinin sunumunu daha ileri noktalara nasıl taşıyabiliriz, vatandaşımızın hak ettiği sağlık hizmetlerini daha ideal noktalara nasıl taşıyabiliriz? Bu anlamda hekimlerimizden hemşirelerimizden daha çok fedakârlık isterken onların şiddete maruz kalmaları açıkçası bizleri derinden üzüyor, yaralıyor. Bu anlamda da gerekli her türlü tedbiri alma sorumluluğumuzun olduğunu sizlerle paylaşmak isterim.

Tabii, sağlık zor bir alan. her gün tıbbi gelişmelerin hızla arttığı, bilimsel gelişmelerin, tıbbi teknolojilerin her gün hızla arttığı bir alanı konuşuyoruz ve her gün bu yeni gelişmelerle, bilimsel gelişmelerle vatandaşımızı hızla buluşturma derdini de yaşayan bir yönetim anlayışının mensuplarıyız. Onun için zaman zaman 2002-2014 kıyaslamalarını yapıyoruz ambulans sayısı 630’lardan 3.900’lere çıktığında, ambulans helikopteri, ambulans uçak hizmetleri geldiğinde. Tabii ki bunlar bizim yapmamız gereken görevler, sorumluluklar. Buralarda da zaman zaman yaşanabilecek sıkıntılar ee on yıl önce yoktu. Ee, on yıl önce bunlar da yoktu. Dolayısıyla sıkıntılara ve sorunlara reel analizleri yapabilirsek reel çözümler üretebiliriz. Bu anlamda, yine ben değerli arkadaşlarımızın reel analizlerini mutlaka gündemimize alacağımızı, mutlaka onları samimiyetle değerlendireceğimizi ifade etmek isterim.

Dünya Sağlık Örgütü 2002 yılında yayınladığı Şiddet ve Sağlık Raporu’nda şiddetin önlenmesini halk sağlığı mücadelesinin önceliklerinden biri olarak ilan etmiştir. Müzakere ettiğimiz raporda da temas edildiği üzere, şiddet olgusu ülke farkı gözetmeksizin küresel yaygınlığa erişmiş önemli bir psikososyal sorun olarak ülkemizi de ciddi bir biçimde etkilemektedir. Sağlık kurumlarında yaşanan şiddet aile içinde, sokakta, stadyumlarda, trafikte, okul bahçelerinde veya başka sosyal alanlarda baş gösteren şiddetin bir parçası. Dolayısıyla şiddet olgusunu, şiddeti doğuran nedenleri ve bu halk sağlığı sorunuyla mücadelede takip edilecek temel politikaları bir bütün olarak değerlendirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Sağlıkta şiddet olaylarının kamuoyunda farkındalığın ve duyarlılığının arttığı 2012 yılından bugüne kadar Bakanlık olarak şiddeti önleme amaçlı yapısal, hukuksal nitelikte çeşitli çalışmalar yaptık. Çalışan sağlığı ve güvenliği tedbirlerini şiddetin önlenmesi cihetiyle de geliştirme gayreti içinde olduk, olmaya devam ediyoruz.

Bilindiği gibi, sağlık kurumlarında şiddet olaylarının takibi ve hukuksal destek sağlamak amacıyla Beyaz Kod uygulamasını başlattık, şiddete uğrayan sağlık çalışanlarının veya kurum yöneticilerinin ulaşabilecekleri “Alo 113” hattını kurduk. 14 Mayıs 2012 tarihi itibarıyla Beyaz Kod uygulamasının başlamasıyla şiddet vakalarının kayıtları ve istatistikleri merkezi kayıt sistemiyle tutulmaya başlanmıştır. Beyaz Kod birimine 1 Haziran 2012-20 Mayıs 2014 tarihleri arasında gelen toplam şiddet başvuru sayısı 20.159’dur. Bu başvuruların Beyaz Kod birimine bildirimi ve takibinin yüzde 76’sı kurum yöneticileri tarafından yapılmaktadır. Şiddet birimlerinin ve takiplerinin yıllara göre artan bir oranda kurum yöneticisi tarafından yapılması, yöneticilerimizin sağlık çalışanlarımıza sahip çıkmasını ifade etmesi açısından önemlidir.

Yargı mercilerine intikal eden vaka sayısı 14.066’dır. 14.066 davadan fiziksel şiddet nedeniyle açılan dava sayısı 4.706, sözel şiddet nedeniyle açılan dava sayısı ise 9.360’tır. Mahkûmiyetle sonuçlanan dava sayısı 881, beraatla sonuçlanan dava sayısı 107’dir. Sonuçlanan davalarla ilgili rakamlar sonuçları itibarıyla büyük anlam taşımaktadır. Karar verilen yaklaşık 900 davanın yüzde 85’e yakını mahkûmiyetle sonuçlanmıştır. Gerek sağlık mevzuatında gerekse Türk Ceza Kanunu’nda caydırıcılığı artırmak amaçlı gerçekleştirdiğimiz mevzuat düzenlemeleri sonrasında, mahkemelerin, hâkimlerin, savcıların konuya olan duyarlılıklarının arttığını görmekteyiz. Bu vesileyle sağlıkta şiddete tolerans göstermeyen yargı mensuplarına buradan teşekkür etmek istiyorum.

Bu tedbirlerin yanı sıra, şiddete uğrayan sağlık çalışanlarına, acil hizmetler dışında hizmetten çekilme hakkı tanıyan genelgeyi yayınladık. Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’muzda bu yılın başında yaptığımız düzenlemeyle, kamu ve özel sektör sağlık kurumlarında görevi başında sağlık çalışanına yönelik kasten yaralama suçunu tutuklama nedeni varsayılan suçlar arasına aldık. Sağlık çalışanı şikâyetçi olmasa bile şiddet olaylarının kamu davası cihetiyle hukuki zemine taşınmasını sağladık. Şikâyetçi olan sağlık çalışanımızın adına vekâlet vermesine gerek olmadan hukuki süreci takip edebileceğimiz düzenlemeleri yaptık. Bakanlığımız, bir taraftan bu ve buna benzer tedbirleri alırken diğer taraftan şiddeti doğuran nedenlerin tespiti ve ortadan kaldırılması hususunda kısa, orta ve uzun vadeli projeksiyonlar üzerinde çalışmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; sağlık kurumlarında şiddetin önlenmesi amacıyla alınan bütün tedbirlerin tek başına kalıcı bir sonuç doğurmasını beklemeyi arzu ederiz ama mümkün olmadığını da görmemiz gerekir. Her şeyden önce sağlıkta şiddetle mücadelemiz toplumsal şiddeti önlemedeki başarımızla doğru orantılı olarak seyredecektir. Bunun yanı sıra, sağlıkta onlarca yılın plansızlığının birikimi olan fiziksel yetersizlikler, insan kaynağı kısıtlılığı ve iş yükü artışı gibi sorunların şiddete ortam oluşturucu etkisi inkâr edilemez. Gerek sağlık çalışanlarımızın gerekse hasta ve hasta yakınlarının şiddet algısını ölçen araştırmalar bu tespitimizi desteklemektedir.

Kamu, özel, üniversiteler dâhil, bütün sağlık kuruluşlarında yılda yaklaşık 619 milyon insanımız muayene ve tedavi olmaktadır. Yani günlük 1 milyon 690 bin vatandaşımız sağlık kuruluşlarına başvurmaktadır. Sağlık sektöründeki -kamu, özel, üniversite- toplam insan kaynağımız ise 621 bindir. İş yükümüz oldukça fazla, buna mukabil sağlık insan kaynağımız da oldukça kısıtlı. Sağlık sektörünün bu yoğunluğu sebebiyle hasta-çalışan iletişimi de bir hayli önem arz etmekte.

Gerek çalışanlarımızın iletişim konusunda bilgilendirilmeleri gerekse hastalarımızın hak ve sorumluluklarının sınırlarının belirlenmesi hususunda da gerekli çalışmaları yapmaktayız. Bakanlık olarak bir taraftan çalışanlarımızı güvenli çalışma ortamlarına kavuşturacak yeni hastanelerimizi ve şehir hastanelerini inşa ederken bir taraftan da imkânlar ölçüsünde iş yükünü çağdaş standartlara kavuşturacak en doğru insan kaynağı stratejilerini uygulamaya çalışıyoruz. Önümüzdeki birkaç yıl içinde ulaşmayı hedeflediğimiz nokta, sağlık çalışanlarımızın beden ve ruh sağlığı ile çalışma güvenliğini üst düzeye taşımak olacaktır.

Sağlık Bakanı olarak görevi devraldığım andan itibaren üzerinde en çok hassasiyet gösterdiğim konulardan birisi de sağlıkta şiddetin önlenmesi konusu olmuştur. Bu konuya bir hekim olarak yaklaşırken biraz önce ifade ettiğim tedbirlerden daha çok, halkımız ile sağlık çalışanımız arasında güçlü iletişim ve empati köprüleri oluşturmanın önemine inandığımı pek çok yerde ifade ettim, ifade etmeye devam ediyorum. Zira, hekim ile hasta ilişkisi bir baba-oğul, anne-kız ilişkisinden çok öte bir mahremiyet ilişkisidir. Çoğu zaman insanımız annesiyle, babasıyla, hatta eşiyle paylaşamadığı sorununu hekimiyle paylaşmakta. Böyle bir güven ilişkisini güvenlik gücüyle, kolluk gücüyle korumak, güçlendirmek ilk eylem planımız olmasın istiyoruz.

Evet, tedbirler alınılmalıdır, alıyoruz da ancak insanımızdaki hekim algısının, sağlık çalışanı algısının saygınlığını destekleyecek adımlara daha çok ihtiyacımız var olduğuna inanıyorum. Bir sağlık çalışanı sözlü bir tacize ya da saldırıya uğradığında ona karşı ilk duyarlı tepkiyi gösteren, itiraz eden sağlık hizmeti alan insanımız olabilmeli. Zira, sağlık çalışanımıza yapılan şiddet, orada sağlık hizmeti almak için bekleyen vatandaşlarımızın hizmet almasını da engellemektedir. Bu duyguyu güçlendirmek için bütün kurumların, başta biz siyasetçiler olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının ve özellikle medyamızın sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerektiğine inanıyorum.

Şiddet algısını değiştirmek için hazırladığımız kamu spotları önümüzdeki birkaç gün içinde yayınlanmaya başlayacak.

Meclis araştırması raporunun önemli tespitlerinden biri de medyada çıkan sağlık haberlerinin toplumsal algıya yaptığı olumsuz etkilerdir. Olduğundan farklı, çoğu zaman gerçeklerle ve bilimsel kriterlerle uyuşmayan haberler sansasyonel amaçlı servis edilmektedir. Bu tarz haberler, toplumda sağlık çalışanını kötü gösteren, ihmalkâr gösteren algı üretimine katkı sağlamaktadır.

Burada, son günlerde medyada sık yer bulan ve sağlık çalışanını kötü gösterme algısına katkı sağlayan olayı paylaşmak isterim: Adana’da 6 Mayısta, akut batın ön tanısıyla takip edilen bir hastanın yakını, hekimin tedavi sürecini beğenmeyerek, planlamayı eleştirerek hastane yönetiminden habersiz ama medya muhabirlerinin haberleri dâhilinde, hastane yatağıyla hastasını başka bir hastaneye göstererek olayı ajite etti, bir nevi şov yaptı. Medyamız da konunun içeriğini, detaylarını bilmeden ya da görmezden gelerek sağlık çalışanlarına ve hekime karşı yargısız infazla konuya yaklaşımlar gösterdi.

Biz, gerek hastane yönetimi gerekse hekimlerimizle ilgili inceleme veya soruşturma başlattığımız andan itibaren bugüne kadar ne yazık ki bu hasta yakınının yaptığı yanlışlıkla ilgili hiç kimse, gerek siyasiler gerek yöneticiler gerekse sivil toplum örgütlerinden “Bu hasta yakının yaptığı kamu hizmetine bir yanlıştır; hekimin planlama, teşhis koyma anlayışına yanlıştır.” şeklinde ne yazık ki bu kürsüden de böyle bir ifade duymadık. Hâlbuki, hastanın tedavisini hasta yakınları yapmaya veya medya veya bu konunun dışındakilerin yapmaya ve planlamaya başladığı zaman korkarım ki sıkıntılarımız azalmayacak, artacaktır. Biz bir taraftan kendi eksikliklerimizi görürken diğer taraftan bu eksikliklerin kapatılma alanını bu işin dışındaki insanlarla veya bu hizmetin taliplerinden alacak olursak buradaki bir kargaşaya zemin hazırlarız ki son yıllarda ne yazık ki medyada bu anlamdaki sıkıntıları sık sık yaşadığımıza şahit oluyoruz. Bu nedenle, sağlık iletişiminde vazgeçilmez bir önemi olan medyamızın sağlık haberlerinde tıbbın genel ilkesi olan “önce zarar verme” prensibiyle hareket etmesini bekliyor, bunun hayati bir sorumluluk olarak görülmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclis Araştırması Komisyonumuzun hazırladığı içerikli raporda, önemli tespitlerin yanı sıra başta Bakanlığımız olmak üzere sorumlu kesimlere sunduğu çok değerli öneriler de bulunmakta. Bu önerilerden birçoğunu süreç içerisinde gerçekleştirdik.

Yine, Bakanlığımız Sağlık Araştırmaları Genel Müdürlüğünün finansal destek verdiği ve Kırıkkale Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalıyla ortak, geniş kapsamlı şiddet araştırmasını yaptık. Bu araştırmanın sonuçları bize önemli yol gösterici bilgiler vermiştir. Çalışma sürelerine ilişkin öneri gibi bazı hususlar da, konuşmam içinde ifade ettiğim üzere, plansızlığın birikimi olarak ve çözümü belirli bir zaman isteyen konulardır.

Kurum içi iletişim eksiklikleri, yönetimsel problemler, güvenlik zafiyeti oluşturan yapısal eksiklikler, sağlık iletişimi, risk ve kriz yönetimlerinde kapasite geliştirici eğitimler ve bunun gibi başlıklarda bugüne kadar atılan adımları daha hızlı ve etkin hâle dönüştürme gayreti içinde olacağız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Devamla) – Bir dakikam daha olabilir mi?

BAŞKAN – Buyurunuz.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Devamla) – Çok teşekkür ederim.

Meclis araştırması raporunu değerli kılan önemli özelliklerden biri de sağlık hizmetinin bütün paydaşlarının ve bilim adamlarının sağladığı katkılardır. Bu rapora katkı sunarak sorumlu bir tavır sergileyen sağlık bileşenlerimizin hem şiddetin önlenmesi mücadelemizde hem de insanlığımız sağlığını koruma, geliştirme mücadelesinde aynı sorumluluk bilincinde hareket edeceğine inanıyorum. Bütün katkısı olanlara teşekkür ediyorum.

Burada vicdanen konuşulması zor da olsa bir konuya temas etmek istiyorum. Ne yazık ki konuşmacılarımızdan biri “ilkel bir yönetim anlayışı” cümlesini burada sarf etti. Bu ülkeyi on iki yıldır yöneten bir anlayışa “ilkel yönetim anlayışı” diye hitap etmek bu iktidara destek veren milyonlara da bence… “İlkellik” kelimesini bile yakıştırmakta zorlandığımı ifade ediyor, bunun Cumhuriyet Halk Partisi grup başkan vekili tarafından da açıkçası düzeltilmesi gerektiği inancıyla hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Müezzinoğlu.

Şahsı adına, Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş.

Buyurunuz Sayın Yurttaş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUZAFFER YURTTAŞ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün çok önemli bir konuda Meclis Araştırması Komisyonu raporunu görüşmek üzere toplanmış bulunuyoruz. Sağlık çalışanlarını şiddete karşı en güçlü biçimde nasıl koruruz, bunun yollarını konuşuyoruz. Komisyonumuz güzel bir çalışma ortaya koydu, Sayın Başkana, üyelere, katkıda bulunanlara, herkese teşekkür ediyorum. Konu, siyasi polemiklerin kısırlığına kurban edilmemeli, muhalifini yıpratmak için bir fırsat gibi görülmemeli. Şiddet gibi evrensel ve geçmişten beri devam eden köklü ve önemli bir problemle karşı karşıyayız. Bu problemi çözmeye odaklanmak gerekiyor. Bir tek sağlık çalışanına bile şiddete tahammülümüzün olmadığını ifade ediyorum.

Bir doktor olarak şunları söylemek istiyorum: Milletimizin bugün verilen sağlık hizmetlerini takdir ettiğini, bu hizmetleri veren sağlık ailesinden, hekimlerden büyük ölçüde razı olduğunu biliyoruz. Elimizdeki araştırmalar da bunu söylüyor, vatandaşın hayır duasıyla sık sık karşılaşmamız da bunu gösteriyor. Elbette memnun olmayanlar olacaktır ve vardır ama bunu resmin bütününe şamil olarak gösteremeyiz. Hâl böyleyken zaman zaman kendini bilmez, haddini aşan kişilerin sağlıkçılara sözlü, fiilî saldırılarda bulunduğu da bir gerçektir. Bu düşüncede olanlar bilmelidir ki hekimlerimiz, sağlık çalışanlarımız sahipsiz değildir. Onlara dokunanlar karşılarında sadece bizleri ve Sağlık Bakanlığımızı değil, sağduyulu bütün toplumu bulacaktır.

Sağlık çalışanına şiddeti önlemek ve gerekli tedbirleri almak için Sağlık Bakanlığımız, emniyet güçlerimiz gerekli hassasiyeti göstermeli ve şiddet uygulayacak kadar ileri gidenler mutlaka gerekli şekilde cezalandırılmalıdır. Yargımız da sağlıkçıya karşı bir saldırıya büyük bir hassasiyetle yaklaşmalı, kesinlikle iyi hâl gözetmeksizin, adil biçimde gereğini yerine getirmelidir. Emniyetin ve yargının tutumu maganda ruhlu saldırganlara haddini bildirmekte hızlı ve kararlı olmalıdır, bütün sağlık ailesinin beklentisi budur. Burada basınımıza da önemli bir sorumluluk düşüyor. Hiçbir sağlık çalışanı ya da sağlık kuruluşu için yargısız infaz yapılmamalıdır.

Meslek örgütlerine düşen önemli bir görev, problemlere dikkat çekmek için yapılan eylemlerde halkın sağlık hizmeti alma hakkını ihlal etmeden toplum duyarlılığının oluşması ve yetkililerin dikkatini çekmeye çalışmak olmalıdır. Hekim saygınlığını tekrar elde etmek için gayret sarf edilmelidir. Hepimizin ama özellikle iktidarıyla, muhalefetiyle biz siyasetçilerin bu konuda sertliğin, çatışmanın dili yerine mümkün olduğunca sevginin, anlayışın dilini kullanmamız önemli hâle geliyor.

Biliniz ki sağlık çalışanları büyük bir iş yükü altında çalışıyor. Doktor ve hemşire sayımız son yıllardaki artışa rağmen hâlâ yetersizdir. Sağlık çalışanları işlerinin bütün ağırlığına rağmen sağlıkta dönüşümün insana kıymet veren anlayışıyla hizmette kusur etmemeye çalışmaktadırlar.

Vatandaşlarımızdan da sağlıkçılara karşı anlayış, saygı, sevgi ve empati bekliyoruz. Sağlık çalışanları gayret, samimiyet ve fedakârlıklarıyla ancak takdire layıktır. Gecesini gündüzüne katarak hayat kurtarmak için yorulmak nedir bilmeyen sağlık çalışanlarının yaptıkları çalışmalar her türlü takdirin üzerindedir. Sağlıkta dönüşüm ve gelişimin mimarları hekimler ve tüm sağlık çalışanlarıdır.

Son yıllarda sağlık hizmetlerinden memnuniyeti üst seviyelere çıkaran, cumhuriyet boyunca yaşanmamış, ertelenmiş, bazen düşünülmüş ama cesaret edilememiş köklü değişimleri bünyesinde barındıran Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın başarılı bir şekilde hayata geçirilmesinde emeği geçenlere herkes şükran borçludur.

AK PARTİ iktidarının sağlığa verdiği önem ve gayretler neticesinde ülke genelinde hasta memnuniyeti yüzde 39'dan yüzde 75’lere yükseldi. Hatta bazı illerimizde daha yüksek seviyelerdedir. Avrupa ülkelerinde bu memnuniyet düzeyine çıkan ülkelerdeki kişi başı sağlık harcaması 4.500 dolar civarındadır. Biz bu memnuniyeti kişi başı 950 dolar ila 1.000 dolar harcayarak gerçekleştirdik.

Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan sınıflamada orta üst gelir grubu ülkeleri arasında olmasına rağmen ulaştığı sağlık göstergeleri üst gelir grubu ülkelerle karşılaştırılacak düzeydedir. Özellikle anne ve bebek ölüm hızları, sigara içme oranları ve aşılama kapsamı gibi alanlarda çok etkileyici iyileşmeler sağlanmıştır.

Yıllarca, insanımız hastanede, muayene kuyruklarında, ilaç kuyruklarında hizmet alabilmek için sırada bekledi; şimdi, uçak ambulanslar, helikopter ambulanslar, kar paletli ambulanslar ve  deniz ambulansları millete hizmet için sıraya girdiler. Koğuş sisteminden modern odalara, aşının bulunmadığı günlerden 14 çeşit ve Avrupa’nın en başarılı aşılamasının yapıldığı sisteme, basit bir diş dolgusunun bile yapılamadığı günlerden ağız ve diş sağlığı hastanelerinin açıldığı bir hâle gelen sağlık sistemi tüm dünya tarafından gıptayla izlenmekte ve “Bu işi nasıl başardınız?” diye fikir sorulan örnek bir ülke konumuna gelmiş bulunmaktayız.

İnsanımız her konuda olduğu gibi, sağlık hizmeti konusunda da en iyisine layıktır. Personel memnuniyetini sağlamadan hasta memnuniyetini tam olarak sağlamak mümkün değildir. Sağlığın içinden gelen bir milletvekili olarak özellikle bu konudaki çalışmalara daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Nedeni ne olursa olsun, şiddetin asla haklı gerekçesi olamaz. İnsanlıktan nasibini alamamış kendisini bilmezlerin yaptıkları, asla yanlarına kâr kalmamalıdır. Bu konuda adalet mekanizması da emniyet mensupları da sağlık idarecileri de üzerlerine düşenleri yapmalıdır. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin önlenmesi için şiddete “Sıfır tolerans” söylemine herkes inanmalı ve ortak tavır gösterilmelidir. Yöneticiler, siyasiler, toplum el birliğiyle çözümden yana tavır göstermelidir. Gerçekçi ve samimi bir yaklaşım sergilenmelidir. Tüm taraflar elini taşın altına koymalıdır. Toplumsal şiddetin azaltılmasına yönelik olarak çalışmalar yapılmalı ve uygulamaya geçirilmelidir. Bu konuda üniversitelere, yazarlara, eğitimcilere büyük görevler düşmektedir. Şiddet kimden gelirse gelsin, el birliğiyle karşı durulmalı, ortak olarak kınanmalı ve şiddet konusunda kanuni takibat yapılmalıdır.

Mobbing, psikolojik taciz ve yıldırma konusunda tüm bakanlıklar çalışmalar yapmalı ve bu konuda kurullar oluşturularak  bu konu takip edilmelidir. Kamu spotları, afişler ve broşürlerle toplumun şiddet konusunda duyarlılığı artırılmalıdır. Hasta hakları tabelalarının yanına hastaların sorumlulukları, sağlık çalışanlarının hakları tabelaları da asılmalıdır.

Hasta hakları birimleri kadar Çalışanların Hakları ve Güvenliği birimi de aktif görev yapmalı ya da birimin adı hasta ve sağlık çalışanları iletişim birimi olarak değiştirilmelidir.

Bakanlığın “Beyaz Kod” uygulama birimleri daha aktif ve daha yaygın hâle getirilmeli, sağlık idarecileri ciddiyetle konunun üzerine gitmelidir.

Basın kuruluşları haber yaparken dikkatli davranmalı, sağlık çalışanları hakkında ön yargılı haberler yapılmamalıdır. Haberler kontrol süzgecinden geçirilmeli, televizyonlardaki dizilerde sağlık çalışanlarını rencide eden sahnelerden kaçınılmalıdır.

Güvenlik birimleriyle ilgili olarak acil servislerde ve riskli bölgelerde güvenlik personeli sayısı artırılmalı, hastanelerde görev yapacak güvenlik personelleri ayrıca özel eğitime tabi tutulmalıdır.

Hastane güvenlik kurulları oluşturulmalı ve düzenli toplantılarla alınması gereken önlemler rapor edilmeli ve bu raporlar doğrultusunda gerekenler yapılmalıdır.

Şiddete maruz kalan sağlık personellerinin hizmetten çekilme haklarının olduğu konusunda halkın bilgilendirilmesi sağlanmalıdır.

Silahsızlanma politikaları desteklenmeli ve silaha erişim zorlaştırılmalıdır.

Acil servislerde performans sistemi yerine kaliteyi artırıcı yöntemler ve sistemler uygulanmalıdır.

Uzman hekim, acil hekimi ve personel sayısı artırılmalı ve iş yükünün azaltılması sağlanmalıdır.

Yöneticilerin olaylara anında müdahale ederek görevlerini adil ve gereği gibi yerine getirmesi sağlanmalıdır. Bakanlık ve idareciler dava süreçlerini başlatmalı, takip etmeli ve sonuçlardan kamuoyu ve basına bilgi vermelidirler.

Sağlık bir ekip işidir, ekip ruhu oluşturulmalı ve ekibin bir bireyine yapılan saldırı tüm bireylerine yapılmış gibi şiddete karşı duyarlı olunmalıdır.

Sağlık hizmeti hasta merkezli değil, insan merkezli olarak organize edilmelidir. Hasta memnuniyeti kadar çalışan güvenliği ve memnuniyeti de ön planda tutulmalıdır. 

Tüm önerilerin dikkate alınmasını, uygulanmasını ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlıkçılar olarak talep ediyoruz. Artık bundan sonra şifa dağıtan ellere teşekkür edilmelidir. Şiddete asla müsamaha gösterilmemelidir.

Sağlık çalışanlarının hizmetlerini en iyi şekilde yapmalarını sağlayacak ortamı oluşturmak bizlerin görevidir.

Sonuç olarak, sağlık alanında küresel değişime ayak uyduran değil, insana hizmeti amaç edinerek küresel değişime öncülük eden bir Türkiye hedefliyoruz.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturuyla hareket ederken insanımızı yaşatmak için gece gündüz demeden çalışan, fedakârca hizmet eden sağlık çalışanlarını ve yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yurttaş.

Şahsı adına, Kayseri Milletvekili İsmail Tamer.

Buyurunuz Sayın Tamer. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İSMAİL TAMER (Kayseri) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesiyle ilgili Komisyon raporu üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Aslında, başından beri burada sabır gösteren tüm arkadaşlarıma da ayrıca teşekkür etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, evet, şu anda sağlıkta şiddeti konuşuyoruz. Aslında bu şiddet, hepimizin, muhalefet, iktidar ve tüm milletin, tüm doktor arkadaşlarımızın, toplumun her kesiminin kabul ettiği bir olay. Bunu, sağlıkta şiddeti yapanı baştan kınamak istiyorum. Benden önce konuşan, muhalefet de dâhil olmak üzere tüm arkadaşlarımın konuşmalarına saygı duyduğumu önce ifade ediyorum ama -yapılması gereken- bazı gerçekleri ifade etmemeleriyle ilgili de bir konuşmam olacak, onu da mazur görmelerini özellikle rica ediyorum.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, Türkiye sağlıkta bir dönüşüm yaşadı. Aslında her arkadaşım, özellikle muhalefetteki arkadaşlarım, tüm bu olayları, sağlıktaki şiddeti getirip bu sağlıktaki dönüşüme mal etmeye çalıştılar, özellikle performansa mal etmeye çalıştılar, sağlığın diğer şeylerine mal etmeye çalıştılar. Yalnız ben şunu ifade etmek istiyorum: Olabilir, ona da saygı duyuyorum çünkü siyaseten böyle bir şey de yapabilirsiniz, öyle de düşünüyor olabilirsiniz ama bir gerçek var ki bu gerçekleri burada ben bir kez daha ifade etmekten kaçınmayacağım.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, 2002 yılı öncesinde Türkiye'deki sağlık sistemini şöyle bir hatırlayacak olursak hastaneler ayrıydı, her türlü kurumların hastaneleri vardı, üniversite hastaneleri vardı, devlet hastaneleri vardı ve bir tarafı eksik kalan hizmetler söz konusuydu. Hele SSK’lı hastaların SSK hastanelerindeki aldıkları hizmeti şöyle bir gözümüzün önüne getirecek olursak bir doktor günde 200 hastaya bakıyordu.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Şimdi de 500 kişiye bakıyor.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Hatta, karşısına geldiğinde adını sormadan daha “Sizin şikayetiniz ne?” dediğinde, karşıdaki hastanın “Midem ağrıyor.” dediğinde direkt 4-5 kalem ilaç yazdığını ve bu ilaç için aldığı reçeteyle de doğru gidip eczanede de sıraya girdiğini, üç dört gün sonra ancak ilaçlarını aldığı gerçeğini hepimizin hatırlamasında fayda görüyorum. Onun yanında, zaten yazılan ilaçların büyük bir kısmını da yine temin edemiyordu, hastalar mağdurdu.

Yine, aynı şekilde, sıralar, hasta kuyrukları ön plandaydı. Çekilecek basit bir röntgen filmi için dahi günlerce sıra verildiği, yapılan tahlil ve tetkiklerin kalemlerinin çok düşük olmasına rağmen yapılamadığı gerçeği hepimiz tarafından biliniyor.

Benden önce konuşan doktor arkadaşlarıma hatırlatmak istiyorum. Onlar da benim gibi eminim ki doktorluk mesleğinden büyük onur duyuyorlardır, ben de her zaman onur duydum ve onur duymaya da devam edeceğim. Ancak, o dönem çalışmalarını bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Polikliniğe gelen hastalardan istediğiniz tahlil ve tetkiklerin günler sonra önünüze geldiğini ve onlara yazacağınız doğru dürüst ilacın olmadığını da tekrar hatırlatmakta fayda var. Tüm bunların, bu kaos ortamının içerisinde hastaneler tek çatı altında birleştirildi. Birkaç arkadaşımın bahsettiği gibi, özellikle İdris arkadaşın bahsettiği gibi, genel sağlık sigortası devreye girdi ve artık, geliri olan, geliri olmayan herkese sosyal devlet anlayışının bilinci doğrultusu içerisinde sağlık hizmeti en iyi şekilde verilmeye başlandı.

Hastanelerdeki kalitenin arttığını, poliklinik sayılarının arttığını yine hatırlatmak istiyorum. Üniversite hastaneleri yine hakeza öyle. Hepimiz asistan olduk, hepimiz doktorluk mesleğini alabilmek için gecemizi gündüzümüze kattık, çalıştık. Ama, oradaki çektiğimiz meşakkatleri şöyle bir hatırlatmak lazım. Mesela, ben cerrah olarak cerrahide bir siyah ipliğin dahi olmadığı dönemleri yaşadım arkadaşlar.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bugün de aynı.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Hayır, öyle değil, öyle değil.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bugün de aynı.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Lütfen, sabırla dinleyin, inanın, sabırla dinleyin öyle olmadığını hepiniz de çok iyi biliyorsunuz.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – O tarihte sağlık müdürüydünüz İsmail Bey.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bugün de aynı, hâlâ iplik bulamıyorlar.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Hele Aytuğ Hocam sen başhekimlik de yaptın, hastanendeki eksiklikleri lütfen hatırla diyorum, başka bir şey demiyorum size.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – O tarihte sağlık müdürüymüşsünüz.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Bakın, doğrudur, ben sağlık müdürlüğü de yaptım, hastane başhekimliği de yaptım.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – E, sağlık müdürlüğünüz döneminde bir siyah iplik bulunmuyor.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Benim yaptığım her dönemi rahatlıkla araştırabilirsiniz. Büyük bir özveriyle, işte olmayan imkânlar dâhilinde neleri yaptığımızı o zaman daha iyi göreceksiniz, inanın öyle.

Tabii, sağlıktaki şiddeti…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hayır, Kemal Bey’in genel müdürlüğünün hesabını biz veriyoruz ya, sen de sağlık müdürlüğünün hesabını ver, başhekimliğinin hesabını ver.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Bakın, doktor olmak o kadar kolay bir iş değil değerli arkadaşlar, sağlık çalışanı olmak kolay bir olay değil, kolay değil değerli arkadaşlar.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Perişan ettiniz, bir siyah ipliğe muhtaç bıraktınız Kayserili hastayı.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Ona da örnek vereyim. Benden önceki… Biz o dönem çalıştığımızda bir uzman hekimin aldığı rakamı ben hemen size söyleyeyim, çıkarttırdım biraz önce yanlışlık olmasın diye de, 2002’de özellikle bir uzman hekimin aldığı maaş 1.300 lira, 1.300 TL.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) - Şimdi kaç lira ağabey?

İSMAİL TAMER (Devamla) – Şimdi ek ödemeyle 4.300 lira.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Ek ödemesiz ne kadar alıyor, onu da söyleyin! Ek ödemesiz ne kadar alıyor söyleyin onu da!

İSMAİL TAMER (Devamla) – Bakın, 1.730 lira. Şu anda aldığı maaşı söylüyorum, 2.280 lira maaş, 5.500 lira ek ödeme, 7.780 lira bugün maaş alıyor.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Doğru değil! Doğru değil!

İSMAİL TAMER (Devamla) - Burada bir şey söyleyebilirsiniz, bir şey de haklı olabilirsiniz. O hak nedir biliyor musunuz, o hak nedir?

ALİ ÖZ (Mersin) – Doğru değil, vallahi doğru değil ya! Yapma! Yüzde kaçı alıyor?

İSMAİL TAMER (Devamla) – O da performansın belki de özlük haklarına yansımasıyla ilgili çok açık, net bir şekilde bunu yapmamız lazım.

ALİ ÖZ (Mersin) – Bu rakamları yüksek söylemeyiniz, böyle bir şey yok! Emekli maaşlarını söyle, boş maaşlarını söyle! Yapma ya!

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Ya, öyle bir şey yok; o kadar maaş verin, biz de kabul edelim. 7.700 maaş verin, kabul edelim.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bakın, ben sizi rahatlıkla dinledim, lütfen siz de dinleyin.

Hasta haklarıyla ilgili Türkiye’deki gelişmelerden arkadaşlarım bahsettiler. Türkiye’deki sağlığın gelişmesini bebek ölüm hızıyla, anne ölüm hızıyla ifade ettiler. Bugün gelişmiş bir ülkenin, gelişen bir ülkenin bebek ölüm hızını ve anne ölüm hızını bizim seviyemize çektiği yıl otuz sene, en az otuz yıl, biz on yıl içinde bunu başardık.

Değerli kardeşim belirttiler...

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Bebek ölüm hızları sizden önceydi yine.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Lütfen, öyle de söylemeyin.

Benim ihtisas dönemimdeki binde 34’lerdeki bebek ölüm hızı bugün binde 9’lara gelmiştir. Ya, bu güzellikleri söylememek için niye böyle siyasi bir şeye giriyorsunuz, ben de anlamıyorum onu.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Hocam, siz ihtisas yaparken Kadıköy’de faytonla geziyorlardı, onunla bugünü karşılaştırın.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Anne ölüm hızı da aynı, yüz binde 64’ten bugün yüz binde 16’lara inmiş. Ambulans helikopterler ortaya çıkmış. Ve yine ben size ifade edeyim: Yoğun bakım oranları, erişkinlerde –bugün için söylüyorum- 26.043 yoğun bakım yatağı söz konusu, o zamanlar 6 binler civarındaydı bu rakam. 17 bini erişkin ve çocuk, 9 bini de yenidoğan olmak üzere.

Değerli Aytuğ Hocam siz daha iyi değerlendirirsiniz çünkü bir çocuk profesörüsünüz, yenidoğan yoğun bakımlarının hangi noktadan nereye geldiğini ben sizin takdirinize bırakıyorum.

Değerli arkadaşlar, tabii ki tüm bunlar içerisinde yapmamız gereken, sağlıktaki şiddeti konuşmamız lazım. Görüyorum ki ve inanıyorum ki sağlıktaki şiddeti birlik, beraberlik içerisinde, bu güzellik içerisinde çözebileceğimizi buradan ifade etmek istiyorum. O açıdan, hepimizin aynı şekilde, düşünme özgürlüğüyle birlikte birleştirirsek çok daha iyi bir yola geleceğimiz kanısındayım. İstediğiniz şekilde geçmiş dönemdeki sağlık hizmetleri ile şimdiki arasındaki farkı siz ifade etmeseniz de saygıdeğer halkımın hepsi ifade ediyor, biliyor zaten.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Değerli Milletvekilim, siz kürsüdeyken bir şey öğrenmek istiyorum.

İSMAİL TAMER (Devamla) – Yüzde 39’lardan yüzde 76’lara çıkan hasta memnuniyet oranını hepimiz söyledik, ben de ifade edeceğim. O açıdan değerli arkadaşlar...

ALİ ÖZ (Mersin) – Bir de sağlık çalışanlarının memnuniyet anketini yapalım İsmail Ağabey.

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Bir şey öğrenmek istiyorum: Bir şiddeti... Sayın Vekilim...

İSMAİL TAMER (Devamla) – Bakın, biz burada şiddeti konuşuyoruz, şiddet yapmayalım lütfen, saygılı olalım. Öyle değil mi, şiddet yapmayalım?

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Hayır, hayır, şiddet yapmıyorum, öğrenmek istiyorum. Biz şiddeti performansa, sisteme dayandırdık, siz neye dayandırdınız, merak ediyorum?

İSMAİL TAMER (Devamla) – Bakın, hepinize saygı duyduğumu ifade ettim, hepinizin fikirlerine saygı duyduğumu söyledim. Lütfen dinleyelim, zaten süremiz de bitmek üzere. Ama akşamın bu saatinde şunu ifade edebilirim ki: Sağlıktaki şiddeti birlikte çözebileceğimizi, hepinizin katkılarıyla çözebileceğimizi ifade ediyorum.

Hepinize, tüm sağlık çalışanlarımıza, başta doktorlarımız olmak üzere, hemşirelerimize, sağlık memurlarımıza, yardımcı sağlık personelimize…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Eczacılara…

İSMAİL TAMER (Devamla) - …eczacılara, diş hekimlerine, tüm herkese saygı ve sevgilerimi iletiyorum ve herkese iyi akşamlar diliyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tamer.

Sayın Atıcı, buyurunuz.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Efendim, devam önergemiz var, orada konuşur.

BAŞKAN – Kısa bir açıklama talebi var.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

28.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı'nın, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde Hükûmet adına yaptığı konuşmasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan bizim 66 önerimizin büyük bir çoğunluğunu gerçekleştirdiğini söyledi. Herhâlde dili sürçmüştür çünkü kendisi yalan söylemez. Sadece 3 tanesi gerçekleşti Sayın Bakanım, onu hatırlatmak isterim.

Basına, evet, bir suçlamada bulundu ama bunu asla ve de asla “Sağlıkta çağ atladık.” diyerek basının sağlıktaki aksaklıkları yazmasını engellemek olarak algılamıyorum. Bunu da net olarak açıklamak istiyorum.

Sağlıkta güzel şeyler hep oldu geçmişten bu zamana kadar. Bütün sağlık çalışanlarının başarısıdır. Bugünkü Hükûmete rağmen hâlâ bebek ölüm hızları düşmeye devam etmektedir, bugünkü uygulamalara rağmen devam etmektedir. Bunlar hepimizin ortak başarısıdır.

SAĞLIK BAKANI MEHMET MÜEZZİNOĞLU (Edirne) – Çok doğru, Cenab-ı Allah nasip ediyor, ne yapalım.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bakın, bu hepimizin ortak başarısını son on yıla sıkıştırmak çok mantıklı değildir, vicdani de değildir. O yüzden bütün başarıları ortak olarak yaptığımız zaman, evet, anlamlıdır ama bunu “on yıl” derseniz karşınızda beni bulursunuz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

2.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 22 Milletvekilinin; Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 Milletvekilinin; Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ve 24 Milletvekilinin; İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve 24 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Hülya Güven ve 22 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl ve 37 Milletvekilinin; Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 22 Milletvekilinin ve Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 20 Milletvekilinin; Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) (S. Sayısı: 454) (Devam)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre verilmiş bir önerge vardır, önergeyi okutup oylarınıza sunacağım:

TBMM Başkanlığına

Görüşülmekte olan 454 sıra sayılı Meclis Araştırma Komisyonu Raporu üzerindeki görüşmelerin İç Tüzük’ün 72. maddesine göre devam etmesine, siyasi partilerin ve milletvekillerinin katılımının sağlanması ve tekrar konuşma yapma imkânı temini zımnında önergemizin kabulünü arz ederiz.

Saygılarımızla.

                  Hilmi Bilgin                                    Ramazan Can                                     Recep Özel

                       Sivas                                             Kırıkkale                                             Isparta

              Orhan Karasayar                          Durdu Mehmet Kastal

                       Hatay                                            Osmaniye

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Karar yeter sayısı…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı da arayacağım fakat Sayın Hamzaçebi bir söz talebinde bulundu.

ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – İktidar kaçmaya çalışıyor Sayın Başkan.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Oylamaya başladık Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sunacağım dedim.

Buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

29.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin, AK PARTİ Grubunun 454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki görüşmelerin devam etmesi için verdikleri önergenin asıl nedeninin, maden iş kolundaki taşeron işçiliğinin kaldırılmasını hedefleyen kanun teklifinin görüşülmesini engellemek olduğuna ilişkin açıklaması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Çok göz yaşartıcı bir tabloyla karşı karşıyayız. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu görüşmelerin devam etmesini istiyor. Zannedersiniz ki, herkes zanneder ki gerçekten görüşmeler devam etsin.

HİLMİ BİLGİN (Sivas) – Milletvekilleri özgürdür Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Oysa, niyetleri, şimdi bir karar yeter sayısı isteyip kendi önergelerini Mecliste çoğunluk olmadığı için reddettirmek ve bu Meclisi böylece bugün kapatmak. Bunun arkasındaki neden de, eğer kapatılmasaydı, devam etseydik, dün gündemin 3’üncü sırasına alınmış olan ve maden iş kolunda taşeron işçiliği sona erdirmeyi hedefleyen, Kocaeli Milletvekillerimiz Sayın Haydar Akar ve Sayın Mehmet Hilal Kaplan’ın teklifinin görüşülmesini engellemek. Devam etseydi bu teklif görüşülecekti. Bu teklife sıra gelmesin diye şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu Meclisi kapatıyor.

Milletimizin dikkatine sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler (Devam)

2.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 22 Milletvekilinin; Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 Milletvekilinin; Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ve 24 Milletvekilinin; İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve 24 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Hülya Güven ve 22 Milletvekilinin; Mersin Milletvekili MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin; Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl ve 37 Milletvekilinin; Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 22 Milletvekilinin ve Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 20 Milletvekilinin; Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258) (S. Sayısı: 454) (Devam)

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler...

Karar yeter sayısı yok ama anlaşılamadı.

Beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 20.31

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 20.35

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fehmi KÜPÇÜ (Bolu), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 94’üncü Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre verilen önergenin oylanmasında karar yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi önergeyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 20.35

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 20.39

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fehmi KÜPÇÜ (Bolu), Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 94’üncü Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

454 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerinde İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre verilen önergenin oylanmasında iki defa karar yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi önergeyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler…  Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur. [CHP sıralarından alkışlar(!)]

Yapılan üç oylamada da bulunamadığından, alınan karar gereğince, özel gündemde yer alan Meclis araştırması komisyonu raporlarını görüşmek için 29 Mayıs 2014 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 20.40



(x) 427 S. Sayılı Basmayazı  27/05/2014 tarihli 93’üncü Birleşim Tutanağı’na eklidir.

x 454 S. Sayılı Basmayazı Tutanağa eklidir.