DÖNEM: 24                                                                 YASAMA YILI: 3

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

CİLT : 39

46’ncı Birleşim

20 Aralık 2012 Perşembe

 

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

 

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361)

 

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362)

IV.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

2.- Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin Adalet ve Kalkınma Partisine sataşması nedeniyle konuşması

3.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

4.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın Adalet ve Kalkınma Partisine sataşması nedeniyle konuşması

5.- Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun, Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

6.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin Barış ve Demokrasi Partisine sataşması nedeniyle konuşması

7.- Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin, İstanbul Milletvekili Aydın Ağan Ayaydın’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

8.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

9.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

10.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın BDP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

11.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin Adalet ve Kalkınma Partisine sataşması nedeniyle konuşması

V.- TEBRİK, TEMENNİ VE TEŞEKKÜRLER

1.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, bütçenin kabulü nedeniyle  teşekkür konuşması

VI.- ÖNERİLER

A) Danışma Kurulu Önerileri

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 25, 26 ve 27 Aralık 2012 Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri toplanmamasına ilişkin Danışma Kurulu Önerisi

VII.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın bazı ifadelerine ve işçilerin asgari ücretle ilgili dileklerine ilişkin açıklaması

VIII.- OYLAMALAR

1.- 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın oylaması

2.- 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylaması

IX.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt’un, Eskişehir’de yer alan bazı taşınmazlar hakkında toplu korunma kararı verilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11445)

2.- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli’nin, zeytin ve zeytinyağı üreticilerinin sorunlarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi  Eker’in cevabı (7/12116)

3.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, Kırklareli’nin Demirköy ilçesindeki termik santral başvurularına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/12148)

4.- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli’nin, incir ve zeytin üreticilerinin sorunlarına,

Hayvancılık sektöründeki bazı sorunlara,

- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, Kırklareli’nin Demirköy ilçesindeki bir kooperatif hakkındaki usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarına,

- Yozgat Milletvekili Sadir Durmaz’ın, Brezilya’dan ithal edilen angus cinsi hayvanların sağlık kontrollerine,

- Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel’in, Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine yapılması düşünülen bir silonun Kaymaz beldesine yapılması kararına,

İlişkin soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi  Eker’in cevabı (7/12154), (7/12155), (7/12156), (7/12157), (7/12158)

5.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’deki elektrik direklerinin bakımsızlığına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/12269)

6.- Antalya Milletvekili Gürkut Acar’ın, Antalya’da yaşanan elektrik kesintilerine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/12270)

7.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili sözleşmeye ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı (7/12271)

8.- Bartın Milletvekili Muhammet Rıza Yalçınkaya’nın, faaliyeti sona erdirilen askerlik şubelerine ve askerlik şubelerinin güvenlik-temizlik işlerinin özel şirketlere ihale edilmesine ilişkin sorusu ve Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın cevabı (7/12324)

9.- Muğla Milletvekili Nurettin Demir’in, Muğla Milas’ta bir antik kentin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu iddiasına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/12535)

10.- Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker’in, Gaziantep’in Yavuzeli ve Araban ilçelerinde bazı çiftçilere pamuk destek primi ödenmemesine,

- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, kivi üreticilerinin sorunlarına ve kaçak kiviye,

Kaçak yollarla ülkemize giren bala,

Hayvancılıkla uğraşan çiftçilerin doğal afetlerden kaynaklanan mağduriyetlerine,

- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in, zeytin ve zeytinyağı üretimine ve üreticilerin sorunlarına,

- Tekirdağ Milletvekili Emre Köprülü’nün, üç gün hastalığına ve kaçak yollarla ülkeye sokulan canlı hayvanlara,

- Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın, Sapanca Gölü’nden pompalanan suyun kirli olduğu iddialarına,

- Amasya Milletvekili Ramis Topal’ın, Amasya’da ithal edilen hayvanların kontrolüne,

İlişkin soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi  Eker’in cevabı (7/12610), (7/12611), (7/12612), (7/12613), (7/12614), (7/12615), (7/12616), (7/12677)

11.- Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın, Hakkâri’nin Kazan Vadisi’nde gerçekleştirilen PKK’ya yönelik operasyonlarla ilgili iddialara ilişkin sorusu ve Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın cevabı (7/12653)

12.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Esendere Sınır Kapısında meydana gelen hayali ihracat ve kaçakçılık olaylarına ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/13038)

13.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, tüketici kredileri ve kredi kartlarındaki batık tutara ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/13047)

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 11.00’de açılarak dört oturum yaptı.

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı (1/698) (S. Sayısı: 361) ve 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair  Sayıştay  Başkanlığı  Tezkeresi  ile  Plan  ve  Bütçe Komisyonu Raporu’nun (1/649, 3/1003) (S. Sayısı: 362) görüşmelerine devam edilerek maddeleri kabul edildi.

Bitlis Milletvekili Vedat Demiröz, Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu’nun şahsına,

Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu, Bitlis Milletvekili Vedat Demiröz’ün şahsına,

Muş Milletvekili Sırrı Sakık, Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in şahsına,

Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in BDP Grubuna,

Sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.

Alınan karar gereğince, 20 Aralık 2012 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere 18.48’de birleşime son verildi.

 

                                                       Mehmet SAĞLAM

                                                          Başkan Vekili

 

            Tanju ÖZCAN                  Mustafa HAMARAT               Muhammet Bilal MACİT

                    Bolu                                      Ordu                                        İstanbul

                Kâtip Üye                             Kâtip Üye                                   Kâtip Üye
 

 

II.- GELEN KâĞITLAR

                                                                                                                                No: 56

Raporlar

1.- Türkiye Cumhuriyeti ile Kore Cumhuriyeti Arasında Mal Ticareti Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/705) (S. Sayısı: 364) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Sistemine İlişkin Hükümetlerarası Anlaşma ile Eki Türkiye Cumhuriyeti ve The Trans Anatolian Gas Pipeline Company B.V. Arasında Trans- Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Sistemi Hakkında Ev Sahibi Hükümet Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/709) (S. Sayısı: 369) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

3.- Türkiye Cumhuriyeti ve Gürcistan Arasında Ahıska-Borçka Enterkonneksiyon Hattı Yoluyla Sınır Ötesi Elektrik Ticaretine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/632) (S. Sayısı: 371) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

4.- Yasa Dışı, Kayıt Dışı ve Düzenlenmemiş Balıkçılığı Önleme, Caydırma ve Ortadan Kaldırmaya Yönelik Liman Devleti Tedbirlerine Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Çevre Komisyonu; Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/661) (S. Sayısı: 372) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Bangladeş Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/670) (S. Sayısı: 373) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

6.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Bangladeş Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Tarım Alanında Bilimsel ve Teknik İşbirliği Konulu Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/677) (S. Sayısı: 374) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

7.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/683) (S. Sayısı: 375) (Dağıtma tarihi: 20.12.2012) (GÜNDEME)

Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı Soru Önergeleri

1.- Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu’nun, Bitlis protokol yolu yapımına ve yolun altyapı eksikliklerine ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/11743)

2.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Bursa’nın Yıldırım ilçesinde BDP ilçe merkezi binasına ve partililere yönelik saldırılara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12090)

3.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın, yayın organları ile basın mensuplarına karşı başlatılan cezai kovuşturmalara ve işlerinden ayrılan basın mensuplarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12091)

4.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Türkiye’de ABD’ye ait nükleer bombaların muhafaza edildiği iddialarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12092)

5.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın, 2007-2012 yılları arasında stres, depresyon, ruh ve sinir hastalıkları yaşayan vatandaşlara ve aile içi şiddete ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12093)

6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı hakkındaki bazı iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12094)

7.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, şans oyunları ve bahislerle ilgili verilere ve bunların kumar tutkusuna dönüşmemesi için alınan tedbirlere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12095)

8.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, ABD ile Türkiye’nin terörle mücadele kapsamındaki işbirliğine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12096)

9.- Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun, TMSF’ye devredilen şirketlerin yönetim ve denetim kurullarında görev yapanlara ve bu kişilere ödenen ücretlere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12097)

10.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, İstiklal Mahkemelerinde yargılanan ve cezalandırılan kişilere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12099)

11.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, Şeyh Said ve arkadaşlarının kayıp mezarlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12100)

12.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, 1980 Askeri Darbesi sonrası Bingöl’den sürülen ve işten çıkarılan kamu görevlilerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12101)

13.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, İstanbul’da yapılan 29 Ekim kutlamalarının maliyetine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12102)

14.- Kars Milletvekili Mülkiye Birtane’nin, Çoruh Nehri sularında kaybolan iki kişiye ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12103)

15.- İzmir Milletvekili Erdal Aksünger’in, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için Ankara’ya gelen bazı araçların durdurulmasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12104)

16.- İzmir Milletvekili Erdal Aksünger’in, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Ankara’da yaşanan olaylara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12105)

17.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Ankara’da yaşanan olaylara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12106)

18.- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, son 5 yılda Zonguldak’ta çeşitli sosyoekonomik verilere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12107)

19.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın, yapılacak olan hava ve füze savunma sistemi ihalesine ve Malatya Kürecik’teki radar sistemi ile arasındaki farka ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12108)

20.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, açlık grevleriyle ilgili bir açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12109)

21.- İstanbul Milletvekili Osman Taney Korutürk’ün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları kapsamında Ulus’ta toplanan sivil toplum örgütlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12110)

22.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Yeşilay Cemiyeti Mardin Şube Başkanının açıklamalarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12111)

23.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, okullarda gerçekleştirilen 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12112)

24.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının engellenmesine ve kutlamalara katılan sivil toplum örgütlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12113)

25.- Aydın Milletvekili Metin Lütfü Baydar’ın, ülkemizin hücum bot sayısına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12114)

26.- Aydın Milletvekili Metin Lütfü Baydar’ın, yaptığı konuşmalarda Atatürk kelimesini kullanmadığı iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12115)

27.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, geçmiş yıllarda bazı illerde asimilasyon politikalarının uygulandığı ve kız çocuklarının zorla evlatlık verildiği iddialarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12117)

28.- Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu’nun, Suriye rejimine muhalif güçlerin Türkiye’den Suriye’ye ambulanslarla taşındığı iddialarına ve hükümetin Suriye politikasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12118)

29.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının engellenmesine ve kutlamalara katılan sivil toplum örgütlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12119)

30.- İstanbul Milletvekili Osman Oktay Ekşi’nin, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının engellenmesi ve Anıtkabir’e yürümek isteyen vatandaşlara yönelik polis müdahalesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12120)

31.- İstanbul Milletvekili Osman Oktay Ekşi’nin, Suriye politikasının ekonomik etkilerine ve Suriye’deki rejime muhalif güçlere maaş bağlandığı iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12121)

32.- Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu’nun, akrabası olan bir kişinin Genel Müdür Yardımcılığına atandığı iddiasına ilişkin Başbakan Yardımcısından (Bülent Arınç) yazılı soru önergesi (7/12123)

33.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, bazı Alevi derneklerine örtülü ödenekten para verildiği iddiasına ilişkin Başbakan Yardımcısından (Bülent Arınç) yazılı soru önergesi (7/12124)

34.- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli’nin, çocuk yaştaki evliliklerin engellenmesi kapsamındaki çalışmalara ve erken evlilik sonucu eğitim hayatını yarıda bırakanların mağduriyetine ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12127)

35.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, özürlü memur yerleştirmelerine ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12128)

36.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, kamu çalışanlarının tayin ve atamalarında eş durumlarının göz önünde bulundurulmaması nedeniyle yaşanan mağduriyetlere ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12129)

37.- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli’nin, son on yılda yaşanan intihar olaylarına ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12130)

38.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in, kadına yönelik şiddete karşı alınan önlemlere ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12131)

39.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, 2001 yılından bugüne kadar gerçekleşen iş kazalarına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12132)

40.- Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu’nun, İşsizlik Sigortası Fonuna ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12133)

41.- Manisa Milletvekili Sakine Öz’ün, ALO 170 hattı ile ilgili sorunlara ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12134)

42.- Manisa Milletvekili Sakine Öz’ün, 18 yaşını tamamlamamış engelli yakını bulunan vatandaşlara bağlanan aylıklara ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12135)

43.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Malatya’da bulunan radar üssünün komutasına ve bu üssün İsrail-ABD ortak tatbikatında kullanılacağı iddiasına ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12144)

44.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, Erzurum’a indirilen Ermenistan yolcu uçağına ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12145)

45.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün, ABD askerlerinin Türkiye’nin Suriye sınırında konuşlandırıldığı iddialarına ve ABD askeri yetkililerinin Diyarbakır’da gerçekleştirdiği incelemelere ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12146)

46.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılan vatandaşlara yönelik polis müdahalesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12162)

47.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın, Ankara’daki belediye otobüslerinin bayram süresince ücretsiz yolcu taşımasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12163)

48.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılan vatandaşlara yönelik polis müdahalesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12164)

49.- Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılan vatandaşlara yönelik polis müdahalesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12165)

50.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, Ankara Büyükşehir Belediyesinin toplu ulaşımda öğrencilerden aldığı ücretin yüksekliğine ve belediyelerin ortak bir paso sistemi oluşturması ihtiyacına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12166)

51.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında yaşanan olaylara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12167)

52.- İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, Ankara’da bir doğal gaz boru hattında gerçekleşen patlamaya ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12168)

53.- İstanbul Milletvekili Celal Dinçer’in, İstanbul’da yer alan baraj göllerinde yaşanan can kayıplarına ve bu göllerin çevrelerinde yaşanan sorunlara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12169)

54.- İstanbul Milletvekili Celal Dinçer’in, Haliç’te yer alan iskelelerin ulaşıma kapalı olmasına ve bölgenin sahil şeridindeki çalışmalara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12170)

55.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş’ın, İstanbul’un Avcılar ilçesinde 29 Ekim 2012 günü evlere dağıtıldığı iddia edilen bir bildiriye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12171)

56.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş’ın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları kapsamında Ulus’ta toplanan sivil toplum örgütlerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12172)

57.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, Suriye’den ülkemize gelen mültecilere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12173)

58.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, Suriye’de yaşanan çatışmalar sırasında ülkemize düşen top ve mermilere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12174)

59.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı bir köyün yol, su ve kanalizasyon sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12175)

60.- Mardin Milletvekili Erol Dora’nın, Mardin Mazıdağı’nda yaşanan bir olaya ve polisin orantısız güç kullandığı iddiasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12176)

61.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, İdil ilçesindeki Açma ve Ovalı köyleri arasındaki yolun yapımına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12177)

62.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Bingöl belediyesi tarafından bazı hizmetlerin aksatıldığı iddialarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12178)

63.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için Ankara’ya gelen vatandaşların engellenmesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12179)

64.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Devlet Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavını kazandığı halde bursları ödenmeyen öğrencilerin mağduriyetine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12185)

65.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, bazı vatandaşların eğitim kurumlarına verdikleri dilekçeler nedeniyle haklarında soruşturma açıldığı iddialarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12186)

66.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, Gaziantep’in Şahinbey ilçesindeki bir okulda başörtülü olduğu gerekçesiyle bir öğrencinin şiddet gördüğü iddialarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12187)

67.- İstanbul Millevtekili Ali Özgündüz’ün, ders kitaplarında Süryanilerle ilgili ayrımcı ifadeler yer aldığı iddialarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12188)

68.- İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, iller itibariyle toplam okul ve öğrenci sayısına ve bakanlık tarafından yapılan ihalelere ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12189)

69.- İstanbul Milletvekili Celal Dinçer’in, İstanbul’a girişlerde emniyet şeridinde bekleme yapan ağır vasıtalara ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12201)

70.- Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan’ın, Çanakkale Havalimanında yapılacak olan çalışmalara ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12202)

71.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Simav-Dağardı-Harmancık-Bursa karayoluna ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12203)

72.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Kütahya’da yapılan kamu yatırımlarına ve ayrılan ödenek miktarına ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12204)

73.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Kütahya’ya yapılan kamu yatırımlarına ve ayrılan ödenek miktarına ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12205)

74.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Kütahya-Balıkesir karayoluna ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12206)

75.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Gediz-Simav karayoluna ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12207)

76.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Şaphane ilçesini Gediz-Simav karayoluna bağlayan karayoluna ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12208)

77.- Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel’in, internet sağlayıcısı bir şirketin 2012 yılında anlaşma yaptığı bir şirketle ilgili güvenlik kaygılarına ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12209)

78.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, Ankara-Sivas hızlı tren hattı yapım çalışmalarına ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12210)

79.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, Ankara-Kayseri karayolundaki çalışmalara ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12211)

80.- İzmir Milletvekili Rahmi Aşkın Türeli’nin, Risk Raporuna yeni kalemlerin ekleneceği iddialarına ilişkin Başbakan Yardımcısından (Ali Babacan) yazılı soru önergesi (7/12213)

81.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, bir Alman vakfı tarafından Berlin’de düzenlenecek konferansa katılacağı bilgisine ilişkin Avrupa Birliği Bakanından yazılı soru önergesi (7/12215)

82.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, PKK’nın eğitim-öğretim hizmetlerini aksatmaya yönelik eylemlerine karşı alınan tedbirlere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12219)

83.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, ekonomik krizi önlemeye yönelik çalışmalarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12220)

84.- Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, Adana Büyükşehir Belediye Başkanının görevden uzaklaştırılmasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12221)

85.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Bingöl’ün Karlıova ilçesinde personel alımlarında usulsüzlük yapıldığı iddialarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12222)

86.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, Burdur, Antalya ve Isparta’da deprem stratejisi kapsamında gerçekleştirilen çalışmalara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12225)

87.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, muhtarların sorunlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12226)

88.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, yükseköğretim programlarında boş kalan kontenjanlara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12227)

89.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, madencilik alanındaki politikalara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12228)

90.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’in Borçka ilçesinde meydana gelen sel ve heyelana ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12230)

91.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları hakkındaki bir açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12231)

92.- Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan’ın, emeklilerin maaş promosyon gelirlerinden yararlanamamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12232)

93.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, yasa dışı çay ithalatına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12233)

94.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, THY yetkililerinin maaşlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12234)

95.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Adalet ve Kalkınma Partisi Meclis Grup toplantısındaki bir açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12235)

96.- İstanbul Milletvekili İhsan Özkes’in, demiryolu taşımacılığına ve demiryolu taşımacılığı eğitiminin geliştirilmesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12236)

97.- Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun, MİT’in KCK ile ilgili faaliyetlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12237)

98.- Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker’in, bir derneğin muhtaçlara dağıttığı kurban etlerinin bozuk olduğu iddialarına ve kurban bağışçılarının bu durumdan haberdar olup olmadığına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12238)

99.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Turgut Özal’ın naaşından alınan örneklerden elde edilen sonuçlara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12239)

100.- Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun, KCK’nın faaliyetlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12241)

101.- Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun, Oslo görüşmelerine ve KCK’nın faaliyetlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12242)

102.- Antalya Milletvekili Gürkut Acar’ın, Antalya’nın Manavgat ilçesinde yapılması planlanan hidroelektrik santrali projelerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/12244)

103.- Mersin Milletvekili Ali Öz’ün, amatör spor kulüplerine ve bir boks okuluna yapılan yardımlara ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12251)

104.- Mersin Milletvekili Ali Öz’ün, ilçelerde kaymakam başkanlığındaki mütevelli heyetlerinin kamu yararına yaptığı harcamalara ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12252)

105.- Hakkâri Milletvekili Adil Kurt’un, sosyal transferlere ve yoksulluğun azaltılmasına ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12253)

106.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili sözleşmeye ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/12254)

107.- Kars Milletvekili Mülkiye Birtane’nin, Ümraniye’deki bir inşaat şantiyesinde meydana gelen iş kazasına ve işçi sağlığı ve iş güvenliğine yönelik çalışmalara ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12255)

108.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili yapılan sözleşmeye ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12256)

109.- Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’ın, İzmit Körfezinde yaşanan kirliliğe ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12263)

110.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, elde ettiği kira gelirine ve ödediği vergi miktarına ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanından yazılı soru önergesi (7/12264)

111.- Bursa Milletvekili Necati Özensoy’un, Dışişleri Bakanlığının Merkez ve yurtdışı teşkilatlarında görev yapan personele ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12266)

112.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün, Yemen’de yakalanan silahların Türkiye’den gönderildiği ve Suriye’deki muhaliflere silah ve operasyon desteği sağlandığı iddialarına ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12267)

113.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili sözleşmeye ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12268)

114.- Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun, Türkiye’den Yemen’e yasa dışı yollarla silah gönderildiği iddialarına ilişkin Gümrük ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/12281)

115.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Durağan ilçesinin bazı köylerinin yol sorununa ve KÖYDES ödeneklerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12284) 

116.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Türkeli ilçesinin bazı köylerinin yol sorununa ve KÖYDES ödeneklerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12285) 

117.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Gerze ilçesinin bazı köylerinin yol sorununa ve KÖYDES ödeneklerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12286) 

118.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Saraydüzü ilçesinin bazı köylerinin yol sorununa ve KÖYDES ödeneklerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12287) 

119.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Dikmen ilçesinin bazı köylerinin yol sorununa ve KÖYDES ödeneklerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12288) 

120.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Ayancık ilçesinin bazı köylerinin yol sorununa ve KÖYDES ödeneklerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12289) 

121.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop’un Boyabat ilçesindeki bazı köylerin sorunlarına ve KÖYDES ödeneklerinin yetersizliğine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12290) 

122.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, Sinop Merkez’deki bazı köylerin sorununa ve KÖYDES ödeneklerinin yetersizliğine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12291) 

123.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, PKK’nın eğitim-öğretim hizmetlerini aksatmaya yönelik eylemlerine karşı alınan tedbirlere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12292)

124.- Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın, gözaltına alınan üniversite öğrencilerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12293)

125.- Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın, Bakanlığın yayımladığı belde belediyeleri ile ilgili bir genelgeye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12294)

126.- Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın, son 5 yılda insan hakları alanında meydana gelen ihlallere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12295)

127.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, maaşla taltif edilen Emniyet Teşkilatı mensuplarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12296)

128.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, trafik kurallarına uymayanlara kesilen cezalara ve trafikteki bazı kuralların uygulanması için alınan tedbirlere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12297)

129.- Hakkâri Milletvekili Adil Kurt’un, ülkemizde mülteci, sığınmacı ve misafir olarak kalan yabancı uyruklulara ve bu kişilerin yaşam şartlarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12298)

130.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’e bağlı bir köyün yol sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12299)

131.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’in Borçka ilçesine bağlı köylerin yol sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12300)

132.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’e bağlı bir köyün içme suyu sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12301)

133.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, polislerin cop kullanımına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12302)

134.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, Lüleburgaz’da sel mağduru vatandaşlardan kaybolan değerli kâğıtlarını çıkarmak için harç ücreti talep edilmesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12303)

135.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, Emniyet Genel Müdürünün bir akrabasına resmi koruma polisi tayin edildiği hakkındaki iddialara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12304)

136.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, Emniyet Genel Müdürüne tahsis edilen lojmanda gerçekleştirilen tadilat hakkındaki iddialara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12305)

137.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili yapılan sözleşmeye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12306)

138.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, bir bakanın elde ettiği kira gelirine ve ödediği vergi miktarına ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/12311)

139.- Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel’in, Eskişehir’e bir Tarım Meslek Lisesi açılması ihtiyacına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12312)

140.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, yeni eğitim sistemi sonrasında eğitim çalışanlarının uzun mesai saatleri sebebiyle yaşadıkları mağduriyete ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12313)

141.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, Bakanlık personeli için görevde yükselme sınavı açılıp açılmayacağına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12314)

142.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, okulların denetlenmesine ve il eğitim denetmenlerine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12315)

143.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, taşımalı eğitimin sorunlarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12316)

144.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Mustafa Kemal Üniversitesinde son iki yıl için akademik personelle ilgili açılan soruşturmalara ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12317)

145.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Bakanlıklar ile YÖK arasında imzalanan Uzaktan Eğitim Lisans Tamamlama protokollerine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12318)

146.- İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, bir yazarın söyleşi kitabının ders kitabı olarak okutulmasının önemine ve okullardaki tarih eğitimine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12319)

147.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili sözleşmeye ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/12320)

148.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin’in Borçka ilçesindeki Muratlı Barajının kirliliğine ilişkin Orman ve Su İşleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/12330)

149.- Mersin Milletvekili Ali Öz’ün, Mersin’in çevre illerle olan karayolu sorunlarına ve Yenice Havalimanının ne zaman faaliyete geçeceğine ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12342)

150.- Mersin Milletvekili Ali Öz’ün, Mersin’in Gülnar ilçesinde taşıt muayene istasyonunun olmaması nedeniyle yaşanan mağduriyete ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12343)

151.- Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun, Kayseri’yi çevre illere bağlayan yolların yapım ve onarım çalışmalarına ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12344)

152.- Bursa Milletvekili Kemal Ekinci’nin, uluslararası deniz taşımacılığı sektöründe çalışan işçilerin sorunlarına ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12346)

153.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Artvin-Erzurum kara yoluna ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12347)

154.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Batum Havaalanı Hopa terminalinin yetersizliğine ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12348)

155.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, duble yol yapımında yaşanan sorunlara ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12349)

156.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili yapılan sözleşmeye ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/12350)

157.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili yapılan sözleşmeye ilişkin Avrupa Birliği Bakanından yazılı soru önergesi (7/12351)

158.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Bakanlık personelinin maaş ödemelerinin hangi bankaya yatırıldığına ve promosyon ödemesi ile ilgili yapılan sözleşmeye ilişkin Kalkınma Bakanından yazılı soru önergesi (7/12354)


20 Aralık 2012 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Cemil ÇİÇEK

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın),

Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 46’ncı Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır.

Gündeme geçiyoruz.

Çalışmalarımızın hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

Programa göre, 2013 Yılı Merkezi Yönetim  Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki son görüşmelere başlıyoruz.

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (x)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (x)

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

Sayın milletvekilleri, Genel Kurulun 5/12/2012 tarihli 34’üncü Bileşiminde alınan karar gereğince, bütçe görüşmelerinin sonunda gruplara ve Hükûmete birer saat süreyle söz verilmesi, bu sürenin birden fazla konuşmacı tarafından kullanılabileceği, İç Tüzük’ün 86’ncı maddesine göre yapılacak lehte ve aleyhteki kişisel konuşmaların ise onar dakika olması kararlaştırılmıştı.

Şimdi grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum:

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına: Giresun Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Nurettin Canikli.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına: Bingöl Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın İdris Baluken ile Iğdır Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Pervin Buldan.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına: Mersin Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Mehmet Şandır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına: İstanbul Milletvekili Sayın Aydın Ağan Ayaydın ve Kocaeli Milletvekili Sayın Hurşit Güneş.

Şahsı adına: Lehinde, İstanbul Milletvekili Sayın Osman Aşkın Bak.

Hükûmet adına: Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan.

Şahsı adına: Aleyhinde, Yalova Milletvekili Sayın Muharrem İnce.

                                      

(x) 361 ve 362 S.Sayılı Basmayazılar ve Ödenek Cetvelleri 10/12/2012 tarihli 36’ncı Birleşim Tutanağı’na eklidir.

Şimdi, ilk söz sırası Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Giresun Milletvekili, Grup Başkan Vekili Sayın Nurettin Canikli’de.

Buyurun Sayın Canikli. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Canikli, süreniz bir saattir.

AK PARTİ GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2011 Mali Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına görüşlerimizi sizlerle paylaşmak üzere huzurlarınızdayım. Öncelikle ve bu vesileyle hepinizi, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, değerli arkadaşlar, yaklaşık on günden beri Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda bütçe kanun tasarısı ve kesin hesap kanun tasarısının görüşmelerini gerçekleştiriyoruz. Gerçekten, bu süreç zorlu bir süreç; daha önceki görüşmeler, hazırlık çalışmaları, komisyonda yapılan yoğun görüşmeler, müzakereler ve akabinde yaklaşık on günden beri Genel Kurul’da yapılan bu müzakerelerden de biliyoruz, görüyoruz ki bütçe müzakereleri gerçekten zor bir süreç. Aynı zamanda, bütçe müzakerelerinin yapıldığı bu platform, bu arena son derece -kullanılması hâlinde- önemli bir platform ve arena. Her şeyden önce, hükûmet için uygulamalarının, icraatlarının hesabını verdiği, muhasebesinin yapıldığı, vermek durumunda olduğu bir alan, bir arena ve aynı zamanda, yine hükûmetin bu çerçevede, hesap verme çerçevesinde yaptıklarını anlattığı, icraatlarını kamuoyuyla paylaştığı bir arena; aynı zamanda, gelecekle ilgili projelerini, projeksiyonlarını, düşüncelerini, planlarını ortaya koyduğu, kamuoyuyla paylaştığı, âdeta kamuoyunun ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunduğu bir arena.

BAŞKAN – Sayın Canikli, bir dakikanızı rica edeyim.

Değerli arkadaşlarım, çok uğultu var. Ben şahsen, konuşulanları anlamakta zorlanıyorum, eminim ki sizin için de öyledir. Sükûneti muhafaza edersek bu görüşmeleri daha verimli bir şekilde sürdürme imkânımız olur.

Teşekkür ederim.

Buyurun Sayın Canikli.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Tabii, iktidar için önemli, biraz önce arz etmeye çalıştım; her şeyden önce hesap vermesi gerekiyor, yaptıklarının hangi anlamda, ne derece doğru, yerinde olduğu, olmadığı konularında kendisini anlatması gerekiyor.

İktidar için önemli ama aynı zamanda, en az iktidar kadar, bu platform, bu kürsü muhalefet için de son derece önemli. Muhalefet için de… Muhalefet, esasında iktidara aday bir siyasi organizasyondur, öyle bir iddiasının olması gerekir, son derece doğaldır bu; aksi hâlde, muhalefet olmanın bir gereği olmaz. Dolayısıyla, muhalefetin de kendisi iktidara geldiğinde neler yapacağını, bu konudaki vizyonunu, projesini, projeksiyonunu ortaya koyması için de bulunmaz bir fırsattır. Eğer var ise, ürettiği herhangi bir şey var ise; eleştirdiği konularla ilgili kendisinin ne yapacağını, nasıl sorunu çözeceğini ortaya koyması açısından da son derece önemlidir.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Ondan şüpheniz mi var Nurettin Bey? Ondan şüpheniz mi var? Ondan şüpheniz mi var, “Var ise.” diyorsunuz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Evet, şüphem var, şüphem var değerli arkadaşlar.

BAŞKAN – Sayın Aslanoğlu, siz tecrübeli bir parlamentersiniz.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Ama “Var ise…” Sayın Başkan, “Var ise.” ne demek! Var tabii.

BAŞKAN – Müsaade ederseniz, ondan sonra sizin adınıza konuşacaklar var. Yani daha, işe böyle başlarsak bu beş altı saatlik müzakereyi nasıl götürürüz? Rica edeceğim, yapmayın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ben aslında söylemek istemiyordum ama madem ısrar ettiniz: Şüphem var, evet, şüphem var. Neden şüphem var? Çünkü şu on günde burada muhalefetten duymamız gereken, bu anlamda, kendisinin iktidar olması hâlinde ülkeyi nasıl yöneteceğine, hep eleştirdiği hususlarla ilgili kendisinin nasıl bir model ortaya koyacağına ilişkin -kusura bakmayın, bunu söylemek durumundayız- en ufak bir şey duymadık arkadaşlar.

ENVER ERDEM (Elâzığ) – Ne zaman geldin sen? Bütçe görüşmelerine katıldın mı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Tamam, eleştireceksiniz; elbette eleştirilecek, ondan yana hiç kimsenin bir itirazı olamaz, ağır da eleştirilecek. Muhalefet, eleştirmek için… En önemli görevlerinden bir tanesi odur, yani kamu adına eleştirmek. Onu yapıyorsunuz, ondan yana problem yok, fazlasıyla da yapıyorsunuz ama bunun yanında doğal olarak otoyol projesini eleştiriyorsunuz -örnek olarak söylüyorum- AK PARTİ hükûmetlerini eleştiriyorsunuz ya da iktidarın sosyal politikalarını. Ama, kendiniz eleştirdiğiniz bu projenin yerine ne koyacaksınız? Alternatifiniz nedir?

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Bütçeyi görüşmeye gel.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – On günden beri izliyoruz değerli arkadaşlar. Aklınızda bir şey var mı? Soruyorum hepinize. Benim aklımda yok, hepsini dinledim, çok dikkatli bir şekilde dinledim. Sadece eleştirmekle olmaz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kesin hesapta harcamanın hesabını vereceksiniz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, çok âcizane bir tavsiyede de bulunmak istiyorum: Bugüne kadar bu millet, Türk milleti, hiçbir siyasi organizasyonu sadece eleştirdiği için iktidar yapmamıştır. Mutlaka ortaya bir şeyler koymanız gerekir, vatandaşı ikna etmeniz gerekir. Gerçekten, vatandaşı, iktidara geldiğinizde daha iyi yöneteceğiniz konusunda ikna etmeniz gerekir; bunun için de projeler ortaya koymanız gerekir; sadece eleştiriyle olmaz.

Bakın, hatırlar mısınız rahmetli Turgut Özal’la -yanlış hatırlamıyorsam- rahmetli Necdet Calp arasında. Boğaz Köprüsü’nün satılması konusunda bir tartışma vardı. Bunlar Türkiye için yeniydi. Sayın Özal “Ben bunu finansman imkânı sağlamak üzere ortaklık, gelir ortaklığı olarak özelleştireceğim.” demişti, Sayın Calp da “Ben sattırmam.” demişti; hatırlarsınız. Bakın, ikisi de bu çıkışlarından dolayı kamuoyundan puan aldılar. Bakın, ikisi de bir şeyler sunuyor, ikisi de bir şeyler söylüyor, ikisi de proje sunuyor topluma. Diyor ki: “Ben buradan bir finansman sağlayacağım ve başka yatırımların finansmanı için kullanacağım.” Öbürü de diyor ki…

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Bütçeyi anlat, bütçeyi.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, bir icraat ortaya koyuyor, diyor ki: “Hayır, ben de sattırmayacağım.” Bir şeyler söylüyor; doğru, yanlış; katılırsınız, katılmazsınız ama milletin önüne bir icraat ortaya koyuyor. Elin taşın altına sokulması anlamına gelebilecek bir şeyler söylüyorlar. Yapmaya çalıştığımız budur, söylediğimiz budur. Bu da doğaldır arkadaşlar, bunu eleştirecek bir şey yok. Yani iktidar eleştirilecek, iktidar hesap verecek, vermek zorunda, veriyor…

ENGİN ÖZKOÇ (Sakarya) – Hükûmet sensin. Sana akıl verecek olan biz miyiz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - …ama muhalefet de kendi vizyonunu, dağarcığındakini, iktidar olduğunda ne yapacak, ülkeyi nasıl kalkındıracak; eğer büyüme oranını beğenmiyorsa, faiz oranından memnun değilse faiz oranını daha nasıl düşürecek, büyüme oranını daha nasıl yükseltecek somut olarak belgeleriyle, bilgileriyle ikna edici bir tarzda ortaya koymak zorundadır. Onu söylemeye çalışıyorum. Bu anlamda, burası son derece önemli bir platformdur.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bedelini ödersen yaparım danışmanlığını Canikli. Sen boş ver onu, Başbakanın mantığı o.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama on günlük müzakerede “eleştiri” kısmı tamam, muhalefet bu görevini yaptı, yapıyor ama vizyonuyla ilgili, projeksiyonuyla ilgili bu görevinden maalesef istenilen performansı yerine…

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Hani kesin hesap?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - …getiremediğini ben şahsen düşünüyorum.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Hesap nerede, hesap?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Şimdi, neyi tartışıyoruz esas itibarıyla burada, buralarda?

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Bütçe görüşmelerinde yoktun zaten, nereden biliyorsun?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Hükûmetin hesap verme çerçevesinde ekonominin iyi yönetilip yönetilmediğini tartışıyoruz. Sonuç itibarıyla bütün bu tartışmaların ana konusu bu yani bu soruya cevap bulmaya çalışıyoruz. Gerçekten AK PARTİ hükûmetleri, Hükûmet, iktidar ekonomiyi iyi yönetiyor mu, yönetmesi gerektiği şekilde yönetiyor mu? Bunu bulmaya çalışıyoruz. Peki, bunun ölçüsü nedir yani nasıl biz bunu anlarız, nasıl ölçeriz bir ekonominin iyi yönetilip yönetilmediğini? Tabii, birçok kriter var ama en önemlisi, en can alıcı soru büyümedir. Ekonomide temel hedef, büyümenin gerçekleştirilmesi. Hükûmetlerin en önemli görevi bu yani toplumdaki üretilen, ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin artırılması, çoğaltılması, toplumun zenginleştirilmesi; temel amaç bu. Herhangi bir tartışma var mı? Yok. Başka şeyler de var elbette, tek başına yetmez ama en temel olanı bu. Önce, hükûmetin, hükümetlerin, ekonomi yönetimlerinin ekonomiyi büyütmesi gerekiyor, daha çok mal ve hizmet üretir hâle getirmesi gerekiyor. Şimdi, Hükûmet bu konuda “Evet, bu açıdan bakıldığında ben son on yılda hiçbir dönemde, hiçbir on yıllık dönemde görülmemiş derecede bu ülkede büyümeyi sağladım.” diyor, rakamlar da veriyor; biraz sonra konuşacağız, paylaşacağız. Hatta, Hükûmet diyor ki: “Bu süre içerisinde –yani benim iktidar olduğum bu dönem içerisinde- on yılda yüz yılın en büyük krizine rağmen, global krize rağmen, benden kaynaklanmayan, tamamen bizim dışımızdan ihraç edilen, Türkiye’ye gelen ama etkileyen nedenlerden dolayı, ona rağmen on yılda ekonomiyi, üretimi, millî geliri reel olarak 3 kat artırdım, dolar bazında 3 kat artırdım. 230 milyar dolarlardan 770 milyar dolarlara çıkardım.” diyor. Doğru mu bu rakam? Doğru, herhangi bir problem yok. Aynı şekilde bunu kişi başına da dönüştürdüğünüzde aynı gelişmeyi yani kişi başına millî geliri de 3 katı artırdığını görüyoruz. Bu önemli bir rakamdır, gerçekten çok önemli bir rakamdır. Ortalamasını aldığınız zaman da on yıldaki büyüme oranı yüzde 5,1’dir.

Şimdi, buraya kadar problem yok ama muhalefet diyor ki: “Hayır, bu büyüme oranı yeterli değildir.” Birinci itirazı bu. “Büyüme oranı yeterli değildir, daha da fazla yüksek büyümenin sağlanması gerekirdi.” diyor. Hatta, bu tezini teyit etmek için de Türkiye’nin geçmiş dönemlerindeki büyüme oranlarıyla bir kıyaslama yapıyor.

Şimdi, diyor ki… Mesela, bakın, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bütçenin açılış konuşmasında bu konuyla ilgili bir açıklaması var, aynen okuyorum hiç değiştirmeden. Biraz önce ifade ettim, bu dönemde yani on yıllık dönemde Türkiye 5,1 büyüdü. “Krizlere rağmen, sıkıntılara rağmen bu çok ciddi bir büyüme oranıdır.” diyor Hükûmet ama muhalefet diyor ki: “Hayır, bu yeterli değildir.” Gerekçe olarak da yani muhalefetin bu büyüme, bu millî gelir artışını yeterli bulmadığının gerekçesi olarak da 1946-2002 arasındaki büyüme oranını gösteriyor Sayın Kılıçdaroğlu. Bütçe konuşmasında aynen şunu söylüyor: “1946-2002 arasında, 2 dünya savaşına, darbelere rağmen, moratoryumlara rağmen Türkiye ekonomisi yıllık olarak yüzde 5,2 -yıllık bazda ortalama yüzde 5,2- büyümüştür.” diyor Sayın Kılıçdaroğlu aynen. “Dolayısıyla, Hükûmetinizin yüzde 5,1’lik büyümesi başarı değildir.” diyor. Rakamları değerlendireceğiz ama ondan önce bir yanlışı düzeltmemiz gerekiyor. Benim bildiğim kadarıyla, 1946’yla 2002 arasında 2 tane dünya savaşı olmadı hatta 1 tane bile olmadı. Yani, 1945 İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıl ama Sayın Kılıçdaroğlu’nun -aynen okuduğum için- ifadesi böyle. Muhtemelen, “Zor şartlara rağmen yani 1946-2002 arasında, 2 tane dünya savaşına rağmen, ihtilallere rağmen, moratoryumlara rağmen bu hükûmetler geçmişte bu büyüme oranını yakaladı ama siz on yılda yakalamadınız.” diyor ama düzeltmemiz gerekiyor. Düzeltme yapıyorum sadece, ifade aynen Sayın Kılıçdaroğlu’nun metninden alındı. Yani, 1946’yla 2002 arasında dünya savaşı falan yok; 1 tane de yok, 2 tane de yok. Önce onu düzeltelim.

İkincisi: Şimdi, bakın, 1946’yla 2002 arasındaki toplam ortalama yıllık büyüme -düzeltilmesi gereken bir şey daha var- yüzde 5,2 değil, yüzde 5,12. 5,12; evet, aynen öyle, tek tek rakamların hepsi burada. 1948’li, 1968’li yılları dışarıda tutuyoruz çünkü o yıllar endeksin başlangıç yılları. Geriye elli beş yıl kalıyor. Elli beş yılın kümüle büyüme oranı da yüzde 282. Yüzde 282’yi 55’e böldüğünüz zaman -yani yıl sayısına- yüzde 5,12’yi bulursunuz. Demek ki Sayın Kılıçdaroğlu’nun yüzde 5,2 olarak verdiği 1946-2002 arasındaki büyüme oranı doğru değil, doğrusu yüzde 5,12. Bu önemli.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Büyük bir fark yok Sayın Canikli, büyük bir fark yok.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Neden önemli? Şunun için önemli: Bakın, şimdi, Sayın Kılıçdaroğlu bir rakam bulmaya çalışıyor, bir rakam bulacak; on yıllık AK PARTİ hükûmetlerinin büyüme oranı 5,1 ya, onun üzerine çıkacak bir kombinasyon bulmaya çalışıyor fakat bulamıyor, bulunamıyor, yok yani, çünkü gerçekten, hangi ölçüyü, hangi başlangıcı alırsanız alın, bunun üzerinde bir büyüme oranı yok. Onun üzerine çıkarmak için, yanlışlıkla diyelim tırnak içerisinde, 5,12’yi 5,2 olarak zikrediyor ki AK PARTİ’nin büyüme oranının, ortalama büyüme oranının üzerine çıksın ama çıkmıyor, çıkmıyor: 5,12. Bunu da düzeltelim.

Üçüncüsü, bakın, daha önemlisi, değerli arkadaşlar, neden 1946’yla 2002 arası alınıyor? Neden, mesela, 1940 alınmıyor, 1941 alınmıyor? 1940 ve 1945 İkinci Dünya Savaşı yılları. Tahmin edersiniz ki bu yıllarda ekonomi dibe vuruyor; bütün dünyada; Türkiye’de de, bütün dünyada da ekonomi küçülüyor. Savaş sonrasında ise, dibe vurmuş ekonomiler âdeta şahlanıyor. 1946’daki büyüme oranı ne kadar, biliyor musunuz? Yüzde 31,9. Evet, yanlış duymadınız. 1946’daki büyüme oranı bir yıllık büyüme oranı yüzde 31,9. Sayın Kılıçdaroğlu bu tarihi esas alıyor, dedim ya 5,2’nin üzerinde bir rakam bulmaya çalışıyor. Yani diyoruz ya, AK PARTİ diyor ki: “Ben on yılda, hiçbir dönemde görülmemiş bir büyüme sağladım; kesintisiz bir şekilde, istikrarlı bir şekilde, on yıllık süre içerisinde ortalama 5,1’lik bir büyüme sağladım.” Şimdi, bunun üzerinde bir büyüme rakamı bulmaya çalışılıyor ya, 1946 yılı esas alınıyor. Neden? Çünkü o yıl, ekonomi, biten savaşın da etkisiyle dibe vurmuş ekonominin savaş sonrası şahlanmalarının bütün dünyada etkisiyle bir yılda yüzde 31,9 oranında büyüyor. Dolayısıyla, bu tarihi esas alıyor, bu tarihin alınmasının hiçbir anlamı yok.

Sayın Kılıçdaroğlu diyor ki: “2 tane savaş vardı bu dönemde.” Hadi, bırakalım, 1 tane savaşı koyalım. Ne yapalım? 1940’tan başlatalım. Hadi onu da bırakalım, daha objektif, daha gerçekçi bir tarih veriyorum ben size: 1938, bir anlamı var, 1938. Neden? Sorumluluğun büyük oranda o tarihten itibaren sadece ve sadece Cumhuriyet Halk Partisine, ekonomi yönetimi dâhil olmak üzere, geçtiği yıl 1938. O tarihten başlatıyoruz, onun bir mantığı var. Yani savaş döneminin eksi büyümelerini de hesaba katıyor; savaş sonrası büyümesinin şahlanmasını, büyük orandaki büyümeyi de dikkate alıyor; 31,9’u da dikkate alıyor.

ENGİN ÖZKOÇ (Sakarya) – Ne yapsın, hiçbirini dikkate almasın mı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Nitekim, bakın, 1940’ta ekonomi yüzde 4,9 küçülüyor; 1941’de 10,3 küçülüyor; 43’te 9,8; 44’te 5,1; 45’te 15,3. Neredeyse, savaşta ekonomi yarı yarıya küçülüyor, bunları dikkate almıyor ama savaş sonrasının o büyüme oranı dikkate alıyor. Hepsini harmanlıyoruz yani lehte, aleyhte, nötr olabilmek için savaş döneminin küçülmelerini, savaş sonrasının yüksek oranlı büyümelerini de dikkate aldığımız zaman karşımıza çıkan tablo şu: Altmış dört yıllık, yani 1938 ile 2002 arasındaki Türkiye’nin yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 4,1 değerli arkadaşlar; 4,1. Yani AK PARTİ döneminin ortalama büyümesinden neredeyse 1 puan daha az; dolayısıyla altında, aşağısında; altmış dört yıllık ortalamayı dikkate alıyorum bakın.

Başka bir kriter daha alalım, 1980’le 2002’yi alalım. O neden? Çünkü dataların daha sağlıklı olmaya başladığı, ekonominin dışa açıldığı bir dönemdir, bu yönüyle anlamlıdır. 1980 ile 2002, yirmi üç yıllık dönemin ortalamasını alalım, ortalama büyümeyi alalım. Orada da büyüme yıllık ortalama yüzde 3,3. Yine, AK PARTİ’nin büyüme oranının altında.

Hangisini alırsanız alın, arkadaşlar, ister yan yana toplayın ister alt alta koyun, ne yaparsanız yapın AK PARTİ’nin on yılda sağladığı yüksek oranlı büyüme başarısını yakalayamıyorsunuz. Yani, bu nedir? Bu yapılan, kusura bakmayın ama rakamlara işkence ettirmektir.

ENGİN ÖZKOÇ (Sakarya) – Sizin yaptığınız.

NURETTİN CANİKLİ  (Devamla) –  Aynen öyle, rakamlara işkence ettirmektir yani herhâlde rakam, rakam olalı böyle zulüm görmemiştir değerli arkadaşlar. Yani, böyle bir değerlendirme olur mu? 1946’dan alıyorsunuz, ona rağmen 5,1 çıkınca 5,2’ye çıkartıyorsunuz; o da tutmuyor, yine başka birtakım rakamlarla çok farklı şeyleri kabul ettirmeye çalışıyorsunuz; bunlar doğru değil.

Şimdi, bir de son olarak şunu yapalım: Acaba Cumhuriyet Halk Partisinin tek başına iktidar olduğu dönemde büyüme ne olmuş? Bu da belki bazı arkadaşlarımızın aklına gelmiştir. 1978-1979’da rahmetli Ecevit’in, tek parti, tek başına CHP’nin Genel Başkanı olarak iktidar olduğu dönem. 1978-1979 yıllarında iki yılın ortalaması binde 3,5; birinci yıl yani 1978’de yüzde 1,2 büyümüş, ikinci yıl yani 1979’da eksi 0,5 küçülmüş. Bu da Cumhuriyet Halk Partisinin tek başına iktidar olduğu iki yılın ortalaması, binde 3,5. Yani AK PARTİ’nin büyüme oranının neredeyse on beşte 1’i, ortalama olarak on beşte 1’i. Bu tabloyu da ben…

ENGİN ÖZKOÇ (Sakarya) – On yıllık değil mi?

NURETTİN CANİKLİ  (Devamla) –  Bunların hepsi kesin rakamlar yani hiç…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bizimkiler yalan, seninkiler kesin(!)

NURETTİN CANİKLİ  (Devamla) –  Zaten kimsenin de bu rakamlara “Yanlıştır, efendim doğru değildir.” deme durumu söz konusu değil çünkü hiçbir şekilde tevil edilecek veya başka anlamlara çekilebilecek bir rakam değil bunlar.

Dolayısıyla, bakın şimdi, ortaya çıkan tablo şu: On yılda AK PARTİ hükûmetleri bütün sıkıntılara rağmen, gerçekten, bizden kaynaklanmayan krize rağmen… Kriz bizden kaynaklanmadı, kriz gelişmiş ülkelerden kaynaklandı; bizi etkiledi. Neden? İhracatımız yoluyla etkiledi. Türkiye'nin ihracatı bir anda yüzde 22 oranında azaldı, başta OECD ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere. Neden? Çünkü İngiliz vatandaşının serveti azalınca satın alma gücü düştü; aynı şekilde Fransız’ın, bütün OECD ülkelerinin, bütün AB ülkelerinin, Amerika’nın. Ve o insanların satın alma gücü düşünce bu insanlar daha az satın almaya başladılar ve bizim ihraç ettiğimiz ürünler de bundan nasibini aldı. Bizimle hiçbir alakası yok; bizim ürettiğimiz politikalarla, AK PARTİ hükûmetlerinin uyguladığı politikalarla hiçbir alakası yok ve buna rağmen, bakın yüz yılın gördüğü en büyük krize rağmen… Avrupa hâlen yanıyor, hâlen krizin etkilerini tam olarak ortadan kaldıramadı, atamadı hem büyüme anlamında hem işsizlik anlamında, her anlamda; aynı şey Amerika için de geçerli. Buna rağmen, yüzyılın en büyük krizine rağmen, e-muhtıralara rağmen, kapatma davalarına rağmen, ciddi çalkantılara rağmen AK PARTİ hükûmetleri net bir şekilde, tartışmasız bir şekilde, on yılda ortalama olarak 5,1’lik büyümeyi sağlamış ve üç yılda millî geliri reel olarak 3’e katlamıştır değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bunun altının çizilmesi gerekiyor; bunun kamuoyuyla, hepinizle paylaşılması gerekiyor.

Şimdi, daha sonra, bazı arkadaşlar, muhalefete mensup arkadaşlar diyorlar ki: “Büyüme köpüklüdür.” Ha, şimdi, büyümeyi kabul ettiler. Eğer birisi “Büyüme köpüklüdür, büyüme sanaldır, büyüme fiktiftir.” diyorsa demek ki büyümeyi kabul etti. Tamam, bu noktaya geldik şu anda. Zaten biraz önce rakamlarla da çok net bir şekilde ortaya koydum. Hangi dönemi alırsanız alın, hangi kombinasyonu alırsanız alın bu on yıllık dönemin başarısına, büyüme noktasında ulaşmanız, bu rakamı yakalamanız mümkün değil, çok net bir şekilde. Şimdi, deniyor ki: “Efendim, tamam, büyüme var, ekonomi büyümeyi sağlamıştır ama köpüklüdür, reel değildir, fiktiftir ve ithalata dayanıyor.” Bakalım gerçekten öyle mi? Yani bu tür, konusu ekonomi olan, ekonomiyle ilgili iddiaların mutlaka datalarla, rakamlarla desteklenmesi gerekiyor. Böyle, ulu orta bunlar söylenmez, datalarla desteklenmediği zaman da bunun hiçbir anlamı olmaz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, önce, somut anlamda yatırım harcamalarına bakalım. Yatırım varsa, yatırım yapılıyorsa üretim vardır, büyüme vardır. Doğru mu? Doğru. Tabii, büyüme rakamlarına bakarken hem kamunun yatırım rakamlarına bakacağız hem de özel sektörün yatırım rakamlarına bakacağız. Tekrar söylüyorum: Yatırım var ise, yatırımın varlığını tespit edebilir, ortaya koyabilirsek büyüme, kalkınma ve zenginleşme beraberinde gelir. Şimdi, devraldığımızda, bir yılda Türkiye ekonomisinde yapılan yatırımların nominal değeri o günkü rakamlarla 60 milyar lira. Bunun yaklaşık 17,3 milyar lirası kamu tarafından yapılmış, devlet tarafından, devletin kuruluşları tarafından; 42,7 milyar lirası da özel sektör tarafından yapılmış. Ne kadar? 60 milyar lira. Peki, bu rakam şu anda ne kadar? Bu rakam şu anda yaklaşık 319 milyar lira değerli arkadaşlar; yani devraldığımızda, on yıl önce Türkiye’de yapılan toplam yatırım miktarı 60 milyar lira, şu anda 319 milyar lira. Ne demektir bu? Yaklaşık 5 kattan daha fazla bir artış söz konusu. Bu dönemde enflasyonun yani on yıllık dönemde üst üste toplam olarak enflasyonun yaklaşık yüzde 140 olduğunu dikkate alırsanız, yüzde 140, 5 kat artış, yüzde 431’lik yatırım artışı reel anlamda çok ciddi bir artıştır. Ekonomi tarihinde çok ortaya çıkmaz bunlar değerli arkadaşlar, çok ülkelerde görülmez. Bu da net, kesin, tertemiz, tartışmasız rakamlardır. Yani 60 milyar lira yatırım yapılırken -kamunun ve özelin- şu anda 319 milyar lira yatırım yapılıyor. Dolayısıyla, büyümenin finansmanı için yatırım yapılması gerekir. Öyle değil mi? Hatta şu soru sorulabilirdi: Tamam, büyüme rakamlarını falan ortaya koydunuz ama gerçekten bunu destekleyecek diğer datalarla uyumlu mu bu büyüme rakamları? Evet, uyumlu, yatırım rakamlarıyla uyumlu. 60 milyar liradan 319 milyar liraya çıkması toplam yatırımların, 5 kattan fazla oranda artması yatırımların büyümenin fiktif olmadığının, köpüklü olmadığının, reel olduğunun en önemli göstergelerinden bir tanesi.

Ha “Bu yetmez.” diyorsanız yani “Bu bizi ikna etmez, bu rakam yetmez.” diyorsanız başka rakamlara da bakalım değerli arkadaşlar; daha somut şeylere bakalım, üretilen şeylere bakalım, toplumun çokça ürettiği, ekonomide üretilen mal ve hizmetlere bakalım. Mesela, bakın, çok kullanılan, ekonomide önemli paya sahip olan mallar seçilmiştir bu karşılaştırma yapılırken. Biz devraldığımızda bir yılda üretilen toplam buzdolabının sayısı 1 milyon 88 bin, değerli arkadaşlar, 1 milyon 88 bin; 2012’nin Eylül ayı itibarıyla bu rakam 7 milyon 160 bine çıkmıştır. Çamaşır makinesi –çok hızlı geçiyorum- 823 binden 5 milyona çıkmıştır yıllık üretim. Bulaşık makinesi 281 binden 2 milyon 900 bine çıkmıştır. Fırın 340 binden 10 kat artışla 3 milyon 332 bine çıkmıştır. Otomobil 259 binken 600 bini aşmıştır. İç hat yolcu sayısı 8,7 milyondan 59,7 milyona çıkmıştır. Dış hat yolcu sayısı 25 milyondan 62,1 milyona çıkmıştır.

Bunlar somut şeyler değerli arkadaşlar. Yani eğer gerçekten üretim somut değilse, reel değilse, köpüklü ise bu artışları, bu televizyon artışını yani 1 milyondan 7 milyona çıkan televizyon artışını nereye koyacaksınız, nasıl izah edeceksiniz?

ERKAN AKÇAY (Manisa) - Borçla, borçla…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Aynı zamanda tüketilende bakın, hem üretim… Üretim var, bunlar Türkiye’de kurulu fabrikalarda üretildi arkadaşlar. Üretim ne demek? Burada üretildi, bu millet tarafından üretildi, bu milletin fabrikaları tarafından üretildi. Eğer bu büyüme köpüklü ise, bu büyüme sanal ise 800 binden 500 milyonu aşan çamaşır makinesinin üretimini nasıl izah edeceksiniz, nereye koyacaksınız, nereye sığdıracaksınız?

Değerli arkadaşlar, aynı şekilde, 280 binden 3 milyona çıkan bulaşık makinesi, 340 binden 3,5 milyona çıkan fırın üretimini, keza bakın 8,5 milyon tondan 16,7 milyon tona çıkan süt üretimini nereye sığdıracaksınız eğer gerçekten bu üretim olmamışsa, bu üretim sanalsa? Aynı şekilde, yılda 160 bin olarak üretilen konut üretim adedinin 600 bine çıkarıldığını dikkate aldığınızda bu 600 bin konut üretimini ne yapacaksınız, nereye sığdıracaksınız, nasıl izah edeceksiniz?

GÖKTÜRK-2 uydusunu nereye koyacaksınız değerli arkadaşlar? ALTAY tankını nasıl izah edeceksiniz?

MUHARREM İNCE (Yalova) – GÖKTÜRK-1’in yanına koyarız.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Evet.

ATAK helikopterini ne yapacaksınız, nereye sığdıracaksınız? Türkiye’de dizayn edilen ilk millî savaş gemisini ne yapacaksınız?

Evet, GÖKTÜRK-2 Uydusunu uzaya gönderdik, şu anda yörüngesinde. Doğru, Türkiye’ye sığmadı.

Savunma sanayinde yüzde 25 olan yerli üretim oranının yüzde 54’e çıkmasını nasıl izah edeceksiniz eğer gerçekten üretim fiktifse değerli arkadaşlar? Hayır, üretim fiktif falan değildir; rakamlarla, yatırım rakamlarıyla, üretim rakamlarıyla çok net bir şekilde ortaya konulduğu gibi hepsi gerçektir, hepsi reeldir, hepsi de Türk milletinin, şu anda vatandaşlarının evlerinde kullanılıyor; hem üretiyorlar hem de tüketiyorlar. Yani şu soru da sorulabilir: Üretilmiş ama Türk milleti tüketiyor mu bunları, vatandaşımız tüketiyor mu? Evet, hem üretiyor hem de tüketiyor. İşte refah bu zaten değerli arkadaşlar, refah bu, zenginlik bu. Zenginliğin ölçülerinden bir tanesi de harcamadır. Dolayısıyla, eğer öyle derseniz bu üretimleri hiçbir yere sığdıramazsınız.

Eğer bu dediklerimiz doğruysa, gerçekten ekonomi büyüyorsa, üretim artıyorsa bunun uluslararası alanda da göstergelere, rakamlara yansıması gerekir, öyle değil mi? Evet. Yani diyoruz ki: Şu anda Türkiye 17’nci büyük ekonomi, 17’nci büyük ekonomi. Peki, daha önce nasıldı? Daha önce şöyleydi, bakın: Devraldığımızda Türkiye dünyanın 24’üncü büyük ekonomisiydi. 24’üncü büyük ekonomisi, şu anda 17’nci büyük ekonomi. 7 basamak birden ilerlemiş değerli arkadaşlar, 7 basamak birden ilerlemiş. İlerlemeye de devam edecek. 2023 hedefimiz de Türkiye’nin en büyük ilk 10 ekonomi içerisine sokulmasıdır, bunu da başaracağız. Neden biliyor musunuz? AK PARTİ hükûmetleri bunu da başaracak çünkü 24’ten alıp 17’ye düşüren -ilerleten daha doğrusu- AK PARTİ hükûmetleri bunu da başarabilecek güçtedir çünkü geçmişine baktığınız zaman bunu başarmıştır. Dolayısıyla, çok rahat, net bir şekilde bu hedefe de ulaşacağını söylemek yanlış olmaz.

Şimdi, tam bu noktada Sayın Kılıçdaroğlu’nun yine bütçenin açılış konuşmasında yaptığı konuşmada bir bölüm var, onu sizlerle paylaşmak istiyorum. Sayın Kılıçdaroğlu diyor ki: “Sayın Başbakana sorayım: Sayın Başbakan, biz 1987 yılında 14’üncü büyük ekonomiydik. Şimdi 17’nci. Neden geriye gidiyoruz? Hani ekonomi çok iyiydi? Kimin döneminde geriledik? Devri iktidarınız döneminde geriledik.” Aynen ifadeleri bu. Ben önce inanamadım gerçekten böyle mi yazıyor diye. Okudum okudum, aynı şekilde. Ya arkadaşlar, biz 1988’de iktidara gelmedik ki, AK PARTİ 2002 yılında iktidara geldi. Yani “1987 yılında 14’üncü büyük ekonomiydik şu anda 17’nci büyük ekonomi; sorumlusu sizsiniz, sizin döneminizde geriye gitti.” diyor. Böyle karşılaştırma olur mu değerli arkadaşlar?

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Siz nasıl karşılaştırma yapıyorsunuz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Onun üzerine diyorum rakamlara işkence ediliyor, rakamlara Çin işkencesi.

Doğrusu ne biliyor musunuz? Doğrusu şu: 1987’de 14 -15 aslında ama hadi 14 olduğunu kabul edelim- 1987’den 2002’ye kadar yani biz iktidara gelene kadar, AK PARTİ hükûmetleri iktidara gelene kadar 14’ten 24’üncülüğe geriliyor Türkiye. Sonra biz alıyoruz, AK PARTİ hükûmetleri, bu kadro devralıyor, sonra ne yapıyor? 24’ten 17’ye ilerletiyor değerli arkadaşlar, tablo bu. 

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bir gecede mi?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Nasıl geriye gitmiş? Kim geriye götürmüş? Bunun AK PARTİ hükûmetleriyle ne alakası var Allah aşkına, soruyorum? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, tekrar rica ediyorum. Bulunduğunuz yerden laf attığınız takdirde burada arzu edilmeyen hususlar oluyor. Bugünkü konuşmaların şöyle bir dengeli sıralaması var: Şimdi, Sayın Canikli’den sonra 3 siyasi parti grubumuz adına söz alacak değerli konuşmacılar. Konuşmalarda eleştirilecek yan varsa, yanlış yan varsa bunları grup sözcülerimiz dile getirecektir. Hassaten rica ediyorum, bu yılın son müzakeresini yapıyoruz, böyle bir kolaylığı birbirimize tanıyalım, rica ediyorum.

Buyurun Sayın Canikli.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Evet, ekonomi büyüdü. Büyüme sağlam, büyüme reel, ortaya koyduk. Bu, önemli, gerekli, elzem ama yetmez değerli arkadaşlar. Bu büyüme sağlanırken, ekonomi büyütülürken, mal ve hizmet üretimi artarken dağıtımın da, dağılımın da adil olması gerekir. Bu da en az millî gelirin artırılması hedefi kadar önemlidir ve kutsaldır. Yani, gelir dağılımının da, bu artırılan millî gelirin daha adil bir şekilde topluma dağıtılması gerekir. Peki, bu açıdan ne olmuş, buna bakalım. Hükûmetler gelir dağılımını etkilerler, bütçe yoluyla etkiler. Çünkü neden? Her yıl üretilen toplam millî gelirin yaklaşık yüzde 25’i bütçe yoluyla toplanır toplumdan, tekrar dağıtılır. Dolayısıyla, bütçe hükûmetler için son derece önemli araçlardır bu politikalarını hayata geçirmek açısından. Peki, bakalım ne olmuş o açıdan bakıldığında? Şimdi elimizdeki ilk rakam şu…

Tabii, yine rakamlarla konuşacağız, konumuz ekonomi, ekonomi ile rakam yan yana, ayrılmaz bir parça, bütün, onun için rakamlarla konuşacağız. Tekrar şunun da bir altını çizerek vurgulamakta fayda var: Bu rakamların hiçbir tanesi bizim dönemimizde üretilmeye başlanmadı. Hem kendileri hem de hesaplanma biçimi, hepsi, tamamı daha önceki dönemlerde uygulanmaya başlanmış, hesaplanmaya başlanmış, yöntemi de belirlenmiş olan datalardır. Biz de aynı şekilde kullanıyoruz, hiçbir değişiklik yapmadık. Yani elmayla elmayı karşılaştırıyoruz.

Bakın, devraldığımızda toplumun en zengini ile en fakiri arasındaki fark, kat 9,5 kat idi. Toplumun en zengini ile en fakiri arasında 9,5 kat zenginlik, fakirlik farkı vardı. Bugün itibarıyla -daha doğrusu, en son bu konudaki rakam yayını 2009 sanıyorum- bu oran, bu kat 8’e düşürülmüş yani zenginle fakir arasındaki uçurum azaltılmış, 9,5 kattan 8,5 kata düşürülmüş. Nitekim, baktığınız zaman, toplumun en fakir yüzde 20’sinin -devraldığımızda- millî gelirden aldığı pay yüzde 5,3’ten şu anda 5,8’e yükselmiş; aynı şekilde, toplumun en zengin yüzde 20’sinin millî gelirden aldığı pay da yüzde 50,1’den yüzde 46,4’e gerilemiş. Hangi rakamı alırsanız alın. Bu noktada son olarak şunu söyleyeyim: 2002-2009 yılları arasında da Türkiye'de sayısında 6 milyonluk bir azalma meydana gelmiştir -kesin, net rakamlar- fakir 6 milyon fakir azalmıştır 2002 ve 2009 yılları arasında. 4,3 doların altında günlük gelir elde edenler 2002 yılında yüzde 30 iken -aynen öyle, evet- bugün yüzde 2,79’a düşürülmüştür.

Bütün bunlar gösteriyor ki değerli arkadaşlar, tartışmasız bir şekilde AK PARTİ hükûmetleri on yıldır ekonomiyi büyütüyor. Dünyada ve Türkiye'nin geçmiş dönemlerinde örneği görülmeyecek tarzda yüksek oranda büyütüyor ama aynı zamanda, bunu yaparken de gelir dağılımını daha adaletli hâle getiriyor. Şunu söylemiyoruz; “Şu anda da gelir dağılımı adaletlidir, yeterlidir.” demiyoruz; elbette demiyoruz, daha yapacak çok iş var. Ama önemli olan şu: Bizim devraldığımız tarihe kadar gelir dağılımı sürekli bozuluyor, sürekli bozulma trendinde, AK PARTİ hükûmetleri iktidara geldikten sonra önce duruyor, sonra gelir dağılımı düzelmeye başlıyor. Önemli olan da budur ve trend bu şekilde. Sadece 2008 ve 2009 yılındaki kriz dönemi hariç gelir dağılımı düzelmeye devam ediyor. Belli bir mesafe alınmış, alınmaya da devam edecek.

Büyük toplumsal olaylarda çok büyük değişimler elbette zaman ister değerli arkadaşlar, ama bu sürece girilmiştir. Yani, AK PARTİ hükûmetleri ismindeki “adalet” kavramının gereğini, gerçek anlamda, rakamlarla, çok net bir şekilde uygulamaya koymuş, hayata geçirmiş olan bir siyasi partidir; bu rakamlar bize bunu gösteriyor.

Şimdi, bakın, bunlar yapılıyor, bir de değerli arkadaşlar, bu büyümenin başka bazı şeylere de yansıması gerekir. Mesela, işsizliği azaltması gerekir, büyüme varsa işsizlik azalır ya da bir başka ifadeyle, eğer büyümeye rağmen istihdamda bir iyileşme, bir azalma meydana gelmiyorsa o büyümenin de çok fazla bir anlamı olmayabilir.

Yine, bu açıdan bakıldığında, devraldığımızda yüzde 10,3 olan işsizlik oranı en son eylül rakamlarına baktığımız zaman da yüzde 9,1’e düşmüştür, işsizlikte yaklaşık yüzde 12’lik bir azalma meydana gelmiştir.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Büyüme de düştü, işsizlik de.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yalnız, daha net bir bilgi vermek için oluşturulan istihdam kapasitesine bakmak lazım yani bu dönemde kaç milyon iş imkânı ortaya çıkarılmış? Global baktığınız zaman, çalışan insan sayısı -istihdam edilen kişi sayısı- 21 milyon 354 binden 25 milyon 472 bine çıkmış yani 4 milyon 118 bin istihdam imkânı oluşturulmuştur. Ha, bu rakam da yeterli değildir, daha doğrusu, olan biteni tam olarak anlatmakta yeterli değildir. Neden? Çünkü, burada esas olan, tarım dışı istihdama bakmak lazım. Türkiye’de, hâlen, dünya ortalamasının, OECD ülkelerinin ortalamasının çok üzerinde tarım kesiminde çalışan sayısı vardır. Bakın, OECD ülkeleri içerisinde tarımda çalışan oranı en yüksek Yunanistan’dır, o da yüzde 13’tür. Toplam çalışanın yüzde 13’ü sadece tarımda çalışır, diğerleri diğer sektörlerde -hizmetler, sanayi vesairede- çalışır. Türkiye’de, biz geldiğimizde, bu oran yüzde 34,9’du -yaklaşık yüzde 35- şu anda yüzde 25. Düşmeye devam edecek, gelişmenin ölçülerinden bir tanesi de bu. Ama, buradan gelenler, çalışıyor gözüküp de tarım dışı alana iş aramaya çıkanlar esasında gizli işsiz, tarımda çalışıyor gözüküyor ama çalışmıyor, tarıma bir etkisi yok. Bunu neden çok net bir şekilde söylüyoruz? Bakın, 900 binden fazla tarım kesiminde çalışan tarım dışı kesime kaydığı hâlde tarım üretimi 3 kat artmış değerli arkadaşlar Türkiye’de. Demek ki, bunların -tarımdan çekilmelerine rağmen- tarım üretimine bir olumsuz etkileri söz konusu değil, dolayısıyla gizli işsiz. Bunu da hesaba kattığınızda, tarım dışı alanda net ortaya çıkan istihdam 5 milyon 80’dir. Evet, AK PARTİ hükûmetlerince, bu yüksek ve reel, somut, net büyümenin sonucu olarak 5 milyondan fazla istihdam imkânı ortaya çıkarılmıştır. Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, bu büyüme, bu anlamda bakıldığında, çok net bir büyümedir, reel bir büyümedir, tartışmasız. Yıllık ortalama, baktığınızda, 500 bin istihdam imkânı ortaya çıkarmaktadır ki -dediğim gibi, global krize rağmen- eğer o dönem olmasaydı bu rakam en az 600-650 bin rakamına ulaşacaktı. Türkiye'de her yıl yaklaşık olarak ilave iş piyasasına girenlerin sayısının 400-410 bin olduğu dikkate alınırsa, on yılda bu ortalamanın üzerinde bir iş imkânı, istihdam imkânı AK PARTİ hükûmetleri tarafından oluşturulmuştur. O nedenle işsizlik oranı düşüyor değerli arkadaşlar, o nedenle işsizlik oranı azalıyor ve bu arada iş gücüne katılım oranı da artmasına rağmen, yüzde 49’dan 51’e büyümesine rağmen. Büyüme var, reel; istihdam artıyor, gelir dağılımı düzeliyor.

Bu yeterli mi? Bu da yetmez. Bunlar yapılırken bir de enflasyon rakamlarına bakın. Bakın bu noktayı şu anda belki çok hatırlamıyoruz ama Türkiye ekonomisi, gerçekten, her zaman enflasyon üretmeye müsait bir ülke. Çok uzun yıllar bundan çok çekti, hâlen de o eğilimin tamamen ortadan kalktığını söylemek çok iyimser bir yaklaşım olur. Çok dikkatli olmak gerekiyor, o dikkati, o hassasiyeti ekonomi yönetimi zaten gösteriyor.

Bakın, iktidara geldiğimizden beri enflasyon çok net bir şekilde kontrol altına alınmıştır ve tek haneli rakamda tutulmaya devam ediliyor, şu anda 7’nin altındadır ve büyümeye rağmen. Çünkü, büyümeyle, aslında, enflasyon ters orantılıdır çünkü biraz ipleri gevşettiğinizde, biraz ekonomide büyüme ortaya çıktığında bu, enflasyon olarak karşımıza çıkar. Türkiye'de hep böyle olmuştur geçmişe baktığımızda da. Zaten özellik burada, hem büyümeyi sağlayacaksınız hem istihdamı artıracaksınız hem gelir dağılımını düzelteceksiniz, düzeltmeye başlayacaksınız hem de enflasyonu azdırmayacaksınız, enflasyonu kontrol altına alacaksınız.

Arkadaşlar gerçekten, bakın, bütün samimiyetimle söylüyorum: Dünya ülkelerine baktığımızda bütün bu kombinasyonların birlikte sağlandığı ekonomi çok azdır. Hatta, biraz sonra ilave edeceğimiz diğer makro ekonomik göstergeleri birlikte düşündüğünüzde bütün bunları aynı anda sağlayan -çünkü, bir tarafı yaparsınız bir yerden sızar, açık verir, bir tarafı toparlarsınız başka bir yerden patlar ama- bunların hepsinin bir arada tutulduğu, hepsinin iyiye doğru yönetildiği, yönlendirildiği bir dönemi hem dünya ekonomi tarihinde hem Türkiye ekonomi tarihinde bulmak, örnek göstermek hemen hemen imkânsızdır. Biz devraldığımızda, biliyorsunuz, yaklaşık yüzde 29,7’ydi enflasyon, şu anda 7’nin altındadır ve orada tutuluyor.

Yine önemli kriterlerden bir tanesi şu… Yani “Ekonomi yönetimi başarılı mıdır?” sorusunu baştan sorduk ya, ona cevap bulmaya çalışıyoruz. Birtakım önemli göstergeleri kullandık ve onlarda, gerçekten, hükûmetin iddia ettiği gibi, o rakamların, o gelişmelerin sağlandığını rakamlarla ortaya koyduk.

Faiz sömürünün yani yüksek faiz -öyle söyleyelim- aşırı faiz sömürünün kaynağıdır, adaletsizliğin kaynağıdır, ekonomide geriye gitmenin kaynağıdır, enflasyonun ve bütün olumsuzlukların kaynağıdır ve Türkiye, maalesef, çok uzun yıllar faiz belasından çok çekti değerli arkadaşlar.

Biz devraldığımızda nominal faiz yüzde 60’ın üzerindeydi, reel faiz de yüzde 30. Nedir reel faiz? Enflasyonun üzerindeki reel faiz. Yani, böyle bir ekonomide ekonomi, sadece faiz geliri elde edenlere çalışır, millete hizmet etmez. Reel faizin yüzde 30 olduğu bir ekonomi ya da yüzde 15, yüzde 20 olduğu bir ekonomi sadece faiz lobisine çalışır, onlara hizmet eder; dar gelirliye, çiftçiye hizmet etmez değerli arkadaşlar.

BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Faiz gideri ne kadar?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi söyleyeceğim. Bakın, nominal faiz ne kadar şu anda? 6’nın altında, 5,70, 5,80 civarında; doğru mu? Peki, reel faiz ne kadar değerli arkadaşlar? Sıfır. Evet, şu anda reel faiz sıfır, sıfır… (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bu, gerçek anlamda bir devrimdir, bir başarı öyküsüdür değerli arkadaşlar, kabul etseniz de başarıdır, etmeseniz de. Bütün dünya bunu takdir ediyor, reel faiz sıfır… Bakın, Sayın Kemal Derviş’in 18’inci stand-by mektubu çerçevesinde, IMF’ye gönderdiği mektupta çok açık bir şekilde bunu söylüyor “yüzde 30’dur” diyor ve “Böyle bir reel faizle bu ekonomi yönetilemez.” diyor. Yüzde 30 reel faizden yüzde sıfıra gelinmiş bir reel faiz değerli arkadaşlar. Bunu on yıl önce size söylemiş olsalardı, yani “On yıl sonra bir iktidar gelecek ve reel faizi sıfıra düşürecek.” inanın deli muamelesi yapardınız. Ama bunlar gerçek; hamdolsun yaşıyoruz, hamdolsun görüyoruz.

Şimdi, geçenlerde yine konuşmacı arkadaşlarımızdan bir tanesi dedi ki: “Ya siz, çiftçiye sorun, esnafa sorun; yani bunları söylüyorsunuz, anlatıyorsunuz da bir de onlara sorun.” Soruyoruz değerli arkadaşlar, biz devamlı soruyoruz, en son 12 Haziran 2011’de sorduk. Öyle değil mi? Cevabı da biliyorsunuz zaten, tekrarlamaya gerek yok. Evet, reel faiz sıfır, reel faiz sıfır…

Evet, yine önemli tartışma konularından bir tanesi, yani “Evet, ekonomi büyüyor, büyüyorsunuz, gelir dağılımı düzeliyor, reel faiz düşüyor, istihdam imkânları artıyor da bunları neyle, borçla yapıyorsunuz.” diyor muhalefet, çok sık kullanıyor. En çok kullandığı argümanlardan bir tanesi de bu. Bakalım gerçekten öyle mi? Tabii, zamanım daraldı, biraz hızlı geçeceğim. Şimdi, burada rakamlar kullanılırken yapılan bir yanlışlıklar var. Muhalefetten arkadaşlarımız, özel sektörün dış borcunu da sanki devletin, kamunun,  hükûmetin sorumlu olduğu borçmuş gibi rakamlara dâhil ediyor, bu doğru değil. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir borç rakamı böyle hesaplanmaz değerli arkadaşlar. Evet, Türkiye’de özel sektörün dış borcu artmıştır, bu da son derece doğal. Yani, büyüyen, yatırım yapan –biraz önce rakamlarını verdim- bir ekonomide makine yatırımı… Büyük çoğunluğu da bunlar zaten. 42 milyar dolardan yaklaşık olarak 214 milyar dolara çıkmış özel sektörün dış borcu.

Bakın, üç yıl önceki, dört yıl önceki bütçe konuşmalarına bakın şu ifadeyi görürsünüz: “Önümüzdeki yıl özel sektörün ödemesi gereken, döndürülmesi gereken kısa vadeli yaklaşık 90 milyar dolar borç var, bu ödenmeyecek ve patlayacak.” Hemen hemen her yıl bu konuşmalar yapıldı. Ne böyle bir şey oldu ne patladı, gayet sakin bir şekilde bu borçlar döndürüldü. Neden biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Dış borcu yapanların dışarıda kaynağı var, karşılığı var. Zaten dışarıdan kredi getirerek, daha doğrusu dışarıdaki kaynaklarını teminat göstererek Türkiye’den kredi sağlıyor bu firmalar. Dışarıda hepsinin kaynağı var. Bu anlamda herhangi bir risk oluşturmuyor. Bunlar kamunun borcuna dâhil edilemez. Sadece kamunun, devletin, bu borç ödenirken döviz talep edilmesi hâlinde döviz bulundurma zorunluluğu var, döviz sağlama yükümlülüğü var. Onda da zaten problemimiz yok. Merkez Bankasının döviz rezervleri bunu karşılayacak seviyede.

Şimdi gelelim borca: 250.. Devletin, yani kamunun borcunun hesaplanması gerekiyor. Devraldığımızda 257 milyar brüt borç -devletin tüm dış ve iç borçlarının toplamı 257 milyar- 2012’de 550 milyara çıkmış. Artış yaklaşık yüzde 100. Yalnız bu tablo doğru değil. Bu tablo gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Şimdi, bazı arkadaşlar itiraz edecekler ama net borcu hesaba katmamız gerekiyor, bu da son derece doğal arkadaşlar. Net borcu neden dikkate almamız gerekiyor? Şimdi, devletin borcu var, artmış ama devletin kasasında, devlet kuruluşlarının kasasında para var, o da artmış; nakit para, nakit paradan bahsediyorum. Onu niye hesaba katmıyorsunuz? Onu da hesaba katmanız gerekir. Yani o parada da artış var. Keza, Merkez Bankasının net varlıklarında ciddi artış var. Dolayısıyla, net borcun hesaba katılması gerekiyor, gerçek tabloyu net borç gösterir. Brüt borçta bile artış yüzde 100’dür nominal olarak, bu, yüzde 140’lık global, kümüle faizin yine altındadır ve bu anlamda bakıldığında da reel bir düşüş vardır.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bakın, gelelim net borca. Şimdi, devraldığımızda 257 milyar brüt borç var, üç kalemi bundan indireceğiz. Bir tanesi, borcu olan kuruluşların bankalarda nakit paraları var hem 2002’de indireceğiz hesaplarken hem de 2012’de indireceğiz yani doğru karşılaştırma yapmak için. Bu 257 milyardan 41 milyarı çıkaracağız. Neden? Merkez Bankasının net varlığı 25 milyar lira, net varlığı, nakit varlığı. Bakın, bu da çok önemli, nakit varlığı. Keza, kamu mevduatı 11 milyar lira 2002’de; bunların hepsini düşeceğiz, net borcu bulacağız. Bir de İşsizlik Fonu, Sigorta Fonu; buna da itirazlar var, biraz sonra ifade edeceğim. Bu hesabı çıktığınız zaman 2002’de devletin, kamu kuruluşlarının tamamının borcu 215 milyar liradır değerli arkadaşlar.

Peki, tablo şimdi nedir yani 2012’de nedir? 2012’de şu: Brüt borçtan aynı şekilde Merkez Bankası net varlıkları 150 milyarı düşeceğiz. Bugün Merkez Bankasının net varlıkları 150 milyar, nakit varlıkları 150 milyara çıkmış. Bunu hesaba katmadan olur mu? Kasasında para var, döviz var yani borç artıyor ama varlığı da, nakdi de artıyor. Bunu düşeceğiz, 150 milyar lirayı.  Yetmedi… Bugün, kamu kuruluşlarının yani bu borç rakamında borcu olan, gözüken kamu kuruluşlarının bankalarda 67 milyar lira nakit parası var değerli arkadaşlar, şu veya bu şekilde kendi politikaları gereği bunu tutuyorlar. 11 milyar liradan 67 milyar liraya çıkmış, bunu hesaba katacağız, nakit para bu. Ve yine İşsizlik Sigorta Fonu’nda 57 milyar lira var. Bütün bunları düştüğünüzde bugünkü net borç 274 milyar liraya düşer. Yani 2002’de 215 milyar lira, şimdi 274 milyar lira. Artış ne kadar? Artış yaklaşık olarak 60 milyar lira, nominal olarak. Artış oranı ne kadar? On yılda toplam olarak devletin, kamunun net borcu sadece yüzde 28; oranında artmış değerli arkadaşlar. Evet, yüzde 28; bu kadar, hepsi bu kadar. Bütün bu tartışmalar, bu eleştiriler bunun için yapılıyor. Yani, bu brüt borcu devletin ödeme kapasitesi var. Kamu kurumlarının bankalarda 67 milyar lira para var. Merkez Bankasının net nakit varlığı 150 milyar lira, yani borç ödeme durumu söz konusu olduğunda ödeme kapasitesi var. Bunu nasıl hesaba katmazsınız? Böyle bir şey olabilir mi? Onun için diyorum, lütfen rakamlara zulüm etmeyin arkadaşlar. Yani, rakamlara bu kadar eziyet etmeye hakikaten gerek yok.

Şimdi tekrar etmem gerekiyor. Bu hesaplama biçimi bizden önce başladı. Bakın, bu hesaplama biçimini, net borcun hesaplama biçimini -bizden önceki formülasyonu kullanıyoruz aynen- -hiçbir şekilde değiştirmedik, en ufak bir şeyine dokunmadık. Yani, o açıdan eğer soru işareti olan arkadaşlar varsa bunları da burada belirtmekte fayda var.

Bu noktada, borç noktasında bir de kamunun riski daha yüksek dış borcuna bakalım yani devletin bütün kurumlarının sorumlu olduğu dış borç ne kadar; devraldığımızda ne kadar, şu anda ne kadar? Tabii karşılaştırma yapmamız gerekiyor. 2002’de devletin bütün kurumlarının ödemek durumunda olduğu ya da biriken borç 88 milyar 359 milyon dolar, 2002 yılında, devraldığımızda. Bugün ne kadar biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Sıfırın altında. Evet, aynen öyle, sıfırın altında, eksi 3 milyar 471 milyon. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Neden biliyor musunuz? Çünkü dış borcu karşılayacak kadar Merkez Bankasının net nakit varlığı var da onun için? Yani devletin şu anda...

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Bu olmadı Sayın Canikli!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Aynı şekilde. Bu, net rakam; 2002’de de net rakam yani orada brütü almıyorum. Orada 88 milyar olarak verdiğim rakam...

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Bankalar mevduatını da al Sayın Canikli!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, biz devraldığımız olarak kullanıyorum. Yani, tarihten kastımız yoktur, herhangi bir kastımız yoktur, mecburen onu kullanıyoruz.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Bu olmadı Sayın Canikli!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2002’de 88 milyar. Bu da net dış borçtur. Değerli arkadaşlar, aynı şekilde, o dönem Merkez Bankasının net varlıkları, net nakit varlıkları düşüldükten sonra bulunan rakamdır. O da aynı, aynı. Aynı yöntemle hesap ediyoruz, başka bir şey yapmıyoruz. Demek ki, demek ki...

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, bu olmadı!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, oranlara baktığınız zaman da daha önce verildi, bunları kullanmıyorum yani uluslararası alanda kullanılan oranlara baktığınızda da aynı şeyi görürsünüz.

Demek ki bir taraftan büyüme, yüksek büyüme sağlanıyor, gelir dağılımı gerçekleştiriliyor; düşük enflasyonla ekonomi yönetilebiliyor. Reel faiz sıfır. Reel faiz sıfır. Borç tarihte görülmemiş oranda düşürülmüş, net borçlar düşürülmüş. Peki, bunlar yapılırken bazılarının çok iddia ettiği yolsuzluk meselesi nedir değerli arkadaşlar? Yolsuzluk meselesindeki gelişmeler nedir? Gerçekten, maalesef bazı arkadaşlar, ısrarlı bir şekilde, sürekli olarak “Efendim, işte, yolsuzluk artmıştır, sağımıza bakıyoruz yolsuz, solumuza bakıyoruz yolsuz…” Arkadaşlar -şimdi rakamları biraz sonra konuşacağız- eğer öyle diyorsanız bence sorun sağınızda solunuzdadır. Bizim sağımız solumuz tertemiz, bizim sağımız solumuzda hiçbir problem yok. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bakın, söyleyeceğim rakamları, çok net bir şekilde söyleyeceğim.

Yolsuzluğu nasıl ölçeriz değerli arkadaşlar? Yani, yine bir şeylerle… Ya, ben işte şurada gördüm, şurada duydum, şu oldu, bu oldu; bunlarla değerlendirme yapılamaz. Böyle bir yaklaşım bilimsel bir yaklaşım olmaz. Somut, net, ölçülebilir yöntemler, bilimsel yöntemler kullanmamız gerekiyor. Kullanılıyor zaten yani bizden önce de kullanılıyordu, biz de icat etmedik. Bu iş için kurulmuş bir örgüt var; Uluslararası Şeffaflık Örgütü. Biz iktidara gelmeden önce de dünyadaki belli başlı ülkelerin –tüm ülkelerin daha doğrusu- tüm ülkelerin yolsuzluk seviyelerinin algılanmalarını ölçen bir yöntem geliştirmişler, her yıl ölçüyorlar ve yayınlıyorlar. Yani, çok uzun yıllardan beri bu işi yapıyorlar, Uluslararası Şeffaflık Örgütü.

Şimdi, devraldığımızda tablo şu: Bir endeks yayınlıyor, Yolsuzluk Algılama Endeksi. Bu endekse göre 2002 yılında Türkiye 102 ülke arasında 54’üncü. Rakam yükseldikçe yolsuzluk oranı azalıyor. 102 ülke içerisinde Türkiye 54’üncü sırada. Bu ne demektir? En kötü 3’ün içerisinde Türkiye. Öyle mi? Evet öyle. Yani rakam büyüdükçe yolsuzluk oranı artıyor anlamına geliyor.

Ha, şunu söyleyelim: Bu Uluslararası Şeffaflık Örgütü bizim dayımızın oğlu değil, akrabalığımız yok, tanımıyoruz; sipariş vermedik, bizden önce de yapıyorlardı, tamamen objektif. Uluslararası bir kuruluş, onu tekrar tekrar vurgulamakta fayda var. 2002 yılında 102 ülke arasında 65’inci sırada Türkiye. Pardon, 54 değil, pardon… 102 ülke arasında 65’inci sırada yani en kötü, yolsuzluk liginde 3’üncü ligde. En kötü, en düşük ligde, Türkiye’nin tablosu bu.

En son 2012’de yeni veriler yayınlandı, her yıl yayınlıyor. Bu tabloya baktığımız zaman değerli arkadaşlar, 2012 yılında 176 ülke arasında bu sefer Türkiye 54’üncü sırada. Yani, en az yolsuzluğun olduğu 1’inci ligde Türkiye. Evet, tablo bu, rakamlar bunlar değerli arkadaşlar, rakam bu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bunu girersiniz Uluslararası Şeffaflık Örgütünün İnternet sitesine, çok tartışmasız bir şekilde ortaya çıkar.

Eğer ülke sayılarını eşitleştirerek bir çalışma, bir değerlendirme yaparsak, Türkiye on yılda yolsuzluk seviyesini azaltma bakımından tam 25 basamak birden yükselmiş. Evet, 25 basamak birden yükselmiş değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – O Yolsuzluk Endeksi’nin hesabı değişti, kandırmayın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Endeks…

Bak, onun için devamlı vurguluyorum bunu. Bu endeksi biz sipariş vermedik. Bizim akrabamız değil. Yöntem yirmi yıl önce, on beş yıl önce nasıl kullanılıyorsa şu anda da öyle kullanılıyor. Biz üretmedik değerli arkadaşlar. Üretileni -uluslararası yayınlanıyor, İngilizce- biz alıp kullanıyoruz. Siz de bakabilirsiniz. Siz de bakın.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Endeksin hesaplama yöntemi değişti ama.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yani bundan bir rahatsızlık duymayın.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Biz duymuyoruz, siz çarpıtıyorsunuz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bu da yetmiyor, yine bir uluslararası denetim kuruluşu Pricewaterhouse Coopers’ın bir araştırması var 2009 yılında. Dünyadaki yolsuzluklarla ilgili bir çalışma yapıyor, bir survey, bir araştırma yapıyor. 3.037 firmaya soru soruyor uluslararası alanda iş yapan, anket yapıyor. Türkiye yüzde 15’le en iyi 3’üncü ülke değerli arkadaşlar. Evet, aynen öyle. Türkiye en iyi 3’üncü ülke. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hem de kimlerin üzerinde biliyor musunuz? Türkiye yüzde 15. Türkiye, Japonya, Hong Kong’dan sonra 3’üncü en iyi ülke. Yani yolsuzlukla mücadelede gelinen noktayı göstermesi açısından, azaltıldığı en iyi ülkelerden bir tanesi. Rusya yüzde 71, Kanada yüzde 56, Meksika yüzde 51, İngiltere yüzde 43, İtalya 19, İsviçre 17, Romanya 16…

Hadi bu da tesadüf diyelim, 2011 yılında aynı kuruluş benzer bir çalışmayı tekrar yapıyor. Türkiye yine burada hangi ülkelerden daha iyi biliyor musunuz? Bakın, İsveç’ten, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Fransa’dan, İspanya’dan ve İngiltere’den daha iyi durumda değerli arkadaşlar.

Evet, bakın, 3 tane, size çok net, tartışmaya mahal bırakmayacak tarzda rakamlar ve belgeler sunuyorum, söylüyorum. Yani, bunların hiçbir tanesi Türkiye’de üretilmiş rakamlar, çalışmalar değil.

Şimdi, bakın, evet, son on yılda hiçbir dönemde görülmemiş ölçüde Türkiye’de yolsuzluk azalmıştır ve azalmaya da devam edecektir. Bunun en iyi göstergelerinden birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir tanesi özelleştirme gelirleri değerli arkadaşlar.

Özelleştirme, Türkiye’de 1986 yılından beri yapılmaya başlandı ve bugüne kadar hemen hemen tüm hükûmetler özelleştirme işlemini gerçekleştirdi şu veya bu şekilde, bir devlet politikası olarak ortaya çıktı. 1986-2002 arasında yaklaşık 198 tane kamu iktisadi kuruluşu… İrili ufaklı -içinde bankalar da var, GSM şirketleri de var, hepsi var- 190 tane iktisadi kuruluşun satılmasından -özelleştirilmesinden, 1986-2002 yılları arasında, toplam on altı yılda 190 tane iktisadi kuruluşun, devletin sahip olduğu iktisadi  kuruluşun, işletmelerin satılmasından- elde edilen gelir yaklaşık 8 milyar dolar. Evet, 8 milyar dolar. 2003-2012 arasında elden çıkartılan yaklaşık 90 adet, 90 tane iktisadi kuruluşun satışından elde edilen özelleştirme geliri de değerli arkadaşlar, 38 milyar dolar. Evet, 38 milyar dolar. Yolsuzluğun olduğu, yolsuzluğun arttığı bir ülkede, bir ekonomide böyle bir tablo ortaya çıkar mı değerli arkadaşlar? Şu anda özelleştirme ihaleleri bütün dünyanın gözü önünde, canlı olarak kameraların önünde yapılıyor, öyle değil mi? Bütün dünya izliyor. Bakın, biz biliyoruz ki: Açık yaraya kurt düşmez değerli arkadaşlar. Açık yaraya kurt düşmez. Her şeyin açık olması gerekiyor, her şeyin şeffaf olması gerekiyor.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Canikli, öncesini ve sonrasını da açıklayın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Geleceğiz, ona da geleceğiz. Bakın, biraz sonra dediğiniz konuya da geleceğim.

Dolayısıyla, bu da biraz önce verdiğim rakamları destekleyen bir gösterge. Yolsuzluğun olduğu, yolsuzluğun arttığı bir ülkede böyle bir tabloyla karşılaşamazsınız yani özelleştirme gelirlerinin 6-7 kat arttığı bir tablo ortaya çıkmaz.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Ya, yarı fiyatına düştü özelleştirme.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Yine aynı şekilde, bir ülkede yolsuzluk varsa ilk ortaya çıktığı alanlardan bir tanesi kamu bankalarıdır değerli arkadaşlar. Evet, öyle, kamu bankalarında patlar, kamu bankalarında ortaya çıkar. Neden? Çünkü kamu bankaları bu amaçla, yolsuzluk var ise, genelde siyasiler tarafından özel amaçlar için kullanılır. Kamu bankalarının kaynakları yani devletin kaynağı, yani milletin kaynağı bu amaçla kullanılır. Ha, bu açıdan da baktığınızda, yine devraldığımız tarih itibarıyla baktığınızda kamu bankaları batak durumundadır. Evet, batmıştır kamu bankaları 2002 yılında. Ha, tekrar söylüyorum, bunun batmasının nedeni sadece 2002, 2001, yahut 1999 değildir. Belgeler var burada. Ta, 1990’lı yıllarda, hatta 1980’li yılların sonlarından itibaren başlar; birikerek gelmiştir.

Bakın, Ziraat Bankasının batak kredi oranı 2002 yılında yüzde 11,7, Halk Bankasının yüzde 48,3. Hatta, Halk Bankasının batak kredilerin işlemiş temerrüt faiziyle birlikte normal kredilere oranı tam yüzde 95 değerli arkadaşlar 2002 yılında. Düşünebiliyor musunuz, böyle bir tablo… Batmış, bitmiş, bütün kaynakları tarumar edilmiş. Eğer, gerçekten bir yolsuzluk örneği, somut olayı görmek istiyorsanız 2002 öncesine bakacaksınız. Neden bakacaksınız? Kamu bankalarından yola çıkarak bakacaksınız. Böyle bir kamu bankası bilançosu önünüzdeyse bunun başka bir izahı yok. Halk Bankasının batak krediler oranı… Yani verilen her 100 kredinin 48’i batmış değerli arkadaşlar. Çünkü siyasiler telefon açmış, bankalar, bankacılık mevzuatının, kurallarının gerektirdiği hassasiyeti gözetmeden, teminatı almadan krediyi vermişler. Bir daha geriye dönmemek üzere ve dönmemiş… Vakıfbank’ta bu oran yüzde 24,2. Şu anda ne kadar? Ziraat Bankasında yüzde 2,7, Halk Bankasında yüzde 48 olan oran şu anda yüzde 2,8, Vakıfbank’ta yüzde 3,2. Yolsuzluk olan bir ülkede, bir ekonomide böyle bir tablo olur mu değerli arkadaşlar, böyle bir tabloyla karşılaşabilir misiniz? (AK PARTİ  sıralarından alkışlar)

Aynı şekilde, kamu ihale mevzuatı; kamu ihale mevzuatı devletin yolsuzluk alanlarından bir tanesi de budur; mal alması, mal satması sırasında ortaya çıkar, para harcaması sırasında ortaya çıkar. Kamu ihale mevzuatı Haziran 2002 yılında değiştirildi, önceki dönemde ama uygulaması esas itibarıyla -yani bizim, AK PARTİ hükûmetlerinin iktidara gelişinden kısa bir süre önce değiştirildi- büyük oranda AK PARTİ döneminde oldu. Eski 2886 sayılı İhale Kanunu’na göre Türkiye’deki kamu kurumlarının önemli bir bölümü, özellikle kaynak kullanan, mal alan, mal satan kamu kurumlarının önemli bir bölümü ihalelerini kamu ihale mevzuatı dışında yapıyordu. Kimler mesela? KİT’ler. KİT’lerin tamamının kendi özel ihale mevzuatı vardı ve İhale Kanunu’na tabi değildi. Mesela, iktisadi şirketler, belediyelerin kamu iktisadi kuruluşları, buna benzer birçok fon, özel kuruluş -özel kanun- üst kuruluşlar vesaire, her yeni çıkan kanun mutlaka kendi alım satımları, Kamu İhale Kanunu dışına çıkaran bir hüküm getiriyordu. Neredeyse devlet alımlarının yarısından fazlası Kamu İhale Kanunu dışında gerçekleştiriliyordu.  Kamu İhale Kanunu’na tabi olanların da büyük bölümü davetiye usulüyle yapılıyordu değerli arkadaşlar. 5 kişiye davetiye gönderiyorsunuz, seçiyorsunuz -evet, böyle- ihale bunların arasından yapılıyordu. Bu ne zamandı?

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Şimdi öyle yapmadınız mı? Şimdi öyle yaptınız geçen getirdiğiniz kanunla.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hayır. Bakın, söylüyorum şimdi, evet, geliyorum Sayın Aslanoğlu.

Kamu İhale Kanunu 2002 Haziran ayında değiştirildi. Değiştirenlere teşekkür ediyoruz, bizden önce değiştirildi, bakın. Ondan sonra, şu anda, daha önce Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında ihale eden kuruluşların tamamı Kamu İhale Kanunu kapsamına alındı, biz hiçbirini dışarı çıkarmadık. Dışarı çıkardıklarımız belli, belli özelliği olan yatırımlar, ya küçük yatırımlar -onlar vardı zaten- bir de büyük yatırımlar. Mesela FATİH Projesi, Marmaray Projesi, yani bütün dünyanın gözü önünde ihalesi yapılan projeler bunlar değerli arkadaşlar. Özelliği nedeniyle…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Canikli, ek süre vereceğim, lütfen konuşmanızı toparlayınız.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bütün bu istisnalar kaldırıldı ve şu anda sizin hani “İstisna getirdiniz, şöyle yaptınız.” dediklerinizden sonra yapılan, kamunun yaptığı ihalelerin yüzde 90’ından fazlası şu andaki yeni Kamu İhale Kanunu çerçevesinde yapılıyor değerli arkadaşlar. Evet, tablo bu, yüzde 50’nin altındayken bu şekilde yapılıyor. Eğer öyle bir niyet olsaydı, öyle bir amaç olsaydı kamu ihale mevzuatı eski kanuna uygun hâle getirilirdi ya da eski kanunun çok suistimale açık hükümleri hayata geçirilir, uygulamaya konulurdu.

Son olarak, bununla bağlantılı, Sayıştay Kanunu meselesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Eski Sayıştay Kanunu çok uzun yıllar önce yürürlüğe girmiş bir kanundu ve 2010 yılında yürürlüğe giren 6085 sayılı yeni Sayıştay Kanunu’na kadar kurumların önemli bir bölümü Sayıştay denetiminin dışındaydı değerli arkadaşlar. Kimler? Mesela, bakın, yine sayalım: Kamu iktisadi kuruluşları. Kim yapıyordu bunu? Başbakanlığa bağlı Yüksek Denetleme Kurulu tarafından yapılıyordu, Sayıştay yapmıyordu. Belediyelerin iktisadi kuruluşları; büyükşehirlerin özellikle çok ciddi, büyük ve kaynak kullanan, ciddi kaynaklar kullanan iktisadi kuruluşları var. Bunların denetimlerini yine Sayıştay yapmıyordu, hiç kimse yapmıyordu.

Biz 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nu 2010 yılında çıkardık. Bakın, bu teklifi kimler verdi değerli arkadaşlarım. Bu teklifin altında imzası olanlar: Bekir Bozdağ, Suat Kılıç, Mustafa Elitaş, Nurettin Canikli, Ayşe Nur Bahçekapılı, Fahrettin Poyraz, Alaattin Büyükkaya, Veysi Kaynak ve diğer arkadaşlar. Evet, bu teklifi biz verdik.

Peki, bu Sayıştay Kanunu ne yaptı? Bu Sayıştay Kanunu daha önce Sayıştay denetiminin dışına çıkartılmış olan bütün kurumları Sayıştay denetimine aldı, evet, aynen öyle, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerinin işlemleri üzerinde de, mali işlemleri üzerinde de yüzeysel bir denetim vardı. Hatta, Hükûmet ne yaptı biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Tamamen kendi yetkisinde olan denetim yetkisini -yani bakanlıklarda teftiş kurulları vasıtasıyla kullanılan bu teftiş yetkisini- teftiş kurullarını kapatarak Sayıştaya devretti, dış denetim yetkisi olarak. Başbakanlığın kendisine bağlı faaliyette bulunan ve KİT’leri denetleyen, çok ciddi kaynak kullanan, kamu iktisadi kuruluşlarını denetleyen Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunun denetimine son verdi ve bu yetkiyi de Sayıştaya aktardı ve bir şey daha yaptı.

Bakın, bu kanunun 82’nci maddesinde bir hüküm var, aynen okuyorum: “Diğer kanunların Sayıştay denetiminden istisna veya muafiyet tanıyan hükümleri ile bu Kanuna aykırı hükümleri, yürürlükten kaldırılmıştır.” Yani bir çırpıda, bu kanunla, biraz önce imzalarını okuduğum teklif sahiplerinin verdiği teklifle, 2010 yılında Sayıştay denetimi dışında olan kamu kurumlarının tamamı Sayıştay denetimine alındı.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Denetim nerede?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bunu biz yaptık değerli arkadaşlar, AK PARTİ Hükûmeti yaptı, AK PARTİ Grubu yaptı.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, denetim nerede? Lafta, lafta! Denetim nerede? Sayın Canikli, denetim nerede? Lafta!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Tamam, bütün siyasi partiler destek verdi, oy birliğiyle oldu ama takdir edersiniz ki yani teklif sahibi bellidir ve çoğunluk esas itibarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışmalarından sorumludur. Dolayısıyla, yani öyle bir niyetimiz olsaydı, kendi yetkimizde olan bir…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Hani raporlar?

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Canikli.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - …denetim yetkisini başka kurumlara vermezdik değerli arkadaşlar.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, raporlar nerede, raporlar? Raporlar nerede?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Raporları mı soruyorsunuz?

Bir yanlışı daha düzeltelim, raporlar geldi. Bütçelerin görüşülmesinin esasını teşkil eden –kesin hesap kanununun görüşmelerinin esasını teşkil eden- rapor geldi mi, gelmedi mi? Genel uygunluk bildirimi geldi mi, gelmedi mi? Geldi. Bunlar, bakın, gelmeyen raporlar…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Yok, yok, hayır! Lafta rapor, lafta!

BAŞKAN – Sayın Aslanoğlu, rica edeceğim. Bak, söz sırası sizlere geliyor, eksik tarafı varsa siz cevaplayacaksınız.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, ama rapor yok ortada, Sayıştay denetiminden bahsediyor.

BAŞKAN – Ama, şimdi, sizler konuşurken de bu taraftan bu konuşmalar devam ederse biz nasıl yöneteceğiz? Lütfen…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, ortada rapor yok, rapor var diyor…

BAŞKAN – Hayır, efendim, şimdi konuşma sıraları sizlere geliyor, lütfen. Eksiği, yanlışı neresiyse siz söylersiniz, söz sırası sizlerde şimdi.

Evet, lütfen toplayalım Sayın Canikli.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, gelmeyen raporlar -isimlerinin ortak özelliği- değerlendirme raporlarıdır ve daha önceki yıllarda hiç gündemde olmayan raporlar, yine bu kanunla biz ihdas ettik bu raporları. İlk defa bu raporlar bu sene gelecekti. Neden gelmedi? Söyleyeyim, şunun için: Bütçe kanunlarının görüşülmesinin esasını etkileyen kesinlikle raporlar değil, onu etkileyen, onu denetleyen, hukuka uygun olup olmadığını denetleyen rapor geldi. O rapor Meclise zamanında sevk edildi, o rapor kesin hesap kanunuyla birlikte görüşülüyor, onda hiçbir problem yok. Bunu niye söylemiyorsunuz? O gelen raporların hepsi değerlendirme raporları, çoğu da yerindelik denetimi içeren raporlar, daha sonra bu kanunu bu Meclis değiştirdi ve hiçbir kurumun yerindelik denetimi yapamayacağı, yürütmenin alanına giren konular… Hukukilik denetimi değil, bakın, bununla karıştırmayın, hukukilik denetimi yapılıyor yani yapılan harcamaların kanuna, mevzuata uygun olup olmadığı son kuruşuna kadar denetleniyor, onların raporları da zamanında geliyor, ondan yana problem yok, dolayısıyla o konuda problem yok.

BAŞKAN – Evet, Sayın Canikli…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, özetlemek gerekirse, on yılda AK PARTİ hükûmetleri, hiçbir dönemde, hiçbir fâninin göremeyeceği ve görmediği ölçüde bu ülkeye büyük hizmet etmiştir; ekonomisini, gerçek anlamda, devrim niteliğinde, yüksek oranlarda, bütün diğer makroekonomik göstergelerle uyumlu bir şekilde artırmıştır. Sanıyorum, AK PARTİ Grubu olarak, bu başarıyı sağlayan bu kadroya bir teşekkür etmek gerekir. Teşekkür ediyoruz bu kadroya ve liderine. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Ben yeni bütçe kanunun ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Canikli.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Buyurun Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Nurettin Canikli, konuşmasında, Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütçe görüşmelerinin ilk günü yapmış olduğu konuşmada, Türkiye’nin dünya ekonomisi içerisindeki sıralamadaki yeri konusunda vermiş olduğu rakamları çok farklı olarak kullanmak ve telaffuz etmek suretiyle Genel Başkanımızın rakamlarını bir başka yöne doğru yöneltmiştir, amacından başka bir şekilde kullanmıştır. Bu nedenle, grubumuza bir sataşma vardır, söz istiyorum efendim.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Efendim, ben aynen okudum Sayın Başkanım, ben tutanaktan aynen okudum.

BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi, biraz sonra sizler konuşacaksınız, o zaman değerlendirme imkânı olmaz mı? Nasıl olsa söz hakkınız var.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) –  Şimdi, Sayın Başkanım, hayır, şöyle…

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Hayır efendim, ben tutanaktan okudum Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Yani yeni bir usul ihdas eder miyiz diye endişem var.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Bakın, ben, Sayın Canikli’nin konuşmasını tümüyle değerlendirecek değilim, bu amaçla söz istemiyorum. Onun konuşmasının birçok açıdan eleştirebileceğim yönü var ama söz isteme nedenim, Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu’nun…

BAŞKAN – Peki, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

İki dakika.

IV.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, bütçenin ilk günü yapmış olduğu konuşmada, “Türkiye öteden beri G20’nin üyesidir, siz de şimdi ‘G20’de Türkiye'yi şuradan şuraya getiriyoruz.’ şeklinde bir değerlendirme yaparak övünüyorsunuz, bu doğru değil.” anlamında bir anlayıştan hareketle “Türkiye, 1987 yılında, dünya ekonomisi içerisinde,  G20 içerisinde 14’üncü sıradaydı.” demişti. “Şimdi bulunduğumuz yer bundan daha iyi bir yer değil.” dedi.

Şimdi, Sayın Canikli, çıktı, dedi ki: “1987 yılında Türkiye ekonomisi 17’nci sırada.”

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Hayır, 14’üncü sırada.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – 14’üncü sırada…

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Şu anda 17, evet.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – ...satın alma gücü paritesine göre.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Evet, doğru, doğru.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – …satın alma gücü paritesine göre baktığınız zaman, 2002’de Türkiye ekonomisi 17’nci sıradadır.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Hayır, 24’üncü.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Hayır, hayır. Dolar kuru üzerinden…

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Hepsi dolar kuru üzerinden.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – …yapmış olduğunuz sıralamada 24’üncü sıradadır. Dolayısıyla, bu bilgiyi düzeltiyorum.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Şu anda 17’nci, dolar kuru üzerinden.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – İkinci olarak söyleyeceğim şudur: Yolsuzlukla ilgili olarak bir endeks verdiniz. Endeks değişikliğinin, yöntem değişikliğinin sonuca etkisi üzerinde herhangi bir değerlendirme yapmadınız. O endeksin açıklamasına bakarsanız, 2012 rakamıyla önceki yıllar rakamlarının kıyaslanamayacağını o endeksin kendisi söyler. Dolayısıyla, endeks değişikliğinden kaynaklanan bir durumu “Türkiye, yolsuzluk liginde iyi duruma geldi.” diye sunmak gerçekleri çarptırmaktır.

Sizin döneminizde yolsuzluk zirveye ulaşmıştır Sayın Canikli.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan…

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kaplan. (BDP sıralarından alkışlar)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, tutanaklara geçmesi için… Oraya gelmeme de gerek yok.

Sayın Meclis Başkanlığımıza Sayıştayın 132 raporu geldi, 3 bakanlığın kesin bütçesi gelmedi; Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik. Askerî güvenlik harcamalarıyla ilgili Sayıştay Kanunu’na özel maddeyi son dakika önergesiyle AK PARTİ koymuştur. Gizli yönetmelik gereği bunlarla ilgili hiçbir şey gelmedi, denetim yapamadık.

BAŞKAN – Peki…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu nedenle de zaten kurumlar vergisinde yüzde 20’yle dünya cenneti Türkiye, dolaylı vergide de yüzde 85 dünya cehennemi durumunda, vergi adaletsizliği olan bir ülke durumunda. Bunun kayda geçmesini istedim.

BAŞKAN – Peki, sözleriniz kayda geçti.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkanım, biraz önce Sayın Akif Hamzaçebi, AK PARTİ döneminde yolsuzluğun zirveye ulaştığı gibi içi boş, hiçbir şekilde, hiçbir rakamla, hiçbir somut doneyle teyit edilmeyen bir iddiada bulundu. Son derece önemli, Sayın Başkanım, o yüzden sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN – Evet, buyurun Sayın Canikli. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Benim de endişe ettiğim nokta buydu zaten, O ona, o ona cevap verirse hukuk davasına dönecek bu iş.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, benim bu sataşmam… Doğru, bir sataşma var ama bu…

BAŞKAN – Evet, lütfen, artık, bir tavzih anlamında…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, bu Hükûmete bir sataşmadır yani gruba değil yani sayın bakanlar söz isteyebilir.

BAŞKAN – Kendisini ismen zikrettiğiniz için onu söylüyor.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Canikli’nin söylediklerini çarpıtıyorsunuz…

2.- Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin Adalet ve Kalkınma Partisine sataşması nedeniyle konuşması

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Efendim, bu Hükûmet bu gruptan çıktı Sayın Hamzaçebi yani dolayısıyla bu Hükûmet, bu grubun üyesi.

BAŞKAN – Evet, Sayın Canikli, lütfen.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Canikli, acaba “On senedir bakan olamadım, hakkım yeniyor.”, onu mu demek istiyor?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Ayıp, ayıp, Muharrem Bey, ayıp, gerçekten ayıp! Söyleyecek sözünüz olmayınca boş değerlendirmeler çıkarmayın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Efendim, biz hesabımızı, kitabımızı, çalışmalarımızı makama göre planlamıyoruz, makama göre yapmıyoruz; olsak da olmasak da bize verilen görevi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz ama başkalarının aklı o şekilde ve çalışma biçimi o şekildeyse o da kendi bilecekleri bir iştir.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ama Hükûmet adına nasıl konuşabiliyor?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, bakın, değerli arkadaşlar, ben biraz önce Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını aynen aldım, hiç dokunmadım. Sayın Kılıçdaroğlu, burada, bakın, “1987’de 14’üncü ekonomi.” diyor, sonra diyor ki: “Şu anda 17’nci büyük ekonomi. Efendim, bunun sorumlusu sizsiniz, aynen geriye gitti sizin döneminizde.” Ben de diyorum ki biz devraldığımızda 24’tü yani gerçekle hiçbir alakası yoktu. Dolayısıyla, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu rakamları düzeltmesi gerekiyor.

Bakın, değerli arkadaşlar, konuşmamda da ifade ettim yani iddiaların mutlaka birtakım nesnel, somut bilgi, belgeyle desteklenmesi gerekir, teyit edilmesi gerekir. Ben sabahtan beri o kadar net, hiç kimsenin reddedemeyeceği belge, bilgi sunuyorum ki hiçbir tanesi… Hepsini uluslararası alanda yayınlanan, uzun yıllardan beri kabul görmüş, evrensel kriterlere uygun rakamlarla teyit ediyorum ama siz geliyorsunuz “Efendim, işte yolsuzluk artmıştır.” deyip iniyorsunuz. Böyle bir şey olabilir mi? Bu o zaman ne olur? Sadece bir iftira olur.

Bakın, benimki gerçek, somut; reel şeylerle anlatıyorum, altını dolduruyorum, ispat ediyorum, çok net bir şekilde söylüyorum ama siz geliyorsunuz, efendim, diyorsunuz ki: “Şu kadar bir yolsuzluk vardır, bu kadar bir yolsuzluk vardır.”

Onun için, ısrarla diyorum ki değerli arkadaşlar… Yani “Biz etrafımızda bunu görüyoruz.” diyor arkadaşlar. Lütfen, o zaman, sorun etrafınızdadır, etrafınızı iyice şey yapın yani eğer öyle bir şey varsa. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bizim etrafımızda, bizim sağımızda solumuzda bu konuda hiçbir sorun yok; gayet net, temiz bir etrafımız vardır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kap-samındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (Devam)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, gruplar adına ikinci konuşma Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Bingöl Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın İdris Baluken’e aittir.

Buyurun Sayın Baluken (BDP sıralarından alkışlar)

Süreniz otuz dakika.

BDP GRUBU ADINA İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 bütçe kanun tasarısı hakkında grubumuz adına kapanış konuşmasını yapmak üzere söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi ve ekranları başında bizi izleyen sevgili halkımızı sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Parlamentonun bütçe hakkını kullanmak üzere 2012 Türkiye’sinde artık son güne gelmiş bulunmaktayız. 2013 bütçesinin kabul edileceği bu günde, Türkiye, 2013 bütçesinin gayrimeşru olduğu konusunda bütçe dönemi boyunca epey tartışmalar yaşadı. Bu tartışmalar daha çok Sayıştay raporlarının eksikliği üzerinden yürütüldü.

Belirtmek gerekir ki bütçede içeriği belli olmayan “örtülü ödenek” adı altında, sınır komşularımızdaki ülkelerde savaşa aktarılan bütçe gelirlerinin halktan, Parlamentodan saklanması da 2013 bütçesini gayrimeşru kılmaktadır. Bütçenin evrensel ilkelerini ihlal ederek bizle ilgisi olmayan bir iç savaşa para aktarılmakta, şeffaflık ve açıklık ilkeleri hiçe sayılmaktadır.

Aslında, gayrimeşrulukla ilgili en önemli nokta Parlamentonun mevcut durumudur. Şu anda 9 tutuklu milletvekili, yasama sürecinin en esaslı döneminde cezaevlerinde bulunmaktadır. 541 seçilmiş milletvekiliyle bütçeleme hakkını kullanmaya çalışmak başlı başına bir meşruiyet problemidir. “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.” deyip, yüzde 50 oy alıp “Milleti temsil ediyoruz.” söylemlerini dilinden düşürmeyen AKP Hükûmeti, yapılan her kanun ve bütçeleme hakkını gayrimeşru kılan tutuklu vekilleri bir an önce serbest bırakmalı; Türkiye halklarının, iradesini Mecliste temsil etmek üzere teslim ettiği milletvekilleri bir an önce yasama faaliyetlerine bu Meclis çatısı altında başlamalıdır.

Tutuklu vekillere yaklaşım, dar siyasi çıkarlar üzerinden değerlendirilmemeli, bir devletin yasama işlerini yürüten parlamentonun meşruluğu üzerinden değerlendirilmelidir. Elbette, mevcut durumda, cezaevlerindeki milletvekillerini hapsetmekten çok, tutuklu vekillerin aldığı oyun sahibi halkın iradesini hapsetmektesiniz.

Bakın, bir karşılaştırma yapmak istiyoruz ve bu konuda sizlere bir ufuk açmak istiyoruz. Parlamentodaki milletvekilleri olarak bizler, gerek tutuklu arkadaşlarımızın serbest bırakılması gerekse Türkiye’nin demokratikleşmesi için yasaları Genel Kurulda AKP’nin parmak çoğunluğuyla hiçbir şekilde geçiremezken, bu yönlü gündemleri maalesef burada işletemezken, tutuklu milletvekillerimiz, kendi durumlarına, üstlerine dayatılan hukuksuzluklara aldırmadan seçmenlerine verdikleri sözün gereği olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için bedenlerini ölüme ve açlığa yatırmak suretiyle kırk beş gün boyunca onurlu bir eylem ortaya koydular. Bu durumda, tekrar şapkaları önümüze koymanın vakti gelmiştir. Bizim burada çıkardığımız sermaye lehine yasalar mı halkın gerçek temsilini sağlamaktadır, yoksa ülkenin demokratikleşmesi, barışa gidecek bir sürecin önünün açılması için bedenlerini ölüme yatıran milletvekillerinin bu onurlu direnişi mi daha anlamlıdır?

Tutuklu vekillerle ilgili olarak, benzer durumu yaşamış ve Türkiye demokrasisi için mücadele etmiş, milletvekili iken cezaevine atılmış, devletin her türlü baskı politikasına tabi tutulmuş rahmetli Orhan Doğan, ölümünden önce söylemiş olduğu şu cümlelerle aslında bugünü de özetliyordu: “Arkadaşlar, gözyaşlarının rengi yoktur ama akan kanın rengi kırmızıdır. Yaşamını yitiren Mehmetçik de dağdaki gerilla da kardeşimizdir. Akan kan durdurulsun. Kim akan kanı durdurursa onun önünde eğilmeye hazırız. Bizi on üç yıl önce Meclis kapısında ensemizden tutarak tutsak alanlar, Kürt halkına olan bağlılığımızı ve sevgimizi de tutsak alacaklarını sandılar ancak yanıldılar, hem de çok yanıldılar. Kürtler bu ülkeye demokrasiyi getirecek. Değerli dostlar, ben bugüne kadar size barış ortamını sağlayamadığım için özür dilerim, arkadaşlarım adına özür dilerim.”

Bizler bu Mecliste, bu halkın temsilcileri olarak ve halkımız adına rahmetli Orhan Doğan’dan özür dilemeliyiz. O çok sevdiği barışı getiremediğimiz için, akan kanı durduramadığımız için bu Meclisin özür borcunu tekrar hatırlatmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bütçe görüşmeleri sırasında biz AKP Hükûmetinin genel politikalarını, bakanlıkların özgün politikalarını ve bütçelerini uzun uzun burada tartıştık ve masaya yatırdık, takdiri halkımız belirleyecek. Ben bugün yapacağım konuşmayı temel 3 başlık üzerinde toparlamaya çalışacağım. Kürt sorunu ve demokratikleşme, dış politika ve ekonomi, sosyal politikalar, kadın ve ekoloji boyutuna bakmaya çalışacağım. Tabii ki zamanımız kısıtlı olduğu için, yaşanan bütün sorunların kök hücresi, “stem cell” konumunda olan Kürt sorunu ve demokratikleşmeye bakış açımızın diğer sorunlar açısından da çözüme olan katkısına inancımız nedeniyle Kürt sorunu ve demokratikleşmeyle ilgili düşüncelerimizi öncelikle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, 2012 yılının sonlarına geldiğimiz bugünlerde otuz yıldır süren iç savaş on binlerce can almış, binlerce köy insansızlaştırılmış, binlerce faili meçhule yol açmış, çevre ve doğa tahribatı ile tam bir ekolojik yıkıma neden olmuş, milyonlarca kişi yerinden yurdundan edilmiş ve onarılmaz yaralar toplumsal hafızaya kazınmıştır. Belirtmek gerekir ki bu kanın bir gün bile akmasına artık halkımızın tahammülü kalmamıştır.

BAŞKAN – Sayın Baluken, bir dakikanızı rica edeceğim.

Arkadaşlar, lütfen yerlerinizde oturmuş olarak sayın hatibi dinleyelim, lütfen…

Buyurun efendim.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Kürt sorununa ilişkin gerçekleri ortaya koymak için Kürt sorununun kaynağına inmekte fayda vardır çünkü bugünün gerçekliğinde Kürtler, Kürt sorununun kaynağını tartışmak yerine nasıl bir çözüm, nasıl bir proje, nasıl bir sistem konusunu tartışmaktayken Mecliste grubu bulunan siyasi partiler, AKP, CHP ve MHP ise Kürt sorununun nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyor ya da Kürt sorununu yok sayarak farklı adlandırmalar ve nitelemeler ile çözümsüzlüğü her geçen gün daha fazla derinleştiriyor.

Bakın, şimdi tarihten birkaç örnekle Kürt sorununun kaynağına değinerek zihinleri biraz berrak hâle getirmeye çalışacağım. Dünya savaşı sonrası işgale karşı ortaya konulan Kurtuluş Savaşı’ndan önce çok önemli kongrelerle ortak bir cephe yaratıldığını bilmeyenimiz yoktur. Bu kongrelerin en önemlilerinden olan Erzurum Kongresi’nin sonuç bildirgesinin 1’inci maddesinde Türklerin ve Kürtlerin saadette ve felakette ortak oldukları tespit edildikten sonra “Gelecek hakkındaki hedefleri aynıdır.” ilkesi benimsendi. 6’ncı maddesinde, özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgede oturanların hakkından söz edildi; maddede, Kürtlerin tarihî, dinî, ırki haklarına saygı gösterilmesinin gereği vurgulandı. Aynı amaç ve beklentiler Sivas Kongresi’nde de tekrarlandı. Sivas Kongresi’nin sonuç bildirisinin 1’inci maddesinde Kürtler için “Sosyal ve siyasal farkları ile bölgesel kurallarına saygılı, öz kardeştirler.” denildi.

Yine imzalanan Amasya protokolleri 1921 Anayasası’nın özüne damgasını vuracak şekilde cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal belgesi niteliğindeydi. Bunlardan 20-22 Ekim 1919 tarihli protokolde, vatan “Türk ve Kürtlerin oturdukları topraklar.” şeklinde ortak vatan olarak açıklanmıştır. Ayrıca, devamla, Kürtlerin etnik ve sosyal haklar bakımından da destekleneceği özellikle vurgulanmıştır. 22 Ekim 1919 tarihli 2’nci Protokol’ün 1’inci maddesinde Osmanlı Devleti’nin -ki, bu, 1921 Anayasası’yla “Türkiye Devleti” olacaktır- düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi içine aldığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı detaylı bir şekilde izah edilmişti. Sonra da Kürtlerin serbest, özgürce gelişmelerini sağlayacak şekilde sosyal ve geleneksel haklar yönünden imtiyazlara nail olmaları, desteklenecekleri güçlü bir şekilde vurgulanmıştı.

23 Nisan 1920’de toplanan Birinci Mecliste, Mustafa Kemal, Misakımillî sınırları için “Kardeş milletlerin millî sınırları. Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdır.” ifadelerini kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası sayılabilecek 1921 Anayasası’nın da aynı ruhu taşıyacağı 1 Mart 1921  Teşkilatı Esasiye görüşmeleri sırasında Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada ortaya çıktı. Mustafa Kemal, “Türkiye halkı” kavramına ilişkin olarak “Efendiler, Türkiye halkı, ırken ve dinen ve harsen birlik hâlinde birbirine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar ve yöresel koşullara saygı iç siyasetimizin esaslı noktalarındandır.” diyerek “Türkiye halkı” kavramına açıklık getirmiştir. Aradan geçen doksan yıla rağmen, bugün hâlâ çalışmalarını yürüten Anayasa Uzlaşma Komisyonunun, “vatandaşlık” tanımı üzerine girmiş olduğu çözümsüzlük süreci için, 1921 Anayasası’nın bu maddelerini ve Büyük Millet Meclisinde yapılan bu konuşmaların tutanaklarını incelemelerini tavsiye ediyoruz.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’nin bugün 1921 Anayasası’nın ruhuna ihtiyacı vardır. Çünkü, 1921 Anayasası’nda Parlamentoda yer alan her vekil, kendi kimliğiyle, Kürdistan, Lazistan vekili olarak kabul edilmekteydi. Milletvekillerinin üzerinden köken siyaseti yapılmayarak etnisiteye dayalı anlayış yok sayıldı. 1921 Anayasası 1924 maddeden oluşurken bu maddelerin 14’ü öz yönetim ve kimliklerin tanınmasını içermekteydi.

1921 Anayasası’ndan günümüze nakledilmesi gereken en önemli siyasi bilinç ise, Kürt milletvekillerinin hem Türkiye halkı içerisinde hem de Kürt coğrafyası içerisinde değerlendirilmesidir. Ne yazık ki, bu toplumsal gerçekliğe ve millî mücadelede siyasal kazanıma uygun olarak gelişen kanunlar, siyasi anlayışlar, yasal düzenlemeler, İttihat ve Terakki zihniyetinin yansıtıldığı 1924 Anayasası’nda tekçi, Türkçü yaklaşımların hâkim olmasıyla beraber, günümüze kadar süren demokrasi ve Kürt sorununun da kaynağını teşkil etmiştir.

Değerli milletvekilleri, bire bir örneklerle Kürt sorununun kaynağını sizlere aktarmak istiyorum: Kürtler 1920-1921 sürecini her yönüyle yaşamış bir halk olarak, aradan bir yıl gibi kısa bir süre geçmesine rağmen, cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından yok sayılmak ve köleleştirilmek istenmiştir. Mahmut Esat Bozkurt ve İsmet İnönü’nün kurucu misyonunu bilmeyen yoktur. Sadece bu 2 tarihî şahsın cümleleri bile Kürt sorununun nereden başladığını ortaya koymaktadır. Mahmut Esat Bozkurt, 1921 Anayasası’ndan kısa bir süre sonra “Türk, bu milletin yegâne efendisi ve sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler…” Yine aynı şekilde, CHP tarafından kendisine “Millî Şef” unvanı verilen İsmet İnönü ise “Vazifemiz Türk vatanı içerisinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelik her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” ifadelerini kullanmıştır. Aslında kullanılan bu ifadeler madalyonun bir diğer yüzünde Kürt sorununun kaynağını ve buna bağlı olarak yaşanan katliamların kaynağını açıkça ortaya koymaktadır.

Türkçenin diğer dil topluluklarına zorla empoze edilmesinin zirvesini ise 1928’de başlayan “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları oluşturmuştur. Bu kampanyaların akabinde, 1921 Anayasası’nın tanımladığı Kürt coğrafyası bölgesinde Kürtlerin inkârı, asimilasyona tabi tutulması süreci başlatılmıştır. Şark Islahat Planı’nın 14’üncü maddesi bile bugünkü taleplerin kökenlerinin tarihte aranması gerektiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Şark Islahat Planı’nın 14’üncü maddesinde, çarşı, pazar, umuma açık yer ve kamu kurumlarında Kürtçe konuşmak yasaklanmış, Kürtler ise Kürtlüğe yenilmek üzere Türkler olarak tanımlanmıştır Kürtçe dillendirilecek her kelimeye 5 kuruş para cezası öngörülmüştür.

Bir anekdotla dönemi özetlemeye çalışalım. Hoca, Diyarbakır merkezde Kürtçe konuştuğu için reisin önüne çıkarılır. Reis “Çarşıda Kürtçe konuşmuşsun; her kelime için 5 kuruş para cezası vereceksin.” der. Hoca, itiraz etmeden cebindeki paraları masaya bırakarak “Al sana para.” der. Memur paranın üstünü vermeye çalışırken Hoca ekler “Para sizde kalsın, ben Türkçe bilmiyorum; akşama kadar Kürtçe konuşacağım, senin zaptiye efendin de benimle gelsin, akşam onunla sana geliriz. Ne kadar cezam varsa alırsın ve üstünü verirsin, ben de eve giderim.”

Bu dönemde devam eden bu tarz uygulamalar Kürt sorununu derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramamıştır ki bu gerçekliği günümüzde yaşadıklarımızla da çok iyi bir şekilde anlayabiliriz.

Yine, aynı dönemde Şeyh Said direnişinde binlerce insan katledilmiştir, 15 bin kişi yerinden, yurdundan edilmiştir. Ağrı direnişinde yüzlerce insan vahşi yöntemlerle katledilmiştir. Dersim direnişinde de aynı şekilde bu gelenek devam ettirilmiştir.

Kürt liderleri, din âlimleri, şeyhler, seyitler, bugün herkesin bir mahkeme olarak kabul etmediği istiklal mahkemelerinde idam edilmişlerdir. Şeyh Said’i idam eden mahkeme başkanı, Şeyh Said ve arkadaşlarının din adı altında Kürtlük davasıyla isyan ettiklerini, bunun karşılığında da idam cezası verdiklerini belirterek Kürtlerin hak taleplerinin cezasının tarihî kökenini ortaya koymuştur.

Hepsinden ayrı olarak bir genosit olarak kabul edilen Dersim katliamına değinmeden cumhuriyetin Kürt politikasını anlamak mümkün değildir. Dersim katliamında Seyid Rıza’nın yaşı küçültülerek, oğlunun ise yaşı büyütülerek idam edilirken Hitler’in Yahudi katliamındaki hukuk cambazlığını aratmayacak bir tarihî utanca imza atılmıştır.

Daha fazla mermi harcamamak için süngülerle yapılan katliam, katliamcıların gözüyle “Mağaralarda fareler gibi zehirledik.” tanımlamaları, zorla ailelerinden alınan Dersim’in kayıp kızları ve katilinin bile uzun bir zaman sonra anı kitabına yazamayacağı katliam manzaraları Kürt sorunun kaynağına ilişkin en acı gerçekliği ortaya koymaktadır. Yıllarca reddedilen bu katliam resmî ideolojinin tarihî yalanlarıyla maskelenerek halkımıza anlatıldı. Fakat, aradan geçen uzun bir süreden sonra, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının Dersim 1938’in bir katliam olduğunu ve özür dilenmesi gerektiğini belirtmesi bir yalan tarihinin de sonunu getirmiştir. Her ne kadar bu özrün hiçbir gereği yerine getirilmeyip verilen sözler havada kalmışsa da gereğini takip etme zorunluluğu artık tarihe not düşülmüştür.

Bu konuda en büyük özeleştiri kurumu olması gereken ve tarihiyle yüzleşmesi gereken CHP’nin durumuna da bir iki cümleyle değinmek istiyorum.

CHP’li bir milletvekilinin iadeiitibar istemesi bir vahamet, CHP’nin katliamdan sorumlu parti olarak iadeiitibarı kabul etmemesi de ayrı bir vahamet olarak ortada durmaktadır. Açıkça ifade etmek gerekiyor, Dersim halkının, Seyit Rıza’nın ve torunlarının bir iadeiitibara ihtiyaçları yoktur çünkü onlar o gün olduğu gibi bugün de zulme karşı direniyorlar. İadeiitibar olmasa da itibara ihtiyacı olan CHP ve teklifi reddeden tarihten ve toplumsal gerçeklikten yoksun olan Parlamento grubudur.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Bunu takdir etmek size düşmez.

İDRİS BALUKEN (Devamla) - Değerli milletvekilleri, çözülmeyen sorun, yüzleşilmeyen zulüm tarihî son kırk yılda da kanayan yara olarak devam etmiştir. Otuz yıldır çatışmalı bir sürece evrilen bu ortam Kürt sorununun bir nedeni değil bir sonucudur. Ne yazık ki, Kürt sorununu derinleştirecek uygulamalar hâlâ devam etmektedir. “Kürt sorunu neden hâlâ var?” diyenlere birkaç yaşanmış gerçeği hatırlatmak bile yeterlidir kanaatindeyim.

Gündemde olması hasebiyle, 1980’lerde Diyarbakır 5 no.lu Cezaevinde yaşananlara insani bir pencereden bakmaya hepinizi davet ediyorum.

Kürt halkının evlatlarına insan dışkısı yedirilmesi, yemeklerine fare parçalarının doğranması, lağım suları içerisindeki hücrelerde yapılan binbir çeşit işkence yöntemi, her gün Türk olduklarının kendilerine tekrar ettirilmesi yaşanan vahşetin sadece küçük bir kesitidir.

Mecliste grubu olan partimizin Eş Genel Başkanı, 1980 darbesi sonucu gönderildiği cezaevinde, altı ay boyunca her gün işkence ve dayak altında bir köpek kulübesinde tutulmuştur. Sayın Eş Başkanın ifadeleri şu şekildedir: “Size sadece şu kadarını anlatayım: Cezaevi Müdürü Esat Oktay Yıldıran vardı. Bir gün, bizim kadınlar koğuşuna girdi, herkes ayağa kalktı, ben kalkmadım. Sırf içeri girdiğinde ayağa kalkmadım diye, sırf bu gerekçeyle beni köpeği Co’nun kulübesine tıktırdı. Köpeğinin bile kalmak istemediği pislik içinde küçücük bir kulübeydi bu. Bir gün değil, iki gün değil, bir ay değil, iki ay değil, tam altı ay orada kaldım. Nefes almanın bile zor oluğu o kulübede bana her gün dayak attılar, her gün işkence yaptılar.” Yaşanılan vahşeti herhâlde bu sözlerin dışında tanımlamaya gerek yoktur.

Değerli milletvekilleri, 90’lı yıllardan bu yana ise 20 bine yakın faili meçhul; boşaltılan, yakılan binlerce köy; yerinden, yurdundan edilen 4 milyon insan, toprağa verdiğimiz 50 bin genç yaşanan travmaları daha fazla artırmıştır.

Bugün, Hükûmetiniz tarafından hazırlanan entegre projeler kapsamında, hâlâ süren siyasi soykırım operasyonları kapsamında 10 bin BDP’li siyasetçi cezaevinde rehine olarak tutulmakta, Kürt meselesine ilişkin konuşan herkese hukuki takibatlar yapılmaktadır. Üç yıldır arkadaşlarımızın ana dilde savunma taleplerinin bile savunma hakkının gasbına yol açacak şekilde dikkate alınmaması ayrı bir utanç sayfası olarak tarihe geçmiştir. Tüm bu uygulamalarla demokratik siyasetin önü kesilmeye çalışılmaktadır. Ayrıntısına çok fazla girmeyeceğim ama yüzde 10 seçim barajına ilişkin Diyarbakır seçim sonuçlarını incelemek ve hazine yardımları konusunda yapılan transferleri ortaya koymak bile demokratik siyasetin önünün kapatılmasına güzel örnek olacak kanaatindeyim. Diyarbakır’da tüm engellemelere rağmen partimizin bağımsız adayları 430 bin oy alırken AKP 230 bin oy almıştır. Yani partimiz her türlü dezavantaja rağmen bağımsız girdiği seçimde AKP’den neredeyse 2 kat daha fazla oy almıştır. Biri, YSK tarafından atanmış olmak üzere, şu anda, bu Parlamento çatısı altında Diyarbakır’dan AKP’nin 6, BDP’nin 5 milletvekilinin olmasının takdirini hepinizin vicdanına bırakıyorum. BDP’ye “Siyaset yapsın.” diyenler yüzde 10 seçim barajı aracılığıyla BDP’nin önünün nasıl kesilmek istendiğine en iyi tanıklık edenlerdir.

Ayrıca, 2008-2011 döneminde AKP’ye verilen devlet yardımı eski parayla 396 trilyon 187 milyar lira, CHP’ye verilen Hazine yardımı 177 trilyon 531 milyar lira, MHP’ye verilen yardım 121 trilyon 303 milyar liradır. Bunlar, bizim vergilerimizle, BDP seçmeninin ve tabanının vergileriyle de toplanmış paraların hukuksuz bir şekilde dağıtılmasının tablosudur. Sadece partimiz değil, Parlamentoda grubu bulunmayan diğer siyasi partilerin tamamı bu Hazine yardımlarından tek bir kuruş almamışlardır.

Değerli milletvekilleri, bu uygulamalar her şeyden önce kul hakkının gasbıdır ve biz, bu hakkımızı hiçbirinize helal etmiyoruz. Ayrıca, sormak gerekiyor, bu uygulamalar demokratik siyasetin önünü kesmiyor mu?

Özetlemeye çalıştığım bu tabloda sorunun, iktidar hırsı için kardeş katlini bile reva gören bir zihniyetin bugün geçerli olması, bugün de kardeş hukukunu tanımamasından kaynaklandığını tespit etmek gerekir. Aynı evde bile kardeşler arasındaki bu denli ayrımcılık uygulamaları, sorunları kaçınılmaz olarak gündelik hayata sokar. Sözcüklerimi seçerek kullandığımı belirtmek isterim.

Yaşanan kardeş savaşına dair sadece bir tek örneği sizlerle paylaşmak istiyorum. Dün basına yansıdığı şekliyle de 23’üncü Dönem AKP Hakkâri Milletvekili Abdulmuttalip Özbek’in de paylaşmış olduğu bu örneği hepinizin vicdanlarında paylaşmak istiyorum.

Bu çatışmalı süreç acıları o kadar iç içe geçirmiştir ki Meyaset Ana’nın yaşadıkları bu durumu anlatmaya yeterlidir. Meyaset Ana bir oğlu gerillada, bir oğlu da askerde olan anadır. Askerde olan oğlu gerilla kardeşini bulabilmek için her gün operasyonlara katılıyor, Meyaset Ana ise her gün dağdaki oğlunun mu yoksa askerdekinin mi ölüm haberini alacağım diye tarifsiz bir korku içerisindedir.

Bu ananın yaşadıklarına Türkiye gerçekliği, nedenine Kürt sorununun çözümsüzlüğü, tarifsiz duygulara da Kürt sorununun sonucu diyoruz arkadaşlar.

Diğer taraftan, sorunun bir parçası da “kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmama” ilkesini benimsememektir. Bakın, dün, Başbakanın basına yansıyan demecinde “’Bismillah’ dediğim için yargılandım.” cümlesindeki yargılamanın mantığı ile bugün sivil cuma namazlarına yapılan saldırılar, imamların ceza evlerine atılması, cenazelerine yapılan saldırılar arasında tek bir fark vardır: Dünün mağdurları bugünün zalimleri konumuna gelmiştir. (BDP sıralarından alkışlar)

Yüz yıl önce Kürtlerin inkârıyla başlayan Kürt sorunu hâlâ devam etmektedir. Bu bakımdan, Kürt sorununun çözümüne yönelik değişen iktidarların kendi kimlikleri bile sorunun çözümünde Türkçülüklerinin ötesine geçememektedir. Bu noktada Kürtler, iktidarı ele alan AKP’ye yönelik ciddi bir umut beslemekteydi. Çünkü, AKP’nin İslam kimliğini Türklükten önce tutarak bu sorunu çözeceğine yönelik bir inancın tezahürüydü bu. AKP’nin Hazreti Ömer adaletinde, Hazreti Ali cesaretinde davranacağına olan inançtı bu. Hucurat Suresi’ndeki: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi milletler ve kabileler kıldık ki birbirinizi tanıyasınız” ruhuna olan, saygısına olan inançtı. Ancak, yine Kürtler, Başbakanın 1991 yılında Refah Partisi döneminde yazdığı Kürt Sorunu Raporu’nda ise tespit etmiş olduğu şu durumlara inandılar: “Sorunun adı, Kürt Sorunu’dur. Doğu ve Güneydoğu bölgesi dediğimiz bölge, tarihî gerçeklik içerisinde Kürdistan coğrafyasıdır. Kürtçe yasağı çağ dışı bir yasaktır. Yerel parlamentoların oluşturulması ve merkezî devletin küçülmesi gerekir. Kürtçe üzerindeki tüm yasakların kaldırılması gerekir.” içerikli rapor Kürtler için bir umut kaynağı olmuştu.

Yine, Sayın Arınç’ın 2011 bütçe kapanış konuşmasındaki “’Ben Kürt’üm’ diyen bir insanın bu ülkede hepimiz kadar, en az hepimiz kadar hayat hakkı, bilgi, eğitim, dil, kültür, kimlik hakkı, ne varsa vereceğiz. Bunları kendi cebimizden vermeyeceğiz.” cümleleri, yine duyulan inancın bir tezahürüydü. Ancak, inanç temelinde yapılan vicdan-cesaret terazisi maalesef Kürt sorunun çözümünde AKP tarafından işletilmedi. Süreç içerisinde AKP de, Başbakan da vicdan ve cesaret terazisinde sınıfta kaldılar; hak, adalet, eşitlik yerine Türkçülüğü tercih ettiler. 2006’da Diyarbakır’da “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yapın.” demek suretiyle vicdanını kaybeden Başbakan, Habur’da Kürtlerin çocuklarına ilk defa canlı olarak kavuşmasındaki sevincinde ise vicdanı yerine cesaretine yenik düşmüştür. Geçen sürede, 1991 raporundaki reformların hayata geçirilmesi yerine vicdanına yenik düşmüş, cesaretinin terazisi bozulmuş ve “Kürt sorunu yoktur.” noktasına gelmiş bir Başbakan ve AKP pratiğiyle karşı karşıya kaldık.

Değerli milletvekilleri, yüz yıldan bu yana örneklediğimiz Kürt sorununun varlığında umarız ki zihinler biraz berraklaşmıştır. Bugün Kürt sorunu vardır ve Kürtler, AKP’nin yurt dışında yaşayan Türklere talep ettiği ve aslında onlarda bulunan hakkın 1 gram bile fazlasını istememektedir. Bakın, buradaki tüm siyasi partiler, Çin’deki Uygur Türklerinin sahip olduğu özerkliği Kürtler talep edince Kürtlere bölücü damgası yapıştırmaktadır. Balkanlarda Türklerin ana dil hakkını Türkiye’de Kürtler isteyince Kürtler hain olmaktadır. Güney Kürdistan’da 300 bin Türkmen’in sahip olduğu haklar bile bu ülkedeki Kürtlere çok görülmektedir.

Kürtlerin talep ettiği haklara dünyadan örnekler verirsek meseleyi daha iyi anlatmış oluruz. Örneğin bölgesel yönetim talebine 4 kıtadan kısaca örnekler vermek istiyorum.

Hindistan 28 eyalet, 7 birlik bölgesinden oluşan bir yapıya sahiptir; bu ülkede 850 farklı dil, 27 ayrı resmî dil vardır. Belçika’da her bölgenin kendi dili kullanılırken, 3 ortak dilli bir anlayış hâkimdir. İspanya’da, Almanya’da, Birleşik Krallık’ta, pek çok Avrupa ülkesinde de durum aynıdır. Yine Güney Afrika da 9 ayrı özerk bölgeden oluşmakta, 3 ayrı dil ve 3 ayrı başkent kullanılmaktadır. Irak’ta 18 ayrı eyalet ve 3 ayrı dil kullanılmaktadır. Ukrayna’da Özerk Kırım Cumhuriyeti bulunmakta, Ukraynaca, Rusça ve Tatarca resmî diller olarak kullanılmaktadır.

Bu iki ayrı kategoriden hareketle, bugün sizin ortaya koyduğunuz siyasi anlayış Çin’deki, Balkanlardaki, Güney Kürdistan’daki Türklere dayatılırsa, bu Parlamento ortaya çıkacak bu durumu kabullenmeyecektir yani Çin’de Uygur Türklerinin bağımsızlıklarını isterken Uygurların özerk yönetimi elinden alınırsa; “Balkanlarda tek dil vardır, o da Yunancadır.” denirse; Türkçe isimler yasaklanırsa; yer adları, köy adları Yunanca ile değiştirilirse; “Bulgaristan Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Bulgardır.” denirse bu Parlamento buraya gelip asimilasyon ve insanlık suçu nutukları atmayacak mıdır?

Peki, şimdi, sormak gerekir: Balkanlardan Çin ve Güney Kürdistan’a kadar senaryoda kullandığımız bu inkârcı politikalar asimilasyon ve insanlık suçu oluyor da bugün Türkiye’de Kürtlere dayatılan bu uygulamalar asimilasyon ve insanlık suçu olmuyor mu?

Buradan Başbakanın vicdan ve cesaret terazisine bir hadisi şerifle seslenmek istiyorum: “Kadı 3’tür.” demiştir Peygamber Efendimiz. “1’i cennetlik, 2’si cehennemliktir. Cennetlik olan hakkı bilip öyle hükmedendir. Hakkı bilip…”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Baluken, süreniz doldu. Sayın Canikli’ye verdiğim ek süreyi de paylaştırıyorum, 2 dakika ek süre veriyorum size.

Buyurun.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Tamamını alabilir miyiz?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan, verebilirsiniz.

BAŞKAN – Tamam, peki. O zaman beş dakika.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – “…hükmünde bile bile adaletsiz davranan cehennemliktir. Halka cahilane hükümde bulunan da cehennemliktir.” buyurmuşlardır.

Değerli milletvekilleri, Kürt sorununun ekonomik olarak gelmiş olduğu politik arka plana değinmek gerekir: Bugün işçi sınıfı artık Kürtleşmiştir. Kürtler iş gücü piyasasına savaştan kaçarak geldikleri üzere ucuz iş gücü olarak kullanılmaktadır. Detaylarına fazla giremeyeceğim.

Değerli milletvekilleri, Roboski’de çoğu çocuk 34 Kürt köylüsü F16’larla katliama uğratılmakta, ileri demokrat Başbakan bunu yapanlara teşekkür etmektedir. Roboski katliamının üzerinden bir yıl geçti. Katliamdan sorumlu Hava Kuvvetleri Komutanına üstün hizmet madalyası verildi, Genelkurmay Başkanına teşekkür edildi, Meclis Araştırma Komisyonu çalışmaları sonuçlandırılmadı, Roboskili ailelere ise her türlü baskı uygulandı. Tüm bunlar olurken duyarlı kamuoyunun şu soruları hâlâ cevapsız bir şekilde ortada duruyor: Roboski’de katliam emrini kim verdi? Katliamı ortaya koyan görüntüler neden kamuoyuna açıklanmıyor? Soruşturmanın zamana yayılması ve sonuç çıkmaması talimatını kim verdi? İstihbarat nereden geldi? Bombardımanla ilgili sorumluların ifadeleri neden hâlâ alınmadı? Kamuoyu bu soruların cevaplarını beklerken Roboskili anneler ise katledilen çocuklarının fotoğraflarını hâlâ yeni doğmuş bebek gibi kucaklarında taşımaya devam etmektedirler.

Değerli milletvekilleri, Kürt sorununda çözümsüzlük, Roboski ve diğer katliamların örtbas edilmeye çalışılması ve tüm bu baskıcı uygulamaların diğer yüzü ise demokratikleşmenin yetersiz olması ile bire bir ilişki içindedir. Demokratikleşmenin yetersiz olması sadece Kürtleri değil, Alevileri, muhalifleri, Müslümanları, gayrimüslimleri de mağdur etmektedir. Gayrimüslimler üzerinden uygulanan inkâr ve imha politikasının hâlâ sürdürüldüğünü ombudsman seçimlerinde gördük. Hrant Dink’in katline imza atan kişinin ilk ombudsman seçilmesi ne söylemek istediğimizi ortaya koyuyor. Aynı şekilde, Maraş, Çorum Sivas ve Gazi katliamlarının üstüne gitmeyen Hükûmet, Alevi evlerinin işaretlenmesinde ise Alevi aileleri cezalandırma yoluna gitmiştir. Cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınmasını bırakın, özensiz kurulan cümlelerde “ucube” olarak tarif edilmesi yaşanan travmaları katbekat artırmıştır.

Yine, AKP Hükûmeti döneminde, seçimlerde çokça istismar konusu yapılan başörtüsü sorununa bile yasal çözümler getiren düzenlemeler inanç özgürlüğü kapsamında yapılmamıştır.

Tüm bu zulüm politikaları, Kürt halkı, Alevi halkı, samimi dindarlar, gayrimüslimler, farklı inanç grupları, tüm muhalif kesimler için sorunları bugüne kadar getirmiştir.

Yakın dönemde cezaevlerinde ana dil önündeki engeller ve Sayın Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması için, sahip oldukları tek şeyi, kendi bedenlerini açlığa ve ölüme yatıran tutsakların barış talebi kadar kaygısız, çıkarsız, saf, onurlu bir barış mücadelesi olabilir mi? Bu kadar saygın bir barış mücadelesinin yöntemindeki taleplerin bile hâlâ yerine getirilmemiş olması hepinizi zan altında bırakacak bir savaş ısrarından başka bir şey değildir.

Biz BDP olarak Kürt sorunun demokrasi ve müzakereyi esas alır şekilde çözülmesini talep ediyoruz, bunun için her gün mücadele veriyor ve diyaloğun kanallarını açmaya çalışıyoruz. Polis gazı, copu, tehdidi demeden yaralanma ve ölüm pahasına halkımızla beraber savaşın durması çağrısını yapıyoruz. Bugün, Kürt sorununun çözümüne niyeti olanlar bilmelidir ki güvenlik politikaları ile sadece bu sorunun çözümsüzlüğü derinleşir, Kürt sorununu güvenlik eksenli politikalara hapsetme, ölümleri artırarak demokratik siyasetin, iktidarların ve ordunun tahakkümü altına girmesine neden olur. Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti bu noktada yeterince tecrübeyi kendinde barındırmaktadır.

Değerli milletvekilleri, zamanımız yeterli olmadığı için ben burada sözlerimi bitireceğim. Özellikle, açlık grevi eyleminin can kaybı yaşanmadan altmış sekizinci gününde müzakere ve diyalog yöntemiyle sonuçlanması ve orada işletilen müzakere süreçlerinin neleri ortaya çıkarabileceğiyle ilgili kamuoyunda oluşan algının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Açlık grevi eylemi sürecinde de görülmüştür ki müzakere ve diyalog süreci yıllardır kanayan bu yaranın tek çözüm yöntemidir.

Canlara sebep olmadan, kan akmadan, onurlu bir barışı getirecek tutumun bu olduğunu belirtiyor yeni yılın ve önümüzdeki yılların hepimize barış, kardeşlik ve eşitlik getirmesini temenni ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Baluken.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın konuşmacı konuşmasında “Cumhuriyet Halk Partisinin ve grubunun itibara ihtiyacı vardır.” diyerek grubumuza çok  ağır bir sataşmada bulunmuştur. 69’uncu maddeye göre söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Grup konuşması bitsin, acaba ondan sonra versem daha uygun olmaz mı?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Olur efendim.

BAŞKAN – Olur, peki.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan, aynı şekilde…

BAŞKAN – Evet, Sayın Aydın, size de yani söz talep edenlere…

Şimdi, konuşmayı bölmeyeyim, Sayın Buldan konuşmasını bitirsin, ondan sonra sataşmadan söz vereceğim.

Buyurun Sayın Buldan. (BDP sıralarından alkışlar)

Süreniz otuz dakika.

BDP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (Iğdır) -  Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, 2013 Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkında Barış ve Demokrasi Partisinin görüşlerini sunmak üzere grubum adına söz almış bulunmaktayım. Konuşmama başlamadan önce, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı, Hükûmetin yüzünü döndüğü politik rotanın bir izahatı olarak karşımızda durmaktadır. Bu tasarı, AKP Hükûmetinin ülke geleceği için planladıklarının en açık göstergesidir. Temsil konusunda yaşanan adaletsizlikler, şeffaflığa düşürülen gölge ve antidemokratik işleyiş ile meşruluğu tartışma konusu olan bu Parlamento, AKP sayesinde demokrasilerde yeri olamayan ilklere de tanık olmaktadır.

Her sene ısrarla üzerinde durduğumuz bütçe şeffaflığı sorunu, AKP döneminde gittikçe katmerleşmiştir. Darbelerin ürünü olan yasalar ile yönetilen bir ülkenin bütçesinin şeffaf olamayacağı aşikâr bir konudur ancak AKP Hükûmeti, bütçeyi daha fazla hesap verilmez bir duruma getirmiş, Türkiye Cumhuriyeti parlamenterlerinin tamamen denetimi dışına çıkarmıştır. Türkiye tarihinde ilk defa, Sayıştay raporları olmaksızın bütçe kanunu tasarısının görüşmeleri yapılmaktadır.

Bu noktada belirtmek gerekir ki Sayıştay raporları varken de durum pek farklı sayılmazdı; zira, savunma ve güvenlik amaçlı harcamaların özel bir uygulamaya tabi tutulması, aslan payı askerî harcamalara ayrılmış bir bütçeyi denetlenebilir kılmıyordu zaten. Halkın vergileriyle finanse edilen bu giderlerin bütçe kanununa ve mevzuatına uygunluğu, zaten hiçbir zaman için denetlenebilmiş de değildir. Bu noktada, devlet sırlarının deşifre edilmesi endişesi, temel dayanak olarak öne sürülmektedir. Ancak, Türkiye’de hangi bilgilerin devlet sırrı olabileceği ve hangi bilgilerin devlet sırları sayılamayacağı konusunda bir netlik sağlanmadığı için her türlü kirli iş ve her türlü sahtekârlık, devlet sırrı gerekçesiyle saklanabilmekte ve denetimi yapılamamaktadır. Şimdi bu denetim aleni bir şekilde tamamen engellendi çünkü bu bütçenin karakteri militaristtir ve demokratik referanslardan tamamen bağımsızdır. Belli ki Hükûmet, kirli hesaplar peşinde ve bu hesaplarını saklı tutma gereği duymaktadır. Sayıştay raporlarının önümüze gelmesinin bile engellendiği bir aşamaya gelmiş bulunmamızın hayırlara vesile olmayacağından şüphe dahi etmemekteyiz. Bu uygulamanın, AKP Hükûmeti tarafından daha da ileri boyutlara taşınacağına olan inancımız ise tamdır. Bu açıdan, önümüzdeki dönemlerde bütçe tasarısının hiç görüşülmeden kabul edilmesini de görmek hiç şaşırtıcı olmayacaktır; ne de olsa Hükûmet, bütçeyi, kendine özel bakkal defteri gibi kullanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; diğer taraftan bütçe planlaması adaletsiz, eşitsiz ve daha da önemlisi vicdansız bir şekilde yapılmıştır. Yoksuldan, çalışandan alıp zengine dağıtan bir bütçe tasarısıdır, 2013 Bütçe Tasarısı. Çalışandan yüzde 80 oranında vergi toplayan Hükûmet, büyük sermaye gruplarından sadece yüzde 20 oranında vergi almaktadır. Toplumun dezavantajlı kesimleri her yasama yılında olduğu gibi bu 2013 Bütçe Tasarısı’nda da görmezden gelinmiştir.

Sosyal ve laik devlet anlayışı bu bütçe tasarısında tamamen terk edilmiştir. Askerî önlemlere ayrılan devasa kaynak ve Diyanet İşleri Başkanlığına bakanlıklara dahi tanınmayan düzeyde kaynak artışının yapılması, menzilin demokratik hedeflerden tamamen saptırıldığının göstergesidir. Sosyal bir hukuk devletinde, devletin tamamen ücretsiz vermesi gereken sağlık ve eğitim gibi hizmetler satın alınan hizmetler hâline getirilirken devletin hizmet sorumluluğunda bulunmayan din hizmetlerini, devletin yegâne görevi hâline getirmektesiniz. Bir daire başkanlığı nasıl olur da bir bakanlığın 4 katı bütçeye sahip olabilir? Hak, hukuk, vicdan bunun neresinde? Sağlık Bakanlığına ayrılan kaynağın 2 katı, Çevre Bakanlığına ayrılan kaynağın 3 katı, Kültür Bakanlına ve bilimsel çalışmalara ayrılan kaynağın tam 4 katı kaynak, Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılmıştır. Bu durum “dine hizmet olsun” diye temiz amaçlarla alınmış bir önlem asla değildir. Hükûmet, başından beri olduğu gibi din alanındaki istismarını sürdürmekte ve bu istismarı daha şiddetli bir şekilde kullanacağının sinyallerini vermektedir. “Silahla, zorbalıkla teslim alamadığımı din aracılığı ile teslim alırım.” hesabı yapılmaktadır. Yoksa, binlerce yıldır Müslüman olan insanların, on yıllık Hükûmetiniz döneminde dinlerini sizden öğrenecekleri yok elbette. İnsanlara namaz kıldırmak için neredeyse hane başına 1 imam atamanıza hiç gerek bulunmamaktadır. İnsanların açlık ile yaşamak zorunda kaldıkları, yoksullukla savaştıkları, işsizlik bunalımının altında tükendikleri bir ekonomik ortamda bu kadar büyük bir kaynağı Diyanet İşleri Başkanlığına ayırmanız, dini siyasetiniz uğrunda kullanarak bütün kirli icraatlarınıza rağmen kendinizi daha uzun süre iktidarda tutma çabasından başka hiçbir şey değildir.

İnsanların kutsal duygularını kullanan bu popülist dindar siyasetiyle kendini ayakta tutmaya çalışan Hükûmetin meşruluğu tartışılır bir durumdur. Havaya savurduğunuz bu paralar, olur olmaz her yere yapmayı planladığınız camiler sizi ne daha dindar gösterir ne de sizlere itibarlı mümin görüntüsü verir.

Zira, sizin bu halka karşı işlemediğiniz günah neredeyse kalmadı. Lakin, ülke içindeki askerî harcamaları aşan düzeyde savunmaya ayrılan pay, komşularımızı da bu günahlardan paydar edeceğinizi göstermektedir. Belli ki bölgesel düzeyde bir savaşın hazırlığı yapılmaktadır. Bu da hem kendi halkımız için hem Orta Doğu halkları için ve hem de bütün dünya halkları için büyük bir felaket demektir. Suriye’de alet olduğunuz kirli işlerden sonra başka savaşlarda rol üstlenirseniz -ki şu anda durum bunu gösteriyor- altına gireceğiniz vebal çok ağır olacaktır. Kendi ülkesinde on yıllardır süren amansız savaşı dindirememiş, halkına büyük kayıplar yaşatan bir devletin komşusuna da dünyaya da felaketten başka verebileceği bir şey olamaz.

Sayın Dışişleri Bakanı “Biz tarihin takipçisi değil, akışını belirleyenler olacağız.” diyor. Emperyalist devletlerden icazet alan, ülkesinin her karış toprağını onlara peşkeş çeken, onların her türlü tezgâhında rol alan, ülkesini bu güçlerin üssü hâline getiren bir devlet, bırakın tarihin akışına yön vermeyi, tarihin çöpe gönderdiği zavallı piyon devlet olarak anılmaktan başka bir itibar göremeyecektir.

Bundan bir buçuk asır önce Marx şöyle demişti: “Zamanımızın iki yüzlü politikasının hiçbir dogması, barış istersen savaşa hazır ol dogması kadar büyük zararlara yol açmamıştır. Büyük bir yalanı içeren bu büyük gerçek bütün Avrupa’yı silahlanmaya çağıran bir savaş ilanıdır.” Büyük harp hazırlıkları içerisinde yerini alan Sayın Başbakan “Harp olmadan sulh olmaz.” diyerek aynı şiarla zamanın Avrupa’sına götürülen felaketi Orta Doğu’ya yaşatmak gayesindedir. Umarız ki tarihe böyle kanlı bir akış yönü tayin etme hevesinden dönmeyi geç olmadan becerebilir bu Hükûmet.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçen yıl bütçe görüşmelerinde dile getirdiğimiz haksızlıklar, hukuksuzluklar ve olması gerekenlere karşın söz alan Hükûmet sözcüsü bu kürsüden bazı taahhütlerde bulunmuştu. Sayın Arınç, Kürtlerin haklarının verileceğini, kimliklerinin tanınacağını, faili meçhullerden siyasi cinayetlere kadar hepsinin aydınlatılacağını bu kürsüden ilan etmişti. Aradan tam bir yıl geçti Sayın Arınç, bir yıl içerisinde bu taahhütlerinizden hiç olmazsa birini gerçekleştirmek adına ne yaptınız? Bir yıl hiç az bir süre değil biliyor musunuz? Bir hükûmet isterse bir yıla iyi ya da kötü o kadar çok icraat sığdırabiliyor ki... Lakin bizim payımıza düşen, Kürtlerin hakkına düşen yine katliam, yine kan, yine baskı ve zorbalık oldu. Sayın Arınç bu açıklamaları yapalı, haftasına varmadan Roboski’de 34 Kürt çocuğu Türk Hava Kuvvetleri tarafından paramparça edildi. Her zamanki gibi yargısız, sualsiz, nedensiz, öylesine işte… Öylesine bir şekilde katledildiler. Böyle diyor devlet. Bir yılda hak, hukuk adına tek bir şey yapamayan bu Hükûmet, diğer taraftan bir yıla çok şey sığdırdı. Kürt katliamı yaptı, öylesine. Binlerce Kürt’ü neden bulsun bulmasın tutukladı, öylesine. Yargısız infazlara aynen devam edildi, yüzlerce genç daha çatışmalarda can verdi, yüzlerce eve ateş düştü, 19 kişi faili meçhullerde, 35 kişi yargısız infazlarda ve onlarca kadın her yerde katledildiler, öylesine. 2012 yılı da otuz yıldır olduğu gibi her zamankinden daha fazla kan ve gözyaşı ile dolu geçti. Peki, neden? Otuz yıldır bu devlet ezberini bozmadı da o yüzden. Silahlardan başka çözüm arayıp inkârcı politikalarına bir nihayet etmedi de o yüzden. Zorbalık faaliyetlerine, hukuksuz uygulamalarına son vermedi de o yüzden. Barış için, demokrasi için bir tek adım dahi atmayıp her sözü her adımı ile barış umudunu bir kez daha tüketti de o yüzden. Her şeyi kutsal saydı da, bu ülkede insan canını, yaşam hakkını kutsal saymadı da o yüzden.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; insan Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakınca şunu düşünüyor: Bu devlet aklı, nasıl olur da bir defa olsun utanmasını bilmedi? Ermenilere, Süryanilere, Kürtlere, Rumlara, Alevilere, muhaliflere, gerçek aydınlarına; özcesi halkına karşı işlediği insanlık suçlarından bir kez olsun nasıl utanmadı? Doksan yıldır bu ülkeye utanmasını hiç bilmemiş adamlar utanılacak trajediler yaşattılar. Sayın Arınç, geçenlerde utanmış olmanın rahatsızlığından yakındı. Utanmasını bilmeli insan gerçekten lakin bir kadının kendisine bakmasından çok, bir kadının kullandığı kelimeden çok, neden olduğu ölümlerden, eziyetlerden, haksızlıklardan utanmalı insan. Hiçbir şey yapmadığınız için her gün solup giden hayatları seyretmekten utanmalı insan. Sorgusuz, sualsiz katledilmiş 34 gencin orta yerde bırakılmış hesabından utanmalı. Dört yüz haftayı geride bırakmasına rağmen, Galatasaray Lisesi önünde oturmaya devam etmekten başka, kayıp yakınlarının önüne hiçbir seçenek sunmayan devletin temsilcisi olmaktan utanmalı. Toplu mezar sahibi bir ülkeyi bunlardan habersizmiş gibi yöneten bir hükûmetin üyesi olmaktan utanmalı. Valisinin, amirinin, katilinin insafına terk ederek ölümüne sebebiyet verdiği Gülşah’tan ve onun gibi kolayca katledilen binlerce kadının yurtsuzluğundan, devletsizliğinden utanmalı. Hem de öyle bir utanmalı ki bu utancın altında ezilip kalmalı insan. Yüz kızarması hiçbir şey değildir utanmasını bilene.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; daha da vahim olan durum şudur ki: Başbakan bütün bu olup bitenler ile gurur duyduğunu açıklamaktadır. Bizim bu insan hakları tablomuz Sayın Başbakana pek çok gurur veriyormuş. Sayın Başbakan Irak’a demokrasi götüren ABD’ye pek hayran kalmış ki kendisini de Orta Doğu’ya insan haklarını getirecek örnek ülkenin başkanı sayıyor. Kendi ülkesinde bulunmasa da elbet bir ülkeden temin ederek Patriotlar eşliğinde götürür ihtiyacı olan ülkelere insanların haklarını. Keşke Sayın Başbakan da kendisine bu sözü söyleten o müthiş siyasi zekâsına ve insan hakkını bilen o muazzam akıl ve vicdana değil de bir nebze olsun utanma duygusuna sahip olabilseydi, utanmasını bilerek konuşmasını becerebilseydi. Bu ülkenin başına felaketler saran, insanlık vicdanını yitirmiş ve zulüm etmekten hiç utanmayan zalimlerin, basiretsizlerin yolunu kendisine yol bilmeseydi. Bir asırdır bu devletin medet umduğu boş cümlelere, yalan beyanlara bağlamasaydı umudunu.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir polis devletinde hukuk ne gezer, demokrasi ne gezer, hele insan haklarının işi dahi olmaz. Polisi, askeri, yargısının gücü ile kendisini padişah sanan bir başbakanın, toplum mühendisliği yaptığı bir ülkede insanların hakları ile onurlu bir yaşam sürmesi imkânsız hâle getirilmiştir. Bir ülkede alınan polisiye önlemler ne İsrail’e ne de başka hiçbir diktatörlüğe pabuç bırakmayacak türdendir.

Her cenaze töreninde, her defin işleminde mezarlıkların neredeyse bir ordu asker ya da polis tarafından kuşatıldığı kaç sömürgeci ülke, kaç diktatörlük rejimi tanımaktasınız? Kürtlerin Diyarbakır’da, bir defin işlemi için devletin polisiyle üç gün boyunca çatışma yaşamak zorunda kalması hangi hukuka, hangi dine, hangi insan hakları metnine sığar?

Ana dilini kullanma hakkını elde etmek için kaç demokratik ülkede insanlar bedenlerini ölüme yatırmak zorunda kalmaktadır. Ana dilinde fen bilgisi öğrenip, matematik işlemlerini yapmasının, ana dilinde okumasının ilelebet yasak buyurulduğu demokratik bir sistemi kim tarif edebilir bizlere?

Devlet partisinden olmadığı için onlarca belediye başkanının ve 10 binin üzerinde siyasetçinin tutuklandığı başka bir polis devleti daha var mı bu dünyada?

Tutuklu gazeteci sayısında dünyada 1’inci durumdadır Türkiye.

Hukuk ve yargının araçsallaştırıldığı adalet sistemi tamamen çökmüş durumdadır. Basın açıklamasına katılmak, bir gösteriye katılmak, slogan atan toplulukta bulunmak, limon bulundurmak, “Nevroz” şenliklerine katılmak 7 yıl ile 21 yıl arası; toplu oturma eylemi yapmak, Meclise yürümek 5 yıl ile 7 yıl; Roboski katliamını protesto etmek 16 yıl; polis tarafından vurulanı             -tek bir polisin bile yargılanmadığı- havaya ateş açmada öleni anmak 9 yıl; yasal bir partinin mitinglerine birden fazla kez katılmak 14 yıl; olayların çıktığı sokakta bulunmak 10 yıl; pankart taşımak 7 yıl 3 ay; slogan atmak 7 yıl 1 ay; sessizce oturmak 3 yıl; ıslık çalmak 1 yıl; “Savaş istemiyorum.” demek tam 6 yıl ceza demek Türk yargı sisteminde. Bunların hepsini bir araya getirdiğimiz zaman AKP Hükûmetinin kendi iktidarına karşı tehdit olarak algıladığı yurttaşları için istediği toplam ceza 40 milyon hapis günü. Bir de “güçler ayrılığı var” diye Başbakanın oynama sahası kendisine dar geliyormuş. Düşünün sayın üyeler, bir de geniş sahada oynasa Başbakan, bu ülkedeki çoluk çocuk, bütün Kürtler ve muhalifler demir parmaklıklar arkasından seyredeceklerdi dünyayı. Doğrusu, Adolf Hitler bugün yaşıyor olsaydı Sayın Başbakanın önünde şapka çıkarmak zorunda kalırdı.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; böylesi liderler iktidar koltuklarını edindikleri zaman padişahlık tahtına oturduklarını sanmaktadırlar. Parlamento çatısı altında “öteki” gördüğüne, rengini, dilini beğenmediğine haddini bildirme hırsına bürünmektedir. Zamanında Sayın Ecevit türbanını beğenmediği Sayın Merve Kavakçı için “Bu kadına haddini bildirmek gerekiyor.” demişti. Şimdi Sayın Erdoğan da Kürtlüğünü beğenmediği BDP parlamenterleri için “Yeri geldiğinde bu Parlamentoda herkese haddini bildiririz.” şeklinde tehditler savurmaktadır. Sormak isterim doğrusu: Şimdi iadeiitibar vermeyi düşündüğünüz bir kadına reva görülen linci siz hangi hadle, hangi zihniyetten aldığınız güç ile bizlere reva görmektesiniz? Siz ağzınızdan dökülen buyruğu 3 milyona yakın yurttaşın oyundan daha mı kıymetli sanmaktasınız? Bu ülkeye demokratikleşme yolunda en az 10 ters takla attıracak bir girişimi kendi faşizane duygularınızı tatmin etmek adına kullanma lüksünü kim verdi size? İçine girdiğiniz siyasi çıkmazları Kürtlere daha çok saldırarak aşabileceğinizi hangi tarihsel deneyimden esinlenerek ya da hangi diktatörden feyzalarak düşünmektesiniz? Hakkımızda verilen yüzlerce fezlekeyi söyleyecekseniz size şunu deriz: Biz o fezlekelerin hesabını veririz, ya siz? Siz bu hesabı verebilecek misiniz? Dokunulmazlıklarımızın kaldırılması için bizlere isnat edilen suçlardan gurur duyduğumuzu açık yüreklilikle söylemek isterim. (BDP  sıralarından alkışlar) Gerçek yurtseverlerin “terörist”, özgürlük ve hak arayışçılarının “bölücü”, demokratik örgütlenme mücadelesi yürütenlerin “illegal örgüt üyesi” ilan edildiği bir rejimde bu suçlamalar ile yargılanmak bize ancak gurur verir. Ne ahlaki ne de vicdani olarak en ufak bir rahatsızlığımız olmadığı gibi halkımızın önünde boynumuzu önümüze bükecek bir suçun sanığı durumunda olmamak haklı davamız yolunda bizleri dimdik ayakta tutmaktadır. Binlerce onurlu, dürüst, güzel insanın, çocuklarımızın, aydınlarımızın, ömrünü özgürlük mücadelesine adamış çınarlarımızın cezaevlerine kapatıldığı bir ülkede açıkçası cezaevi tehdidi de bizleri hiç mi hiç korkutmamaktadır. Sizin yaşattığınız vahşet yanında cezaevi bir tehdit olma özelliğini Kürtler için çok yıllar önce kaybetmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, çalmadık, çırpmadık, kimsenin hakkına, vebaline girmedik. Bu dünyada da öteki dünyada da verilmeyecek hesabımız yoktur. Fezlekelerde yer aldığı üzere örgüt propagandası yapmak, toplantı ve yürüyüş yapmak, “sayın” ifadesini kullanmak gibi fiillerden dolayı kaldırılacaksa dokunulmazlıklarımız buyurun kaldırın. Bizler, bize dokunmayan yılana hiçbir zaman alkış tutmadık. Zulme karşı susanın da bir o kadar zalim olduğuna inandık. Dolayısıyla bizler, hak arama, demokratik, barışçıl siyaset yapma, bu devletin işlediği insanlık suçlarının hesabını sorma ve ille de aydınlık bir gelecek için barış mücadelesi yürütme suçlarını bilerek ve çok isteyerek işledik ve halkımız da bizleri bu suçları işlediğimiz için, devletin bin yıllık oyunlarına, usulsüzlüklerine ve baskılarına rağmen dişi ile tırnağı ile seçti ve bizlere bu Parlamentonun yolunu açtı. O nedenle biz bu suçlarımızla halkımızın önüne gururla çıkar, hesabımızı veririz. Ya siz Sayın Başbakan? Başta kendiniz ve bakanlarınız olmak üzere hakkınızdaki suçlar ile kendi seçmeninizin huzuruna çıkın, gurur duyacaklar mı sizinle? Sadece siz ve 3 bakanınız Sayın Veysel Eroğlu, İdris Naim Şahin ve Ömer Dinçer hakkındaki fezlekelere bir bakın deriz: Nitelikli zimmet, sahte belge düzenlemek, kara paranın aklanması, ihaleye fesat karıştırma, kalpazanlık, görevi kötüye kullanmak ve daha bir sürü yüz kızartıcı suç. Önden buyurun Sayın Başbakan!

Hep, “milletin rızası” diyorsunuz ya; buyurun, fezlekelerimizi alıp çıkalım halkın karşısına; bakalım sizin bu suçlarınızla gurur duyacak, bu suçlarınıza rıza gösterecek kaç seçmen bulabileceksiniz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, doksan yıldır padişahlık sisteminden cumhuriyet sistemine geçti ama doksan yıldır hâlâ demokrasi sistemine geçemedi. Neredeyse bir asırdır kıyasıya bedeller ödeyerek demokrasi mücadelesi veriyor bu ülke. Yazık değil mi? Özellikle son dönemlerde ağır bir şekilde hissediyoruz ki, Başbakan, padişahlık sistemine geri dönmek istemektedir; herkesin kendisine biat ettiği tek adam olmayı arzulamaktadır. Doksan yıl sonra en başa dönme çabası, Hükûmetin yürüttüğü siyasetin demokrasi mücadelesinden ne kadar uzaklaştığını ve ne kadar geri bir düzeyde durduğunu göstermektedir. Söylemler ve icralar, hepsi bu zihniyetin birer iz düşümüdür.

“Diyarbakır cezaevi dağa çıkışların nedenidir.” diyor Sayın Arınç. Yıl 2012, gençlerimiz hala dağa çıkıyor ve otuz yıllık savaşa rağmen dağ kadrosu hiç eksilmedi. Sizin döneminizde de bu çıkışları devam ettiren nedenler hâlâ geçerli. O nedenle “Bizi bölecekler, bölücülerden hesap soracağız.” gibi doksan yıllık palavraları telkin ederek, bu halka, bu ülkeye daha fazla zaman kaybettirmeyin. Karanlık cinayetlerde ihmali olanlara tahsis ettiğiniz makam, katliam sorumlularına taktığınız madalya, Hükûmetin çözüm gücü beklentisini tüketmiştir. Devam eden silahlı ve siyasi operasyonlar, ölüme varan zorbalıklar kardeşlik olgusunu bile sorgulanır düzeye taşımış, barış ümidini dinamitlemiştir. Açlık grevlerine karşın taahhüt ettikleriniz konusunda hâlâ adım atmış değilsiniz. Kültürel ve siyasi hiçbir talebimiz Hükûmet kanadından karşılık bulmamıştır. Kendi ana dilimizi dalga geçer gibi seçmeli olarak önümüze koyduğunuz için, sokaklarda ensemize silah dayayıp bizleri kurşunlamadığınız için, eskisi kadar çok Kürt’ü kayıplarda yok etmediğiniz için size minnettar olmamızı beklemeyin lütfen.

Bu devletin işlediği suçlar, hangi dönemde işlenirse işlensin, aydınlatılmak zorundadır ve bu sorumluluk sizin Hükûmetinize aittir. Çünkü bizler bunu biliyor ve görüyoruz; bir hükümet aydınlatamadığı her cinayeti, her insanlık suçunu kendisi de işliyor.

Doksan yıllık cumhuriyet tarihindeki sayısız Kürt katliamına en sonuncusunu AKP Hükûmeti ekledi. Roboski, Kürt tarihindeki hiçbir katliamdan daha masum, daha hafif, daha acımasız değildir. “Biz faili meçhul cinayet işlemedik.” diyen Hükûmetin faili meçhule göndermek istediği toplu bir katliamdır Roboski.

Sorumlular ortaya çıkarılıp cezalandırılmadığı sürece Kürtler için kapanmayacak bir yaradır Roboski ve biz biliyoruz ki bu, devletin bizde açtığı ne ilk yaradır ne de son olanı. Roboski katliamı ve bütün Kürt cinayetlerinin failleri bize hesap vermeden ne bu yara kapanır ne davamız biter ne barış olur ne kardeşlik ne de bu ülkede geçirebileceğimiz bir tek günahsız gün.

O nedenle her şey zaten ortada sayın Hükûmet. Her zaman söylediğimiz gibi, biz doksan yıllık katilimizi tanıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti binlerce Kürt’ü kendi elleriyle kaçırdı, kaybetti, katletti. Tanığıyız, şahidiyiz, mağduruyuz. Başka bir ülkeyi yönetiyormuş gibi davranmak, bu suçları örtbas etmekten başka hiçbir anlam taşımamaktadır.

Buyurun, anlatın; nasıl bombaladınız, nasıl kaçırdınız, nasıl katlettiniz, nereye sakladınız? Failimiz devlettir, dolayısıyla cevabımız da devlettedir. Çabanız boşunadır; unutmayacağız, peşini bırakmayacağız. Bir hafta sonra Roboski katliamının yıl dönümü. Milyonlarca Kürt’ün söylediğini tekrarlamak istiyorum: Unutursak kalbimiz kurusun.

Zira neye mal olursa olsun, bu devlet geçmişi ile yüzleşip günahlarının hesabını verinceye kadar demokratik bir sistemde, kendi aidiyetlerimiz ve haklarımızla; onurlu, eşit bir yaşamı tesis edinceye kadar mücadele etmeye kararlıyız. Doksan yıllık cumhuriyet tarihi, bu kararlılığımızın tarihidir aynı zamanda. Hükûmete bir daha hatırlatmak isterim ve bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla, sevgiyle selamlarım. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Evet, buyurun Sayın Hamzaçebi, sataşmadan dolayı söz istemiştiniz.

Sataşmadan iki dakika söz veriyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

IV.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

3.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu kürsüye biraz önce konuşan Sayın Pervin Buldan’dan önce çıkan konuşmacı, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun itibarıyla ilgili saygısız bazı değerlendirmeler yaptı. Ben, o milletvekiline bu kürsüden öncelikle şunu söylemek isterim: Cumhuriyetin kurucu iradesiyle, cumhuriyetle problemi olanların başkaları nezdinde itibarı olabilir ama Cumhuriyet Halk Partisi nezdinde bunların itibarı yoktur, olmayan itibarın iadesi diye de bir konu Cumhuriyet Halk Partisinin gündeminde bulunmamaktadır. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, Barış ve Demokrasi Partisi adına burada konuşan o sayın konuşmacı gerçekten partisinin adına uygun olarak hareket etmiş olsaydı, gerçekten o parti barış ve demokrasinin partisi olsaydı siz terörle kucaklaşmazdınız. (CHP sıralarından alkışlar)

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Bravo! Bravo!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Barışın ve demokrasinin partisi olduğunu iddia edenler terörle arasına mesafe koyarlar, terörden beslenmezler. Terörle arasına mesafe koyamayanlar “barış” ve “demokrasi” kelimelerini ağzına alamayacak olanlardır. Siz, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisinde polemik yaparken, Ankara’da konforlu evlerinizde otururken yüreğiniz o, dağlara gönderdiğiniz, ölüme sevk ettiğiniz gençler için bile sızlamıyor.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Sallıyorsun, sallıyorsun…

Haftada 2 sefer gaz yiyorsun.

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Değerli milletvekilleri, amacı teröre itibar kazandırmak olanların demokrasi ve barış gibi bir amacı olamaz; bilginize sunuyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ederim Hamzaçebi.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan şahsımıza yönelik sataşmada bulunmuştur.

BAŞKAN –  Hayır, sizden evvel söz talebi var.

Buyurun Sayın Aydın, hangi konuda?

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Efendim, az önce her 2 konuşmacı da iktidarımızı ikiyüzlülükle suçladı, iktidarımıza meşruluk…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkanım, muhalefet yapıyoruz, övecek hâlimiz yok.

BAŞKAN –   Peki, iki dakika size de…

4.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve Iğdır Millet-vekili Pervin Buldan’ın Adalet ve Kalkınma Partisine sataşması nedeniyle konuşması

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlar, tabii kirli hesabı olanlar iktidarımızı kirli hesap yapmakla suçlayamaz; öncelikle onu ifade etmek istiyorum.

“El insaf!” diyorum. Evet, herkes, konuşmacının ifade ettiği gibi şapkasını önüne koysun. Vekilleri tutuklayan biz değil, tutukluları vekil yapmaya çalışan sizlersiniz. Yine, şartları tutmadan aday yapıp, sonra “YSK’nın vekili” diyenler sizlersiniz. Sizlere şöyle bir iki tavsiyem olacak:

Bakın, değerli arkadaşlar, öncelikle Kürtlerin temsilcisi gibi görünmekten vazgeçin. Artık, Kürtleri istismar etmeyin.  (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar; BDP sıralarından gürültüler)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ahmet, sandık var, sandık. Sandıktan kaçamazsınız.

AHMET AYDIN (Devamla) – Çünkü, Kürtler artık sizin gerçek yüzünüzü biliyor. Ölü canlar üzerinden hayat bulmuş gibi istismar siyaseti yapmayın. Asıl, Uludere’yle ilgili acılarımız üzerinden hayata tutunmaya çalışanlar utanmalı.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bir senedir susanlar utanmalı. Bir senedir susanlar utanmıyorsa...

AHMET AYDIN (Devamla) Uludere’yle alakalı olarak Sayın Başbakanımızın tavrı ortadayken, Hükûmetimizin tavrı ortadayken her seferinde bu hatayı kabul edip ve bu hatanın üzerine giderken siz bunu konuşamazsınız.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Burada çıkıp konuşabiliyorsunuz… 

BAŞKAN –  Lütfen, Sayın Kaplan… Siz istediğinizi söylediniz, oradan da ne söyleniyorsa dinleyeceksiniz; öyle şey yok.

AHMET AYDIN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, “ben Kürt’üm” denilemiyordu, bu dil bilinmeyen bir dildi, o bölge ihmal edilen bir bölgeydi. Bu sorunun çözümü için “millî birlik ve kardeşlik” dedikçe bu kardeşliğe kurşun sıkanlar ve kurşun sıkanlarla birlikte hareket edenler utanmalıdır. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

Şimdi siz, çok haksız ve mesnetsiz bir şekilde bu kürsüde her şeyi konuşabiliyorsanız, bu AK PARTİ’nin demokratikleşmede attığı adımlar sayesindedir ve sizlere rağmen bu adımlara devam etmeye çalışacağız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Babanızın hayrına mı konuşuyoruz!

BAŞKAN –  Sayın Tan… Sayın Tan, böyle bir usul yok.

AHMET AYDIN (Devamla) –  Demokratik siyasetten bahsediyorsunuz ancak terörle aranıza mesafe koyamıyorsanız, parti kapatmaları engelleyen düzenlemeyi bile boykot ediyorsanız, asıl ikiyüzlülük budur. Asıl, bunu yapanlar utanmalıdır diyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aydın.

Buyurun Sayın Baluken.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – CHP adına konuşan hatip şahsıma, partimize ve grubumuza sataşmada bulunmuştur.

BAŞKAN – Şimdi, arkadaşlar, bakınız, ben baştan söyledim. Siz konuştunuz, o size cevap verdi. Her cevap sataşma değildir. Burada yanlış bir usul uygulaması yaptırıyorsunuz. Siz olduğunuz için söylemiyorum. Baştan da bu endişemi söyledim. Müsaade ederseniz tutanakları getirtir, bakarım. Ondan sonra, sataşma varsa veririm.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Ama sataşma olunca…

BAŞKAN – Hayır.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, ortada açık bir sataşma var, olur mu öyle bir şey? Barış ve Demokrasi…

BAŞKAN – Hayır, bakınız, şu müzakereyi usulü çerçevesinde götürmeye çalışıyoruz. Zaten talebinizi de burada söylediniz. Getirteyim tutanağı ama şimdi, siz bir konuşma yapacaksınız. Ondan sonra “O bana sataştı, o bana sataştı…” Bu işin sonu gelmez.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Ama demin cevap hakkı verdiniz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Yok, şimdi değil. Tutanakları getirteyim, baktırayım, neyi kastetmiş; sizinle ilgili bir cevap mı vermiş, yoksa sataşmış mı; ondan sonra veririm.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, hem şahsıma yönelik bir sataşmada bulundu hem de isminde “barış ve demokrasi” olan partinin pratiğiyle ilgili sataşmada bulundu.

BAŞKAN – Müsaade edin, tutanağı getirteyim, bakayım var mıdır?

Evet, sayın milletvekilleri, tutanağı getirtip bakacağım. Usul budur zaten.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Tutanak gelince usul tartışması açalım.

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, ben de söz istiyorum.

BAŞKAN – Evet, tutanağı getirtelim, bu konuşmadan sonra size de söz vereceğim.

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kap-samındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (Devam)

BAŞKAN – Efendim, şimdi üçüncü söz hakkı Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Mersin Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Mehmet Şandır’a ait.

Buyurun Sayın Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz altmış dakika.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yaklaşık elli günden bu yana bir bütçe müzakeresinin sonuna geldik. Heyecansız, ruhsuz, anlamsız, Hükûmetin ve iktidar grubunun ilgi göstermediği, bir şekil şartının yerine getirilmesinden öte geçmeyen bir müzakere yaptık maalesef. Bugüne kadar yapılan  bütçe görüşmelerinin bana göre en verimsiz olanı maalesef bu bütçe görüşmeleri oldu. Hâlbuki bütçe müzakerelerinin, devlet yönetiminin, devlet yönetmenin ve siyasetin öğrenildiği, öğretildiği âdeta hızlandırılmış bir siyaset okulu gibi olması gerekirdi. Son on yılda her geçen yıl bütçe görüşmeleri maalesef bu özelliğinden sizlerin sayesinde uzaklaştırıldı. Öncelikle sözlerime bu konudaki üzüntülerimi ifade ederek başlamak istiyorum.

Yine de bu bütçe tasarısının hazırlanmasında emeği geçen, başta devlet bürokrasisi olmak üzere, katkı vermek için gayret gösteren milletvekili arkadaşlarıma ve Meclis personeline partim ve şahsım adına teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Her şeye rağmen bu bütçe tasarısının ülkemize ve milletimize hayırlar getirmesini baştan dileyerek sözlerime başlıyor ve sizleri şahsım ve grubum adına saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bütçe müzakereleri, aslında ülkenin gündemi üzerinde bir genel görüşmedir. Ayrıca, bütçe kanun tasarısının bizatihi kendisi ve bütçe üzerinde yapılan müzakerelerin tutanakları önemli ve değerli birer siyaset belgesidir. Burada birlikte tarihe not düşüyoruz. Her siyasi parti, ülke ve millet için gelecek öngörülerini, ülke için tehdit algılamalarını, tedbir ve yatırım önceliklerini bütçe müzakerelerinde ortaya koyarlar. Bu yönüyle bütçe görüşmeleri, siyasi partilerin misyon ve vizyon sahnesidir. Bu sahnenin seyircisi de millettir. Aslında burada birlikte yaptığımız müzakere bir anlamda dün, bugün, yarın tartışmasıdır. Geleceğimizi birlikte ve sesli düşünmekteyiz; müzakere, muhasebe ve muhakeme yapmaktayız. Bu sebeple, bütçe görüşmeleri, iktidar için icraatının hesabını verebileceği bir fırsat olarak değerlendirilmeli, muhalefet partileri için de millet adına iktidardan hesap soracağı bir görev ve kendi iktidar projesini takdim edeceği bir zemin olarak görülmelidir.

Her ne kadar Sayın Nurettin Canikli “Burada hiçbir öneriniz olmadı.” diyorsa da muhalefet partilerinin sayın konuşmacılarının tutanaklardan konuşmalarını okusunlar, orada çok sayıda öneri olduğunu görecekler. Biz bu konuda daha önceki bütçe müzakerelerinde böyle bir hazırlığı yaptık, haber verdik ama hiç ilgilenmediklerini de burada hatırlatmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak bütçe görüşmelerini her zaman bu anlam ve bu kapsamda görmekteyiz ve bunun gereğince davranmaktayız. Burada MHP’li milletvekili arkadaşlarımız çok önemli konuşmalar yaptılar, değerlendirmeye alırsanız çok sayıda ve değerli önermelerde de bulundular ancak Hükûmetten ve AKP Grubundan aynı duyarlı yaklaşımı gördüğümüzü söyleyebilmek mümkün değildir.

Her aralık ayında aynı nakarat: Rakamlara takla attırarak övünmeler, muhalefeti suçlamalar, ilgisizlik, tahammülsüzlük, sığ, vizyonu olmayan konuşmalar, Başbakana methiyeler ve geçmişi suçlamalar. Bütçe görüşmelerinin iktidar grubu açısından manzarası maalesef budur. Bana göre bu bütçe görüşmelerinde de siz, milletin zamanını ve umutlarını boşuna tükettiniz. Maalesef ne dünü doğru konuştuk ne bugünü doğru tartıştık ne de geleceğe dönük bir ufuk turu yapabildik. Ne yazık ki bütçe görüşmeleri, bir anayasal sorumluluk gereği ve bir şekil şartının yerine getirilmesi anlayışıyla yapıldı ve tamamlanmak üzere.

Değerli milletvekilleri, bütçe kanun tasarıları millete ait olan kaynakların nasıl kullanılacağını, hangi önceliklere ve politikalara göre dağıtılacağını anlatan ve bir bütünlük içinde belirleyen hukuki belgelerdir. Bütçe görüşmelerinde toplum kendi kaynaklarının nasıl kullanıldığını, nasıl kullanılacağını öğrenir ve bir önceki yılın uygulamalarını denetlemek imkânına sahip olur. Bu bir toplumsal haktır. Toplum bu hakkını kullanarak ülkeyi yönetecek siyasi partiyi doğru seçmek sorumluluğundadır. Bu imkânı bütçe görüşmelerinde sağlayabilir, ulaşabilir. Buna bütçe hakkı denir. Bütçe hakkı demokratik sistemin temel bir kurumu ve kuralıdır. Demokratik toplum yapısının gelişmişliğinin ve hukuk devleti olmanın çok önemli bir göstergesidir, ölçüsüdür. Kısaca bütçe hakkı temel bir haktır, demokrasi anlayışının ve demokratik sistemin vazgeçilmez bir unsurudur. Bütçe kanunu müzakereleri kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının ve nasıl kullanılacağının milletçe öğrenilebilmesi için iktidarın muhalefet partileri tarafından sorgulanmasıdır bütçe hakkı.

Değerli milletvekilleri, öncelikle birçok arkadaşımız tarafından ifade edildi. Bu sorgulamanın bir belgeye ve bilgiye dayalı yapılması gerekir. Biz bu bilgileri Hükûmetin, idarenin uygulamalarını millet adına denetleyen Sayıştayın denetim raporlarından öğrenebiliriz, aynı dernek kongrelerinde  olduğu gibi. Derneklerin denetim kurulları vardır, yönetimin faaliyetlerini denetim kurulları rapora bağlar ve kongrede genel kurula sunar, genel kurul ibra eder veya etmez. Ne yazık ki 2012 bütçe müzakereleri Sayıştay raporu olmadan yapıldı. Bu, Meclis tarihinde ilk defa oluyor. Anlaşılıyor ki AKP Hükûmeti sona yaklaşırken milletin gözünden bir şeyler saklama telaşına düştü. Bunun başka anlamı yoktur. Sayın Canikli’nin dediği doğru değildir. 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun ilgili maddeleri -maddelerin fotokopilerini çıkarttım, buraya getirdim. Sayın Canikli doğruyu söylemiyor- bu kanunların yani 5018 ve 6085 sayılı kanunların ilgili maddeleri gereğince Sayıştay tarafından hazırlanması gereken raporlar şunlardır: Dış denetim genel değerlendirme raporu, faaliyet genel değerlendirme raporu, mali istatistikler genel değerlendirme raporu, hazine işlemleri raporu ve diğer ilgili raporlar. Bunların bütçe görüşmeleri öncesinde Türkiye Büyük Millet Meclisine, Plan ve Bütçe Komisyonuna sunulması gerekmektedir. Parlamentonun denetim yetkisini yerine getirebilmesi için Sayıştayın denetim raporlarının Meclise ulaşmış olması gerekmekte ve Hükûmetin getirdiği bütçe gerçekleşmeleri yani kesin hesap kanun tasarısı bu raporlar doğrultusunda müzakere edilmelidir. Bu hem Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevini belirleyen Anayasa’nın 87’nci maddesi hem Sayıştayın görevlerini belirleyen yine Anayasa’nın 160’ıncı maddesinin amir hükümleridir. Türkiye bir hukuk devletiyse, öncelikle siyasi iktidar, anayasal ve kendi imzalarıyla çıkarttıkları bu kanun hükümlerine uymak mecburiyetindedir. Her ne kadar Plan Bütçe Komisyonu Başkanı bu konuda doğruyu söylemişse de, yani bu raporların gelmesi gerektiğini söylemişse de, maalesef muhalefet partilerinin ısrarlı taleplerine rağmen bu raporlar Plan Bütçe Komisyonuna gelmeden müzakereye başlamış ve müzakereleri tamamlamıştır.

Değerli milletvekilleri, bize göre bu durum, bu sonuç göz göre göre bir hukuksuzluktur, hukuk ihlalidir. Hem Anayasa’nın hem de mevcut cari hukukun ihlalidir. Bu bütçe görüşmelerinin başlangıcında işlenen bu kanunsuzluk hâli oylarınızla maalesef, o kirletilmiş parmaklarınızla… Bunu 2’nci defa tekrarlıyorum: Burada yapılan bir hakareti parmaklarınızla ortadan kaldırdınız. Artık, o parmaklarla burada yaptığınız oylamaların meşruiyeti sürekli tartışılır hâle geldi. Maalesef bütçe görüşmelerinin başında işlenen bu kanunsuzluk hâli kesin hesap kanununun da meşruiyetini sorgulanır hâle getirecektir arkadaşlar. İbra edilmeyen, yani Genel Kurulunda uygulamaları, harcamaları ibra edilmeyen bir 2011 yılının bütçesinin sahibi Hükûmetle meseleleri müzakere etmekteyiz. 61’inci Hükûmetin 2011 yılı bir kesin hukuk sonucu olarak ibra edilmemiş sayılır.

Değerli milletvekilleri, hesap ahrete kalmaz, bir gün bu kanunsuzluğunuz mutlaka önünüze çıkartılacaktır. “Kanunu değiştirdik, Sayıştay raporlarına gerek yoktur.” denilmesi, “Meclisin denetim yapmasına lüzum yoktur.” demektir. Bu anlayış Anayasa ve demokrasiye aykırıdır. Milletten neyi saklıyorsunuz? Hangi yolsuzlukları örtüyorsunuz? Size bu soru sürekli sorulacaktır. Bu konudaki ısrarınız Hükûmetinizin 2011 yılı işlemlerini şaibeli hâle getirecektir. Sayıştay denetiminden kaçan bir Hükûmetin hesap vereceği yer gayet açık, net, Yüce Divan olacaktır. Bu dünyanın hesabı bu dünyada da mutlaka sorulacaktır. Akıllı ve dürüst yönetimler hesabı öte dünyaya yani ahrete bırakmazlar. Yaptığınız iş, bana göre, sizin adınıza akıllıca değildir. Ayrıca, “değiştirdik” dediğiniz yasa çıkmadan önce de Sayıştayın raporları vardı, o raporları da Meclise göndermediniz, Plan Bütçe Komisyonunda tartıştırmadınız. “Değiştirdik” dediğiniz kanun haziranda çıktı, Haziran öncesi raporlar yine Meclise gelmedi.

Değerli arkadaşlar, Sayıştay 6.700 kurumu denetlemek mecburiyetinde. Hukukun emri budur. Bu kurumlardan yalnız 132’sini denetlemiş, yani denetleme görevini yüzde 1,97 oranında yerine getirmiş. 900 denetçi 142 milyon TL kullanarak 132 kurumu denetlemiş, her rapor 1,1 trilyona gelmiş. Bu milletin kaynağının bu kadar hor kullanılmasının hesabı sorulmayacak mıdır zannediyorsunuz? Değerli arkadaşlar, bu sonuç sizin açınızdan, gerçekten, AKP Hükûmeti açısından bir handikap olarak her zaman önünüze getirilecektir, bunu bilmenizi istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin bu bütçe görüşmelerinde bir diğer yanlışı da şudur: Orta Vadeli Plan, her ne hikmetse, yıllarca, 2006 yılından bu yana süresi içerisinde sunulmamaktadır. Hâlbuki kanun gereği, belirlenmiş tarihte sunulması lazım ve devlet bürokrasisi hükûmetin sunduğu bu Orta Vadeli Plana göre bütçe hazırlamak durumundadır. Ama bu sene de siz Orta Vadeli Planı, programı otuz yedi gün geç sunduğunuz, ilan ettiğiniz için devlet bürokrasisi, maalesef, bu bütçeyi sizin öngörülerinizin, sizin politikalarınızın dışında hazırlamak durumunda kalmıştır. Bu durum bana göre yanlış bir durumdur. Usul, esastan önce gelir. Usule uymayan bir düzenleme sakat kalır. Bu bütçe, sonuçları itibarıyla, hem hukuken meşruiyeti hem usulen sakatlığı tartışılır bir bütçe olmuştur.

Değerli milletvekilleri, AKP Hükûmetinin 11’inci bütçesini görüşüyoruz, on yılı tamamladınız 11’inciyi bu ilgisizlik, bu duyarsızlıkla müzakere ediyoruz. Gelin milletimizin önünde… Sayın Canikli burada rakamlara -vukufiyeti fazla- takla attırarak ifade etti, “Büyüdük ve başarılıyız.” dedi. Gelin, bir muhasebe yapalım, samimi bir muhasebe yapalım. Siz dinleseniz de dinlemeseniz de milletimiz bizi dinliyor. Milletimizin huzurunda, gelin, bir muhasebe yapalım, gelin, bir muhakeme de yapalım. İnanıyorum ki milletimiz o muhakemeyi bundan sonraki seçimde yapacaktır.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim: Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz, milletimize, ülkemize bir gram hizmeti dokunan tüm iktidarlara, tüm insanlara şükranlarımızı sunuyoruz. Ancak, biz, bu milleti, her şeyin en güzeline, en çoğuna layık görüyoruz. Bizden azla yetinmemizi beklemeyiniz. Tabii ki yaptıklarınızı tenkit edeceğiz. “Sizler bir şey yapmadınız.” demiyoruz, ama yaptıklarınızı yeterli bulmamızı bizden beklemeyiniz. Bu millet çok daha fazlasına layıktır. Kaldı ki yaptıklarınız da yeterli ve doğru da değildir, biraz sonra sonuçları itibarıyla bunları ifade edeceğim.

Sizi tenkit etmek, millet adına hesap sormak bizim görevimiz, hukuken de görevimiz siyaseten de görevimiz. Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz bu görevi bihakkın yapmaya çalışıyoruz.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim: Değerli milletvekilleri, siyasi iktidarlar yaptıklarıyla övünmek yerine yapamadıklarından dolayı üzüntülerini ve özürlerini ifade etmek mecburiyetindeler. Siz AKP iktidarı, on yıldan bu yana ülkeyi tek başına yönetiyorsunuz. Buraya çıkıyorsunuz, sürekli, yaptıklarınızı 2002 ile mukayese ederek ve rakamlara takla attırarak övünüyorsunuz. İktidarınız, icraatınızı olması gerekenle değil, geçmişin terazisinde tartıyor ve sürekli övünüyorsunuz. Siz, âdeta yaptıklarınızı milletin başına kakıyorsunuz, halbuki görevinizi yapıyorsunuz. Milletin size bu desteği üç dönemdir vermiş olmasının sebebi, gidip bu millete hizmet etmenizi emrettiği içindir. Yaptıklarınız, tamamen milletin size verdiği yetki ve güçle ortaya koyduklarınızdır. Yapamadıklarınızdan dolayı bu kürsüden özür dilemek sizin borcunuzdur.

Bir başka şey daha yapıyorsunuz, sizden önce hiç iyi bir şey yapılmamış gibi cumhuriyet dönemiyle kendinizi mukayese ediyorsunuz. Her ne kadar Sayın Başbakan açılış konuşmasında bu yanlışı, bu eksikliği bu defa düzeltmek istediyse de tüm sözcüleriniz, tüm konuşmacılarınız “Bugüne kadar yapılan hiç iyi bir şey yok, ne varsa ne iyi yapıldıysa onu biz yaptık.” diyorsunuz, o anlamlar çıkıyor. Yaptıklarınıza tekrar şükranlarımı sunuyorum milletim adına ama bu övünme kompleksinin sebebini de sorgulamak istiyorum. Bu hangi psikolojinin dışa vurumudur, suçluluğun mu, kibrin mi? Yapamadıklarınızın suçluluğuyla mı övünmek gereğini duyuyorsunuz, yoksa gerçekten milletin size verdiği desteğin anlamını idrak edemiyor, kibre mi düştünüz? Bana göre her ikisi de sağlıklı ve faydalı bir durum değildir.

Değerli milletvekilleri, şunu unutmayın, ülkeyi on yıldan bu yana siz AKP hükûmetleri yönetiyor ve tek başına yönetiyor. Artık kendinizi kendinizle mukayese etmelisiniz. Hiçbir mazeretiniz geçerli olmaz, temenni, şikâyet, bahane, vakitler; vaatleriniz karın doyurmuyor. Gelecekle değil, siz geçmişle boğuşuyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, mukayese ettiğiniz, kendinizi başarılı göstermek için terazisine çıktığınız 2002 yılını bana göre doğru ve dürüstçe de değerlendirmiyorsunuz. Bakın, size kısaca bir ifade edeyim: 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti istikrarsız on yılların sonunda bütçesi bile yapılamayan bir Türkiye'yi teslim almıştı. 2 büyük deprem, 2 büyük krizle yaşama pahasına üç buçuk yıl 3 ortaklı bir iktidardı. Sonuçta, size teslim edilen Türkiye’de enflasyon düşüyordu, borçlanma faizleri düşüyordu, yükselen bir büyüme yakalanmıştı, dış ticaret açığı, cari açık problem değildi. Yapısal birçok düzenleme yapılmıştı; para piyasaları düzenlenmiş, bankalar güçlendirilmiş, Merkez Bankası ve kamu bankaları özerkleştirilmişti. Üç yıllık bir program yapılmış, bir istikrar ve güven ortamı tesis edilmişti. Hatta 2007 yılı programınızda, sizin kendi programınızda, ulaştığınız başarının 57’nci Cumhuriyet Hükûmetinin hazırlamış olduğu programın ve yapmış olduğu, gerçekleştirmiş olduğu yapısal düzenlemelerin eseri olduğunu kendi hazırladığınız 2007 yılı Ekonomik Programı’nda kendiniz ifade ettiniz, itiraf ettiniz.

2002 yılı sonunda etnik, bölücü terör artık kan akıtamaz bir noktaya çekilmişti. Dünyada kriz bitmiş, yurt içinde ve yurt dışında çok önemli avantajlar ve imkânlar yakalanmıştı.

Tekrar hatırlatıyorum, iktidarınız on yılı doldurdu. Şimdi, size soruyorum: 2002’de var olup da bugün olmayan, unuttuğumuz hangi sorunumuz var? Hangi sorun bitirildi? En basit, kendi kendinize sorun, hangi sorun kesin çözüme kavuştu? On yılın sonunda, insanımızın hayatında iyiden yana, güzelden yana ne değişti? Bize göre, bugün ülkemiz dünden farklı veya dünde yaşanan sorunların hiçbirinde dünden daha iyi ve daha güzel bir durumda değildir. On yılda ülkemizin hiçbir temel ekonomik sorunu çözülmemiştir. Üretim, cari açık, yoksulluk, gelir dağılımındaki sorunlar çözülememiş, üretim yerine tüketim, ihracat yerine ithalat, rekabet yerine tekelleşme, tasarruf yerine borçlanma anlayışı hâkim kılınmış, ülkemiz, cari açığın yanı sıra bütçe açığı ve tasarruf açıklarıyla daha derin bir şekilde muhatap olmaya başlamıştır. Hane halkının borçlarının hane halkı geliri içerisindeki payı artmakta ve tasarruf oranları hızla düşmektedir. Milletimiz ayrıca birçok sosyal sorunlar içerisinde de boğuşmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bu noktada çok şey söylenebilinir. Zaten on gündür de bunu söylemeye çalışıyoruz. Ancak, ben burada bir sonuç olarak bazı hususları dikkatinize sunmak istiyorum. “Büyüdük, kalkındık.” diyorsunuz. “Millî gelirimiz 10 bin doları geçti.” diyorsunuz. “Avrupa’nın 6’ncı büyük ekonomisi olduk.” diyorsunuz. Ancak, ortada iki sonucunuz var, reddedemeyeceğiniz, kılıf uyduramayacağınız iki sonucunuz var: Biri işsizlik. Bu kadar büyüdünüz, on yıldır ülkeyi tek başına yönetiyorsunuz, işsizlik hâlâ yüzde 9,1 Türkiye ortalaması. Kırsalı bunun içerisinden ayırırsak, tarım kesimindeki işsizliği bunun içerisinden ayırırsak, işsizlik şehir merkezlerinde yüzde 12’nin üzerinde. Çalışmaya, işe ihtiyacı olan genç nüfusun içinde de işsizlik yüzde 20’nin üzerinde, bu mudur büyüme? Büyüyen bir ekonominin sonucu bu mu olmalıdır? Kendi insanına iş bulamayan bir ekonomi, bir ülke, bir iktidar “Büyüdük.” derse bu doğru olur mu? Tekrar soruyorum; işsizlik sorununu çözemeyen bir ekonomiye “büyüdük” denilebilir mi, “büyük ekonomi” denilebilir mi?

İkinci husus: Yine büyümenin, kalkınmanın, zenginleşmenin bir sonucu olarak, bireysel ve toplumsal olarak tasarruflarımızın artması lazım. Yani para kazandınız, kazandığınız paranın bir miktarını yastığın altına koyarsınız, tasarruf edersiniz. O çok tenkit ettiğiniz ve kendinize referans aldığınız 2002’de toplumun tasarruf oranı, gayri safi millî hasılaya oranı yüzde 20’ye yakındır, yüzde 18,6’dır. On yıl sonra, bu kadar büyümeden sonra toplumun ve bireyin tasarruf oranı yüzde 10’lara doğru düşmüştür. Nerede bu büyüme değerli arkadaşlar? Yapılan bir araştırmaya göre halkın yalnız yüzde 10,3’ü tasarruf yapabiliyor, yüzde 61’i hiç tasarruf yapamıyor. Ayrıca bu tasarruf oranları da sürekli düşüyor, bu arızi bir şey değil. Bakın, 2011 Ekim, Kasım, Aralık aylarında tasarruf yapabilenlerin oranı yüzde 12,1 iken 2012’nin ilk üç ayı sonunda yani ocak, şubat, mart ayı sonunda tasarruf yapabilenlerin oranı yüzde 10,3’e düşmüş. Bu gidiş gelecek açısından hiç de doğru değil, büyük riskler taşıyor değerli arkadaşlar. Ben tekrar soruyorum; büyüdüğü iddia edilen bir ekonominin tasarrufları neden artmıyor? Demek ki büyüme yalanı, “büyüme” dediğiniz hadise doğru bir hadise değil. Birileri büyüyor, hiç itiraz etmiyorum, birileri büyüyor ama milletimizin büyümediği, halkımızın büyümediği çok açık ve net.

Değerli milletvekilleri, bir başka husus, ekonomiden sorumlu sayın bakanlar dış kaynak ihtiyacının her geçen gün arttığını ve iç tasarrufların yetersizliğini bir problem olarak ileri sürüyorlar, “Birçok sorunun kaynağı buradan geliyor.” diyorlar. Şimdi buradan soruyorum; gayrisafi yurt içi hasılanın içindeki yabancı sermayenin payı ne kadardır? Her yıl yurt dışına ne kadar kâr transferi yapılmaktadır? Büyüme oranının ne kadarı bize ait değildir? İşte, “Yüzde 3 dolayında büyüyeceğiz.” Ben inanıyorum ki -uzmanların ifade ettiğini söyleyeyim- bu yüzde 3’lük büyüme Türkiye’de bulunan yabancı sermayenin kârını bile karşılamaya yetmeyecektir.

Ayrıca “Kamu borcu düştü.” diyorsunuz. Vatandaşın ve özel şirketlerin borcunu hiç hesaba kattığınız yok. AKP Hükûmetinin ekonomik politikaları sonunda yabancının parasıyla yabancının malını tüketen bir ülkeye dönüştük. Türkiye cari açık ile bütçe açığı arasındaki ters orantının esiri hâline getirildi. Toplumun tüketim potansiyeline yatırım yapan yabancı sıcak paranın acımasız kollarında geleceğimizi ipotek ediyorsunuz, Türkiye’yi hızla yabancılaştırıyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, 2012 yılı Nisan ayı itibarıyla bugün ülkemizde 30.110 adet uluslararası sermayeli şirket faaliyet gösteriyor. Toplumun tüketim potansiyeline yatırım yapan 30.110 adet yabancı sermayeli şirket var ve bu şirketlerin kârını karşılamak için, Türk toplumu, bugün, kredi kartı ve tüketici kredisi borcu olarak toplam 252,9 milyar lira borç batağına saplanmış durumdadır. Bu toplum geleceğini satıyor, çocuklarının geleceğini satıyor, yabancı sermayenin kârını ödeyebilmek için, onu besleyebilmek için. Hâlbuki -tekrar hatırlatıyorum- toplumun kredi kartı ve tüketici kredilerinin toplam miktarı 2002 yılında 6,5 milyar dolardı. O kadar da değil, 6 milyar 351 milyon dolardı. “Bugün nereden nereye geldik.” dediğinizi bir de bu teraziye çekmenizi size tavsiye ederim.

Değerli milletvekilleri, maalesef Türkiye’yi üretimden çıkardınız. Sanayici ithalatçı oldu, küçük esnaf iş yerini kapattı, çiftçi her yıl üründe zarar eder hâline geldi, her yıl her bölgede ve her üründe. On yıl sonunda her 4 çiftçiden 1’i tarlasını sattı, tarımdan çıkarak işsizler ordusuna katıldı. 2002 yılında tarımda kullanılan arazi 24 milyon hektardı ama sizin iktidarınız sonunda bu miktar 20 milyon 500 bin hektara dönüştü. Yani 3,5 milyon hektar ekilebilir arazimiz maalesef boş duruyor, ekilmiyor çünkü çiftçi her üründe zarar ediyor, ne kadar ekerse o kadar zarar ediyor. Eseriniz bu. Türkiye’yi, kendi insanımızı, bildiği iş, kendi toprağında dişi tırnağıyla, çoluk çocuğuyla kendi emeğini ortaya koymak, ekmeğini kazanmak imkânından mahrum ettiniz. Eseriniz bu.

Şimdi size buradan bir paragraf okuyacağım. Deniliyor ki: “Sanayinin kredi maliyetlerinin yüksekliği, kayıt dışı ekonomi, düşük fiyatlı ithalattan kaynaklanan haksız rekabet, bürokrasinin fazlalığı, kamunun sağladığı bazı girdilerin fiyatlarının uluslararası fiyatlara göre yüksekliği, vergi oranlarındaki yükseklik gibi temel sorunları devam etmektedir on yılın sonunda. Ayrıca, teknoloji üretiminde yetersizlik, ileri teknoloji kullanımının hızla yaygınlaştırılamaması, nitelikli iş gücü eksikliği, yüksek katma değerli ürünlerde sınırlı üretim kabiliyeti, tesislerin üretim ve  yönetim yapılarındaki modernizasyon ihtiyacı, sanayinin kapasitesi ve potansiyeli konusunda yatırımcıların bilgiye erişimindeki zorluklar gibi genellikle yapısal nitelikteki sorunların çözülmesi acilen gerekmektedir.”

Değerli arkadaşlar, yani üretim sektörü olan sanayinin bu kadar büyük, bu kadar derin sorunları varsa siz hangi büyümeden bahsediyorsunuz? Bunları biz de söylemiyoruz. Bunları siz söylüyorsunuz değerli arkadaşlar. İşte 2013 yılı programınızda söylüyorsunuz bunları. 2013 yılına ulaşmışsınız, hâlâ sanayinin bu sorunlarının olduğunu söyleyerek mazeret üretiyorsunuz. Bunun adı “Türkiye’yi kötü yönetiyoruz.” demektir, ”Başaramadık.” demektir.

Değerli milletvekilleri, halkımız, milletimiz yaşanan yoksulluk karşısında çaresiz, yolsuzluklar karşısında öfkeli, yaygınlaşan adaletsizlikler karşısında cinnet geçiriyor.

2002’ye göre hapishaneler doldu taşıyor, 2 katını geçti. Mahkemelerdeki icra sayısı 2002’nin 2 katına çıktı. 9 milyon 400 binmiş icra dosyası, bugün 20 milyon 772 bine çıkmış. Kalkınan, refah içerisindeki bir toplumun suç oranının bu kadar artmasının sebebi ne özellikle de ekonomik suçlarda?

Sayın milletvekilleri, bunun yanında başta asgari ücretliler olmak üzere çalışanların ve emeklilerin büyük çoğunluğu açlık sınırının altında aylık almaktadır. Daha önce yeşil kartlı olarak bilinen aile içi kişi başına düşen geliri asgari ücretin üçte 1’inden az olduğundan dolayı genel sağlık sigortası primi devlet tarafından karşılanan kişi sayısı 2012 Eylül ayı itibarıyla 5 milyon 172 bin kişi. Bu, yeşil kartlı 9 milyondu, şimdi bir düzenlemeyle bunu 5 milyona düşürdünüz.

Bir sonuç olarak söylüyorum: Tarım sektöründen geçimini sağlayan 20 milyon civarındaki çiftçimiz, 10 milyon 300 bin emeklimiz, 5 milyon 172 bin yeşil kartlımız, 5 milyonun üzerindeki asgari ücretlimiz, 1 milyon 250 bini aşan 2022 sayılı Kanun’a göre aylık bağlanan yaşlı ve engellilerimiz, 2,5 milyon işsizlerimiz ile bu kesimlerin bakmakla yükümlü olduğu kimseler dikkate alındığında denilebilinir ki milletimizin nüfusunun yarısı bugün yoksulluk sınırı altında kıvranmaktadır. AKP iktidarının eseri budur. On yılın sonunda ulaştığınız nokta budur.

Değerli milletvekilleri, daha da kötüsü şu: Maalesef uyguladığınız politikalarla, hatta övündüğünüz politikalarla bugün Türkiye’yi hızla yabancılaştırdınız. “Özelleştirme” adı altında cumhuriyetimizin binbir emekle kurduğu o stratejik değerdeki tesislerini, üretim varlıklarını yabancılara sattınız. Bugün ülkemiz yabancılar için bir açık pazar hâline geldi. Satışa sunulmayan neyimiz kaldı? En son otoyolları ve köprüleri de sattınız. Ne kaldı? Yani bütçe açıklarını kapatmak için daha neyi satacaksınız? Muhtemel kıyılarımız kaldı, zaten onları da satıyordunuz.

TÜİK’in 11 Haziran 2012 tarihinde açıkladığı Yabancı Kontrollü Girişimler Araştırmasına göre, size bağlı TÜİK’in araştırmasına göre söylüyorum: Bankacılık, sigorta ve medya sektörü hariç, Türkiye’deki toplam girişimlerin yüzde 15,4’ü yabancı kontrolündedir. Tütünde yüzde 90,4; ilaçta yüzde 51; otomotiv, TELEKOM, bilgisayar sektöründe yüzde 50; yabancı payı yüzde 30’u geçen toplam 9 sektör mevcut olup, sigorta ve bankacılık da dâhil yabancıların 11 sektörde büyük ağırlıkları bulunmaktadır. Enerjide dışa bağımlılık bulunmakta, ara malı sanayi büyük ölçüde ithalatla yabancıların elinde bulunmaktadır. Aynı şekilde, bankalarımızın yarıdan fazlası, sigortacılık sektörümüzün tamamına yakını yabancıların eline geçmiş bulunmaktadır. İktidarınızın on yılının sonunda ekonominin kontrolü ve toplumun mevduatlarının kontrolü maalesef yabancıların eline geçmiştir.

Değerli milletvekilleri, bundan daha kötü bir durum daha vardır. O da, ne yazık ki topraklarımızı da yabancılara satıyorsunuz. “Alıp götürüyorlar mı?” demeyiniz. Yahudilere satılan İsrail’i de alıp götüren olmadı ama bugün itibarıyla, iktidarınız döneminde, 442 sayılı Köy Kanunu’nun 87’nci maddesini değiştirdiniz. Artık köy arazileri, tarım arazileri de dâhil Türkiye’nin yüzde 10’una kadar yabancılara, mütekabiliyet esası aramaksızın satmaya hukuk çıkarttınız, kanun koydunuz. Sonuçta, bir sayın bakanınızın ifadesiyle söyleyeyim, Sayın Erdoğan Bayraktar’ın ifadesiyle söyleyeyim: Bugün, 81 milyon 864 bin 537 metrekare vatan toprağı yabancıların mülkiyetine geçmiş bulunmaktadır. Bu, ülkemizin nereden baksanız büyük bir kısmıdır değerli arkadaşlar.

Değerli milletvekilleri, bir sonuç olarak söylemek gerekirse -benim meslektaşımı salonda göremiyorum, onun anlayacağı sözle ifade edeyim- maalesef Türkiye’yi dikili kuru hâline getirdiniz. Türkiye, bugün dışından bakınca dallı budaklı, görkemli ama içi boş, içi boşaltılmış, tüm kabuk böceklerinin saldırısına açık bir duruma geldi. Maalesef sonuçlar bu.

Şimdi, önümüze getirdiğiniz bütçeye bakalım: Bu bütçe, fakir fukaranın sırtına dolaylı vergi artışları ve zorunlu tüketim mallarına zam öngören bir zulüm bütçesidir. Doğal gaza dokuz ayda yüzde 29, bir yılda yüzde 49 zam yaptınız. 2012 yılında asgari ücrete yüzde 12, memura ve emekli aylıklarına yüzde 8 düzeyinde artış yapmıştınız. Elektriğe, doğal gaza, LPG’ye, mazota, benzine, oto gaza yapılan zamların ardı arkası kesilmiyor. Hatta, fakirin mutfakta kullandığı tüp bile 75 liraya çıktı. 2013 yılı vergi gelirlerinde yüzde 14 oranında artış öngörüyorsunuz. Bunun anlamı, Hükûmetin vergi zulmüne devam edeceğini göstermektedir. Faizciden, rantiyeciden, iş dünyasından, zenginden yeterli vergi alamayan, vergileri toparlayamayan Hükûmet, dolaylı vergilerle yüklenerek dar gelirli vatandaşa, çalışana, emekliye, garibana vergi zulmü uygulamaktadır. Maalesef, AKP Hükûmetinin vergi politikası bu şekildedir.

Değerli milletvekilleri, TÜİK tarafından yayınlanan ve 17 Eylül 2012 tarihinde açıklanan bazı sonuçları sizlerle paylaşmak istiyorum. Aynayı önünüze koyayım, bir seyredin lütfen. Bakınız, TÜİK diyor ki: Nüfusumuzun yüzde 35,8’i ihtiyacı olsa da yeni bir giysi alamıyor değerli milletvekilleri. Nüfusun yüzde 80,3’ü eskimiş ve yıpranmış mobilyalarını yenileyemiyor. Nüfusun yüzde 41,6’sı akan çatısını, çürüyen pencere çerçevesini tamir ettiremiyor. Nüfusun yüzde 41,7’si sıcak bir yuva hayaliyle yaşıyor, kışın üşüyor, evini ısıtamıyor. Nüfusun yüzde 67,6’sı beklenmedik ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Nüfusun yüzde 60,2’si et, tavuk veya balık satın almakta güçlük çekiyor. Nüfusun yüzde 86,5’i evden uzakta bir haftalık bir tatile bile gidemiyor. Türkiye’de 18 yaş ve üstü nüfusun yüzde 65’inin lise eğitimi yok, yüzde 25’i hiçbir okula gitmemiş. AKP iktidarı döneminde büyüme, yıllık ortalama yüzde 5,3 olduğu iddia ediliyor ama sonunda toplumun aynası budur. Bu sizin eseriniz değerli milletvekilleri, sizin iktidarınızın eseri. Dolayısıyla, burada gelip övünmenizin hiçbir haklı dayanağı olmaz.

Tüm bu sebeplerden dolayı, konuşmamın bundan sonraki bölümünde anlatacağım sebeplerden de dolayı Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak biz bu bütçe tasarısına ret oyu vereceğiz değerli arkadaşlar.

Değerli milletvekilleri, bu anlattıklarımdan sonra bir hüküm cümlesi olarak ifade ediyorum: Maalesef, Türkiye kötü yönetilmektedir. Uygulanan ekonomik politikalarla belki bugünü kurtarıyor olabiliriz, ancak geleceğimiz çok büyük tehdit ve tehlikeler altına atılmıştır. Öncelikle, içine düştüğünüz kimlik bunalımı, başlattığınız açılım politikaları ile Türk milletinin ve Türkiye'nin siyasi birliğini parçaladınız. Burada bazı milletvekili arkadaşlar bir başka milletin milletvekili gibi konuştular, bundan hiç rahatsızlık duymadınız maalesef. Ben size hatırlatıyorum: Taviz vererek, İmralı, Kandil ile müzakere yaparak nereye varacaksınız? Bunu görmediniz mi daha?

Sayın Genel Başkanımın sorularını burada tekrarlıyorum, cevabı verilmesi gereken sorular: Üç yıl önce demokratik açılım veya son hâliyle Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi ilan edilmişti. Terör saldırılarında bir azalma oldu mu? Sözde “Kürt sorunu” veya “Kürt kardeşlerimin sorunları” sözlerinin bir faydası görüldü mü? İmralı’ya yüz sürmenin, Oslo’da masaya oturmanın, Habur’daki karşılama törenlerinin acıdan ve milletimizi hayal kırıklıklarına uğratmaktan başka herhangi bir sonucu yaşandı mı? Verilen kararlılık mesajlarına, atılan adımlara, yapılan görüşmelere rağmen, askerimizin, polisimizin, korucumuzun ve masum sivil vatandaşlarımızın şehadeti önlenebildi mi? Şu ibretlik manzaraya bakınız: Müebbet cezaya çarptırılmış bir terör suçlusu, tarafınızdan, fiilen siyasi aktör hâline getirildi, Kandil’i İmralı’dan sevk ve idare eder gibi bir statüye kavuşturuldu. Değerli milletvekilleri, bu, Türk milletine ve Türkiye devletine yakışıyor mu? Bu utancı nasıl taşıyacağız?

Değerli milletvekilleri, bir hususu da üzülerek ifade etmek istiyorum: Sayın Bülent Arınç’ın, geçen bütçe konuşmasında, 21 Aralık 2011 tarihinde, bu kürsüden “Kürt kimliğini tanıyorum, bu kimliğin tüm siyasi ve sosyal haklarını vereceğiz.” sözünden sonra, maalesef, 31 polisimiz, 132 askerimiz, 42 sivil vatandaşımız bölücü terör örgütü tarafından katledildi. Ne anaların gözyaşı dindi, ne şehit kanı durdu. Sayın Arınç’a göre, daha fazlasını vermek gerekiyor, hatta dağa çıkmak gerekiyor.

Bir hatırlatma da yapayım: Sayın Arınç bu konuşmayı burada yaptığında Türkiye’nin büyüme oranı yüzde 8,5’tu, Sayın Arınç’ın bu konuşmasından sonra Türkiye’nin büyüme oranı yüzde 2,5’a düştü. Bu konuşmaya devam edin, Türkiye’yi nereye götüreceğinize hep beraber bakacağız.

Değerli milletvekilleri, bu konuda aslında benim merak ettiğim konu Sayın Başbakanın tavrıdır. Sayın Başbakanın bölücü terör örgütüyle mücadelede ortaya koyduğu kararlılığı her defasında Milliyetçi Hareket Partisi olarak desteklediğimizi ifade ediyoruz. Ama dağa çıkmayı masumlaştıran, meşrulaştıran Sayın Arınç’ın bu beyanı karşısında Sayın Başbakan ne düşünmektedir? Ne düşünmektedir?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Rol paylaşımı, rol!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Arkadaşımın söylediği gibi, bu bir rol paylaşımı mıdır, yoksa bir arızi durum mudur?

Değerli arkadaşlar, devleti suçlayarak, güvenlik güçlerini suçlayarak dağa çıkmayı bir hak hâline getirirseniz… Hatta gazetelerde okumaya başladık: İmralı canisi çok masummuş, Nurcuymuş, imammış, suçlu devletmiş! Böyle bir anlayış…

EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Nurcu değil.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) - Nurcu olacakmış, evet.

Şimdi, bunu gazetelere yansıtmak, Sayın Arınç’ın buna sahip çıkması… Siz ne yapmak istiyorsunuz? Yani safınızı bölücü terörden yana kararlaştırdıysanız bunu söyleyin bu millete. Bir yandan “Bölücü terörle mücadele edeceğiz.” diye nutuk atacaksınız, bir yandan da bölücü terörü sahipleneceksiniz, dağa çıkmayı kutsallaştıracaksınız. O zaman bu memlekette dağa çıkmayan insan mı kalır yani Sayın Arınç’ın mantığıyla?

Ben tekrar soruyorum: Sayın Arınç’ın bu tavrı karşısında Sayın Başbakanın tavrını görmek istiyoruz. Bu düşünceleri paylaşıyor mu ya da bu düşüncelere sahip olan Sayın Arınç’la çalışmaya devam edecek mi?

Değerli arkadaşlar, buradan milletimize ve sizlere, Milliyetçi Hareket Partisinin, bu konuda, bu bölücülük konusunda, başlattığınız bu kimlik sorunu konusunda çok net bir mesajını vermek istiyorum. Sayın Genel Başkanımızın beyanıyla bir mesaj vermek istiyorum. Sayın Genel Başkanımız diyor ki, burada söyledi, bu kürsüde: “Kökeni, yöresi, mezhebi, anasının dili ne olursa olsun, Türk milletinin her ferdi, bizim için yeri dolmaz, eşsiz, saygın ve eşit özelliktedir. Hakkâri ile İzmir’in, Şırnak ile Kırşehir’in, Diyarbakır ile Balıkesir’in kaderi çok şükür ayrı olmamış, ayrı düşmemiştir. Terörün gayrimeşru ve gayrikanuni bir yol olup sözde hak ve hukuk alanına sırtını yaslayarak, yurdumuzun bir bölümündeki insanımızın temsilcisi gibi hareket etmesi karşılık bulmamalıdır, bize göre bulmayacaktır da. Bizim için, bölücü terör sorununun üstesinden gelmek için tam saha mücadele etmek, terörün insan, mali ve finansman kaynaklarını kurutmak acilen sağlanmalıdır ve Kandil teröristlerin başına yıkılmalıdır.

Türk milleti ortak paydası altında, Türk vatanı müşterek zemininde ve Türkiye çatısı içinde, dün olduğu gibi yarın da beraberce yaşama istek ve arayışında olan herkesle kavuşmaktan, kaynaşmaktan ve kucaklaşmaktan zerre kadar vazgeçilmemelidir…”

AHMET TÜRK (Mardin) – İyi de nasıl kucaklaşalım?

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – “…Bu şartlar altında herkes eşittir Türkiye’dir.. Türkiye Türk milletinindir.”

Türk milleti… Sayın Genel Başkanımızın yine bu konuda 4 Mayıs 2005 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında tüm siyasi partilere yaptığı çağrı çok açık; burada diyor ki Sayın Genel Başkanımız: “Gelin bu Türk milletini tanımlayalım. ‘Alt kimlik’, ‘üst kimlik’, ‘Türkiyelilik kimliği’ olarak ‘Türkiyeli’nin öznesini yok etmeye hakkınız yok. Gelin bu Türk milletini tanımlayalım.” diyor ve 4 maddede tanımlıyor, diyor ki: “’Türk milleti’ bu topraklarda yaşayan halkın adıdır. ‘Türk milleti’ Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan insanların toplamıdır. ‘Türk milleti’ tabiri ‘kan ve soy bağı’ demek değildir; yaşanan binlerce yıllık, yüzlerce yıllık bir geçmiş ve yaşanacak gelecek iradesidir, ülküsüdür. İşte bu Türk milleti ortak paydasında, değerli arkadaşlar, hiç kimse kendini bunun dışında tutmamalıdır. Herkes eşittir ve herkesin bu eşitliğinin karşılığı da Türkiye’dir. Türk milleti de Türk vatandaşlarının birlikte vücut verdiği muazzam sosyolojik, kültürel ve tarihî hazinenin adıdır. ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ sözü ırkı ve ırkçılığı dışlayan bütünsel bir çağrıdır. Unutmayınız ki bu topraklar şehit kanıyla vatanlaşmıştır, 1 metrekaresinden bile vazgeçilmesi, tek insanıyla ilgili farklı hayaller kurulması olmayacak duaya amin demekle eş değerdir. Aklından zoru olanlar, şuurları kapanıp da gözleri kararanlar aksini iddia ediyorlarsa Türk milletinin ne yapacağını ve mukaddesatı uğruna nelere katlanacağını tüm boyutlarıyla görecekler ve acı bir şekilde yaşayacaklardır.” Sayın Devlet Bahçeli bunları bütçe konuşmasında bu kürsüden söyledi.

Değerli milletvekilleri, işte böyle bir Türkiye; üretmeyen, üretim araçları yabancılaştırılmış, üretim bilgisini kaybetmiş borçlu bir ülke, üstelik birliğini de kaybetmişse, artık küresel projelerin kolay hedefi ve lokması hâline gelecektir. Türkiye’yi getirdiğiniz nokta burasıdır. Biz bunu tarihte yaşadık değerli milletvekilleri. Osmanlı Devleti böyle bir sürecin sonunda yıkıldı. Öyle bir sürecin sonunda vatanımızın bugünkünün 10 katı büyüklüğündeki toprağını kaybettik, milletimizin 5 milyonunu o dağlarda kaybettik. Aynı süreci bize yaşatmak, Türk’ü yeniden ateşle imtihan etmek niyetine düşenler, bu niyetlere taşeronluk yapanlar, karşılarında Türk milletinin Millî Mücadele’yle ortaya koyduğu o azmi, o kararı, o iradeyi bulacaklardır, bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Değerli milletvekilleri, milletimiz, 3 seçimdir, on yıldan bu yana ülkemizin yeni yüzyıla hazırlanması görevini, güçlü bir siyasi irade oluşturarak, o iradeyi de sizin arkanıza koyarak, size bir görev olarak verdi. Bugün şu saate kadar konuştuklarımız ve yaşadıklarımız sonucunda bir şey tartışmak lazım. On yıl sonunda sonuçlar böyle mi olmalıydı? Bugün bu konuları mı tartışmalıydık? Bölünmeyi, ayrışmayı mı tartışmalıydık? Yabancılaşmayı mı tartışmalıydık? Sizleri, zaman ve mekân bütünlüğünde birlikte düşünmeye davet ediyorum. Gelin bir vicdan muhasebesi yapalım değerli milletvekilleri.

Yeni bir yüzyılın, hatta yeni bir bin yılın başındayız. Bana göre, Türk milleti tüm zamanların en şanslı bir dönemini yakalamışken mutfakta yangın çıkarmak isteyenler var, evin düzenini bozmak isteyenler var. En kötüsü, daha da kötüsü değişim, dönüşüm adına küresel güçlerin, emperyalist heveslerin siyasi emelleriyle kendi şahsi çıkarları birleşmiş maalesef devlet adamları var. Yangının başlangıcında yeterince ve zamanında tedbir alamazsak -Allah korusun- bin yılda bir yakaladığımız bu tarihî fırsatı kaçırmak üzereyiz. Bugün, Türkiye ve Türk dünyası coğrafyası tüm yüzyılların başlangıcından çok daha değerli ve önemli bir jeopolitik, jeostratejik konum kazandı. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği merkezli bir küresel dünya düzeninden çok merkezli bir dünya düzenine evrilen dünyamızda Türkiye ve Türk dünyası, yeni küresel güç adaylarıyla eskilerinin arasında tarihî bir fırsat ve çok değerli bir jeopolitik yakaladı.  Şimdi, bir tercih noktasındayız; ya tarih yazacağız, 21’inci yüzyıl Türk asrı olacak ya da maalesef küresel güçlerin küresel projelerinin ayak altında kalacağız.

Değerli milletvekilleri, küresel güçler bu bölgeyi kontrolleri altında tutabilmek için günümüzde âdeta savaş düzeni aldılar ve maalesef mevzileri bizim topraklarımız üzerinde kuruyorlar. Her yeni yüzyılın ilk çeyreğinde olduğu gibi 21’inci yüzyılın bu ilk çeyreğinde de dünya düzeni şimdi yeniden kuruluyor. Tarihin sonunun geldiğini ve artık medeniyetler çatışması yaşanacağını düşünen ve dünya imparatorluğu kurmak iddiasında olan küresel güçler, bölgemizde küresel projeler uyguluyorlar.

Şimdi buradan Hükûmete soruyorum: Bu yeni yüzyılda Türkiye için öngördüğünüz bir konum var mı? Türkiye’yi nereye koyuyorsunuz? Dünyanın yeniden tanzim edildiği bu süreçte Türkiye, paylaşılan, parçalanan bir ülke mi olacak yoksa paylaşılamayan, itibarlı, güçlü ve lider bir ülke mi olacak? Bu bütçe tasarısıyla, Hükûmet olarak Türk milletinin önüne hangi hedefleri koyuyorsunuz? Bir siyaset belgesi olarak bu bütçe tasarısının bir siyaset felsefesi var mı? Topluma heyecan veren ve bir gelecek umudu ortaya koyabiliyor musunuz? Denetimden kaçan, öz güvenini yitirmiş, ülke sorunlarını bu sorunları çıkaranların insafına terk etmiş bir Hükûmetle hangi umudu yaşatacaksınız?

Değerli milletvekilleri, ne yazık ki biz bu bütçe tasarısında böyle bir gelecek öngörüsü göremiyoruz. Bir tablo hazırlattım; uzun bir tablo hazırlattım. Bakın, “10’uncu ülke olacağız.” diyorsunuz. Bu tabloyu size verebilirim. 10’uncu büyük ekonomi olacaksanız 2023’te, bugünkü 10’uncu ülke İspanya. İspanya’nın kişi başına millî geliri 30.026 dolar. Siz bu gidişle millî geliri ancak 16.988 dolara çıkartacaksınız. Tüm parametrelerle, bu kaplumbağa hızı ve bu sorunlarla Türkiye’yi 2023 yılında 10’uncu ekonomi hâline getirebilme şansınız yok. Ne kendinizi kandırın ne milleti kandırın. Rakamlar burada, merak edene verebilirim.

Yaklaşık elli günden bu yana bütçe tartışıyoruz. İktidarıyla muhalefetiyle bütçe hakkını yeterince yerine getirdiğimizi de söyleyebilmemiz mümkün değil. Sorunları derinlemesine tartışamadık, alınması gereken tedbirler için ortak akıl geliştiremedik. İktidar ile muhalefet arasında boş-dolu bardak tartışmasının ötesinde bir şey olmadı. Ne bardağın boşu ne dolusu bu milletin karnını doyurmuyor. Siz bu bardağı kovaya dönüştürebiliyor musunuz, bunu konuşmanız lazım bütçede ama maalesef, trajikomik bir oyun olarak boş-dolu bardak tartışmasıyla milletin gününü, zamanını tükettiniz. Hâlbuki bugün, bu elli günde Türkiye’yi nasıl lider ülke Türkiye hâline getireceğimizi konuşabilirdik. Eğer iktidar olarak böyle bir vizyon getirmiş olsaydınız muhalefet olarak biz de buna katkı verirdik. Sayın Canikli “Hiç proje sunmadınız.” diyor. Hayır, bundan iki yıl önce, yine aynı sözün üzerine, Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerinin burada yaptığı konuşmalarda yaptıkları önermeleri bir araya getirdik, size sunduk, hiç dikkate almadınız. Aslında, muhalefet proje sunma sorumlusu değil. Ülkeyi siz yönetiyorsunuz. Danışmana ihtiyacınız varsa o ayrı bir hadise. Ama maalesef, iktidar sorumluluğunda bu ülkenin geleceğini konuşturmadınız.

Değerli arkadaşlar, dünyanın hızla eksen değiştirdiği, güç kaymalarının yeni haritalar çizdiği, dostların düşman, düşmanların müttefik olduğu, herkesin yeni durumlara göre yeni pozisyonlar belirlediği bir süreçten geçiyoruz. Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak kendi hayalimizi, kendi iktidar projemizi size anlatıyoruz. Hatırlatıyoruz size de. Ülkemizin kronikleşmiş hastalıkları, sorunları ve zaafları olabilir ve vardır. Dünyanın yaşadığı değişim ve dönüşümün etkileri ve mecburiyetleri ne kadar ağır olursa olsun Türkiye bu coğrafyada güçlü olmak mecburiyetinde. Bu coğrafya, büyük olanların egemen olduğu bir coğrafyadır. Bu coğrafyada zayıflara hayat hakkı yok. Bugün ülkemizin ve milletimizin geleceği açısından en önemli sorunu hâline gelen etnik bölücü terörü ve siyasal bölücülük taleplerini bu anlam ve bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Bu coğrafyada gözü olanların öncelikle hedef aldıkları konu bizim birliğimizdir, bizim kimliğimizdir.

Değerli arkadaşlar, bir devletin kimliği milletidir. Bir cümlenin öznesi yoksa yükleminin anlamı yoktur. Eğer bu devlet, bağımsız, onurlu, güçlü olmak istiyorsa öznesini güçlendirmek mecburiyetinde. Şimdi siz özneyi ortadan kaldırdınız kimlik tartışmasıyla. “Milletim, milletim, aziz milletim” diyorsunuz. Kim bu millet değerli arkadaşlar? Bu millet Türk milleti, isteseniz de Türk milleti, istemeseniz de Türk milleti. Ama, siz maalesef, etnik bölücü terörü küstürmemek adına, küresel güçleri küstürmemek adına bu ülkenin millî kimliğini, kurucu hukuktan kaynaklanan kimliğini sulandırdınız, tartışmaya açtınız.

Türkiye’nin zaafları, kangren olmuş sorunları, geçmişinde imza attığı yanlışlıkları vardır ve düzeltilmesi için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğini, can yakıcı kararlar alınıp uygulanmasının zorunlu olduğunu hepimiz birlikte biliyoruz. Ancak, artık bugün yeni bir durumla yüzleştiğimizi, sorunun sadece bu ülkenin zaaflarıyla sınırlı olmadığını, bölgede olup bitenlerin birbirini tetiklediğini, Türkiye’nin yapayalnız yürüdüğü tehlikeli bir yolculuğa çıktığını, aslında bunun uzun bir yürüyüş olduğunu, bir meydan okuma olarak algılandığını, bu ülkenin 20’nci yüzyıl defterini kapatmak istediğini, bunun da kendi müttefiklerimiz tarafından bile tehdit olarak kabul edildiğini ve bize diz çöktürmek için önce bölücü terör üzerinden birliğimizi parçalamayı bir proje olarak bize dayattıklarını hepimiz görmek mecburiyetindeyiz. Ve ne yazık ki, milletin oylarıyla iktidar olmuş bu iktidarın Sayın Başbakanı bu projelere eş başkan olmakla övünüyor, acı olan da bu.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’yi ve Türk milletini tarih, coğrafya, kültür, inanç bağlamında ve bir zaman-mekan bütünlüğünde düşünürsek, Türkiye gerçekten bir merkez ülke olarak büyük bir ülkedir. Milletiyle, devletiyle, birikimiyle, iradesiyle büyük bir ülkedir. Öncelikle bu büyüklüğe inanmak mecburiyetindeyiz ve bu büyüklüğün gereğini yapmak mecburiyetindeyiz. Bunun anlamı şudur: Türkiye’yi yönetenler tüm dinamiklerin gücünü kullanırken, tüm faktörlerin bileşkesinde strateji belirlerken, planlama yaparken, hatta iş birlikleri, ittifaklar yaparken millî düşünmek, başkent Ankara merkezli bakmak zorundadır. Washington, Brüksel, Erbil merkezlerinden yükselen taleplere ve projelere eş başkanlık yapmak hevesi, hayali Türkiye için bir stratejik derinlik değil, stratejik komiklik olur ve siz maalesef bunu yapıyorsunuz. Sizi bu konuma cesaretlendirenler gün gelir sizden vazgeçer, ortada kalıverirsiniz, birçok olayda yaşadığımız gibi.

Değerli milletvekilleri, büyük medeniyetler, toplumların bunalım dönemlerinde bu bunalımdan çıkış gayretleriyle kendilerini geliştirir, ifade ederler ve sorunu enerjiye dönüştürürler. Ben inanıyorum ki bugün Türkiye’miz, cumhuriyetimizin kuruluşundan seksen, doksan yıl sonra yaşadığı bu bölücülük sorununu aşarken yeni bir…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şandır, ek süre veriyorum. Lütfen tamamlayınız.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – …yüzyılın ilk çeyreğinde büyük olmak iddiasını, idealini yani lider ülke Türkiye olmak idealini bir enerjiye, bir iradeye, bir karara dönüştürecektir ve bunu gerçekleştirecektir inşallah. İşte bunun için gerekli olan husus, millî bir siyaset, milliyetçi bir siyaset ve bir milliyetçi kadroya ihtiyaç bulunmaktadır, milliyetçi bir anlayışa ihtiyaç vardır.

Milliyetçilik dediğimiz hadiseyi hepiniz biliyorsunuz ama en basit tarifiyle söyleyeyim: Mensubiyet şuuru. Sahip olduklarımıza mensubiyetin asabiyeti milliyetçilik. Biz binyıllık bir tarihe, bu kadar geniş bir coğrafyaya ve acısıyla tatlısıyla bir geçmişe sahip bir millet olarak buna duyduğumuz mensubiyetin enerjisi… O enerjiyle ülkemizi ve milletimizi büyük yapmak bize göre zor değil ama bunun yapılabilmesi için milliyetçi bir anlayışın, milliyetçi bir siyasetin ve milliyetçi bir kadronun bu ülkeyi yönetmesi lazım.

Bakınız, bizim bir projemiz olarak size ifade edeyim. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle farklılıkların farkında olarak ve farklılıklarımıza da saygı göstererek hiç kimsenin kendine ait özeline itiraz etmiyoruz ama biz Türk milletiyiz, hepimiz birlikte Türk milletiyiz. Herkesin soyu kendine ait. Birlikte yaşamayı -bizim en önemli değerimiz bu, birliğimiz- bir cazibe merkezi hâline getirmeliyiz ve bunu bir ülkü hâline getirmeliyiz. Bunu bir enerjiye dönüştürmemiz ve bundan bireysel çıkarımı maksimize edecek projeleri de milletimize sunmalıyız. Ayrıca, adil, şefkatli bir devlet yönetimi ve bunu yönetecek siyasi kadrolarda sorumluluk duygusunu bir ahlak hâline getirmiş bir siyaset ve siyaset kurumu geliştirmeliyiz. Bunun için, küreselleşen dünyada, küresel projelerin kesiştiği, çarpıştığı coğrafyamızda bunu gerçekleştirecek ancak bir millî siyasete ihtiyaç vardır.

Değerli milletvekilleri, toplumsal psikoloji bir öz güven ile yeniden inşa edilmelidir. Toplum bir büyüklük hayali içinde ortak gelecek kurmaya ikna edilmelidir. Ayrışmayı besleyen söylem ve siyasetlerden ve bunu destekleyen terör saldırılarından hızla kurtulmak gerekmektedir. Toplumu, birlikte oluşturdukları tarihi ve binlerce yıl birlikte yaşadıkları coğrafyayı birlikte sahiplenmeye ikna etmemiz gerekmektedir. Milliyetçi Hareket Partisinin iktidar projesi bunu amaçlayan, bunu gerçekleştirmeyi projelendiren bir iktidar anlayışıdır.

Değerli milletvekilleri, çok güzel bir söz vardır, bir özdeyiş. “Yay ne kadar gerilirse ok o kadar ileri atılır.” Ancak, o yayı gerenin sağlam bir zemine basması lazım. Öznesi olmayan bir milletin, öznesi olmayan bir devletin ileriye atacağı ok yok, ancak kendi ayağına sıkar. Maalesef, ülkemiz bugün bunu yaşamaktadır. Bize göre, 21’inci yüzyıl Türk yüzyılı olacaktır, Türk asrı olacaktır ve bunu hep birlikte, birlikte gerçekleştireceğiz. Milletimizin hiçbir ferdinden; ülkemizin, vatanımızın bir tek çakıl taşından bile vazgeçmeden bunu gerçekleştireceğiz inşallah. Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bu anlayışla bu göreve hazırız. Bu bütçe görüşmesiyle bunu aziz milletimizin takdirine sunuyoruz.

Bu değerlendirmeler ve hedefler doğrultusunda bu bütçeyi yeterli bulmuyoruz. Bunun için, ret oyu vereceğiz. Tekrar ediyorum: Milletimize bir gram hizmet edene şükranlarımızı sunuyoruz. Ancak, biz milletimizi hizmetin en iyisine, en çoğuna layık görüyoruz.

Etini, sütünü, buğdayını, hatta samanını yurt dışından satın alarak, binyıllık kardeşliği tartışarak, ayrışarak, küresel projelere taşeronluk yaparak bu topraklarda egemen ve özgür yaşamanın mümkün olmayacağını biliyoruz. Bedelini atalarımızın kanlarıyla ödeyerek vatan yaptığımız bu topraklarda kıyamete kadar Türk ve Müslüman kimliğimizle ve bağımsız devletimizle yaşayacağımıza yürekten inanıyoruz.

İnşallah diyorum ve her şeye rağmen, görüştüğümüz bu bütçenin ülkemize, milletimize hayırlar getirmesini dileyerek yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağ olun. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şandır.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, daha önceki oturumda söz talebimiz vardı.

BAŞKAN – Bitmedi, aynı oturum içerisinde... 69’a bakarsanız zamanı tayin etmek bana ait. Müsaade ederseniz... Ben birleşimi kapatmadım. Onun için...

Şimdi sıra…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Ama konu tamamen dağılıyor Sayın Başkan. Çıkıp orada bir konuda açıklama yapacağız, cevap vereceğiz.

BAŞKAN – Hayır… Bakın, şimdi, siz İç Tüzük’e göre söz talep ediyorsunuz. Ben de İç Tüzük’ün hükümlerine uygun olarak bu işlemi yapacağım.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, daha önce söz verirken böyle bir yöntem işletmediniz.

BAŞKAN - Bakın, sizden evvel de bir başka sataşma talebi Hükûmetten geldi, ona da aynı muameleyi yapıyoruz. Lütfen…

AHMET TÜRK (Mardin) – Taraflı davranıyorsunuz. Niye diğer gruplara verdiniz?

BAŞKAN - Keşke sataşacak laflara sebebiyet vermesek.

Evet, şimdi Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Aydın Ağan Ayaydın. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Ayaydın.

Zannediyorum siz de süreyi eşit paylaşıyorsunuz, süreniz otuz dakika.

CHP GRUBU ADINA AYDIN AĞAN AYAYDIN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 yılı bütçesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda sıralara baktığımda sıralarda bir eksiklik görüyorum. Bu eksiklik sayısal eksiklik değildir. Bu eksiklik demokrasi eksikliğidir. Bu eksiklik aynı zamanda halkın iradesinin yüce Mecliste tescil edilmemesinin eksikliğidir. Şu anda bu sıralarda 8 milletvekili arkadaşımızın bulunması gerekir. 8 milletvekili eksik olarak 2013 yılı bütçesini görüyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

Mehmet Haberal denilince, yoldan geçtiğinizde 10 kişiye sorun, “Mehmet Haberal necidir?” derseniz, “Mehmet Haberal, insanların hayatını kurtaran, günde on sekiz saat böbrek nakli yapan dünyaca ünlü bir operatör, bir cerrahtır.” derler. “Mustafa Balbay kimdir?” derseniz, Mustafa Balbay için de “Dünyanın en dürüst, en çalışkan, en namuslu gazetecisiydi.” derler. Şimdi bunların ve bunlarla beraber, Milliyetçi Hareket Partisinde ve Barış ve Demokrasi Partisinde bulunan diğer milletvekillerinin de bugün burada bulunmaları gerekirdi. Burada bulunmamaları büyük bir eksiklik, bir demokrasi eksikliğidir. Bir an önce o milletvekili arkadaşlarımızın da aramızda olmasını yürekten diliyorum ve Cumhuriyet Halk Partisinin 133 milletvekili –başta Genel Başkanımız olmak üzere- şu anda Silivri Cezaevine, onlara selamlarımızı, sevgilerimizi iletiyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) 

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe görüşmelerinin vatandaşlara heyecan ve umut vermesi gerekir. Ancak, görüyoruz ki, bu bütçe görüşmelerinde bırakınız vatandaşa heyecan ve umut vermeyi, bizler bile heyecan duymamaktayız. Eskiden bütçe görüşmeleri yapılırken o zaman televizyonlar yoktu, herkes transistörlü radyolarda köyünde, evinde, bahçesinde kulaklarını radyoya verir ve bütçe görüşmelerini o şekilde takip ederdi. Ancak, AKP sayesinde artık bütçe görüşmeleri izlenilmez oldu, umut vermez oldu, heyecan vermez oldu; bu da bir AKP klasiğidir.

BAŞKAN – Arkadaşlar, lütfen sükûneti muhafaza edelim, Sayın Hatibi dinleyelim lütfen.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – AKP döneminde bütçe görüşmelerinin profili ve heyecanı her geçen yıl düşmektedir.

BAŞKAN – Sayın Ayaydın bir dakika.

Özellikle arka sırada oturan arkadaşlarımız, eğer konuşma ihtiyacınız varsa, lütfen kuliste bu ihtiyacı gideriverin. Hatibi saygıyla dinleyelim lütfen.

Buyurun Sayın Ayaydın.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) - Bütçe görüşmeleri sıradanlaştı ve anlamını yitirdi. Sayısal çoğunluğuna güvenen AKP, yasaların Mecliste görüşülmesini artık yalnızca bir şekil şartı olarak görüyor. Bu nedenle, halkın da bütçeye olan ilgisi ve inancı tamamen yok oldu, nasıl yok olmasın ki?

Bütçe görüşmelerinin başında Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Hükûmete tam 13 soru sordu ama Sayın Genel Başkanımızın sorduğu o sorulara Hükûmetten tek bir cevap gelmedi, gelemez.

AKP iktidarı, halkın bizlere verdiği en önemli emanet olan bütçe hakkını dikkate almıyor. AKP Hükûmeti bu yıl da Orta Vadeli Program’ı yine geç yayımlayarak kanun hükmünde kararnameyle kendi değiştirdiği bütçe hazırlama takvimine uymamış, hukuku, kuralları, teamülleri, kanunu hiçe saymaya devam etmektedir. 5018 sayılı Kanun’a neden uymuyorsunuz? Madem uymayacaktınız bu kanunu neden çıkardınız? Ve bu kanun hükmünde kararname değişikliğini neden yaptınız? Siz kanunlara uymazsanız vatandaşların kanuna uymasını nasıl beklersiniz? Böyle bir şey olur mu?

Türkiye Büyük Millet Meclisi adına kamu kurum ve kuruluşlarını Sayıştay denetler. 2011 yılı Genel Uygunluk Bildirimi dışında Sayıştayın Meclise sunması zorunlu olan Dış Denetim Genel Değerlendirme Raporu, Faaliyet Genel Değerlendirme Raporu ve Mali İstatistikleri Değerlendirme Raporu Meclise gelmemiştir. Gerekçesi, Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişiklikmiş!

Evet, 2012 yılında 6353 sayılı Kanun ile Sayıştay Kanunu’nda değişiklik yapıldı ama bu değişiklik yapılırken Sayıştay Kanunu hiçe sayıldı. Sayıştayın görüşü alınmaksızın, tepeden inme bir şekilde denetim işlevsizleştirildi. Üstelik bu değişikliğin 2011 yılı için düzenlenecek olan raporlarla da ilgisi bulunmamaktadır.

Kendisi hukuki olmayan bir değişiklik bahane edilerek 2011 yılı kesin hesabını görüşmek meşru ve doğru bir davranış değildir.

Kurumların 2011 faaliyetlerini, giderlerini, ödeneklerin ne kadarını nasıl ve nerede kullandıklarını bilmeden, hangi hesapları neye göre oyluyorsunuz? Bunu anlamak mümkün değildir.

Daha da vahimi ise, komisyon aşamasında bizlerin, kurul aşamasında da başta Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu’nun, tüm muhalefetin bu konuda dile getirdiği onca tespit ve eleştirilerine Hükûmet tarafından ne yazık ki tek bir yanıt verilememiştir. Dönemin AKP Kayseri Milletvekili ve şu anki Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Sayın Sadık Yakut bakınız ne diyor; tarih 4 Aralık 2001: “Yasama organı, yürütme organının mali işlemlerini bağımsız, tarafsız ve uzman bir kuruluş olan Sayıştay eliyle denetlemektedir. Devlet harcamalarını Sayıştay denetiminden kaçırmayı amaçlayan düzenleme ve uygulamalardan kaçınılması gerektiği inancındayız.” Kim diyor bunu? AKP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Sadık Yakut. Sadık Yakut Bey’i kutluyorum. Onun bu söylediklerinin hepsinin altına imzamı atarım ve şu anda da biz muhalefetin talepleri de bu sözlerin yerine gelmesidir.

Yine, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nu teklif olarak 1 Şubat 2010 tarihinde Meclise sunan AKP grup başkan vekilleri Sayın Nurettin Canikli, Sayın Mustafa Elitaş, Sayın Ayşe Nur Bahçekapılı ve şu anki Başbakan Yardımcısı Sayın Bekir Bozdağ ve Gençlik ve Spor Bakanı Sayın Suat Kılıç bakınız teklif gerekçelerinde ne diyor: “Sayıştayın asli görevlerinden olan, adına denetim yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisine rapor verme, gereği gibi yerine getirilememektedir. Teklif ile Sayıştay hazırladığı raporları zamanında ve belli bir prosedür dâhilinde Türkiye Büyük Millet Meclisine ve kamuoyuna sunabilecektir.” Doğru söylemişler, biz de bunu istiyoruz.

Peki, kanunu değiştirdiniz, bu raporların Türkiye Büyük Millet Meclisine gelmesini sağladınız mı? Asla, çünkü AKP’nin söyledikleriyle yaptıkları birbirinden farklıdır.

AKP Grup Başkan Vekili ve bakanların tüm bu ifadelerine aynen katılıyorum, kendilerini de kutluyorum, ancak bu sözlerine de sahip çıkarak Sayıştay raporlarının peşine düşmeye de davet ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada söz konusu ettiğimiz husus, bizim veya sizin paralarınızla ilgili değildir, halkın paralarının nasıl kullanıldığıdır. Tüm bu çabalarımız, AKP’nin kendi parasını değil, dilinden hiç eksik etmediği, tüyü bitmemiş yetimin ve halkın parasının nereye harcandığının ortaya çıkması içindir. Lafa gelince “halk” diyeceksiniz, ama halkın parasının nereye harcandığını sorunca da bunun hesabını vermeyeceksiniz, hem de hesabı soran muhalefet partilerine kızacaksınız. Bu ne biçim anlayıştır Allah aşkına? Unutmayalım ki bu yetkiler de, bu paralar da bizlere halkımızın verdiği kutsal emanetlerdir, bu emaneti doğru ve dürüst kullanmak iktidar olarak sizin, nasıl kullanıldığını denetlemek de muhalefet olarak bizim boynumuzun borcudur.

Gelelim bütçenin içerik ve esaslarına. 2013 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı Orta Vadeli Program baz alınarak hazırlanmıştır. Evet, bu program Hükûmetin bir yol haritasıdır, ancak korkarım ki Hükûmet önünü pek görememektedir.

Bütçe görüşmeleri sürecinde AKP temsilcileri ekonomideki sözde başarıyı anlatırken, ekonomide hedef ve öngörülerin tuttuğunu söylediler. Şimdi size, sadece kağıt üzerinde kalan, sözde gerçekçi ve sözde isabetli hedeflere bir-iki örnek vermek istiyorum: Yüzde 4 olarak öngörülen 2012 büyümesi, yüzde 3,2 olarak revize edildi, üstelik bu oranın yakalanması bile zor. Bu mudur tutulan hedef?

21 milyar olarak öngörülen 2012 yılı bütçe açığının 33,5 milyar Türk lirası olacağını Sayın Bakan bizzat kendisi açıkladı. Bu, yüzde 50’den de büyük bir sapmayı göstermektedir. Yoksa, “Tuttu.” dediğiniz hedef bu sapmayla, bu mudur?

Yüzde 5,2 olarak öngörülen 2012 TÜFE, yüzde 7,4 olarak revize edildi, bunun da tutmayacağı daha şimdiden belli. Bu ne biçim hedef, bu ne biçim öngörü?

On yıldır ülkeyi tek başına idare eden bir ekonomi yönetiminin önünü daha iyi görmesi gerekmez mi? Bütçe Orta Vadeli Program’a göre hazırlandığına göre, neden Orta Vadeli Program’ı geç yapıyorsunuz? Madem geç yaptınız, bari gerçekçi yapın.

Gelelim yönetilemeyen ekonomimize. 2012 yılı Türkiye ekonomisi için pek iyi geçmemekte, Hükûmet tarafından çizilen o pembe tablolar yerini ülkenin acı gerçeklerine bırakmaktadır. AKP tarafından dikkate alınmayan tespit ve uyarılarımız maalesef bir bir gerçekleşmiş, ülke ekonomisi yine bocalamaya başlamıştır.

Esnaf kan ağlıyor, siftahsız kepenk kapatıyor. Sanayici şaşkın ve karamsar, tüccar perişan, memur ve işçi ay başını zor getiriyor. Kredi kartı borcunu ödemek için tefecinin POS makinesini neredeyse yasal hâle getirdi. Emekliler perişan, hâlleri içler acısı. Çiftçi artık yok. Ürettikleri ürünü satarken eline geçen para, aldığı mazotun ÖTV’sini bile karşılayamıyor. AKP iktidarı milyonlarca dolar değerindeki yat ve teknelere ÖTV’siz mazot verirken, sıkıntı içinde kıvranan bu çiftçinin traktörüne neden ÖTV’siz mazot vermez? Bunu anlamak mümkün değil.

Hayvancılıkla uğraşanlar sizlere ömür. Yıllarca hayvan ihracatı yapan ülkemiz, önce et, sonra da canlı hayvan ithal etmeye başladı. Anlayacağınız, Türkiye’de tarım ve hayvancılık öldü.

“Serbest meslek sahiplerinin durumu nasıl?” derseniz, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Borç batağındaki vatandaş icralık olmuş. Bu nedenle icra dairelerinin sayısı ha bire artıyor. Ekonomi iyiyse, on yılda neden 7 kez mali af çıkardınız? Bunun cevabını veriniz. Hâlinden memnun olan var mı? Olmaz olur mu, elbette var. Daha üç beş yıl öncesine kadar ismi cismi olmayan, vergi rekortmenleri listesinde asla isimleri geçmeyen, belki de vergi mükellefi bile olmayan ancak AKP iktidarında birden öne çıkan yeni ultra zenginler elbette hayatından memnun, hem de çok memnundurlar.

Peki, AKP’nin on yıllık iktidarında hiç mi olumlu bir uygulama yok? “Yok.” desem haksızlık etmiş olurum. Elbette vardır. Mesela, yıllardır dünya kadar para ödediğimiz ilaçları artık çok daha ucuza alabiliyoruz, bu bir gerçek. Ana muhalefet partisi olarak Hükûmete ön yargılı değiliz. İyi yaptığına “iyi”, kötü yaptığına “kötü” diyecek kadar da objektif değerlendirmesini biliyoruz. Ancak iktidar ve iktidarın arka bahçesi hâline gelen medya, zaten AKP iktidarının 1 yaptığını kamuoyuna 100 olarak yansıtıyor, yanlışları ise hiç görmüyor. Muhalefet olarak bizler de hiç olmazsa, Hükûmetin gündeme getirilemeyen yanlışlarını, eksikliklerini ve ülke ekonomisinin gerçek fotoğrafını bütçe görüşmeleri vasıtası ile kamuoyuna açıklayıp kayda geçirmek istiyoruz.

Türkiye ekonomisi 2012’nin 3’üncü çeyreğinde sadece yüzde 1,6 oranında büyüdü. Geçen yıl yüzde 8,2’ydi, yıl sonu yüzde 3’leri bulsak sevineceğiz. Sağlıksız ve sürdürülemeyecek olan büyüme de, bu yılki düşük büyüme de bizim açımızdan sürpriz olmamıştır.

Peki, bu zigzaglı tablonun sebebi nedir? Defalarca söyledik, ikaz ettik. Tabii ki yanlış büyüme modelinde ısrar edilmesidir. Yüksek büyümenin bileşenlerine bakıldığında Türkiye ekonomisi söylemde ihracat merkezi, eylemde ise yüksek iç talebe dayalı konut ve hizmetler sektörü gibi dış ticarete konu olmayan alanlarda yoğunlaşan bir büyüme modelini uygulamaktadır.

Şimdi, Sayın Canikli konuşurken Sayın Genel Başkanımızın neden 1946-2002 yılındaki büyüme hedefini, gerçekleşen büyümeyi eksik söylediğini yani 5,2 dediğini... Sayın Canikli’ye göre bu 5,2 değil, 5,12 olacakmış yani bindelerle bir sapma. Şimdi, ben merak ediyorum. Bizim aldığımız göstergeler devletin resmî kaynaklarından, Türkiye Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığının “Ekonomik ve Sosyal Göstergeler” kitabından alıyoruz. Şimdi, Sayın Genel Başkanımız 5,2 diye 5,12’yi yuvarladı. Sayın Canikli de “Yüzde 5,12.” dedi. Ben oturdum, hesabını yaptım; bu kitaptan, devletin kaynaklarından hesabını yaptım: 5,19. Demek ki sayılar arasında bir fark vardır, Sayın Canikli sayılarla biraz daha fazla oynamayı herhâlde seviyor.

Şimdi, Sayın Canikli neden 1946-2002 yılına takıldı? Sayın Kılıçdaroğlu’nun 1946-2002’yi niye hesapladığını sordu. Söyleyeyim, cevap vereyim: Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu büyüme ortalaması hesabında 1946’yı şu amaçla kullandı: “1946” denilince bu milletin aklına çok partili yaşam ve demokrasi gelir. Onun için Sayın Kılıçdaroğlu rakamları söylerken 1946’yı yani demokrasiyi temel yıl, baz yıl olarak aldı. Ama Sayın Canikli’nin ağzından eksik etmediği -“Niçin 1938 değil?” diyor- 1938 ne biliyor musunuz? 1938, Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal’in ölüm yılı. Onun için Sayın Canikli özellikle “1938” diyor. Şimdi, 1938’e Sayın Canikli çok meraklıysa; 1923’ten yani cumhuriyetimizin kuruluşundan 1938 yılına kadar Türkiye'nin büyümesi yüzde 7,8; AKP iktidarının bugünkü büyümesi yüzde 3,2. İşte, gelinen nokta budur. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Canikli büyümeden bahsetti. Büyümeden bahsederken birtakım ülkeler birbirleriyle kıyaslanır. Kıyaslanırken de aynı kategoride olan ülkelerin rakamları kıyaslanır. Şimdi, geçen yıl AKP ne diyordu: “Dünyada en çok büyüyen ülkelerin 1’incisi Çin, 2’ncisi Türkiye.” Doğru, geçen yıl Türkiye ile Çin yüzde 8 dolayında -yüzde 8 değil, yüzde 7 küsur- büyüme yaptı. Çin bu yıl da yüzde 8. Peki, Türkiye'nin büyümesi bu yıl ne kadar? Büyümede önemli olan, bir yıllık büyüme değildir. Eğer büyüme sürdürülebilirse, her yıl aynı büyümeyi gerçekleştirebiliyorsanız o ekonomi sağlıklıdır. Bir yıl yüzde 8, öbür yıl yüzde 2, öbür yıl yüzde 4 olan büyüme sağlıklı bir büyüme değil, hormonlu bir büyümedir, hormonlu büyüme. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Canikli, yolsuzlukla ilgili Pricewaterhouse’un  bir raporundan bahsetti ve Türkiye’nin o araştırmaya göre 3’üncü sırada olduğunu, çok başarılı olduğunu, yapılan araştırmalara göre yolsuzlukta artık Türkiye’nin iyi bir  noktada olduğunu  söyledi. Ancak, Sayın Canikli’nin o raporun bir  özetine bakması lazım, o rapor nasıl hazırlanmış. O rapor sadece incelenmiş olan yolsuzluk raporlarını kapsıyor. Türkiye’de yolsuzluklar inceleniyor mu ki, medya yolsuzlukları gündeme getiriyor mu, yolsuzlukları içeren raporlar Meclisin gündemine geliyor mu ki? Onlar incelediğinde görülecektir ki, o yolsuzluk raporları, o sıralaması o şekilde olmayacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekonomiye oldukça önemli göstergelerle cevap vermek istiyorum ama Sayın Canikli söylediği için bir konuyu daha açıklamak istiyorum.

Sayın Canikli, büyümenin raporu olarak, Türkiye’de gösterge olarak buzdolabı sayısını, çamaşır makinesi sayısını ve bulaşık makinesi sayısını veriyor. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde bu tür istatistikler konuşulur? Bunların konuşulması… Ancak geri kalmış olan ülkelerde bu tür sayısal istatistikler verilir, gelişmiş hiçbir ülkede buzdolabı sayısı, çamaşır makinesi sayısı verilmez. Çünkü bunların büyümede hiçbir anlamı yoktur. Eğer anlamı olsaydı o zaman şu denirdi: Türkiye’nin bu kadar topu var, bu kadar silahı var, bu kadar tüfeği var, o zaman Türkiye çok büyümüştür. Dolayısıyla, büyümenin göstergeleri vardır, makroekonomik göstergeler vardır, o makroekonomik göstergelerle konuşacaksanız.

İnsanların halka verecekleri bir şey yoksa konuşmasını sadece rakamla ve grafiklerle süslemeye çalışır, Sayın Canikli de öyle yaptı. Biz ise rakamlara sarılmadan, gerçekleri halkımızla paylaştık. AKP iktidarı rekor cari açığa dayalı yüksek büyümeyi de, “yumuşak iniş gerçekleşti” diye düşük büyümeyi de alkışlamamızı bekliyor. Ama bilinmelidir ki bir kez, bazılarını çoğu kez, kendinizi ise hep kandırabilirsiniz ama herkesi her zaman kandıramazsınız, hele bizleri asla ve asla kandıramazsınız. Takke düşmüş, kel görünmüştür. Maalesef bugün, Türkiye ekonomisi tam anlamıyla bir açmaza sürüklenmiştir. Ya rekor cari açık ya düşük büyüme. Düşük tasarruf, yüksek cari açıkla sakatlanmış bir ekonomi olduk.

2002 yılında millî gelirin yüzde 18’i olan, bu ülkenin kalkınması için hayati önem arz eden tasarruf düzeyi, son on yılda, bırakın artmayı, resmen eriyerek yüzde 12’lere indi. Bu tasarruf düzeyiyle nereye gidilebilir? Ne kadar gidilebilir? Gidilemediği için de ülkemiz cari açığa ne yazık ki mahkûm kalmıştır. Cari açık düşüyor ama cari açığın finansman kalitesi de düşüyor. Bugün, cari açık, artan bir şekilde sıcak parayla finanse edilmektedir. Ülkeye yani yatırıma, istihdama değil, faize ve ranta giden sermayenin Türkiye’deki tatlı getiriden yararlanması artık bir geleneğe dönüştü. AKP döneminde asıl büyüyen, vatandaşlarımızın geliri değil, sıcak para sahiplerinin geliridir.

İhracatımız büyümekte ancak ithalatımız da artmaktadır, daha da artmaktadır. Evet, ihracatın artışı ne kadar iyiyse ithalatta da 250 milyar dolar düzeyine çıkması o kadar can sıkıcıdır. İhracat da ithale bağımlı üstelik.

Sağlıklı ve kalıcı büyüme için, en kısa sürede büyüme modeli değiştirilmelidir. Türkiye ekonomisinin sorunu, bu büyüme modelinde hızlı ve yavaş gitmek değildir, sağlıklı bir büyüme modeline geçmektir. Son dönemde popüler olan “gaz-fren” jargonuyla ifade etmek gerekirse, gidilen yol yanlışsa ister gaza basın ister frene, hızınızın önemi, anlamı yoktur. Arabanın hakkı verilemediği için, yani ülkenin potansiyeli iyi kullanılamadığı için, yönetilemediği içindir ki işsizlik, AKP döneminde halkımızın bir nevi kaderi hâline gelmiştir.

Ülkemizde 1980-1989 arası dönemde işsizlik oranı yüzde 8,3. Koalisyon hükûmetleri dönemi, dolayısıyla siyasal iktidarın tam olarak sağlanamadığı -hani kayıp on yıl olarak adlandırılan- 1990-1999 arası dönemde Türkiye’deki işsizlik oranı yüzde 8,2. On yıllık AKP döneminde işsizlik önce 14,8’e çıktı, ortalaması ise 10,6’dır. Evet, söylemlerine bakıldığında, işsizliğe karşı büyük başarı elde ettiği sanılabilecek AKP’nin performansı budur. Başarı bunun neresinde Allah aşkına?

Küresel kriz tüm ülkeleri etkiledi, doğrudur. Ancak, Türkiye’de yanlış politika tercihleri sonucunda işsizlik sorunu derin ve kronik hâle geldi. İşsizler iş bulamaz, hakkını alamaz oldular. İşsizlik Sigortası Fonu geldiğimiz nokta itibarıyla vatandaşın değil, AKP Hükûmetinin emrine girmiş, kamu harcamalarına tahsis edilen bir fon hâline gelmiş, hazinenin bir borçlanma kaynağı olmuştur. İşsizlik Sigortası Fonu’nun toplam varlığı, kasım sonu itibarıyla 60 milyar lirayı bulmuştur. Peki, işsize nasip olmayan bu para nerede? Devlet tahvillerinde. Yani emekçiden kesilen bu paralar işsiz kalınca ona ödenmediği gibi kamu harcamalarına aktarılmış, bugün itibarıyla da devletin finansman kaynağı hâline gelmiştir. İssizlik Sigortası Fonu’nu emekçiler değil, hazine kullanıyor. Bir nevi zorunlu borçlanma. Yani emekçi vatandaş, devlete mecburen borç veriyor. Peki, on yıldır sağlanamayan kamu dengesinin faturası kime çıkmaktadır? Tabii ki vatandaşa.

AKP sayesinde ısınmak bile lüks bir hâle geldi. Vatandaş Edison’a sitem eder duruma geldi. Edison’un malum ampulü artık zammın sembolü olmuştur. 2013 yılı da vatandaşlar açısından zamlı ve vergi artışlı zor bir yıl olacaktır. Zira, bu büyümeyle öngörülen gelirlere ulaşmanın tek yolu vergi artışı ve zamlar olacaktır. Vatandaşlarımıza buradan bir daha sesleniyorum: AKP’de durmak yok, zamlara devam.

Sağlıksız, adaletsiz, vergilere dayanan, sürdürülemez gelir sistemimizin sebebi bellidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ayaydın, size iki dakika ek süre veriyorum.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – İki süreyi de ben kullanacağım.

BAŞKAN – Öyle mi?

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – Evet.

BAŞKAN - Öyle kullanacaksanız mesele yok.

O zaman beş dakika süreniz.

Buyurun.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – 2002 yılında Türkiye’de gelir üzerinden alınan vergilerin vergi gelirleri içerisindeki payı yaklaşık yüzde 33’tür. AKP döneminde ise bu pay gerilemiş, yüzde 30’a düşmüştür. Gelir vergilerinin payı, bırakın artmayı, azalmıştır bile. Hükûmet işin kolayı bulmuş, dayanmış ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilere. Dolaylı vergilerin oranı yüzde 67’ye ulaştı.

BAŞKAN – Sayın Ayaydın, sürenin tamamının kullanılmasında muvafakat yok. O zaman sürenizi iki dakikayla sınırlayacağım.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – Benzin istasyonları ile sigara ve içki satıcıları vergi daireleri gibi çalışmaya başladı.

AB ülkelerinde ortalama yüzde 13 olan gelir ve kurumlar vergisi toplamının millî gelire oranı ülkemizde yüzde 6 bile değil. Böyle bir tabloda kayıt dışıyla mücadelede sonuç alındığını söylemek ne kadar doğru.

Son on yılda yaklaşık 500 milyar Türk lirası borç faizi ödenmiştir. İşçinin, memurun, esnafın ödediği vergiler yabancı sermayeye borç faizi olarak altın tepside sunuluyor.

AKP iktidarında borç stoku önceki seksen yıldan daha fazladır. 2002 sonunda 257 milyar olan borç stoku, bugün 550 milyara ulaşmıştır. Yiğidin kamçısı olan borç, AKP döneminde yiğidin kemendi hâline geldi, resmen boynuna dolandı. Eminim ki yiğit bile bu kadarını tahmin edemezdi. Vatandaşın boynuna geçirilen borç kemendi, onun çocuklarının, hatta torunlarının geleceğini şimdiden bağlamıştır.

AKP bütçeyi bakın nereye harcıyor; yatırıma değil, cari harcamalara yani devletin israfına, verimsizliğine ve borç faizlerine.

Geçenlerde uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Türkiye'nin kredi notunu artırdı. Değerlendirme kuruluşları Türkiye'yle ilgili endişelerini dile getirince tepki gösteren, bunları ciddiye almayan AKP bu son değişiklikle fazlaca sahiplendi. Tabii ki bu not artırımı yetersiz ancak önemli bir gelişmedir ve bizleri de mutlu etmiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir konu vardır. Zira not artırımı, küresel kriz nedeniyle dünya genelinde bol tutulduğu bu konjonktürde ülkemizde sıcak para girişinin daha da artmasına yol açacaktır. Bu, şu anda sahip olduğumuz riskin büyümesi demektir.

Peki ekonomide tablo bu da bu övündüğü…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet Sayın Ayaydın…

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – Ben arkadaşımdan rica ediyorum, onun iki buçuk dakikasını da kullanıyorum. Grubum da bu konuda onay veriyor.

BAŞKAN – Peki, o zaman kalan süreyi de Sayın Ayaydın kullanıyor.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (Devamla) – AKP iktidarının çok övündüğü sağlıkta OECD sonuncusuyuz. Gerek kişi başına düşen harcamada gerekse millî gelir içerisinde toplam sağlık harcamalarının en az olduğu OECD ülkesi Türkiye'dir. Galiba sağlık alanında dönüşen, değişen tek şey muayene parası, reçete parası gibi araçlarla her geçen gün vatandaşın külfetinin artması ve sağlık çalışanlarının mesleğe yabancılaştırılmasıdır.

Eğitimde farklı değil durum. Eğitim harcamalarının millî gelire oranı açısından OECD ortalamasının altındayız yani sonuncuyuz. Eğitim yazboz tahtasına çevrildi. 4+4+4 ile tüm aileleri dert+dert+dert ile yaşamaya mahkûm ettiniz. ÖSYM’deki şifreli sınavlar hafızamızdaki yerini koruyor. İki yıl önce, çoğunluğu yoksul aile çocuğu olanlar, artık çocuklarını okutamaz hâle geldiler. Oysa İslam dininin en hassas olduğu husus kul hakkıdır. Kul hakkı yiyen Allah’ın karşısına çıkamaz. Şimdi soruyorum: 1,5 milyon gencin yenilen kul hakkının hesabını kim verecek, bu gençlerin ailelerinden helallik nasıl alınacak? Bunu yapanlar değil cennette, cehennemde bile yer bulamazlar. Zira, Hazreti Peygamber’in dediği gibi: “Gökler ve yer adalet ile ayakta.”

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu bütçe ile ne işçiye bir şey var ne emekliye ne memura ne tüccara ne sanayiciye ne çiftçiye ne hayvan üreticisine, hiçbir şey yok. Bu bütçe sadece ve sadece ranta yelken tutuyor.

Onun için, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz bu bütçeye olumlu oy kullanamayacağız.

Bu duygu ve düşüncelerle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ayaydın.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkanım…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, size sataşmadı.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – İzin verin Sayın Başkan.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) - Sataşmadı, cevap verdi, Sayın Canikli.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Söylediğim şeyleri farklı anlamlarda zikretti, doğrudan ismimden bahsederek.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, söylediklerinize cevap verdi.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Benim hiç düşünmediğim, niyetlenmediğim şekilde yorumladı. Sayın Başkanım, o yüzden söz istiyorum.

BAŞKAN – Şimdi Sayın Güneş’i de dinleyelim, birleşim kapanmadan bu sataşmaları değerlendireceğim.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Efendim, sataşmadı.

BAŞKAN - Müsaade ederseniz, konuşmanın bütünlüğü bozulmasın, lütfen rica edeceğim.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) - Sayın Canikli, sizin söylediklerinize cevap verdi.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Sayın Hurşit Güneş.

Sayın Güneş, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Güneş, süreniz otuz dakika, maalesef ek süreniz de yok; takdirlerinize sunarım.

CHP GRUBU ADINA HURŞİT GÜNEŞ (Kocaeli) – Can sağlığı olsun.

BAŞKAN - Sağ olun.

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; 2013 yılı bütçesine, bütçe tasarısına ilişkin Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlar, ekonomi bir arabaya benzer. Tıpkı bir araba gibi ekonominin de hızlı gitmesini isteriz. Ama hızlı gitmesi yetmez, biz aynı zamanda arabanın güvenli olmasını isteriz. Güvenli olması da bir arabanın kaza yapmaması demek, arıza yapmaması demek, aynı zamanda yolcuları da yormaması demektir; konforlu olacak.

Şimdi, geçtiğimiz yıl, biliyorsunuz, bir tartışma oldu: Acaba gaza mı bassak, frene mi bassak, bu ekonomiyi nasıl yönetsek diye. Değerli arkadaşlar, ekonomide amaç nettir, mümkün olabildiğince gaza basacaksınız, frene basma ihtiyacı doğmayacak ama kaza yapmayacaksınız, araba da arıza yapmayacak.

Şimdi, ben, 2012 yılında da bu kürsüde, gelmişim, bütçeyle ilgili ne demişim, gittim, zabıtlara baktım. Zabıtlarda gördüğüm manzara şu oldu: 10 Aralık tarihinde demişim ki: “Bu büyüme yüzde 4 olmaz. Hayaldir. 21 milyar TL bütçe açığı hayaldir, enflasyon yüzde 5 olmaz.” Zabıtlar ortada, gidip bakabilirsiniz. Ama görünen şu ki: Hem araba yavaşlamaya başlamış hem de arızalar artmaya başlamış.

Şimdi, 2012 yılını, önce, değerlendirmek istiyorum. 2013 bütçesine gelmeden önce 2012 bütçesine bir bakmamız lazım. Ne oldu, ekonomi nereye gitti, ne elde ettik? Birinci durum şu: Büyüme yavaşladı. Büyümede bu yıl Hükûmetin tahmini yüzde 3 ve diyorlar ki: “Evet, büyüme düştü ama dünya ekonomisi daralıyor, ne yapalım.” Ben size söyleyeyim: Dünya ekonomisinin bu yılki büyüme beklentisi 3,3 yani Türkiye’den yüksek. Onu bilelim birincisi.

Şimdi, Sayın Babacan burada, kendisini yakın tanıyorum, takdir de ederim. Gelsin, bu kürsüde bana cevabında desin ki: “Altın hesabını çıkardığımız zaman bu yıl Türkiye’nin büyümesi, tahmin ediyorum, şu rakam olacak.” Yüzde 1 mi diyecek, yüzde 1,5 mu diyecek, ben bunu merak ediyorum çünkü Türkiye’de nüfusun artış hızı da yüzde 1. Eğer altını çıkardığımız zamanki –o çok konjonktürel bir şey, sadece İran’a gidiyor; o bu yıl için geçerli bir şey, onu gelecek yıl yapıp yapamayacağımız kuşkulu- büyüme hızı ne olacak, ben bunu samimiyetle bekliyorum.

Şimdi, geçen yıl bu kürsü inliyordu, diyordunuz ki: “İki yıldır biz çok yüksek büyüme elde ettik.” Yüzde 8,5’tu geçen yıl. Şimdi ağzınızı bıçak açmıyor, hiç bu yılki büyümeden bahsetmiyorsunuz, dut yemiş bülbül gibisiniz. Nerede o yüksek büyüme? Geçen yıl, “Sürdüremezsiniz.” dedik, sürdüremediniz.

Gelelim 2’nci konuya, dış açık: Geçen yıl dünyanın en büyük dış açığını, millî gelir itibarıyla Türkiye vermişti. Bu yıl durum ne? Bu yıl da çok farklı değil. Geçen yıl millî gelirin yüzde 10’uydu, bu yıl da millî gelirin yüzde 7’si, 55 milyar dolar civarında olacak ama bir şey var altın dâhil. Altını çıkarırsanız, o millî gelirin yüzde 8,5’u eder, yani bu, İran’a yaptığımız, konjonktürel bir durum olan, onu çıkarırsanız.

Değerli arkadaşlar, bu Hükûmetin mensupları sıklıkla geliyorlar, sadece bu kürsüde değil, televizyonlarda, her yerde “İhracatta patlama yaptık…” 2002 yılında ihracatın millî gelire oranı yüzde 16’ydı, bu yıl altın dâhil yüzde 18. Öyle olağanüstü bir artış yok, bir efsane ama bu efsanenin mutlaka yıkılması, kırılması gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, gelelim bütçeye: 2012 bütçesi nasıl bir bütçe? Geçen yıl söyledik, dedik ki: “21 milyar TL açığı unutun, hayal.” Ne oldu? geçen yıl 17,8 milyar TL’ydi, 2011; bu yıl 33,5 milyar TL olması bekleniyor. Şimdi, 2012 yılıyla övünülecek bir taraf var mı değerli arkadaşlar? Yok.

Şimdi, söylüyoruz, diyoruz ki: “Yeni bir mimariye ihtiyacınız var. Bu 2011 model bir modeldir, bir ekonomik modeldir, bu arabayı değiştireceksiniz, başka bir arabaya bineceksiniz; daha hızlı giden, arıza yapmayan, bir durup bir kalkmayan bir arabaya ihtiyacınız var.”  Diyorsunuz ki: ”Bize bir öneride bulunun.” Biz de bulunuyoruz, diyoruz ki: “Yeni bir modele ihtiyacınız var. Bunun için de iradeye, siyasi iradeye ihtiyaç var.” Peki, böyle bir iradeniz var mı? Artık onu size bırakıyorum, varsa yeni bir modeli dizayn edin, Türkiye için kurun çünkü bu model artık yürümüyor.

Şimdi, ben Başbakana bir soru sormak istiyorum müsaade ederseniz. Sayın Başbakan yahut da onu temsilen Başbakan Yardımcısı Sayın Babacan yanıtlasın. 2012 yılında, 3 tane OECD ülkesi soracağım. Bunlardan bir tanesi, OECD ülkeleri içinde en yüksek dış açık, bu ülke hangisi acaba?

Bir başka ülke daha soracağım, o da en yüksek genç işsizliği olan OECD ülkesi, acaba hangi ülke o? 2’nci ülkemiz o.

3’üncü ülkemiz de OECD ülkeleri içinde 2012 yılında en hızlı yavaşlayan, birdenbire yavaşlayan ülke hangisi? Bu 3 ülke hangisi acaba? Birazdan Sayın Babacan bu konuyu gelip bize açıklar.

Şimdi, efendim, bendeniz Kandıralıyım. Bizim Kandıra’da misafirliğe gittiğiniz zaman yemek güzel olmazsa ev sahibi der ki: “Ya, kusura bakmayın, yemek ‘sasık’ oldu.” Bu bir Kandıra tabiridir, başka yerlerde var mı, bilmiyorum. Yani tadı tuzu yoksa yemeğin, lezzeti yoksa “Yemek sasık oldu, kusura bakmayın.” derler.

Şimdi, 2013 bütçesine bakıyorum: Bütçe açığı daralıyor mu Orta Vadeli Program’da? Yok. Büyümede ciddi bir yükseliş var mı? Yok. Cari açık düşüyor mu? E, onda da bir şey yok. E, işsizlik düşüyor mu? Hayır, aynı kalıyor. “E, kusura bakmayın, 2013 bütçesi sasık bir bütçe oldu, tadı tuzu yok. Kusura bakmayın. Bununla yetineceksiniz.” diyor Hükûmet.

Şimdi, efendim, bu sasık bir bütçe fakat bu kürsüye gelen bütün Hükûmet yetkilileri geliyor, bir karnedir tutturuyor: “Çok oy aldık.” diyor, “Yüzde 50 oy aldık.” diyor, “Bu yetmez mi?” diyor. Şimdi, efendim, çok oy aldınız, doğru, biz bunu inkâr etmiyoruz da, siz bunu hak ettiniz mi, biz onu tartışıyoruz. Bizim de muhalefet olarak görevimiz, sorumluluğumuz bunu hak etmediğinizi topluma, halka anlatabilmek.

Şimdi, bakın, bazı efsaneler yarattınız put gibi. Bunlara da halkı inandırmaya çalışıyorsunuz, tıpkı Cahiliye Dönemi’nin putları gibi, “Biz inanıyoruz, siz de inanın.” diyorsunuz. Ama bu putları artık yıkma zamanı geldi. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, önce müsaade ederseniz çiftçiden başlayacağım: Herkes söylüyor “Üre Türkiye’de pahalı.” diye. Hindistan’da 24 kuruş, Türkiye’de 1,5 lira ürenin kilosu. Mazot Hindistan’da 1 lira 30 kuruş, Türkiye’de 4 lira 50 kuruş. Yine birçok konuşmacı söyledi, biliyorsunuz, mazot sizin iktidarınız döneminde 4,4 kat arttı, gübre 6,3 kat arttı, buğday ise 2,5 kat arttı ama diyebilirsiniz ki: “Hayır, canım, biz destekleme veriyoruz.” E, destekleme de 4,1 kat arttı. Şimdi, köylünün durumu şu: Ya tarlasını ekemiyor -herkes veriyor ve ekilen tarlalar azaldı dönüm olarak diye- ya borçlanıyor -e, onları da bankalardan biliyorsunuz- ya borcunu ödeyemiyor ya tarlasını satıyor, çekip gidiyor şehre, köylünün durumu bu. Siz, Türkiye’ye iyi bir şey yaptınız. “Hani hiç iyi bir şey yapmadık mı?” demiyor musunuz? Yaptınız. 2006 yılında 5488 sayılı bir yasayı çıkarttınız. Sizi kutluyoruz, çok hayırlı bir iş yaptınız. Ona, bir 21’inci madde koydunuz, Tarım Kanunu. “Millî gelirin yüzde 1’inden aşağı destekleme vermeyeceğiz.” dediniz, bravo, tebrik ederiz. Fakat sadece kanunu çıkarttığınızdan bu yana yani 2006’dan bu yana, o yıl geçerli değil, 2007’den alalım. 2007’den bu yana, o çıkarttığınız kanunun 21’inci maddesine uymadınız, köylüye millî gelirin yüzde 1’i kadar desteği vermediniz, 36,4 milyar TL’yi gasbettiniz, gasbettiniz, vermediniz. (CHP sıralarından alkışlar) 2002’den bu yana da 41 milyar TL’sini gasbettiniz köylünün. Şimdi ama bir abidik gubidikler yapıyorsunuz bütçede, diyorsunuz ki: ”Yüzde 1 ediyor.” Nasıl ediyor? DSİ yatırımlarını koyuyorsunuz oraya, arazi toplulaştırma harcamalarını koyuyorsunuz, “Yüzde 1 tuttu.” diyorsunuz. Tutmuyor, yalan, doğru değil. Türk köylüsünü aldatıyorsunuz. Türk köylüsünün geldiği durum şu bakın.

Bakın, bir zamanlar bir film vardı 70’li yıllarda bilir misiniz “Kibar Feyzo” diye? Bir “Kibar Feyzo” vardı. Film, Şener Şen’le rahmetli Kemal Sunal’ın filmi. Orada bir gariban “Kibar Feyzo” vardı, bir de “Maho Ağa” vardı. Köylünün hakkını gasbediyordu. Bakınız, sizin gasplarınızı buraya renge döktüm. Burada kırmızı renkte gördüğünüz ve yeşil renklerde gördüğünüz, Türk köylüsünden gasbettiğiniz ve kendi koyduğunuz yasadan gasbettiğiniz paralar. Yazık değil mi Türk köylüsüne? Yazık.

Şimdi konuya devam edeceğim, bakınız diyorsunuz ki: “Bizim karnemiz yüzde 50.” Ne yüzde 50’si! Sizin karneniz Kayseri’de yüzde 65, Konya’da yüzde 70, Sivas’ta yüzde 63, Elâzığ’da yüzde 67. Buğday yetiştiriyorlar, onların hepsi olmuş “Kibar Feyzo.” Alıyorsunuz paralarını; “Maho Ağa”; Hükûmet olmuş “Maho Ağa”, alıp götürüyor. Şimdi, Urfa’da yüzde 65 oy alıyorsunuz karneniz daha yüksek, pamuk yetiştiriyorlardı; “dı” diyorum çünkü pamuk da yetiştirilemez hâl aldı. Sakarya’da ayçiçeği yetiştiriliyordu, yüzde 62 oy aldınız, karneniz yüksek. Onu diyorum ya, siz bu oyları alıyorsunuz da hak ediyor musunuz o ayrı bir dava. Erzurum’da yüzde 69 oy alıyorsunuz, hayvancılık hâkim, hayvancılık hâkim olmasına rağmen hayvancılığın durumu ortada. Rize’de Başbakan’ın hemşehrileri var, çay yetiştiriyorlar. Çayda da destekleme var. Temel’in de desteklemesinin yarısı gasbedilmiş Maho Ağa tarafından; durum bu, çok açık.

Değerli arkadaşlar, ezilen sadece köylü değil, ezilenler içinde ücretliler de var. Şimdi, Başbakan çıktı buraya dedi ki açılış konuşmasında: “Değerli arkadaşlar, asgari ücrete ben iktidara geldiğimden beri yüzde 301 zam yaptım.” Doğru mu? Doğru. “SSK’da emekliye de yüzde 245 yaptım.” dedi. Doğru, helal olsun. “Memur ücretine de yüzde 188 zam yaptım.” dedi. O da doğru, helal olsun, teşekkür ederiz. Ama Sayın Kılıçdaroğlu -Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı- o da bütçenin açılışında bir başka şey söyledi, dedi ki: “Siz, ücretliye neden refahtan pay vermiyorsunuz?” Şimdi, siz söylüyorsunuz, “Millî gelir yüzde 300 artmış.” diyorsunuz. Tabii dolar bazında diyorsunuz ama nominal olarak da arttı. Niye bir nominal millî gelirden bu söylediklerinize pay vermiyorsunuz? Bunu açıklayamıyorsunuz. Demek ki göreli olarak, siz, memurları, işçileri, emeklileri eziyorsunuz. Bu da ikinci konu. Şimdi bu ikinci puttan sonra geliyoruz üçüncü puta.

Üçüncü put şu: Sayın Kılıçdaroğlu geldi, açılış konuşmasında dedi ki: “Krizden önce Türkiye’nin işsizliği yüzde 6,5’tu.” Doğru. “Şimdi ise çok daha yüksek, o döneme gelemediniz.” dedi. Doğru. Ben şimdi bir oran daha söyleyeyim: 2003 yılında işsizlik yüzde 10,5’tu, şimdi 9,1. Çok mu düştü? Eh, bir miktar düştü ama kışa artacak yani pek bir mesafe yok zannedilebilir. İktidara geldiğinizde 2,5 milyon işsiz vardı, bugün de 2,5 milyon işsiz var. Ama bir veriyi daha vereceğim, o put da kırılmalı. Siz iktidara geldiğinizde 946 bin kişi iş aramıyordu çünkü “İş bulamam.” diyordu, “Ama iş bulsam çalışırım.” diyordu. Şimdi “İş bulsam çalışırım.” diyen, “Ama iş aramıyorum çünkü bulamam.” diyen insan sayısı çıktı 2 milyona. (CHP sıralarından alkışlar)

Evet, şimdi bakınız, rakam istiyorsanız bu rakamlar TÜİK rakamı. TÜİK rakamlarıyla, işsizlik azalmadığı gibi umutsuzlar da 2 katına çıktı. Siz Türkiye’de insanların umutlarını yitirttiniz yahu. İşsiz insanlar umudunu yitirdi, artık iş aramaz oldu ve o nedenle de işsiz sayılmıyorlar.

Şimdi, gelelim bir başka puta. Efendim, bu, OECD: Bakın, burada kırmızı renkli bir ülke var. O kim biliyor musunuz? Türkiye. Number one, 1 numara. Her 3 gençten biri işsiz. Tabloyu ben yapmadım, olduğu gibi OECD’nin raporundan çektim. Türk halkı bilsin, OECD ülkeleri içinde çalışmayan ve eğitimde olmayan işsiz –İngilizce ha, dikkat edin, işsiz- iyi bakın, her 3 gençten biri işsiz, görün, Türk halkı görsün.

BEDİİ SÜHEYL BATUM (Eskişehir) – Bakana göster, Bakana.

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – Bakan bilir, Bakan bilir.

Şimdi, Başbakan geliyor, diyor ki: “Şu kadar İnternet, şu kadar bilgisayar sağladık.” Doğru mu? Doğru, yalan yok, bunların hepsini sağladı. Türkiye’de İnternet arttı, bilgisayar arttı, araba alışı arttı, ev alışı arttı, bunların hepsi arttı ama bir şey daha oldu. Efendim, bu, hane halkının gelirinin hane halkının borcuna oranı; harcanabilir gelir ama tabii esas olması gereken o. Siz iktidara geldiğinizde 3,4’tü, şimdi yüzde 48.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Tam tersi, borcunun gelirine oranı.

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – Şimdi, efendim, borcun gelire oranı çıkmış yüzde 48’e. Almışlar da gelirleriyle almamışlar ki borçla almışlar. Bunun övünülecek ne tarafı var?

Şimdi, bakın, burada, yine bizim memleketten bir örnek vereceğim: Kandıra’da hindiye “kel” derler, “Kel gibi de kabarma.” derler. Yahu, siz kabarıyorsunuz da kabaracak bir durum yok, borçlandırmışsınız halkı, o da borçla gidip almış bunları, sizin buna bir katkınız yok, geliri artmış da almış değil.

Değerli arkadaşlar, karne yüksek çıkabilir ama öğretmen öğrencinin karnesinin nasıl hazırlandığını veya imtihan kâğıdında ne yapıldığını çaktığı anda ne yapar biliyorsunuz: Ya sınıfta bırakır ya sınıftan atar ve biliyorsunuz ki, demokrasilerde de öğretmen halktır. Onun için buna da şimdiden kendinizi hazırlamanızda yarar vardır.

Şimdi, bütün bunları anlatıyorum şöyle sanabilirsiniz: Yahu, bu ekonomi çok mu kötü? Yo, ekonomiden daha kötü bir politikanız var, dış politika. Oo, orası dökülüyor.

Şimdi, bakınız 2009 yılında -çok eski değil- sınırlarımızdaki mayınları temizleyecektiniz değil mi? Onlardan kurtulacaktık çünkü sıfır sorun olacaktı. Şimdi ne yapıyorsunuz? O sınırlarımızın berisine Patriot füzesi koyuyorsunuz. Ee, şimdi nereden nereye geldik be kardeşim? Mayın toplamaktan geldik Patriot füzesi koymaya. (CHP sıralarından alkışlar) Şimdi, bu dış politikanın başarılı olduğunu anlatmak mümkün mü?

Şimdi, düşünün, Başbakan İran’a gidiyor, kapısında bekliyor bir gün. İran hava kuvvetleri ve genelkurmayı açıklamada bulunuyor, diyor ki: “Malatya’yı vururuz ha!” “Ahmedinejad gelecek.” diyorsunuz, sonradan anlaşılıyor ki Ahmed’in geleceği filan yok, boş, palavra.

Hükûmetin Bakanı Irak’a yola çıkıyor, Kayseri’ye iniyor. Zannedersiniz ki, Kayseri’de sucuk  dağıtılıyordu ya, canı çekti de onun için Kayseri’ye indi; alakası yok, alakası yok. (CHP sıralarından gülüşmeler, alkışlar) O, Irak’a gidemediği için Kayseri’ye indi. Ama bir tek o gidemese hadi neyse, ben size daha kötüsünü söyleyeceğim; bu, geçmişte oldu: Dışişleri Bakanımızla ilgili Irak Dışişleri İnternet sitesinden resmî bir açıklama yaptı  “Türk Dışişleri Bakanı gelirse tutuklarız ha.” dedi. Bu oldu, bu oldu da, bu skandal cumhuriyet tarihinde ilk defa oldu, ilk defa. Türkiye'nin Dışişleri Bakanı Irak’a gitmek istiyor, Irak da diyor ki: “Gelirse Dışişleri Bakanını tutuklarız.” Kepazeliğe bakın.

Değerli arkadaşlar, gelelim Suriye’ye: Suriye’ye gitmek bir yana uçağımız oraya yaklaşırken düşürülüyor. O daha berbat bir durum.

Değerli milletvekilleri, cumhuriyet tarihinde ilk defa, ilk defa Türkiye’de bir Hükûmet bir komşumuzun iç işine karıştı. Karışmakla kalmadı, aynı zamanda da karıştırdı. Karıştırsa neyse, karıştırsa neyse, bir de oranın içinde Müslüman insanları, komşularımızı, dindaşlarımızı birbirine vurdurdu, daha da kötü şeyler yaptı. Neymiş, efendim, Suriye’ye demokrasi gelecekmiş. Kiminle yapıyorsunuz bunu? “Biz bunu Katar’la ve Suudi Arabistan’la yapıyoruz.” Niye yapıyorsunuz? “Biz Suriye’ye demokrasi getireceğiz.” Ya, bu Katar’la Suudi Arabistan monarşiyle yönetiliyor be! Bunların demokrasiyle ne alakası var? (CHP sıralarından alkışlar) Yani keser döner sap döner, günün birinde bize de demokrasi gelir diye mi bunlar sizinle beraber oraya silah yolluyor? Bunun mantıklı bir tarafı var mı?

Değerli arkadaşlar, Hükûmetin yetkilileri, Gazze’de İsrail bombalarıyla ölen Müslüman kardeşlerimiz nedeniyle, Filistinliler nedeniyle çok üzüldüğünü söylüyor. Açıkçası, milletçe biz de kahroluyoruz. Fakat ben bir şey söyleyeceğim: Sayın Başbakan gelsin bu kürsüye, desin ki: “Bizim Kürecik’e koyduğumuz radar İsrail’i korumak için değil, Gazze’deki Müslüman kardeşlerimizi korumak içindir.” Size söz veriyorum, ben Kürecik’e gidip orada nöbet tutacağım. (CHP sıralarından alkışlar) Gelsin, desin ki: “O, İsrail için değildir, o, aslında Gazze içindir.”

Değerli arkadaşlar, Dışişleri Bakanımız geldi, bu bütçe müzakerelerinde dedi ki: “Cumhuriyet Halk Partisi oryantalisttir.” Neden? İşte, batıcı matıcı, batı zihniyetinde filan diye kastediyor herhâlde. Ama bir ülke gidip de NATO’dan Patriot füzelerini getirip de Türkiye’ye koyduktan sonra o Bakan bizi nasıl bu biçimde suçlar, onu anlamış değilim.

Fakat ben bir iddiada bulunacağım müsaade ederseniz. Bana kalırsa Dışişleri Bakanı halüsinasyonist. O hülya görüyor, o kendisini Orta Doğu’da önemli bir aktör zannediyor ama o, ona inanıyor da ona başka hiçbir ülke inanmıyor. O nedenle de o, bana kalırsa, halüsinasyonist. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, Plan ve Bütçe Komisyonunda söyledim, zabıtlarda, gidin bakın. Sayın Bakan da, Dışişleri Bakanı da dinledi. Bana kalırsa, bu Hükûmetin yapması gereken bir şey var, bu konuda da oldukça başarılılar. Şu, yabancı basının Türkiye’ye girişini yasaklayın. Der Spiegel’i, Le Monde’u, The Times’ı, Washington Post’u, bunları yasaklayın çünkü siz gelip burada, Türkiye’de “Dış politikada çok başarılıyız.” diyorsunuz, bunların hepsi de istisnasız, Türk dış politikasının iflas ettiğini, özellikle Orta Doğu’da bir bühtan içinde olduğunu, tıkandığını yazıyor. Yahu, yasaklayın da Türk halkının kafası karışmasın çünkü yabancı dil bilenler var.

Şimdi, AKP seçmeninin yüzde 36’sı hükûmetin dış politikasını yanlış ve hatalı buluyor. Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi olarak sorumlu bir partiyiz, geldik size iki defa gensoru verdik. “Madem böyle bir sıkıntınız var, siz yapamıyorsunuz, size bir fırsat tanıyalım.” dedik, “Siz bu Dışişleri Bakanından kurtulun.” dedik, elinizin tersiyle ittiniz, beceremedik.

Şimdi, Başbakana da bir soru sordum geçtiğimiz günlerde, dedim ki: Sayın Başbakan, 2005 yılından bu yana örtülü ödenekte anormal bir artış var, çok yüksek, hele bu yıl iş şirazesinden çıktı, olağanüstü bir rakama geldi, on bir ayda 1 milyar 42 milyon oldu yani eski parayla 1 katrilyon para. Çoğu bakanlığın bütçesinden yüksek. Yahu, ne oldu da bu artıyor? Ben, sizden fatura istemem, kime para ödedin, onu öğrenmek hakkımız yok, biliyoruz ama neden böyle bir artış oldu, onu öğrenme hakkımız var. Neden, ne gerek var, bir savaş hâlinde miyiz, bunu öğrenmek istedik. Sayın Başbakan söylemedi ama bizde bir kaygı var, kaygımız da bu: “Acaba bu Türkiye sınırlarında bu eli silahlı Suriye’deki çatışmacının silahı örtülü ödenekten mi gidiyor?” diye merak ediyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Sayın Başbakan gelip “Hayır” diyebilir çünkü o para oraya harcanamaz, onu biliyoruz.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Orada eğitiliyorlardır!

EMRE KÖPRÜLÜ (Tekirdağ) – Çiftçiden gasbettikleri paralardır onlar!

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – Tabii, çiftçinin parası orada.

Değerli arkadaşlar, kabul etmeliyiz ki bu iktidar döneminde en başarısız ve halkın en büyük rahatsızlık duyduğu konu terör. Terör niye bu kadar azdı biliyor musunuz? Hükûmetin kafası karışık, kararlı değil, yani bir yere teslim olmuş, bir adrese. O teslim olduğu adres de ona yardımcı olmuyor. Her gün birkaç fidanımız kırılıyor, kahroluyoruz ve ne yazık ki baş edilemiyor. Nedeni şu: Hükûmet, silahlı teröriste karşı sert ve kararlı, silahsız ayrılıkçıya da ikna edici olamıyor hatta daha kötüsü, masum sivillere, çoluk çocuğa tepeden bomba yağdırıyor. Şimdi, böylesi bir konjonktürde böylesi bir politikayla terörün durması mümkün değil.

Başbakan Yardımcısı çıkıyor diyor ki: “Ben de dağa çıkardım.” Öte yandan Başbakan da diyor ki: “Dağa çıkanla kucaklaşanların dokunulmazlığının kaldırılması lazım.” Şimdi, kafamız karışıyor. Bu durumda eğer Başbakan haklıysa, Başbakan Yardımcısının da dokunulmazlığının kaldırılması gerekmiyor mu? (CHP sıralarından alkışlar) Onun da dokunulmazlığını kaldıracaksın çünkü o, dağa çıkana özeniyor ve özendiriyor.

Değerli arkadaşlar, bu Hükûmet, halkı hipnotize etmeye çalışıyor, halklar da hipnotize edilmeye çalışılabilir. “Uyu ey halkım!” diyor, “İnan bunlara.” diyor.

AHMET YENİ (Samsun) - Milleti aptal mı zannediyorsun sen?

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – Mesela “İşsizlik düştü.” diyor ama işsizlik yükseliyor. Verdim rakamları; bu rakamları ben üretmedim, TÜİK üretti. “Memura, emekliye, işçiye bol kepçe verdim.” diyor, refahtan pay vermiyor. Köylünün oyunu alıyor, kendi çıkardığı yasadaki desteğini gasbediyor tıpkı Maho Ağa gibi. “Komşularla sıfır sorun” diyor, o komşuların kapısından giremiyor. Sıkıştı mı gündem değiştiriyor, Muhteşem Yüzyıl’daki Hürrem’in kıyafeti, efendim, ecdadımız aklına geliyor, onları dile getiriyor; gündem değişiyor, onları tartışıyoruz ama bilin ki bu millet eninde sonunda uyanacak ve gereğini yapacak.

Şimdi, bakınız değerli arkadaşlar, iktidar partisi AKP… (Gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar, lütfen dinleyin.

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – …demokrasiyi geliştirmeye çalıştığını söylüyor ama demokrasiyle ilgili bir şeyi hatırlatmam gerekiyor: Demokrasi bir öç alma rejimi değildir, demokrasi, bir hoşgörü rejimidir. Öylesine ki sadece farklılıklara değil, kendinizi indirmeye çalışanlara bile hoşgörü ve tahammül göstereceksiniz, asla onlarla didişmeyeceksiniz, asla onları içeri tıkmaya çalışmayacaksınız. Muhalefetten şikâyet edeceksiniz, güçler ayrılığından şikâyet edeceksiniz, sonra da “Demokrasiyi ilerlettim.” diyeceksiniz ve “Ben demokratım.” diyeceksiniz. Buna inanmak mümkün mü? (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, unutmayalım oy çokluğuna dayalı iktidarlar, meşru olabilir ama halk bunları adil bulmayabilir. Oysa insanlığa yollanan en yüce vicdani değer, adalettir.

Bakınız geçtiğimiz günlerde iki tane önemli araştırma, Anayasa Uzlaşma Komisyonuna sunuldu, biri, TESEV-KONDA tarafından; diğeri, TEPAV tarafından. Ortak sonuç şu: Halkımızın yüzde 65’i, “Türkiye’de haksızlıklar var.” diyor ve “Adalet sorunu var.” diyor. Düşünebiliyor musunuz, halkımızın yüzde 65’i “Adalet sorunu var.” diyor. Adalet sadece mahkemelerin dört duvarı arasında aranmaz -kaldı ki orada da kalmadı- adalet aynı zamanda siyasette de aranır. Siyasetçilerin adil olması gerekir, devlet adamlarının adil olması gerekir yani hem çiftçiye hem memura hem işsize adil olacaksın hem de muhalefete karşı da adil ve hoşgörülü olacaksın. Sivil itiraz hakkına tahammül göstereceksin, demokrasinin özü bu. İtiraz edecek, kabul etmeyecek “Yanlışsın.” diyecek, “Olabilir.” diyeceksiniz, “Benim de fikrim farklı.” diyeceksiniz. Halkımız bu iktidarı elbette meşru buluyor ama adil bulmuyor, dikkat ediniz, adil bulmuyor ve muhalefet partileri de demokrat bulmuyor. Ne acı değil mi?

Değerli arkadaşlar, bakınız ben size bazı tarihî karneler sunacağım. 1954 yılında Demokrat Parti, yüzde 58 aldı. Onun da karnesinde yüzde 58 oy vardı ama onun karnesinde bir şey daha vardı, ispat hakkı vardı, tahkikat komisyonları vardı. Adalet Partisi, 1965’te yüzde 53 aldı. Onun da karnesinde 12 Marta çaktığı selam vardı. ANAP, 1983’te yüzde 45 aldı. Onun da karnesinde 1987 referandumunda siyasi yasakları savunması vardı. 2011 yılında siz de yüzde 50 aldınız ama sizin de karnenizde iki şey var: Sizde de sivilde adalet ve Uludere’de çoluk çocuk katliamı var, ne yazık ki. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, evet ne yazık ki bunlar var ve bunlar çok önemli ve bunları oturup düşünmeniz gerekiyor. Bunlar Türk siyasetinde sadece ilk defa olmuyor, 1950’den beri, adaletsiz olanlar, karneleri yüksek olmasına rağmen demokrasiyi hazmetmeyen iktidarlar, eninde sonunda gidiyorlar. Buradan ders çıkartmanız gerekiyor. Eğer muhalefet partilerinin mensupları, sıklıkla gelip sizi sert bir biçimde bu konularda eleştiriyorsa, aynı sertlikte yanıt vermek yerine, oturup düşünmeniz gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi, doğrudur altmış yıldır yüzde 50 almadı. Doğru…

EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – CHP’de ne var, onu söyleyin de bilelim.

BAŞKAN – Sayın Çelebi, lütfen yapmayın.

HURŞİT GÜNEŞ (Devamla) – Maho’nun Bilo’su olmayın kardeşim, dinleyin.

Şimdi, altmış yıldır Cumhuriyet Halk Partisi, yüzde 50 oy almadı, doğrudur ama bir şey var: Bütün bu saydığım siyasi partiler kapandı, Cumhuriyet Halk Partisi dimdik ayakta, alnı ak, başı dik. (CHP sıralarından alkışlar) Kapattılar, açıldı, yine geldi. Asıl mesele burada, demek ki karnesi tertemiz ve ak.

Bu çok önemli, bakın, şurayı unutmayınız: Öyle bir mahşerî sıcak gün gelecek ki sadece tek gölge kalacak, işte o gölgeye ancak adil olanlar, öncelikle sığınabilecek. O nedenle, adaleti asla elden bırakmayınız. Tarihte, kırk yamalı giysiyle, elinde bir bastonla sokak sokak dolaşan ve adalet dağıtmaya çalışanı asla unutmayınız, o, önemli büyüğümüzdür. Adalet son derece önemli. Adalet, sadece muhalefete değil, iktidara değil, tüm Türkiye'ye lazım.

Değerli arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partisi de günün birinde iktidara gelecek ama Cumhuriyet Halk Partisi, iktidara geldiğinde belki adında “adalet” yok ama yüreğinde adalet olmaya devam edecek. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, evet, 2013 bütçesi sasık bir bütçe ama her şeye rağmen, milletimize hayırlar getirmesini diliyor ve hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güneş.

Bu birleşimde, bazı konuşmalarda kendilerine sataşma yapıldığı iddiaları var, sırayla onlara söz vereceğim.

Sayın Eroğlu, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İki dakika, yeni sataşmaya sebebiyet vermeyin. Sataşmaya sataşma faslını da kapatıyorum, kim ne söyleyecekse bu sürede söylesin.

Evet, lütfen.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sataşırsa Sayın Başkan?

BAŞKAN – Yapmamaları lazım, onu söylüyorum.

IV.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

5.- Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun, Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; hepinize saygılarımı sunuyorum.

Özellikle BDP Başkan Vekili, konuşmasında ismimi anarak hakkımdaki iddialardan dolayı beni itham etmek istemiştir.

Özellikle şunu ifade edeyim: Allah’a şükür yüzümüz ak. Ben, İSKİ Genel Müdürüyken Sultanahmet 4. Ağır Ceza’da yargılandım ama beraat ettim. Bunu da kısaca anlatmak istiyorum. Tesadüfen, ağır cezada yargılanırken bir saat yaptığımız çalışmaları anlattım mahkeme heyetine. Sonra mahkeme başkanına şunu sordum: “Sayın Başkanım, ben, burada, niçin varım, merak ettim.” Mahkeme başkanı, -zabıtlarla sabittir- “Veysel Eroğlu niçin bu davada?” deyince, savcı, “Sayın Başkanım, sehven yazılmış.”dedi. Beraat ettik tabii.

Diğer bir dava da İGDAŞ davası. İGDAŞ davası şu şekilde: Bir ara İSKİ Genel Müdürü olarak ben İGDAŞ’ın yönetim kurulu üyesiydim, keza Ömer Bey de bir ara -Sayın Ömer Dinçer’de- yönetim kurulu üyesiydi. Tabii, o zaman, İçişleri Bakanlığı her hafta İSKİ’ye, İGDAŞ’a, büyükşehire müfettiş gönderiyordu. Neticede, savcılığa bir ihbarda bulunmuşlar, bir dava açıldı ihaleyle alakalı, İGDAŞ’ın ihalesiyle. Ancak ne Ömer Bey, ne ben, ihale komisyonunda değiliz, yani herhangi bir kararda imzamız yok. Hatta Ömer Bey’le alakalı çok daha enteresan bir dava var: İddia edilen karar, kendisinden sonra alınmış yani üye olduktan sonra alınmış.

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – O zaman, niye müfettiş gönderiliyor?  

BAŞKAN – Lütfen…

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Devamla) – Neticede, bu İGDAŞ davasında da, ihaleyi yapan, ihale komisyonunda olanların tamamı beraat etti. Ancak, biz, milletvekili olduğumuz için dosya tefrik edildi. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Peki, o hâkimlerin hepsini Yargıtaya getirdiniz mi?

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Devamla) – Kaldı ki şunu da belirtmemde fayda var: Allah’a şükür, bizim çalışmalarımız ortada, yüzümüz ak, Allah’a şükürler olsun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hesap veremeyeceğimiz hiçbir şey yok.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MAHMUT TANAL (İstanbul) – O hâkimlerin hepsini Yargıtaya getirdiniz mi, getirmediniz mi?

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Devamla) – Bizim de dokunulmazlıklarımızı kaldırın, yargılanalım diyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Eroğlu.

E, arkadaşlar, yani konuşmaları kimse dinlemeyecekse biz nasıl yöneteceğiz?

ALİ ÖZ (Mersin) – Doğruları söylemiyorlar.

BAŞKAN – Bakın, bir saat evvel burada en ufak bir sataşma olmadı, bir söz kesme olmadı. Bırakın kendisi söyleyecek, iki dakika sabredin.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, o dönemin tüm hâkimlerini Yargıtaya getirdiler.

BAŞKAN – Sayın Baluken, buyurun.

Siz de iki dakika…

Yeni bir sataşmaya sebebiyet vermeyin. Lütfen…

MAHMUT TANAL(İstanbul) – Bakın, o dönemin tüm hâkimlerini Yargıtaya getirdiler.

BAŞKAN – Sayın Tanal, yani böyle bir usul yok ki. Yeri geliyor, İç Tüzük’e göre benden talepte bulunuyorsun, ondan sonra İç Tüzük’ü kendin çiğniyorsun. Doğru bir şey değil bu canım, yani yapmayın etmeyin.

MAHMUT TANAL(İstanbul) – Sayın Başkan, efendim, gerçekleri söylüyorum, kendilerini yargılayan hakimleri Yargıtaya getirdiler.

BAŞKAN – Lütfen…

Buyurun Sayın Baluken, iki dakika süreniz. 

6.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin Barış ve Demokrasi Partisine sataşması nedeniyle konuşması

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, öncelikle ben şunu belirtmeliyim ki kendi parti tarihiyle yüzleşme cesaretini göstermeyenlerin, partimize saldırmak suretiyle kendilerini tarihle yüzleşme sorunundan kurtarmaya çalışanları muhatap almıyorum. Ancak, Dersim halkına burada bir açıklama yapma ihtiyacı var. Burada konuşan CHP grup başkan vekili şunu belirtmiştir “Cumhuriyetle problemi olanların, başkalarının nezdinde itibarı olabilir ama  CHP nezdinde bunların itibarı yoktur. Olmayan itibarın iadesi de söz konusu olmaz.” demek suretiyle Seyit Rıza ve arkadaşlarını asanların, Dersim’deki kayıp kızların, insanlık suçu işleyenlerin, süngüyle çocukları parçalayanların belirttiği bir zihniyeti burada yansıtmıştır. Onlar da aynı savunmayla o katliamları yapmışlardı. “Cumhuriyetin kurucu iradesine karşı  başkaldırı” olarak bunu ifade etmişlerdi. Bunun doğru olmadığını da buradan sizlere belirteyim.

Dersim katliamı asırlara dayanan, sistemli bir soykırım operasyonudur. Bunu da ben Genelkurmay Başkanlığının ve mülkiye müfettişi raporunun 1926 raporlarına dayanarak ifade edeyim. Genelkurmay raporu şöyle diyor: “Dersime, asırlarca egemen olunmamış, hükûmete sorunlar çıkarmış, devamlı şakilik yapan saldırgan ve soyguncuları barındıran bir bölgedir.” diyor. 1926 yılında yine mülkiye müfettişi: “Dersim, hükûmet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak, acı sonuç ihtimalini önlemek gerekir.” diyor. Yine 1926 yılında Koçuşağı hareketiyle Dersim’in her tarafı askerî karakollar ve demir yollarıyla döşeniyor. Sistemli olarak bir katliamın hazırlığı yapılıyor. 1935’te Tunceli Kanunu’yla Dersim’e gidecek devletin “tunç eli” gösteriliyor ve ondan sonra da sistemli bir soykırım yapılıyor. Bunun hiçbir savunması yoktur.

Buraya gelip, BDP’ye saldırı üzerinden kendinizi aklayacağınıza kendi tarihinizle yüzleşmeye çağırıyorum.

Hepinize teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Size iktidar saldırdığında cevap vermiyorsunuz değil mi! İktidar saldırdığında cevap vermiyorsun! İktidar saldırıyor size!

BAŞKAN – Sayın Aslanoğlu, lütfen…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Evet, iktidar saldırıyor ve siz ona cevap vermiyorsunuz. Onlara cevap ver!

BAŞKAN – Lütfen…

Sayın Canikli, buyurun.

Siz de lütfen, sataşmaya meydan vermeyin.

7.- Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin, İstanbul Milletvekili Aydın Ağan Ayaydın’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, gerçekten, Cumhuriyet Halk Partisi, ayakta kalmaya devam ediyor ve devam edecek muhtemelen; çünkü milletimiz, muhalefet yapma,  ordinaryüs muhalefetlik görevini Cumhuriyet Halk Partisine verdi. Dolayısıyla bunda bizim açımızdan da, millet açısından da bir sorun yok. Muhalefet olarak ilelebet kalmasında hiçbir sakınca görmüyoruz. Milletimizin bu sağduyusunun önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler)

Değerli arkadaşlar, bizim, Suriye’ye demokrasiyi getirme gibi bir düşüncemiz yok, öyle bir amacımız, öyle bir niyetimiz yok. Biz, orada haklıyı koruyoruz, haklıyı savunuyoruz. Belki Cumhuriyet Halk Partisinin böyle bir niyeti olabilir, bunu da Esed’le, Maliki’yle yerine getirebilirsiniz. Birlikte Suriye’ye, yani Suriye Devlet Başkanı Esed, Irak Başbakanı Maliki’yle birlikte….

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Siz de Haşimi’yle mi getireceksiniz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -  …güle oynaya, çok uyumlu bir şekilde Suriye’ye, herhâlde, demokrasiyi getirirsiniz.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Bizim ailemize konuk olmadı o!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -    Bir de belki Saddam ile Kaddafi olsaydı, sanıyorum, daha da iyi bir şekilde, daha da güçlü bir şekilde bunu yapardınız.

Şimdi, değerli arkadaşlar, işsizlik oranlarını biraz önceki konuşmacı arkadaşlarımız da verdi. 10,3’ten 9,1’e düştü; kabul ediyor ama diyor ki “Efendim, genç işsiz oranı, OECD’den yüksek.” Bu, son derece doğal. Neden? Çünkü OECD ülkeleri içerisinde en genç nüfus, Türkiye’de değerli arkadaşlar. Avrupa ihtiyar, Avrupa yaşlandı; dolayısıyla bunun böyle çıkması son derece doğal. Buradan yola çıkarak “İşsizlik vardır.” demek mümkün mü?

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Kargalar gülüyor dışarıda, kargalar! Meclisin kargaları bile gülüyor dışarıda.

BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -  O nedenle diyorum ki, rakam, rakam olalı gerçekten böyle zulüm görmedi, yani sizler tarafından yapılan zulmü görmedi.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Otomatik yalan makinesi oldunuz be!

BAŞKAN – Lütfen… Böyle bir müzakere usulümüz yok değerli arkadaşlar. Lütfen, yapmayın!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -  Arkadaşlar, memura, işçiye refah payı veriliyor. Siz de söylediniz. Memura, işçiye nominal enflasyon, kümüle 140. Verilen zam ne kadar? Yüzde 280, yüzde 300. Aradaki fark nedir? Aradaki fark nedir soruyorum size Allah aşkına? Enflasyonun üzerinde memura ve işçiye verilen aradaki fark nedir? Refah payıdır işte.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -  Refah payı veriliyor. Bunu nasıl inkâr edersiniz? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Canikli.

Birleşime on beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.48
İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 19.02

BAŞKAN: Cemil ÇİÇEK

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 46’ncı Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki son görüşmelere devam edeceğiz.

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kap-samındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi söz sırası, şahsı adına, lehinde olmak üzere İstanbul Milletvekili Sayın Osman Aşkın Bak’ta.

Buyurun Sayın Bak. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Süreniz on dakika.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkında şahsım adına, lehte söz almış bulunuyorum. 2013 yılı bütçesinin ülkemiz, milletimiz ve ekonomimiz için hayırlı olmasını diliyor, yüce heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Her başarılı hükûmet, sürdürülebilir ve dengeli bütçeler gerçekleştirmeyi hedefler. 2013 yılı bütçesi de bu anlamda başarılı ve hedefe uygun bir bütçedir. Orta Vadeli Program ve Orta Vadeli Mali Plan’a uygun olarak hazırlanan 2013 yılı bütçesi, AK PARTİ hükûmetleri döneminde hazırlanan 11’inci bütçedir.

2013 yılı bütçesi, mali disiplini ve makroekonomik istikrarı korumayı amaçlayan; büyümeyi, istihdamı ve yatırımları destekleyen; eğitim, sağlık ve altyapıyı önceliklendiren; sosyal nitelikli harcamalara ağırlık veren ve toplumsal refahı gözeten bir bütçedir.

Kamu kaynaklarının nerelere harcanacağını bilmek vatandaşlarımızın en doğal hakkıdır. 2013 yılı bütçesinin nerelere harcanacağına ve vatandaşa neler getirdiğine bir bakalım.

2013 yılı bütçesi, eğitimi, dolayısıyla uzun vadeli geleceğimizi önceliklendiren bir bütçedir. Eğitime bütçeden ayrılan pay 68,1 milyar TL’dir. Eğitimin bütçe içindeki payı yüzde 17’ye çıkarılmaktadır. Eğitim bütçesi bir önceki yıla oranla yüzde 27,1 arttırılmaktadır.

2013 yılı bütçesinde vatandaşlarımıza kaliteli sağlık hizmeti sunmak için daha fazla kaynak ayrılmıştır. 2013 yılında kamu sağlık harcamaları için Sosyal Güvenlik Kurumu ve merkezî yönetim bütçesinde 67,9 milyar TL kaynak ayrılmıştır. Sağlık hizmetleri bütçede eğitimden sonra 2’nci sırayı almakta ve bir önceki yıla oranla yüzde 11,1 arttırılmaktadır.

2013 yılı bütçesi, esnaf ve KOBİ’lerimizi desteklemektedir. Yatırımın ve istihdamın, yani reel ekonominin yanındadır. Bu bütçede işveren prim desteği 6,6 milyar TL, ihracat desteği 718 milyon TL, teşvik ödemeleri 420 milyon TL, KOBİ destekleri 249 milyon TL’dir. Esnaf ve KOBİ desteği bir önceki yıla oranla yüzde 23,3 arttırılmaktadır.

2013 yılı bütçesinde tarıma ve çiftçimize desteğimiz artarak devam etmektedir. Tarımsal kredi faiz desteği 1,8 milyar TL, çiftçilerimiz için ayrılan doğrudan hibe payı ise tam 9 milyar TL’dir. Çiftçimize yönelik desteklerin toplam tutarı geçen yıla oranla yüzde 25 artırılmaktadır.

Bu bütçe ile yatırımlara daha fazla kaynak ayrılmaktadır. 2013 yılında merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kurumların yatırım ödenekleri 2012 yılına göre yüzde 20 artırılarak 39,2 milyar TL’ye çıkarılmaktadır. Sektörel bazda bakıldığında, eğitim yatırımlarına 8 milyar TL, demir yolu yatırımlarına 6,9 milyar TL, enerji yatırımlarına 2,4 milyar TL, sağlık yatırımlarına 2,2 milyar TL, adalet yatırımlarına 1,1 milyar TL, hava yolu yatırımlarına ise 646 milyon TL tahsis edilmiştir.

2013 yılı bütçemiz ile çalışanlarımız ve emeklilerimiz enflasyona ezdirilmemekte, sosyal güvenlik sistemi desteklenmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılan transferler bir önceki yıla oranla yüzde 16 artırılarak 72,9 milyar TL’ye, sosyal hizmetler ve sosyal yardım harcamaları için ayrılan pay da bir önceki yıla oranla yüzde 25,1 artırılarak 26,4 milyar TL’ye çıkarılmaktadır. Engelli yurttaşlarımızın eğitim desteği ve bakımları için ayrılan pay da bir önceki yıla oranla yüzde 20 artırılarak 5,3 milyar TL’ye yükselmiştir.

Bu bütçede yerel yönetimlere daha fazla kaynak ayrılmaktadır. Yerel yönetimlere verilen destek bir önceki yıla oranla yüzde 18 artırılarak 37,7 milyar TL’ye yükselmiştir. Ayrıca, 2013 bütçesinde kırsal kesimin altyapısı da ihmal edilmemektedir. Bu bağlamda KÖYDES projesine 578 milyon TL, SUKAP projesine 525 milyon TL, kalkınma ajanslarına 473 milyon TL, SODES’e ise 210 milyon TL kaynak ayrılmaktadır.

2013 bütçesinde vatandaşlarımızın yaşam standardının yükseltilmesi amacıyla kentsel dönüşüm desteklenmektedir. Riskli yapıların güçlendirilmesi ve vatandaşlarımıza daha sağlıklı ve daha güvenli bir yaşam alanı sunulması için kentsel dönüşüm çalışmalarına tam 1 milyar TL kaynak ayrılmıştır.

Bütçemiz her türlü AR-GE faaliyetini desteklemektedir. Başta TÜBİTAK olmak üzere tüm ilgili çevrelerden gelen projelerin desteklenmesi için 2,8 milyar TL bütçe ayrılmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 yılı bütçesi, 2009 yılından bu yana 4 milyon net istihdam sağlayan, cari açığı son bir yılda yüzde 30 azaltan, işsizlikte son on yılın en düşük rakamlarına ulaşan, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmeyi başaran, yüzde 36’lık kamu net borç stokunu eksili hanelere indiren, ülkemizin küresel ticaretteki payını yaklaşık 2 kat artıran bir hükûmetin bütçesidir.

AK PARTİ hükûmetlerinin daha önce hazırlamış olduğu bütçeler bu süreçte gerçekleştirilen tüm seçimlerde milletimizden tam not almıştır. AK PARTİ hükûmetleri, on yıllık iktidarı döneminde, ülkenin millî gelirini 230,5 milyar dolardan 774,2 milyar dolara, kişi başına düşen yıllık geliri ise 3.492 dolardan 10.469 dolara yükseltmiştir. Ülkemizin IMF’ye olan borcunu 23,5 milyar dolardan 860 milyon dolara indirmiş yani 27 kat azaltmıştır.

Bunlarla beraber, AK PARTİ hükûmetleri Merkez Bankası döviz rezervini 4 kat artırmış; 27,5 milyar dolardan 118 milyar 366 milyon dolara çıkarmıştır. Kendisinden önce gerçekleşen kriz nedeniyle 111 milyar liralık borcu faiziyle birlikte 231 milyar lira olarak ödemiştir. Memuruna, işçisine 13,5 milyar TL zorunlu tasarruf geri ödemesini ve 3,5 milyar TL konut edindirme yardımı ödemesi gerçekleştirmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AB üyesi Yunanistan’ın ekonomik şartlarını yerine getiremediği için düzenlemekten geri çekildiği Akdeniz Oyunları, 2013 yılı Haziran ayında Mersin’de düzenlenecektir. Bir başka AB üyesi İtalya’nın başkenti Roma’nın ekonomik koşullar nedeniyle adaylıktan çekildiği 2020 Olimpiyat Oyunlarının en güçlü adayı İstanbul’dur. Uluslararası büyük spor organizasyonlarını başarıyla gerçekleştiren bir Türkiye var.

Hükûmetlerimiz döneminde sağladığımız siyasi istikrar, güven ortamı ve uyguladığımız tutarlı makroekonomik politikalar sayesinde Türkiye son on yılda büyük bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçmiştir. AK PARTİ iktidarıyla, Türkiye, istikrarla büyümeye devam edecektir. Bu dönemde, milletimizin güçlü desteğini arkamıza alarak birçok yapısal sorunu çözüme kavuşturduk. Ülkemizin fiziki ve kurumsal altyapısını iyileştirdik, yükselttik ve vatandaşımızın refah seviyesini arttırdık.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cumhuriyetimizin 100’üncü yıl dönümü için çok daha büyük hedeflerimiz var. 2013 yılı bütçesi, önceki yıllarda olduğu gibi, 2023 ruhu ve hedefleriyle uyumlu olarak hazırlanmıştır. 2023 hedeflerine doğru yürürken, insanı merkezine alan, toplumsal refahı arttırmayı ve geliri daha adil dağıtmayı ilke edinen bir bütçe var karşımızda. Bu bütçe, aynı zamanda, 2071 hedeflerine doğru atılmış bir adımdır. Bu bütçede Türkiye’nin geleceği için büyük projeler var. Eğitimde FATİH Projesi var, Marmaray var, İstanbul’a 3’üncü köprü ve bağlantı yolları var, İstanbul’a 3’üncü havalimanı var, salı günü uzaya fırlattığımız GÖKTÜRK-2 uydusu var, Boğaz’da Avrasya Tüneli var, yüksek hızlı trenler var, yeni limanlar, otoyolları, yüksek barajlar, uzun tüneller var, millî tank Altay var, Atak helikopteri var, Kanal İstanbul var, dev şehir hastaneleri var, nükleer santraller var.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu bütçede milletin kendisi vardır, milletin alın teri vardır, bu bütçede milletin geleceğine yatırım vardır, bu bütçede AK PARTİ’nin vizyonu vardır, bu bütçede ekip ruhu vardır, bu bütçede millete hizmet aşkı vardır, bu bütçede paranın, zamanın ve insanın iyi yönetilmesi vardır, bu bütçede Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği ve Türkiye sevdası vardır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Unutulmamalıdır ki başarılı bütçenin, başarılı siyasetin, yapılan hizmetlerin karnesini yalnız ve yalnız millet verir. Milletinden aldığı destek ve Türkiye sevdasıyla AK PARTİ, istikrarla büyüyen bir ülke, öz güveni artan bir millet, gururla dalgalanan bir bayrak ve her seviyede itibar gören bir devlet için durmadan yoluna devam etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 yılı bütçe tasarısında emeği geçen herkese teşekkür ediyor, bütçemizin, AK PARTİ İktidarıyla geçen son on yılda olduğu gibi 2013 yılında da hayırlı hizmetlere vesile olmasını Allah’tan temenni ediyorum.

Bütçenin lehinde oy kullanacağımı ifade ediyor, yüce heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ ve Bakanlar Kurulu sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Bak.

Hükûmet adına Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan.

Buyurun Sayın Babacan. (AK PARTİ ve Bakanlar Kurulu sıralarından alkışlar)

Sayın Babacan, sizin de süreniz altmış dakika.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Ankara) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkında Hükûmetimiz adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

2013 yılı bütçemizin, milletimiz için, ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bütçenin hazırlanmasında emeği geçen, başta Maliye Bakanlığımız olmak üzere, tüm ekonomi birimlerimize de ayrıca teşekkür ediyorum.

Hem komisyon aşamasında hem de Genel Kurul aşamasında bütçede çok emeği olan Plan ve Bütçe Komisyonumuzun Değerli Başkanına ve üyelerine de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Burada, Genel Kurul Salonunda on bir gündür çok sayıda konuşmacıyı dinledik, takip ettik. Bu kürsüde dile getirilen tüm yapıcı görüş ve düşünceler için de ayrıca teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bütçe görüşmeleri vesilesiyle sadece bütçe büyüklüklerini değil, pek çok politikayı burada tartıştık, değerlendirdik. Bizler de iyi niyetli eleştirilerden, önerilerden istifade ettik.

Bugün görüşmelerin son günü. Bu vesileyle, ben de burada gündeme getirilen konular ve görüşler için ve yapıcı katkılar için teşekkürlerimi sunmak istiyorum ve Hükûmetimizin değerlendirmelerini de sizlerle şimdi paylaşmak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2007 yılından itibaren tüm dünyayı etkilemekte olan küresel kriz hâlâ devam ediyor; fazlar değiştirerek, aşamalar değiştirerek devam ediyor. Bugün itibarıyla baktığımızda, dünyanın en büyük ekonomileri problemlerini henüz çözebilmiş değil. Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en büyük ekonomisi hemen on gün sonra içine düşebileceği bir mali uçurumdan kurtulma çabası gösteriyor. Avrupa Birliği, pek çok ülkesinin derin bir bankacılık ve borç kriziyle boğuştuğu bir dönem yaşıyor. Japonya’ya baktığımızda, 2007 yılından bu yana şu anda 6’ncı hükûmet, 6’ncı başbakan göreve geldi ve tarihinin en derin ekonomik sorunlarından birisini yaşamakta. Bütün bu sorunlar gelişmekte olan ülkelere de önemli ölçüde yansımış durumda. Bugün, bakıyoruz, Çin’in, Brezilya’nın, Hindistan’ın büyüme oranları her ay aşağı doğru revize edilmekte.

Pek çok ülkenin kamu borç stoku tarihî yüksek seviyelere yükselmiş durumda. Japonya’da millî gelirin yüzde 236’sına ulaşan borç, İtalya’da yüzde 123’e ulaşan borç, Portekiz’de yüzde 119’a, Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 107’ye ulaşan kamu borcu, bütün bu ülkelerin büyümesi üzerinde uzun yıllar baskı oluşturacak. Bu krizin etkileri yıllarca, hatta bazı ülkeler için on yıllarca aşılamayacak.

Türkiye’ye gelecek olursak, Türkiye 2008-2009 öncesinde izlemiş olduğu politikalar ve yapmış olduğu reformlarla bu krizin etkilerinden önemli ölçüde uzak durabildi. Biz 2008-2009 krizi öncesindeki dönemde bütçe açığımızı ciddi oranda aşağıya çektik, kamu borç stokumuzu tarihî düşük seviyelere indirdik; bankacılık alanındaki reformumuzla, sosyal güvenlik alanındaki reformlarımızla, sağlık alanındaki reformlarımızla, kamu maliyesi ve kontrolü alanındaki reformlarımızla kamu maliyesini sağlam bir bünyeye kavuşturduk. 2009 yılı geldiğinde, o krizin en derin yılı geldiğinde Türkiye çok güçlü bir kamu maliyesi yapısına sahipti ve çok güçlü bir bankacılık yapısına sahipti.

Krizden önceki durumumuz farklıydı. Krizden önce yaptıklarımız krizi en az etkilerle atlatmamıza önemli katkıda bulundu. Ancak, 2009’da uyguladığımız politikalar da dünyanın geri kalanından ve pek çok Avrupa ülkesinden farklı politikalardı. 2009’da pek çok ülke bu krizi kamu harcamalarını artırarak, bütçe açığını artırarak aşmaya çalıştı. İspanya’da, Portekiz’de, İtalya’da, Yunanistan’da o dönemin hükûmetlerine bakın, hepsinin izlediği yol “Biz daha çok devlet parası harcayacağız. Evet, bütçe açığımız artacak ama bu krizi bu şekilde aşacağız.” diyordu ve sonucunda, bütün bu ülkeler, şu anda, çok derin bir borç kriziyle karşı karşıya kaldı.

Biz ise 2009 yılında açıkladığımız Orta Vadeli Program’la, tam tersine, bütçe açığımızı daha da nasıl aşağı seviyelere çekeceğiz, kamu borç stokumuzu nasıl aşağı seviyelere çekeceğiz, bunu açıkladık ve bu yıl, o 2009 Orta Vadeli Programının 3’üncü yılıdır, açıkladığımız hedefler ve açıkladığımız politikalar doğrultusunda uygulamalar gerçekleştirdik ve Türkiye’nin genel performansı öngörülenden de, programlanandan da daha öte bir performans oldu. Biz, bütün ekonomi politikalarımızın merkezine güven ve istikrar kavramlarını oturtuyoruz. Devlete güven esastır diyoruz. Devlet sağlam olacak ki, devletin kurumları mali bünye açısından sağlam olacak ki hem o ülkenin reel sektörü hem de finans sektörü sıhhatli bir şekilde çalışabilsin. Aksi hâlde, devlete olan güven sarsıldığında o ülkenin hem finans sektörü hem reel sektörü nasıl derin bir çukurun içine düşüyor, nasıl büyük problemlerin içine düşüyor, şu anda canlı örneklerini pek çok Avrupa ülkesinde yaşamaktayız.

İşte, bu güven ve istikrarı önceleyen politikalar sonucundadır ki 2010 yılında yüzde 9,2; 2011 yılında da yüzde 8,5 gibi yüksek büyüme oranlarını elde ettik. 2009’dan bu yana 4 milyonun üzerinde ilave istihdam oluştu Türkiye’de. Yine, işsizliği düşürme açısından baktığımızda -2009’la bugüne baktığımızda- Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri içerisinde işsizliği en hızlı düşüren ülke Türkiye oldu. Bütün bunlar gerçekleşirken, bir yandan da Türkiye’de gelir dağılımı düzelmeye devam etti. OECD’nin, geçen sene aralık ayında yayınladığı raporda, Türkiye, tüm OECD üyeleri içerisinde gelir dağılımının en hızlı düzeldiği ülke olarak kayda geçti.

2011 ve sonrasına bakacak olursak, Türkiye’de özellikle enflasyon ve cari açıkla ilgili gördüğümüz riskler bizim özellikle bankaların kredi hacmi konusunda yeni bir politika uygulamamızı beraberinde getirdi ve bankaların kredi hacminin artışı üzerine sınırlamalar getirmeye başladık. Aşırı borçlanmayla ve aşırı iç tüketimle, hele hele ithalata dayanan bir tüketimle, elde edilen büyümenin, sürdürülebilir, sıhhatli bir büyüme olmayacağına kanaat getirdik ve bunun sonucundadır ki 2012 büyümesi yüzde 3 civarında gerçekleşecek bir büyümedir ama bu büyüme sıhhatli, sürdürülebilir bir büyümedir, dış talep ağırlıklı bir büyümedir. Bu büyümenin içerisine dış talebin katkısı yaklaşık artı 5 puan, iç tüketimin katkısı da yaklaşık eksi 2 puan civarındadır ve bu yeniden dengeleme sürecinde ekonomimizin, hem cari açığın hem de enflasyonunun ciddi şekilde düştüğünü görüyoruz. Geçen sene yüzde 10’u gören enflasyon, yüzde 10’u gören cari açık, bu yıl sonu itibarıyla yüzde 6-7 gibi rakamlara düşmüş olacak. Dolayısıyla, 2013 ve sonrasındaki dönemde çok daha dengeli, çok daha sürdürülebilir büyüme oranlarını Türkiye’de hep beraber göreceğiz. Bu büyüme, aynı zamanda, istihdam üretmeye devam eden bir büyüme olacak, işsizlik oranlarını ve cari açığı düşürmeye devam eden bir büyüme olacak.

Bütün bu politikaların sonucundadır ki Türkiye’nin şu andaki güven göstergeleri tarihin en iyi noktalarında. Risk göstergelerine baktığımızda, yine tarihin en düşük noktalarında. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti Hazinesinin en son yapmış olduğu iç borçlanmada faiz yüzde 5,77 olarak gerçekleşti, yüzde 5,77. Bu, reel faizin artık hemen hemen sıfır noktasına indiğini bize gösteriyor. Tarihte bu kadar düşük oran, bu kadar düşük bir reel faiz söz konusu olmamış Türkiye’de.

Yine, dış borçlanmaya bakıyoruz, şu anda Türkiye’nin dış borçlanma faizleri yine tarihî en düşük oranlarda. Otuz yıl vadeli, 2041 vadeli hazine borçlanmasında dahi faiz yüzde 4,35 olarak gerçekleşti. Bu, Amerikan hazinesinin yani sıkıştığı zaman borcunu ödemek için dolar basıp kullanabilen bir hazinenin faizlerinin sadece yüzde 1,6’sında şu anda.

Yine, kredi temerrüt takas oranına baktığımızda sadece yüzde 1,25’e inmiş durumda. Avrupa Birliği üyelerinin neredeyse yarısı, bizden daha fazla, daha yüksek risk göstergelerini şu anda yönetmek zorunda kalıyorlar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda pek çok ülkede bütçe tartışmaları yapılıyor, pek çok ülke 2013 bütçesini tartışıyor. Diğer parlamentolarda neler tartışılıyor, neler görüşülüyor diye şöyle bir bakmamızda büyük fayda var.

Pek çok parlamento, şu anda, memur ve emekli maaşlarının ne kadar düşürüleceğini tartışıyor; eğitim, sağlık harcamalarından ne kadar kesilmesi gerekeceğini tartışıyor. Pek çok parlamento, şu anda, kaç memurun işten çıkarılması gerektiğini tartışıyor. Pek çok parlamento, üniversite harçlarının ne kadar artırılacağını, kaç katına artırılması gerektiğini tartışıyor. Çok şükür, bizim bütçemiz, tüm sosyal harcama alanlarında ciddi artışları 2013 için öngören bir bütçe. 2013 bütçesi, aynı zamanda, üniversite harçlarının sıfıra indirildiği, üniversite harçlarının artık kaldırıldığı bir bütçe. Sosyal harcamalarımız geçen yıla göre yani 2012 yılına göre yüzde 25 oranında artırılıyor önümüzdeki sene.

Biraz önce sayın konuşmacılardan birisi dedi ki: “Bu bütçe görüşmeleri çok sakin geçiyor, fazla sükûnet içerisinde geçiyor, bir rehavet var.” Çok şükür, bu, Türkiye'nin bir güven ortamının, Türkiye'nin istikrar ortamının da bir göstergesi. Allah korusun, Türkiye, bir başka ortamı yaşasaydı, bir başka ekonomik dönemden geçseydi buradaki tartışmalar böyle sakin, huzur içerisinde geçer miydi diye de sormak lazım kuşkusuz. Dolayısıyla, bu, sayın milletvekillerimizin, bütçe konusuna, ekonomi konusuna olan ilgisizliğinden değil, tam tersine, geleceğe olan güven ve itimat neticesindedir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin hangi ekonomik göstergesine bakacak olursak olalım, çok şükür, tarihî rekorları gördüğümüz, yaşadığımız bir dönemdeyiz ve bu dönem, önümüzdeki üç yıllık dönem için yani -2013, 2014, 2015- önümüzdeki Orta Vadeli Program dönemi için bize çok sağlam bir zemin oluşturuyor. Zaten ileriye doğru güven ve politikalara olan güven bu kadar güçlü olmasa, faizlerin -reel faizlerin- yüzde sıfıra düşmesi mümkün olmazdı, uluslararası piyasalardaki borçlanma faizlerimizin bu kadar düşmüş olması mümkün olmazdı. Bugün eğer Türkiye pek çok alanda güvenilen, itimat duyulan bir ülkeyse, bu, Türkiye'deki siyasi istikrarın bir sonucudur, güçlü bir siyasi iradenin sonucudur ve doğru ekonomik politikaların sonucudur.

Bazen ekonomiyle ilgili zor kararlar almak gerekir. Gereğinde, zamanında o zor ama gerekli tedbirleri aldığınızda ileriye doğru büyük rahatlamaları, büyük kolaylıkları görürsünüz. İşte, şu anda dünyadaki pek çok ülke, o gerekli ama zor kararları alamadığı için sıkıntıya düşmüş durumda. Hükûmetler değişiyor, başbakanlar değişiyor, azınlık hükûmetleri var, hükûmetlerle parlamentolar arasında kopukluklar var ve hele hele yanı başımızdaki Avrupa Birliğine baktığımızda, gerçekten son derece sıkıntılı bir tablo var: 27 hükûmet, 27 parlamento ve bir türlü ortak bir yaklaşımın, ortak bir politika çerçevesinin oluşturulamaması, bir türlü güven ortamının oluşturulamaması.

Geçtiğimiz ekim ayında Tokyo’da yapılan Dünya Bankası ve IMF toplantılarında, sadece G-20 ülkelerinin katıldığı kapalı bir oturum gerçekleştirdik ve meslektaşlarımız bana sordu, dediler ki: “Niye bu iş düzelmiyor?” Biz de görüşlerimizi söyledik.

Avrupa’da önemli adımlar atıldı, güçlü bir emniyet duvarı kuruldu. Yaklaşık 900 milyar euroluk bir destek paketi hazırlandı, bir kenara konuldu. 2 ülke hariç 25 ülkenin ortak bir maliye politikası çerçevesi üzerinde mutabık kalındı. Avrupa Merkez Bankası şimdiye kadar görülmemiş miktarda likiditeyi piyasaya sürdü, görülmemiş miktarda karşılıksız para bastı “Aman bankalar batmasın, aman devletler batmasın.” diye. Fakat o güven unsuru ve güven unsurunun eksikliği Avrupa’da bir türlü toparlanmayı beraberinde getiremedi. Eğer halk geleceğine güvenmiyorsa şirketler geleceğine güvenmiyorsa, finans sektörü geleceğine güvenmiyorsa siz hangi politikaları uygularsanız uygulayın, başarıya ulaşmak mümkün değil. Çok şükür, Türkiye’de, şu anda, tüm güven göstergeleri en yüksek noktalarda dolaşıyor. Bakıyoruz tüketici güvenine, bakıyoruz reel sektör güven endekslerine, tarihî yüksek seviyelerde geziyor şu andaki bu endeksler. İşte bunun sonucundadır ki, çok şükür, güzel sonuçlar alıyoruz.

Türkiye’yle ilgili önümüzdeki dönemde yoğun bir gündemimiz var, yoğun bir reform gündemimiz var. Kuşkusuz, siyasi reformlarımız devam edecek. Yargı başta olmak üzere, pek çok alanda atmamız gereken adımlar var. Eğitim en önemli alanımız, eğitimde bu reformlarımızın hızlı bir şekilde devam etmesi gerekiyor. Eğer 2023 hedeflerine ulaşmak istiyorsak, Türkiye'nin dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olmasını istiyorsak, Türkiye'nin ileri bir demokrasi olmasını istiyorsak, aynı zamanda çok modern, iyi bir eğitim sistemine ihtiyacımız var ve hukukun üstünlüğü ilkesinin Türkiye’de tavizsiz uygulanmasına ihtiyacımız var. Bu konuda çok önemli adımlar attık, geçtiğimiz on yıl çok önemli bir dönem oldu Türkiye'nin neredeyse bir çağ kapatıp bir başka çağı açması açısından ama önümüzde de daha uzunca bir reform listemiz var.

Yine, Türkiye’de enerji konusunda, iç tasarrufların artırılması konusunda, daha yüksek katma değerli üretime geçme konusunda, araştırma-geliştirmenin, inovasyonun üretimde daha çok kullanılması konusunda atacağımız adımlar var. İşte, önümüzdeki bu dönem, aynı zamanda tüm bu reformlar konusunda hızlı adımlar atacağımız, hızlı ilerlemeler sağlayacağımız bir dönem olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu politikalar, kuşkusuz, insanı merkez alan politikalar. Biz, ekonomi politikalarını bir teknik alan olarak görmüyoruz, insandan kaynaklanan ve insanı hedef alan bir politika seti olarak görüyoruz. İşte böyle baktığımızda da, çok şükür, ülkemizde yoksulluk göstergelerinde tarihî düşük seviyelere ulaştık.

Dünya Bankasının kabul ettiği ve Dünya Bankasına üye 188 ülke için ölçülen bir mutlak yoksulluk göstergesi var, bu da 1 dolar ve 2 doların altında yaşayan nüfus.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) -1 dolar 25 sent.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Çok şükür, biz bugün itibarıyla bu tür bir toplum kesiminin artık Türkiye’de olmadığını görüyoruz. 1 dolar ya da 2 doların altında bir gelirle yaşayan nüfusumuz, hamdolsun, kalmadı.

Daha üst bir eşik olan 4,3 dolara bile baktığımızda, 2002 yılında yüzde 30 olan bu oranın, en son verilere göre, sadece yüzde 2,7’ye düştüğünü görüyoruz; yüzde 30’dan yüzde 2,7’ye ve inşallah, 2015 yılı geldiğinde, Türkiye, Dünya Bankası sınıflandırmasına göre, artık üst gelir, yüksek gelir ülke grubuna giriyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Dünyada dört ülke sınıflandırması var: Düşük gelir diyoruz, alt orta gelir, üst orta gelir ve yüksek gelir. 2015 programımız bize, o 2015 yılı geldiğinde, inşallah, Dünya Bankasının, artık yüksek gelir ülke grubuna gireceğini gösteriyor.

Yine şöyle bir göz atacak olursak, bütün bu politikalar, Türkiye’de özellikle çiftçilerimizi, esnafımızı destekleyen politikalar oldu.

Eğitim, sağlık en önemli harcama kalemlerimiz. Yine konuşmacılardan bir tanesi dedi ki: “Eğitime savunmanın dörtte 1’i kadar para harcıyorsunuz.” Şimdi, ya bütçeyi okumayı bilmiyorsunuz ya hesap kitap bilmiyorsunuz. Bunlar tek tek, rakam rakam buralarda görüşülen, incelenen konular. Şu anda, toplam bizim, kamunun sağlığa harcadığı rakam 68 milyar TL 2013 yılında, 68. Eğitime de aşağı yukarı bir o kadar daha, yaklaşık 69 milyar harcıyoruz. Eğitim ve sağlık 1 numaralı ve 2 numaralı, en önemli harcama kalemlerimiz bütçede ve eğitim, özellikle 2004 bütçemizden bu yana hep 1 numara oldu ve o gün bugündür de 1 numara olmaya devam ediyor.

Yine, tarımla ilgili Sayın Güneş’in ifadeleri vardı, “Yüzde 1.” dediniz ve hatta bir “gasp” ifadesini de kullandınız ki bu da çok üzücü. Bakın, bütçe ortada. Bizim, 2013 bütçesinden tarıma ayırdığımız, sadece bütçe giderleri açısından baktığımızda, gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1,09’u, yüzde 1’in üzerinde. OECD’nin farklı bir hesap metodu var, en son raporlarını açıp bakabilirsiniz. OECD’nin ortalaması yüzde 0,95 iken OECD, Türkiye’nin tarım desteklerini yüzde 2,18 diye hesap ediyor. Özellikle, bu gümrük ve koruma uygulamalarının getirdiği ilave desteği de OECD hesaba katıyor ve OECD içerisinde tarıma en çok destek veren ülke, 1 numaralı ülke Türkiye gösteriliyor gayrisafi yurt içi hasılasına göre.

Yine, OECD rakamlarından yola çıkmışken, özellikle Sayın Güneş’in gösterdiği bir grafik vardı ve tutanaklardan da bakabiliriz, “Bu, OECD’deki genç işsizlik grafiğidir.” dedi. 2 ayrı arkadaşımıza ayrı ayrı biraz önce talimat verdim “OECD raporlarından çıkarın, bana şu genç işsizlik rakamlarını bir gösterin.” dedim. 2012’nin 2’nci çeyreği itibarıyla bütün OECD ülkelerinin rakamları var. OECD’deki genç işsizlik ortalaması yüzde 16, Türkiye yüzde 15, grafik de burada. Öyle üçte 1 işsizlik falan yok. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Güneş, siz akademisyen kimliğinizle ve bu konuları bilen bir kişi olarak, işsizlik rakamını kullanarak…

HURŞİT GÜNEŞ (Kocaeli) – Grafikte yazıyor…

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Bakın, başka türlü tanımlar getirebilirsiniz ama OECD’nin ve Eurostat’ın bir işsizlik tanımı vardır, bunlar OECD’nin kendi raporundandır. “Türkiye’deki her 3 gençten 1’i işsiz.” derken hem OECD hem Eurostat bunu yüzde 15,2 olarak açıklıyorsa bu kürsüden “Üçte 1’i gençlerin işsiz.” demek çok doğru değil, ben bunu özellikle hatırlatmak istiyorum.

HURŞİT GÜNEŞ (Kocaeli) – OECD raporuna yazarsın.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye tarıma desteği, gerçekten, hem çeşitlendiren hem de bu konuda güzel sonuçlar alan bir ülke. Bakın, şu anda biz tarımsal gayrisafi yurt içi hasıla olarak dünyada 7’nciyiz, Avrupa’da 1’inciyiz. Ha, bir de rakamları vereyim: 2002’deki rakamımız 23 milyar dolar, 2011’deki rakamımız 61 milyar dolar ve dünya 7’ncisiyiz. İnşallah, 2023’te dünyada 5’inci olacağız tarımsal gayrisafi yurt içi hasıla açısından. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bir yandan Türkiye hızla sanayileşiyor, doğru ama asla tarımı ihmal etmiyoruz. Bakın, tarımda tablo bu. Turizmde, şu anda gelen turist sayısı açısından dünya 6’ncılığına yükseldik, gelen turist sayısı açısından. Bütün bunlar ekonomimizin çeşitlendirilmesi açısından son derece önemli ve ileriye doğru, daha sağlam, pek çok konuda başarılı, pek çok konuda yapısı sağlam bir ekonomi olmamız açsından da son derece önemli konular.

Bir başka konu bu altın meselesi. Altın ihracatı, altınla ilgili işlemler, sanki Türkiye’nin büyümesine suni bir katkıda bulunuyor, Türkiye’nin ekonomik büyümesini olduğundan farklı gösteriyor gibi yanlış bir bilgilendirme, bir dezenformasyon yayılmaya çalışılıyor. Bununla ilgili Kalkınma Bakanlığımız gerekli bütün açıklamaları yaptı. TÜİK, bu altın istatistiği nasıl tutulur, ta temmuz ayında, 6 sayfalık bir açıklamayla ortaya koydu. Bizim gayrısafi yurt içi hasıla hesabımızdaki temel yöntem üretim yöntemi yani biz Türkiye’deki toplam oluşturulan katma değeri toplayarak gayrısafi yurt içi hasılayı buluyoruz. Altını eğer Türkiye’de üretiyorsak, toprak altından çıkarıyorsak orada oluşan katma değer, altının değeri olduğu gibi büyümemize giriyor ama ithal ve ihraç arasındaki fark -biliyorsunuz kâr çok çok düşüktür- onun büyümemize herhangi bir katkısı, fazla bir desteği yok. Bunlar defalarca açıklandığı hâlde, hâlâ işte “Büyüme sunidir. Altın da ihraç edilmişti, o büyümeye etki etmiştir.” gibi yanlış değerlendirmelerin yapılması gerçekten bizim için üzücü.

BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – “Var” diye açıkladınız Sayın Başbakan Yardımcısı.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Yine bir başka konu -artık benden önceki konuşmacıların değindiği konulara hızlı hızlı değiniyorum başlıklar hâlinde- Türkiye’de gelir dağılımı ve satın alma gücü. Bunu Sayın Başbakanımız bütçenin ilk açılış gününde ortaya koydu fakat defalarca bu bilgilerin verilmesine rağmen, hâlâ, maalesef, bir yoksulluk edebiyatı yapılıyor, sanki satın alma gücü düşüyormuş Türkiye’de gibi, sanki gelir dağılımı bozuluyormuş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Gerçek çok açık ortada, hesap kitap da ortada. Sadece birkaç örnek vereceğim, fazla vakit harcamayacağım çünkü çok işlendi bu konu. Bakın, en düşük memur maaşı 2002’de 382 kilo makarna alırken bugün 695 kilo makarna alabiliyor…

İZZET ÇETİN (Ankara) – Kaç altın alıyor Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …48 kilo dana eti alırken 66 kilo dana eti alıyor, 135 litre ayçiçeği yağı alırken bugün 256 litre ayçiçeği yağı alıyor.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Altınla kıyaslayın.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Asgari ücrete geçiyorum: 182 kilo ekmek olmuş 288 kilo, 143 litre süt olmuş 316 litre, 110 kilo şeker olmuş 232 kilo şeker. Bu, satın alma gücünün artmasıdır, bu refahın artmasıdır. Bunu dünyanın neresine götürüp de anlatsanız “Bu ülke gelişmiş, kalkınmış. Bu ülkede yoksulluk azalmış, refah artmış.” derler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İZZET ÇETİN (Ankara) – Ekmeği kiloyla kim alıyor Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Bu konularda akıntıya kürek çekmenin hiçbir anlamı yok. Bu tabloya rağmen, bu rakamlara rağmen farklı şeyler söylemek de inanın Türkiye içinde de, Türkiye dışında da ciddi kredibilite kaybına uğruyor, daha sonra söylediklerinizin de bir değeri olmuyor. Gerçeklere dayanan, gerçekler bazında ifadeler olsa ve o konuda gerçekten bize yol gösterici, yön verici söylemler ve öneriler gelse bize de faydalı olacak, biz de belki politikalarımıza bir şekilde yön vermekte sizin görüşlerinizi kullanabileceğiz.

Bir başka önemli konu: Bakın, Türkiye 2002’de IMF’in 42’nci büyük ortağıymış, 42’nci, bugün 20’nci büyük ortağı. İnşallah, Mayıs 2013’te, Allah kısmet ederse beş ay sonra, bu borcu sıfırlıyoruz ve artık Türkiye uzun yıllardan sonra IMF’e borcunu sıfırlayan bir ülke, hatta bundan sonra da IMF kaynaklarına destek vermeye başlayacak, IMF’e borç vermeye başlayacak bir ülke olacak. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Borçlarla ilgili pek çok rakam ifade edildi. Fakat, ben şunu size ifade edeyim ki: Bakın, Türkiye’de biz bir yandan bu gelişme, kalkınma için çaba gösterdik, bir yandan sosyal harcamalarımızı artırdık, bir yandan tarım desteğini artırdık, bir yandan bankacılık sistemimizin daha sağlam temellere oturması için çalıştık fakat bir yandan da harıl harıl borç ödedik. Sadece kendi dönemimizde, 2002 Kasımdan bu yana, batan bankalar için ve kamu bankalarının görev zararı için yapılmış olan borçlanmaya yaptığımız ödemeler bugünkü rakamla 112 milyar dolar. 2010 sonunda bunu da sıfırladık çok şükür. 2012 sonu itibarıyla da batan bankalardan ve kamu bankaları zararlarından, 2001 krizinden bugüne kalan borç artık yok.

Yine, özel sektörün borcu çok konu ediliyor. Bakın, yıl 2002, bizim özel sektörümüzün dışarıya borcunun millî gelire oranı yüzde 18,7; en son rakamlar yüzde 27,8 gösteriyor yani 9 puanlık bir artış olmuş. Ama kamu borcunda da yaklaşık 40 puanlık bir düşüş var. Bu 40 puanlık düşüşü hiç görmezden gelip -millî gelire oran olarak 40 puan- sadece özel sektörün borcu artıyor diye, sanki Türkiye’de bir borç sorunu varmış gibi sunmak da yine rakamlarla, gerçeklerle örtüşmüyor. Kaldı ki bizim özel sektörümüzün yurt dışında da çok ciddi varlıkları var, bütün raporlarda bunları görüyorsunuz. Ve kamuya baktığınızda, özellikle kamuya, kamunun net dış borcu haziran sonu itibarıyla sıfırlandı, hatta artıya geçtik. Yani, kamunun elindeki döviz varlıkları şu anda kamunun döviz borcundan daha fazla. Net dış borcunu sıfırlayan bir Türkiye var artık -kamu kesimi olarak söylüyorum- sadece hazine değil tüm belediyeleri, tüm KİT’leri de katarak hesap ettiğimizde, artık dış borcunu sıfırlamış bir Türkiye’den bahsediyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine, Sayın Şandır’ın ifadeleri vardı, dedi ki: “Genç işsizlik yüzde 20’ye ulaştı.” Keşke, Sayın Şandır, bir zahmet edip TÜİK raporlarına bir baksanız ya da OECD ya da Eurostat rakamlarına baksanız da öyle söyleseydiniz bu rakamı. En son TÜİK rakamımız yüzde 15,2. İşsizlikte yarım puanın, 1 puanın dahi çok önemli olduğunu siz çok iyi takdir edersiniz. Yüzde 15,2 rakamını “Genç işsizlik yüzde 20’ye çıktı.” diye bu kürsüden ifade etmeniz, yine, halkımıza doğruları söyleme anlamında, artık sizlerin takdir etmesi gereken bir tablo.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Kayıt dışını saymayacak mıyız?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Kaldı ki 17 ülkeye baktığımızda, avro bölgesine baktığımızda, genç işsizlik ortalaması şu anda yüzde 23,9. Avro bölgesinin ortalaması 23,9’ken bizde bu rakam yüzde 15,2. Dolayısıyla yine, rakamlar konusunda -Sayın Güneş gibi- daha dikkatli olmanızın sizler için kredibiliteniz açısından daha hayırlı olacağını düşünüyorum.

Yine, bir başka ifade: “Nüfusun yarısı yoksulluk sınırı altında.” Hangi usulde ölçerseniz ölçün, hangi uluslararası veriye bakarsanız bakın, isterseniz Dünya Bankasına bakın, isterseniz Birleşmiş Milletlerin rakamlarına, böyle bir şey yok. Ha, sizin kendi bir hesap yönteminiz olabilir ama Türkiye'nin rakamları uluslararası standartlarda, uluslararası mukayese edilebilir rakamlar olmalıdır ve o çerçevede konuşmalıyız.

Yine, bir başka konu: “Satışa sunulmayan ne kaldı?” dediniz, özelleştirmeleri eleştirdiniz. E, MHP-DSP-ANAP koalisyon döneminde de pek çok özelleştirme yapıldı. Sayın Bahçeli’nin pek çok Özelleştirme Yüksek Kurulu kararının altında imzası var. Yani “Eğer bu yanlış bir şeyse siz o dönemde niye yaptınız?” diye sormak lazım. Kaldı ki özel sektörün ekonomide ağırlığının artmasını isteyen bir ekonomik programımız var bizim. Özel sektörün o verimliliği, o dinamizminden daha çok istifade etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bakıyoruz özelleştirdiğimiz kuruluşlara, zarar eden kuruluşlara bakıyoruz, özelleştirildikten sonra bırakın zararı, ettikleri kâr ve tekrar devlete ödedikleri vergi bu ülke için çok çok önemli bir kaynak.

Yine, dediniz ki: “Bu bütçe bir zulüm bütçesidir.” İşte, milliyetçilikle ilgili yine ifadeleriniz vardı. Ben yine, bakın, kırk iki aylık MHP-DSP-ANAP döneminden bazı veriler sunmak istiyorum ve eğer bu kadar ağır ifadeler kullanmasaydınız belki bu verileri hatırlatmama gerek kalmayacaktı ama “zulüm bütçesi” diyorsanız ben şimdi soruyorum: Merkezî yönetimin toplam borcunun bu kırk iki aylık, üç buçuk yıllık iktidarınız döneminde 28 milyardan 235 milyara çıkması zulüm müdür, değil midir? Yine soruyorum: O kısa süre içerisinde dolar kuru 395’ten 1.646’ya çıkmış, Türk lirasının değeri dörtte 1’ine düşmüş. Bu zulüm müdür, değil midir? Yine, “milliyetçilik” dediniz. Bakın, gayrisafi millî hasıladan bahsediyorum: 262 milyarla devralmışsınız, 2002’de rakam 230 milyar! Millî hasılamızdan bahsediyorum.

Dolayısıyla, milliyetçilik, 230 milyarlık gayrisafi yurt içi hasılayı 800 milyar dolara çıkarmaktır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Milliyetçilik, bu ülkenin borcunu millî gelirinin yüzde 74’ünden yüzde 36’sına indirmektir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Milliyetçilik, bu ülkede yüzde 66’ya çıkmış olan faizleri yüzde 5,77’ye indirmek, yüzde 30’u bulan reel faizi yüzde sıfıra indirebilmektir. Eğer milliyetçilik, bu milleti, bu ülkeyi sevmekse bunu da rakamlarla çok çok açık bir şekilde görüyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine Sayın Ayaydın’ın ifadeleri vardı, gerçi Sayın Güneş de bunların pek çoğunu tekrar etti ama şunu ifade etmek istiyorum ki: Bakın, özellikle ekonomi ve finans alanına baktığınızda eleştirilerinizi çok çok dikkatli, çok hesaplı kitaplı yapmanız lazım. Bütün dünyanın artık kabul ettiği, bütün Avrupa’nın kabul ettiği bir Türk ekonomisini, burada, hele hele en sağlam noktalarından eleştirmeye çalışmak sadece, dediğim gibi, bu eleştirileri yapanlar adına bir güven kaybıdır ve Türkiye muhalefeti adına da iyi bir tablo değildir diyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine sayın konuşmacıların dile getirdiği bazı konular vardı “Türkiye’de icra sayıları artıyor, dosyaları artıyor.” diye. Bakın, size bir rakam vereceğim, Adalet Bakanlığımızdan aldığım rakam: 2002 yılı itibarıyla açılan takip sayısı -icradan bahsediyoruz- 3 milyon 894 bin,  2011 yılına geldiğimizde 6 milyon 252 bin yani yüzde 60’lık bir artış var ama bunun yanında 3 misline çıkmış bir millî gelir var. 3 katına çıkmış bir ekonomik boyut var. Ekonomi her şeyiyle büyük yer,  alacağıyla, vereceğiyle, ödenen çekleriyle, kredileriyle her şeyiyle büyük yer. Yine, bakıyoruz ihracat 36 milyardan 150 milyar dolara çıkmış, 4 kat artmış. Dolayısıyla bu kadar büyüyen ekonomide icra dosyaları sayısında da yüzde 60’lık bir artış, bu dokuz yıllık dönem içerisinde gayet makul. Olağanüstü bir tablo burada kesinlikle yok.

Cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısının artışı. Biliyorsunuz, burada şartlı tahliye oranının yüzde 40’tan yüzde 67’ye çıkarılmasıyla ile ilgili bir adım attık. Dolayısıyla burada, artık eskiye göre daha uzun süreler cezaevinde kalma söz konusu.

SIRRI SAKIK (Muş) – Nasıl? Anlamadım!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Yine, pek çok konuda cezalar artırıldı. 2011 yılından itibaren Yargıtay ceza dairesi ve üye sayısı artırıldı ve dosyalar daha hızlı onaylanıyor, o da sayıdaki artışın bir sebebi ama belki de en önemlisi. Diyeceksiniz ki “Niye cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısı arttı?” Değerli arkadaşlar, mafyalar, çeteler artık dışarıda dolaşmıyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Mafyalar, çeteler içeride, artışın da en önemli sebebi bu.

Yine, bazı konuşmacıların kuvvetler ayrılığıyla ilgili değerlendirmeleri, ifadeleri oldu. Anayasa’mızın 125’inci maddesinin 4’üncü fıkrası çok açık, aynen okuyorum: “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” Bu, Anayasa hükmü, bizim istediğimiz de tam bu; her kuvvetin kendi anayasal sınırları içerisine çekilmesi. Her taş kendi yerinde ağır. Yasama, yürütme ve yargı, sistemin birbirini dengeleyen ve tamamlayan parçalarıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, devlet organları arasında bir çatışmanın gerekçesi, farklı kuvvetler arasındaki çekişmenin mazereti olarak da algılanmamalıdır. İtiraz ettiğimiz husus şudur: Yargının kendi yetki alanını kendi kendine genişletecek kararlar alması ve görev alanına girmeyen konularda, bir tür nüfuz alanı mantığıyla alanına katmasıyla oluşan genişlemelerdir. Bir bakıma, kuvvetler ayrımını mazeret gösterip yargının yasama ve yürütmeye müdahil olmasıdır. Böylesi bir gelişme, güvensizlik ve belirsizlik duygularını besleyeceği gibi, keyfîliği normatif bir değer hâline de getirebilir diyoruz ve Sayın Başbakanımızın itirazları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yargı erkleri kendi anayasal sınırları içerisinde uygulamaya bunu yansıtmalıdır.

Daha önceki dönemlerden olumsuz tecrübeler yaşadık. Bakın, burada bir “367” vakası yaşadık. Anayasa Mahkemesi, 367 milletvekili bulunmadan cumhurbaşkanı seçilemeyeceğine dair bir karar verdi. Ne yaptı? Kendini yasamanın yerine koydu. Halkın yüzde 47’sinin oyunu almış olan iktidar partisini kapatmaya çalıştı.

Yine, Anayasa’nın 10’uncu ve 42’nci maddelerinde, eğitim ve öğretim özgürlüğünü genişletmeye yönelik olarak 411 milletvekilinin oyuyla kabul edilen bir kanunun, daha doğrusu anayasa değişikliğinin iptalini hep beraber gördük.

Yine, Anayasa’nın 155’inci maddesindeki hüküm uyarınca, kamu hizmetleriyle ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında iki ay içerisinde düşüncesini bildirmekle görevli olan Danıştayın bu süre içerisinde görüşünü bildirmemesi sebebiyle çok büyük zararların oluştuğunu gördük. İşte, belki İzmir Limanı bunun en somut örneği. 3 Mayıs 2007’de 1 milyar 275 milyon dolara ihale ediliyor özelleştirmede. Ne yapılması lazım? İki ay içerisinde görüş yazılması lazım. Peki, görüş ne zaman geliyor? 27 Temmuz 2009. İki ay değil, iki sene iki ay sonra. Şartlar değişiyor, firma o günkü finansman imkânlarına ulaşamıyor ve vazgeçiyor. Sadece o 1 milyar 275 milyonun gecikmiş tahsili sebebiyle, faiziyle beraber hesap ettiğimizde, şu anda 1,7 milyar dolarlık bizim kaybımız var. İşte bu, yargının yerindelik denetiminin, yargının, bir bakıma yürütmenin yerine kendisini koymasının somut örneklerinden bir tanesi. Yine, biz bunu Haydarpaşa’da gördük, Galataport’ta gördük, Türk TELEKOM’da gördük, YÖK’ün üniversiteye giriş sınavında uygulanacak katsayının belirlenmesine ilişkin kararında gördük, hâkim ve savcı adaylığı alımı için yapılan mülakatlarla ilgili olarak verilen kararlarda gördük ve bir bakıma bu isyanımız, bu görüşümüz bu nedenledir.

Yine, Suriye’yle ilgili pek çok konu gündeme geldi. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, yanı başımızdaki, en uzun sınırı paylaştığımız, akrabalarımızın, kardeşlerimizin yaşadığı Suriye’de halkın taleplerinin dikkate alınması, değişim sürecinin zararsız şekilde atlatılması için her türlü girişimde bulunduk. Maalesef, tüm tavsiye ve dostane uyarılarımıza rağmen, Suriye rejimi reformları yapmak yerine, oyalama taktikleriyle sorunun üstesinden gelebileceğini ve meseleyi baskıyla çözebileceğini zannetti. Ne zaman ki Esed rejimi halkına karşı silah doğrulttu, çocukları, yaşlıları, kadınları, masum sivilleri katletmeye başladı, işte o zaman, biz de Türkiye olarak Suriye halkının yanındaki yerimizi aldık. Şu ana kadar, bu rejim 50 binden fazla masum insanı öldürdü. Yaşanan olaylar neticesinde 2,5 milyon kişi ülke içerisinde göç etmek zorunda kaldı, 500 bin Suriyeli komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Zulüm ve katliamdan kaçan Suriyeli kardeşlerimize ayrım gözetmeden, meşrebine, mezhebine ve dinine bakmadan kapılarımızı, evlerimizi ve en önemlisi de gönüllerimizi açtık. Hâlihazırda, 14 barınma merkezinde 136 bin Suriye vatandaşını misafir ediyoruz, eğitimden sağlığa kadar her türlü ihtiyaçlarını görüyoruz.

Akan kanın ve yaşanan bu trajedinin bir an önce son bulması amacıyla da çok yoğun bir diplomasi trafiği yürüttük, yürütmekteyiz. Suriye meselesinin uluslararası toplumda hak ettiği ilgiyi görmesi için de büyük çaba sarf etmekteyiz. İşte, Türkiye, Suriye Ulusal Koalisyonu’nu, Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanımış ve destek taahhüdünü yinelemiştir ama bunu tanıyan sadece Türkiye değildir. En son Marakeş’te yapılan toplantıda 114 ülkenin ve 13 uluslararası kuruluşun katılımıyla yapılan Suriye Dostları Grubu’nun 4’üncü toplantısında “Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanınmıştır. Yani, dünyada artık büyük ekseriyette rejim değil, Suriye halkının gerçek temsilcileri bugün tanınmaktadır. Zaten kendi halkını uçaklarla bombalayan, sahilden harp gemileriyle kendi şehirlerini bombalayan, hatta en son dönemde Scud füzelerini de yine kendi halkı üzerinde kullanmaya başlayan bir rejimin artık meşruiyeti kalmamıştır. Bu rejim artık gidicidir, tamamen zamanlama meselesidir. Yönetimin her seviyesinden ve özellikle de askerî kanattan her gün kaçışlar vardır. Muhalefet, ülkenin her bölgesinde etkinliğini artırmaktadır. Âciz kalan rejimin halkına karşı yürüttüğü bu kirli savaşa komşu ülkeleri müdahil kılmaya, çatışmaya çekmeye dönük niyetlerin de farkındayız. Ancak, vatandaşlarımızın temel haklarını ve sınırlarını korumak için uluslararası hukuk çerçevesinde de gerekli her türlü önlemi aldık ve bu önlemleri almaya da devam edeceğiz ve attığımız bütün adımlar, atacağımız bütün adımlar güçlü bir uluslararası hukuk zemininde olacaktır, güçlü bir uluslararası meşruiyet zemininde olacaktır. Türkiye olarak, Suriye halkı ile kardeşlik hukukunun gereği olan dayanışmamızı, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da devam ettireceğiz.

Suriye’yle ilgili özellikle bu Patriot füzeleri konusu sık sık gündeme gelmekte. Suriye’deki durum, değerli arkadaşlar, ciddiyetini koruyor. Biliyorsunuz 5 tane vatandaşımızı kaybettik 3 Ekim tarihindeki bu düşen bombada. Yine, halkımızı ve topraklarımızı korumak sorumluluğumuz olduğu kadar da meşru bir hakkımız. Hükûmetimiz bu çerçevede tamamen savunma amaçlı olmak üzere, üyesi olduğumuz NATO’dan, savunma sistemlerimizin NATO çerçevesinde konuşlandırılacak Patriot füze savunma bataryalarıyla takviyesini istemiştir ve 4 Aralık tarihinde de NATO dışişleri bakanları, NATO Konseyinde bu talebimizi onaylamıştır. Süre bir yıllığınadır ama gerekirse bu süre uzatılabilecektir. Tekrar ediyorum ki bu önlemler savunma amaçlı önlemlerdir. Onun ötesinde kimse bir şey aramamalıdır. Buradaki amacımız da Suriye’deki krizin daha fazla tırmanmasına engel olabilmektir. Türkiye, Suriye krizinin barışçı yollardan bir an evvel çözümü amacıyla da yapmış olduğu bu girişimleri bundan sonra da aynen, kararlılıkla uygulamaya devam edecektir.

Yine, özellikle komşumuz İran’ın, kendisi 2.000-2.500 kilometrelik füzelere sahipken bu konuda bazı açıklamalar yapması, farklı bir tutum sergilemesi de, kuşkusuz, bizim için kabul edilemez. Burada, Suriye’nin tüm komşularının ve bütün bölge ülkelerinin yapması gereken, her gün katledilen masum sivillerin, masum Suriye vatandaşlarının yanında olmaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 28 Aralık 2011 tarihinde, Uludere ilçemize yakın sınırın Irak tarafında, maalesef, 34 kardeşimizi, 34 vatandaşımızı yitirdik. Bu elim olay karşısında, sadece oradaki aileler, sadece belli bir bölgedeki vatandaşlarımız değil, 75 milyon bu acıyı yüreğinde hissetti. Sayın Başbakanımızın eşi ve kızı bölgeye giderek bu ailelerin acılarına ortak oldular. Başbakan Yardımcımız, eşi, pek çok bakanımız, milletvekillerimiz aynı şekilde, bu köylere gittiler, aileleri ziyaret ettiler. Valimiz, CHP ve BDP genel başkanları, milletvekilleri de yine bölgeye gittiler, ailelerin acılarını paylaştılar. Bu vahim hadisenin ardından, acılı aileleri bir nebze olsun teselli etmek amacıyla, Hükûmetimiz çok samimi adımlar attı. Bu ailelere gerek maddi gerekse manevi destek sağlama konusunda mevzuatın çerçevesinin de ötesinde adımlar atıldı. Ayrıca, bu vahim hadisenin nasıl olduğu konusunda Meclisimizde de biliyorsunuz bir araştırma komisyonu kuruldu. Adli ve idari yargı süreci başlatıldı. Bu süreçler de devam ediyor, askerî yargı süreci devam ediyor, Diyarbakır Başsavcılığının çalışmaları devam ediyor.

Ben, bir kere daha şu hususun altını çizmek durumundayım: Uludere’deki hadisenin acıları başta Hükûmetimiz, partimiz ve grubumuz olmak üzere ırk, inanç, dil, din ayrımı olmaksızın toplumun her kesimi tarafından paylaşılmıştır. Uludere’nin acısı, bu milletin ortak acısıdır. O ailelerin hissiyatı, bu milletin ortak hissiyatıdır. Bu hadisenin bir ayrışmanın, çatışmanın, hele hele bir istismarın aracı yapılması son derece tehlikelidir ve bu istismarı biz sadece BDP’de görmüyoruz,

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Adalet arıyorlar… Ne zamandan beri adalet aramak istismar oldu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Maalesef bu istismar kervanına Cumhuriyet Halk Partisi de katılmakta. Yaşanan acı üzerinden, akan kan üzerinden istismar siyaseti gütmek, fırsatçılığa girişmek, en az yaşanan olay kadar acıdır, vehimdir.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ayıp ya!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Sayın Bakan, vur emrini kim verdi?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Toplu katliam, soykırım, insanlık suçu…

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen, hatibin sözünü kesmeyin efendim, lütfen… Şurada birkaç dakika daha sabredin.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Bir vahim hadisenin…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Ayıp!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – 34 can… Adalet arıyor insanlar…

BAŞKAN – Lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – O işin sorumlusu kim, ortaya çıksın!

BAŞKAN - Lütfen…

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Bir vahim hadisenin kendi bağlamından, kendi gerçekliğinden koparılarak, özellikle de vicdan dairesinin dışına çıkarılarak, sağduyudan uzak şekilde istismar ve fırsatçılık hırsıyla ele alınması o acıyı dindirmez, tam tersine o acıyı büyütür. (CHP sıralarından gürültüler)

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Dinle, dinle!

MUSATAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sana ne? Sana ne oluyor? (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı konuşmalar, gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen değerli arkadaşlar, lütfen… Sükûneti muhafaza edelim, lütfen.

Değerli arkadaşlar, lütfen…

Sayın Babacan, lütfen, devam edin siz. (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı konuşmalar, gürültüler)

Devam edin lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Adalet arıyor insanlar!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, Uludere hadisesini ayrışmanın bir fırsatı olarak değil, bu tür hadiselerin yaşanmaması için… (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı konuşmalar, gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen, yerinize oturunuz arkadaşlar. Lütfen, yerinize oturunuz. 

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) -…acı bir tecrübe olarak görmek vicdani bir sorumluluktur.

Terörle iç içe yaşayan, her an terör tehdidine maruz kalan, terörle büyük bir hassasiyetle mücadele eden bir ülkede Uludere’yi bir fırsat olarak görmek, bunu siyasi istismar aracı yapmak…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Bir yıldır “Bombalama emrini kim verdi?” sorusuna cevap veremediniz.

BAŞKAN – Değerli arkadaşlar, lütfen, bakın müzakerelerin sonuna geldik. Ne olur! Bu yılın son müzakeresi bu!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Hem suçlu hem güçlü!

BAŞKAN - Sükûneti muhafaza edelim.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Hem suçlu hem güçlü!

BAŞKAN - Laf atmayın, bundan kimseye bir fayda yok. Şu ana kadar sükûnet içerisinde geldi. Yani oradaki yapılan söz atmaların… 

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Bir yıldan bu tarafa “Bombalama emrini kim verdi?” sorusuna cevap veremediniz.

BAŞKAN – Sayın Özdemir, siz idare amirisiniz, lütfen uygun değil.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Ama Sayın Başkan olur mu öyle şey?

BAŞKAN - Ama sizin oradan attığınız lafın buraya bir faydası yok, kamuoyu da duymuyor.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Ama muhalefeti suçluyor.

BAŞKAN – Efendim, suçluyorsa cevap verilir.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – “Siyasi istismar yapıyor.” diyor.

BAŞKAN – Suçluyorsa cevap verilir.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Bilir misiniz ki oradaki insanlar bir yıldan beri…

BAŞKAN – Suçluyorsa söz istersiniz birileri cevap verir ona, söz kesmek yok ki!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – İnsanlar…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, vereceğiz, bu sataşmanın cevabını vereceğiz.

BAŞKAN – Vereceksen vereceksin ama siz konuşurken hiç kimse müdahale etmedi bakınız, istediğiniz gibi konuştunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İktidar partisi milletvekilinin orada ne işi var?

BAŞKAN – Bir dakika…

Bu kürsünün dokunulmazlığı var, burada herkes istediğini söylüyor, siz de konuştunuz kimse laf atmadı. Doğru bir şey değil canım yani.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tamam da AK PARTİ milletvekilleri oraya kadar yürüyor.

BAŞKAN – Siz grup başkan vekilliği de yaptınız. Olur mu böyle bir şey? Buranın da bir usulü var.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kalkan milletvekilini oturtun o zaman.

BAŞKAN – Yeri geliyor İç Tüzük’e göre hak talep ediyorsunuz öbür tarafta İç Tüzük’te olmayan tavırlar ortaya koyuyorsunuz. O zaman hangi İç Tüzük nerede kalıyor, yapmayın lütfen.

Sayın Babacan, devam edin.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Uludere hadisesini ayrışmanın bir fırsatı olarak değil, bu tür hadiselerin yaşanmaması için acı bir tecrübe olarak görmek vicdani bir sorumluluktur. Terörle iç içe yaşayan, her an terör tehdidine maruz kalan, terörle büyük bir hassasiyetle mücadele eden bir ülkede Uludere’yi bir fırsat olarak görmek, bunu siyasi istismar aracı yapmak sorumlu, sağlıklı ve sağduyulu bir siyaset olamaz. Unutmayalım ki, daha önce de biz bir Gediktepe vakası yaşadık. Sivil vatandaş zannedilenler terörist çıktı; şehitler verdik, bedel ödedik. İstismarcılar ve fırsatçılar ellerini çektiğinde Uludere hadisesi çok daha hızlı bir şekilde aydınlanacak ve çözüme kavuşacaktır.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, 1980 ve sonrasında Diyarbakır Cezaevinde yaşanan insanlık dışı muamele ve işkencenin milletimizin hafızasında ve ortak vicdanında derin bir yara açtığını hepimiz biliyoruz. Kalbi olan, vicdanı olan, insanlıktan zerre eser taşıyan birinin Diyarbakır Cezaevinde yaşananları ve yaşatılanları onaylaması asla mümkün değildir. Nitekim, Sayın Başbakanımız da değişik vesilelerle Diyarbakır Cezaevinde yaşanan olayları kınamış ve o acıyı paylaşmıştır. Esasen AK PARTİ pek çok mensubu benzer süreçlerden geçmiş bir parti olarak Diyarbakır Cezaevinde yaşananlarla empati kurabilen bir partidir. Hükûmetimiz ne şekilde olursa olsun ret, inkâr ve asimilasyonun karşısındadır ve bu karşıtlığını da defalarca somut bir şekilde ifadelendirmiştir, uygulamalarıyla da ortaya koymuştur. Hükûmetimizin kuruluşunun ilk gününden itibaren “İşkenceye sıfır tolerans.” dedik ve bunu da kararlılıkla uyguluyoruz. Diyarbakır Cezaevinde yaşananlar ne kadar acıysa bu acıyı bir başka acıyla örtmek, kanı kanla yıkamak, yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışmak da o kadar isabetsiz bir yaklaşım olacaktır. Diyarbakır’ı yaşamış olanların bugün kan akıtmasını, masum canlara kastetmesini, mağaralarda yapılan işkencelere müsamaha göstermesini, bütün bunlara seyirci kalmasını, bu yanlışları onaylamasını anlamak da elbette mümkün değildir. Diyarbakır Cezaevinde yaşanan acı, vicdanlarda yeni yaralar açarak kapatılamaz, dindirilemez. Öte yandan, şiddet kimden gelirse gelsin, nereden gelirse gelsin mazur görülemez ve gösterilemez. İşkencenin her türü insanlık dışıdır, bir suçtur. İşkence büyük bir yanlıştır ancak terör de insanlık dışıdır, bir suçtur. Terör de büyük bir yanlıştır. Bir yanlış bir başka yanlışla düzeltilemez. Sebebi ne olursa olsun AK PARTİ’nin terörü meşru göstermek gibi bir yaklaşımı olamaz. Gayrimeşru yolları meşrulaştırmak gibi bir anlayışımız da olamaz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine bazı konuşmacıların gündeme getirdiği tutuklu gazeteciler konusu var. Bu, bize hem yurt içi temaslarımızda hem yurt dışı temaslarımızda sık sık soruluyor, özellikle “Bu kişiler acaba farklı bir anlayışla, farklı bir sebeple mi tutuklu ya da hükümlü oldular?” diye de sorgulanıyor. Bakın, tutuklu gazeteciler dediğimiz kişilerden bazılarının dosyalarından hangi suçlardan yargılandıklarını sizlere ifade etmek istiyorum: Ateşli silah bulundurmak, polis ve bekçi öldürmek, bombalama eylemlerine katılmak… (CHP sıralarından “Yok, yok; sen bari söyleme.” sesleri, gürültüler)

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Ayıp, utanın!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …banka soygunu…

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Listesini bize de gönderin Sayın Bakan.

AYLA AKAT (Batman) – Onlar daha ceza almadılar, ne zaman hüküm verdiniz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …terör örgütlerine üye olmak, evrakta sahtecilik, silahlı soygun; bunlar dosyalardan alınan yargılama konuları. Bu kişiler, gazetecilik meslekleri için ya da gazetecilik alanındaki çalışmaları için yargılanmıyor, gazeteciliğin dışında gösterdikleri faaliyetler için yargılanıyor.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Başbakan hakkında da var.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Kalpazan var mı içlerinde, kalpazan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Takdir edersiniz ki, pek çok darbe hazırlığı ya da kötü niyetli pek çok yapılanmanın bir kamuoyu ayağı vardır ve bu kamuoyu ayağında da özellikle kamuoyu oluşturma anlamında da…

İZZET ÇETİN (Ankara) – Arkana dön bir bak Sayın Bakan, kimleri göreceksin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …basının da rolü olabilir, daha önceki tecrübelerde de bunu Türkiye görmüştür. Dolayısıyla, darbe hazırlıklarında…

İZZET ÇETİN (Ankara) – Geldi gene gemicikçiler…

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …özellikle işi, kamuoyunu hazırlamak açısından ya da fiilen bu tür saydığım eylemlerin içinde bulunma açısından değerlendirdiğimizde kimi sayılara göre 40… Ki açıklanan rakamlar her gün değişiyor, bu uluslararası örgütün açıkladığı bazı 40’lı rakamlar var, 70’li rakamlar var. Fakat nereden bakarsak bakalım…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – En fazla tutuklu gazetecinin olduğu yer.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …binlerce gazetenin olduğu, 1.100 tane radyo kanalının olduğu, 400’ün üzerinde televizyon kanalının olduğu bir ülkede eğer gazetecilerin arasında da bu tür yanlış işlere girenler varsa, bazı yanlışların içine düşenler varsa gazetecilik kimliği…

İZZET ÇETİN (Ankara) – Arkana dön bir bak Sayın Bakan, kimleri göreceksin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – …diğer suçlar için bir koruma sahası, bir dokunulmazlık sahası oluşturmamalıdır. Kaldı ki yargı süreçleri de devam etmektedir. Hep beraber bekleyip yargının hangi yönde karar alacağını görmek de hepimize düşen vazifedir. (CHP sıralarından gürültüler)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin hem siyasi reformlar alanında elde etmiş olduğu başarılar hem ekonomi alanında elde etmiş olduğu başarılar gerçekten bütün dünyada artık örnek gösteriliyor. Bir bakıma, Türkiye, nüfusunun yüzde 99’unun Müslüman olduğu bir ülke olarak, aynı zamanda daha iyi işleyen bir demokratik sisteme sahip bir ülke şu anda. Bir bakıma halkın yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkenin aynı zamanda ileri bir demokrasisi olması ve kalkınmış bir ülke olması demek ki mümkün olabiliyormuş. Ama, burada şunu hiç unutmamız gerekiyor: Demokrasiyle ekonomi, aynı at kulağı gibi baş başa ve paralel yürütülmesi gereken alanlar, birinden birini eksik bıraktığınızda diğerinin başarılı olması mümkün değil. Kaldı ki, Türkiye'nin kendi içinde yaşadığı tarihî reform süreci, şu anda pek çok ülke için ilham kaynağı olmuş durumda. Bugün, Tunus’ta yaşananlara baktığımızda, Libya’da yaşananlara baktığımızda, Mısır’da yaşananlara baktığımızda, Yemen’de yaşananlara baktığımızda, artık, Türkiye, pek çok ülkeye örnek teşkil eden bir yapıya sahip. Biz, bu ülkelerle de çok yakından çalışıyoruz, onların hem siyasi reformlarına hem ekonomik reformlarına destek veriyoruz. Mısır örneğinde 2 milyar dolarlık bir finansmanla, Tunus örneğinde 500 milyon dolarlık bir finansmanla, Libya örneğinde 200 milyon dolarlık bir finansmanla, Yemen örneğinde 100 milyon dolarlık bir finansmanla da bu ülkelerin bu süreçlerini destekliyoruz.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Paraları bavulla mı gönderiyorsunuz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Demokrasi adına, insan hakları adına, özgürlükler adına, hangi ülkede bir çaba varsa, bir gayret varsa Türkiye, artık o ülkelere de destek veren, o ülkelerin de dönüşüm sürecine destek veren bir ülke hâline geldi ve bu rolümüz bizim profilimizi çok çok yükseltti.

Türkiye'nin ekonomisi dünyada 16’ncı sırada olabilir ama artık pek çok siyasi sıralamada, uluslararası etkinlik açısından Türkiye, kimi durumda dünyanın en etkin 10, kimi durumda dünyanın en etkin 5 ülkesinden biri olarak anılıyor. Bu, hem ekonomik gücümüzün ve başarılarımızın sonucu ama aynı zamanda da izlediğimiz doğru dış politikanın sonucu.

Bakın, Türkiye, geçtiğimiz ay içerisinde önemli bir adım attı, Filistin’in devlet olmasına destek verdi ve özellikle, Birleşmiş Milletlerdeki bu yeni statüsünün oluşması konusunda yoğun çaba gösterdi. Sayın Başbakanımız bir yandan, Sayın Dışişleri Bakanımız bir yandan, Birleşmiş Milletlerde, neredeyse, bir iki ülke bir yana, geri kalan bütün dünya bir yana kalacak şekilde bir başarı elde ettik. Ve bütçe görüşmelerimizin başladığı ilk gün 10 Aralık tarihinde Filistin Devlet Başkanı Sayın Mahmud Abbas geldi, bu kürsüden sizlere hitap etti ve Türkiye'nin desteklerinden, katkılarından ötürü teşekkür etti. Artık Türkiye küresel bir aktör, artık Türkiye bir merkez ülke.

Yaptıklarımız çok çok önemli. Türkiye, yaptığı her şeyle dünyaya örnek olmak zorunda olan bir ülke. Sadece demokrasisiyle değil, sadece ekonomisiyle değil ama aynı zamanda iyi işleyen bir Parlamentosu ve iyi bir muhalefetiyle de örnek olmak durumunda. Türkiye'nin örnek alınacak pek çok yönü var ama biz gerçekten arzu ediyoruz ki Türkiye'deki muhalefet bilinci ve muhalefet yapma şekli de örnek alınan bir şekle gelsin. Bunu, bu bütçe görüşmelerinde maalesef gördük, izledik. Mutlaka alternatifler üretmek gerekiyor, öneriler geliştirmek gerekiyor. Yalnız, iyi olduğunu bütün dünyanın kabul ettiği politikaları taşlayarak, eleştirerek bir yere varmak, bir noktaya gelmek mümkün değil.

Türkiye'nin hem dış politikada hem ekonomide yaptığı açılımlar bütün dünyada birbirini destekliyor. Bakın, yıl 2008, bizim Afrika’daki büyükelçilik sayımız 12, şu anda çıktığımız sayı 32. Dört yılda Afrika’daki büyükelçilik sayımızı 12’den 32’ye çıkarttık. Türk Hava Yolları, şu anda, Afrika’da 35’ten fazla noktaya uçuyor. Bugün, Türk Hava Yolları, gittiği ülke, uçtuğu ülke sayısı açısından dünyada bir numara. Yani dünyada hiçbir hava yolu Türk Hava Yollarından daha fazla ülkeye uçmuyor.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Bırak ya, yeni şeyler söyleyin biraz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Bu, hem bizim diplomasi faaliyetimizin, dış politika faaliyetimizin sonucu hem de o ülkelerle olan ekonomik ilişkilerimizin bir sonucu.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Peki, atılan işçiler ne olacak?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Sadece bu sayılar dahi Türkiye'nin nereden nereye geldiğini bu dönem içerisinde bize gösteriyor.

Bugün, Güney Amerika’da, Peru’da, Kolombiya’da büyükelçilikler açtık; Panama’da, Ekvador’da büyükelçilikler açıyoruz. Myanmar gibi Türkiye'de isminin yeni yeni öğrenilmeye başlandığı ülkelerde dahi büyükelçilik açtık. Bir yandan büyükelçiliklerimiz, bir yandan dış ticaret temsilciliklerimiz, bir yandan TİKA ofislerimiz dünyanın her yerinde Türkiye'nin profilini yükseltiyor.

Türkiye, çok şükür, artık bugün, dünyanın her yerinde halklar tarafından da sevilen bir ülke hâline geldi. Bugün, Sayın Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız, pek çok bakan arkadaşımız, tabii Sayın Cumhurbaşkanımız hangi ülkeye gitse sadece devletlerin resmî töreniyle karşılanmıyor, halkların coşkusuyla karşılanıyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Başbakanımız hangi ülkeye gitse o ülkede o halkın gönlünü nasıl kazandığını, o ülkenin halkının kendisine nasıl bir sevgi gösterdiğini hep beraber görüyoruz. Yüzlerce, binlerce, on binlerce kişi artık, her ülkede Türkiye için tezahüratta bulunuyor.

Biz, biliyorsunuz 2008 yılında Birleşmiş Milletlerle ilgili çok önemli bir seçim geçirdik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Babacan, ek süre veriyorum; lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – 2008’de Güvenlik Konseyine aday olduk.

İZZET ÇETİN (Ankara) – Yalandan kim ölmüş?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – 192 ülke oy kullandı, 192 ülke. O gün zaten Birleşmiş Milletlerin üye sayısı 192 idi, bugün daha arttı, 3-4 ülke daha eklendi. 192 ülkeden 151 tanesi Türkiye’ye oy verdi ve bu, gizli oy. İnsanların gönüllerini kazanmadan bu oyları alamazsınız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 2008’den önceki on yıla bir bakın, Birleşmiş Milletlerin tarihinde benzer formattaki seçimlerde bizim kadar yüksek oy alan ülke hiç olmamış. 151 oy demek, değerli arkadaşlar, yüzde 80 demek. Dünya ülkelerinin yüzde 80’inin oyunu, desteğini alacak bir noktaya geldi çok şükür Türkiye. Bazen dış politikada sayılarla, rakamlarla nereden nereye geldiğimizi ifade etmek zor olabiliyor ama bu verdiğim örnekler, sayılar, gerçekten Türkiye’nin başarısının, Türkiye’nin geldiği noktanın en önemli göstergelerinden diye değerlendirmek lazım.

Ben sözlerime son vermeden önce, tekrar 2013 bütçemizin ülkemize, halkımıza hayırlı olmasını diliyorum; iyi hizmetlere, güzel hizmetlere vesile olmasını diliyorum. 2013 yılının, inşallah 2012 yılına göre daha hızlı büyüyen, daha hızlı kalkınan bir Türkiye’ye vesile olmasını diliyorum.

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Babacan.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Müsaade ederseniz, sırayla…

Sayın Hamzaçebi, buyurun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Ali Babacan konuşmasında geçen yıl Uludere’de hayatını kaybeden 34 vatandaşımızla ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisinin yapmış olduğu değerlendirmeleri, açıklamaları o konunun istismarı olarak nitelendirmek suretiyle grubumuza sataşmada bulunmuştur. 69’uncu maddeye göre söz istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkanım, Sayın Bakan benim ismimi de anarak yaptığım konuşma üzerinde bazı değerlendirmeler yaptı, ona cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Baluken…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, bu ülkenin tarihindeki en büyük ve en trajik katliamlardan biri olan Roboski katliamıyla ilgili konuşurken Sayın Bakan, partimizin duyarlılığına “Bu konuda istismar ediyorlar.” şeklinde ithamda bulunmuştur, sataşmada bulunmuştur.

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ben konuşacağım.

BAŞKAN – Aynı konuyla ilgili, aynı konu...

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Grubumuz adına Sayın Hasip Kaplan cevap verecek.

BAŞKAN – Sayın Tüzel…

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Sayın Başkan, ben makamınıza da başvurdum, Başbakan Yardımcısının bir sözü…

BAŞKAN – Tamam yazılı bir talebiniz var.

Sayın Ayaydın…

AYDIN AĞAN AYAYDIN (İstanbul) – Sayın Bakan ismimi zikrederek Türkiye ekonomisi hakkında benim verdiğim bilgilerin yanlış olduğunu söyledi. Bu konuda 69’a göre söz istiyorum.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, müsaade ederseniz taleplerinizi aldım.

Şimdi, bütçenin aleyhinde Yalova Milletvekili Sayın Muharrem İnce’ye söz vereceğim, ondan sonra taleplerinize de bakacağız.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Efendim, usul gereği…

BAŞKAN – Efendim, İç Tüzük’ün 69’uncu maddesine göre talepte bulundunuz, 69’uncu maddenin de bana verdiği bir takdir hakkı var. Müsaade ederseniz siz o maddeye göre talep ettiniz, benim de o maddeye göre işlem yapabilmem için evvela şu işlemleri yapalım çünkü deniliyor ki: “Oturumun süresi içerisinde cevap verir.” Oturum bitmedi, daha yapacağımız Danışma Kurulu önerisi filan var burada, onun için…

Bütçenin aleyhinde Yalova Milletvekili Sayın İnce, buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın İnce, süreniz on dakika.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

On yılda gönülleri ayrıştırdınız, on yılda idealleri yok ettiniz.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Birleştirdik, birleştirdik.

MUHARREM İNCE (Devamla) - On yılda bankalarımızı ayrıştırdınız, lokantalarımızı ayrıştırdınız, gıdalarımızı ayrıştırdınız, marketlerimizi ayrıştırdınız; on yılda Türkiye’yi ayrıştırdınız.

Sürekli kavga ettiniz; bilim kurullarıyla kavga ettiniz, yargı organlarıyla, iş dünyasıyla, medyayla, işçi sendikalarıyla, muhalefetle, tarihle kavga ettiniz, dizilerle kavga ettiniz; komşu ülkelerle, çiftçiyle, öğrenciyle kavga ettiniz; size biat etmeyen herkesle kavga ettiniz. Kavgadan, çatışmadan, kamplaşmadan nemalandınız.

Tarihi tersinden okutmaya çalıştınız. Kendinize göre bir medya, kendinize göre demokrasi, siyaset, tarih, hukuk ve dürüstlük anlayışı geliştirdiniz.

Sizden olmayan herkesi yok etmek için her yola başvurdunuz. Sizin gibi düşünmeyenleri ya zindana attınız ya da genel başkan yardımcısı yaptınız.

19 Nisan 2011, Genel Başkan Yardımcınız Sayın Numan Kurtulmuş bakın ne diyor? “2023’te bu zadegân iktidar olursa BOP sayesinde bölge ülkelerinin sayısının 2 katına çıktığını göreceğiz, icra gelmeyen ev kalmayacağını göreceğiz, zenginlerin yaşadığı sitelerin etrafından dilenen yoksullara polisin biber gazıyla müdahale ettiğini göreceğiz, AVM’lerin önünde bakkalların, kasapların, manavların dilencilik yaptığını göreceğiz. 2023’te Başbakanın çocukluk arkadaşı, askerlik arkadaşı, belediyeden arkadaşı ve şoförlerinden başka kimsenin milletvekili olamadığını göreceğiz. Yağmur sularının parayla satıldığını göreceğiz.” (Gürültüler) Bunları ben söylemiyorum, Numan Kurtulmuş 11 Nisan 2011’de söylüyor, “Yağmur sularının parayla satıldığını göreceğiz.” diyor. Yani dün böyle diyordu Harun, bugün o da olmaya karar verdi Karun. (CHP sıralarından alkışlar)

Sizin gibi düşünmeyenleri ya işten attırdınız ya iftira attınız ya da peşine polis ve müfettiş taktınız.

Sadece 2012 yılında 47 kitaba yasaklama kararı çıkarttınız.

Orta Doğu Teknik Üniversitesini Orta Doğu’nun sokakları sanıp bir yandan uydu fırlatırken diğer yandan uyduyu fırlatacak öğrencilere gaz sıktınız.

“Hedefe giderken şeytanla bile iş birliği yaparım.” deyip PKK’lılardan gizli tanık yaptınız.

“Dostum, kardeşim” dediklerinizin linç edilmesi için bavulla para gönderdiniz.

Bu topraklarda Yunus Emre’ye sansür uygulayıp “Bayrak” şiirini kitaplardan çıkarttınız.

Türkiye’nin en parlak öğrencilerinin 500 puanla girdiği ODTܒye siz 5 bin polisle girdiniz.

1 numaranız “Güroymak değil, Norşin.” dedi, 2 numara “Ne Roboskisi? Uludere.” dedi, 3 numara ise dağa çıkmayı tercih etti.

Somali’nin olmayan Merkez Bankası Başkanına randevu verip atanamayan öğretmenlere randevu vermediniz.

Nasrettin Hoca’nın kazanı doğuruyordu, sizin gemicikleriniz doğurdu.

Çanakkale’de kanser hastası öğretim üyesini işten attınız, Gaziantep’te milletvekili olan öğrencilerin okula gelmemeleri için özel senato kararı çıkarttınız.

Deniz Feneri’nde sanıkları yargılamak yerine savcıları yargıladınız.

“Asarım, keserim, parçalarım iktidarı” oldunuz.

Ekonomik açıdan iki farklı Türkiye yarattınız: Birinde açlık var, sefalet var, yoksulluk var; diğerinde şatafat var, savurganlık var, haram var.

Birinci Türkiye’de 2,5 milyon resmî işsiz var. Çalışanlarının yüzde 47’si asgari ücretli olan bir Türkiye bu. 127 bin öğretmen açığının olduğu bu ülkede 36 öğretmen intiharı var, kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen 1 milyon yurttaşımız var, maaşına 4 lira zam yapılan şehit babası var, 800 bin protestolu senet var, nüfusunun yüzde 41,6’sının akan çatısını, çürüyen penceresini onaramayan Türkiye var.

Gelelim ikinci Türkiye’ye, sizin Türkiye’nize: Makam arabasının aylık kirası 21 bin lira olan Anayasa Mahkemesi Başkanı var; örtülü ödeneklerde rekor kırıp Meclisteki makam odasını 360 bin liraya yenileten Başbakan var, brüt maaşı 22 bin euro olan Başbakanlık danışmanı var, aylık kirası 980 bin lira olan bakanlık var, 50 bin liralık konutta kiracı olarak oturan Dışişleri Bakanı var.

Bu şatafatı yaşamak için, bu ikinci Türkiye’yi kurmak için bakın neler yaptınız:

70 sente bile muhtaç olduğumuz günlerde satmadığımız ne var ne yok hepsini sattınız.

Verginin vergisini aldınız.

Doğal gaza yüzde 18, memura yüzde 3 zam yaptınız.

Dünyanın en pahalı benzinini tükettirdiğiniz gibi Ahmet’e, Mehmet’e 4,60’tan sattığınız benzini Hans’a, Johnny’ye 1,48’ten sattınız.

Bu çarkı kurmak için, bu çarkı korumak için Danıştay Başkanını Danıştaya aklattınız, Hükûmeti Sayıştaya aklattınız, bakanları milletvekillerine aklattınız.

Hak arayan öğrenciyi, grev yapan işçiyi, HES’lere karşı çıkan köylüyü, yürüyen öğretmeni, doktoru polise, jandarmaya coplattınız.

Ceberut on yılı “Muhteşem Yüzyıl” gündemiyle kapatmaya çalıştınız.

Şehit askerimizin cenazesinde onun mezhebini sorguladınız.

Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını yasakladınız.

IMF’ye borç para vereceğinizden bahsederken bütçedeki 53 milyarlık faizi açıklayamadınız.

“Allah Allah!” nidalarıyla aldığımız bu toprakları “Allah, Allah” diyerek NATO toprağı ilan ettiniz.

Ecdadımızın at sırtında gittiği yerlere uçakla bile gidemediniz. Erbil’e hurma yemeye giderken Kayseri’de pastırma yediniz.

Yolsuzluk yapanı değil, yolsuzluğu itiraf edeni azarladınız. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Meclisin futbol takımının maçını canlı yayın verirken Meclis görüşmelerini göstermediniz.

Başbakan bakanların açıklamalarını tekzip ederken Dışişleri Bakanı Başbakanı tekzip etti.

Halkı kandırmayın. Bu topraklarda “Bismillah” demeyi kimse suç saymadı ama siz “Elhamdülillah” demeyi öğrenemediniz, şükretmeyi bilmediniz. (CHP sıralarından alkışlar)

Yargıya talimat vermek yetmedi, yargının yerine geçmek istediniz. Yasamaya talimat vermek yetmedi, başkan olmak istediniz. Kadı da siz, mebus da siz, sultan da siz olmak istiyorsunuz. En son geldiğiniz yer “Kuvvetler ayrılığı bize engel oluyor.” diyerek demokrasi treninden diktatörlük hızlı trenine binmek istediniz.

Değerli milletvekilleri, bu bütçenin en önemli yeri neresi biliyor musunuz? Sayın Başbakanın bakanlarından birisi gazı savundu, öbürü freni savundu. Peki, bugün kim konuştu; gazi savunan mı konuştu, freni savunan mı konuştu? Freni savunan konuştuğuna göre, demek ki ülkenin ekonomisinin şarampole yuvarlanma olasılığı vardır. Bu bütçenin şarampole yuvarlanma olasılığını Sayın Başbakan da kabul etmiş olacak ki, frene basmak isteyen Başbakan Yardımcısını bugün tercih etti.

Yine, bir başka konu da şudur değerli milletvekilleri: Ben başından beri takip ediyorum Sayın Babacan’ın konuşmasını. Sayın Başbakan beni dinlememek için, baktı ki ne yapacak, dışarıya çıktı. Bu, benim on yıllık milletvekilliğimde, son iki bütçe konuşmamda Başbakanı, Sayın Başbakanı çok rahatsız ediyorum demek ki, bir yolunu bulup Başbakan dışarıya çıkıyor, benim konuşmam bitince geliyor. Ben bunu hayatımdaki büyük bir onur olarak alıyorum. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler) Bunu gerçekten çok önemsiyorum.

Ve size şunu söylüyorum sayın milletvekilleri: Siz, demokrasi treninden inip diktatörlük hızlı trenine tam gaz gitmektesiniz. Ama, unutmayınız, er ya da geç, bu yüce çatı tanıklık edecektir ki, bu çark kırılacaktır, bu düzen değişecektir ama siz, bu gök kubbe altında hoş bir seda olarak bile kalamayacaksınız.

Hepinize teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Aydın.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan, Grup Başkan Vekili konuşmasında “diktatörlük” gibi çok ağır suçlamalar kullandı. Müsaadenizle cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Anladım… Peki…

Sayın milletvekilleri, 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı’yla 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Tasarısı üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Oylamaya geçmeden evvel sataşma sebebiyle… Lütfen, işin sonuna geldik. Yeni bir sataşma; o ona cevap, bu buna cevap… Emin olun sataşma diye sadece bir sürtüşme olmasın, bundan dolayı yeni bir usulsüz tartışma açmayalım diye… Yoksa “Burada sataşma vardır.” dediğiniz hususların hiçbiri İç Tüzük açısından sataşma değil. Bir şey söyleniyor, ona cevap veriliyor. Öyle olunca her cevabın karşılığında bir sataşma talebi gelir. Ama, ben, sorumluluk duygusu içerisinde bu konuşmaları noktalayacağınıza inanıyorum.

Bu sebeple, ikişer dakika evvela sataşmadan söz vereceğim, diğerlerini ondan sonra…

Evet, buyurun Sayın Hamzaçebi. (CHP sıralarından alkışlar)

IV.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

8.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın CHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan ekonomiyle ilgili, zarif bir üslup içerisinde bilgiler verdi; keşke orada kalsaydı, diğer alanlara girmeseydi. Kendi uzmanlık alanı olmayınca kullandığı kelimeler de kendi siyasi çizgisiyle, üslubuyla yan yana durmuyor, ben yan yana getirmekte zorlanıyorum.

Geçen yıl Uludere’de 34 vatandaşımız hava bombardımanı sonucu hayatını kaybetti. O günden bugüne Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, bu vatandaşlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz. Çocuklar var, gençler var, kadınlar var, genç insanlar var; 50 lira, 100 lira yevmiyeyle  hayatını idame ettirmek için oralara giden insanlar var. İki şey istedik. Bir: Hükûmet özür dilesin, Sayın Başbakan özür dilesin.

SIRRI SAKIK (Muş) – Bravo.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – İki: Soruşturma yapılsın ve bu soruşturmanın sonucu kamuoyuyla paylaşılsın.

Şimdi, Sayın Babacan, kusura bakmayın, diyorsunuz ki: “Cumhuriyet Halk Partisi bunu istismar ediyor.” Size, o zarif üsluba yakışan neydi biliyor musunuz? Bizi istismar etmekle suçlamak yerine “Ben, 34 vatandaşımızın ailesinden özür diliyorum.” demekti. (CHP sıralarından alkışlar) Birinci yıl doluyor, hâlâ özür dileyemiyorsunuz. Bakın, dün bir genel başkan yardımcınız diyor ki: “Ben özür dileyebilirim.” Onu da diyemiyor, tam diyemiyor; oysa güneydoğudan, oradan ama korkuyor, dileyemiyor. Çünkü Sayın Başbakan özür dilemedi. “Para verdik, daha ne istiyorsunuz?” anlayışı olur mu?

Bir de Sayın Babacan, OECD’nin tarımsal desteklerine ilişkin rakamlarını verdiniz, “Türkiye yüzde 2,18.” dediniz 2011 yılı. 2009’da bu yüzde 2,72’ydi, 1997-2001’de de yüzde 4,01’di. Onda bile aşağıya doğru gidiyorsunuz. Onu da bilginize sunuyorum.

Saygılarımla. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Hamzaçebi.

Sayın Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

9.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın şahsına sa-taşması nedeniyle konuşması

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan benim konuşmamdan hareketle, ilgi konusunu yadırgadığını söyledi. E, ben de yadırgıyorum gerçekten arkadaşlar. 330 milletvekilinden oluşan iktidar grubunu biz ilk defa bu kalabalıkla görüyoruz, bu çoğunlukla görüyoruz.

SITKI GÜVENÇ (Kahramanmaraş) – Biz de sizi, biz de sizi!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Sayın Başbakana teşekkür etmek lazım. Ama sizler de kabul edersiniz ki çok önemli konular. Hatta, bütçe konusunda, burada 15 milletvekilinizle ancak hazır bulunduğunuz çok dönemleri, çok oturumları da gördük. Sayın Bakanın bunu dikkate alması lazım.

Sayın Bakan, işsizlik konusunda, genç işsizlikte yüzde 15,2 sizi rahatsız etmiyor mu? Yani bununla mı övünüyorsunuz? “Yüzde 20.” dememizi yadırgıyorsunuz. Şimdi, “kayıt dışı ekonomi” dediğiniz hadise sizin rakamlarınıza göre yüzde 40’a falan ulaşıyor zannediyorum. Eğer, bu kayıt dışı işsizliği de sayarsanız, yüzde 20 çok insaflı kalacak, “Yüzde 33.” diyen arkadaşımıza hak vermek durumunda kalacaksınız.

Bir başka husus milliyetçilik… Sayın Bakan, biz ısrarla bunu söylüyoruz: “Büyüyün.” Büyük Türk milleti büyük bir destekle sizi üç dönemdir iktidarda… Yani, kendinizi 2002 ile kıyaslamaktan, üç partili bir koalisyondan, koalisyonla mukayese etmekten, 330 milletvekillik bir iktidarın görevleri, sorumluluklarıyla 2002’yi kıyaslamaktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Siz ne zaman büyüyeceksiniz Sayın Bakan? Siz ne zaman büyüyeceksiniz? (MHP sıralarından alkışlar) Yani, bu ülkeyi çok daha iyi noktalara getirmek gibi bir sorumluluğunuz yok mu? Bugün -ben size okuyayım- okudum burada, eğer bir sonuç olarak bugün ülkemizde 20 milyon çiftçi, memuru, 10 milyon emeklisi, 5 milyon asgari ücretlisi, 10 milyon yeşil kartlısı hâlâ varsa ve bu sizin kayıtlarınıza göre sabitse bunun nesiyle övünüyorsunuz? Sayın Bakan, lütfen, büyüyün ve Milliyetçi Hareket Partisiyle bir yarışa girmeyin.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Baluken…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, grubumuz adına Hasip Kaplan konuşacak.

BAŞKAN – Evet, lütfen yeni bir sataşmaya sebebiyet vermeyin.

Buyurun.

10.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın BDP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; inanıyorum, Roboski katliamı hepinizin vicdanında kanayan bir yaradır, o zaman onu aydınlığa kavuşturmak hepimizin görevidir. F-16 uçakları bombalıyor, 34 can paramparça ve aileler bu Meclise gelip bütün gruplara gitti, komisyon kuruldu. Meclis komisyonuna Genelkurmay yedi aydır bilgi vermiyor. Diyarbakır özel yetkili mahkemesi bir senedir gizlilik kararı veriyor, bir fail yargılanmadı. MİT Yasası çıktı -sorumsuzluk- istihbarat kim belli değil. İnsansız hava aracı ne, belli değil. Heron ne, belli değil. Predator ne, belli değil. Emri kim verdi, kim uyguladı, belli değil.

Roboski halkı sizden bir tek şey istiyor arkadaşlar; tazminat istemiyor, adalet istiyor. Adalet istemek, toplu bir katliamda, insanlık suçunda nasıl bir istismar, nasıl bir fırsatçılık arkadaşlar? Devletin “Katlet, inkâr et.” zulmü siyaset olabilir mi! Biraz daha elinizi vicdanınıza koyun ve şunu söylüyorum: Aydınlatın, adaleti gerçekleştirin. Bir yıl sonra -28 Aralığa sekiz gün kaldı- halkımız sizden bunu istiyor; tazminat değil, adalet ve özür istiyor.

Gazeteciler konusuna gelince, Sayın Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı öyle fena işletmiş ki bürokratları, benim yeğenimle ilgili o raporları sundular uluslararası kuruluşlara. Avukatları gereğini yapıyor. Her ikisine de anlatacağım. Burada zamanım kalmadı ama bu, belgelerle ortaya çıktığında da sizler utanacaksınız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Aydın… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

11.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin Adalet ve Kalkınma Partisine sataşması nedeniyle konuşması

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Tabii, az önceki konuşmaların biz bütçe üzerine olmasını arzu ediyorduk, bütçe üzerine yapılan çok değerli, içerikli konuşmalar bekliyorduk.

Değerli arkadaşlar, biz şunu söyledik her seferinde: Siyaset, iktidarıyla muhalefetiyle birlikte sorumluluk gerektirir. Kin ve nefret söylemleriyle siyaset asla yapılmaz. Çünkü, ne dediğiniz değil, burada ne konuştuğunuz önemli değil; sizin ne yaptığınız, dünüyle bugünüyle ne yaptığınız, eyleminiz çok önemli. Biz şunu diyoruz: “Âyînesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Değerli arkadaşlar, özürden bahseden arkadaşlar, Dersim’in özrü dahi bize düştü, siz onun bile özrünü yapamadınız, söyleyemediniz, geçmişinizle yüzleşemediniz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Siz kendi özürlerinize bakın! Silivri özrüne bakın!

AHMET AYDIN (Devamla) – Muharrem Bey, Grup Başkan Vekili arkadaşımız, sanki bu ülkede yaşamıyor gibi konuştu. Hâlâ tek parti döneminde kalmış olsa gerek çünkü tamamen geçmişi tarif etti. (CHP ve MHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar, lütfen.

AHMET AYDIN (Devamla) – Tamamen tek parti dönemini, tamamen tek parti zihniyetini tarif etti değerli arkadaşlar. Diktatörlük için de, dedikleriniz tüm o şeyler için de, açın, geçmişinize bakın, aynaya bakın kendinizi göreceksiniz! (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Sen geçmişine bir kez daha bak. Sen bak! Bugün yaptığınız zulme bakın siz!

AHMET AYDIN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, herkesle kavgalı göstermeye çalışıyorsunuz, bizim hiç kimseyle kavgamız yok. Biz bu ülkede millî birlik ve kardeşliği tesis etmek için uğraşıyoruz, siz buna bile çomak sokuyorsunuz. Bırakın kardeşliği tesis etmeyi, tesis etmeye çalıştığımız kardeşliğe bile çomak sokuyorsunuz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Hadi oradan! Hadi oradan!

İZZET ÇETİN (Ankara) – Memleketin içine nifak soktunuz!

AHMET AYDIN (Devamla) – Kin ve nefret söylemleriyle konuşuyorsunuz. Yargı da dâhil olmak üzere –değerli arkadaşlar- bütün bu organlar, anayasal kurumların hepsi bu milletin öz kurumları olacak. Hiçbir kurum, hiç kimsenin ne arka bahçesi ne de ön bahçesi olmayacak artık. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

Sizin söylemeye çalıştığınız: “AK PARTİ tekeline giriyor yargı.” Böyle kabul etmemek lazım, yargı sizin tekelinizden çıktığı için bu kadar militanlaşıyorsunuz. (CHP ve MHP sıralarından gürültüler)

Teşekkür ediyorum, sağ olun. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan… Bir cümleyle…

BAŞKAN – Yok.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkanım. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Bir dakika arkadaşlar, bir dakika... Evvela dinleyelim, ne talep ediyor, onu bileceğiz.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, sadece tutanaklara geçsin diye söylüyorum. Sayın Ahmet Aydın, tek parti dönemini sadece benim ya da partimin geçmişi… Sayın Aydın, o dönem Türkiye’de başka parti yok, hepimizin geçmişi o. Senin geçmişin değil mi, bizlerin, hepimizin geçmişi değil mi? Yani, o zamanlar başka parti mi vardı? Bir tane parti vardı, herkes oraya üyeydi. Biraz tarih okumasını tavsiye ediyorum.

BAŞKAN – Peki, teşekkür ederim.

Sayın milletvekilleri, şimdi 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile…

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Sayın Başkan, bana söz verecektiniz.

BAŞKAN – Efendim, daha müzakerelerimiz bitmedi. İç Tüzük’e göre ben işlem yapıyorum.

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Ben de sataşmadan dolayı söz istemiştim.

BAŞKAN -  Merak etmeyin, merak etmeyin, evvela şu önümüzdeki işi bir bitirelim yani benim üzüldüğüm nokta, herkes İç Tüzük’e göre hak talep ediyor, uymaya gelince İç Tüzük bir tarafta kalıyor. O zaman hangi İç Tüzük’ü ben burada uygulayacağım? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Buna da bir karar verin, yapmayın. Sizi temin ederim, sataşma dediklerinizin hiçbiri sataşma değil. Bunlar olsa olsa cevap hakkıdır ama bir yanlış uygulama başladı, başka sebeple burası meşgul edilmesin diye İç Tüzük’ü olmaması gereken şekilde uyguluyoruz, müsaade edin.

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kap-samındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (Devam)

BAŞKAN - 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’yla 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylamalarını yapacağız. Tasarılar açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.

Her iki kanun tasarısının açık oylamasının elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için üç dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin, oy pusulalarını, oylama için öngörülen süre içinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy pusulalarını, yine, oylama için öngörülen süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Evet, oylama işlemi tamamlanmıştır.

Sayın milletvekilleri, 2013 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı açık oylama sonucunu arz ediyorum:

“Kullanılan oy sayısı       : 460

  Kabul                             : 321

  Ret                                 : 139 (x)

(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

                                       Kâtip Üye                                Kâtip Üye

                    Muhammet Rıza YALÇINKAYA Muhammet Bilal MACİT

                                          Bartın                                     İstanbul”

Böylece, 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı kabul edilmiştir.

                                           

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

Şimdi, 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için üç dakika süre vereceğim ve oylama işlemini başlatıyorum:

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN –  Sayın milletvekilleri, 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı açık oylama sonucu:

“Kullanılan oy sayısı       : 455

  Kabul                             : 319

  Ret                                 : 136 (x)

                                       Kâtip Üye                                Kâtip Üye

                    Muhammet Rıza YALÇINKAYA Muhammet Bilal MACİT

                                          Bartın                                     İstanbul”

Böylece, bütçe ve kesin hesap kanunu tasarıları kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır. Milletimiz ve memleketimiz için hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.

Sayın Başbakan teşekkür için söz talep etmiştir.

Buyurun Sayın Başbakan. (AK PARTİ ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta alkışlar)

V.- TEBRİK, TEMENNİ VE TEŞEKKÜRLER

1.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, bütçenin kabulü nedeniyle  teşekkür konuşması

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 2013 bütçesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen ve bu kabulle ülkemiz, milletimiz için yeni bir dönemin başladığı bütçe oluyor. Bütçemizin ülkemizin yarınları için hayırlara vesile olmasını Allah’tan temenni ediyorum. Maliye Bakanlığımıza, Plan ve Bütçe Komisyonumuza, Komisyonun Değerli Başkan ve üyelerine, bürokrat, teknokrat arkadaşlarımıza şahsım, ülkem ve milletim adına şükranlarımı arz ediyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna, Sayın Başkan ve milletvekillerine, grup başkanlarımıza ve başkan vekillerine de katkıları için ayrıca şükranlarımı sunuyorum.

Bütçenin açılış görüşmeleri esnasında İstanbul Menkul Kıymetler Borsamız 76.954 puanla tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmış, yeni bir rekor kaydetmişti. Bütçe kapanış müzakereleri esnasında da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankamızın altın dâhil, döviz rezervlerinin 120 milyar 586 milyon dolarla bir başka tarihî rekor kaydettiğini bugün sizlere ayrıca tekrar müjdelemek istiyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) İnşallah 2012 yılını başka rekorlarla kapatacak, 2013’te de ülkemizi hep birlikte istikrarla, güvenle, kardeşlik ve dayanışmayla büyütmeye devam edeceğiz.

Ben bir kez daha yüce heyetinize teşekkürlerimi sunuyorum. Yeni yılınızı tebrik ediyor, 2013 yılının sizler, milletimiz için, insanlık için barışa vesile olmasını tekrar Allah’tan temenni ediyor ve aydınlık yarınları hep birlikte kucaklayalım temennisiyle saygılar sunuyorum. (AK PARTİ ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta ve sürekli alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Başbakan.

Sayın milletvekilleri, Danışma Kurulunun bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

                                           

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

VI.- ÖNERİLER

A) Danışma Kurulu Önerileri

1.- Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 25, 26 ve 27 Aralık 2012 Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri toplanmamasına ilişkin Danışma Kurulu Önerisi

                                                        Danışma Kurulu Önerisi

                                                                                                                  20/12/2012

Danışma Kurulunun 20/12/2012 Perşembe günü yaptığı toplantıda; Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 25, 26 ve 27 Aralık 2012 Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri toplanmaması hususunun Genel Kurulun onayına sunulması uygun görülmüştür.

                                                                                                              Cemil Çiçek

                                                                                                Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                                                 Başkanı

           Nurettin Canikli                                                                Mehmet Akif Hamzaçebi

   Adalet ve Kalkınma Partisi                                                        Cumhuriyet Halk Partisi

       Grubu Başkan Vekili                                                              Grubu Başkan Vekili

            Mehmet Şandır                                                                         İdris Baluken

    Milliyetçi Hareket Partisi                                                       Barış ve Demokrasi Partisi

       Grubu Başkan Vekili                                                              Grubu Başkan Vekili

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2013 yılının ilk birleşimi, kabul ettiğiniz üzere, 2 Ocak 2013 Çarşamba günü saat 15.00’te yapılacak.

Yalnız, bütçe müzakerelerinde alışık olmadığımız ama müsaade ederseniz, müsamahanıza sığınarak bir pozitif ayrımcılık yapacağım. Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel’in ilk defa bir talebi oluyor. Bir konuda açıklama yapacakmış.

Âdetten değil, usulden değil, bir başka zaman da örnek olmaması dileğiyle…

Oturduğunuz yerden lütfen.

Buyurun.

VII.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın bazı ifadelerine ve işçilerin asgari ücretle ilgili dileklerine ilişkin açıklaması

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli Hükûmet üyeleri; hepinizi selamlıyorum.

Bir noktayı düzeltmek ve değinmek istiyorum. Bütçe görüşmelerinde Sayın Başbakan Yardımcısı Ali Babacan benim konuşmama yanıt verirken “Sanki bu ülkede yaşamıyormuş gibi konuştu.” dedi.

Önceki gün buraya Türkiye’den toplanan işçiler geldiler. Asgari ücretle ilgili topladıkları imzayı Sayın Meclis Başkanına sundular. Orada nasıl bir ülkede yaşadıklarını kendileri de çok iyi bir şekilde ifade ettiler; zamlar, işsizlik ve yoksulluk ve bunun karşılığı 740 lira asgari ücret.

Şimdi, biraz önce Sayın Başbakan Yardımcısı da yüksek gelir ülke grubundan olduğumuzu ifade etti. Bu bütçeye “Hayırlı olsun.” diyoruz biz de ama yeni zamlar bu bütçenin gerçekliği ve işçiler de asgari ücrete yapılacak artışın en az bu gelecek zamlar kadar olmasını yani ortalama 1.500 lira olmasını istiyorlar ve aynı zamanda, vergi kesilmesin, devlet desteği olsun istiyorlar yani günde 75 kuruş simit artışı istemiyorlar.

Aynı zamanda, Sayın Başbakana da bir mesajları var: “Sayın Başbakan hep 3 çocuktan bahsediyor. Evlenemedik, bu 3 çocuğu da nasıl doğuracağız Başbakan yanıtlamalı.” diyorlar. “Büyüme, zenginlik, rakamlar ve kişi başı geliri çokça duyuyoruz ama bunun…”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – “…karşılığı ne yazık ki asgari ücrette yok. Elhamdülillah açız.” diyorlar.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tüzel. Teşekkür ediyorum.

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Gruplara, bütün parti gruplarına işçilerin çağrısı var. “Durumumuzu görün ve seyirci kalmayın.” diyorlar.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Ayaydın, sizin bir talebiniz vardı. Göz ardı etmemek için tekrar okuyayım, arkadaşlarımızın takdirine bırakıyorum. Aynen ifade şu: “Sayın Ayaydın’ın ifadeleri vardı, gerçi Sayın Güneş de bunların pek çoğunu tekrar etti ama şunu ifade etmek istiyorum: Bakın, özellikle ekonomi ve finans alanına baktığınızda eleştirilerinizi çok dikkatli, çok hesaplı kitaplı yapmanız lazım.” Hepsi bu kadar.

AYDIN AĞAN AYAYDIN (İstanbul) – Söz talebimi geri alıyorum.

BAŞKAN – Yani burada sataşma yok. Tekrar ifade etmiş oldum.

Çok teşekkür ediyorum.

2013 yılının ülkemiz, milletimiz, hepimiz için ve tüm insanlık için barış ve huzur dolu bir yıl olmasını temenni ediyorum. Katkılarınız için teşekkür ediyorum.

Sözlü soru önergeleri ile kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için, alınan karar gereğince 2 Ocak 2013 Çarşamba günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 20.59