TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

               TUTANAK DERGİSİ

 

                                                   113’üncü Birleşim

                                             30 Mayıs 2013 Perşembe

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                     İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMA

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Zonguldak Milletvekili Özcan Ulupınar’ın, Zonguldak iline yapılan yatırımlara ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, cezaevlerindeki hasta mahkûmlara ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Irak Türklerinin sorunları, beklentileri ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşması

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Arap ülkelerine nakliyat yapan tır şoförlerinin sorunlarına ilişkin açıklaması

2.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, İstanbul Taksim Meydanı Gezi Parkı’na sahip çıkılması gerektiğine ilişkin açıklaması

3.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, sağlık çalışanlarına yönelik şiddete ilişkin açıklaması

4.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tokat ilindeki çiftçilerin sorunlarına ilişkin açıklaması

5.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Kahramanmaraş ili Andırın ilçesinin Çokak-Çığşar köyündeki soğuk hava deposunun bir an önce faaliyete geçirilmesini dilediğine ilişkin açıklaması

6.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın, TÜİK’in Erzincan’da yaptığı “Türkiye’de Dinî Hayatı Araştırma” anketine ve Erzincan’da şap hastalığıyla ilgili gerekli duyarlılığın gösterilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

7.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, 44 Malatyaspor şampiyon olmasına rağmen hakkının teslim edilmemesi ve hakemin yanlış penaltı kararı vererek Yeni Malatyaspor’un bir üst lige yükselmesini önlemesi nedeniyle Futbol Federasyonunu kınadığına ve Türkiye Büyük Millet Meclisine şikâyet ettiğine ilişkin açıklaması

8.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’in Hopa ilçesindeki limanda kömür nakliyesi esnasında oluşan kömür tozu nedeniyle orada yaşayan halkın zor durumda bulunduğuna ilişkin açıklaması

9.- Manisa Milletvekili Sakine Öz’ün, Manisa’nın Sabuncubeli ve Gökçeler köyü civarında çıkan yangın nedeniyle oluşan zararların giderilmesi için gerekli çalışmaların yapılmasını dilediğine ilişkin açıklaması

10.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, KPSS 2012 sonuçlarına göre atama bekleyen öğretmen adaylarının haziran ayında da ikinci bir atamanın yapılmasını istediklerine ve 19/5/2011 tarihinde meydana gelen Simav depremi nedeniyle oluşan mağduriyetlerin giderilmesi için verilen sözlerin yerine getirilmesini talep ettiğine ilişkin açıklaması

11.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, mevsimlik tarım işçilerinin taşınması sırasında meydana gelen trafik kazalarına ve bu işçilerin yaşadıkları sıkıntılara ilişkin açıklaması

12.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, görülmekte olan bir davayla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisinde araştırma komisyonu kurulması istemiyle bir grup önerisi verilemeyeceğinden BDP grup önerisinin görüşülemeyeceğine ilişkin açıklaması

13.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın usul görüşmesinde Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Meral Akşener’in tutumunun lehinde yaptığı konuşma sırasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

14.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 milletvekilinin, Sivas ilindeki göçün ve ekonomik olarak küçülmenin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/642)

 

 

 

2.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 25 milletvekilinin, ülkemizdeki basın özgürlüğü kısıtlamalarının ve gazetecilerin karşı karşıya bulunduğu siyasal sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/643)

3.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 milletvekilinin, Türkiye’de üniversitelerde muhalif, farklı düşünen ve demokratik tepkilerini gösteren öğrencilerin karşılaştıkları sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/644)

 

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- BDP Grubunun, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından Tuğgeneral Musa Çitil davasının araştırılması amacıyla 7/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

2.- MHP Grubunun, mesleki ve teknik eğitim sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

3.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 26 milletvekili tarafından Uludere katliamının tekrar incelenmesi ve faillerinin araştırılarak yargı karşısına çıkarılması amacıyla 29/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

VIII.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Meral Akşener’in, BDP grup önerisinin görüşülmesinin Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olması nedeniyle BDP grup önerisini işlemden kaldırdığına ilişkin konuşması

 

IX.- USUL HAKKINDA GÖRÜŞMELER

1.- BDP grup önerisinin görüşülmesinin Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olması nedeniyle işlemden kaldırılıp kaldırılamayacağı hakkında

 

 

 

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında AK PARTİ Grup Başkanına ve AK PARTİ Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

2.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

4.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

5.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında Barış ve Demokrasi Partisine sataşması nedeniyle konuşması

6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına tekraren sataşması nedeniyle konuşması

7.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

8.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına tekraren sataşması nedeniyle konuşması

9.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, Ordu Milletvekili İhsan Şener’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

10.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Ordu Milletvekili İhsan Şener’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

11.- Ordu Milletvekili İhsan Şener’in, Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında ve Ankara Milletvekili Levent Gök’ün sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

12.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Mersin Milletvekili Nebi Bozkurt’un görüşülen kanun tasarısının tümü üzerinde şahsı adına yaptığı konuşma sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

13.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

14.- Mersin Milletvekili Nebi Bozkurt’un, Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın görüşülen kanun tasarısının 1’inci maddesi üzerinde grubu adına yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

15.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu’nun, İstanbul Milletvekili İsmet Uçma’nın görüşülen kanun tasarısının 1’inci maddesi üzerinde şahsı adına yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

16.- İstanbul Milletvekili Fatma Nur Serter’in, İstanbul Milletvekili İsmet Uçma’nın görüşülen kanun tasarısının 1’inci maddesi üzerinde şahsı adına yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

3.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/759) (S. Sayısı: 453)

4.- Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı ile Çevre Komisyonu Raporu (1/627) (S. Sayısı: 297)

5.- Orta Asya ve Kafkaslar Bölgesel Balıkçılık ve Su Ürünleri Yetiştiriciliği Komisyonu Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/498) (S. Sayısı: 173)

 

XII.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in, Tekirdağ’da elektrik dağıtım hizmetleri ile ilgili sorunlara ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21947)

2.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, Kocaeli’de elektrik dağıtım hizmetleri ile ilgili sorunlara ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21948)

3.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, sayaç değişim işlemleri için tüketicilerden tahsil edilen bedellere ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21949)

4.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Pamukkale’deki jeotermal kaynaklara yönelik projelere ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21950)

5.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, okul bahçelerinde bulunan yüksek gerilim hatlarına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21951)

6.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Bakanlığın bilişim altyapısına ve PARDUS işletim sistemi ile yerli yazılımların kullanımına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21952)

7.- Balıkesir Milletvekili Haluk Ahmet Gümüş’ün, Balıkesir’deki bir bor işletmesinde çalışan taşeron işçilerin yaşadığı iddia edilen sorunlara ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21953)

8.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, Bursa’da Bakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlarda yapılan denetimlere ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21954)

9.- Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın, TPAO’nun bir İngiliz şirketi tarafından sözleşmeye uyulmayarak zarara uğratıldığı iddiasına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21955)

10.- Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel’in, istihdam edilen arkeologlara ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21956)

11.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Bakanlığa yönelik siber saldırılara ve alınan önlemlere ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/21957)

12.- Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat’ın, yabancı bir firma yetkilileri ile yapılan görüşmeye ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/22358)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

30 Mayıs 2013 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.02

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER : Fatih ŞAHİN (Ankara), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 113’üncü Birleşimini açıyorum.

III. YOKLAMA

 

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre vereceğim.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Zonguldak iline yapılan yatırımlar hakkında söz isteyen Zonguldak Milletvekili Sayın Özcan Ulupınar’a aittir.

Buyurun Sayın Ulupınar.  (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Zonguldak Milletvekili Özcan Ulupınar’ın, Zonguldak iline yapılan yatırımlara ilişkin gündem dışı konuşması

 

ÖZCAN ULUPINAR (Zonguldak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ hükûmetlerimiz döneminde Zonguldak ilimize yapılan yatırımlar üzerinde gündem dışı söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

AK PARTİ hükûmetleri,  2002 yılından itibaren bütün illerimizde olduğu gibi Zonguldak ilimizde de eğitim, sağlık, ulaşım, KÖYDES, BELDES  ve diğer birçok alanda değişime ve dönüşüme uygun yatırımlarını sürdürmüştür.

Ulaştırma Bakanlığımızın ilimizde yaptığı yatırımlar çeşitli alanlarda devam etmektedir. Sadece 16 kilometre duble yolumuz varken şu anki hedefimiz olan 132 kilometre duble yolu bitirme çalışmaları hızlı bir şekilde sürüyor. Yeniçağa’dan Zonguldak’a kadar olan duble yol çalışmaları devam etmekte. Sapça, Üzülmez-1, Üzülmez-2 tünellerinin yüklenici firma tarafından yapımına başlanıldı. Devrek–Ereğli arasındaki yol çalışmaları hızla devam ediyor. Ereğli-Zonguldak arasındaki yol yapım çalışmaları kısa sürede bitirilecek. Alaplı çıkışından başlayan Ereğli Çevre Yolu Projesi tamamlandı. Zonguldak Çevre Yolu Projesi onaylandı ve ihalesi yapıldı; devamında, Kilimli Sahil Yolu Projesi ile Filyos’a duble yolla bağlanacak.  Ayrıca, Zonguldak-Karabük arası demir yolları sinyalizasyonu ve ray hatlarının yenilenme çalışmaları sürdürülmektedir. Ulaşımdaki büyük adımlarımızdan biri de Zonguldak Havaalanı’nın aktif hâle getirilmesi olmuştur.

Bunun yanında sağlıkta büyük atılımlar olmuştur. Özellikle, Devrek’te 100 yataklı hastane, Çaycuma’da, yine, 100 yataklı ek proje, Karadeniz Ereğli’de 400 yataklı hastanelerimizin yapımı hızlı bir şekilde devam ediyor. Zonguldak merkezde 700 yataklı hastane projemizin yer tespit çalışmaları tamamlandı, TOKİ’de, ihale aşamasındadır.

Gençlik ve Spor Bakanlığımızın ilimizde yapımı devam eden veya yapımına başlanacak projelerine de değinecek olursak: Zonguldak merkezde gençlik merkezi, Kandilli beldemizde sentetik çim yüzeyli futbol sahası, Alaplı sentetik çim yüzeyli sahası, merkez spor salonu inşaatı, Alaplı Gümeli spor salonu yapımı, Devrek’te 300 öğrenci kapasiteli yurt yapımı, Alaplı’da 500 öğrenci kapasiteli yurt yapımı, Devrek Sabahat-Cemil Ulupınar Anadolu Öğretmen Lisesi 200 yataklı pansiyonu ve Devrek’te 100 yataklı huzurevi yapımı bu projeler arasında.

Yine, bizim hükûmetlerimiz döneminde Devrek, Ereğli ve Alaplı ilçelerimizde adalet sarayı binaları yapılmıştır. Ayrıca, Alaplı ilçemiz hükûmet konağına kavuşmuştur. merkezde, yine, ek adalet sarayı binası yapılacaktır. Ayrıca, Beycuma Açık Cezaeviyle ilgili çalışmalar devam etmektedir.

Geçmişte yapılan yanlış yatırımlar sonucunda haftada belli günlerde Zonguldak’a su verilirken bu dönemde, su konusundaki geçici olan çözümler kalıcı hâle getirilmiş ve 13 milyona yakın bir yatırımla tüneller açılarak Zonguldak’ın her gün suya kavuşması sağlanmıştır. Bununla birlikte, ilimiz merkezinde maden müzesi yapıldı ve önümüzdeki süreçte açılışı yapılacak.

Eğitimde son derece güzel gelişmeler olmuştur. 4 olan anaokulları sayısı şu anda 14’e çıkmış, mevcut 37 tane olan lise sayımız bugün itibarıyla 68’e ulaşmıştır. Zonguldak merkezde, Ereğli’de ve Devrek’te öğretmenevlerimiz yeni binalarında hizmet vermeye başlamıştır.

Bülent Ecevit Üniversitemiz 10 fakülte, 3 enstitü, 3 yüksekokul, 6 meslek yüksekokulu ile hizmet vermektedir. merkezde 12.671, Alaplı, Ereğli, Çaycuma, Devrek ve Gökçebey ilçelerimizde 8.957 olmak üzere toplam 21.628 öğrencisi vardır. Bülent Ecevit Üniversitemizde öğrenci sayısındaki artış ile beraber sınıf sayısında, öğrenci yurtlarında ve yatak sayılarında da artışlar sağlanmıştır. İlimizde bin yataklı öğrenci yurdu bizim hükûmetlerimiz döneminde hizmete açılmıştır.

İlimizde çalışmaları devam eden önemli ve kapsamlı projelerimizden biri de Filyos Vadi Projesi’dir; sadece Batı Karadeniz projesi değil, bir dünya projesidir. Yaklaşık 20 milyar dolarlık bu proje, hem özel sektör hem de kamu eliyle hızlı bir şekilde yürütülmektedir.

Uzun Mehmet tarafından 8 Kasım 1829’da bulunan ve ilimizin simgesi olan taş kömürünün bulunmasıyla ilimiz, Türkiye'nin stratejik önemi en fazla olan illeri arasında yer aldı. Kara elmasımız kömür, yıllarca binlerce insana ekmek, iş, aş verdi, ekonomiye katkıda bulundu, sadece ekonomiye değil, bölgemizin sosyal ve kültürel yaşantısına hayat verdi. Bizim dönemimizde TTK’ya 4.651 işçi alınmıştır. TTK’nın hazineye personel alımı için müracaatı onaylanmış olup 195 niteliksiz işçi, 61 memur alımı için başvurular devam etmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZCAN ULUPINAR (Devamla) - Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ulupınar.

Gündem dışı ikinci söz, cezaevlerindeki hasta mahkûmlar hakkında söz isteyen Tunceli Milletvekili Sayın Hüseyin Aygün’e aittir.

Buyurun Sayın Aygün. (CHP sıralarından alkışlar)

 

2.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, cezaevlerindeki hasta mahkûmlara ilişkin gündem dışı konuşması

 

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Çok sağ olun Başkanım.

Cezaevleri denilince, tabii, Antalya L tipinde Pozantı’dan gelip tecavüze uğrayan çocukların dramını mı konuşalım, yoksa Şakran’da hortumla dövüldüğü için çığlıklarını daha birkaç gün evvel duyduğumuz çocuklarla ilgili mi konuşalım; gerçekten vicdanen karar vermek zor. Fakat Fatih Hilmioğlu gibi geçmişte çok güçlü görünen, bugün burnunu sürtüp, cezaevine koyup ölüsünü çıkarmaya yemin ettiğiniz ünlüler dışında da çok sayıda insan hikâyelerinin olduğunu ve her gün insanların öldüğünü, Meclisin haberdar olmadığını söylemekle başlamak isterim.

İki gün evvel İstanbul Ümraniye E tipinde sadece iki yıl hapis cezası alan, ertelenmediği için cezaevine konulan Şahin Şimşek yani 28 Mayısta, iki gün evvel öldü. Sebep, tedaviye gönderilmemesi, bir hücreye konulması. Adli bir suçlu, sesini duyan yok, hiçbir siyasetçi sahip çıkmıyor, kim olduğunu ancak öldükten sonra duyabiliyoruz.

Yine, Eyüp Yural’ı anlatabilirim. Sınırda şoförken gözaltına alındı, iki yıldır tutuklu, anemi hastası ve bir gözü görmüyor, cezaevinde tedavisi mümkün değil ancak hücrede kalmaya devam ediyor.

Taylan Çintay, geçen pazartesi günü, tam bir hafta evvel Diyarbakır’dan getirildi, vücudundaki kanserli hücreler söküldü, ardından Sincan 1 no.lu F tipine götürüldü, çıplak aramaya karşı çıktığı için dövüldü ve bir hücreye atıldı. Belki de bu, sayın milletvekilleri, dünyada görülmemiş bir şeydir, kanser ameliyatından çıkan bir gencin dövülmesi ve bir hücreye atılması ama Türkiye’de oldu, kanser hastası bir çocuk üç gün hücrede kaldı.

7 Mayısta İrfan Eskibağ, bu şehrin bir cezaevi olan, Sincan’da hayatını kaybetti. Hiçbir ders alınmadı. Şu anda aynı yerde Abdülsamet Çelik ölümü bekliyor, eğer tahliye edilmezse ölecek çünkü Abdülsamet kan kanseri, her gün kan almak zorunda, tedavisi de bir hücrede -siz de takdir edersiniz ki- yapılamıyor.

Ben Adalet Bakanlığına bir soru sormuştum, çok ayrıntılı yanıt verdi Bakan, genelde bakanlar böyle ayrıntılı yanıt vermezler ama Sayın Bakanın verdiği yanıta göre Türkiye cezaevlerinden şu anda 2,5 günde 1 insan ölüyor. Yıllara vurulduğunda 2,5 günde 1 kişi hayatını kaybediyor, inanılmaz bir şey bu. 2002 ile 2012 yılları arasında tam 1.734 kişi ölmüş. Şu anda 411 ağır hasta var ve bunların çok büyük bir bölümü normal tedavi edilebilir hastalıklar; hücrede, hapishanede tedavi edilemediği için ağır ağır ölüm sınırına yaklaşıyorlar. 2002 yılında 89 kişi cezaevinde ölmüşken bu sayı, 2011 yılında, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki rekor olan 268 sayısına yükselmiş. Dolayısıyla, cezaevlerinde büyük bir meseleyle karşı karşıya olduğumuz, insanları öldüren, insanların yakınlarını da dışarıda gün gün, saat saat öldüren bir dramla karşı karşıya olduğumuz açık ama ne yazık ki hiçbir şey yapılmıyor.

Kendimin yakinen takip ettiği ve pazar günü evinde ziyaret ettiğim Mete Diş’in öyküsüyle beş dakikalık süremi bitireyim. Mete, tam yüz yedi gün kemoterapi tedavisi gördü. Tam üç yıla yakın cezaevinde kaldı, Kandıra’dan Maltepe’deki hastaneye ring araçlarıyla getirilip götürüldü, 40 derece ateşli ve adli tıp bu çocuk hakkında hiçbir rapor düzenlemedi. Sonunda, arkadaşlarının cezaevi önünde, ailesinin Ankara’da Mecliste, avukatlarının adli tıp şube müdürlükleri binasında yürüttüğü mücadeleyi, polislerin gaz sıkarak, cop sallayarak dağıtmak istediği Çağlayan Adliyesi önündeki çocukların sesini hâkimler duydu ve bir adli rapor bile olmadan bu tepkilere dayanamayarak Mete’yi tahliye etti. Pazar günü evinde ziyaret ettim, şu an çok ağır bir hastalık olan yumurtalık kanseriyle boğuşuyor. Ona da buradan şifa dilemekten başka bir şey elimden gelmiyor çünkü Hükûmet, genelde ölüme yakın insanları tahliye ediyor ve dışarıda öldüklerinde sorumluluğu üzerinden atmış oluyor. Bu bakımdan, Mete’nin yaşamasını, ayakta kalmasını sadece Allah’tan dileyebilirim.

Son sözlerim şöyle olsun: Cezaevlerinde her şeye rağmen, Nazım Hikmet’in dizeleriyle “Düşmana inat bir gün yaşamak” için direnenlere selam olsun. Onlar için dışarıda gaz yiyen, onlara sahip çıktığı için yeniden örgüt üyeliğinden yargılanan arkadaşlarına da selamlar olsun buradan.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aygün.

Gündem dışı üçüncü söz, Irak Türklerinin sorunları, beklentileri ve alınması gereken tedbirler hakkında söz isteyen Tokat Milletvekili Sayın Reşat Doğru’ya aittir.

Buyurun Sayın Doğru. (MHP sıralarından alkışlar)

 

3.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Irak Türklerinin sorunları, beklentileri ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşması

 

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Irak Türklerinin sorunları ve alınması gereken önlemler adı altında söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Irak Türkleri, son yıllarda çok ağır saldırılar, planlı yok etmelerle karşı karşıya bulunmaktadır. Kerkük’ün bin yıllık Türk şehri olduğu unutularak Türklere ait ne varsa saldırılar artarak devam etmektedir. Daha önce Erbil ve Kerkük’te yapılan Kürtleştirme politikaları, şimdi de Irak’ın her tarafında yoğun bir şekilde uygulanmaktadır. Ülkenin her tarafında okumuş ve iş adamları olan Türkmenlerin ekonomik açıdan zayıflatılması için baskılar sürmektedir. Peşmerge bölgeleri ve insanları zenginleştirilmekte, Türkmenler, tam tersi, yok edilmeye çalışılmaktadır. Hileli nüfus sayımları, hileli seçimler, Kerkük’e peşmerge yerleştirme faaliyetleri yoğun bir şekilde devam etmektedir.

Ağır saldırılar her geçen gün artarak devam ediyor. Türkmen liderler bir bir yok ediliyor. Her geçen gün bir Türkmen öldürülmesin, yaralanmasın. Bunlar yapılırken Barzani ABD’ye güveniyor. Haince saldırıyorlar.

Pekâlâ, Türkler kime güvenecek? Herhâlde herkes “Türkiye” diyecektir. Ancak AKP Hükûmeti Türklere maalesef hiç sahip çıkmıyor.  Türkiye sadece nasihat ediyor.

Bugün Irak’ta peşmergeler ve merkezî Irak güçleri silahlı durumdadır. Ellerinde her türlü silah varken Türkler ise tamamen silahsızdır, hatta evlerindeki ekmek bıçakları bile peşmergeler tarafından toplanmıştır. İşte, bu durumlar göz önüne alınınca, doğu ve güneydoğu başta olmak üzere Anadolu’da emniyetli bir şekilde yaşamın olması için Musul, Kerkük, Tuzhurmatu, Telafer’de Türklerin güvenli, huzur içinde yaşamaları gereklidir. Irak Türkleri güçlü olmazsa ülkemizin doğu ve güneydoğusunda emniyet olmayacaktır. Türkiye'nin güvenliğinin Musul’dan, Kerkük’ten, Kıbrıs’tan geçtiği unutulmamalıdır.

Filistin’de bir Müslüman’ın burnunun kanaması tabii ki hepimizi üzer. Somali, Arakan, Mali’deki işgal, saldırı, insan ölümleri hepimizin yüreğini yakar. Ancak hem Müslüman hem de Türk olan Irak’taki Türkler için Hükûmetçe ne yapılıyor? Filistin’e gösterilen ilginin onda 1’i buralara gösterilse Irak Türk’ü yüreklenir, canlanır, bundan da yüce milletimiz ve devletimiz kazançlı çıkar. Ancak, maalesef, Irak Türkleri sahipsiz; sahipsiz bırakılıyor, kaderine terk ediliyor.

Yapılması gerekenleri şöyle sıralamak istiyorum:

Irak’ta Türkler için mutlaka her kesimi kapsayacak bir istişare meclisi, bir danışma meclisi, bir Türkmen meclisi kurulmalıdır.

Ayrıca, Türkmeneli strateji merkezi oluşturulmalıdır. Türkmen halkı söylem birliği yapmalı, siyasi güçlerini mutlaka birleştirmelidir.

Irak’taki Türklerin her türlü çalışmaları yakından desteklenmeli, takip edilmeli, onlar yüreklendirilmelidir.

Ayrıca, söz konusu “Türkmen halkı” olduğunda, kendileri tek yumruk, tek ses ve tek yürek olmalıdır. Aralarında fikir ayrılığı olabilir ancak konu Türkmenler ise ayrılıklar bir kenara bırakılmalıdır, birlik ve beraberlik her şeyin önüne geçmelidir.

Türkmenler toprağından vazgeçmemelidir. Nüfus korunmalı, göç mutlaka durdurulmalıdır. Toprak, nüfus kaybedilirse dava da kaybedilir; bu, akıldan çıkarılmamalıdır.

Irak devletinin bütünlüğü içerisinde Türklerin statüsü mutlaka doğru şekilde ortaya konulmalıdır. Irak Türkleri 1925 yılındaki gibi devletin kurucu unsurları arasında mutlaka olmalıdır, buna her türlü destek verilmelidir. Çünkü Irak’ta bugün 3 milyonun üzerinde Türk yaşamaktadır.

Türkiye olarak da Irak Türklerinin kaderi PKK’nın desteklediği, beraber hareket ettiği Barzani’ye bırakılmamalıdır. Merkezî Hükûmetle de ilişki kurulmalıdır. Ayrıca, Türkiye ile Irak arasındaki ilişkiler de Türkmenler üzerinden yapılmalıdır.

Buradan sesleniyorum: AKP Hükûmetinin ve Dışişleri Bakanlığının yanlış politikaları yüzünden Türkmen davası kaybediliyor. Türkiye'den kayıp İran’ın kontrolüne geçiyor. Irak Türkleri de, Suriye Türkleri de Hükûmetin yanlış politikalarıyla çok şeylerini kaybediyorlar. Tarih de, yüce Türk milleti de yapılanların hiçbirini unutmaz, bir gün mutlaka hesabını sormuştur.

Bin yıllık Türk yurdu olup dört yüz yıl Osmanlı idaresinde kalan bu bölge insanları kardeşçe, huzur içinde yaşamalı, Türkiye'nin ilgi alanında kalmalıdır. Irak Türküne de, Suriye Türküne de sahip çıkmak bizim tarihe olan borcumuzdur diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Doğru.

60’ıncı maddeye göre söz taleplerini yerine getireceğim.

Sayın Yeniçeri…

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Arap ülkelerine nakliyat yapan tır şoförlerinin sorunlarına ilişkin açıklaması

 

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bilindiği gibi Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerine nakliyat yapan Türk tırları deniz yolunu kullanmaktadır. İki aydır Mersin ve İskenderun limanlarından Mısır ve Suudi Arabistan’a götürülen 500’e yakın tır ve şoförü bu ülkelerde mahsur kalmış bulunmaktadır. İki aydır 250 Türk tır şoförü Suudi Arabistan’ın Duba Limanı’nda Mısır’a geçmek, bir o kadar da şoför ve tır ise Suudi Arabistan’a geçmek için beklemektedir. Çoğu şoförün yemek parası kalmamıştır. Bize ulaşan mahsur şoförler, bulundukları yerde gölgesine sığınacak bir ağaç dahi bulunmadığını ifade etmişlerdir, Dışişleri yetkililerinin kendileriyle görüşmekten çekindiklerini söylemişlerdir.

Sayın Davutoğlu komşu ülkelerin içişleri bakanı olmayı bir kenara bırakmalı ve Hükûmet, derhâl, Mısır ve Suudi Arabistan’da mahsur kalan tır şoförlerimizi Türkiye getirmek için harekete geçmelidir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Tanal…

 

2.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, İstanbul Taksim Meydanı Gezi Parkı’na sahip çıkılması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İstanbul ilimiz Taksim Meydanı Gezi Parkı’nda ağaçlar kaldırılıyor, katlediliyor. Oradaki ağaçlar kuşların yuvası ve gerçekten şehrimizin hava aldığı bir meydan, oksijen deposudur ve bunun -ağaçların- yerine rant odaklı bir projenin gerçekleştirilmesi İstanbul’u hançerlemekte, doğayı katletmektedir. Duyarlı olan milletvekillerinin, bakanların, halkımızın, İstanbul ilimiz Gezi Parkı’na sahip çıkmasını arz ediyorum.

Saygılarımı sunarım.

BAŞKAN – Sayın Atıcı…

 

3.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, sağlık çalışanlarına yönelik şiddete ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, AKP döneminde sağlık çalışanlarına yönelik şiddet hızla devam ediyor. Geçen hafta, Ağrı’da, 2 hekim ölümcül bir saldırıdan son anda kurtulabildi. Dün, Ankara’nın göbeğinde, Numune Hastanesinde bir kadın doktora bıçakla saldırıda bulunuldu. Tüm bu saldırıları kınıyorum. En çok da AKP’yi kınıyorum. Neden mi? Çünkü uyur gibi yapıyor. Uyuyor olsa şu ana kadar uyanmış olması gerekiyordu. Sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olaylarını araştıran ve raporunu yayınlayan Komisyonun önerilerini Hükûmet yerine getirmemektedir. Sağlık Bakanı “Sağlığı nasıl pazarlarım?” diye diyar diyar geziyor, kendi çalışanları umurunda bile değil. Başbakana ise Allah yardım etsin, gündemi değiştirmek için bir yandan IV. Murat’a diğer yandan Yavuz Sultan Selim’e sarılmaktan başka çaresi kalmamış.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Doğru…

 

4.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tokat ilindeki çiftçilerin sorunlarına ilişkin açıklaması

 

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Tokat ili Kelkit Vadisi, Kazova Ovası, Artova, Zile Ovası çiftçileri, maalesef, çok zor ve ağır günler yaşıyorlar. Neredeyse tarlalarını ekememişler ve borçlar altında da inim inim inlemek durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. En büyük borç da mazot, gübre ve ilaç noktasındadır. Bunlardaki ÖTV ve KDV’nin yüksek olması tarlalarına gübre attırmamakta, traktörlerine mazot koydurmamaktadır. Bu noktada Hükûmetten acil destek bekleniyor. Ziraat odası başkanları bütün güçleriyle her yerde “İmdat!” diye bağırıyorlar. Dolayısıyla çiftçilerimizin sesini mutlaka duymalı, çiftçi reel desteklenmelidir diyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Sayın Dedeoğlu…

 

5.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Kahramanmaraş ili Andırın ilçesinin Çokak-Çığşar köyündeki soğuk hava deposunun bir an önce faaliyete geçirilmesini dilediğine ilişkin açıklaması

 

MESUT DEDEOĞLU (Kahramanmaraş) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Kahramanmaraş Andırın Çokak -Çığşar köyümüzün üreticileri, Kiraz Birliği bir soğuk hava deposu yapmış. Ancak, maalesef ki maalesef, şu anda oranın yolu ve elektriği olmadığı için soğuk hava deposunun değerlendirilmesi, ekonomiye katkı sağlaması şu anda mümkün değil. Dünyaca ünlü bu kiraz yetiştiricilerinin ve bu kirazların ekonomiye daha çok katkı sağlaması amacıyla yapılan bu tesisin bir an önce faaliyete geçirilmesini diliyorum. Sayın Ulaştırma Bakanımızdan ve ilgili bakanlıklardan buranın bu sezona yetiştirilmesi noktasında yardımlarını talep ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Işık…

 

6.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın, TÜİK’in Erzincan’da yaptığı “Türkiye’de Dinî Hayatı Araştırma” anketine ve Erzincan’da şap hastalığıyla ilgili gerekli duyarlılığın gösterilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

MUHARREM IŞIK (Erzincan) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, TÜİK, şu anda Erzincan’da “Türkiye’de Dinî Hayatı Araştırma” adı altında bir anket yapmaktadır. Bu ankette, ev ev dolaşılarak “Hangi dine mensupsunuz? Hangi mezhebe göre amel ediyorsunuz? Köpek giren eve melek girer mi? Loto oynar mısınız?” gibi sorular sorulmaktadır. Bu, işaretlenme değil de nedir? Bunu kınıyorum ve bir an önce durdurulmasını istiyorum.

İkinci bir konu, Erzincan’da şu anda şap hastalığından gerçekten çok korkunç sayıda hayvan ölmektedir. 65 hayvanı olan bir insanın 44 tane hayvanının öldüğünü biliyoruz. Bu konuda Tarım Bakanlığı hiçbir çalışma yapmıyor, üstelik de tazminatlı hastalıklar kategorisinden çıkardığı için ödeme de yapılmıyor, aşı yapılmıyor. Tamamen başıboş bırakılmış. Bu konuda da gerekli duyarlılığın gösterilmesini istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Ağbaba…

 

7.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, 44 Malatyaspor şampiyon olmasına rağmen hakkının teslim edilmemesi ve hakemin yanlış penaltı kararı vererek Yeni Malatyaspor’un bir üst lige yükselmesini önlemesi nedeniyle Futbol Federasyonunu kınadığına ve Türkiye Büyük Millet Meclisine şikâyet ettiğine ilişkin açıklaması

 

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Bu yıl Malatyaspor ve 44 Malatyaspor, maalesef, Futbol Federasyonundan çok çekiyor. 44 Malatyaspor şampiyon oldu, lider oldu ama maalesef, hakkı teslim edilmiyor.

Geçtiğimiz çarşamba akşamı da Yeni Malatyaspor ile Fethiyespor arasında oynanan karşılaşmada hakem resmen Malatya’nın haklarını yedi. Son dakikalarda bir penaltı, yanlış bir penaltı kararı vererek Malatyaspor’umuzun üst lige yükselmesini önledi.

Ben Malatya’ya bunları yapan federasyonu huzurlarınızda kınıyorum ve Malatyalının haklarını her zaman yiyen, her zaman Malatya’ya kötülük eden federasyonu da buradan Türkiye Büyük Millet Meclisine şikâyet ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bayraktutan…

 

8.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’in Hopa ilçesindeki limanda kömür nakliyesi esnasında oluşan kömür tozu nedeniyle orada yaşayan halkın zor durumda bulunduğuna ilişkin açıklaması

 

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Ben de Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Erdoğan Bayraktar’ın dikkatini çekmesi gereken bir konuyu arz etmek istiyorum. Artvin ili Hopa ilçesindeki liman işletmeciliği bir süredir aktif olarak çalışmaktadır. Ancak kömür nakliyesi esnasında büyük bir kömür tozu, hatta bulut oluşmakta, hemen çevresindeki meskenleri oldukça rahatsız etmektedir. Özellikle dün vatandaşlarımız bizzat beni aradılar. Yaklaşık 500 ailenin yaşadığı alanda kömürden kaynaklı oluşan toz bulutu evlerin içerine kadar sızmakta, büyük bir çevre ve sağlık skandalı yaşanmasına neden olmaktadır. Limanın hemen karşısında emniyet müdürlüğü ve adliye gibi kamu daireleri de görev yapmaktadır. Bölgede vatandaşlar konuyla ilgili imza toplayıp ilgili mercilere ulaşmış olsa da durumla ilgili bir çözüm, bir iyileştirme henüz olmamıştır. Konunun ilgili makamlar tarafından acilen incelenmesi ve yaşamsal alandaki büyük çevre sorununun ilgili bakanlık tarafından çözülmesi için gereğini Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir kere daha anlatmakta yarar gördüm.

Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sağ olun.

Sayın Öz…

 

9.- Manisa Milletvekili Sakine Öz’ün, Manisa’nın Sabuncubeli ve Gökçeler köyü civarında çıkan yangın nedeniyle oluşan zararların giderilmesi için gerekli çalışmaların yapılmasını dilediğine ilişkin açıklaması

 

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, dün öğleden sonra Manisa Sabuncubeli ve Gökçeler köyü civarında çıkan orman yangınıyla 300 hektar arazimiz, ormanlık alanımız yanmıştır. Bu civarda çıkan yangınla köylülerimiz mağdur duruma gelmiştir. Hava koşullarından dolayı da orman yangın ekibi ve çevre belediye itfaiyeleri yangını gece saat 21.00 civarlarında zorlukla söndürebilmiştir. Yangın kontrol altına alındıktan sonra çıkan manzara ormanlarımıza ne kadar önem vermemiz gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Çıkan yangından dolayı başta Gökçeler köyü ve Manisa halkı ile tüm halkımıza geçmiş olsun dileklerimi sunuyor, bir an önce yangından oluşan zararın giderilmesiyle ilgili çalışmaların yapılmasını diliyorum.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Işık…

 

10.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, KPSS 2012 sonuçlarına göre atama bekleyen öğretmen adaylarının haziran ayında da ikinci bir atamanın yapılmasını istediklerine ve 19/5/2011 tarihinde meydana gelen Simav depremi nedeniyle oluşan mağduriyetlerin giderilmesi için verilen sözlerin yerine getirilmesini talep ettiğine ilişkin açıklaması

 

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

KPSS 2012 sonuçlarına göre yapılacak memur atamalarında atama bekleyen yüz binlerce öğretmen adayı haziran ayında da ikinci bir atamanın yapılmasını istemektedir. Sayın Millî Eğitim Bakanı burada iken bu konuyu dile getiriyor, kendisinin bu konuda yapacağı her türlü çalışmanın arkasında olacağımızı ifade etmek istiyorum.

İkinci konu: 19 Mayıs 2011 tarihinde meydana gelen Simav depreminin ardından yaşanan mağduriyetler devam etmektedir. Özellikle bu depremde hasar gördüğü gerekçesiyle boşaltılan Simav Devlet Hastanesinin ya güçlendirilmesi ya da yeni bir hastane yapımı konusunda, Hükûmet yetkilileri başta olmak üzere, Simavlı hemşehrilerime verilen sözlerin acilen yerine getirilmesini talep ediyorum. Hükûmeti bu konuda göreve davet ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Baluken…

 

11.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, mevsimlik tarım işçilerinin taşınması sırasında meydana gelen trafik kazalarına ve bu işçilerin yaşadıkları sıkıntılara ilişkin açıklaması

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, dün, Adıyaman’da tarım işçilerini taşıyan bir minibüs lastiğinin patlaması sonucu kontrolden çıkarak köprüden şarampole yuvarlanmıştır. Minibüsün hurdaya döndüğü bu kazada 10 kadın işçi yaşamını yitirmiştir, 13 kişi yaralanmıştır. Biz öncelikle yaşamını yitiren tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına, ailelerine başsağlığı diliyoruz. Benzer bir kaza da Beytüşşebap’ta oldu. Yine, şarampole yuvarlanan bir minibüsteki 7 yurttaşımız yaşamını yitirdi. Yine, kendilerine Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm halkımıza başsağlığı diliyoruz.

Özellikle bu trafik kazaları çok ciddi bir sorun olarak maalesef ülkemizde can almaya devam ediyor. Bu konuyla ilgili Hükûmetin yeterli, gerekli tedbirleri alması lazım. Gerekirse Meclisin bir komisyon oluşturarak bu konuya el atması gerektiğini düşünüyoruz.

Diğer taraftan, mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sıkıntılar çok ciddi düzeyde. Kadın, çoluk çocuk demeden kamyon kasalarına, traktör kasalarına istiflenen bu insanlar her yıl trafik kazalarında yaşamlarını yitiriyorlar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Gittikleri yerlerde de ayrımcılığa tabi tutulan bu işçilerin eğitimden sağlığa kadar yaşadıkları pek çok sorun için Meclisin inisiyatif alması gerektiğini belirtiyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündeme geçiyoruz...

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, milletvekillerimize tahsis edilen iki telefon operatöründen bir tanesi çalışmıyor, hatta salı gününden beri çalışmıyor. Adını da burada ifade edeyim, Avea çalışmıyor. Bununla ilgilenirseniz memnun olurum. Genel Kurul salonu dâhilinde çalışmıyor, kulise çıktığımız zaman çalışıyor, burada çalışmıyor.

Arz ediyorum.

BAŞKAN – Tamam, ben teknik arkadaşlara şimdi soracağım. Çok teşekkür ederim.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 20 milletvekilinin, Sivas ilindeki göçün ve ekonomik olarak küçülmenin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/642)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sivas ili her geçen gün nüfus ve ekonomik açıdan küçülmektedir. Göçün ve ekonomik olarak küçülmenin nedenlerinin araştırılarak, alınması gereken tedbirler konusunda, Anayasa’nın 98’inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1) Reşat Doğru                        (Tokat)

2) Ahmet Kenan Tanrıkulu       (İzmir)

3) Oktay Vural                          (İzmir)

4) Ali Uzunırmak                      (Aydın)

5) Ruhsar Demirel                    (Eskişehir)

6) Bülent Belen                       (Tekirdağ)

7) Enver Erdem                        (Elâzığ)

8) Seyfettin Yılmaz                  (Adana)

9) Alim Işık                              (Kütahya)

10) Mehmet Erdoğan                (Muğla)

11) Mustafa Kalaycı                 (Konya)

12) Koray Aydın                       (Trabzon)

13) Murat Başesgioğlu             (İstanbul)

14) Oktay Öztürk                      (Erzurum)

15) Muharrem Varlı                  (Adana)

16) Mehmet Günal                    (Antalya)

17) Atila Kaya                          (İstanbul)

18) Mesut Dedeoğlu                 (Kahramanmaraş)

19) Celal Adan                         (İstanbul)

20) Emin Çınar                        (Kastamonu)

21) Sümer Oral                        (Manisa)

Sivas, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi, Karadeniz Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan bir ildir. Sivas ili, Mezopotamya ve arasında kervanların geçtiği bölgede olduğu için, Selçuklular döneminde tüccarların ziyaret ettiği bir merkez hâline gelmiştir. Ülkemizde Konya'dan sonra en çok Selçuklu eserinin bulunduğu il Sivas'tır.

Sivas Osmanlı İmparatorluğu’nda eyalet merkezi hâline getirilerek Amasya, Çorum, Tokat, kısmi olarak Malatya ve Kayseri illeri Sivas'a bağlı birer sancak olmuştur. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde belirtildiği gibi Sivas zamanının en önemli eyaletlerinden biridir. 40 ilkokul, 1.000 dükkân, 18 han, 40 kadar çeşmesi olduğundan bahsedilir.

Sivas'a birçok vali atanmış, bunlar içinde belki de ismi hiç unutulmayacak olan Halil Rıfat Paşa’nın yaptırdığı birçok yollar, köprüler, hanlar ve konaklar hâlen halkımızın hizmetindedir. Tarihin kaydedildiği zamandan beri önemli bir yerleşim merkezi olan Sivas, asırlar boyunca önemini korumuş ve özellikle millî mücadele yıllarında millî mücadeleye başlangıç olması ona tarihin en kıymetli değerini vermiştir.

2000 yılında Sivas'ın nüfusu 755.090 kişiden 627.050 kişiye düşmüştür, yüzölçümü 28.488 metrekaredir. Kızılırmak havzası kenti İç Anadolu iklimine, Yeşilırmak Karadeniz, Fırat havzası ise Doğu Anadolu iklimine bağlamaktadır. Bu, 3 su, 3 yol, 3 farklı kültür demektir.

Kuzeyden Kelkit Vadisi, doğuda Köse Dağlarının uzantısı olan Kuruçay Vadisi ve Yaman Dağı, güneyde Kulmaç Dağı, Tahtalı Dağlarının uzantılarıyla, Hezanlı Dağı, batıda Karababa, Akdağlar ve İncebel Dağları gibi yükseklikler çizen kentin doğal sınırları vardır.

Sürekli göç veren ilde sanayi sektörü yeterince gelişmediğinden dolayı ilin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) göstergeleri düşük düzeylerde kalmaktadır. Kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla göstergeleri hem ülke hem de İç Anadolu Bölgesi ortalamasının altındadır.

İl, ülkenin geri kalmış yöreleri arasında bulunmaktadır. 1’inci Derece Kalkınmada Öncelikli Yöreler (KÖY) kapsamında yer alan ilde, var olan ekonomik potansiyelin özellikle görece zengin yer altı kaynaklarının yeterince değerlendirilemediği söylenebilir. İlde hâkim sektör tarım sektörüdür ve bu sektörün gelişme hızı ve verimliliği düşüktür.

Ekonomik kalkınma açısından özel önem taşıyan imalat sanayisi gelişmemiştir. Bu nedenlerle ilin ekonomik büyüme hızı düşmekte, dolayısıyla da gelişmiş yörelerle aradaki açık kapatılamamaktadır.

Yerel ekonomilerin içinde yer aldıkları coğrafi bölge ve ülke ekonomisi içerisindeki yerinin somutlaştırılması büyük önemi haizdir.

İlin ekonomisini genel olarak tarım, hayvancılık, dokuma, deri, madencilik ve küçük el sanatları şekillendirmektedir.

Üretim sektörleri olan tarım, inşaat ve sanayi sektörleri ile hizmet sektörleri olan ticaret, ulaştırma ve haberleşme sektörleri tam anlamıyla gelişmemiştir. Üretim sektörlerinden tarım ve hayvancılık sektörünün Sivas ekonomisine katkıları oldukça sınırlıdır. Coğrafi konumu, doğal, beşerî ve ekonomik kaynaklarının sınırlı olması ve bunlar gibi birçok sebeple sanayi sektöründe gelişme sağlanamaması ilin ekonomik yönden büyümesini engellemektedir.

Sosyoekonomik gelişmenin temel dinamiklerinden biri olan yetişmiş insan gücü bakımından Sivas, sürekli olarak ve yoğun göç vermesi sebebiyle giderek dezavantajlı bir konuma sürüklenmektedir. Sosyoekonomik gelişmenin önündeki diğer engeller ise teknik ve sosyal altyapılardaki yetersizliklerdir.

Sivas'a sahip çıkmanın zamanı geçmektedir. Daha fazla gecikmeden TBMM'nin sahip çıkacağına inanıyoruz. Tüm bu gerekçelerle araştırma önergemiz hazırlanmıştır.

 

2.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 25 milletvekilinin, ülkemizdeki basın özgürlüğü kısıtlamalarının ve gazetecilerin karşı karşıya bulunduğu siyasal sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/643)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizdeki basın özgürlüğü kısıtlamalarını ve gazetecilerin karşı karşıya bulunduğu siyasal sorunları araştırmak amacıyla Anayasa'mızın 98, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

1) Mustafa Sezgin Tanrıkulu              (İstanbul)

2) Muharrem İnce                              (Yalova)

3) Emine Ülker Tarhan                       (Ankara)

4) Mehmet Akif Hamzaçebi                 (İstanbul)

5) Ercan Cengiz                                (İstanbul)

6) Salih Fırat                                     (Adıyaman)

7) Aylin Nazlıaka                               (Ankara)

8) Özgür Özel                                    (Manisa)

9) Celal Dinçer                                  (İstanbul)

10) Haydar Akar                                (Kocaeli)

11) Veli Ağbaba                                 (Malatya)

12) Ali Özgündüz                              (İstanbul)

13) Levent Gök                                  (Ankara)

14) Ali Demirçalı                               (Adana)

15) Umut Oran                                   (İstanbul)

16) Osman Taney Korutürk                (İstanbul)

17) Faik Öztrak                                  (Tekirdağ)

18) Mahmut Tanal                              (İstanbul)

19) Ayşe Gülsün Bilgehan                 (Ankara)

20) Ahmet İhsan Kalkavan                 (Samsun)

21) Ahmet Toptaş                              (Afyonkarahisar)

22) Ayşe Nedret Akova                      (Balıkesir)

23) İzzet Çetin                                   (Ankara)

24) Malik Ecder Özdemir                    (Sivas)

25) Ramazan Kerim Özkan                 (Burdur)

26) Haluk Eyidoğan                           (İstanbul)

Gerekçe:

Ülkemizde gazetecilerin karşı karşıya bulunduğu sorunların başında ifade özgürlüğünü kısıtlayan Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddeleri bulunmakla birlikte, gazetecilerin yaşadığı sorunlar bundan ibaret değildir. İlgili yasalardan dolayı gazetecilerin kendilerine otosansür uyguladığına veya yargılanma korkusuyla mesleklerini icra edemediklerine dair çok sayıda değerlendirmeye rastlamaktayız. Ülkemizde her gün yeni tutuklamalar yaşandığı için sayısı değişken olmakla birlikte birçok gazetecinin cezaevinde bulunduğu ve binlerce gazetecinin yazdıkları yazı veya haberlerden ötürü yargılandığı bilinmektedir.

Ülkemizdeki tutuklu gazeteci sayısına ilişkin rakamlara, tamamen göreli değerlendirmeler sonucunda ulaşılmaktadır. Zira, her kurum veya merci, bulunduğu konuma veya pozisyona göre bir gazeteci tanımı yaparak tutuklu kişileri buna göre gazeteci sayıp saymama tercihinde bulunabilmektedir.

Oysa, geçimini gazetecilik yaparak sağlayan herkes gazetecidir. Bir kişinin gazeteci sayılması için 212 sayılı Kanun kapsamında sigortasının yapılmış olması ve dolayısıyla, sarı basın kartı almış olması gerekmemektedir. Kuşkusuz, her gazetecinin, özlük haklarını teminat altına alan kanun kapsamında çalıştırılması ideal olandır. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisinin de gereken çabayı sarf etmesi, ülkemizdeki gazetecilerin özlük haklarına kavuşmasına yardımcı olacaktır. Ancak tutuklu gazeteci sayısını, gazetecilik tanımı veya sarı basın kartı sahibi olup olmamak üzerinden düşürmeye çalışarak ülkemizdeki ifade özgürlüğü kısıtlamasını görünmez kılmaya çalışan Hükûmet, sorunun daha da kangren hâline gelmesine sebep olmaktadır.

Başta Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), Gazetecileri Koruma Cemiyeti (CPJ) gibi uluslararası basın örgütleri ve ülkemizdeki Çağdaş Gazeteciler Derneği, Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve insan hakları örgütleri olmak üzere çok sayıda sivil toplum veya meslek kuruluşu, Türkiye'de basın özgürlüğü kısıtlamalarının vahim hâle geldiğini çeşitli açıklama ve raporlarında vurgulamaktadır. Ülkemizde basın özgürlüğü ihlallerinin düzeyini, bizzat bu ihlallere önayak olan Hükûmetin belirlemeye çalışması en büyük sakıncalardan birini oluşturmaktadır.

Ülkemizde kaç tutuklu gazeteci olduğunu, kaç gazetecinin tutuklu veya tutuksuz yargılandığını, bu yargılamalara gerekçe olan unsurları araştırmak kaçınılmaz hâle gelmiştir.

İktidarın basın üzerinde uyguladığı baskılar, demokrasimizin bugünü ve geleceği açısından büyük tehdit oluşturmaktadır. Haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasına yönelik uygulamaların ve basın üzerindeki baskıların araştırılması, var olan olumsuz tablonun saptanması ve bu konuda alınacak tedbirlerin belirlenmesi için bir araştırma komisyonu kurulması yaşamsal önemdedir.

 

3.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 milletvekilinin, Türkiye’de üniversitelerde muhalif, farklı düşünen ve demokratik tepkilerini gösteren öğrencilerin karşılaştıkları sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/644)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye'de üniversitelerde muhalif, farklı düşünen ve demokratik tepkilerini gösteren öğrencilerin karşılaştıkları sorunların araştırılması, tespit edilmesi, bu konuya dair istatistiklerin çıkarılması, üniversitelerde çıkartılan yönetmenliklerin incelenerek antidemokratik yanlarının ortaya çıkartılması ve öğrencilere yönelik saldırı ve baskıların engellenmesi, YÖK'ün bu baskıcı uygulamalardaki rolünün açığa çıkartılması ve özgür, özerk ve demokratik üniversitelerin inşa edilebilmesi için gerekli politikaların oluşturulması amacıyla bir Meclis araştırma komisyonu kurulması amacıyla Anayasa’nın 98'inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılması için gereğini arz ederiz. 09/03/2012

1) Sebahat Tuncel            (İstanbul)

2) Pervin Buldan                                        (Iğdır)

3) Hasip Kaplan                                          (Şırnak)

4) Sırrı Sakık                                              (Muş)

5) Murat Bozlak                                          (Adana)

6) Halil Aksoy                                             (Ağrı)

7) Ayla Akat Ata                                          (Batman)

8) İdris Baluken                                          (Bingöl)

9) Hüsamettin Zenderlioğlu                        (Bitlis)

10) Emine Ayna                                          (Diyarbakır)

11) Nursel Aydoğan                                    (Diyarbakır)

12) Altan Tan                                             (Diyarbakır)

13) Adil Zozani                                           (Hakkâri)

14) Esat Canan                                          (Hakkâri)

15) Sırrı Süreyya Önder                              (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane                                    (Kars)

17) Erol Dora                                              (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkcü                                    (Mersin)

19) Demir Çelik                                          (Muş)

20) İbrahim Binici                                       (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür                                            (Van)

22) Özdal Üçer                                           (Van)

Gerekçe:

Düşünce ve ifade özgürlüğü demokrasilerin en temel ilkesidir. Bu ilkenin ihlal edildiği her durumda insan hak ve özgürlüklerinde ciddi sorunlar yaşanmasını da beraberinde getirmektedir. Antidemokratik ve özgürlüklerin önünde en büyük engel olarak duran 12 Eylül darbe Anayasası ve 12 Eylülün ortaya çıkardığı tüm kurumsal yapılar, tek dil, kimlik, inanç ve kültürü esas alan bir anlayışla ele alınmış ve bunun üzerine inşa edilmişlerdir.

Bu kurumların başında YÖK gelmektedir. Darbe sonrası güvenlikçi ve baskıcı yaklaşımla üniversiteler demokratik talepleri için mücadele eden öğrencileri sindirmek için öğrencilere yönelik saldırılar, baskılar bizzat üniversite yönetimlerinin disiplin soruşturmaları ve cezalarıyla desteklenmektedir. Yıllardır öğrenciler YÖK'ün kaldırılması için mücadele etmektedirler. Ancak bu kurum devletin gençler üzerindeki denetiminin en önemli mekanizması olarak korunmaya devam edilmektedir. Üniversite öğrencilerinin toplumsal sorunlara ilişkin mücadeleleri bizzat üniversite yönetimleri ve YÖK tarafından tehlike olarak görülmekte ve öğrencilere baskı ve zor uygulanmaktadır. Özellikle sol görüşlü, muhalif öğrenciler, Kürt öğrenciler bu baskı politikalarından en çok etkilenenler olmaktadır.

Türkiye'de yaşanan siyasal, ekonomik, kültürel ve benzeri gelişmeler doğal olarak üniversite gençliğini de etkilemektedir. Gençlerin bu gelişmelere yönelik yaptıkları etkinlikler, basın açıklamaları sonrasında öğrenciler hakkında okul yönetimlerinin başlattıkları soruşturmalar sonrasında birçok öğrencinin okulla ilişkisi kesilmekte, disiplin cezaları verilmektedir. Bu durum sadece öğrencileri değil ailelerini de olumsuz etkilemektedir. Özellikle Kürt öğrencilerine karşı geliştirilen, şovenist, milliyetçi, ayrımcı yaklaşım zaten öğrenciler için ciddi bir sorunken bir de okul yönetimlerinin muhalif öğrencilere karşı baskıcı ve antidemokratik tutumu eklenince yaşamları çekilmez hâle gelmektedir.

Türkiye genelinde cezaevlerinde tutuklu bulunan öğrenci sayısı 600’ü geçmiş durumdadır. Bu öğrencilerin tutuklanma nedenlerine bakıldığında, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüne dair yapılan etkinlikler, ana dilde, parasız eğitim talebi, 8 Mart etkinliğine katılma, muhalif bir filmin afişini asma veya bir müzik grubunun biletini satma, HES'lere ve nükleere karşı etkinliklere katılma gibi gerekçelerle hakkında soruşturma açılmış ve tutuklanmışlardır. Uzun tutukluluk süresi, ana dilde savunma taleplerinin mahkemeler tarafından karşılanmaması öğrencilerin mağduriyetini artırmaktadır. Üniversite yönetimleri de öğrencilerin daha haklarındaki dava sonuçlanmadan, öğrenciler hakkında disiplin cezası, okuldan uzaklaştırma veya okulla ilişkisini kesmek gibi uygulamaları devreye koymaktadırlar. Denizli Pamukkale, Kütahya Dumlupınar, Isparta Süleyman Demirel, Konya Selçuk, İstanbul Marmara ve İstanbul, Diyarbakır Dicle, Malatya İnönü, Edirne Trakya, Adana Çukurova, Hatay Mustafa Kemal, Muğla, Antalya Akdeniz, Erzurum Atatürk ve daha birçok üniversite de muhalif ve Kürt öğrenciler bu politikaların sonucu olarak, tutuklama ve okul yönetimlerin baskıcı tutumları ile karşı karşıya kalmaktadırlar. En son örneği, Dicle Üniversitesinde 24 öğrenci tutuklanarak cezaevine gönderildi. Gençleri potansiyel suçlu olarak gören bir yönetim anlayışının ne kadar demokratik olduğunu, Türkiye'de düşünce ve ifade özgürlüğündeki düzeyini çok net göstermektedir.

Öğrencilerin en temel hakkı olan eğitim hakkından mahrum bırakılan öğrencilerin durumunun araştırılması, mağduriyetlerinin giderilmesi bundan sonra öğrencilerin benzer sorunlarla karşılaşmaması açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle Türkiye'de üniversitelerde muhalif, farklı düşünen ve demokratik tepkilerini gösteren öğrencilerin karşılaştıkları sorunların araştırılması, tespit edilmesi, bu konuya dair istatistiklerin çıkarılması, üniversitelerde çıkartılan yönetmeliklerin incelenerek antidemokratik yanlarının ortaya çıkartılması ve bu baskı ve saldırıların engellenmesi için YÖK’ün bu baskıcı uygulamalardaki rolünün açığa çıkartılması ve özgür, özerk ve demokratik üniversitelerin inşa edilebilmesi için gerekli politikaların oluşturulması için bir Meclis araştırma komisyonu kurulmasını önermekteyiz.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

 

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- BDP Grubunun, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından Tuğgeneral Musa Çitil davasının araştırılması amacıyla 7/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

                                                                           30/05/2013

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 30/05/2013 Perşembe günü (Bugün) yaptığı toplantısında, siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                  İdris Baluken

                                                                       Bingöl

                                                                  Grup Başkan Vekili

Öneri:

7 Mayıs 2013 tarihinde, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından (3280 sıra no.lu), Tuğgeneral Musa Çitil davası, Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis araştırma önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak 30/5/2013 Perşembe günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Barış ve Demokrasi Partisi Grubu önerisinin lehinde ilk söz Iğdır Milletvekili Sayın Pervin Buldan’a aittir.

Buyurun Sayın Buldan.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, önemli bir isim aslında Musa Çitil. Şu anda da görevi başında ama ne yazık ki 1992 ve 1994 yılları arasında Mardin’in Derik ilçesinde tuğgeneral olarak görev yaptığı dönemde, o coğrafyada işlenen birçok faili meçhul cinayetten, yine tecavüz ve taciz olaylarından, insan hakları ihlallerinden bire bir sorumlu olarak gösterilen bir insan ama ne yazık ki insan hakları aktivistlerinin, insan hakları kurucularının çabasına rağmen Musa Çitil davası Mardin’den alınarak Çorum’a götürülmüştür ve bir şekilde, aslında Musa Çitil koruma altına alınmıştır. Bununla ilgili, parti olarak ve grup olarak Musa Çitil davasının bir an önce sonuçlanması ve Musa  Çitil’in gerekli bir cezaya çarptırılması yönünde ve işlediği suçlardan dolayı da bir araştırmanın yapılması yönünde vermiş olduğumuz bir araştırma önergesi var. Bu süreçte vermemizin önemli bir sebebi, Sayın Öcalan’la başlatılan diyaloğun ardından müzakereler devam ederken yıllardır süren savaşın biteceği yönündeki umutların en güçlü olduğu dönemlerden birine tanıklık etmekteyiz aynı zamanda. Kuşkusuz, bu durumun, yıllardır dediğimiz ve gerek halk tarafından gerekse Kürt siyasal hareketi olarak uğruna nice bedeller ödediğimiz bir sürecin ardından bizi ayrıca umutlandıran bir gelişme olduğunu da ifade etmek isteriz. Bu bakımdan, gerçek bir barış ve demokratikleşme sürecinden söz edilecekse eğer, bu bedelleri ödeyen yurttaşların ve ailelerinin devam eden hukuk mücadelesini hatırlamanın hayati önemde olduğunu da ifade ederek buna inanmak istediğimizi söylemek istiyoruz.

Yakınları devlet tarafından öldürülen yurttaşlarımızın hukuk mücadelesi yirmi yıldır devam ediyor değerli arkadaşlar. Özellikle 1992 ve 1994 yılları arasında, Mardin’in Derik ilçesinde görevli olan Musa Çitil, 13 yurttaşın ölümünden sorumlu gösterilen bir insan. Buna rağmen, terfi etmiş bir şekilde görevine devam eden Çitil, yıllar sonra hakkında açılan davaya ve tüm delillere rağmen tutuksuz bir şekilde yargılanmaktadır. Gözaltında kayıp, işkence ve tecavüz olaylarından mesul olan Çitil hakkındaki dava, hukuka aykırı olarak, yargılama yeri olan Mardin’den Çorum’a alınmıştır.

Musa Çitil’in katlettiği insanların yakınlarının adalet beklentisi bugün her zamankinden daha fazla çünkü onlar, bu topraklara barışın ancak hakikatle yüzleşerek ve faillerin adalete teslim edilmesiyle geleceğine inanıyorlar. Biz, bu nedenle Hükûmeti, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için gerçek anlamda sorumluluk almaya, yargı organları ile idari makamları hukuka uygun hareket etmeye ve sorumluları adalet önüne çıkarmaya bir kez daha davet ettiğimizi ifade etmek istiyoruz.

Değerli arkadaşlar, Mardin’in Derik ilçesinde, 20/04/2013 tarihinde, 1992 ve 1994 yıllarında Derik Jandarma Komutanı olan Musa Çitil’in görevden alınması ile başlatılan bir imza kampanyası yürütüldü ve bu imza kampanyasında toplanan 3 bin imza PTT yoluyla Adalet Bakanlığına iletildi. Adı geçen şahıs, birçok tecavüz, işkence, köy yakma, kötü muamele, yargısız infaz, zorla kaybettirme vakalarına karışan, 13 cinayetten sanık olan Musa Çitil’le ilgili ama bu Musa Çitil ne yazık ki şu anda görevine devam ediyor. Bunun, biz hem vicdanen hem de hukuken doğru olmadığını bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Musa Çitil’in yargılandığı faili meçhul cinayetlerden bir tanesi -örnek olarak vermek istiyorum- Vecdi Avcıl cinayetidir. Vecdi Avcıl, 1994 yılında gözaltına alınmış ve bu tarihten itibaren bir daha kendisinden hiçbir şekilde haber alınamamıştır. Mardin Cumhuriyet Başsavcılığının faili meçhul cinayetlere ilişkin sürdürdüğü soruşturma kapsamında Avcıl’ın cesedi Mardin’in Derik ilçesinde 2011 yılında kesinleşmiştir. Vecdi Avcıl’ın oğlu Yasin Avcıl “12 Haziran 1994 tarihinde jandarma ve korucular tarafından köyümüze bir operasyon yapıldı, köylüler köy meydanında toplatıldı, evimiz didik didik arandı ancak herhangi bir delil bulunmadığı hâlde babamı gözaltına aldılar. Daha sonra kendisinden hiçbir şekilde haber alamadık.” diye de bir açıklama yapmıştır.

Aralarında Vecdi Avcıl’ın da bulunduğu 13 faili meçhul cinayetin sanığı olarak yargılanan Musa Çitil’in 13 kez ağırlaştırılmış hapis cezasıyla yargılandığı davası ne sanık ne de müşteki avukatlarından herhangi bir talep olmamasına rağmen Adalet Bakanlığı tarafından Mardin’den Çorum’a alınmıştır değerli arkadaşlar.

Biz özellikle şunu ifade etmek isteriz tabii ki: Başlatılan çözüm ve diyalog sürecinde yüzleşme fırsatını yakalamış bulunmaktayız. Bu davada yargının vereceği kararın karanlık bir dönemin aydınlatılmasına da katkı sunacağı düşüncesindeyiz. 13 kişinin katili ve 13 kez müebbet hapis cezasına çarptırılan birinin bugün dışarıda olması ahlaki ve hukuksal olarak tam bir skandaldır. Bir katliamın sanığı olan şahıs hâlâ görevi başındadır ve terfi ettirilmiştir. Maalesef hukuk, yaşanan bu katliamı maskelemiş durumdadır.

Yarın bu konuya ilişkin, İstanbul’dan Cumartesi Anneleri Ankara’ya gelecekler; özellikle, Musa Çitil davasına ilişkin görüşlerini, düşüncelerini YKM önünde saat 12.30’da basınla ve kamuoyuyla paylaşacaklardır. Biz duyarlı olan bütün milletvekillerimizi yarın Cumartesi Annelerine destek olmak adına YKM önüne davet ediyoruz. Ben de geçmişte bir cumartesi annesi olarak ve bugün de hâlâ onların yakını olarak yarın Cumartesi Anneleriyle birlikte, bu hukuksuzluğa, bu adaletsizliğe karşı onlarla birlikte olmak için YKM önünde olacağım.

Değerli arkadaşlar, dünyadaki bütün örneklerine bakıldığında, Musa Çitil ve ağır insan hakları ihlallerini kapsayan benzeri davaların, özellikle barış ve müzakere süreçlerindeki yüzleşme ve hesaplaşma bağlamında birer samimiyet sınavı oldukları herkes tarafından kabul edilmiştir. 1990’lı yıllarda özellikle Kürt illerinde “terörle mücadele” adı altında yürütülen köy boşaltmalar, taciz ve tecavüzler, faili meçhul cinayetler ve ağır işkence vakaları aydınlatılmadan ve suçlular yargılanmadan, Türkiye halklarının devlete karşı zedelenmiş olan güvenlerini asla onaramayacaktır.

Dolayısıyla biz, barış ve çözüm komisyonunun kurulduğu bugünlerde, yaşanan yoğun şiddetin ve ağır insan hakları ihlallerinin aydınlatılması için hafızaya başvurmak kuşkusuz yetersizdir. Aynı zamanda, söz konusu hafızanın içinde suçluları ortaya çıkarıp yargılama süreci başlatılmadan kalıcı bir barış ve çözüm olmadığının da altını önemle çizmek isteriz.

 Musa Çitil’in, hakkındaki ağır suçlamalara rağmen bir defa bile mahkemeye gitmemesi ve hâlâ Ankara Jandarma Bölge Komutanı olarak görevine devam etmesi, avukatların ve sanık yakınlarının “Tutuklu yargılansın.” talebinin mahkeme tarafından reddedilmesi ve en son Çorum’da görülen davaya avukatını bile göndermemesi, kamuoyunda mahkemenin tarafsızlığına dair derin kuşkular yaratmıştır.

Dolayısıyla, bir kez daha, Musa Çitil’e yasal olmayan bir koruma zırhı oluşturulmasının biz hukuk açısından sakıncalı olduğunu ifade ediyoruz, bu konuda Meclisin üzerine düşen görevi yapması ve bir an önce bu konunun aydınlatılması için bir araştırma sürecinin başlatılması gerektiğini düşünüyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Buldan.

 

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

12.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, görülmekte olan bir davayla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisinde araştırma komisyonu kurulması istemiyle bir grup önerisi verilemeyeceğinden BDP grup önerisinin görüşülemeyeceğine ilişkin açıklaması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, sayın milletvekilinin konuşmasını ve grup önerisinin içini incelediğimizde, görülmekte olan bir davayla ilgili, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Anayasa, İç Tüzük gereğince bir araştırma komisyonu kurulması istemi üzerine verilmiş bir önergedir. Anayasa’mızın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına baktığımızda: “Görülmekte olan bir dava hakkında yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılmasıyla ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.”

Sayın milletvekili herhangi bir mekânda bu konuyla ilgili görüşlerini dile getirebilir, o kişinin yaptığı veya yaptığı iddia edilen meselelerle ilgili her şeyi dile getirebilir, mahkemeye gitmemesine itiraz edebilir, eleştirebilir ama Türkiye Büyük Millet Meclisi bu araştırma önergesiyle ilgili grup önerisini görüşmeye yetkili değildir. Başkanlık Divanının bu konuyu görüşerek grup önerisinin görüşülmesini gündemden alması gerekir.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Sayın Başkan…

BAŞKAN – Bir saniye…

Şimdi, şöyle yapalım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Anayasa açık, görüşülmekte olan bir davayla ilgili araştırma önergesi verilmesiyle ilgili bir grup önerisi verilemez.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Şu anda Genel Kurulun gündemine gelmiş zaten Sayın Elitaş.

BAŞKAN – Birleşime on dakika ara vereyim, grup başkan vekillerinden de rica edeyim, kürsü arkasında görüşelim.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

                                                                  Kapanma Saati: 14.59

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.44

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER : Fatih ŞAHİN (Ankara), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 113’üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

 

VIII.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Meral Akşener’in, BDP grup önerisinin görüşülmesinin Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olması nedeniyle BDP grup önerisini işlemden kaldırdığına ilişkin konuşması

 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Barış ve Demokrasi Partisi grup önerisine konu Meclis araştırması önergesinin, Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında, görülmekte olan bir davada kullanılan yargı yetkilerini araştırma konusu yapması nedeniyle grup önerisinin işlemden kaldırılması gerektiği yönünde bir hatırlatma olmuştur.

Hâlen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında inceleme aşamasında bulunan söz konusu Meclis araştırması önergesinin içeriğine bakıldığında, önergenin Anayasa’nın 138’inci maddesine aykırı olduğu Başkanlığımızca değerlendirilmiş olup, Barış ve Demokrasi Partisi grup önerisini işlemden kaldıracağım.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, tutumunuz hakkında usul tartışması açılmasını istiyoruz.

BAŞKAN – Tamam.

OKTAY VURAL (İzmir) – Lehte…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Lehte…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, lehte…

SIRRI SAKIK (Muş) – Aleyhte…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Lehte…

BAŞKAN – Siz, lehte… O zaman…

OKTAY VURAL (İzmir) – Üzerinde konuşmuş olsunlar, parti konuşmuş olsun efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Üzerinde…

BAŞKAN – Tamam. Birer birer dağıttım.

Üç dakika süre vereceğim.

Sayın Baluken, tutumum aleyhinde söz aldınız. Buyurunuz.

 

IX.- USUL HAKKINDA GÖRÜŞMELER

1.- BDP grup önerisinin görüşülmesinin Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olması nedeniyle işlemden kaldırılıp kaldırılamayacağı hakkında

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi biz bu önergeyi Meclis Başkanlığına sunarken Musa Çitil’in yol açtığı, sebep olduğu faili meçhul cinayetler başta olmak üzere, bölgedeki bütün faili meçhul cinayetlerin araştırılmasıyla ilgili bir önerge hazırladık.

Bugüne kadar biz Meclis Başkanlığına araştırma önergesi sunduğumuzda izlenen yol şudur: Eğer Anayasa’ya ya da İç Tüzük’e aykırı bir durum var ise Meclis Başkanlığı mevcut önergeyi parti grubuna iade eder. Böyle bir yol işletilmedi. Eğer iade edilmemişse Genel Kuruldan önce Danışma Kurulu toplanıyor, bu tarz bir aykırılık varsa yine Danışma Kurulundaki tartışmalarla önerge geri çekilir.

Şimdi, burada 7 Mayısta verdiğimiz bir önerge var. Meclis Başkanlığı bunu iade etmemiş, Anayasa’ya uygunsuz olduğunu belirtmemiş. Danışma Kurulunda bugün görüşülmüş yine aynı şekilde bir tartışma, oradan çıkan bir karar olmamış. Genel Kurulun gündemine gelmiş Genel Kurulda tartışma açılmış, bizim grubumuz adına konuşan hatip buraya gelip görüşlerini ifade etmiş, siz ondan sonra Anayasa’ya uygunlukla ilgili bir karar veriyorsunuz. Bu tutumunuz doğru değil. Eğer Anayasa’ya uygunlukla ilgili bir problem var ise, bahsettiğim gibi, bu belirtmiş olduğumuz mekanizmalarda siz mevcut araştırma önergesini iade ederdiniz, biz de amacına uygun olacak şekilde, Anayasa’ya aykırı olan kısımları içinden çıkarır, hangi konunun Genel Kurulda tartışılmasını istiyorsak o konuda bir revizyon yapıp buraya, Genel Kurulun gündemine getirirdik. Dolayısıyla, bu tutumunuz doğru olmamıştır.

Tabii, burada, Meclis İçtüzüğü ve 12 Eylülün darbeci zihniyetinin Anayasası’nın bu kadar, böyle, AK PARTİ Grubu tarafından dört elle sarılacak şekilde konu edilmesini de hiç anlaşılır bulmuyorum doğrusu. Önemli olan, vicdanların iç tüzüğü ve vicdanların anayasasıdır. Dünden beri buraya, toplu mezarlar, faili meçhullerle ilgili bir araştırma komisyonu kurulması konusunda önergeler getiriyoruz. Yani bu konunun, biraz, milletvekillerinin, parti gruplarının vicdanında değerlendirilmesi yönünde bir gündem işletmeye çalışıyoruz. Sizin de dikkat etmeniz gereken hususun bu olduğunu düşünüyoruz. Yoksa Kenan Evren’in hazırlamış olduğu darbeci bir Anayasa’ya zaten AK PARTİ Grubunun kendisi de tamamen karşı ama anladığımız kadarıyla daha vicdanen siz kendi muhasebenizi yeterince yapmamışsınız, bu konularla yüzleşmekten kaçınıyorsunuz, o nedenle de Kenan Evren’in anayasa maddesine sığınıyorsunuz.

Sayın Başkan, tabii, almış olduğunuz kararı oylamaya sunacaksınız ama bu konuyla ilgili BDP Grubu gündem işletmeye devam edecek, takip etmeye devam edecek.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Gerekirse önergemizi yeniden revize ederek Genel Kurulun gündemine getireceğiz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Tutumumun lehinde ilk söz Sayın Mustafa Elitaş’ta.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Barış ve Demokrasi Partisinin grup önerisi bugün saat 12.30’da Meclis Başkanlığı Başkanlığında Danışma Kurulunda görüşüldü. Nitekim içeride aldığımız, sizin Başkanlığınızda yaptığımız toplantıda aldığımız bilgi çerçevesinde, grubumuz adına katılan temsilcimiz bu önergenin Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade etmesine rağmen, Başkanlık Divanı maalesef bizim arkadaşımızın yaptığı uyarıyı dikkate almadan bu grup önerisini gündeme taşımış.

Nitekim, siz, Türkiye Büyük Millet Meclisi açılışında “Saat 12.30’da toplanan Danışma Kurulunda, partiler arasında oy birliği sağlanamadığından dolayı İç Tüzük'ün 19’uncu maddesine göre Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun önerisinin görüşmelerine başlıyoruz.” diye ifade ediyorsunuz.

Burada, 7 Mayıs tarihinde verilmiş bir önergenin Anayasa’ya aykırı olup olmadığıyla ilgili bir inceleme süresi atlatıldıktan sonra, İç Tüzük'ün, kırmızı gündeme girmemesine rağmen, bunun inceleme yönünden, zaman yönünden bir kaçma süreci var. Ama ben, buradan, Pervin Hanım’ın konuşmasını yaparken, ilk ifade ettiğinde, görülmekte olan bir davayla ilgili bir konuyu ifade ettiği grup önerisinde…

Nitekim, grup önerilerinin başında “13 kişiyi öldürmekten yargılanan ve yargılanma süreci hâlen devam eden” diye ifade ettiğini anladıktan sonra Sayın Meclis Başkanına işaret ettim, dedim ki: “Bu konuyla ilgili görüşme yapmak istiyorum.” Bir milletvekili hanımefendi burada konuşurken onun sözünü kesmenin nezaket kurallarına aykırı olduğunu düşünerek bu işlemi yaptım.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Çok naziksiniz!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Yoksa, o anda da o uyarıyı yapabilirdik. İlk anda, okunduğu andan itibaren bu uyarıyı “Sayın Başkan, bu, Anayasa’ya aykırı” diye yapabilirdim. Ama kürsüde konuşan bir hatibin konuşmasını kesmemek adına bu işi yaptım.

Bakın, değerli milletvekilleri, bu 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmek üzere bir komisyon kuruldu. Bu Komisyon gayretle çalışıyor, inşallah bitirecek, ümit ediyoruz, diliyoruz. Basındaki yansımalara vesairelere kulaklarımızı tıkayarak Komisyonun 30 Haziran tarihine kadar -verdiği son süreyle ilgili- bu anayasa değişikliğini bitireceklerini ümit ediyoruz. Bitti veya bitmedi… Şu anda yürürlükte bir Anayasa var, yürürlükte bir kural var. O kural çerçevesinde Anayasa’nın 138’inci maddesine uymak hepimizin mecburiyetidir.

Bu itirazımızı, farklı şekilde değiştirerek, şunları buradan çıkararak değil, Anayasa’ya aykırı bir düzenlemenin burada, Türkiye Büyük Millet Meclisinde araştırma konusu yapılmasıyla ilgili meseleyi gündeme getirmek için bunu yaptık.

Başkanlığın biraz önce yaptığı açıklamanın doğru olduğunu, tutumunun doğru olduğunu ifade ediyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan, sadece tutanaklara geçmesi açısından ifade etmek istiyorum. Sayın Elitaş Danışma Kurulunda AKP Grubunu temsilen Sayın Doğan Kubat’ın beni ikaz ettiğini, uyardığını ifade etti ama ben kendisine zaten gerekçemizi söyledim. Niçin bu araştırma önergesini Genel Kurula getirdiğimizi izah ettim. Buna rağmen, bize bir itiraz gelmemiştir. Sayın Sadık Yakut yönetti bugün Danışma Kurulunu, kendisi de bana bir uyarı yapmamıştır. Buna istinaden biz bugün bu araştırma önergemizi Genel Kurula getirdik ve görüşmeye açtık.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Akif Hamzaçebi, buyurunuz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İç Tüzük gereği usul tartışmasında iki aleyhte iki lehte söz alınabiliyor, tabii ki bu insanların düşüncelerini lehte veya aleyhte şeklinde gruplandırmasına neden olmuyor. Yani ben sözümü bu önergenin usul tartışmasının üzerinde alıyorum. Lehte veya aleyhte değil üzerinde konuşuyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi, Meclis araştırma önergesinde süregelen bir davayla ilgili olarak yargılama sürecinin hukuksuzluğuna işaret ederek bu konuda bir Meclis araştırması açılmasını talep ediyor. Danışma Kuruluna bunu grup önerisi olarak getirmiş, daha sonra orada kararlaştırılamayınca Genel Kurula grup önerisi olarak bunu sunuyor.

Her şeyden önce şunu ifade edeyim ki: Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz bütün faili meçhullerin araştırılması için Meclis araştırma komisyonu kurulmasını arzu ediyoruz. Görüşümüz açıktır, nettir. Bu önerilerimizi defalarca buraya getirmiş olmamıza rağmen iktidar partisinin, AKP’nin oylarıyla bu önerimiz kabul edilmemiştir. Hâlâ aynı görüşteyiz.

İkinci olarak söyleyeceğim şudur: Bu önergede hukuksuzluğa işaret olarak, örneğin bu davanın yargılama yerinin değiştirildiği ifade ediliyor. Yargılama yeri ilk defa değiştirilen bir dava değil bu. Bir başka dava da, başka davalarda da yargılama yerinin değiştirildiği olmuştur. Mesela Mardin Kızıltepe’de 12 yaşında öldürülen Uğur Kaymaz’ın davası da oradan alınıp Eskişehir’e nakledilmiştir.

SIRRI SAKIK (Muş) – Ama hepsi de beraat etti.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Zaten amaç o. Amaç, beraat ettirmek, kaybetmek, gözden kaçırmak.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Bakın, bu tip sorunlar vardır. Evet, Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrası, görülmekte olan bir davayla ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin olarak herhangi bir görüşme yapılamayacağını, beyanda bulunulamayacağını ifade ediyor.

Bu açıdan baktığımızda böyle bir anayasal sorun var bu önergeyi görüşmeye ama ben size sormak istiyorum: 12 Eylül darbesini gerçekleştiren Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’yla ilgili bir dava devam ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Sayın Elitaş, o zaman bu itirazlarınızı neden buraya getirip söylemediniz?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Susurluk Komisyonu kuruldu. Susurluk’la ilgili bir dava devam ederken, Anayasa’ya aykırı bir şekilde burada komisyon kuruldu o zamanki Parlamentoda. Bunlar nasıl oluyor? Yani işimize geldiği zaman Anayasa’nın hükmünü hatırlayıp, işimize gelmediği zaman Anayasa hükmünü bir kenara atmayalım.

Sürem bittiği için…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sizin işinize geliyorsa kabul edin öyleyse bunu.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Efendim, hayır, Anayasa’ya aykırılığını ifade ediyorum. Bu konunun burada görüşülmemesi -usul açısından böyledir- gerekir ama lütfen siz de tutarlı olun, her konuda bu tutarlılığınızı aynı şekilde ifade edin.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, her konuda tutarlı olduğumuzu iddia ediyoruz ve gösteriyoruz.

Bakın, biz 12 Eylül yargılamasıyla ilgili, Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılamasıyla ilgili bir araştırma komisyonu kurmadık, biz Türkiye'deki darbelerle ilgili, 27 Mayıs darbesinden bugüne kadar olanlarla ilgili bir araştırma komisyonu kurulmasını önerdik ve bütün siyasi partiler de oraya temsilci verdiler. İkisi birbirinden farklı, onun altını çizmek gerekir.

BAŞKAN – Anlaşılmıştır.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, ikisi birbirinden farklı değil, Sayın Elitaş yine Genel Kurulu yanıltıyor. Biz de bu Musa Çitil davası başta olmak üzere… Çünkü 13 kişinin mezarı yeni ortaya çıktı ve 13 kişinin katili olduğuyla ilgili ciddi iddialar var. Bu, mevcut gündemde olan davadan başlayarak bütün faili meçhul cinayetlerin araştırılması yönünde bir önerge aslında bence. Yani “Biz bir tek 12 Eylülle ilgili bir komisyon kurmadık.” diyor, biz de bir tek Musa Çitil davasıyla ilgili komisyon kurulsun demiyoruz, 90’lı yıllardaki bütün faili meçhul cinayetlerle ilgili komisyon kurulsun diyoruz.

BAŞKAN – Anlaşıldı.

Evet, İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural.

Buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

OKTAY VURAL (İzmir) – Tutumunuzun lehinde efendim.

BAŞKAN – Evet, Sayın Baluken dışında herkesi “leh” olarak diyemedim, onun için öyle…

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, ben de yerimden lehinde söz istiyorum.

BAŞKAN – Bir saniye, şimdi bir halledelim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Evet, teşekkür ederim Sayın Başkan.

Tutumunuzun lehinde söz aldım. Keşke gerçekten sizin ortaya koyduğunuz tavır; kanunların, İç Tüzük’ün tam manasıyla uygulanmasına yönelik tavır her zaman diğer Meclis başkan vekilleri tarafında da yerine getirilse. Doğru bir tavırdır, yerinde bir tavırdır, uyarı da yerinde olmuştur. Dolayısıyla, münhasıran devam eden bir davayla ilgili bir konuyu buraya getirmek ve yargı üzerinde, bağımsız ve tarafsız olmasını istediğimiz bir yargı üzerinde bir baskı oluşturmak her şeyden önce hukuk devletine yakışmaz, hukukun üstünlüğüne yakışmaz. O bakımdan, bence bu önergenin bu şekilde tavrınızla gündeme alınmaması, görüşülmemesi konusunda –her ne kadar başlamış olsa bile- tavır doğrudur.

Danışma Kurulunda kısmen de olsa bu husus dile getirilmişti. Aslında, tabii, orada Danışma Kurulu bir bakıma partiler arasındaki bir uzlaşmayı temin etmek, bir anlayışı temin etmek üzere orada oluşturuluyor. Yani, orada Meclis Başkanı adına bulunan Meclis başkan vekilimiz keşke bu konudaki ortak bir anlayışı orada temin etseydi. Asıl amaç da o. Danışma Kurulunda bir araya geliyorsak, burada bununla ilgili bir usul tartışması açmak yerine orada bunu anlatmak, bunu oluşturmak ve bu yönüyle bir irade konusunda da bir ortak görüş meydana getirmek gerekirdi. Bu bakımdan, Danışma Kurulunda her ne kadar oy birliği olmadığı için getirilmişse de zannederim Danışma Kurulu Başkanlığını yapan Meclis başkan vekilinin bu konuyla ilgili gerekli inisiyatifi kullanması gerekiyordu. Nihayeti itibarıyla bir parti önerisi getiriliyor. Bugün burada görüştüğümüz konu aslında bir grubun önerisidir, bizatihi bir araştırma önergesinin görüşülmesi değildir ama mesnedi araştırma önergesidir ve hukuka aykırıdır. Dolayısıyla, bu bakımdan, hukuka aykırı olan bu konunun burada görüşülmemesi doğrudur.

Diğer taraftan şunu da ifade etmeliyim ki darbeleri araştırma önergesini biz de verdik ama darbeleri araştırıyoruz biz. Dolayısıyla, o araştırma önergesiyle bizim de katkı sağladığımız bir komisyon kuruldu. O konuyla bunu çok doğrudan doğruya ilişkilendirmek, zannederim, Milliyetçi Hareket Partisi olarak verdiğimiz araştırma önergesinin de amacına aykırıdır. Biz, devam eden bir yargılama süreciyle ilgili değil, doğrudan doğruya, objektif anlamıyla, darbeler sürecini araştırmak amacıyla bir araştırma önergesi verdik.

Burada, çok net, hukuka ve İç Tüzük’e bir aykırılık olduğu için bunun gündeme alınmaması konusundaki iradeniz doğrudur. Eğer oya sunarsanız lehinde oy kullanacağımızı ifade etmek isterim.

Saygılarımı arz ederim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Vural.

Sayın Sakık, buyurun. (BDP sıralarından alkışlar)

 

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

13.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın usul görüşmesinde Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Meral Akşener’in tutumunun lehinde yaptığı konuşma sırasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Sayın Elitaş, biraz önce “Yasaya, Anayasa’ya aykırı.” diyordu ve şunu söyleyen CHP grup sözcüsü de davaların hukuki bir şekilde başka illere nakledildiğini… Biz bunları biliyoruz geçmişten bugüne kadar.

BAŞKAN – Yok, o şekilde demedi canım.

SIRRI SAKIK (Muş) – Şimdi, Uğur Kaymaz davasının Mardin’den Eskişehir’e alınıp katillerin nasıl aklandığını biliyoruz. Yine, Samsun’a Muş’tan bir davanın nasıl nakledildiğini, Demokratik Toplum Partisinin kapatılmasını protesto edip… Orada bir vatandaş tarafından 2 kişi öldürüldü, 10 kişi yaralandı ve beş ay içerisinde katiller beraat etti ve mağdurlar ağır cezalar aldı. Darbeleri Araştırma Komisyonu da kuruldu, bütün darbeleri araştırdılar ama 2 Mart darbesi Kürtlere karşı yapıldığı için… 2 Mart darbesi askerlerin ve sivillerin ortak oluşturduğu bir darbeydi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

SIRRI SAKIK (Muş) – Ama bu Darbeleri Araştırma Komisyonu bunu da araştırtmadı.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

M. AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, sanıyorum, benim cümlem…

SIRRI SAKIK (Muş) – Hayır, hayır, sizinle ilgisi yok.

M. AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Öyle mi? Ha, pardon.

BAŞKAN – Ben zaten söyledim yani öyle bir şey demediğinizi de bu arada ben de söyledim.

M. AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Peki, tamam.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) –Sayın Başkan…

BAŞKAN – Ben tutumumu açıklayayım Sayın Tanrıkulu, ondan sonra sizi dinleyeceğim, bir saniyenizi alayım.

 

IX.- USUL HAKKINDA GÖRÜŞMELER (Devam)

1.- BDP grup önerisinin görüşülmesinin Anayasa’nın 138’inci maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olması nedeniyle işlemden kaldırılıp kaldırılamayacağı hakkında (Devam)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, tutumumda bir değişiklik olmamıştır. Barış ve Demokrasi Partisi Grup önerisi işlemden kaldırılmıştır.

Evet Sayın Tanrıkulu…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, yani yanlış anlaşılmaya izin vermemek açısından şunu söylüyorum: Yani ben o davayı takip eden avukatlardan bir tanesiyim, Uğur Kaymaz davasını takip ettim. Davalar neden, gerçekten neden Adalet Bakanlığının kararıyla işte Mardin’den Kızıltepe’ye, Muş’tan Samsun’a, Mardin’den yeniden Çorum’a nakledilir? Bunun cevabını Bakan buradaysa versin. Yani Mardin’deki yargıçlara mı güvenmiyorlar, Mardin halkına mı güvenmiyorlar?

BAŞKAN – Tamam, tutanaklara geçti Sayın Tanrıkulu.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Mardin’de güvenlik güçlerine mi güvenmiyorlar? Çorum’a yeni hâkim mi atadılar ya da işte, Eskişehir’deki hâkimleri ayarlamışlar mıydı, ne yapmışlardı? Bunları açıklasınlar.

BAŞKAN – Teşekkür ederim. Tutanaklara geçti, şimdi tekrarlıyorsunuz.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Yani hangi demokratik gereksinim, bir davanın Türkiye’nin bir ilinden başka bir iline alınmasını haklı gösterir? Bunu söylesinler bize, biz de ikna olalım.

BAŞKAN – Anladım, tamam.

İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Sayın Başkan, bir hususta ben de beyanda bulunmak istiyorum.

Sayın hatip dedi ki: “Adalet Bakanı ister ve kaldırır davayı.” Öyle bir yetkisi yoktur. Adalet Bakanı sadece Yargıtaydan bunu talep edebilir. Davaların başka bir yere nakline dair husus, Ceza Muhakemesi Usul Kanunu’nun 19’uncu maddesinde son derece açıktır. Ancak, bu kararı Yargıtay verebilir. Bunu da ben düzeltme gereği duydum.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Kim ister peki, kim ister, kim ister Sevgili İdris?

BAŞKAN – Tamam, o da tutanaklara geçti.

Sayın Tanrıkulu, ne olur…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Kim talep eder, kim talep eder? Seninle bunu her yerde tartışırız. Kim talep eder, bunu söyle bana?

BAŞKAN – Tamam. Şimdi, bakın, her şeyi herkes açıkladı, tutanaklara geçti. Ya, bunların hepsi geçti.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Kim talep eder? Bakanlık talep eder mi? Bakanlık niye talep eder?

BAŞKAN – Ya muhteremler!

İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Bakanlık talep eder, Yargıtay karar verir.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Tamam, Bakanlık niye talep eder?

BAŞKAN – Sayın Tanrıkulu, yani yazıldı çizildi, tamam.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

 

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- MHP Grubunun, mesleki ve teknik eğitim sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 30/05/2013 Perşembe günü (bugün) yaptığı toplantısında siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                                                         Oktay Vural

                                                                            (İzmir)

Öneri:

7 Şubat 2013 tarih, 9456 sayı ile TBMM Başkanlığına vermiş olduğumuz “Mesleki ve Teknik Eğitim Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla” verdiğimiz Meclis araştırma önergemizin 30/5/2013 Perşembe günü (bugün) Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin bugünkü Birleşimde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grup önerisinin lehinde ilk söz, Kütahya Milletvekili Sayın Alim Işık’a aittir.

Buyurun Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna ait, 20 milletvekilimizin imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunduğumuz, mesleki ve teknik eğitimin sorunlarının araştırılarak gerekli önlemlerin alınmasına yönelik Meclis araştırma önergemizin Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alınması yönündeki grup önerimiz adına söz aldım. Bu vesileyle, şahsım ve grubum adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, özellikle gençlerimizin istihdam sorununun had safhaya ulaştığı bu dönemde bu, iş arayan ya da iş bulduğu hâlde işinden rahatsızlık duyan genç grup içinde önemli bir kesim mesleki ve teknik eğitim öğretim kurumlarından mezun olanlar kesimidir. Yani, kısaca, kamuoyunda “teknik öğretmenler” olarak bilinen öğretmen arkadaşlarımızın istihdamı konusu, özellikle AKP’nin iş başına geldiği 2002 yılından bu yana, en öncelikli sorunlar arasında yer almaktadır.

Sayıları yüz binleri bulan bu grup, yapılan KPSS sonuçlarına bakıldığında, ilk yüzde 1’lere, binde 1’lere, hatta ilk 10’lara girse dahi maalesef yeterli kontenjan ayrılmadığı için bu sınavlara boşa girip çıkmış, dolayısıyla Türkiye 1’incisi, 2’ncisi, 3’üncüsü olmuş mesleki eğitim erbabı öğretmen adayı gencimiz devlet kurumlarının kapısından geri döndürülmüştür. Birinci sorun, istihdam sorunudur. Bu insanlar dört yıl yükseköğrenimde okumuşlar ve bu ülkeye hizmet etmek için, üretmek için, üretip hem kendisinin hem ülkenin kazanması için emek vermiş insanlardır. Dolayısıyla, birinci sorun bu istihdam sorunudur. On yıldır ihmal edilen, özellikle de 28 Şubat sürecinde en fazla mağdur kesimi oluşturan teknik öğretmenlerle ilgili istihdam sorununun acilen çözüme kavuşturulması gerekiyor. Sayın Bakanın da burada olmasını bir fırsat bilerek, yapılacak olan ilk öğretmen atamalarında, şimdiye kadar görmediğiniz, sadece zaman zaman oyları için isimlerini kullandığınız ama oylarını aldıktan sonra unuttuğunuz bu gençleri hatırlamanız ve bunlara ait kontenjanları artırmanız çok yerinde olacaktır. Bu konuda Bakanlığın alacağı olumlu yaklaşımın sonuna kadar arkasında olduğumu ifade etmek istiyorum.

Diğer bir önemli sorun, teknik hizmetler sınıfında yer almasına rağmen teknik öğretmenler, maalesef yürürlükte olan yasalarımızda genel idari hizmetler sınıfı grubunda istihdam edilmekte, dolayısıyla teknik meslekte bulunmanın avantajını kullanamamaktadırlar. Bu konuda Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri Sayın İsmet Büyükataman ve Sayın Mehmet Şandır’ın vermiş olduğu 31 Ocak 2013 tarihli ve (2/1189) esas numaralı Kanun Teklifi’nin acilen Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alınarak yasalaşmasını teklif ediyoruz. Aksi takdirde, bu insanlar zor şartlarda kamu kurum ve kuruluşlarına devlet memuru olarak girmişler ama hakları olan bu özlük haklarını alamayacaklardır. Şu güne kadar alamadıkları için, bundan sonra da bu mağduriyet devam edecektir.

Bir diğer önemli konu, bu meslek grubuna verilmiş olan şantiye şefliği ve iş güvenliği uzmanlığı yetkileri, maalesef son dönemde yine AKP Hükûmeti tarafından ve ilgili birimler tarafından ellerinden alındı. Boş olan bu kadrolara atanacak olan bu insanlar yine atanamadı. Bunun da mutlaka yeniden değerlendirilerek çözüme kavuşturulması gerektiğini düşünüyoruz.

Bir başka sorunları, özellikle, 2009 yılına kadar “teknik eğitim fakültesi” olarak ismi devam eden ve yüz binleri bulan mezunları veren bu okulların 2009 yılında “teknoloji fakültesi” olarak ismi değiştirildi ve teknoloji fakültesi mezunlarına mühendislik hakkı verilmesiyle ilgili bir yasal düzenleme gerçekleşti. Bu olumlu bir gelişmeydi,  biz de buna destek verdik ama bu sadece günü kurtarmaya yönelikti. 2009 ve 2011 yıllarında yapılacak seçimlerde, acaba bu kesimi nasıl mutlu edebilirizin bir arayışıydı. O zaman da söyledik, dedik ki: Bu fakültelerin isminin değişmesi sorunu çözmeyecek, mezun olmuş yüz binlerce teknik eğitim fakültesi mezununu ne yapacaksınız? Madem ki teknoloji fakültesi mezunlarına mühendislik hakkı veriyoruz, geliniz, yapılacak bir düzenlemeyle hiç olmazsa son on yılda mezun olmuş insanlara doğrudan bir mühendislik hakkını verelim dedik ama maalesef çoğu kanun tasarısında olduğu gibi, bu önerilerimize iktidar partisi milletvekilleri olarak siz değerli milletvekilleri kulak tıkadınız, Hükûmet zaten tıkıyor, bunun acilen çözülmesi lazım. Bununla ilgili defalarca ilgili bakanlara soru önergemizi vermemize rağmen, çözümüyle ilgili ne düşündüklerini bugüne kadar öğrenemedik. Bunun mutlaka çözülmesi gerekiyor.

Bir başka konu, lisansüstü programlarında, bu son 2009 yılında yapılan düzenlemeden sonra, teknik eğitim fakültesi mezunlarının yüksek lisans ya da doktora yapacakları kontenjanlar ya da ana bilim dalları ortadan kalktı. Allah aşkına, bu ülkenin genci, sadece teknik öğretmen olduğu için “Sen, yüksek lisans ya da doktora yapamazsın.” diye kapı dışında bırakılabilir mi? Bunu çözmemiz lazım. Dolayısıyla, bu da onların bir an önce çözüm beklediği çok önemli konuların başında geliyor. Bu kontenjanların artırılması ve ilgili fen bilimleri enstitüsündeki ana bilim dallarında bu mezunlara ilişkin hakların verilmesi gerekiyor.

Bir başka önemli konu, kamuda çalışan dört yıllık lisans mezunu teknik öğretmenler veya mesleki teknik eğitim fakültesi mezunları, maalesef yine mevzuat gereği, ya teknisyen ya da teknikerle eş değer olacak şekilde özlük haklarına sahip. Bunların özellikle ek gösterge ve tazminatlarıyla ilgili düzenlemenin mutlaka yapılması, bu insanların hak ettikleri şekilde -üniversite mezunu, ama teknik öğretmen, ama mühendis, ama bir başka unvanla- haklarının verilmesi gerekiyor.

Bir başka önemli konu, 3795 sayılı Kanun’la tanınan mühendislik tamamlama eğitiminden, şimdiye kadar, bu teknik öğretmenlerin yeterince yararlanamadığı ve yararlandırılmadığı konusudur. Değerli milletvekilleri, yasal olarak bu hak verilmiş olmasına rağmen, bugüne kadar, değişik gerekçelerle, özellikle “Yeterli elemanımız yok, yeterli altyapımız yok.” ve benzeri gibi sudan bahanelerle bu gençlerimiz kapılardan döndürüldü, bunlara mühendislik eğitimini tamamlamayla ilgili haklar âdeta kısıtlandı. Mutlaka, bunun da önünün açılması ve Yükseköğretim Kurulu tarafından ilgili kurumlarımız uyarılarak ve gerekli, varsa ihtiyaç olan ek bir düzenlemeyle bu kapının onlara açılması gerektiğini düşünüyoruz. Aksi takdirde, bundan sonra, teknoloji fakültelerinin mezun ettiği gençlerimize verilen bu hak, aynı, hemen hemen yüzde 90-95 oranında müfredat eşitliği olduğu hâlde eskiden mezun olmuş ama adı teknoloji fakültesi olmadığı için, fakültesinin adından dolayı bu hakkı alamayan gençlerimiz yine mağdur olmaya devam edeceklerdir.

Bir başka önemli konu; teknik eğitim fakültesi mezunu, teknik öğretmenler, maalesef, özel sektörde mesleğini dahi söyleyemez durumdadır, çok vahimdir Sayın Bakanım bunların durumu. “Ben teknik öğretmenim.” diyemeyecek kadar bu gençlerimiz kendilerini ezilmiş hissetmektedirler, gerek kamuda gerekse özel sektörde bu gençlerimizin önünün açılacağı her türlü düzenlemenin yapılması gerekiyor.

Bu nedenle, bu araştırma önergemizin yüce Meclis tarafından kabulünü ve işleme alınmasını teklif ediyoruz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Işık.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin aleyhinde ilk söz, Van Milletvekili Sayın Burhan Kayatürk’e aittir.

Buyurun Sayın Kayatürk. (AK PARTİ  sıralarından alkışlar)

BURHAN KAYATÜRK (Van) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; teknik ve mesleki eğitimdeki problemlerle alakalı, Milliyetçi Hareket Partisinin verdiği önerge üzerine grubum adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bilgi ve iletişim teknolojisindeki baş döndürücü gelişmelerin etkisi hayatın her alanında hissedilmekle birlikte, değişimin en çok etkilediği alanların başında eğitim gelmektedir. Önceliğimiz, batılı ülkelerin nüfusuna oranla çok daha genç olan nüfusumuza mesleki ve teknik eğitimde gerekli bilgi, beceri ve yetkinliği kazandırmaktır. Bu kapsamda hazırlanan Mesleki ve Teknik Eğitim Strateji Belgesi Eylem Planı (2013-2017), Dokuzuncu Kalkınma Planı, şûra kararları ve hükûmet programları mesleki ve teknik eğitim verilerinin önem ve önceliğini yansıtacak şekilde hazırlanmıştır.

Sayın milletvekilleri, OECD 2010 verilerine bakıldığında, mesleki ve teknik eğitimin öğretim içindeki payında ülkelere göre farklılık görülmektedir. Ortaöğretim düzeyinde mesleki ve teknik eğitim Kanada’da yüzde 5,6; Japonya’da yüzde 22,6; Kore’de yüzde 23,7; Almanya’da yüzde 51,5; Hollanda’da yüzde 67; Avusturya’da yüzde 76,7; İtalya’da yüzde 60; Fransa’da yüzde 44,3’tür; OECD ortalaması yüzde 46, 21 AB ülkesi ortalaması yüzde 52,8’dir. Türkiye’de ise bu oran yüzde 42,9 olarak belirlenmiştir.

Değerli milletvekilleri, 28 Şubatta yerle bir olan ortaöğretimdeki mesleki ve teknik eğitime dikkatinizi çekmek istiyorum. Bakın, 2001-2002 eğitim ve öğretim yılında mesleki ve teknik ortaöğretimin ortaöğretim içindeki payı, açık öğretim öğrencilerini çıkardığımızda 28,9 iken 2011-2012 döneminde yüzde 47,95’e çıkarılmıştır. 2010-2014 Millî Eğitim Bakanlığı Stratejik Planı’nda hedeflediğimiz yüzde 50’lik bir orandır ve bu orana 2012’de yaklaşıldığını görüyoruz.

Değerli milletvekilleri, bu bağlamda, Hükûmetimizin iktidar olduğu dönemde attığı adımları görmenizi burada talep ediyorum. Burada ilk yapılan şey öğretmen atamaları. Millî Eğitim Bakanlığı olarak mesleki ve teknik eğitimde görev alacak öğretmenlerle ilgili çalışmalar devam etmekte olup mevcut durum itibarıyla mesleki ve teknik öğretmenlerin doluluk oranının yüzde 90’ın üzerinde olduğu görülmektedir. 7/8/1997 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan teknik öğretmenler için düzenlenecek mühendislik programının uygulama esas ve usulleriyle ilgili, lise üstü dört yıl sürekli yüksek teknik öğretim suretiyle teknik öğretmen olanların iki yarı yıl eğitim alarak mühendis olmaları sağlanmıştır.

Bununla beraber, iş uzmanlığı noktasında atılan adımlar var. Bu atılan adımlara baktığımızda teknik eğitim fakültesi mezunlarının iş güvenliği uzmanlığı yetkileri yönetmelikle güvence altındadır.

2010 yılında katsayı uygulaması azaltılmış ve 2011 yılında sona ermiştir. Böylece, meslek liseleri ve genel liseler arası puan adaletsizliği ortadan kaldırılmıştır. Doğrusu, bugünkü araştırma önergesinin belki de en önemli şikâyet noktası bu olduğu hâlde bunun AK PARTİ tarafından ortadan kaldırıldığını da hepimizin bilmesi gerekir.

Bir başka adım: Organize sanayi bölgelerinde açılan mesleki ve teknik eğitim okullarında öğrenim gören öğrenciler için 2012-2013 döneminden başlamak üzere Millî Eğitim Bakanlığıyla Maliye Bakanlığı iş birliğine gitmiştir. Burada öğrencilerin bu bölümlerde okumaları için, bu bölüme devam edip organize sanayi bölgesine ve özellikle orta ölçekteki iş yerlerine büyük katkı sağlaması için çok önemli adımlar atılmıştır ve burada öğrenim gören öğrencilerin ciddi manada özendirildiğini, kendilerine her türlü katkının sunulduğunu görüyoruz. Bu bağlamda bugüne kadar 5 tane lise açılmış ve bundan sonra bu liselerin sayısının artırılarak aynı zamanda daha kaliteli hâle getirilmesi için de yine AK PARTİ Hükûmetinin çok büyük çabalarının olduğunu görmekteyiz.

Tabii, biraz önce de ifade ettiğim gibi, belki burada bizim AK PARTİ iktidarı öncesi hükûmetlerin imam-hatip liselerini kapatmak için meslek liselerini kapattığı, bunun sonucunda insanımızın mesleksiz hâle getirildiği de çok açık bir şekilde görülmektedir. Burada her ne kadar maksat        imam-hatip liselerini kapatmak olsa da en büyük darbeyi bütün meslek liselerinin yediğini burada bilmeyen değerli milletvekilimiz ve ekranlarımızda bizi izleyen insanımız yoktur. Burada hepimizin ortak olarak kabul ettiği bir şey var ki bu dönemde meslek liselerine vurulan darbeyle hem orta ölçekteki teknolojinin hem OSB’lerin geri gittiği, buralara insan yetiştirilemediği ve yetiştirilemeyen insanlarla ekonomimizin çok ciddi manada geriye gittiği görülmektedir. Bunun da ortadan kaldırılması için AK PARTİ Hükûmetinin iktidara gelmesi beklenmiş olup ve bugün bu adımla bu adaletsizlik, dolayısıyla bu düzensizlik tamamen ortadan kaldırılmıştır.

Bakın, burada sadece bu teknik ve mesleki eğitim alanında değil, AK PARTİ’nin on yıllık Hükûmeti döneminde Anadolu’da orta ölçekteki iş gruplarının da İstanbul sermayesiyle mücadele edebilir, rekabet edebilir, aynı zamanda Türkiye ekonomisine çok ciddi katkı sunabilir hâle geldiğini görüyoruz. Bugün, birçok insan için Güney Afrika’daki mücadeleden sonra gelen reformun çok büyük bir reform olduğu kabul edilmekte, ki biz de bu anlayışa katılmaktayız. Ancak, Anadolu insanının ortaya koyduğu reform son on yıllık dönemde Anadolu Aslanlarının, Anadolu Kaplanlarının, özellikle AK PARTİ Hükûmetiyle beraber ayağa kalktıklarını ve varlık sebeplerini tam anlamıyla ortaya koyup çok ciddi rekabet ettiklerini görüyoruz.

Bugün, Güney Afrika’daki ekonominin yüzde 85’i, yüzde 8 veya yüzde 10’luk bir grubun elindedir. Bugün, Güney Afrika’da yüzde 40’lık bir işsizlik söz konusu ve bu işsizliğin yüzde 90’ının siyahlardan olduğu kabul edilmekte. Ama, Türkiye bu reformu başarılı bir şekilde götürmüştür. Dolayısıyla, AK PARTİ döneminde bu, mesleki ve teknik eğitim noktasında çok ciddi adımlar atılmıştır.

Böylece, bu araştırma önergesine ihtiyaç olmadığını ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kayatürk.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin lehinde ikinci söz, Balıkesir Milletvekili Sayın Namık Havutça’da.

Buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi grup önerisi üzerinde söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün eğitim sistemine baktığımızda bilimsel olmayan, ırkçı, gerici ve şoven karakterli, ötekini yok sayan, cins ayrımcı, otoriter ve tek tip insan yetiştiren bir yapı olduğunu görüyoruz. Eğitimin bilimsel, çağdaş, laik, genel, halk ve insanlık yararına olması gerekirken, AKP Hükûmetinin politikaları, eğitimin temel amacı olan; kendi yeteneklerini tanıyan, eleştirel düşünen, demokrasiyi özümsemiş, farklılıklara saygılı olan, toplumsal sorumluluk taşıyabilen, estetik değerler kazanmış, emeğin değerini bilen, bilimi toplumun ve insanlığın yararına sunan bireyler yetiştirmekten maalesef uzaktır. Bu söylediğim gerçekliğin en somut göstergesi mesleki eğitim üzerinde açıkça yaşanmaktadır.

Sayın milletvekilleri, bugün, emeği sömüren, çalışanları köleleştiren bu düzenlemeleri yapan AKP Hükûmeti, işçiler, memurlar üzerinde de uyguluyor. Mesleki eğitim alan gençlik, bu emek düşmanlığının da ne yazık ki mağduru. AKP Hükûmeti, torba yasalardan biri olan 6111 sayılı Kanun ile genç ve ucuz emek sömürüsünün önünü tamamen açmıştı. Hükûmet tarafından, mesleki eğitim yaptırılacak işletme sayısının yetersizliği öne sürülerek var olan staj yaptırma yükümlülüğü, 20 ve daha fazla personel çalıştıran işletmelerden, 20’den az işçi çalıştıran ve Türkiye’deki toplam işletmelerin önemli bir bölümünü kapsayacak şekilde genişletilmiştir. AKP Hükûmeti bu düzenleme ile meslek liseleri öğrencilerinin staj yapma olanaklarını artırdığını iddia etse de yaptığı diğer düzenlemelerle, özellikle, staj ücreti bakımından, stajyerlere yasa öncesinde brüt asgari ücretin üçte 2’si ödeniyorken yapılan değişikliklerle stajyerlerin asgari ücretin net tutarının üçte 1’i ücret almalarını öngördü.

Diğer yandan, meslek liselerinde öğrenciler son sınıfta iki gün okula, üç gün ise alanlardaki işletmelere staja gitmektedirler. Kanun değişikliğiyle stajyerleri daha fazla ve daha ucuza çalıştırma imkânı sağlanmıştır. Ucuz iş gücü olarak görülen gençler, işçilerin yerine, kendi alanları olmayan konularda çok uzun saatler çalıştırılarak eskiye kıyasla çok daha ucuz emek sömürüsü yaşanması sağlanmıştır. AKP Hükûmeti, tek amacı eğitim alarak bir meslek edinmek ve hayatını güvenceli bir işle idame ettirmek olan gençlerimizin emeklerinin sömürülmesine izin vermekten artık vazgeçmelidir.

Değerli milletvekilleri, bakın, bugün, AKP Hükûmetinin uygulamaya koyduğu 4+4+4 kesintili eğitim sistemiyle birlikte, çalışan çocuklar sayısı korkunç derecede artmaya başladı. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimden sonra çocuk işçi sayısı azalmıştı ama bugün 1 milyon 700 bin olan çocuk işçi sayısı yarıya inmiştir. Geçen yıl uygulamaya konulan bu sistemle, yani sizin yeni icat ettiğiniz bu sistemle özellikle dar gelirli, yoksul ailelerin çocukları temel eğitimden sonra -verildikleri meslek liseleri- çıraklık eğitimi kisvesi altında organize sanayi bölgelerinde stajyer işçi olarak çalışmaya başladılar, oraya yönlendirildiler. “Bunda ne var?” diyebilirsiniz. “Çocuk iş sahibi oluyor ve bunu uygulamalı öğreniyor.” diyebilirsiniz. Ama gelin görün ki madalyonun bir de öbür yüzü var. Tezgâh başında stajyer değil çırak olarak çalıştırılan çocuklar ve bunu yasal bir zorunluluk olarak yaptıran AKP Hükûmeti, hiçbir denetim olmayan imalathanelerde, tehlikeli iş kollarında çocuklarımızın ölümüne seyirci kalmaktadır.

Bakın, Ahmet Yıldız 13 yaşındaydı. 14 Martta Adana’da okul harçlığını çıkarmak için çalıştığı fabrikada pres makinesine sıkışarak öldü,

Serkan Altunay okula gidemiyordu. 16 yaşında inşaatta çalışırken düşerek öldü.

Muharrem Ceylan 16 yaşındaydı, tersanede çalışıyordu. Elektrik akımına kapıldı, can verdi.

Hakan Oğuz, 18 yaşında fabrikada hayatını kaybetti.

Metin Turan tersanede çalışıyordu, 19’undaydı.

Sadece geçen yıl 38 evladımız, çocuk hayatını kaybetti. Bunların sorumlusu sizsiniz.

Sayın milletvekilleri, TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de 893 bin çocuk çalışıyor, işlerde çalışan çocukların büyük bir çoğunluğu okula gidemiyor. Nüfusun yüzde 20,6’sını oluşturan 6-17 yaş grubundaki 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bini çalışıyor. Şimdi, DİSK-AR’ın raporuna göre istihdam içinde değerlendirilmeyen, ev işlerinde çalışan 5-17 yaş arası toplam çocuk sayısı 2006 yılında 6 milyon 540 iken, 2012’de 7 milyon 503 bine yükselmiş, böylelikle istihdama katılan ve ev işinde çalışanlar dâhil olduğu hâlde toplam çalışan çocuk sayısı 8 milyon 397 bin rakamına ulaşılmış. İnanılmaz değil mi? Evet, Türkiye bir çocuk işçi emek cennetine dönüşmüş. Bugün, 4+4 sistemiyle bu rakamlara ulaşıldı ve Sayın Bakan sayenizde Türkiye çocukların açıkça sömürüldüğü, ölüme terk edildiği bir ülke hâline geldi. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, meslek eğitiminde yaşanan sorunların çözüm önerilerini Cumhuriyet Halk Partisi olarak her seferinde dile getiriyoruz. Ne diyoruz? Eğitim sistemlerinin temel amacı, o ülkenin nitelikli insan gücünü yetiştirmek ve yurttaşlarına vatandaşlık eğitimi vermektir. Bunu gerçekleştirmek için her eğitim sistemi yetiştireceği insan modelini, sahip olduğu eğitim felsefesi ve insan gücü politikası ışığında saptayarak eğitimin etkinliklerini bu amaca göre düzenlemektedir. Bunun için iki yıllık akademik lise ve iki yıllık mesleki liseler kurulsun diyoruz ve akademik veya mesleki liselerde verilen eğitim bu derece yönlendirmeler sonucu gençlerimizin yaklaşık üçte 1’i üniversitelere, diğerleri ise meslek yüksekokullarına yönlendirilerek Türkiye’de eğitim sisteminin temel sorunu çözülecektir.

Bugün, bu çarpık eğitim sayesinde 100 bini aşan atanamayan öğretmenlerimiz var. Bunun planlaması, Sayın Başbakanın ifade ettiği gibi, Sayın Bakanın “Biz, her eğitim fakültesini bitireni öğretmen yapmak zorunda değiliz.” demek değildir. Bu ülkenin Başbakanının ve Millî Eğitim Bakanının sorunu, onu planlamak ve gençlerimizi iş ve aş sahibi yapmaktır. Sayın Başbakan atanamayan öğretmenlere “Gidin, kendinize iş bulun.” demek durumunda değildir, dememelidir. Ama ne yazık ki, eğitim hakkı Türkiye’de parası olana eğitim, parası olmayana eğitim olarak kabul edilmektedir yani AKP eğitim alanını da tam bir ticaret ve rant alanı olarak görmektedir. Hatta, bakın, AKP hükûmetleri döneminde en fazla değişen bakanlık Millî Eğitim Bakanlığıdır. Neden? Çünkü AKP Hükûmetinin eğitim politikaları konusunda kafası net değil, ne yapacağına bir türlü karar veremiyor. Öğretmenler… “Demokratik eğitim” diye yola çıkıldı. Bugün, Türkiye tarihinde eğitimde en gerici, en baskıcı dönem yaşanmaktadır. Eğitim sendikalarımız, bırakın hak taleplerini var olan taleplerini bile koruyamama noktasındadır. Eğitimin karar mekanizmasına ne sağdan ne soldan hiçbir sendikamızın görüşü alınmamaktadır. Türkiye’de eğitimin demokratikleşmesi asla ve asla… Bu Hükûmet döneminde çalışanların hakları bakımından, sosyal ve özlük hakları bakımından, çalışma koşulları bakımından öğretmenler tam bir kâbus dönemi yaşamaktadır. Bugün bakın millî eğitime, caddelere, öğretmenlere sorun. Sayın Bakan, öğretmen sendikalarını çağırdınız mı, onlarla beraber oturdunuz mu? Bu eğitim sistemiyle, 4+4’le Türkiye’yi nereye getirdiniz? Bugün, okullarımız, hangisi ortaokul olacak, hangisi ilkokul olacak, tam bir karmaşa durumundadır; velilerimiz, çocuklarımız perişan durumdadır. Bunları görmüyor musunuz, bunları konuşmuyor musunuz?

Sayın Bakan, bir zamanlar bir Millî Eğitim Bakanı “Şu çocuklar olmasaydı ben Millî Eğitimi ne güzel, iyi yönetirdim.” diyerek tarihe geçti. Siz de gelin, öğretmenlerin ve çocukların sesini dinleyerek, attığınız adımların yanlışlığını görerek, Türkiye’de ulusal birliği, ulusal bütünlüğü, kardeşliği, hoşgörüyü, barışı ve gerçek bir demokratik eğitimi sağlayacak adımları atmak için artık çok geç kalmadan bunu yapalım, Türkiye'nin millî eğitim politikasını ortak çıkarlar doğrultusunda belirleyelim diyorum ve yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Havutça.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin aleyhinde Ankara Milletvekili Sayın Nurdan Şanlı.

Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

NURDAN ŞANLI (Ankara) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisinin mesleki ve teknik eğitimin sorunlarının araştırılarak gereken önlemlerin alınması amacıyla vermiş olduğu grup önerisi üzerinde söz almış bulunuyorum ve Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

İktidara geldiğimiz günden başlayarak genelde eğitimi, özelde ise mesleki ve teknik eğitimi ülkemizin kalkınması ve gelişmesinin en temel unsuru olarak kabul ettik. Bu kapsamda, mesleki ve teknik eğitimin sektörün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılması için çalışmalar gerçekleştirdik ve bu, tüm kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve özel sektör iş birliği içerisinde yürütüldü. Bu projelerden Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi 2002-2007 yılları arasında gerçekleştirildi. Mesleki eğitimin yeniden yapılandırılması konusunda önemli kriter ve basamak oluşturularak bir dizi politika belgesinin hazırlanması sağlanmış oldu. Projenin en önemli çıktılarından biri de Mesleki Yeterlilik Kurumunun kurulmasına katkı olmuştur. Ve yine, 2002-2007 yıllarını kapsayan Mesleki ve Teknik Eğitimin Modernizasyonu Projesi, 2008-2010 yılları arasında gerçekleştirilen İnsan Kaynaklarının Mesleki Eğitim Yoluyla Geliştirilmesi Projesi, son olarak da 2006 yılında hayata geçen ve hâlen sürdürülmekte olan Ortaöğretim Projesi ile Bakanlığımızca devredilen meslek liselerinin klasik programları yerine iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına duyarlı, esnek ve yeterliliğe dayalı yeni eğitim programları hazırlanarak uygulamaya konulmuştur. Bunun yanında havacılık, tarım, sağlık, adalet gibi mesleki eğitim oranlarının donatımı sağlanmış ve 13 yaş ve üstü tüm bireylere rehberlik etmeyi amaçlayan web tabanlı Ulusal Mesleki Bilgi Sistemi kurulmuştur. Ve böylece son on yılda hem mesleki eğitimde okullaşma oranlarının artırılması hem de mesleki eğitimin niteliğinin yükseltilmesi gibi son derece önemli adımlar atılmıştır.

Mesleki ve teknik okul yapım bütçesine baktığımızda, 2009 yılında 57 milyon Türk lirası iken 2010 yılında bu 118 milyon TL’ye, 2011 yılı bütçesinde 132 milyona, 2012 yılında ise 282 milyon 900 bine yükseltilmiştir.

Türkiye'nin en önemli ve öncelikli gündem maddesi olan işsizliğin azaltılması ve nitelikli eleman ihtiyaçlarının karşılanması için tüm kurumlarımız seferber edilmiş durumdadır ve bu kapsamda 2011 yılında başlatılan Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri Projesi’yle TOBB ve İŞKUR iş birliğinde genel bütçeden finanse edilen 119,3 milyon TL kaynakla 1 milyon gencimizin beş yıl süreyle mesleki eğitim alması amaçlanmaktadır.

4+4+4 yasası sonrası ilk yıl değerlendirilmesine bakacak olursak, yasayla, mesleki eğitim veren okulların önündeki katsayı engeli tamamen kaldırılmıştır ve 4+4+4 yasası ile mesleki eğitimin payı lise 1’inci sınıflarda yüzde 50,53’ten yüzde 57,74’e çıkarılmıştır ve 2012 yılında liseyi bitiren öğrencilerin yüzde 46,6’sının meslek lisesi mezunu, 2004 yılında liseyi bitiren öğrencilerin yüzde 33,9’unun meslek lisesi mezunu olduğu görülmektedir.

Yine, öğrencilerin okul ve işletmelerdeki eğitimlerine şöyle bir baktığımızda, meslek lisesi ve Anadolu meslek lisesi 12’nci sınıf öğrencileri haftada üç gün işletmelerde beceri eğitimi almaktadır. Teknik lise ve Anadolu teknik lisesi 11’inci ve 12’nci sınıf öğrencileri yaz dönemlerinde işletmelerde toplam üç yüz saat staj yapmaktadır. Otelcilik ve turizm meslek lisesi öğrencileri nisan-ekim ayları arasında işletmelerde altı ay süreyle yoğunlaştırılmış beceri eğitimi almaktadır. Sağlık meslek lisesi 11’inci ve 12’nci sınıf öğrencileri haftada iki gün işletmelerde beceri eğitimi almakta ve yüz altmış saatlik staj eğitimi yapmaktadır. Öğrencilerin toplam eğitimde işletmelerde yapılan eğitim payı ortalama yüzde 35’tir.

Değerli milletvekilleri, görüldüğü üzere, araştırma önergesi verilen konuyla ilgili çalışmalar iktidarımızla başlamış ve devam  etmektedir. İktidara gelmemizle birlikte bu çalışmaların devam etmekte olduğunun altını bir kez daha çizmek istiyorum, çünkü mesleki ve teknik eğitim ülkemiz için gerçekten önem arz etmektedir. Ancak bugün gündemimizin belli olması nedeniyle Milliyetçi Hareket Partisinin vermiş olduğu önerinin aleyhinde olduğumuzu ifade eder, saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ederim Sayın Şanlı.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutup, işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

 

3.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 26 milletvekili tarafından Uludere katliamının tekrar incelenmesi ve faillerinin araştırılarak yargı karşısına çıkarılması amacıyla 29/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

                                                                  30/05/2013

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun, 30/05/2013 Perşembe günü (Bugün) yaptığı toplantısında siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından,  grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.          

 

                                                                  Mehmet Akif Hamzaçebi

                                                                          İstanbul

                                                                  Grup Başkan Vekili

Öneri:

İstanbul Milletvekili M. Sezgin Tanrıkulu ve 26 milletvekili tarafından 29/05/2013 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına “Uludere katliamının tekrar incelenmesi ve faillerinin araştırılarak yargı karşısına çıkarılması” amacıyla verilmiş olan Meclis araştırma önergesinin (936 sıra nolu) Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 30/05/2013 Perşembe günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN –  Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin lehinde ilk söz, İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Sezgin Tanrıkulu’na aittir.

Buyurun Sayın Tanrıkulu. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, hafızanızın tazelenmesi açısından ve başka bir gerçekle bugün de tekrar yüzleşmeniz açısından hatırlatmak istiyorum: 28 Aralık 2011 tarihinde Şırnak’ın Uludere ilçesi Roboski köyünde 34 yurttaşımız katledildiler, hatırlıyor musunuz?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Devam edin.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Hatırlıyor musunuz?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Gayet iyi.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Evet.

Değerli arkadaşlar, yok, biraz, belki, yani vicdanınız, sağduyunuz yerine gelir de biraz sonra, yine, Uludere’ye… Bütün Türkiye’ye ellerinizi göstereceğiz çünkü o fotoğrafları çekiyoruz. Göstereceğiz kimler gerçekten, gerçekten yana, kimler adaletten yana, kimler hakikatten yana, kimler demokrasiden yana ve kimler gerçek barıştan yana? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Herkes görevini yaptı, herkes görevini yaptı.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – O yüzden… biraz sonra göstereceğiz, biraz sonra göstereceğiz. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Hiç, o yüzden de… Göstereceğiz biraz sonra.(AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Değerli arkadaşlar, 28’inde bu oldu, 29’unda oradaydık, ayın 3’ünde yani 3 Ocak 2012 tarihinde Mecliste İnsan Hakları Komisyonuna -örneği burada- alt komisyon kurulması noktasında önerge verdik. Aynı gün -örneği burada- Meclis Başkanlığına Meclis araştırma komisyonu kurulması noktasında önerge verdik. Ne oldu? Mecliste bir araştırma komisyonu kurulamadı ama bizim önerimizle Mecliste İnsan Hakları Komisyonu altında bir alt komisyon kuruldu.

Bu alt komisyon on beş ay boyunca, bütün muhalefet partilerinin çabalarına rağmen, bir türlü, Başbakanın talimatıyla, Uludere, Roboski katliamının üzerine gidemedi, on beş ay boyunca gidemedi. Raporunu açıklayacaktı, martta açıklayacaktı, mayısta açıklayacaktı, aralıkta açıklayacaktı, açıklayamadı, hiçbir biçimde açıklayamadı. En son mart ayında bu Meclis çatısı altında hiç olmamış bir biçimde, gizli bir biçimde, rapor üyelere dağıtılmadan toplantı yapıldı, alt komisyon  raporu okundu Komisyonda ve ondan sonra da üyeler ancak bu şekilde kendi eleştirilerini söylemek durumunda kaldılar ve maalesef, maalesef Adalet ve Kalkınma Partisi üyelerinin elleriyle, 10 üyenin eliyle bu rapor, olayı aydınlatmayan, olayın üzerine gitmeyen ve sorunlarını ortaya çıkarmaktan uzak bu rapor kabul edildi.

Şimdi ortada bir rapor var mı gerçekten? Sizce var mı ortada bir rapor? Soruyorum sizlere: Var mı bir rapor?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Biraz sonra açıklayacak arkadaş. 

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Ama bizim, bakın, ama bizim ömür boyu sizin gözlerinize bakacak, ömür boyu sizin gözlerinize bakacak raporumuz var, muhalefet şerhimiz var. Buradaki 34 yurttaşımızın gözü sizin gözlerinizde olacak, bütün ömrünüz boyunca olacak, bütün ömrünüz boyunca.

10 arkadaşımız orada el kaldırmıştı, şimdi bütün Genel Kurul yine el kaldıracak ve siz de el kaldıracaksınız. Göreceğiz, gerçekten kimler vicdanen, ahlaken, adalet açısından ve demokrasi açısından Türkiye'nin bu karanlık olayını araştırma noktasında gerçek bir irade ortaya koyacaklar?

Değerli arkadaşlar, bunlara bakacağız. Ne oldu? Hatırlayalım, gerçekten hatırlayalım. Olayı bir trafik kazası gibi gördünüz, bir iş kazası gibi gördünüz. Adalet ve Kalkınma Partisinin sözcüsü daha ilk açıklamasında “İş kazası olmuştur.” gibi bir edayla konuştu. Başbakan, başkasının tavuğu ölse özür dilerdi ama 34 yurttaşımızın ölümüyle ilgili olarak “Özür dilenecek bir olay değildir.” dedi. Hükümet sözcüsü, bu vahim katliamla ilgili olarak “Ortada özür dilenecek mahiyette bir olay yoktur.” dedi. Sabık İçişleri Bakanı aynen şu sözleri söyledi: “Figürandılar.” dedi gençler için, figüran, bu lafı kullandı, “Özür dilemeyiz.” dedi bu yurttaşlarımızdan. Sözcülerinizin tümü bu lafları kullandı, hatırlayın. Ve Meclis araştırma alt komisyonu da bunları bir talimat saydı kendisine, bizim bütün istemlerimize rağmen, arkadaşlarımızın bütün istemlerine rağmen hiçbir konuda adım atmadı, sormadı, gelenle yetindi ve ileride Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığının yetkisizlik kararına gerekçe olacak Genelkurmay Başkanlığının raporunu esas alarak bir rapor aldı ve bu olayı akladı. Hiç kimsenin üzerine gitmedi. Peki biz, daha bu dönemde hepsini araştırabiliriz. Daha bu dönemde ortaya çıkan bu olayla ilgili olarak hiçbir şey yapmayacağız, elimizi kımıldatmayacağız ve sizler barıştan yana olacaksınız, bizler barışa karşı olacağız.

Değerli arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi kurumsal kimliğiyle, 1 milyon üyesiyle ve 12 Haziranda kendisine oy vermiş 11 milyon seçmeniyle Türkiye’de barıştan, Türkiye’de kardeşlikten, Türkiye’de mutabakattan yanadır. Cumhuriyet Halk Partisi çatışmaya da karşıdır, ölümlere de karşıdır ama biz, aynı zamanda Sayın Başbakana güvenmek zorunda değiliz. Sayın Başbakanın bu kürsülerde yedi ay önce, sekiz ay önce Kürtlere ne söylediğini biliyoruz, “Zerdüşt” demedi mi? “Zerdüşt” demedi mi bütün Kürtleri aşağılayarak? Sayın Başbakan demedi mi? Demedi mi Sayın Başbakan?  (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Öyle bir şey söylemedi, çarpıtıyorsun. Öyle bir şey demedi.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Aşağılamadı mı hepsini? Sayın Başbakan değil miydi burada idam isteyen, elinde iple dolaşan? Sayın Başbakan, değil miydi dokunulmazlıkları kaldırmak isteyen? Şimdi Sayın Başbakan barıştan yana oldu, biz barışın karşısında olduk. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Siz de sözde barıştan yanasınız.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Arkadaşlar bakın, değerli arkadaşlar bakın, burada demokrasi ve özgürlük bildirgemiz var. Geçen hafta salı günü, bu hafta salı günü yüzde 3 barajı getirdik. Bugün de burada on dördüncü sırada olan “Uludere’nin hesabını soralım”ı getiriyoruz. Hepsini getireceğiz, oylarınızı ve ellerinizi kayıt altına alacağız, ellerinizi. Sizler, bir taraftan ceza vermediniz ama diğer taraftan failleri ortaya çıkarmadınız ama diğer taraftan ne yaptınız biliyor musunuz, diğer taraftan ne yaptınız? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Genel Başkan Yardımcısı anlatsın size barışı.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Onu sen benim külahıma anlat, külahıma! (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Senin uzun pantolona geçtiğin anda, ben kısa pantolona geçtim. Sen onu külahıma anlat! (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen, Grup Başkan Vekiliniz cevaplar canım, karşılıklı atışmayın.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Genel Başkan Yardımcısı, o da senin gibi Genel Başkan Yardımcısı, ona sor, anlatsın! Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç Hanım kendi anlatsın, ondan öğrenin. Barışı anlatır size. Niye istifasını istediniz?

ALAATTİN YÜKSEL (İzmir) – Sus, dinle!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Bakın, Isparta’da 80 öğrenci kınama cezası aldı Uludere’yi kınadığı için. Bakın, okuyacağım isimlerini, kayıtlara geçsin: Aydın’ın Ortaklar beldesinde, katliamdan iki gün sonra gerçekleştirilen protestoya katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınan Muhammet Kızılay’a yirmi yıla değil yirmi yıl -sizin yargınız verdi- Ahmet Batur’a otuz yedi yıla değil, otuz yedi yıl; Erdin Baran’a otuz yedi yıla değil, otuz yedi buçuk yıl; Ramazan Atabey’e otuz yedi yıla değil, otuz yedi yıl; Osman Tekin’e ve Hüseyin Kurt’a da on dokuz yıla değil on dokuz yıl sizin yargınız ceza verdi. Niye verdi? Uludere Roboski’ye karşı çıktıkları için. Katiller dolaşacak, Başbakan siyasi sorumluluk üstlenmeyecek ama öğrencilere, ama protesto edenlere yirmi yıl, otuz yıl, otuz yedi yıl sizin yargınız ceza verecek. Nerede adalet? Bununla mı barış bulacağız? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Gelin, beraber, gerçek barışı özgürlükle, demokrasiyle, adaletle, burada güvence altına alalım, biz varız. Ama biz hile ve desiseye yokuz, biz kapalı kapılar ardında konuşmaya yokuz. Burada konuşalım, şeffafça konuşalım, hileyle ve desiseyle değil, yapalım, açıkça konuşalım. Gelin, size imkân sunuyoruz, Uludere’yi kapattınız, gelin, burada bir daha açalım.

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – Nereden çıkarıyorsun?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Bu, sizin için bir imkândır. Uludere’de kuyunun dibine düştünüz, şimdi size ip atıyoruz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Gelin, beraber çıkaralım ve demokrasi ve barışı yurttaşlarımızın gönlünde yeniden inşa edelim. Bu fırsatı size veriyoruz. Uludere konusunda, Roboski konusunda ve diğer katliamlar konusunda bu fırsatı Ana Muhalefet Partisi olarak size veriyoruz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Yarın imzayı geri çekersen ne yapacağız?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Gelin, burada bugün komisyonu kuralım, beraber yeniden sizin ortaya çıkarmadığınız bu failleri, sorumluları ortaya çıkaralım. Yoksa yeriniz uluslararası ceza mahkemesidir. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Ya imzayı geri çekersen ne yapacağız?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Size söylüyorum: Carlson gibi bir savcı çıkacak ve gıyabi tutuklama kararı çıkaracak, hiç kaçışınız yok. Eğer, burada gerçekleri ortaya çıkarmıyorsanız, yargıyı engelliyorsanız, bir savcı çıkacak ve uluslararası ceza mahkemesinde bu olayın sorumluları yargılanacak çünkü siyasi sorumluluk Başbakandadır ve Hükûmettedir.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tanrıkulu.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – İmzanı geri çektin sen.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU  (Devamla) – Hile ve desiselere boyun eğmeyiz.

ÜNAL KACIR (İstanbul) -  İmzanı çektin, buradan kaçtın…

BAŞKAN – Çok teşekkür ederim Sayın Tanrıkulu.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU  (Devamla) – Hile ve desiselere boyun eğmeyiz.

BAŞKAN – Teşekkür ederim, sağ olun.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – İmzanı çektin…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Bir saniye, ben size söz vereceğim de…

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Kayıp oldun sen, yoktun buralarda. Nereden geldin?

BAŞKAN - Buyurun. (AKP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sataşmadan, değil mi?

BAŞKAN – Sataşmadan söz verdim, Grubunuza sataşmadan. 

Buyurun.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sebebini sormadınız efendim, niye söz verdiniz?

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında AK PARTİ Grup Başkanına ve AK PARTİ Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bir kere, burada konuşma yapan hatibin, Sayın Başbakanın defalarca söylediği, yanlış anlamaya hiç müsait olmayan bir şeyi farklı bir şekilde ifade etmesini yadırgıyorum, hayretle de dinliyorum. Hem Sayın Başbakan yaptığı konuşmalarda hem de AK PARTİ temsilcileri bu kürsüde açık ve net söylüyor: Kürtlere hiçbir zaman “Zerdüşt” ifadesi AK PARTİ sıralarından bir milletvekili tarafından ya da Sayın Başbakan tarafından kullanılmamıştır. Kürtlerin Zerdüşt olduğuyla ilgili ifade, PKK terör örgütünün yöneticileri ve önderleri tarafından geçmişte Kürtlerin dininin Zerdüşt olduğuyla ilgili ve İslam dininin…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU  (İstanbul) – Zerdüştlük bir inançtır, ona hakaret edemezsiniz. Dinî bir inançtır.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Dinle, bir dakika!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Kürtlerin birtakım inançlarına saygı duymayabilirsiniz ama nefret söylemi yaratamazsınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – …Kürtlerin inançlarıyla paralel olmadığını ifade etmeye çalışan…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Nefret söylemi yaratamazsınız!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – …Müslüman Kürt kardeşlerimizi farklı bir yöne doğru çevirmeye çalışan…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Zerdüştlük bir inançtır, bir  nefret söylemi yaratamazsınız!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – … PKK terör örgütünün yöneticilerinin, o Kürt vatandaşlarımıza karşı farklı bir şekilde ortaya koydukları düşünceyi bertaraf etmek adına yapmıştır.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Bu bir inançtır, inanç. Bunun bir inanç olduğunu kabul edin.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Bakın, terör örgütünün temsilcileri Kürtlerin esas dininin Zerdüşt olduğunu ifade etmek, ateistliği ön plana çıkarmak için yaptığı süreçte, Sayın Başbakan buna şiddetle itiraz etmiştir, Kürtlerin dininin İslamiyet’in gelişmesinde çok önemli katkılarının da olduğunu da ifade etmiştir.

Siz burada konuşurken lafın şehvetine kapılıp nereye gittiğinin farkında değilsiniz. Eski bir baro başkanısınız.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Ben farkındayım, farkındayım, siz farkında değilsiniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – “Sizin yargınız.” diye ifade etmek şuur altında eskiden yargının kimlerin güdümünde olduğunun en açık delili ve göstergesidir. (AK PARTİ sıralarından ‘Bravo’ sesleri ve alkışlar) Siz, attığınız imzanın arkasında duramayan, birlikte verdiğimiz önergeyi zorla getirip 24 milletvekili arkadaşınızın imzasının arkasında duramayan bir milletvekilisiniz. Bu önergeyi kabul ettiğimizde imzanızın arkasında durup duramayacağınız da belli değil.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Belli değil, belli değil, geri çekebilir.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

İSMAİL AYDIN (Bursa) – İmzanın arkasında olduğunu mu söyleyeceksin?

 

2.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Ben, bizim bir büyüğümüzün söylediği gibi, hile ve desiselere boyun eğmedim, eğmeyeceğim; sizin hile ve desiselerinize de boyun eğmem, bunu bu şekilde bilin.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Senin önergen öneri miydi? Senin önergen öneri miydi?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Evet, ben, baro başkanlığı döneminde de şimdi de, bakın, o zaman da karşıydım yargının bu vesayetçi düzeyine şimdi de sizin vesayetinize girdi, ona da karşıyım. Siz karşı çıkıyor musunuz? Ben sizin haklarınızı sonuna kadar savundum baro başkanıyken, şimdi siz savunuyor musunuz?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Biz herkesin hakkını savunuyoruz, 76 milyonun hakkını savunuyoruz.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Böyle demokratlık olmaz, olmaz böyle demokratlık. O zaman da yanlıştı, şimdi de yanlış; o yanlışa o zaman da karşı çıktık, şimdi de siz karşı çıkın. Yargı sizin egemenliğinize girdi ve şimdi karşı çıkmıyorsunuz.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Ne demek “Yargı egemenliğinize girdi.”

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Nerde yargı bizim emrimize girdi, AK PARTİ’yi kapatmaya kim uğraştı?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Bir de şunu size soracağım ya, Zerdüştlük bir inançtır, Zerdüştlük bir inançtır. 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – AK PARTİ’yi kapatmaya kim uğraştı?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Bir inancı aşağılayamazsınız, tek bir insan bile inansa o inancı aşağılayamazsınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – AK PARTİ’yi kapatmak için belgeleri taşıyan kim?

BAŞKAN – Sayın Elitaş, lütfen!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Bunu, Başbakan da olsa aşağılayamaz, hiç kimse bir inancı aşağılayamaz. İnançlar üzerinden kutuplaşma yaratamazsınız ve nefret söylemi yaratamazsınız, ben yaratanı da kınıyorum başta Başbakan olmak üzere.

Teşekkür ederim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Şimdi bir saniye.

Sayın Hamzaçebi…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Elitaş konuşmasında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun Sayın Sezgin Tanrıkulu’na ilişkin olarak, onun imzasının olduğu önergeyi geri çekmesiyle ilgili olarak yapmış olduğu değerlendirmeyle…

BAŞKAN – Buyurun.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – “Önergeyi dört saat sonra vereceğim.” dedin ama vermedin daha.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Karayip korsanları önergemizin üstüne atlamıştı da önergemizi korsanlardan koruduk.

BAŞKAN – Buyurun.

3.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Evet, siyasette insan bir laf ederse, bu, kayıtlara geçer. Gün gelir, devran döner bu kayıtlar ortaya çıkarılır, konulur.

Şimdi, Zerdüştlük de bir inançtır. Her inanca saygı gösterilir, herkesin inancı kendisine. Ama Sayın Başbakan inanç konusunu siyaset malzemesi yaptığı için sürekli hata yapıyor, sürekli tökezliyor bu konularda.

Şimdi, Sayın Elitaş bir açıklama yaptı “Terör örgütü üyeleriyle ilgili Sayın Başbakan ‘Bunlar Zerdüşt’tür.’ dedi.” diyor.

Şimdi, ben Sayın Başbakanın Diyarbakır’da yapmış olduğu konuşmayı sizlere okuyorum. 1 Haziran 2011…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Elitaş yalan söylemez ama! Benim tanıdığım  Elitaş yalan söylemez.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Diyor ki, BDP’lilere hitaben söylüyor, teröristlere, terör örgütü üyelerine hitaben söylemiyor: “Siz zaten açıklamışsınız. Ne diyorsunuz? Kürtlerin dini Zerdüştlüktür…”

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Gazete haberi ama!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) –   “… Bunu onlar söylüyor. Bunlara göre Apo peygamberdir. Bunu da ilan ediyorlar.” Evet, Sayın Tayyip Erdoğan’ın, işte…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İşte “Onlara göre” diyor zaten. Bunda ne var? Doğru…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) –   Doğru, evet doğru. Yani şimdi hem Sayın Başbakan Kürtlere “Bunlar Zerdüşt’tür.” diyecek hem de onun sözcüsü buraya çıkacak “Hayır, Sayın Başbakan böyle söylemedi.” diyecek.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Nereden okuyorsun bunları?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) –   Evet, Halep oradaysa arşın burada.

Ben Sayın Başbakana ve AKP Grubuna şunu tavsiye ederim. Aslında Sayın Başbakana tavsiye ederim, gruba tavsiye etmem yanlış olur bunu Sayın Başbakan yapıyor. Sürekli dinî konularla uğraşıyor. Bıraksın Sayın Başbakan bunu, gerçeklere dönsün.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Hayır, öyle bir şey yok!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) –  En son Suriye, Reyhanlı’da ölen vatandaşlarla ilgili dedi ki: “Bunu gerçekleştiren teröristler cehennemde yanacaktır.“ Ahrete havale ediyor, çaresizim diyor. Geçen sene Gaziantep’te ölen 8 vatandaşımız için de demişti: “Bunu yapanlar ahrette hesabını verecektir.” diye.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) –   Sayın Başbakan bu dünyaya gel de görevini hatırla, gereğini yap. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elitaş.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, ben de söz alacağım.

BAŞKAN – Sıraya sıraya… Yani grup başkan vekilleri önce, aldık sıraya tamam…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, Sayın Hamzaçebi Sayın Başbakanımızın hazirandaki yaptığı konuşmayla ilgili yanıltıcı bilgi verdi…

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – “Aynen kabul ediyorum.” dedi.

BAŞKAN – Buyurun.

 

4.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Hamzaçebi İnternet’ten Sayın Başbakanın 1 Haziran tarihindeki yaptığı konuşmayı okudu. Baş cümlede öyle geçiyor. Bakın diyor BDP’lilere hitap ederek: “Sizin zaten Kürtlere tavsiyeniz…” BDP’lilerin söylediğini söylüyor.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Hangi BDP’li söylüyor?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Diyor ki: “Sizin Kürtlere tavsiyeniz, bizim inancımız İslam değil, bizim dinimiz aslında Zerdüştlüktür.” Hatta diyor ki: “BDP’liler öyle bir noktaya gelmişler ki, PKK’lılar, Kandildekiler öyle bir noktaya gelmişler ki Apo’yu peygamber ilan etme acziyetine, yanlışlığına düşmüşler.”

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Yani, siz onları peygamber ilan etmek için mi müzakere yürütüyorsunuz?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Sayın Başbakanın söylediği bu. Yoksa Sayın Başbakan Kürt vatandaşlarımızın Zerdüşt olduğuyla ilgili değil, az önce söylediğim gibi BDP’lilerin…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Aynen öyle, “Kürtlerin dini Zerdüştlüktür.” diyor Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Sayın Hamzaçebi, siz okuduğunu anlayan bir arkadaşsınız diye biliyorum ben.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Yok yok, hiç olmuyor, olmuyor, cümleler burada.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Biz sizinle… Yani, şu anda Grup Başkan Vekili olduktan sonra okuduğunuzu anlayamadığınız bir noktaya geldiyseniz üzülüyorum.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Siz de anlamıştınız Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Açıkçası Sayın Başbakanın söylediği, BDP’lilerin Kürtlerin diniyle ilgili bir tanımlamayı kamuoyuyla paylaşmış, Apo’nun peygamber ilan edilmesini eleştirmiştir. Bizim Kürt vatandaşlarımızın İslam hassasiyetleri çok yüksek seviyededir. Bunu kimse tartışmaz, tartışmaya da açmamız mümkün değil zaten.

Bakın, değerli arkadaşlar, siyasette söz önemlidir. İmza da bunun altının en pekiştiği noktadır. Sayın Tanrıkulu, 24 milletvekiliyle verdiği araştırma komisyonu kurulmasıyla ilgili önergede, bizim de uygun gördüğümüz araştırma komisyonu kurulmasıyla ilgili önergede ne hikmetse birdenbire imzasını geri çekti.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Yani, Sayın Başbakan Amerika’ya giderken “Cenevre olmaz.” dedi; gelince “Cenevre olur.” dedi. Şimdi, nasıl olacak bu?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Şimdi, onun daha hâlâ ezikliği içerisinde kalkıp burada Sayın Başbakanı kınamaya ve Sayın AK PARTİ Grubunu farklı yöne çekmeye hakkınız da yok, haddiniz de yok. Önce imzanızın arkasında duracaksınız çünkü söz senettir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Mustafa, kendin önerge vermiyorsun da bizim önergeye gelip imza atıyorsun.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Tanrıkulu, yok; şimdi sırada Sayın Baluken var.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, ben de alacağım.

BAŞKAN - Bir şey demiyorum canım. Yani sırayla gidiyoruz.

Buyurun.

 

5.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında Barış ve Demokrasi Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şimdi burada Sayın Elitaş konuşurken Başbakanın BDP’lilerin bu düşüncede olduğunu ve bunu söylediklerini ima etti. Bunun doğru olmadığını zaten sanırım AK PARTİ Grubundan büyük bir çoğunluk milletvekili de biliyor ki Başbakan da o yaptığı yanlıştan geri adım attı.

SIRRI SAKIK (Muş) – Özür diledi, özür.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Sayın Elitaş hâlâ tasfiye konseptinin dilinde ve politikasında kalmış durumda. Zerdüştlükle ilgili ne sizin ne Başbakanın hakaret etme hakkı yok. Bir Başbakanın bulunması gereken konum bir coğrafyadaki bütün inanç gruplarına eşit mesafede durmaktır, nötr mesafede durmaktır. Evet, Kürtler çok öncesinde, milattan önce 2000’li yıllarda Zerdüştlük diniyle ilgili bir inancı yaşamışlardır ancak eğer Müslümanlık tartışmasına girerseniz siz ateşe taparken Kürtler zaten Müslüman olmuştu. (BDP sıralarından alkışlar)

SONER AKSOY (Kütahya) – Öyle bir şey yok.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Yani bu şekilde işi ırkçılığa çevirirseniz oradan çıkamazsınız.

Diğer taraftan CHP Grubunun tekrar böylesi bir tartışmayı getirmesini de hiç doğru bulmuyoruz. Müslümanlıkla ilgili, Kürtlerle ilgili bizim hiçbir kuşkumuz yok. Siz Müslümanlıkla ilgili kaygı besliyorsanız ülkenin diğer taraflarına bakın. Kürtlerin kendi inancıyla ilgili, Müslümanlıkla ilgili, Zerdüşt’le ilgili, Ezidi’yle ilgili, gayrimüslimle ilgili farklı inançlara mensup bireyleri vardır ve bütün bu bireylerin bir arada yaşama ortak hukuku ve ortak kültürü vardır. Eğer Kürtlerin Müslümanlığıyla ilgili ırkçı yaklaşmıyorsanız, defalarca bu Meclis kürsüsüne getirdik, Şeyh Sait’in mezarını niye Kürtlere vermiyorsunuz? Seyit Rıza’nın mezarını niye Kürtlere göstermiyorsunuz? Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin mezarını niye göstermiyorsunuz? Roboski’nin kanı ellerinizde iken burada gelip Müslümanlık edebiyatı kimse bize yapmasın. Bu Meclis Roboski tezkeresine, Roboski’ye sebep olan tezkereye BDP Grubu dışında hep birlikte onay vermişti.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Eğer hem bu zulmü yapıp hem Müslümanlık edebiyatı yapacağım diyorsanız orada karşınızda bizi bulursunuz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Baluken.

Buyurun.

 

6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına tekraren sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, yani Genel Kurulun tekrar vaktini aldığım için özür diliyorum. Ben Sayın Elitaş’ın benimle ilgili görüşlerini 2008 8 Nisanda ya da 9 Nisanda bu Mecliste daha ben parlamenter değilken yaptığı konuşmadan biliyorum. Sayın Sırrı Sakık ve Sayın Atilla Kart kendisinin bir yanlışı ve yalanı üzerine burada söz almışlardı, o zamandan beri aynı çizgisini devam ettiriyor. O zaman baro başkanıydım, Sayın Başbakanla görüştüm. Başbakanla aramızda hiç geçmeyen bir konuşmayı Sayın Elitaş burada yalan ve yanlış bir biçimde konuşmuştu, aynen yalan ve yanlış konuşmaya şimdi de devam ediyor. Sırrı Sakık bunun tanığıdır, Atilla Kart bunun tanığıdır.

AHMET YENİ (Samsun) – Sayın Milletvekili, imzayı niye çektin?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Benim hiç onunla alakam yok ama kendileri o yalan ve yanlışa da tanık oldukları için burada söylemişlerdi. Kendisi burada benimle ilgili yalan yanlış şeyler söylemişti.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Bir dakika, hangi yalan, hangi yanlış?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - O zaman ben baro başkanıydım -gider tutanaklara bakar- çok iyi de biliyorum, kendisi de bilir hangi yanlışı söylediğini o zaman.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “Sayın Elitaş yalan konuştu.” diye itham ediyorsun. Hangi yalan?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Dolayısıyla, şimdi, şunu söyleyeceğim: Hileyle, desiseyle burada iş yapılmaz. Benim o önergeyi verdiğim tarih var, sizin verdiğiniz önergenin tarihi var. Niye bizimle müzakere etmediniz? Niye etmediniz? Türkiye’nin en önemli meselesini görüşmek için burada hile ve desiseye başvuruyorsunuz. Biz ana muhalefet partisiyiz, nerede mutabakat arayacaksınız? soruyorum size, vicdanen soruyorum.

AHMET YENİ (Samsun) – İmzayı niye çektin, imzayı?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Aramayacaksınız mutabakat, hile ve desiseyle burada kamuoyunu yanıltmaya çalışacaksınız. Böyle iş yok arkadaşlar.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Hile ve desise neresinde? Önergeyi veren benim ya!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Biz barıştan yanayız. Bizim barış yanlılığımızı siz sorgulayamazsınız, test edemezsiniz. Edemezsiniz siz, tamam mı arkadaşlar?

İki, bir daha söylüyorum: Başbakan dâhil olmak üzere, her insanın inancına saygı duyulmak zorundadır, her halkın inancına saygı duyulmak zorundadır; o inancın gereklerini yerine getirme konusunda kolaylaştırıcı olmak zorundadır. Her zaman bunu yapmalıdır. Tamam mı? Böyle olmak zorundadır. Tamam mı?

İSMAİL AYDIN (Bursa) – İmzaya gel, imzaya!

SUAT ÖNAL (Osmaniye) – İmzaya gel!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Ancak Başbakan sizi hizaya getirebilir. Bizim alnımız açık. O zaman da Sayın Başbakana “Ben senin memurun değilim.” demiştim, şimdi de söylüyorum, ancak sizler memur olursunuz!

AHMET YENİ (Samsun) – İmzayı niye çektin, imzayı?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Bir daha da söz almayacağım.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, hatip kürsüde benim 2008 yılında yaptığım bir…

BAŞKAN – Evet, yalan söylediğinizi söyledi, buyurun.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – İmzayı niye bu kadar büyüttünüz? Çünkü oyununuz bozuldu sizin değil mi?

 

7.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, hatip kürsüde 2008 yılındaki yaptığım bir konuşmayla ilgili Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Sayın Kart ve BDP milletvekili Sayın Sakık’ın beni yalanla…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Ben gazeteden okumuştum, hâlinize çok üzülmüştüm.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - …yanlışlıkla itham ettiğini, yalan yanlış beyanda bulunduğumu ve bunu da kanıtladığını ifade etti. Ama bunun ne olduğunu, 2008’teki tutanağın hangi tarihteki, hangi tutanak olduğunu da ifade etmesi gerekir. Burada birisini yalancılıkla itham etmek öyle basit bir mesele değil. Bakın, yalancılıkla itham ediyorsunuz beni...

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – “Yalan ve yanlış” dedim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - …2008’deki yaptığım bir konuşmayla ilgili. Onun ne olduğunu burada üstü kapalı olarak gidip söylemek maharet değildir. Gerçek neyse söyleyeceksiniz tutanağın tarihini, ne ise oraya bakacağız.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Biraz sonra söyleyeceğim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Ben nerede yalan söylemişim, yanlış söylemişim onları ifade edeceksiniz. Yanlış söylenebilir ama “yalan” diye söylemek, itham yanlıştır. Sizin bir avukat olarak, baro başkanlığı yapmış biri olarak -yıllarca- böyle, birinin söylediği bir şeyi -yanlış olup olmadığını da tartışmıyorum- “yalan” diye ifade etmeniz yakışık alacak bir mesele değildir. Hâlâ siz, baskıyla, “Dört saat sonra vereceğim.” dediğiniz o araştırma önergesinin altında ezildiğinizden dolayı bizi hile ve desiseyle itham ediyorsunuz.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Onu siz anlamadıysanız ben size nasıl anlatayım?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Bütün kürsüye gelen milletvekili arkadaşlarınız olarak “Bizim bu kanunla ilgili önergemizin hiç mi akla yatkın tarafı yok? Niye bunu kabul etmiyorsunuz?” diye ısrarla bizi eleştiriyorsunuz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Siz o önergeye niye imza attınız?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Sizin verdiğiniz araştırma komisyonu ile ilgili önergeyi uygun bulduk. Bizim milletvekili arkadaşlarımız da getirdiler bir araştırma komisyonuyla ilgili önerge verdiler. Birdenbire ne olduysa, sizi, son anda, arka tarafta ve büyük de bir üzüntüyle -en son imza da sizindi tahmin ediyorum- önergenin geri çekilmesiyle ilgili, ezilmişlik duygusuyla yaptığınız, attığınız imzayı…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Siz niye imzaladınız, o önergeye siz niye imza attınız?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Nasıl olduğunu biliyorum ama Allah kimseyi o hâllere düşürmesin, kimseyi attığı imzanın arkasından vazgeçip zor duruma düşürmesin.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Efendim, bir daha alacağım.

OKTAY VURAL (İzmir) – Münazaraya döndü.

BAŞKAN – Evet, öyleye döndü. Biraz sonra kapatıyoruz.

Buyurun.

İSMAİL AYDIN (Bursa) – İmzanı mı anlatacaksın, nasıl ikna olduğunu mu anlatacaksın?

AHMET YENİ (Samsun) – Hesabını ver, hesabını!

 

8.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına tekraren sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Hesabımı bu dünyada bütün yurttaşlara da vereceğim, öbür dünyada da, inandığınız dünyada da bütün yurttaşlara vereceğim, herkese vereceğim ama siz vicdanınıza veremeyeceksiniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Önce şu “Yalan söyledin.” dediğin kısmı çıkar.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Benim hesap veremeyeceğim bir şey yok. Hesap veremeyeceğim hiçbir şey yok. Ben neye imza attığımı çok iyi biliyorum, niçin çektiğimi de çok iyi biliyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Önce şu yalanla ilgili kısmı söyle, yalanla ilgili kısmı.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Sizlere söylüyorum, sizlerin hile ve desisesiyle olmaz bu iş. Biz ne söyledik, açın önergeme bakın. “Eşit sayıda olsun.” dedik. Bizimle müzakere ettiniz mi? Ettiniz mi? Ettiniz mi? Şimdi kurulan komisyon mu? 10 AKP, 1 BDP; böyle komisyon mu olur!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Milletvekili, siz burayı avukatlık zannediyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendine has kuralları vardır.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Türkiye'nin en temel meselesini, cumhuriyetten beri devam eden meselesini Adalet ve Kalkınma Partisinin, burada bir komisyonda çoğunluğuna bırakacaksınız!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Tanrıkulu, benim yalan söylediğimle ilgili kısma geçin.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Ben size biraz sonra telefonu göstereceğim. Benim şahsımla ilgili konuşmuştunuz. Ben hayatımda kimseye dava açmadım, hiç kimseye.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Beni neyle, yalanla ilgili itham ettiğini söyle! Nerede yalan söyledim?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - O nedenle size dava açmadım ve size telefon açtım, hatırlayın. Size telefon açtım, telefon. Hayatımda kimseye dava açmamışım, tazminat davası ve size açmadım. Size telefon açtım, sizinle telefonla konuştum, hatırlayın bir.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Nerede yalan söyledim, onu söyleyin.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Evet, hatırlayın. Bakarsınız tutanaklara, size söylerim, tamam mı? Bu böyle.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ne konuşuldu, öğrenelim.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Ama hiç kimse burada, bakın, burada, hele hele bu çoğunluk beni ve bizim grubumuzu barıştan yana olmamak, arkasında durmamak gibi sorgulamasın.

Peki, sizin on yıllık çoğunluğunuz var, neden aklınıza gelmedi? Neden aklınıza gelmedi, söyler misiniz?

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Gülseren Onanç’a ne oldu, Gülseren Onanç’a? Niye istifa etti?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Bizim önerimiz bugün de orada duruyor.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Nerede duruyor önergeniz? Havada duruyor, havada!

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - “Eşit sayıda olsun.” dedik. “Mutabakat komisyonu kuralım, eşit sayıda olsun, beraber yapalım.” dedik ama emrivaki yaptınız, hile ve desise ile buraya getirdiniz. Benim önergeme niye imza atıyorsunuz? Niye imza atıyorsunuz? O zaman gelin, CHP’ye katılın.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Gülseren Onanç’a ne oldu?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Gelin katılın, imza atın arkadaşlarımıza. Gelsinler, CHP’ye katılsınlar. Yok böyle bir şey.

O nedenle arkadaşlar…

AHMET YENİ (Samsun) – İmzanın arkasında dur, imzanın arkasında.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Bakın, burada Roboski’yi konuşuyoruz, burada Uludere’yi konuşuyoruz.

İSMAİL AYDIN (Bursa) – İmzanın arkasında dur, imzanın…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Daha da konuşmaya devam edeceğiz, her ay da getireceğiz; bunları da getireceğiz, faili meçhul cinayetleri de getireceğiz…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Birleşime on dakika ara veriyorum.

                               Kapanma Saati: 17.14

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.28

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER : Fatih ŞAHİN (Ankara), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 113’üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 26 milletvekili tarafından Uludere katliamının tekrar incelenmesi ve faillerinin araştırılarak yargı karşısına çıkarılması amacıyla 29/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisi üzerinde şimdi söz sırası, aleyhte olmak üzere, Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan’da.

Buyurun Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Uludere ilçemizin Roboski köyünde 34 canımızı yitirdik. Maalesef, bunların failleri ortaya çıkarılmadı. Ancak, demin burada bu katliamın, bu toplu kırımın üzerinde yapılan tartışmaların gerçek ekseninden kayıp bir kayıkçı muhabbetine dönüşmesi bizim ve inanıyorum ki Uludere’de, Roboski’de, Becuhi köyünde şu an bizi izleyen bütün anaların yüreğini dağlamıştır. Meclis, çağımızın en büyük katliamlarından birini tartışırken asıl konuyu bırakıp başka bir noktaya çekilmesi ve tartışma konusu edilmesi kabul edilir bir davranış biçimi değil. Biz, bunu daha ilk gün Meclise araştırma önergesi için getirdik, 5 Ocak 2012. Biz bunun bir alt komisyonun, Meclisteki komisyonların yapacağı bir araştırma konusu olmadığını başından söyledik. Dedik ki: Bu, İnsan Hakları Komisyonuna, onun oluşturacağı bir alt komisyona bırakılmayacak kadar çok önemli bir konudur. Maalesef, en büyük hata burada yapıldı, Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonunda bu olaya el atıldı ve AK PARTİ üyelerinin oy çokluğuyla resmen örtbas edilen bir sonuçla sonuçlandırıldı, “Kasıt yok” denildi, mahkeme yerine, hâkim yerine geçildi.

Ben bu süreçte katkısı olan, emeğini harcayan, muhalefet şerhini yazan herkese buradan teşekkür ediyorum. Onlar, insanlığın, hukukun ve demokrasinin gereğini yaptılar. Bizim de üyemiz Sayın Kürkcü, bunun raporunu, muhalefet şerhini yazdı. Cumhuriyet Halk Partisinden Sayın Levent Gök hem yazdı hem kitaplaştırdı. Burada, MHP’nin bu konunun lehinde konuşması da aslında anlam ifade ediyor ama arkadaşlar, bir gerçek asla ve asla karartılamaz.

17 Ekim 2007’de savaş tezkeresine kalkan eller, AK PARTİ’nin, CHP’nin, MHP’nin her yıl uzatılan savaş tezkeresindeki ortaklığı göz ardı edilemez. Bir tek Barış ve Demokrasi Partisi bu tezkerelere ret oyunu veriyordu. Onun için bazı konular, insan yaşamı, hele hele kendi ülkenin yurttaşlarını kendi savaş uçakların bombalayıp paramparça ediyorsa ve parça parça o cesetleri o analara teslim ediyorsa bu imzayı atan her partinin sorumluluk göstermesi gerekiyor, vicdan muhasebesi yapması gerekiyor, insanlık muhasebesi yapması gerekiyor. Hiç kimse bu olayın büyüklüğü karşısında timsah gözyaşları dökerek, hiç kimse bunu siyasetin malzemesi yaparak, siyasetin, çıkarın kavgası yaparak gerçekleri ve sadece gerçekleri, adaleti ve sadece adaleti yerine getirme, açığa çıkarma dışında bir hesapla hareket ederek bu olaya doğru yaklaşamaz.

Çok açık ifade ediyorum, sevgili arkadaşlar, bu olay karşısında Barış ve Demokrasi Partisi bir yandan iktidara muhalefet ediyor, bir yandan ana muhalefete muhalefet ediyor ve elbette ki genellemiyorum.

Şimdi, ben, biraz da iktidar partisine birkaç söz söylemek istiyorum: Demin burada yaşadığımız bu tartışma, bu rezalet, çözümün, barışın dili değildi. Çözüm ve barış süreci duyarlılık ister, buna uygun dil ister, buna uygun davranmayı gerektirir, buna uygun adım atmayı gerektirir. Barışın ve çözümün dilini en önce bu mikrofondan sağlayacağız arkadaşlar. Bu mikrofonda, bu kürsüde -milletin bize ak sütü gibi helal oylarıyla hepimiz seçildik, geldik- barışın ve çözümün dilini konuşurken herkes üstüne düşen görevi çok iyi tartmalıdır.

Bakın, Maide Suresi 8’de ne diyor: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” diyor ve Hazreti Ömer “Dicle’nin kenarında bir kurt bir kuzuyu yese Allah hesabını Ömer’den sorar.” diyor. Elbette ki, adı adalet olan bir iktidarın Başbakanı şöyle bir deyim kullanıyorsa: “Şam’da, Bağdat’ta, Kâbil’de masum insanlar, çocuklar öldürülürken biz sessiz, tepkisiz kalamayız.” diyen Başbakana da sözlerini hatırlatmak, muhalefet, demokratik muhalefet olarak Barış ve Demokrasi Partisinin görevidir.

Biz atılan her adımı önemsiyoruz. Başbakanımız eşi, kızı ve kadın bakanımız dâhil gidip acılı ailelerle buluşmasını da bir iyi niyet olarak görüyoruz ama yetmiyor. Kim yanlış bilgi verdi? Heron’ları, Predator’ları kim yönlendirdi? Koskoca Genelkurmayı kim yönlendirdi? Malatya’daki hava kuvvetlerinden Diyarbakır’daki hava kuvvetlerine kim tekmili verdi? Kim uçakları kaldırdı? Kim bir saat boyunca bombaladı bir kişi kurtulmamacasına? Bu sorunun cevabını elbette ki halkın ve tarihin önünde hepimiz vereceğiz sevabımızla günahımızla, yanlışımızla doğrumuzla, hepimiz vicdan hesabı altındayız.

Bakın, Sayın Başbakan bir söz daha söylemişti, “Biz Ankara’nın dehlizlerinde bunu unutturmayacağız, kaybolmayacak.” demişti. Şimdi, biz barışın ve çözümün dilini konuşurken, akil insanlardan çözüm komisyonlarına kadar adım adım bütün dünyayı etkileyen, Türkiye’deki yurttaşlarımızın yüzde 80’ini etkileyen bir barış ve çözüm sürecinde, yeni bir anayasanın ruhunu, 21’inci yüzyıl hukukunun kardeşliğini, yurttaşlığını, eşitliğini, özgürlüğünü, inançların özgürlüğünü, her şeyi savunurken burada hâlâ Zerdüşt tartışması yapan zihniyeti lanetliyorum! Lanet olsun bu zihniyete! (BDP sıralarından alkışlar)

Siz bu şekilde mi 76 milyonu kardeş yapacaksınız? Bu şekilde mi eşit olacak, bu şekilde mi özgür olacak, bu şekilde mi bu yurttaşlara anayasa yapacaksınız? Biz, bunları aşmak zorundayız arkadaşlar. Türkiye’de binlerce yıl beraber yaşamışlığımızın ve gelecek stratejisinde birlikte yaşayacaklarımızın ve Orta Doğu’nun ve Suriye’nin ve Irak’ın ve Türkiye'nin, bütün bölgenin geleceğini düşünerek, milyonların geleceğini düşünerek büyük düşüneceğiz, büyük konuşacağız, ağzımızdan çıkan lafı bin kez tartıp konuşacağız.

Sayın Tanrıkulu, keşke o imzanı o önergeden almasaydın. Biz o komisyonda tek kişi değiliz, 5 milletvekili, 10 uzman, 10 AKP milletvekiline karşı çözüm komisyonunda çalışıyoruz ve inanın, tarih, ya hukuk kararlarında ya tarih belgelerinde katillerin adını, 34 mezarın olduğu Uludere’nin Roboski köyünde bir anıtta bütün sorumlularını yazacaktır.

Onun bir çözümü vardır; hep beraber aydınlığa kavuşturacağız, yüzleşeceğiz tarihimizle, gerçekliğimizle. Bu bizi bekliyor, bundan kaçamayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) – İstediğiniz kadar reddedin, bunu gerçekleştirmek Barış ve Demokrasi Partisinin boyun borcudur.

Saygılarımla. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaplan.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin lehinde Kayseri Milletvekili Sayın Yusuf Halaçoğlu; buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Uludere konusuna girmeden önce bir şeyi merak ettim, demin Sayın Baluken “Siz daha ateşe taparken biz Müslüman olmuştuk.” demişti.

ESAT CANAN (Hakkâri) – Tarihe girmeyen…

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) - Ama herhâlde Sayın Mustafa Bey’e söyledi. Türkler mi, başka bir millet mi? Türkler hiç ateşe tapmadı çünkü.

ESAT CANAN (Hakkâri) – Şamanizm…

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Çünkü, Gök Tanrı dini vardı. “Şamanizm” dedikleri dinin, “Şaman” sadece din adamının ismidir ve “Gök Tanrı” dini denir ona. Dolayısıyla, ateşle alakası hiçbir zaman olmamıştır Türklerin, onu da özellikle belirtmek istiyorum.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Düzeltelim peki, “Şamanizm” diyelim.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Şimdi, Uludere meselesinde zannediyorum ki bazı kavram kargaşaları var. Burada bağırıp çağırmanın pek bir anlamı da yok ama birtakım meseleleri çok ciddi şekilde ele almak lazım. Sonuç olarak onların Kürt olup olmaması meselesi de değil, orada ölen insandı, insanlar üzerinden konuşmamız gerekiyor.

Şimdi, 34 insan orada hayatını kaybetti. Biz İnsan Hakları Komisyonu olarak tek tek bunları inceledik. Heron’ların en baştan itibaren görüntülerini gözden geçirdik. İnsanların birtakım yükler alıp sınırımıza kadar geldiklerini yedi saatlik bir müddet içerisinde de gördük. Sınır bölümüne geldiler insanlar -diğer arkadaşlarımız yani milletvekili arkadaşlarımız belki konuyu tam olarak bilmedikleri için biraz böyle anlatmak istiyorum- üç ayrı yerde kondular. Birisi, sınıra yakın bir yerde; diğeri, ondan aşağı yukarı bir 100 metre daha geride başka bir yerde; diğer biri de 800 metre kadar daha geride bir yerde eşyalarıyla kondular ve burada uzun bir müddet beklediler, kırk dakika kadar, kırk beş dakika kadar beklediler. Birkaç kişi daha yüksek bir yere çıktı -ki karlı olduğu için insanların ve hayvanların silüetleri siyah olarak zaten gözüküyordu- oraya çekildiler. Bir müddet sonra bir görüntü… Ve bir bomba atıldı, büyük bir bomba atıldı ilk grubun bulunduğu yere ve burada insanlar yere serildiler. Diğer tarafta bulunan 3 kişiden 2 kişi de öldü muhtemelen, yerde idi; 1 kişi Türkiye sınırı tarafına doğru kaçtı ve katırlardan da alev görüntüleri görülüyordu. Aradan on bir dakika geçtikten sonra ikinci grup, ki bunun içerisinden 3 kişi ötekilere haber vermek için herhâlde ayrıldılar. İkinci gruba on bir dakika sonra ikinci bir bomba atıldı, bu bomba da patladı ve insanlar yine yerlerdeydi. Sonra, aradan on dakika geçtikten sonra 3 kişi üzerine tekrar bomba atıldı, küçük bir bomba atıldı; bunlar da işte muhtemelen öldüler, yerdeydiler. Aradan yirmi dakika geçtikten sonra son grup üzerine tekrar bir bomba atıldı, büyük bir bombaydı, bulundukları yerde toprak kayması da meydana geldi, 3 kişi de geriye doğru kaçtı.

Şimdi, değerli milletvekilleri, böyle bir olayda zannediyorum ki şunlar değerlendirilebilir:

Birincisi: Eğer bu insanlar kaçakçıysa -ki, öyle olduğu ifade ediliyor- kaçakçıların öldürülmesine dair herhangi bir yasamız yoktur. İnsanların öldürülmesi gerekmez kaçakçılık yapıyorlarsa.

Yok, teröristlerse, o zaman şu olabilirdi: Birinci bomba atıldıktan sonra eğer teröristlerse diğer grupların kaçması gerekirdi veya dağılması gerekirdi. Onlar dağılmayıp, tam tersine birbirlerine sokuldular. Dolayısıyla, bunu Heronda izleyebiliyorduk, Heron’la gözetledik. Öyleyse burada bir yanlış yapıldı. Eğer terörist olarak bunların üzerine bomba atılmışsa, o zaman iki, üç ve dördüncü bombaların atılmaması gerekirdi. Çünkü, birinci bombadan sonra insanlar dağılmadılar, kaçmadılar, saklanmadılar. Dolayısıyla burada bir yanlış yapıldı. Helikopterleri gönderirdiniz, diğerlerini aldırabilirdiniz. Şimdi, bu işin bir yönü.

İkinci bir yönü daha var, bu da… Hep şu söyleniyor: “Efendim, bu bölgede kaçakçılık tabiidir, geleneksel hâle gelmiştir.” Efendim, bir ülkede sınırlardan dışarı çıkarak kaçakçılık yapmak meşru değildir, suçtur ama demin dediğim gibi, kaçakçılığın cezası da ölüm değildir. Dolayısıyla, devletin ona göre tedbir alması gerekirdi.

Üçüncü bir konu: Bu emri kim verdi? İşte bütün mesele burada kilitleniyor. Sınır ötesinde olduğuna göre, bu emrin bölgedeki komutanlar veya güvenlik güçleri tarafından verilmesi mümkün değildi. Nitekim, birtakım jurnalleri okuduğumuzda, bunun Genelkurmay tarafından verilen bir emir olduğu ortaya çıkıyor. Öncelikle top atışına izin verilip, sonradan emrin geri alınıp, daha sonra uçaklarla bombalama yapıldığı görülüyor.

Şimdi, burada önemli olan şey şu: Genelkurmaydan gelen bu emir kim tarafından verilmiştir? Sınır ötesi harekât yetkisi doğrudan doğruya Hükûmete verildiğine göre, Hükûmetin bu yetkisini Genelkurmaya verip vermediğini iyi değerlendirmek gerekir. Eğer Genelkurmaydan gelen bu emir Genelkurmay Başkanı tarafından verilmişse o zaman muhakkak Başbakanın haberinin olması gerekir.

Dolayısıyla, olaylara diğer bir yönüyle, gerçek yönüyle, objektif baktığınızda şunlar görülüyor: Şimdi, bu bombanın patlamasından ve 34 kişinin burada ölmesinden sonra, ilginçtir ki, hemen Başbakanlık 100 bin liralık ek ödeme yapmıştır. Hangi sebeple yaptı? Hiçbir araştırma yapılmadan, hiçbir şey yapılmadan neden 23 bin liranın üzerine bir de 100 bin lira konuldu? Bunları iyi değerlendirdiğiniz zaman, demek ki aslında bu parayı da verenlerin bundan haberi vardı.

Fakat benim en çok ilgimi çeken şey şuydu: Bu, Genelkurmay tarafından verilen “vur” talimatının istihbaratını kim vermiştir? MİT “Ben vermedim.” diyor. Öyleyse kim verdi? Heron’lardan gelen talimatla da olmadığı söyleniyor; öyleyse bunun içerisinde Amerika Birleşik Devletleri var mıdır, yok mudur? Veya bu talimat verilirken… O tarihe kadar KCK tutuklamaları gerçekleşiyordu. KCK tutuklamalarıyla PKK’nın önemli bir haber alma grubu ortadan kalkmış oldu. Aslında o tarihe kadar, Uludere’ye kadar, PKK oldukça sinmiş bir pozisyondaydı. Öyleyse kim bu talimatı, bu istihbaratı verdi ve bu bombalamaya sebep oldu?

Bunların çok iyi tetkik edilmesi gerekir ve o talimatı verenler aslında daha sonra PKK’yla masaya oturup birlikte anlaşma yapmayı da meydana getirmişlerdir. Durup dururken PKK’yla oturup masada konuşamazsınız. Oslo görüşmelerinden tutun İmralı görüşmelerine kadar hepsinin temelinde bu olayın başlangıç olarak yattığını düşünüyorum. Dolayısıyla, bizler Uludere meselesinin öyle ulu orta bir raporla geçiştirilmesinin doğru olmadığına inanıyoruz. Dolayısıyla, bunun ciddi bir şekilde araştırılması, bütün yönleriyle araştırılması ve İnsan Hakları Komisyonuna iletilmeyen birtakım bilgilerin de iletilmesi ve görülmesi şarttır. Çünkü, buradaki kilit cevap “Bu istihbaratı kim vermiştir?” üzerine oturmaktadır. Aslında, istihbaratın kim tarafından verilmiş olduğu ortaya çıkarsa Uludere meselesi de bütün berraklığıyla ortaya çıkar. Bu bir Türkiye’yi oyuna getirmek midir yoksa başka bir şey midir, bütün bunların hepsi kendiliğinden ortaya çıkacaktır diye düşünüyoruz.

Dolayısıyla, bu araştırma önergesinin de ciddi olarak ele alınması gerektiğini ve bundan dolayı da bu teklife olumlu baktığımızı belirtmek istiyorum.

Burada, söz gelmişken, bir de şunu özellikle belirtmek istiyorum: Bugün gündemde hep yer alıyor kanunla ilgili, alkollü içkilerle ilgili “iki ayyaş” meselesi. Burada, Sayın Hükûmet Sözcüsü Hüseyin Çelik şöyle demiş: “Efendim, burada herhangi bir kişi kastedilmemiştir; Ahmet, Mehmet’tir, öylesine konuşulmuştur.” Bir Başbakan öylesine bir konuşma yapamaz arkadaşlar, kimse kusura bakmasın. Efendim “iki ayyaş” derken bir kanunda bunu söylerseniz, yarın zinayı kabul ettiğinizde, serbest bırakırken o zaman zinayı serbest bırakan zihniyette de aynı mantığı dile getirmek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla, bu gibi konular çok ciddi konulardır. Ülke üzerinde birtakım fikir tartışmalarına, hatta rekabetlere sebep olacak bir tartışmanın içine girmemesi gerekir.

Saygıyla hepinizi selamlarım. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Halaçoğlu.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, sayın hatip konuşması sırasında benim kullandığım cümlelerle ilgili bazı şeyler söyledi, onlarla ilgili bir açıklama yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Ama sonra siz yerinizden düzelttiniz, onu aldılar şeye.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Bir yanlış anlaşılma var, hem kendisi yanlış anlamış hem de Genel Kurulda yanlış bir kanı oluşabilir.

BAŞKAN – Peki…

 

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

14.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasındaki bazı ifadelerine ilişkin açıklaması

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Demin konuşmam sırasında kullandığım bir cümleye atfen sayın hatip bazı şeyler ifade etti. O konuşmada ben şunu vurgulamaya çalıştım: Bu ülkedeki bütün inançlar değerlidir dedim. Ezidilikten tutun da Museviliğe, Hristiyanlıktan tutun da Müslümanlığa, Sünniliğe, Aleviliğe kadar, bütün inançlara aynı düzeyde değer biçtiğimizi söyledim. Bizim açımızdan, ateşe tapan da değerlidir, Gök Tanrı’ya tapan da değerlidir, hiç inanmayan da değerlidir ve buradan o konuşmayı yaparken özellikle iktidar partisinin sorumlu grup başkan vekiline ve Sayın Başbakana da şu çağrıyı yapmak istemiştim: Sayın Başbakan ya da AK PARTİ Grubunun herhangi bir yetkilisi bu ülkedeki sadece Müslümanların Başbakanı ya da onlardan sorumlu bir yetkili değildir demiştim. 76 milyonun, bu coğrafyada yaşayan her inanç grubunun sorumluluğunu taşıyan bir yetkilidir demiştim. Dolayısıyla, Zerdüştlükle ilgili ya da farklı inançlarla ilgili düşünceler ifade edilirken buna dikkat edilmesi gerektiğini belirtmiştim.

Ben şuradan bir eleştiri getirdim: İslam’ın da Türkleştirilme çabasına karşı olduğumuzu söyledim. Yani eğer İslamlığı, Müslümanlığı “Kürtler, Türkler” diye bir yarıştırma içerisine girersiniz, Kürtlerin Müslümanlığa geçiş tarihinin çok daha eskiye dayandığını ve şu anda da kendisini Müslüman olarak gören Kürtlerin dinî kaygılar noktasında diğer halklardan daha fazla kaygıyla kendi hayatını yaşadığını ve inancını diğer inançlara saygı çerçevesinde yürüttüğünü ifade etmiştim. Dolayısıyla, ateşe tapanın burada kullanılması bir hakaret unsuru taşımaz. Dediğim gibi, binlerce yıl önceden başlayarak bugün de her bir birey, her bir yurttaş, inancı ne olursa olsun, hatta inancı olmasa bile bizim gözümüzde değerlidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Devamla) - Siyasete de malzeme olacak bir konu değildir.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Baluken.

 

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 26 milletvekili tarafından Uludere katliamının tekrar incelenmesi ve faillerinin araştırılarak yargı karşısına çıkarılması amacıyla 29/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin aleyhinde Ordu Milletvekili Sayın İhsan Şener. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İHSAN ŞENER (Ordu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi tarafından verilen -28 Aralık 2011 tarihinde, gerçekten de üzücü bir olayla ilgili verilen- araştırma önergesinin aleyhinde söz almış bulunuyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu tür olayların gerçekten de aydınlatılması lazım, burada mutabıkız. Biz, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda oluşturulan alt komisyon marifetiyle bir yılı aşkın bir süre bu konuyla ilgili çalıştık. Katkısı olan          -muhalefetten, iktidardan- arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Araştırma komisyonlarının süresi 3+1 ya da 2’dir. Dolayısıyla, bu kadar uzun zamanda bütün bilgi ve belgeleri toplama gayretinde olarak bir rapor ortaya koyduk. Muhalefet partilerine ait milletvekili arkadaşlarımız da muhalefet şerhlerini yazdılar. Ben, tabii, Komisyonun Başkanı olmak marifetiyle titizlikle bu arkadaşlarımızın da muhalefet şerhlerini okudum.

Şunu açıklıkla ifade edeyim: Bu olayın meydana gelmesinde yapısal, istihbari, güvenlik açısından ve siyasi açıdan hangi eksiklikler, kusurlar vardır; bunlarla ilgili elde ettiğimiz bilgiler ve belgeler ışığında kasta dair bir belgeye rastlayamadığımızı ifade ettik.

NURETTİN DEMİR (Muğla) – Genelkurmayı çağırdınız mı?

İHSAN ŞENER (Devamla) – Sayın Hasip Kaplan “Kasıt yoktur ifadesi kullanıldı.” diyor, bu doğru değil.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu tabiri çıkarsaydınız.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Hayır, şimdi, bakınız, orada çok net bir ifade vardır. Elde ettiğimiz bilgi ve belgelerden kasta dair belgeye biz ulaşamadık.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Size cevap vermediler ki, dinlemediniz ki…

İHSAN ŞENER (Devamla) – Şunu takdir edersiniz ki, bu olayla ilgili kurulmuş olan Komisyon bir inceleme komisyonudur ve bu meydana gelen gerçekten de üzücü olayla ilgili bir duygusal kopuş süreci yaşanmasın diye hem muhalefete ait milletvekilleri, genel başkanlar hem iktidar partisine ait Hükûmet üyeleri, Mecliste kurulan komisyon, bölgede o insanlarla, acıyı çeken insanlarla birlikte olmaya çalışmıştır. Burada, muhalefet ve iktidarın gayretleri takdire şayandır, onu, bir defa, altını çizerek belirtmek istiyorum.

Ne hazindir ki, bu tür olaylar -daha eskiye de gidebiliriz ama- 1977’de Taksim’de, 1993 yılında Başbağlar’da, Sivas’ta, Yavi’de, yine 1993 yılında Bingöl’de, her olayda 30’u aşkın vatandaşımızın ölümüne sebep olan bir sistemin işleticileriyle omuz omuza olarak çözülmez. Burada yanlış işleyen bir sistem var. bu sistemden beslenen, bu sistemi korumaya çalışan her insan bu ölümlerden sorumludur.

Türkiye’de adaletin tesisi, tam demokrasinin tesisi ve hesap verebilir bir devletin mekanizmalarını oluşturmak için gerçekten de AK PARTİ’nin yaptığı gayretleri her defasında burada kötüleyerek, küçümseyerek, milletin nezdinde küçük düşürerek bu olayların üstesinden gelemeyiz ve bu olayları tekrar tekrar yaşayabiliriz. Yapmamız gereken çok açıktır. Yapmamız gereken, bu tür ölümleri üreten sistemle hesaplaşmaktır. Bu sistem, belli dönemlerde hep ölüm üretti. Sisteme dair, sistemin şeffaflaşmasına dair, demokratikleşmesine dair, adaletin tam tesis etmesi için yapılacak olan yapısal değişikliklerde bu sistemin işleticileri ve bu sistemin, karanlık sistemin işletilmesinde rol alan insanların hesaba çekilmesinde Hükûmetin yanında mı durdunuz, karşısında mı durdunuz? Bu soruya her birimiz vicdanımızla doğru cevap vermek zorundayız. Yapılması gereken şey şudur: Evet, gerçekten üzücüdür, oradaki anaların acılarını biz yüreğimizde hissediyoruz, hissettik, gittik, hep birlikte gördük. Kesinlikle, yapılması gereken…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sistemin başında sen varsın, sen. On bir senedir iktidar sende.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Lütfen, lütfen…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ne “lütfen”i yani.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Yapılması gereken…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – On bir senedir sen yönetiyorsun bu sistemi. Daha neyi savunuyorsun.

İHSAN ŞENER (Devamla) – On bir senedir de sizin bu anlamsız muhalefetinizle uğraşıyoruz. Lütfen...

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bırak sistemi.

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, lütfen...

İHSAN ŞENER (Devamla) – Yapılması gereken şey, el birliğiyle bu ölümleri üreten süreçlere müdahale etmektir.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Buralardan besleniyorsunuz hep ya! Yeter ya! Yeter “sistem”e ya! Hep buralardan besleniyorsunuz ya!

İHSAN ŞENER (Devamla) – Şimdi, arkadaşlar, bu rapor, bizim İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu tarafından hazırladığımız rapordur, “Ortada bir rapor yoktur.” diyenlerin incelemesine sunuyorum. Bu da Cumhuriyet Halk Partisinin verdiği muhalefet şerhidir. Her ikisini de… Zaten bunu birlikte hazırladık, arkadaşlarımız tenkit ettikleri hususların tamamında haksız olduklarını kendileri de biliyorlar. Şu muhalefet şerhinde burada bizim dercettiğimiz, yazdığımız konuların; teknik konuların, istihbaratla ilgili konuların, güvenlikle ilgili konuların hiçbirine burada değinilmemiş ama ne yapılmış? Günbegün olay anlatılmış; her birimizin şahit olduğu şeylerdir, bütün belgeleri birlikte okuduk, bütün görüntüleri birlikte izledik, yapılan şey bunların takvim sırasına konulup sonunda da gerçekten –tırnak içinde söylüyorum bunu- “sorumsuzca” oraya “Şu insanlar sorumludur; şu siyasi, şu güvenlik açısından sorumludur.” diye insanları yazmaktır. Biz bir mahkeme değiliz. Burada yapılması gereken şey yapılmıştır, bundan sonraki süreç cezai konudur. Cezai konuyla ile ilgili de, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı bu hususla ilgili soruşturmasını devam ettiriyor, neticesini hep birlikte gözleyeceğiz.

Buradan, Cumhuriyet Halk Partisinin araştırma önergesi vererek olayı aydınlatmaya yönelik girişimi belki masumane karşılanabilir ama bu tür olayların olmasına sebep olan süreçleri ve yapıları gelin, el birliğiyle değiştirelim, dönüştürelim, daha şeffaf, daha hesap verebilir, daha adil bir sistem oluşturalım derken, başka kulvarlarda koşup, başka insanların destekçisi oluyorsunuz. Yapılması gerekenleri hep birlikte yapalım; ölüm üreten sistemi, insanın hayatına saygı duyan, onu onurlu kılan bir sistem hâline, adil bir sistem hâline dönüştürelim ve hesap verebilir bir sistem hâline getirelim. Burada tereddüdümüz yok, çabamız da bunun için.

Biraz önce her çıkan sözcü, buradan “Bunu bir siyaset malzemesi hâline getirmeyelim.” diyor ama her defasında da buradan bir siyasi rant elde etmek için seçmene selam mantığıyla, hiç doğru olmayan, hiç adil olmayan cümleler kullanıyor. Doğru işler doğru yöntemlerle yapılır.

Araştırma önergesinin ben aleyhindeyim, sebebi de şudur: Üç ay, dört ayda bu bizim elde ettiğimiz…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Araştırın da sistem çıksın ortaya Hoca! Araştırın da sistemde mi hata, nerede, çıksın ortaya!

İHSAN ŞENER (Devamla) – Dolayısıyla yapılması gereken şey çok nettir.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Kaçmayın, kaçmayın!

İHSAN ŞENER (Devamla) – Hiçbir yere kaçmıyoruz biz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Araştırın, sistem mi, ne, çıksın!

İHSAN ŞENER (Devamla) – Yapmamız gereken çok nettir. Kimlerle nasıl iş birliği yaparsınız… Herkesin reyi kutsaldır, herkesin oyu kutsaldır, kimin ne oy vereceğini biz burada tayin etmiyoruz, biraz sonra oylanacaktır inşallah…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Araştırın, sistem çıksın ortaya!

İHSAN ŞENER (Devamla) – …öyle umut ediyoruz ki ben şahsen bu araştırma önergesinin, bir araştırma komisyonu kurulmasına dair önergenin bu olayın aydınlatılmasına katkıda bulunacağını düşünmüyorum.

Dolayısıyla, bu önergenin aleyhinde olduğumu belirtiyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, arkadaşlar vahiy bekliyor herhâlde veya ecinniler geldi onlar yaptı! Hiç kimse yok!

BAŞKAN – Bir saniye, şimdi sırayla geliyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın konuşmacı konuşmasında, Uludere’de 34 vatandaşımızın hayatını kaybetmesine yol açan o bombalama olayıyla ilgili olarak muhalefet şerhi veren Cumhuriyet Halk Partili üye Sayın Levent Gök milletvekili arkadaşımızın muhalefet şerhinin içeriğini başka bir anlama gelecek şekilde bir değerlendirme yapmıştır, sorumsuzca bir muhalefet şerhi olarak onu nitelendirmiştir. Sataşma nedeniyle Sayın Levent Gök adına söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

9.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, Ordu Milletvekili İhsan Şener’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

LEVENT GÖK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’mizin yakın tarihinin en trajik olaylarından bir tanesini konuşuyoruz. Elbette bu zaman aralığında her şeyi konuşmamız söz konusu değil ancak az önce konuşan Meclis İnsan Hakları Komisyonu Uludere Alt Komisyonu Başkanı Sayın Şener partimizin yazmış olduğu muhalefet gerekçesini sorumsuz ve başka kesimlere hizmet edecek şekilde değerlendirmiştir. Bu raporumuz, değerli arkadaşlarım, bastırılmış ve kamuoyuyla paylaşılmıştır. İnsan hakları mücadelesi önemli savaşımları gerektirir, kamuoyunun takdirlerine sunuyoruz.

Ancak, Uludere Alt Komisyonu Başkanı Sayın İhsan Şener acaba o raporu kendisi mi yazmıştır, AKP’nin hazırladığı raporu? Çünkü en son yaptığımız toplantıya geldiğimizde –tanıklarımız buradadır- “Arkadaşlar, ben bu raporu daha yeni gördüm.” diyerek bu raporun başka karanlık odaklarda hazırlandığını bizzat kendisi beyan etmiştir. Bizse alnımızın akıyla kendimiz bütün delilleri değerlendirip raporumuza yazdık ve kamuoyuyla paylaştık ama Sayın İhsan Şener kendisinin ifade ettiği bir konuda acaba bize ne açıklama yapacaktır? O rapor tam bir aklama raporudur, tam bir kapatma raporudur, PKK’lıların 34 kişinin arasına sızdığını belirterek hüküm veren bir rapordur ve meşru gösteren bir rapordur. Burada dakikalarımız müsait değil. Tabii, bu gücü de Başbakandan aldılar, Başbakan bir canlı yayında söylediği sözlerde “Hep sivil, hep sivil diyorsunuz, bakalım onların arasında terörist var mıdır?” diyerek zaten kendilerine de yol gösterdi. Bu rapor AKP’li üyelerin hazırladığı bir rapor değildir, zaten Komisyon Başkanı da bunu itiraf etmiştir ama bu rapor bizim alnımızın akı gibi kendi raporumuzdur. (CHP sıralarından alkışlar)

İHSAN ŞENER (Ordu) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Şener, size söz vereceğim ama şimdi Sayın Hasip Kaplan’ı dinleyelim sonra ikisine beraber…

Evet, bir dakika Sayın Kaplan, ne diyorsunuz, önce onu bir göreyim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, Alt Komisyon Başkanı raporundaki “Kasıt yok.” kavramıyla ilgili vardıkları sonucu açıklarken, İç Tüzük hükümlerini göz ardı ederek vardıkları bir kanaati açıkladı. Bunun yargısal olmadığını söyledi. Bu doğru değil.

BAŞKAN – Peki, buyurun. Ama sinirlenmeden lütfen. Yeni yatıştırdık ortamı.

 

10.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Ordu Milletvekili İhsan Şener’in CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tabii zaten sorun orada arkadaşlar. Siz mahkeme değilsiniz ki. Eğer mahkeme olsaydınız, adil olsaydınız… Gittiniz Şırnak’a İnsan Hakları Komisyonu üyeleri olarak, sınır tümen komutanı İlhan Bölük size “Bizim haberimiz yoktu bombalamadan.” dedi. Sordunuz, size cevap verdi, “Saat 21.00’de hava trafiğine kapatıldı orası.” dedi. Peki, siz bu kastı madem araştırıyordunuz, insan sormaz mı “Genelkurmay Başkanlığından kim bu kararı verdi? Malatya’da Hava Kuvvetleri Komutanlığında masa başında oturan kimdi? Oradan Diyarbakır’a kim emri verdi? Hangi pilotlar uçurdu? Hangi Heron’dan bilgi geldi? Hangi Predator’dan geldi?” diye? Sınır ötesinde 34 yurttaşımız bile bile katlediliyor, öldürülüyor, bir tekini dinleyemiyorsunuz. Bir tekini, bir tek görevliyi Meclise getirip dinleyemediniz. Bir tek görevliyi, Allah aşkına, vicdan, bir tek görevliyi dinlemeden siz nasıl bu sonuca varırsınız “Kasıt yok.” diye? Kasıt buradadır, kasıt bu karartmadadır, kasıt bu rapordadır. Bu yanlış sizi kurtarmaz, tarih önünde sorgulanırsınız. Ben size bunun tarihî sorumluluğunun ağır olduğunu söylüyorum ve ben size şunu söylüyorum… Diyorsunuz ki: “Biz Başsavcılığa, Diyarbakır’a sevk ettik.” Oo, maşallah, sizin raporunuzu dayanak yapar, görevsizlik de verir, yetkisizlik de verir, dosyayı da kapatır. Siz Irak’ta, sınır ötesinde Kürdistan yönetimini dinlediniz mi? Predatorlar için Amerikalıları dinlediniz mi? Siz bir onbaşıyı dinleyemediniz, onbaşıyı, onbaşıyı! Siz Meclis adına kara bir sayfa yazdınız. Bu rapor kara bir lekedir, sizi aklamaz. Hâlâ şansınız var, gelin, beraber düzeltelim diyoruz.

Ve şunu söylüyorum: Ne olur, yaramız derindir, deşmeyin, deşmeyin. Konuşurken, bu süreçte gelin, beraber, omuz omuza, yüzleşme ve hakikatler komisyonuyla bunu beraber çözelim, birlikte çözelim. Barış istiyorsanız ana muhalefet de gelsin, siz de katılın, gelin, hep beraber çözelim. Bakın, MHP de araştırmak istiyor.

Saygılarımla.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaplan.

Sayın Şener, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

11.- Ordu Milletvekili İhsan Şener’in, Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın CHP grup önerisi üzerinde yaptığı konuşma sırasında ve Ankara Milletvekili Levent Gök’ün sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

İHSAN ŞENER (Ordu) – Şimdi, Sayın Kaplan, bir hukukçusunuz ve okuduğunuzu anlayacak düzeyde olduğunuzu düşünüyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ben otuz iki sene ceza avukatlığı yaptım. İnsan hakları hukukçusuyum ben, ne dediğimi biliyorum.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Raporun ne anlama geldiği, o cümlenin, çok açıktır. Biz orada “Kasıt yoktur.” ifadesini kullanmıyoruz, bu bir.

İkincisi: Sayın Levent Gök, biz bir değerlendirme toplantısı yaptık. Bu değerlendirme toplantısında, bütün Komisyon üyesi arkadaşlarımız -araştırma değil, inceleme komisyonu- bu toplantıda herkes kendi görüşlerini ortaya koydu ve raportörler Komisyonda rapor tuttular. Bundan epey bir süre sonra biz bir araya geldiğimizde bizim bu görüşlerimizden kaynaklı olarak “Raportörlerin hazırladığı raporu ben yeni gördüm.” dedim, bu bir.

İkincisi: Bu rapor bu Komisyon üyelerinin ürünüdür, sizin de içinde olduğunuz Komisyonun üyelerinin ürünüdür. Asla…

LEVENT GÖK (Ankara) – Ama o sözü söylediniz siz.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Hayır, ben niçin söylediğimi size söylüyorum.

LEVENT GÖK (Ankara) – “Ben bu raporu daha yeni gördüm.” dediniz.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Arkadaşlar, ben niçin söylediğimi şimdi söylüyorum.

İki ay geçmiş biz değerlendirmeyi yaptıktan sonra, raportörler bir rapor hazırlamışlar. Bu raporu değerlendirmek üzere bir araya geldiğimizde “Ben de sizin gibi bu raporu yeni görüyorum.” dedim, doğru. Çünkü biz elimizle yazacak değiliz. Bizim düşüncelerimizi raportörler dile getirecekler.

LEVENT GÖK (Ankara) – Oylama yaptığımız toplantıda söylediniz bunu İhsan Bey, oylama yaptığımız toplantıda söylediniz, tanıkları var burada. Olur mu böyle bir şey?

İHSAN ŞENER (Devamla) – Hayır, hayır, Levent Bey, lütfen, lütfen. Diğer arkadaşlarımız da buna şahittir, tarih de şahittir, tutanaklar da şahittir.

LEVENT GÖK (Ankara) – Gayet tabii.

İHSAN ŞENER (Devamla) – Dolayısıyla, bu husus da -çok açık ve net söylüyorum- Komisyonumuzun raporudur. Komisyonumuz, raporunun arkasındadır ve inşallah, öyle umut ediyorum ki bu tür karanlık, bu tür milletimizi derinden üzen, bütün sıkıntıları bize yaşatan olaylar bir daha yaşanmaz diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Şimdi, şöyle geçin siz. Onların hepsi konuşuldu. Yüksek sesle söyleyin, tutanaklara geçsin, öneriyi oylayacağım.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Hayır, hayır, Sayın Kürkcü, orada, grubunuzun önünde yüksek sesle söyleyin, tutanağa alınsın.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Peki, Sayın Başkan, Komisyon Başkanı, Alt Komisyon Başkanı yanlış bilgi veriyor. Bu komisyon raporu sadece çoğunluk üyelerinin, Adalet ve Kalkınma Partisi üyelerinin oylarıyla kabul edilmiştir. Üç muhalefet partisi buna karşı oy kullanmıştır. Baştan bu rapor yazılırken de, rapor tartışılırken de esastan, usulden ve içerik bakımından karşı olduğumuzu belirttik ve muhalefet şerhimizi verdik. Bu rapor AKP’li üyelerin oyları karşısında CHP, MHP ve BDP’li üyelerin aleyhte oylarıyla çoğunluk esasına göre kabul edilmiştir. Biz bu raporun içeriğiyle, esasıyla, süreciyle, yöntemiyle mutabık değiliz. Bu raporun ortaya koymaya çalıştığı yaklaşıma temelden karşıyız, buna muhalefet şerhlerimiz de vardır. O yüzden bizim raporumuz değildir, onların raporudur.

BAŞKAN – Tamam Sayın Kürkcü, tutanaklara geçti.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Efendim?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Anayasa’nın 98’inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddesine göre kurulmuş bir komisyon var. Bu komisyon, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün ilgili maddesine göre, hangi siyasi parti grubunun aldığı oy oranına göre temsil edildiği milletvekili sayısına göre tespit edilir. Komisyonlarımız da genellikle 17 kişiden oluşur. Bunların 10 tanesi -aldığı oy çerçevesinde- AK PARTİ Grubuna, 4 tanesi Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna, 2’si Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna, 1’i de Barış ve Demokrasi Partisi Grubuna düşen oydur, milletvekili sayısıdır.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – 3, 3.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Burada “Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kurulmuş Komisyonun AK PARTİ’li üyeleri buna ‘evet’ demiştir, bu rapor AK PARTİ’nin raporu.” demek yanlıştır.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Var mı başka “evet” diyen?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Türkiye Büyük Millet Meclisi bu Komisyonu kurmuştur ve bu rapor Türkiye Büyük Millet Meclisinin raporu olarak kayıtlara geçmiştir.

BAŞKAN – Evet, sizinki de kayıtlara geçti.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, tabii, rapor Türkiye Büyük Millet Meclisi…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, herkes muhalif olabilir…

BAŞKAN - Bir saniye Sayın Tanrıkulu, Sayın Vural’ı dinleyeyim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Rapor Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesi doğrultusunda hazırlanmıştır ama, dolayısıyla, böyle bir rapora muhalefet olarak katılmadığımızdan şerh edilmiştir.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Zaten şerh edilmiştir ama Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından hazırlanmış bir rapordur.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sizin oylarınızla, çoğunluk iradesiyle kabul edildi yani.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Bir yanlışı düzelteceğim efendim sadece: İnsan Hakları İnceleme Komisyonu İç Tüzük’ün 98’inci maddesi uyarınca kurulan bir Komisyon değildir, üye sayısı da 17 değildir. Yasayla kurulmuş…

BAŞKAN – Genel komisyonlar için söyledi.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Evet, efendim.

Yasayla kurulmuş komisyondur. Sayın Grup Başkan Vekili yanlış ifade ettiler.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Doğru, doğru, düzeltiyorum: İnsan Hakları İnceleme Komisyonu kendi içinde bir alt komisyon kurmuştur. Bu alt komisyonda da aynı şekilde nisaba göre dağılım yapılmıştır.

BAŞKAN – Sayın Elitaş, ben düzelttim zaten, düzelttim, siz genel komisyonları kastettiniz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, Komisyonu mu tartışacağız, önergeyi mi tartışacağız? Tartışma konusu, Komisyon raporu veya Komisyon değil; tartışma konusu, önerge.

BAŞKAN – Şimdi, isterseniz, muhteremler, çok teşekkür ediyorum hepinize de, bakın, saat yedide televizyon kapanıyor, önemli bir kanun görüşeceksiniz, ben de yöneteceğim. Telaşımın sebebi, yani konuşma yapacak arkadaşların televizyondan sözlerinin milletimiz tarafından izlenmesidir. Şu öneriyi oylayayım, yediden sonra tekrar bakarız bazı şeylere, olur mu?

 

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu ve 26 milletvekili tarafından Uludere katliamının tekrar incelenmesi ve faillerinin araştırılarak yargı karşısına çıkarılması amacıyla 29/5/2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak Genel Kurulun 30 Mayıs 2013 Perşembe günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan, Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

3.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/759) (S. Sayısı: 453)(x)

 

BAŞKAN – Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Komisyon raporu, 453 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde söz isteyen Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Sayın Zühal Topcu.

Buyurun Sayın Topcu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’yla ilgili söz almış bulunuyorum Milliyetçi Hareket Partisi adına. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye’nin en önemli sorunlarından olan eğitim sorunu, AKP iktidarıyla iyice içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. İnsan kaynaklarının planlı ve programlı şekilde yetiştirileceği ocaklar olan eğitim kurumlarının tek bir bireyi bile harcama lüksü olmadan planlanıp programlanması gerekmektedir. Eğitim, bireylere yaşam boyu hizmet sunan bir süreçtir. Eğitim, toplumların ekonomik, sosyal, kültürel ve politik gelişmelerini doğrudan etkilemektedir. Millî gelirde dünyanın ilk 20 ülkesi arasına giren Türkiye’ye “2023 için ilk 10’a girmek istiyoruz.” diyenler, 2023’te 500 milyar dolarlık ihracat ve kişi başına 25 bin dolarlık gelir düzeyi hedefleri koyanlar, nedense, bunu sağlayacak olan insan kaynağının matematikte 43’üncü sırada, okumada 41’inci sırada, bilimde de 43’üncü sırada olmasını umursamamaktadır.

OECD tarafından her yıl yayınlanan kaliteli yaşam endeksinde Türkiye’nin gelir, istihdam, eğitim, sağlık, çevre koşulları, güvenlik gibi 11 kriterden oluşan değerlendirmede yine OECD ülkeleri arasında en son sırada yani 36’ncı sırada olduğunu hepimiz biliyoruz. Zaten, iki gün önce basında geniş olarak yer aldı. Bireylerin eğitimlerindeki bir birimlik artış, demin yukarıda ifade ettiğimiz, ismini saydığımız bu kriterlerde önemli derecede gelişmelere zemin hazırlamaktadır. İnsan kaynaklarının, çağdaş bilim ve teknolojinin, toplumun ve çalışma yaşamının gereklerine uygun niteliklerde yetiştirilmesi, ancak nitelikli ve kaliteli eğitimlerle mümkün olmaktadır. Kaliteli eğitimin verilmesi gereken en önemli basamaklardan bir tanesi de üniversitelerdir. Çünkü, üniversitelerin varoluş amaçları, toplumların en dinamik ve faal unsurları olarak toplumun ufkunu açma, rehberlik etme ve aydınlatma olmaktadır. Bu aydınlatma çerçevesinde, üniversiteler, muhakeme etmenin, akıl yürütmenin, sorgulamanın, sorumluluk duygusunun, hayal kurmanın, vizyon geliştirmenin, yaşama ve öğrenmeye heyecan ve heves beslemenin yani öğrenmenin öğrenilmesinin yapıldığı yerlerdir. Üniversitede, dünya görüşü kazanılır; koşullar ne olursa olsun, bilgiye ulaşmanın ve tüm veriler arasında en doğrusunu seçmenin yöntemleri öğrenilir. Yükseköğretim, bir ülkenin en gelişmiş beyinlerinin bulunduğu, ülkenin nitelikli insan gücünü yetiştiren, bilime, araştırmaya, teknoloji üretimine ev sahipliği yapan bir sektördür. Ülkelerin rekabet gücü de büyük ölçüde eğitimli ve nitelikli insan gücüne bağlıdır. Üniversiteler de bunları gerçekleştirmesi gereken anahtar kurumlardır.

Deminden beri eğitimin önemine binaen yaptığımız bu konulardan sonra, şöyle, bunların ülkemizde hangi basamaklarda gerçekleşebildiğine baktığımızda, ülkemizin gerçekten eğitim konusunda içler acısı içerisinde olduğunu görebiliyoruz ve rahatlıkla da söyleyebiliyoruz. Şimdi, Türkiye’de, üniversitelerin gerçekten çok önemli sorunları bulunmaktadır. Genel olarak baktığımızda üniversitelerin sorunlarına, önce, öğretim elemanlarının maaş ve özlük sorunları olduğunu biliyoruz; YÖK’ün merkeziyetçi yapısı sorunu olduğunu biliyoruz; insan kaynaklarının değerlendirme sorunu olduğunu görebiliyoruz; yönetim sorunu olduğunu görebiliyoruz ve vizyon oluşturmada üniversitelerin gerçekten problem yaşadıklarını görebiliyoruz.

Yukarıda saydığımız maddeleri üniversitelerin genel sorunları arasında sayar isek, bir de yeni kurulan üniversitelerin kendilerine ait özel sorunları bulunmaktadır. Bunlarda fiziki altyapı sorunları, ekonomik sorunlar, kurum kültürü oluşturamama durumları ve nitelikli eleman sorunları bulunmaktadır. Özellikle ülkemizin cumhuriyet döneminde yetiştirdiği bilim adamlarından olan Profesör Doktor Cahit Arf, konuşmasında “Üniversite kurulmaz, üniversite olunur.” ifadesiyle üniversitelere anlamlı vurgu yapmıştır. Genel olarak da ifade edersek “Üniversite için yeterli altyapı mevcut mu, yeterli öğretim üyesi var mı, kütüphanesi ve gerekli veri iletişim ağı var mı, teknolojileri ve laboratuvarları çağa uygun olarak donatılmış mı, bina, arazi ve diğer olanakları mevcut mu, sosyal ortam buna uygun mu ve üniversitenin açılacağı ilde, vatandaş gözünde, yeni üniversitenin nasıl algılandığı ve nasıl olması gerektiğine yönelik bir taban araştırması yapılmış mıdır?” gibi soruların gerçek anlamda cevapları üniversite olunmasının göstergeleridir.

Bilişim teknolojilerindeki gelişmelerle beraber değişen dünyada artık üniversitelerin yeniden tanımlanması da gerekmektedir. Artık, yaşayan, canlı, etrafı ile yirmi dört saat etkileşim içerisinde olan üniversiteler gündemdedir. Disiplinler arası geçişlerin açık olduğu, çok yönlü etkileşimlerin olduğu yeni kuşak üniversiteleri hızla yayılmaktadır. Çok yönlü bakabilen, çok yönlü düşünebilen, birkaç uzmanlık alanını ortak noktalarda yorumlayabilen bireyler yetiştirmeyi hedefleyen yeni kuşak üniversiteler, toplum içerisinde, toplumla beraber yaşama alanı bulmaktadır ve herkese kapısını açmaktadır; şu andaki aktif üniversitelerimizin yaptığının tam tersine kapıları kapatarak değil, toplumla beraber, toplumla birlikte ayakta kalmayı getirmektedir.

Yeni kuşak üniversitelerde öğrencinin ve öğretim elemanının beraberce çalışarak, bilgiyi ortak üreten ve bilgiyi pazarlayan kişiler olarak takım çalışması yapması tercih edilmektedir. Artık, katma değeri yüksek, dünyada söz sahibi olan üniversitelere ihtiyaç vardır. Lider ülke Türkiye’yi gerçekleştirmek için en büyük pay üniversitelerimize düşmektedir. Bunun için de kaliteli üniversitelerde bilimsel makale ve atıf sayıları, AR-GE harcamaları, doktora öğrenci oranları, web sayfalarının performansları, patent sayıları önem arz etmektedir. Bir örnek verecek olursak özellikle patent sayıları açısından, Türkiye’nin en iyi üniversiteleri on yılda ortalama 20 patent başvurusu yaparken Batı’daki iyi üniversitelerde bunların yılda 277’ye kadar ulaştığı görülmektedir.

Bir başka açıdan baktığımızda, üniversitedeki öğretim üyeleri başına düşen öğrenci sayıları açısından olayları değerlendirdiğimizde, 2012 URAP verilerine göre hâlâ birçok üniversitede öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının 50’nin üzerinde, hatta bazı üniversitelerde 100’ün üzerinde olduğu görülmektedir.

Bir başka açıdan, üniversitenin ve hatta o ülkenin kalite göstergelerinden biri olan kütüphane özellikleri açısından olaya baktığımızda durumun çok daha vahim olduğunu görebiliyoruz. Türkiye’de tüm üniversitelerin kütüphanelerindeki toplam kitap sayısı 11 milyon 700 iken dünyanın en büyük kütüphanesi olan Amerikan Kongre Kütüphanesinde yaklaşık 30 milyon cilt kitap olduğu, Harvard Üniversitesinde ve Boston Üniversitesinde yaklaşık 15,5 milyon kitap olduğu bildirilmektedir. Türkiye’deki tüm üniversitelerin kütüphanelerindeki toplam kitap sayısının Amerika’daki bir üniversitenin kitap sayısına bile ulaşamadığının acaba farkında mıyız?

Yükseköğretimin önemli sorunlarından bir tanesi de kontenjanların değerlendirilme sorunlarıdır. Şu anda ülkemizdeki pek çok fen ve edebiyat fakültesi öğrenci bulamadığı için kapanma noktasına gelmiştir. Fen ve edebiyat fakültelerindeki bölümlere ayrılan kontenjan son üç yılda 10 binlik bir düşme kaydetmiştir ve buna rağmen hâlâ kontenjanlar boş kalmaktadır. Bu bölümlerde 2012’de kontenjanların yarıdan fazlası boş kalmıştır. On bir yıllık sürede, 2002’den beri iktidarda olan AKP’nin gösterdiği performans aslında yalnız bunlarla değerlendirilmemektedir. Kontenjanların dolmaması sebebiyle 58 tane bölüm kapanmak zorunda kalmıştır. Taşradaki üniversitelerin fen fakültelerinin bölümlerini tercih edenlerin sayısı 2’yi veya 3’ü geçmemektedir. Puanlar yaklaşık 30-40 puan kadar düşmüştür. Yerleşen öğrenciler -bunlar çok önemli konular arkadaşlar- yalnızca soruların yüzde 15’ini yaparak bu bölümleri kazanmışlardır. Millet olarak kendi bilimimizi kendimiz üretmek, kalkınmak, ilerlemek ve sürdürebilir hâle getirmek istiyorsak bu bölümleri tekrar canlandırıp, cazip hâle getirip tercih edilmesini ve çağın gerektirdiği bilim ve teknolojiyi üretecek duruma gelmesini sağlamamız gerekmez mi?

2012 yılında “Türkiye'de Temel Bilimler, Durum Tespiti ve Yapılması Gerekenler” diye bir rapor hazırlanmıştır. Bu rapora göre, 2023 yılı için belirlenen hedefleri gerçekleştirebilmek için, yer altı kaynaklarından değil, bilim ve teknoloji üretilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu rapora göre, pirincin 1 kilogramı 2 dolar, etin 1 kilogramı 15 dolar, otomobilin kilogramı 50 dolar, uçağın kilogramı 250 dolar, dizüstü bilgisayarın kilogramı 1.000 dolar, cep telefonunun kilogramı 5 bin dolar, uydunun kilogramı 100 bin dolar, süper iletken hızlandırıcılar 200 bin dolar civarındadır. Şimdi, bu bize göstermektedir ki temel bilimler alanına hak ettiği önem verilerek bilim ve yüksek teknolojiye dayalı üretim yoluyla ancak ülkemizin gelişmişlik düzeyi artırılabilir.

Fen ve edebiyat fakültelerindeki bu içler acısı hâli tetikleyen bir başka neden de öğretmen yetiştirmede uygulanan öğretmenlik formasyon eğitimindeki belirsizliklerdir. On yıllık iktidar döneminizde veya on bir yıllık artık, formasyonla ilgili sürekli kararlar değiştirerek öğrenciler mağdur edilmiştir. Aynı mağduriyet aslında eğitim fakülteleri için de geçerlidir. Döneminizde o kadar çok eğitim fakültesi açıldı ki şu anda yüz binlerce öğrenci adayı yanlış istihdam politikalarıyla işsiz ve çaresiz bırakılmıştır. AKP iktidarı, ısrarla, kendi koyduğu politikalarla çelişmektedir. Eğitim fakültelerinde bilgisayar ve öğretim teknolojileri eğitimi bölümleri açıp öğretmen yetiştirirken okullarda “Öğrenciler zaten bilgisayar bilerek geliyor.” diyerek bilgisayar derslerini kaldırdınız. Yalnız, çok yeni, bir hafta önce 4’üncü ve 5’inci sınıflara tekrar zorunlu olarak bu dersler getirildi. Onu da bildirmek istiyoruz, en azından hatanın neresinden dönülürse kârdır zihniyetiyle bunun olumlu bir davranış olduğunu da belirtmek istiyoruz.

Yine, “yılın projesi” olarak ifade ettiğiniz teknoloji tabanlı FATİH Projesi’ni uygularken diğer ortaokul kısmında da bu derslerin kaldırılması herhangi bir cehalet kavramıyla da izah edilememektedir.

Üniversitelerde çalışan öğretim elemanlarının maaşları ve özlük hakları da üniversite sorunları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Ülkemizde genel ücret skalaları düşünüldüğünde akademisyen maaşlarının gerçekten çok alt düzeyde kaldığı herkes tarafından bilinmektedir. Özellikle araştırma görevlilerinin ve yardımcı doçentlerin mağduriyetlerinin birçok sözler verilmesine rağmen hâlâ giderilmediği görülmektedir. Bundan otuz yıl önce araştırma görevlilerinin maaşı mühendis maaşından yüzde 38 daha yüksekti. 2013 yılı itibarıyla ise araştırma görevlileri maaşı 2.200 lira, yardımcı doçent 2.600 lira, şube müdürü 3.250 lira, mühendis maaşı da 3.400 liradır; aradaki farkı hesaplamayı ben sizlere bırakıyorum. Üniversitelerdeki akademisyen özlük hakları yerle bir edilmiştir. Verdiğiniz ücretlerle üniversitelerde artık akademisyenleri tutmak mümkün olmamaktadır. Bu paralarla hangi bilimsel çalışmalar yapmalarını beklemektesiniz? 2023 Türkiyesi’ne hangi yüzle girilecektir? Ayriyeten, araştırma görevlilerinin görev tanımları yok, hocalarının arabalarını yıkadıklarını, evlerini temizlediklerini bildirenler bile var. Böyle çarpıcı ve yüz kızartıcı olaylar da tarihe not olarak düşmüştür.

Ayrıca, yardımcı doçentlerin karşı karşıya kaldığı derece sınırlandırılması ve çalışmalarındaki süre sınırlandırılması mağduriyetinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Özelikle vurgulamak istiyorum ki üniversitede nitelik sorununu gidermek için akademisyenlerin özlük problemlerini çözmek şarttır.

YÖK’ün getirdiği ve dayattığı sistem ideolojik, merkeziyetçi, dayatmacı, otoriter bir sistemdir. Bu sistem, bütün üniversitelerde tek tip elbiseyi giymeye zorlamaktadır. AKP olarak, iktidara gelmeden önce en fazla yakındığınız YÖK ile ilgili konularda, iktidara geldikten ve kontrolü ele geçirdikten sonra hiçbir şikâyetiniz olmamıştır ve hâlâ üniversiteleri 80’li yılların YÖK Yasası ile yönetmeye devam etmektesiniz. Katma değeri olmayan eğitim sistemiyle gençlik yetiştirmede hâlâ ısrar edilmektedir.

Ülkemizde mesleki eğitim de gereken cazibesini artık yitirmiştir. 2013 yılında, özellikle Yükseköğretime Geçiş Sınavı, yani birinci basamak sınavında meslek okullarından barajı geçen öğrencilerin yüzdesi, yalnızca yüzde 27’dir. Demin, Milliyetçi Hareket Partisinin verdiği mesleki ve teknik eğitimin sorunlarına yönelik önergeyi hep birlikte, AKP iktidarı olarak “Mesleki ve teknik eğitimin sorunlarını çözdük.” diyerek reddettiniz. Burada, aslında bu rakam bile, yalnızca üniversite sınavını kazanan, birinci basamağı kazanan öğrencilerin yüzdesinin yüzde 27 olması bile bu sorunun kar topu gibi karşımızda durduğunu bize göstermektedir, onu belirtmek istiyoruz.

Şimdi, birçok sorun var, bunları aslında artırabiliriz, bu örnekleri artırabiliriz. Eğitim kademeleri birbirine bağlı, birbirinin devamı olan kademeler olduğu için hepsinin bir bütün içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Eğitimin en önemli çıktıları mezunların istihdamıdır. OECD’nin yeni açıklanan raporunda, özellikle 15-24 yaş arası gençler arasındaki işsizlik oranının yüzde 18,4 olduğu verilirken, bu oranın üniversite mezunlarında yüzde 20’ye yaklaştığı bildirilmektedir. Bu raporların sonuçlarının çok dikkatli ve detaylı bir biçimde yorumlanması gerekiyor. Bu sorun, üniversitelerin verdikleri eğitimin içeriği ve politikalarının gözden geçirilmesini gündeme getirmektedir. Ayrıca, ülkelerin, gençliğe yönelik politikalarını da değerlendirmesi lazım.

Son günlerde gündeme gelen alkolle ilgili düzenlemelerde gençliğin malzeme olarak kullanılması, biz Milliyetçi Hareket Partilileri çok üzmüştür. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Türk gençliğinin büyük çoğunluğunun kötü alışkanlıklardan uzak olduğunu biliyoruz. TÜİK’in yaptığı en son araştırmada da gençliğin yüzde 83’ünün hiç alkol almadığı belirtilmektedir. Bu verilere ve gençliğimize olan inançla, gençlerimizin, Sayın Başbakanın “Gece gündüz içen, kafası kıyak bir nesil istemiyoruz.” ifadesi ile bu konuda töhmet altında bırakılması hiçbir gerekçeyle bağdaşmamaktadır. Gençlik gelecektir, milletin geleceğidir. Onların en iyi biçimde yetiştirilmesi için iktidar olarak on bir yılda hangi ortamları onlara sundunuz? Gençlerimiz en iyiye layıktır, onlar bizim gururumuzdur. Bunun için, diyoruz ki: Milliyetçi Hareket Partisi olarak, yeni kurulacak olan 5 yeni üniversitemizin yukarıda belirttiğimiz kriterlere göre, geleceğimiz olan gençlere hak ettikleri kaliteli eğitimi vereceklerini ümit ediyoruz ve başarılar diliyoruz.

Aynı zamanda, AKP iktidarının on bir yıldır arapsaçına çevirdiği ve yine, 8 Haziranda başlayacak olan sınav maratonuna katılacak olan hem öğrencilere hem de velilere başarılar diliyoruz. İnşallah, bu konunun da en kısa zamanda çözülmesi dileğiyle deyip teşekkür ediyoruz. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Topcu.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Fatma Nur Serter. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

CHP GRUBU ADINA FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 453 sıra sayılı Yasa’yla bugün 1 vakıf üniversitesinin isminin değiştirilmesi teklif edilmekte, 5 yeni vakıf üniversitesi kurulmaktadır. Yeni kurulacak olan 5 vakıf üniversitesinin 2 tanesi tematik üniversitedir, 1 tanesi adli tıp bilimleri konusunda eğitim-öğretim verecektir, diğeri de “tarım ve gıda” adını almış olan, Konya’da kurulan bir vakıf üniversitesidir.

Şimdi, ben öncelikle Altın Koza Üniversitesinin isminin “İpek Üniversitesi” olarak değiştirilmesi teklifiyle ilgili görüşlerimizi ifade etmek istiyorum. Altın Koza Üniversitesi yıllar önce kurulmadı, yeni kuruldu ve kurulduktan kısa bir süre sonra da bir isim değişikliği teklif edildi. Kurucusu olan vakıf -bir holdingin kurmuş olduğu vakıf- adının ilk kelimesini “altın” ekiyle üniversite adı olarak teklif etmişti, şimdi adının ikinci kelimesini üniversite adı olarak teklif ediyor ve değiştirmek istiyor.

Şimdi, değerli milletvekilleri, Sayın Bakan; bir vakıf üniversitesi kurulurken adı bile doğru saptanamıyorsa ve kurulduktan kısa bir süre sonra isim değişikliği teklif ediliyorsa bu, vakıf üniversitelerinin ne kadar özensiz, ne kadar üstünkörü, ne kadar ön çalışma yapılmadan kurulmuş olduğunun bir göstergesi değil midir? (CHP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bir üniversite, kurulduktan sonra adının yabancı dillere çevirisinin pek de hoş olmayacak anlamlara geldiğini fark etmiş, Rusçasını beğenmemiş, adının değiştirilmesini teklif ediyor. YÖK’ün üniversite isimleri konusundaki bu teslimiyetçi tavrını komisyon toplantılarında da izliyoruz. Türkçe olmayan şirket isimlerinin tekrarı niteliğinde olan isimler, üniversitelere verildiğinde itiraz ediyoruz. Bu itirazımıza çoğu kere iktidar partisi milletvekilleri de katılıyorlar. Aldığımız cevap: “E, canım, vakıf öyle istedi.” oluyor. YÖK ne iş yapar? YÖK’ün holding üniversitelerine karşı takındığı bu teslimiyetçi tavrın arkasında ne olduğunun gerçekten araştırılmaya değer olduğunu düşünüyoruz. Şimdi adı “İpek Üniversitesi” olarak değiştiriliyormuş.

Değerli arkadaşlar, bakınız, üniversite ismi çok önemlidir çünkü üniversitenin adı diplomada yer alır. O diploma sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde dolaşıma girer. Üzerindeki ismin anlamlı, ya eğitimle bağlantılı ya kentin özellikleriyle ya da kurucusu olanların ya da Türk büyüklerinin ismiyle bağlantılı olması gibi bir teamül varken bu tamamıyla altüst edilmiştir.

Bakın kurulan üniversite isimlerine: Medipol. Değerli arkadaşlar, “Medipol” diye bir üniversite adı olur mu? Bugün teklif edilen üniversite adına bakalım: Sanko. Yakında buzdolabı ve çamaşır makinesi isimlerinin de üniversite adı olarak teklif edildiğini göreceğiz. (CHP sıralarından alkışlar) Bakınız, kayda girin, göreceğiz çünkü bu işin artık ayarı tamamıyla kaçmıştır. Böyle bir ciddiyetsiz tavra YÖK’ün derhâl dur demesi gerektiğinin altını çiziyorum çünkü bu yaklaşım, hem üniversiteleri değersizleştirmekte hem de ne yazık ki üniversitelerin içinin boşaltılması gibi, unvanlar, kavramlar değerlerini ve önemlerini kaybetmeye başlamaktadırlar.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bakınız, burada kurulan vakıf üniversiteleri, evet, kuruluyorlar diyoruz. Bir ayarı yok, bir dengesi yok, bir planlaması yok. İstanbul’da 36 tane vakıf üniversitesi var. Bugün 37’ncisi kuruluyor, Esenyurt Üniversitesi diye. Peki, bu üniversiteler öğretim üyesi ihtiyacını karşılayabiliyor mu, karşılayamıyor mu? Bunların öğretim üyesi yetiştirmek gibi bir yükümlülüğü var mı? Bu konu iktidar partisinin hiç gündemine girmedi. Yani bu ülkede öğretim üyesi yetiştirme yükümlülüğü devlet üniversitelerine aittir; öğretim üyesi ithal etme avantajı, ayrıcalığı da vakıf üniversitelerine verilmiştir. Kendi öğretim üyesini yetiştiren bazı vakıf üniversitelerini elbette bunun dışında tutuyorum. Onlara saygı duyuyorum. Çok nitelikli eğitim verdiklerinin de altını çizmek istiyorum.

Şimdi, vakıf üniversiteleri üçer beşer açılıyor. Tek de gelmiyorlar, yani üç-beş, üç-beş geliyorlar. Acaba hiç düşündük mü neden birdenbire vakıf üniversitesi açmak bu kadar popüler oldu? Acaba vakıf üniversitesi açmanın avantajı var mı? Ben size bu avantajları önce sayayım. Önce vakıf üniversitesi nasıl açılır? “Vakıflar kendilerine kazanç sağlamak amacıyla yükseköğretim kurumu kuramazlar.” 2547 sayılı Yükseköğrenim Yasası’nın temel maddelerinden biridir. Şimdi, vakıf üniversiteleri nasıl açılıyor? Vakıf üniversitesini açtınız, birtakım mali kolaylıklar sağlanıyor. Örneğin eğitim- öğretim amacıyla bir makine, alet, cihaz, malzeme, yayın gibi bir şey ithal ettiğinizde gümrük vergisi, resim ve harçtan muaf. Şimdi, bunu ben gerçek vakıf üniversiteleri için asla eleştirmiyorum. Gerçek vakıf üniversitelerinin böyle bir desteğe de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Şimdi gelelim ikinci avantajına: Arazi ve bina tahsisi. Kamu tüzel kişilerine ait arazi ve binalar vakıf üniversitelerine tahsis edilebiliyorlar. Bunu gayet iyi biliyorum, hangi üniversitelere nelerin tahsis edildiğini de biliyorum.

Üçüncüsü çok daha önemli. Bakınız, kuruluşunun üzerinden iki yıl geçmiş olan vakıf üniversiteleri, bir yıllık eğitim-öğretim, araştırma, kütüphane, yatırım masrafları ve diğer harcama kalemlerinden oluşan bir bütçe yapıyorlar. Yatırımın da içine katıldığını özellikle dikkatinizi çekmek için altını çizerek söylemek istiyorum. Şimdi, bir yıllık bütçe yapıyorlar. Bu bir yıllık bütçenin yüzde 45’ini geçmemek üzere devlet yardımı alabiliyorlar. Değerli milletvekilleri, bunun yüzde 45’ini geçmemek üzere devlet yardımı alabilmek çok büyük bir avantajdır. Vakıf üniversitelerinin bu koşullarda hızla açılmakta oluşu üzerinde dikkatle, hassasiyetle durularak bu açılış izninin verilmesi gerektiğinin en önemli nedenlerinden biridir.

Şimdi, bu da yetmiyor, bu avantajlar var. Şimdi, yeni  YÖK taslağında -henüz son şeklini görmedik ama- vakıf üniversitesi öğrencilerine devlet bursu verilmesi de gündeme getirilmişti, son şeklini bilmiyorum.

Şimdi, bütün bunlar gerçek vakıf üniversiteleri içinse yani hiçbir kazanç amacı gütmüyor, devlet de bunlara yardım yapıyor, olabilir, tartışılabilir ama ben şimdi size bir başka dengesizliği somut rakamlarıyla sunmak istiyorum. Bu vakıf üniversiteleri öğrencilerden öğrenim bedeli alıyorlar değil mi arkadaşlar? Peki, alırlarken bir vakıf üniversitesinin aldığı yıllık öğrenim bedeliyle diğeri arasındaki fark acaba ne kadar olabilir? Size örnek vereceğim. Bir vakıf üniversitesi tıp fakültesinin yıllık öğrenim bedeli 47.500 lira, bir başkasının 32.500 lira, bir diğerinin 24 bin lira, bir diğerinin 21 bin lira. Değerli milletvekilleri, 47.500 lirayla 21 bin lira arasındaki fark acaba YÖK’ün neden dikkatini çekmiyor? Bakanlığın neden dikkatini çekmiyor? Acaba bu, neden sorgulanmıyor? Bu kadar mı sahipsiz bir ülkede yaşıyoruz biz? Çocuklarımız bu kadar mı sahipsiz bırakılıyor?

Şimdi, denilebilir ki: “Efendim, bir tanesinin altyapısı vardı.” Hayır, hayır, tam tersi. Muhteşem hastaneleri olan, hastanesinin adıyla üniversite kuran üniversitelerin tıp fakültelerinin aldığı paradan bahsediyorum; 47.500. Karşılığında verdiğim 24 bin lira rakamı da, ciddi bir sağlık kurumuna sahip olan çok değerli, çok kaliteli eğitim veren bir vakıf üniversitesinin tıp fakültesinde alınan paradır. Şimdi, “21 bin lirayla eğer tıp eğitimi verilmez.” diyorsanız, o zaman neden izin veriyorsunuz 21 bin lira alınmasına? Yok, “Bunun maliyeti 21 bin lira, yeterlidir.” diyorsanız, 47.500 lira alınmasına neden onay veriyorsunuz?

Bakınız, değerli milletvekilleri, herkes şunu bilir: Mühendislik ve mimarlık eğitimi sosyal bilimlerden, iktisadi idari bilimlerden ve hukuktan daha pahalı bir eğitimdir. Herkes bunu bilir. Şimdi, size öğrenim ücretlerini sırasıyla, bazı örneklerle vereceğim. Hemen hepsinde aynı yalnız, onu söyleyeyim. Şimdi, 15.500 lira mimarlık mühendislik fakültesi için alıyor üniversite, 17.500 lira hukuk fakültesi için,. 15.500 lira iktisadi idari bilimler fakültesi için yani hukuk eğitimi -hukuk eğitimi nedir; Sınıftır, hocadır, tahtadır; bu kadardır- diğerlerinden 2 bin lira daha pahalı. Neden? Başka bir örnek vereyim: 24.900 lira mimarlık, 27.500 lira hukuk fakültesi eğitimi, 24.500 lira da iktisadi idari bilimler fakültesi eğitimi. 24 bin lira hukuk eğitimi, 21 bin lira iktisadi idari bilimler fakültesi eğitimi. Bu nedir biliyor musunuz? Bu, üniversitelerin öğrenci maliyetine göre değil, arz-talep kurallarına göre, ticari esaslara göre ücret belirlediğinin açık bir göstergesidir ve bu bir sömürüdür, bu yanlıştır. Eğer buna YÖK karşı çıkmıyorsa, YÖK’ün ne iş yaptığını gerçekten merak edip sorgulamanın hakkımız olduğunu düşünüyorum.

Açılan hukuk fakültelerine bakıyoruz, talep çok ya. Peki, öğretim üyesi var mı? Şimdi, size örnek vereyim: Yeni açılan üniversitelerden biri, eğitim-öğretime başlamış. Hukuk fakültesi, 1 profesör, o da dekan, 3 yardımcı doçentle eğitim veriyor. Bir başkası, 1 profesör dekan, 1 profesörü daha var, 4 tane yardımcı doçenti var. Bir bölüme böyle eğitim veremezsiniz. Bunu neden yapıyorlar? Bunu vakıf üniversitelerini kazanç amacı olarak kullanan vakıflar yapıyor. Kim kontrol ediyor? Hiç kimse kontrol etmiyor. Bu çok ciddi bir sorun olarak karşımızda bulunmaktadır. Eğer bu konu çözülemezse vakıf üniversiteleri bu yıl olduğu gibi önümüzdeki yıllar da boş kontenjanlarla eğitim-öğretim vermeye devam edeceklerdir. Bakın, bu yıl kontenjanlarının yüzde 20,1’i boş kaldı, 19.161 kontenjanı dolduramadılar. Şimdi, ne yapıyor vakıf üniversiteleri? Yurt dışından öğrenciyi nasıl getireceğinin hesaplarını yapmaya başladılar.

Bakınız, vakıf üniversitesine çocuğunu gönderen bir ailenin durumunu bir gözler önüne serelim. Ayda en az 2.500, en çok 5 bin lira arasında bir eğitim öğretim ücreti ödemek zorunda, buna ek olarak ders kitapları. Bu okulların çok lüks standartlarda sundukları yemek imkânlarından yararlanmak, kantinlerinde ve kafeteryalarında yiyip içmek. Bu üniversitelerin zengin aile standardına uygun kılık kıyafet ve ulaşım giderleri. Bütün bunları hesap ettiğinizde ayda en az 3 bin lira gibi bir paranın çocukların eğitimine ayrılması gerektiği ortaya çıkıyor.

Şimdi, çocuklarını niye vakıf üniversitelerine gönderiyor geliri orta düzeyde olan aile? Çünkü bir devlet üniversitesini kazanamamış oluyor. Peki, o ailenin ekonomik durumunda bir sarsıntı olursa bu çocukların durumu ne oluyor? Sayın YÖK Başkanına, seçildikten kısa bir süre sonra bu konudaki sorunları aktardım ve buna mutlaka bir çözüm bulunması gerektiğini, hiç olmazsa bu öğrencilerin bir devlet üniversitesine naklinin sağlanması için düzenleme yapılması gerektiğini ifade ettim, “Üzerinde çalışacağız.” dedi; bakın, ses çıkmadı.

Şimdi, ben şunu yüreğinizde hissetmenizi istiyorum: Bir anne geldi bana. Çocuklarını vakıf üniversitesine gönderirken ailenin ekonomik durumu iyiymiş. Babaları ölmüş, vefat etmiş, baba yok. Baba ticaretle uğraşıyormuş. Çocuk ortada kalmış vaziyette. Ailenin talebi nedir biliyor musunuz? Bir yıl, sadece bir yıl kaydı dondursun üniversite -kaydını dondursun, başka bir şey istemiyoruz- ve o bir yıl çocuk çalışacak -3’üncü sınıfa gelmiş- o parayı biriktirecek ve 4’üncü yıl eğitimini tamamlayacak. Ne cevap aldık biliyor musunuz? “Kayıt dondurmak için bir yıllık öğrenim ücretinin peşin ödenmesi gerekir.” Aldığımız cevap budur.

Peki, bunu kim koruyacak? Bu çocuklara kim sahip çıkacak? Burada trajediler yaşanıyor değerli arkadaşlar. Bir değil, on değil; onlarca kişi her ay telefon ediyor. Bütün bunları yaşıyor insanlar. Bununla ilgili bir çözüm üretemez miyiz? Bu durumdaki ailelerin çocukları devlet üniversitelerine yatay geçişle geçirilemez mi? Geçirilebilir, elbette geçirilebilir ama yapılmıyor. Neden yapılmıyor? Bunun cevabını vermekle yükümlü olan mercilerin kısa sürede buna cevap vereceğini umuyorum, diliyorum.

Şimdi, bu üniversiteler burs veriyorlar, söylenen bu, “Canım, zaten bir burslu kontenjanı var.” Evet ama burs neye göre veriliyor? Başarıya göre veriliyor. Neden başarıya göre veriliyor? Çünkü başarı bursuyla giren öğrenci, o üniversitenin ortalama standardının çok üstünde puan almış öğrenci. O burs aslında üniversiteye prestij satın alma bursudur. Yüksek puanlı öğrenciyi üniversiteye getirdiğinizde “İşte benim üniversiteme şu puanla öğrenci aldım.” diyerek üniversitenin reklamını ve pazarlamasını yapıyor o üniversiteler ama ihtiyaç sahibi, gelir düzeyi düşük ya da üniversiteye girdikten sonra ailevi koşulları değişmiş olan öğrencilere burs vermeye iş geldiğinde 1 tane öğrenciye burs verdiremiyorsunuz.

Şimdi, vakıf üniversitesi açmak kolaydır. Zaten yeni YÖK yasa taslağında –umarım değişir- Genel Kurula filan da gelmeden Bakanlar Kurulu imzalayacak, vakıf üniversiteleri açılacak, kimsenin haberi bile olmayacak, öyle bir düzenleme getiriliyor. Önemli olan, o vakıf üniversitelerinde okuyan öğrencilerin eğitim ve öğretimlerinin kalitesine ve onların ekonomik koşullarındaki olumsuzluklara dikkat çekmek ve onlara sahip çıkmaktır. Orada okuyanlar başka bir milletin çocukları değil, bizim çocuklarımız ve çok büyük aile trajedilerinin yaşandığı, çocukların yaşamlarının çöpe atıldığı, üniversitelerin 3’üncü, 4’üncü sınıflarından… Beş yıllık üniversitelerde okuyanlar var. Tıp fakültesinde okuyor, 5’inci sınıfa gelmiş, parası yok, eğitimine ara vermek mecburiyetinde kalıyor, veremiyor, okuldan atılıyor.

İşte, bütün bunlara sahip çıkılması gerektiğinin altını önemle çizmek istiyorum ve biz üniversite açarken –hepimiz istiyoruz- daha çok ve daha kaliteli eğitim veren üniversitemiz olsun. Hepimiz şunu istiyoruz: Üniversite diplomasının bir değeri olsun. Bakınız, üniversite diploması olan her 4 gençten 1’inin işsiz olduğu bir ülkede yaşıyoruz yani diploma aslında bu amansız işsizlik koşullarında rekabetin bir aracı hâline geliyor. O zaman o diploma değer bulsun, eğitim nitelikli olsun, açılan vakıf üniversitelerine kendi öğretim üyelerini yetiştirme koşulu getirilsin, kendi öğretim üyesini belli süre içinde yetiştirmeyen üniversitelerin öğrenci alması engellensin.

Yapılacak çok şey var ama ne yazık ki bugüne kadar, defalarca dile getirmiş olmamıza karşın, bütün bunlar yapılmadı. Ben bir tek şey rica ediyorum: Eğitim siyaset dışı bir alandır ve çok kutsal bir alandır. Lütfen, eğitimi, siyasi propagandanın aracı hâline getirmek için üniversite açmayalım. Lütfen, açtığımız üniversitelerin sayısıyla övünürken içeriğiyle, kalitesiyle, yetiştirdiği öğrencinin niteliğiyle de övünecek hâle yükseköğretimimizi getirelim.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Serter.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Hakkâri Milletvekili Sayın Adil Zozani.

Buyurun.(BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA ADİL ZOZANİ (Hakkâri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, ben de kanun tasarısı üzerine partimiz adına söz almış bulunuyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Aslında bu konu, üzerinde böyle çok da uzun çalışmaya mecbur bıraktırmadan gelip çokça şey söylenebilecek bir durum. Üniversitelerin sorununu konuşuyorsak eğer Türkiye’de, uzun uzadıya gidip çalışmanın, veri toplamanın bir anlamı yok. Bir tek cümle sarf ettiğiniz zaman aslında durumu özetlemiş oluyorsunuz, geriye kalan, söylediğiniz her şey teferruattan ibarettir. “Türkiye’de üniversitelerin hâli berbattır.” dersiniz. Bunu söylediğiniz zaman Türkiye’de üniversitelerin durumunu özetlemiş olursunuz.

Sayın Bakana bilmiyorum, yüklensek hakkı mıdır? Yeni Bakan oldu ama en azından söyleyeceklerimizi not alırsa, en azından söyleyeceklerimizi dinler ve “Bizim ülkemizde üniversitelerimizin bu sorunları var.” deyip not alırsa, üzerinde durursa galiba faydalı bir iş yapmış olacağız. Üniversitelerin isim değişikliği vesaire sorunları var, bu konuya hiç girmeyelim, dilediğiniz ismi verebilirsiniz. Hatta ben bir örnekle konuşmamın başında ifade edeyim. Mesela, sorduklarında, şu anda okullarda çocuklarımıza sorduklarında, “Robotu kim icat etti?” dendiğinde Uzak Asya ülkeleri hemen çocuklarımızın aklına gelir çünkü eğitim kurumlarımızda “Robotu onlar icat etti.” diye söylenir, ezberletilir ama bugün, buradaki hazırunda veya üniversite camiası içerisindeki pek çok öğretim görevlisi -bakın “öğrenci” demiyorum- sibernetik biliminin atasını sorsak cevabını veremeyecektir çünkü sibernetik biliminin atasının bu coğrafyadan bir insan olduğunu bilse, bugüne kadar öğretilen birçok şeyin yanlış olduğunu fark etmiş olacak ya da eksik olduğunu fark etmiş olacak.

Öneriyorum Sayın Bakana, üniversitelerin isimlerini değiştiriyorsanız Şırnak Üniversitesine de sibernetik biliminin atası olan Cizrelinin isminin verilmesini öneriyorum. Bilince çıkaralım, tarihimizi bilince çıkaralım. Eğer ki kendi değerlerimize sahip çıkarsak, kendi tarihimizi ötelemezsek, kendi değerlerimizi ötelemezsek, yok saymazsak çok daha yararlı bir şey yapmış oluruz.

Hayatımda yediğim bir tokadı hiç unutmam. Polisten vesaire nezarethanelerde gördüğüm işkencelerden söz etmeyeceğim ama hayatımda yediğim bir tokadı asla ve asla unutmuyorum, o da ilkokulda okurken din bilgisi öğretmenimin bana attığı tokattır. Neyi sormuştu biliyor musunuz, tokat atmanın, yediğim tokadın sebebi neydi biliyor musunuz? Bana Hazreti Peygamberimizin annesinin adını sordu, ben de “Zübeyde Hanım” dedim. Sen misin bunu söyleyen, tokat attı bana. E şaşırdım. Günün yarısında Zübeyde Hanım ezberletiliyordu, günün diğer yarısında Amine Hanım ezberletiliyordu. Günün hangi yarısında olduğumu karıştırdım, yanlışlıkla “Zübeyde Hanım” dedim Sayın Bakanım, tokadı yedim, o tokadı hiç unutmadım.

Bir tokat daha yedim, o da beni devlete muhalif duruma getirdi. Neydi o tokat? Ben 9 yaşında bir köylü çocuğu olarak okula gittim ve Türkçe bilmiyordum. Kendimi Türkçe ifade edemediğim için okul müdürümden tokat yedim, o tokadı da unutmuyorum. Ama bir kelimeyi o tokat bana öğretti, muhalif olmak durumundasınız, bir şeyleri değiştirebilmeniz için muhalefet etmek durumundasınız, dik durmak durumundasınız. O tokadın bana öyle bir faydası oldu.

Bir acı gerçekliğe parmak basmak için ifade ediyorum. Bizim coğrafyadan, bizim memleketten çocuklar, bizler, sizlerin çocuklarınıza nazaran beş yıl dezavantajla eğitime başlıyoruz. Biz beş yıl boyunca Türkçeyi öğrenmekle meşgul kaldık, biz Türkçeyi öğrendiğimizde, sizin çocuklarınız yani batıda ana dili Türkçe olan çocuklar pozitif bilimleri öğrenmeye başladılar. O nedenle, tesadüf değil, her yıl üniversite sınavları açıklandığında son sıradaki 20 il hiçbir zaman değişmez, değişmemiştir ve biz birinci kim olur, onu merak ederiz ama esasında sonuncunun kim olduğunu önceden biliyoruz; geçen sene de öyleydi, bir önceki sene de öyleydi, ondan önceki sene de öyleydi, yirmi sene öncesinde de öyleydi.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Biz de sizin gibiyiz.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Hakkâri de öyledir.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kocaeli de öyle vallaha.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Kafanız çalışmıyorsa ne yapalım.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kocaeli de öyle vallaha. En çok parayı biz veriyoruz, en sonlardayız.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Hiç mesele öyle değil, hiç mesele öyle değil.

Bakınız, şimdi, eğer gerçekten Türkiye’de eğitim sorununu örnekleriyle masaya yatırırsanız, bu konuda evet siyaset mekanizmasının dışına taşılarak, bir uzlaşı konsensüsüne oturtularak Türkiye’de eğitim sorununu bir bütün olarak baştan aşağı gözden geçirip nereden başlayacağımıza birlikte karar verirsek iyi şeyler yapmış oluruz.

Mevcut durumda, sizlerin daha önce yaptığınız düzenlemelerin ve sizden önceki düzenlemelerin hiçbiri Türkiye’de eğitim sorununun çözümüne katkı sunmuyor; 4+4+4 de çözüm sunmadı, önceki 8+4 de sunmadı, ondan önceki de… Çünkü sorun, sayıları peş peşe dizip arasına çarpı mı, bölü mü, artı mı koyacağınız şekliyle çözümlenmiyor, maalesef öyle çözümlenmiyor. Sorun, zihniyet sorunudur, tekçi zihniyet sorunudur; sorun, bu coğrafyada yaşayan farklı dil ve kültürleri yok sayma sorunudur.

Şimdi, kimi üniversitelerimizde çalışmalar yapılıyor. Mesela, adına Kürtçe denmemesi için Artuklu Üniversitesinde kurulacak kürsüye isim bulmak için kırk dereden su getirildi, kırk takla atıldı ve sonunda “Yaşayan Diller ve Lehçeler” adı keşfedildi.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Süryanice de var.

ADİL ZOZANİ (Devamla) - Öneriyoruz: Hiç böyle dolanmanıza gerek yok, o üniversitenin o birimine “Yaşayan Diller ve Lehçeler” ismini koymanıza gerek yok.

Evet, Sayın Bakanım, Süryanice de vardır. O nedenle, önerim çok önemlidir, önerimi dikkate alın lütfen: Adını “Öldüremediğimiz diller ve lehçeler” diye koyarsanız, doğru iş yapmış olursunuz, “Yok edemediğimiz diller ve lehçeler” diye koyarsanız doğru iş yapmış olursunuz.

Çok uğraşıldı; yok etmek için, bitirmek için çok uğraşıldı ama amacına ulaşılamadı. Şimdi, “Yaşayan Diller ve Lehçeler” demenize gerek yok, “Öldüremediğimiz diller ve lehçeler” deyin, amaca hizmet etmiş olursunuz.

Bugün üniversitelerden mezun olmuş öğrencilerin büyük çoğunluğundan,   -hatta “öğrenci” demeyelim, yetişkinlerin; artık çoğu çoluk çocuğa karışmış- iş bulma umudunu bile yitirmiş insanlardan söz ediyoruz. Ki Türkiye’de hep işsizlik verileri ifade ediliyor, sıralanıyor. Türkiye’de artık iş bulma umudunu yitirmiş yaklaşık 1 milyon insan var. Bu nedenle de herhangi bir kuruma iş bulmak amacıyla başvurmadığı için işsiz sayılmıyor artık. 1 milyon insan ve bunların büyük çoğunluğu üniversite mezunlarıdır ve bu insanların tamamı şimdi icralık duruma düşmüşler. Siz, sözüm ona, okuyabilsinler diye burs vermişsiniz ama o bursu bir şekilde tahsil edeceksiniz. Çalışamadığı için, istihdam edilemediği için devlet şimdi ödediği bursu onlardan istiyor. Ödeme gücü olmayınca bu insanların kapısına icra memurları gönderiyor. Böyle şikâyetler size geliyordur Sayın Bakanım, biliyorsunuz bunları.

Ne ile övüneceğiz? Üniversite sayılarının artırılması ne yazık ki marifet değil. Üniversitelerin düzeyi liselerin altına indi. Hiç olmazsa liselerin tabelası var, hiç olmazsa liselerin binası var. Bu ülkede binası olmayan üniversite var. Örnek mi istiyorsunuz? Hakkâri Üniversitesini söyleyeyim size. Mutlaka YÖK’ten arkadaşlarımız vardır burada, Hakkâri Üniversitesinin adresini bana bir söylesinler. Lütfen, bir tanesi çıksın söylesin; Hakkâri Üniversitesine mektup göndermek istiyorum, bana adresini versin. Yok, ha, derseniz ki: “Depin’deki polis noktasına mektubu teslim ederseniz…” Olur, biz de öyle tercih ediyoruz zaten. Binası olmayan üniversite olur mu? İşin daha garibini söyleyeyim size: Hakkâri Üniversitesine kendi mülkünü kiraya veren vatandaş “Vay, sen misin üniversiteye mülkünü kiraya veren?” denilip cezaevine atılmış. Usulsüzlük yapılmış yani üniversiteye kendi binasını kiraya vermiş, devlet bunu araştırtmış, haksız mal edinmeden dolayı o vatandaşı, o Hakkârili garibimi de cezaevine atmış. Dolayısıyla, vatandaş da artık kiraya vermiyor mülkünü.

Üniversitenin yeri yok, rektörün oturacağı odası yok. Üç yıldır bir zemin etüdü yapılamadı Hakkâri’de.

Hakkâri’den Van’a geçeyim. Geçenlerde Plan ve Bütçe Komisyonunun iktidar partisi mensupları rüyalarında Van Üniversitesini görmüşlerdi. Demişlerdi ki: “Van Üniversitesinin kadro eksiği var.” Ertesi gün tasarıya “Van Üniversitesine 300 kadro tahsisi” diye bir madde koydular, getirdiler, biz de komisyonda tartışıyoruz. Saf saf “Van’a bir pozitif ayrımcılık yapmış, bunlar rüyalarında görmüş, hayatlarında bir tane doğru iş yapacaklar.” diye sevinirken, destek verirken, gene aynı milletvekilleri bir önerge veriyorlar, önergeyle bu maddeyi geri çekiyorlar. Niye geri çekiyorsunuz? “Efendim, biz bunu koyduk ama ben Türkiye’nin başka yerlerindeki illerin aynı zamanda milletvekiliyim, benim ilimdeki üniversite de benden kadro istiyor, ben bu sorunun cevabını veremiyorum.” Emin olun -Plan ve Bütçe Komisyonunun tutanaklarında vardır- aynen savunma bu şekildedir, hem alt komisyonda hem üst komisyonda aynen önerge sahipleri bu savunmayı yapmışlardır. Sözüm ona Van’a bir pozitif ayrımcılık yapacaklardı. “Çok tahrip ettik, üniversiteyi biraz ayağa kaldıralım, kalkındıralım, kadro gitsin, çalışsın, oradaki öğrenciler de eğitimden nasiplensin.” demişlerdi, kafalarına ne düşmüşse önceki gün, o şokun etkisinden, o rüyanın etkisinden kurtuldukları andan itibaren önergeyi geri çektiler.

Devam edelim. Bitlis’teki üniversitenin, Muş’taki üniversitenin, Mardin’deki üniversitenin durumu bunlardan farklı mıdır? Hayır, farklı değil. Zaten bu eşitsiz eğitim koşullarından dolayı sürekli problemli alanlar oluşuyor.

Bakın, biraz önce, birkaç saat önce burada bir tartışma yapıldı. Esasında o tartışmanın kökenine inerseniz, temellerine inerseniz eğitim sorununu bulursunuz. Eğer bu ülkede hâlâ milletvekilliği yapıp, bakanlık yapıp Zerdüştlük konusunda en ufak bir bilgiye sahip değilse insanlar, eğitimimizi sorgulamak durumundayız. Eğer hâlâ Zerdüştlüğe hakaret edilebiliyorsa, kendi eğitimimizi gözden geçirmek durumundayız. “Hangi koşullarda insanları yetiştirdik, insanlarımızın beyinlerini nasıl şekillendirdik?” diye kendimize sormamız gerekiyor. Kendisinden olmayana rahatlıkla hakaret edebilen bir insan profili eğer ortaya çıkarabilmişsek, elbette ki eğitimsel sorunlarımızdan kaynaklıdır. Kendimizden olmayana, bizim gibi düşünmeyene, bizim gibi inanmayana çok rahatlıkla burada hakaret edilebiliyor. İşte, kökeni burasıdır; bu tekçi, faşizan zihniyetin ürünüdür.

Bir başka milletvekili çıkıyor diyor ki: “Efendim, herkesin kimliği kendi şerefidir.” Bir başkasının kimliğini, etnik yapısını şeref addetmek faşizmin daniskasıdır. Siz kim oluyorsunuz benim kimliğimi şeref addedeceksiniz? Ama, bunu yapan var, bu oluyor. Bu faşizan zihniyetin temelinde işte eğitim vardır. Bu handikaptan gerçekten kurtulmak istiyorsak, bu handikabı bertaraf etmek istiyorsak, sil baştan eğitim sistemimizi gözden geçirmek durumundayız.

Bu coğrafyada yıllarca, on yıllarca yok edilmek için, bitirilmek için… Dilleri yeniden yaşatmak için, devlet o dillere karşı pozitif davranmak durumundadır. Bu devletin borcudur, yarattığı tahribatı tolere etmek bu devletin borcudur. Bu nedenle, siz gerçekten üniversitelerde yararlı bir şey yapmak istiyorsanız, üniversitelerde herkesin kendi ana dilinde eğitim yapabilmenin koşullarını, altyapısını hazırlamak için üniversitelerden başlamanız gerekiyor, fakülteleri buna göre dizayn etmek durumundasınız. Bu coğrafyada yaşayan bütün dillerin, bu coğrafyada yaşayıp kendi ana dilleriyle eğitim görmek isteyen tüm vatandaşların ihtiyaçlarına cevap verebilecek, bu talebine cevap verebilecek bir altyapı hazırlığına başlamanız gerekir. Fakülteleri buna göre dizayn etmeniz gerekir ve eğitimi yeniden kurgulamak, özgürlükçü bir yapıya kavuşturmak gerekiyor.

Bakınız, neredeyse yirmi dakika konuştum üniversite öğrencilerinin sorunlarına, üniversitelerdeki şiddete hiç değinemedim bile. Daha dün Burdur’da, öğrenciler tek gitse dayak yiyor, grup hâlinde gitse polis müdahale ediyor. İlgili mekanizmalara, mercilere bildirimde bulunuyoruz, bu öğrencilerin sorunlarını aktarıyoruz, ilgilenen birini bulamıyoruz. Niye? Çünkü, biz, üniversitelerimizi karşı karşıya getirdik, kamplaşma merkezlerine dönüştürdük. İnsanlar birbirini hazmedemiyor, birbirini kabul edemeyecek pozisyonlar yarattık, bunun sorumlusu biziz. Üniversitelerde birbirine taş atan, birbirinin kafasını kıran öğrencilerin, gençlerin hiçbir suçu yok, suç bizde, suç bu mekanizmayı koruyanda. Bu mekanizmayı siz korudukça üniversitelerde öğrenciler birbirinin kafalarını kıracaklar ne yazık ki.

Buradaki ayrımcılık, yönetim erki itibarıyla bir kez daha açığa çıkıyor, mazluma “Sen niye mazlumsun? Senin mazlum olman kabahattir.” denip

ikinci defa cezalandırılıyor. Zaten üniversiteden öteleniyor, zaten eğitimden öteleniyor; zar zor kazanmış, gitmiş, oralarda okumuş. Hadi, ayrımcılık meselesini, tekrar onu, bugün yeniden bir kez daha dillendirmemek için “Kürt” demeyeyim, “Kürt öğrenci” demeyeyim ama kendi kimliğinden kaynaklı olarak ötelenen insan, hem saldırıya maruz kalıyor, üstüne üstlük polis de saldırganla birlikte saf tutuyor, ikinci bir defa onları cezalandırıyor.

İşte, böyle koşullarda, üniversiteleri konuşunca, eğitimi konuşunca, esasında, burayı, bu kürsüyü biraz dertleşme faslına da dönüştürmek gerekiyor, kendimizle yüzleşmek gerekiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Sıkıntının kaynağına inmek lazım. Sıkıntının kaynağına inmeden de bu sorunları çözme şansına sahip değilsiniz.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Zozani.

ADİL ZOZANİ (Devamla) – Sayın Başkan, sabrınıza sığındım, teşekkür ediyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Şahısları adına, Mersin Milletvekili Sayın Nebi Bozkurt.

Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

NEBİ BOZKURT (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 453 sıra sayılı Yükseköğretim Kanunu’nda değişiklikle alakalı şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi hürmetle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, kanun teklifi, bir üniversitenin adının değiştirilmesi ve bazı vakıf üniversitelerinin kurulması ve birimleriyle alakalı. İsim verme, ad verme, tabii, kişiler için önemli olduğu kadar müesseseler için de önemlidir ancak bir üniversite için en önemli konu, orada yapılacak olan ilmî çalışmalar, bilime, evrensel düşünceye, ülkenin gelişmesine sunulacak olan katkılardır.

Meclisimizde bir kanun teklifi görüşülürken çoğu zaman konuşmalar onunla alakalı olmuyor, herkes kendince önemli gördüğü bir konuyu dile getiriyor.

Bugün, Meclisimizde epey dinden söz edildi. Ben de, tabii, bir ilahiyatçıyım. Bu kanun teklifi Komisyonda görüşülürken -Millî Eğitim Komisyonundayım aynı zamanda- orada da epey dinden, mezhepten, Maturidilikten, özellikle, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımız da dâhil olmak üzere söz ettiler.

Konu üniversite olunca, ben de, yıllar önce muttali olduğum bir kitaptan söz etmek istiyorum. Kitabın adı “Kamâlizm”, alt başlığı Cumhuriyet Halk Partisi programının izahı. Onun için Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımız belki daha bir özenle dinlerler.

Niye “Kamâlizm” denilmiş, “Kemalizm” değil de “Kamâlizm?” Atatürk’ün nüfus cüzdanında, kimlik belgesinde -bazılarında tabii- adı “Mustafa Kamâl” şeklinde geçiyor, “Mustafa Kemal” şeklinde değil de “Mustafa Kamâl” şeklinde yazılıyor.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Kim yazmış bunu ya? Nerede yazılı o, nerede?

NEBİ BOZKURT (Devamla) - Burada  efendim. Kitabın adı da böyle.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bunu yazan yanlış yapabilir yani, doğru olup olmadığını nereden bilelim? Ver bakalım o kitabı.

ÇİĞDEM MÜNEVVER ÖKTEN (Mersin) – Hocam, devam edin.

NEBİ BOZKURT (Devamla) - Kitabın yazarı Edirne Saylavı -Edirne Milletvekili yani- Şeref Aykut.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ver biz de görelim ya, senin doğru konuştuğunu nereden bilelim.

NEBİ BOZKURT (Devamla) - 1936 yılında yayınlanmış, Meclis Kütüphanesinde de var, bakabilirsiniz oradan efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ver bakalım, biz görelim.

NEBİ BOZKURT (Devamla) - Oradan bakabilirsin.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ya burada görelim de doğru olduğunu, konuştuğunu doğru anlayalım.

NEBİ BOZKURT (Devamla) - Yazar kitabın birçok yerinde Kamâlizmi bir din olarak tanımlıyor. Daha ön sözünde “Yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir din.” diyor.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Bunu tanımlayan kim?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Kim diyor onu?

NEBİ BOZKURT (Devamla) - Kitabın içinde…

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Hangi kitap?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – CHP Milletvekili Şeref Aykut efendim, 1936 yılında, tekrarladım.

KAMER GENÇ (Giresun) – Sakın bu kişi senin sülalenden gelmesin?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Kitabın içinde CHP’nin “altı ok”u yorumlanırken, zamanın bazı anlayışları hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Sekizinci sayfada, yazar devletten bahsederken Türk ulusunun kendi karakterine uygun iki devleti olduğundan söz ediyor, bunlar da Eti birleşik devleti ve Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet. Yani böylece, yazara göre Etiler, Hititler Türk oluyor ve Türk olduğu ifade ediliyor. Aynı başlık altında bir yerde Osmanlının son padişahı “yüz karası” olarak ifade ediliyor.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ben de bir kitap bulup, getirip, okuyayım size.

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Hâlbuki, Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” kitabını okuduğumuzda böyle olmadığını görüyoruz. Zor şartlarda almış olduğu bazı kararlar tartışılabilir ama “yüz karası” ifadesini hak etmiyor.

Edirne saylavı yani milletvekili kitabında diyor ki: “Kamâlizm bir dindir ki, onun en büyük ve ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır.” Yazar daha birçok yerde Kamâlizmin bir din olduğunu ifade ediyor, vurguluyor; devletçilik başlığı altında “Kamâlizm dininin devletçiliği, Kamâlizmin inanlı tapkanları” diyor.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – “Başbakan peygamber” denilince bir şey olmuyor da bu mu problem oldu? Bize ne?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Milletvekili CHP programını anlatırken “Atatürk’ün ulusçuluğu ancak tarihin maddi ve ekonomik yöneyinden kavrayarak partisine hız vermiştir. Parti, ulusçuluğu bu yolda kurmakla beraber, eskinin onu yeşil küf kokan kara selviler altında çöreklenmiş dinsel durdurucu kurallardan arıtarak ona tam bir yaşayış görüşü vermiş.” diye devam ediyor. Benzer bir ifade “inkılapçılık” bölümünde de yer alıyor. “Türk ulusu mezarlıklar içinde loş selvilerin karanlık gölgelerine yaslanmış yosunlu medreselerin, kara damlı tekkelerin evham, hurafe, urasa yayan telkinleri altında kıvranıyor.” deniliyor.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bula bula bu kitabı mı buldun binlerce kitap arasında ya? Daha güzel bir kitap okuyabilirdin.

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Yazara göre, “şimdi yaşamak dini…”

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Bağışlayın ama Sayın Komisyon Başkanım, vakıf üniversiteleriyle bunların ne ilgisi var?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Dinleyin.

“Şimdi yaşamak dini, yarın ahirette nimet bulmak hurafesini yıkmıştır.”

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkanım, Sayın Bakanım, vakıf üniversitesiyle bunların ne ilgisi var ya!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – “Tapılan, görünmeyen…”

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Yapmayın Allah aşkına ya!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Bir inkılap tarihi dersi yapalım isterseniz canım! Yapalım.

Yazara göre, “Şimdi yaşamak dini, yarın, ahirete nimet bulmak hurafesini yıkmıştır. Tapılan görünmeyen değil, görülen hakikattir.” Yazar böylece gayb ve ahiret inancını bir hurafe olarak anlatıyor.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Şevki Yılmaz’ın kitabını oku bakalım!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Cevabını verirsiniz arkadaşlar.

CHP Edirne Milletvekili olan Şeref Aykut, laiklik ilkesini anlatırken zaten İslam’ı bir kâbus gibi görüyor.

O günlerde sağa sola yazılan “Ak günleri yaşarken kara günleri unutma.” ifadesinden sözle…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sen bana okuma! Dedene sorsaydın, dedene! CHP’liydi deden! Öyle mi görüyordu?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – …“Türk milletinin bu kara günü biraz çok sürmüş, uzunca ve korkulu bir rüya, biraz ürperten düştür.” diyor ve bu uzun rüyanın aşağı yukarı bin üç yüz otuz yedi yıl sürdüğünü söylüyor.

Kitap 1935’te yazılmış, neyi kastettiği belli. İnsanın aklına tabii ki Ziya Paşa’nın “Ger Endülüs olmasa ziyâdâr, kim Avrupa’yı ederdi bidâr.” sözü geliyor. “Eğer Endülüs ışık tutmasaydı Avrupa’yı cehalet uykusundan kim uyandırırdı.”

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kimin aklına geliyor, kimsenin aklına öyle bir şey gelmiyor ya!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Bir Batılı yazar Fernand Grenard’ın Müslümanlığın barbar Avrupa’nın gelişmesinde en hâkim rolü oynadığına, Batı’nın matematiği, fiziği, kimyayı, trigonometriyi Müslümanlardan aldığına dair ifadeleri akla geliyor.

1000 Temel Eser serisi içerisinde yayınlanan “Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü” adlı kitaba bakabilirsiniz.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Bravo!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Sigrid Hunke adlı bir Alman ilim doktoru, “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” adıyla Türkçeye çevrilen eserinde, Avrupa’nın içinde bulunduğu karanlıktan Müslümanlar sayesinde kurtuluşundan söz ediyor.

Konuyla ilgili daha birçok eser yazılmış. Daha yeni yazılan bir eser George Makdisi’nin “The Rise of Colleges” adlı eseridir.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Vakıf üniversiteleriyle ne gibi bir bağlantısını kuracaksınız, merak ediyorum!

OKTAY VURAL (İzmir) – Böyle fesat kitaplar okuma ya, tavsiye etmem sana!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – The Rise of Colleges’tan bahsediyorum, “üniversitelerin doğuşu” anlamı.

Onlar böyle derken, CHP’nin parti programının izahı olan ve Edirne Milletvekili Şeref Aykut’un kaleme aldığı kitapta, “Türk’ün ulusal heyecanı çok derindir, çok kuvvetlidir. Hâlbuki Arap’ı tutuşturacak kadar vaatler dolu İslam dini tam Arap’a yakışan bir dindir. Çöllerin beyin kavuran ateşleri ortasında tasavvur edilen yeşil bahçeler, her yanında sular fışkıran, çaylar akan uçmak hayalleri, cennet tasavvurları Arap’ı tutuşturmaya yetişiyordu.”

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Başka bir malzeme bulun ya! Dinden başka bir malzeme bulun ya, yeter, iğrendik artık!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – “Bunun için Arap kızgın çöller ortasında cennetin yeşilliklerini düşünerek yürüyordu, Türk ise ilahiyasız olduğu için bunları düşünemezdi.” deniliyor. Tamamen dünyevi olan, Türk’ün kendi dini olan “yaşamak” dininden söz ediyor. “Hayvana gem vurmayı, kağnı kurmayı, tekerlek takmayı, tarlayı sürmeyi, tuzlu eti zerzevata karıştırmayı, kümes ve ahır hayvanlarını adamcıl -yani evcil yapmayı demek istiyor herhâlde- yapmayı hep Türk bulmuş, yaratmıştır.” Böylece, tekerleği de biz Türklerin bulduğunu anlamış oluyoruz değerli arkadaşlar.

Yazara göre, köylerde gelişmeyi sağlamak için -dikkat, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlara özellikle “dikkat” diyorum- “Köylerde son…”

ERDAL AKSÜNGER (İzmir) – Ya, kendine söyle!

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ya, bırak, bize bir şey söyleme sen ya!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – “…can çekişim hırıltısı, hâlâ duyulan ‘softa’ artığı yobaz huylu imamlar ile kötü urasaları -yani üfürükçülük anlamında- dede ve babaların oydamlarından -yani telkinlerinden, belki anlamazsınız- köy çocuğunu, cumhuriyetin temel direklerini korumak ve kurtarmak gerekir.” diyor.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Çok başarılı bir konuşma yaptın, bravo ya! Ne oldu şimdi? Ne oldu?

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Vakıf üniversiteleriyle ne ilgisi var bu anlattığının?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Evet, arkadaşlar, şimdi…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Helal olsun! Vakıf üniversiteleri sizinle gurur duyuyor!

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ne anlattın yani? Vakıf üniversiteleriyle ilgili ne anlattın sen şimdi?

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Bu kadar bağırmanızdan anlıyorum ki… Yahu bir inkılap tarihi dersi yapmak istedim, ne var bunda? Herkes burada her şeyi konuşuyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bravo!

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Bravo!

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Bravo!

NEBİ BOZKURT (Devamla) – Ne var yani CHP’li bir milletvekilinin yazdığı bir kitap.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. [AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP sıralarından alkışlar(!)]

BAŞKAN – Sayın Bozkurt, teşekkür ederim.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Bayağı âlimmişsin, âlim!

OKTAY VURAL (İzmir) – Kitabı tavsiye mi ediyorsunuz siz, ne yapıyorsunuz yani?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın konuşmacı konuşmasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşmada bulunmuştur.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Hamzaçebi.

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

12.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Mersin Milletvekili Nebi Bozkurt’un görüşülen kanun tasarısının tümü üzerinde şahsı adına yaptığı konuşma sırasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AKP adına zaman zaman buraya ilahiyatçı sıfatıyla bazı milletvekilleri çıkıyor. Doğrusu, onların ilahiyatçığından şüphe ediyorum

yani hangi okullardan, hangi üniversitelerden mezun olmuşlar bilemiyorum. Benim ilahiyat bilgimin onlardan daha iyi olduğunu görüyorum.

Şimdi, tarihin çöplüklerine gidiyorlar, orada bir şeyleri eşeliyorlar, bir şeyler buluyorlar, getiriyorlar, burada okuyorlar.

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Niye rahatsız oldunuz?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Şimdi sayın konuşmacı diyor ki: “Vakıf üniversiteleri konuşuluyor, burada başka dinî konuları muhalefet partileri gündeme getiriyor.” Peki, Sayın Konuşmacı, siz 1935 tarihli kitabı yani bizim bu dinî konuşmaları yapmamız üzerine koşup, kütüphaneden alıp mı geldiniz? Hazırladınız “30’lu yıllardan ne buluruz?” diye getirdiniz buraya, gerçekle ilgili olmayan şeyler söylüyorsunuz.

Bakın, bizim tarihimizde şu yoktur: Bizim tarihimizde şirk yoktur, Allah’a eş koşmak yoktur, Başbakanı Allah yerine koyup ona ibadet etmek yoktur. (CHP sıralarından “Bravo!” sesleri, alkışlar; AK PARTİ sıralarından gürültüler)

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Kim yapıyor onu? Kim yapıyor onu?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Siz kendi arkadaşlarınıza sorun.

Bakın, bir milletvekiliniz -şu anda bu Parlamentoda, burada- ne demiş?

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Sen şirkin ne olduğunu öğren, ondan  sonra konuş.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Sayın ilahiyatçılar, şirk ne demek, oturun bakın. Sizin hayatınız şirk.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Terbiyeni takın!

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Dinle! Dinle!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – “Sayın Başbakanla beraber olma imkânını bulduk. Sayın Başbakanımıza dokunmak bile ibadettir.”

Ne zamandan beri insanlara dokunmak ibadet sayılıyor? İnsanların önünde ne zamandan beri secde ediliyor? Sizin din anlayışınız bu.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Birleşime ara verecektim ama buyurun, dinleyeyim sizi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Sayın Hamzaçebi konuşmasını yaparken, milletvekilimize cevap verirken, Sayın Başbakanın Yaradıcı nezdine konulduğuyla ilgili itham etti.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Hayır, sizin milletvekiliniz söylüyor bunu, ben değil.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Siz oraya söyleyeceksiniz.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Öyle bir şey yok ya, o itham etmedi ya.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Size bütün belgeleri getiririz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İzin verirseniz…

BAŞKAN – Buyurun.

 

13.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin sataşma nedeniyle yaptığı konuşma sırasında AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bakın değerli milletvekillerim, ilahiyat farklı bir konu, maliye farklı bir konu.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Burada, vakıf üniversitesinde ne işi var ilahiyatın Sayın Elitaş?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sayın Aslanoğlu, dünkü tutanakları açın, inceleyin. Dünkü görüştüğümüz yasayla ilgili önergelerde ne önergenin yasayla alakası var ne konuşulanın yasayla alakası var.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Hepsi yasayla ilgiliydi ya, bakalım.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Hiçbiri... Atma!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Şurada konuşan milletvekilleri, bugün, hem CHP hem MHP hem de BDP Grubundan konuşan arkadaşlarımız…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Eğitim konuştular.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Teknik meselelerle eğitimi konuştular.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Evet.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Ben de içimden dedim ki: Ne kadar güzel konuşuluyor.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Ne güzel!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Herkes yasayla ilgili bu meseleyi gündeme getiriyor dedim. Ama sizin geleneğinizde, bugüne kadar baktığımızda yasayla ilgili bir kelime yok, sadece yasanın başlığıyla ilgili bir şey var, arkasından hakaretler var, iftiralar var.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Nerede yaptık?

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Her gün yapıyorsunuz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sayın Aslanoğlu, dünkü tutanakları inceleyin, bakın. İlahiyat farklı bir konu.

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – O zaman ne konuştuğunuzun farkında değilsiniz.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Ben farkındayım. Benimle muhatap olma sen, benimle muhatap olma, olma muhatap!

OSMAN KAHVECİ (Karabük) – Allah Allah!

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Sakin ol.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Benimle muhatap olma!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Arkadaşlar, bakın, birisinin inancının ne olduğunu, inancını ifade ederken, bir şeyi kullanırken mübalağalı bir anlatımla ifade ettiğinin şirk koşmakla ne alakası var?

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Söyleyin ya… Türkiye Cumhuriyeti devletini din devleti hâline getirdiniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – “Bir şeye dokunmak, bir şeye bakmak, bir şeyi okumak ibadet nezdindedir.” diye söylemenin dine şirk koşmak, Allah’a şirk koşmakla ne alakası var?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Kime ibadet edilir Sayın Elitaş, kime ibadet edilir?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – “Yani ilahiyatı ben sizden daha iyi biliyorum ama sizdeki bir kısım ilahiyatçılar böyle böyle söyleyip…” diye farklı bir şekilde yorumlamak…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – İnsana tapılan çağlar geçti Sayın Elitaş. Tarihler değişti, Orta Çağ’da değiliz artık.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Kime ibadet edilir Sayın Elitaş?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Yani Sayın Hamzaçebi, ara sıra burada geliyorsunuz, ayet meallerini söylüyorsunuz, hadislerden ifade etmeye çalışıyorsunuz ama bu konuyu dinsel bir noktaya doğru getirip sevginin meselesini mübalağalı bir şekilde anlatmanın dinle alakasının veya şirk koşmakla alakasının olduğunu ifade etmek yanlış bir düşüncedir. Eleştirebilirsiniz. Tarihin çöplüğündeki…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Niye çöplük oluyormuş?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Doğru, 1935 yılında… Şu anda siz bir şeyi…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Cumhuriyeti teokratik devlet hâline getirdiniz Sayın Elitaş.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

                                                                  Kapanma Saati: 19.32

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.41

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER : Fatih ŞAHİN (Ankara), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 113’üncü Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

453 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/759) (S. Sayısı: 453) (Devam)

 

BAŞKAN – Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Tasarının tümü üzerinde şimdi söz sırası, şahıslar adına Ankara Milletvekili Sayın Mustafa Erdem’de.

Buyurun Hocam. (MHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ERDEM (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 453 sıra sayılı Kanun Tasarısı’yla ilgili olarak söz almış bulunuyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bizim kültürümüzde insanlar bilgi bakımından dört sınıfa ayrılırlar: Bildiğini bilen insan, bilmediğini bilen insan, bildiğini bilmeyen insan, bilmediğini bilmeyen insan. Bilmediğini bilmeyen insanlardan Allah’a sığınıyorum.

İkinci bir husus: Yüce Rabbim Kur'an’da buyurur ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Hazreti Ali Efendimiz buyururlar ki ona nispet edilir: “Yarın ahrette bilmeyenlere niçin bilmediği sorulmazdan önce, bilenlere niçin öğretmediği sorulacaktır.” Bilginin öğrenileceği yer mekteptir, medresedir, okuldur, üniversitedir. Bilginin kaynağı oralardadır ve ilim erbabının da oralarda olması lazımdır.

Yine bizim kültürümüzde denilir ki: “Kemalât, kem alât ile olmaz.” Yani kötüden iyi yapmak, çürük şeylerden bir sanat eseri meydana getirmek mümkün değildir. Hoca iyi olacak ki talebe iyi olsun, talebe iyi öğrenmeli ki bu topluma, bu millete, bu Meclise faydalı olsun. Hoca çürükse, medrese yıkıksa, talebe bozuksa ne bu toplum hayır görür ne bu millet hayır görür ne de bu Meclisten bir hayır gelir.

Değerli milletvekilleri, bizim millî eğitimimiz adına layık bir eğitim ortaya koymaz ise hangi 4+4’lükleri sıralarsanız sıralayın, hangi pedagojik formasyonu verirseniz verin o yetiştirilen elemanlardan ne anasına ne babasına ne dinine ne devletine fayda gelir. Öncelikle bizim, bizi biz yapan ruhu öğrenmemiz, bu devleti, bu milleti, bu vatanı bize emanet eden ecdadın eserlerinin bir emanet olduğu şuuruna ermemiz lazım gelir.

Eğitim kurumlarımızın sadece ve sadece laf olsun torba dolsun kabilinden yapılması, popülist, çıkarcı veya siyasi amaçlara kurban edilmesi, bu millete de, Türkiye Cumhuriyeti devletine de yapılmış en büyük saygısızlıktır. Özellikle vurgulamak istiyorum: Binası yok, hocası yok ama, talebesi çok bir üniversitenin, soruyorum hangi derdimize merhem olması mümkün, hangi açığımızı kapatmamız mümkün veya muasır milletler dediğimiz uluslararası arenada, pek çoğunu minnet borcu olarak ifade ettiğimiz küresel güçler karşısında bizi mukabil konuma çıkaracak ne var?

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum ki: Öncelikle, üniversitelerimizin fiziki şartlarının uygun olması lazım, ihtiyaca göre üniversite ve ihtiyaç olan yere üniversite olması lazım. Kalkar, köye üniversite açarsanız, talebe bulamamaktan müşteki olan hocanın, neticede o bilgi ve birikimi köylü Ahmet ağaya, Mehmet ağaya vermesi bilim adına, insanlık adına, millet adına, devlet adına bize ne kazandıracak veya tam tersi talebesi var hocası yok bir üniversite kurduğunuzda talebe bilimi direklerden, eşikten ve kapıdan mı alacak yoksa gökten zembille gelen birisi ona ledünn? ilim dediğimiz birtakım hikmet yollarını mı öğretecektir?

Değerli milletvekilleri, üniversite hocalarımızın statüsü belirlenmeden, onlara bir şekilde üniversite hocası kariyeri sağlanmadan, onların hakları başkalarına el açacak şekilden kurtarılmadan bilimsel hayattan söz etmek ve üniversiteleri arzuladığımız düzeye çıkarmak mümkün değildir. Üniversite sayısı lise düzeyine indirilmişken üniversite hocalarının, bilim insanlarının, akademisyenlerin haftalık alacağı ders ücretlerini düşünür hâle getirilmesi, o insanların bilim adına bir araştırma yapıp yapamayacağını şayet bir araştırma yapıyor ise bunun bilime ve insanlığa katkısının, faydasının ne olacağını sizin takdirlerinize havale ediyorum.

Değerli milletvekilleri, öğrencilerine ders veremeyen bir hocanın, başkalarının himmetine muhtaç kalmış bir bilim adamının, maişet kaygısı veya geçim derdine düşmüş bir babanın, öncelikle düşünmesi gereken kendi hakkı ya da çoluğunun çocuğunun muhanete muhtaç olmaması konusundaki duyarlılığı olur. Şu anda üniversitelerimiz, gerçek anlamda böyle bir imkândan mahrumdur. Üniversitelerin başarısından söz ediliyor ise, yaptığı eserlere bakmak lazım gelir. "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" diyen Ziya Paşa’nın bize ilham kaynağı olması lazım gelir. Sayısal olarak 100’ü 200’e, 200’ü 400’e çıkarın ama uluslararası üniversiteler sıralamasında en altlarda nal toplayan –özür dileyerek söylüyorum- bir üniversite statüsüne sahip olmak, kemiyet olarak bu milleti kaybetmekten veya kandırmaktan başka bize ne sağlayacak.

Şuna da dikkatinizi çekmek istiyorum: Vakıf üniversiteleri, öncelikle, bir vakıf ruhunun zedelenmemesine özen göstermesi lazım. Geçmişte insanlığa hizmet amacıyla kurulan vakıfların sonradan kişisel çıkarların korunmasına yönelik araçlar hâline dönüştürüldüğünü tenkit ediyor isek, bugün de namını yürütmek, statüsünü artırmak, maiyetindekilere siyasi baskı yapmak için kurulan üniversitelerin veya doymak bilmeyen nefislerini tatmin etmek için garip gurebanın, fakir fukaranın çocuklarını sömürme amacına bir vakıf kurarak üniversite açmak, bu millete de bu milletin çocuklarına da yapılmış en büyük haksızlıktır, bunu göz ardı etmeyelim. Dolayısıyla, vakıf, bizim için kutsal bir müessesedir, bu müessesenin mahremiyetine halel getirilmemesi, şayet bir vakıf üniversitesi kurulacak ise amacın çıkar değil, öncelikle Allah’ın rızası ve bu milletin evlatlarının eğitim düzeyinin yükseltilmesi olması lazım gelir.

Değerli milletvekilleri, bir başka hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: İster vakıf isterse devlet üniversitesi olsun, üniversitelerimizin ikinci öğretim uygulamalarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Üniversite hocalarımızın, maişet kaygısıyla gündüz eğitimlerini asistanlara vermesi, ders ücreti alabilmek için gece eğitimini tercih ettiği bir uygulamanın yapılması eğitim adına bu millete yapılmış en büyük haksızlıktır. Eğer üniversite hocaları buna tevessül ediyor ise onları buna zorlayan sebepleri araştırmamız lazım gelir.

Bir başka husus: İster vakıf üniversitesi isterse devlet üniversitesi olsun eğer altyapı sağlam değil ise bilimi zembille indirseniz o çocukları eğitmeniz mümkün değildir. Şu anda 5 Millî Eğitim Bakanının bir AKP iktidarı döneminde değiştiğini düşünürseniz hangi istikrardan, hangi idealden, hangi model eğitimden söz edersiniz?

Biz tarihimizde -uzun süreli- devlet adamlarının başarılı veya başarısız olduğunu düşündüğümüzde, kullanabilme imkânı olan alanlardan sarfınazar ettiğini, devletine ve milletine gereken önemi veremediğini ama bundan sonra da lanetlendiğini görüyor ve tarihten ders almamız lazım geldiğini düşünüyorum. Bununla şunu ifade etmek istiyorum: Lisede vatan, millet, din ve devlet duygusu almamış bir üniversite hocasının netice itibarıyla bu devlete yükten başka bir katkısı olmayacağını düşünüyor, hepinizi sevgiyle selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Erdem.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

 

YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK

YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununun ek 141 inci maddesinin başlığı ve birinci fıkrasında yer alan “Altın Koza Üniversitesi” ibareleri “İpek Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Aytuğ Atıcı.

Buyurun Sayın Atıcı. (CHP sıralarından alkışlar)

CUMHURİYET HALK PARTİSİ GRUBU ADINA AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, 453 sıra sayılı bazı vakıf üniversitelerinin kurulmasına ve bir üniversitenin adının değiştirilmesine olanak tanıyan Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Üniversitelerin özerkliğini savunan ve üniversiteleri ticarethane olarak görmeyen herkesi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 1’inci madde ne diyor? Diyor ki: Altın Koza Üniversitesinin adı İpek Üniversitesi olsun. Olabilir, yani bir isim değişikliğine gidilebilir ama nedenini merak ediyorum. Yani, bir üniversite adı değiştiriliyor, bu bir bakkal dükkanı değil. Merak ediyorum, bize gönderilen sıra sayısına bakıyorum, acaba neden böyle bir isim değişikliğine gerek duyuluyor? Gerekçeye bakıyorum, gerekçede tek kelime açıklama yok yani AKP Hükûmeti bir üniversitenin adını değiştiriyor ama gerekçesinde bir kelime yok değerli arkadaşlar, bir kelime. İşte, tam da sorun burada yani AKP'nin hem ülke yönetimine hem üniversitelere verdiği değer işte bu kadar. Bakıyorum Altın Koza Üniversitesine, Altın Koza Üniversitesi 17 Şubat 2011 tarihinde kuruluyor ve ülkemizin ilk güzel sanatlar ve sosyal bilimler üniversitesi olma özelliği de taşıyor, güzel ama kuruluşunun üzerinden ancak iki yıl geçiyor, bir de bakıyoruz adı değişmiş. Dedim, gerekçede yok, acaba üniversitenin ağ sayfasında herhangi bir şey bulabilir miyim? Bir de web sitesine, ağ sayfasına gireyim belki bir gerekçe vardır diye düşündüm. Girdim, baktım, ağ sayfasında kocaman yanıp sönen bir logo: “Altın Koza Üniversitesi ismini İpek Üniversitesi olarak değiştiriyor.” Bunu gördüm. Bir de baktım, hatta ve de hatta ağ sayfasının adını da “www.ipek.edu.tr” olarak değiştirmişler. Hepinizin elinde son model cep telefonları var, girin, bakın, hem “altınkoza.edu.tr” var hem de “ipek.edu.tr” diye değiştirmiş.

Yani, siz, değerli milletvekilleri, burada boşuna oturuyorsunuz, siz de ben de burada boşuna konuşuyoruz yani üniversite bu işi yukarıdan bağlamış ve ilan etmiş. Üniversiteler, işte acı tarafı da budur, sistem kurmak, ülkeye yön vermek yerine, sisteme boyun eğmiş, hatta ve de hatta sistemi nasıl kullanacağını, Başbakana nasıl ulaşıp da bu işi halledeceğini öğrenmiş. Yani, üniversite, buradaki yüce Meclisin hiçbir önemi olmadığını, hiçbir işlevi olmadığını anlamış, gitmiş Başbakanla konuşmuş ve kendi web sitesinde ilan etmiş ve ağ sayfası adresini de değiştirmiş. İşte sonun başlangıcı burasıdır, özgürlüğün ve yaratıcılığın bittiği nokta burasıdır.

Şimdi, üniversitelerin yığınla sorunu varken bu sorunu çözmek yerine ne yapıyor AKP Hükûmeti? Üniversitelerin adını değiştirmekle meşgul. Keşke üniversitelerin adını değiştirmekle üniversitelerin sorunu çözülse. Hepsinin adını değiştirelim; Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğrenciler artık dövülmeyecek, gaz yemeyecekler ise adını değiştirelim ODTܒnün “ampul üniversitesi” yapalım, her şey düzelsin. Dicle Üniversitesinde artık öğrenciler tutuklanmayacaksa değiştirelim Dicle Üniversitesinin adını, “ak üniversite” yapalım, her şey yoluna girsin; yeter ki bu çocuklar tutuklanmasın.

Bakın, üniversitenin sorunlarını size burada getirdiğim iki örnekle açıklayacağım. Şu elimde gördüğünüz gaz bombası kapsülleri değerli arkadaşlar. 2 tane gaz bombası kapsülü. Bakın, birisi patlamış, birisi henüz patlamamış. Bu 2 tane gaz bombası kapsüllerini ben ODTܒde kendi ellerimle topladım. Şu gördüğünüz patlamış olan Barış Barışık isimli Mersinli bir öğrencinin kafasına isabet ediyor ve beyin kanaması geçiren çocuk sakat kalıyor. Bizzat gittim, ziyaret ettim. Barış Barışık’ı sakat eden AKP’nin gaz bombası. Şu da Allah’tan patlamamış, bir şekilde polisin şeyinden düşmüş demek ki.

Ben bunu buraya bırakıyorum Sayın Bakanım, envantere girsin, lazım olur, ülkenin parası boşa gitmesin, bir başka Barış Barışık’ı da bununla halledebilirsiniz. Ellerinize sağlık. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, üniversitelerin hâli bu.

Efendim? Siz mi istediniz? İsteyen alabilir, yani ben buraya bırakıyorum.

BAŞKAN – Patlamaz, değil mi?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Efendim, vallahi, patlayabilir Sayın Başkanım, bilmiyorum, yani patlarsa da bunun sorumlusu yine AKP.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Bunu Sayın Bakanlar iyi bilirler; Onu AK PARTİ’lilere sorun, iyi bilirler;

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Şimdi, üniversitelerin sorunları isim değiştirmekle bitmiyor arkadaşlar. Üniversiteler konuşabiliyor mu? Hayır. Üniversiteleri susturdunuz, üniversiteler o kadar sustu ki, o kadar susmaya alıştı ki sizin lehinize bile konuşamaz hâle geldiler. Bakın, çok tehlikeli bir noktaya getirdiniz, o kadar korkuttunuz ki sizin lehinize bile konuşamıyorlar. Nereden biliyorum, biliyor musunuz: YÖK Başkanı rektörleri topladı bir toplantıda, onlara diyor ki: ”Sayın Hocalarım, konuşun, lütfen konuşun, çözüm sürecini anlatın bütün üniversitedeki çocuklara.” Bakın, yani YÖK Başkanı da üniversitelerin hocalarının konuşmadığını biliyor ve onları bir şekilde konuşmaya zorluyor ama “Çözüm sürecini konuşun.” diyor. Utanç verici değil mi? Yani, YÖK Başkanı rektörlere “Konuşun, korkmayın, biz arkanızdayız.” diyor. Hani, YÖK’ü kaldırıyordunuz? Nerede? Hani, laf ağızdan çıkardı? Demin buraya gelen insanlar konuştular, hani onurlu insanlar verdiği sözü tutardı? Başbakan “YÖK’ü kaldıracağız.” dedi mi, demedi mi? Dedi. Ne yaptı kaldırmak yerine? Kendisine benzetti. Hayırlı uğurlu olsun.

Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden birisi ODTܒden sonra ya da ODTܒyle yarışan, İstanbul Teknik Üniversitesi. Bakın, ne hâle getirdiniz koskoca üniversiteyi? Mersin’de bir GDO olayı yaşandı, genetiği değiştirilmiş organizmalı pirinç oldu, hatırlarsanız. O pirincin taşını da ayıklayamadınız ama İTܒlü, İstanbul Teknik Üniversitesinden bir hocayı bilirkişi olarak tayin ettiler ve bilirkişi raporunu gönderdi, dedi ki: “Bu pirinçler GDO’ludur.” Siz ne yaptınız? “Bir dakika, Sayın Hoca, sen bizden izin almadan konuştun.” dediniz, derhâl Rektör devreye girdi ve geri adım attı. Dedi ki Rektör: “Efendim, biz bunda GDO olduğunu düşünmüyoruz.” Be kardeşim, rektör kim? İdareci. İdareci bir adam bilimsel bir konuda yorum yapar mı? AKP döneminde yapar. Rektörü kim göreve getirdi çünkü, AKP getirdi. Bilimsel raporu siz bu dönemde bir idareciye çektirdiniz. Bunun utancını da ömür boyu yaşayacaksınız. İçinizde üniversite mezunu birçok insan var, üniversitenin ne duruma geldiğini sizler buyurun görün. Ama AKP’nin baskısı o kadar güçlüydü ki bir yanda kamuoyu baskısı vardı, bir yanda AKP baskısı vardı; en son, üniversite iki satırlık bir yazı gönderdi, dedi ki: “Kamuoyunda daha fazla yıpratılmaması amacıyla analiz görevinden üniversite olarak affımızı talep ediyoruz.” Size yakışan budur. İstanbul Teknik Üniversitesini nasıl rezil bir duruma getirdiniz Türkiye’yi nasıl rezil duruma getirdiğiniz gibi. İşte, üniversitelerde yaptığınız tahribat da budur.

Kendi emirlerini uygulayamayan ve AKP borazanlığı yapmayan herkesi içeri atmaya başladınız. İçerideki hocaları, içerideki öğrencileri gördükçe inanın yüreğim sızlıyor, içim sızlıyor. Gerçek anlamda, üniversiteler siyasete yön verirler. Üniversite rektörlerinin, üniversite öğretim üyelerinin “Sürülürüm.”, “Atılırım.” korkusu olmadan çalışmaya devam etmeleri gerekir. Öğretim üyeleri sizin yüzünüzden derslere bile girmek istemiyorlar. Niye biliyor musunuz? Çünkü artık ne heyecanları kaldı ne de aşkları kaldı. Çünkü derslere çok girerlerse, öğrencilere çok zaman ayırırlarsa performans alamıyorlar tıp fakültelerinde.

SALİH KOCA (Eskişehir) – Onlar eskide kaldı, eskide. Sen bugüne gel.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Öyle bir performans belası getirdiniz ki öğretim üyeleri derslere bile girmek istemiyorlar. Tıp fakültesi olmayan yerlerde ise derse girmekten başka bir şey yapamıyorlar çünkü açlar, aç. İkinci öğretimde daha çok derse girip fazla para kazanıyorlar, tıp fakültelerinde ise daha çok performans yapmak için, diş hekimliği fakültelerinde daha çok performans yapmak için bu insanlar maalesef sizin cenderenize girip can çekişiyorlar.

Değerli arkadaşlarım, son olarak da, Mersin Milletvekilinin burada yaptığı talihsiz konuşmayla konuşmamı noktalamak istiyorum. Nebi Hocam burada mı bilmiyorum ama yakışmadı. Bu konuşma, evet, yani, bu konuda bilgisi olmayan bir insan tarafından yapılsaydı olurdu ama Nebi Hocam, yakışmadı. Buraya gelip 1936’daki bir konuyu, bir yazarın söylemlerini söylediniz, gerçekten yakışmadı diyor, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atıcı.

Madde üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Bingöl Milletvekili Sayın İdris Baluken…

NEBİ BOZKURT (Mersin) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Bir saniye… Ben sizi görmedim Hocam. Siz buyurun, sonra konuşuruz.

Buyurun Sayın Baluken.

BDP GRUBU ADINA İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı üzerine partimiz adına söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, önce, iktidar partisinin grup başkan vekillerine bir çağrıda bulunmak istiyorum: Buradan muhalefetin ne konuşup konuşmaması gerektiğiyle ilgili tespitleri isterseniz yapmayın yani yasayla ilgili mi konuşmalar, konuşmanın içeriği sizi memnun eder mi, etmez mi, bunu belirleme hakkını kendinizde görmeyin derim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Baluken, İç Tüzük öyle söylüyor.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Neticede burada ifade edilen konuşmaların tamamı üniversitelerle ilgili olan bir yasayla ilgilidir; üniversitelerin bugün demokratik, özerk, bilimsel yapısını kaybetmesiyle ilgili görüşlerdir ve tamamı da aslında bugün getirmiş olduğunuz yasa tasarısını da ilgilendiren düşüncelerdir. O nedenle kendi düşüncelerinizi burada aktarmanın yollarına bakın, muhalefetin ne konuşması gerektiğini muhalefet kendisi belirlesin.

Değerli milletvekilleri, şimdi, aslında “üniversite” dediğimiz kurum tarih boyunca hem Doğu medeniyetinde hem Batı medeniyetinde akademi olarak bilginin üretildiği, özgür düşüncenin tartışıldığı, fikrin üretildiği kurumlardır. Bugün, uzun bir süredir bu akademi ruhu, bilimsel bilginin üretildiği bu ruh ortadan kaybolduğu için üniversitelerle ilgili bu kadar sıkıntı yaşanıyor.

Bakın, binlerce yıl önce gerek Doğu medeniyetine gerek Batı medeniyetine ait üniversitelerde ortaya çıkan bilgiler, orada üretilen bilimsel veya felsefik görüşler, bugün de aslında insanlığın bu yolculukta yolunu aydınlatmaya devam ediyor. Ne zaman ki üniversite iktidar aygıtıyla tanışmış, ne zaman üniversite devlet ideolojisinin şekillendiği bir yer olmuşsa oradan itibaren toplumlarda felaketler yaşanmaya başlamıştır.

Bugün Hiroşima’ya, Nagasaki'ye baktığımız zaman da, aslında en temel arka plana baktığınız zaman, üniversitenin iktidar boyunduruğuna girmesiyle ilgili bir anlayışı görürsünüz. Bugün aslında ülkemizde yaşanan sorun tam da budur. Devlet ideolojisini siz üniversitelerde bilimsel faaliyetin, bilimsel üretimin, eşitlikçi bir düşüncenin önüne koyarsanız orada yozlaşma başlar ve dolayısıyla bir bütün olarak sistemin çürümesi orada başlar.

Bugün Türkiye’deki bütün üniversitelerde daha çok bireyleri kutsal bir devlet algısıyla yaratmaya çalışan, eğitmeye çalışan bir torna makinesi işlevi gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Özgür düşüncenin üretildiği, tartışıldığı bir üniversite ortamının olduğunu eminim ki hiçbir milletvekili çıkıp burada rahatlıkla söyleyemez, siyasi bir konuşma yapsa bile söyleyemez. Dolayısıyla Türkiye’deki eğitim sisteminin, üniversitelerdeki bilimsel düşünce sisteminin milliyetçi, otoriter, devleti kutsayan bir anlayışa terk edilmesi bugünkü sorunların temel olarak kaynağını oluşturuyor.

Devlet, kutsal devlet yerine üniversitelerde birey, toplum, düşünce ve bilim öncelenmelidir. Bu formül öncelenmeden üniversiteyi siyasetin ya da iktidarın hegemonyasından kurtarmanın mümkün olmadığını biz düşünüyoruz. Tam tersine, bugün, üniversitede bunu savunan öğrenciler ya da akademisyenler, bunu savundukları için sistem tarafından ciddi düzeyde sorgulama süreçlerine tabi tutuluyorlar. Yani bugün, üniversitede kendi ana dilinde eğitim isteyen, parasız eğitim isteyen veya ücretsiz yemek isteyen öğrencilere yönelik yaratmış olduğunuz bu milliyetçi, otoriter, devletçi sistem soruşturmalar başlatıyor ve bu düşünceyi üniversiteden alarak cezaevlerine gönderiyor. Böylesi bir zeminde, böylesi bir ortamda fikrin, düşüncelerin gelişmesi mümkün müdür?

Bakın, buraya getirdiğiniz yasa tasarısının 1’inci maddesi isim değişikliği üzerinedir. Bu isim değişikliğinin sizde bu kadar bir karşılığı varsa, bir duyarlılığı varsa ben size bir öneride bulunayım. Bugün Tunceli’de Tunceli Üniversitesi, halkın, toplumun tepesine inen “devletin tunç eli” ismini simgeliyor. Bir üniversitenin adını “devletin tunç eli” olarak koyarsanız oradan bilimsel düşünce çıkar mı? Oradan tekçi bir zihniyetin devlet algısı dışında herhangi bir şey çıkar mı? Bu kadar duyarlıysanız, gelin -bir yüzleşme sürecinden sürekli bahsediyoruz- bu “Tunç eli” ismini “Dersim Üniversitesi”, “Seyit Rıza Üniversitesi” diye değiştirelim. İsimlere bu kadar duyarlıysanız, daha birkaç gün öncesinde 3’üncü köprünün ismiyle ilgili, bu coğrafyada yaşayan bütün Alevi kitlelerin rahatsızlığına yol açan, bu konuyla ilgili infiallerine yol açan isim düzenlemesinden vazgeçin. Biraz empati kurun, kendinizi bir Alevi vatandaşın yerine koyun. Türkiye’deki bir Alevi, İstanbul’a gittiği zaman Sabiha Gökçen Havalimanı’nda inip Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden karşı tarafa geçerse, burada, siz ne toplumsal barıştan ne de özgür bir düşünceden bahsedersiniz. İsim değişikliği yapacaksanız, bu şekilde bir tarihî hatayı ortadan kaldıracak şekilde bir süreci işletmenizi biz öneriyoruz.

Bugün özellikle üniversitelerle ilgili yaşanan sıkıntıların nereden kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Bugün üniversitelerin tamamında bilimsel liyakat kriterleri bir kenara bırakılmış, üniversitelerde akademik kadrolar oluşturulurken cemaatler koalisyonu olacak şekilde, cemaatlerin referansıyla hareket eden bir anlayış vardır. Bakın, Dicle Üniversitesinde -merak eden bir baksın- 2008’den 2013’e kadar hangi fikirden, hangi düşünceden insanların üniversiteden atıldığını, üniversiteden istifa ettirilmek zorunda bırakıldığını, onların yerine hangi cemaatlerin referansıyla kimlerin getirildiğini bir araştırın derim. Bu anlayışa sahip bir üniversite rektörü düşünün ki çözüm sürecini tartıştığımız bir süreçte bir siyasi parti genel başkanının katılacağı bir panel etkinliğine Sayın Selahattin Demirtaş katılacağı için “Çözüm süreci akamete uğrayabilir.” diye yasakçı bir zihniyetle yasak koyuyor. Böyle bir üniversite anlayışı var mıdır? O üniversitede bir ay önce bu ülkenin Dışişleri Bakanı çözüm süreciyle ilgili -ki biz oradaki konuşmaların çoğunu da son derece olumlu ve isabetli değerlendirdik- buna müsaade eden bir üniversite rektörü bir siyasi partinin genel başkanına ötekileştiren, ayrımcı, yasaklayıcı bir zihniyetle yaklaşıyor. Burada bilimsel düşünce, burada özgür fikirlerin tartışılmasının mümkün olmayacağını herhâlde hepiniz takdir edersiniz.

Kendi ilimle ilgili, Bingöl Üniversitesiyle ilgili durumu defalarca buraya getirdim. İddia ediyorum, bakın, Bingöl Üniversitesinin Rektörünü alın, yerine Bingöl AKP İl Başkanını koyun, üniversitede hiçbir nitelik kaybı olmaz. AKP İl Başkanlığında nitelik kaybı olur mu, onu bilmem. Ama, durum buysa yani bir üniversite rektörü, bir siyasi partinin il başkanı gibi üniversiteyi yönetmeye kalkar, basına bu şekilde açıklamalarda bulunursa orada bilimsel içerikten, bilimsel üretimden bahsetmek mümkün değildir. Yerleştirdiği akademik kadronun büyük çoğunluğu kendi aile çevresi, aile şirketi gibi yönetiyor, herkesin de bundan haberi var. Ama, bir öğrenci basın açıklaması yaptı diye üniversiteden altı ay uzaklaştırma cezası verip öğrencinin hayatını mahvediyor. Tam 60 öğrenci hakkında, sadece üniversite dışında basın açıklaması yaptıkları için disiplin soruşturmaları açan bir zihniyetle karşı karşıyayız ve bu üniversite öğrencileri hakkında savcı bile soruşturma açmamış. Bu kadar devletçi yaklaşan, bu zihniyeti barındıran bir rektörün olduğu üniversiteden bilimin çıkması mümkün müdür? Dolayısıyla, burada sorunları tartışırken sorunların özüne yönelik ciddi düzeyde sorgulamalar yapmamız lazım.

Ankara Üniversitesinde yine aynı. Bizden bir milletvekili Ankara Üniversitesine gidince hemen panele yasaklama geliyor, salonu kapatıyor. Öğrenciler hakkındaki soruşturma iddianamelerine baktığımızda: 8 Mart’a öğrenci katılmış, öğrenci afiş asmış, bez afiş asmış, yemek ücretlerinden şikâyet etmiş, “Nevroz”a katılmış… Bunları disiplin soruşturması yapan, bunlar hakkında soruşturma süreci işleten bir rektör anlayışı, bir üniversite anlayışıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, üniversitenin demokratik, özerk, bilimsel bir kurum olarak, tıpkı tarihteki Doğu medeniyeti, Batı medeniyetinin üretimlerini yapabilmesi için bir bütün olarak zihniyetin değişmesi gerektiğini ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Baluken.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, Sayın Baluken konuşmasında benim daha önceki yaptığım konuşmaya atfen dedi ki: “İktidar partisi Grup Başkan Vekili muhalefetin nasıl konuşacağını tarif etmesin.” Ben bir tarifte bulunmuyorum ama İç Tüzük’ün 66’ncı maddesi açık ve net fakat uygulanmıyor. Maalesef uygulanmıyor, ne Başkanlık Divanı tarafından ne de siyasi partiler tarafından. İç Tüzük 66’ncı maddeyi izin verirseniz okuyorum: “Kürsüdeki üyenin sözü ancak Başkan tarafından, kendisini İçtüzüğe uymaya ve konudan ayrılmamaya davet etmek için kesilebilir. İki defa yapılan davete rağmen, konuya gelmeyen milletvekilinin aynı birleşimde o konu hakkında konuşmaktan menedilmesi, Başkan tarafından Genel Kurula teklif olunabilir.” Yani ben bunu ifade etmeye çalışıyorum.

BAŞKAN – Anlaşılmıştır Sayın Elitaş. Tutanaklara da girdi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - “Bugün yapılan konuşmalarda üç siyasi parti grubu adına yapılan konuşmalar konuyla tam alakalı.” demiştim ama Sayın Baluken herhâlde o anda burada yoktu.

 

BAŞKAN – Evet, neyse…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, ben de orada hitap ederken mevcut üniversitedeki sorunların arka planına bakılması gerektiğini, muhalefet partilerinin de bunu yaptığını… Burada kanarya sevenler derneği, çay sevenler derneği ile ilgili bir konuşma yapan hatip olmadı.

BAŞKAN - Sayın Elitaş yalnız üç partinin konuşmacılarını doğrusu methetti yani o konuşmasında methetti, o doğru.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Hayır, hayır.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Evet efendim. “Üçü de grupları adına çok güzel konuştu.” dedim.

BAŞKAN - Evet, buyurun Hocam.

NEBİ BOZKURT (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Ben size söz vereceğim ama bir şartla vereceğim. Şimdi, Sayın Atıcı sizi bir kere dehşet methetti; bilginize, size… “1935’te birinin yazdığı bir yazıyı buraya getirmek yakışmadı.” dedi. Şimdi, parantezi kapattığımız zaman…

NEBİ BOZKURT (Mersin) – Ama Sayın Başkan…

BAŞKAN – Müsaade buyurun Hocam, lafımı bitireyim. Ben de bir eski akademisyenim.

Şimdi, sonuç itibarıyla, yani size hakaret yok, sataşma yok ama ben size saygımdan iki dakika vereceğim ama siz de bu çerçevenin dışına lütfen çıkmayın.

Buyurun.

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

14.- Mersin Milletvekili Nebi Bozkurt’un, Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın görüşülen kanun tasarısının 1’inci maddesi üzerinde grubu adına yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

NEBİ BOZKURT (Mersin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Aytuğ Atıcı kardeşimi ben çok severim, diyaloğumuz da gayet iyidir. Mersin Devlet Hastanesinde zaman zaman bir problem olduğu zaman kendisinin de yardımına başvururum her zaman. Kendi mesleğinin iyi bir bilim adamı olduğunu biliyorum. Ama zaman zaman burada çok sert konuşuyor. O zaman kendisine “Aytuğ, bugün çok sert konuştun.” dediğim zaman da “Hocam, siyaset yapıyoruz.” diyor. E, biz de bazen böyle siyaset yapıyoruz, ister istemez bir konuya giriyoruz. Yani belki o konu dolaylı olabilir.

Ben şunu söyleyecektim, vakit yetmedi: Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımızın göstermiş olduğu tepkiye ben sevindim. Niye sevindim? Demek ki 1935-36’larda kalmamışlar yani, kendilerini yenilemişler demektir.

Aytuğ Bey’in iltifatına da teşekkür ediyorum. Sağ olsun, var olsun. (AK PARTİ  sıralarından alkışlar)

 

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/759) (S. Sayısı: 453) (Devam)

 

BAŞKAN – Şimdi, madde üzerinde şahıslar adına İstanbul Milletvekili Sayın Ferit Mevlüt Aslanoğlu.

Buyurun Sayın Aslanoğlu.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Efendim, burada dövüldüğü için Sayın Aslanoğlu aksayarak yürüyor, onun için geç kaldı Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Yapmayın Sayın Atıcı!

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Gerçekten.

BAŞKAN – Bir kere, aynı bölgenin milletvekiliyiz, birbirimizi de çok severiz. Yapmayın!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Aslanoğlu burada dövülmemiştir Sayın Başkan. Yanlış yapanı korumak için Sayın Aslanoğlu kendini kalkan etmiştir.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Hayır, arbedede yaralandığını söylemek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Aslanoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; ben bir üniversite öğretim görevlisi değilim, bilimsel bir tarafım da yok ancak yaşadıklarım ve gördüklerimi de söylemek zorundayım.

Sayın Bakanım, Sayın YÖK temsilcim, Sayın Komisyon Başkanım; görüyorum ki cadde, minibüs geçiyor, bazı fakülte ve yüksekokullar araba tamircilerinin içinde. Bu çocuklar buraya giremiyor, hiçbir sosyal etkinliği yok, bahçesi yok, sadece çıkıyorlar, caddede trafiğin içinde kalıyorlar. Eğer izin veriyorsanız bazı yüksekokullara ve bazı fakültelere, bu çocukların sosyal ve psikolojik durumlarını gözetmek zorundasınız. Ben size İstanbul’da böyle -ben kimseyi küçümsemiyorum ama- tamircilerin içinde, çocukların girip çıkmasında sorun olan yerlerde bazı yüksekokulları gösterebilirim. Bir kere, bunu net söylüyorum.

İki: Arkadaşlar, dikkatle şu rakamı dinleyin: Türkiye’de şu anda -ki benim aldığım bilgiye göre- vakıf üniversitelerinin öğrenci sayısı 210 bin. Beni herhâlde Komisyon Başkanım teyit edecektir. Sayın Elitaş, 210 bin vakıf üniversitesinde okuyan öğrencimiz var ama bu vakıf üniversitelerinin bu çocuklara yaptığı yurt sayısı 8 bin. Vakıf hayırdır, eğer biz vakıf üniversitelerine izin veriyorsak bu çocuklarımızın gelecekte nerede, nasıl kalacaklarını da, bunlar hayır kurumları ise düşünmek zorundalar. Onun için, Sayın Bakanım, bugünden, bugüne kadar kurulmuş vakıf üniversiteleri belli bir süreçte –bu süreç beş yıl mı olur, on yıl mı olur- öğrencilerini… Bazı vakıf üniversitelerine çok saygı duyuyorum. Aynı kampüste kalıyorlar, aynı kampüste çok güzel yurtları var, sosyal donatıları var. Ben hakikaten bunu yapan vakıf üniversitelerinin önünde saygıyla eğiliyorum ama bugün Türkiye’de vakıf üniversitelerimizin yüzde 5’inin dahi yurdu yok. Öğrenciler nerede kalacak, hiç düşünmüyor arkadaşlar.

Sayın Bakanım, buna bir zorunluluk getirmek zorundasınız. YÖK Temsilcim, vakıf üniversitelerine hemen izin veriyorsunuz. “Hayır, kardeşim. Sen bu çocukları nerede yatıracaksın, bu çocuklar nerede kalacak?” Bunu düşünmeden izin veriyoruz, ondan sonra çocuklar sefil oluyor. Zaten Kredi Yurtlar Kurumu hızla açılan devlet üniversitelerine, her yerdeki devlet üniversitelerine yetişemiyor, bütçesi yetmiyor. Bir tek Kredi Yurtlar Kurumunun dışında siz eğer vakıf üniversitelerine bu zorunluluğu getirmezseniz belli bir süreçte –bugünden yarına demiyorum- kaç öğrencisi varsa her vakıf üniversitesi bu öğrencilerin nerede kalacağına, nerede yatacağına… İşte, hayırsa esas hayır budur arkadaşlar. O zaman amaç başka oluyor, amaç değişik oluyor, amaç para kazanmak oluyor, bu çocukların sosyal ve psikolojik hiçbir sorunu ile ilgilenmemek oluyor. Bir kere bunu da söylemek, Sayın Bakanım, benim boynumun borcu.

Üç, Sayın Bakanım, biz çocuklarımızı sevmiyoruz. Ben öğretim görevlisi değilim. Yabancı dille eğitim, yabancı dille öğretim, bunun takdirini ben yapamam ama Türkiye’de ilköğretimden başlayarak lise sona kadar bir lisanı, üniversite sonuna kadar ikinci lisanı biz çocuklarımıza… Yine söylüyorum, ben yabancı dille eğitim ve öğretim konusunda ahkam kesemem. Eğer biz başlamazsak, çocuklarımızı dünyayla entegre etmezsek… Biz çocuklarımızı katlediyoruz. Dünyanın her tarafındaki çocuklar iki lisan, üç lisan biliyor. Biz, bu konuda hakikaten çocuklarımızı katlediyoruz.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aslanoğlu.

Şahıslar adına son söz, İstanbul Milletvekili Sayın İsmet Uçma’nın.

Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İSMET UÇMA (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 453 sıra sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’yla ilgili şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygı, sevgi ve muhabbetle selamlıyorum.

Bu tasarıyla, Altın Koza Üniversitesinin adının “İpek Üniversitesi” olarak değiştirilmesi öngörülmektedir. Bununla da kalmıyor, bunun dışında yine bu tasarıyla Ankara, İstanbul, Adana, Konya ve Gaziantep’te toplam 5 tane vakıf üniversitesi kurulmaktadır.

Değerli arkadaşlar, üniversiteler baştan sona özerk kurum hâline getirilmelidir. Takdir edersiniz ki bütün siyasi partilerin programlarında YÖK’ün kaldırılacağına dair taahhütler vardır. AK PARTİ verdiği sözlerin arkasında duran parti olarak maruftur. Bunu hem milletimiz hem diğer siyasi partilerdeki arkadaşlarımız ve hem de dünya böyle bilmektedir. İnşallah giderek YÖK’ün bu yapısını tamamen ortadan kaldırmak ve çağdaş dünyada ve ileri demokrasilerdeki düzenlemelerle yeniden Türkiye’deki yüksek-öğretimi tezyin etmek hepimizin boynunun borcudur. Bu yolu yürürken birlikte, bize destek vereceğinizden de eminim.

Sevgili Nur Hocam, Zuhal Hocam 2001 öncesi dönemleri gayet güzel anlattı. 2001 sonrası için biraz haksızlık gördüm. Nur Hocam, mesela vakıf üniversitelerinden bir tanesinde böyle olağanüstü bir durum olabilir. Bu bizim görevimizdir. Gerçekten bu aksaklıklar varsa -mutlaka olur- ama sevgili arkadaşlar, hiç söylemek istemezdim, 28 Şubat süreci ve darbeler dönemi, ülkemizde Hülagû’nun ve Cengiz Han’ın Bağdat’ı tahribatından daha büyük ağır tahribatlar meydana getirmiştir; burada bütün siyasiler zaten ittifak hâlindedirler.

Sevgili Hocam, bir iki öğrencimizin mağduriyeti bile çok önemlidir. Canın ve öğrenciliğin yedeği asla yoktur ama zatıaliniz döneminde -takdir edersiniz ki- binlerce öğrencimiz, Sevgili Hocam, bu haklarından mahrum bırakılmışlardır, gelecek hayatları çalınmıştır ve gerçekten de umutları kırılmıştır.

Sevgili arkadaşlar, bu itibarla, biraz önceki konuşmalardan doğrusu çok mutlu olduğumu ifade etmek mümkün değil. Arkadaşlar, herkes ötekinin segmentine saygılı olacak, hepsi bu yani kendin için istemediğini öteki için istemeyeceksin, tamamı bu.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Alkolde olduğu gibi mi?

İSMET UÇMA (Devamla) – Eksene aldığımızda merkeze alacağımız şey baştan sona budur.

Sevgili arkadaşlar, şimdi artık yurt dışına çıkarken bundan böyle gümrükte sizin çantalarınıza falan bakmayacaklar ya da “Tırınızda ne var, şunların gümrüklerini alalım.” demeyecekler. Lütfen, bunu bir kehanet         -kehanete de inanmayan birisiyimdir- kabul etmeyin. Yakın bir gelecekte      -akademisyenlerimiz ve bilim adamlarımız da bunu çok iyi biliyorlar- sevgili arkadaşlar, zihninizdeki bilgiyi test edecekler ve şöyle diyecekler: “Bu bilgi bizim ülkemizde çok iş yapar, önce şu bilginin gümrük vergisini öde, sonra ülkemize dâhil ol.”

Sevgili arkadaşlar, fethin 560’ıncı yıl dönümünde Fatih Sultan Mehmet’i birçok yönüyle anmak mümkün ama -bugün bu konuyla alakalı olduğu için dikkat ederseniz- ilk iş olarak Fatih, medreselerini oluşturmuştur. Eğitim-öğretim gerçekten de bu kadar önemlidir.

Vakıf üniversitelerini destekliyorum, üniversitelerin çoğalmasını destekliyorum, sebep şu sevgili arkadaşlar: Bunların bir kere yaygınlaşması lazım. Başkasından rahmet kıskanan olgulardan sakınmamız gerekiyor ve şimdi, bakınız, niçin vakıf üniversiteleri bizim dönemimizde, aşağı yukarı 46’ya falan çıktı, devlet üniversiteleri çoğaldı? Tek nedeni şu arkadaşlar: Sermaye ürkek bir şeydir. Dolayısıyla, ne yapamadı? Güven duyup, güven ve istikrar ortamı olmadığı için ülkemizde bu tür yatırımlardan sürekli korkuldu. Demokrasiyi hep birlikte geliştirdikçe, bilimi ve özgürlükleri geliştirdikçe, öyle zannediyorum medeniyet muhassalamızı geliştirdikçe, hoşgörümüzü artırdıkça, potansiyel suçlu oluşturmadıkça, devri sabık yaratmadıkça birbirimizi çok daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum.

Şöyle yönetiyoruz arkadaşlar ülkemizi, dünyayı: Bir senfoni olsun istiyoruz. Bu senfonide her tür enstrüman olsun ama öyle enstrümanlar olsun ki gerçekten de bu enstrümanları dinlediğinde sazı olsun, kemençesi olsun, zurnası olsun, bütün enstrümanları olsun ve şef bunu büyük bir ustalıkla yönetsin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İSMET UÇMA (Devamla) – …ve “Arkadaşlar, gelin böyle yönetelim.” dediğimizde…

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uçma.

İSMET UÇMA (Devamla) – Affedersiniz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sağ olasınız.

İSMET UÇMA (Devamla) – İlave etmem gereken husus şudur, şöyle diyorum: Gelin hep birlikte yönetelim ama yani kalkıp birileri “Hayır…” Tamam, biz de senfoniyle yönetelim…

BAŞKAN – Teşekkür ederim. Sayın Uçma, duyulmuyor zaten.

İSMET UÇMA (Devamla) – …ama “Senfonideki bütün enstrümanlar zurna olsun, herkes de zurna çalsın.” demek bu ülkeye yakışmaz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Efendim, Sayın hatip grubumuz adına konuşan Sayın Zühal Topcu’nun 2001 rakamlarını verdi. Zannederim, hatip belki ayranı fazla içmiş olabilir ama rakamlar 2001 değil, güncel olduğunu ifade etmek için… O çarpıtmayla ilgili Zühal Hanım’a söz verirseniz…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Kayıtlara geçti, güncelmiş zaten.

BAŞKAN – Buyurun.

E, bütün partiler aldı ikişer dakikayı yani MHP geri mi kalsın!

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

15.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu’nun, İstanbul Milletvekili İsmet Uçma’nın görüşülen kanun tasarısının 1’inci maddesi üzerinde şahsı adına yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

ZÜHAL TOPCU (Ankara) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

İsmet Hocam, verdiğim bütün rakamları yerleriyle, tarihleriyle, bunlarla beraber verdik. Yani yapılan çalışmaların hiçbiri eski değil. Aslında ön yargıyla hareket etmemek lazım. Özellikle gençlik üzerine ayrı eğilmek gerektiğini vurguladık, UNESCO’nun yaptığı çalışmaları verdik, URAP’ın yaptığı çalışmalardan verdik ve özellikle Fizik Derneğinin yaptığı 2012 yılındaki rakamları verdik ve TÜİK’in gençler üzerinde yaptığı, özellikle alkol konusunda gençlerin yüzde 83’ünün alkol almadıklarına, şimdiye kadar daha hiç tatmadıklarına yönelik verileri de verdik ama önemli olan ne biliyor musunuz. Gençler üzerindeki veya karşıdaki kitle üzerindeki ön yargıların özellikle iktidar tarafından kaldırılması.

Biz, onun için, hep birlikte, hep beraber bu ülkeye sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyoruz.

Teşekkür ediyorum.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Hocam. (CHP sıralarından alkışlar)

 

16.- İstanbul Milletvekili Fatma Nur Serter’in, İstanbul Milletvekili İsmet Uçma’nın görüşülen kanun tasarısının 1’inci maddesi üzerinde şahsı adına yaptığı konuşma sırasında şahsına sataşması nedeniyle konuşması

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Teşekkür ediyorum.

Gerçekten çok zarif bir üslupla benim adımı da geçiren ama benim söylediklerimle hiçbir bağlantısı olmayan bir konuşma yaptınız.

Bakın, burada çok samimi söylüyorum, benim amacım, var olan bir sorunu ve vakıf üniversitelerinin bütün toplumu rahatsız eden yüzünü, çok somut rakamlarla ortaya koymaktı. Ben bunu yaptım. Siz buna karşılık bir cevap vermediniz ama vermiş gibi yaparak başka konulara sapmaya çalıştınız. O başka konuları başka ortamlarda konuşuruz.

Ben İç Tüzük’e sadık kalıyorum ve vakıf üniversiteleri konusunda yapmış olduğum konuşmanın gerçek dışı olduğuna ilişkin bir beyanınız, bir saptamanız, bir bilginiz ve belgeniz varsa, benim adımı geçirerek yapacağınız konuşmayı bu kapsamda yapmanızın daha uygun olacağını düşünüyorum ama konuşmanızdaki zarif üslubunuz için de size teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

 

XI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/759) (S. Sayısı: 453) (Devam)

 

BAŞKAN – Maddede bir önerge vardır, okutup işleme alıyorum:

                Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 453 Sıra Sayılı “Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın 1 inci maddesinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

Sakine Öz                                                  Fatma Nur Serter

Manisa                                                           İstanbul

BAŞKAN – Komisyon, katılıyor musunuz?

MİLLÎ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU BAŞKANI FİKRİ IŞIK (Kocaeli) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI NABİ AVCI (Eskişehir) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Kim konuşacak?

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Sakine Hanım.

BAŞKAN – Sayın Öz, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

Güzel, üniversitelerle ilgili hanımefendiler konuştu, ne güzel.

Buyurun.

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısının üzerinde verdiğim önerge üzerinde söz aldım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, önümüzdeki tasarı 2011’de kurulmuş 1 üniversitenin adının değiştirilmesini ve 5 yeni üniversitesinin kurulmasını öngörüyor. Biz parti olarak kapsamlı bir YÖK reformunun, üniversitede eğitim sisteminin gözden geçirilmesinin tabela üniversitesi kurulmasından daha önemli olduğunu defalarca dile getirdik ama sonuç ortada. Ne yazık ki bugün sizinle üniversitelerin reform ihtiyacını veya henüz iki yıl önce kurulan Altın Koza Üniversitesinin adının değiştirilmesini ya da üniversitelere tahsis edilen arazilerde yürütülen inşaatın çevre binalara nasıl zarar verdiğini tartışmayacağım. Sorun daha büyük, sorun, Meclisimizin varlık nedeniyle, millî iradeyle ilgilidir. Biz bu kanun tasarısını aslında boşuna konuşuyoruz çünkü bu kanunda Meclise ihtiyaç kalmamış; Altın Koza Üniversitesi, kanunun çıkmasını beklemeden adını çoktan değiştirmiştir. Üzerine basarak söylüyorum, önümüzdeki bu tasarı uygulamada çok büyük bir sorunun varlığını kanıtlamıştır. Parlamento tarihine kara bir leke çalınmış ve henüz Meclisten geçmeyen bir düzenleme uygulanmaya başlanmıştır. Meclisimizin temsil ettiği millî irade ve yasama yetkisinin devredilmezliği açıkça gasbedilmiştir. Tasarı, Başbakanın hamilikart yakini İpek Grubunun vakfına ait “Altın Koza Üniversitesi”nin adının “İpek Üniversitesi” olarak değiştirilmesini öngörmektedir. Ancak bu üniversite, adını değiştirecek kanun sürecinin tamamlanmasını beklemeden yeni adını kanunsuz biçimde kullanmaya başlamıştır. İnanmayan hafızasını yoklasın, bir aydır Ankara caddelerinde boy boy İpek Üniversitesi afişlerini hatırlayacaktır.

Biz, İpek Üniversitesinin Ankara’daki reklam ilanlarını gördük. Araştırınca, bir de baktık ki aslında böyle bir üniversite yasal olarak yok. Başbakana soru önergesiyle “Kanunsuz üniversiteden haberdar mısınız?” diye sorduk, ses çıkmadı. Yalnız, olayı gündeme getirdiğimiz günden beri üniversitede bir telaş, İnternet sitelerinde İpek logoları ve fotoğrafları Altın Koza ile değiştirilmeye başlandı. Fotoğraflar montajlaşarak değiştirmeyi denediler ama tutmadı, ortaya komik görüntüler çıktı, bazı yerlerde İpek, bazı yerlerde Altın Koza yazar hâle geldi.

Size, Meclis iradesini hiçe sayan, kanunu çıkmadan uygulamaya başlayan iktidar-şirket ilişkisinden örnekler sunuyorum:

FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Sayın Bakana da göster.

SAKİNE ÖZ (Devamla) – Sayın Bakanım, 13 Mayısta üniversitenin giriş kapısı, giriş kapısında İpek Üniversitesi yazıyor, 18 Mayısta birdenbire Altın Koza olarak değiştirildi. 4 Mayısta üniversitenin resmî sitesinde rektörün arkasında İpek Üniversitesi yazan flama vardı, işte burada gazete kupürlerinde gösteriyorum. Biz olayın peşini bırakmayınca, o flama üniversitenin resmî sitesinde montajlanarak Altın Koza oldu. Çelişkiler ve acemilikler bitmiyor, İnternet sitesinde gezinmeye devam ediyoruz. Sitenin üst kısmında Altın Koza, alt kısmında İpek Üniversitesi yazıyor ama resmî “twitter” sitesi İpek Üniversitesi olarak devam ediyor.

NURETTİN DEMİR (Muğla) – Belki soruşturma açmışlardır!

SAKİNE ÖZ (Devamla) – Sayın Bakana konuşmamızın sonunda dosyayı sunacağım ülkemizde nasıl bir tablo yarattıklarını gözlerinizle görün diye.

Şimdi, sıralardaki AKP milletvekillerine ve Hükûmete burada soruyorum: Sizce bu neyin telaşı, neyin hızıdır? Bu nasıl bir ticari ilişkidir ki, Hükûmetinizin prenslerinden İpek Grubu millî iradeyi yani Meclisimizi hiçe sayıp kanunu çıkmadan adını değiştirmiştir?

Sayın milletvekilleri, bu Meclis Hükûmet-şirket bağlantılarının tamamlayıcısı ve iş takipçisi olamaz. Bilim özgürlüğü ve üniversite özerkliği, ticaretin kâr ve siyasetin çıkar hesaplarına terk edilemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAKİNE ÖZ (Devamla) – Kanunu Meclisten geçmeyen bir üniversite    -ve onun iş dünyasındaki gözde gücü İpek Grubu- adını Hükûmetin gölgesine sığınarak değiştiremez. Kanunu Meclisten geçmeyen bir düzenleme uygulanamaz, hukuk devleti ilkesi çürütülemez.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Öz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Maddeyi geri çekiyor herhâlde Komisyon.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Aksi durum, rektörün Meclis üzerindeki tahakkümüne işaret ediyor.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Rektörün Meclis üzerindeki tahakkümü!

Bir bu kalmıştı Sayın Bakan, bir onu yapmamıştık yani!

OKTAY VURAL (İzmir) – Vesayet mi var yani?

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Vesayet rejimi!

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 2’nci maddeye bağlı 5 ek madde bulunmaktadır. Ek maddeler ayrı ayrı görüşülecektir.

Şimdi, ilk ek madde olan ek madde 150’yi okutup üzerinde görüşme açacağım.

 

MADDE 2- 2809 sayılı Kanuna aşağıdaki ek maddeler eklenmiştir.

"Anka Teknoloji Üniversitesi

EK MADDE 150- Ankara'da İstanbul Adli Bilimler Eğitim ve Araştırma Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Anka Teknoloji Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;

a) Adli Bilimler Fakültesinden,

b) Fen Fakültesinden,

c) Mühendislik Fakültesinden,

ç) Fen Bilimleri Enstitüsünden,

d) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,

oluşur.

BAŞKAN – Madde üzerinde ilk söz, Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan’a aittir.

Buyurun Sayın Kaplan. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim.

Öncelikle, bu 2’nci maddede geçen Anka Teknoloji Üniversitesi, İstanbul Esenyurt Üniversitesi, Adana’da Kanuni Üniversitesi, Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi ve Gaziantep’te Sanko Üniversitesi hayırlı olsun, ülkede inşallah donanımlı bir eğitimle faydalı hizmetler verirler.

Bugüne kadar Barış ve Demokrasi Partisi olarak, üniversitelerle ilgili vakıf olsun, devlet olsun gelen her kanun teklifine destek verdik. Biz inanıyoruz ki, nerede bir okul açılırsa, nerede bir üniversite açılırsa birçok kötülük azalır ve inşallah da öyle olur.

Tabii, sıkıntılar var. Bu sıkıntıların içinde -arkadaşlar açıkladılar- yer durumu, kampüslerin durumu, yurtların durumu, yine, ücret durumları          -çünkü, ücretli oluyor vakıf üniversiteleri- bunların getirdiği sorunlar gerçekten ciddi sorunlar. Biraz rant eleştirilerinin olması, parası olanların vakıf kurarak üniversite işletmesi, fakir olanın, emekçi olanın kuramaması, farklı kesimlerin kuramaması, Hükûmete, iktidara yakın olanların daha iyi kurabilmesi, devlet üniversitelerinden özel vakıf üniversitelerine kadar partizan kadrolaşma gibi sıkıntılar var, bu bir gerçekliğimiz, bunu görmemiz gerekiyor. Bir ülkede eğitim gerçekten o ülkenin geleceğini belirliyor.

Geçen gün adliyeye gitmiştim… İstanbul Üniversitesinde -doğrusu üzüldüm- hâlâ 21’inci yüzyılda üniversite öğrencilerinin çatışması kabul edilebilir bir olay değildir. Buradan Meclisteki 4 parti grubuna ve liderlerine çağrıda bulunuyorum: Üniversite gençlerimiz kavga etmesinler, fikir yarıştırsınlar. Üniversitelerin bilimsel özerkliği, özgürlüğü olsun, fikirler tartışılsın. Ama maalesef, sürekli, 12 Eylülün getirdiği YÖK sisteminin bir karabasan gibi çöktüğü sistem, daha sonra rektör atamalarıyla, el değiştiren bir yaklaşımla maalesef baskıcı, partizan, taraftar ve sürgünlere varan uygulamalar var. Bunlar ülkeye maalesef hiçbir şey kazandırmaz ve rant olayları çok daha tehlikeli.

Üniversite gençlerine sordum: “Niye örgüt üyesi diye dava açmışlar?” Çocukların üzerinde çıkan MP3’lerde Kürtçe şarkılar, müzik varmış. Bu dinledikleri müzik bile delil olarak dosyalara girmişti.

Avrupa Hukukçular Birliğinde Türkiye üyesi olarak yirmi yıl çalıştım ve 100’ün üzerindeki konferanslarımızın hemen hemen hepsini üniversitelerde yaptık. Akademik, hukuk ve siyaset konulu tartışmalardı. Hiçbir üniversitede bir engelle karşılaşmadık ama Türkiye’de bunu maalesef yapamadık.

Yine -Sayın Elitaş da biliyor- komisyon incelemelerinde, Amerikan Kongresi komisyon incelemelerindeki en büyük tartışmalardan biri, üniversite eğitim ücretlerinin tartışılmasıydı. Eyaletlerdeki üniversitelerde paralarını ödeyemedikleri için okuldan atılmakla karşı karşıya olan yüz binlerin sorunu, dünyanın bir numaralı ekonomisinin de sorunuydu. Bizim ülkemizde bu sorun daha vahim. Rakamlarla, burada -öğretim üyeliği yapmış olan hatipler vardı- açıkladılar. Evet “Parasız, hakikaten emekçi, memur çocuğunun gidebileceği ücretsiz eğitim hakkını nasıl sağlayacağız?” konusu bu Meclisin ana konularından biri olabilmelidir.

Peki, ana dilde eğitim okulu böler mi arkadaşlar? Okullar ülkeyi böler mi? Öğretmenler ülkeyi böler mi? Öğrenciler ülkeyi böler mi? Dersler böler mi? Kalem böler mi? Vallaha bir saplantı var bazı partilerde demeyeceğim hem… Meclisteki, bizim dışımızdaki 3 parti de Kürtçe ana dilde eğitim olursa ülke bölünecek paranoyasının içindeler.

Şimdi, ben size soruyorum: Önce dediler ki “Kürtçe bir dil yoktur, bilmem ne” dediler. Ama hemen yanı başımızda, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne şöyle bir Google’dan girin, devlet eyalet üniversitelerini görürsünüz orada: Hawler Tıp Fakültesi, Duhok Üniversitesi –ki bizim üniversitelerle de çalışıyor- Koya Üniversitesi, Kürdistan Hawler Üniversitesi, Selahaddin Üniversitesi, Soran Üniversitesi, Süleymaniye Üniversitesi.

Bir de devlet üniversiteleri var: Halepçe Üniversitesi, Germain Üniversitesi –bu, Türk-Alman üniversitesi gibi kurulanlardan- Raparin Üniversitesi, Ranya Üniversitesi, Zaho Üniversitesi.

Biraz daha okuyayım isterseniz bilgi olsun diye: Irak Amerikan Üniversitesi de var, öbür tarafta Cihan Üniversitesi var, Dicle Koleji de var, Işık Üniversitesi var. Bu Meclisin üyesi olan milletvekillerinin de içinde yer aldığı çalışmalar var. Lübnan Fransız Üniversitesi var, Royal British Üniversitesi var ve SABIS Üniversitesi kuruldu, İnsani Gelişim Üniversitesi kuruldu, en son Newroz Üniversitesi kuruldu.

Şimdi, 21 tane üniversite ismi saydım size. Bunlar, denklik düzeyinde çok yüksek eğitim gören. Ama nüfusun en kalabalık yaşadığı Türkiye'de Kürtlerin tek bir üniversitesi yok kendi ana dilinde. Niye?

Şimdi, bunun bir tartışmasını yaptık, dedik ki 12 Eylül darbesi gelir gelmez 2932 sayılı dil yasasını çıkardı ve ana dili eğitimi, Kürtçe ana dili yasakladı. Bu Meclis 21’inci yüzyılda hâlâ bu korkuları, kaygıları, generallerin şapkasından alıp kendi kafasına mı koyacak? Bunun aşılması gerektiğini düşünüyorum.

İki hafta önce, Columbia Üniversitesinde bir konferansa davetliydim ve çözüm süreci için gittim. Orada 20 ayrı eyaletten gelen, üniversitelerden gelen hocalarla çok güzel ve faydalı bir konferans oldu. Türkiye’yi merakları, bizi onlara anlattım, onların anlatımları; Orta Doğu, petrol, güvenlik, özgürlük, bunların hepsi konuşulabiliyor. Prestijli bir üniversite, Obama’nın okuduğu, Başbakan Sayın Erdoğan’ın da ilk gittiğinde “Bir an önce oraya gideyim.” dediği üniversite. Peki, bizim Türkiye’de birçok üniversitemiz var, Boğaziçi, ODTÜ, İstanbul Üniversitesi, hakikaten önemli üniversitelerimiz var, bilim düzeyinde bir marka olabilmeyi başarabilmek için ne yapabiliriz? Bunun çok ciddi bir şekilde konuşulması gerekiyor. Meclis-üniversite diyalogu, çalışması, AR-GE’si son derece zayıf arkadaşlar. Komisyonlarımızda, dikkat edin teknik konuların hiçbirisinde, hiçbir Meclis çalışmasında bir üniversite raporunu önümüzde göremiyoruz, bir AR-GE raporunu göremiyoruz. Neden? Belki o da ülkeyi böler Kürtçe gibi.

Şimdi, “Bu ana dilde eğitim ülkeyi böler.” diyen virüsün peşindeyiz arkadaşlar, Allah’ın izniyle o virüsü yok edeceğiz; bütün diller, bütün kültürler, bütün kimlikler kendi dillerinde eğitim yapacaklar, hatta bu işten gerçekten ciddi akademik kariyer yapanlar da ortaya çıkıyor.

Şimdi, arkadaşlar, buradan benim söyleyeceğim şu: 76 milyonluk Türkiye’de çok fazla yabancı üniversite var İngilizce eğitim yapan. Resmî dilimiz Türkçe diyoruz, ortak dildir iletişim. Kürtçe, İngilizce o üniversite eğitim yaparsa uykularınız bölünecek mi? Bölünmemesi lazım. Alışacağız arkadaşlar. Bakın, TRT Şeş’te de o kıyamet kopmuştu veya bir başka olayda. Umarım bunları aşarız ve okulların da bölücü olmadığını anlarız.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaplan.

Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İzmir Milletvekili Sayın Oğuz Oyan. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Hocam.

OĞUZ OYAN (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'de üniversite enflasyonuna AKP katkıları sürüyor. Bu yeni kurulacak 5 vakıf üniversitesiyle üniversite sayısı 175’e çıkacak, vakıflarımızın sayısı 71’e çıkacak. Yani bu nicel sayı artışına, her kasabaya bir üniversite kurmaya başarı diyorsanız, iktidarınız bununla iftihar edebilir, ama ne yazık ki madalyonun öbür yüzü ak değil kara. Madde madde söylemeye çalışayım.

Nasıl ki Türkiye'de bayrak direklerinin yükselmesi ve bayrakların boyutlarının büyümesiyle bağımsızlık arasında ters orantılı bir ilişki varsa, yani ne kadar bağımsızlık kaybı varsa o kadar bayrakların çapı büyüyorsa, özellikle devri AKP döneminde, Türkiye'de üniversite sayısının artışıyla bilim düzeyi arasında da ters orantılı bir ilişki oluşmaya başlamıştır. Bir tanesi diğerini perdelemek işlevine sahiptir, bu vakıf üniversitelerinde biraz daha bariz bir durumdadır, bazı vakıf üniversitelerini hariç tutabilirim.

Madde 2: Türkiye'de bütün üniversiteler, devlet üniversitesi olsun vakıf üniversitesi olsun, büyük bir siyasi kuşatma altındadır. Rektör atamasından başlayarak dekan atamalarına, bütün idari kadrolara kadar giden bir siyasi kuşatma vardır, iktidarın ve cemaatin tasallutu altındadır üniversiteler.

Vakıf üniversitelerinin büyük bölümü açısından da benzer siyasi uzantılar yürürlüktedir. Bu giderek akademik kadroları, bu giderek doktora vesaire doçentlik jürilerini içine almaktadır, özellikle doçentlik jürileri büyük ölçüde iktidara yakın kadrolar tarafından atanmakta, buralara üyeler seçilmektedir. Bu yol bilimin yolu değildir.

Madde 3: Eğer üniversiteler inanç sistemlerinin veya siyasetin kuşatması altındaysa bilim de kuşatma altında demektir. Böyle bir kuşatma altında ne özgür düşünce ne  yaratıcı akıl yani bilim gelişmez. Böylesine bir üniversite ortamında üniversitenin asıl işlevi olan, asıl işlevlerinden birisi olan düşünmesini öğretmek gerçekleşmez. Üniversite önce öğrencilerine düşünmesini öğretir, düşünme sistematiğini öğretir. Bunu yapamadığınız takdirde soru sorabilen, sorgulayabilen nesiller yetiştiremezsiniz, 4+4+4 sistemiyle zaten bunun önünü kestiniz. Şimdi, dolayısıyla, bunun tam tersine bir gidişat vardır, sorgulamayan nesiller oluşmaktadır, bilim dışına kayış hızlanmaktadır. Bu, vahimdir, kaygı vericidir.

Madde 4: Üniversiteler büyük bir taşralaşma baskısı altındadır. Taşralaşma sadece coğrafi konum bakımından değil bu, bilimsel yetkinlik ve araştırma kapasitesi anlamındadır. Dolayısıyla, büyük kentlerin üniversitelerini de büyük ölçüde kapsamaktadır ama Anadolu’daki üniversitelerde üniversiteler o kentin düzeyini yukarıya çekme işlevine sahip olmaları gerekirken tam tersine o ortamın vasatına doğru aşağıya gitmekteler. Yerel güçlerin, eşrafın, iktidar merkezli siyasetin, tarikatların çekim alanına girmektedirler. Bu, esef verici bir durumdur ve Türkiye’deki üniversitelerin geleceği açısından kaygı vericidir. Kuruluşundan itibaren bu tür bir misyonla hareket eden üniversiteler de vardır, vakıf üniversiteleri arasında da bol miktarda vardır. Biraz önce burada bütünü hakkında iktidar adına yapılan konuşmanın düzeyi de doğrusu bu gidişi çok iyi göstermektedir.

Madde 5: Mutlak gerçekler dünyasının yani dinsel dogmaların göreli gerçekler dünyası olan bilime müdahalesini Batı yüzyıllar önce halletmiştir.  Medreseden üniversiteye geçiş ya da skolastik düşünceden gerçek, bilimsel alana geçiş gerçekleşmiştir. Bunlara tekrar geri dönüş olmaz. Türkiye bu açıdan oldukça gecikmiştir, çok gecikmiştir. Bu konuda ana atılım 1930’larda yapılmıştır ve kısa sürede büyük hamleler yapılmıştır. Burada 35’le ilgili bir şey söylüyor, Türkiye’de gerçek üniversite reformu, gerçek bilimsel gelişme 1933 reformu sonrasındadır. Bunu bilmemek büyük bir ayıptır Türkiye açısından.

Şimdi, süreç tersine işlemeye başlıyor, devri AKP döneminde bu süreç tersine işlemeye başlıyor ama hiç kimse Türkiye’yi tekrar medrese tarzı düşünme düzeyine getiremez. Türkiye'nin değerli zamanını boşa harcatmamak konusunda iktidara görev düşüyor çünkü tam da bunu yapıyor.

Madde 6: Vakıf üniversiteleri bugün toplam üniversitelerin sayısının yüzde 41’idir ama öğrenci sayıları yüzde 8,7’dir. Dolayısıyla, burada vakıf üniversiteleri üzerinden çok ciddi bir kaynak israfı gerçekleşmektedir. Bunlar zaten kontenjanlarını dolduramıyorlar, çok yüksek ücretler vesaire, insanların güçleri de yetmiyor. Ama şunu sorgulamak gerekir: Biz bu üniversitelere kamu kaynağı aktarıyoruz, burada söylendi yüzde 45’ine kadar. Bu kamu kaynağını denetliyor muyuz? Bu kaynaklar gerçekten doğru kullanılıyor mu? İktidara soruyoruz. Biz bu üniversitelere buradan kaynak aktaran kurumun içindeyiz, yasama organıyız, bunu denetleyebiliyor muyuz değerli arkadaşlarım? Yani burada bu kaynak israfı yanında birtakım kamu arazileri, birtakım kamu yapıları bu üniversitelere aktarılıyor. Hatta bazen birtakım vakfiyeler amacı dışında aktarılıyor. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi için Fatih’in vakfiyesini yani düşünün, Fatih’in bir hayri amaçla kurduğu vakfın gelirlerini, mal varlıklarını paralı eğitime aktarabiliyorsunuz. Bu acaba vakfedenin amacıyla uyumlu mu? Ya da Bezmiâlem Üniversitesinde vakfedenin amacıyla tamamen ters bir şeyle bu vakıf üniversitesini kurabiliyorsunuz. Ya da başka bir şey: Bir başbakanı düşünün ve 2 bakan, İlim Yayma Vakfı adına üniversite kuruyorlar, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesini. Nasıl olabilir? Bir ülkeyi düşünün, kamu üniversitesi kurma yetkisi elinde olanlar vakıf üniversitesi kuruyorlar kendi vakıfları aracılığıyla. Bu inanılmaz bir şeydir ve Türkiye’de şimdi holding üniversitesi dönemindeyiz. Kozalar, Sankolar vesaire peş peşe geliyorlar ve bunların bir bölümü de iktidarla çok yakın, yandaş ilişkiler içinde.

Madde 7: Vakıf üniversitelerinin ülke düzeyinde dağılımına baktığınız zaman, paranın nasıl asıl itici güç olduğunu da görüyorsunuz. 71 tane vakıf üniversitesinden 54 tanesi, bu kurulacak olanlar dâhil, üç büyük şehirde. 49 tanesi iki büyük şehirde, 37 tanesi İstanbul’da. İki şehirde İstanbul’da ve Ankara’da vakıf üniversitelerinin sayısı devlet üniversitelerini aşmıştır. İstanbul’da 37 vakıf üniversitesi, 9 devlet üniversitesi, bu nasıl bir ilişkidir? Dünyanın neresinde böyle bir şey var? Yani bu tam, paranın, ticaretin ya da tarikat-ticaret bağlantılarının deyin isterseniz, öne çıkması, sahnenin önüne geçmesidir. Bu bir rekordur İstanbul açısından ama sadece para amaçlı olmadığını da söyleyeyim, bazıları da tamamen… Yani sermaye grupları Türkiye’de üniversite kuruyorlar. Türkiye’de belli inanç grupları üniversite kuruyorlar. Bu bir üniversite kavramıyla bağdaşmayan bir gelişmedir.

Madde 8: Türkiye’de bu kadar üniversite kurulurken, bu kadar üniversiteye öğretim elemanı ihtiyacı varken araştırma görevlilerini 50-d maddesi üzerinden dışlayan, üniversiteden atan, onları daimi kadrolara geçirmeyen bir zihniyet egemendir. Bu zihniyetin başında AKP vardır. 2011’de çıkardığı bir torba yasayla bu yolu daha da açmıştır ve sadece İstanbul Teknik Üniversitesinin 62 araştırma görevlisi kapı dışarı edilmiştir. Türkiye’de yüzlerce örnek vardır. Yani ilk önce, bir kere, bu araştırma görevlilerini koruyalım. Yani bunun tek amacı, kendi kadrolaşması için meydanı boşaltmak herhâlde, başka bir anlamı varsa Sayın Bakan açıklar.

Madde 9: Öğretim üyeleri, sadece araştırma görevlileri değil,  her düzeyden doçenti, profesörü, öğretim üyeleri üzerinde inanılmaz bir baskı vardır, cezalandırma baskısı vardır, üniversiteden atma baskısı vardır. Bunların isimlerini sayamayacağım, vaktim yok ama birçok yerde özgür düşünceye ket vurulmak istenmektedir. Bunun da üniversiteyle bir ilişkisi olamaz. Aynı şey, öğrenciler için de geçerlidir. Yüzlerce öğrenci sadece pankart açtıkları için, parasız eğitim istedikleri için, protesto ettikleri için hapishanelerde, eğitimleri engellenmektedir. Bu bir utanç kaynağıdır.

Ve şimdi Başbakan diyor ki: “Özel güvenlik olmaz. Danışıklı dövüş oluyor. Polisi sokacağız üniversiteye.” Bu da, aslında AKP’nin polis devletine çok yakışacaktır doğrusu ama Türkiye’ye yakışmayacaktır, tıpkı AKP’nin Türkiye’ye yakışmadığı gibi.

Son olarak şunu söyleyeyim: İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 90’ıncıyız. Üniversiteli düzeyini de o gösteriyor.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Şahıslar adına ilk söz Ankara Milletvekili Sayın Emrullah İşler’in.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 453 sıra sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesinin Ek 150 maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

İstanbul Adli Bilimler Eğitim ve Araştırma Vakfı tarafından Ankara’da kurulmasına karar verilen Anka Teknoloji Üniversitesi farklı ihtisas alanı, fakülte ve bölümleriyle ile diğer birçok üniversiteden ayrılmaktadır. Ankara’da sizlerin oyları ve teveccühü ile kurulacak olan bu üniversite bir konsept üniversitesi olarak planlanmıştır. Özellikle kriminal teknolojiler, siber güvenlik, savunma sanayi olarak sıralayacağımız üç ana bilimsel araştırma ve hizmet alanına hizmet verecek şekilde tasarlanmıştır. Söz konusu üç alanda da Türkiye’de gerek lisans düzeyinde gerekse AR-GE düzeyinde yeterli fakülteler bulunmamaktadır. Özellikle ilk ikisi Türkiye gibi, gelişmekte olan ülke kategorisinden hızla gelişmiş ülke kategorisine geçen bir ülke için gereklilik ve hatta zorunluluk hâline gelmiştir.

Gelişen teknoloji ile birlikte kriminal teknolojiler de büyük değişiklikler göstermiş, yeni alanlarda araştırma ihtiyacı ve kalifiye eleman ihtiyacı üst seviyelere çıkmıştır.

Özellikle günümüzde işlenen suçlar arasında bilişim suçları önemli bir yer tutmaktadır. Yakın gelecekte ise işlenen toplam suçların yarısını bilişim suçları oluşturacaktır. Anka Teknoloji Üniversitesi, bu açığı kapatmak üzere üst düzeyde kriminal uzman yetiştirmeyi, bu konuda yine üst düzeyde araştırma geliştirme faaliyetinde bulunmayı hedeflemektedir. Ülkemizde inceleme yetersizliğinden dolayı en basit davalar yıllarca sürmekte, insanlar basit hatalardan ve inceleme yetersizliklerinden dolayı haksız cezalara maruz kalmaktadır. Anka Teknoloji Üniversitesi, ülkemizde bulunmayan, Avrupa ve dünya üniversitelerinde dahi sadece ihtisas üniversitelerinde bulunan adli bilimler fakültesi ile ülkemizin kriminal teknolojileri konusundaki üst düzey ihtiyacını bilimsel olarak karşılayacaktır. Bu özelliği ile de sadece Türkiye’den değil tüm dünyadan öğrenci çekecektir.

Yine siber âlemdeki güvenlik ciddi bir ülke meselesi hâline gelmiştir. Yeterli denetlemeler yapılamadığından, akıllı cep telefonları dâhil, bilgisayarlarımıza yapılan siber saldırılar önemli sorun hâline gelmiştir. Özellikle ülke güvenliği açısından sadece kamu kurumları değil özel şirketler dahi ciddi seviyede siber güvenlik sorunları yaşamaktadır. Kurulacak bu bölüm ile gerek kamu ve gerekse de özel sektörün ihtiyacı olan siber güvenlik ve yönetimsel güvenlik elemanlarının yetiştirilmesi hedeflenmektedir.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, Hükûmetimizin 2023 hedefleri arasında Ankara’yı ağırlıklı olarak savunma sanayisinin üssü hâline getireceğimizi açıkladık. Bu çerçevede, Anka Teknoloji Üniversitesi Mühendislik Fakültesindeki bölümler mali kaygılara girmeden, bir ihtisas üniversitesi için özenle seçilerek savunma sanayisi için hazırlanmıştır. Bu bölümlerin çoğu ülkemiz üniversitelerinde bulunmakla birlikte, özellikle savunma sanayisi AR-GE faaliyetlerini yürütmek üzere Söz konusu bölümler ihtisaslaştırılacaktır. Kurulacak olan yazılım ve yapay zekâ mühendisliği bölümü ülkemizde daha önce hiç olmayan bu alanlardaki AR-GE faaliyetleri için tamamlayıcı bir bölüm olacaktır.

Anka Teknoloji Üniversitesi Adli Bilimler ve Mühendislik Fakülteleri bünyesindeki adli teknolojiler, yönetim ve bilişim güvenliği, kriminoloji, yazılım ve yapay zekâ, siber güvenlik ve enerji sistemleri mühendisliği bölümleri ile tam bir teknoloji ihtisas üniversitesi niteliği taşıyacaktır.

Anka Teknoloji Üniversitesi, özellikle adli bilimler, adli bilişim teknolojileri ve adli mühendislik konularında gelişmiş ülkelerde var olan ileri teknolojilerin ülkemize adapte edilmesine katkıda bulunacaktır. Ayrıca, kurulacak AR-GE laboratuvarlarıyla şu an için sadece adli kurumlara hizmet veren Adli Tıp Kurumunun yükünün azaltılmasına, adliyelerde inceleme eksikliği nedeniyle karara bağlanamayan davaların hızla sonuçlanmasına önemli katkılarda bulunacak  ve hemen her konuda adli bilimler uzmanları yetiştirecektir.

Anka Teknoloji Üniversitesi ülkemizi özellikle adli bilimler eğitimi konusunda Avrupa, Orta Doğu, Uzak Doğu ve Afrika coğrafyasında lider konuma taşıyacaktır.

Anka Teknoloji Üniversitesinin ülkemize, Ankara’mıza, başkentimize, bölgemize ve tüm insanlığa hayırlı olmasını diliyorum. Ayrıca diğer kurulacak üniversitelerin de ülkemize hayırlar getirmesini diliyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İşler.

İzmir Milletvekili Sayın Aytun Çıray… Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 21.06

 

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 21.09

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER : Fatih ŞAHİN (Ankara), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 113’üncü Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

453 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon? Yok

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı ile ve Çevre Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

4.- Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı ile Çevre Komisyonu Raporu (1/627) (S. Sayısı: 297)

 

BAŞKAN - Komisyon? Yok

Ertelenmiştir.

5’inci sırada yer alan, Orta Asya ve Kafkaslar Bölgesel Balıkçılık ve Su Ürünleri Yetiştiriciliği Komisyonu Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporlarının görüşmelerine başlayacağız.

5.- Orta Asya ve Kafkaslar Bölgesel Balıkçılık ve Su Ürünleri Yetiştiriciliği Komisyonu Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/498) (S. Sayısı: 173)

 

BAŞKAN - Komisyon? Yok

Ertelenmiştir.

Bundan sonra da komisyon bulunamayacağı anlaşıldığından, alınan karar gereğince Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan hakkındaki gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağına ilişkin görüşmeler ile kanun tasarı ve teklifleriyle komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 31 Mayıs 2013 Cuma günü saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                  Kapanma Saati: 21.10

 



(x) 453 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.