TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                 68’inci Birleşim

                                                                                        26 Şubat 2014 Çarşamba

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMA

IV.- KAPALI  OTURUMLAR

          İKİNCİ OTURUM

                 (Kapalıdır)

 

V.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması 

2.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması 

3.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması 

 

VI.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

2.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

3.- Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

4.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’un, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

5.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, İzmir Atatürk Hastanesi ile Kâtip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi arasında yapılan birlikte kullanım protokolü sonrasında eğitim ve sağlık hizmetlerinde sorunlar yaşandığına ilişkin açıklaması

6.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, 7 Mart Artvin’in kurtuluşunun yıl dönümüne ilişkin açıklaması

7.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Malatya’da kayısı üreticilerinin sorunlarına ve TARSİM’in üreticileri mağdur etmemesi gerektiğine ilişkin açıklaması

8.- Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu’nun, HES projelerine karşı verilen mücadelelere ve bu konudaki mahkeme kararlarına uyulmadığına ilişkin açıklaması

9.- Osmaniye Milletvekili Hasan Hüseyin Türkoğlu’nun, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

10.- Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’ın, Hocalı katliamını kınadığına ve TÜBİTAK’ta kriptolu telefonlarla ilgili 5 kişinin görevlerinden alınmasına ilişkin açıklaması

11.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, Hükûmetin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine karşı tutumuna ve Türkan Saylan’ı saygıyla andığına ilişkin açıklaması

12.- Iğdır Milletvekili Sinan Oğan’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

13.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Karayolları Genel Müdürlüğünün YOL-İŞ üyesi işçileriyle ilgili Danıştay kararının uygulanmadığına ilişkin açıklaması

14.- İzmir Milletvekili Mehmet Ali Susam’ın, emekli astsubayların sorunlarına ilişkin açıklaması

15.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, İstanbul’un bazı ilçelerinde 2/B kapsamındaki taşınmazların değer tespitinin yüksek olması nedeniyle yaşanan mağduriyetlere ilişkin açıklaması

16.- Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

17.- Bursa Milletvekili Aykan Erdemir’in, emniyeti, Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı eski başkanlarından Emel Sungur’a yönelik taciz, mobbing ve baskı politikalarına son vermeye çağırdığına ilişkin açıklaması

18.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, öğrenimine devam edemeyen üniversite öğrencilerinin af beklentisi içerisinde olduklarına ve Türkiye Büyük Millet Meclisine bu konuda çağrıda bulunduğuna ilişkin açıklaması

19.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Hocalı katliamını kınadığına ve cezaevleriyle ilgili sorunlara karşı duyarlı ve sorumlu olunması gerektiğine ilişkin açıklaması

20.- Elâzığ Milletvekili Şuay Alpay’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

21.- Kayseri Milletvekili İsmail Tamer’in, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

22.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Meclis TV’nin, CHP’li milletvekillerinin konuşmalarına sansür uyguladığına ilişkin açıklaması

 

VII.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Aydın Ağan Ayaydın ve 20 milletvekilinin, uzman erbaşların sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/881)

2.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça ve 19 milletvekilinin, Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/882)

3.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve 19 milletvekilinin, engelli yurttaşların sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/883)

 

VIII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- BDP Grubunun, BDP Grup Başkan Vekili Bingöl Milletvekili İdris Baluken tarafından taşeron işçilerinin sorunlarının araştırılması amacıyla 10/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi 

2.- MHP Grubunun, 26/2/2014 tarih ve 3698 sayı ile İzmir Milletvekili Oktay Vural ve Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu tarafından Azerbaycan’ın Hocalı şehrinde 25-26 Şubat 1992 tarihinde Ermeni silahlı güçleri tarafından planlı olarak yapılan katliam ve insanlık dışı işkenceler sonucu 106’sı kadın, 63’ü çocuk olmak üzere 613 Azerbaycan Türkü’nün katledildiği Hocalı katliamı hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan genel görüşme önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

3.- CHP Grubunun, Manisa Milletvekili Hasan Ören ve 21 milletvekili tarafından yolsuzluk ve rüşvet olayları ile bu olayların ülkeye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla 27/1/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

 

 

4.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma gün ve saatlerinin yeniden düzenlenmesine; gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında bulunan 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bu kısmın 3’üncü sırasına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi

 

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Ankara Milletvekili Fatih Şahin’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

2.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, Ankara Milletvekili Fatih Şahin’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- Ankara Milletvekili Fatih Şahin’in, Manisa Milletvekili Hasan Ören’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

5.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, İstanbul Milletvekili Bülent Turan’ın AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

6.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, İstanbul Milletvekili Bülent Turan’ın AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Milliyetçi Hareket Partisine sataşması nedeniyle konuşması

7.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

8.- Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın, Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

9.- İstanbul Milletvekili Fatma Nur Serter’in, Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

10.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, İzmir Milletvekili Oğuz Oyan’ın 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde şahsı adına yaptığı konuşması sırasında AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

11.- İzmir Milletvekili Oğuz Oyan’ın, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

 

 

 

 

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

3.- Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/884) (S. Sayısı: 562)

 

XI.- USUL HAKKINDA GÖRÜŞMELER

1.- 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Genel Kurulda görüşülüp görüşülemeyeceği hakkında

 

XII.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, asaleten ve vekâleten görev yapan bürokratlara ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç'ın cevabı (7/35858)

2.- İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Gezi Parkı protestolarına katıldığı gerekçesiyle bazı üniversite öğrencilerinin yurtlarından atıldığı iddialarına ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç'ın cevabı (7/35859)

3.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, TOKİ’nin inşa ettiği spor tesislerine ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç'ın cevabı (7/36198)

4.- İstanbul Milletvekili Celal Adan’ın, İstanbul’da Bakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlarda görev yapmakta iken görevinden alınan bürokratlara ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler'in cevabı (7/36904)

5.- Antalya Milletvekili Gürkut Acar’ın, elektrik üretimi ve satışıyla ilgili bazı verilere ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/37748)

6.- Hakkâri Milletvekili Adil Zozani’nin, Kamu İhale Kanunu’ndaki değişikliklere ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı  (7/38293)

 

 

 

26 Şubat 2014 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşimini açıyorum.

III.- YOKLAMA

 

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapılacaktır.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Sayın milletvekilleri, görüşmelere başlamadan önce, 13 Şubat 2014 tarihli 61’inci ve 14 Şubat 2014 tarihli 62’nci birleşimlerde yapılan kapalı oturumlara ait tutanak özetlerinin İç Tüzük’ün 71’inci maddesine göre okunabilmesi için kapalı oturuma geçmemiz gerekmektedir.

Bu nedenle sayın milletvekilleriyle Genel Kurul salonunda bulunabilecek yeminli stenograflar ve yeminli görevliler dışındakilerin salonu boşaltmalarını rica ediyorum.

Tutanak özetleri okunduktan sonra açık oturuma geçilecek ve görüşmelere devam edilecektir. Sayın idare amirlerinin bu konuda yardımcı olmalarını ve salon boşaltıldıktan sonra Başkanlığa haber vermelerini rica ediyorum.

Kapanma Saati: 14.06

 

IV.- KAPALI  OTURUMLAR

İKİNCİ OTURUM

(Kapalıdır)

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 14.23

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin -kapalı oturumundan sonraki- Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Hocalı katliamının yıl dönümü nedeniyle söz isteyen Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’a aittir.

Buyurunuz Sayın Ünüvar. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

V.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması 

 

NECDET ÜNÜVAR (Adana) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye ve Azerbaycan’ın bulunduğu coğrafya acılarla yoğrulmuş bir coğrafyadır. Pek çok acılar yaşandı bu coğrafyada, bu acıların belki de en acısı Hocalı katliamıdır. Bugün 26 Şubat, Hocalı katliamının yıl dönümü. Tam yirmi iki yıl önce bugün bir kentin yeryüzünden silinmesi, içinde yaşayan kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden topyekûn saldırıya uğraması, kaçabilenlerin de soğuk ve karlı dağlarda ya donarak hayatını kaybetmesi ya da sakat kalması, kaçamayanların ağır silahlarla taranması, bıçak ve kamalarla hunharca katledilmesi… Anlatılması ve anlaşılması gerçekten son derece zor bir vahşet. Sözün bittiği yer varsa belki de o Hocalı’dır. Tam 613 Azerbaycan vatandaşı hayatını kaybetti, 487’si sakat kaldı, 1.275 kişi esir oldu ve 150 kişinin de akıbeti bilinmiyor. O dönemde Hocalı’da sadece 3 bin Azerbaycan Türkü’nün yaşadığı hesaba katılırsa neredeyse tamamına yakını ya hayatını kaybetti ya sakat kaldı ya esir oldu veyahut da bilinmeyen bir sebeple kayboldu. Hocalı’da hayatını kaybeden kardeşlerimizi rahmetle anıyorum.

90’lı yıllarda yaşanan, özellikle bizim coğrafyamızda yaşanan katliamların seçildiği tarihler çok ilginç, ocak, şubat, mart ayları. 20 Ocakta Bakü katliamı, 26 Şubatta Hocalı. Gerçekten soğuk ve karlı havaların seçildiği, insanların en çaresiz kaldığı gece saatlerinde bu vahşetler yaşandı. Enteresan, yapılan her şey videolarla veyahut da itirafçıların itiraflarıyla kayıt altında. Yüz yıl öncesinden olmamış hadiselerin peşine düşenler maalesef bu hadiseleri görmemeyi, duymamayı tercih ediyorlar, hâlâ da aynı rolü oynamayı devam ettiriyorlar.

Değerli milletvekilleri, Türkiye ve Azerbaycan’ın dost ve kardeş olduğunu hepimiz biliyoruz. Türkiye ve Azerbaycan’ın birinin probleminin diğerinin problemi olduğunu da biliyoruz. Ama Hocalı hadisesi sadece Türk dünyasının yani Türkiye ve Azerbaycan’ın problemi değildir, sadece İslam dünyasının problemi de değildir, şüphesiz orada hayatını kaybedenler Müslümanlardı ama sadece İslam dünyasının problemi de değildir. Hocalı’da hayatını kaybedenler aslında insanlığın problemidir çünkü orada hayatını kaybedenler her şeyden önce insandı. Dolayısıyla, insanlık yeni Hocalı katliamlarını görmek istemiyorsa, itirafları, itirafçıları ve kanıtlarıyla ortadaki bu vahşi, insanlık dışı katliamın faillerini bulmak ve cezalandırmak durumundadır. Aksi takdirde, Hocalı, sadece 20’nci yüzyılın en kanlı katliamı olarak kalmayacak, aynı zamanda insanlığın en utanç verici hadisesi olarak da kalmaya devam edecektir.

Hocalı’da hayatını kaybeden kardeşlerimizi rahmetle anıyorum. Yaşayanlara hem sabır diliyorum hem de yıllarca hasret çekenlerin, “Orada keşke ölebilsem, orada kendi öz yurdumdaki, öz vatanımdaki mezara gömülebilsem.” diye hasretle öz vatanlarına, öz yurtlarına dönmeyi arzu edenlerin de tez zamanda bu dileklerine kavuşmalarını diliyorum.

Biliyorsunuz, Hocalı, Dağlık Karabağ’ın içinde son derece stratejik konumda olan bir bölge. Dağlık Karabağ da yirmi yıldır esaret altında. İnşallah, Dağlık Karabağ da bu esaretinden kurtulur ve Hocalı da başta olmak üzere o bölgede yaşamayı arzu eden Azerbaycanlı kardeşlerim de bu hayallerine, bu ümitlerine kavuşurlar diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ünüvar.

Gündem dışı ikinci söz, gene aynı konuda söz isteyen Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’na ait.

Buyurunuz Sayın Halaçoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)

2.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması 

 

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; millî bir mesele olarak görmemiz gereken Hocalı katliamı üzerine söz almış bulunuyorum. Öncelikle Hocalı’da hayatını kaybeden, vahşice öldürülmüş 613 kadın, çocuk ve yaşlı sivil insana ve Hocalı’da diğer öldürülenlere de Allah’tan rahmet diliyorum.

Değerli milletvekilleri, aslında Hocalı’nın nasıl cereyan ettiğini anlatmak istemiyorum ama bu çerçeve içerisinde Hocalı’yla ilgili birkaç görüşü burada sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hocalı’dan sonra Ermenistan’ın da Cumhurbaşkanı olan Serj Sarkisyan’ın, bir İngiliz Araştırmacısı Thomas De Waal’in “Karabağ, Savaşta ve Barışta Ermenistan ve Azerbaycan” isimli kitabında şu ifadelerine yer verilmiş; Sarkisyan şöyle söylüyor: “Hocalı’dan önce, Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını düşünüyorlardı. Biz bunu kırmayı başardık.” şeklinde ifade ediyor. Yani bilerek yaptıkları bir katliamdan söz ediliyor.

Yine, şöyle bir ifade daha var; Zori Balayan isimli, bu savaş içerisinde yer almış ve katliamda bulunmuş bir kişi, kendi hatıratında, “Ruhumuzun Canlanması” adlı kitabında şunları söylüyor: “Biz, arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi, Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra, bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından yani göğsünden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. “Mesleğim hekimlikti ve tabii olarak hümanist idim. Buna rağmen Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum, halkımın yüzde 1’inin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlandı. Haçatur, daha sonra, ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi 3 Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün, biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz, Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Değerli milletvekilleri, aslında Hocalı’da yapılanın ne olduğunu bu kendi anlatımları gözler önüne çok daha iyi sermektedir. Aslında, “Hepimiz Ermeni’yiz.” diyenler şu bilgilerden sonra hâlâ bunu söylemeye devam edecekleri mi?

Ama şurası muhakkak ki: Bununla ilgili daha pek çok örnek var. Bunlardan bir tanesini daha sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bizzat vahşeti yaşayan ve sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan “Haçın Hatırı İçin” isimli kitabında da şunları söylüyor:

“...Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı'nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa'ya döndüm, onlar haçın hatırı için savaşa devam ettiler.”

Evet, bunu kınamayacak, insanlık adına bundan nefret etmeyecek kişi göremiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP, AK PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Halaçoğlu.

Gündem dışı üçüncü söz, gene aynı konuda söz isteyen İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’e aittir.

Buyurunuz Sayın Özgündüz.

3.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması 

 

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, bugün Hocalı katliamının yıl dönümü. Yirmi iki sene önce bugün Dağlık Karabağ’da bulunan yaklaşık 7 bin nüfuslu bir kasaba olan Hocalı’da 20’nci yüzyılın sonunda tarihin gördüğü en büyük zalimliklerden, katliamdan bir tanesi yaşandı. Hocalı’da  yaşanan olay aslında Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi’nin tarif ettiği soykırım tarifine uyan bir suç, insanlığa karşı işlenen bir suç. O gün, kadın, çoluk çocuk, yaşlı demeden 613 sivil Azerbaycan yurttaşı katledildi. Katledilmekle kalmadı, gözleri oyuldu, kafa derileri yüzüldü, tam  bir vahşet yaşandı. Bu olay aslında bir savaş suçu aynı zamanda, dolayısıyla sorumluların mutlaka “Sırp kasabı” gibi Lahey’deki Savaş Suçları Mahkemesinde yargılanması gerektiğini düşünüyoruz. Bununla ilgili olarak da Türkiye Cumhuriyeti’ne, devletimize önemli görevler düşmektedir.

Değerli arkadaşlar, bugün, Azerbaycan’ın, can Azerbaycan’ın yaklaşık beşte 1 toprağı işgal altındadır. Karabağ bölgesi, Hocalı, Şuşa, Laçın, Kelbecer, Ağdam, Fuzuli, Cebrayıl, Kubadlı işgal altındadır.  Buralar, kadimden beri, geçmişten beri Azerbaycan toprağıdır ve bugün, Ermenistan’ın işgali altındadır. Bu sorun, yirmi iki yıldır barışçıl, diplomatik yolla çözülemeyen bir sorundur ve Azerbaycan’ın Değerli Devlet Başkanı Hürmetli President İlham Aliyev’in dediği gibi “Eğer bu Batılılar bu işe zaman ayırmak istiyorlarsa, Azerbaycan, meşru olan, uluslararası hukuktan kaynaklanan güç kullanarak işgal edilen topraklarını almaya hazırdır.” İnşallah, bu sorun en kısa sürede çözülür ve biz Hocalı’nın azatlığını gidip orada kutlarız ama olmazsa, silah yoluyla da Azerbaycan’ın meşru bir hakkıdır; onu da Türkiye Cumhuriyeti’nin desteklemesi gerekiyor, destekleyeceğinden de eminim. Türk milleti bu konuda işgal edilen toprakların kurtarılması için Azerbaycan’ın yanında olacaktır.

Bugün, tabii, o topraklar, kolay değil yani o topraklar uğruna binlerce şehit verilebilir, şehitleri yeni analar doğurur ancak toprağı doğurmak mümkün değil. O toprakların işgal altında olmasını yansıtan hüzünler yaşanıyor. Bunu anlatan bir şiirden 2 paragraf okuyacağım, diyor ki şair:

“Seni esir iken goymuşah darda,

Cengaver ruhumuz hardadır harda,

Goynuna gelmedik of bu baharda,

Bağışlama bizi Veten.

 

Hesretten yanıpdır o gara bağrın,

Ağlamagdan kör olup neçe bulağın,

Ahır yarasından gan Garabağ’ın,

Bağışlama bizi Veten.”

Bu hâldedir Karabağ, işgal altındaki topraklar. (CHP, AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar) Ve “Vatan bizi bağışlama.” diyor Azerbaycan halkı. Hakikaten bağışlamaz, hakikaten bağışlamaz. Yani orası sadece Azerbaycan’ın toprağı değildir, bakın, orası işgal altında olduğu sürece bütün Türk dünyasının -efendim 250 milyon mu, 300 milyon mu ne diyorsak- hepimizin başı aşağıdadır, bu kadar açık. Toprak böyle bir şeydir arkadaşlar, vatan böyle bir şeydir. Orasını Azerbaycan er geç alacaktır ama biz diyoruz ki: AGİT-Minsk Grubu barışçıl, diplomatik yollarla bu işi bir çözüme kavuştursun, olmazsa mutlaka meşrudur çünkü işgal edilmiş toprağını alacaktır geriye, bu bir savaş değildir. Efendim, Atatürk’ün dediği gibi, bugün Azerbaycan’ın yas günüdür, dolayısıyla onların üzüntüsü üzüntümüzdür.

Bu vesileyle ben başta Azerbaycan Devlet Başkanı, Değerli President İlham Aliyev olmak üzere tüm Azerbaycan halkına, Türk milletine başsağlığı diliyorum ve şehitleri saygıyla rahmetle anıyor, sizlere saygılar sunuyorum.

Teşekkür ediyorum. (CHP, AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özgündüz.

Gündeme geçmeden önce, sisteme girmiş sayın milletvekillerimize birer dakika söz vereceğim. Sisteme girmiş grup başkan vekillerine öncelik vereceğim.

Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

VI.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün Hocalı katliamının yıl dönümü. Bundan tam yirmi iki yıl önce, 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen Dağlık Karabağ bölgesinin Hocalı kasabasında, savunmasız bir şekilde, Ermeni silahlı birliklerinin saldırısı sonucunda 613 soydaşımız hayatını kaybetmiştir. Bu acı yıl dönümünde insanlık tarihinde acı bir olay olarak yer alan bu olayı kınıyorum. Hayatını kaybeden Azeri soydaşlarımızı rahmetle anıyorum. Böylesi bir olayın ne Azerbaycan’da ne de yeryüzünün herhangi bir coğrafyasında tekrarlanmamasını diliyorum ve barış gibi bir yüce umudun insanlığın önünde ulaşılması gereken bir hedef olduğunu bütün insanlığa hatırlatıyorum.

Tekrar Hocalı katliamını kınıyor, Azeri soydaşlarımıza buradan Cumhuriyet Halk Partisinin selam ve sevgilerini gönderiyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Hamzaçebi.

Sayın Buldan…

2.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Biz de Barış ve Demokrasi Partisi Grubu olarak, Hocalı katliamında yaşamını yitirenleri saygıyla sevgiyle anıyoruz, kendilerine rahmet diliyoruz.

Hocalı katliamı, Dağlık Karabağ’ın işgalinden bu yana gerçekleşen en kapsamlı sivil katliamlardan biridir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmî açıklamasına göre, saldırıda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azerbaycanlı hayatını kaybetmiştir. Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümünde bir kez daha Barış ve Demokrasi Partisi Grubu olarak yaşanan katliamı kınıyoruz; tabii ki sadece Hocalı katliamı değil, dünyanın her yerinde toplu katliamları gerçekleştirenleri şiddetle, nefretle kınıyoruz. Böylesi katliamlarda yaşamını yitirenleri bir kez daha saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

Teşekkür ediyoruz. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Buldan.

Sayın Ünal…

3.- Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hocalı’da yaşanan katliamda hayatını kaybedenler Azerbaycan’ın olduğu kadar bizim de evlatlarımızdır. İnsanlık tarihinin kara sayfalarından biri olan Hocalı katliamı, nefret ve kin duygularından beslemen saldırgan bir zihniyetin doğurabileceği acı sonuçların kötü bir örneğidir, çirkin bir örneğidir. Bu zihniyet 1 milyona yakın Azerbaycanlı kardeşimizin yurtlarından ayrılmak zorunda kalmasına ve yirmi yılı aşkın zamandır kaçkın hayatı yaşamasına yol açmıştır.

Hocalı‘da yaşanan vahşet dünyada bugün hâlâ yeterince bilinmemektedir ve tarihin çarpıtılmasına dönük çabalar maalesef devam etmektedir. Bu çerçevede Türkiye Hocalı gerçeğinin uluslararası kamuoyunun gündeminde tutulması, adaletin tecellisi ve suçluların hak ettikleri cezayı almaları için Azerbaycan’a destek vermeye devam etmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonunun 22 Şubat 2012 tarihli oturumunda “Hocalı Katliamıyla İlgili Görüşmeler” başlığı altında yer alan gündem maddesi çerçevesinde gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda oy birliğiyle kabul edilen bildiri Hocalı katliamına ülkemizin gösterdiği ilginin diğer bir somut örneğini teşkil etmektedir.

Bu duygu ve düşüncelerle bundan yirmi iki yıl önce Hocalı’da hayatını kaybeden masum Azerbaycanlı kardeşlerimizin aziz hatıraları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ünal.

Sayın Halaçoğlu…

4.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’un, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Bırakın insanları, hayvanların bile yapmayacağı bir vahşilikle cereyan eden sivil insanlara yönelik bilerek yapılan bir katliam maalesef karşılıksız kalmıştır ve yapanlar cezasız bırakılmıştır. Bunların bir an önce yüce divana çıkarılması ve yargılanmaları dileğinde bulunuyorum.

Ayrıca şunu özellikle ifade etmek isterim ki: Bu tür sivil katliamlar maalesef dünyada insanlık tarihine bir yüz karası olarak geçmektedir. Hocalı’da şehit edilenler sadece Azerbaycan’ın evlatları değildir, onlar aynı zamanda bizim evlatlarımızdır, bizim insanlarımızdır. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Kaçkınların tekrar yurtlarına dönmesini, işgal edilen toprakların, Azerbaycan topraklarının derhâl geri Azerbaycan’a teslim edilmesini diliyoruz. Her zaman Azerbaycan’ın yanındayız, her zaman onlarla birlikteyiz.

Tekrardan bütün, hayatını kaybeden, Hocalı’da ve Hocalı öncesinde hayatını kaybeden tüm şehitlere Allah’tan rahmet diliyoruz. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaçoğlu.

Sayın Atıcı…

5.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, İzmir Atatürk Hastanesi ile Kâtip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi arasında yapılan birlikte kullanım protokolü sonrasında eğitim ve sağlık hizmetlerinde sorunlar yaşandığına ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, ülkemizin en büyük hastanelerinden biri olan İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinden yükselen çığlığı Türkiye Büyük Millet Meclisinde duyurmak ve Sağlık Bakanını acilen göreve çağırmak istiyorum.

İzmir Atatürk Hastanesi ile Kâtip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi arasında yapılan birlikte kullanım protokolü sonrasında hem eğitim hizmetlerinde hem de sağlık hizmetlerinde büyük sorunlar yaşanmaktadır. Atatürk Hastanesi yok sayılmakta ve yeni asistan kadrosu verilmemektedir. Eylül 2013 ve Nisan 2014 TUS’larında hiç asistan kadrosu verilmemiştir. Bu durum hem asistanları hem öğretim üyelerini hem de hastaları isyan ettirmiş ve doktorlar haklı olarak greve başlamışlardır. Hizmet durma noktasına gelmiştir. Asistan planlamasında Atatürk Hastanesi öğretim üyeleri yok sayılmış, sadece Kâtip Çelebi Üniversitesi öğretim üyeleri dikkate alınmıştır; bu da çalışma barışını bozmuştur. Bu durum asla kabul edilemez. Sağlık Bakanı acilen ek kadro vermelidir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Bayraktutan…

6.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, 7 Mart Artvin’in kurtuluşunun yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Tüm geçmişinde çıkar ilişkilerini, bağnazlığı ve kardeş kavgasını tanımayan Artvin’in olağanüstü birlikteliği bu çağdaş Atatürkçü yolda Türkiye’nin gelişimine damgasını vurmuş, Artvinli Atatürk cumhuriyeti ruhuyla bir kurtuluş gününü daha kutlamaktadır. 7 Mart 1921 tarihinde düşman işgalinden Artvin kurtulmuştur. Önümüzdeki hafta Meclis tatil olması nedeniyle bu duyguları paylaşmak istedim. O nedenle, 7 Mart işgalin adıdır, 7 Mart cumhuriyetin adıdır, 7 Mart Atatürk’ün ta kendisidir. 7 Mart bu ülkeye doğan güneşin, kuzeydoğudan doğan güneşin adıdır. Çünkü Artvinli olmak yeri gelince Çoruh’un hırçınlığı, yeri gelince yaylaların sessizliğidir; Artvinli olmak bu ülkeye güneşi kuzeydoğudan doğurmak, yüzünü daima aydınlığa, çağdaşlığa çevirmektir; Artvinli olmak bazen Cankurtaran’dan tırmanmak, bazen de Karadeniz’in hırçın dalgasında kürek çekmektir.

7 Mart Kurtuluş Günü’nü birlik ve beraberlik duygularıyla kutluyor; çalışmaktan onur, paylaşmaktan gurur duyanların memleketi Artvin Milletvekili olarak, yüce heyetiniz başta olmak üzere televizyonları başında bizleri izleyen tüm Artvin ve Artvin sevdalılarına saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN –Teşekkür ederiz Sayın Bayraktutan.

Sayın Ağbaba…

7.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Malatya’da kayısı üreticilerinin sorunlarına ve TARSİM’in üreticileri mağdur etmemesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Malatya’da havaların güzel gitmesi nedeniyle Malatya’nın bazı bölgelerinde kayısı çiçekleri açmaya başladı. Kayısı çiçeklerinin erken açması son yıllarda Malatya’nın korkulu rüyası. Geçtiğimiz yıllarda şubat ve mart aylarında meydana gelen don olayları nedeniyle kayısı üreticileri bir yıllık ürünlerini kaybettiler, emekleri boşa gitti. Ardından vuran dolu ise dondan etkilenmeyen kayısıyı perişan etti. Don ve doludan kurtulamayan kayısı üreticileri de çareyi TARSİM’e başvurmakta buluyor ancak TARSİM’in zarar tespiti için gönderdiği eksperler zararın neredeyse yarısı kadar tespit açıklıyorlar. Bu sebeple, özellikle kayısı üreticilerinin TARSİM’e güveni sarsılmış durumda. Buradan TARSİM yetkililerine sesleniyorum: Zaten mağdur olmuş üreticileri bir de siz mağdur etmeyin. Objektif kriterlerle tespitler yapılsın, üreticilerin kafalarındaki soru işaretleri de son bulsun. Son dönemde Malatya’da kayısının üç tane düşmanı var. Bir, don; iki, dolu; üç, AKP.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ağbaba.

Sayın Karaahmetoğlu…

8.- Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu’nun, HES projelerine karşı verilen mücadelelere ve bu konudaki mahkeme kararlarına uyulmadığına ilişkin açıklaması

 

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – Sayın Başkan, dere ve akarsularımız üzerinde her gün çoğalarak artan HES projeleri, doğal yaşama telafisi mümkün olmayan zararlar vermekte; doğal hayatı, zenginlikleri, ülkemize ve bölgemize özgü fauna ve florayı yok ederek felaketin boyutlarını artırmaktadır. HES inşaatlarına karşı yöre halkıyla başlayan, çevre ve sivil toplum örgütlerinin protesto eylemleriyle büyüyen ve tüm yurda yayılan mücadele, direniş söz konusudur. Yurt geneline yayılan tepki ve protestolar, hukuksal mücadelelerle de yürütülmektedir fakat mahkemelerin yürütmeyi durdurma ve iptal kararları dahi inşaatları, projeleri durduramamakta; yurttaşların demokratik mücadelelerini görmezden gelen zihniyet yargı kararlarını yok saymaktadır. Giresun’un Keşap ilçesi Karabulduk beldesinde de aynı durum yaşanmaktadır.

Herkesi hukuk kurallarına uymaya davet ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Karaahmetoğlu.

Sayın Türkoğlu…

9.- Osmaniye Milletvekili Hasan Hüseyin Türkoğlu’nun, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün, resmî rakamlara göre, Azerbaycan’ın Hocalı kasabasında, Ruslara ait 336. Mekanize Alayı ve Ermeni çeteler tarafından 106’sı kadın, 83’ü çocuk, toplam 613 kişinin vahşice katledildiği Hocalı soykırımının 22’nci yıl dönümüdür. Can Azerbaycan’ın Hocalı kasabasında Ermeni mezalimi sonucunda Hakk’a yürüyen Türk İslam dünyasının şehitlerini rahmetle anıyorum. Cenab-ı Allah bu masumlardan rahmetini esirgemesin, cennetini nasip etsin.

Bu Meclise düşen ise 26 Şubatı Hocalı soykırımını anma günü olarak kabul etmesidir. Bu konuda milletvekili arkadaşlarımız Sayın Reşat Doğru ve Sinan Oğan’ın teklifleri vardır, Meclisimizin iradesinin tecellisini beklemektedir.

Asılsız Ermeni soykırımı iddialarına Afrika’da, Güney Amerika’da yani alakasız yer ve devletlerde alınan kararları düşünürseniz, aynı milletin çocukları soykırım günü kararı almak için neyi beklemektedirler?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Türkoğlu.

Sayın Akar…

10.- Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’ın, Hocalı katliamını kınadığına ve TÜBİTAK’ta kriptolu telefonlarla ilgili 5 kişinin görevlerinden alınmasına ilişkin açıklaması

 

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Başkan, öncelikle Hocalı katliamını kınıyorum.

24 Şubat gecesi ortaya çıkan Başbakan ile oğlu hayırlı evlat Bilal arasında geçen ve 17 Aralık operasyonu nedeniyle evde bulunan paraları sıfırlama talebi Başbakan tarafından yalanlanmamış, kafasına kriptolu telefonun nasıl dinlendiği takılmıştır. Bu nedenle, bugün bu kriptolu telefonlara bakan TÜBİTAK’taki 5 görevli aynen polislerin, hâkimlerin, savcıların görevden alındığı şekilde görevlerinden alınmıştır.

Şimdi sormak istiyorum “Bu işi gerçekleştirenler mi suçludur yoksa bunları yakalayanlar mı suçludur?” diye.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN –Teşekkür ederiz Sayın Akar.

Sayın Öğüt…

11.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, Hükûmetin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine karşı tutumuna ve Türkan Saylan’ı saygıyla andığına ilişkin açıklaması

 

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Bugün en açık şekliyle AKP’ye yakın dernek ve vakıfların “bağış” adı altında nasıl ihya edildiğini görmekteyiz. Son dershane tartışmalarında Hükûmeti destekleyen bildirilere imza veren bir yardım kuruluşu için okullarda nasıl para toplandığına şahit olduk. Devlet arazilerinin Başbakanın ailesinin yakın ilişki içinde olduğu TÜRGEV’e nasıl tahsis edildiğine bütün kamuoyu şahit oldu. Bir yandan amacı dahi belli olmayan dernek ve vakıflar zengin edilirken diğer yandan binlerce öğrenciye burs veren, onlarca yurt ve eğitim birimi kuran, 62 bin kız öğrencinin okumasını sağlayan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğiyle Hükûmet eliyle uğraşılmaktadır. Daha yeni derneğe bağış yoluyla topladığı paralar için yüklü miktarlarda vergiler kesilmiştir. Bu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine duyulan kinin ve öfkenin ürünüdür. Bu uğraşlar boşadır çünkü 25’inci kuruluş yıl dönümünü kutlayan ve sayısız hizmetlere imza atan derneği bitiremeyeceklerini bir kez daha belirtiyor, bu vesileyle Profesör Türkan Saylan’ı saygıyla anıyorum, yöneticilerine başarılar diliyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öğüt.

Sayın Oğan…

12.- Iğdır Milletvekili Sinan Oğan’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Hocalı siyaset üstü bir konu. Hocalı gibi millî bir konuda bugün Meclis grubunda, hem sayın grup başkan vekillerinin hem milletvekillerinin Hocalı konusunda göstermiş oldukları hassasiyete o bölgenin insanı olarak teşekkür ediyorum, Türk milletinin bir milletvekili olarak teşekkür ediyorum. Ancak yapılanların yeterli olduğu konusunda da şüphelerim var. Biz, eğer bu Parlamentoda Hocalı’da yaşanan soykırımı, Hocalı’da yaşanan acıyı, sadece söylemle değil eylemle de yaşayabilirsek ancak o takdirde bundan sonra yaşanacak olası acıların da önüne geçmiş oluruz. Hocalı’da katledilen yüzlerce Azerbaycan Türk’ü vatandaşımızı, Hocalı’da katledilen ve etnik kökenine bakmadan katledilen Kürt vatandaşlarımızı, Ahıskalı vatandaşlarımızı da ben buradan rahmetle anıyorum.

Saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Oğan.

Sayın Genç…

13.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Karayolları Genel Müdürlüğünün YOL-İŞ üyesi işçileriyle ilgili Danıştay kararının uygulanmadığına ilişkin açıklaması

 

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim.

Efendim, 50 bin mensubu olan YOL-İŞ’e bağlı Karayolları işçilerinin Danıştay kararına göre bunların taşeron işçi olmayacakları, devamlı işçi olmaları konusunda açık karar olmasına rağmen, maalesef bu konuda Hükûmet bu işçilerin hakkını vermiyor. Bunlar Ankara’da büyük bir toplantı yaptılar, bir tek basın da bunu vermedi.

Şimdi, Binali Yıldırım, ballı kaymaklı ihale verdiği müteahhitlerden 630 milyon dolar toplayıp da Tayyip Erdoğan’a vereceğine, bu işçilerin hakkını versin; ihaleleri kendi gerçek değerleri üzerinden versin ve devlette bugün asgari ücretle ölüm maaşına mahkûm edilen bu işçi kardeşlerimizin hakkını versin. Yani bir memlekette hukuk dinlenmiyorsa, Danıştay kararı uygulanmıyorsa böyle bir memlekette demokrasiden bahsedilemez. Zaten demokrasi yok da diktatörlük var. Zaten, şu anda, Hükûmet de bana göre boştur, Başbakanlık makamı boşalmıştır, dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinin de çalışmaması lazım. Ben de, ayrıca…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

Sayın Susam…

14.- İzmir Milletvekili Mehmet Ali Susam’ın, emekli astsubayların sorunlarına ilişkin açıklaması

 

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Başkanım, Türkiye’de birçok kesim, sorunlarına çözüm arayışı içerisindedir. Atanamayan öğretmenler, emekliler, esnaf, çiftçi ciddi taleplerini bu Parlamentodan beklemektedir. Bunlardan bir tanesi de emekli astsubaylardır. 42 bin üyesiyle TEMAD, İstanbul’da sorunlarını dile getirebilmek için ölüm orucu başlatmıştır. Ciddi problemleri olan kesimler, bu sorunlarının Parlamentoda ses getirebilmesi için ölüm orucunu düşünebilecek noktaya gelen eylemler yapabilmektedir. Bu anlamıyla bugün, bu verdiğiniz süre içerisinde, kısa da olsa toplumun sorunlarını dile getirirken bakanların olmamasına rağmen, şahsınız nezdinde emekli astsubayların sorunlarının çözümü konusunda Parlamentonun ve Hükûmetin harekete geçmesini, ölüm orucuna yatmış olan bu insanların sorunları konusunda acilen çözüm bulması gerektiğini bir kez daha…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Susam.

Sayın Tanal…

15.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, İstanbul’un bazı ilçelerinde 2/B kapsamındaki taşınmazların değer tespitinin yüksek olması nedeniyle yaşanan mağduriyetlere ilişkin açıklaması

 

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ümraniye, Beykoz, Şile, Sultanbeyli, Üsküdar’da oturan vatandaşlarımızın 2/B kapsamında kalan taşınmazlarının yani konutlarının değerleri çok yüksek tespit edilmiştir. Bu 2/B mağduru olan vatandaşlarımız konut değerlerinin çok yüksek olması nedeniyle mağdurdur. Sayın Hükûmetin acaba bu mağduriyetin giderilmesi açısından, bir değer tespiti açısından düşük bir bedel yönünde çalışmaları var mıdır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın Korkmaz…

16.- Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkan, bugün, gözü dönmüş Ermeni çetelerince Hocalı’da şehit edilen 613 kardeşimizi dualarla anma, bu insanlık dışı soykırımı yapan Ermenistan’ı da telin günü. Şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyor, katilleriyle ilgili olarak herkes gibi ben de adaletin tecellisini bekliyorum.

Hocalı katliamının üzerinden yirmi iki yıl geçmiş. Medeni dünya suskun, insan hakları allameleri kör ve sağır. En acısı da Türk dünyası ve Hocalı’ya sırtını dönmüş AKP Hükûmetinin Ermenistan’la sırf Batılı güçler istedi diye  protokol yollarını, anlaşma yollarını arıyor olması.

(CHP Grubu milletvekillerinin “Gazi Mecliste hırsızlara yer yok!” yazılı dövizleri göstermesi)

İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – En azından Nevzat Bey konuşmasını bitirsin, ona bari saygınız olsun, Hocalı’ya bari saygınız olsun.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) - Sadece Hocalı’da değil bütün dünyada Türkler şu anda sıkıntıda, Irak’da, Doğu Türkistan’da, Suriye’de. AKP Hükûmetini, dünyanın birçok coğrafyasında dinleriyle, millî kimlikleriyle ayakta durmaya çalışan Türklere ve Türk dünyasına duyarlı olmaya çağırıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Korkmaz.

Sayın Erdemir…

17.- Bursa Milletvekili Aykan Erdemir’in, emniyeti, Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı eski başkanlarından Emel Sungur’a yönelik taciz, mobbing ve baskı politikalarına son vermeye çağırdığına ilişkin açıklaması

 

AYKAN ERDEMİR (Bursa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6 Ağustos 2012 tarihinde Karacaahmet Sultan Cemevi için “O Cemevi bir ucube olarak yapıldı.” deme talihsizliğinde bulunmuştu. Bu nefret söyleminin ardından Burhaniye’de yapılan bir etkinlikte konuşan Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı eski başkanlarından Emel Sungur, “Cemevine ucube diyenin kendisi ucubedir.” şeklinde tepki göstermişti. Emel Sungur, 2013 yılında bu ifadesi nedeniyle Başbakana hakaretten mahkum edildi. Fakat Sungur üzerindeki baskılar bu davayla son bulmadı. Geçtiğimiz iki ay zarfında polis tarafından 2 kez nedensiz yere gözaltına alınan Sungur, daha sonra “Bir yanlışlık oldu.” denilerek serbest bırakılmıştır. Emniyeti, Emel Sungur’a yönelik taciz, mobbing ve baskı politikalarına son vermeye çağırıyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının birlikte yaşama iradesi, ayrımcılık ve ötekileştirme politikalarınıza geçit vermeyecektir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Erdemir.

Sayın Havutça…

18.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, öğrenimine devam edemeyen üniversite öğrencilerinin af beklentisi içerisinde olduklarına ve Türkiye Büyük Millet Meclisine bu konuda çağrıda bulunduğuna ilişkin açıklaması

 

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, özellikle de milletvekillerinin görevi burada halkın yakıcı sorunlarına çözüm üretmek ve bununla ilgili de toplumsal sorunlarla ilgili yasal düzenlemeler yapmak.

Sayın Başkan, 25 Şubat 2011 tarihinde torba kanunla üniversite öğrencilerine bir af getirildi. Ancak, bu tarihten sonra yaklaşık 200 bin öğrencimiz yine üniversiteden değişik sebeplerle ayrılarak, sağlık, devamsızlık, ailevi sorunlar gibi nedenlerle öğrencilerimiz eğitim ve öğretim haklarından mahrum kaldılar. Bu yoğun talep üzerine, üniversite gençlerimizin yoğun talebi üzerine 25 Ekim 2013 tarihinde ben bir yasa teklifi verdim ve üniversite öğrencilerimizin, bu sebeplerle mağdur olmuş üniversite öğrencilerimizin gözü Türkiye Büyük Millet Meclisinde. Eğitim ve öğretim haklarının düzenlenmesiyle ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisinden çare bekliyorlar ve Anayasa’nın 42’nci maddesinde kendilerine tanınmış olan Anayasal eğitim ve öğretim hakkının yeniden bir yasal düzenlemeyle kendilerine tanınmasını istiyorlar.

Ben, buradan, Türkiye Büyük Millet Meclisine, bu yasal düzenlemenin bir an önce yapılması için çağrıda bulunuyorum. Üniversite öğrencilerimizin, gençlerimizin geleceğini karartmayalım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Havutça.

Sayın Sakık…

19.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Hocalı katliamını kınadığına ve cezaevleriyle ilgili sorunlara karşı duyarlı ve sorumlu olunması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Ben de Hocalı katliamını kınıyorum. Sadece Hocalı katliamını değil, dünyanın neresinde insanlığa karşı suç işlenmişse, kimliği, coğrafyası ne olursa olsun bütün katliamcıları kınıyorum.

Sayın Başkan, çok uzun süredir cezaevleriyle ilgili sorunları Parlamentoya taşıyoruz ama sorunlar bir türlü bir çareye kavuşmadı. Şimdi de Edirne’de cezaevinde açlık grevleri var. Edirne’de, Tekirdağ’da, birçok cezaevinde açlık grevi olduğu ve burada mahkûmlara işkence yapıldığını onlarca kez seslendirmemize rağmen, hâlâ yetkililer tarafından bir soruşturma açılmadı. Cezaevinde hasta tutuklular ve hükümlüler var, bunların bir an önce özgürleşmesi gerekir çünkü birçok hastanın kendi ihtiyaçlarını bile karşılayamadıklarını, arkadaşlarının desteğiyle ayakta kaldıklarını… İnsanlığa karşı suç işleniyor, işte katliam neyse bu da katliamın bir parçasıdır. Herkesi bu konuda duyarlı ve sorumlu olmaya davet ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sakık…

Sayın Alpay…

20.- Elâzığ Milletvekili Şuay Alpay’ın, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

ŞUAY ALPAY (Elâzığ) – Sayın Başkanım, ben de alçakça ve haince tertip edilmiş olan Hocalı katliamını nefretle telin ediyorum. Hocalı katliamında hayatını kaybedenlere, şehit olanlara Rabb’imden rahmet niyaz ediyorum.

Şair, Hocalı için “Melekler şehridir.” diyor çünkü orada büyümeye vakit bulamamış masum bebekler hunharca katledildi. Onun için, bu acıyı Türkiye'nin ve Azerbaycan’ın müşterek acısı olarak kabul ediyoruz ve bu acıyı,  kin tutmak adına değil ama acıların bir daha yaşanmaması adına diri tutmamız gerektiğini düşünüyorum.

Dağlık Karabağ bölgesinde bir işgal var, hukuksuzluk var. Ben, Dağlık Karabağ’daki işgalin bir an önce sona ermesini ve oranın da hürriyetine kavuşmasını yine Rabb’imden niyaz ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Alpay.

Son olarak Sayın Tamer…

21.- Kayseri Milletvekili İsmail Tamer’in, Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

İSMAİL TAMER (Kayseri) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben de, yirmi iki yıl önce Ermeniler tarafından katledilen Hocalı’daki Azeri kardeşlerimize Allah’tan rahmetler diliyorum, Azeri kardeşlerimizin acısını paylaşıyorum. Bir an önce Dağlık Karabağ’ın -bu katliamda şehit olan bu kardeşlerimizin- esaretinin son bulmasını temenni ediyor ve saygılar sunuyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tamer.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

VII.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Aydın Ağan Ayaydın ve 20 milletvekilinin, uzman erbaşların sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/881)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türk Silahlı Kuvvetlerinin erbaş kadrolarında devamlılık arz eden teknik ve kritik görevlerde, yetişmiş personel ihtiyacını karşılamak amacıyla 3296 sayılı Kanun ile uzman erbaşlık sistemi ihdas edilmiştir. 1986 yılından itibaren uygulanmakta olan uzman erbaşlık sistemi kapsamında yıllar içinde uzman erbaş sayısı artmış, uzman erbaşlarımız ülkemize pek çok önemli hizmetler vermiştir.

Bununla birlikte, geçen süre içinde uzman erbaşlık sistemindeki sorunlar çözülememiş ve artan erbaş sayısı nedeniyle de mağduriyetler artmıştır. Bu dönem içinde sıkıntılara yönelik yeterli düzenlemenin yapılmamasından ötürü uzman erbaşlık sistemi içindeki sorunlar kangren hâle dönüşmüş, mağduriyetler kalıcı hâle gelmiştir.

Özellikle, 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu’na tabi uzman erbaş olarak belli bir süre Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet eden ancak yaş, sağlık sorunları başta olmak üzere çeşitli nedenlerle görevini sürdüremediğinden uzman erbaşlıktan kendisi ayrılmak zorunda kalan vatandaşlarımız kamuda hiçbir şekilde istihdam edilmemekte, maalesef, devletimiz, tabiri caizse, bu emektar personeline sırt çevirmektedir. 2010 yılında yapılan bir yasal düzenleme ile 45 yaşını doldurduğu için yaş haddinden dolayı ayrılmak durumunda kalanların Millî Savunma Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında emekli aylığına hak kazandıkları tarihe kadar devlet memuru olarak istihdam edilmeleri sağlanırken, uzman erbaşlıktan kendisi ayrılmak zorunda kalan vatandaşlarımızın mağduriyetleri giderilmemiştir.

Her ne kadar 28/7/2009 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Kamu Personeli Genel Tebliği’nde “3269 sayılı Uzman Erbaş Kanununa tabi uzman erbaş olarak en az iki yıl süreyle çalışmış olmak şartıyla, sağlık niteliklerini kaybetmeleri veya 45 yaşına girmiş olmaları sebebiyle görev süreleri sona erenler ile kendi istekleriyle sözleşmelerini feshetmiş olanlardan, kamu kurum ve kuruluşlarında devlet memuru olarak istihdam edilmek isteyenlerin, atanmak istedikleri kamu kurum ve kuruluşlarına başvurmaları gerekmektedir.” denmiş olsa da kamu kuruluşlarının bu başvuruları kabul etme zorunlulukları bulunmadığından, uzman erbaşların istihdam talebine söz konusu kamu kuruluşlarınca yanıt verilmemekte ya da olumsuz yanıt verilmektedir.

Bu çerçevede, uzman erbaş olarak belli bir süre Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet eden ancak yaş, sağlık sorunları gibi çeşitli nedenlerle görevini sürdüremediğinden uzman erbaşlıktan kendisi ayrılmak zorunda kalan vatandaşlarımız başta olmak üzere, uzman erbaşlık sistemindeki sorun ve mağduriyetlerin tespit edilerek ortadan kaldırılmasına katkı sağlamak amacıyla Anayasa’nın 98’inci, TBMM İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz. 16/05/2012

1) Aydın Ağan Ayaydın                       (İstanbul)

2) Musa Çam                                     (İzmir)

3) Bülent Kuşoğlu                              (Ankara)

4) Kazım Kurt                                    (Eskişehir)

5) Müslim Sarı                                   (İstanbul)

6) Ercan Cengiz                                 (İstanbul)

7) Nurettin Demir                               (Muğla)

8) Mehmet Volkan Canalioğlu             (Trabzon)

9) Mustafa Serdar Soydan                  (Çanakkale)

10).Tanju Özcan                                (Bolu)

11) Mahmut Tanal                              (İstanbul)

12) Ali Rıza Öztürk                             (Mersin)

13) Sena Kaleli                                  (Bursa)

14) Ayşe Eser Danışoğlu                    (İstanbul)

15) Doğan Şafak                                (Niğde)

16) Sakine Öz                                    (Manisa)

17) Celal Dinçer                                (İstanbul)

18) Turhan Tayan                               (Bursa)

19) Metin Lütfi Baydar                        (Aydın)

20) Engin Özkoç                                (Sakarya)

21) İlhan Demiröz                              (Bursa)

2.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça ve 19 milletvekilinin, Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/882)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa ve yasalarla görevi belirlenmiş olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığıyla, barış döneminde İçişleri Bakanlığına bağlı olarak görev yapan ve sefer durumunda Kara ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesine dâhil olan Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığından oluşan bir kurumdur. Türk Silahlı Kuvvetlerinde bugün itibarıyla 94. 564 astsubay, 24.277 uzman jandarma, 43.244 uzman erbaş ve 533 sözleşmeli er/erbaş görev yapmaktadır. 162.618 personelin görev yaptığı yurttaşlarımız ordumuzun önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin "bel kemiği" olarak adlandırılan astsubayların bugün bir çok sorunları bulunmaktadır. Örneğin, 9 Nisan 2012 tarihli B.02.0.K.K.G/135-15/1662 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görev yapan kurmay subay, komutanlık ve karargâh kursu gören subaylar ile komutan ve muharip sınıf subaylarının özlük haklarında mali iyileştirme yapılmış, astsubaylar ise tüm bu iyileştirme çalışmaları kapsamı dışında tutulmuştur. Son yirmi yılda özlük haklarında iyileştirme yapılmayan astsubaylar önemli bir kurum olan TSK içinde dışlandıklarını düşünür hâle gelmişlerdir. Astsubaylar, ordunun hiyerarşik düzenine saygılı oldukları hâlde adalet, eşitlik ve insan onuruna yakışır saygıyı ortaya koyan düzenlemeler talep etmektedirler.

Diğer yandan uzman jandarma personeli benzer sorunlarla karşı karşıyadır. 1930 yılından beri Jandarma Genel Komutanlığının bünyesinde tüm zor şartlara ve bütün haksızlıklara karşın görev yapmaya çalışan uzman jandarmalar da özlük haklarında düzenlemeler yapılmasını talep etmektedirler. Sorunlarına dikkatle baktığımızda, örneğin, mesleğe lise mezunu şartıyla alınmalarına rağmen 2002 yılından bu yana, şu an yaklaşık 25 bin uzman jandarmadan yaklaşık 20 bini fakülte mezunu olmasına rağmen ilköğretim mezunu olarak emekli edilmektedirler.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olan astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş ve sözleşmeli er/erbaşlarımızın özlük hakları, eğitim olanakları, sosyal hakları ve sahip oldukları yetkiler konusunda personelin moral ve motivasyonunu artırıcı önlemleri ayrımcılık yapmadan bir an önce hayata geçirmesi kaçınılmazdır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan 162.618 personelin ve ailelerinin sorunları ve mağduriyetleri dikkate alınarak bu sorunların çözümlenmesi için oluşturulacak politikaların tespit edilmesi yönünde araştırma yapılmasını talep eder, Anayasa’nın 98, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılması için gereğinin yapılmasını arz ederiz.

1)     Namık Havutça                           (Balıkesir)

2)     Hülya Güven                                                     (İzmir)

3)     Candan Yüceer                           (Tekirdağ)

4)     Tufan Köse                                                       (Çorum)

5)     Mehmet Ali Susam                                            (İzmir)

6)     Turgay Develi                                                   (Adana)

7)     Sabahat Akkiray                         (İstanbul)

8)     Mehmet Ali Ediboğlu                                         (Hatay)

9)     Sedef Küçük                                                     (İstanbul)

10)   Mevlüt Dudu                                                     (Hatay)

11)   Ramazan Kerim Özkan                                      (Burdur)

12)   İhsan Özkes                                                      (İstanbul)

13)   Mehmet S. Kesimoğlu                                        (Kırklareli)

14)   Bülent Tezcan                                                   (Aydın)

15)   Ali Serindağ                                                     (Gaziantep)

16)   Ali Sarıbaş                                                       (Çanakkale)

17)   Mahmut Tanal                                                   (İstanbul)

18)   Aylin Nazlıaka                                                  (Ankara)

19)   Hasan Ören                                                      (Manisa)

20)   Ali İhsan Köktürk                                              (Zonguldak)

3.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve 19 milletvekilinin, engelli yurttaşların sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/883)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizde engelli yurttaşlarımız eğitimden sağlığa, ulaşımdan iş yaşamına katılmaya kadar pek çok alanda sorunlarla karşılaşmaktadır. Üstelik, bu sorunların çözümüne ilişkin net çalışmaların ortaya konulmaması yeni sorunların da doğmasına neden olmaktadır. Oysa engellilere özel ve onların insanca yaşamını sürdürmek amacıyla düzenlemeler yapmak, sosyal devletin bir gereğidir. Hiçbirimiz unutmamalıyız ki herkes potansiyel bir engellidir.

Engelli yurttaşlarımızın karşılaştığı en önemli sorunların başında iş yaşamına katılma gelmektedir. İş yaşamında, yasaların ve diğer düzenlemelerin varlığına rağmen hak ettikleri boyutta yer alamayan engelli yurttaşlarımız, sosyal devlet ilkesinin kendilerine karşı uygulanmadığını düşünmektedir. Bu konuda, yol gösterici ve örnek olması gereken kamu kurum ve kuruluşlarında engellilerin yasalarda belirtilen oranlarda çalıştırılmaması Hükûmetin engellilere bakış açısı olarak yorumlanmaktadır.

Engelli yurttaşlarımızın kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilmesi konusunda sınav, işe yerleştirme ve iş yerinde rahat çalışabilme aşamalarında henüz çözülmemiş sorunlar Hükûmeti beklemektedir. Bu konuda yasal boşlukların mutlaka doldurulması gerekmektedir. İstihdam anlamında, özel sektörün üzerine düşen görevi yapabilmesi için çeşitli teşvik yöntemleri daha fazla oranla kullanılmalıdır.

Mesleki rehabilitasyon ve bunun sonucunda işe yerleştirilme konusu, engellilerin büyük umut bağladığı düzenlemelerden biri olmasına rağmen, bu konuda yeterli gelişme görülmediği açıktır. Bu konuda ilgili bakanlıkların ortak bir çalışma yapması ve ayrıntılı bir planlamayla çözüm yolu bulunması gerekmektedir.

Türkiye'de yaşayan engelli yurttaşlarımız, istihdam dışında, günlük yaşamda da büyük sorunlarla karşılaşmaktadır. Özellikle şehir içi ulaşım, engellilerin en büyük sorunlarından biridir. Yüksek kaldırımlar, sinyalsiz trafik lambalarının dışında; otobüs, minibüs, metro ve diğer raylı araçların kullanımında engellilerin düşünülmemesi, bu yurttaşlarımızı isyan ettirmektedir. Yerel yönetimlerin bu konuda daha dikkatli davranması ve engellileri düşünerek, onların daha rahat gündelik yaşamlarını sürdürmesine dönük olarak çalışmalar yapması gerekmektedir.

Anayasa, engelliye ilişkin pozitif ayrımcılık içeren düzenlemelere yer vermiş ve bu düzenlemelerin eşitlik ilkesine aykırı olmayacağını belirtmiştir. Ancak, bu hükümler uygulanamamaktadır. Sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak, özürlülerin desteklenmesi konusunda da ülkemiz iyi bir karneye sahip değildir. Özellikle sosyal devletin gereklerinden biri olan özürlü aylıkları konusunda yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu bağlamda, ülkemizde yaşayan engelli yurttaşlarımızın eğitimden sağlığa, ulaşımdan iş yaşamına katılmaya kadar sorunlarının ve çözüm önerilerinin tespiti amacıyla Anayasa'nın 98’inci ve TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ederiz.

1) Ali Özgündüz                                                        (İstanbul)

2) Kadir Gökmen Öğüt                                               (İstanbul)

3) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                                      (İstanbul)

4) Mehmet Hilal Kaplan                                            (Kocaeli)

5) Ramazan Kerim Özkan                                          (Burdur)

6) Veli Ağbaba                                                         (Malatya)

7) İhsan Özkes                                                         (İstanbul)

8) Ali Rıza Öztürk                                                     (Mersin)

9) Mehmet Şeker                                                      (Gaziantep)

10) Bülent Tezcan                                                    (Aydın)

11) Haydar Akar                                                       (Kocaeli)

12) Namık Havutça                                                   (Balıkesir)

13) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                                    (Kayseri)

14) Kazım Kurt                                                         (Eskişehir)

15) Mehmet Volkan Canalioğlu                                  (Trabzon)

16) Aylin Nazlıaka                                                    (Ankara)

17) Hasan Ören                                                        (Manisa)

18) Erdal Aksünger                                                   (İzmir)

19) Ali İhsan Köktürk                                                (Zonguldak)

20) Mehmet S. Kesimoğlu                                         (Kırklareli)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

VIII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- BDP Grubunun, BDP Grup Başkan Vekili Bingöl Milletvekili İdris Baluken tarafından taşeron işçilerinin sorunlarının araştırılması amacıyla 10/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi 

26/2/2014

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 26/2/2014 Çarşamba günü (bugün) yaptığı toplantısında siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisini, İç Tüzük’ün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

Pervin Buldan

Iğdır

Grup Başkan Vekili

 

Öneri:

10 Mayıs 2013 tarihinde, Bingöl Milletvekili, Grup Başkan Vekili İdris Baluken tarafından verilen 3327 sıra no.lu taşeron işçilerinin sorunlarının araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesi’nin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak 26/2/2014 Çarşamba günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde, Bingöl Milletvekili İdris Baluken.

Buyurunuz efendim. (BDP sıralarından alkışlar)

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; vermiş olduğumuz grup önerisi üzerine söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

En sonda söylenmesi gerekeni en başta söyleyeyim: Vermiş olduğumuz önerge, bu taşeron uygulamalarının yol açmış olduğu sosyoekonomik sorunların ve mevzuatla ilgili yaşanan sorunların Meclis tarafından ele alınması, bir komisyonun kurularak Meclisin bu sorunları tespit etmesi ve çözüm önerileriyle birlikte Genel Kurula bir rapor sunmasını içeriyor. Bu Mecliste hiçbir milletvekili herhâlde böylesi bir amaç için hazırlanmış olan grup önerisine katılmadığını ifade edemez ama maalesef, bireysel olarak bunu ifade edememiş olmanıza rağmen, grup olarak davrandığınız zaman genelde hep yaptığınız şekilde yapacaksınız, parmak indirip parmak kaldırma yöntemiyle bu grup önerimize ret vereceksiniz. Bu taşeron işçilerin ağır sorunlarıyla ilgili, yani, ilk defa muhalefetten gelen bir öneri doğrultusunda oy kullanma tercihinizle bizi şaşırtmanızı istiyoruz. Taşeron işçilerin dağ gibi sorunları var. Bu Mecliste, hemen hemen her gün, o işçilerin sorunlarıyla karşılaşmayan, muhatap olmayan milletvekili yoktur. Dolayısıyla, Meclisin de bu sorunlara acil bir çözüm araması en önemli gündemdir, en birincil görevdir diye düşünüyoruz.

Özellikle, çalışma hayatında, 80 darbesinden sonra, 12 Eylül darbesinden sonra uygulamaya konan neoliberal politikaların en güçlü uygulamaları AKP döneminde devreye konmuştur. Bu neoliberal politikaların temelinde sermayeyi kayıran, sermaye lehinde yasalar çıkaran, emeği karşısına alan, emekçiyi sömüren uygulamaların olduğunu hep ifade ettik, bugün de aynı şeyi ifade ediyoruz. Özellikle AKP iktidarı döneminde, son on iki yıllık süreçte de bu çalışma hayatındaki en önemli emek sömürüsü araçlarından birisi de taşeronlaştırma ve taşeronlaştırmanın önünü açan yasal düzenlemelerdir.

Bakın, 2002 yılında 387 bin olan taşeron işçi sayısı, AKP döneminde, on iki yıllık iktidarınız döneminde 2 milyonu aşan bir rakama gelmiştir, bir sayıya gelmiştir. Bugün içerisinde çalışmış olduğumuz Meclis dâhil olmak üzere, taşeron işçilerin sorunlarını çözmekle yükümlü olan Çalışma Bakanlığı dâhil olmak üzere, bütün kamu kurumlarında ve belediyelerde de hizmet alımı yöntemiyle ucuz emek sömürüsü, ucuz iş gücü önceleyen politikalarla maalesef bugün, böyle devasa bir sorunu önümüze getirmiş durumdasınız.

Sağlıkta zaten, sağlıkta yaşanan dönüşüm projesi kapsamında, tamamen sağlığı sermaye tekellerine terk eden, emeği ve emekçiyi sömüren, hizmet alan hasta ve hasta yakınlarını mağdur eden uygulamalarınız da bugün, artık, toplumda çok ciddi bir rahatsızlık kaynağı olmuş durumda. Sadece sağlık alanında, iktidara geldiğiniz dönemde, çalışan 11 bin taşeron işçisi varken emekçi varken bugün, bu rakam 160 binin üzerine çıkmıştır yani neredeyse 15 kattan daha fazla bir artıştan bahsediyoruz.

Bu taşeronluğun cazibesinin sebebi, bu kadar bu uygulamaların önünü açmanızın sebebi şudur: Genellikle taşeron olarak hizmet alımı yöntemiyle hizmet verildiği zaman ya da istihdam edildiği zaman, 10 işçinin yapacağı işi 6 işçi üzerinden yapıyorsunuz. Bunların herhangi bir sosyal hakları, sosyal güvenceleri yok, iş güvencesinden yoksun olarak, ucuz iş gücü olarak bakıyorsunuz. Dolayısıyla, bu işçiler, çoğunlukla sekiz saatin üzerinde çalışıyorlar, çoğunlukla haftalık izinleri olmuyor bunların, ücretleri zaten düzenli olarak ödenmiyor. Çoğu zaman devletten alacağını hemen alan firmalar bu işçilere maaşlarını üç ay, dört ay öteleyerek, erteleyerek veriyorlar ve bu işçilerle genelde yıllık sözleşme yapılıyor. On bir aylık bir çalışma periyodu dolunca da kıdem tazminatına hak kazanmasınlar diye on bir ayın sonunda bunlar işten çıkarılıyor, iki gün sonra da tekrar yine aynı işçiler işe alınıyor ve o şekilde bu hizmet alımı yöntemiyle hizmet veriliyor ama çok büyük bir emek sömürüsünü de bu uygulamalar beraberinde getiriyor.

Açıkçası, bu, tam anlamıyla bir modern kölelik sistemidir, hep söylüyoruz bunu. Bugün de yine ifade edelim: Bu modern kölelik sisteminin kaldırılması için sermayeye karşı emeği, alın terini ve emekçiyi savunmak için böylesi bir uygulamanın elzem olduğunu düşünüyoruz. Zaten çalışma hayatında öylesi ucube uygulamalar yarattınız ki, aynı işi farklı statüde pek çok işçi, emekçi yerine getiriyor, aynı statüde olan işçi, emekçiler de farklı ücretlendirmeler ve farklı sosyal haklarla muhatap oluyorlar, kamusal alanda da böyle. 4/A, 4/B, 4/C diye sınıflandırdığınız gruplarda aynı işi yapan ama farklı sosyal haklara ve farklı ücretlere sahip olan uygulamalarla karşı karşıyayız ve hemen hemen bütün bu sınıflar da bu uygulamaların mağduru durumda.

Biz, başından beri 4/A’lılara grev hakkının mutlaka verilmesi gerektiğini savunuyoruz. 4/B, 4/C ve taşeron işçilere de, emekçilere de mutlaka 4/A’lılarla aynı hakların verilmesi gerektiğini, bunların mutlaka sosyal devlet olma ilkesi gereği kadroya alınmaları gerektiğini ifade ediyoruz, ama 2,5-3 milyondan daha fazla insanı ilgilendiren bu soruna, bugüne kadar, maalesef, duyarsız yaklaşımınız aynı şekilde devam ediyor.

Şimdi, özgün bir konu var, demin bir milletvekili soru sorarken de dile getirdi. Bu taşeron işçiler içerisinde Karayolları Genel Müdürlüğünde çalışan 10 bine yakın işçi var -8.760 sayıları- bunlarla ilgili bir yargı kararı da var, Aralık 2011 tarihinde yüksek yargı demiş ki: “Bu işçiler Karayollarında çalışan işçi statüsündedirler. Dolayısıyla, bunlarla ilgili sosyal haklar, özlük hakları ve kadro tahsisleri bir an önce yerine getirilmelidir.”

Aradan yirmi sekiz aylık bir süre geçmiş, bu Hükûmet hâlâ yargı kararını yerine getirmiyor. Bu işçilerin tek istediği şey, eğer Türkiye bir hukuk devletiyse, eğer hükûmetin, iktidarların keyfiyetine göre yönetilen bir ülke değilse, verilen bu yargı kararının yerine getirilmesidir.

Benim seçim bölgemde, Bingöl’de, Batman’da, Şırnak’ta, Hakkâri’de, Kocaeli’de, İstanbul’da, her gün bu Karayolları işçileri bizleri arayıp mağduriyetlerini dile getiriyorlar. Bununla ilgili Hükûmet ve Çalışma Bakanlığının söyledikleri tek şey -biz de defalarca bire bir görüşme de yaptık Sayın Çalışma Bakanıyla- sürekli bir zamana yayan, sürekli “Üzerinde uğraşıyoruz.” diyen bir anlayışla karşılaştık. İşçilerin istediği tek şey, artık bu oyalayan politikadan vazgeçilmesi ve kadro haklarının bir an önce verilmesidir.

Eğer bir bakanlık yirmi sekiz ayda bir yargı kararını yerine getirmiyorsa, o bakanın derhâl istifa etmesi gerekir, o bakanlığın bakanlık yapma iddiasını bir kenara bırakması gerekir. Eğer yerine getirmeye çalışıyor da başaramıyorsa bunu yapması lazım. Eğer yerine getirmiyorsa, hukuk kararına rağmen, yargı kararına rağmen, “Ben bunu yerine getirmiyorum.” diyorsa da o zaman bu ülkedeki savcıların bir an önce bir yasal süreç, bir hukuki süreç başlatmaları gerekir.

Eğer bir Türkiye bir hukuk devletiyse bu 10 bine yakın Karayolları işçisinin sorununun bir an önce giderilmesi gerektiğini tekrar ifade ediyoruz. Özellikle, AKP Grubu adına konuşacak arkadaşın bu sorumuza cevap verecek şekilde buraya gelmesini rica ediyoruz. Bakanlık ne çalışma yapmış, bu çalışma hangi düzeydedir, yargı kararını tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz, Karayolları işçilerine kadro verecek misiniz, vermeyecek misiniz? Sorduğumuz soru son derece basit.

Yine, özellikle Ulaştırma Bakanlığına bağlı Demiryolu işçileri bu konuyla ilgili çok mağdurlar. Bunlar mevsimlik çalışıyorlar. Sözleşmeleri “en az otuz gün, en fazla yüz yetmiş beş gün” şeklinde imzalanıyor. Bu işçilerin çoğu dokuz aylık süreden fazla bir süreyi işsiz geçiriyorlar ve çoğu da mağdur durumdalar. Yine, benim seçim bölgemde 300’e yakın Demiryolu işçisi vardı. Onlar da geçen gün Meclise gelmişlerdi. Türkiye genelinde 2 bin civarında Demiryolu işçisi var ve bu mevsimlik işçilerle ilgili sıkıntıların bir an önce giderilmesiyle ilgili talepleri var.

Sağlıkta, bütün alanlarda, bu taşeron işçilerle ilgili çözüm bekleyen dağ gibi sorunlar var. O nedenle, AKP adına konuşacak arkadaşımızdan özellikle ricamız, buraya gelip böyle bazı formüllerle bizi ve halkımızı kandırmaya çalışmasın.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Bu önergeye niçin destek vermediklerini açıklasın, destek verirlerse de hep beraber diğer siyasi partilerle bir an önce bu taşeron işçilerin sorunlarını çözmek üzere bir komisyon oluşturalım ve çalışmamıza başlayalım diyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baluken.

Aleyhinde, Kütahya Milletvekili Alim Işık.

Buyurunuz Sayın Işık.(MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; taşeron işçilerin sorunlarının araştırılarak uygun çözümlerin geliştirilmesi amacıyla verilen Meclis araştırma önergesi aleyhinde söz aldım ancak lehinde konuşacağım, usul gereği aleyhinde almak zorunda kaldım. Bu konunun üzerinde konuşarak bu soruna ilişkin çözümün yüce Meclis tarafından bir an önce yerine getirilmesi talebini taşeron işçileri ve kamuda çalışan diğer işçiler adına sizlerle paylaşacağım.

Değerli milletvekilleri, özellikle bu sistem Adalet ve Kalkınma Partisinin tek başına iktidara geldiği yıllardan itibaren, özellikle de son yıllarda giderek yaygınlaşan ve böylece, kamuda işçi çalıştırılmasının âdeta birilerinin iki dudağının arasındaki bir cümleye bağlandığı şekle dönüştüren bir uygulamadır. Bugün sayıları 1 milyondan fazla olan ve yargı kararlarına rağmen, kamuda çalışan diğer işçilerin yaptığı işin aynısı olduğu yargı tarafından tespit edildiği için, sosyal ve özlük haklarının da kamudaki kadrolu işçilerinkine benzer şekilde düzenlenmesi gerektiği ortadayken -biraz önce Sayın Baluken de dile getirdi- Karayolları işçilerinin bu durumu yargı mercileri tarafından onaylanmışken, aradan geçen uzun süreye rağmen bunun gereğinin Hükûmet tarafından yapılmamış olması son derece ilginçtir, manidardır ve maalesef, hukuk devleti adına kaygı vericidir.

Değerli milletvekilleri, bu işçilerle ilgili sıkıntıların neler olduğunu hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Herhangi bir ilde, herhangi bir kamu kurumu veya kuruluşuna alt işveren aracılığıyla işe girmek isteyen bir işçinin başvuracağı ilk merci o ildeki iktidar partisinin teşkilatlarıdır. İhaleyi alacak olan herhangi bir firma, önce gidip orada bu işle ilgili ön anlaşmalar yaptıktan sonra, kesinlikle iktidar partisi il ve ilçe teşkilatlarının verdiği listenin dışında herhangi bir kişiyi işe almama garantisi verdikten sonra ihaleye belki giriyor ve aldıktan sonra da maalesef, bu sözünün yerine getirilmesi için mecburen bu işçileri mağdur etmek zorunda kalıyor.

Şimdi, bunlarla ilgili en önemli sorunlardan birisi, kıdem tazminatları konusudur. Bu konunun çözümüyle ilgili olarak, ilgili bakanlığa verdiğimiz önergeler, maalesef, geç  de olsa cevaplanmamakta. Bir soruya karşılık, bütçe görüşmeleri sırasında Konya Milletvekilimiz Sayın Mustafa Kalaycı’nın sorusuna karşılık Sayın Bakanın en son, 2014 bütçesi üzerindeki görüşmelerde verdiği cevapları sizlerle paylaşıyorum çünkü iki-üç yıl önce de bu cevapların aynısını vermişti: “Alt işverenlikle ilgili çalışmalar, sosyal taraflarla olan görüşmelerle devam etmektedir. Bu çalışmalarla, kamu ve özel sektörde gittikçe yaygınlaşan alt işverenliğin tanım ve kapsam belirsizliğinin giderilmesi, kanuna aykırılık hâlinde alt işveren işçisine emsal ücret ödenmesi, ücretlerin tam ve zamanında ödenmesi, kamuda ücret skalası düzenlenmesi, yıllık ücretli izne hak kazanılması, sendikal örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi yapılması, iş sağlığı ve güvenliği gözetim ve denetimi, kıdem tazminatına hak kazanılması sağlanarak sorunların çözümlenmesi amaçlanmaktadır.”

İyi, güzel, amaçlanmakta da, ne olacak, bu sorunu kim çözecek? Bu sorunu yıllarca kangren hâline getiren anlayışın daha hâlâ bunu amaçlaması gerçekten kaygı vericidir, üzüntü vericidir, Türkiye adına çok hoş bir gelişme değildir. Bu sorun, amaçtan ziyade, artık çözüm bekleyen bir sorun hâline gelmiştir çünkü bu sorunun çözümü bellidir: Bununla ilgili mutlaka bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır ve uygulamada haksızlığın giderilmesini sağlayacak ikincil mevzuatla bunun bir standarda bağlanması gerekmektedir.

Bu amaçla, yine grubumuz milletvekillerinden Sayın Kalaycı’nın vermiş olduğu kanun teklifinin bir an önce gündeme alınarak bu yüce Meclisten çıkartılması gerektiğini ve ayrıca diğer gruplarca benzer şekilde verilen tüm tekliflerin bir araya getirilerek, Hükûmet de, eğer konuyu ciddi görüyorsa tasarı hâlinde, değilse diğer arkadaşlarımızın verdiği teklifleri bir araya getirerek, kendi görüşünü de üzerine koymak kaydıyla Meclis gündemine bir an önce bu konuyu alıp çözmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, yine, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına “Karayolları işçilerinin durumunun çözümüne yönelik olarak yaptığınız çalışmalar ne aşamadadır?” diye verdiğimiz önergeye bir yıl öncesi verdiği cevabı sizlerle paylaşıyorum: “Bu itibarla söz konusu mahkeme kararlarının mevzuat hükümleri çerçevesinde uygulanabilmesi için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile Devlet Personel Başkanlığı ve Maliye Bakanlığınca yapılan çalışmalar hâlen devam etmektedir.” Ne büyük bir çalışma ki bir gecede burada Türkiye’nin sistemini değiştirecek kanunu çıkaran Meclis hâlen bu çalışmaları sonuçlandıramamış ve yargı kararlarına rağmen kararları uygulamamakta ve işçilerin hakkını yemekte direnmeye devam etmektedir.

Değerli milletvekilleri, gerçekten, bu sorunun Türkiye’de kangren hâline geldiğini, birçok çalışanımızın mağdur olduğunu ve en son birçok firmanın özellikle kıdem tazminatı konusuyla birlikte yüzde 3 diğer giderler payı içerisinde kıdem tazminatı da yer alan ve girdikleri ihalelerde bu şartları sağlayanların ancak ihaleyi aldığı gerçeğini dikkate aldığımızda, söz konusu işçilerin kıdem tazminatlarının ödenmesi mümkün değildir. Bu konu, tarafımdan yine ilgili bakanlara taşınmış ve Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı “Bu konuyla ilgili çalışmaların sürdüğünü ama bir türlü süren çalışmaların sonuçlanmadığını…” Biz de şahit olarak görmekteyiz. Söz konusu alt işveren uygulaması gereği kamu kurum ve kuruluşlarıyla yapılacak olan hizmet alımı ihalelerinde taşeron işçisi olarak çalışacak işçilerle ilgili tekliflerin hazırlanmasında Kamu İhale Kurumunun İnternet sayfasındaki resmî modül üzerinden hesaplamalar yapılıyor ve bu hesaplamalar üzerinde söz konusu yüzde 3’lük genel giderler payı içerisinde yer alan kıdem tazminatı payı, maalesef, gerçekte yüzde 8,33’lere varan kıdem tazminatını karşılamadığı için her yıl bu taşeron işçileri, kâğıt üzerinde de olsa, girdi-çıktı uygulamasıyla muhatap olmakta. Yeniden bir işin devralınması hâlinde eski işçinin orada yeni veya eski firma tarafından çalıştırılabilmesi için, arada mutlaka bir yıllık kıdem tazminatına denk gelen paraya karşılık senet imzalattırılıyor, senedi veren işine devam edebiliyor. Dolayısıyla, kendi adına gelen bu kıdem tazminatını işçi öder ise işine devam etme hakkına sahip oluyor, ödemezse maalesef kıyım yine devam ediyor.

Bu sorunun çözümü konusunda, maalesef, vermiş olduğumuz önergenin de hâlen cevapsız olduğunu ama anlaşılan o ki ne söylersek söyleyelim, ne dersek diyelim, taşeron işçilerle ilgili, mevsimlik işçilerle ilgili, diğer kurumlarda çalıştırılan bazı işçilerle ilgili sorunların çözümüne yönelik olarak bu Meclis bu anlamda bir çözüm üretemeyecek görünüyor. Bir gecede millî eğitimdeki binlerce -100 bini bulduğu söylenen- müdürü almayı göze alan bir Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, maalesef, bu işçilerin sorunlarını çözmeden yana duyarsız davranmaya devam etmektedir.

Her ne kadar önergenin aleyhine konuşsam da önergenin içeriğine katıldığımızı, lehinde oy vereceğimizi belirtiyor, tekrar saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Önerinin lehinde, İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Çelebi.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Çok teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Barış ve Demokrasi Partisinin taşeron işçiler konusunda verdiği önergenin lehinde söz almış bulunuyorum.

Gerçekten de Türkiye’nin çok önemli bir gündem maddesini aslında buralarda konuşmamız gerekirken başka şeyleri konuşuyoruz. Bugün, eğitim emekçileri “Bu ülkede hırsız var, bu iş yerinde grev var!” sloganıyla Komisyondan geçen yeni millî eğitim yasa tasarısına karşı grevde; emekçilerin grevini buradan selamlıyorum. Ayrıca, ODTܒde geleceğine sahip çıkmak için direnen öğrencilere de buradan selam gönderiyorum.

Değerli arkadaşlar, burada taşeron işçileri sorununu çeşitli defalarca buranın gündemine getirdik ama bu gündem maddemize ilişkin buradan yine “yapıyoruz, ediyoruz” geçiştirmesi dışında somut hiçbir şeyin olmadığını burada arkadaşlar demin ifade ettiler; BDP Grup Başkan Vekilimiz de ifade etti, MHP sözcüsü de ifade etti. Mahkeme kararlarının uygulanmadığı, yürütmenin yargı kararlarını hiçe saydığı Karayolları örneğini defalarca bu kürsüden söylüyoruz. Peki, gereği yapılıyor mu? Asla yapılmıyor. AKP iktidarı döneminde daha önce kamuda yaklaşık 20 bin olan taşeron işçi sayısı hızla büyüyor ve 600-700 binlere kadar bu sayı şu anda kölelik koşullarında bir çalışma ortamıyla, asgari ücret düzeyinde bir maaşla, sefalet ücretiyle devam ediyor. Bununla ilgili önerileri muhalefet olarak getirdiğimizde de “Siz bol keseden atıyorsunuz.” diyorlar. Hayır, bol keseden atmıyoruz “Siz, müteahhide verdiğiniz o paraları, müteahhitleri zengin ettiğiniz o kaynakları işçilerin cebine verin, o kaynakları oradan alın işçilere dağıtın.” diyoruz. Yani, verdiğiniz bu parayı ama müteahhitlere, yandaşlara verdiğiniz bu parayı artık işçilerin cebine indirmek istiyoruz, bu kadar basit söylediğimiz. 

Değerli arkadaşlarım, yine bugün çok önemli birkaç temel konu var, onları paylaşmak istiyorum bu vesileyle.

Şimdi, dün, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası örgütlendi, yetkiyi aldı bir iş yerinde. İzmir’de Luna Sayaç’ta 100 işçi işten atıldı. Yani sendika gidiyor, örgütlenmesini yapıyor ama örgütlenme özgürlüğü bu ülkede yok. Daha yetki alınır alınmaz 100 işçi şu anda sokakta. İşten atılan işçiler de İzmir’de fabrikanın önünde eylem yapıyor.

Yine, Greif Çuval’da işçi arkadaşlar direniyor. Neye karşı direniyor? 1.500 tane işçi arkadaşımı şöyle değerlendiriyorum… 1.500 tane, Greif’teki işçi arkadaşımız bu süreçte fabrikanın önünde direniyorlar. Nedeni ne? Taşeronluk konusunda örgütlendiler, DİSK’e bağlı Tekstil Sendikasına üye oldular. Tekstil Sendikasına üye olduktan sonra hâlen -işçilerle ilgili- işten atılanlar var ve bu taşeron uygulamasının ortadan kaldırılması konusunda bir adım atılmıyor.

Yine, HAK-İŞ’e bağlı Kumport liman çalışanları direnişte. LİMAN-İŞ SENDİKASI örgütlendi ambarlarda ve 114 tane işçi arkadaşımız sırf sendikalı oldukları için işten atıldılar ve direniş devam ediyor.

Yine, iki yüz on bir gün Punto’da deri işçileri, Zeytinburnu Kazlıçeşme’de iki yüz on bir gündür… Sırf sendikalı oldukları için o iş yerinden 79 tane işçi atıldı. İki yüz on bir gündür orada işçi arkadaşlar eylemde değerli arkadaşlar.

Yine, Adana Balcalı Hastanesinde direniş devam ediyor. Orada da taşeronlaşmaya karşı DİSK’e bağlı Devrimci Sağlık-İş Sendikası örgütlendi ve orada da işçi arkadaşlarımız taşeronlaşmaya karşı direndikleri için direnme çadırlarında mücadelelerini sürdürüyorlar.

Yine, İzmir Gediz EDAŞ işletmesinde, özelleştirmeden, Gediz Elektrik Dağıtımda farklı birimde taşeron olarak çalışan işçiler, kadrolu olmak, sendikalı olmak istiyorlar, bu arkadaşlarımız direnişte.

FENİŞ direnişi, FENİŞ Alüminyumda üç aylık maaşları, ihbar ve kıdem tazminatları ödenmeden atılan 420 işçi 2014’e direnişle başladı.

Pakmaya direnişi, TEKGIDA-İŞ Sendikamızın örgütlendiği bir işyeri TÜRK-İŞ’e bağlı. Burada yine arkadaşlarımız, sırf sendikalı oldukları için işten atıldılar. 

Değerli arkadaşlarım, Yatağan işçileri direniyor, Ankara’ya kadar yürüdüler, bu özelleştirmeye karşı çıktılar. Bu karşı çıkış, Yatağan’da  sendikalı olmanın ötesinde özelleştirmeye gidiyorlar. İlk defa kâr eden önemli bir kurumda kârlılık oranının en yüksek olduğu yeri bile özelleştirerek yine sermayeye, yine yandaşlara peşkeş çekilmek isteniyor.

Dolayısıyla, değerli arkadaşlarım, burada bu sorunları ciddi anlamda defalarca muhalefet olarak dile getiriyoruz ama dinleyen yok. Duvara söylüyor gibi söylüyoruz, buza yazar gibi yapıyoruz. Buralarda ifade edilenler, biraz sonra yine AKP sözcüsü tarafından geçiştirilecek.

Emeklilikte yaşa takılanlar, bakın -bugün aldığım bir haber, rica ettim, umarım Sağlık Bakanlığı bu işi çözer- İstanbul’da  bir kahve taranıyor ve kahvede kurşunlanan bir arkadaşımız emeklilikte yaşa takılan arkadaşımız. İsmini de vereceğim “Selçuk Yılmaz” diye, emeklilikte yaşa takılan. Burada, bu kürsüden söyledim, emeklilikte yaşa takılanların bir güvencesi yok, sosyal güvencesi yok. Onlar çalışırlarsa emekli olmaları hâlinde daha az ücret alacaklar. Birçoğu kayıt dışı çalışıyor. Bunlarla ilgili önlemler alalım diye bu kürsüden ifade ettik. Çözülmedi sorun. Şimdi yaralanan, felç geçiren bu arkadaş hastanede rehin kalmış durumda. Sağlık Bakanlığından rica ettim, rehini kaldırabilirseniz iyi olur diye ricada bulundum. İnşallah yerine gelir. Yani emeklilikte yaşa takılanlar Adana’da bu pazar günü bir eylemde bulundular. Ne istiyorlar? İnsanca bu sürecin tamamlanmasını istiyorlar. 7 bin, 8 bin, 9 bin, 10 bin gün prim ödemiş arkadaşlarımız var ama emekli olamıyorlar, 50-55 yaşlarına gelmişler, bir yerde de iş bulamıyorlar. Gelin, bu sorunu çözelim diyoruz, çok basit temel sorunları burada ifade ediyoruz değerli arkadaşlarım.

4/C’lilerle ilgili bu kürsüde konuştuk, defalarca konuştuk. Güzel adımlar atıldı, atılan adımlara hiçbir zaman, atıldığı zaman karşı çıkmadık, bu arkadaşlarımızla ilgili yeniden onarılacak güzel yanları var. 4/C’liler için -bir kez daha- birçok torba yasa buraya geliyor… Geçende de buraya torba yasa getirdiğimde hepiniz isyan ettiniz. Oysa, o torba yasada işte o “4/C’lilerin sorununun çözümü noktasında neler yapabiliriz?” vardı, sendikal örgütlenmeyle ilgili engellerin kaldırılmasına ilişkin verdiğimiz yasa teklifi vardı. Yine, o torba yasada taşeron uygulamasının kaldırılmasıyla ilgili düzenleme vardı. Gine, o torba yasada emeklilikte yaşa takılanların sorununa çözüm üreten yasal düzenleme vardı. Gine, o torba yasada bundan sonraki örgütlenme özgürlüğü konusundaki engellerin kaldırılacağı bir düzenleme vardı.

Hâlen, arkadaşlar, bakın, burada “reform” diye Sayın Bakan çıktı, şu anda TÜRK-İŞ’e bağlı, HAK-İŞ’e bağlı, DİSK’e bağlı 7 tane sendika, daha önce barajı aşan 7 tane sendika baraj altında, yetki alamıyorlar. Daha önce yüzde 10 barajı varken yetki alan o sendikalar şu anda yüzde 1’i aşamadıkları için… Bu kürsüden söyledim, bu yüzde 1 yüzde 10’dan yüksek diye, burada anlatamadık size. Şu anda 7 tane sendika barajın altında ve toplu sözleşmesiz.

Şimdi, bütün bunları söylüyoruz, bunlarla ilgili, gelin, bunları araştıralım ve bunlara bir çözüm üretelim diye muhalefetteki arkadaşlar öneriler veriyorlar, bunların hiçbirisi dikkate alınmıyor.

O nedenle, değerli arkadaşlar, işte burayla uğraşmak yerine esas gündemimize dönelim. Bu ülkede yoksulluğa karşı, bu ülkede yolsuzluğa karşı, hırsızlığa karşı hep birlikte bir mücadele verelim diyor, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çelebi.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Atıcı.

VI.- AÇIKLAMALAR (Devam)

22.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Meclis TV’nin, CHP’li milletvekillerinin konuşmalarına sansür uyguladığına ilişkin açıklaması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Gerek yerimizden bir dakika söz aldığımızda gerekse milletin kürsüsünü kullandığımızda konuşmalarımızı çeşitli görsellerle süslemeye çalışıyoruz, mesaj vermeye çalışıyoruz. Ancak, Meclis televizyonu bizim bu görsellerimizi sürekli sansürlüyor. Ben bir babanın evladının cesedini taşıdığı resmi buradan gösterdiğimde, beni göstermeyi bırakıp Meclis Başkan Vekilini göstermeye başlamıştır. Sayın Süleyman Çelebi konuşmasını yaptığında, bütün maharetlerini kullanarak yandan gösterip, arkadan gösterip, şu ibareyi, şu pankartı, şu yazıyı yani “Gazi Mecliste hırsızlara yer yok!” yazısını göstermemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Orada konuşurken beni dinleyenler bu görüntüleri izleyince anlayacaklardır. Efendim, “BDP grup önerisi görüşülüyor.” bandını, BDP’yi de kullanarak hırsızların üzerini örtmekte kullanmışlardır.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Boynuna tak, boynuna.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan…

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Benim önerim şu: Sayın Başkan, kameramanların korkmasına gerek yok, kameramanın korkmasına gerek yok. Meclis Başkanının da Meclis TV’yi bu şekilde baskı ve tahakküm altına almasını kınıyorum.

BAŞKAN – Sayın Atıcı…

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, Meclis TV görüntü yönetmeni görsel mesajlara ve üstelik korsan görsel mesajlara göre bunu ayarlayamaz ki efendim, böyle bir şey olur mu?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sayın Başkanım, boynuna taksın.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Efendim, siz buna karşıysanız Sayın Başkan Vekili, buyurun söyleyin, Sayın Ünal. Karşıysanız söyleyin, karşı değilseniz…

BAŞKAN – Sayın Atıcı…

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Evet, karşıyım.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Buna karşı mısınız?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Boynuna tak onu, boynuna.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Kardeşim, göster, kim hırsız? Kim hırsız, göster?

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan Vekili, buna karşı olduğunuzu kayıtlara geçirin.

BAŞKAN – Sayın Atıcı…

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Suçu kesinleşmemiş insanlara suç isnat edemezsiniz. Eğer hukuka saygınız varsa suçu kesinleşmemiş insanlara suç isnat edemezsiniz.

BAŞKAN – Lütfen, karşılıklı konuşmayınız. Meclis adabına uygun davranınız. Sayın Atıcı, lütfen…

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Hep beraber hırsızları bulalım varsa. Yoksa aklanın efendim, bu kadar basit.

MUHAMMET BİLAL MACİT (İstanbul) – Sen aklan sen! Kimi suçlu ilan ediyorsun!

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Meclis mahkeme değildir.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Mahkemelerin de önünü tıkamayın beyefendi.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – O zaman, elinizde bilgi, belge varsa savcılığa gidersiniz.

BAŞKAN – Lütfen…

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Elimizdeki bilgi, belgelerin hepsi savcılıkta var.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Götürüp savcılığa verin.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, böyle bir usul yok.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Elbette ki savcılıkta hem de sizin atadığınız savcıların elinde.

BAŞKAN – Genel Kurulda bu şekilde davranmayınız lütfen, böyle bir usul yok. Karşılıklı konuşamazsınız, bu bir.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Boynuna takarsa daha iyi görünür.

BAŞKAN – Meclis televizyonunun bir milletvekilinin konuşması sırasında konuşmasını yayınlamamasını kınıyorum. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Neyi kınıyorsunuz?

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Sansür uygulama hakkı var mı?

BAŞKAN - Daha önce de Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanının konuşmasının yayınlanmamasını da kınıyorum.

MEHMET ŞÜKRÜ ERDİNÇ (Adana) – Suç mu yayınlamamak?

BAŞKAN - Birkaç kere dile getirdim, defaatle bu Meclis açıldığından beri dile getirdim.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Ya, Meclis televizyonu sana bağlı değil mi?

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin televizyonunun yayın yapmamasını da kınıyorum. Bunu defaatle söyledim.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Meclis televizyonu yasa dışı görüntüleri yayınlayacak yasa dışı bir televizyon değildir.

MUHAMMET BİLAL MACİT (İstanbul) – Yasa dışı yayın yapanları da kınıyor musunuz?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Kanunsuz yayınlar yapan televizyon değildir Meclis televizyonu.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, şu anda siz Meclis Başkanını temsilen orada oturuyorsunuz.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Bir Meclis Başkan Vekili olarak, Meclis televizyonunu nasıl yasa dışılığa sevk edersiniz?

BAŞKAN – Genel Kurul çalıştığı sürece daha önceki dönemlerde yayın yapılmıştı…

MUHAMMET BİLAL MACİT (İstanbul) – Yasa dışı dinlemeleri yayınlamayı kınıyor musunuz?

BAŞKAN - …şimdi yapılmamasını da çeşitli şekillerde hem Meclis Başkanı nezdinde hem genel olarak dile getirdim.

İLYAS ŞEKER (Kocaeli) – Siz CHP’nin Başkan Vekili değilsiniz, Meclis Başkan Vekilisiniz.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Meclis televizyonu kanunsuz şeyler yayınlayacak televizyon değildir.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Tarafsız ol, tarafsız! Tarafsız olun!

BAŞKAN – Meclis çalıştığı sürece Meclis televizyonunun yayın yapması gerekir.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Bunu bir kere daha dile getiriyorum. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, siz orada bir siyasi partinin sözcüsü olarak oturmuyorsunuz, Meclis Başkanını temsilen oturuyorsunuz. Tabii ki Meclis televizyonu hukuksuz görüntülerin yayın aracı değildir efendim.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Ne hukuksuzluğu Allah aşkına!

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Tabii ki. Bunu nasıl savunursunuz!

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) - Dolayısıyla, burada da Meclis TV herhangi bir milletvekilinin konuşmasını yayınlamazlık etmemiştir. Elindeki korsan bir görüntüyü göstermek için özel düzenleme mi yapacaktır? Doğal çekimini yapmıştır. Buradan yola çıkarak siz Meclis Başkanını temsilen kendi siyasi görüşünüzü oradan Meclise yansıtamazsınız.

HALUK AHMET GÜMÜŞ (Balıkesir) – Yargılama gelecek önünüze.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Tarafsızlığınızı yitirdiniz.

BAŞKAN – Ben siyasi görüşümü Meclise yansıtmıyorum Sayın Grup Başkan Vekili…

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Bu, sizin tarafsızlığınıza uygun değildir.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Siyasi görüşle alakası yok.

BAŞKAN - …ben olması gerekeni söylüyorum; Meclis televizyonunun Türkiye Büyük Millet Meclisi çalıştığı sürece yayın yapması gerekliliğini söylüyorum, bunun da kısıtlanmaması gerektiğini söylüyorum

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Yapıyor zaten.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – O anda Meclis televizyonu yayın yapıyor ama Meclis televizyonu buradaki korsan gösterilere göre kendi yayınını ayarlayamaz…

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bu korsan değil Sayın Başkan!

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – …her zamanki kendi rutin çekimini yapacaktır. Böyle bir şey olur mu efendim?

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bana değil hırsıza hesap soracaksınız.

İSMAİL AYDIN (Bursa) – İlkokul çocukları gibisiniz.

VIII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- BDP Grubunun, BDP Grup Başkan Vekili Bingöl Milletvekili İdris Baluken tarafından taşeron işçilerinin sorunlarının araştırılması amacıyla 10/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN – Barış ve Demokrasi Partisi Grubu önerisinin aleyhinde Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Kaçar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Grup Başkan Vekili, arkadaşlarımın “Bu Mecliste hırsız yok.” demesini korsan gösteri olarak niteliyor. Biz asla… Sadece Gazi Mecliste olmaması gerektiği…. Varsa diyoruz.

BAŞKAN – Sayın Aslanoğlu, bu konu tartışıldı ve bitti; Sayın Kaçar, konuşacak.

Buyurunuz Sayın Kaçar.

MAHMUT KAÇAR (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; ben BDP grup önerisi hakkında söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle bu yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, son birkaç aydır çok yoğun bir şekilde, neredeyse her hafta, muhalefet partisine mensup milletvekili arkadaşlarımızın taşeron çalışanlarla ilgili vermiş olduğu araştırma önergelerini burada görüşüyoruz. (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı laf atmalar, gürültüler) 

Sayın Başkan, müdahale edecek misiniz arkadaşlarımıza?

BAŞKAN – Buyurunuz, devam ediniz siz, ne olduğunu anlamadım.

MAHMUT KAÇAR (Devamla) – Değerli arkadaşlar…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, tartışmayı lütfen Genel Kurulun içinde yapmayınız, kuliste konuşacaksanız konuşun. Sayın milletvekilini dinleyeceğiz.

Sayın milletvekilleri, lütfen burada tartışmayınız.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sayın Başkan, muhalefeti ikaz edin. Muhalefeti ikaz edin Sayın Başkan.

BAŞKAN – İkaz ediyorum efendim.

Lütfen sayın milletvekilleri, eğer tartışacaksanız lütfen kuliste tartışın, Genel Kurul, bu tartışmayı bu şekilde yürütme yeri değildir. Lütfen!

Buyurunuz Sayın Kaçar.

MAHMUT KAÇAR (Devamla) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; taşeron işçilerle ilgili verilen araştırma önergesi hakkında söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Son bir aydır, neredeyse her hafta, bu konularla ilgili verilen Meclis araştırma önergelerini görüşüyoruz ve taşeron işçiler üzerinden AK PARTİ hükûmetlerinin çalışma hayatıyla ilgili yaptıklarına yönelik olarak çok yoğun eleştiriler yapmayı, özellikle yerel seçim öncesinde bir fırsat bilerek sahada karşılığı olduğu düşünülen konularla ilgili buradan gündem oluşturulmaya çalışılmakta. Eğer çalışma hayatıyla ilgili, yerel seçimler öncesi, kendimize bir alan açarız yaklaşımıyla bu önergeler gündeme getiriliyorsa, buradan kimseye bir alan açılmayacağını, son on bir yıllık AK PARTİ iktidarı döneminde çalışma hayatıyla ilgili yapılan, çalışanların insan onuruna yaraşır bir ücret almaları, çağdaş çalışma koşullarına sahip olmaları ve temel sorunları çözülmesi noktasında atılan adımları ve yasal düzenlemeleri gördüğümüzde bu yaklaşımların doğru bir yaklaşım olmadığını görme imkânına sahibiz.

Değerli arkadaşlar, taşeron işçilerle ilgili, burada verilen önergenin temel amacı bu çalışanlarımızla ilgili sorunların tespiti ve bunlara yönelik çözüm önerilerinin yol haritasının belirlenmesi. Bu kürsüden, taşeron işçilerin sorunlarıyla ilgili kurulan cümlelerin aksine bir cümle kuruyor değiliz. Taşeron işçilerimizin sorunları var, taşeron işçilerimizin kıdem tazminatıyla ilgili, çalışma koşullarıyla ilgili, almış oldukları ücretlerin zamanında alınıp alınmamasıyla ilgili problem olduğu noktasında farklı bir noktada değiliz. Ama bunun üzerinden kurulan cümlelerin, bunun üzerinden Hükûmeti veya seçim öncesi muhalefetin kendine alan açma noktasındaki yaklaşımlarını doğru bulmuyoruz. Bununla ilgili Sayın Çalışma Bakanımızın Başkanlığında, taşeron işçi dernekleriyle, değişik dönemlerde yapılan toplantılar var. Bu konuyla ilgili, gerek işçi dernekleri ve gerekse de ilgili sendikaların üçlü danışma kurulunu temsil eden sivil toplum örgütleriyle ilgili yapılan çalışmalar var. Buradaki sorunlar 14 temel başlık altında toplanmış ve bunlarla ilgili yapılan yasal düzenleme hazırlıkları -geçen haftadaki yaptığım konuşmada da ifade ettim- Bakanlar Kuruluna sevk edilmiş durumda. Son yapılan Bakanlar Kurulu gündeminin önemli gündem maddelerinden biri de taşeron çalışanlarımızın sorunlarına çare bulacak olan yasal düzenleme.

Değerli arkadaşlar, önce şunu ifade edeyim: Taşeron işçilerle ilgili uygulama AK PARTİ iktidarı döneminde başlayan bir uygulama değil. Taşeron işçilerle ilgili uygulama 1936 yılında başlayan bir uygulama. Daha sonra 1971 yılında ve en son 2003 yılında 1475 sayılı İş Kanunu’yla da birlikte devam eden bir uygulama.

Şimdi, burada ben özellikle taşeron işçi kardeşlerimize Meclisin kürsüsünden seslenmek istiyorum. Sorunlarınızı biliyoruz. Sorunlarınızla ilgili, gerek kıdem tazminatıyla ilgili problemlerinizi, gerek çalışma koşullarıyla ilgili problemlerinizi, gerekse de sözleşmelerin bir yıl daha olmasından dolayı kaynaklanan ve yıl sonu yaşamış olduğunuz problemlerinizi ciddi anlamda masaya yatırmış, bununla ilgili yasal düzenleme hazırlığını tamamlamış, bununla ilgili, Bakanlar Kuruluna sevk etmiş ve son yapılan Bakanlar Kurulunda da yasal düzenlemeyle ilgili gereken görüşmeleri yapmış bir iktidarın mensuplarıyız.

Bugüne kadar çalışma koşullarıyla ilgili, gündem konusu olan bütün hususlarla ilgili nasıl AK PARTİ iktidarları olarak samimi bir irade ortaya koyduysak, nasıl bunlarla ilgili gereken yasal düzenlemeleri yaptıysak, şundan hiç şüpheniz olmasın ki taşeron işçi kardeşlerimizin problemlerini de çözecek olan iktidar AK PARTİ iktidarıdır ve bunlarla ilgili yasal düzenlemeyi hayata geçirecek olan grup da AK PARTİ Grubudur.

Burada bizden önceki konuşmacılar 4/C’lilerden bahsettiler, farklı istihdam modellerinden bahsettiler. Evet, bu ülkede AK PARTİ’den önce farklı istihdam modelleriyle ilgili problemler vardı. AK PARTİ iktidarından önce, aynı yerde çalışan, aynı işi yapan, farklı statülere sahip olduklarından dolayı farklı ücretler alan uygulamalar vardı ama AK PARTİ iktidarıyla birlikte vekil ebe-hemşire uygulamalarına son verilen yasal düzenlemeye; 4924, sözleşmeli personel uygulamalarına son verilmesi; 4/B çalışanlarının bizden önceki iktidarlar döneminde, bırakın 4/A’larla aynı haklara sahip olmalarını, en temel hakları olan bütün sosyal ve özlük haklarından mahrum olan yaklaşımlarına son verilerek 4/B uygulamalarına son verip 100 binlerce 4/B’liyi kadroya geçiren iktidar AK PARTİ iktidarları olmuştur.

4/C’lilerden bahsetti. 4/C’lilerle ilgili, ekran başında izleyen milyonlarca çalışanımıza özellikle şu hatırlatmayı yapmak istiyorum: 4/C uygulaması ne zaman başladı? 4/C uygulaması… 1994 yılındaki özelleştirmeden sonra, özelleştirilen çalışanlar bizden önceki iktidarlarda iş akitleri feshedilerek kapının önüne konuyordu. 1994 ile 2004 yılları arasında özelleştirme sonucu, çalışan on binlerce işçi kardeşimizin işine son verilmiştir. 2004 yılında, AK PARTİ iktidarı döneminde, çalışanlarımızın bu özelleştirme neticesinde mağdur edilmemelerine yönelik olarak, iş akitlerinin feshedilmeyip evlerine, çoluk çocuğuna ekmek götürmesi için Bakanlar Kurulu kararıyla bir düzenleme yapılmış ve özelleştirmeden mağdur olan işçi kardeşlerimizin kamu kuruluşlarında 4/C’li olarak istihdamlarının önü açılmıştır. Bizden önceki on yıllık zaman zarfında on binlerce özelleştirme mağdurunun maalesef iş akitleri feshedilirken 2004 yılından itibaren bu özelleştirme mağduru kardeşlerimizin evlerine ekmek götürmesi sağlanmış ve kendilerinin 4/C’li olarak kamuda istihdamı sağlanmıştır.

Bizim, 2004 yılından bugüne kadar yapmış olduğumuz düzenlemelerle -az önce Sayın Çelebi de kısmen ifade etti- 4/C’lilerin sendikal hakları yoktu bu ülkede, sendikaların en temel hakları olan örgütlenme haklarından mahrumlardı. AK PARTİ iktidarı dönemlerinde 4/C’lilere sendikalara üye olma ve örgütlenme hakkı tanınmıştır. Daha önce on aylık çalışma süreleri varken şu anda 4/C’li kardeşlerimizin on bir ay yirmi sekiz gün çalışma hakları var. Şu anda yıllık izinlerle ilgili devlet memurlarına tanınan bütün izin süreleri 4/C’li kardeşlerimize de tanınmakta.

Bize yapılan eleştirilerden biri… Memurlara toplu sözleşme hakkını verirken bize muhalefet parti milletvekillerinin getirmiş olduğu en önemli eleştiri “Böyle toplu sözleşme yasası olur mu?” yaklaşımıydı. Az önce muhalefet partisindeki milletvekili arkadaşımız 4/A’lı kadrolu arkadaşlarımıza grev hakkından bahsetti. Bu ülkede AK PARTİ iktidarlarına kadar devlet memurlarına toplu sözleşme hakkından bahsettiği bütün dönemlerde, bütün iktidarlar kendilerine “İş güvencesinden vazgeçin.” dayatmasında bulunmuştur. Ama AK PARTİ iktidarında bir yandan devlet memurlarının iş güvencesine dokunulmamış, diğer yandan da devlet memurlarına toplu sözleşme hakkı verilmiştir.

Şu anda, 4/C’lilerle ilgili, son toplu sözleşmede yüzde 50’ye yakın olarak maaşlarında ciddi anlamda bir iyileştirme yapıldı.

Bakın, buradan sizinle birkaç rakam paylaşayım: İlkokul mezunu 4/C’li kardeşimizin aralık ayında almış olduğu ücret 1.030 lirayken, şu anda 1.520 lira ücret almakta. Enflasyonun tek haneli olduğu bu ülkede 4/C’lilere yapılan iyileştirme yaklaşık yüzde 50 civarında. Bütün bunları niçin söylüyorum? Gerek iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili yapılan yasal düzenlemeler, gerek memurlarla ilgili toplu sözleşme hakkı, gerek farklı istihdam modellerine son verilerek bu ülkede eşit işe eşit ücret uygulamaları. Bu ülkede devlet memurları, iktidar olduğumuz ilk günlerdeki yapılan ziyaretlerin önemli bir kısmı hepinize, memur bulunduğu kurumlardan başka kurumlara geçmek isterdi. Niçin? Çünkü aynı unvana sahip farklı kurumlarda farklı ücret politikaları vardı ama Allah’a hamdolsun, şu anda bütün unvanlardaki bütün devlet kurumlarında almış oldukları ücretler aynıdır. Bugün memurlar, DSİ’de de aynı ücreti almaktadır, tarım il müdürlüğünde de aynı ücreti almaktadır, sağlıkta da aynı ücreti almaktadır. Eşit işe eşit ücret uygulamasını yapan biziz. Farklı istihdam modellerine son verip 4/B’lilerle ilgili kadro uygulamasını yapan biziz. İş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili uluslararası normlarda iş sağlığı ve güvenliği yapan iktidar bizim iktidarımız. 4/C’lilerle ilgili örgütlenme hakkının önünü açan iktidar bizim iktidarımız.

Allah’ın izniyle çalışma hayatının demokratikleşmesiyle ilgili bu ülkede nasıl devrim niteliğinde uygulamalar yapıldıysa, taşeron kardeşlerimizin de şu anda Bakanlar Kurulunda olan görüşmeleri tamamlanan yasal düzenlemeler de –inşallah- en kısa zamanda Meclis Genel Kurulunda yasalaştırılarak bu kardeşlerimizle sorunumuzu çözeceğimizi ifade ediyor ve bu duygularla yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaçar.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu önerisini…

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Karar yeter sayısı istiyoruz.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Karar yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati : 16.02

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 16.16

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi öneriyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım, elektronik cihazla bunu yapacağım.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş önerisinin oylamasında öneri kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı da vardır.

Şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

2.- MHP Grubunun, 26/2/2014 tarih ve 3698 sayı ile İzmir Milletvekili Oktay Vural ve Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu tarafından Azerbaycan’ın Hocalı şehrinde 25-26 Şubat 1992 tarihinde Ermeni silahlı güçleri tarafından planlı olarak yapılan katliam ve insanlık dışı işkenceler sonucu 106’sı kadın, 63’ü çocuk olmak üzere 613 Azerbaycan Türkü’nün katledildiği Hocalı katliamı hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan genel görüşme önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 26 Şubat 2014 Çarşamba günü (bugün) yaptığı toplantısında, siyasi parti grupları arasında oybirliği sağlanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisini İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

Yusuf Halaçoğlu

Kayseri

MHP Grup Başkanvekili

Öneri:

26 Şubat 2014 tarih ve 3698 sayı ile TBMM Başkanlığına vermiş olduğu İzmir Milletvekili Oktay Vural ve Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu'nun "Azerbaycan'ın Hocalı şehrinde 25-26 Şubat 1992 tarihinde Ermeni silahlı güçleri tarafından planlı olarak yapılan katliam ve insanlık dışı işkenceler sonucu 106'sı kadın, 63'ü çocuk olmak üzere 613 Azerbaycan Türkü'nün katledildiği Hocalı katliamı hakkında" verdiğimiz genel görüşme açılması önergemizin 26 Şubat 2014 Çarşamba günü (bugün) Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin bugünkü birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde Iğdır Milletvekili Sinan Oğan. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Oğan.

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizin de bildiği gibi bugün 26 Şubat ve bundan yirmi iki sene önce Azerbaycan’ın Hocalı şehrinde yapılmış olan bir katliamın, bir soykırımın 22’nci yıldönümü.

Değerli milletvekilleri, biz eğer bugün burada, Hocalı’ya yapılan haksızlığı, oradaki tek suçu Türk ve Müslüman olmak olan kardeşlerimize yapılan haksızlığı burada sadece konuşmalarla geçiştirirsek emin olunuz ki bundan sonra da benzer soykırımlar, tek suçları Türk ve Müslüman olan dünyanın birçok yerindeki kardeşlerimizin peşini bırakmayacaktır. Bugün Telafer’de aynı tehlike var. Bugün iç karışıklıklarla çalkanan Ukrayna’nın Kırım Özerk Bölgesi’nde aynı sorun, aynı sıkıntı ve aynı tehlike var. Bugün Doğu Türkistan’da, yine tek suçları Türk ve Müslüman olan Doğu Türkistan Türkleri için de aynı sorun, aynı sıkıntı var. Haddizatında, sadece Türk ve Müslüman olmaları değil, insan olmaları münasebetiyle dünyanın neresinde olursa olsun bilinçli katliamlara, bilinçli bir şekilde yapılan soykırımlara, daha doğrusu, yapılan bütün soykırımlara dur diyebilmek için Hocalı soykırımının Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesi, konuşulması ve uygun bir hâl çaresinin burada yüce Meclis tarafından verilmesi lazım.

Azerbaycan sadece Hocalı soykırımıyla karşı karşıya kalmamış, 20 Ocak 1990’da yine Rus tankları Bakü’ye girdiğinde de Azerbaycan Türkleri katledilmiş, 31 Martta Ermenilerin Azerbaycan Türklerine karşı yapmış olduğu soykırımda da yine benzer neticeler, benzer manzaralar gözükmüştür. Bu sebeple, Azerbaycan’da, değerli arkadaşlar, karanfil çiçeği, insanların sevgililer gününde sevgilisine verdiği, bir kutlamada, doğum günü kutlamasında insanların birbirini tebrik etmek için vermiş oldukları çiçek, gül, karanfil ve özellikle de karanfil Azerbaycan’da şehadetin bir sembolü hâline gelmiştir. Ben de Azerbaycan’daki bu şehadetin sembolü olan karanfil çiçeğini yüce Meclisimizin, gazi Meclisimizin kürsüsüne bırakıyorum ve bununla da gazi Meclisimizin bu konuya sessiz kalmaması gereğinin altını bir kez daha çiziyorum.

Bugün teşekkür ediyorum grup başkan vekillerine ve bütün partilerin milletvekillerine, bu konudaki duygu ve düşüncelerini buradan paylaştılar. Ancak, bu yetmez. Biz başka soykırımlar, başka katliamlar olmaması için bugün Hocalı soykırımının timsalinde insanlık adına, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi etnik kökenden, hangi inançtan gelmiş olursa olsun insanlığa karşı işlenen suçlara burada Meclis olarak bir cevap vermemiz gerektiğine inanıyorum.

Elbette ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış politikasına karşı gelmeyecek, dış politikamızla çelişmeyecek, bizim uluslararası alanda sürdürdüğümüz mücadeleyle çelişmeyecek birçok şey yapılabilir değerli arkadaşlar. Klasik “Biz bu tür konuları Mecliste görüşmüyoruz, bize karşı suçlamaları biz Mecliste görüşmüyoruz.” bahanesiyle veyahut da “Öyle bir sebeple karşı tarafa iletiyoruz.” gibi bir konuyu gerekçe göstererek bu konuda sessiz kalmamızı kimse bizden beklemesin. Haddizatında, kimsenin de bu konuda bizim, Mecliste neyi kabul edip etmediğimize bakamayarak, isteyen istediği kararı maalesef ki alıyor. Genelde, bu anlamda parlamentolarda siyasi kararlar alınıyor. Yüz sene önce arşivlere bakılmadan, tarihçiler dinlenilmeden parlamentolardan alınıyor bu kararlar. Ancak bugün burada bizim konuştuğumuz konu, ne tarihçilere bırakılacak kadar tarihî bir olay ne de daha arşivlere bakılacak kadar soğumuş, acısı dinmiş bir olay değil. Yirmi iki sene öncesinde, bütün dünyanın gözü önünde kamera kayıtlarıyla, filmlerle, fotoğraflarla ispatı ve delili sadece bizim tarafımızdan değil veyahut da Azerbaycanlı kardeşlerimiz tarafından değil, aynı zamanda Bulgar gazeteciler tarafından, Fransız gazeteciler tarafından hatta ve hatta Rus gazeteciler tarafından, daha ötesini söylüyorum, Ermenilerin o savaşta yer alan, o katliamda yer alan, o soykırımda yer alan Ermenilerin yazmış olduğu kitaplarda, hatıratlarda insanların derisini nasıl soyduklarının bütün detaylarıyla anlatıldığını görmekteyiz. Bütün detaylarıyla Ermeni gazetecilerin, Ermeni yazarların ve hatta bu soykırıma iştirak edenlerin yazmış oldukları şey ortada iken, bizim hâlâ bunu birtakım gerekçelerle “tarihi, tarihçilere bırakalım, bu konular parlamentoların görevi değil” gibi söylemlerle bu konuya sessiz kalmamız elbette ki beklenemez.

Değerli milletvekilleri, eğer bu konuda bir kanun çıkaralım demiyorsanız, bir kanun çıkarmaya bu konuda karşıysanız, o zaman gelin, Azerbaycan’da, Hocalı kentinde katledilen kardeşlerimizin 26 Şubat günü Türkiye'nin bütün şehirlerinde anılması için bir karar kabul edelim. Makulde bir araya gelelim. Hocalı soykırım anıtının dikilmesi için bir karar kabul edelim. Dolayısıyla, siz, eğer bu konuda bir şey yapma arzusunda iseniz, burada yapacağımız şey belki acıları dindirmeyecektir ama en azından bir nebze olsun o acıları sadece söylemle değil, eylemle de paylaştığımızı burada göstermemiz lazım ve bununla da biz, yirmi iki sene önce Hocalı kentinde yapılan soykırımın altını çizerek ifade ediyorum, Ermeniler tarafından, Azerbaycan’da tek suçları Müslüman olmak olan, Türk milletinin bir parçası olmak olan, oradaki Kürt kökenli vatandaşlarımızın da, Ahıska kökenli vatandaşlarımızın da ve Azerbaycan Türklerinin de katledilmesine sessiz kalmak istemiyorsak ve bunu da bir kanunla düzenlemek istemiyorsanız eğer, gelin, 26 Şubatı Hocalı’da yaşanan soykırımı veya Hocalı’da yaşanan katliamı veya Hocalı’da yaşanan acıyı anma günü olarak, Hocalı’da katledilenlere bir soykırım anıtı, bir katliam anıtı dikerek onlara karşı olan kardeşlik borcumuzu, onlara karşı olan insanlık borcumuzu bu şekilde yerine getirelim ve bunu da burada sadece Milliyetçi Hareket Partisi veya başka bir parti tarafından değil yüce Meclisimizi oluşturan bütün partiler tarafından ortak alınacak bir kararla yapalım. Emin olunuz ki Dışişleri Bakanlığımızın düşünmüş olduğu o çekincelerin hiçbirisine bir halel getirmeyecektir bu. Yıllarca bu konuları çalışmış bir arkadaşınız olarak ifade ediyorum, dış politikanın inceliklerine az çok vâkıf olan bir arkadaşınız olarak ifade ediyorum. Biz bu konuda makul bir netice çıkarabiliriz, biz bu konuda makul üzerinde anlaşabilir ve bu konuda hem bir kardeşlik borcunu hem de insanlık borcumuzu yerine getirmiş oluruz. Eğer Honduras bunu kabul ediyorsa, eğer Pakistan bunu kabul ediyorsa, eğer başka ülkeler bunu kabul ediyorsa Türkiye’nin bu konuda sadece birkaç beyanatla bunu geçiştirmesinin kabul edilemeyeceğini ifade etmek istiyor, makulde buluşacağımız ümidiyle hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Oğan.

Aleyhinde Konya Milletvekili Mustafa Kabakcı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kabakcı.

MUSTAFA KABAKCI (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; grubum adına Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümünde duygularımı paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum.

Sözlerimin başında önce Hocalı’da bigünah olarak şehit edilmiş olan bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Şahısların, kişilerin nasıl olaylar karşısında kendilerine has davranışları varsa bizim milletimizin de tarih içinde edindiği birtakım refleksler var. Biz başka milletler gibi olan olaylar karşısında çok ağlamayı bilmeyen bir milletiz. Maalesef, Anadolu’da bir söz var: “Biz acılarımızı hep içimize gömmeye alışmış bir milletiz.” Ama dönem böyle bir dönem değil, dönem acıları içimize gömme dönemi değil. Artık acıları duyan, duymayan, görmek isteyen, görmek istemeyen herkese duyurmanın zamanıdır diye düşünüyorum.

Yıl 1992, 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gece saat 23.00 sıralarında Hocalı’da soydaşlarımız, aynı kültürü, aynı inancı taşıdığımız insanlarımız bir saldırıyla karşı karşıya kaldılar. Ermenilerin Türk topraklarını Türklerden arındırma faaliyetleri esasında 1800’lü yıllarda başlamış, 1920’de, 1945’te ve en son 1988 yılında da devam etmişti. 1988’de Rusya’nın desteğiyle Erivan’ın Azerbaycan Türklerine başlattığı etnik temizleme politikası sadece bu göçle sınırlı kalmamıştı. Azerbaycan’ın tarihî toprakları, Dağlık Karabağ ve çevresindeki 7 rayon Ermenistan tarafından işgal olundu. Bu işgal, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874, 884 sayılı kararları ve 14 Mart 2008’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul olunan “İşgal olunmuş Azerbaycan topraklarında son durum” başlığı altında da ispatlanmaktadır.

Hocalı katliama dördüncü aşama içinde gerçekleşmiş fakat 19’uncu yüzyıldan bu yana Ermenilerin Azerbaycan Türkü’ne karşı süregelen siyasetinin devamı bir olaydır. Hocalı’da katledilen esasında Hocalılılar değil, Türk milletinden intikam duygusuyla, intikam almak için hareket eden Ermenilerin yaptığı bir katliamdır. Orada öldürülenler, şehit edilenler Hocalı’da oldukları için değil, Türk milletinden hesap sormak için şehit edilmişlerdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Hocalı’nın Azerbaycan açısından stratejik önemi büyüktü. Dağlık Karabağ’da bulunan tek havaalanı buradaydı. Hocalı katliamı başladığı zaman orada uçuşlara hazırlanıyordu. Bu, Hocalı’da gerçeği görmeyen dünyaya meydan okumaydı. Hocalı’da uluslararası hukuk bir kere daha çiğnendi.

Hocalı’nın 11 kilometre uzağında yerleşen ve Dağlık Karabağ’ın siyasi merkezi olan Hankendi’nin elektrik hattı, Bakü-Hankendi demir yolu, Bakü-Şuşa kara yolu Hocalı’dan geçiyordu. Hocalı’ya sahip olduktan sonra Şuşa’nın Ermeniler üzerindeki etkisi de azalırdı. Hankendi ve Ermeni nüfusunun çoğunlukta bulunduğu diğer yerlere rahat bir şekilde ulaşmak için Hocalı’yı ele geçirmek Ermeniler açısından önemliydi.

1991 yılı Ekim ayından itibaren Hocalı’ya tek ulaşım da havadan idi. Buraya son helikopter 13 Şubat 1992’de gelmişti. Yemek, yakıt, mermi stokları tükenmiş, şehir korumasız, elektriksiz, yakıtsız kalmıştı. Şehri sadece koruyabilen 200-250 civarında insan vardı ve derken -biraz önce de bahsettiğim gibi- 1992/25 Şubat akşamı saat 23.00’te Ermenistan ordusu askerleri ve Dağlık Karabağ’da bulunan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden kalma 366. Alaya bağlı Rus birlikleri savunmasız Hocalı halkına saldırdı.

Önce 366. Alayın top ateşleri ve tanklarının yardımıyla şehirdeki askerî mıntıkalar ve önemli noktalar dağıtıldı. Şehri koruyan Hocalılılar son kurşunlarına kadar savaşmaya devam etti. Onlarca insan akşamdan sabaha kadar savaşarak öldü. Şehrin giriş-çıkış noktaları kapatıldı, sonra bir çıkış yolu bırakılmaya karar verildi. Canlarını kurtarmaya çalışan insanlar bu yolla şehri terk etmek isterken Ermenilerin tuzağına düşerek vahşice katledildiler. Kayıplar dehşet vericiydi. Resmî rakamlara göre Hocalı’da sivil halktan 613 kişi öldürülmüştür. Bunlardan 63’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i ihtiyar olmak üzere, 239 kişi özel işkence yöntemleriyle, 487 kişi ise ağır beden hasarı verilerek katledilmiştir. Çocuklar ve kadınlar işkencelere maruz kalmışlardır. Bu rehinelerden 1.165’i sonradan Ermenilerin elinden kurtarılmış, geriye kalan 110 kişi -onlardan 68’i kadın, 22’si çocuktur- bunlarla ilgili hiçbir haber bulunamamıştır.

Hocalı katliamı sırasında sadece öldürmekle kalmamıştır Ermeniler, öldürdükleri insanların vücut azalarını kesme gibi, sırf korkunun yayılması, dehşetin bütün bölgeyi kaplayarak orada bulunan Türk nüfusun orayı terk etmesi için ciddi manada işkenceler yapılmıştır.

Bununla ilgili o bölgeye inen yabancılar var, o yabancıların söyledikleri şeyler var. Bunlardan, gazetecilerden bir tanesi de şunları söylüyor: “Öldürülmüş insanların kafa derilerinin yüzülmesi, dış organlarının kesilmesi, öldürülmüş bebek ve çocukların gözlerinin tornavidayla, araçlarla oyulup çıkarılması, hamile kadınların karnı yarılarak çocuklarının çıkarılması, insanların diri diri toprağa gömülmesi Hocalı’da görülebilecek sahnelerden bazılarıdır.” Bununla ilgili Batılı gazetecilerin son derece okumakta bile zorlandığımız yazdığı yazılar var, çektiği resimler var, görüntüler var. Bütün dünya 1915’te olmamış bir olaydan bahsederken o günkü konjonktürel şartlardan ortaya çıkmış bir meseleyi soykırım olarak adlandırırken, gözlerinin önünde olan, fotoğrafları çekilmiş, filmleri çekilmiş bu görüntülere rağmen kılını kıpırdatmamıştır. Bu, dünyanın ikiyüzlülüğünün ayyuka çıktığı bir andır.

Hocalı için ne yapılmalıdır? Uluslararası hukuk açısından Hocalı’da yaşananlar için yapılacak çok iş var. Kuşkusuz ki bunların en önemlisi, adaletin tescili ve hakkın yerini bulmasıdır. Günümüze kadarki süreçte adaletin yerini bulması, suçluların cezalandırılması, mağdurların mağduriyetlerini bir ölçüde de olsa giderecek siyasal ve hukuksal nitelikli kararların alınması için çaba sarf edilmiştir. Azerbaycan’da ve Türkiye’de, yurt dışında düzenlenen resmî etkinlikler, Birleşmiş Milletlerin bazı ülkelerdeki temsilcilikleri önünde düzenlenen gösteriler, çeşitli ülkelerdeki öğrenci derneklerince düzenlenen yabancı ülkelerin kamuoylarını ve yetkililerini bilgilendirme girişimleri bunların arasında yer almaktadır. Ayrıca, İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu da çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Bize düşen, bu faaliyetleri artırarak devam ettirmek ve dökülen kanın yerde kalmamasını temin etmek, bu katliamı yapanlardan bunun hesabını sormaktır.

Ben tekrar Azerbaycan’da, Hocalı’da ölen kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyor, hepinizi saygıyla, hürmetle selamlıyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kabakcı.

Lehinde, İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Özgündüz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tekrar Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, sabahleyin de konuştuk, evet, bugün Hocalı katliamının 22’nci yıl dönümü. Hocalı, hakikaten 20’nci yüzyılın son çeyreğinde yaşanan en büyük insanlık dramı, insanlığa karşı işlenen bir suç, “soykırım” tarifine uyan bir katliam ve ne yazık ki o katliamı yapanlardan bir tanesi şu anda Ermenistan’ın Devlet Başkanı.

Öncelikle bunu söyleyeyim ki: Biz Ermenilerin, Ermeni halkının bir düşmanı değiliz.

(Iğdır Milletvekili Sinan Oğan tarafından hatip kürsüsüne karanfiller bırakıldı)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Teşekkürler Sayın Oğan. Hocalı şehitlerini anmamız için, evet, kırmızı karanfiller güzel oldu. Teşekkür ediyorum.

Biz Ermenilerle düşman falan değiliz. Ermeniler geçmişte de bu topraklarda bizim sadık tebaamızdı. Emperyalistlerle iş birliği içinde, öyle davranarak Birinci Dünya Savaşı’nda kendi devletlerine karşı düşmanla iş birliği yaptıkları için, Taşnaklar özellikle, o zamanki Osmanlı Devleti de bunun gereğini yapmıştır, daha güvenli alanlara, cephe gerisine, bugünkü Suriye topraklarına naklederken bazı olaylar da yaşanmıştır. O zamanki devlet de bu olayların gereğini yapmıştır.

Dolayısıyla Ermeni halkıyla bir problemimiz yok ama Ermeni yöneticiler, Ermenistan’ın yöneticileriyle problem var. Bugün Ermenistan hâlen bizim doğu illerimizin bir kısmını batı Ermenistan olarak görüyor. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan “Karabağ’ı biz aldık, inşallah Ağrı Dağı’nı da siz alırsınız.” diyerek gençlere, haddini aşarak, hayal âlemindeki düşlerini hedef olarak koymaktadır. Dolayısıyla onların bizimle problemi var. Bugün hâlen 1914’te, 1915’te yaşanan olayları bahane ederek soykırım hezeyanı içinde bulunmaktadırlar.

Ermenistan yönetimi ve Ermenistan diasporası bu 3 konuda geri adım atarsa yani soykırım hezeyanından vazgeçerse, Türkiye üzerindeki hak iddiasından, bu cüretkâr tutumundan vazgeçerse ve işgal edilen Azerbaycan’ın yüzde 20 toprağından geri çekilirse sorun yok, Ermenilerle de dostuz biz, gelsinler, geçmişte oldukları gibi yine sadık tebaamız olarak yolumuza devam edebiliriz; hiç sorun yok, hiç mahzuru yok. Fakat böyle değil; ne yazık ki Batı dünyasında, özellikle Ermeni diasporasının daha iyi çalışması, daha iyi lobi faaliyetleri sonucu, biz hak etmediğimiz hâlde, Türkiye aleyhine bazı kararlar çıkmaktadır, bazı parlamentolar da bazı kararlar, bazı yasalar kabul etmektedir. Bu yasaları kabul eden parlamentolardan bir tanesi de Fransız Parlamentosudur. Ayrıca Fransa, Fransız Senatosu bir başka şeyi daha kabul etmeye kalktı: Bu Ermeni soykırımı yalanı için “Efendim, böyle bir olay yoktur.” demeyi suç sayan bir yasa getirdi, iki sene önce, biliyorsunuz. Yani ifade özgürlüğüne aykırı biçimde bir yasa getirdi, daha önce İsviçre’nin yaptığı gibi. Bu vesileyle İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i de buradan tebrik ediyorum o mücadelesinden dolayı. Türkiye Cumhuriyeti’ne atılan iftirayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde boşa çıkardığı için buradan kendisine, Silivri’ye selamlarımı gönderiyorum, teşekkür ediyorum.

Dolayısıyla biz, Türkiye, hak etmediğimiz bir konuda şu anda savunma konumundayız. Ve 2015 geliyor. Ermenistan devleti ve diasporası 2015’le ilgili çok ciddi çalışmalar yapmaktadır. Kendi halkını doyuramayan Ermenistan, 10 milyar dolar gibi bir bütçe ayırmıştır 2015 için. Buradan özellikle Hükûmeti uyarıyorum. Tabii, Hükûmetten kimse yok. Bu konu herhâlde ilgilerini çekmiyor, başka işlerle ilgileniyorlar anlaşılan. Yani şimdi, bu kadar ciddi konuda… Yani demeyeyim, o konuya daha sonra döneriz.

Şimdi, Hükûmeti uyarıyorum yani Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiriyor bu konu daha çok. 2015 geliyor ey Hükûmet, sen ne yapıyorsun? 2015’le ilgili, bu Ermenistan’ın soykırım yalanıyla ilgili ne tür çalışmalar yapıyorsun, ne tür tedbirler alıyorsun? Dolayısıyla, uyarıyorum bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, bir parlamenter olarak, bir Azerbaycan kökenli Türk vatandaşı olarak. Sorumluluğa, görevini yapmaya da davet ediyorum. Kamuoyu da bunu bilsin.

Dolayısıyla, biz, 1915 olayını Ermeni Diasporası bu kadar getirip, ısıtıp ısıtıp önümüze koyarken, 1992’de olan, yirmi iki sene önce olan ve dünyanın gözü önünde olan, İnsan Hakları İzleme Örgütünün raporlarına göre en büyük sivil katliam, insanlığa karşı suç olarak öngörülen bir olayla ilgili, Hocalı soykırımıyla ilgili ne yazık ki Parlamento olarak bu konuda bugüne kadar bir karar almış değiliz. Ben -yanlış anlaşılmasın- bu konunun Parlamento tarafından bir soykırım olarak tanınmasını istemiyorum. Bu konu -soykırım meselesi- hukuksal bir olaydır. Dolayısıyla, parlamentoların işi değildir. Daha çok hukuk mercilerinin, mahkemelerin ve tarihçilerin karar vereceği bir konudur. Bu konuda da biz yine komisyon kurulmasına karşı değiliz, bir komisyon da kurulabilir sorun yok, ancak tabii bazı şartlar var. Ama bizim Parlamentomuz en azından… Biraz önce grup önerisini konuştuğumuz Milliyetçi Hareket Partisinin değerli milletvekili, Iğdır Milletvekili Sinan Oğan’ın dediği gibi en azından Hocalı soykırımını, Hocalı katliamını, Hocalı’da insanlığa karşı işlenen suçu sembolize eden bir heykel, bir anıt dikilebilir, bu konuda Parlamento bir karar alabilir diye düşünüyorum. Yani sadece 26 şubatta her sene buraya çıkıp her siyasi partiden birinin aynı konuda konuşması güzel aslında, ben bundan da mutlu oldum. Bugün bütün partilerimiz, Parlamentoda olan bütün partilerimiz Hocalı konusunda aynı tepkiyi gösterdiler. Evet, bize, Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosuna yakışan da budur. Aslında başka konularda da bu tutumu göstermeliyiz. Dolayısıyla, buradan da bütün siyasi partilerin gruplarına tekrar teşekkür ediyorum. Güzel bir örnekti yani millî meselelerde işte böyle olmalı. Bütün partiler bu ülkenin partileridir, meşru partileridir. Dolayısıyla, ülkemizi ilgilendiren konularda da bu şekilde bir tutum sergilenmesi güzel bir örnektir. Bugünkünde olduğu gibi inşallah başka meselelerde de aynı tutumu sergileriz.

Yetmez ama, yani bu yetmez, burada kalması yetmez gerçekten. Çünkü bu konu, özellikle 2015, uyarıyorum tekrar, 2015 konusu hepimizi ilgilendiren bir konudur, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiren bir konudur, gelecek nesillerimizi ilgilendiren bir konudur. Biz bunları, Hocalı konusunu savunurken değerli arkadaşlar, aslında biz bir başka ülkenin haklarını savunuyor falan da değiliz. Yani Azerbaycan’ın kurucusu, değerli devlet adamı rahmetli Haydar Aliyev’in dediği gibi, biz zaten bir milletiz, iki farklı devletiz. Yine, cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Azerbaycan en büyük katkıyı vermiştir, en büyük katkıyı vermiştir. (CHP sıralarından alkışlar) Burada, o zamanki Azerbaycan Halk Cumhuriyeti -biliyorsunuz, Neriman Nerimanov- Kurtuluş Savaşı’na katar katar petrol göndermiştir, para göndermiştir.

Atatürk Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni başlatmadan bir gün önce bütün yabancı ülke büyükelçilerini bir toplantı bahanesiyle bir araya getirmiş, Azerbaycan Büyükelçiliği bu işe bir aracı olmuştur. Azerbaycan’ın büyükelçisinin bilgisi dâhilinde, herkes oradayken cepheye gitmiş ve Büyük Taarruz’u başlatmıştır. Dolayısıyla, Bakü’den, Gence’den Azerbaycanlı yurttaşlarımız şu anda Çanakkale’de şehit olarak yatmaktadır. Nasıl ki Bakü’deki Türk Şehitliği’nde, Şehitler Hıyabanı’nda, efendim Diyarbakır’dan, Mardin’den, Konya’dan, Ereğli’den, Kars’tan, Edirne’den bizim şehitlerimiz -Nuri Paşa komutasında Bakü’yü işgalden kurtarmaya gitti- bugün orada Azerbaycanlı kardeşleriyle koyun koyuna yatıyorsa, yine Azerbaycan yurttaşları da bugün Çanakkale’de bizim şehitlerimizle birlikte yatmaktadır. Dolayısıyla, biz gerçekten biriz; iki, zorunlu olarak Türkiye'nin Kafkasya’daki çıkarı Azerbaycan’la eştir.

Bugün, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı, yine Hazar gazını Avrupa’ya taşıyacak Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı, yine Bakü-Tiflis-Kars Demir Yolu, Türkiye ile Azerbaycan’ı birbirine bağlayan önemli ekonomik projelerdir.

Sürem bitti. Bu önergenin kabul edileceği yönünde oy kullanacağız, umarım siz de öyle kullanırsınız.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. Teşekkür ediyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özgündüz.

Aleyhinde, Elâzığ Milletvekili Şuay Alpay. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Alpay.

ŞUAY ALPAY (Elâzığ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; MHP’nin Hocalı katliamıyla ilgili grup önerisi üzerinde ben de grubum adına düşüncelerimi ifade etmek için söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gecesi, nefretin, hüznün, kederin, yalnızlığın ve insanlık adına utanç verici her türlü tablonun hayata geçirildiği vahşet gecesiydi. Yine bu gece, insanlıktan nasipsiz Ermeni çetelerinin Rusların da yardımıyla, masum halkın üzerine insanlıktan nasipsiz şekilde haince, ahlaksızca ve tüm zulüm mekanizmalarını kullanmak suretiyle çöktüğü, tarihin karanlık sayfası olarak kaydettiği meşum bir geceydi ve o gece Hocalı’da bebekler de katledildi. Şair, Hocalı için “Bebekler şehridir, melekler şehridir.” diyor çünkü o gece henüz daha büyümeye vakit bulamadan hunharca katledilen bebekler vardı ve onun için Hocalı bütün insanlık tarihine kara bir sayfa olarak geçti ve yer aldı. İnsanlıktan nasipsiz yaklaşımların, kin ve nefret duygularıyla beslenen tecrübelerin ve bu yaklaşımın sonuçta ne tür sonuçlar ortaya çıkardığını görmek açısından da ibret verici bir tablodur.

Evet, Ermeni güçleri Rusların da desteğiyle, özellikle tarihe vesika adına not düşüldüğünden de bildiğimiz gibi, 366’ncı Alayın da desteğiyle, öncelikle Hocalı kasabasının giriş ve çıkışlarını tutmak şekliyle orada bulunan masumlar üzerine hayvanca ve zalimce çöktüler. Orada top ateşiyle çok ağır tablolar oluşturmak suretiyle 83’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’ten fazlası yaşlı olmak üzere 613 Azerbaycanlı vatandaşımızı hunharca ve alçakça katlettiler ve şehit ettiler. 1.275 civarında esir alındığı, 150 civarında kayıp olduğu tarihin tozlu sayfaları arasında vesika olarak hâlen durmaktadır. Toplamda 1 milyona yakın Azerbaycanlı vatandaşımızın bu hunharca saldırı sonrasında nefes alıp verdikleri ve kendilerini var eden coğrafyadan büyük bir hüzün içerisinde göç etmek suretiyle tehcire tabi tutulduklarını biliyoruz. Yirmi iki yıla yakın süredir Azerbaycanlı vatandaşlarımız büyük bir işkence altında, yurtlarından, evlerinden barklarından uzakta, büyük bir acı altında hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Türkiye Azerbaycan’ın bir parçasıdır, Azerbaycan Türkiye’nin bir parçasıdır. Türkiye’nin hüznü Azerbaycan’ın hüznü, Azerbaycan’ın hüznü Türkiye’nin hüznüdür. Biz “Bir millet iki devlet” sloganıyla yola çıkmış; ortak soy, ortak inanç, ortak tarih ve ortak kültürün var ettiği iki büyük devletiz. Evet, Türkiye ve Azerbaycan tarihin akışına da yön veren, tarihin akışına istikamet tayin eden ve bu konuda önemli misyon üstlenmiş iki büyük devlettir ve Türkiye, Azerbaycan’ın yaşamış olduğu bu acıları kendi acısı, bu hüznü kendi hüznü olarak bilmiştir. Biz, orada katledilen vatandaşlarımızı kendi vatandaşımız olarak, kendi insanımız ve kendi canlarımız olarak bildik ve hep böyle değerlendirdik. Türkiye bu hüznü hep yaşadı ve Türkiye bu acıların unutulmasına asla izin vermedi.

Özellikle, Meclis çalışmaları sırasında da zaman zaman ifade ettik, demin diğer gruplardan konuşan arkadaşlarımız da ifade etti. Gerçekten, muhalefetiyle iktidarıyla, bu mesele Türkiye’nin müşterek millî meselesi olarak algılanmıştır. Evet, Hocalı katliamı, alçakça ve haince yapılan bu katliam, sadece Azerbaycan’ın değil, Türkiye’nin de müşterek acısıdır ve müşterek acı olarak tarihe dercedilmiştir.

Bununla ilgili olarak özellikle yapılan çalışmalar var. 22 Şubat 2012 tarihinde Dışişleri Komisyonunda gündem maddesi oluşturuldu ve bunun üzerinde görüşmeler yapıldı ve oy birliğiyle bir kararın bütün kamuoyuna deklare edildiği herkesçe malumdur. Ve Türkiye, özellikle bu meseleyle alakalı olarak ilk günden itibaren üstüne düşen yükümlülükleri yerine getirmiş ve süreç içerisinde yurdun çeşitli noktalarında bunlarla ilgili anma günleri tertip etmek suretiyle, bunu alçakça ve haince bir saldırı olarak kabul edip insanlık tarihine utanç sayfası olarak geçecek bir kara leke olarak kabul etmiş ve bununla ilgili siyasi çabalarını hep devam ettirmiştir.

Bugün, bütün kamuoyunun takip ettiği şekliyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanımızın da katılmasıyla Keçiören’de Hocalı katliamıyla ilgili bir katliam anıtı da açılmış oldu. Bu, bizim bu meseleye ne kadar hassasiyetle ve duyarlılıkla yaklaştığımızı çok açık olarak ortaya koymaktadır ve bunun açık, somut delili olarak ortada durmaktadır.

Tabii, Hocalı katliamıyla ilgili olarak özellikle İnsan Hakları İzleme Örgütünün katliam sonrası yaptığı tespitler zihinlerde çok acı hatıralar bıraktı; cesetlerin birçoğunun yakıldığı, bir kısmının uzuvlarının kesildiği ve cesetler üzerinde çok zalimane işkencelerin yapıldığı ve bu işkencelere hamile kadınların ve bebeklerin de maruz bırakıldığı bilinen gerçektir.

Onun için, Hocalı katliamının unutulması, unutturulması asla söz konusu olamaz. Türkiye bu anlamda, bu bağlamda, Hocalı katliamını sonsuza kadar kin ve nefretin tarafı olarak değil ancak acıların bir daha yaşatılmaması adına, acıların bir daha yaşanmaması adına, bu katliamlara bir daha geçit verilmemesi adına bu meseleyi kendi meselesi olarak kabul etmiştir, bu konuda üzerine düşen duyarlılıkla elinden gelen bütün çabayı göstermeye devam edecektir.

Azerbaycan tarihi, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesiyle bütün dünyaya destan olan bir tarihtir. 1918 yılında Azerbaycan ilk olarak bağımsızlığını ilan ettiğinde orada benim dedem Mehmet Kasım Bey de vardı; Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunda dedem Mehmet Kasım Bey de büyük yararlılıklar gösterdi. Ancak bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan üzerine yine Ruslar ve Ermeniler kâbus gibi 1920 yılında da çöktüler ve 1920 yılında Gence’nin işgalinde Gence destansı bir mücadele verdi. O destansı mücadelede Gence doğumlu dedem Mehmet Kasım Bey de yer aldı; sokak sokak, ev ev, cadde cadde çatışma sürdü ancak akıbet, sonuç itibarıyla bilinen akıbet olarak ortaya çıktı ve Gence düştü. Bunun üzerine, Mehmet Kasım Bey’le birlikte, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için, Azerbaycan’ın özgürlüğü için, iman ve vatan mücadelesi için yola çıkmış olan mücahitler dağlara çıkıp yirmi yıla yakın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini vermeye devam ettiler ve ben o dedenin torunuyum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Onun için, Azerbaycan ile Türkiye arasında kadim, sonsuza kadar devam edecek tarihî, köklü bir bağ vardır ve köprü vardır. Onun için Türkiye’nin, sadece Hocalı katliamına değil, Azerbaycan’la ilgili her millî meseleye yaklaşımı Azerbaycan kadar candandır, içtendir ve yakınlık da bu ölçüdedir. Onu da herkesin bir defa daha görmesi ve bilmesi gerekiyor.

Mehmet Kasım Bey’le birlikte mücadele edenler, Azerbaycanlılara özgürlüğünün hediye edilmesi için 1991’leri hazırladılar ve Azerbaycan hak ettiği bağımsızlığı 1991 yılında kazandı. Bundan bütün herkesin emin olması lazım; Türkiye, attığı her adımda Azerbaycan’ın meselelerini kendi meselesi gibi o hassasiyet içerisinde takip edecektir ve bundan sonraki süreçlerde de aynı yaklaşımı ortaya koyacağız.

Katliam, kimden gelirse gelsin -Hocalı katliamında olduğu gibi- insanlık dışıdır, vahşetin temsilidir, onun için bütün hepsine de karşı çıkmak ve karşı durmakla mükellefiz. İnsanlık ve hukukun gereği olarak bunu ifade etmek durumundayız. Biz yeni katliamlar olmasın, yeni Hocalılar yaşanmasın diyoruz. Ancak, Dağlık Karabağ bölgesinde yirmi yılı aşkın süren esaretin de sonuçlanmasını ve Dağlık Karabağ’ın hürriyetine kavuşmasını da, Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarının da özgürlüğüne, bağımsızlığına kavuşmasını yürekten arzu ediyoruz.

Ben bu duygu ve düşüncelerle Hocalı katliamında hayatını kaybeden bütün şehitlerimize Rabb’imden rahmet niyaz ediyorum ve bu acıyı Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın müşterek acısı olarak paylaştığımızı yeniden ifade ediyorum ve Türkiye’nin Azerbaycan’la ilgili olarak Hocalı katliamı meselesini elinden geldiğince her platformda hakkıyla temsil edeceğine olan inancımı bir defa daha ifade ediyorum. Yüce heyeti sevgi, saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Alpay.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım, daha sonra oylarınıza sunacağım.

3.- CHP Grubunun, Manisa Milletvekili Hasan Ören ve 21 milletvekili tarafından yolsuzluk ve rüşvet olayları ile bu olayların ülkeye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla 27/1/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun, 26/2/2014 Çarşamba günü (Bugün) yaptığı toplantısında siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

Mehmet Akif Hamzaçebi

İstanbul

Grup Başkan Vekili

Öneri:

Manisa Milletvekili Hasan Ören ve 21 milletvekili tarafından, yolsuzluk ve rüşvet olayları ile bu olayların ülkeye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla 27/1/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesi’nin (1259 sıra no.lu) Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 26/2/2014 Çarşamba günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde, Manisa Milletvekili Hasan Ören. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Ören.

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin grup önerisi hakkında söz almış bulunuyorum.

Gerçekten, 17 Aralıktan sonra Türkiye’de her şey değişmeye başladı. Yürütmenin kontrolünü yasamanın sağlaması gerekli. Yasamaya ciddi işler düşüyor ama ne yazık ki yürütmenin kontrolünü yasama istediği gibi yapmıyor, yapamıyor veya yaptırılmıyor. Bu araştırma önergesini onun için çok önemsiyorum. 17 Aralıktan bu yana Türkiye’de, haklı haksız, bir kesimin inandığı, bir kesimin inanmadığı iddialar -yolsuzlukla ilgili, hırsızlıkla ilgili- devam ediyor. Peki, Parlamentonun görevi nedir, Meclisin görevi nedir? Meclisin görevi, yasamanın işini kolaylaştırmak, kanunları, yasaları çıkarmak; yürütmeyle ilgili sorunlar var ise, halkın kafası karışık ise, yürütmede yanlış giden bazı konular var ise bu konular üzerinde görev üstlenmek, araştırma komisyonları kurarak bu konular üzerinde araştırma yapmak, tıpkı darbeler komisyonu gibi veya ona benzer komisyonlar gibi. 17 Aralıktan bu yana, doğru veya yanlış ama Türkiye’de ciddi iddialar var. Bu iddialarla ilgili de bu Meclisin bir şey yapması gerekli. Birlikle, muhalefet size elini uzatıyor. Muhalefetin söylediği açık ve net: “Gelin, 17 Aralıktan bu yana Türkiye’de konuşulan, bakanların çocuklarından Başbakana kadar uzanan bu iddialarla ilgili bir araştırma komisyonu kuralım. Gerçekten bunları araştıralım, eğer bu kasetlerle ilgili veya buna benzer iddialarla ilgili yanlışlıklar varsa Türkiye’de yaşayan yurttaşlarımıza bu konuda bilgi aktaralım. Yoksa, bu konu, devam edecek, gidecek.”

Başbakanın devamlı dilinden düşürmediği ve Başbakanın yanlış bilgileri devamlı topluma vermesi karşısında, tabii ki, muhalefetin de bununla ilgili bu kürsüden söyleyecekleri devamlı olacaktır. Ama muhalefet ne zaman hırsızlığı, yolsuzluğu, usulsüzlüğü bu kürsüye taşısa, hepinizin sinirleri geriliyor, hepiniz belirli bir noktada hoşnutsuz oluyorsunuz, Sayın Başbakanın söylediği yanlış bilgileri, yalan bilgileri asla kabul etmiyorsunuz.

Bakınız, daha dün sabah milletvekilleriyle yaptığı toplantıda, kahvaltıda, Halkbank Genel Müdürünün kutularının içerisinde yakalanan veya bulanan 4,5 milyon doların geriye iade edildiğini Başbakan bizzat kendisi söyledi, sizler de şahidisiniz, ama aynı konuyla ilgili, Halkbankın, Süleyman Bey’in yani Genel Müdürün avukatı Ersan Şen, kesinlikle böyle bir paranın geriye iade edilmediğini, avukatının kendisi olduğunu, böyle bir paranın iadesi olsa ilk önce kendisinin haberinin olacağını söyleyerek Başbakanın kahvaltıda siz milletvekillerine söylediğinin, söylenenin yalan olduğunu ortaya çıkardı. Alınmıyorsunuz, bunlardan da alınmıyorsunuz. Yani, bile bile, görüyorsunuz yanlışı, bilgilerin yanlış olduğunu görüyorsunuz, alınmıyorsunuz. Bu avukat arkadaşımız neydi? Deniz Feneri’nin de avukatıydı. O zaman, bu sıralarda, neler söylemediniz o savcılarla ilgili. “Tutanaklarda tahribat yapıldı, bütün tutanaklarla oynandı, bu savcıların hepsi yargılanmalı.” dediniz ve o savcılar yargılandılar, dün itibarıyla da beraat ettiler yani Deniz Feneri’nin üzerini örtmeye çalıştınız, örtebilmek için savcıların hepsini suçladınız, “Evraklarda tahrifat var.” dediniz ve buna yargı baktı, savcıların beraatine karar verdi. O Deniz Feneri’yle ilgili suçladığınız savcılara bir özür borcunuz yok mu? Bence var.

Peki, değerli arkadaşlarım, Başbakan bu konularla ilgili, en son kaset İnternet’e düştüğünde, bunun montaj olduğuyla ilgili, bütün hepiniz koro hâlinde söylüyorsunuz… Bundan önce neler çıktı? Ben bu kürsüden söylemiştim, dedim ki: İçişleri Bakanının oğlunun konuşmasına montaj demediniz. İçişleri Bakanının oğluyla –birlikte- bir konuşması gerçekleşiyor, “tape”ler ele geçiyor ve bununla ilgili -bütün arkadaşlarımız burada dile getirmesine rağmen- hiçbiriniz montaj demediniz. Oğlunun evinde yedi çelik para kasası bulunmasına, fotoğraflara montaj demediniz. Urla’da 1’inci derecedeki sit alanının 3’üncü dereceye düşürülmesiyle ilgili Başbakanın telefon konuşmalarına itiraz etmediniz. Başbakanın iş adamlarıyla yaptığı konuşma, kurduğu havuz, ATV ve Sabah gazetesiyle ilgili toplanan paralar ile bu paraların toplanış şekliyle ilgili hiç fikir beyan etmediniz, montaj demediniz. Şimdi, en son, “Yedirmeyiz.” dediğiniz Başbakana dayandı. Başbakana dayandığı anda, hepiniz beraber, yine “Yedirmeyiz, bunlar yalan.” diyorsunuz. Bunun neresi yalan? Nasıl bir yalan? Eğer siz, bununla ilgili “yalan” diyor iseniz, bu raporlar, yirmi dört saatte -Amerika’yla aramızda on iki saat fark olmasına rağmen- bu CD Amerika’ya gidiyor, orada montaj olup olmadığı kontrol ediliyor ve jet hızıyla Türkiye’ye geliyor. Peki, bu hassasiyetinizi gencecik teğmenlerin sehven telefon konuşmalarında gösterseydiniz, ıslak imzalar için gösterseydiniz. Generallerin konuşmaları için ABD’den yardım istemeyi hiç düşünmediniz mi? Yani Türk Silahlı Kuvvetlerinde bu kadar haksızlıklar yaşanır iken, bu kadar iddialar ortalıkta dolaşır iken Adalet ve Kalkınma Partisi bu hassasiyeti göstermedi de şimdi “Oğlum, evdeki paralar ne oldu?”, “Babacığım, hangi paraları soruyorsun?”

RECEP ÖZEL (Isparta) – Yalan onlar. Montaj olduğu söyleniyor, hâlâ onun üzerine siyaset yapıyorsunuz bir de.

HASAN ÖREN (Devamla) - “Canım, senin paralarını soruyorum.”

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ayıp ya!

HASAN ÖREN (Devamla) - “30 milyon euroyu ne yapalım? Elimizde kalan bu.” denen iddialara niye ayıp diyorsunuz?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ayıp tabii.

HASAN ÖREN (Devamla) – Dün siz bu iddialarla ilgili söylerken ayıp olmuyor da…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Onca konuşmada montaj olduğu söylendi. Montaj üzerine siyaset yapıyorsun ya!

HASAN ÖREN (Devamla) - …şimdi Başbakanla ilgili bu iddialar neden ayıp oluyor?

RECEP ÖZEL (Isparta)– Sizin hafızanızda başka bir şey yok mu ya!

HASAN ÖREN (Devamla) - Niye canınız sıkılıyor? Hani Başbakan ne söylemişti?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Bizim canımız sıkılmıyor, sizin yalanlarınız üzerine canımız sıkılıyor.

HASAN ÖREN (Devamla) - “Hırsızlık oğuldan babaya geçmez, hırsızlık babadan oğula geçer.” demişti. Başbakan yıllar öncesinden bunu biliyormuş demek ki!

Şimdi, isterseniz, bir karşılaştırma yapalım.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Hasan Ören, çok ayıp ediyorsun, biliyor musun.

HASAN ÖREN (Devamla) – Sayın Başbakanın oğluyla olan ilişkileri, telefon konuşmalarıyla ilgili saatleri TİB’den isteyebilirsiniz, çok uzağa gitmeye gerek yok. İstersiniz -sabahın sekizi, 11.37, 12.58- aramaların hepsi orada vardır. İtiraz etmenize gerek yok. Niye itiraz ediyorsunuz? Niye sinirleniyorsunuz?

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Yalan söylüyorsun!

HASAN ÖREN (Devamla) - O gencecik teğmenler on sekiz ay yatarken, 350 tane numara telefonuna sehven yazılırken, bu tepkileri niye göstermediniz? Onlar bu memleketin ana kuzuları değil miydi? Onlar bu memlekette yaşayan, sizin de onlar üzerinde sorumluluğunuz olan insanlar değil miydi? Oraya geldiği zaman bir şey yok, iğne size battığı zaman bağırıyorsunuz, haykırıyorsunuz. Bağırmayın. Bağırmaya hakkınız yok.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sen yalan konuşuyorsun, doğru konuşmuyorsun.

HASAN ÖREN (Devamla) - İşte, ortada. Bu iddiaları açığa çıkarmaya var mısın?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Doğru konuşmuyorsun ki.

HASAN ÖREN (Devamla) – Hadi gelin, araştırma önergesine oy kullanın. Araştırma önergesinde temsil oranında komisyona bütün partilerden kişiler, milletvekilleri seçiliyor. Hadi gidelim, TİB’e soralım, milletvekili olarak, komisyon olarak bunları sorma hakkımız var.

Değerli arkadaşlarım, Recep Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan; Kemal Kılıçdaroğlu, Kerem Kılıçdaroğlu… Bir tarafta iddia, bu halkın emeğini ve alın terini çalan Recep Tayyip Erdoğan ve Bilal Erdoğan iddiası, bir tarafta da Kemal Kılıçdaroğlu ve Kerem Kılıçdaroğlu… Kerem Kılıçdaroğlu da çalıyor ama o bateri çalıyor arkadaşlar.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ne kadar komiksin! Bunun altında ezileceksiniz Sayın Hasan Ören, bunun altında ezileceksiniz, ezileceksiniz.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Ören.

Aleyhinde, Ankara milletvekili Fatih Şahin… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – Çıkamayacaksın Manisa sokaklarına, Manisa sokaklarında gezemeyeceksin. 

HASAN ÖREN (Devamla) – En iyi bildiğiniz şey tehdit etmek.

BAŞKAN -  Sayın Ören…

HASAN ÖREN (Devamla) – En iyi bildiğiniz iş tehdit etmek, başka bir şeyiniz yok.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Geç artık yerine be, geç! Bağırma!

BAŞKAN -  Sayın Ören, teşekkür ediyoruz.

HASAN ÖREN (Devamla) – Memuru tehdit edersiniz, işçiyi tehdit edersiniz, başka bir şey bilmezsiniz.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Kimseyi tehdit etmiyorum ben. Yalanından dolayı söylüyorum.

BAŞKAN - Sayın Ören, teşekkür ediyoruz, lütfen yerinize geçiniz.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Geç yerine artık yeter be! Seni mi dinleyeceğiz ya! Abuk subuk konuşmalar! Montajlar üzerinden siyaset yapıyorsunuz.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – İşiniz kasetlere kalmış sizin de!

BAŞKAN - Buyurun Sayın Şahin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi aleyhinde söz almış bulunmaktayım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi, 17 Aralık 2013 tarihinde başlatılan operasyonların araştırılmasını teklif etmektedir.

Öncelikle, 17 Aralık 2013’te ne oldu?

TUFAN KÖSE (Çorum) – Darbe oldu, kumpas kurdular size!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – 17 Aralık 2013’ten bu yana bu ülkede neler yaşanmakta, bunları çok açık ve net bir şekilde ortaya koymamız gerekmekte.

TUFAN KÖSE (Çorum) – Kumpas kurdular size!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – 17 Aralık 2013’te devlet içerisinde gizlenemeyen –aslında, artık gizlenme ihtiyacı da hissetmeyen- kayıt dışı neovesayet odaklarının hukuki bir soruşturma kisvesi altında bir darbe girişiminde bulunduğunu görmekteyiz. (CHP sıralarından gürültüler)

Türkiye'nin sorunlarını çözmesinden, Türkiye'nin yüklerinden, prangalarından kurtulmasından, Türkiye'nin bölgesel ve küresel anlamda iddia sahibi olmasından rahatsız olanların hizmetkârlığını ve taşeronluğunu yapanların…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yani hırsızları yakalama darbe midir?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …yargı ve emniyet bürokrasisi içerisinde çöreklenmiş bu cuntanın Türkiye'ye…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Vay, vay, kim getirdi? Onları da mı CHP getirdi? Kim yaptı müdür onları?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …Türkiye Cumhuriyeti devletine ve milletimize alçakça bir tuzak kurmuş olduğunu görmekteyiz.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Hanefi Avcı’ya o alçakça tuzağı kim kurdu? İlker Başbuğ’a alçakça tuzağı kim kurdu?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Türkiye'yi çıkmış olduğu bu kutlu yolculuktan döndürmeyi hedefleyen bu tuzak, kendi müstakil gündem ve hedefleri olan otonom bir yapı, bir çete tarafından tertiplenmiştir.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Doğu Perinçek’e alçakça tuzağı kim kurdu? Mustafa Balbay’a alçakça tuzağı kim kurdu?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Tuncay Özkan’a alçakça tuzağı kim kurdu? Mehmet Ali Çelebi’ye alçakça tuzağı kim kurdu?

TUFAN KÖSE (Çorum) – Paraları çete mi koydu oraya?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen dinleyiniz.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …AK PARTİ iktidarları döneminde kazanan her zaman milletimiz olmuştur. Bu ülkenin beşerî kaynaklarını, tabii kaynaklarını, on iki yıllık iktidarımız döneminde her zaman milletimizin hizmeti için kullandık.

VELİ AĞBABA (Malatya) – İlker Başbuğ’a o alçakça tezgâhı kim kurdu? Mustafa Balbay’a o alçakça tezgâhı kim kurdu?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Bu kaynaklara el uzatanlara asla izin vermedik, prim vermedik, müsamaha göstermedik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sizden olmayanlara!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Tabii, bu on iki yıllık iktidarımızın bir de kaybedenleri var, bunları sizlere izah etmeye çalışacağım.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Pensilvanya’dan randevu alanlar kimlerdi?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – AK PARTİ iktidarının kaybedenleri kimlerdir? AK PARTİ iktidarının kaybedenleri, AK PARTİ iktidarından önce vahşice faiz gelirine sahip olan odaklardır…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Faiz lobisi, faiz lobisi! Porno lobisi!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …terörden nemalanan şer odaklarıdır. Terörden, kandan ve gözyaşından beslenen bu şer odakları, AK PARTİ iktidarı döneminin kaybedenleridir.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Ne faiz lobisi, esas hayırsız evlat lobisi!

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Sen bütçeden anlamazsın Veli Ağbaba, dinle öğren!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Tekel oluşturan sermaye grupları, ülkenin kaynaklarının kendilerine peşkeş çekilmesine, kendilerine aktarılmasına, kendilerine hortumlanmasına alışmış olan çıkar gruplarıdır AK PARTİ döneminin kaybedenleri.

TUFAN KÖSE (Çorum) – Ayakkabı kutularını kim koydu oraya?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – 2002 öncesinde topluma, siyasete manşetleriyle, dezenformatik haberleriyle yön veren medya gruplarıdır AK PARTİ iktidarlarının kaybedenleri. Medeniyet köklerimize, tarihimize, kültürümüze vurgu yapmamızdan, tarihimizden, yaşadığımız bu topraklardan, Anadolu’dan, Trakya’dan aldığımız güçle siyaset üretmemizden rahatsız olanlardır AK PARTİ iktidarının kaybedenleri.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Tarihimizde yolsuzluk, hırsızlık yok, tarihimizi karıştırma! Tarihimizde ayakkabı kutusu yok, yapma bunu!

FATİH ŞAHİN (Devamla) - Dünya coğrafyasının çok farklı yerlerinde mağdur, mazlum halkların ümidi olmamızdan, “Suriye” dememizden, “Filistin” dememizden, “Myanmar” dememizden rahatsız olanlardır AK PARTİ döneminin kaybedenleri. Ve bu dönemin bir kaybedeni daha var, burası çok önemli: Devlet içerisinde istediği gibi örgütlenemeyen, devleti ele geçirme sevdasını…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sana yanlış anlatmışlar, yanlış!

FATİH ŞAHİN (Devamla) - …gerçekleştiremeyen çetelerdir AK PARTİ iktidarının kaybedenleri. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Kendi şahsi menfaatlerini, kendi ailesinin, kendi sermaye grubunun…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Aman, alınırlar, söyleme öyle! AKP alınır, söyleme öyle!

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Veli, dinle, dinle, dinle de öğren. Anlamazsın sen bunlardan!

FATİH ŞAHİN (Devamla) - …kendi oligarkının çıkarlarını milletin menfaatinin üstünde görenler ile kendi cemaatinin, kendi camiasının çıkarlarını milletin menfaatlerinin üzerinde görenler…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Vallahi işiniz zor, Allah size yardım etsin! Zor, işiniz zor, Allah yardımcınız olsun!

FATİH ŞAHİN (Devamla) - …17 Aralıktan itibaren ve onun öncesindeki dönemde bir iş birliği içerisine girmişlerdir. Bu iş birliğini biz 7 Şubatta gördük, bu iş birliğini Gezi olaylarında, ODTÜ olaylarında gördük…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Ne zor işleri var be, ne zor be!

FATİH ŞAHİN (Devamla) - …ve en son olarak da somut ve müşahhas olarak, net olarak 17 Aralık olaylarında gördük.

Demokratik yollar ile AK PARTİ iktidarını engelleyemeyenlerin, siyasetten, dolayısıyla milletten ümidini kesenlerin yargı-emniyet darbesi ile AK PARTİ iktidarını, millet tarafından seçilmiş meşru hükûmeti alaşağı etmeye niyetlendiklerini görmekteyiz.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) - Ayakkabı kutularıyla mı?

TUFAN KÖSE (Çorum) – Yahu millet “Soyun.” mu dedi size?

FATİH ŞAHİN (Devamla) - Kaybedenler kulübünün devlet içine çöreklenmiş çeteyi tetikçi olarak kullanmak olduğunu görmekteyiz. Bu tetikçilere odaklanarak bu tetikçilerin arkasındaki iradeyi, güç odaklarını, güç merkezlerini asla ve asla gözden kaçırmamalıyız.

Bu kirli ittifakın ortaklarının gözü kendi menfaatleri için Türkiye’yi gözden çıkaracak kadar dönmüştür, gözlerini bu derecede kan bürümüştür bu ortakların. Bu kirli ittifakın ortakları hiçbir hukuki, hiçbir ahlaki, hiçbir insani sınır tanımamaktadırlar.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yahu müteahhitler “Bir milyon dolar verdim.” diyorlar ya.

FATİH ŞAHİN (Devamla) - Bu ittifakın son müsameresi geçtiğimiz günlerde ahlaksızca montajlanmış, tamamen gerçek dışı bir ses kaydıdır. Başbakanımız ile oğlu arasında geçtiği iddia edilen bu konuşma kaydının ucuz ve ilk dinlemede dahi anlaşılabilecek basitlikte bir montaj olduğu aşikârdır, tartışmasızdır. Bu konuşma kaydı kendi içerisinde çelişkilerle doludur. Konuşmaların geçtiği tarihin, konuşmaların geçtiği saatlerin Sayın Başbakanımızın o tarihteki çalışma programıyla hiç de örtüşmediği çok net bir şekilde, verilerle rasyonel bir şekilde ispatlanmış, ortaya konmuştur. Belli ki gündem değiştirmek amacıyla bu kaset, alelacele bir yerlerde, bir masa başında, bir stüdyoda üretilmiştir. (CHP sıralarından gürültüler)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Değil, değil. Gelin, araştıralım. Samimiyseniz gelin soruşturma komisyonu kuralım.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Örneğin, ilk konuşma kaydının olduğu söylenen saat -burayı lütfen dinleyin, çok rasyonel, çok gerçek bir şey söylüyorum- Başbakanımızın Şebiarus törenlerinde yapmış olduğu açılış konuşmasına tekabül etmektedir. Bir diğer konuşması salon konuşmasına denk gelmektedir ki bu konuşmalar birçok televizyon tarafından kamuoyuna canlı bir şekilde aktarılmıştır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sabah 8’de konuşuyor, 8’de Şebiarus yok.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Başbakanımızın bu montajdaki konuşmalarının neredeyse tamamı kesik kesik cümlelerden ve kelimelerden ibarettir.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Şebiarus’u boş ver, sabah konuşmasını ver, 08.02!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Bu konuşmada arka arkaya birkaç cümle kuruluyor değildir.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Siz neyi kamufle etmeye çalışıyorsunuz?

VELİ AĞBABA (Malatya) – Yandaş medya onu da canlı verir hemen.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Veli, öğren öğren, dinle, öğren bunları.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Bu da şunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır ki bu konuşma ses parçalarının eklenmesi suretiyle oluşturulmuştur ve çok acemice yapıldığı için bazı ses parçaları bu konuşmanın içerisinde yer almıştır. 

VELİ AĞBABA (Malatya) – İyi ki ayıkmışlar da canlı vermemişler; sabah 08.02!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Ses kaydı Başbakanımızın farklı tarihlerde yaptığı konuşmaların birleştirilmesi suretiyle üretilmiştir. Konunun uzmanlarının görüşü budur.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) –  Nereden aldınız bu raporu? Uzman görüşü mü var? Bize de gönderin bu raporu.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Hatta, uzman olmaya gerek yok, bu kayıtları dinleyen hemen herkesin ilk intibaı, ilk izlenimi bu olmuştur. Bu kaset komplosu tutmamıştır, bundan sonra da tutması asla mümkün değildir.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Anayasa Mahkemesi gibi oldu. Kanun yayımlanmadan Anayasa Mahkemesine gitti birileri! Buna da hemen atladılar.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Dinleme skandalını gündemden düşürmek için sergilenen bu tiyatro fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son dönemde yaşanan olayların hedefinde yalnızca AK PARTİ, yalnızca AK PARTİ Hükûmeti yoktur, bu operasyonların hedefinde Türkiye Cumhuriyeti devleti vardır, aziz milletimiz vardır, topyekûn siyaset kurumu vardır. Burada siyaset kurumuna çok önemli bir vazife, çok önemli bir görev düşmektedir. Ancak, bazı siyasetçilerin, bazı siyaset gruplarının bu tuzağa düştüğünü görmekteyiz.

VELİ AĞBABA (Malatya) – İşiniz zor, zor! Vallahi, dünyanın en zor işi; yolsuzluk, hırsızlık. Zor, zor, işiniz zor, kolay değil vallahi, çok zor!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Ara rejim sevdalarınızın depreştiğinin farkındayız. “Acaba bir karambol oluşur, acaba bir kaos oluşur, kaotik ortam oluşur da bize de bir koltuk düşer mi?” sevdasıyla bu açıklamaların üzerine Hükûmetin meşruiyetini kaybettiğini ifade etme durumuna, çukuruna düşmüş bulunmaktasınız. İşte, sizin demokratlığınız budur, işte sizin vatanperverliğiniz budur.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Allah ıslah etsin!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Önümüzdeki on altı aylık süreç içerisinde milletimizin önüne 3 kez sandık koyacağız.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Allah ıslah etsin, Allah ıslah etsin hakikaten!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Gelin, kozumuzu sandıkta paylaşalım.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Hadi, hadi Veli, hadi!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Bir ihtilafımız, bir sorunumuz varsa gelin, milletimizin hakemliğinde çözelim sorunlarımızı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Çok önemli bir soru var: Türkiye’yi nüfuz edilemeyen, kontrol edilemeyen, kapalı, karanlık, hiyerarşik vesayet odakları mı yönetecektir, yoksa milletin seçtiği siyasetçiler mi yönetecektir? Hiç şüphesiz ki siyasetçiler yönetmelidir.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Hep ağlayın, hep ağlayın!

GÖKCEN ÖZDOĞAN ENÇ (Antalya) – Ağlayan sizsiniz, biz mi ağlıyoruz? Siz ağlıyorsunuz.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Biz Türkiye’yi yönetme iradesini…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …bugüne kadar hiçbir sermaye grubuyla, hiçbir medya grubuyla, hiçbir çeteyle, örgütle paylaşmadık, bundan sonra da paylaşmayacağımızı ifade ediyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şahin.

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Hiçbir kuru gürültüye pabuç bırakmayacağımızı bir kez daha altını çizerek ifade ediyor, bu Meclis araştırma önergesinin aleyhinde oy kullanacağımızı ifade ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

VELİ AĞBABA (Malatya) – Bravo, bravo!

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şahin.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Daha süre bitmeden zıpladınız ya! Ne kadar zorunuza gitti!

GÖKCEN ÖZDOĞAN ENÇ (Antalya) – Sandık, bunun şeyi sandık!  Sandık gelecek, dertler bitecek!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, sayın konuşmacı konuşmasında Sayın Başbakanın meşruiyetinin yitirildiği konusundaki iddiayı ortaya koyan Cumhuriyet Halk Partisi Grubunu kaos yaratmayı istemekle ve bu yaratılacak olan kaosla bir koltuk kapmayı düşünmekle itham etmiştir. Gerçeğe aykırı bu itham nedeniyle, 69’uncu maddeye göre söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurunuz efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Gerçeğe aykırı değil Sayın Başkanım.

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Ankara Milletvekili Fatih Şahin’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz Sayın Başbakanın, oğluyla arasında geçtiği iddia edilen… “İddia edilen” diyorum, hukuken böyle konuşmak zorundayım.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Niye yayınladınız o zaman grupta?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Niye yayınladınız?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Saygısızlık yapmazsan…

HAMZA DAĞ (İzmir) – Saygısızlıkla ilgisi yok.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Beni dinle. (Gürültüler)

HAMZA DAĞ (İzmir) – Onu yayınlaman en büyük saygısızlık, en büyük saygısızlık senin yayınlaman!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Saygısızlık yapma, saygısızlık yapma! (Gürültüler)

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Başka kasetler var, onları da yayınlayın!

BAŞKAN – Devam ediniz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Şimdi…

HAMZA DAĞ (İzmir) - Genel Başkanına söyleseydin “Bunlar iddiadır.” diye, “Yayınlamayalım.” deseydin.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Siz istediğiniz kadar laf atın.

Şimdi, buraya çıkan…

HAMZA DAĞ (İzmir) – Diyemezsin! Diyemezsin! “Diktatör” diyorsunuz…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – …konuşmacılar, Sayın Başbakanla oğlu arasında geçen konuşmanın, doğal olarak, Sayın Başbakan tarafından “montaj” olarak nitelendirilmiş olması nedeniyle “montaj” olduğunu söyleyecekler.

ALİ AYDINLIOĞLU (Balıkesir) - Değil mi montaj?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Ama insan Başbakanı savunmaya çalışırken biraz dersini çalışır, ona göre çıkar. “17 Aralıkta Sayın Başbakan Şebiarus törenlerindeymiş. Dolayısıyla, Şebiarus törenlerinde olan Başbakanın bu konuşmayı yapması mümkün değil.”

YILMAZ TUNÇ (Bartın) - 17 Aralıkta demedi ya, o iddia edilen montajla ilgili… Çarpıtıyorsun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Şimdi, bu konuşmayı yapan kişi İnternet’e girse, Başbakanlığın sitesine girse Başbakanın Şebiarus’daki konuşmasının saat kaçta olduğunu görebilir.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – 13.48’de.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Evet, çok güzel, çok güzel.

Sabah, ne zaman arıyor Sayın Başbakan oğlunu? Sabah sekizde. İkinci arama ne zaman? Saat on biri geçe. Başbakan Ankara’da daha, Şebiarus’a gitmemiş. Üçüncü konuşmayı ne zaman yapıyor? Gece, Şebiarus saatinde değil.

Bakın, Başbakanı savunayım derken Başbakanın bu konuşmaları yaptığını teyit etmiş oldunuz.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Hiçbir teyit eden yok. Ne biçim çarpıtıyorsunuz ya, bravo size!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Doğruyu söylemiyorsunuz. Biraz önce bir çukura düşmekten bahsediyordunuz, o sözünü ettiğiniz çukura siz düştünüz. (Gürültüler)

RECEP ÖZEL (Isparta) - Hadi oradan be!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Sayın Başbakan zaten o çukurda, çıkmak için çabalıyor. Çıkmasını arzu ederim ama çıkmasını mümkün görmüyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – Allah, Allah!

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Ören.

HASAN ÖREN (Manisa) – Çıkan hatip yaptığım konuşmayla ilgili yalan ve yanlış bilgi aktardığımı söyledi…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Evet.

HASAN ÖREN (Manisa) – …şahsımla ilgili. İç Tüzük’ün 69’uncu maddesine göre söz istiyorum.

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Ben hatiple ilgili hiçbir şey söylemedim Sayın  Başkan.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Sayın Başkan, hiçbir şey konuşulmadı ki.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Sataşma yok ki.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Vallahi helal olsun, çok tarafsız yönetiyorsunuz!

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Ören.

2.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, Ankara Milletvekili Fatih Şahin’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın  milletvekilleri, tahmin ediyorum, çıkan arkadaşımız, Erdoğan Bayraktar’ın eline verilen o istifa dilekçesinin Başbakanı korumayla ilgili gerekçesini okur gibi -kendisinin eline verilmiş- geldi burada bunu okudu.

FATİH ŞAHİN (Ankara) – “İşsizliği” ne yapıyorsun, sizin elinize mi veriyorlar öyle! Sizin demek ki elinize veriyorlar.

HASAN ÖREN (Devamla) - Vekil olarak bunun dışında yapacağınız bir şey yok. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Peki, siz bu “paralel devlet” dediğiniz, siz bu “cemaat” dediğiniz, siz bu örgütle iç içe değil miydiniz? Bu kasetler dün sizin işinize yarar iken Gaziantep mitinglerinde Başbakan bunları anlatır iken problem yoktu. O zaman cemaatle hizmet alışverişinde bulunuyordunuz. Şimdi, cemaat bu usulsüzlükleri, bu yolsuzlukları, bu hırsızlıkları iddia üzerine ortaya çıkardığından dolayı kızıyorsunuz. Niye kızıyorsunuz? İstediğini siz verdiniz. Siz demediniz mi, siz söylemediniz mi “Ey Hoca Efendi, Türkiye’deki topraklar seni bekliyor, Türkiye sana hasret, gel.” diyen siz değil misiniz?

GÖKCEN ÖZDOĞAN ENÇ (Antalya) – Hâlâ bekliyoruz.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Hâlâ bekliyoruz ya, hâlâ gelsin diyoruz.

HASAN ÖREN (Devamla) – O söylediğiniz cemaat şimdi örgüt mü oldu? Kendi kendinize çelişkiye düşmeyin. Bu hırsızlıkla ilgili, bu yolsuzlukla ilgili…

MUHAMMET BİLAL MACİT (İstanbul) – Siz ne diyordunuz dün onlarla ilgili peki?

HASAN ÖREN (Devamla) – …30 Mart sandıklarında bunun hesabını vereceksiniz. Başbakan da Bilal Erdoğan da hakkındaki iddialarla ilgili konuları… Bu araştırma komisyonuna verin oylarınızı, kuralım bu araştırma komisyonunu gerçekleri hep beraber görelim. Arzu ediyor iseniz paralel devletle ilgili de ayrıca bir araştırma komisyonu kuralım, sizi düştüğünüz bu batağın içerisinden çıkarma görevini de…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Hadi oradan be, kim batağın içerisinde!

HASAN ÖREN (Devamla) – …bu muhalefet üstlensin ve yerine getirsin.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Lehinde Antalya Milletvekili Mehmet Günal.

Bir dakika Sayın  Günal.

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Sayın Başkan, özür dilerim, herhâlde ifade etmeme gerek yok. Elime bir metnin tutuşturulduğunu ifade etti. Bu, açık bir sataşmadır, cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN - Bir dakika Sayın Günal, görmedim Sayın Şahin’i.

Bir dakikanızı rica edebilir miyim Sayın Günal.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Mehmet Bey, sizinle alakalı değil.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Yani güzel de Sayın Başkanım, metnin tutuşturulması sataşma mı, ben onu anlamadım da onu dinliyorum.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sataşma, sataşma…

BAŞKAN – Şimdi, ne dediğini tam ben duyamadım Sayın Günal, onun için kusura bakmayın.

Ne dediğinizi ben anlayamadım Sayın Şahin.

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Sayın Başkan, elime bir metin tutuşturulduğunu ve bunu burada okuduğumu ifade etti. Bu açıkça bir sataşmadır, 69’uncu maddeye göre söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Şahin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Teşekkür ederim.

3.- Ankara Milletvekili Fatih Şahin’in, Manisa Milletvekili Hasan Ören’in sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

FATİH ŞAHİN (Ankara) – Biz, on iki yıl boyunca, bu kürsüde her zaman milletimizin sesi olduk, her zaman milletimizin menfaatlerinin takipçisi olduk. Dönün, kendi siyasi geçmişinize, tarihinize bakın.

 

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Önce kendi menfaatinizin…

FATİH ŞAHİN (Devamla) – 1960 darbesini gerçekleştirenlerin peşinden nasıl koştuysanız, nasıl dezenformasyonla, yalanla, karalamayla 1960 darbesini gerçekleştirdiyseniz… (CHP sıralarından gürültüler)

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – 1960 darbesinde de…

MEHMET MUŞ (İstanbul) - Kâğıttan kaplana sorun, kâğıttan kaplana!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …bugün de aynı şekilde…

MEHMET MUŞ (İstanbul) - İçinizdeki kâğıttan kaplanlara sorun!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …bileğimizi bükememenin kırıklığı…

MEHMET MUŞ (İstanbul) - İçinizdeki kâğıttan kaplanlara sorun!

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Para kasalarını söyle!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …ezikliği içerisinde gelip burada bize ve milletimize hakaret ediyorsunuz.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Para kasalarını söyle!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Biz, milletimizin menfaatlerinin koruyucusu, kollayıcısıyız. (CHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen, sessiz dinleyiniz.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Hamam keselerindeki paraları söyle, bırak öbür şeyi!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Saygıdeğer milletvekilleri, bu devlet içerisinde çöreklenmiş, bu asalak, bu taşeron örgütü deşifre etmek, etkisiz hâle getirmek, tasfiye etmek; millet önünde, devlet önünde, hukuk önünde, tarih önünde bunlardan hesap sormak, bizim en büyük sorumluluğumuzdur.

HASAN ÖREN (Manisa) – Cemaatin ne ilgisi var?

FATİH ŞAHİN (Devamla) – Bu sorumluluğumuzu da yerine getireceğiz. Daha tarih olmamış, çok yakın geçmişteki birçok karanlık olayın nasıl aydınlatıldığını, önümüzdeki günlerde hep beraber göreceğiz. Gelin, hep beraber siyaset kurumuna sahip çıkalım…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Gelin, soruşturma komisyonu kuralım, soruşturalım!

FATİH ŞAHİN (Devamla) – …bu ülkenin menfaatlerini koruyalım diyorum, teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şahin.

VIII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- CHP Grubunun, Manisa Milletvekili Hasan Ören ve 21 milletvekili tarafından yolsuzluk ve rüşvet olayları ile bu olayların ülkeye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla 27/1/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Günal.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, Dombra’yı bile çalmışlar.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Geçeyim mi Başkanım, var mı başka bir şey?

BAŞKAN – Buyurunuz efendim, buyurunuz.

Buyurunuz Sayın Günal.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, önemli bir konu konuşuyoruz ama işi böyle, bir karşılıklı sataşma, savunma, açıklama modundan ziyade işin ne olduğuna bakarak karar vermemiz lazım. Bir araştırma önergesi açılması demek, doğrudan isnat edilen şeyi kabul etmek demek değildir; tam tersine, o konuda eğer bir sıkıntı yoksa araştırılır -daha önce onlarca defa yapılmıştır- raporu hazırlanır, konulur, bir kere ona önce hepimizin bir kanaat getirmesi lazım. Burada söylenen şey: “Bir grup önerisi gelmiş, bu konu önemlidir, araştıralım.” deniliyor.

Şimdi, tabii ki 17 Aralıktan bu tarafa olan şeyler hiçbirimizin tasvip edeceği ya da kolayca kabulleneceği şeyler değil, sizler için de aynısı geçerli. Ben, şimdi size teknik şeyler soracağım yani işin içeriğine -herkes dinlediği için- oralara girmiyorum, anlamadığım noktaları soracağım; arkadaşlarım da söylerse sataşmak yerine, bildikleri varsa, bana bilgi verirlerse -buradan veya özel olarak- memnun olurum, dün akşam bir kısmını değerli bakanlarımıza da sordum. Aslında, en son okuyacağım bir şey vardı ama baştan size bir pasaj okuyacağım, sonra kimin söylediğini söyleyeceğim; benim sözüm değil, kayda geçmesi için söylüyorum, diyor ki: “Tarih, 17 Aralık 2013 tarihini paralel devletin tasfiyesinin başladığı süreç veya Tayip Erdoğan’ın kendisine karşı darbeyi önleme tarihi olarak kaydetmekten ziyade, Tayip Erdoğan’ın sivil darbesi olarak kayda geçirecektir.” Bunun arkasından da bu olanları sıralayıp HSYK, İnternet ve MİT Yasası’nın Türkiye’yi bir muhaberat devletine dönüştürerek her türlü kurumu ve bireyi MİT’e “online” olarak bağımlı hâle getireceğini içeren bir tasarı olarak bunların sivil darbenin istinat duvarları olduğunu söylüyor. Kim söylüyor? Şimdi “paralel devlet” diye kavga ettiğiniz cemaat gibi, geçmişte beraber olduğunuz Cengiz Çandar söylüyor. Şimdi, işin özeti, karşı savunma ve saldırı silahlarının donanımı olarak burada bir sürü kanunu çıkarıyoruz.

Değerli arkadaşlar, onun için, Sayın Şahin “Konya’daymış.” dedi. Ben hemen tıkladım, baktım; 17 Aralık tarihi, Başbakan canlı yayında, Kanal 24 ve TGRT’nin yayına baktım, ikisi de 13.48’de başlıyor; 13.48, öğlen. Şimdi, bunlarla şeyi anlatamayız, onu konuşmayın, içeriğini konuşun. Konya’dan da konuşulur telefonla, Ankara’dan da konuşulur. “Bunun içeriği doğru değildir, zinhar böyle hiçbir konuşma geçmemiştir. Sayın Başbakan ne o gün oğluyla konuşmuştur ne başkasıyla konuşmuştur.” deyin. Yani Konya’daydı, şuradaydı buradaydı demenin bir açıklaması yok, onu tartışmayalım. Yani teknoloji var, dünyanın öbür tarafından da olsa arayabiliriz.

Bakın, şimdi ben size teknik soru soracağım, onun için diyorum işin tekniğine bakalım diye. Açınca görünüyor, bütün arkadaşlarımız uzman oldular maşallah! “Bu montaj.” Montaj nedir? Dün gece sordum, Sayın Bakandan cevap alamadım, her şeye cevap veriyordular. Televizyon kapalı olduğu için, sizler de bir kısmınız olmadığı için buradan göremediniz. Montaj nedir? Diyor ki: “Ayrı ayrı parça, kayıt ve görüntüleri birleştirerek kullanılacak işe uygun hâle getirme veya “assembly” etme, parçaları birleştirme, montaj sanayisi.” gibi şeyler söylüyor. Bakıyorum, sinemada var, fotoğrafta var, görüntüde var ama “seste montaj” diye bir şey duymadım yani montaj demek başka bir şey. Şunu diyeceksiniz: “Kardeşim, bunun içeriği yanlıştır, yalandır, iftiradır.”

ŞUAY ALPAY (Elâzığ) – Yalandır, yanlıştır!

MEHMET GÜNAL (Devamla) - “Bu bir montajdır.” Olabilir.

Konuşmanın bir kısmını kesmiş olabilir, bir kısmını, işine gelen kısmını koymuştur, o başka bir şey. Bir şey söylüyorum, teknik olarak tartışmamız gereken konuyu söylüyorum.

İkincisi, dünden beri konuşuyoruz. Burada ne diyoruz: “Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu.” Şimdi, Sayın Başbakan… Tanımla ilgili soracağım dedim ya, benimkiler teknik, siyasi kısmını konuşmuyorum, herkes konuşuyor. “Yolsuzluk” tanımı yapmış Sayın Başbakan: “Ben yolsuzluk deyince şunu anlarım: Devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu?” Yani “Devletin kasasından çıkmayıp… Biz özel sektöre kolaylaştırma yaptığımız takdirde, bazı işleri kolay yoldan yapıverirsek, usulsüzlük yaparsak bu yolsuzluk olmaz.” diyor. Peki, elinde kullandığın… Sen Başbakan olmasan, sen bakan olmasan o işleri kolaylaştırma şansın var mı, yok. Kolaylaştırdığın insana kolaylık sağlarken karşılığını alıyor musun? O zaman “usulsüzlük” diyelim, “rüşvet” demeyelim. O yolsuzluk olmaz mı usulsüzlük olduğu zaman?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Gayrimeşru kazanç.

MEHMET GÜNAL (Devamla) - Yapmamanız gereken bir şeyi hatıra binaen bile yapsanız bu bir yolsuzluk mudur, illa ki para mı olması gerekiyor? Kardeşiniz için yaptınız, usulen mümkün değil, hukuken mümkün değil; bu yolsuzluk değil midir?

Üçüncü bir soru: Arkadaşlarımızın hepsi dünden beri konuşuyor, teknik tanım, kriptolu telefonlar… Bugün de TÜBİTAK açıklama yapmış. “Kriptolu telefon” ne demek? Başbakan açıklayınca dün grup konuşmasında, siz de oradaydınız galiba, dedi ki: “Kriptolu telefonlarımızı bile dinlemişler. Bunlar bu kadar alçak.” E, şimdi, ben bakıyorum o zaman, Sayın Başbakan -soruyorum kendisine, size, bilenlere; hepiniz biliyorsunuz- kriptolu telefonlarla mı konuşmuş, onları mı dinlemişler -ki kendisi söylüyor- bu yapılan montajlar o dinlemelerin içinden mi alınmış, onun için mi kızıyor; TÜBİTAK’taki BİLGEM’in Başkanını bundan dolayı mı almış? Yoksa açıklandığı gibi, daha önceden gelen “Böceklerle ilgili rapora ben müdahale etmedim.” diyor. Peki “Kriptolu telefonlarım dinlendi.” diye dün ayağa kaldırmak, herkesi töhmet altında bırakıp, buradaki insanları…

Bugün sabah Sayın Bakanın açıklaması var burada, Sayın Işık açıklama yapmış: 5 kişi hakkında soruşturma, şunlar alındı, bunlar yapıldı… Ne zaman? “Önceden bir talimat vermiştim ama onun devamı.” diyor.

Şimdi, tersinden baktığınız zaman “Benim kriptolu telefonlarımı dinlemişler.” demek bu dinlemenin kısmen doğru olduğunu gösteriyor mu? İçeriğini tartışmıyorum bakın, ben teknik konuşuyorum hâlâ. Bunun üstünden de TÜBİTAK’takileri, MAM’ın başındaki insanı alıyorsanız… Ha, bu, şu demektir: “Bize güvenilir telefon vermişlerdi, konuşuyorduk; bu da güvenilir değilmiş.” sonucu çıkıyor buradan.

Hayır, soruyorum şimdi, anlatın burada, benim anladığımı söylüyorum: Neden o zaman bugün TÜBİTAK’ta birkaç kişi birden görevden alınıyor, bu kriptolu telefon işi nedir, herkese kaç tane verilir, Başbakana kaç tane vermişlerdir, oğlunda da var mıdır diye ben merak ediyorum; ben orasına bakarım. İçeriğini yine teknik olarak mahkemeler inceler, montaj olup olmadığına… Teknik konular, bilirkişi… Nasıl ki hani incelemişlerdi, hatırlarsınız CD’nin içerisinde çıkmıştı, TÜBİTAK’ın da raporu vardı ama hani mahkeme bunu dikkate almamıştı; geçmiş tarihli programlara gelecek tarihli yüklemeler yapıldığı zaman da bilirkişi incelemişti hatırlarsanız. Dolayısıyla, burada mahkemelerde bilirkişi süreci vardır. Bunları gidip inceletmek lazım. Peşinen kabul etmek de doğru değildir. Bakın, ben içeriğini hâlâ söylemiyorum, orası ayrı bir şeydir; mahkemeye intikal eder, bakar arkadaşlarımız, teknik kurul da kararını verir.

Şimdi, burada yapılan çalışmalara bakıyoruz, arkasından aynı gün dinlemelerle ilgili de manşetler var “7 bin kişi dinlenmiş.” Ya, günaydın! Yani siz hakikaten hangi devleti yönetiyorsunuz, hangi hükûmetin bakanlarısınız, hangi hükûmetin Başbakanısınız? Bu kadar süredir bunlar oluyor da hakikaten bilmiyorduysanız zaten hemen tası tarağı alıp gitmeniz lazım. E, biliyor da eğer ortak olduysanız, siz de suça ortaksınız. Bir taraftan “paralel devlet” diye şimdi bunlara bakıp, onun arkasından böyle bir şeye girmek hakikaten çok enteresan geliyor. Yani paralel devlet diye söylüyorsunuz. Az önce “bölücü örgüt, paralel örgüt” dedi Sayın Şahin. E, gerçek paralel devlet güneydoğuda kurulmuş, rest çekiyorlar “Biz özerkliğimizi ilan ettik.” diyorlar. Onunla niye mücadele etmiyorsunuz da kaç senedir müzakereye başladınız? Şimdi, paralel devlet var orada zaten, onunla niye mücadele etmiyorsunuz? Bütün topuyla, tüfeğiyle, MİT Yasası, HSYK’sı, İnternet yasası diye buraya çıkardınız.

Onun için, lütfen, her seferinde bir paralel devlet, bir faiz lobisi, bir günah keçisi aramayın. Varsa bir sorun, gelin, hep beraber çözmemiz gerekiyorsa, araştırma komisyonu kuracaksak, herhangi bir düzenleme yapacaksak yapalım bunları. Bundan yana bir sıkıntı yok.

“Faiz lobisi” diyorsunuz, sonra kalkıyor Sayın Başbakan bir daha suçluyor. Bu taraftan bakıyoruz Merkez Bankası Başkanı, tam tersine 4-5 puan birden artırıyor. O zaman ben de soruyorum doğal olarak: Faiz lobisi içeride mi, dışarda mı, kim?

Bankalara söylüyorsunuz; kaç senedir bankalar en fazla kârı eden değil mi? İlk 10 vergi veren kurumun 8 tanesi banka. E, şimdi kimi kime... Sonra da kalkıyor diyor ki: “Bunlara yatırmayın, bunlar bizi sıkıntıya düşürüyor, kamu bankalarına yatırın.” Günaydın Sayın Başbakan! Kamu bankaları da o ilk 8 bankanın içerisinde.

Şimdi, bunları doğru söylemezseniz, kalkıp burada sadece karşılıklı sataşmayla, atışmayla olmaz. Bir sorun varsa bunun müsebbibi sizsiniz. Paralel devlet orada oluşmuşsa onun müsebbibi sizsiniz, dinlemeleri yapıyorsa... Nereden biliyorsun? Şimdi, TÜBİTAK’taki gibi... MİT’e yetki verdik, her şeyi MİT izliyor. MİT’in içinde olmadıklarından emin misiniz? Acaba yerleşememişler midir, yoksa orada da adamları var mıdır? Yarın oradan da çıkarsa MİT’in de tamamını kapatıp onları da mı görevden alacaksınız? Onun için, lütfen gelin bu yolsuzlukların üzerine gidelim, peşinen tavırlı olmuyoruz ama bunların da açıklanması için bir komisyon kurulup incelenmesi gerekir diyor, lehinde olduğumuz söylüyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Günal.

Aleyhinde, İstanbul Milletvekili Metin Külünk.

Buyurunuz Sayın Külünk. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri kalbî duygularla selamlıyorum.

Siyaset sandık ve millet üzerinden şekillenecek bu ülkede, muhalefete kasetlerden de iktidar çıkmayacak, hiç boşuna uğraşmayın. Bu milletin siyasi basireti ve siyasi feraseti bu ülke üzerindeki operasyonları algılamaya ve bu operasyonların sandık üzerinden bozulmasına yetecek kadar güçlüdür. Bu millet koyun sürüsü değildir, akıl merkezidir. Yükselen Türkiye'nin akıl merkezi sandıktır, millettir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

17 Aralıktan bu yana, siz, geçmişte en ağır mağduriyetlerini yaşadığınız kasetler üzerinden iktidar devşirmeye kalkıyorsunuz. Siz, 17 Aralıktan bu yana…

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Ne tarafı işaret ediyorsun Sayın Külünk? Ne tarafı işaret ediyorsan tam göster!

METİN KÜLÜNK (Devamla) - …Gezi üzerinden başarılamayanı 17 Aralıkta kasetler üzerinden bir darbe girişimiyle başarıp iktidar olmaya çalışıyorsunuz. Bu size yakışmıyor ya! Benim bildiğim, Cumhuriyet Halk Partisi söz sırası geldi mi devletin kurucu aklı olarak kendini ifade eder.

Arkadaşlar, devlet, tarihinin en önemli virajlarından birini dönüyor. Bu ülkeyi birileri küresel bir aklın emrinde teslim almak istiyor; bunu dün sokak üzerinden denediler, bugün kaset üzerinden deniyorlar. Siz bu oyunu anlamayacak mısınız?

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – Sizi küresel güç iktidar yaptı.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Siz, siz bu tezgâhı bozmak için Parlamentonun iradesinin ardında dimdik durmayacak mısınız? Devleti teslim almak istiyorlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASAN ÖREN (Manisa) – O kim, almak isteyen kim?

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Milletin 1071’de kurduğu bu devleti teslim almak istiyorlar, siz de bu oyunun parçasısınız.

HASAN ÖREN (Manisa) – Almak isteyen kim? Yol arkadaşlarınız mı?

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sizi getirenler onlar zaten.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Efendim, paralel örgüt sizinle kol kolaydı.

HASAN ÖREN (Manisa) – Yol arkadaşlarınız mı?

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Bizimle değil, sizinle kol kolaydı.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Peki, siz, 12 Mart darbesini eğer cuntacılar başarsaydı ardında durmayacak mıydınız? Siz 27 Mayısın ardında durmadınız mı? Siz 28 Şubatçı generallerle kol kola girmediniz mi? (CHP sıralarından gürültüler) Şimdi de aynı aklınız “...”(x) diyen Türkiye’ye tahammül edemeyenlerin, Türkiye'nin uçak gemisi yapmasına tahammül edemeyenlerin, Türkiye'nin küresel ilişkilerde insani tutumu merkeze koymasını hazmedemeyenlerin, Türkiye’yi belli bir merkezden dünyayı dizayn ettikleri gibi tarif edenlerin oyuncağından başka hiçbir şey değilsiniz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler)

HASAN ÖREN (Manisa) – Sen kime söylüyorsun anladım. Sen Hakan Şükür’e söylüyorsun bu lafları, anladım.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Üzülüyorum, sizin adınıza üzülüyorum. Gelin, bizimle hesaplaşmak istiyorsanız…

HASAN ÖREN (Manisa) – Hakan Şükür bunun cevabını verir sana.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – …bak, bizimle hesaplaşmak istiyorsanız, hodri meydan, hodri meydan, sandığa!

Size tarihinizi hatırlatırım.

KEMAL EKİNCİ (Bursa) – Bırak şu tarihi artık hatırlatmayı, güne gel, güne. Hâlâ tarihten konuşuyorsun!

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Hareket Ordusunun İstanbul’u işgal ettiğindeki talanlarını hatırlatırım. Bugün Kemal Derviş’le kol kola girerek yaptıklarınızı…

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Kemal Derviş sayesinde ayakta kaldık.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – …2001 krizinde Türkiye’yi IMF memurlarının kapısında köle edişinizi hatırlatırım. Size, Türkiye’yi 1947’den bu yana teslim ettiğiniz IMF’e bu milletin trilyonlarca dolar alın terinin peşkeş çekilmesini hatırlatırım. Size, tarihinizdeki, milletin değerlerini nasıl çaldığınızı hatırlatırım. Sizin tarih düşmanlığınızı, Osmanlı düşmanlığınızı, Genç Osman düşmanlığınızı hatırlatırım.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Size de Türk düşmanlığınızı hatırlatırız, Türk düşmanlığınızı.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Bizimle sakın ha, yolsuzluklar üzerinden hesaplaşmaya kalkmayın.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Ne haddimize ya, ne haddimize!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hesap ver, hesap! Hesap versin Tayyip, hesap!

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Sayın Başbakanımızla ilgili yayınlanan kaset de açık açık söylüyorum: Çakma ve beceriksiz bir kaset, çakma olduğu her hâlinden belli olan bir kaset. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hesap, hesap…

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Başbakan öyle demiyor, sizi kandırıyorlar.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - İki gündür bu kürsüden bu devletin Başkanına etmediğiniz hakaret kalmadı. Siz büyük oyunun parçası olduğunuzu unutuyorsunuz. Bu milletin bu oyunları bozmaya gücü yeter ama üzülerek ifade ediyorum ki, ana muhalefet partisine siyasi akıl vermeye… Maalesef, ana muhalefet partisinin siyasi aklı bütün kapılarını, toplumun dipten gelen dalgasını algılamaya müsait olmadığı için, üzülerek ifade ediyorum, millet size bunu kazandıramıyor.

Kasetin arkasına düştünüz. Arkadaşlar, elinizde patlayacak, patladı da.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Patladı ya!

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Sen merak etme! Sen üzülme!

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Bak, söylüyorum buradan: Ses uzmanları kaseti aldılar, teknik olarak incelediler ve üzerinde…

HASAN ÖREN (Manisa) – Ne zaman? 24 saatte.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - …vardıkları nokta, çakma bir kaset olduğudur.

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Paralar nerede, paralar!

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Size tavsiye ediyorum: Ne kaset üzerinden bir iktidar devşirmeye çalışın ne de 17 Aralık darbe girişiminin arkasında durarak bir iktidar devşirmeye çalışın.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Metin, şirketlerinin Rıza Sarraf’la ilişkisini anlatır mısın.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Eğer, bugün, bu ülkenin on yılda geldiği nokta küresel ölçekte bir karşılık bulmasaydı siz mutlu olurdunuz. Biliyorum ki dolar 3 bin lira olsa siz mutlu olacaksınız çünkü döneceksiniz, doların 3 bin lira oluşu üzerinden iktidar devşirmeye çalışacaksınız. Oysa, siyaset milletle yapılır, siyaset sokaktan yapılmaz.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Onu yapan sizsiniz; krizden devşiren, kriz siyaseti yapan sizsiniz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Siyaset devletin paralarını çalmak değildir.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Sokağı tahrik ediyorsunuz. Ukrayna’yı çağrıştırıyorsunuz. Altında kalacaksınız, altında! Ukrayna rüyalarınız boşa çıkacak, Ukrayna hayalleriniz boşa çıkacak.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Biz rüya görmüyoruz, gerçekleri görüyoruz.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Hani “Pravda”lar var ya, hani o merkez medyanın “Pravda”ları var ya, sürekli Ukrayna’yla özdeştirdikleri.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kaçacaksınız, kaçacaksınız…

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Boşuna uğraşıyorsunuz; aç tavuk kendini darı ambarında görür, boşuna uğraşıyorsunuz. Eğer, bizle hesaplaşacaksınız…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Abbas yolcu!

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Bak, bizi buradan ikide bir tehdit etmeye kalkmayın. Hodri meydan diyoruz size! Aha sandık! Aha 30 Mart! Gelirsiniz sandığa…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Göreceksiniz 30 Martta, göreceksiniz!

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Biz, ya Allah’ın önünde boyun eğeriz ya da sandıkta milletin iradesinin önünde.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Dürüst olmak lazım.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Üzülerek ifade ediyorum ki, paralel örgütten iktidar umuyorsunuz. (CHP sıralarından gürültüler) Sizin, daha üç yıl evvel, iki yıl evvel, grup başkan vekiliniz böyle bir ağır travmayı yaşamadı mı? Sizin arkadaşlarınız yaşamadı mı? Şimdi, yapılması gereken…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Rıza Sarraf’la irtibatını anlat.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Eğer siz devleti önceleyen bir siyasi hareketseniz…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bırak bu hikâyeleri, Rıza Sarraf kim? Anlat, anlat.

METİN KÜLÜNK (Devamla) - …siz, bu topraklarda bu milletin kurduğu -devletin bekasını savunduğunuzu iddia ediyorsanız- Türkiye’yi çeteler üzerinden -hangi noktada olursa olsun, dün bizim yanımızda olsun ya da olmasın- küresel finans oligarklarının emrine vermek isteyen ve millî devleti yok etmek isteyen, bu topraklardaki Türklerle Kürtlerin ittifakını bozmak isteyen bu operasyonun karşısında, siyasetin yanında dururdunuz. (CHP sıralarından gürültüler) Ama sizde bu basiret de yok, bu feraset de yok, üzülerek ifade ediyorum ki.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Yarın da başka şeyden şikâyet edersiniz ha.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bırak o hikâyeleri.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Onun için, saygıdeğer milletvekilleri, çok şükür Allah’a, bu operasyon da, bu darbe girişimi de savuşturulmuştur. Bu millet bireylerin yolsuzluğunun arkasında hiçbir zaman durmamıştır.

Bir kez daha söylüyoruz: Bizi bu kürsüden iki de bir itham etmekten, hakaret etmekten vazgeçin.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Paralar nerede?

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Unutmayın ki, AK PARTİ Grubu bütün bireyleriyle, Genel Başkanı ve Başbakanı, tüm teşkilatlarıyla bu ülkenin yükselen Türkiye olma yolunda kararlılıkla yürüyen, millet sevdalısı olan bu kadroları itham etmekten vazgeçin.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Hırsızları mı koruyacaksınız, hırsızları mı? Fezlekeler niye gelmiyor Meclise, onu anlatın.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Bizimle bu anlamda hesaplaşma duygunuzu terk edin.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Meclis soruşturması açılması önergesini verdik, hadi bakalım.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Bizimle hesaplaşacaksanız sandıkta… İkide bir bu kürsü üzerinden bizi itham edecek alışkanlıklarınızdan vazgeçin.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Külünk.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın konuşmacı konuşmasında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunu doğrudan itham eden değerlendirmeler yapmıştır. Söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.(CHP sıralarından alkışlar)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

4.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Değerli milletvekilleri, Türkiye 17 Aralıkta bir rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla uyandı, o tarihten bu yana da Türkiye'nin gündemi değişti. Hükûmetteki 4 bakan istifa etmek  zorunda kaldı. İstifa eden bakanlardan birisi “Ben istifa etmeyeceğim, asıl Sayın Başbakan istifa etmelidir.” açıklamasında bulundu, “Çünkü benim bütün yaptıklarım Sayın Başbakanın talimatıyla olmuştur.” dedi.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – “Hukukidir.” dedi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – “Sayın Başbakanın talimatıyla olmuştur.” dedi. Siz onlara bakın…

FARUK IŞIK (Muş) – Kendi kasetinizden de bahsedin isterseniz.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Başka ne dedi?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Hayır, “Sayın Başbakanın talimatıyla, kanunun bana verdiği yetkileri kullanarak yaptım.”

FARUK IŞIK (Muş) – Kendi kasetinizden de bahsedin, kendi kasetinizden.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Yani sayın bakan şunu demek istiyor: “Sayın Başbakan bu talimatı ne için verdi, kimin için verdi; o talimatı bana vermesi için ona kimler gitti, onunla Başbakan arasında ne oldu ben bunu bilemem.” anlamında bir değerlendirme yaptı.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – “Talimat” demedi, “onayladı” dedi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Aynen, talimatı açın, okuyun. Başbakanınızı savunacaksanız onun demeçlerini, bakanın demeçlerini okuyun.

Değerli milletvekilleri, konu budur. Bakın, biz Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunu, Hükûmetteki bu yolsuzluk iddialarına bulaşmış kimselerden ayırıyoruz. Hükûmetin diğer mensuplarını yine, o yolsuzluk iddiasına bulaşmış bakanlardan ayırıyoruz. İnanın, Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olsa, bakanları böyle bir işe bulaşsa biz o bakanları partimizden ihraç ederiz ve yargının önüne çıkarırız. (CHP sıralarından alkışlar)

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Sarıgül’ü ne yaptınız, Sarıgül’ü?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Benim, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuna tavsiyem şudur…

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Sarıgül’ü niye aldınız?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) –  Kimse Türkiye'nin Ukrayna olmasını istemiyor ama sizin içinizden birileri Marcos olma yolunda, Marcos. (AK PARTİ sırlarından gürültüler)

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Ya, ihracı bırak. Sarıgül’ü niye aldınız? Yapacağını bırak, yaptığına bak, yaptığına!

BAŞKAN – Lütfen, sessizce dinleyiniz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Marcoslara destek vermeyin. Bir gün sokağa çıkamayacaksınız korkarım. (CHP sıralarından alkışlar)

FARUK IŞIK (Muş) – Sizin kendi kasetinizden de bahsedin biraz! Sizin de bir kasetiniz vardı, ondan da biraz bahsedin!

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Faruk Bey, Faruk Bey…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Bana terbiyesizlik yapıyor.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Hamzaçebi.

VIII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- CHP Grubunun, Manisa Milletvekili Hasan Ören ve 21 milletvekili tarafından yolsuzluk ve rüşvet olayları ile bu olayların ülkeye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla 27/1/2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 26 Şubat 2014 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 17.55

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 18.08

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Beşinci Oturumu açıyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır. Okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım:

4.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma gün ve saatlerinin yeniden düzenlenmesine; gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında bulunan 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bu kısmın 3’üncü sırasına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 26/02/2014 çarşamba günü (bugün) yaptığı toplantıda siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından, İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince, grubumuzun aşağıdaki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Mahir Ünal

Kahramanmaraş

AK PARTİ Grup Başkan Vekili

Öneri :

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında bulunan 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bu kısmın 3’üncü sırasına alınması ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesi,

Genel Kurulun;

Haftalık çalışma günlerinin dışında 28 Şubat, 1, 2 ve 3 Mart 2014 cuma, cumartesi, pazar ve pazartesi günleri saat 14.00'te toplanarak, bu birleşimlerinde gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesi;

26 Şubat 2014 Çarşamba günkü (bugün) birleşiminde 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

27 Şubat 2014 Perşembe günkü birleşiminde 455 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

28 Şubat 2014 Cuma günkü birleşiminde 377 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

1 Mart 2014 Cumartesi günkü birleşiminde 538 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

2 Mart 2014 Pazar günkü birleşiminde 471 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

3 Mart 2014 Pazartesi günkü birleşiminde 462 sıra sayılı Kanun Tasarısı’na kadar olan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar;

Yukarıda belirtilen birleşimlerde gece 24.00'te günlük programın tamamlanamaması hâlinde günlük programın tamamlanmasına kadar;

çalışmalarını sürdürmesi;

562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi ve bölümlerinin ekteki cetveldeki şekliyle olması,

Önerilmiştir.

562 sıra sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/884)

BÖLÜMLER

BÖLÜM MADDELERİ

BÖLÜMDEKİ MADDE SAYISI

1. BÖLÜM

1 ila 15’inci maddeler

15

2. BÖLÜM

16 ila 29’uncu maddeler (Çerçeve 16’ncı madde ile ihdas olunan 15/A ve 15/B maddeleri çerçeve 27’nci

maddeye bağlı (1), (2), (3) ve (4) numaralı fıkraları, (5)

numaralı fıkranın (a), (b) ve ( c) bentleri, (6) numaralı fıkrası ile ( 7 ve 8) numaralı fıkraları dâhil)

23

TOPLAM MADDE SAYISI

38

 

BAŞKAN – Lehinde, İstanbul Milletvekili Bülent Turan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Turan.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan AK PARTİ grup önerimiz lehinde partimiz adına söz aldım. Öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, sabahtan beri, hatta dünden beri hepinizin şahit olduğu, zaman zaman Meclisin gerildiği, zaman zaman birbirimizi daha iyi anladığımız, zaman zaman üst perdeden, zaman zaman daha makul bir tarzda konuşmalarla özellikle 17 Aralık sonrası operasyonları ve daha da özelde Sayın Başbakana ithaf edilen, dün basında çıkan malum kasetle ilgili âdeta yargılamanın yapıldığı, savunmanın alındığı, hatta hâkim ve savcı olmaktan öte infaz memurluğuna başlandığı, infazın başladığı bir süreci yaşıyoruz. Keşke hukuk herkes için eşit olabilse, keşke herkes kendi fikrinde olmayan insanlarla ilgili daha makul davranabilse, keşke daha prensipli olabilsek.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bunu şimdi mi anladınız? Ergenekon’da, Balyoz’da bize “darbeci” diyordunuz.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Ben hiç germeyeceğim, Sevgili Vekilim, ben hiç germeyeceğim.

Biliyorsunuz, hurdacı bağırır, sarraf susar. Ben sakin konuşacağım. sözümüz var, konuşacağımız var. İzin verin, konuşayım.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ergenekon’da çıkıp paralel yapının televizyonlarda konuşuyordun.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Bak, sabahtan beri siz konuşuyorsunuz, izin verin, konuşacağım. Yine buradayız, konuşuruz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ne oldu?

BÜLENT TURAN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, benim üzüldüğüm şu -madem öyle bir giriş yapmamı talep ettiniz- 17 Aralıktan bugüne olan süreçlere baktığımızda artık 75 milyonun anladığı, Türkiye’de çöreklenmiş bir yapının, Türkiye’de devlete rağmen iş yapmak iddiası olan bir yapının nasıl partilere yön verdiği, nasıl siyaseti şekillendirdiği herkesçe malum hâle geldi.

Gönlüm isterdi ki doksan yıllık, bu ülkenin en kadim partilerinden CHP’li arkadaşlar da çıkıp “Bu, devlete karşı bir komplodur. AK PARTİ dün kuruldu, belki yarın olmayacaktır ama Türkiye dün de vardı, yarın da olacaktır. Bu operasyon Recep Tayyip Erdoğan’a olmaktan başka, bir devletin başkanına, bir devletin Başbakanına yöneltilen bir ithamdır, bir politikadır. Buna karşı durmak boynumuzun borcudur.” deselerdi.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – On bir yıldır siz niye görmediniz de bizim bir ayda görmemizi istiyorsunuz?

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Öyle değil ama, öyle değil. Yargının önünü açın, soruşturma komisyonu kuralım.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Bu, siyasetin kalitesini yükseltirdi, bu sizi de yüceltirdi. Ama maalesef daha dün Genel Başkanınız, birkaç sene önce sahte kasetlerden şikâyet ederken, montajdan şikâyet ederken gecenin bir yarısında gündeme gelen kasetle ilgili hiçbir mahkeme kararı yokken, hiçbir inceleme yokken âdeta…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Mahkeme kararı verdirmiyorsunuz ki, nasıl olsun? Hâkimleri, savcıları görevden alıyorsunuz.

BÜLENT TURAN (Devamla) - …o kaset sizin tarafınızdan incelenmiş, mahkeme bunu doğru kabul etmiş, infaza başlamış gibi bir tablo yaratmanız Millet Meclisini küçük duruma düşürüyor.

Bakınız, istikrarda, oy istikrarında en sağlam parti sizlersiniz. Neden bu kadar sıkıntıya rağmen -tırnak içerisinde- millet size bu konuda “Yürüyün arkanızdayız.” demiyor?

Bakınız, dün bu kürsülerden siz kasete karşıydınız. Kasetin mağduru sizdiniz, mahcup olan sizdiniz.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – O zaman elinizi açıp oynuyordunuz.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Ama bugün buraya çıkıyorsunuz, kaset mağdurları olarak “Hayır, bu yapılan yanlıştır.” demeniz gerekirken…

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Hiç dediniz mi? Üç yıldır dediniz mi? Kaset çıktığında dediniz mi?

BÜLENT TURAN (Devamla) – …çetecilerle  beraber, sözüm ona cemaatçilerle beraber oluyorsunuz. Milletimiz ariftir, izan sahibidir; bunları görüyor. O yüzden bir daha söylüyorum: AK PARTİ’nin on iki yıldan beri başarılı olmasının tek sebebi AK PARTİ’nin başarısı değil, keşke daha prensipli olabilsek.

Bakınız, kabul edin veya etmeyin, dün Genel Başkanınızın, grup toplantısında o kasetin tapelerini yayınlıyor olmasından bir hukukçu olarak, bir genç olarak -AK PARTİ’yi bir yana bırakın- bu ülkenin bir evladı olarak ben mahcup oldum. Geceleyin yayınlanmış, sabahleyin Mecliste bunlar doğruymuş gibi yargılanmaya başlandı.

Arkadaşlar, yarın sizin Genel Başkanınızın karşısında kongrede bir aday çıksa Genel Başkanınızla beraber bazı kasetleri ortaya koysa ne diyeceksiniz?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bizim partimiz o olayların içinde değil.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Daha öte söylüyorum: Eski Genel Başkanınız bir daha aday olsa, şu anki Genel Başkanınız eski Genel Başkanınızın kasetlerini yayınlamaya devam mı edecek? Böyle bir siyasi ahlak olabilir mi? TCK 134 şunu demiş, 136’da bunu demiş, cezaymış; hiç bunlar beni ilgilendirmiyor; o, savcıların işi.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Başkanım, önergeyle ilgili konuşmuyor.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Bir daha diyorum: Yayınlamak suçtur, TCK bağlamında iki yıldan  beş yıla kadar suç işlenmiştir. Ama konu bu değil. Suç olsun olmasın, siyaset ahlakı bunu gerektirir.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Önergeyle ilgili konuş Bülent.

KAMER GENÇ (Tunceli) – TÜRGEV’e sen ortak değil misin, TÜRGEV’e, TÜRGEV’e? Sen, TÜRGEV’in yönetiminde değil misin?

BÜLENT TURAN (Devamla) – Kaldı ki, Kamer Genç bağırsa bile, içinizdeki bazı insaflı, hukuka saygılı milletvekili arkadaşlarımız dediler ki arkadaşlar: “Dünkü tablo yanlıştır. Doksan yıllık bir partiye yakışmaz.” Sizler bunu söylediniz.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Önergeyle ilgili konuş, önergeyle ilgili.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Bakın, bir şeyi tespit etmek lazım: Ankara’da düne kadar size hakaret eden, küfreden, sembol isimlerinizi aşağılayan eski ülkücü birisini aday yaptınız.

TANJU ÖZCAN (Bolu) –   Sana ne ya, sana ne!

BÜLENT TURAN (Devamla) – İstanbul’da düne kadar hırsızlıktan attığınızı iddia ettiğiniz, klasörlerle poz verdiğiniz birisini İstanbul’a aday yaptınız. Bunlarla mutlaka hesaplaşması olacak kendi aranızda. Fakat bir şey daha söylüyorum: Bu hesaplaşma bununla bitmeyecek, artık bu saatten sonra, Atatürk’ün “İki eserimden biri CHP’dir.” dediği doksan yıllık CHP’nin daha makul, daha hakkaniyete uygun olan milletvekilleri o dünkü kötü tablonun, hukuka aykırı tablonun hesabını mutlaka onlardan soracaktır. İnsanlar utandılar o kasetlerden.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Akşama Haramzadelerin İnternet sitesini takip edin. Twitter’dan yeni yeni şeyler öğreneceksiniz, mahcup olursunuz.

BÜLENT TURAN (Devamla) - Bakınız, bir daha söylüyorum, 7 bin kişilik kaset yayınlandı; genel merkezinizin dinlendiği ortaya çıktı, toplanmadınız; kendi arkadaşlarınızla ilgili kasetler yayınlandı, toplanmadınız ama montaj olduğu, sahte olduğu her türlü hâliyle belli olan bir kasetten dolayı tuttunuz olağanüstü bir toplantı yaptınız.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Sen sadece paralardan bahset.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Meclis soruşturması açalım, sahte mi, gerçek mi araştıralım. Böyle atıp tutmakla olmaz.

BÜLENT TURAN (Devamla) - Ama, bir daha diyorum: Milletimiz irfan sahibidir, Tayyip Erdoğan’ı da tanır, Kemal Kılıçdaroğlu’nu da tanır.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Hiç merak etmeyin, kaygı duymayın.

BÜLENT TURAN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, bir daha, bir daha söylüyorum: “Bu kavganın kaybedeni önce CHP olacaktır.” Bu kaybedenin kim olduğunu çok kısa süre içerisinde, bir ay sonraki seçimlerde hep beraber göreceğiz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Abbas yolcu, bir ay sonra gider.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Paralar, paralar… Paralar neredeyse onu söyle.

BÜLENT TURAN (Devamla) - Milletimiz sahte kasetlere itibar etmiyor, etmeyecek. TRT yalanladı, bu konuyla ilgili bilirkişiler yalanladı, Bakanlık yalanladı, Başbakanlık yalanladı, illa gerçek diyorsunuz, gerçekse mahkeme hesabını sorar, bir daha söylüyorum. Ama, doğru veya gerçek olacağının kanaatini sizler yapmayacaksınız değerli arkadaşlarım.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kim soracak? Siz Yüce Divana gönderecek misiniz? Milletin vekili mi olacaksın, hırsızların mı onu söyle. Gerçekse Yüce Divana gönderecek misin, bu adamı gönderecek misiniz?

BÜLENT TURAN (Devamla) - Ali Bey, “Söyleyecek sözü olan söyler ya da susar.” diyor Hazreti Ebubekir.

BAŞKAN – Lütfen, karşılıklı konuşmayınız.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Gerçekse Yüce Divan için parmak kaldıracak mısın, onu söyle bana.

BÜLENT TURAN (Devamla) – Söz söylerseniz dinleriz ama bağırarak olmaz diye her zaman söylüyorum değerli arkadaşlar.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bir şey soruyorum, bir şey soruyorum.

BÜLENT TURAN (Devamla) - İnsan ne kadar az konuşursa o kadar çok düşündüğü ortaya çıkar; ne kadar çok bağırıyorsa o kadar az düşündüğü ortaya çıkar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sakin olacaksınız, düşüneceksiniz, konuşacaksınız; bu ülkenin parametreleri eskisi gibi değil.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bir şey soruyorum sana: Sen milletin vekili mi olacaksın, hırsızların mı vekili? Gerçek çıkarsa Yüce Divana gönderecek misin? Onu söyle bana, burası hikâye anlatma yeri değil!

BÜLENT TURAN (Devamla) - Eski vesayetçilerle -sizlerle- yeni vesayetçilerin -kim olduğunu biliyorsunuz- evlenmesinden, beraber olmasından ortaya çıkacak bu ülkenin lehine bir tablo yoktur. Bir daha diyorum: Aranızdaki insaflı vekillerle tartışın; bu tabloya, bu darbecilere karşı beraber savaşalım diyorum.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Savaşalım, hırsızlarla savaşalım.

BÜLENT TURAN (Devamla) - Tayyip Erdoğan bugün var, yarın yok ama bir daha söylüyorum: Bu ülkenin Başbakanına karşı yapılan operasyon, bu ülkede Hükûmete karşı yapılan operasyon sözüm ona iktidara en yakın muhalefet partisine de yakışır diye düşünüyorum arkadaşlar, kötü bir şey söylemiyorum.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ben hırsızlarla ilgileniyorum.

BÜLENT TURAN (Devamla) - Bakınız, bir daha söylüyorum, üç yıl önce tutup da “Sahte bunlar.” diyeceksiniz, “Montaj olabilir.” diyeceksiniz, 7 bin kişilik kaset dinlemesini hiç gündeme getirmeyeceksiniz, CHP Genel Merkezinin dinlenmesi iddiasını hiç gündeme taşımayacaksınız, mal bulmuş mağribi gibi, sözüm ona bir kasetten yola çıkarak her şeyi söyleyeceksiniz.

Bakın, bir sürü belge var elimde, o kasetin montaj olduğunu gösteren dünya kadar belge çıktı. Hangi sahnede ne girmiş, kimin sesi değişmiş, hepsi var ama arkadaşlar, konu bu değil. Doğru da olsa diyorum, yalan da olsa diyorum, bu ülkenin ana muhalefet partisinin tavrı, çetecilerin karşısında, cemaatçilerin karşısında bu ülkeye siyasi şantaj yapanların karşısındaki tavrı bu olmamalı diye söylüyorum.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Allah’tan kork ya, daha düne kadar cemaati…

BÜLENT TURAN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, bakınız, biz bunlara tarihten şahidiz, ne olduğunu biliyoruz. Bakınız “Polatkan’ın zimmetinde 4 milyon para.” diyorlar. Siz bunun ne olduğunu bilirsiniz. “Polatkan’ın zimmetinde 4 milyon para.” diyorlar. Hepsinin bunların yalan olduğu sonra ortaya çıktı. “12 uçak dolusu altın.” diyorlar Menderes’le ilgili, 12 uçak dolusu altın. Bu iddianın sizin kasetinizden farkı yok. O kaseti dinlerseniz ne kadar komik olduğu ortaya çıkar. Sayın Başbakan güya diyor ki: “Oğlum, dinleniyoruz.” Arkadan “Şu para ne oldu?” diyor. Buna kargalar güler be, kargalar güler buna! (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hâlâ bunu söylüyorsunuz. Adam gibi bir daha okuyun, bir daha dinleyin, mahcup olacaksınız.

Değerli arkadaşlarım, ne yaparsanız yapın, bununla ilgili örnekler çok. “Menderes’in kasasında şu kadar para çıktı.” Bırakın bunları. Menderes dönemi geçti, darbeciler dönemi geçti, kasetçiler dönemi de geçecek. Bu ülkenin kodları eski kodlar değil, bu ülkenin parametreleri eski parametreler değil. Yeni Türkiye için uyanın artık, ayağa kalkın artık, yakalayın artık bu milletin yürüyüşünü.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Önerge neydi?

BÜLENT TURAN (Devamla) - Biz, değerli arkadaşlar, kasetle gelmedik, kasetle gitmeyeceğiz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Biz, kasetle sevmedik Genel Başkanımızı, kasetle nefret etmeyeceğiz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Cemaatle geldiniz, cemaatle mi gideceksiniz?

BÜLENT TURAN (Devamla) - Biz, bu ülkeye ne yaptığını biliyoruz, bu milletin onurlu duruşuyla beraber nasıl yol yürüdüğünü biliyoruz, yetim hakkına olan hassasiyetini biliyoruz. Sonuna kadar çatlasanız da patlasanız da arkasındayız. Millet getirdi, millet “Yeter.” dediği zamana kadar da milletimizle beraber yürümeye söz verdik.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.  

Sağ olun, var olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Turan.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın konuşmacı konuşmasında baştan sona kadar Cumhuriyet Halk Partisini hedef alarak sataşmada bulunmuştur efendim. Söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Grubumuz adına Sayın Sezgin Tanrıkulu İstanbul Milletvekili.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Tanrıkulu. (CHP sıralarından alkışlar)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

5.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, İstanbul Milletvekili Bülent Turan’ın AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Değerli arkadaşlar, biraz önceki hatip haddini aşarak partimize ve Genel Başkanımıza sözler söylemiştir.

Önce şunu ifade edeyim değerli arkadaşlar: Bu grubun hiçbir tanesinin cemaatle, çetelerle falan ilgili bir söz söyleme hakkı yoktur. İki buçuk yıllık pratiğiniz ortadadır, iki buçuk yıllık. Hiçbirinizin bir hakkı yoktur değerli arkadaşlar. Bakın, dün onu dinlettik, yarın başkasına dinletiriz. Bunlar dava dosyalarında olan tapeler. Hepsi bir mahkeme kararıyla alınmışlar, hepsi yasal olarak alınmışlar. Ama  siz ne yaptınız? Savcıları görevden aldınız, hâkimlerin yerini değiştirdiniz ve soruşturma dosyalarını gizli hâle getirdiniz yani halkın bilgi alma hakkının önüne geçtiniz. Biz şu anda aynen yapacağız, yapmaya devam edeceğiz. Halkın bilgi alma hakkı önündeki bütün engelleri bu kürsü önünden kaldıracağız, tümünü kaldıracağız. (CHP sıralarından alkışlar) Orada da dinleteceğiz, burada da dinleteceğiz, seçim meydanlarında da dinleteceğiz. O zaman ne yapacaksınız, ne yapacaksınız size soruyorum. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Gelin, bakın, beraber adil yargılama hakkı dâhil olmak üzere bütün güvenceleri sağlayalım, basın ve medya önündeki engelleri kaldıralım, hiç bu “tape”leri burada göstermeyelim. Ama ne yapıyorsunuz? Yolsuzluğun, rüşvetin, ahlaksızlığın önüne geçmek için ilk önce gizlilik kararı alıyorsunuz, HSYK Yasası’nı yapıyorsunuz, MİT Yasası’nı yapıyorsunuz, İnternet Yasası’nı yapıyorsunuz, panik atak yasaları çıkartıyorsunuz, sonra ana muhalefet partisi burada yolsuzluğu, rüşveti saklayacak, yok öyle yağma. Her tarafta göstereceğiz, her tarafta bunları da açığa çıkartmaya devam edeceğiz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) 

Değerli arkadaşlar, bakın, bu hesabı gidin Genel Başkanınıza sorun. Bu hesabı gidin, 30 milyon avroyu saklayamayan arkadaşlarınıza sorun. Gidin bunları yapmaya çalışın değerli arkadaşlar. Bakın, sizin burada bu masaların altına girmeniz lazım, masaların altına girmeniz lazım. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Sizi bütün Türkiye izliyor. Gerçekten de, arkadaşlar size söylüyorum, masaların altına girmeniz lazım. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanrıkulu

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Halaçoğlu.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Demin hatip kasetlerle ilgili birtakım partimizi de doğrudan hedef alan konuşmalar yaptı.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Asla Sayın Başkan, lütfen tarafsız olun, asla böyle bir şey demedim. Sadece CHP’ye konuştum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Asla söylemedi efendim MHP’yle ilgili.

BAŞKAN – Lütfen sessiz olunuz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sataşmadan dolayı söz istiyorum.

BAŞKAN – Partiyle ilgili…

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Asla söylemedim Sayın Başkan.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Hayır, “Sizin kasetlerinizi gündeme…” diyor, hâlbuki kasetlerle ilgili biz bazı kendilerine bilgiler verdik. Bu konuda…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Hocam, yanlış anlamışsın Hocam, öyle bir şey yok.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sevgili Hocam, öyle değil.

AHMET YENİ (Samsun) – Hocam, üzerine alma sen. Bir şey yoktu.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Konuşmak istiyorsa konuşsun da…

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sayın Hocam, öyle bir şey demedim, söylesem “Söyledim.” derim.

AHMET YENİ (Samsun) – Hiçbir şey yoktu sizinle ilgili. Hiç şık olmadı.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Şimdi çok şık olacağını göreceksiniz.

BAŞKAN – Tamam, buyurunuz Sayın Halaçoğlu.

6.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, İstanbul Milletvekili Bülent Turan’ın AK PARTİ grup önerisi üzerinde yaptığı konuşması sırasında Milliyetçi Hareket Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hukuka saygılı olunmasını söyleyenlerin önce kendilerinin hukuka saygılı olmaları gerekir. Üç yıl önce çıkan kasetlerle ilgili biz size, Hükûmete suç duyurusunda bulunduk, isim verdik, kredi kartı numarası verdik ama hiçbir şey yapmadınız.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Kim yapmadı?

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Yine, genel merkezde…

İHSAN ŞENER (Ordu) – Kim yapacak, parti mi yapacak? Olur mu öyle şey!

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Bakın, siz Hükûmet olarak üzerine düşmek zorundaydınız.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Yargı bağımsızlığı var.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Bize diyorsunuz ki: “Niye bunları konuşuyorsunuz?”

İHSAN ŞENER (Ordu) – Ondan sonra “Yargıya müdahale.” diyorsunuz.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Yargı bağımsızlığı… Yargıya müdahale mi edelim!

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Aynı şekilde, siyah bir minibüsten bahsettik genel merkezimizin etrafında dolaşan ve bunun açıktan istihbarat ve dinleme yaptığını söyledik, size plaka numarası verdik, yine ilgilenmediniz.

Şimdi, diyorsunuz ki: “Bu çıkan ‘tape’lerle ilgili karşı çıkın.”

İHSAN ŞENER (Ordu) – Çıkmayın, çıkmayın!

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Şimdi ben size şunu sormak istiyorum: On bir yıl önce başlayan ve cemaatle geldiniz, cemaatle gideceksiniz demek ki. Hani “Kasetle gelmedik, kasetle gitmeyeceğiz." diyorsunuz ya…

İSMAİL GÜNEŞ (Uşak) – Cemaatle gelmedik, halkla geldik.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – …demek ki cemaatle geldiniz, cemaatle birlikteydiniz, her şeyiniz cemaatle iç içeydi ama cemaat bugün tu kaka oldu. Ancak on bir yıl sonra mı anladınız? Bize diyorsunuz ki: “Bir ayda anlayın siz bunları.” Siz on bir yılda ancak anladınız. “7 bin kişi dinleniyor.” diyorsunuz. Peki siz neredesiniz, ne iş yapıyorsunuz? Hükûmet değil misiniz? Uzayda mı yaşıyorsunuz? Ayrıca, mahkemeye giderseniz -Allah aşkına- bir şeyler ortaya çıkar diye korkuyor musunuz? Madem paralel yapılanma var, kim olduğunu biliyorsunuz, versenize mahkemeye.

İHSAN ŞENER (Ordu) – Sakin olun, o da olacak o da. Sakin olun.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Çıkarın şunları, herkes kurtulsun, siz de kurtulun biz de kurtulalım.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sabır, kardeşim, sabır, sabır.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Ama…

Yok, sabır meselesi değil, aradan kaç zaman geçti.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sabır, sabır.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Bunlarla ilgili gerekli çalışmayı yapın, ortaya koyun ama bir türlü bunu yapamıyorsunuz.

Bunun tek bir yolu vardır, bu iddiaların ortadan kaldırılmasının, “Efendim montajdı.” falan demek yerine doğrudan doğruya bunun üzerine gidilmesi ve bunun çözümlenmesi için mahkemeye başvurmaktır, araştırma komisyonu oluşturmaktır.

Hepinize saygılar. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Halaçoğlu.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, biraz önceki konuşmacı benim ismimden bahsederek “Kamer Genç de iftira atıyor.” dedi. Sataşmadan söz istiyorum.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Demedi efendim.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Hiç ağzına almadı efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN – Şimdi, size yönelik tam bir şey söylemedi, “Siz oradan konuşun.” dedi, o kadar.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır efendim, ben dinledim. İsmimden bahsederek “Kamer Genç de iftira atıyor.” dedi.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Yanlış duymuş efendim, böyle bir şey yok.

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – Böyle bir şey yok. Zabıtlara bakın Sayın Başkan. 

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır efendim, ismimden bahsetti. Hayır efendim, hayır.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Tutanaklara bakın, yok öyle bir şey.

BAŞKAN – Hayır “Siz oradan istediğinizi söyleyebilirsiniz.” gibi bir şey dedi.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, siz orayı dinlememişsiniz. Dedi ki: “Kamer Genç de iftira atıyor.” dedi. O konuşmasında öyle dedi. 

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – Hayır, öyle demedi.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Öyle bir şey demedi.

BAŞKAN – Tutanaklara bakayım efendim, ben öyle duymadım ama bakayım efendim.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Ben de duymadım Sayın Başkan!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır, o zaman şimdi ispat edeyim…

BAŞKAN – İsteyeyim de bakayım.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Televizyonların yayın saatinde söyledi, ben de iftira atmadığımı izah etmek istiyorum.

BAŞKAN – Ama tutanaklara bakayım, “İftira attı.” deyip demediğini tespit edeyim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama duymadıysanız yani… İsmimden bahsederek “Kamer Genç de iftira attı.” dedi.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Başkanım, yok öyle bir şey.

BAŞKAN – Bakayım efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ya, siz duymamışsınız.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Hayır efendim…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ya sen demedin mi “Kamer Genç?” “Kamer Genç” dedin mi demedin mi?

BAŞKAN – Sayın Genç, “İftira atıyor.” deyip demediğine bakacağım.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, “Kamer Genç iftira atıyor.” dedi. Siz nasıl duymadınız?

BAŞKAN – “Kamer Genç” dedi ama “İftira atıyor.” dediğini duymadım.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır efendim, yani olur mu?

BAŞKAN – Siz oradan…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yani, ismimi zaten ağzına almakla sataştı bana.

BAŞKAN – Sayın Genç, lütfen, çok rica ediyorum!

Tutanaklara bakacağım, böyle bir söz varsa size söz vereceğimi biliyorsunuz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama Sayın Başkan, yani bana da iki dakika söz verseniz ne olur ya!

VIII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

4.- AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma gün ve saatlerinin yeniden düzenlenmesine; gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında bulunan 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bu kısmın 3’üncü sırasına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesine ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Aleyhinde Muş Milletvekili Sırrı Sakık.

Buyurunuz Sayın Sakık. (BDP sıralarından alkışlar)

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de AK PARTİ Grubunun önerisiyle ilgili aleyhte söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sevgili arkadaşlar, hepimiz bu mevcut sistemden ciddi şekilde rahatsızız. Yani, buraya çıkıyoruz, konuşuyoruz ama çözümle ilgili bir ortak noktada buluşmuyoruz. Yani, dinlemelerden tutun, montaja, bilmem neye kadar bir bütün, herkes bu sistemde, bu ülkede mağdur. Peki, bu mağduriyeti ortadan kaldıracak görev kime düşüyor? Türkiye Büyük Millet Meclisine düşmüyor mu? Niye yapmıyorsunuz? İlk günden beri biz söylediğimizde “Bakın, bunlar, şu kasetlerden dolayı binlerce insan içeride.” dediğimizde kılınız kıpırdamıyordu. Yani ne iktidarın ne muhalefetin kılı kıpırdamıyordu ve gerçekten bugün, bu ülkede binlerce insan bu şekilde mağdur edilmiştir. Şimdi, eğer bunu ortadan kaldıracaksanız, eğer, gerçekten hepimizin sığınabileceği bir yargı sistemini inşa edeceksek, buyurun, buradan bir arınma yaşayabiliriz, hep birlikte bağımsız bir yargıyı oluşturabiliriz ama sizin böyle bir derdiniz yok.

Bakın, geçen gece burada gündeme getirdiğim, Muş E Tipi Cezaevi’nde Hasan Alavi diye biri, 1930 doğumlu. Yani bu, 84 yaşında bir vatandaşımız, Bingöllü bir amca. 84 yaşında örgüt üyeliğinden dolayı ceza almış, Muş Cezaevi’nde, şu anda hasta ve perişan bir hâlde. Şimdi, 84 yaşında bir örgüt üyesi varsa bu ülkede, o zaman bu ülke bitmiştir ama sizin hukukunuzda çifte standart var. Yani, darbeyi gerçekleştiren Kenan Evren ve arkadaşları GATA’da, orada keyif çatıyorlar ve bu ülkede kimi canı istiyorsa yargıçların, Anayasa Mahkemesinin, özel yetkili mahkemelerin derhâl tahliyelerini gerçekleştiriyor. Darbeci Kenan Evren GATA’da ama 84 yaşındaki Hasan Amca, Muş Cezaevi’nde; işte, hukuk sisteminiz bu.

Onun dışında, bakın, dün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir mahkûmiyet kararı daha verdi. Yani, Uğur Kaymaz, Mardin’de babasıyla birlikte bir saldırıya maruz kaldı. Uğur Kaymaz, 13 kurşunla Kızıltepe’nin göbeğinde katledildi. Ne yaptınız? Sizin mahkemeleriniz, özel yetkili mahkemeleriniz ne yaptı? Davayı Eskişehir’e aldı. Eskişehir zaten bu tür cinayetlerin aklanma yeridir. Uğur Kaymaz’ın failleri beraat etti. Uğur Kaymaz’ın ailesi ve avukatlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulundular ve dün, AİHM, yaşam hakkını ihlalden, 140 bin euro, Türkiye’yi mahkûm etti.

Benim elimdeki verilere göre, 2012’de tam 16.700 dava açılıyor AİHM’de ve toplam 23 milyon 424 bin 794 euro bir mahkûmiyet kararı var. Ben de onlarca kez bir mağdur olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmişim, onlarca kez Türkiye’yi mahkûm etmişim ve Türkiye bu konuda sürekli mahkûmiyet ve son dönemlerde yapılan… Hocam da burada, tabii, bağışlasın beni, bu konunun uzmanı ama… Bakın sizin yargınız, burada Uğur Kaymaz’ın katillerini kolluyor, koruyor ama Uğur Kaymaz’ın ailesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bunları götürüp, mahkûm ediyor. Şimdi, gelin, hep birlikte bu süreçten bir şeyler çıkaralım.

Bakın, biraz sonra, bir saat sonra yeni kasetlerin yeniden yayınlanacağına dair sosyal medyada haberler var. Peki, bu kadar korkunun kuşattığı bir ülkede, Parlamentonun bu kadar baskı altında olduğu bir ülkede, siyasetin bu kadar baskı altında olduğu bir ülkede biz siyaseti nasıl dizayn edeceğiz? Yani bırakın, korkudan insanlar siyaset üretemez, nefes bile alamazlar. Onun için burada iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünlük içerisinde biz yeni bir süreci başlatabiliriz. Bakın, bizim konumumuzda olan ülkeler vardı. Yani Franko döneminde İspanya’da, o dönem Franko sonrası gelenler de dönüp bir yüzleşmeyle “Acaba bir sorunu çözebilir miyiz?” diye… Ama dönüp baktılar ki herkesin eli kanlı, herkes o süreçte kirlenmiş ve paslanmış ve emin olun, ülkemiz de böyle; otuz yıllık bir savaşta ve doksan yıllık ret ve inkâr politikalarında herkes kirlenmiş ve paslanmıştır. Onun için Türkiye’nin, bir helalleşme dönemi yaşaması gerekir ve onun için bir toplumsal uzlaşıya ihtiyaç vardır. Bunu acilen Parlamento hayata geçirebilir. Bunu geçirebilirse, Türkiye, evet, bu konudaki sıkıntılarını da bir tarafa bırakarak yoluna devam edebilir.

Bizim acılarımız var. Bakın, ben bu acılarda sadece Uğur Kaymaz’ı değil, Ali İsmail’in… Bakın, ne günahı vardı Ali İsmail’in? Aldılar, katlettiler ve o katliamcıları oradaki Vali, aklamak için elinden ne geldiyse yaptı. Sonra ne yaptı? Mahkemeyi alıp bu sefer Kayseri’ye gönderdi. Kayseri’de katilleri aklamak için ara formüller aranıyor. Şimdi, ülkemizde Ali İsmaillerin durumu bu, Uğur Kaymazların durumu bu, Eren Şahinlerin durumu bu.

Yani biz, acılar arasına ayrım koymadan bütün acıları ortaklaşarak, ortaklaştırabilirsek sorunlarımızı birlikte çözebiliriz. Buna inanıyoruz ve biz hayata bu pencereden bakıyoruz ve bunun böyle olması gerektiğine inanıyoruz. Eğer varsanız, buradan, işte, bir arınma böyle çıkabilir. Yoksa gerisi, buraya çıkar herkesin kendisine göre söyleyebileceği o kadar çok sözü var ki ama sözün para etmediği bir süreci hep birlikte yaşıyoruz.

Evet, sevgili arkadaşlar, biz diyoruz ki, bakın, gelin, yeni bir süreç var, yeni bir sürecin ruhuna uygun bir demokratikleşme sürecini hayata geçirelim. İşte size, AK PARTİ’ye önemli görevler düşüyor. “Bu hafta, iki gün içerisinde yeniden bir demokratikleşme paketi.” diyorsunuz. Bu demokratikleşme paketi bir güven paketi de olabilir. Yani seçimlerden önce, eğer siz bir süreci götürüyorsanız, bir süreçle ilgili -yani uzun süredir hep söylüyoruz- müzakereleri başlatan… Ama biz sadece diyalogların olduğunu, hâlâ müzakere noktasında olmadığımızı söylüyoruz. Onun hayat bulabilmesi için bu önümüzdeki son iki üç gün içerisindeki demokratikleşme paketiyle, biz, bu Hasan Amca gibi, hasta tutsaklar gibi ve buna benzer, yirmi iki yıldır içeride, haksız bir şekilde özel yetkili mahkemelerde ve devlet güvenlik mahkemelerinin mahkûmiyetiyle içeride olan insanlarla -içinde Balyoz’undan Ergenekon’una, bu ülkede kim ki mağdur olmuşsa- ilgili bir adım atabiliriz. Ancak toplumsal uzlaşı bu şekilde sağlanabilir. Ama biz birbirimize, yani gardımızı alarak birbirimizi… Efendim, sadece kendimizi kurtarmak adına yasal düzenleme yaparsak, bu yasal düzenlemelerin hiç kimseye fayda getirmediğini bu tarihî süreç hepimize gösterdi. Biz onun için diyoruz ki, ortaklaşarak bunları hayata geçirebiliriz.

Ya, hâlâ, bu ülkenin ayıbı değil mi? Bakın kaçıncı çağdayız, hâlâ, cezaevlerinde açlık grevi varsa, hâlâ, insanlar cezaevinde kanser hastası, tedavisini ve oradaki ihtiyaçlarını arkadaşlarının vasıtasıyla sağlayabiliyorsa -ve biz buna seyirciysek, bu Parlamento- yani eğer Anayasa Mahkemesinde tanıdığı hâkimler yoksa veyahut da diğer mahkemelerde, bu insanların özgürleşmesi bizim görevimiz değil mi? Hâlâ cezaevlerinde işkence varsa ve insanlar bu işkenceyi, bu insanlık onurunu rencide eden işkenceyi, hâlâ aramayı protesto için eğer cezaevlerinde açlık grevi yapıyorsa, gerçekten bu da bu Parlamentonun ayıbıdır.

Gelin birlikte bu yasal düzenlemeyi yapın. Hep birlikte bunları yapalım, yoksa bu dinlemeler, yoksa bu kasetler, bilmem neler valla her gün çıkar. Ama önemli olan hepimizin buna karşı birlik oluşturması lazım, bu birliğin ruhuna uygun bir yasal düzenleme yapmalıyız ve dediğim gibi –yani İspanya’daki o süreci Türkiye de yaşayabilir- karşılıklı bir helalleşme dönemi kaçınılmazdır. Türkiye'nin ihtiyacı olan tek şey de bir helalleşme sürecidir.

Teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sakık.

Lehinde, İstanbul Milletvekili Mehmet Doğan Kubat.

Buyurunuz Sayın Kubat. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Sayın Başkanım, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; grubumuzun vermiş olduğu önerinin lehinde görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlarım.

Değerli arkadaşlar, grup önerimizde, Meclisimizin bu hafta yapacağı çalışmalara ilişkin gün ve saatlere dair öneriler yer almaktadır. Ayrıca, bir kısım kanunların ön sıralara çekilmesini önermekteyiz. Bunlardan 562 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin -ki Millî Eğitim Temel Kanunu bu kanun- gündemin 4’üncü sırasına alınmasını ve görüşmelerine bugün, inşallah, grup önerilerinden sonra başlanması önerilmektedir. Bu kanun, temel kanun olarak görüşülecektir. 38 maddedir. 27’nci maddedeki teknik bir düzeltmeden sonra oradaki fıkralar da madde şeklinde görüşüleceği için sayı artmıştır.

İnşallah, pazartesi gününe kadar Meclisimizin çalışmasını öneriyoruz. Gündemdeki bazı kanunlar da şu anda komisyondan çıktı. Tüzük gereği bekleme süresini doldurmasını beklediğimiz kanunlar da var. Bugün itibarıyla Millî Eğitim Kanunu’na başlayıp, ümit ediyorum, huzurlu ve verimli bir çalışmayla o kanun görüşmelerini de tamamlayacağız.

Önerimize desteklerinizi bekliyor, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kubat.

Aleyhinde, Ankara Milletvekili Levent Gök…

Buyurunuz Sayın Gök. (CHP sıralarından alkışlar)

LEVENT GÖK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Adalet ve Kalkınma Partisinin getirmiş olduğu grup önerisi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi adına söz aldım. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisinin önerisinde bugünle birlikte önümüzdeki 3 Mart Pazartesi gününü de dâhil eden bir çalışma düzeni öngörülüyor. Aslında, seçim sürecine girdiğimiz ve herkesin tatile girip bir an önce seçim çevrelerine gitmesi gereken bir dönemde 17 Aralık  rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan başlayan süreçte, bugüne değin ve bugünden sonra da süreceği anlaşılan süreçte AKP’nin sürekli olarak getirdiği yasalarla rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarını engelleme, örtme, karartma faaliyetlerinin ardı arkası kesilmiyor.

Demokratik bir ülkede iktidarlar, halkın özgürlük alanını genişletirken iktidarın gücünü sınırlar, iktidarın hesap verme olanaklarını artırır ve saydamlığı geliştirirken Türkiye’de tam tersi uygulamalar gerçekleşiyor. Değerli milletvekilleri, 4 bakan hakkında fezleke geldi bu Meclise. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Adalet Bakanı hakkında iki tane fezleke geldi. Nerede bu fezlekeler, nerede? İktidarın hesap verebilirliği ortada mı kalmıştır, yoksa iktidar hesap vermekten mi kaçmaktadır?

İktidar sözcüleri burada konuşuyorlar. İktidarın her türlü sözü, Başbakanın her türlü konuşması, attığı her adım birçok televizyondan canlı yayınlanırken, siz ta Fas’tan, MHP Genel Başkanının bir altyazısına dahi tahammül mü ettiniz de bunları söylüyorsunuz? Bir ana muhalefet partisinin liderinin, demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi partinin genel başkanının söylediklerini kesmek, Meclis TV’yi kesmek kimin haddinedir? Burada konuşan bir milletvekilimizin sözlerini kesmek, onu ekranda karartmak kimin haddinedir? Neden korkuyorsunuz? Niçin korkuyorsunuz?

İnternet’e düşen ses kayıtlarından bizler aylar öncesinden, yıllar öncesinden rahatsız olduk, bunu ifade ettik ama o zaman siz çok memnundunuz. Bırakın sorgulamaları, insanları bu görüntülerle mahkûm ettiniz, hayatlarını çaldınız. İnsanlarımızın hepsini hapishanelerde çürür hâle getirdiniz ama o zaman Başbakan hâlinden memnundu. Çünkü muhalefet hapse girince Başbakan memnundu ve İnternet’ten çıkan sesleri, görüntüleri görünce miting meydanlarından şunu söylüyordu: “Neler neler ortaya çıkıyor, görüyorsunuz. Her şey ortaya saçılıyor, pislikler ortaya çıkıyor. Daha neler ortaya çıkacak, göreceksiniz. Çeteler, mafyalar, karanlık güçlerin faaliyetleri bir bir ortaya saçılıyor.” Bunu diyen ben miyim? Bu ülkenin Başbakanı söylemiştir bunları. O zaman aklınız neredeydi? O zaman -şimdi şikâyet ediyorsunuz paralel devletten- sizler, Başbakan miting meydanlarında “Beraber yürüdük biz bu yollarda.” derken bizimle mi beraber yürüdünüz?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Milletle beraber yürüdük.

LEVENT GÖK (Devamla) - Yağan yağmurda bizimle mi beraber ıslandınız? Kiminle ıslandıysanız, kiminle yürüdüyseniz onlardan hesap sorun. (CHP sıralarından alkışlar)

Benim özgürlük alanıma girmeyin, ben yurttaşım, ben talep ederim, ben hükûmeti şikâyet ederim, hükûmet, şikâyet etme makamı değildir. Eğer siz on iki yıldır, iktidarda olduğunuzu farz edip de bu paralel devleti keşfedemediyseniz zaten sizlere geçmiş olsun değerli milletvekilleri. Kaldı ki eğer korkacak bir şeyiniz yoksa, Binali Yıldırım ne demişti zamanında: “Yanlış işiniz, yasal olmayan işiniz yoksa dinlenmekten korkmayın, istediğiniz kadar konuşun.” Konuşun değerli arkadaşlarım, biz de çetelerle, her türlü yasa dışı işle mücadeleye varız ama siz bu işi çözmekle mükellefsiniz. Biz mağdur olduk, mağdur olduğumuz zaman söylediklerimizi dinlemediniz, yerine getirmediniz. O nedenle, şikâyet etmeye hakkınız yok.

Bakın, ortaya çıkan iddialar vahim. Ortaya çıkan iddialar konusunda soruşturma komisyonu kuralım diyoruz, reddediyorsunuz. Gelin araştıralım hepsini bunların, işin içine siz de girin biz de girelim. Neden korkuyorsunuz? Her şeyi karartarak, ekranları kapatarak, milletvekillerini susturarak, medyayı susturarak, Meclis TV’yi susturarak bunları kapatamazsınız. Bakın, bunları yaptığınız zaman neler oluyor değerli arkadaşlarım? Bunları yaptığınız zaman Avrupa’da yolsuzluk sıralamasında sonuncu sırada yer alıyorsunuz. Demokrasi sıralamasında sonuncu sırada yer alıyorsunuz. Ne yapmanız lazım?

Bakın, ne yapmanız lazım: Şimdi, geçtiğimiz aylarda, Fransa Maliye Bakanı, İsviçre’deki banka hesaplarında normal olmayan hareketleri açıklayamamaktan dolayı istifa etti değerli arkadaşlarım. Demokrasi mi? Alın size demokrasi. Peki, 2007 yılında Japonya Tarım Bakanı ne yaptı? Kira vermeden kullandığı ofisinde su, elektrik gibi bedava hizmetler için devlete 236 bin dolar fatura ettiği için, seçim öncesinde kampanyasına bağış yapan iş adamlarına ihaleler verdiği için suçlandı, soruşturma aşamasında bunlara dayanamadı ve intihar etti. Aralık 2013’te Tokyo Valisi, 5 bin dolar rüşvet aldığı iddia edilince halk arasındaki şüpheyi gideremediğini belirterek çıktı televizyonların karşısına özür diledi ve istifa etti.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sarıgül, kendini astı mı?

LEVENT GÖK (Devamla) – Demokrasi mi istiyorsunuz? İşte size demokrasi. İnsan hakları mı istiyorsunuz? İşte, size insan hakları. Bunları yaparsak demokrasi olur.

Bakın, her türlü iddiayı gidermek hepimizin görevi. Gelin, burada soruşturma komisyonları kuralım, fezlekeleri getirelim; onlar hakkında da hepimiz bir komisyon kuralım. Bizim hakkımızda da varsa bizim hakkımızda da getirin; onları da koyalım buraya, birbiri ardına koyalım. (CHP sıralarından alkışlar) Yolsuzlukların üzerine, AKP’li demeden, MHP’li demeden, CHP’li demeden birer birer gidelim. Meydan okuma böyle olur. Meydan okuma, muhalefetin iddiaları gündeme geldiği zaman onu örtmekle olmaz; tam tersine, hesap verilebilir olacaksınız.

Bütçe görüşüyoruz, Sayıştay raporları gelmiyor. Nerede bu Sayıştay raporları, fezlekeler nerede? Bu fezlekelerin peşindeyiz biz değerli arkadaşlarım. Bunları yapmadan hiçbir zaman aklanamazsınız.

Bakınız, geçtiğimiz günlerde burada konuştum, pek çok arkadaşınız şikâyet etti. “Ankara’da tam 4 milyon insanı ilgilendiren bir arama kararı verildi.” dedim, ayağa kalktınız; “Ankara’da olağanüstü hâl ilan edildi.” dedim, ayağa kalktınız. Bunu takip ettim, ısrarla takip ettim; nitekim, mahkeme, çok güzel bir kararla, hakikaten hukuk tarihine geçecek bir kararla bu kararı kaldırdı. Fena mı oldu şimdi? Muhalefetin gücünü gördünüz mü? Muhalefet lazımdır değerli arkadaşlar. Muhalefet hesap soracaktır, iktidar hesap verecektir; bu işin kuralı bu. Yarın biz de iktidar olduğumuz zaman, siz de bizden hesap soracaksınız, siz de bizden soracaksınız.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ne zaman?

ÜLKER CAN (Eskişehir) – Ne zaman?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Levent Bey, ne zaman olacak o iş? Vakti saatini bir söylesene.

LEVENT GÖK (Devamla) – Hesap sormak sizin hakkınızdır, hesap vermek de bizim hakkımızdır. Biz hesap vermeye açığız ama siz hesap vermiyorsunuz.

Bakın, değerli milletvekilleri, siyaset, bir zenginleşme aracı değildir. Bakanlar, milletvekilleri, Başbakan, hepimiz her zaman malımızın mülkümüzün değerini, bedelini ve nereden aldığımızı kanıtlamak durumundayız. Siyasetçiler, bu dünyadan Harun gelip Karun gitmeyecektir değerli arkadaşlarım, gitmeyecektir. Benim de bir yolsuzluğum varsa ortaya koymak sizin görevinizdir.

Bakın, bugün İnternet’e resimler düştü. İslam âlimleri, hadislerden yola çıkarak Hazreti Muhammed’in evinin temsilî bir resmini yapmışlar. Bakın şu sadeliğe; bir tek yatak, üç dört tane çanak çömlek ve Hazreti Muhammed’in zenginlikten son derece ari, son derece gönül içerisinde…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Çok iyi ilerleme var sizde, maşallah, maşallah!

LEVENT GÖK (Devamla) – …son derece insanlarla barışık ve hiçbir zenginliğe tevessül etmeyen şu fotoğrafı bugün ibret verici bir şekilde İnternet’te yayınlandı. Bakın, bize yol gösteren, hepimizi aydınlatan, dürüstlüğüyle, hesap verebilirliğiyle hepimize örnek olmuş Hazreti Muhammed’in…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Çok iyi gelişme var vallaha.

LEVENT GÖK (Devamla) – …yaşam tarzının ne kadar mütevazı olduğunu hepimiz bir kez daha ibretle gördük.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Çok iyi gelişme var Levent Bey sizde.

LEVENT GÖK (Devamla) – Din adına söz edenler, eğer zenginseniz, Harun gelmiş Karun çıkıyorsanız, Hazreti Muhammed sizin yolunuzdan değildir. Bizler, her zaman siyasette geldiğimiz gibi gitmenin yollarını aramalıyız. Siyaset, zenginleşme aracı değildir, siyaset, tam tersine, topluma hizmet aracıdır. Bu nedenle, bugün getirdiğiniz bu teklif, sizlerin bugünlerde iddialarla gündeme gelen rüşvet, yolsuzluk ve tüm iddiaları aklamak, karartmak ve üstünü örtmek için gösterdiğiniz çabalardan başka bir şey değildir. Elbette bunun hesabını halkımıza vereceksiniz, halkımız hesabını sizlerle paylaşacak ve 30 Martta mutlaka ama mutlaka gereğini yapacaktır.

RECEP ÖZEL (Isparta) – İnşallah, inşallah.

LEVENT GÖK (Devamla) – Çünkü, biliniz ki Türk halkındaki namuslular, namussuzlardan daha cesaretlidir. (CHP sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – Vay be, İnönü’nün sözünü söyledin sonunda.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Gök.

Adalet ve Kalkınma Parti Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, orada gelen şeyi okudum ben. Diyor ki: “Kamer Genç bağırsa bile, içinizdeki insafa ve hukuka saygılı kişiler, bizim düşündüğümüz gibi düşünüyorlar.” Yani, benim insafımın olmadığını, saygısız olduğumu her…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sataşma yok.

BAŞKAN – Şimdi, bunda bir sataşma görmüyorum Sayın Genç, “bağırsa bile” deyince bunda bir sataşma yok.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Anlamadım Sayın Başkan, arkadaş söz attı, anlamadım.

BAŞKAN – Arkadaşlarınızla ikili konuşacaksanız kuliste konuşunuz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır, hayır yani arkadaş bana müdahale etti de… Yani, burada sataşma var.

BAŞKAN – Ben sataşma görmüyorum efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – O zaman oylayın, oylayın, hayır, ısrar ediyorum. İç Tüzük böyle canım, ben ısrar edersem oylamak zorundasınız.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sayın Başkan, bana laf atmış, ben de sus demişim. Ne var bunda?

BAŞKAN – Şimdi, Sayın Genç, diyor ki…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hanımefendi, bakın, İç Tüzük’te diyor ki: “Eğer sataşma…”

BAŞKAN – Şimdi, diyor ki… Bir dakika, müsaade ederseniz ben bir izah edeyim. Bir dakika müsaade ediniz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Evet, tamam.

BAŞKAN – Kaldı ki “Kamer Genç bağırsa bile…” diyor, “…içinizden bazı insaflı, hukuka saygılı…” diye devam ediyor.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Bağırmasaymış ben konuşurken Sayın Başkan.

BAŞKAN – Şimdi, sizin orada ne söylediğinizi bilmiyoruz, o, tutanaklara geçmemiş. “Bağırsa bile” diyor. Bunda bir sataşma görmüyoruz.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Bağırmamaya davet ediyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, ben burada sataşma var diyorum. İç Tüzük’e göre, siz, eğer bana “sataşma yok” diyorsanız, Genel Kurulun oyuna sunmak zorundasınız.

BAŞKAN – Tamam, o zaman Genel Kurulun oyuna sunacağım. Burada sataşma…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ben ısrar ediyorum, bana sataşma var burada.

BAŞKAN – Evet, Sayın Kamer Genç’e sataşmadan dolayı söz verilmesini kabul ediyor musunuz…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Karar yeter sayısını arayın, karar yeter sayısını da istiyorum.

BAŞKAN - …kabul etmiyor musunuz diye soruyorum: Söz verilmesini kabul edenler…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Karar yeter sayısı da diyorum, karar yeter sayısı.

BAŞKAN – Kabul etmeyenler…

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Ben oy vermiyorum.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı vardır. (Gürültüler)

O zaman, sayın milletvekilleri, İç Tüzük’te ne yazıyorsa onu uyguluyorum, çok rica ediyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, demokratik temel hak ve özgürlükler oylamaya sunulamaz. Kamer Bey’in sözünü kesmek...

BAŞKAN – İç Tüzük’ü değiştirin o zaman Sayın Tanal. İç Tüzük böyle söylüyor, Sayın Genç de bunu talep etti.

Alınan karar gereğince, sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sıraya alınan Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

3.- Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/884) (S. Sayısı: 562) (x)

 

BAŞKAN - Komisyon ve Hükûmet? Yerinde.

Komisyon Raporu, 562 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, bu tasarı, İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında temel kanun olarak görüşülecektir. Bu nedenle, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelerine geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Fatma Nur Serter konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Serter... (CHP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, aslında, bu kanunun görüşülmemesi lazım çünkü burada Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilen kanunla Millî Eğitimdeki bütün personelin görevine son veriliyor. Son vermek idari bir işlemdir, kanunla, yasama faaliyetiyle kamu personelinin görevine son verilemez. Dolayısıyla, getirilen kanun görüşülemez, Anayasa’ya aykırı efendim. Bu konuda usul tartışması istiyorum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Konuşmacı, kürsüye geçti efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama yok yani söz vermeden önce… Bu kanun görüşülemez.

BAŞKAN – Sayın Serter’i kürsüye davet ettim efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama yani siz bir dinleyin milletvekilini, ondan sonra davet edin. Yani, bu kanun görüşülemez çünkü burada…

BAŞKAN – Ben onu davet ettikten sonra siz konuştunuz efendim.

Buyurunuz Sayın Serter.

CHP GRUBU ADINA FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 562 sıra sayılı Tasarı’yla, yine ülkemizde bütün paydaşlarının karşı olduğu yeni bir yasal düzenleme daha yapılmaktadır. Eğitim sendikaları bu düzenlemeye karşıdır, öğretmenler bu düzenlemeye karşıdır, dershaneler bu düzenlemeye karşıdır ve bildiğim kadarıyla, en az iki muhalefet partisi -sanıyorum- BDP de dâhil bu düzenlemeye karşıdır.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Kesinlikle karşıdır, “sanıyorum” değil.

FATMA NUR SERTER (Devamla) - Yine her zamanki gibi ne yazık ki bu karşı görüşler dikkate alınmaksızın bu yasa tasarısı Meclise sunulmuştur.

Neden karşı olduğumuzu Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına kısaca özetlemek istiyorum: Bir kere, AKP iktidar olduğundan bu yana eğitimle ilgili yapılan bütün düzenlemeler temelinde siyasi amaçlıdır. Eğitimin niteliğini artırmaya, sorunlarını çözmeye dönük, eğitimle ilgili ciddi hiçbir uygulama şu Meclisten geçirilmemiştir. Bugün görüşülecek olan, görüşmekte olduğumuz tasarı ise AKP’nin cemaatle hesaplaşmasının ve tasfiye ve kadrolaşma amacının ürünü olarak hazırlanmış bir tasarıdır.

Yasa, iki temel alanda düzenleme getiriyor. Birincisi, dershaneleri kaldırıyor, tasfiye ediyor; ikincisi, Millî Eğitim Bakanlığının Müsteşar ve Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı dışındaki tüm yönetici kadrolarını, okul müdürleri ve müdür yardımcıları dâhil olmak üzere, tasfiye ediyor, görevden alıyor. Niye tasfiye edersiniz? Yerine yenilerini atamak için. Dolayısıyla, önce tasfiye, sonradan da kadrolaşmayı hedefleyen bir tasarı var karşımızda.

Şimdi, önce dershanelere gelelim. Başbakan şöyle açıklamalar yaptı, dedi ki: “Biz iktidara geldiğimizden beri, biz 2007’den beri sürekli olarak zaten dershaneleri kaldırmayı düşünüyorduk ama ben bundan önceki bakanlara –ismini de vererek ve sayarak- Hüseyin Çelik’e söyledim,  yapmadı; Nimet Çubukçu’ya söyledim -pardon, Baş’a söyledim, o zamanki adıyla- yapmadı; Ömer Dinçer’e söyledim, yapmadı ama şimdi Nabi Bey yapacak.” diye açıklama yaptı.

Şimdi, acaba, bu bakanlar, bu dershanelerin kaldırılmasıyla ilgili, gerçekten var idiyse, Başbakanın istediklerini niye yapmadılar? Vallahi, niye yapmadıklarını açıklayan bir önceki Sayın Millî Eğitim Bakanı var, Sayın Nimet Baş. 2 Kasım 2013’te bir dergiyle röportaj yapıyor ve diyor ki: “Merkezî sınavla yükseköğretime geçiş olduğu sürece, dershane, işlevini sürdürmelidir.” Şimdi, buradan ne anlıyorum? Şunu anlıyorum: Demek ki Adalet ve Kalkınma Partisinde bakanlık yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olanlar da aslında buradaki mantıksızlığın farkındalar.

Şimdi, dershanelerden madem ki Başbakan kurtulmak istiyordu, şunu sormamız lazım: O zaman ne yapması gerekirdi? Dershanelerin sayısını en azından öncelikle sabitlemesi gerekirdi. Peki, ne yapılmış? AKP iktidara geldiğinden bu yana dershane sayısı yüzde 100 artmıştır değerli milletvekilleri. 2.100’ken 4.200’e biz mi çıkardık? Hayır, siz çıkardınız. Siz, AKP olarak, dershane sayısını, hani, kimi zaman “Ne istediler de vermedik?” dedikleriniz için, kimi zaman cemaat dışı dershanelerin talepleri üzerine ama Türkiye’deki talebi dikkate alarak arttırdınız. Demek ki, gerçekten “Dershaneler kapansın.” zihniyetinde bir siyasi parti dershane sayısını 2 katına çıkarmazdı. O zaman, Başbakan ne kadar doğru söylüyor, takdirlerinize bırakırım.

İkincisi, Başbakan bir açıklama yaptı ve dedi ki: “Canım, Türkiye’de dershanelere gidenler zaten öğrencilerin çok küçük bir kısmı, yüzde 15’i falan.” Bakınız, 12’nci sınıftaki öğrencilerin yüzde 61’i dershaneye gidiyor; 8’inci sınıftaki öğrencilerin yüzde 44’ü dershaneye gidiyor, ki ara sınıflarda gidenler de var. Demek ki, gidiyorlarsa, herhâlde “Spor olsun, eğlenelim, canım, hafta sonu bir de dershaneye gidelim.” falan diye, bir de üstüne dünya kadar para ödeyerek gitmiyorlar. Bu dershaneye gidişin bir nedeni var.

Şimdi bu nedene bakıyoruz, acaba, hani, gereklilik ortadan kalktı mı diye: Merkezî sınavlar. Duruyor mu sayın milletvekilleri? Yerli yerinde duruyor. Bunlar bir yarışma sınavı mı? Bir yarışma sınavı. Yani, 1 puan üstüne çıktığın anda bir yerlere kapağı atıp bir üniversiteye ya da bir Anadolu lisesine gidebiliyorsun. Peki, buna kim hazırlıyor, okul mu? Hayır. Niye okul hazırlamıyor? İki nedeni var:

1) Okulların eğitim sistemiyle dershanelerin, daha doğrusu sınavların talep ettiği sistem birbiriyle örtüşmüyor; bu bir.

2) Değerli milletvekilleri, Türkiye’de bütün okullar aynı seviyede mi? Bütün okulların eğitim kalitesi aynı mı? Hayır.

Türkiye'nin belli yerlerinde çok iyi eğitim veren okullar var, hatta aynı kentin bir okuluyla diğer okulu arasında büyük bir uçurum var. Peki, bu farkı, merkezî sınavların olduğu bir sistemde bu farkı kim kapayacak? Okullar arasındaki farkı kim kapayacak? İşte, bu farkı kapamak için aileler özveride bulunuyor, cebinden kıt kanaat biriktirdiklerini çocuğu için harcıyor, dershaneye veriyor ve böylece, çocuğunun geleceğini güvence altına almaya çalışıyor.

Şimdi, siz ne yapıyorsunuz? Sırf cemaatle hesaplaşmak için dershaneleri kapatıyorsunuz. Cemaat kısmına ayrıca geleceğim. Bunu yaparken göz ardı ettiğiniz çok önemli bir konu var. Siz dershaneleri kapatsanız da bu dershaneler merdiven altına inecek, kayıt  dışı olarak çalışacak, devlet vergi kaybına uğrayacak ama daha da önemlisi, zengin aileler, varlıklı aileler para ödeyerek öğretmen tutacak, evine getirecek, çocuklar özel öğretmenlerle bu sınavlara hazırlanacak –çünkü, bir sürü dershane öğretmeni açığa çıkıyor şimdi- buna karşılık, orta gelirli ve düşük gelirli ailelerin çocukları bu imkândan tamamen yoksun kalacak. Yani, siz, zengine hizmet eden de bir düzenleme getiriyorsunuz; yoksulu dışlayan, yoksulun eğitim görme şansını ortadan kaldıran, geleceğini güvence altına alma fırsatını engelleyen de bir düzenleme getiriyorsunuz.

Öte yandan, hani, cemaatle hesaplaşıyorsunuz dedik ya, acaba şunu hiç düşündünüz mü? Bu cemaatin ışık evlerinin her birinin ayrı bir üniversite hazırlık kursu hâline dönüşüp dönüşmeyeceğinden emin misiniz? Bunu engelleyebilir misiniz? Bunu engelleyemezsiniz. Her ev bir dershane olacak, 10 çocuk birleşecek, bir evde özel öğretmen tutup bu dersi alacak, ama devlet vergi kaybedecek. Yoksul, orta gelirli aile bu imkândan yoksun kalacak, varlıklı ailelerin çocukları da yaşamlarını bundan sonra güvence altına alacak. Sosyal adaleti sıfırlayan bir yasa getirmektesiniz.

Şimdi, gelelim cemaatle hesaplaşmaya. Bazı arkadaşlar, AKP milletvekilleri diyorlar ki “Canım, ne alakası var, bu yasanın cemaatle hiçbir alakası yok.” Bu yasa tamamıyla cemaatle ilgili bir yasadır.

Bakın, Başbakanın bu konuda çok açık olarak söyledikleri var. Başbakan diyor ki: “Biz, kalkıp da bütün eğitimi sadece cemaatin dernek ve kurumlarına teslim edemeyiz.” Dershanelerle ilgili konuşurken açıkça cemaati hedef aldığını, dershaneler aracılığıyla ve okullar aracılığıyla tabii, cemaate teslim edemeyeceğini eğitimi açıkça söylüyor.

Şimdi, cemaatle bu kavga başlamadan önce hepiniz çok cemaat severdiniz değerli arkadaşlar. Yani burada, bu kürsüde cemaatle ilgili iki cümle eden insanları neredeyse linç ederdiniz.

Ben çok iyi hatırlıyorum, ben burada konuşma yaparken 2007 yılında, bir konuşmamda, o zamanın Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in cemaatle ilgili yazdığı şu satırları okumuştum, o satırları şimdi tekrar hatırlatmak istiyorum. Bir makale yazmıştı Hüseyin Çelik ve cemaat için şunları söylüyordu: “Fethullah Hoca   -Fethullah Hocaya hitap ediyor- devrimci, yıkan, döken, elinde bıçak, belinde silah bir nesildense, tamir eden, elinde kalem, kalbinde iman, vatanperver bir gençlikten söz ediyorsun. ‘Allah’ diyorsun, ‘peygamber’ diyorsun, ‘Ebubekir’, ‘Ömer Sahabe’ diyorsun Muhterem Hoca Efendi, okullar açmak, dershaneler açmakla katkıda bulunuyorsun.” Bunu biz demedik, hiçbir zaman demedik. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu şu anda Başbakan Yardımcısı olan, AKP Hükûmetinin Başbakan Yardımcısı Hüseyin Çelik söyledi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Genel Başkan Yardımcısı…

FATMA NUR SERTER (Devamla) – Genel Başkan Yardımcısı…

Ben, bunu burada okuduğum zaman Hüseyin Çelik buraya çıktı, bana şu sözlerle cevap verdi: “Siz eleştirdiniz. Sizin gibi düşünmediğim için şükrediyorum.” demişti o tarihte. Bilmiyorum hâlâ aynı şükür içinde midir?

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Fark etmez!

FATMA NUR SERTER (Devamla) – Şimdi, gelelim tarihe bir not düşmek gibi olan, o gün benim cemaatle ilgili söylediklerime. Çünkü, bazılarınız cemaatle CHP’yi ilişkilendirmeye pek bir meraklısınız da!

Şimdi, ben ne demişim? Demişim ki… Fethullah Gülen ışık evlerini açarken, Allah’ın kendisine bu konuda verdiği izinle giderek büyüyüp yayılacağını ve bir gün yer yüzünün bir mescit olacağını söylüyor. Fethullah Gülen’in televizyon konuşması bu. “Gençlerimizin beyni yıkanmakta ve gizli bir örgüt gibi cemaat faaliyet göstermektedir.” demiş. Ne oldu biliyor musunuz? Böyle, üstüme yürüdünüz burada, buralardan, bu sıralardan, dövmek için üstüme yürüdünüz. Ne oldu? Cemaatle sarmaş dolaştınız, kol kolaydınız, el eleydiniz. Ne zaman düşman oldunuz da şimdi “çete” diyorsunuz, “Haşhaşi” diyorsunuz. Hepsini bir yana bırakın, cemaatle hesaplaşmak ve cemaatten intikam almak için çocuklarımızı kurban ediyorsunuz, gençlerimizi kurban ediyorsunuz, bütün dershaneler sanki cemaatin dershanesiymiş gibi insanların ekmeğiyle oynuyorsunuz, orada çalışan öğretmenlerin geleceğiyle oynuyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) Ne için? Hesaplaşmak için. Kim için? Öç almak duygularıyla.

VAHAP SEÇER (Mersin) – Pire için yorgan yakıyorlar.

FATMA NUR SERTER (Devamla) – Bu da yetmedi, bu da size yetmedi, siz bununla yetinmediniz. Hani, cemaat dershaneleri kapanıyor ama Millî Eğitimde de birtakım kadrolar var, onları ne yapacaksınız? O zaman Millî Eğitimde bugüne kadar tarihin yazmadığı bir yasa çıkardınız. Bütün yöneticiler -Müsteşar, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı hariç olmak üzere- çıkan yasayla görevden alınıyorlar, görevleri sona eriyor. Ne yapacaksınız? İşte, öğretmen olarak onları kullanacaksınız, başka amaçlarla kullanacaksınız. Onun yerine tabii ki birilerini atayacaksınız.

Şimdi, tabii, insanlar bazı soruları soruyorlar, diyorlar ki: “Acaba cemaatler mi yer değiştiriyor yani bir cemaat giderken başka bir cemaate mi yer açılıyor?” Bu sorular gündemdeki sorulardır, bunları da biliniz.

Bu görevden alınan, görevleri sona eren insanlar yaklaşık 100 bin kişi. Neden 100 bin kişi? Çünkü 55 bin okul var. 55 bin okulun müdürü ve müdür yardımcıları dâhil. Bunlar kimdir biliyor musunuz? Bunlar geçmişte yazılı sınavdan geçerek alınan ekiptir.

Şimdi, Millî Eğitim Bakanlığı… Bakana teşekkür etmek istiyorum bu arada; bu düzenlemede, göreve almalarda, özellikle öğretmen atamalarında “sözlü veya yazılı sınav” diye bir madde vardı, bizim de talebimiz üzerine bunu “sözlü ve yazılı sınav” olarak değiştirmiş. Yazılı sınavın önemini orada koruyacak bir düzenlemeye kendisinin gücünü, ağırlığını koymasıyla ciddi bir düzeltme gerçekleşmiştir ama -aması var- daha ağırlık belli değil yani sözlü sınavın ağırlığı belli değil. Sözlü sınavın ağırlığı yüzde 40 ya da yüzde 50 olursa sözlü ve yazılı olmasının pratikte hiçbir anlamı kalmayacaktır.

Şimdi, yeni yasayla, değerli milletvekilleri, valiler okul müdürlerini atıyor. Düşünebiliyor musunuz? Okul müdürü eskiden sınava girerdi, sınav kalkıyor -hatta Sayın Bakan bile zannediyorum tam farkında değildi, umarım bir önergeyle şimdi düzeltme yaparlar- okul müdürü vali tarafından atanıyor. Vali okul müdürünü atıyor, okul müdürü müdür yardımcılarını belirliyor ve millî eğitimde eğitimin niteliğini ölçmek açısından çok önem taşıyan teftiş müessesesi, müfettişlik sistemi, maalesef, il eğitim müdürlerinin emrine veriliyor. Yani il eğitim müdürünün boyunduruğu altında bir teftiş mekanizması sergilenecek. Yani isteyen öğretmen başarılı, isteyen öğretmen başarısız bulunabilecektir. Bu nedir biliyor musunuz? Bu, köşeleri tutma ve köşelerden köşe vuruşu yapma hazırlığıdır. Valinin okul müdürünü atadığı bir sistem emsali görülmemiş bir sistemdir.

Gelelim yasadaki fırsat eşitsizliklerine. Bakınız, aday öğretmen olan bir kişinin başarısız olması hâlinde geçmişte başka yöntem uygulanıyordu, şimdi memuriyetle ilişiği kesiliyor, yasa bunu getiriyor. Yani başarısız. Şimdi, bu çocuk kim? Bu, eğitim fakültesini bitirmiş -hani 300 bin tane var ya çocuklarımız, gençlerimiz, öğretmen olmak için bekliyor- sınavlara girmiş, KPSS’ye girmiş filan, bir yere aday öğretmen yapılmış. Başarısız olduğu takdirde memuriyetle ilişkisi kesilip kapının önüne konuyor. Ama dershane öğretmeni -dershaneler kapandığında- KPSS sınavına sokulmadan, sadece sözlü sınavla öğretmen olarak atanabiliyor, öğretmen kadrosuna atanabiliyor. Bu nasıl bir çifte standarttır. KPSS’ye girmiş, bütün koşulları yerine getirmiş olan bir çırpıda kapının önüne konurken, KPSS’ye girme zorunluluğu olmaksızın, sözlü sınavla, dershane öğretmeni öğretmen atanıyor, dört yıl da oradan kıpırdamıyor, atandığı yerde de kalıyor. Bu bir.

İki: Talim Terbiye Kurulunun varlığını, yasa, eğitimde bir karar organı olarak, çift başlılık olarak değerlendiriyor. Sayın Bakan, gerekçeden çıkarmadınız, duruyor gerekçede. “Çıkaracağım.” demiştiniz.

Şimdi, Talim-Terbiye Kurulu karar organı, müsteşar da karar mercisi. İktidar çatışması varmış, gerekçede başka üslupla bu anlatılıyor.

Peki, o zaman soruyorum: Müsteşar var, Bakan Yardımcısı var. Bu çift başlılık olmuyor da, Talim-Terbiye gibi eğitimle simgeleşmiş, Türk millî eğitimiyle simgeleşmiş bir kurumun istişari bir organ şekline dönüştürülmesi mi çift başlılık oluyor?

Şimdi, değerli arkadaşlar, dönüşüm, dershanelerin dönüşümüyle ilgili yasada söylenenler -hani bunun reklamı yapıldı, “Biz dershanelere arazi vereceğiz, bina vereceğiz, öğrenci başına yardım yapacağız.”, bu bir masaldır. Fiiliyatta dershanelere verilmiş hiçbir artı avantaj yoktur. Bütün özel okullar kurulurken ne veriliyorsa, ne alınıyorsa aynı şey dershanelere de veriliyor. Bir fark var, önemli bir fark: “Millî Eğitim Bakanlığı hakkında davan varsa geri çekip bütün mahkeme giderlerini ödersen veririm.” diyorlar, “Sen benim toprağımı, arazimi aldın, üstüne okul yaptın, dava açarsan geri alırım.” Sopanın ucu, dönüşecek olan dershanelerin üzerinden eksik edilmiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FATMA NUR SERTER (Devamla) – Her yönüyle adaletsiz, eşitsiz ve siyasi amaçlı bir yasayla karşı karşıyayız diyorum, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Serter.

Sayın milletvekilleri, bir saat ara veriyorum.

Kapanma Saati: 19.16

ALTINCI OTURUM

Açılma Saati: 20.18

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Altıncı Oturumu açıyorum.

562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Tasarının tümü üzerinde söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna gelmişti. Ankara Milletvekili Zühal Topcu konuşacak.

Buyurunuz Sayın Topcu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Millî Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu kadar önemli bir kanunda ve Türkiye’nin gerçekten en önemli alanlarından bir tanesi olan eğitimde ve eğitim sisteminde yapılacak değişikliklerin böyle bir sıkışmaya getirilmesini ve burada bulanan birkaç kişiyle çalışılmasını gerçekten Türkiye açısından kara bir gün olarak alıyorum, onu özellikle belirtmek istiyorum. Seçim döneminde, böyle sıkışık bir ortamda, bir gün gibi, üzerinde düşünülmeden, tartışılmadan böyle bir tasarının getirilmesi gerçekten bizi üzmüştür. Şu anda da aynı şekilde ben bunun özellikle öğretmenler, eğitim camiası personeli ve öğrenciler üzerinde de hiç olumlu etki yaratacağını düşünmüyorum; bunu da belirtmek istiyorum.

Bugün özellikle önemli bir gündü biliyorsunuz. 6.613 soydaşımızın katledildiği Hocalı katliamında ölenleri rahmetle anıyoruz, yapanları nefretle kınıyoruz ve hiçbir zaman da unutmayacağımızı ve bu acıyı yüreğimizde saklayacağımızı da belirtmek istiyoruz.

Şimdi, millî eğitim üzerinde özellikle baktığımızda, millî eğitimde Ömer Dinçer zamanında, 2011 yılında yapılan 652 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında  Kanun Hükmünde Kararname’yle önemli değişiklikler yapılmıştır. Özellikle AKP İktidarının on bir yılda  millî eğitim üzerinde yaptığı tahribatı artık saymaktan biz yorulduk ama bu tahribatı yapmaktan AKP İktidarı hiçbir zaman yorulmamıştır; bunu paylaşmak istiyoruz. Şimdi, tekrar madde değişikliğine gidilerek millî eğitimde büyük bir değişiklik yapılmak isteniyor. Bu kararnameyle  beraber teşkilat yapısı tamamen değiştirilmiş ve Millî Eğitim Bakanlığının yetkileri, görevleri değiştirilmiştir. Özellikle Ömer Dinçer,  bir önceki Millî Eğitim Bakanlığının atadığı yöneticileri bir kenara elinin tersiyle itmiş, eğitimden anlayan anlamayan herkesi yönetici olarak atamıştır. Eğitime en büyük darbeyi de o zaman kendisi vurmuştur çünkü özellikle öğretmenlerin şikâyet edilmesi üzerine bir şikâyet hattı kurulmuştur. Forma veya serbest kıyafet tartışmasını getirmiş, ondan sonra geri adım atılmıştır ve özellikle öğretmenlerin itibarının düşürülmesinde gerçekten çok önemli adımlar atmıştır ve bu itibarın düşürülmesinde de kendisinin bizzat katkıları olmuştur. Öğretmenleri, yem bekleyen güvercinlere benzetmiş, aynı zamanda, yine yalnızca maaşlarını düşünen, maaş artışını düşünen bir grup olarak telakki etmişti. Aradan iki yıl geçmesine  rağmen bir bakıyoruz ki aynı hataların Sayın Nabi Avcı tarafından ve ekibi tarafından da yapıldığına hepimiz şahitlik ediyoruz aslında. Yine, bu dönemde de yapılan hatalardan “pardon” diyerek geri adım atıldığına da hep birlikte şahit oluyoruz ve işte, bugün burada tartıştığımız tasarıya baktığımızda da yine Millî Eğitim Bakanlığının merkez teşkilatı ve il teşkilatını tamamen değiştirecek yeni bir taslak getirilmiştir. Bunlar aynı zamanda çok büyük haksızlıkları da beraberinde getirecektir, bunları hep birlikte göreceğiz zaten. Böyle giderse Millî Eğitim Bakanlığı sürekli acemiler birliği tarafından yönetilen bir kurum hâline getirilecektir. Çünkü, tecrübe çok önemlidir, her zaman diyoruz. Burada insana hizmet veriyoruz, insana hizmetin de en önemli adımını tecrübe oluşturmaktadır, liyakat oluşturmaktadır. Fakat, AKP iktidarıyla beraber partizanlığın ve yandaşlığın önemli mesafeler katettiği ve liyakatin, tecrübenin hiçbir zaman dikkate alınmadığına hep birlikte şahit olduk.

Şimdi, baktığımızda biz hâlâ soruyoruz Sayın Bakana ama biz bunun gerekçesini anlayamadık: Buna neden ihtiyaç duyuldu? Özellikle seçimlere çok az bir süre kala insana yapılan bir yatırımda öğretmenlere sormadınız, velilere sormadınız, bu vatandaşa sormadınız, bizlere bile sormadınız, akademisyenlere sormadınız ve görüş almadan böyle bir değişikliğe gittiniz hâlâ bizim mantığımız bunu anlamadı ve Bakandan da hâlâ izahat istiyoruz ama kendisi de bu konuda izahat vermemekte galiba kararlı. Yani neden ısrarla bu değişiklik gündeme gelmektedir, neden ihtiyaç duyuldu? Acaba bu değişikliklerle yöneticilikten alacağınız insanlar kimler, tekrar onların yerine atayacağınız insanlar kimler, bunları çok iyi tespit ettiniz mi, özellikleri nedir bunların; bu alanda yapılan bölmenin, kutuplaştırmanın, ötekileştirmenin anlamı var mı? Özellikle yoğun tartışmaların yaşandığı ve ayrışmanın yapıldığı bugünlerde millî eğitimden de gelen böyle bir yapılanma inanın herkesi çok rahatsız etti. Şu anda buraya gelmeden önce, Türkiye’nin her bir tarafından o kadar çok telefon, mail, faks aldık ki inanın haddi hesabı yok; herkes kalplerinin kırıldığını, kendilerinin de bunu anlamadığını ve bu kadar birikimin, bu kadar tecrübenin kendilerini çok üzdüğünü de özellikle burada herkesin huzurunda, Bakanın ve yönetimin huzurunda belirtmemizi de istediler. Liyakattan ve tecrübeden çok, özellikle AKP iktidarının referansıyla iş yapılır hâle gelmeye başladı. Sadece müsteşar kalıyor, diğer herkes değiştiriliyor ama Talim ve Terbiye Kurulu Başkanının üzerinde de değişlik yapıldığını Komisyondan biliyoruz.

Şimdi sormak istiyoruz: Acaba bu değişiklikte etkili olan kritik bir dönüm noktası var mıydı? Biz, evet, düşünüyoruz, kritik bir dönem noktası olduğunu düşünüyoruz. Acaba Oslo’da verilen sözler burada etkili oldu mu? Bu kanunda “Okul ve kurum müdürlerinin vali tarafından dört yıl süreyle görevlendirileceği” ifadesi bulunmaktadır. Bu değişiklik acaba Oslo görüşmesinde kayda geçen ve İnternet’e düşen “Millî eğitim, şunlar bunlar bakanlıklarını kaldırıyoruz, valiliklere ve belediyelere veriyoruz.” ifadesinin temel alınma şekli midir acaba, bunu sormak istiyoruz. Özellikle AKP iktidarı döneminde valilerin önemli bir bölümünün artık devletin valisi vasfının ortadan kalktığını ve âdeta AKP’li il başkanlarının bürokrasiden sorumlu yardımcısı gibi hareket ettiğini paylaşmak istiyoruz. O zaman söz konusu görevlendirmelerin ne ölçüde adaletsiz olacağını da sizlerin vicdanına bırakıyoruz.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Adalet arama onlarda Hocam, adalet…

ZÜHAL TOPCU (Devamla) – Yani, evet, onlar artık tartışılır hâle geldi. Özellikle demokrasinin şu gece vakti bir parmak kaldırma olayına indirgendiği bir durumda hakikaten birçok kavramın içinin boşaltıldığını da paylaşmak istiyoruz.

Bu süreçte örneğin valilerin paşa gönlüne göre görevlendirilecek olanların en belirleyici kıstaslarından birkaçı “malum-sen”e üyelik olacaktır -bu “malum-sen”i, herkes biliyor aslında- veya vali beyle hemşehrilik ya da her türlü takas alışverişi burada temel olacaktır.

Tasarının önemli boyutlarından birini de millî güvenlik boyutu oluşturmaktadır. Çözüm süreci olarak yutturulmaya çalışılan çözülme ve ihanet süreci içerisindeki tartışmalardan hatırlanacağı üzere, valilerin merkezî idare tarafından atanması, yerel halk tarafından seçilmesi pazarlık konusu olarak gizli ajandalarındaki yerini hâlâ korumaktadır. Hâl böyle iken söz konusu hain pazarlığın hayata geçmesi ihtimalinde Millî Eğitim teşkilat yapısına ilişkin söz konusu kanun tasarısı daha bir anlam kazanmaya başlayacaktır. Daha açık bir ifadeyle, böyle bir durumda müdür ve müdür yardımcıları seçilmiş vali tarafından görevlendirilecektir. Dolayısıyla, söz konusu kanun tasarısı için üniter devletin tasfiyesi ve özerk devlet yapılanmasının ön hazırlığı olabileceği de söylenebilir.

Burada, yine, kanunda verilen şeylerden bir tanesi de: İnanın oradan oraya vurulmuş, oradan oraya geçilmiş, başlıkların birbirleri içerisinde hiçbir tutarlığının da olmadığını görmekteyiz. Şimdi, Bakan onayıyla açılan proje okullarından veya teşkilata bağlı, Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilata bağlı kurumlarda yapılacak öğretmen atamalarının bizzat Bakanlık tarafından yapılacağı, Bakan tarafından yapılacağı da veriliyor. Burada keyfiyetin alabildiğince had safhaya vardığını da paylaşmak istiyoruz.

Evet, değerli milletvekilleri, yani siz her ne kadar Teşkilat Kanunu’nu değiştirseniz de motoru eski bir arabanın kilometre göstergesinin sıfırlanması hiçbir zaman yeni bir durum ortaya çıkarmayacaktır. Önemli olan ortaya koyduğunuz vizyondur, önemli olan hedeflediğiniz gerçeklerdir, nereye varmak istediğinizdir, insanı algılama tarzınızdır, insana biçtiğiniz değerdir. Ama biz burada görüyoruz ki insan unsurunu bir kenara bırakarak “Acaba daha uzun süre nasıl bu iktidarda kalıp kendi menfaatlerimiz doğrultusunda nasıl bir eylem sunabiliriz...” Bunların çok daha fazla önem arz ettiğini görebiliyoruz. Millî Eğitim Bakanlığının hâlihazırdaki personelini elinin tersiyle bir gecede görevden alacak olması ve kendi yandaş ekibini buralara getirecek olması kendine başarı sağlamayacaktır, onu paylaşmak istiyoruz ve burada artık had safhaya çıkan partizanlıkta fişlemelerin de bu çalışanları üzdüğünü de belirtmek istiyoruz. Basına düşen haberlere göre burada yapılan fişlemeler gerçekten ne liyakatle ne tecrübeyle ne de objektiflikle ifade edilmemektedir ve bunu da yapılan bir ayıp olarak paylaşmak istiyoruz.

Millî Eğitim Bakanlığında başarı liyakat ve kalite tutarlılığıyla ancak sağlanabilmektedir. Eski, hantal, vizyonsuz ve eğitim sorunlarını bilmeyen bir ekip tarafından yapılan bu düzenlemenin biz hiçbir işe yaramayacağını söylemek istiyoruz. Dün yapılan altmış yetmiş iki aylıklardan geri vazgeçilme sürecindeki “pardon” ifadesinin bunlarda da kullanılabileceğini biz baştan belirtmek istiyoruz çünkü yaptığınız bu değişikliklerle görevden aldığınız yöneticilerle, il millî eğitim müdürlerinden tutun, okul müdürleri, müdür muavinleri veya merkez teşkilatı çalışanlarının ailelerini düşünün, kendi yerleştikleri ortamı düşünün, kendilerine uzun yıllardan beri hazırladıkları geleceği düşündüğünüzde nasıl bir hareketlenmeye ve mutsuzluğa yol açacağınızı da hatırlatmak istiyoruz. Ama artık bu milletin gerçekten tahammülü kalmadı, yıprandı, yoruldu, artık inanın mecali kalmadı, mücadele etmeye mecali kalmadı artık, onu belirtmek istiyoruz.

Tasarının yasalaşması hâlinde hâlen görevde bulunan 100 binden fazla müdür, müdür yardımcısı görevi kendiliğinden sonra erecektir. Böylelikle ömrünü eğitime ve idareciliğe adamış olan gerçekten 100 binden fazla idarecimiz bir anda görevlerinden olacaklar. Buna gerek var mıydı? Ama buradaki kadrolar kime verilecek gerçekten çok iyi tahlil edildi mi? Eğer bir başarısızlık var ise bu başarısızlık nereden kaynaklanıyordu? Keşke bundan önce bir değerlendirme veya bir fizibilite çalışması yapılsaydı da ondan sonra böyle, şurada birkaç tane milletvekilinin katılımıyla yapılan bu çalışma olmasaydı. Bütün partilerin ortak çalışması sonucunda ve etkilenenlerin de katıldığı bir çalışmayla belki çok daha güzel bir tasarı ortaya çıkabilecekti. Bu durum, yıllardır vefakârca ve cefakârca hizmet etmiş idarecilerimize karşı büyük bir vefasızlık ve adaletsizliktir. Bunların ötesinde de gerçekten zulümdür.

110 bin yöneticiyi değiştirmenin sebebi başarısız okul yöneticilerini değiştirmek için midir? Eğitim sorunlarımız okul yöneticilerini görevlendirerek ve bunları alarak mı çözülecektir? Millî Eğitim Bakanlığının denetim sistemi çalışmadığı için böyle bir çözüm mü üretildi? Görevlendirilmesi yeniden yapılmayan yöneticiler acaba başarısız mı görülmektedir? Acaba, bu tasarı Millî Eğitim Bakanlığında kimler tarafından hazırlandı? Bunların da paylaşılmasını istiyoruz.

Yine, Talim ve Terbiye Kuruluna geldiğimizde, bu, gerçekten Millî Eğitim Bakanlığının beyni olarak kabul edilen ve uzun yıllar da bu görevleri yerine getirecek şekilde çalışmış olan bu kurulun böyle pasifize edilmesi ve bu görevleri yapmaktan alıkonar hâle getirilmesi de bu Millî Eğitim Bakanlığının daha şimdiden yenik başlamasını da gündeme getirmektedir. Çünkü, Millî Eğitimdeki temel politikaların belirlenmesinde gerçekten önemli işlere imza attığını da paylaşmak istiyoruz Talim Terbiye Kurulunun.

Evet, özellikle “maarif müfettişliği” adı altında müfettişlerin toparlanması önemli bir adım olarak görülmelidir.  Denetim mekanizmasının işletilmesi Millî Eğitim Bakanlığına önemli kazanımlar sağlayacaktır ama atanacak müfettişlerin ve bunların çalışma alanlarının ne kadar açılacağı da tartışma konusudur.

Özellikle, bu tasarıda önemli adımlardan bir tanesi ve ana nedenlerden bir tanesi olarak dershaneler konusuna geldiğimizde çok daha vahim tablo karşımıza çıkıyor. Evet, bu dershaneler konusu özellikle birileriyle hesaplaşma için gündeme getirilen, çözümü uzun soluklu çalışmalarla, bunu hazırlayan nedenlerin ortadan kaldırılmasıyla çözüm üretilebilecek bir konuyken, bıçak gibi keserek veya gerçekten hiç mantıklı olmayan alternatifler üreterek çözüm yolu aranmak istenmiştir ki bunu da görebiliyoruz. Burada, dershaneler konusuna çözüm getirilmek istenirken bir gördük ki “açık lise kapanıyor, bu yılın sonunda kapanıyor.” denildi ve aceleyle getirilen, çalışılan bir konu olduğu için ben hâlâ netleştiğini de söyleyemeyeceğim bu durumda.

Şimdi, baktığımızda ortaöğretim kurumlarına geçişte, bu dershanelerin dönüştürülmesinde inanın o kadar çok tutarsız şeyler var ki neredeyse özel okulların yarı kontenjanları boş dururken, hâlâ bu dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi gibi bir gerekçe, ön teklif sunulmaktadır. Bunun nasıl yapılacağı hâlâ tartışma konusudur. Özellikle buralara gidecek öğrencilere para desteği yapılacağı, ücret ödemesi yapılacağı konusu gerçekten çok komik bir durum olarak karşımızda bulunmaktadır. Çünkü şu andaki okullara baktığımızda Millî Eğitim Bakanlığı okullara destek çıkamamaktadır. Kırık camlarını bile okul yöneticileri, okul müdürleri kendi kurdukları kişisel iletişimleriyle sağlamaktadırlar. Özellikle Ankara’da su ve doğal gaz paraları kartlı geldiği için, bunlar bittiğinde tekrar vakit dolana kadar dolum yapılmamaktadır. Yani bunları bile bile hâlâ bu şekilde özel okula gönderilecek, dönüşecek okullara gönderilecek çocukların paralarının devlet tarafından ödenmesinin yapılması gerçekten bir komedi olarak karşımızda durmaktadır.

Özellikle bu dershaneleri, hem üniversite hazırlık hem de lise hazırlık dershanelerini kapatırken, bu kursları kapatırken sosyal, sanatsal, sportif, kültürel ve mesleki alanlardakileri açık tutuyorsunuz. O zaman soruyoruz: Acaba bu kurslara gidecek çocukların paralarını verecek misiniz, bu kurslar bedava mı yapılacak yoksa? Bunu eğer netleştirirseniz çok daha iyi olacak.

Şunu belirtmek istiyoruz ki: Sistemde sınav olduğu müddetçe, yarışma olduğu müddetçe dershaneler devam edecektir. Bunlar merdiven altına inecektir. Adı şu olur, bu olur; evlerde olur, özel dersler şeklinde ve hem de fiyatları artarak devam edecektir. Eğer siz dershaneleri hazırlayan gerekçeleri… Bu sınav sisteminin ortadan kaldırılması olur, ki uzun soluklu çalışmalardır, o zaman bu dershaneleri ortadan kaldırabilmeniz çok daha kolay olabilecektir.

Özellikle dershane öğretmenlerinin atamasına geldiğimizde, zaten atanamayan 300 binden fazla öğretmen dururken dershane öğretmenlerinin özellikle belirli kriterler çerçevesinde sözlü sınavla atanması soru işaretlerini gündeme getirmektedir. Sözlü sınavda acaba kriter ne olacaktır? Getirilen referans mektupları mı, referans kartları mı veya birileriyle yapılacak pazarlıklar mı önemli olacaktır? “Öğretmen sözlü sınavlarının kriterleri ne? Gereken ihtiyaç alanları nasıl belirlenecek? Ne kadar öğretmen alınacak? Sözlü sınavı geçemezse bu öğretmenler alınamayacak mı?” gibi daha birçok sorular var aslında ve böyle çift başlı seçme sistemi Türkiye’yi kaosa sürükleyecektir, bunları belirtmek istiyoruz.

Hele hele öğretmenlerin stajyerlikten, KPSS puanıyla alınan öğretmenlerin stajyerliklerinin kaldırılmasında performans değerlendirmesinin gündeme getirilmesi, gerçekten hani önemli bir hap gibi sunulan performans değerlendirme sistemini yeniden gündeme getiriyor ama daha sonra sözlü veya yazılı sınav olayı iyice burada şüpheleri artırmaktadır. Eğitim sistemine uzattığınız eli lütfen çekin. KPSS’yle almak istiyorsanız öğretmenlerimizi alın. Bir yıl -en azından- bunları mahrum etme yerine tecrübeli öğretmenlerle eğiterek eğitimlerine devam etme yolunu seçmenizde fayda var. Sözlü veya yazılı sınavlardaki subjektiflik her zaman gündemde olduğu için, lütfen öğretmenlerin cebinden elinizi çekin.

Teşekkür ediyoruz. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Topcu.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Tanal.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ben sizden özür dilerim. Şimdi, bu yasayı biz görüşüyoruz ancak mevcut olan bu düzenleme bizim Anayasa’mızın 48’inci maddesindeki müteşebbis özgürlüğüne aykırı olan bir hüküm. Aynı zamanda buradaki öğretmenlerin, müdürlerin görevlerinin sona ermesi hukuki güvenlik ilkesi dediğimiz ölçülülük ilkesine, yine Anayasa’ya aykırılık teşkil ediyor. Dershanelerin kalkması, komple, mevcut olan Anayasa’mızdaki fırsat eşitliğini sağlama açısından -sosyal adaleti düzenliyor çünkü fırsat eşitliği- sosyal eşitlik ve sosyal adalet ilkelerine de aykırı. Yani bu açıdan şahsi düşünceme göre Anayasa’ya aykırı olan bu düzenlemenin Sayın Başkan görüşülmemesi lazım. Bu konuda yetkinizi kullanmanızı istirham ediyorum.

Saygılarımı sunuyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Ama sanıyorum ki, Komisyonda, Komisyon Başkanı bunun Anayasa’ya aykırı olup olmadığı konusunda inceleme yapıp bir karara varmışlardır.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Yok efendim.

BAŞKAN – Onun bir raporu olması gerek. Eğer böyle…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Böyle bir tartışma, Anayasa’ya aykırılık tartışması Komisyonda yaşanmamış ve böyle bir rapor da yok. Eğer varsa sizden istirham ediyorum, aracılığınızla bize tebliğ etmelerini istirham ediyorum. Yani Sayın Bakan da burada, onların da görüşlerini almak isteriz. Yani böyle bir rapor yok.

BAŞKAN – Biliyorsunuz, komisyonlar bunu tartışmasalar bile teklifler ve tasarılar Anayasa’ya uygunluk ilkesi açısından incelenirler. Bunun incelenmiş olduğunu varsayıyoruz ve bunun incelendiğine dair de Komisyonun kendisinin bir bilgisi olması gerekir.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – O zaman bize bilgi versinler, yani böyle bir rapor bize sunulmadı. Raporlarda yok.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkanım, Kanunlar Kararların  bir inceleme raporu olması lazım.

BAŞKAN – Evet.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Anayasa’yla ilgili olarak, bu gelen kanunu öncelikli olarak bir gözden geçirdiğine dair bir raporu olması lazım. Öyle değil mi?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Yok, öyle bir rapor yok.

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Efendim, gerek yok, zımni olarak kabul etmiş demektir Sayın Başkan. Olur mu böyle şey ya?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Efendim, yasama organının zımnen kabulü olmaz.

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Ya üstat, her raporda elli kere tartıştık burada ya.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Efendim, bakın, resen oradaki bürokrat arkadaşların bu ön incelemeyi yapması lazım. İddiaya gerek yok.

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Böyle bir şey varsa rapora bağlar, iade eder, yoksa zımni olarak kabul etmiş demektir.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Bakın, Hocam, resen oradaki bürokrat arkadaşların bunu incelemesi lazım. İddiaya, talebe gerek yok.

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Ya Nevzat Başkan, elli kere görüştük bunu ya, bunu tekrar gündeme getirmenin hiçbir gereği yok. Lüzumsuz bir tartışma ya.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Efendim, bu konuyu isterseniz bir inceleyin.

BAŞKAN – Evet, on dakika ara veriyorum. Bir bakacağım efendim.

Kapanma Saati: 20.41

YEDİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 21.13

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Yedinci Oturumunu açıyorum.

462 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değerli Başkanım, mevcut olarak bu görüşülen teklifle ilgili Anayasa’mızın 48’inci maddesinde “Özel teşebbüsleri kurmak serbesttir.” diyor. Anayasa’nın 48’inci maddesinin gerekçesini aynen okuyorum: “Özel teşebbüsleri ortadan kaldırıcı düzenlemeler yapılamaz.” Ancak bununla birlikte, yine Anayasa’mızın 13’üncü maddesi de der ki: “Demokratik hak ve özgürlüklerin özüne dokunucu, ortadan kaldırıcı şekilde düzenlemeler de yapılamaz.” Yani bu açıdan, bir de Anayasa’mızın yine 5’inci maddesi “Devlet, kişilerin gelişimi için önündeki tüm tedbirleri kaldırmakla yükümlüdür.” diyor.

Bu bakmış olduğunuz düzenleme, tabii, bu şekliyle açıkça Anayasa’ya aykırı çünkü dershaneleri ortadan kaldırıyor, bir de müdürlerin hepsinin görevlerine son veriyor. Bu da hukukta bilmiş olduğumuz “hukuki güvenlik” ilkesine, “hukuk devleti” ilkesine aykırı.

Bu anlamda, Sayın Başkanlığınızın bu kanun teklifinin görüşülmemesini, eğer Komisyonda Anayasa’ya aykırılıkla ilgili veya Kanun Kararlarda Anayasa’ya aykırılıkla ilgili rapor varsa, bu raporları bize versinler. Biz de bu görüşlerimizi tekrar yine gözden geçirelim. Ama bu rapor bu saate kadar bize tebliğ edilmedi.

Bu açıdan, bu belirtmiş olduğumuz itirazlar nedeniyle Başkanlığınızın gözden geçirmesini arz ediyorum. Ama eğer usul tartışması da açılacaksa, Sayın Grup Başkan Vekilimiz tutumunuzun aleyhine söz almış olacak. Ben de aleyhte almış olacağım. Artık lehte de kim alacaksa bilemiyorum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Lehte Sayın Başkan.

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Lehinde…

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Şimdi mi? Özür diliyorum Sayın Başkan…

BAŞKAN – Şimdi, bir dakika…

İç Tüzük 63’e göre ben bu konuda usul tartışması açacağım.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Şimdi mi efendim, yoksa konuşmalardan sonra mı?

BAŞKAN – Şimdi yapacağım efendim.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Lehte...

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Lehinde…

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Bir dakika arkadaşlar… Orada bir centilmenlik anlaşması… Her gruba birer tane söz verilecek, öyle anlaşıldı.

BAŞKAN – Evet, tamam.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Aleyhte Özcan Yeniçeri konuşacak.

BAŞKAN - Aleyhte Sayın Yeniçeri.

Siz?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Ben aleyhte…

BAŞKAN - Aleyhte…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Lehte Başkanım.

BAŞKAN - Siz lehte…

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Usulen lehte…

Sayın Baluken, siz mi konuşacaksınız? Tamam.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Yani ben açtım. Beni hesaba katmayacak mısınız Sayın Başkan?

BAŞKAN - Siz açtınız ama söz hakkını diğerleri aldı.

Şimdi, lehte Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, buyurunuz.

Beş dakika süre vereceğim. “Anayasa’ya uygundur.” diye düşünüyorsunuz.

Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

XI.- USUL HAKKINDA GÖRÜŞMELER

1.- 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Genel Kurulda görüşülüp görüşülemeyeceği hakkında

 

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Değerli milletvekilleri, değerli arkadaşlar; tabii, aslında Anayasa’ya aykırılık iddialarıyla ilgili teklif ve tasarının tümüne ilişkin bu tür iddialar bugüne kadar usul tartışmasının da konusu olmadı aslında. Bu iddialara karşı zaman zaman muhalefet partilerinden yerli yersiz, toplantının, Genel Kurulun açış durumlarında grup önerileri görüşülürken ya da ilgili tasarı, teklif metninin geneli üzerindeki görüşmelere başlarken bu iddialarda bulunuldu. Bu iddialar Başkanlık Divanı tarafından bugüne kadar haklı bir şekilde, eğer varsa böyle bir iddianız İç Tüzük gereği ilgili madde geldiğinde o madde üzerinde bu aykırılık iddiasında bulunursunuz ve bu aykırılık iddiaları öncelikle o zaman görüşülür. Dolayısıyla aslında tasarı ve teklifin tümü üzerindeki Anayasa’ya aykırılık iddiaları buranın konusu değil, burada görüşülmemesi lazım şu aşamada. Geneli üzerindeki görüşmeler yapılırken burada tartışmalar yapılır, konuşmalar yapılır. Daha sonra ne yapılır? Tümü üzerindeki görüşmeler bittikten sonra, zaten maddelere geçilmesi Genel Kurulun onayına sunulur. Genel Kurul böyle bir iddianın varit olmadığı gerekçesiyle maddelere geçilmesini kabul eder ya da böyle bir iddiayı eğer gerçek görürse Genel Kurul maddelere geçilmesini oylamayabilir.

Dolayısıyla bugün burada bu tartışmanın usul tartışması konusu olması bile çok doğru bir konu değil diye düşünüyorum. Zira, değerli arkadaşlar, bakın, İç Tüzük’ün 38’inci maddesi çok açık. Açın, bakın, burada ne diyor? “Anayasa’ya uygunluğun incelenmesi” diyor başlığı. “Komisyonlar, kendilerine havale edilen tasarı veya tekliflerin ilk önce Anayasanın metin ve ruhuna aykırı olup olmadığını tetkik etmekle yükümlüdürler.” Yani her komisyon –hangi komisyon olursa olsun- önüne gelen bu teklifi Anayasa’ya aykırılık yönünden incelemek zorundadır.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Komisyon ön inceleme yapmamış.

AHMET AYDIN (Devamla) – Dolayısıyla, Millî Eğitim Komisyonu da bunu incelemiştir. Devamında ne diyor? “Bir komisyon, bir tasarı veya teklifin Anayasaya aykırı olduğunu gördüğü takdirde gerekçesini belirterek maddelerin müzakeresine geçmeden reddeder.” Yani ne diyor? “Eğer Anayasa’ya aykırı ise o teklif, gerekçesini yazarak zaten maddelerin müzakeresine geçilmez.” diyor. Bizim ilgili komisyon, Millî Eğitim Komisyonumuz bu konuda inceleme yapmış, Anayasa’ya aykırı görmeden maddelere de geçilerek görüşülmüş ve Komisyon raporunu tamamlamıştır, şu anda önümüzdedir. Dolayısıyla, bunun burada müzakere edilmesi de çok doğru değildir şu aşamada.

Yine, İç Tüzük’ümüzün 84’üncü maddesi çok açıktır yani yoruma mahal vermiyor. Bakın, “Anayasaya aykırılık önergeleri” madde 84: “Bir kanun tasarı veya teklifinin Genel Kuruldaki görüşülmesi sırasında tasarı veya teklifin belli bir maddesinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle reddini isteyen önergeler, diğer önergelerden önce oylanır.” Ne diyor burada? “Tasarı ve teklifin tümü değil, tasarı veya teklifin belli bir maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle reddini isteyen önergeler diğer önergelerden önce oylanır.” Dolayısıyla, görüşmelerin tümü üzerindeki görüşmeler biter, bu görüşmeler bittikten sonra maddelere geçilmesi oylanır. Maddelere geçildikten sonra tek tek maddeler müzakere edildiğinde, bu maddelerden hangisinin Anayasa’ya aykırı olduğunu görürseniz o maddeye ilişkin Anayasa’ya aykırılık önergesini verirsiniz ve o önerge diğer önergelerden önce görüşülür.

Yani burada İç Tüzük’ün gerek 38’inci gerekse de 84’üncü maddesi çok açık bir şekilde, yoruma meydan vermeden, teamüllere bile girmeden burada konuyu düzenliyor. Böyle tümü üzerindeki Anayasa’ya aykırılık iddialarının bir şekilde tümü üzerindeki görüşmeler sırasında görüşülemeyeceğini ifade ediyor. Böyle bir şey mümkün değil. Meclis Başkanlık Divanı bu konuda karar vermek durumunda değil hatta. Bakın, biz bu konuyu görüşeceğimizi bugünkü grup önerisinde de oyladık, öyle değil mi? Bu, dershanelerle ilgili Millî Eğitimden geçen komisyon raporunun, ilgili tasarının burada görüşüleceğini biz zaten grup önerisiyle Genel Kurulun huzuruna getirdik, orada da böyle bir tartışma yok. Genel Kurul, oylamasıyla bu kanunun görüşülebileceğine karar verdi.

Dolayısıyla, hiçbir hâlde, hiçbir şekilde tümü üzerindeki görüşmeler esnasında, değerli arkadaşlar, Anayasa’ya aykırılık iddiası ne Meclis Başkanlık Divanı tarafından değerlendirilebilecek bir konudur ne de gündeme gelebilecek bir konudur. Tartışırsınız, konuşursunuz ama ilgili maddeler geçtiğinde önergeler verirsiniz. Hâl bu iken, zaten ilgili kanun tasarısında da Anayasa’ya aykırılıkla ilgili de en ufak bir şey yok. O maddelere geçildikten sonra da zaten bu görüşmeler yapılacaktır.

Gerek grup önerisinin Genel Kurulun oyuyla kabul edilmesi gerek İç Tüzük’ümüzün 38’inci ve ilgili yine 83, 84’üncü maddelerine baktığımızda, değerli arkadaşlar, Anayasa’ya aykırılık iddialarının ne şekilde değerlendirildiğini çok açık bir şekilde ifade etmiştir diyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aydın.

Aleyhte, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi, ihtilaf konusu olan husus, görüştüğümüz dershanelerle ilgili yasa tasarısının bazı maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle bu tasarının Genel Kurulda görüşülüp görüşülemeyeceği. Arkadaşlarımız İç Tüzük maddelerinden örnekler verdiler. Evet, doğru, İç Tüzük’ün 38’inci maddesine göre komisyonlar kendilerine gelen bir tasarı veya teklifi öncelikle Anayasa’ya uygunluk yönünden denetime tabi tutarlar, eğer Anayasa’ya aykırılık yönünde bir tespitte bulunurlarsa maddelere geçilmeksizin o teklifin görüşülmesini reddederler. Bu teklifte, bu tasarıda, böyle bir değerlendirmenin komisyon tarafından yapılmadığı anlaşılıyor.

İç Tüzük’ün yine 84’üncü maddesine göre Genel Kurul, maddelerle ilgili bir değerlendirme yapabilir, daha doğrusu Anayasa’ya aykırılıkla ilgili önergeler maddelerde verilir ve o önergeler sırasında görüşler ifade edilir ve Genel Kurul, yine, Anayasa'ya aykırılık değerlendirip değerlendirmediğini, o önergeleri kabul veya reddetmek suretiyle belli eder. Yine, tümüne ilişkin görüşmeler yapıldıktan sonra eğer Genel Kurul Anayasa'ya aykırılık yönünde bir kanaate ulaşırsa, yine maddelere geçilmesini reddedebilir. Bunlar, bugüne kadar hem İç Tüzük’te yer almış hem de gelenekselleşmiş olan kurallar.

“Ancak” deyip bir parantez açmak istiyorum: Genel Kurulda, zaman zaman, gerek Başkanlık Divanının uygulamasıyla gerekse Genel Kurulun almış olduğu kararlar sonucunda bu uygulamalar değiştirilebilmektedir; bunun örneklerini geçmişte gördük. Örneğin, bir tasarının burada görüşülmesi sırasında, daha doğrusu görüşülmesine başlamadan, bir siyasi partinin karşı oyundaki bir kelimenin, bir cümlenin Anayasa'ya aykırı olduğu değerlendirilerek görüşmelere geçilmedi. O cümle gerekçeden çıkarıldı, sıra sayısı yeniden basıldı, görüşmeye ondan sonra başlandı; bu da Parlamento tarihinde bir ilkti ama ilk kez oldu. Muhtemelen, bundan sonra benzeri bir talep olursa “Geçmişte böyle bir örnek yapılmıştır.” diyerek Başkanlık makamı, Kanunlar Kararlar Başkanlığı bunu emsal alıp uygulamayı ona göre yönlendirecek.

Şimdi ben bir örnek vermek istiyorum. Varsayalım ki bu teklifte, bu tasarıda bir madde yer almış olsun, madde de şöyle olsun: “Türkiye devleti bir şeriat devletidir.” Biz bunu görüşecek miyiz arkadaşlar? Bu tasarının görüşülmesine geçebilir miyiz, mümkün müdür? Bu kadar açık bir şekilde Anayasa'ya aykırılığı sabit olan bir maddeyi içeren bir teklifi, bir tasarıyı görüşemeyiz.

Bu tasarıda, Anayasa'nın 2’nci maddesinde yer alan “hukuk devleti” ilkesini ilga eden, kaldıran bir düzenleme var. Tasarının 25’inci maddesinin (3) ve (8) numaralı fıkraları, çok açık bir şekilde hukuk devletini ortadan kaldırmaktadır. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, Millî  Eğitim Bakanlığında, Müsteşar ve Talim Terbiye Kurulu Başkanı dışında müsteşar yardımcıları, genel müdürler, Strateji Daire Başkanı, yine taşrada okul müdürleri, il millî eğitim müdürleri, okul müdürlerinin başyardımcıları, belki belli bir süre sonra ama görevleri sona erecek. Bu ne demektir? Muhtemel bir yargı denetimini ortadan kaldırmak amacıyla kanun zoruyla insanlar görevden alınıyor. Hukuk devleti, idarenin işlem ve eylemlerinin yargı tarafından denetlendiği devlettir; hukuk devleti, vatandaşlarına hukuk güvenliği sağlayan devlettir. Çok açık bir şekilde Anayasa’ya aykırı bu madde nedeniyle şimdi Parlamento burada kendi hukukunu yaratabilir, bir uygulamayı başlatabiliriz, bu da bundan sonra emsal olur, gelenek olur, bundan sonra da iktidarlar Anayasa’ya aykırı kanun çıkarma geleneğinden vazgeçerler. Görüşüm budur, bu yolu deneyebiliriz.

Görüşümü bu şekilde ifade ettikten sonra Sayın Başkanı ve Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum, iyi akşamlar diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Lehte Bingöl Milletvekili İdris Baluken.

Buyurunuz Sayın Baluken.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum.

Aslında, burada tartışılması gereken konu samimiyet olayı. Elimizde bir İç Tüzük var, bu İç Tüzük her tarafa doğru esnetilebilir, yoruma açık bir İç Tüzük ve yine bu İç Tüzük’ün de dayandığı bir darbe Anayasa’sı var. İşimize geldiği zaman kendi görüşümüz doğrultusunda İç Tüzük’ü yorumluyoruz, işimize gelmediği zaman da bu İç Tüzük’ü örnek göstererek burada belli şeyleri savunuyoruz, bütün sıkıntı oradan kaynaklanıyor. Aslında, bugün bu gelen tasarı ya da teklifin burada görüşülmesinde bir sakınca yok çünkü İç Tüzük’ün 38’inci maddesinde, zaten Anayasa’ya aykırılık açısından komisyon gündemine gelmeden önce bir durum varsa komisyon bunu tespit eder ve reddeder diyor. Dolayısıyla, komisyon bunu eğer reddetmemişse ve görüşmelerden sonra Genel Kurula göndermişse bunda herhangi bir sıkıntı yok. Ama, burada sıkıntı şuradadır: Özellikle, Sayın Akif Hamzaçebi Bey’in de belirttiği gibi, AKP Grubunun buradaki daha önceki uygulamalarında buna tam tezat uygulamalar yapıldı. Plan ve Bütçe görüşmeleri sırasında, bizim muhalefet şerhimize Plan ve Bütçe görüşmelerine başlamadan önce, gündemde olmadan önce, bir gün önce, CHP’yle, MHP’yle ortaklaşarak ve ortak oy kullanarak o muhalefet şerhinde “Kürdistan” sözcüğü geçtiği için müdahale edildi.

Şimdi, Ahmet Bey diyor ki: “Anayasa’ya aykırılık durumu burada görüşülemez, usul tartışmasının yeri burası değildir.” E, doğru. O zaman niye peki bizim muhalefet şerhimizi, üstelik gündemde olmadan bir gün önce burada diğer partilerle ortaklaşarak görüştünüz ve Parlamento tarihlerinde, dünya Parlamento tarihinde olmayan bir utancın altına imza attınız? Bir partinin muhalefet şerhinde ne yazıp yazılmamasına siz karar verdiniz, muhalefet şerhimizi çıkardınız.

Burada, bu muhalefet şerhinin çıkarılmasına dayanak yaptığınız Anayasa’yı savunacak tek bir milletvekili yoktur. Militarist, faşist bir darbe Anayasa’sından bahsediyoruz. Biz, bu durumla ilgili konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de götürdük. Bununla ilgili hukuki süreci tamamen takip edeceğiz ve Parlamento tarihindeki bu utanç sayfasını 82 Anayasa’sına değil, uluslararası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin standartlarına göre ortadan kaldıracağız.

Anayasa’ya aykırılık durumuyla ilgili şeyler varsa, zaten burada, İç Tüzük 84’te belirtiliyor: “İlgili madde sırasında Anayasa’ya aykırılık önergesi verilir, bu önerge diğer önergelerin önüne alınır ve Genel Kurul tarafından da bu oylanır.” deniyor. Dolayısıyla, aslında bu tasarı ve komisyon raporunun Genel Kurula gelmiş olması zaten Anayasa’ya aykırılık açısından gerekli tetkik, denetim mekanizmasından geçtiğini gösterir ve burada, Genel Kurulda görüşmelere geçilmesi gerekir. Ama tekrar ediyorum: Her üç siyasi partinin de, özellikle Plan Bütçe görüşmesi sırasında bizim muhalefet şerhimize yapmış oldukları müdahale böylesi bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.

Bu İç Tüzük’ü de bir an önce değiştirmek gerekiyor; bu 3 siyasi parti,  4 siyasi parti hâlâ bir İç Tüzük’ü değiştiremiyorlar, bir darbe Anayasası’nı değiştiremiyorlar. Bu İç Tüzük’ün aynı maddesini okuyan iki kişi farklı yorumlar ve kendisine göre onu uygulamaya koyar. Sıkıntı ve sorun da biraz oradadır.

O nedenle, ben, diğer bütün siyasi partilerin hem İç Tüzük’le ilgili tartışmalarında hem de Anayasa’ya uygunluk tartışmalarında daha samimi ve ciddi olmalarını temenni ediyorum, bu çağrıyı yapıyorum.

Teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baluken.

Aleyhte…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, ben özür dilerim. Yani belki Genel Kurulun en azından fikrini değiştirme açısından veya sizin fikirlerinizi değiştirme açısından… Benim buradaki talebim, bir maddenin veya bir teklifin, bir kanun maddesinin, tasarı maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğunu söylemiyorum, toptan, komple Anayasa’ya aykırıdır. Örnek, mesela dershanelerdeki öğretmenler sınava tabi tutulmadan öğretmen olarak atanacak. Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıdır. O açıdan açtık.

BAŞKAN – Sayın Tanal, zaten biz de sizin bu talebiniz üzerine tümü üstüne açtık; zaten onun için açtık.

Aleyhinde, Özcan Yeniçeri.

Buyurunuz Sayın Yeniçeri. (MHP sıralarından alkışlar)

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi görüştüğümüz yasa, gerçekten Millî Eğitim Bakanlığının teşkilatında çok ciddi ve köklü bir değişimi öngörüyor. Yani görüştüğümüz yasa bir teşkilat yasası. Teşkilat yasası olunca bu yasanın Anayasa’ya aykırı olup olmadığının her şeyden önce tali komisyon olan Plan ve Bütçe Komisyonundan geçmesi gerekirdi. Eğer bu komisyonlar önemli değilse, asli komisyon, tali komisyon ayrımı neden yapılmıştır, bunu bir sorgulamak lazım.

Şimdi, herhangi bir tasarı ya da teklif, 38’inci maddeye göre Anayasa’ya uygunluk bakımından incelenir. Ne diyor bu madde? “Komisyonlar, kendilerine havale edilen tasarı veya tekliflerin ilk önce Anayasanın metin ve ruhuna aykırı olup olmadığını tetkik etmekle yükümlüdürler.” Peki bu tetkik nasıl yapılacak? Ya Anayasa’ya uygun olmadığı iddiası orada ortaya çıkacak, onun üzerine yapılacak ya da buna hiç gerek olmadan, aslında görüşülen yasanın Anayasa’ya uygun olup olmadığını komisyon başkanının resen irdelemesi, irdeletmesi, inceletmesi ve bunu bir rapora bağlayarak komisyona göndertmesi gerekiyor. Bu inceleme raporunda incelemenin yapıldığına dair herhangi bir cümle yoktur. Demek ki Anayasa’ya uygunluk bakımından Anayasa Komisyonundan giden ya da gelen herhangi bir bilgi söz konusu değildir.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Hocam, “Aykırı görürse gerekçesini yazar.” diyor, 38’in ikinci paragrafını oku.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Ama gitmedi ki aykırı olup olmadığını görsün, hayalen karar verecek durumda değil ki.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Aykırı gördüğü takdirde… Aykırı görmezse problem yok zaten, maddelere geçilir. Çok açık.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Şimdi, bakın, ikincisi, komisyona gelince, komisyon başkanı bunu yine resen Anayasa’ya uygunluk bakımından gözden geçirir. Bununla ilgili uygun olduğuna ya da tartışıldığına dair de bir ibare Genel Kurula gönderilen raporda da yoktur. Usul olarak Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılmadığı açıktır. Peki, acaba bu metinde Anayasa’ya uygunluk bakımından bizim ifade ettiğimiz bir…

AHMET YENİ (Samsun) – Hocam, CHP’nin peşine takıldınız gidiyorsunuz.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Dinlerseniz ne söylediğimi anlayacaksınız.

Biz, şimdi, buraya muhalefet şerhi yazdık. Bu muhalefet şerhinde bakın aynen şu cümle var: Kaldı ki hür teşebbüse dayalı piyasa ekonomisi modelinin uygulandığı bir ülkede dershane kuran bir şahsa “Kuramazsın.” demek mümkün değildir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 48’inci maddesi şöyledir: “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.” “Hürriyet temeline dayalı bir toplumda irade serbestliği çerçevesinde ferdin sözleşme yapma, meslek seçme ve çalışma hürriyetinin garanti olması tabiidir.” diyor ve bunu biz yazmışız muhalefet şerhinde. Bunun da Anayasa’nın özellikle hür teşebbüs ve aynı zamanda hak arama hürriyetine aykırı bir nitelik taşıdığı ifade edilmesine karşın, yine, Anayasa’ya uygunluk bakımından bir denetim yapılmamıştır.

Şimdi, siz öyle bir yasa getiriyorsunuz ki bu yasayla bütün Millî Eğitim Bakanlığında yönetim kadrosunu Mao’nun kültür devrimi gibi bir anda düşürüyorsunuz. Bütün millî eğitim müdürleri düştü, müdür yardımcıları düştü, okul müdürleri düştü. E, düşecek bir şey kalmadı ki. Şimdi bir de çıkalım, şey yapalım, Tarım Bakanı da çıksın, desin ki: “Bu yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren Türkiye’deki bütün tarım il müdürlerinin görevi düşer, tarım kadastro müdürlerinin görevi düşer, bütün teşkilatın görevi düşer.” Arkadaşlar, bu bir aşiret işidir. Bunda, hukuk içerisinde olabilecek bir şey yoktur. Biraz sonra açıklayacağız onları ama bir şey söyleyeyim: Burada, bunların önünün bir de kesilmesi var, kişilerin hak arama hürriyetinin de önlerini kesen hükümler var bu tasarıda. Ne diyor? Hak arama hürriyeti de Anayasa’nın 36’ncı maddesinde: “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Bunun da önünü kesiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Dolayısıyla, kökten Anayasa’ya aykırıdır bu. Bu nedenle burada bu görüşülemez.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Şimdi, sayın milletvekilleri, bu yapılan görüşmeler sonucunda, tasarının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasından dolayı görüşülemeyeceğine ilişkin olarak yapılan bu usul tartışmasının ardından, İç Tüzük’ün 63’üncü maddesinin son fıkrasında yer alan “Bu görüşme sonucunda oya başvurmak gerekirse, oylama işaretle yapılır.” hükmüne dayanarak tasarının görüşmelerine devam edilip edilmemesi hususunu oylarınıza sunuyorum.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Karar yeter sayısı…

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Efendim, devam edilmesini mi sunuyorsunuz Başkanım?

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler…

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – “Kabul edenler… Kabul etmeyenler…” Anayasa’ya aykırı olduğu kabul edildi.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkanım, Anayasa’ya aykırı olduğu kabul edilmiş oldu.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı… Bir dakika…

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Zaten düştü Başkanım.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkanım, Genel Kurula neyi sordunuz?

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, düştü zaten, Anayasa’ya aykırılığını kabul ettiler.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Kabul etmiş oldular Anayasa’ya aykırı olduğunu.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Kâtip üyelerin 2’si de “Var.” diyor.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Yahu, Anayasa’ya aykırılığı kabul edildi efendim.

BAŞKAN – Tasarının görüşmelerine devam edilip edilmemesi hususunu oyladık.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Peki efendim.

BAŞKAN - Anayasa’ya aykırı olup olmadığı konusunda fikirleri oldu. Aykırı olsa da görüşmek isteniyor.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan, böyle bir şey olur mu aykırı olsa!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Siz “Anayasa’ya aykırı mıdır, değil midir?” diye oyladınız, Anayasa’ya aykırı olduğunu kabul ettiler.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) - Sayın Başkan, size göre Anayasa’ya aykırı mı, onu mu ifade ettiniz?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, tutanaklara bakın, tutanaklara bakın.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) - Sayın Başkan, tarafsız değilsiniz.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, siz doğru söylediniz.

BAŞKAN – Ben, İç Tüzük’e göre işlemi yaptım.

ŞUAY ALPAY (Elâzığ) – Fikrinizi beyan edemezsiniz “Anayasa’ya aykırıdır.” diye.

BAŞKAN – Ben, beyan etmedim; ben, buradaki metni okudum.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/884) (S. Sayısı: 562) (Devam)

 

BAŞKAN – Evet, şimdi, Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Ağrı Milletvekili Halil Aksoy.

Buyurunuz efendim. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA HALİL AKSOY (Ağrı) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı üzerine söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Türkiye’de eğitim sistemi, cumhuriyet tarihi boyunca, Türklüğün ve asimilasyon politikalarının aracı olarak kullanılmıştır.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, önemli bir konu görüşülüyor, çok yüksek bir uğultu var, duyamıyoruz.

BAŞKAN – Lütfen sakin olalım.

Buyurunuz Sayın Aksoy.

HALİL AKSOY (Devamla) – Değerli milletvekilleri, Türkiye’de eğitim sistemi, cumhuriyet tarihi boyunca, Türklüğün ve asimilasyon politikalarının aracı olarak kullanılmıştır. Özellikle, 80 askerî darbesi sonrası benimsenen neoliberal politikalarla da eğitim sistemi küresel kapitalizmin ihtiyaçlarına uyarlanarak piyasacı bir doğrultu almıştır. Son otuz yıllık süreçte de, piyasa koşullarına göre, eğitimin finansmanı ve müfredatı sürekli değişmiştir. Bu değişiklikler özellikle AKP iktidarıyla birlikte hız kazanmış ve bu politikalar sonucunda eğitim ticarileşmiştir. Kamu okulları güçsüzleştirilmiş, eğitim eşitsizliği gittikçe artmıştır. AKP iktidar olduğu 2002 yılından bugüne, eğitim biliminin en temel ilkeleri ve sistemin acil ihtiyaçları göz ardı edilerek eğitimin sorunları çözülmek bir yana, daha da ağırlaştırılmıştır. Bunun yanında AKP, on iki yıllık iktidarı boyunca eğitimi hem işlevsel hem de örgütsel açıdan piyasa merkezli bir işletmecilik mantığıyla sürekli olarak dönüşüme tabi tutmuştur. Geldiğimiz noktada, AKP Hükûmeti, görüştüğümüz yasa tasarısıyla birlikte, dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi ve kamu kaynaklarının özel okullara aktarılması tartışmasını bahane ederek eğitimde tarihinin en büyük ve en kapsamlı tasfiye operasyonunu da başlatmıştır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, dil ve kültürün çeşitliliği açısından oldukça zengin bir ülkedir. Kürtçe, Gürcüce, Hemşince, Lazca, Çerkezce, Pontusça, Süryanice, Abazaca, Ermenice, Rumca, Arapça, Çeçence, Acemce, Mıhallemice ve Pomakça bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Anadolu ve Mezopotamya’nın biokültürel çeşitliliğinin ve zenginliğinin göstergesi olan kültür ve dillere yönelik anayasal ve yasal engeller çıkarılmıştır. Bölünme paranoyasıyla bu zenginlik yok edilmek istenmiştir. Bugün, bu kültür ve diller, Anayasa güvencesi altına hâlâ alınamamıştır. Bu temelde hak talep eden kişi, kurum ve kuruluşlar hedef hâline getirilmiştir. Tüm bu politikalara karşı en fazla direnen halk, dün olduğu gibi bugün de Kürtler olmuştur. Gerek nüfuslarının büyüklüğü gerekse belli bir coğrafi bölgede yaşıyor olmaları ve siyasal bir bilince sahip olmaları dillerine sahip çıkmalarına neden olmuş ve asimilasyon politikaları büyük ölçüde boşa çıkarılmıştır.

Türkiye’de Kürtler ve Kürtçe uzun yıllar inkâr edilmiştir. Kürtlerden ve Kürtçeden söz etmek bazen vatan hainliğiyle eş değer kabul edilmiştir. 2000’li yıllarda bir bakan “Kürtçe eğitim istemek vatan hainliğidir.” derken, Kürtçenin bir medeniyet dili olmadığı zaman zaman bu yakın tarihlerde de ifada edilmiştir. EĞİTİM-SEN hakkında, tüzüğünde ana dili destekleyen bir hüküm olduğu için, kapatma davası açılmıştır. Tüm bunlara rağmen Kürtlerin ana dillerinde eğitime ilişkin talepleri artarak devam etmiştir. Bugün Kürtlerin yürüttükleri ana dilde eğitim hakkı mücadelesi, Türkiye’deki diğer halkları ve demokratik kamuoyunu da içine alarak genişlemekte ve büyümektedir. Resmî ideolojinin bu ülkedeki farklı dilleri yok etme politikaları nasıl iflas etmişse, günümüzde de Hükûmetin; özel kurslar, haftada bir iki saat seçmeli ders ya da özel okullarda ana dilde eğitim öngören palyatif, günü kurtarmaya dönük yaklaşımları da iflas etmeye mahkûmdur. Ana dilde eğitim hakkı, bugün bütün gelişmiş demokratik ülkelerin üzerinde ortaklaştığı, tartışmasız, pazarlıksız, temel bir insan hakkı olmaya devam ediyor. Bugün Türkiye’de de, Kürtler başta olmak üzere, ana dili resmî dil dışında olan tüm halklar, ana dillerinde kamusal eğitimin bir an önce hayata geçirilmesini talep etmektedirler. Bu konuda Hükûmet, acilen ana dilinde kamusal parasız eğitim ve öğretimin önünü açacak yasal ve anayasal düzenlemeler hayata geçirmek zorundadır. Bu hizmetin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının hepsi için bir devlet görevi olduğu gereği göz önüne alınarak sayıya bakılmaksızın talep eden, farklı dil konuşan her yurttaş için kullanılabilir bir hak olarak tanzim edilmelidir. Bu temelde, talepler dikkate alınarak üniversitelerde ilgili dillerde kürsüler açarak gerekli eğitim personelinin hızla yetiştirilmesine olanak sağlanmalıdır. Söz verildiği hâlde atanamayan Kürtçe öğretmenleri bir an önce göreve başlamalıdırlar.

Değerli milletvekilleri, görüştüğümüz bu yasa tasarısı “dershanelerin kapatılması” adı altında kamu kaynaklarını özel okullara peşkeş çeken, sayılar 100 bini bulan bütün eğitim yöneticilerine yönelik tarihin en kapsamlı tasfiye planı ve yine en büyük kadrolaşma hamlesini içeriyor. Bu tasarı, yıllardır uygulanan piyasa merkezli politikaların ve siyasal kadrolaşma hamlelerinin çok daha ilerisini ifade etmektedir.

Yasa tasarısından anlaşıldığı üzere, AKP iktidarı, kendi döneminde dershane sayısının yüzde 200 artışla 4.262'ye kadar yükseldiğini görmezden gelmektedir. Yıllardır cemaate alan açmak için yaptığı dershaneleri teşvik edici politikalarını yok saymaktadır.

Ayrıca, eğitim kurumları arasındaki nitelik farklılıklarını, öğrenciler arasındaki sınıfsal, cinsel, bölgesel, etnik ve inançsal eşitsizlikleri görmezden gelmektedir. Mevcut merkezî sınavlar olduğu gibi ortada dururken, bu nitelik farklılıklarını ve eşitsizlikleri hangi politikalar ve uygulamalarla kapatacağı açıkça belirsizdir.

Dershanelerin kapatılması olumlu bir düzenleme olmakla birlikte, eğitim kurumları arasındaki sınıfsal ve bölgesel eşitsizlikler bir realite olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye'nin son yıllarda katıldığı uluslararası karşılaştırma çalışmalarında, PISA’nın çalışmalarında, özellikle aynı tür ve düzeydeki okullar arasındaki bölgesel eşitsizlikler açıkça görülmektedir. Okulların ortalama başarı puanları açısından değerlendirildiği zaman, bölgesel eşitsizliğin iki yılı bulduğu da görülmektedir.

Bu duruma ek olarak, özellikle Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde ve illerde, bir devlet politikası olarak yıllardır düşük nitelikli eğitimin sürdürüldüğü, önceliğin öğrencinin akademik başarısına değil asimile süreçlerine verildiği, ana dillerinin yok sayıldığı, ağırlıklı olarak deneyimsiz eğitim emekçilerin gönderildiği bilinmektedir.

Bu politikalarla bölge okullarında eğitimin niteliği düşürülerek, Kürt öğrencilerin bir üst eğitim düzeyine geçmeleri, daha nitelikli eğitim alabilmeleri önüne engeller çıkarılmaktadır. Bu durum, uluslararası karşılaştırma çalışmalarından da açıkça anlaşıldığı üzere, bölgeler arası derin eşitsizliklerin doğmasına neden olmuştur. Bu nitelik farklılıkları ve eşitsizliklerin etkisini azaltmak için özellikle sosyoekonomik açıdan az gelişmiş bölgelerde yaşayan öğrenciler destekleyici eğitime ihtiyaç duymaktadırlar. Yani, şimdi, Ankara Çankaya’da eğitim gören bir çocuk ile Ağrı’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta bir okulda eğitim gören çocukların eşit koşullarda eğitim aldıklarını kim öne sürebilir? Keza, bırakın Ağrı’yı, Hakkâri’yi, Şırnak’ı, o kadar uzağa gitmeye de gerek yok, zaten onlar üvey evlat kabul ediliyor, Ankara’nın varoş semtlerine gidin bakın, Mamak’a gidin, Türközü’ne gidin, Şentepe’ye gidin, Şentepe Mahallesi’ne gidin, oradaki farklılıkları göreceksiniz. Arada çok fark var şüphesiz. Peki, tüm bu eşitsizliklere rağmen, sınav sistemli eğitim sistemini de kaldıramıyorsunuz, o hâlde bu çocuklar arasındaki farkı siz nasıl kapatacaksınız? Bu konuda bir düşünceniz var mı? Bu anlamda dershanelerin kapatılması desteklenmekle birlikte aynı tür ve düzeydeki eğitim kurumları arasındaki nitelik farklılığından dolayı sadece yerel yönetimlere kamu hizmeti niteliğinde okulu destekleyici eğitim-öğretim amaçlayan belediye kursları açma yetkisi belediyelere verilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüştüğümüz bu yasa tasarısı her anlamda büyük mağduriyetler yaratacaktır. AKP iktidarı kendi döneminde ataması yapılmayan öğretmen sayısının 60 binden 400 bine tırmandığını görmezden gelemez. Başbakan, iktidar koltuğuna oturmadan önce meydanlarda verdiği vaatlerde ataması yapılmayan öğretmenleri âdeta ülkenin kanayan yarası olarak niteleyip göreve geldiklerinde ilk işlerinin tüm öğretmenleri göreve başlatacaklarını belirtmişti. Oysa bugün resim ortadadır. Sadece çok az sayıda dershane öğretmeninin kadroya alınmasının bu gerçeği kapatamayacağı da açıktır.

Ataması yapılmayan öğretmenler ortada dururken, AKP, ayrıca ataması yapılmış aday öğretmenleri görevden el çektirilmesini kolaylaştıran düzenlemeleri hayata geçirmek istemektedir. AKP iktidarı, bu tasarıyla kamu kaynaklarını da ayrıca sermayeye peşkeş çekmektedir. Hazine arazileri yirmi beş yıllığına, Millî Eğitim Bakanlığına tahsisli taşınmazlar üzerindeki okul binalarının tamamı veya bir kısmı ile bu binaların eklenti ve bütünleyici parçaları eğitim ve öğretim faaliyetlerinde kullanılmak üzere on yıla kadar sermayenin hizmetine sunulacaktır. Bunlar yetmiyormuş gibi, kamu kaynaklarını “özel okullara eğitim öğretim desteği” adı altında aktaracaklardır. Bu durum, kamusal eğitime yönelik, iktidarın en büyük darbesi anlamını da taşımaktadır. Yapılması gereken, halkın ödediği vergilerden oluşan kamu kaynaklarının kamusal eğitim için kullanılmasıdır.

Kamu kaynakları özel çıkarlar için değil halkın yararı gözetilerek değerlendirilmeli ve sadece eğitimde değil bütün hizmet alanlarında kamu harcamaları artırılmalıdır. Halktan toplanan vergilerin içler acısı durumda olan on binlerce kamu okulları için harcanmayıp çeşitli yöntemlerle özel okullara aktarılmak istenmesi kabul edilemez ve karşısında durulması gereken bir durumdur.

Dershaneleri kaldırmanın bahane olduğu, asıl meselenin sağlıkta olduğu gibi eğitimde de neoliberal politikalar temelinde özelleştirme politikalarının hayata geçirilmek olduğu da anlaşılmaktadır.

Kamu kaynaklarının özele aktarılmasıyla kamusal eğitimin niteliği daha da düşürülecek, aileler özel okullara mahkûm edilecektir. Bugün Türkiye’de 2013-2014 Eğitim Öğretim Yılı özel okul ücretleri ilkokullarda ortalama 16 bin, ortaokullarda 18 bin ve liselerde ise 20 bin liradır. Türkiye’de kaç milyon aile bu şartlarda çocuğunu özel okula gönderebilecektir? Bu uygulama beraberinde derin ve telafisi imkânsız sınıfsal ve bölgesel eşitsizlikler doğuracaktır.

Değerli milletvekilleri, AKP iktidarı bu tasarıyla Millî Eğitim Bakanlığında müsteşar yardımcısından müdür yardımcısına kadar tüm yöneticileri görevden el çektirecek, tarihin en büyük tasfiye ve kadrolaşma operasyonuna imza atacaktır. Eğitim emekçilerinin kazanılmış tüm hakları yok sayılacak, yönetici atamalarına ilişkin tüm yetkiler Hükûmetin il başkanları gibi çalışan valilere ve Bakanın kendisine verilecektir.

Kısa bir süre önce, Millî Eğitim Bakanı Müsteşarının tüm Millî Eğitim Bakanlığı personelini fişlediği haberleri basına yansımıştı, hatırlıyorsunuz. Anlaşılan, Hükûmet, güvenebileceği tek bir müdür yardımcısı dahi bulamadığı için tamamına görevden el çektiriyor. AKP'nin, valiler ve Bakan eliyle, yeni yönetim kadrolarını partizanca bir yaklaşımla hiyerarşik olarak inşa edeceği de artık gün gibi ortadadır. Bugüne kadar cemaat ve yandaş sendikaların kadrolaştığı alanı, bugün doğrudan doğruya Başbakan dolduracaktır.

AKP, bu tasarı ile, Millî Eğitim Bakanlığına doğrudan ya da özerk bir şekilde bağlı olan kurum ve kuruluşlardaki kurulların görevlerini de tırpanlamaktadır. Bu kurulları daha demokratik, çoğulcu ve katılımcı hâle getirecek uygulamalar yerine, yetkilerinin doğrudan Bakana devredilmesi öngörülmektedir. Merkezîleşme tavan yapmış durumdadır. Süper bakan dönemi başlatılmıştır. Bakana verilen yetkiler sadece bunlarla da sınırlı değildir.

Yurtdışında görevlendirilecek tüm personeli doğrudan belirleme, görevden alma yetkisi de Bakana verilmektedir. Ayrıca, yurt dışına lisansüstü eğitim için gönderilecek öğrencilerin belirlenmesinde hiçbir kaydın yapılamayacağı sözlü sınavlar ile Bakana istediği kişiyi hesap verme kaygısı duymadan kayırma yetkisi de tanımıştır.

Tasarıda yer alan düzenlemeyle, Bakanlık, “Ben yurtdışına gidecek kişileri seçerken istediğim gibi sınav yaparım, istediğim sınav sonucunu hesaba katarım, sözlü sınav komisyonunu istediğim gibi belirleyebilirim, komisyona istediğim adayı seçtirebilirim, bu konuda da hiçbir kimseye de hesap vermem.” demektedir. Maddede yer alan “Sözlü sınav ile ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılamaz.” ibaresi, Anayasa’nın 125'inci maddesinde belirlenen “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” hükmüne açıkça aykırıdır. Yurtdışına gidecek kişilerin belirlenmesinde uygulanacak sınavlar net bir şekilde belirlenmeli, kayıt altına alınmalı ve itirazlarda da yargı yolu açık olmalıdır.

Sözlü sınavlarda hiçbir ahlaki, bilimsel ve etik ilke hesaba katılmamakta, tam bir keyfiyet oluşturulmaktadır. Bu tasarıdan da anlaşılacağı üzere, AKP, kendi adamlarını göreve getirmek için herkesin her işi yapabileceği şiarıyla hareket etmektedir. Yani bir mühendisin açık kalp ameliyatı yapabileceği, bir avukatın bir yolcu uçağını kaldırabileceği düşünülmektedir. Eğer öyle olmasa işletme mezunlarının, fen-edebiyat mezunlarının, hukuk mezunlarının eğitim denetmeni olarak görevlendirilmesini teklif etmezdi. Keza Talim-Terbiye Kurulunda eğitim ile ilgili alanlar dışında tüm öğretim üyelerinin görevlendirilebileceği bir düzenlemeyi önümüze de koymaktadır.

Değerli milletvekilleri, yine, tasarının 5’inci maddesiyle öğretmenlerin bir yıl fiilen çalıştıktan sonra -performans değerlendirmesinde başarılı olmak ve disiplin cezası almamak koşuluyla tabii- asaleten atanmaları için yazılı veya sözlü sınava girme zorunluluğu getirilmektedir. İlk sınavda başarılı olamayan aday öğretmenler başka bir ile ya da ilçeye sürgün edilecekler ve ikinci sınavda da başarılı olamazlarsa memuriyetten ilişikleri kesilecektir.

İlk bakışta, bu düzenlemenin sadece aday öğretmenlere özgü olduğu düşünülse de, düzenlemenin Millî Eğitim Bakanlığının Ulusal Öğretmen Stratejisi Belgesi'ne uygun bir şekilde yapıldığı anlaşılmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı, Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi ile öğretmen yetiştirme sistemi ve öğretmen istihdamını günümüzün piyasa değerleri olan “rekabet”, “verimlilik”, “kariyer”, “performans”, “stratejik hedefler” vb. gibi kavramlar üzerinden şekillendirmek istemektedir; ilk adımı, aday öğretmenlerin asli kadrolara atanması aşamasında uygulamak istemektedir. Bu uygulamanın bir sonraki adımı, önce eğitim yöneticilerinin, ardından tüm eğitim emekçilerinin iş güvencelerinin kaldırılması ve eğitimde sözleşmeli istihdamın hızla yaygınlaştırılmasıdır.

Aday öğretmenlerin daha nitelikli bir hâle getirileceği gerekçesiyle yapılan bu düzenleme ile öğretmenlikte niteliğin sadece sınav başarısına indirgenmesi de bir haksızlıktır.

Mevcut uygulamada KPSS, KPSS Eğitim Bilimleri ve KPSS Alan sınavı olmak üzere üç sınavı geçmek zorunda olan öğretmen adaylarının atandıktan sonraki ilk yıl asli kadroya geçiş yapabilmeleri için bir sınav zorunluluğunun daha getirilmesi doğru değildir.

Öğretmenlikte niteliği artırmak eleme sınavlarıyla değil, daha bütüncül politikalarla mümkündür. Öğretmenlik mesleği AKP iktidarı tarafından tamamen sınava dayalı teknik bir meslek hâline dönüştürülmektedir. Adaylıktan asil kadroya geçiş koşulu sınav odaklı değil, uygulama ve süreç odaklı olmak zorundadır. Eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına derhâl son verilmelidir, bu, ücretli öğretmen, vekil öğretmen, taşeron öğretmen vesaire.

AKP, eğitime yönelik piyasacı ve hegemonik müdahalelerden bir an önce vazgeçip eğitimin kamusal niteliğini öne çıkaran uygulama ve düzenlemeleri hayata geçirmelidir.

Bu temelde herkesin ana dilinde, bilimsel, demokratik, laik, kamusal, parasız eğitim hakkını gözeten, düzenleyen ve sağlayan politikalar geliştirmelidir.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aksoy.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı…

Buyurunuz Sayın Bostancı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Dershanelerin ve Millî Eğitim Bakanlığının yapılanmasına ilişkin bu tasarıyı iki gün boyunca konuştuk, tartıştık, cuma ve cumartesi günleri enine boyuna tartıştık. Bu tartışmalara katılan bütün arkadaşlara öncelikle teşekkür ediyorum. CHP’den, MHP’den, BDP’den ve AK PARTİ’den katılan arkadaşlarla birlikte, Komisyona ilgi gösteren vekillere, bürokratlara ve basına teşekkürlerimi bir kez daha buradan ifade ediyorum.

Doğrusu muhalefet orada son derece ayrıntılı itirazlar getirdi, bu “enine boyuna tartışmak” dediğim konuya çok önemli katkılar sundu. Kendilerine muhalefet olarak bir kez daha teşekkür ederken, bu kadar ayrıntılı itirazlar ve izahatların içinde Anayasa’ya aykırılık olmadığını, böyle bir tartışma  yapmadığımızı bir kez daha buradan beyan edeyim.

Böylesine önemli bir konunun tabii ki orada gündeme gelmesi gerekirdi, gündeme gelmediğini ifade etmek için söylüyorum ama Genel Kurulda gündeme geldi ve bunun üzerinde de konuşuldu.

Öncelikle dershaneler konusuna ilişkin, onların dönüştürülmesine ilişkin bir değerlendirmede bulunacağım: İlk gün görüşmelere başlarken değerli bir muhalefet vekilimiz “Çocuğunu dershaneye göndermeyen vekil arıyorum.” diye pankart asmıştı. Ben de Komisyon  Başkanı olarak bir gün sonra beyanda bulundum, dedim ki: Çoğunu göndermeyen bir vekilim. Benim oğlum dershanelere gitmedi, dershanelere gitmemesine rağmen ODTÜ elektroniği kazandı ve orayı bitirdi. Zannediyorum tek vekil ben değilim. Benim zamanımda da dershaneler vardı, ben de dershanelere gitmemiştim ama Mülkiyeye girdik ve orayı okuduk. Sanıyorum burada dershanelere gitmeyen başka vekil arkadaşlar, çocuklarını göndermeyenler de vardır.

Dershaneler niçin ortaya çıktı? İşin piyasaya tekabül eden bir yanı var mı? Var. Sınav sistemi, yarışma, test biçiminde yapılması; bütün bunlar dershaneleri ortaya çıkarttı ve geliştirdi, doğru. Dershanelerin bir eğitim kurumu olmadığını hepimiz biliyoruz. Eğitimden kastettiğimiz öğrencinin bilgilendirilmesidir yani hayata ilişkin, yaşadığı ortama, kültüre ilişkin, insanlığın ortak kültürel birikimine ilişkin bilgilendirilmesidir ki, dershaneler böyle bir fonksiyonu yerine getirmiyorlar. Dershanelerin yaptığı bilgi değildir yöntem öğretmektir yani test sınavlarında nasıl başarılı olacaklarına ilişkin  bir yöntem. Bildiğim kadarıyla buradaki bütün siyasi partiler de devletin eğitim kurumunun yanı sıra ikinci bir böylesine kurumun oluşmasından rahatsızlar ve öteden beri buna ilişkin itirazlarını ortaya koyuyorlar. Gerekçeleri farklı olabilir, çözümleri farklı olabilir ama dershanelerin varlığından rahatsızlık ve bunların eğitime bir katkı yapmadığına ilişkin itirazda herhâlde bir ortak anlayışımız var. Sonuçta, bu işlerin nasıl çözüleceği muallak bırakılmaz, zamanı geldiğinde veya zamanı geldiğini düşünen iktidar bir çözüm yolu ortaya koyar, müzakere edilir, bir sonuca bağlanır; beğenilmezse daha sonra, şartlar değiştiğinde başka bir irade çıkarsa o başka bir yöntemle başka bir gelişme sağlayabilir. Mesele, dershanelere ilişkin işin piyasa tarafına dair indirgeme ve bütünüyle piyasanın çıkardığı bir kurum olma iddiası yanıltıcı yanlar da taşıyor, şu bakımdan: Dershanelerin öğrenci talep etmek için, öğrencileri kendi kadrolarına katmak için nasıl bir reklam ve propaganda sürecinden geçtiklerini biliyoruz. Kocaman afişlerle, 1’inci, 2’nci, 3’üncü olarak nerelere girdiklerine dair öğrencileri oraya asıp “Başkaları için de teşvik edici olsun.” diye ayartıcı ve baştan çıkarıcı bir dille bu işi propaganda ettiklerini biliyoruz.

Yine aynı şekilde, on ikiden iki türlü vurulur bilirsiniz. Bir: Atarsınız, tam on ikiden vurursunuz. İki: Atarsınız, kurşun nereye düşerse oraya 12 yazarsınız on ikiden vurmuş olursunuz. Dershaneler biraz da ikinci türden çalışıyor, şöyle ki: Ortaokullarda ve liselerde başarılı olan, kazanacağı önceden görülen, performans sahibi çocukları kendi kadrolarına katmak için özel bir çaba gösteriyorlar. Böylelikle daha sonra dışarıya astıkları afişlerde kimin başarılı olacağına ilişkin kendi performanslarının ötesinde o çocukların dehalarını ve çalışkanlığını da kendi piyasa ilişkilerinin bir parçasına dönüştürüyorlar. Zaten bu reklam ve propaganda meselesi malum 20 ve 21’inci yüzyılda çok değişti, “ayartıcı ve baştan çıkarıcı” diyorum ya reklam böyle bir anlam kazandı. Dershaneler de benzeri modda reklamcılıkla piyasa ilişkilerini manipüle ediyorlar ve esasen “Ceketimi satarım, çocuğumu okuturum.” diye bir anlayış vardır ya, dershanelerin bu rekabetçi stratejileri, reklam ve propaganda yoluyla piyasayı inşa etme çabaları karşısında veliler olarak kendilerini çaresiz gördükleri için, o yatırım yaptıkları çocuklarının daha başarılı olabilmesi için hakikaten kimileri ceketlerini ve pantolonlarını satıp çocuklarını o dershanelere gönderme lüzumunu hissediyorlar.

Dershanelerin hiç mi faydası olmadı? Bu sosyal mobilite için, fakir fukara çocuklarının orta ve üst sınıflara eğitim yoluyla çıkması için bir faydası olduğu söylenebilir, böyle bir yorum yapılabilir ama eminim ki Türkiye’de bu fakir fukara çocuklarının sosyal mobilizasyonunda en büyük pay cumhuriyetin ve demokrasinindir. Bu Mecliste bulunan insanlar da öyle zannediyorum ki bir araştırma yapılsa hepsi sıradan işçi, memur çocukları olarak buradadırlar. Benim babam da bir postacıydı, annem de ümmi idi. Okuduk, uğraştık, cumhuriyet ve demokrasi sayesindedir ki üniversitede hoca olduk, sonra da bugün buraya geldik. Türkiye’de asıl sosyal mobilizasyonun kaynağı cumhuriyet ve demokrasidir. Bunun altını çizmek için söylüyorum.

Dershaneler özel okullara dönüştürülüyor. Buna şöyle bir itiraz yapılıyor: Türkiye’de özel okulların kapasiteleri zaten yarım kapasite çalışıyor. Dolayısıyla böyle bir dönüşüm neticesinde dershaneler kimi bulacak?

Değerli arkadaşlar, istatistiklere baktığımızda, Avrupa Birliğinde özel okullaşma oranı ortalaması yüzde 11, kimi ülkelerde yüzde 25, yüzde 30’a kadar çıkıyor, Türkiye’de yüzde 2,6. Özel okullar konusunda son derece düşük bir oran söz konusu ve öyle anlaşılıyor ki “Avrupa Avrupa” diyoruz, Avrupa Birliğine ilişkin çeşitli parametreleri  esas alıyoruz ya,  bu okullaşma meselesinde de kamunun okulları, özel okullar çerçevesinde bir muhakeme yaptığımızda buradaki referansların bize bir şey söylemesi lazım. Devlet otoritesi ne yapıyor? Dershaneleri dönüştürürken aynı zamanda çocukların bu özel okullara gidebilmesi için kimi teşviklerde bulunuyor. Bu teşvikler de son derece normal yani niçin özel okullara gidilmesine ilişkin teşvik veriliyor, kamu kaynakları niçin böyle harcanıyor -daha pejoratif bir kelime seçilirse- kamu  kaynakları peşkeş çekiliyor diye konuşulabilir, söylenebilir ama eğitimin önemi ve kalitesi için kamu-özel arasındaki rekabetin -özelin kendi içindeki rekabetin, kamunun da aynı şekilde- ne kadar önemli olduğunu bir kere daha burada ifade etmek istiyorum, sizler de katılırsınız. İkincisi: Zaten siyasal iktisat diye bir şey vardır malum. Siyasi otorite kamu kaynaklarını kendi anlayışı, yaklaşımı, toplumla kurmuş olduğu sosyal sözleşme çerçevesinde gerçekleştirir. Zaten bu kamu kaynakları, piyasa ilişkilerine göre değil, iktisadın o homoekonomikus, kâr-zarar eğrileri çerçevesinde değil siyasal anlayışı istikametinde bu harcamaları yapar. Eğer kamuoyu, halk seçime gittiğinde siyasal iradelerin bu tür teşviklerini ve desteklerini uygun görmezse onu cezalandırır, uygun görürse de yüceltir. Herhâlde AK PARTİ’nin siyasal iktisada tekabül eden bu tür harcamaları, teşvikleri, destekleri uygun görüldüğü içindir ki siyasetin de stratejik yeri burasıdır, on iki yıllık bir iktidarla karşı karşıyayız. Yarın başka bir parti iktidar olduğunda yahut da geçmişte iktidar olan başka partilerin yaptığı da budur. Siyasal iktisat çerçevesinde karar vermek ve harcamaları belirlemek.

Öğretmenlere ilişkin tartışma yapılıyor. Deniliyor ki: “Yasa tasarısına göre altı yılı tamamlayan ve 40 yaşın altında olan, dershanelerde çalışan öğretmenler bir sınav neticesinde -sınavsız değil- Millî Eğitim Bakanlığına alınacaklar.” Burada itiraz eden arkadaşlar şunu diyorlar: “Atanamayan öğretmenler varken niçin dershanedeki bu öğretmenleri siz bu kadrolara alıyorsunuz?”

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - Sözlü sınav, sözlü.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) - Emin olun, biz “Ne hâliniz varsa görün kardeşim, dershaneler dönüşüyor, kendi istihdamınızı da kendiniz yapın.” desek, değerli muhalefetimiz bu defa “Niçin o öğretmenleri sokağa bırakıyorsunuz, onlara karşı hiç mi kamusal bir sorumluluğunuz yok, vicdanınız yok?” diye benzer bir eleştiriyi dile getirecekti. Bir tane fıkra vardır, bilirsiniz, hoca ile çocuğu eşeğin yularından tutmuş götürüyor, ne yapsalar muhakkak birisine kendilerini beğendiremiyorlar. Siyasal tercihlere itiraz etmek ve sürekli o işin yanlışlığına dair birtakım iddialar ortaya koymak mümkündür. Mukabil iddialar da mümkündür. Bu sonsuza kadar gidebilir, birbirine bakan aynalar gibi. Ama bir yerde noktayı koymak, kararı vermek, bir tercihte bulunmak gerekir. İktidarın yapmış olduğu da budur.

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Seni bakan yapmayacaklar Naci!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Öğretmenler meselesinde öteden beri söylendi, bir sınav çerçevesinde öğretmenler de Millî Eğitim Bakanlığının kadrolarına alınıyorlar. En çok öğretmen de bu dönemde alınmış. Üniversite eğitim sistemine tamamen istihdam odaklı bakmak ve bu işten de sorumlu olarak sadece siyasi otoriteyi görmek yanlıştır, yanıltıcıdır.

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Muhalefetteyken böyle konuşmuyordunuz ama!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Tabii, bu bakış Türkiye'nin iktisadi gücü, siyasi otoritenin çok geniş bir kamu kaynağına sahip olduğu gibi varsayımlara yaslansa anlarım ama öyle bir şey söz konusu değil, sadece...

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – O kaynaklar boşa gidiyor. Ayakkabı kutularına gidiyor o kaynaklar.

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Ne değişti?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Şöyle bir anlayış var tabii. Muhalefet elbette görüşlerini ortaya koyacak ama her tür mağduriyet iddiasında bulunan, kendini bu şekilde ortaya koyan, kendi aralarında da rekabet bulunan, öbekleri itibarıyla ihtilafları bulunan çevrelere karşı, tabiri caizse, halk deyimiyle, hepsini gönülleyen ve sanki hepsinin temsilcisiymiş gibi davranarak buradan bir netice çıkarmak isteyen akılla karşı karşıyayız. Mesela felsefe öğretmenleri “Bizleri atayın." diyor, sosyoloji öğretmenleri “Bizleri atayın." diyor, matematikçiler “Bizleri atayın." diyor. Tabii, talep edecekler ama Bakanlık da ihtiyaçları ve maliyenin imkânları çerçevesinde bir atama yapacak, bunu da normal karşılamak lazım. Eğer “Atanamayan” diye başlarsak bütün üniversitede okuyan çeşitli bölümlere ilişkin öğrencilerin de atanmalarını siyasi otoriteden bekleriz ki herhâlde siyasete böyle bir yük yüklemek hani o hep itiraz edilen otoriter anlayış var ya “Her şeyden siz sorumlusunuz, her şeyi siz yapmalısınız, kim üniversiteden mezun olursa onu hemen kolundan tutup bir işe yerleştirmelisiniz.” siyasi otoriteye bir tür kadiri mutlaklık atfetmek anlamına gelir ki bu mümkün değil. Siyasi otorite elbette elindeki imkânlar ve güç nispetinde bunu yapacak.

Bakanlık dönüşümüne gelince. Evet, Bakanlık klasik Türk idari sistemine uygun bir dönüşüm gerçekleştirmek istiyor. Grup başkanlıkları daire başkanlığı oluyor, yurt dışı eğitimine ilişkin bir genel müdürlük kuruluyor, ölçme ve değerlendirme genel müdürlüğü kuruluyor. Talim Terbiye Kurulu dün ne yaptıysa, merak etmeyin, yarın da onu yapacak. Yani, istişare edecek, bilgi toparlayacak, sonuçta, bürokratik hiyerarşi çerçevesinde bunlar pratiğe yansıyacak.

Bu, Bakanlık dönüşümüne ilişkin görevleri süreli hâle getirmek, müdür, müdür yardımcılığı gibi görevleri süreli hâle getirmek itiraz edilen konulardan birisi. Son derece uygun, yerinde ve kesinlikle oturulan koltuk ile insanın özdeşleşmesine mani olucu, Millî Eğitimde de bu işe ilişkin asıl vurguyu öğretmene yapıcı bir yaklaşım olarak görmek gerekir bunu. “Siz bu insanları alıyorsunuz, Bakanlıktakileri değiştiriyorsunuz, yerine yandaşlarınızı getireceksiniz.” diyorlar. Ben, bu mantığın kendi içinde çelişkili olduğu kanaatindeyim. Eğer AK PARTİ iktidara yeni gelmiş olsa diyebilirsiniz ki: “Siz bu işi kendi yandaşlarınızı getirmek için yapıyorsunuz.” On iki yıllık bir iktidara bunu söylediğinizde bu mantıklı bir değerlendirme olmaz. Zaten, dediğiniz gibi davranıyorsa bu iktidar, yandaşlar gitti, yandaşlar geldi! Sizin söyleyeceğiniz bir şey olmaz yandaş anlayışı çerçevesinde konuşuyorsanız. Eğer bunu diyorsanız demek ki AK PARTİ iktidarı adil davranıyor, yandaşlık anlayışıyla hareket etmiyor. Bugün, siz hukukunu korumak için “Yandaşları getiriyorsunuz.” diye itiraz ederken hakikaten o insanların hukukunu koruyan bir siyaseti on iki yıldır zaten uyguluyor. O yüzden bu yandaşlık meselesini çok politik, spekülatif bir laf olarak görüyorum.

Sözlü sınavlar meselesine gelince. Yazılı sınavlar yapılacak, sözlü sınavların da yapılmasında ne tür bir beis var? Bugün biz yaparız, buradaki bürokrasi yapar, yarın belki siz yaparsınız. İnsanlar makine değil, insanların da alınlarında partileri yazmıyor. Öğretmenlik gibi bir meslekten bahsediyoruz. Nasıl konuşuyor, kendisini nasıl anlatıyor. Üstelik Komisyonda da konuştuk, buna ilişkin birtakım somut kategoriler de ortaya konuldu. Yani bu güvensizlik… Bu güvensizlik iyi bir şey değil, size söyleyeyim. Maalesef, bence Türkiye'nin temel meselelerinden birisi de bu güvensizlik işi. Aslında kısmen şu konuştuğumuz, tartıştığımız…Daha önceki meseleye de değineceğim bu vesileyle. “Güvensizlik” diye başlarsak arkadaşlar, bu güvensizliğin sonu gelmez. Şöyle ki: Benim adım Naci Bostancı, değil mi, AK PARTİ adına çıktım buraya, konuşuyorum. Hiçbiriniz benden kimlik sordunuz mu “Gerçekten Naci Bostancı mısın?” diye.

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – O konuda gerçekten şüphemiz var!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – “Gerçekten AK PARTİ adına konuşuyor musun?” diye. Sormadınız, sormaya gerek görmediniz. Ama diyelim ki güvensizlik oldu, birbirimizi sürekli kolluyoruz. Belki de Bostancı’nın dublörüyüm. Kimliğimi sordunuz, kimlik gösterdim. Dediniz ki: “Kimliğin sahte, ona da güvenmiyoruz.” Şahit getirdim. “Şahitleri ayarladınız.” dediniz. Toplumsal hayat birtakım güvenler üzerine kuruludur. Sürekli güvensizliğe dayalı bir şekilde davranırsak bu güvensizliğin ucu bucu bulunmaz, toplumsal hayatı da tahrip etmiş oluruz. O yüzden, evet, makul ölçüde bir güvensizliği anlarım, o güvensizliği giderici tarzda nesnel kriterlerin ortaya konmasını anlarım ama insana dayalı her tür sınav sistemini “Siz yandaşları getireceksiniz.” şeklinde bir güvensizliğe bağlamayı anlamam.

Şu tapeler mapeler meselesine ilişkin aslında biraz daha geniş konuşacaktım ama üç beş cümle de izniniz olursa ona dair konuşmak istiyorum.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yeniler geldi yeniler, haberin yok!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – O konuda da söyleyeceğim şu arkadaşlar: Birileri karanlıkta bir iş çeviriyor, açıkta değiller. Kim yapıyor?

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Seni bakan yapmazlar, o kadar yağ çekme kardeşim.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Benim bakanlıkta filan gözüm yok. Hiç merak etme.

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Bakan yapmazlar.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Hiç gözüm yok.

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Yakışır yakışır, siz niye rahatsız oluyorsunuz!

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Karanlıkta birileri ateş ediyor. Kim ateş ediyor, niçin ateş ediyor? Bunları sormanız gerekir. Sadece bizim değil, sizin de sormanız gerekir.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yağlamana gerek yok.

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Bakanlık yok.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Çünkü adresi belli değil, yapanın kim olduğu belli değil. Bir gazete yazdığında ondan sorarsınız, bir siyasi konuştuğunda ondan sorarsınız ama karanlıkta ateş açarak siyasi manipülasyon yapmak her şeyden önce şaibeli bir iştir, ahlaksızca bir iştir, ne olursa olsun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Churchill 1896’da Küba’ya gidiyor, İspanyollar davet ediyor. Kübalılar ile İspanyollar çatışıyor o sırada. “Beni İspanyollar çağırdı ama kalbim Kübalılardan yanaydı.” diyor Churchill. Genç bir teğmen. Oradaki olayları izliyor. Hatıralarında şöyle diyor: “Evet, İspanyolların biraz zalim bir tarafı var, Kübalılar da onlara direniyor. Kübalı direnişçiler bazen çalıların arkasında, gecenin karanlığında ortaya çıkıp askerî birliklere saldırı düzenliyorlar; vurup kaçıyorlar, yöntemleri biraz haydutça. Ama şunu söyleyeyim: ‘Karanlığın içinde böyle pusu kurarak, haydutluk ederek, eşkıyaca yöntemlerle onurlu bir devlet kuramazsınız.’” Bunu Kübalılara söylüyor.

Ben de diyorum ki eşkıyalıkla, karanlıkta, adresi belli olmayan ateşlerle, kimin neyi niye yaptığına ilişkin analizlerin ortaya konmadığı, sadece ortadaki resme bakıldığı bir muhakemeyle biz Türkiye’ye ve demokrasiye kesinlikle destek vermeyiz. Mesele bugünün meselesi değil, mesele hepimizin meselesi. Türkiye demokrasisi zaten naif bir demokrasi. Biz zengin bir ülke değiliz. Biliyorsunuz, yüzyılın başında demokrasi zenginlerin işi görülürdü. Bu demokrasi konusunda hepimizin ihtimam göstermesi lazım. Sadece güncel tartışmalara boğulmak ve bazen kimi sembolleri -ayakkabı kutusu gibi- başımıza geçirmek bizi körleştirebilir.

Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bostancı.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Yeniçeri.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, sayın hatip konuşmasında…

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Bu konuşmaya daha ne denilir ya? Ders verdi, ders.

AHMET YENİ (Samsun) – Ya, bunun üzerine bir şey denir mi?

BAŞKAN – Bir dakika… Ne olduğunu bir öğreneyim efendim.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – …Komisyonda ifade ettiğimiz hususlar konusunda yanıltıcı bilgi verdi.

BAŞKAN – Efendim?

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Yanıltıcı bilgi verdi, bunları düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN – Hangi konuda?

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – “Muhalefet” dedi…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Böyle bir yöntem var mı Başkanım “yanıltıcı bilgi” diye?

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Ya, nesi yok? Adam…

BAŞKAN – Ya, bir dakika müsaade eder misiniz sayın milletvekilleri.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – “Muhalefet dershanedeki öğretmenlerin Millî Eğitime aktarılması konusunda bu konuya karşı çıktılar, işte atanamayan öğretmenler var diyerek onların hukuklarını çiğniyorlar.” şeklinde ifadede bulundu. Bu doğru değildir. Biz dedik ki…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Tamam, ne alakası var Özcan Bey’le bu konunun?

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Ben orada söyledim bunları Beyefendi. Açar tutanaklara bakarsanız onu görürsünüz.

BAŞKAN – Siz komisyon üyesi olarak yanıltıcı bilgi verdiğini söylüyorsunuz.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Bunu düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun, düzeltin.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Komisyon Başkanı burada Başkanım. Ama böyle bir sataşma yok ki.

BAŞKAN – Ama ona atfen söylemiş. Çok rica ederim, düzeltsin, bir zararı yok.

Buyurunuz.

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

7.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Ölmezsin, iki dakika anlatayım ne demek istediğimizi. Canınız çıkmasın.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Tamam Hocam. Sen de biraz sabret ya.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Yirmi dakika burada yanılttı, iki dakika düzelteceğiz, diyorsunuz ki şudur budur.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Özcancığım, konuş, konuş. Konuş Özcancığım.

BAŞKAN – Devam ediniz lütfen.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Bakın şimdi, aynen ifadelerim şudur. Sayın Bakan da burada, Sayın Komisyon Başkanı da burada. Aynen şu cümleleri kullandık: “Dershanelerdeki birikimin, deneyimin ve değerlerin millî eğitim sisteminin içerisine dâhil edilmesi millî eğitimin bir kazancıdır.” dedik, nokta.

AHMET YENİ (Samsun) – Caymak yok.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – “Bu dershanedeki öğretmenlerin tamamını alamayacağınıza göre burada bir kısmı da alınamayacak. Bunların arasında da bir huzursuzluk çıkacak. Bunu da dikkate almak gerekir.” dedik, iki.

“Bunları, yani dershanedekileri sınavsız bir biçimde yalnız bir mülakatla aldığımızda bir izafi durum ortaya çıkacak, bir indilik ortaya çıkacak, buna dikkat etmek gerekir.” dedik, üç.

Sonra da arkasından “Bunları aldığınızda diğer taraftan Millî Eğitime atanamayan olarak bekleyen binlerce, 300 bin civarındaki öğretmenin de bu konuda itirazları olacak ve bu konuda hareketlenmeler olabilir. Bunu da dikkate almak gerekir.” dedik. Fakat siz diyorsunuz ki bize burada: “İşte muhalefet dershanelerdeki öğretmenlerin alınmasına karşı çıkıyor, buna şu veya bu biçimde direniş gösteriyor sırf muhalefet yapmak için.” Böyle bir şey yok. Muhalefet sağduyuyu davet etmiştir, aklıselimi davet etmiştir. Aynı şekilde hata yapmayalım, bütünsel olarak bakalım, herkesin ortak çıkarları doğrultusunda haksızlık olmasın diye katkı vermeye çalıştık fakat saptırdın. Bunu düzeltmek istedim.

Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Konu anlaşılmıştır.

Buyurun Sayın Bostancı, siz?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Efendim, hangi sebepten söz isteyeceğimi düşünüyordum, Özcan Bey “Saptırdın.” dedi. “Saptırdın.”dan söz istiyorum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Saptırmadığını ifade edecek.

BAŞKAN – Şimdi, sayın milletvekilleri, siz söylediniz, Sayın Yeniçeri de bu konuya açıklık getirdi. Ama siz neyi daha saptırmadığınızı söyleyeceksiniz?

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Saptırmadığımı anlatacağım.

BAŞKAN - Peki, buyurun siz de saptırmadığınızı söyleyin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

8.- Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın, Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Teşekkürler.

Hakikaten düşünüyordum Özcan Bey’in bu kıymetli konuşmasından ne tür bir sataşma çıkarabilirim diye. Teşekkür ediyorum, sonunda “Saptırdın.” dedi, böylelikle bana da vesile çıktı. Ben de saptırmadığımı söyleyeceğim.

Tabii “muhalefet” deyince, niçin Özcan Bey bütünüyle kendi üzerine alındı? Bütün muhalefeti temsil ettiğine ilişkin bir kanaati mi var acaba? Böyle bir şey söz konusu değil.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Ana muhalefet de o zaman.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Tabii, orada üç tane muhalefet partisi vardı.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – O zaman açıkla.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Üçünün temsilcileri vardı. Onlar konuştular.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Ama benim söylediklerimden… Tutanaklarda var bunlar ama Naci Bey.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Devamla) – Eğer ben burada tek tek filan şöyle konuştu, falan böyle konuştu, onların şu tür meseleleri şöyle değerlendirmek gerekir diye bir ayrıntılı konuşma yapabilme imkânım olsa, yani saatlerce konuşabilsem, Özcan Bey’in bir alınganlık göstermesini anlarım. Ama isim zikretmemişim ve genel olarak muhalefetten bahsetmişim.

Üstelik bu görüşler, benim bu dershanedeki öğretmenlerin atanmasına ilişkin, onların bir sınavla birlikte millî eğitim kadrosuna alınmasına ilişkin itiraza dair vermiş olduğum bir cevaptı. Siz böyle söylemediğinize göre zaten alınmanız gerekmezdi Değerli Özcan Kardeşim. Ama siz de bu vesileyle konuşmuş oldunuz, bana da bir vesile çıkardınız.

Teşekkürler, saygılar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Bostancı.

Sayın Hamzaçebi, sizin için ne var?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, efendim, şöyle…

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Bütün muhalefet bizi göstermiş.

BAŞKAN – Şimdi, sayın milletvekilleri, Sayın Yeniçeri, siz söylediniz, konu kapandı.

Sayın Hamzaçebi…

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Bizi kastetmiş.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın hatip daha önceki konuşmasında “muhalefet” diyerek genel bir değerlendirme yaptı ve Sayın Özcan Yeniçeri bu yüzden de söz aldı, siz ona sataşmadan dolayı söz verdiniz. Sayın Bostancı tekrar çıktı “Sayın Yeniçeri neden üzerine alındı ki, 3 tane muhalefet partisi var, ben o partiyi, Milliyetçi Hareket Partisini kastetmemiştim.” anlamında bir değerlendirme yaptı. Demek ki geriye 2 muhalefet partisi kalıyor. Onlardan birisi Cumhuriyet Halk Partisidir. Grubumuza sataşmadan dolayı söz istiyorum efendim. Sayın Nur Serter konuşacak efendim, İstanbul Milletvekilimiz.

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Efendim, ne dedim de sataşma söz konusu oldu? Alınganlığa ilişkin bir durum yok.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, gayet açık, gayet açık…

MEHMET NACİ BOSTANCI (Amasya) – Sadece dershanedeki öğretmenlerin atanmasına itiraz ki burada var, kayıtlarda var yani o itiraz.

BAŞKAN – Şimdi, konu son derece açık ve net sayın milletvekilleri fakat…

Buyurunuz Sayın Serter. (CHP sıralarından alkışlar)

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Ne oldu? “Fakat” nereye gitti orada?

BAŞKAN – Fakat böyle sataşmaya meydan verecek üsluplar kullanılınca böyle oluyor.

Buyurunuz Sayın Serter.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Hangi üslup bu? Ne dedi de öyle oldu?

9.- İstanbul Milletvekili Fatma Nur Serter’in, Amasya Milletvekili Mehmet Naci Bostancı’nın 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına yaptığı konuşması sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Evet, teşekkür ediyorum.

“Kapıda 300 bini aşkın atama bekleyen öğretmen varken dershanelerden çıkacak olan öğretmenleri KPSS’ye sokmadan -yaptığım vurgu buydu- sözlü sınavla, üstelik dört yıl süreyle aynı yerde kalmak koşuluyla atamak adil midir?” diye sordum. Değildir, adil değildir. Eğer onları da 300 bin atama bekleyen öğretmen gibi KPSS’yi alarak bu atamayı yapsanız bu adildir. İkisi arasındaki farklılığı belirttim. Hiç kimse de sözlü sınavla alınanı  sözlü ve KPSS’siz alınanla eş değer tutamaz. Sözlü sınavların ne kadar güvenilmez olduğu konusunda söylediklerime komisyonda herkes katıldı, Sayın Bakan da katıldı. Verdiğim örneklere hepiniz başınızı salladınız. O nedenle “yazılı veya sözlü sınav” ibaresi “yazılı ve sözlü sınav” olarak değiştirilmiştir.

Onun için, lütfen, söylediklerimi amacının dışında kullanmayın. Dershane öğretmenlerine karşı bir tavrımız olsa, bu öğretmenlerin özellikle özel okullarda devlet öğretmenlerinden daha düşük bir maaşla sömürülerek çalıştırılmasına karşı çıkmazdık.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Serter.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/884) (S. Sayısı: 562) (Devam)

 

BAŞKAN - Şahsı adına İzmir Milletvekili Oğuz Oyan. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Oyan.

OĞUZ OYAN (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;  aslında bugün bizim burada konuşabileceğimiz tek mesele erken genel seçimler olmalıydı. Yani düşününüz, eğer bir ülkede büyük bir yolsuzluk olursa hükûmetin ve yargının yapması gereken şey nedir? Üstüne gitmek. Peki, hükûmetin karıştığı, başbakanın karıştığı bir yolsuzluk olursa yapılması gereken şey nedir demokrasilerde? İstifa etmek ve yargının önünü açmaktır. 4 bakanın istifa etmesi yetmez. 4 bakanın birden istifa etmesi -ki başkaları da var- doğrudan doğruya Hükûmetin başının sorumluluğunu gösterir. (CHP sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, burada bizim bir erken seçimi konuşuyor olmamız gerekirdi. İstifa etmiş bir Hükûmet, geçici bir hükûmetin kurulmuş olması ve bunu konuşuyor olmamız gerekirdi. Yani bugün burada Başbakanın…

İSMET UÇMA (İstanbul) – Az kaldı, az.

OĞUZ OYAN (Devamla) – Hayır, istifaen seçimlere gitmek… Öyle hiçbir şey olmamış gibi burada biz yasa yapamayız, hiçbir şey olmamış gibi burada böyle düzenlemeleri konuşamayız.

Değerli arkadaşlarım, Başbakan kendisi ile oğlu arasındaki görüşmeleri inkâr etmiyor. Başbakan ses kayıtlarına “dublaj” demiyor, dikkatinizi çekerim. Dublaj yani “Başkası benim sesimi taklit etmiştir.” demiyor. “Montaj” diyor, “dublaj” demiyor. Başka bir şey daha söylüyor        -ikrardır, dolaylı ikrardır hukukta- diyor ki: “Kriptolu konuşmalar bile dinlenmiş.” Kripto, iki kriptolu telefona sahip, kaydına sahip iki kişi arasında yapılır. Eğer Başbakan oğluna kriptolu telefon verdiyse bir kere suç işlemiştir. Bu ancak Başbakanda, Genelkurmay Başkanında, Cumhurbaşkanında olabilir. Bir kriptolu telefonla konuştuğu güvencesiyle konuşmuş ve bu ikrardır. Diyor ki: “Yani nasıl olur?” Burada bütün meseleyi şuna getiriyor: “Usulsüz dinleme var, izinsiz dinleme var. Kriptolu telefon bile dinlenmiş.” İtiraftır bu. Bu, itiraftır değerli arkadaşlarım. Bunun üzerine gitmek gerekiyor. Bugün Sayın Adalet Bakanı çıkmış diyor ki: “Teknik analize gerek yok, biz zaten onun montaj olduğunu biliyoruz.” Ee ne güzel, karşıdan bakarak anlayan bir hukukçu arkadaşımız, delillere bakmayan bir hukukçu, nasıl diploma aldıysa, nasıl Adalet Bakanıysa?

Değerli arkadaşlar, böyle bir şey olamaz. Bunun kanıtlanması gerekiyor, yargı önünde aklanması gerekiyor. Türkiye İletişim Başkanlığından kayıtların istenmesi gerekiyor. O gün, Başbakanın İstanbul’daki evinin önündeki hareketin görüntülerinin buraya sunulması gerekiyor. Yani o telefon gittikten sonra, “çıkarın” komutu verildikten sonra hangi kamyonlarla neler çıkarıldı? Bu görüntüleri biz ve yargı görmek zorundadır değerli arkadaşlarım. Bundan aklanamazsınız, bundan aklanamazsınız.

Değerli arkadaşlarım, bakın, Başbakan bugün kendisiyle birlikte sizin partinizi de aşağı çekiyor. İtibar ve irtifa kaybettirdiği sadece partiniz değildir.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ya bir olaydan bu kadar emin konuşulabilir mi?

OĞUZ OYAN (Devamla) – Türkiye’ye itibar ve irtifa kaybettiriyorsunuz, Türkiye’yi aşağı çekiyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) Buna biz üzülüyoruz değerli arkadaşlarım, Türkiye adına üzülüyoruz sizin adınıza değil ama Türkiye’yi de çukura çekiyorsunuz.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Siz kaseti çıkaranlarla ortak çalışıyorsunuz herhâlde Hocam.

OĞUZ OYAN (Devamla) – Başbakan ve Hükûmet meşruiyetini yitirmiştir değerli arkadaşlarım. Bugün, ona destek vermeyi sürdürürseniz AKP Grubu olarak bütün sorumluluğun paydaşı hâline gelirsiniz.

Dolayısıyla, bugün burada bu iktidarı konsolide edecek birtakım yasalarla, üstelik de iktidarın gene, sadece bu değil işte yarın MİT Yasası, dün HSYK, İnternet… Bütün bu örneklerle gördüğümüz gibi zorbalık rejiminin inşasına dönük, kendisini korumaya dönük yasal düzenlemeleri alan, 17 Aralıkta delil karartmayla yetinmeyip bütün bir polis teşkilatını altüst eden, 6 bin emniyet mensubunu yerinden eden, yargıyı altüst eden, yetmeyip yetinmeyip bütün bir hukuki düzenlemelerle koruma zırhlarını kendine ören bir iktidarla karşı karşıyayız. Böyle bir iktidarı mı savunacaksınız? Demokrasilerde, partiler kendi genel başkanlarını istifaya davet ederler, demokrasinin asgari gereği budur. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, ama emin olun bu dönem bitmiştir. Bunu yeniden ayağa kaldırmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Burada AKP dönemi bütün günahlarıyla tarihe karışmıştır, hukuken değil henüz ama fiilen son bulmuştur. Bundan sonrası zorlamadır, zorlama.

Bakın, şimdi bir başka konuya değineyim. Mecliste, dün, bizim Genel Başkanımızın konuşması kesildi burada yani kapalı devrede bile kesildi bırakın dışa yayını. Bugün Meclis Başkanı açıklama yapıyor, diyor ki: “Meclis saati 15.00 ile 19.00 arasında dışa yayın yapıyor, onun dışında yapmıyor.” Doğru söylemiyor. Dün, Başbakanın konuşmasını ben çıkmadan -evimdeydim- evimde görüyordum, TRT 3’te izliyorduk. Yalan bir Meclis Başkanına yakışır mı?

Bir başka şey daha söyleyeyim, Meclis Başkanı diyor ki: “Anayasa’nın 28’inci maddesi basın hürriyetidir. İşte Genel Başkanınızın konuşmasını, zaten, bakın, Meclis TV dışında sadece iki tane televizyon vermiş; demek ki itibar görmüyor.” Acaba itibar görmediği için mi, yoksa havuz medyasıyla, ihale medyasıyla, sindirilmiş medyayla bu iktidarın medyayı oyuncak hâline getirmesi, sustalı maymun hâline getirmesi midir? Bunu bilmemek bu ülkede yaşayan bir Meclis Başkanının işi olabilir mi? Utanç verici bir yorumdur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, burada jet hızıyla yasalaştırmaya çalıştığınız düzenlemeye gelelim. Burada, bu tasarı, bir kere dershaneleri kapatma adına büyük bir tasfiye yazısıdır. Burada benden önce konuşanlar dediler ki: “On iki yıldır iktidardayız, tasfiye etseydik… Yaptık şimdiye kadar.” O zaman soruyorum, 2 kişi dışında bütün bir Bakanlık personelini, on binlerce kişiyi niye yer ve unvan değişikliğine götürüyorsunuz?

Şimdi, yeni atamalar yapacaksınız, liyakat dışı yapacaksınız. Okul müdürlerini, devletin değil, artık iktidarın valisi olmuş mülki amirlere tayin ettireceksiniz. Üstelik, denetimi il müdürlüklerine bırakacaksınız yani kendin pişir kendin ye, dikensiz gül bahçesi.

Keyfîlik ve haksızlık… Biraz önce söylendi, dershane öğretmenlerini KPSS’ye girmeden sözlü sınava… İki türlü haksızlık var: Bir: KPSS’den muaf tutarak KPSS’ye soktuğunuz o öğretmenlere haksızlık. İki: Kendi aralarında haksızlık. Çünkü sözlü sınava aldığınız andan itibaren keyfîliğin bütün yolları açılmıştır. Yazılı sınav yok, sadece sözlü sınav burada dershane öğretmenlerine yani “Sözlü sınavla bizim oğlanları, bizim kızları alalım, öbürlerini almayalım.” tavrıdır bu. Bu, bir hukuk devletine yakışan bir uygulama olamaz.

Başka bir şey söyleyeyim, 1416 sayılı Kanun’la yurt dışına öğrenci gönderme… Ben de o programla yurt dışına gittim ve doktora yaptım. Biz yazılı sınavla gittik, sadece yazılı sınavla, şimdi buna da yazılı ve sözlü getiriyorsunuz. Bu da yazılının yanında sözlüyü getirip onun ağırlığını da koymadığınız zaman açık kayırmadır yani kayırma kapılarının açılmış olması. Güvenilecek bir iktidar olsanız amenna, şimdiye kadarki bütün kadrolaşma çabalarınız güvenilmez olduğunuzu gösteriyor.

AHMET YENİ (Samsun) – Millet güveniyor, millet; millet güveniyor bize.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Onu Moğultay’a sor, Moğultay’a! Ona sor, ona!

OĞUZ OYAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Meclis iktidarın intikam operasyonlarının aracı yapılamaz. Siz burada bu dershane kapatma işiyle Meclisi bir intikam aracı hâline getiriyorsunuz, yasama organını böyle bir şeye alet edemezsiniz, alet edemezsiniz.

SITKI GÜVENÇ (Kahramanmaraş) – Biz her türlü darbeleri püskürttük.

OĞUZ OYAN (Devamla) – Bu tasarı, bir kere, ortaöğretime ve yükseköğretime giriş sınavları korunurken, hatta AKP iktidarı döneminde bu sınavların sayısı olağanüstü artırılmışken, ki bu dershanelerin sayısını da olağanüstü artırdı; burada rakamlar verildi, “yüzde 100” dendi, başka rakamlar, “yüzde 80”, en düşük rakam yüzde 80… Bu arada, tabii, şeyi katmadan, yasal olmayıp da çalışan dershaneler var, onları da katmadan bu rakamlar.

Değerli arkadaşlarım, siz bu sınavları sürekli arttırıyorsunuz bir taraftan, öbür taraftan “Dershane kapatacağım…” Ya, böyle bir şey olabilir mi? Sınavsız bir sistem mümkündür. Biz 2007 seçimlerinden başlayarak sınavsız bir üniversiteye giriş sisteminin nasıl olabileceğinin programını verdik. Sınavsız sistem mümkündür ama bunu yapacaksınız önce, zaten o zaman “dershane kapatmak” diye Anayasa’ya da aykırı olan bir süreç karşımıza gelmez. Siz zaten bu sınavları ortadan kaldırdığınız zaman kendiliğinden ihtiyaç azalır, piyasa kanunu, arz-talep ve bunlar zaten kapanır. Bunu yapmamak… Bugün Anayasa’ya dayanaktan yoksun bir şeyle, bilimsel gerekçelerden yoksun bir şeyle, bütünüyle haklılıktan yoksun bir tasarıyla karşımıza gelemezsiniz. Dolayısıyla, değerli arkadaşlarım, burada ancak dershanelere olan ihtiyacı yok ederek bundan kurtulmak mümkündür.

Öbür taraftan, dönüşüm şartı olarak, mülkiyet tahsisi şartı olarak Millî Eğitim Bakanlığı dava açma ve şeylere gitmeliyiz… Bunlar tamamen hukuk sistemi dışındadır, bütün bir keyfîlik manzumesidir. Dolayısıyla, burada emek sömürüsünün de yolunu açan, özel dershanelerde -şimdi eğitim şeyi özel okula dönüşecekler- asgari ücret düzeyinde ücretlere getirilmesi işin, tamamen yeni bir sömürü sisteminin de oluşturulmasıyla ilişkilidir. Yani, bu, cumhuriyetin en önemli kazanımlarından olan eğitim sistemini tarumar eden, öğretim birliğinin içini boşaltan, Talim ve Terbiye Kurulunun yetkilerini daraltan iktidarın sadece kendi kimliğini ve gerici kimliğini gösterir. Bu nedenle, buna “dur” demek zorundayız. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Oyan.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Aydın.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın hatip, konuşmasında, özellikle Grup Başkanımızla, Başbakanımızla alakalı olarak, işte, bu yapılanların dolaylı ikrar olduğu, suçunu itiraf ettiği gibi çok anlamsız ifadeler kullanmıştır. Sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Aydın. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

10.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, İzmir Milletvekili Oğuz Oyan’ın 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde şahsı adına yaptığı konuşması sırasında AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

 

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Çok değerli arkadaşlar, 17 Aralıktan beri, gerçekten, bu kürsüden hiç de hak etmediğimiz, çok haksız, çok mesnetsiz birtakım iddialarla…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ya, daha neyi hak edeceksiniz?

AHMET AYDIN (Devamla) - …bütün bir grubu bir karalama çabası var…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Her şeyi örtbas ediyorsunuz da...

AHMET AYDIN (Devamla) - …ve âdeta iktidarın meşruiyetini yolsuzluklar üzerine tartışmaya açtırmak gibi bir gayret var.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Neyi tartışacağız burada başka?

AHMET AYDIN (Devamla) - Ama şundan emin olun ki halkımızın ferasetiyle bu gayretleriniz de beyhude kalacaktır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) - Dersinizi alacaksınız!

AHMET AYDIN (Devamla) - Çok önemli, çok güzel bir söz vardır: “Hırsız, herkesi hırsız zanneder.” (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler) Siz tutup aynaya bakın, kendinize bakın, geçmişinize bakın, kimin hırsız olduğunu göreceksiniz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Allah’tan korkun ya!

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – İnsaf ya!

AHMET AYDIN (Devamla) - Ana muhalefet, siyaset üretememenin çok ciddi bir acziyeti içerisinde.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Bir sözlüğe bak “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.”

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Aynen.

AHMET AYDIN (Devamla) - Toplumun hiçbir meselesiyle ilgilenmeyen, toplumun hiçbir sorununun çözümüne katkı sunmayan, geleceğe dair proje üretemeyen ana muhalefet, maalesef, dedikodular üzerinde, gazete kupürleri üzerinde tuttuğu birtakım malzemelerle, varsaydığı birtakım malzemelerle burada siyaset yapmaya çalışıyor. Kusura bakmayın arkadaşlar; bunu halk yemez, bunu bu millet yutmaz. Siz, kaset üzerinden parti içinde iktidar devşirmiş olabilirsiniz…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kaset değil, soruşturma dosyası.

AHMET AYDIN (Devamla) - …kaset üzerinden Genel Başkanınızı değiştirmiş olabilirsiniz ama kaset üzerinden bu iktidarı değiştirmeye tevessül etmeyin, yeltenmeyin.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kaset değil, kaset değil, soruşturma dosyası.

AHMET AYDIN (Devamla) - Bu halk buna mâni olacaktır, bu halkın sağduyusu buna engel olacaktır.

HALUK AHMET GÜMÜŞ (Balıkesir) – Hukuki olarak belgelenince ne yapacaksınız?

AHMET AYDIN (Devamla) - Biz, değerli arkadaşlar, bu milletle geldik, milletle gideriz. Söz de, karar da artık milletindir ve milletin dediği olmuştu, bundan sonra da milletin dediği olacaktır.

Bakın, erken seçimden bahsediyorsunuz. Hani derler ya “Yenilen pehlivan güreşe doymazmış.” Kaç seçim yaptık? Siz kaç zaman bu kürsüden hep “seçim” dediniz? Bugüne kadar hep “seçim” dediniz ve gittiğimiz her seçimde de AK PARTİ oylarını artırarak büyüdü. (CHP sıralarından gürültüler) Niçin büyüdü? Sizin bu siyasetiniz yüzünden ve siz bu siyaseti yaptığınız müddetçe AK PARTİ büyüyerek iktidar olmaya devam edecektir, bizim başka bir şey yapmaya ihtiyacımız yok diyorum.

Teşekkür ediyorum, sağ olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Aydın.

OĞUZ OYAN (İzmir) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Oyan.

OĞUZ OYAN (İzmir) – Gayet açık; konuşmasının başlangıcında “Hırsız herkesi hırsız zanneder.” dedi. Bu, sadece bir sataşma ve hakaret değil, bu, aynı zamanda kınanmasını gerektiren bir suçtur. Cevap hakkı istiyorum. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

AHMET AYDIN (Adıyaman) – 17 Aralıktan beri her şeyden alınıyorsunuz.

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Niye üzerinize aldınız?

BAŞKAN – Söz istiyorsunuz?

OĞUZ OYAN (İzmir) – Evet.

BAŞKAN – Buyurunuz.

11.- İzmir Milletvekili Oğuz Oyan’ın, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşması sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

OĞUZ OYAN (İzmir) – Değerli arkadaşlarım, bir grup başkan vekili haddini bilecek. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Siz haddinizi bilin!

OĞUZ OYAN (Devamla) - Ben burada grup başkan vekilliği yaptım, hiç kimseye hakaret etmedim.

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Siz haddinizi bileceksiniz.

OĞUZ OYAN (Devamla) – On iki yıldır burada parlamenterim, hiç kimseye hakaret etmedim.

BAŞKAN – Lütfen sakin olunuz.

OĞUZ OYAN (Devamla) – Bu ayıptır ve kınanması gereken davranıştır.

Bakın, ben size bir şey söyleyeyim: Başbakan, TÜRGEV yolsuzluğu ortaya çıktığında, TÜRGEV’e 100 milyon dolar aktarıldığı ortaya çıktığında ne dedi, hatırlıyor musunuz? Ha, dedi ki: “Devletin kasasından para çıkmazsa yolsuzluk sayılmaz.”

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sizin rakamlardan, paradan haberiniz yok ya!

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Aynen öyle dedi.

OĞUZ OYAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bundan daha büyük bir yolsuzluk itirafı olur mu? Bundan daha büyük bir halkı aldatma sözü olabilir mi? Yolsuzlukların çok büyük bölümü devletin kasasından 1 kuruş çıkmadan yapılır; ben kamu maliyesi profesörüyüm. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Kamu maliyesinde, bakın, devletin kasasından 1 kuruş para çıkmadan en fazla imar yolsuzluklarında yapılır, kentsel rantların peşkeş çekilmesiyle yapılır…

CUMA İÇTEN (Diyarbakır) – Bak, bu işi iyi biliyorsun.

OĞUZ OYAN (Devamla) – ...kamu arazilerinin, kamu taşınmazlarının peşkeşiyle yapılır tıpkı bu yasada şimdi yapılacağı gibi, kamu mameleğinin devredileceği gibi. Dolayısıyla, bugün Başbakan o konuşmasıyla da ikrar etmiştir. Yani, savunma pozisyonu bile şecaat söylerken sirkatindir. Yani, dolayısıyla, Başbakan bugün savunulamaz bir pozisyondadır.

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Hadi oradan, hadi oradan, bu yalanlarınıza millet inanmıyor!

OĞUZ OYAN (Devamla) - Onu savunarak aynı batağa bütün ülkeyi sürüklüyorsunuz. Yazıklar olsun! (CHP sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – Size yazıklar olsun, size!

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Oyan.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/884) (S. Sayısı: 562) (Devam)

 

BAŞKAN – Şahsı adına Ankara Milletvekili Mustafa Erdem. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Erdem.

MUSTAFA ERDEM (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 562 sıra sayılı Yasa Tasarısı üzerine şahsi görüşlerimi beyan etmek üzere söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, şu anda çıkmakta olan veya çıkarılmak istenen yasa, dershanelerin kapatılması, orada çalışan elemanların bir eğitim kurumunda istihdamı, Millî Eğitim Bakanlığı bürokratlarının bir şekilde görev değişimi ve özel okullara destek verilmesi şeklinde özetlenmektedir.

Öncelikle size şunu arz etmek isterim ki, “İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah. Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” der Ziya Paşa. Durup dururken, on bir sene hiçbir tehdit ve tehlike oluşturmadığı beyanıyla, son dönemlerde bir tehdit algısının sonucu olarak kapatılmak istenen dershanelerin kapatılması konusundaki iradeniz samimi mi, yoksa bir defakto durumun gereği olarak şu anda bunu tartışıyor mu görünüyorsunuz?

İkinci bir soruyu arz etmek istiyorum: Sayın Bakanımız ve sizler, bu yasayı daha önceden tasarlıyor, üzerinde düşünüyor, tartışıyor, araştırıyor, sonra da ülkemizin ve millî eğitimimizin ali menfaatleri uğruna böyle bir yasa çıkarılmasına karar mı veriyorsunuz, yoksa dışişlerinde uzman, maliyede kompetan, tarımda her şeyi bilen, millî eğitimde daha daha fazlalarını bilen bir Sayın Başbakanın “Ben falan bakanıma şöyle yap dedim, filan bakanıma şunu ifade ettim, filan bakanımdan şunu istedim.” ifadeleriyle allameicihan kesilen konumundan kaynaklanan bir talimat algısının Sayın Bakanımıza veya Bakanlık görevlilerine bir dayatmasının ürünü müdür? Burada bugüne kadar birtakım yasalar çıkarılıyor ama ben, siz sayın milletvekillerimizin, hatta ve hatta komisyon üyelerimizin bile hangi yasayı niçin çıkardıkları konusunda kaygıları olduğunu, şüpheleri olduğunu ve bilgi sahibi olmadıklarını üzülerek görüyorum.

Şimdi, bir yasa çıkarılıyor, ertesi gün bu yasayla ilgili olarak bir kaygı gündeme geliyor: “Efendim, yanlış anlaşılmış, olmaması lazımdı.” Sayın Komisyon Başkanımız buyuruyorlar ki: “Efendim, yanlışları, mahzurları görülürse tekrar düzeltilir.” Değerli milletvekilleri, on bir yıllık iktidar döneminde 5 tane Millî Eğitim Bakanının değiştiğinde hangi istikrardan söz edeceğiz, hangi eğitimden söz edeceğiz ve bu ülkenin geleceğini kimlere, nasıl teslim edeceğiz? (MHP sıralarından alkışlar) Öncelikle süreklilik lazım geliyorsa ve devlet kurumu olarak buna ihtiyacımız varsa, AKP iktidarı olarak nasıl bir eğitim planladığınızı ve bu yavrularımız size emanetse bu emanete nasıl sahip çıkmamız gerektiğini önce bir düşünelim. Bunun üzerine imal-i fikirde bulunalım ve gelin, o zaman sizinle birlikte oturup kafa yoralım. 40 tane profesörün olduğu söylenilen bir grupta, Allah için bana söyler misiniz, hangi profesörümüz buna müdahil oldu da bu eğitim yasasının çıkarılmasına katkıda bulundu?

Beyler, sayın milletvekilleri, dün bu yasanın çıkma ihtiyacı yokken eğer birilerini terbiye, birilerini tedip, birilerini tecziye veya birilerinden intikam alınması için böyle bir yasaya ihtiyaç çıkıyorsa o zaman bu, baştan ahlaki değildir. Ahlaki olmayan bir yasanın çıkarılmasıyla da bu milletin milyonlarca evladının geleceği mağdur edilemez.

Burada dikkatinizi çekmek isteğim husus şu: Bir kurum, bir şekilde, bütünüyle nasıl iptal edilebilir? Bizim millî eğitim olarak ülkenin geleceğini gençlerimize emanet etmemiz gerekiyorsa, soruyorum size: Hangi ülküyü, hangi ideali, hangi hedefi bu öğrencilere öğrettik de, hangi doğruyu bu öğrencilere öğrettik de şimdi sadece ve sadece -hiçbir gündem yok- ülkenin tek derdi dershanelerin kapatılması, “Gelin, şu dershaneleri bir kapatalım, çözelim...” Peki, soruyorum sizlere: O zaman, on bir yıl neredeydiniz? On bir yıl bu dershaneler bizim başımıza belaysa, niye bunları kaldırma noktasında bir gayretiniz olmadı da 17 Aralık öncesi birtakım vehimlerin ürünü olarak böyle bir şeyi uygulamaya kalktık?

Değerli vekiller, burası yapboz tahtası değildir. Eğitim bu ülkenin kaderini, hatta mukadderatını belirleyen bir kurumdur. Dolayısıyla, biz, bu konuda biraz fikir yürütmeye kalkarsak o zaman yapmamız gereken şeylerin ne olduğunu düşünürüz.

Size buradan samimi olarak söylüyorum, Sayın Komisyon Başkanı da az önce ifade etti: Dün, sizler değil miydiniz dershanelerin bütün toplantılarına davet edildiği zaman protokolde oturan? Onlarla birlikte resim çektirme yarışına giren, medyaya el sallayıp bir şekilde gülücük dağıtan, siz değil miydiniz? Şimdi, nasıl oldu da dershaneler birdenbire kötülendi, tu kaka denildi ve yuhalandı. Burada, dershanenin elbette kapatılması veya bir şekilde onun alternatif üretimlerinin yapılması lazım gelebilir. O zaman, önce siz, dershaneye ihtiyaç olmayacak bir eğitim düzeyi hazırlar ve insanlar bu dershanelere çocuklarını göndermeme konusunda bir irade ortaya koyar, o zaman zaten dershaneler kendiliğinden kalkar.

Sayın Komisyon Başkanımız ifade ettiler: “Ben dershaneye gitmedim.” Biz de dershaneye gitmedik. “Ama baban açlıktan öldü.” demişler, “Zavallı buldu da yemedi mi?” demiş. Şimdi, ben soruyorum size: O zaman dershane mi vardı? Ama o zaman eğitim eğitim gibiydi ve herkes eğitimi eğitim olarak görüyordu. Fakat, bugün, ikisi arasındaki paydaşlık, ikisi arasındaki paralellik, dershaneyi eğitime, eğitimi de dershaneye muhtaç hâle getirdi. O zaman, biz, bu ülkenin sorumluları olarak, Millî Eğitim Bakanlığı sıfatını taşıdığımız sürece, bu eğitim kurumlarının niçin başarısız olduğunu, bunun başarılı hâle getirilebilmesi için nelerin yapılması gerektiği hususunu ortaya koyalım ve ondan sonra, zaten dershaneler nereye gidecekse gider ve bu konuda hiç kimse kimseyi suçlamaz.

Bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: “Dershanelerin eğiticileri sözlü sınavla sınava alınacak...” Şimdi, elinizi vicdanınıza mı koyarsınız, şakağınıza mı dayarsınız, yapmak istediğiniz tayinlerde bugüne kadar menşe arama, ideoloji arama gibi bir duygusallıktan kendinizi kurtarabildiniz mi, kurtaramadınız mı? Eğer buna doğru cevap verecek biriniz varsa gelsin, burada açıkça söylesin. Ben bu ülkenin bir vekili, bu Meclisin bir mensubu olarak liyakat sahibi, ehliyet ve irade sahibi, bilgi sahibi olduğuna inandığım ve bulunduğu kademede şerefiyle, namusuyla o makamı temsil edeceğine inandığım kimseleri içinizden bazı dostlara önerdiğim zaman “Efendim, ideolojik yönü çok belliyse, bir siyasi görüşe mensup olduğu alenen ifade ediliyorsa, lütfen, bize bunu söylemeyin; bizim onu savunma şansımız yok…” Soruyorum size, bunlar uzaydan mı geldi? Bunlar bu milletin çocukları değil mi?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sakin, sakin!

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - Onlar bu eğitim kurumlarında yetişmedi mi? Onlar sizin önerdiklerinizden daha mı geri zekâlı? Onlar bu milletin çocuğu olarak bu devlete ihanet mi ediyor? O zaman siz, elinizi vicdanınıza koyun, yapmış olduğunuz atamalarda nelere dikkat ettiğinizi düşünürseniz, haklı olarak bir kuşkuya sahip olmamız gerektiğini de unutmayın. “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Görünür rütbei aklı eserinde.” diyorlar. Biz bugüne kadar yapılan atamalardan bundan dolayı rahatsızlık duyuyoruz ve bunun, gelecekte, eşit kriterlerde yapılmış bir sınav olmaması hâlinde, hakkaniyet, adalet ve liyakat ilkelerine uymayacağını, bundan dolayı da insanların, bu konuda, eşit bir şekilde değerlendirilemeyeceğini düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, şu anda, Millî Eğitim Bakanlığımız olarak, bu ülkenin geleceğinde hepimizin sorumluluğu vardır ama bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor. Şimdi, bakınız, Bakanlık, bu yasayla bütün kadroları değiştiriyor. Niye? Çünkü daha önce değiştirdiğimiz kanun hükmündeki yasalarla, elde ettiğimiz sözüm ona siyasi yapılanma iradesini bir şekilde büyük bir kazanım olarak kabul ettik. Diyanet İşleri Başkanlığında böyle olmadı mı? Tarım Bakanlığında böyle olmadı mı? Eğitim, Ekonomi, Bilim bakanlıklarında benzerleri olmadı mı? Soruyorum size, o insanların hak zayilerini nasıl telafi ettiniz? Üç günlük dünyada, bunların kendinizi tatmin eden birtakım çözümlerini düşünebilirsiniz ama yarın ebedî olduğuna inandığınız bir âlemde Allah’ın huzuruna çıktığınızda sizi koruyacak ne Başbakanınız çıkar ne bakanınız çıkar ne de bir yanınızda kimse bulabilirsiniz diyor hepinizi Allah’a emanet ediyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Erdem.

Sayın milletvekilleri, on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 22.53

SEKİZİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 23.08

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Sekizinci Oturumunu açıyorum.

562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.   

Şimdi soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Yirmi dakika; on dakika sorulara ayıracağım, on dakika cevaplara.

Sayın Yılmaz…

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu yasa tasarısıyla millî eğitimin üst bürokrasisi tamamen değişiyor. Yine millî eğitim müdürü, millî eğitim müdür yardımcıları, okul müdürlerinin görevleri sona eriyor. Böyle bir uygulamaya niye ihtiyaç duydunuz? Bu ihtiyaç, bakanlık bünyesinde bir grubu toptan tasfiye etmek amacıyla ve bu tasfiyeyi yaparken de bunların mahkeme kararlarıyla geri dönmesine yönelik bir girişim mi, yoksa bir ihtiyaca binaen mi buna ihtiyaç duydunuz?

İkinci sorum, yine, üniversiteyi kazanamayan öğrencilerin durumu tam olarak net değildir. Örneğin geçen yıl sınava girmiş, istediği bölümü kazanamamış, ilk 10 bine girmiş bir öğrencinin hayali Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde okumaksa, öğrenciyi halk eğitim merkezindeki kurslarla mı hazırlayacaksınız? Parası da yok, özel ders de alamıyor. Bunu adaletsizlik olarak değerlendiriyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yılmaz.

Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim.

Hükûmet sırasında oturan Nabi Avcı, Türk eğitimini öldürmek için özel görevli bir kişi. 4+4+4’te geldi -komisyon başkanı idi- komisyondaki o maddelerin 20’sini müzakeresiz geçirdi, biz orada söz istediğimiz hâlde söz isteyen yoktur diye getirdi buraya. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihine geçen kara bir leke.

Ayrıca da şimdi getirmiş özel dershaneleri kapatıyor. Zaten kendilerinin istedikleri molla eğitimi, medrese eğitimidir Türkiye’de; eğitimi buna çevirmek için. İşte, özel dershanelerde matematik, fizik, kimya okutuluyor. Amacı, Türkiye’deki gençleri, okuyanları tamamen bilimden, teknolojiden ayırıp çağ dışı, okumayan, çalışmayan, düşünmeyen bir gençlik yaratmak istiyor. Dolayısıyla, ben bu kişiye soru sormaya tenezzül etmiyorum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – O da size cevap vermeye tenezzül etmiyor.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

Sayın Topcu…

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dönüştürdüğünüz, bizce kapattığınız dershaneler yarın mahkemelere gidip tazminat kazanırlarsa Başbakan ve Bakan olarak siz cebinizden mi vereceksiniz bu tazminatları?

Bir diğeri, dershanelerden özel okula dönüşecek olan kurumlara gidecek olan öğrencilere parasal destek vermeyi düşünüyorsunuz; parasal destek verme planlaması yapıldı mı, planlama şekli nasıl?

Bir diğer sorumuz: Okul müdür ve müdür yardımcılarının görev süresi olan dört yılı tamamlamış ise görev süreleri sona erecektir. Sayın Bakan, sizce 16 bin, bizce 100 bine yakın yöneticinin ortalama görev süreleri ne kadardır? Şayet on yıl ve üzeri ise bu insanların tekrar öğretmenliğe dönmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Topcu.

Sayın Çınar…

EMİN ÇINAR (Kastamonu) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dershane öğretmenlerini KPSS olmadan atayacaksınız. Atama için kullanacağınız sözlü sınavların kriterleri bile belli değil. KPSS puanları olan öğretmenlere bu durumu nasıl izah edeceksiniz? Çift başlı atama sisteminin oluşturacağı kaosu nasıl yönetmeyi düşünüyorsunuz?

Bir diğer sorum da, seçim bölgem olan Kastamonu’nun eğitimde pilot il olarak seçildiği ifade edildi, eğitim veren kurumların bir alana toplanması hedeflendi. Bu proje ne aşamadadır, bunu öğrenmek istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çınar.

Sayın Havutça…

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 4+4+4 yasasıyla Türkiye’de zaten millî eğitimde büyük bir kaosa sebep oldunuz, hâlâ onun sancıları devam ediyor. Küçük yaş grubu öğrencilerin okula gitmesinde ciddi sıkıntıların olduğunu eğitim sendikaları rapor olarak yayınlıyorlar. 4+4+4 yasasının yürürlüğe girmesinden sonra kaç öğrencinin rapor alarak ilkokula başlamadığını incelediniz mi? Şimdi de yine 200 bine yakın, hatta onu aşan sayıda atanamayan öğretmen var iken, dershanelerde altı yıl görev yaparak KPSS’siz bir şekilde o öğrencilerin, o öğretmen adaylarının önüne geçecek bir adaleti nasıl adalet olarak kendinize tanımlıyorsunuz? Bu Anayasa’ya aykırılık çok açık bir şekilde ifade ediliyor. Bu konuda, atanamayan öğretmenlerle ilgili bir çalışmanız var mı?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Havutça.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dünyada dershaneciliğin yasaklandığı kaç ülke vardır? Bu ülkeler hangileridir?

Soru iki: Niçin acaba öğrenciler üniversite hazırlık kurslarına giderler?

Soru üç: Dershaneleri ortaya çıkaran sebepler nelerdir?

Soru dört: Türkiye’de dershane sayısı nedir? Türkiye’de dershaneye giden öğrenci sayısı nedir? Türkiye’de dershanede çalışan öğretmen sayısı nedir? Türkiye’de dershanede çalışan personel sayısı nedir? Türkiye’de dershaneye giden öğrencilerin kaç velisi icralık olmuştur, icra dosya sayısı nedir?

Son soru: Dershanelerde ücreti ödenmediği için açılan alacak davalarının sayısı ne kadardır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın Yeniçeri…

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, “başarılı başarısız” demeden, “soruşturma geçirmiş geçirmemiş”e bakmadan, bir yasayla bütün okul müdürlerinin, yardımcılarının, eğitim müdürlerinin görevden alınmasının nasıl bir mantığı var, biz bunu anlayamadık, bize bunu bir açıklar mısınız?

İkincisi: Millî Eğitim Bakanlığının öngördüğü sınavları geçerek, şartları taşıyarak yönetici olmuş insanların kazanılmış hakları bu durumda ne olacak? Bu, insanların vicdanlarını sızlatmaz mı?

Üç: Bu yasa sonrası oluşacak yönetim zaafını, millî eğitimde, nasıl aşmayı düşünüyorsunuz?

Dört: Bu, hafıza, deneyim ve birikimi yok sayan bir anlayış değil midir?

Beş: Bu yasa millî eğitimde büyük bir moral bozukluğu ve çöküş yaratmıştır hâlâ. Bunu nasıl aşmayı düşünüyorsunuz?

Altı: Görevden alma, görevden atmanın dışında, eğitim mensuplarının ücretleri ve maaşlarının artırılması gibi bir çalışmayı ne zaman yapmayı düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, eğer bu tasarı yürürlüğe girerse, bir gecede görevine son vereceğiniz aile bireyi sayısı kaçtır? Bu bireylerdeki yavruların psikolojisiyle ilgili hiçbir çalışma yaptınız mı? Yani babası müdürken öğretmen olan çocuğu nasıl eğitime katmayı düşünüyorsunuz?

İki, Hükûmetinizin PKK terör örgütüyle yaptığı müzakereler sırasında dershanelerin kapatılması konusunda anlaşmaya varıldığı iddiaları doğru mudur? Doğruysa, KCK’nın kontrolündeki eğitim destek evlerinde öğrenim gören öğrencilerin sayısı nedir? Bu evler de kapatılacak mıdır bu kanunla? Bu konuda bir açıklama yapabilecek misiniz Türk milletine?

Bir diğer konu: Hâlen dershanelerde çalışan toplam personel sayısı ve bunların öğretmen ve yardımcı personel olarak dağılımı nedir? Bunların ailelerine bakabilecek misiniz, bütçeniz buna yetecek mi?

Bir başka konu: Eğitim denetmenleriyle Bakanlık denetçilerinin isimlerini birleştirerek maarif müfettişi yapıyorsunuz. Acaba bunların özlük hakları da eşitleniyor mu?

BAŞKAN –Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Sayın Belen…

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu kanunla, bazı kadroları iptal ederek Anayasa’nın 36’ncı maddesine göre hak arama özgürlüğünü ortadan kaldırdığınızı düşünüyor musunuz?

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde, öğretmenler yüksek ücret alan kamu görevlileri arasında yer alırken -AKP hükûmetleri olarak ekonomide ve her konuda ülkemizi güçlü hâle getirdiğinizi iddia ediyorsunuz ama- öğretmenlerimiz aldıkları ücret yetmediği için ikinci bir iş aramak zorunda kalıyorlar ve bu durumdan, yaptıkları ikinci işte öğrencileriyle karşılaştıklarında büyük üzüntü yaşıyorlar. Ben de bir öğretmen çocuğu olarak… Öğretmenlerin maaşlarında düzeltme yapacak mısınız, hakikaten ülkemiz iddia ettiğiniz gibi gelişmiş bir ülke ise gelişmiş ülkelerdeki öğretmenlerin maaş seviyesine yükseltecek misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Belen.

Sayın Danışoğlu…

AYŞE ESER DANIŞOĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, aralık ayında yapılması gereken 30 bin kişilik pedagojik formasyon yerleştirmeleri ocak ayında yapılmıştır. Bu yerleştirmeler sonucunda yaklaşık 4 bin kişilik boş kontenjan ortaya çıkmıştır. Pedagojik formasyonla ilgili esas ve usullerin 5’inci maddesi 11’inci fıkrasına göre, “Gerek görüldüğünde ek yerleştirme yapılabilir.” denmektedir. Ancak YÖK, iki gün önce yaptığı duyuruda, zaman kısıtlılığı ve sağlıklı bir formasyon eğitimi verilemeyeceğini öne sürerek ek yerleştirme yapılmayacağını açıklamıştır. Bu kararın değiştirilmesi için çabanız olacak mıdır? Bu açıklama 37 bin kişi tarafından dört gözle beklenmektedir.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Danışoğlu.

Buyurunuz Sayın Bakan.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Aşağı yukarı bütün, bütün değilse bile sorularda ortak olan temel konulardan bir tanesi özellikle dershanelerde şu anda görev yapmakta olan öğretmen ve diğer çalışanların istihdamı ve bunların diğer öğretmen adaylarıyla farklı bir seçim yöntemiyle seçilmesinin doğurabileceği adaletsizlikler.

Önce sayıları arz edeyim: Bizdeki son rakamlara göre dershane sayısı 3.550, dershanelere devam eden öğrenci sayısı 1 milyon 220 bin, dershanelerde görev yapan öğretmen sayısı 53 bin, yardımcı personel, eğitim dışı kategorideki personel sayısı 14 bin.

Şimdi, bu dershane öğretmenlerinin, eğiticilerinin Millî Eğitim Bakanlığı sistemine entegre edilmesine ilişkin endişeler haklı endişeler. Onunla ilgili olarak geliştirdiğimiz tedbir de… Ama önce bunların nasıl seçileceğini bir kere daha vurgulamakta yarar var. Biliyorsunuz, arkadaşlarımız da vurguladılar konuşmalarında, dershaneler genellikle ve çok büyük bir çoğunlukla bu öğretmenleri sürekli sigortalı olarak çalıştırmıyorlar; genellikle kıdem tazminatı taleplerinden kurtulabilmek için sekiz aylık, on aylık sözleşmelerle, periyodik olarak yenilense de geçici on aylık sözleşmelerle istihdam ediyorlar. Dolayısıyla biz tasarımızda kesik kesik de olsa, toplandığında altı yıl sigortalı çalışmış olmak koşulunu yerine getirenlerin Millî Eğitim Bakanlığının ihtiyaçları göz önünde bulundurularak istihdam edilebileceğini, bunun bir sınavla yapılacağını vurguladık.

Bu atanacak olan veya görevlendirilecek olan öğretmenlerin şu anda atanmamış öğretmen adaylarının haklarına tecavüz ettiği iddiası işleyişte tersine de çalışabilir diye bekliyoruz, hesaplamalarımız o yönde. Eğer tasarı yasalaşırsa ve özel okullaşma süreci öngördüğümüz biçimde gerçekleşirse o zaman, hem bu insanlar dönüştükleri yeni kurumlarda, yani daha önce dershane olan ama şimdi başka bir eğitim kurumuna, başta özel okullar olmak üzere başka eğitim kurumuna dönüşmüş olan kurumlarda istihdam edilmeye devam edecekler.

Ayrıca, özel okullaşma oranının bu yolla artırılması sayesinde, inşallah, atanamayan öğretmen adayları için de kamu okullarının dışında özel okullar alanında yeni bir istihdam imkânı da, bir istihdam genişlemesi de olacak. Dolayısıyla çok sınırlı sayıdaki kamu talebini paylaştırmaktan ziyade özel sektörün, özel girişimin, özel okulların öğretmen ihtiyacının genişlemesiyle hem bu sektörde, dershane sektöründe çalışan öğretmenlerin hem de atama bekleyen diğer öğretmen adaylarının istihdam imkânlarının gelişeceğini öngörüyoruz.

Bir diğer ortak konu da Millî Eğitim Bakanlığında çalışan yönetim kademelerindeki ve özellikle okul yöneticileri, okul müdürleri ve yardımcılarıyla ilgili endişeler. Önce onunla ilgili rakamları da vereyim çünkü bu konuda hem Mecliste, burada, hem de dışarıda kamuoyunda, medyada çok sağlıksız bilgiler dolaşıyor;100 bin, 100 binin üzerinde okul yöneticisinin değişeceği iddiaları dile getiriliyor. Gerçek durum şu: Bakanlığımıza bağlı eğitim kurumlarında 25.855 okul müdürü, 5.849 müdür başyardımcısı, 42.181 müdür yardımcısı olmak üzere 73.885 eğitim kurumu yöneticisi görev yapıyor. Bunları hizmet yıllarına göre değerlendirdiğimizde, ki biz tasarımızda dört yıldan fazla yöneticilik yapmış olanlara ilişkin bir düzenleme öngörüyoruz, bu durumda olan okul müdürü, -dört yıldan az, henüz dört yılı doldurmamış okul müdürü- sayımız 9.134; dört yıldan fazla görev yapmış olan okul müdürü sayımız 16.721. Müdür başyardımcılarında bunlar 3.522 dört yıldan az görev yapanlar, dört yıldan fazla görev yapmış olanlar 2.327. Asıl büyük sayı müdür yardımcısı pozisyonunda olan arkadaşlarımızda; bunlardan da dört yıldan az görev yapanlar 21.359, dört yıldan fazla görev yapmış olanlar, yapmakta olanlar 20.822; dolayısıyla, toplamda dört yıldan az süre görev yapan yönetici sayımız -müdür, müdür baş yardımcısı, müdür yardımcısı olmak üzere- 34.015, dört yıldan fazla görev yapmış olan yönetici sayımız da 39.870. Bunların yıllara göre dökümleri de var, onu vaktinizi almamak için söylemiyorum. Büyük çoğunluk on yıl etrafında toplanıyor ama bu arada otuz yıl görev yapmış olan müdürlerimiz de veya yöneticilerimiz de var, yirmi yıllıklar var, yirmi beş yıllıklar var.

Şimdi, öncelikle şu ilkesel tutumumuzu bir kere daha vurgulamakta yarar görüyorum. Bu düzenlemeden etkilenme potansiyeli olan, etkilenebilecek durumda olan toplam yönetici sayımız -müdür, müdür yardımcı, baş yardımcı sayısı- 39.870. Biz bu düzenlemeyi yaparken bunların hepsinin yasanın öngördüğü biçimde 2013-2014 eğitim öğretim yılının sonunda yani 2014 Haziranından itibaren yerini başkalarına bırakacağını öngörmüyoruz, böyle bir öngörümüz yok, bu, mümkün de değil. Peki, o zaman böyle bir düzenleme nereden kaynaklanıyor? Bir: Sizin de vurguladığınız gibi, 4+4+4 düzenlemesiyle de, okul türlerinin azaltılması düzenlemesiyle de ve şu tasarının öngördüğü düzenlemelerle de eğitim sistemimizdeki kurumsal kültür ciddi manada değişiklik gösteriyor, gösterecek. Dolayısıyla, bu yeni kültürü oluşturacak bir yapılanmaya ihtiyaç duyuyoruz ancak bunun bir de bir bu tarafı var yani bunun arkasında okullarımızın her birinin âdeta ayrı bir tüzel kişilik gibi değerlendirmeye alınması hem akademik altyapı başarısı, akademik performansı hem fiziki altyapısı, beşeri altyapısı itibarıyla değerlendirilmesi ve bir kurumun, bir okulun nereden gelip nereye gittiğinin ölçülebilir hâle gelmesini öngörüyoruz. Bu ne demektir? Bu, yöneticilerimizin performansının değerlendirilmesi anlamına geliyor, değerlendirilebilir hâle gelmesi anlamına geliyor. Bunu gerçekleştirebildiğimiz takdirde biz dört yıllık hizmet süresiyle… Daha önceki uygulamada, yasal altyapıda dört yıllık süre yok yani bir kere bir müdür atandığınız takdirde süre şartı olmaksızın ilanihaye müdürlük yapılabileceği gibi bir uygulama var. Oysa biz bu düzenlemeyle kurumlarımızı bütün bu saydığım özellikler itibarıyla başarısını veya başarısızlığını ve dolayısıyla kurum yöneticilerinin sorumluluklarını ölçülebilir hâle getirmek istiyoruz. Yapmak istediğimiz bu. Bu, işin bir  tarafı. Bir de bunu mesela destekleyen bir başka düzenlememiz de SBS sınavının kaldırılıp 8’inci sınıflarda 6 dersten 1’er yazılının merkezden yapılması örneğinde… Ve bunu genişletmeyi düşünüyoruz. İnşallah, bunu bütün ortaokullarımızda ve özellikle liselerimizde bütün sınıflarda ve bütün derslerde ölçülebilir hâle getirdiğimiz zaman, o zaman biz hem sınıf düzeyinde hem okul düzeyinde eğitimcilerimizin, öğretmenlerimizin…

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Sayın Bakan, sorulara cevap vermiyorsunuz.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Neyi cevaplıyorum?

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Anayasa 36’ya göre dava açma hakkını gasbediyorsunuz. 

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Oraya da geliriz. Bu sorduğunuz… 

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Bunlara cevap vermiyorsunuz, masal anlatıyorsunuz deminden beri!

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Dolayısıyla performansı ölçülebilir hâle getirdiğimiz zaman yöneticilerin değiştirilmesi rasyonel, ölçülebilir nesnel ölçütlere dayanmış olacaktır. Bu,  işin bir tarafı. Bir diğer tarafı da…

BAŞKAN – Süremiz bitti Sayın Bakan.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Şunu da söyleyeyim… Bir dakika müsaade eder misiniz.

BAŞKAN – Peki.

Bir dakika süre vereyim.

Buyurunuz.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Bu düzenlemenin arkasında bir de hukuki bir sorun var. O da şudur: 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili maddesine göre okul yöneticiliği, müdürlük, müdür başyardımcılığı, yardımcılık ikinci görevdir, aslolan öğretmenlik görevidir. Bu yöneticilik görevleri ikinci görevdir, tıpkı başhekimlik gibi, üniversitelerdeki dekanlık vesaire gibi, aslolan öğretmenliktir. Nitekim Anayasa Mahkemesinin bu konudaki içtihadı da 657’ye uygun olarak bunların ikinci görev olarak değerlendirilmesi yönündedir ama idare mahkemeleri bu konuda ciddi bir karışıklık içinde farklı yorumlara göre hüküm veriyorlar; bir kısmı bunları müktesep hak ve kazanılmış kadro hakkı olarak yorumluyor. Dolayısıyla, biz, çok nesnel gerekçelerle, ölçülebilir gerekçelerle bir yönetici değişikliği yapma imkânına bile sahip değiliz bugünkü mevzuat hükümlerine göre…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) - Özlük hakları değişecek mi Sayın Bakan?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Değişmeyecek. Yani, bu tip görevlendirme 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın talep ettiği görevlendirmedir. Dolayısıyla, yaptığımız düzenleme…

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) - İyice karıştırdınız Bakanım, siz de çıkamayacaksınız içinden.  Altıncı bakan nasıl yapacak, çok merak ediyoruz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) - AİHM’e gittiklerinde ne yapacaksınız?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Karar yeter sayısı istiyoruz Sayın Başkan.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) - Dershaneler AİHM’e giderse ne yapacaksınız? Yapacağınız hiçbir şey yok.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Bu bir tasfiye değildir, yöneticilerimizin rasyonel ölçütlerle değerlendirilmesidir ve ona göre mükâfatlandırılmasıdır; mevzuata da aykırılık oluşturmaz. Ayrıca sayı da 100 bin falan değildir 39 bindir, müdür de 16 bindir.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Karar yeter sayısı…

BAŞKAN - Karar yeter sayısı arayacağım.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…Karar yeter sayısı vardır, kabul edilmiştir.

Şimdi, birinci bölüm üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

Birinci bölüm 1 ila 15’inci maddeleri kapsamaktadır.

Birinci bölüm üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Balıkesir Milletvekili Namık Havutça. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Havutça.

CHP GRUBU ADINA NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Millî Eğitim Temel Kanunu’nun birinci bölümü üzerinde grubum adına söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Bakan, eğitim sendikaları, EĞİTİM-İŞ, EĞİTİM-SEN ve diğer bütün sendikalarımız şu anda alanlarda ve grev yapıyorlar. Grevlerinin gerekçesi de millî eğitim alanında en kapsamlı değişiklikleri yaptığınız bu yasa tasarısının millî eğitimde büyük bir kaosa yol açacağını ve bununla birlikte bu yasanın bir intikam yasası olduğunu, bu yasa tasarısıyla on iki yıldan beri daha önce kol kola, el ele olduğunuz, bugün de “paralel devlet” diye “Pennsylvania” diye tanımladığınız dershaneleri kapatma tasarısının bir intikam tasarısı olduğunu ifade ediyorlar.

Gerçekten de 17 Aralıktan sonra Türkiye'de bir milat oldu. Mızrak çuvala sığmıyor ve halkımız soruyor bize ve herkese soruyor, Genel Başkanımız grup toplantısında da sordu, 700 bin dolarlık saati Sayın Bakanın koluna paralel devlet mi taktı? Efendim, bakanın çocuğunun evine para kasalarını paralel devlet mi koydu? Halk Bankası Genel Müdürünün evine 4,5 milyon dolar parayı paralel devlet mi koydu? Bu soruların cevapları gerekiyor. Savcıları görevden alarak, polisleri sürdürerek, bağırarak, çağırarak bunun üzerini örtemeyiz.

Evet, biz de hukukta masumiyet karinesine kesinlikle inanıyoruz, asla ve asla, ancak gerçeğin ortaya çıkması için gerekli şartları hazırlamak da bizzat Adalet Bakanlığının görevidir. Gerçeklerin ortaya çıkmasını, delillerin ortaya çıkmasını sağlamamız gerekiyor. Maalesef, geldiğimiz noktada Türkiye'de tartışılan hâlâ Türkiye Avrupa devletleri gibi açık bir şekilde yargısına, hukukuna inanarak neden bunların üzerine gidemiyor? Bu soruların cevabını istiyor.

Şimdi gelinen noktada Millî Eğitim Bakanlığının, öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin dünya kadar sorunları var; Türkiye'nin gündeminde dershaneler mi var Sayın Bakan? Türkiye'nin gündeminde siz on iki yıldan beri, bakın, 4+4’le ilgili, sadece millî eğitim mevzuatıyla ilgili size çarpıcı örnekler vereceğim değerli milletvekilleri. İlk kez Türkiye tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 44 maddeyle millî eğitimi düzenlediniz. Bu, dünyada örneği olmayan bir şey. Koskoca bir Millî Eğitim Bakanlığının Görev ve Teşkilatları Hakkındaki Kanun’la, sadece kanun hükmünde kararnameyle burada hiç tartışılmadan, görüşülmeden çıkardınız. Şimdi aynı şekilde getirip torba kanunlara… Bakın, örnek veriyorum, sizin döneminizde, on iki yılda millî eğitim yasalarında 22 kez değişiklik yapılmış, 22 kez. 2002 yılına kadar Türkiye’de 35 yönetmelik çıkarılmış, sadece sizin döneminizde 87 yönetmelik çıkarılmış. Yani, Millî Eğitim Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı değil, “millî keyfiyet bakanlığı” hâline getirilmiş, her gelen bakan nasıl canı istiyorsa öyle yasa çıkarmış.

Bakın, 4+4+4’le ilgili, demin size sordum, şimdi ben buradan söylüyorum size: Okul öncesi eğitim çağına gelen 555 bin öğrenci, ön kaydı yapılan, her 4 öğrenciden 1’i okula gelmemiş, kaydını yaptırmamış, rapor almış ya da başka bir şey yapmış. Yine bu sistemde, sizin getirdiğiniz bu sistemde ortaöğretime devam etmeyen kız öğrenci sayısı tam 2 kat artmış, 16 binden 37 bine çıkmış. Yine 8’inci sınıftan sonra okula devam etmeyen öğrenci sayısı 50 bin artmış. 2012-2013 öğretim yılında 1.111 genel lise kapatılmış. Yine, 537 olan imam hatip lisesi sayısı … çıkmış ve öğrenci…

Fiziki yetersizlikleri saymıyorum, okullarda zaten öğretmenler aynı zamanda müstahdem hâline geldi. Taşeron şirketlere okulun temizliğini… Hatta okullar temizlenemez hâle geldi.

Şimdi, bakın Sayın Bakan, okullarımızda 100 binden fazla dersliğe ihtiyaç var şu anda. Bu fiziki yetersizliği karşıladınız mı? Derslik başına öğrenci sayısı ortalaması OECD ülkelerinde 21, bizde, İstanbul’da 46, Balıkesir’de 30. Türkiye ortalaması bunun çok çok üzerinde. Yani, siz hâlâ… 257 bin öğrencimiz birleştirilmiş sınıflarda öğretim görüyor, çocuklarımız. Şimdi, eğitimdeki yatırım tablomuzda bu, 4+4+4 de bu, yatırım tablomuz da bu.

Öğretmenlerin yoksulluğuna zaten gelmeyeceğim. Avrupa ülkelerinin, OECD ülkelerinin… Bakın, TUİK’in açıkladığı yoksulluk rakamları 3.100 lira, öğretmenlerin maaşları ortalama 2.200 lira. Yani, Türkiye’de çalışan yaklaşık 400 bin öğretmenimiz yoksulluk sınırının altında çalışıyor. Bu öğretmenlerimiz ona da razılar. 200 bin öğretmen de yoksulluk sınırında çalışmak için -anasını, babasını, sülalesini, soyu, sopunu- bize durmadan mesaj gönderiyor. Türkiye'de eğitimdeki tablo bu.

Bakın, Sayın Bakan, siz dershaneleri kapatmak yerine bugüne kadar dershaneleri üreten eğitim sistemini, üretkenliğini, şeffaflığını, bilimselliğini, Türkiye'nin gündemine getirdiniz mi? Hayır, getirmediniz. Çocuklarımız âdeta bir yarış atı. Elbette ki biz de, ben de evladımın hafta sonlarında -cumartesi, pazar günü spor yapmak varken, sanat eğitimi almak varken, arkadaşlarıyla sosyal alanlarda sanat eğitimi görmek varken- cumartesini, pazarını dershanelerde geçirmesini bir baba olarak, bir veli olarak ben de kabul etmiyorum ama bunun yöntemi dershaneleri kapatmak değil ki. Siz okullarımızda Hakkâri’de, İzmir’de aynı eğitim koşullarını ve niteliklerini sağlayabiliyor musunuz?

Bakın, değerli milletvekilleri, bizim öğrenciliğimiz döneminde sadece dershaneler İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da vardı. Türkiye'nin saygın okullarına, hukuk fakültelerine, siyasal bilgiler fakültelerine, tıp fakültelerine ayrıcalıklı öğrenciler girerdi. Kimler yani? İstanbul’da oturanlar, Ankara’da oturanlar, İzmir’de oturanlar çünkü dershane ayrıcalığından sadece onlar yararlanıyordu. Şu anda, işte, sistemin yarattığı, eğitim sistemindeki… Hatta oralardaki derslerin birçoğu boş geçerdi. İngilizce öğretmeni yok, tarih öğretmeni yok, matematik öğretmeni yok. Yani veliler öğretmene hasret. Ben hatırlıyorum, Adana’da bir lisede İngilizceyi ben konuşamıyorum, İngilizce derslerine giriyordum. Böyle bir şey olur mu? Hâlâ bunlar geçerli, bakın, bunlar fantezi değil, bunları örnek olsun diye söylüyorum. Bugün gidin Giresun dağlarına birçok lisede İngilizce derslerine beden eğitimi öğretmeni, beden eğitimi derslerine de fen bilgisi öğretmeni giriyor. Bunları sağladınız mı? Hayır sağlamadınız. Şimdi, kalkıp sanki Türkiye'nin bütün her yerinde eşit, nitelikli, bilimsel bir eğitim sağlamışsınız gibi dershaneleri kapatarak sistemi düzelteceğinizi zannediyorsunuz. Hayır, kesinlikle doğru değil, yanılıyorsunuz. Evet, çarpık eğitim sistemini düzeltelim birlikte ama bunun yöntemi birilerine kızarak, birilerinden intikam alırcasına okulları, o dershaneleri kapatmak değil, dershaneleri kapatarak siz Türkiye'deki eğitimde bozuk olan fırsat eşitliğini daha da derinleştireceksiniz, bakın, bu çok önemli. Yarın, zengin aile çocukları -Türkiye'de zaten bir ayrıcalıklı sınıf var- villalarda, havuzlarda yaşıyor, onların evlerine öğretmenler geliyor zaten, matematikçisi, İngilizcecisi; zaten onlar ayrıcalıklı. Ama ailesi asgari ücretle çalışan öğrenci onunla nasıl yarışacak? Bu çocuğun özel matematik öğretmeni evine gelmiyor, İngilizce öğretmeni gelmiyor. Bu çocuğun annesi, babası her şeye rağmen, anne temizliğe gidiyor ama çocuğunu dershaneye gönderiyor yine. Neden? “Ya, benim yaşadığım kaderi yaşamasın. Benim çocuğum hiç olmazsa iyi bir fakülteye girsin, devlet fakültesine, iş ve aş sahibi olsun.” diye bir fedakârlıkta bulunuyor.

Gelin, bunu bir kez daha gözden geçirelim. Esasında paralel devlet cezalandırılırken Türkiye'deki tüm fakir çocuklarımızı, ailesi eğitime muhtaç çocuklarımızı cezalandırıyorsunuz.

Öğretmen arkadaşların, o açıkça Anayasa’ya aykırı olan, kendi özlük hukuklarıyla sınava girmiş, müdür olmuş, yıllarca müdürlük yapan arkadaşlarımızın bir gecede, sabaha karşı müdürlük statüsünü yok etmenize girmiyorum, o zaten Anayasa Mahkemesinden dönecek, birçok örnekleri var. Ama Sayın Bakan, gelin, Türkiye’yi ikinci bir kaosa sürüklemeyin. Bunu tüm eğitim akademileriyle, sendikalarımızla bir kez daha gözden geçirerek Türkiye'de gerçekten eğitimde özgürlüğü, üretkenliği, bilimselliği ve üreten bir gençlik yaratmak adına yeniden değerlendirelim diyorum ve hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Havutça.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Mardin Milletvekili Erol Dora. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Dora.

BDP GRUBU ADINA EROL DORA (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 562 sıra sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın birinci bölümü üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, son iki aydır Genel Kurulda görüşülen tüm kanun tekliflerinin dikkat çeken en büyük ortak özellikleri, antidemokratik olmaları, katılımcı olmamaları, tüm yetki ve karar mekanizmalarını tek elde toplamaya dönük olmaları, Anayasa ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılıklar teşkil ediyor olmaları biçiminde sıralanabilir. Hükûmetçe hazırlanan ve üzerinde görüştüğümüz Millî Eğitim Temel Kanunu üzerinde çeşitli değişiklikler öngören bu kanun teklifi de az önce saydığımız nitelikteki kanun teklifleri arasındadır.

Değerli milletvekilleri; konuşmamda özellikle teklifin ilk maddesinden son maddesine kadar sıkça telaffuz edilen ve kulağa estetik bir kavrammış gibi gelen "sözlü sınav" uygulamasına dair birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. 2, 3 ve 4'üncü maddelerde söz edilen "Yurt dışına gönderilecek öğrencilerin seçiminde", 5 ve 6'ncı maddelerde düzenleme getirilen "Aday öğretmenlerin kadro atamalarında” ve 12'nci maddede bahsedilen "Dershanelerin kapatılmasıyla işlerini kaybedecek öğretmenlerin devlet memurluğuna atanmaları" gibi, son derece tarafsız karar verme mekanizmalarının işletilmesi gereken kritik süreçlerde, Millî Eğitim Bakanlığı, hâlen devam eden, her türlü keyfiyeti ve kayırmacılığı ortadan kaldıracak düzenlemelere gitmek yerine, hileli karar verme süreçlerini daha da pekiştirecek olan özgün bir sözlü sınav yöntemiyle hareket etmeyi planlamaktadır.

Değerli milletvekilleri, teklife göre sözlü sınav komisyonu, Bakanlıkça seçilen 1 başkan ve 2 asıl üyeden oluşacak. Tercüme edersek, sözlü sınavları Millî Eğitim Bakanı yürütecek. İkinci olarak “Yazılı sınav ve sözlü sınav not ortalamaları, Bakanlıkça belirlenecek ağırlıklarla dikkate alınacaktır.” Bu ibareye göre de teklif yasalaştıktan sonra Millî Eğitim Bakanı, puan ortalamaları hesaplanırken, yazılı sınavın mı yoksa sözlü sınavın mı ağırlıklı puan olacağına bir yönetmelik çıkararak karar verecek.

Değerli milletvekilleri, sözlü sınav uygulamasının, karikatür dergilerine kapak olacak, eğitim sisteminin tükenmiş olan ciddiyetini yerle bir edecek, uluslararası camiada Türkiye’yi küçük düşürecek, özelde eğitimcilerin ve öğrencilerin, genelde ise tüm yurttaşların adalet, hakkaniyet, liyakat, Millî Eğitim Bakanlığı, hükûmet gibi kavramlara olan güvenini sıfırlayacak bir düzenleme olacağı aşikârdır.

Şöyle ki, kanun teklifinde denilmektedir ki: “Sözlü sınavla ilgili herhangi bir kayıt sistemi kullanılmaz. Sözlü sınav soru ve cevaplarının önceden hazırlanması zorunlu değildir.”

Değerli milletvekilleri, öyle bir sınav düşünün ki o sınavla herhangi bir yurttaşın ya da çocuğunun öğrencilik kariyeri, iş kariyeri, gelecek kariyeri belirlenecek. Bu sınavı yapacak 3 kişilik komisyonu Bakan seçecek. Bu sınavla ilgili herhangi bir kayıt tutmak gerekmeyecek ve bu sınavın soru ve cevaplarının önceden hazırlanması gerekmeyecek.

Değerli milletvekilleri, sözlü sınav ile ilgili bir kayıt tutulmayacaksa o sınavın yapılıp yapılmadığını kim nereden bilecek? Sınavda kimin kime ne sorduğu, kimin kime ne cevap verdiği nereden bilinecek? Kimin hangi soruyu doğru cevapladığı, kimin yanlış cevapladığı ve puanlamanın neye göre yapıldığı nereden bilinecek? Kişi haksızlığa uğradığında bunu nasıl ispat edebilecek?

Değerli milletvekilleri, “Soruların önceden hazırlanma zorunluluğu bulunmamaktadır." denilmektedir. Sınav komisyonu, sınava girecek kişiyle karşılaştığında, önceden tespit edilmiş sorular yok ise ne soracaktır? Sorduğu soruların kişinin göreve liyakatini tespit etmeye yönelik olacağına kim, nasıl kefil olabilecektir? Bu, kaydı tutulmayacak olan sözlü sınavların denetimi nasıl yapılacaktır?

Sayın Bakana sormak istiyorum: Bu puan hesaplamaları konusuyla ilgili 2013 Kasım ayında Millî Eğitim Bakanlığına yazılı bir soru önergesi vermiş idik. Bu soru önergesinde şunları söylemiştik: Ortaöğretime geçiş ortak sınavlarında, azınlık okullarında okuyan öğrenciler ile resmî devlet okullarında okuyan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muaf olan öğrencilerin, mevcut sınav puanı hesaplama yöntemleriyle sınava eşit fırsatlarda girme hakları engellenmekte, kısa ve uzun dönemli hak kayıplarının önü açılmakta ve açıkça mağduriyetlere sebebiyet verilmektedir.

Bu bağlamda, azınlık okullarında okuyan öğrenciler ile resmî devlet okullarında okuyup din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muaf olan öğrencilerin herhangi bir hak kaybı ve mağduriyet yaşamalarını engellemek için söz konusu sınav puanları hesaplanırken nasıl bir yöntem izlenecektir?

Azınlık okullarında okuyan öğrenciler ile resmî devlet okullarında okuyup din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muaf olan öğrencilerin bu dersi alan öğrencilere göre sınav puanları hesaplanırken dezavantajlı duruma düşecekleri açık iken bakanlık ilgili yurttaşların durumlarıyla ilgili neden bir açıklama veya düzeltme yapmamaktadır?

Millî Eğitim Bakanlığı,  mevcut  Anayasa’nın hangi maddesini referans alarak öğrencilerimizin genelinin kariyerlerini etkileyecek bir sınavda farklı inançlara mensup öğrencilere yönelik sistematik olarak eşitsiz sonuçlara yol açacak bürokratik, politik ve pratik uygulamalar gerçekleştirebilmektedir?

Söz konusu sınavda ortaya çıkacak hak kayıpları ve mağduriyetlere sebebiyet veren ayrımcı yaklaşımlar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 14’üncü maddesinde belirtilen "Hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler başta olmak üzere herhangi bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır." ifadesiyle çelişmemekte midir?

Azınlık okullarında okuyan öğrenciler ile resmî devlet okullarında okuyup din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muaf olan öğrencilere negatif ayrımcılık yapılmasına müsaade eden yöntemlerin, bu çocuk öğrencilerde yaratacağı dışlanmışlık, güvensizlik hislerine bağlı olarak ortaya çıkacak psikososyal travmalar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Değerli milletvekilleri, evet, önergemizde sorularımız bunlardı. Aradan dört ay geçmiş olmasına rağmen bakanlık tarafımıza henüz bir cevap vermemiştir. Cevap vermemiş ama şimdi tüm yurttaşları etkileyecek, haksız uygulamaları daha da derinleştirecek bir uygulamayı daha kanunlaştırma konusunda yol almaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı, ortaöğretim geçiş sınavı gibi yazılı bir sınavda yaşanan mağduriyetleri giderme konusunda âdeta kulaklarını tıkamış ve gözlerini kapamışken yapacağı sözlü sınava bizlerin ve yurttaşların güvenmesini beklemektedir. Buna güvenebilmek için maalesef hiçbir somut gerekçe bulunmamaktadır. Devlet, hükûmet, bakanlık gibi kurumlar, yurttaşlar arasında genel adaleti sağlamak için vardırlar ve bunu sağlayabildikleri ölçüde uzun ömürlü olurlar.

Bu bağlamda, Hükûmet ve Bakanlık yetkililerine, getirdikleri kanun teklifiyle mevcut darbe Anayasa’sının bile çok gerisine düştüklerini hatırlatarak, kanun teklifleri hazırlarken evrensel hukuk ilkelerini dikkate almaya çağırıyor, bu düşüncelerle tekrar Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dora.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kütahya Milletvekili Alim Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Işık.

MHP GRUBU ADINA ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın birinci bölümü hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu tasarı Türkiye Cumhuriyeti devletini parti devletine dönüştürme sürecinin bir parçasıdır. Bundan önce, yargıda yapılan düzenlemeler, HSYK değişiklikleri ve şimdi de Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat Kanunu ve ilgili bazı kanun hükmünde kararnamelerde yapılan değişikliklerle millî eğitim ordusunun kökten değişmesini öngören bir tasarıyla karşı karşıyayız.

Bunun sebebinin ve nereden kaynaklandığının bilinmesi elbette ki hepimizin en doğal hakkıdır ama bugüne kadar Sayın Bakan sadece 17 Aralık depremi öncesinde, dershanelerin kapatılacağıyla ilgili tartışmalar sırasında bir beyanatta bulundu; mevcut dershanelerin ancak yüzde 20’sinin özel okula dönüştürmeye yönelik altyapıya sahip olduğunu söyledi ama bugün Sayın Bakan mevcut dershanelerin kapatılmasıyla ilgili konunun -bu altyapı eksikliği de dikkate alındığında- savunucusu hâline geldiyse gerçekten çok hızlı bir değişim yaşanıyor demektir. Şimdi, geriye kalan yüzde 80 ne olacak, nasıl olacak? Onları zaman gösterecek.

Biraz önceki sorular bölümünde birçok arkadaşımız sordu, cevabını alamadı, ben de alamadım. Acaba bu değişikliklerin Oslo sürecinde, PKK terör örgütüyle Hükûmet arasında yapılan görüşmelerde, yüzde 90-95 oranında anlaşmaya varılan konular içerisinde yer alıp almadığı kamuoyunun çok merakla beklediği bir cevaptır Sayın Bakan. Bu konuya ilişkin defalarca soru önergeleri vermemize rağmen maalesef hiçbir açıklama olmadığı gibi, cevap gelmediği gibi aksine bir tekzip de yer almamıştır. Eğer böyleyse o zaman bu dershaneler konusuyla birlikte, KCK’yla birlikte, onun denetiminde açılan EDEV’lerin de burada yer alması lazım. Eğitime Destek Evleri bugün kadar, son birkaç yılda sizin Oslo sürecinden sonra ki dönemde hızla geliştiğine göre bu işin PKK terör örgütü ve AKP müzakeresinin bir sonucu olduğu gerçeğini bu yüce Meclise açıklamanızı bekliyoruz.

Buradan konuya baktığımız zaman ve 17 Aralıktaki yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarıyla birlikte değerlendirme yapıldığında anlaşılan o ki şu anda eğitim kurumlarında ve Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde yönetici durumunda olan tüm müdür ve üst yöneticilerin belge, bilgi sızdırmasından korkmanın bir sonucu olarak “Bir an önce bunları bir gecede alalım, tedbirini ondan sonra düşünelim.” telaşının bir sonucu olduğunu düşünmekteyiz.

Şimdi, size sormak isterim bir eğitimci olarak: Düne kadar müdür olan, müdür yardımcısı olan, şube müdürü olan bir babanın çocuğu eve gittiğinde babasına sorduğunda “Babacığım seni niçin müdürlükten aldılar?” diye sorulan soruya bir babanın cevabı ne olabilir? Bu öğretmenler -ki, sayısını biraz önce verdiniz, 39.870 kişi- dört yıldan daha fazla müdürlük veya yöneticilik yaptığı için doğrudan öğretmen olarak atanıyor.

Şimdi, ben de size soruyorum: Sekiz yıldır, on yıldır, on beş yıldır müdür görevinde bulunmuş, müdür yardımcısı görevinde bulunmuş bir hoca sınıfa gittiğinde, sınıftaki öğrencinin sorusu “Hocam, ne oldu da siz müdürlükten şimdi öğretmenliğe atandınız?” olduğunda bunun cevabı ne olabilir?

Bir eğitimci olarak ve pedagojik formasyonun önemine inanan birisi olarak, bir öğretmenin sınıfında düşeceği durumu, herhâlde, bir bakan olarak bizden daha önce sizin düşünmüş olmanız gerektiği kanaatindeyim. Bunların cevabı verilmeden, kamuoyunda, kesinlikle bu işin makul, mantıklı bir değişim olduğunu açıklayamazsınız. Ya açıkça şunu söyleyin: “Biz ‘paralel yapılanma’ olarak tanımladığımız ve AKP Hükûmetine karşı başlatıldığına inandığımız bir darbe girişimcisinin, çetenin üyelerini almak istiyoruz; onları ayıramıyoruz, hepinizi alıyoruz, sonra öbürlerini alacağız.” Bunu söyleyin. Size göre eğer böyleyse, darbenin veya çetenin oluşturucusu olan üst yöneticiler olarak, Bakanlar Kurulu olarak, çete kurmaktan ileride sizin yargılanmanız gerektiğini de düşünüyor olmanız lazım.

On iki yıldır bu öğretmenleri siz atadınız, bu müdürleri siz atadınız, bu müdür yardımcılarını siz atadınız. O zaman, bunlar çeteyse siz bu çetenin başı olarak yargılanmak durumunda kalacaksınız. Böyle bir şey olamaz.

Şimdi, dershaneleri kapatıyorsunuz. Peki, bu dershanelerin ne kadarı mülk, ne kadarı kira? Kiralık olanlar için insanların ne kadarı, hangi bankalardan, ne miktarda para çektiler? Bunların borçlarını nasıl kapatacaksınız? Bu insanlar buraya ömrünü vermiş, geleceğe yönelik bir planlama yapmışlar. Şimdi diyorsunuz ki: “Biz sizin borcunuza da bakmayız, malınızın mülk olmasına veya kiralık olmasına da bakmayız, kapatın, gitti, kapattık…” Böyle bir şey olamaz? Bunlar nasıl ödenecek? Zaten insanlar ekonomik sıkıntılar yüzünden sosyal patlamanın eşiğine gelmiş.

Buradan bir sözüm de EĞİTİM-BİR-SEN’cilere. Sarı sendika olarak müdür, müdür yardımcısı atanmak için öğretmenleri diğer sendikalardan istifa ettirip “Bizim sendikaya gelirseniz, üye olursanız müdür yapacağız, müdür yardımcısı yapacağız.” diye söz verdiğiniz öğretmenlerin yüzüne yarın nasıl bakacaksınız? Ya EĞİTİM-BİR-SEN olarak sizler referansı doğru vermediniz ya da Hükûmet ve Sayın Başbakan sizi de çizdi, siz de çetenin üyesi oldunuz. EĞİTİM-BİR-SEN’in yöneticilerinin bu konuyu diğer sendikalardan çok daha önce ve çok ciddi bir şekilde ele alıp protestonun başını çekmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu görevden alınacak olanların neredeyse tamamına yakını bu sendikanın referansıyla müdür oldu, müdür yardımcısı oldu. Şimdi, bu sendikacılar eğer bunu da görmezden gelirse o zaman sendikacılığı bırakmaları lazım.

Müdürlerin özlük haklarının değişmeyeceğini söylediniz, bu güzel; yeni atanacak müdürlere de yeni haklar vereceksiniz. Bu paraları kim ödeyecek? Yani, o seviyeye gelinceye kadar müdürlükten aldığınız insanlar yüksek maaş almaya devam edecek, yenilerini müdür yaptınız, yeni maaş ödeyeceksiniz, bu milletin kasası bu kadar zengin falan değil. Yani, müdürlük yapacaksa, o yüksek maaşı veriyorsanız müsaade edin de müdürlüğe devam etsin. Hem oradan yüksek maaş ödemeye devam edecek hazine hem yenilerine yüksek maaş verecek. İyi de bu herhâlde ciddi anlamda sıkıntıya yol açacak bir konudur, bunun da mutlaka bu kanun görüşmeleri sırasında düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kimsenin özlük hakkını geriye götüremezsiniz. Elindeki hakkı aldıysanız, bunun yargı yolu açık olmalı, geriye döndüğünde de mutlaka bu hakkını geri alabilmelidir.

Diğer taraftan, il eğitim denetmenleriyle Bakanlık denetçilerini birleştirerek tek bir isim altında “maarif müfettişi” olarak topluyorsunuz. Aynı görevi yapacaklarına göre, Bakanlık denetçileri ile il eğitim denetmenlerinin maaşlarının ve özlük haklarının, sosyal haklarının da eşit seviyeye getirilmesi gerekiyor, bunu da düzenlemiyorsunuz. İl eğitim denetmenleri, diğerlerine göre daha düşük maaşla çalışmaya devam edecekler ama isimleri maarif müfettişi olacak, eğitim müfettişi olacak. Bu da hakkaniyetli değil, hukuki olarak sıkıntılara yol açacak bir konudur.

Konuşulacak bir çok konu var ama sonuç olarak bu yasayla dershanelerin kapatılması ve 100 bine yakın -ki sayılarının 80 bin olduğunu gördük, 79 bin civarında- insanın mağdur edilmesinin vebalinin başta Millî Eğitim Bakanı olarak sizde ve kabine üyelerinde olacağını da unutmamanızı diliyor, bu konunun müzakereler sırasında tekrar ele alınmasında ve düzeltilmesinde yarar olduğunu söylüyorum.

Teşekkür ederim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Şahsı adına Amasya Milletvekili Avni Erdemir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Erdemir.

AVNİ ERDEMİR (Amasya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın birinci bölümü üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ iktidarı olarak kurulduğumuz ilk günden beri, ülkenin kalkınmasında ve milletimizin refahında asli unsurun eğitim olduğuna inandık ve hep bu anlayışa uygun politikalar ürettik.

Bakın, 2002 yılında Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi 7,4 milyar lira iken, Millî Savunma Bakanlığı bütçesi 8,2 milyar liraydı. Evet, 2014 yılına geldiğimizde, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi 56 milyar liraya yükseldi, Millî Savunma Bakanlığı bütçesi ise 22 milyar liraya yükseldi. Evet, 2002’de Millî Savunma Bakanlığı bütçesi Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin üstünde bir rakama sahipti. Bugün Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi, Millî Savunma Bakanlığı bütçesinin 2,5 katı daha üstündedir. Bu, AK PARTİ iktidarının eğitime verdiği önemi göstermesi bakımından çok önemlidir.

Bugün çalışan 800 bin öğretmenin 420 bini yine AK PARTİ iktidarı döneminde atandı. 210 binin üzerinde dersliği yeniden inşa ettik. Eğitim öğretim gören öğrenci sayımız arttı, evet, okuma oranları yükseldi, buna karşılık derslik başına düşen öğrenci sayıları hep aşağılara düştü. Bugün artık eğitimde altyapı sorununu büyük oranda çözmüş bir Türkiye var değerli arkadaşlar.

Allah’a şükür, biz hep bu ülkenin geleceğini düşündük ve onun için hep “eğitim” dedik. Bakın, hep eleştirilen PISA sınav sonuçlarına değişik bir açıdan şöyle bir bakalım: 2003’te en alt gelir grubuna sahip öğrenciler ile ülkemizdeki en üst gelir grubuna sahip öğrenciler arasındaki 2003 PISA sonuçlarında 122 puan fark vardı. 2012 PISA sonuçlarında, bu 122 puanlık fark 86’ya düştü.

Değerli arkadaşlar, OECD ülkelerinde en alt gruptaki gelire sahip öğrenciler ile üst grup öğrenciler arasındaki fark 90 puandır. Yani 2003’ten 2012’ye OECD ülkelerinden daha iyi bir noktaya geldik. Bu gelişte, elbette fırsat eşitliğine dayalı uygulanan politikaların çok önemli katkısı vardır.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Biz kaçıncı sıradayız Sayın Milletvekili?

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bugün görüştüğümüz tasarının en fazla tartışılan konularından birisi de dershaneler meselesidir. Hiçbir eğitimci ve siyasetçi dershaneye dayalı bir eğitimi savunamaz ve savunmuyor da zaten, bunu da görüyoruz. Eğitimde amaç, öğrencileri yarış atına çevirip öne geçmesini sağlamak mı? 16 milyon öğrencimizin hepsi 100 sorunun 100’ünü çözmüş olsa acaba biz eğitim sorununu çözmüş anlamına mı geliriz? Eğitimin amacı bu mudur?

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Yeni mi anladınız Hocam, yeni mi anladınız bunları yani? Allah Allah, on bir senedir memleketi siz idare ediyorsunuz.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Değerli arkadaşlar, biz biliyoruz ki eğitimin amacı, yeteneklerin keşfi ve keşfedilen bu yeteneklerin geliştirilmesidir. Bu sınava ve dolayısıyla dershaneye dayalı bir eğitim anlayışıyla hem ülkemize hem de çocuklarımızın geleceğine zarar verdiğimizin elbette farkındayız.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – En büyük zararı AKP veriyor.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Dershane ile okul arasına sıkışmış, yetenekleri köreltilmiş bir nesille mi biz aklı hür, vicdanı hür, dünyayla rekabet edebilecek bir nesil yetiştireceğiz? Bu yapıyla mı olimpiyatlarda şampiyonluklar kazanacağız? Bu yapıyla mı ulusal düzeyde tiyatrocu, romancı, hikâyeci, şair, yazar, sanatçı yetiştireceğiz? Unutmayalım, ister spor olsun ister sanat, zekâ ile başarı arasında bir ilişki vardır. Bugün hangi anne baba zeki ama yeteneği olan çocuğunu dershaneden alıp spora, sanata yöneltiyor? Ya çocukları dershane ile okul arasına sıkıştırıp onları ve ülkenin geleceğini kaybetmeye devam edeceğiz ya çocukların yeteneklerinin keşfi ve gelişmesine dayalı yeni bir sistemi inşa edeceğiz. Dershane konusuna biraz da böyle bakmak gerektiğine inanıyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, diyeceksiniz ki: “Dershane sebep değil, sonuçtur.” Bu görüşe sonuna kadar katılıyorum.

Hep birlikte dershaneye ihtiyaç duyulmayan bir eğitim sistemini mutlaka inşa etmek zorundayız diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Erdemir.

Şahsı adına Tekirdağ Milletvekili Emre Köprülü. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Köprülü.

EMRE KÖPRÜLÜ (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; beş dakika içerisinde düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız. Tabii, 30 Mart öncesi yine panik yasalardan biriyle karşı karşıyayız. Amaç, tabii ki eğitimin temel sorunlarına çözüm sağlamak değil; amaç, herkesin bildiği gibi, AKP’nin siyasi hedeflerine hizmet edecek bir şekilde tasfiye operasyonlarını yönetebilmek. Millî Eğitim Bakanlığı zaten her bakan değişikliğinde, sonra gelenin bir önceki döneme ilişkin mazeretler ürettiği bir yapı hâline dönüşmüş. Millî eğitim, hesapsız, adalet ve liyakatten uzak, sadece siyasi bir amaç güden bir anlayış ile yönetilmeye çalışılıyor. Bakanın 4+4+4 Komisyon görüşmelerindeki tutumu, bugün, bu yasa kapsamındaki tutumu bunun en bariz örnekleri.

Tabii, ne oldu, ne oldu da bu yasa Genel Kurul gündemine geldi, ne oldu da eski dostlar düşman oldu, aralarında kavga çıktı ve bu yasa gündeme geldi? Tabii, şu önemli: Bu yasa sadece dershanelerin kapatılmasından ibaret değil, içinde birçok tasfiye alanını barındırıyor ancak şunu söylemekte fayda var: Toplumun en çok meşgul olduğu bölüm dershanelerin kapatılması.

Şimdi, şunu soralım önce, bütün vatandaşların sorduğu soruyu biz de bu Meclis kürsüsünden soralım: Şimdi, Başbakan başta olmak üzere, AKP’nin üst yönetimi senelerce cemaatle kol kola gezdi, teşvik etti. Bütün açılışlarda, organizasyonlarda hep başroldeydi. Dershanelere de yurt dışı okullarına da övgüler düzdü. Türkçe Olimpiyatlarında, bu yapının şirket birliklerinin toplantılarında boy boy pozlar verildi hep, hep desteklenildiği söylendi. Hatta en son katıldığı toplantıda, Başbakan bu yapıyı “barış elçileri” olarak tanımladı. Ne kadar enteresan, değil mi? Şimdi ise barış elçisi olarak tanımladığı kuruma “yasa dışı örgüt” tanımlaması yapıyor. Adama sormazlar mı, demezler mi: “Eğer dediğin doğruysa, doğruysa bu anlattıkların, geçmişte sen bu örgütün neresindeydin? Neresinde bu örgüt yapısının görevliydin, bu örgütle nasıl bir ittifak içerisindeydin?” İşte, bugün, AKP bu çelişkileri içerisinde boğuluyor. Sadece bu alanda değil, diğer bütün alanlarda çelişki içinde boğuluyor ve çabaladıkça daha da batıyor. AKP batabilir ama biz AKP’yle bu ülkenin de dibe doğru sürüklenmesine izin vermeyeceğiz, halk da buna izin vermeyecek.

Bugün dershaneler bu ülkede 4 binin üzerinde. En çok açıldığı dönem de AKP iktidarı. AKP iktidarında en çok dershane sayısında artış olmuş. Hangi ihtiyaçtan doğmuş? E, tabii ki, bugün, ortaöğretim de de yükseköğretime girişte de sınav sistemi devam ediyor. Eğitim sistemi yetersiz, okulların arasında eğitimin kalitesi denk değil ama herkes aynı sınava giriyor. Dershanelerin varlığı tabii ki bir sonuç, belli sebeplerin yarattığı bir sonuç. Sizlerin de çok iyi bildiği gibi, dershaneleri bugün kapatmak hiçbir sorunu çözmeyecek, bilakis sorunu derinleştirecek. Okullardaki öğretmen açığı, okul ve derslik eksiklikleri, okullar arasında denk olmayan eğitim kalitesi, veliler arasında para toplanmazsa okulların kömür bile alamadıkları, yüz binlerce öğretmenin atama beklediği sorunu bu yasayla çözülmeyecek. Bu sorunları çözmek adına bu yasada hiçbir düzenleme yok. Tek derdi, dershaneleri kapatmak.

Sayın Bakan, Bakanı olduğunuz Millî Eğitim Bakanlığının okullarına ve eğitimine halk güvenmiyor. Güvenmediği için de, bu yarış sistemi içerisinde, çocuklarını dershanelere gönderiyor. Şimdi, siz, kendi üzerinizde bir sorumluluk hissedip bu problemleri gidermekle uğraşacağınıza, dershaneleri kapatma ve tasfiye sürecinde görev almakla meşgulsünüz ve bu dershaneleri kapattıktan sonra doğabilecek mağduriyetleri hiç düşünmüyorsunuz. 250 bin atama bekleyen öğretmen var; 50 bin öğretmen işsiz duruma düşecek, siz bunları sözlü sınavla memur kadrosuna alacağınızı söylüyorsunuz. Yahu, bu insanlar sizin yazılı sınavlarınıza güvenmiyor, sözlü sınavınıza nasıl güvenecekler? Devamında, bu nasıl çelişkili bir uygulama olacak; KPSS’ye giren, atama bekleyen öğretmenlerle bugün için sözlü sınavla atayacağınız dediğiniz öğretmenler arasında çelişkiyi nasıl gidereceksiniz?

Dediğimiz gibi, beş dakika içinde anlatabilmemiz zor. Ancak, maddeleri üzerindeki düşüncelerimizi daha sonra tekrardan belirteceğiz. Bu vesileyle, Genel Kurulu bir kez daha saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Köprülü.

Şimdi, on beş dakikalık soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Sayın Acar…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu yasayla keyfî uygulamaların önünü açacak olan sınavlar getirilmektedir; kamu arazileri ve okul arsaları ve binaları kiraya açılmaktadır; sınavlar ortadan kaldırılmadan dershaneler kapatılmaktadır; özel okullarda emek sömürüsünün önü açılmaktadır; hiçbir gerekçe göstermeden okul yöneticileri görevden alınmaktadır; kamuya öğretmen alımında, mevcut uygulamaya alternatif, sözlü sınav modeli getirilmektedir; Talim Terbiye Kurulunun yetkileri sınırlandırılmaktadır; denetim sistemi siyasallaştırılmaktadır. Bütün bunlar hukuka aykırı değil midir? Bu durumda, personel uygulamaları içinden çıkılmaz hâle gelmeyecek midir? Okul müdürlerini valilerin ataması, Oslo’da kabul ettiğiniz eğitimin yerel yönetimlere devri için bir hazırlık mıdır? Millî eğitimi yerel yönetimlere devretmeyi taahhüt ettiniz mi? Bu konuda ne düşünüyorsunuz Sayın Bakan?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Acar.

Sayın Ekşi…

OSMAN OKTAY EKŞİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, hepimizin de yaygın bir şekilde bildiği bir gerçek yüzünden eski bir soruyu Sayın Bakana yöneltmek ihtiyacındayım. Bir buçuk sene önce sorduğum soruya Sayın Bakanın selefi Ömer Dinçer yanıt vermemişti. Şimdi Sayın Bakana o soruyu sormak ihtiyacını duyuyorum. Sorum şu: Konya Selçuklu ilçesindeki Bosna Hersek Lisesinin Bosna Hersek İmam Hatip Lisesine dönüştürüldüğü doğru mudur? Genel lisenin 10’uncu sınıf öğrencilerinden kız ile erkeklerin birbirini görmelerine engel olmak için, okul müdürlüğünün, çocukları paravanla ayırdığı doğru mudur? Paravanın yeterince engel oluşturmadığı düşüncesiyle daha sonra kız ve erkek öğrencilerin ayrı katlara alındığı doğru mudur? Bu uygulamanın laik eğitim anlayışıyla açıklaması nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ekşi.

Sayın Köprülü…

EMRE KÖPRÜLÜ (Tekirdağ) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bilindiği üzere, özel okullarda çalışan öğretmenlerle devlet okullarında çalışan öğretmenler arasında ücret denkliği vardı, devlet okullarından daha az maaş alamıyorlardı ama siz, bu düzenlemeyle özel okullardaki öğretmenlerin daha az maaş alabilmesinin önünü açıyorsunuz. Her yasanın belli bir kamu yararına, belli bir toplumsal faydaya hizmet etmesi gerekmektedir, özel okullarda okuyan öğretmenlerin maaşlarını azaltmanızdaki toplumsal fayda ve kamu yararı nerededir, açıklayabilir misiniz?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Köprülü.

Sayın Atıcı…

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan, cumhuriyet tarihi boyunca millî eğitimimize en büyük kötülüğü yapmış Bakan olarak tarihe geçtiniz. 4+4+4 uygulamasıyla en büyük darbeyi siz vurdunuz. Şimdi, bu yetmezmiş gibi, bütün yöneticileri görevden alıyorsunuz ve millî eğitime ikinci büyük darbeyi vurmaya hazırlanıyorsunuz. Ben çok merak ediyorum, PISA rakamlarına, sonuçlarına baktığınızda, sizin döneminizde ülkemiz adım adım geriye gidiyor. Allah aşkına, geceleri nasıl rahat uyuyabiliyorsunuz gerçekten merak ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Halaçoğlu…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, müsteşar ve TTK dışında -Talim Terbiye Kurulu dışında- müdürler dâhil tüm yöneticilerin değiştirildiği bir başka ülke var mıdır? Yani bir çırpıda böylesine bir başka örnek ülke var mıdır?

İkincisi, Anayasa’nın 48’inci maddesindeki özel teşebbüse rağmen dershanelerin kapatılması sonucu –ki bir sürü tazminattan, vesaireden yoksun bırakılması söz konusu- AİHM’e gittiklerinde ve kazandıklarında bunların tazminatlarını kim ödeyecektir? Siz cebinizden mi ödeyeceksiniz, devlet cebinden mi ödeyeceksiniz? Bu, görevi kötüye kullanmak olmaz mı?

Diğer yandan, görevden aldığınız bütün müdürlerin özlük haklarını devam ettireceğinizi söylüyorsunuz. Zaten görevden aldığınız pek çok bürokrat, çeşitli kurumlarda müşavir olarak görev yapıyor ve bu kadar fazla, görev yapmayan, hiç iş yapmayan insana bu kadar maaş vermenizin bedeli kim tarafından karşılanacak? Bu, haksızlık değil midir? Ülkeye zarar değil midir?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaçoğlu.

Sayın Tanal… Yok.

Sayın Yılmaz, buyurun.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şimdi, Sayın Bakan, bu Öcalan’ın talimatıyla BDP’li belediyeler Eğitim Destek Evleri, yani EDEV açıyor bölgede.

Şimdi, bizdeki bilgilere göre, Diyarbakır’da yaklaşık 15-16 civarında, tüm Güneydoğu’da da 100-150 civarında bu tür EDEV’lerin faaliyet gösterdiği belirtiliyor. Bunların gerçek sayısı nedir?

Şimdi, burada dershaneler dönüştürülürken, bu bölgede Eğitim Destek Evlerinin açılmasının amacı nedir? Yani burada, bu birimler dağa eleman taşıyan unsurlar mıdır? Bununla ilgili herhangi bir çalışmanız var mıdır? Bu bilgiler doğru mudur?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yılmaz.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, özellikle sizin bakanlık görevine geldiğinizden bu yana  -son bir yılda diyeyim- hangi gerekçelerle kaç üniversitedeki öğretim elemanı öğretim üyeliği görevinden, mesleğinden çıkartılmıştır? Bu tasarının 7’nci maddesinde yaptığınız düzenlemeyle neyi amaçlıyorsunuz? Üniversiteleri tam bir baskı rejimi altında yönetmeyi mi hedefliyorsunuz? Üniversitelere de el attığınıza göre, artık Türkiye'de kim, nerede konuşacak? Zaten konuşamıyorlardı, bugüne kadar hiçbir rektör, bir ülke meselesi konusunda bir yönetim kurulu veya senato kararı alamazken, bu suçlarla öğretim elemanlarını da mı baskı altına almayı düşünüyorsunuz? Bu değişiklik biraz ağır olmamış mı? Bu konudaki düşüncenizi almak isterim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Sayın Yeniçeri…

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, size bir özel soru soracağım.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Özel soru olur mu? Mecliste özel şey olmaz Sayın Başkan!

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Siz, meslek hayatınızda hiç tepeden inmeci bir tarzda -yani sizin yaptığınız gibi- görevden alındınız mı? Alındıysanız neler hissettiniz, bir?

On binlerce yöneticinin görevden alınması, eğitimde bir zafiyet meydana getirmeyecek midir, iki?

Size göre millî eğitimin en önemli sorunu dershane dönüştürmek, özel okula çevirmek midir, üç?

Öğretmenlerin ücret ve maaşlarıyla ilgili -demin de sordum cevap alamadım- düzenleme yapmak için daha neyi bekliyorsunuz, dört?

Bu tasarı, eğitimde kurumsallaşmayı yok ediyor, örgüt kültürünü imha ediyor. Eğitimde sürekliliği ve kurumsallığı sağlamak için neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Bu yasa tasarısı hazırlanırken demokratiklik, katılımcılık ve adalet kavramlarını nereye koydunuz?

Bir de, son soru: Güneydoğuda dershanelerin bıraktığı boşluğu PKK’nın doldurmaması için düşündüğünüz tedbirler nelerdir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Buyurunuz Sayın Bakan.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Sayın Yeniçeri’nin sorduğu sorudan başlayayım, özelin dışındaki genel sorulardan başlayayım. Özele girersek epey bir hayat hikâyesi anlatmam gerekecek, onun için genelden başlayalım.

PKK meselesi, Oslo meselesi: Doğrusu, bunlara dün akşam da bir televizyon kanalında şu cevabı vermiştim: Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanı olarak bu tür ithamlara, yakıştırmalara cevap vermeyi bile zâit addediyorum demiştim. Ama Meclise ve sayın milletvekillerine olan saygımız nedeniyle şunu söyleyeyim: Böyle bir anlaşma, sözleşme, danışma, görüşme, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından herhangi bir gruba, örgüte, kesime verilmiş bir söz, bir vaat, bir beklenti söz konusu değil, olmadı.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Boşluğu nasıl dolduracaksınız?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Zaten daha önceden boşluk da yok, şöyle yok: Bakın, “SODES” diye bizim bir uygulamamız var. Kalkınma Bakanlığı tarafından Türkiye genelinde yürütülen ama özellikle doğuda ve güneydoğuda sivil toplum kuruluşlarının müracaatı hâlinde Kalkınma Bakanlığı tarafından finanse edilen, desteklenen “özel etüt eğitim merkezleri” adı altında faaliyet gösteren kurumlarımız var. Bunlar bu yasayla da faaliyetlerini sürdürmeye devam edecekler. İşlevsel olduklarını biliyoruz. Bunlarla ilgili bugüne kadar ödenen rakamlar şu anda elimde yok ama onu; bununla ilgili olarak kaç tane kurum nerelerde açılmıştır, bugüne kadar kaç öğrenci buralarda eğitim desteği almıştır veya beceri kurslarına gitmiştir, bunlarla ilgili ayrıntılı rakamsal bilgileri de size ayrıca veririm. Dolayısıyla, bir boşluk yok. Oluşabilecek bir boşluğu da dolduracak tedbirlerimiz var.

Geriye doğru gidersek, Sayın Işık’ın “Hangi üniversitede kaç öğretim üyesinin -ben göreve başladıktan sonra- görevine son verildi?” diye sorusu: Şu anda elimde o rakam yok, onu öğreneyim, bildireyim ama bu son düzenleme, öğretim üyelerinin, üniversite hocalarının, mensuplarının siyasi demeç vermesini engellemek değil, herhangi bir yönetim sorumluluğu olmadığı hâlde kurumlarını bağlayıcı nitelikte açıklama yapmamaları. Bu her kurumun kendi halkla ilişkilerini düzenleme hakkının bir gereği yani herhangi bir üniversite öğretim görevlisinin, üyesinin sırf o üniversitenin üyesi olmaktan kaynaklanan bir temsiliyet şeyi yok, yönetimi temsil kabiliyeti yok, onu netleştiren bir düzenleme olarak bu burada.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Ama çok ağır bu. Bundan sonra üniversite öğretim üyeleri hiçbir konuda demeç veremezler.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Yok.

Sayın Halaçoğlu’nun sorusu, bu statüsü değişen bürokratların nerede değerlendirileceği, nasıl değerlendirileceği: Bunlar hepimizin bildiği gibi, gerçekten deneyimlerinden, tecrübelerinden yararlanmayı sürdüreceğimiz arkadaşlarımızdır. Bunları öncelikli olarak hizmet içi eğitim enstitülerimizde değerlendirmeyi düşünüyoruz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Eski görevlerine atanacak olacak mı, olur mu?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Olabilir, olabilir yani o performans değerlendirmesi sonucunda eski görevlerine de… Şu anda “havuz” diye tabir edilen, Beşevler’de daha önce görev değişikliği yapmış arkadaşlarımızdan da tekrar görevlendirilecekler olabilir. Yeni kurumsallaşmaya uygun olarak onlar değerlendirilecek.

Yine, Sayın Halaçoğlu, eğitim destek evleri ve Oslo sürecinden filan söz etmişsiniz. Dediğim gibi, Millî Eğitim Bakanlığının böyle bir…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sizin yoktur da, yani sizin yoktur da…

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Yok, yok. Bize bu konuda bir söylenti bile ulaşmış değildir. Bakın, ben size söylüyorum.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Bakan, valilere bırakacaksınız, uygulama ne zaman?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Herhangi bir kaynaktan bu konuyla ilgili… Bunları ben burada duyuyorum, sizlerden duyuyorum. Böyle bir şey yok.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Büyükşehir yasasıyla bağlantılı olarak soruyorum.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Yani çok aşırı yorum olur bu. Dediğim gibi, SODES kapsamında çok ciddi çalışmalar var. Bunu Sayın Yeniçeri’ye de söyledim. Rakamlarını size veririm.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Dershanelerin kapatılması, AİHM’le açılabilecek davalar…

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Sayın Ekşi’nin sorusu: Konya’daki Bosna Hersek Lisesiyle ilgili şeyi araştırıyoruz. Arkadaşlarımızdan, o bilgiyi aldığım zaman, size takdim edeceğim.

Sayın Acar, keyfî uygulamalar ve emek sömürüsünden söz etmiş ve Talim Terbiye Kurulunun sınırlandırılması… Bu Talim Terbiyeyle ilgili, bir kere daha açıkça ifade etmekte yarar var: Talim Terbiye Kurulunun yapısı, işlevi değişmiyor. Yaptığımız tek değişiklik, Yasa’da “Talim Terbiye Kurulu Millî Eğitim Bakanlığının inceleme, danışma ve karar organıdır.” ifadesi vardı, biz oradaki “karar organı” sözünü çıkartıyoruz, “danışma organıdır” biçimine getiriyoruz. Bu da, Talim Terbiye Kurulunun işlevinin değiştirildiği, değiştirileceği düşüncesi, bununla ilgili maddenin gerekçesinde bizim maksadını aşan ifadeler kullanmış olmamızdandır. Ben de bunu Millî Eğitim Komisyonu toplantısında netleştirmeye, açıklamaya çalıştım. Millî Eğitim Komisyonunda yaptığım açıklamada şunu söyledim: “Birinci fıkradaki ‘…inceleme ve karar organıdır.’ sözünü değiştiriyoruz çünkü müteaddit defalar açıkladığımız gibi, bütün bakanlıklarda, Millî Eğitim Bakanlığında da karar organı bakandır…”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Süreniz bitti efendim, isterseniz yazılı cevaplayın…

Bir dakika daha ek süre veriyorum, buyurunuz.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Teşekkür ederim.

“…nihai kararları bakan verir, siyasi sorumluluğu bakan üstlenir. Onun dışında gerekçede yer alan ifadeler biraz maksadını aşan ifadeler. Yani bakan ve müsteşardır, ikinci bir müsteşarlık oluşturuluyor. gibi ifadeler maksadımızı aşan ifadelerdir. O nedenle şunu tashih ediyoruz: Yapacağımız, önerdiğimiz değişiklikle, Talim Terbiye Kurulu danışma ve inceleme organıdır.” Buna bir ilave daha yaptık, bir arkadaşımız onu söyledi: “Talim Terbiye Kurulunun istişare tabanını genişletmek.” Şimdi, ortaöğretim, temel öğretim gibi hizmet birimlerimizin genel müdürleri de kendileriyle ilgili konularda Talim Terbiye Kuruluna katılacaklar, oy hakkıyla katılacaklar.

Diğer cevap veremediğim sorulara da bundan önce olduğu gibi yazılı olarak cevap vereceğim inşallah.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

Birinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati:00.29

DOKUZUNCU OTURUM

Açılma Saati: 00.47

BAŞKAN: Başkan Vekili Ayşe Nur BAHÇEKAPILI

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Dokuzuncu Oturumunu açıyorum.

562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Şimdi, birinci bölümün maddelerinin görüşmelerine başlayacağız.

1’inci maddede üç adet önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan Milli Eğitim Bakanlığı'nca hazırlanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na arzı Bakanlar Kurulu'nca 27/01/2014 tarihinde kararlaştırılan "Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/884)" 12/02/2014 tarihinde, Esas Komisyon olarak Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu'na, Tali Komisyon olarak Plan ve Bütçe Komisyonu'na havale edilen tasarı, 21 ve 22/2/2014 tarihli 24 ve 25'inci toplantılarında görüşülen 562 sıra Sayılı "Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın çerçeve 1 inci maddesinde yer alan "yazılı ve sözlü sınav” ibaresinin "yazılı sınav" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

    Zühal Topcu                                    Lütfü Türkkan                                 Seyfettin Yılmaz

         Ankara                                             Kocaeli                                              Adana

     Emin Çınar                                   Mesut Dedeoğlu                                Özcan Yeniçeri

     Kastamonu                                   Kahramanmaraş                                      Ankara

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan, 562 sıra sayılı "Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı'nın 1 inci maddesiyle değiştirilen 1416 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin 1 inci fıkrasına "Sözlü sınavlar kayıt altına alınır. Öğrencilerin seçimi amacı ile düzenlenecek yönetmeliklerde sözlü sınavın etkisi yüzde onu geçemez." ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saygılarımızla.

  Namık Havutça                               Fatma Nur Serter                                   Sakine Öz

        Balıkesir                                            İstanbul                                             Manisa

     Celal Dinçer

         İstanbul

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 562 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının Çerçeve 1 inci maddesinde belirtilen fıkraya, 'Yapılan yazılı ve sözlü sınavlar sesli ve görüntülü kayıt altına alınır.' ifadesinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

   Pervin Buldan                                   İdris Baluken                                      Sırrı Sakık

           Iğdır                                                Bingöl                                                 Muş

   Hasip Kaplan                                    Selma Irmak                                       Erol Dora

         Şırnak                                               Şırnak                                              Mardin

       Altan Tan

      Diyarbakır

BAŞKAN – Okunan son önergeye Komisyon katılıyor mu?

MİLLÎ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU SÖZCÜSÜ İSRAFİL KIŞLA (Artvin) –  Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN –  Hükûmet?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum.

Gerekçe:

Türkiye'de kamu kurum ve kuruluşlarının düzenlediği sözlü sınavlar sınava giren adaylar başta olmak üzere tüm kamuoyu tarafından şüphe ile yaklaşılan bir uygulama niteliği taşımaktadır. Sözlü sınavlarda adam kayırmacılığı olduğu ve şaibelerin yaşandığı yönünde sürekli basına ve kamuoyuna bilgiler yansımaktadır. Örneğin İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü İnsan Kaynakları Hizmetleri Şube Müdürü Tarık Uğur'un kendisinin hazırladığı sözlü sınava girerek 99 aldığı basına yansıdı. Maliye Bakanlığı'nın vergi müfettişliği yazılı sınavını kazanan ve mülakata girecek olan adaylarla ilgili mavi ve kırmızı liste hazırladığı ve kırmızı listedeki adayları mülakatta elendiğine dair belgeler yine medya da yer aldı. En son kamuoyuna yansıyan haberlerden anlaşıldığı üzere, MEB tarafından 1.700 şube müdürünün alınacağı sınavda adaylara cevaplarını kurşun kalemle yazmaları konusunda baskı yapıldığı belirtildi. Yine Muş'ta Yönetici atama sözlü sınavında iktidara yakın sendika üyesi adaylara çok yüksek puanlar verildiği halde yazılı sınavdan yüksek puan almalarına rağmen diğer sendika üyelerine çok düşük puanlar verildiği sendikaların belgeleri ile birlikte yaptığı açıklamalarından anlaşıldı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür, MEB'de sözlü sınavlar tarihi siyasal kadrolaşma ve yandaş sendika üyelerinin kayırılmasının tarihidir. Bu temelde yapılan bu sınavların liyakat, hakkaniyet ve eşitlik ilkeleri çerçevesinde yapılması gerekmektedir. Ayrıca bu sınavlara itiraz ve yargı yolu açık olmalıdır. Bu temelde bu önerge ile sınavların sesli ve görüntülü kayıtlarının tutulması ve olası itirazlarda bu kayıtların esas alınması amaçlanmıştır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan, 562 sıra sayılı "Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı'nın 1 inci maddesiyle değiştirilen 1416 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin 1 inci fıkrasına "Sözlü sınavlar kayıt altına alınır. Öğrencilerin seçimi amacı ile düzenlenecek yönetmeliklerde sözlü sınavın etkisi yüzde onu geçemez." ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saygılarımızla…

Namık Havutça (Balıkesir) ve arkadaşları

BAŞKAN – Okunan önergeye Komisyon katılıyor mu?

MİLLÎ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU SÖZCÜSÜ İSRAFİL KIŞLA (Artvin) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Önerge üzerinde Sayın Sakine Öz, buyurun.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, gecenin bu saatinde hepinizi saygıyla selamlıyorum. Tasarının 1’inci maddesi üzerinde söz aldım.

Bu tasarıyı sadece bir dershane düzenlemesi sayarsak hata ederiz. Şimdi, size bu tasarının asıl amacını Bilal oğlana anlatır gibi tane tane anlatacağım. Bu tasarı, yolsuzluk ve rüşvet gündemi içinde yargı ve emniyetten sonra eğitimi de tümüyle siyasi kadrolaşmaya terk etmeye adanmıştır. Bu tasarı, atanamayana, aday öğretmenlere, okul bekleyen taşımalı eğitime, üç kuruşa dershanede emeği sömürülen genç eğitimciye çare olmayacaktır.

Bu hafta bölgemde, Manisa Alaşehir Kavaklıdere’de pazar yerinde babasının tezgâhında dizine kadar çizmeyle çalışan genç, atanamayan öğretmen adayımızın bu tasarı da akşama eve ekmek götürme amacıyla çalışmasını çözmeyecek, aksine adaletsizliği daha da, bununla ilgili adaletsizliği daha da büyütecektir.

Sayın milletvekilleri, bu tasarının ayrıntısına baktıkça süslü sözleri pul pul dökülmektedir. Yoksul ailelerimizin çocuklarına nitelikli, parasız ve fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim tümüyle hayal olacaktır. “Eğitim desteği” adı altında verilecek yardım devede kulak kalacak, halkın kursağından çalınan milyon dolarları evde zor tuttuğu ülkemde özel okul masrafları yoksul bütçelerimizi daha da fazla yoracaktır.

Başbakan uyku semesine geç kavrayan oğluna milyonları sıfırlatmayla uğraşırken milyonlarca ailemizin bütçesi özel okul kasasındaki sıfırı tüketecektir. Bu tasarıyla, özel okul öğretmenlerimiz daha az paraya daha çok yorulacak, sömürü katlanacak, dershanelerinden kıdem ve ihbar tazminatını alamayacak, eğitimde verim düşecektir. Dershaneleri kapatıp hazine arazisini özel okullara veren bu tasarı, eğitimde arazi rantına göz dikmiş, “okul dikme” adı altında devleti yeniden soymanın hesabına girişmiştir. Bakanlığın yasadaki şantajı hukuk tarihine geçecektir. Dershaneler, Bakanlığa dava açmamak ve mevcut davalarını geri çekmek şartıyla araziye sahip olacaktır.

Devlet okullarımızın sorunları sürerken ortadan kaybolan Bakanlık, Manisa’da 900 öğrencili Akhisar’da Adnan Menderes Lisemizi kapatmış, yandaş vali ise okulu 30-40 öğrenci için imam-hatibe vermekten çekinmemiştir. Bakanlık kararıyla üç yıl önce Manisa Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi için yapımı başlanan bina yine aynı valiliğin ani kararıyla imam-hatip lisesine verilmiştir.

Sayın milletvekilleri, bu tasarı millî eğitimde sözlü sınavlar ve atamalar yoluyla cemaat sonrası için yeni yandaş bürokrasiyi kurmaya adanmıştır. Meclisimiz bozulan ittifaklar ve saçılan yolsuzluklar sonrasında tümüyle çöken devleti AKP teşkilatına dönüştürmek için yama yapmaya zorlanmaktadır. Bu tasarı, 51 bin dershane öğretmeninden sadece 24 binini kapsayacaktır. Dershanelerde altı yıldan az çalışan 27 bin öğretmene, 10 binlerce idari çalışana, temizlik görevlisine, kantine kadar “Size artık ekmek yok, sigorta yok.” diyerek aileler işsizliğe sürüklenmektedir.

Tasarı “KPSS olmadan sözlü sınavla atama yaparım.” diyerek atama bekleyen öğretmenle dalga geçmekte, sözlü sınavla yeni şaibelere, eğitimde siyasi kadrolaşmaya yönelmektedir. Yargıdan ve emniyetten sonra eğitimde de kendisine muhalif gördüğü kadroları tümüyle hukuka aykırı biçimde görevden almaktadır. Yeni Türkiye’de iş, iş bilene değil devlet içinde bakanı yakından bilene, ticarette ise paraları en hızlı eritene verilecektir. Bilal, bizden duymuş olma, babacığın sanki Sümeyye’yi senden çok seviyor. AKP sıraları, bizden duymuş olmayın ama padişahınız parasını sizden ve Türkiye’den çok daha fazla seviyor.

ÜLKER CAN (Eskişehir) - Ne padişahı!

SAKİNE ÖZ (Devamla) - Siz dinlendiğinizi bile bile çalmaya, kısık sesle sıfırlamaya devam edin, biz dinlendiğimizi bile bile ne pahasına olursa olsun yolsuzluğu haykırmaya devam edeceğiz.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) - Ayıp, ayıp! Böyle bir usul var mı ya!

SAKİNE ÖZ (Devamla) - Yanlış varsa siz de bunu gelir söylersiniz. Ayıbı yok bu işin.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Milli Eğitim Bakanlığı'nca hazırlanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na arzı Bakanlar Kurulu'nca 27/01/2014 tarihinde kararlaştırılan "Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/884)" 12/02/2014 tarihinde, Esas Komisyon olarak Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu'na, Tali Komisyon olarak Plan ve Bütçe Komisyonu'na havale edilen tasarı, 21 ve 22/2/2014 tarihli 24 ve 25'inci toplantılarında görüşülen 562 sıra Sayılı "Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın çerçeve 1 inci maddesinde yer alan "yazılı ve sözlü sınav” ibaresinin "yazılı sınav" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

S. Nevzat Korkmaz (Isparta) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU SÖZCÜSÜ İSRAFİL KIŞLA (Artvin) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Önerge üzerinde Isparta Milletvekili Sayın Süleyman Nevzat Korkmaz konuşacak, buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de hepinize hayırlı geceler diliyorum.

Biraz Meclisin de havasını yumuşatmak üzere müsaade ederseniz bir fıkra anlatmak istiyorum konuya uygun olarak. Fıkralar gerçek olmasa da insanları güldürürler, fıkra bu ya: AKP Hükûmeti yine başta, Erdoğan on bir yıldır Başbakan, on bir yılda neler olmuş neler, yani yalan da olsa insanın inanası geliyor. Türkiye dünyanın en gelişmiş 10 ekonomisinden birisi olmuş, ihracatını 500 milyar dolara çıkarmış.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Olacak, olacak, hepsi olacak.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – İşsizlik sıfırlanmış, artık insanlar iş beğenmemeye başlamış. Fert başına millî gelir 50 bin dolar olmuş, artık insanlar paralarını nereye koyacağını bilemediği için ayakkabı kutularında istif etmeye başlamışlar. Dershaneler kapatılmış ama ne gam yani bütün özel okullar ücretsiz olmuş, bütün fakir fukara çocuklarına açılmış. Keşke gerçek olsaydı ama dedim ya fıkra bu. Başbakan Erdoğan artık demiş ki: “Artık yapacağım bir şey yok, sıkıldım.” Fakat, futbolda da işte eskisi gibi yine kötü sonuçlar alınmaya devam ediyor “Ben futbol millî takımının başına geçmek istiyorum.” Demişler ki: “Ya, siyaset başka spor başka Sayın Başbakan, ne yapıyorsunuz?” Demiş ki: “Ben hesap adamıyım, nasıl siyasette başarılı olduysam sporda da başarılı olurum.” Tabii, emir demiri keser, Başbakana hayır mı denecek? Eşofmanlarını giymiş, futbol millî takımının başına geçmiş. Ondan sonra, hakikaten bir bir böyle maçları kazanmaya başlamış. Her kazandığı maçtan sonra da Sayın Erdoğan’a soruyorlar, aynı cevabı veriyormuş “Efendim, ben hesap adamıyım.” Avrupa şampiyonu olmuş, dünya kupası finallerine gitmiş, birinci tur, ikinci tur, finalde Brezilya’yla oynuyoruz, tek kale maç yapıyor Türkiye. 70’inci dakika, eşofmanıyla Sayın Erdoğan yan hakeme koşmuş, bir şeyler anlatmaya çalışmış. Yan hakem, bunu, elindeki bayrak sopasıyla itmiş “Git kardeşim ya.” demiş. Sonra tekrar gelmiş, bir şeyler anlatmaya çalışıyor, gene yan hakem refüze etmiş. Orta hakem düdüğü çalmış ve oyunu durdurmuş, koşarak yan hakemin yanına gitmiş.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Seviye bu işte, seviye bu. Senin seviyeni göstermesi bakımından çok güzel bir konuşma yapıyorsun, bravo!

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) - Demiş ki: “Ne yapıyorsunuz, burada sizi izlemekten ben maçı seyredemiyorum, ne oluyor?” Yan hakem de demiş ki: “Efendim, tutturmuş bir hesap adamıyım, hesap adamıyım.” “Eee?” “10 numarayı çıkarıp yerine oyuna 5 tane 2 numara koyacakmış.” İşte arkadaşlar, bakın, hesap adamı Sayın Erdoğan’ın, bakın, devlet adamlığı da böyle, eğitime bakışa da böyle, dershanelere bakışı da böyle.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Ya, çok komik ya! Ya ne kadar komik!

ÜLKER CAN (Eskişehir) – Fıkraların sonunda gülünür!

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, hele hele eğitimde el attığı her yeri kurutmuş… (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Arkadaşlar, ya, bir fıkradır, biraz tahammül edeceksiniz ya, ne var bunda?

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Ya, bak, Hoca devamını bekliyor, nereye bağlayacağını bekliyor.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – Hakaret yok, bilmem ne yok, tahammül edeceksiniz.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Ya, tamam da Özcan Hoca bunu nereye bağlayacak diye bekliyor. Özcan Hoca bekliyor, bunu nereye bağlayacak diye.

BAŞKAN – Karşılıklı konuşmayalım lütfen!

Sayın Konuşmacı, siz de hakaret etmeyin lütfen.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – Bağlayacağım, müsaade edin.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Ama gülmedi Hocam.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – Hesap adamının nerelere el attığını bağlayacağım.

5 tane bakan değiştirmiş, 5 defa, sözde, reform yapılmış, ortaya çıkan manzara bu. Yani işte hesap adamının Türkiye’yi getirdiği nokta, millî eğitimi getirdiği nokta bu.

Değerli arkadaşlar, millî eğitim şu anda gerçekten çok zor durumda, çok kötü durumda. Bunu görmeniz lazım. Sizin hobilerinizi gerçekleştirmek üzere millî eğitim alanında yapmış olduğunuz her bir sıkıntı milyonlarca öğrenciyi, öğretmeni ve öğrenci velilerini ilgilendiriyor. Yani burası -kimse kusura bakmasın- bir siyasetçinin babasının çiftçiliği değil. Millî eğitim politikası siyaset üstü olmalıdır. Bakın, bu Mecliste sürekli uzlaşma komisyonları kurulur. Siyaset üstü olması gereken millî eğitimde partiler üzeri bir uzlaşma komisyonu kurulup, böyle beş yıllık, on yıllık çerçeveler niye tayin edilmez? Sayın Bakan, mesela böyle bir öneri getirebilirsiniz.

Evet, değerli arkadaşlar, bizim, hırsları aklının önünde olmuş ve bir inat uğruna binlerce, milyonlarca öğrenciyi ateşe atmak, özellikle fakruzaruret içerisinde olan öğrencileri ateşe atmak demek olan bu tasarıya destek vermeyeceğimizi ifade ediyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 01.04

ONUNCU OTURUM

Açılma Saati: 01.07

BAŞKAN: Başkan Vekili Ayşe Nur BAHÇEKAPILI

KÂTİP ÜYELER: Mine LÖK BEYAZ (Diyarbakır), Fehmi KÜPÇÜ (Bolu)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 68’inci Birleşiminin Onuncu Oturumunu açıyorum.

562 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Alınan karar gereğince, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için, 27 Şubat 2014 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere Birleşimi kapatıyorum.

İyi geceler diliyorum.

Kapanma Saati: 01.08



(x) Bu bölümde Hatip tarafından Türkçe olmayan kelimeler ifade edildi.

(x) 562 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.