DÖNEM: 24

 

 

 

                                                  CİLT: 37                      YASAMA YILI: 3

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

 

 

38’inci Birleşim

12 Aralık 2012 Çarşamba

 

 

 

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

 

   I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

 

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ

 

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361)

 

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S. Sayısı: 362)      

       

A) KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI

 

1) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

B) AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI

 

1) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

C) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

 

1) Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

Ç) TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI

 

1) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

D) YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLAR BAŞKANLIĞI

 

1) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

E) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI

 

1) Hazine Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Hazine Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

F) BANKACILIK DÜZENLEME VE DENETLEME KURUMU

 

1) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

G) SERMAYE PİYASASI KURULU

 

1) Sermaye Piyasası Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Sermaye Piyasası Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

Ğ) ADALET BAKANLIĞI

 

1) Adalet Bakanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Adalet Bakanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

H) CEZA VE İNFAZ KURUMLARI İLE TUTUKEVLERİ İŞ YURTLARI KURUMU

 

1) Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

I) TÜRKİYE ADALET AKADEMİSİ BAŞKANLIĞI

 

1) Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

İ) HÂKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU

 

1) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

J) ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI

 

1) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

K) MESLEKİ YETERLİLİK KURUMU

 

1) Mesleki Yeterlilik Kurumu Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Mesleki Yeterlilik Kurumu Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

L) TÜRKİYE VE ORTA DOĞU AMME İDARESİ ENSTİTÜSÜ

 

1) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

M) DEVLET PERSONEL BAŞKANLIĞI

 

1) Devlet Personel Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

2) Devlet Personel Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Ardahan Milletvekili Orhan Atalay’ın Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

2.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in BDP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

VI.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Sağlam’ın, kendisine sataşma nedeniyle söz vermemesine ve bu tutumu nedeniyle usul tartışması açılmasını talep etmesine rağmen usul tartışması açmamasına ilişkin açıklaması

2.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in işsizlik konusuyla ilgili ifadelerine ilişkin açıklaması

 

VII.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- 30 Mayıs-14 Haziran 2012 tarihleri arasında Cenevre'de yapılan 101’inci Uluslararası Çalışma Konferansı’nda kabul edilen 14/6/2012 tarihli ve 202 sayılı Sosyal Koruma Tabanlarına İlişkin Tavsiye Kararı hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından bütçe müzakereleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisine bilgi sunulmasına ilişkin Başbakanlık tezkeresi

 

VIII.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Muğla Milletvekili Ömer Süha Aldan’ın, bir bakanın yurt dışından bavulla para getirdiği iddialarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/11849)

2.- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, Atatürk Orman Çiftliği arazisine ve yeni Başbakanlık konutuna ilişkin Başbakandan sorusu ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı (7/11859)

3.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, yapılacak yeni Başbakanlık hizmet binasına ilişkin Başbakandan sorusu ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı (7/11863)

4.- İstanbul Milletvekili Binnaz Toprak’ın, Bakanlığın yasal mevzuattaki özürlü ifadesini değiştirmeye yönelik çalışmasının olup olmadığına ilişkin sorusu ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in cevabı (7/11906)

5.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, Horasanlı Şeyh Bedrettin Türbesi’nin restorasyonu için çalışma olup olmadığına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11976)

6.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, Devlet Opera ve Balesi binasında yer alan asansörün onarımına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı  (7/11977)

7.- Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun, Türkiye’nin terörün finansmanının engellenmesi konusunda gereğini yapmadığı iddialarına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/12028)

8.- Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt’un, işsizlik verilerine ilişkin sorusu ve Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’ın cevabı (7/12088)

9.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, sosyal donatı projesi kapsamında Aşkar Höyüğü’nün park alanına çevrilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/12180)

10.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nun, Kayseri’nin Bünyan ilçesindeki Sultanhanı’nda yapılan restorasyon çalışmasına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/12181)

11.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin onarımı ile ilgili bazı iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/12218)

12.- Mersin Milletvekili Ali Öz’ün, Yenice Havalimanının ne zaman tamamlanacağına ve Akkuyu Nükleer Santralinin etkilerine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı  (7/12307)

13.- Edirne Milletvekili Recep Gürkan’ın, Edirne Devlet Türk Müziği Topluluğuna ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/12308)

14.- Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan’ın, Akdeniz Elektrik Dağıtım AŞ’nin özelleştirilmesine ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/12644)

15.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, Çoruh Vadisi’ndeki tarihî eserlerle ilgili iddialara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/12699)


I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 

TBMM Genel Kurulu saat 11.00’de açılarak beş oturum yaptı.

 

Millî Savunma Komisyonu ve İçişleri Komisyonu üyelerinden oluşan bir heyetin, Bölgesel Silahların Kontrolü, Doğrulama ve Uygulama Yardım Merkezi ve Bosna Hersek Parlamentosunun ortaklaşa düzenlediği “Savunma ve Güvenlik Komiteleri: Bölgesel Parlamenter Konferans” konulu toplantıya vaki davete icabetle Hırvatistan’a resmî bir ziyarette bulunmasına ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı tezkeresi kabul edildi.

 

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı (1/698) (S. Sayısı: 361) ve 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun (1/649, 3/1003) (S. Sayısı: 362) görüşmelerine devam edilerek;

Cumhurbaşkanlığı,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı,

Sayıştay,

Anayasa Mahkemesi Başkanlığı,

Yargıtay,

Danıştay,

Başbakanlık,

Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı,

Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği,

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu,

Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü,

Vakıflar Genel Müdürlüğü,

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu,

Atatürk Araştırma Merkezi,

Atatürk Kültür Merkezi,

Türk Dil Kurumu,

Türk Tarih Kurumu,

2013 yılı merkezî yönetim bütçeleri ve 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesapları,

Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabı,

Kabul edildi.

Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in AK PARTİ Grup Başkanına,

Tunceli Milletvekili Kamer Genç, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın şahsına,

İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın Cumhuriyet Halk Partisine ve CHP Grubuna,

Muş Milletvekili Sırrı Sakık, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın şahsına,

İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın CHP Grup Başkanına,

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin şahsına,

Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal, Antalya Milletvekili Gürkut Acar’ın Adalet ve Kalkınma Partisine ve AK PARTİ Grubuna,

İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’ın CHP Grubuna,

İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın CHP Grubuna ve şahsına,

Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Antalya Milletvekili Gürkut Acar, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Hakkâri Milletvekili Adil Kurt, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Ankara Milletvekili Mustafa Erdem, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Tunceli Milletvekili Kamer Genç, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

 

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka ve Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in şahsına,

Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın şahsına,

Sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.

 

Tunceli Milletvekili Kamer Genç, konuşmasında sarf ettiği bazı ifadelerini düzelttiğine,

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır,

Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş,

İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi,

Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekili İzmir Milletvekili Oktay Vural’a annesinin vefatı nedeniyle başsağlığı dilediklerine;

Muş Milletvekili Sırrı Sakık, acıları paylaşmanın insani bir şey olduğuna ama BDP Grubundan yakınlarını kaybedenlere aynı hassasiyetin gösterilmediğine,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

 

Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Sağlam, Başkanlık Divanı olarak Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekili İzmir Milletvekili Oktay Vural’a annesinin vefatı nedeniyle başsağlığı dilediklerine ilişkin bir konuşma yaptı.

 

Alınan karar gereğince, 12 Aralık 2012 Çarşamba günü saat 11.00’de toplanmak üzere 00.34’te birleşime son verildi.

 

                                                              Mehmet SAĞLAM

                                                                 Başkan Vekili

           Mustafa HAMARAT                                                                  Tanju ÖZCAN

                       Ordu                                                                                      Bolu

                   Kâtip Üye                                                                              Kâtip Üye
II.- GELEN KÂĞITLAR

No: 49

12 Aralık 2012 Çarşamba

 

Tasarı

1.- Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İşbirliği Modeli ile Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınması Hakkında Kanun Tasarısı (1/722) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 11.12.2012)

Raporlar

1.- Türkiye Cumhuriyeti ile Karadağ Arasında Sosyal Güvenlik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/652) (S. Sayısı: 366) (Dağıtma tarihi: 12.12.2012) (GÜNDEME)

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Karadağ Hükümeti Arasında Çalışma, Sosyal Güvenlik ve İstihdam Alanlarında İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/662) (S. Sayısı: 367) (Dağıtma tarihi: 12.12.2012) (GÜNDEME)

3.- Türkiye Cumhuriyeti ile İtalya Cumhuriyeti Arasında Sosyal Güvenlik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/672)        (S. Sayısı: 368) (Dağıtma tarihi: 12.12.2012) (GÜNDEME)


12 Aralık 2012 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 11.02

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 38’inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Sayın milletvekilleri, gündemimize göre, 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşmelere devam edeceğiz.

Program uyarınca, bugün iki tur görüşme yapacağız.

Üçüncü turda Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu bütçeleri yer almaktadır.

IV.- KANUN TASARI  VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (x)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (x)

A) KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI

1) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

B) AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI

1) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

C) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

1) Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

Ç) TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI

1) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

D) YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLAR BAŞKANLIĞI

1) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

E) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI

1) Hazine Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Hazine Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

F) BANKACILIK DÜZENLEME VE DENETLEME KURUMU

1) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

G) SERMAYE PİYASASI KURULU

1) Sermaye Piyasası Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Sermaye Piyasası Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Sayın milletvekilleri, turda yer alan bütçelerle ilgili soru sormak isteyen milletvekilleri sisteme girebilirler.

Üçüncü grupta, grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına: İlhan Cihaner, Denizli Milletvekili; Haluk Eyidoğan, İstanbul Milletvekili; İhsan Özkes, İstanbul Milletvekili; Haluk Ahmet Gümüş, Balıkesir Milletvekili; Ali Özgündüz, İstanbul Milletvekili; Bihlun Tamaylıgil, İstanbul Milletvekili.

AK PARTİ Grubu adına: Muammer Güler, Mardin Milletvekili; Hacı Bayram Türkoğlu, Hatay Milletvekili; Orhan Atalay, Ardahan Milletvekili; Bayram Özçelik, Burdur Milletvekili; Seyit Sertçelik, Ankara Milletvekili; Burhan Kayatürk, Van Milletvekili; Mehmet Muş, İstanbul Milletvekili ve Enver Yılmaz, İstanbul Milletvekili.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına: Ayla Akat, Batman Milletvekili; Adil Kurt, Hakkâri Milletvekili; Altan Tan, Diyarbakır Milletvekili.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına: Mesut Dedeoğlu, Kahramanmaraş Milletvekili; Mustafa Erdem, Ankara Milletvekili; Reşat Doğru, Tokat Milletvekili; Sümer Oral, Manisa Milletvekili,

Şahısları adına: Lehinde Hasan Karal, Rize Milletvekili; aleyhinde Abdullah Levent Tüzel, İstanbul Milletvekili.

İlk söz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İlhan Cihaner. (CHP sıralarından alkışlar)

Konuşma süresi altı dakikadır.

Buyurun.

CHP GRUBU ADINA İLHAN CİHANER (Denizli) – Herkesi saygıyla selamlıyorum. Ben Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı hakkındaki partimizin görüşlerini iletmek için kürsüdeyim.

Biliyorsunuz, bu müsteşarlık kurulurken çok enteresan bir hava yayıldı Türkiye'ye. Kürt sorununun ve terörle mücadelenin aslında istihbarat birimlerinin, güvenlik güçlerinin arasındaki koordinasyonsuzluktan kaynaklandığı ve eğer bu koordinasyonsuzluk ortadan kalkarsa bu sorunun kolayca çözüleceği gibi bir hava yaratıldı ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kurulmuş oldu ve yasaya göre bu müsteşarlığın amacı terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek, bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak, terörle mücadele alanında politika strateji çalışmaları yapmak, güvenlik ve istihbarat birimlerinden gelen istihbaratı değerlendirmek, ilgili birimlerle paylaşmak, koordinasyonu sağlamak, uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla iş birliği içinde izlemek, kamuoyunu bilgilendirmek, halkla iletişimi sağlamak. Bu çerçevede İstihbarat Değerlendirme Merkezi kuruldu bu müsteşarlık içerisinde. Tüm güvenlik ve istihbarat bu merkeze gelecek ve bu merkez tarafından değerlendirilecekti. Planlama Koordinasyon ve Sosyal Destek Daire Başkanlığı ise terörle mücadele eylem planı hazırlayıp uygulamayı izleyecekti. AR-GE Daire Başkanlığı verileri tasnif edip analiz edecekti. İletişim Daire Başkanlığı ise -özellikle bu kısma dikkatinizi çekmek istiyorum- kamuoyunu bilgilendirmek, toplum desteğini sağlamaya yönelik faaliyetleri yürütmek, sivil toplum desteğini sağlamak, gene terörle mücadele çerçevesinde. Bunun adı aslında “psikolojik savaş birimi”dir. Millî Güvenlik Kurulundan ya da sizin sürekli eleştirdiğiniz Batı Çalışma Grubu’nun faaliyetlerinden hiçbir farkı yoktur. Doğrudan doğruya bir gladyo örgütlenmesi olarak değerlendirilebilir.

Gene, Dış İlişkiler Daire Başkanlığı, terörle mücadeleye ilişkin gelişmeleri takip etmek gibi bir görevle görevlendirilmişti. Her ilde, ayrıca, sosyal etüt ve proje müdürlüğü kurulmuştu. Şimdi, tabii, bu müsteşarlık kurulduktan sonra çok enteresan şeyler yaşandı Türkiye’de. Örneğin, hâlihazırdaki MİT Müsteşarı ve geçmiş MİT müsteşarları, yardımcıları terör suçu şüphelisi olarak soruşturulur hâle geldi. Kumrular ve Gaziantep’te, tüm toplumun büyük tepkisini ve nefretini çeken çok ciddi terör eylemleri, patlamalar meydana geldi. Dışarıda, “Mavi Marmara faciası” gibi, “fiyaskosu” gibi bir olayla karşı karşıya kaldık.  Suriye’de yaşananlar ortada, “Bir haftada gider, bir haftalık ömrü kalmadı.” denilen rejim hâlâ ayakta. En önemlisi de, hepimizin bildiği, bir istihbarat faciası olan Uludere katliamı yaşandı.

Şimdi, ben, sadece, bu konuyla ilgili birtakım sorular soracağım: Kurumun web sitesinde “ilkeler” arasında “kamuoyunun bilgilendirilmesi ve şeffaflık ilkeleri” yazıyorken yabancı personel görevlendirilmesine ilişkin niçin  kamuoyu bilgilendirilmemiştir? Terörle mücadelenin çok boyutluluğuna vurgu yaparak kurulan bu kurum, terör sorununun çözümünde ne gibi bir katkı sunmuştur? Ekonomik ve sosyal koşullar ne derece iyileştirilmiştir? Doğu ve güneydoğu illerinde dağa çıkış oranlarında kayda değer bir azalma sağlanmış mıdır? Hükûmetin ve kurumların,  dağdakilere silah bırakmaları hâlinde yabancı ülkelere gidebileceklerini tavsiye etmek dışında, bu konuda, bütünlükçü, çözüm odaklı bir stratejisi var mıdır? Kurumun kuruluş kanununda Terörle Mücadelede Koordinasyon Kuruluna yer verilmiş ve bu kapsamda yürütülecek mücadelede eş güdümünün sağlanması amaçlanmıştır. Ancak, daha mayıs ayının başında Kurumun Müsteşarı Özçelik’in önce istifa ettiği haberleri çıktı, daha sonra bu haber yalanlandı ve sonra da Özçelik görevden alındı. Daha kendi içini koordine edemeyen bir kurul nasıl dışarıda terörle mücadeleyi koordine edebilecektir? Şayet bu bir koordinasyon yoksunluğuna işaret etmiyorsa bu bir istihbarat savaşı mıdır, sebepleri nedir ve kim galip gelmiştir? MİT soruşturmasını bununla birlikte değerlendirebilir miyiz?

Kurumun kuruluş kanununda belirtilen terörle mücadelede koordinasyonun sağlanması becerilebildiyse Uludere’de katledilen yurttaşların katillerinin yargı önüne çıkarılamamasının nedenleri nedir? Yoksa bu koordinasyonun ilk meyvesi Uludere katliamı mıdır? Kurumun bastırdığı İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Kitabı’nda hukuka uygunluk, insan haklarının sınırlandırılmayacağı, özel hayata ilişkin saygı ve ölüm cezasının verilemeyeceği ilkeleri varken Başbakan idam cezasını nasıl savunabilmektedir? Ve bu kitabın Türkçesi idrak edilememişken İngilizcesi nasıl kurumun web sitesine konulmuştur?

Kurumla koordinasyonun sağlandığını varsayacak olursak, yani devletin bu konuda bütünlüklü bir politikaya sahip olduğunu varsayacak olursak bu kurumun benimsediği ilkeler ile Hükûmetçe izlenen politikalar arasındaki tutarsızlığı tarif etmek için ikiyüzlülük dışında başka bir sözcük kullanabilir miyiz? Görülüyor ki bu kurum kuruluş amacına ilişkin hiçbir faaliyet göstermemiştir. Web sitesinde sadece basında çıkan haberlerin yalanlanması dışında hiçbir faaliyeti görünmemektedir. Ben yapıcı bir muhalefet yapıp bir öneride bulunuyorum: Bu müsteşarlığı derhâl feshedin!

Teşekkür ediyorum, saygılar. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

2’nci konuşmacı Haluk Eyidoğan, İstanbul Milletvekili.

CHP GRUBU ADINA HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün kentlerimiz ve diğer yerleşmelerimizin doğal ve endüstriyel afetler açısından on yıl öncesine oranla daha güvenli olduğunu söylemek mümkün değil. Kentlere göçler, denetimsiz ve rant amaçlı yapılaşmalar, plansız yerleşme ve sanayileşme eğilimleri yoğun olarak devam ediyor. Bu gidişatla başta depremler olmak üzere, gelecekte olabilecek doğal ve endüstriyel olaylar karşısında daha büyük zarar ve kayıplarla karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Kent depremleri süreci yanı sıra şimdi de kent selleri süreci başlamıştır.

Değerli milletvekilleri, bakınız, Türkiye’de deprem, heyelan ve su baskını nedeniyle oluşan toplam yıkım oranı tüm afetler içerisinde yüzde 95’tir. Deprem konusuna hiç girmiyorum, çünkü o konuda, korunma adına “Kentsel dönüşüm yapacağız; 6,5 milyon yapıyı yıkacağız.” nutukları atılıyor. Neyi konuşalım? Rantçı arazi yağması ve yüksek yapılaşma sürerken, on yıldır çıkaramadığınız yüksek yapı deprem yönetmeliğini mi konuşalım? Nasıl tespit edeceğinizi bilemediğiniz afet riskli yapı ve afet riskli alan üzerine mi konuşalım?

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de, bilimsel olarak arazi kullanımı kabiliyetimiz hâlâ çok yetersizdir. Hâlâ bir standart belirleyemedik; herkes kendi anlayışına göre arazi planlaması yapıyor, daha doğrusu, yapamıyor. Su havzaları, orman ve tarım alanları kentleşme adına çarçur ediliyor. Bütüncül risk planlaması ve yönetimi de lafta kalmış. Demeçlerinizde bahsettiğiniz ama yapamadığınız Bütünleşik Afet Yönetim Sistemi’nin temel ilkeleri şunlar olmalıdır: Tüm tehlikeleri göz önüne almak, tüm evreleri uygulamak, tüm kaynakları kullanmak, tüm birey ve kurumların bu çalışmalara katılmasını sağlamak.

Bakınız, meteorolojiye göre yağış rejimi normal ama her gün bir ilimizden sel haberleri geliyor. Kentleşme arttıkça deprem ve sel kayıpları artıyorsa bu işte yanlış bir yönetim tarzı var demektir. Korunma, risk azaltma yönetimi maalesef yok, yardım ve yara sarma yönetimi hâlâ devam ediyor.

Değerli milletvekilleri, 23 Ekim 2011 Van-Erciş depreminde bile afete maruz bölgeyle, tabii afete maruz yöreler kavramlarını karıştırdılar. Başbakana yanlış bilgi verdiler, yöneticileri şaşırttılar. 4133 sayılı Kanun’la değişik 4123 sayılı Kanun’daki kavramları karıştırdılar. Afete maruz bölge kavramı, olmuş ve muhtemel afetler için doğrudan afetlerin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması amacına yönelik bir önlemdir. Profesyonel olmadığınız için her afette ortaya çıkan sorunlar nedeniyle o acayip torba kanunlar yoluyla hâlâ bu kanunda, AFAD Kanunu’nda değişiklikler yapıyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, Türkiye alansal olarak büyük ve büyük kentlerin oluştuğu bir ülke. AFAD merkezde ve taşrada tüm hizmetleri yerine getirmeye çalışmamalıdır. Yalnızca stratejik karar ve koordinasyon düzeyinde kalmalıdır. Diğer düzeylerin şöyle olmasını tavsiye ediyoruz: Stratejik karar düzeyi; bu,  hükûmetle ilişkili olmalıdır. Taktik karar ve muamele düzeyi; valilik, büyükşehir belediye başkanlıklarıyla ilişkili olmalıdır. Operasyon düzeyi; büyükşehir ve ilçe belediyeleriyle ilişkili olmalıdır. Şu anda sayısını 29’a çıkarttığınız büyükşehir belediyelerinin olduğu illerde valilik ve büyükşehir belediye başkanlıkları ortak komuta sistemiyle bir araya getirilmeli, afet müdahale çalışmaları emniyet, itfaiye ve ambulans bir araya getirilerek ifa edilmelidir. AFAD Kanunu’nun yeniden günümüz dünyası risk azaltmaya yönelik örgütlenme modelini hedef alarak yazılması gerekiyor.

Değerli milletvekili, Hükûmet “Afet yönetiminde çok başlılığı kaldıracağız.” demişti. 644 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekânsal Planlama Genel Müdürlüğünün görevleri ile AFAD’ın, belediyelerin, hatta Kızılay dâhil STK’ların görevleri birbirine karışmış durumda. Diğer ilgili kanunlarda da böylesine karışıklıklar var. Hangi kurum, hangi yetki ve sorumlulukla yapacak bu işleri?

Şimdi durum o hâle geldi ki AFAD’ı da koordine edecek bir kurum gerekecek. Son uygulamalara bakarsanız, AFAD’ın yalnızca bir yardım ve müdahale kuruluşu gibi çalıştığını görürsünüz. Toplam bütçesinin yalnızca yüzde 2’si Planlama ve Zarar Azaltma Dairesi Başkanlığına ayrılmış, bu kadarcık.

Değerli milletvekilleri, on yıllık iktidarınız döneminde herkes doğa ve endüstriyel afet risklerini yönetemediğinizi gördü. Riskleri azaltamayan bir yönetim hep yara sarma ve yeniden bina yapma noktasına geliyor. AFAD biraz Kızılay, biraz da TOKİ gibi çalışmaya başladı. Yaralar sarılacaktır ama risk yönetimi zafiyeti de bitmelidir. Şu anda AFAD örgütlenme anlayışıyla bu olmayacak. Türkiye’de çok başlı afet yönetimi, sorunu çözemeyecek, afet risklerini azaltamayacak. Ancak eskiden olduğu gibi müdahale, yardım ve yara sarma işleriyle meşgul olacak AFAD’ın bütçesini onaylamıyoruz. Yanlış afet yönetim anlayışlarıyla hareket eden bu kurumun bütçesinden harcanan her kuruşunda afetlerde, kazalarda kaybettiğimiz vatandaşlarımızdan aldığımız vergiler vardır, yetimin hakkı vardır.

Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

3’üncü konuşmacı İhsan Özkes, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA İHSAN ÖZKES (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 yılı Diyanet bütçesiyle ilgili CHP Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, Diyaneti kuran parti olarak Diyanet kurumuna ve din görevlilerine saygılıyız. Diyanetin, ancak siyasetüstü olmasıyla saygınlığını koruyabileceğine inanıyoruz. Çünkü yüce dinimiz İslam ilahi bir dindir, evrenseldir ve tüm insanlığa gelmiştir; partilerüstüdür, hiçbir partinin tekelinde olamaz, siyasi vesayet altına alınamaz. Ancak Atatürk’ün kurduğu Diyanet, TRT’de okuttuğu mevlitlerde Atatürk’e bir Fatiha’yı bile çok görüyor. Ruhban okuluna destek veren Diyanet Başkanı, cemevlerine köstek oluyor. Cemevlerinde kılınan cenaze namazlarına devlet erkânının katılmaması, cemevlerinde kılınan şehit cenazelerine devlet erkânının katılmaması birlik ve beraberliğimize zarar veriyor. Alevilerin vergilerinin de içinde bulunduğu Diyanet bütçesinde Alevilerin hakları görmezlikten geliniyor. Alevilerin “Haram olsun.” dedikleri Diyanet bütçesi, lüks otellerde düzenlenen etkinliklerle tıka basa yeniliyor. Genellikle Hanefi mezhebini esas alan Diyanet Başkanı unutmasın ki Emevi iktidarınca ehlibeyte yapılan zulümlere karşı koyması ve o dönemde ilk defa kurulan özel yetkili mahkemelerde yargıçlığı kabul etmemesi nedeniyle Ebu Hanife şehit edilmiş ve “imam-ı azam” yani en büyük imam unvanını almıştır.

Sayın milletvekilleri, Neşet Ertaş’ın cenazesinde âdeta merhumun Müslümanlığı sorgulanmış ve Başbakanın konuşmasıyla dinî cenaze merasimi miting havasına dönüşmüştür.

Sipariş üzerine iktidara uygun kürtaj fetvası veren Diyanet Başkanı Başbakanın gözlerine değil, Kur’an’a bakarak fetva vermelidir. AKP’ye değil, Allah’a yakın olmaya çalışmalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Bravo Hocam.

İHSAN ÖZKES (Devamla) – Diyanet Türkiye’nin Diyaneti olma vasfını yitirmiş, iktidarın güdümüne girmiştir. Kanunun verdiği halkı dinî konularda aydınlatma görevini unutmuştur. Sayın Görmez’in Başkanlığında Diyanet siyaset ve ticaretle uğraşırken ülkede cinciler, üfürükçüler, medyumlar, bidatlar ve hurafeler kol geziyor.

Değerli milletvekilleri, altı ticarethane üstü camiler –diğer deyişle camili iş yerleri- çığ gibi çoğalıyor. Bedensel engelliler, yaşlılar, hastalar ve çocuklar bu camilere gitmekte güçlük çekiyor.

“AKP’li kaç milletvekili ve belediye başkanının camili iş yerleri var?” soru önergeme henüz cevap alamadım. Kur’an-ı Kerim “Mescitler Allah’ındır.” buyururken zamanımızdaki camili marketler çoğunlukla AKP’lilerindir. (CHP sıralarından alkışlar)

“Birleştiren, bir araya getiren” anlamında olan camilerin yerleri İslam tarihi boyunca tartışma konusu olmamıştır. Çünkü ihtilaf edilen ve tartışılan bir cami içerdiği mana ve vasıflarla bağdaşmaz. Bu nedenle camiler günlük sıcak siyasetin üstünde yer almalıdır. Dırar Mescidi gibi riya, inat ve israf mescitleri olmamalıdır. Zira temelinde ihlas ve tevazu bulunmayan bir caminin yüksekliği ve büyüklüğü ancak banisinin vebalini yükseltir ve büyütür.

Sayın milletvekilleri, din görevlileri, AKP’li siyasetçilerin isteğine göre tayin edilmemelidir. Temmuzda planlandığı hâlde şu kış günlerinde uygulanan rotasyon durdurulmalıdır. Hac, umre ve yurt dışı görevlendirmelerindeki adaletsizlik giderilmelidir. Vakıflara ait lojmanlarla ilgili ecrimisil davalarıyla din görevlilerine yapılan zulme son verilmelidir. Diğer devlet memurları haftada iki gün izin kullandıkları hâlde, haftada bir gün izin yapan din görevlilerinin her ay kullanamadıkları dört günün ücreti maaşlarına yansımalıdır. Dünyanın en pahalı haccını yapan hacıların parasından Diyanet İşleri Başkanının lojman tamiratına 400 bin TL harcanması kabul edilemez. Hacda 14 milyon Suudi riyali yolsuzluk iddiasıyla ilgili soru önergeme dokuz aydır cevap verilmemesi düşündürücüdür.

Sayın milletvekilleri, Diyanet Başkanını eleştirenleri karalayan tetikçi İnternet siteleri organizenin boyutunu göstermektedir. Diyanet kutsiyet perdesiyle örtülen haram ve israf batağında, haksızlık ve yolsuzluk çamurunda bir kurum asla olmamalıdır.

Diyanet Vakfı ve Diyanetin harcamaları şeffaf olmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanına, Devlet Denetleme Kurumunu harekete geçirerek inceleme yaptırması çağrımı tekrarlıyorum. Hiçbir makam dokunulmaz değildir. Yaptığından sorgulanamayan ve dokunulmaz olan sadece Yüce Allah’tır.

Diyanetten sorumlu Bakanın memleketinde “Karısı, kızı düğünde oynayan deyyustur.” diyen müftü yardımcısının, hâlen görevde olmasıyla, bu cüreti kimlerden aldığı açık değil midir?

Saygılarımla teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

4’üncü konuşmacı Haluk Ahmet Gümüş, Balıkesir Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA HALUK AHMET GÜMÜŞ (Balıkesir) – Sayın Başkan, sayın bakanlar ve değerli milletvekilleri; TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) kanun hükmünde kararnameyle kurulan kuruluşlarımızdandır. Türkiye’nin yurt dışında faaliyet gösteren, onun politikalarını uygulaması gereken bir kurum, Meclis iradesi dışında kurulmuş ve faaliyet göstermektedir. Tabii, bakanlıklarımız kurulurken dahi Meclis iradesi baypas edilirse TİKA’ya ne kalacaktır? Ama TİKA, biliyoruz ki yurt dışındaki çok önemli faaliyetlere girişmekte ve Türkiye imajıyla ilgili çok önemli işlevler gerçekleştirmektedir. Bunlar doğru mudur, yanlış mıdır; ayrı meseledir. TİKA, son yıllarda kuruluş amacının dışında, akraba topluluklarımızdan ziyade Orta Doğu ve Afrika ülkelerine yoğunlaşır olmuştur. TİKA politikaları ve çalışmaları, her nasılsa Hükûmet faaliyeti içine giren ve dünyadaki yayılmacı süper güçlerin hedeflerine uygun bir manzara arz eder hâle gelmiştir.

Daha önceki komisyon konuşmalarımızda belirttiğimiz gibi, bu uygulama ve çalışmaların neticesinde faaliyet gösterilen bölgelerde şapkadan türlü türlü tavşanların çıkması, hedef diye gösterilen şeylerden başka hedeflerin gerçekleşmesi ve o hedeflere ulaşılması mümkün olabilir. Bu hedefler Türkiye Cumhuriyeti’nin hedeflerine yakın da olmayabilir. TİKA çalışmalarının Türkiye’nin değirmenine su taşıyacağı ihtimali şüphelidir. Bu çalışmalar daha ziyade Kara Afrika ve Orta Doğu’da süper güçlerin köşe kapma yarışının temsil hizmetlerine benzemektedir. Ulusal menfaatler dışında, dünya dengelerine hizmet eder görünümdedir; dünya dengelerine ya da bazı güçlerin dünya dengelerine. Kim söyleyebilir; Afrika’da Türkiye’nin orta vadede hangi avantajları olabilecektir? Bugüne kadar çalışmalardan hangi menfaatler sağlanmıştır, hangi menfaatler muhasebeleşmiştir? Afrika’yla ticaretimizin toplam ticaret üzerinde oranı nedir? Duygusal meselelerse, eğer kalkınma meseleleriyse, eğer halka hizmetse, gidin Balıkesir’in Macarlar köyüne. Balıkesir’in Macarlar köyünde kışın 4 bin kişilik bir nüfus yaşar. Burada sağlık ocağı açık gözükür; sağlık ocağının kapısı, penceresi kırıktır. Muhtarın odasındaki sağlık odasında yatağa yattığınız zaman sağlıklı olarak kalkabilmeniz mümkün değildir. Somali’ye gideceğinize Macarlar’a gidin.

Başka açıdan bakarsak, TİKA faaliyetleri Hükûmetin bir yerlere şirin gözükmesine elbette hizmet edecektir. Hükûmet kendine dış destek bulabilmek için belki de TİKA faaliyetlerinden umut beklemektedir. Dünyanın yeni güçleri, eski kıtanın ve Afrika’nın zemininde kendilerine yer ararlarken ABD ve Avrupa hâkimiyetlerinin tartışmalı olduğu coğrafyalarda “stratejik ortak” diye bizim gibi ülkeleri, etkilerinin yüksek olduğu bizim gibi ülkelerin organlarıyla varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Bakın Afrika’ya, Batı’nın etkisinin zayıflamaya başladığı bütün Müslüman ülkelerde TİKA’nın harekete geçirildiğini göreceksiniz. Bu ülkelere ya TİKA gider ya Türkiyeli cemaatler ya da hepsi beraber giderler.

Buradan yeniden soruyoruz: Ne oldu milliyetçilik? Nerede kaldı millî görüş? Birçoğunuz bu hareketten geliyorsunuz. Türkiye’nin diğer Türk cumhuriyetleriyle iş birliği ve ilişkilerinde AKP hükûmetleri dönemlerinde niçin gerileme yaşanmıştır? Türk cumhuriyetleri AKP hükûmetlerine ve özellikle onların yönetimindeki Türkiye’ye niçin mesafeli davranmaktadır? İlişkilerde niçin bu dönemde ve bir önceki hükûmet döneminde dikkat çekici gerilemeler yaşanmıştır? Bugün Türkiye’nin dış politikası “Ulusalcılık bitti.” diyen bir bakana emanettir. Öyle bir bakanlık ki yakın tarihte hiçbir önemli öngörüsü gerçekleşmemiştir. “Ulusalcılık”ın kelime anlamı, “milliyetçilik” değil midir? Bakanınız çıksın ortaya, “Türkiye’de milliyetçilik bitmiştir.” desin, “Bu dünya şartlarında milliyetçilik dönemi kapanmıştır.” desin, bakalım oy aldığınız kitlelerden ne cevap alacaksınız? Kelime oyunu yapıp manzarayı değiştirmeden itiraf ediniz.

TİKA ve Hükûmetin, en yakın örnekle Uygurlarla ilgili sorunlara sırtını dönmesi, tavrını açıkça ortaya koymuştur. Daha bu yıl, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen Uygur kadınlarının insan hakları toplantısı, onlara bir açıklama yapılmadan toplantı günü iptal edilmiştir. Uygur Türkü kadınlar şaşkınlık içerisinde, Ankara ve İstanbul’da mekik dokumuşlardır. Size şunu söyleyeyim: Orta Doğu ve Afrika’da Osmanlıcılık oynamak, kendi kendini kandırmak ve hayalî bir havucun ardından koşmaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HALUK AHMET GÜMÜŞ (Devamla) – Hükûmeti dış politikada uyanmaya davet ediyoruz. Bundan beş-altı yıl önceki küresel şartlar ve jeopolitik dengeler değişmiştir. Geleceğimizi, menfaatlerimizi kaos toplumlarında değil, nispeten istikrarlı yapıya sahip, demokratik yapısı gelişmiş komşularımızla iş birliğinde ve onlarla oluşturulacak ekonomik entegrasyonda aramalıyız.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

5’inci konuşmacı, Ali Özgündüz, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ben, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı bütçesi üzerinde söz almış bulunmaktayım.

Değerli milletvekilleri, Sayın Bozdağ, Plan Bütçede yaptığı konuşmada -kitapçık elimde- yurt dışı Türkler konusunda Kerkük Türkmenlerini saymamış. Yani bu kitapçıkta Kerkük Türkmenleriyle ilgili tek bir laf yok, bir sözcük yok. Yine, biraz sonra yapacağı konuşmada da -konuşma metnini de okudum- orada da herhangi bir şey yok. Anlaşılan, hükûmetiniz Kerkük Türklerini ya Türk saymıyor ya akraba topluluğu saymıyor ya da unutmuş. Aslında unutmamış, bilinçli olarak buraya konmamış. Çünkü niçin? Biliyorsunuz, son zamanlarda Irak’ta Barzani diyor ki: “Kerkük ve Musul, Kürt bölgesinin içindedir. Bu nedenle de Irak’ın Merkezî Hükûmetiyle sıkıntı yaşanmaktadır. Kerkük, Saddam döneminde de otonom Kürdistan bölgesi içinde değildi aslında. 2003’ten sonra, orada Merkezî Hükûmetin güvenlik güçleri olmadığı için peşmerge, denetimi ele aldı, yine Kerkük’ün demografik yapısı değiştirildi, diğer yerlerden Kürt nüfusu getirildi ve şu anda Kerkük, peşmergenin kontrolünde bir şehir konumundadır.

Buna karşılık, Merkezî Hükûmet, Maliki, Dicle Birlikleri denilen güvenlik birimleriyle Kerkük’ü yeniden Irak’ın Merkezî Hükûmetinin kontrolüne almak isterken Hükûmetiniz ne yapıyor? Hükûmetiniz Barzani’yle birlikte yani Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde olduğunu söyleyen Barzani’yle birlikte stratejik bir iş birliği yapıyor. Nasıl yapıyor? O bölgede Merkezî Hükûmete rağmen petrol anlaşmaları yapıyor yani siz Irak’ın özerk Kürt bölgesinin güçlenmesini, silahlanmasını, Irak Merkezî Hükûmetine karşı, Maliki’ye karşı güçlü olmasını ve galip gelmesini istiyorsunuz. Böylelikle siz aslında Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde kalması için de çalışıyorsunuz. Bu anlamda siz bölgede Körfez, Arap ülkeleri, Sünni ülkeler, efendim, Suudi Arabistan, Katar, ABD ve İsrail’le birlikte müttefiksiniz bu anlamda, yani açıktan müttefik olsanız, değerli milletvekilleri, bir insan dese ki: “Benim dostum budur, düşmanım budur.” Bu, dürüstçedir. Şimdi, görüntüde İsrail’e yalandan düşmanlık, “One minute” falan. Öbür taraftan İsrail’le ortaklık, Irak konusunda, Suriye konusunda İsrail’le müttefik gidiyorsunuz. Bu, Türkiye’nin çıkarına değil. 2003 yılı başlarında Türkmenler Türkiye’nin kırmızı çizgisiydi, anlaşılan, Hükûmetiniz bu politikasından vazgeçmiştir, Türkmenleri unutmuştur.

SIRRI SAKIK (Muş) – Türkmenler mutlu, Kürtlerle birlikte yönetiyorlar, ne var bunda?

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Türkmenlerden bahsedilmeyen Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluğu Başkanlığı bütçesi, onay vermeye değmez bana göre. Yani Ahıska Türkleri, efendim Kırım Türkleri, Gökoğuz Türkleri güzel de, e Türkmenler? Yani bunu derken yanlış anlamayın, “Efendim, Kürtlerle düşman olun.” falan demiyorum.

SIRRI SAKIK (MUŞ) – Halklar kardeştirler Allah için birlikte iyi olurlar.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Sayın Sakık düşman olmasınlar yani bir tarafı tutmasınlar, düşmanlığı körüklüyor Hükûmet, onu eleştiriyorum. Yani bize ne?

SIRRI SAKIK (Muş) – Keşke bizim de oradaki Türkmenler kadar hakkımız, özgürlüğümüz olsa.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) - Yani Irak’ın öyle bir sorunu yok. Değerli arkadaşlar Irak’takiler diyorlar ki: “Türkiye’ye yakışan, Türkiye gibi büyük bir ülkeye yakışan, bizim kendi içimizdeki ihtilaflarda taraf olmak değil, hakem olmaktır.” Kardeşler arasında ihtilaf çıkar, sen büyüksen eğer, bölgenin büyük ülkesiysen, büyük gücüysen sana düşen görev, bu ihtilafları gidermek için ara bulucu olmaktır, bir tarafı tutmak değil, olmuyor. Ve hangi tarafı tutuyorsunuz? Ne yazık ki ülkemizin çıkarlarına uygun olmayan tarafı tutuyorsunuz değerli Hükûmet.

Dışişleri Bakanı, herhâlde Dışişleri Bakanlığını “düş işleri bakanlığı” olarak algılamış ki böyle garip hayallerle, düşlerle Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmayan politikalar izlemektedir. Bu durum, ülkemizin çıkarlarına değil. Çıkarınaysa gelsin söylesin Sayın Bakan, desin ki: “Kerkük politikamız bu nedenle ülkemizin çıkarınadır.” Biz ikna olalım destekleyelim ama değil, sayın milletvekilleri maalesef değil.

Evet, bir başka konu, Avrupa’daki Türkler. Sayın Bakan, Avrupa’da, Hollanda’da 2004 yılına kadar seçimlik olarak okullarda okutulan Türkçe dersleri, kaldırıldı. Biliyorsunuz, öğretmen ve ders kitaplarının ülkemiz tarafından temin edilerek orada bulunan Türk çocuklarının, ana dillerini öğrenmesi konusunda mutlaka bir girişimde bulunmalısınız.

Bir başka konu, Geri Kabul Anlaşması. Vize muafiyeti konusunda Avrupa Birliğiyle yapılan görüşmelerde Geri Kabul Anlaşması’nın 2’nci maddesi gündeme getiriliyor. Bu çok tehlikeli bir şey yani bizim ülkemizi kullanarak Avrupa ülkelerine gidenleri geri kabul alacağımız gibi, orada yıllardan beri yaşayan vatandaşlar da herhangi bir, idari anlamda, bürokratik  işlemde hata yapsalar onların da geri kabulü gerekiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Hâlbuki, 1963 Ankara Anlaşması gereğince zaten vize muafiyeti vardır. Bu konunun üzerinde durmak lazım diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Son konuşmacı, Bihlun Tamaylıgil, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan bütçe kanununun SPK, BDDK ve Hazine bütçeleri üzerinde Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini iletmek üzere söz almış bulunuyorum. Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, AKP hükûmetlerinin iktidarlarının 11’inci bütçesini görüşüyoruz ve bu bütçe görüşmeleri sırasında karşımıza öyle bir tablo çıkıyor ki, demokrasilerde devletin yapacağı harcamaları ve bu harcamaların yapılması için alınacak vergilere halk adına milletin seçilmiş temsilcilerinin karar vereceği ilkesinden ve bunun da yine halkın iradesine uygun olarak davranıp davranılmadığını denetleme ilkesinden vazgeçilmiş bir bütçeyle yolumuza başladık. Biz, burada, bütçe yapma ve bu Meclisin bütçe yapma hakkını sadece budamadık, Sayıştayın haklarını, yapması gerekenleri de budayarak aslında millî iradenin haklarına derin bir budama ve o hakkı kullanamama uygulamasını da bu bütçeyle ortaya koyduk.

Bütçe hakkı, yasama organına bütçe kanunuyla verilen bir harcama izni ve yetkisinin kullanıp kullanılmadığının ve kamu kaynaklarının israf edilip edilmediğinin denetleme yetkisini sağlıyor, hesap sorma ve hesap verme mekanizmalarını ortaya koyuyor ama hesap sorma, hesap verme ve denetimden kaçkın olma tercihinde olan iktidar, maalesef, bugünkü uygulamalarla da, en ağır temsil yetkisinde olduğumuz yüce Parlamentonun uygulamalarında böyle büyük bir soru işaretinin yaşanmasına sebep oluyor.

Değerli arkadaşlar, bugün baktığımızda, genel ekonomi açısından bazı verileri sizlerle paylaşmak, bazı uygulamalardaki gerçekleri de altını çizerek sizlere sunmak istiyorum. Öncelikle, Türkiye büyüyor ve altın, parlak sonuçlarla hem dünyada hem Türkiye basınında yer alıyor. Peki, gerçek böyle mi? Bakıyorsunuz 1980 ve 2002 yılları arasına, bu süreçte, dünyada bizim, 151 tane aynı ligde yarıştığımız ülke vardır. Bunların büyümesine yüzde olarak bakıldığında 3,7; Türkiye’ninki 3,9 yani onlardan daha çok büyümüşüz. Peki, AKP’nin devri iktidarı döneminde ne olmuş? Bizimle aynı ligde olan ülkeler yüzde 6,6 büyürken bizim ortalama büyümemiz yüzde 5,1’lerde kalmış.

Peki, bakıyoruz, “İhracatımız arttı, ihracatımız arttı…” İthalat ne oldu, hiç kimsenin sorduğu yok. Şöyle bir ithalata baktığımızda, yetmiş dokuz yılda yani 2002’ye kadar 642 milyar dolar ithalatı olan ülkemizin, yine devri iktidarı döneminde 1,6 trilyon dolarlık ithalatı gerçekleşmiş durumda.

Peki, yine bakıyoruz, borçlanma nasıl olmuş? Ben, çok kısa süre olduğu için kısa kısa rakamlar vermek istiyorum ve vatandaşı ilgilendiren başlıkları da dikkatinize sunmak istiyorum. Vatandaşın bankalara kredi kartı borcu ne olmuş? 16 kat artmış. Peki, tüketici kredisi ne olmuş? O da 82 kat artmış yani borçlanıyoruz. Peki, öyle ilginç borçlanma yöntemleri buluyoruz ki 13 Şubat 2011’de Mecliste bir yeniden yapılandırma yasası çıkarttık yani hani şu meşhur af var ya sürekli, devri iktidarınızda 7 defa ortaya konan ve orada bir “kolaylık” başlığı altında bir uygulama getirdik. Dedik ki: “Vatandaş, devlete borcun vardı, bunları ödeyemedin; bunu yapılandırıyoruz, kredi kartını kullan, taksitle öde.”

Şimdi, ondan sonra bakıyorsunuz bankaların elindeki bireysel kredilere -tüketici kredisi ve kredi kartları açısından ve kredi kartlarının da taksitli kredileri açısından- bunlarda oransal artışın dikkat çekici noktada olduğunu görüyorsunuz. Yani devletin borcunu, üzerindeki riski, bankalar kanalıyla milletten farklı bir şekilde alıyorsunuz.

Diğer taraftan karşılıksız çeklere bakıyorsunuz. Çok uzun vadeye gitmeyeceğim. Sadece, size, yine Merkez Bankası ve Bankalararası Takas Odaları Merkezinin datalarına, rakamlarına göre bir tek rakam vereceğim, o da şu: Ekim ayında, baktığınız zaman, ibraz edilen çek sayısı, geçen seneye göre yüzde 27,8 oranında artmış.

Peki, karşılıksız çek miktarı ne kadar artmış? Yüzde 100. Ekonomimiz çok iyi ya, onun için bu sonuçlara erişiyoruz(!)

Diğer taraftan baktığınızda, cari orandır şirketlerin en önemli oranı, gücünü gösterir. Bizdeki cari oran da kısa vadeli borçların döviz rezervleriyle karşılaşması. Maalesef, orada da önemli oranda sınıfta kalıyoruz.

Peki, borçlanma açısından diğer bir rakamı söyleyeyim: Burada da toplam borç miktarı yani iç borcunuz, kamunun iç, dış borcu, özel sektörün borçları ve özel kesimin iç borçları. Bunun, alt alta koyduğumuzda, gayrisafi yurt içi hasılaya oranı, 2002’de yüzde 103’ken bugün yüzde 117’ye geldi. Bunlar çeşitli, farklı rakamlarla değerlendirilebilir.

Bir de tabii, ekonomiye güven. Ekonomiye güven için Merkez Bankası ve TÜİK’in açıkladığı güven endekslerine bakın. Bakın arkadaşlar, kasım ayında ne olmuş, bunu bir değerlendirin.

Diğer taraftan, bağımsız kurumlarla ilgili uygulamalara gelelim. Türkiye maalesef AKP Hükûmetiyle beraber, iki tane ciddi kan uyuşmazlığı yaşadı. Bunlardan biri kuvvetler ayrılığı ilkesi, ikincisi de bağımsız kurumları, özerk kurumları maalesef ki engelleyen bir tavırla ortaya konan yasama.

Nasıl mı oldu? Hatırlayın, kanun hükmünde kararname torbaları çıkarttık. Yani torbanın adı “AB Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun”, içinden çıkan olay, buradaki bağımsız kurumların bir gecede  siyasetin güdümüne alınması ve onun sonuçları.

Diğer taraftan, yine ikinci bir kanun hükmünde kararname ile İMKB’nin yönetimine el koydunuz. Çok önemliydi o torba kanun hükmündeki kararnamenin başlığı, o da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına ait Teşkilat Yasası’yla ilgili kanun hükmündeki kararnameydi. Bunların içinden müdahalelerinizi gerçekleştirdiniz.

Şimdi, Sayın Bakan, bir Sermaye Piyasası Kanunu çıktı, o sırada aniden geceleyin bir önergeyle SPK’nın yönetimi değiştirildi ve diyor ki: “Hızıma ayak uyduramadı.” Sayın Bakan, senelerdir “Türkiye’de bir Sermaye Piyasası Kanunu çıksın.” diye bekleyen piyasa aktörleri var ve bu Sermaye Piyasası Kanunu, Türkiye’de derinliği olan, güvenilirliği olan, şeffaflığı olan, yatırımcıya güven veren, sermayeyi tabana yayan ve yatırımları teşvik edecek yeni bir piyasa oluşturma amacıyla oluşturulan bir sermaye piyasası. Peki, madem hızlı değildi, madem yeterince sizin hızınıza ayak uyduramıyordu, böyle bir yasanın çalışmalarını niye bu yönetimle yaptınız? Değiştirseydiniz yönetimi, farklı bir yönetimle yasa çalışması olsaydı. Peki, bu yönetimi kim atadı? Hadi her şeyde CHP suçlu ama onu da biz atamadık, onu da siz atadınız. Kendiniz atadınız, ondan sonra, farklı bahanelerle birtakım başlıkları ortaya koyuyorsunuz. Gelin Sayın Bakan buradan neden SPK yönetimini değiştirdiğinizi, neden böyle bir önergeye ihtiyaç duyduğunuzu açıklayın lütfen.

Bir de “Hız.” diyorsunuz ama ben sizin hızınızı da anlamıyorum. Bir bakan “Hız.” diyor, bir bakan “Frene bas.” diyor; hızdı, gazdı derken maalesef, tepe taklak giden bir yönetimle karşı karşıya kalma durumundayız çünkü daha iki gün önce açıklandı: Türkiye’nin son üç yılın en düşük büyüme hızını yaşadığı, yine son üç yıla baktığımızda üretim düşüşünün ekim ayında en fazla olduğu dönemi yaşadık. OVP’lerle hedef koyuyorsunuz, bununla beraber, baktığınızda, karşınıza çıkan her hedefi revize ediyorsunuz ve nasıl bir güvenilirlik sağlayacağınızı gerçekten çok merakla takip ediyoruz.

Diğer taraftan, finans piyasaları: Finans piyasalarını İstanbul’a taşıyorsunuz. İstanbul’a taşımak, orada rant yaratmak, finans piyasaları için iş yapmak değildir, önemli olan, güvenilirliği olan, uygulamalarında doğru kanunlarla ortaya çıkacak olan bir finans piyasası ortaya koymaktır.

Bakın, Türkiye’ye kaynak geliyor, yeni ödemeler dengesi açıklandı; orada baktığınız zaman portföy yatırımı açısından Türkiye’ye gelen ilk on ayda 27 milyar dolar, sadece doğrudan yatırım olarak gelen 7 milyar. Türkiye ne cenneti oldu? Türkiye, o para bankerlerinin yatırımlarıyla, sıcak parayla kazandığı en önemli cennet hâline geldi ve şunu da söyleyeyim: Bir Sermaye Piyasası Kanunu çıkardınız, bu kanun dâhilinde, maalesef suç ve ceza, Ceza Kanunu da Anayasa’da belirlendiği tanımın dışında sadece ve sadece idari birimlerin eline bırakılmış bir muallakın içine girdi. Sizin ve piyasalar hakkında olumsuz düşünenler, cezalı olacak, “doğru” hareket etmeyen yatırımcıya Demokles’in kılıcı gibi elinizde sallayacaksınız.

Bir diğer konu da BDDK. Yeni BDDK Başkanı atandı, ilk hedefi 60 banka. Kimdir bu 60 banka? 60’a çıkılacakmış bankalarda, hangi kriterler ve hangi hedeflerdedir bu yeni banka sahipleri acaba, onu da merakla bekliyoruz ve…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BİHLUN TAMAYLIGİL (Devamla) - …son bir şey daha söylemek istiyorum: Baktığınızda, siyaset yapmak, hele hele Türkiye’de bir kadın olarak siyaset yapmak çok zordur. Ama bu siyaset zorluğunun içerisinde bu yüce Meclisin çatısı altında görev, sorumluluk ve belki de devlet adamlığı açısından hareket ve sözlere çok dikkat edilmesi gerekirken, bir kadın milletvekiline konuşurken tavır ve sözlerde her zaman çok daha dikkatli olunması gerekir. Tüm kadın milletvekillerimizin bu anlayışla bunu paylaşması gerektiğine inanıyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

AK PARTİ Grubu adına birinci konuşmacı, Muammer Güler, Mardin Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MUAMMER GÜLER (Mardin) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Kamu Düzeni ve Müsteşarlığı bütçesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına görüşlerimi belirtmek üzere huzurlarınızdayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, günümüzde terörle mücadelede koordinasyonu güçlendirmek üzere yeni bir kurumsal yapıya gidilmesi zorunlu hâle gelmiştir. Zira terörizm, hukuk devletinin ve demokratik sistemlerin karşısındaki en güçlü tehditlerden birisidir. Terör faaliyetleri, demokratik hakların kullanılmasını tehlikeye sokmakta, toplumdaki siyasi, ekonomik ve sosyal yapıların büyük ölçüde zarar görmesine sebebiyet vermektedir. Bu doğrultuda, terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve ilgili kurum ve kuruşlar arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kurulmuştur.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının çalışmalarının özelliği gereği esnek bir personel rejimine ihtiyaç duyulmaktadır. Hâlen müsteşarlıkta kadrolu, sözleşmeli ve geçici olarak toplam 67 personel bulunmaktadır. Kadro standardına uygun olarak boş kadrolar nitelikli personelle doldurulmalı ve İstihbarat Değerlendirme Merkezinin etkin bir şekilde görev yapmasını sağlamak üzere gerekli çalışmalar bir an önce tamamlanmalıdır. Kuruluş döneminde Teşkilat Kanunu’nun 6’ncı maddesine göre müsteşarlığın Terörle Mücadele Strateji Belgesi hazırlanmıştır. Bu belge doğrultusunda eylem planları hazırlanarak hayata geçirilmelidir. 2013 yılında bu çalışmanın bitirilmesi büyük önem arz etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; terörle çok boyutlu mücadele, müsteşarlıkça üretilecek olan ve örgüte katılımları engellemeye matuf projeler aracılığıyla sağlanacaktır. Bu anlamda, müsteşarlıkça bugüne kadar çeşitli projeler, raporlar, analizler, araştırmalar yapılmış, kitaplar hazırlanmış ve toplantılar düzenlenmiştir. Ayrıca, önümüzdeki dönemde yapılması planlanan önemli projeler, çalıştaylar ve kitap hazırlıkları vardır. Bu faaliyetlerin müsteşarlığın kuruluş amacına yönelik hizmetlere katkı sağlayacağını düşünüyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin bu bölümünde müsteşarlığımızın yapısı ve çalışmaları hakkındaki önerilerimizi de dile getirmek istiyorum. Devleti teröristten ayıran ve onu güçlü kılan, devletin kendi ilkelerine sahip çıkmasıdır. Dolayısıyla, insanın canının, malının, fikrinin garanti altına alındığı, özgürlüklerin korunduğu bir ortamda hukukun üstünlüğü ilkelerinden hareketle terör mücadelesinin yönetilmesi, devletin temel stratejisi olmalıdır. Ülkemizde otuz yıla yakın süredir bölücü terörle mücadele edilmektedir. Uzun yıllar mücadele edilmesine karşın, örgütün propaganda alanına yönelik entegre mücadele konusunda daha fazla çalışılmasına ihtiyaç vardır. Bu çalışmaların bilimsel metotlar ışığında analiz edilerek değerlendirilmesi son derece önemlidir.

Terörle mücadelede başarı, toplumun tüm kesimlerinin mücadeleye ortak edilmesiyle sağlanabilir. Müsteşarlık, terörle mücadele konseptinin yaygınlaştırılması konusuna yoğunlaşmalıdır ve bu anlamda, Polis Akademisi bünyesinde bulunan Uluslararası Terörizm ve Sınır Aşan Suçlar Araştırma Merkeziyle, üniversitelerle, sivil toplum örgütleriyle sempozyum, çalıştay ve projeler konusunda daha geniş iş birliği yapılmalıdır.

Müsteşarlık, toplumsal algıları ölçtürmeli ve bu bulgular ışığında terörle mücadele süreçlerine katkı sağlamalıdır. Ayrıca müsteşarlık uzmanlarına kariyer olarak meslek memurluğu statüsü verilmeli ve kurumun geleceği açısından uzman yardımcısı alınıp yetiştirilmeleri sağlanmalıdır.

Geçen yılki bütçe görüşmelerinde belirttiğimiz gibi, müsteşarlık bünyesinde mülki idare amiri kökenli personelden mutlaka yararlanılmalıdır. Müsteşarlıkta kurulması öngörülen ve bir hafıza merkezi konumundaki arşiv ve dokümantasyon merkezinin kısa zamanda hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kurucu müsteşarı olmaktan onur duyduğum Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının 2013 yılı bütçesinin hayırlı olmasını ve başta Sayın Müsteşar Mehmet Ulvi Saran olmak üzere, müsteşarlığın seçkin mensuplarının başarılı çalışmalara imza atmasını diliyor, yüce heyetinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

2’nci konuşmacı, Hacı Bayram Türkoğlu, Hatay Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA HACI BAYRAM TÜRKOĞLU (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı bütçesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemiz depremlerde insan kaybı açısından dünyada 3’üncü, etkilenen insan sayısı açısından ise 8’inci sıradadır. Ortalama olarak her yıl, büyüklüğü 5 ile 6 arasında olan bir deprem yaşanmaktadır. Deprem bölgeleri haritasına bakıldığında topraklarının yüzde 70’i, sanayi tesislerinin yüzde 76’sı birinci ve ikinci derece deprem bölgeleri arasında yer almaktadır. Afetlerde ortalama olarak her yıl 1.000 kişi yaşamını yitirmekte ve 9.000 konut hasar görmektedir. Yaşanan afetler sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında hayati bir tehdit oluşturmuş ve kriz odaklı bir afet yönetimi anlayışı yerine önceliği risk yönetimi olan afet yönetimi anlayışını gerekli kılmıştır.

Özellikle, 1999 yılında yaşanan depremlerin deneyimleriyle, uzun zaman alan araştırma ve etütler sonunda, 2009 yılında, 5902 sayılı ilgili Kanun çıkarılarak risk yönetimi odaklı afet yönetimine geçişte önemli bir adım atılmıştır. Gelecekte küresel iklim değişikliğinin çeşitli afet ve acil durumlara sebep olacağı öngörüsüyle hareket ederek, stratejik politikalar oluşturmak ve beklenmeyene hazır olmak durumundayız. Bu bağlamda Başkanlığın misyonu, afetlere dirençli toplum oluşturmak olarak belirlenmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Van ilimizde meydana gelen depremlerde afet koordinasyonunda devlet, sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve vatandaşlarımız afet anında yapılması gerekli olan tüm eylemleri büyük bir iş birliği ve dayanışma ruhu ile yerine getirmiştir. Depreme ilk yirmi dakikada müdahale edilmiş, depremin üzerinden altı saat geçmeden 22 uçak ile binden fazla arama kurtarma, sağlık ve Kızılay personelinin araç ve ekipmanıyla birlikte bölgeye ulaşması ve en hızlı şekilde bölgede arama kurtarma faaliyetlerine başlaması sağlanmıştır. 252 vatandaşımız da enkazdan sağ olarak kurtarılmıştır. Depremin ardından yapılan iyileştirme ve yeniden yapılanma çalışmalarının maliyeti 3,6 milyar Türk lirasına ulaşmıştır. Van depremlerinin ülkemize toplam maliyetinin 5,5 milyar TL olacağı tahmin edilmektedir. 15.341 adet afet konutunun inşaatı tamamlanarak Ağustos 2012 tarihi itibarıyla hak sahiplerine teslimine başlanmıştır. 23 Ekim 2012 tarihinde Sayın Başbakanımızın katılımlarıyla gerçekleşen törenle tüm hak sahiplerine konutları teslim edilmiştir. Van ili merkezde olmak üzere 2.148 adet afet konutunun yapımı devam etmekte olup dört ay içerisinde hak sahiplerine teslim edilecektir.

Saygıdeğer milletvekilleri, 2011 yılı Nisan ayı içerisinde Suriye’de başlayan iç karışıklıklar nedeniyle yaklaşık 188.652 Suriye vatandaşı, ülkemize giriş yapmış olup 133.640 Suriye vatandaşı 7 ilimizde kurulan 13 çadır kent ve bir konteynır kentte, her türlü insani ihtiyaçları karşılanmak suretiyle bir buçuk yılı aşkın süredir misafir edilmektedir. Bu kamplarda 3 bine yakın personel 7X24 esasına göre hizmet vermektedir. Kamplarda hazırlanan okullarda 16 bine yakın öğrenci eğitim almaktadır. Kampların elektrik, su ve kanalizasyon sistemleri de kurulmuş olup güvenlik, 2 bine yakın polis, jandarma ve özel güvenlik elemanlarıyla sağlanmaktadır. Bugün itibarıyla Suriye’den ülkemize yönelik nüfus hareketleri için AFAD tarafından harcanan para 455 milyon TL’nin üzerindedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; arama kurtarma faaliyetleri kapsamında, 2012 yılının ilk on ayında yaşanan sel, su baskını, trafik kazası, göçük, deprem, yangın ve benzeri kazalardan oluşan 339 olaya 1.833 personelle müdahale edilmiş, müdahale sonucunda 860 kişi sağ olarak kurtarılmıştır. Söz konusu afet ve acil durumlarla ilgili olarak ilgili valiliklerin emrine kasım ayı sonu itibarıyla toplam 854 milyon 469 bin 917 TL acil yardım ödeneği gönderilmiştir.

Saygıdeğer milletvekilleri, Dışişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, TİKA, AFAD, Kızılay ve sivil toplum kuruluşları iş birliğiyle Somali’ye 18 uçak ve 8 gemiyle toplam 23 bin ton ağırlığında insani yardım malzemesi gönderilmiştir. Yapılan yardım maliyeti, 100 milyon TL’nin üzerindedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu duygu ve düşüncelerle 2013 yılı bütçemizin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diler, yüce heyetinizi saygıyla selamlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

AK PARTİ Grubu adına 3’üncü konuşmacı Orhan Atalay. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA ORHAN ATALAY (Ardahan) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarih boyunca insan ve toplum hayatının incelenmesi hâlinde görülecektir ki din hayatın en açık realitesidir çünkü varoluşun her bir karesini anlamlandıran yegâne disiplin dindir. Merhum Begoviç’in dediği gibi, bugün yerin altındaki şehirlerin tümü şayet yerin üstüne çıkarılacak olursa mektepsiz ve fabrikasız şehirlerin olduğunu görebiliriz ama mabedi ve mezarlığı bulunmayan tek bir şehir dahi yoktur ya da Hazreti İsa’nın Dağ Vaazı’nda dediği gibi, hakikat dağın üstündeki şehirdir, asla gizlenemez. İşte asli hüviyetiyle bu hakikat, insanı hiçbir makul dayanağı bulunmayan hurafe niteliğindeki ritüellere boyun eğmekten kurtaran ve böylece insanı özgürleştiren en büyük güç dindir. Bundandır ki tarihin en büyük zorbalarına karşı hakikati dillendirme cesaretini sadece peygamberler gösterdiler.

Din özgürlük olunca, din ile baskı arasında telifi gayrikabil temel bir aykırılık vardır. Bundandır ki ikrah yani baskı ve zorbalık yoluyla bir dini benimsetmek veya dinden caydırmak Kur'an’da “Fitne” diye tanımlanmış ve reddedilmiştir.

Değerli milletvekilleri, tarihsel ve toplumsal realitemizin incelenmesi hâlinde görülecektir ki İslam hiçbir zaman kiliseyi taklit etmediği için bizde hiçbir zaman engizisyonvari süreçler yaşanmamıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarihi Descartes’in ikili alan, özel ve kamu alanı ayrımına dayalı kurgularına dayalı laisizm, din işleri ile devlet işlerini ayırmak veya dinî özgürlükleri garanti altına almaktan ziyade, dinî alanı devletin lehine yok etmiş veya en azından daraltmıştır. Böylece, dinî özgürlükler belki de tarihte hiç olmadığı kadar tehdit ve tahdit altına alınmıştır. Dolayısıyla, bugün itibarıyla, din ve devlet arasındaki ilişkinin ne olacağı, sınırların nasıl ve nerelerden çizileceği gibi kritik sorunların hâlâ çözümsüz kaldığı kanaatindeyim.

Hak ve hürriyetlere vurgunun öne çıktığı çağdaş bir dünyada bu hâlimizle yarınlara yürümemizin imkânı kalmamıştır. Öyleyse, Meclisin toplum ve tarihe karşı en büyük sorumluluğu gereği yapmak zorunda olduğu yeni anayasada, din-devlet ilişkisini tanzimde, merkeze devletin güvenliği yerine insanın özgürlüğü esas alınmalıdır. Unutmayalım ki toplumsal hafızamızda güvenlik sözcüğünün telmihleri oldukça sorunludur. Oysa güvenlik ile özgürlük birbirleriyle çelişen değerler değildir. Unutmayalım ki sahih dine göre din de, devlet de insanın mutluluğu için vardır.

Değerli milletvekilleri, toplumsal bünyemizin her bir alanını sorun hâline getiren katı diktatöryal ideolojinin enkaza çevirdiği bir ülkenin yönetimini devralmış bulunan AK PARTİ, baştan beri, her alanda olduğu gibi dinî hayat alanında da insanın özgürlüğünü ve dolayısıyla mutluluğunu esas alan “Her hak sahibinin hakkını teslim ediniz.” esaslı bir program yürütmektedir.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Nerede, Aleviler nerede? Cemevleri nerede?

ORHAN ATALAY (Devamla) – Ne var ki bu konuda da muhalefet kendisine terettüp eden sorumluluktan kaçan ve özgürleştirmeyi engelleyen talihsiz bir rol üstlenmiştir.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Yani bu bütçede 1 lira yok. Bu bütçe haram bütçe. Yalan konuşmayın!

ORHAN ATALAY (Devamla) – Bu cümleden olmak üzere, Hükûmetimiz, özellikle CHP’nin onlarca yıl sürmüş devri iktidarında çekmediği kalmamış, horlanmış, aşağılanmış, ret, inkâr, asimilasyon, imha, tenkîr, tehcir…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ya hâlâ inkâr ediyorsunuz.

ORHAN ATALAY (Devamla) – …ve Dersim gibi tragedya politikalarına kurban edilmiş Alevi vatandaşlarımız için…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – He, ne yaptınız? Ne yaptınız?

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Ne oldu, neticede ne oldu?

ORHAN ATALAY (Devamla) –… cumhuriyet tarihinde ilk defa, çeşitli kesimlerden 304 katılımcıyla, tam 7 çalıştay düzenlemiş…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ne oldu?

ORHAN ATALAY (Devamla) – … çözüme dünden daha yakın bir noktaya gelmişizdir.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Yirmi sayfa aldınız, onu da dejenere ederek koydunuz üç sayfaya.

ORHAN ATALAY (Devamla) – Keza, Hazreti Ali’nin “Onlar bizimle birlikte yaşama akdini imzaladıktan sonra malları mallarımız, canları canlarımız, ırzları ırzlarımızdır.” dediği…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bu bütçede 1 kuruş var mı?

ORHAN ATALAY (Devamla) – …gayrimüslim vatandaşlarımıza “varlık vergisi” adı altında yaşattığınız, CHP’nin yaşattığı…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ya, seksen sene öncesini bırak. Sen on senedir iktidarsın. 1 kuruş var mı bu bütçede?

ORHAN ATALAY (Devamla) – …o sürüncemeyi, o sefaleti, bu ayıbı, yine AK PARTİ, yapmış olduğu yasal düzenlemelerle ortadan kaldırmıştır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – 1 kuruş var mı? 1 kuruş var mı? Bu bütçe haram bir bütçedir. Bak, ilahiyat profesörüsün… Ben hakkımı helal etmiyorum! Bu bütçe haramdır!

ORHAN ATALAY (Devamla) – Ülkem adına üzüntüm şudur: Eşyanın tabiatına uygun olarak muhalefetin özgürlüğe, iktidarın ise statükoya yakın bir mevzi tutmasıdır.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – İlahiyatçı olarak, din âlimi olarak söyle bakalım, bu bütçe helal midir, haram mıdır? Niye hikâye anlatıyorsun?

ORHAN ATALAY (Devamla) – Bana ülkemde “İktidar ile muhalefetin karakter farkı nedir?” diye bir soru sorulacak olursa şayet, cevabım şudur: İktidar yeniliğe ve özgürlüğe ne kadar istekliyse muhalefet eski, tutucu ve baskıcı tarza o kadar yakın durmaktadır.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sen özgürlükçü ol! İktidar sensin, on yıldır iktidarsın. Allah’tan kork!

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Başkan…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan… Bir saniye, cevap vereceğim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, burada ne var arkadaşların kalkacağı?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın  Başkan, Cumhuriyet Halk Partisine sataşmada bulunmuştur. İzin verirseniz cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Tekrar eder misiniz Sayın Tanal.

Buyurun.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın hatip biraz önce konuşmasında Cumhuriyet Halk Partisine sataşmada bulunmuştur. Bu anlamda…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, grup temsilcileri konuşsun Cumhuriyet Halk Partisinin.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan, arkadaşımız konuşmasında, efendim, işte, “baskıcı, totaliter, tekçi yapı” diye Cumhuriyet Halk Partisinin 30’lu yıllarını, o yıllarını eleştirmiştir. Müsaade ederseniz…

BAŞKAN – Tamam, o zaman tercih yapın. İkinizden birine söz vermem gerekir, kendi aranızda tercih yapın.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İsterseniz hepsine verin.

BAŞKAN – Sataşma nedeniyle iki dakika söz veriyorum Sayın Tanal.

Buyurun.

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Ardahan Milletvekili Orhan Atalay’ın Cumhuriyet Halk Partisine sataşması nedeniyle konuşması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; AKP dönemi, diktatörel ve faşizme yönelik, tüm toplumun telefonlarının dinlendiği, evlerinin izlendiği ve sürekli insanların baskı altında olduğu bir dönemdir ve AKP döneminde, vergisini veren -bakın, bütçeyi konuşuyoruz- askerliğini yapan, devlete karşı tüm yükümlülüklerini yerine getiren Uludere’de 34 vatandaşımızın… Kamu Düzeni Müsteşarlığı da aynı zamanda biraz önce tartışıldı. Yabancı misyonların size verdiği bilgiler doğrultusunda vatandaşlarımızı katlettiniz ve bu, 21’inci yüzyılda yaşanan… Diktatörlüğe doğru adım adım giden, milletvekillerinin telefonlarının dinlendiği, vatandaşların evlerinin sürekli takip edildiği…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Yatak odalarına kadar giriyorlar.

MAHMUT TANAL (Devamla) – …yatak odalarına girildiği ve tüm liderlerin, tüm siyasetçilerin, tüm bürokratların özel yaşamının kalmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Faşist dönemlerde dahi bu olmadı; Irak’ta olmadı, Suriye’de olmadı Mısır’da olmadı, Libya’da olmadı. Biz şu anda Türkiye’de adaletsizliğin, baskının, zulmün yaşandığı en yüksek bir noktada yaşıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi yaşanan bu baskılara, bu zulümlere, bu zindanlara son verecek. Şunu unutmayın: Sizlerin hukuka bir gün ihtiyacı olacak. Cumhuriyet Halk Partisi nasıl kimsesizlerin kimsesiyse, baskıya, zulme, işkenceye, adaletsizliğe nasıl göğüs germişse yine sizin de sığınabileceğiniz liman Cumhuriyet Halk Partisidir. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Partileri karıştırdın, “AK PARTİ” olacaktı.

MAHMUT TANAL (Devamla) – Sizin sığınabileceğiniz liman yine Cumhuriyet Halk Partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi olmamış olsaydı siz hangi üniversitede okuyacaktınız? (AK PARTİ sıralarından gülüşmeler)

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayenizde, sayenizde!

MAHMUT TANAL (Devamla) – Sizi okutan o üniversiteler, o bilim yuvaları Cumhuriyet Halk Partisinin eğitim kurumlarından kaynaklanmaktadır.

Teşekkür eder, saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tanal.

ORHAN ATALAY (Ardahan) – Benim okuduğum üniversite 1957 yılında kuruldu, siz kurmadınız Sayın Tanal!

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Atatürk temelini kurdu, o olmasaydı… Cumhuriyet Halk Partisi Halk Partisi temelini kurdu.

IV.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S. Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S. Sayısı: 362) (Devam)                                            

A) KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI  (Devam)

1) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

B) AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

C) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

Ç) TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

D) YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLAR BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

E) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI (Devam)

1) Hazine Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Hazine Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

F) BANKACILIK DÜZENLEME VE DENETLEME KURUMU (Devam)

1) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

G) SERMAYE PİYASASI KURULU  (Devam)

1) Sermaye Piyasası Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Sermaye Piyasası Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

BAŞKAN - AK PARTİ Grubu adına 4’üncü konuşmacı Bayram Özçelik, Burdur Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA BAYRAM ÖZÇELİK (Burdur) – Saygıdeğer Başkan, kıymetli milletvekilleri;

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın,

Hedefe varmayan mızrak utansın.”

30 ülkede 34 program koordinasyon ofisiyle 5 kıtada tohum saçan, hedefe varmaya çalışan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansımızı görüyor, gurur duyuyoruz.

“Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın. “

Ecdat yadigârı topraklarda ağlayan kültür eserlerimiz artık ağlamasın; çırağını da, ustasını da bulan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı var.

“Ey, binbir tanede solmayan tek renk,

Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın.”

Türkiye, tarihinden gelen o ruh ve anlayışla, dünya genelinde ihtiyaç sahibi, mazlum, mağdur, imdat bekleyen her millete, her halka, her ülkeye yardım götürmenin mücadelesi içindedir.

TİKA, doğum ile başlayıp ölüm ile biten hayat çizgisinin hiçbir anını dışlamadan, doğmak üzere olan bir bebek ile ölmek üzere olan bir hastaya aynı anda koşmaktadır. Kırgızistan’da Oş şehri hastanesinde, Azerbaycan Millî Onkoloji Merkezinde, Nijer’deki su kuyularının açılmasında, Senegal’deki mağdur çocukların yurdunda “Kimse yok mu?” diyen, can suyu bekleyen insanların yardımına koşmaktadır.

Milletvekilleri olarak heyetler hâlinde yurt dışı programlarına gittiğimizde, o ülkede sahip çıkılmasını istediğimiz bir kültür eseri ve hizmeti gördüğümüzde, “Kim var?” diye sorulduğunda, sağına ve soluna bakınmadan “Ben varım.” diyebilme cesareti gösteren bir TİKA bulunmaktadır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

TİKA’nın Türkiye değirmenine nasıl su taşıdığını bir görelim. Kosova’da I. Murad Hüdavendigâr’ın türbesini harabe olarak bulunca, Moğolistan’da Bilge Kağan ve Kültigin anıtlarını bakımsız görünce, Ukrayna Bahçesaray’da Zincirli Medrese ve Giray Han Türbesi’ni perişan görünce “Adam, aldırma da geç git diyemem, aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” anlayışıyla çalışan TİKA’yı görüyoruz.

İslam, gözyaşı medeniyetidir. Gözyaşı damarları kurumuş, çalışmayan insanlardan medeniyet beklenmemelidir. Somali’de açlıktan ve susuzluktan bitkin düşmüş anne ve çocuğu için iyilik gemisiyle yola düşen Başbakanımız ve TİKA, tam bir medeniyet örneği sergilemiş ve “İnsanlık ölmemiş.” dedirtmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu.” diyenleri, mazlumun derdine derman olmak için Gazze Dostluk Hastanesinde, Gazze Pediatri Hastanesinde, Batı Şeria Tubas Dostluk Hastanesinde TİKA’yı cansiparane çalışırken görüyoruz. Sudan’da yetimlerin yurtlarına yardım elini uzatan, tüm dünyadaki Müslümanlar Kurban Bayramı’nı kutlarken çaresiz ve bitkin Müslümanların “Bayramsa, bayramınız mübarek olsun.” seslerini duyup, vekâletle kurban kesimleri yapıp Etiyopyalılara Kurban Bayramı yaştan TİKA’ya iftiharla ne söylesek azdır.

Atalarımız kurdukları vakıflarla öldükten sonra amel defterlerini kapatmayarak sadaka-i câriyyeler inşa ederken, yüzyıllar sonra TİKA, o hayratların devamına vesile olarak, bir vakıf, bir hayır kurumu gibi çalışmaktadır. Ukrayna Akmescit’te okul hizmetinde, Arnavutluk Bektaşi Merkezi’nde, Bosna Hersek’te Ayvaz Dede Şenlikleri’nde, Kosova Gilan şehrinde III. Alâeddin Medresesi’nde TİKA’yı medarıiftarla görmekteyiz.

TİKA dünyadaki yayılmacı zihniyete hizmet ediyormuş, öyle mi? İnsan bunu söylerken vicdanı sızlar. Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da, Orta Doğu’da “Türkçe ağzımda anamın ak sütüdür.”, “Türkçem benim ses bayrağımdır.” diye “Türkçe öğrenmek, Türkçe konuşmak istiyorum.” diyenlerin hemen imdadına TİKA yetişiyor, Türkçe kurslar açıyor ve Türkoloji çalışmalarına tam destek veriyor. Yardıma muhtaç halklarının imdadına koşan ülke algısının oluşmasında, Kamerun’dan Yemen’e, Haiti’den Moritanya’ya, dünyanın neresinde olursa olsun mazlumların yanında yer almasından… 2002 yılında 86 milyon dolar olan yurt dışı kalkınma yardımlarımız 27 kat artarak 2011 yılında 2 milyar 363 milyon dolara ulaşmıştır.

Şu kısacık ömürde dava adamı olmak, vakıf insanı olmak her insana nasip olmaz. TİKA’da çalışan ve TİKA’ya hedef koyan, TİKA’ya ödenek ayıran, çalışma azmi verenleri vakıf insanları olarak görüyoruz. 2002 yılına kadar TİKA aracılığıyla 10.086 proje sayısına ulaşılmıştır. TİKA’nın proje sayısı önceki on yıla göre 4,5 kat artmıştır.

Yüce heyetinizi saygıyla ve hürmetle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

5’inci konuşmacı Seyit Sertçelik, Ankara Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA SEYİT SERTÇELİK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı hakkında konuşmak üzere grubum adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği üzere, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları, Türk dış politikasının ana konularından birini teşkil etmektedir. 2010 yılında kurulmuş olan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik çalışmalar yapmakta ve bu vatandaşlarımızın karşılaştıkları sorunlarla ilgili çözümler üretmektedir. Ayrıca, soydaş ve akraba topluluklar ile başta sosyal ve kültürel olmak üzere günümüzde her geçen gün daha çok önem arz eden ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi çerçevesinde çalışmalarını kurulduğu günden beri başarıyla sürdürmektedir.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin son yıllarda siyasi ve ekonomik alanda artan performansına paralel olarak cazibesinin artması, üniversitelerimizin eğitim kalitelerinin her geçen gün yükselmesi geçmişe nazaran daha fazla öğrencinin eğitim maksadıyla ülkemizi tercih etmesi sonucunu doğurmuştur. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, yurt dışından ülkemize eğitim görmek üzere gelen öğrencilerin Türkiye’deki eğitimleri ile ilgili çalışmalar da yapmaktadır. Başkanlık, Avrupa Birliği projeleri kapsamı dışında, kamu kurum ve kuruluşlarınca ülkemizde eğitim görmeleri uygun bulunanlara ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ülkemize gelen öğrencilere başarılı bir eğitim süreci sağlanması konusunda her türlü esasın belirlenmesinden ve bu bağlamda ilgili kurumlar arasında eş güdümün sağlanmasından da sorumludur. Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızla soydaş ve akraba topluluklara yönelik önemli çalışmalar yanında, ülkelerine döndüklerinde her biri Türkiye'nin fahri elçisi olabilecek bu gençlerin ülkemizdeki eğitim süreçlerinin olabildiğince başarılı ve verimli geçmesi, hem öğrencilerin hem de Türkiye'nin yararına olması konunun önemini daha artırmaktadır.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin 1960’lı yıllarda Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa, Avustralya ile iş gücü anlaşmaları imzalaması ile bu dönemde söz konusu ülkelere yoğun bir göç yaşanmıştır. Bugün, yurt dışında 192 ülkede 6 milyona yaklaşan vatandaşımız yaşamaktadır. Bu sayı, dünyadaki 100’den fazla ülkenin nüfusundan daha çok bir rakam teşkil etmektedir. Statü itibarıyla bu insanlarımızdan bazıları bulundukları ülkelerin kendilerine sundukları siyasi, sosyal ve ekonomik haklardan yararlanabilmek için o ülkenin vatandaşlığına geçmişler ya da kanunlar çerçevesinde çifte vatandaşlık haklarından yararlanmışlardır. Ayrıca, Mavi Kart uygulaması ile yaşadıkları ülkelerde çifte vatandaşlık imkânına sahip olmayan, ancak hem bulundukları ülkenin hem de ülkemizin kendilerine tanıdıkları haklardan yararlanmak isteyen vatandaşlarımızın Türkiye’deki birçok alandaki hakları teminat altına alınmıştır. Başkanlık koordinasyonunda ülkemizde gerçekleştirilecek seçimlerde yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın oy kullanabilme sürecini sağlıklı olarak yürütebilmek için gerekli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Böylece, vatandaşlarımız, sadece gümrük kapılarında değil, yaşadıkları yerlerde değişik yöntemlerde oy kullanabileceklerdir.

Başkanlık, tüm bu statüdeki vatandaşların ülkemizle olan sosyokültürel ve ekonomik bağlarının devam ettirilmesi yanında, onların sorunlarına çözüm bulmak ve hayat standartlarını yükseltmek için çalışmalar yapmaktadır. Vatandaşlarımızın yaşadıkları ülkelerde eğitim, istihdam, siyasi haklar, çifte vatandaşlık ve din hizmetleri gibi alanlarda karşılaştıkları sorunların çözümü için başkanlık büyük bir gayret sarf etmektedir. Öte yandan, tarihî ve kültürel bağlarla bağlı olduğumuz Balkanlar, Orta Doğu ve Orta Asya coğrafyalarında yaşayan 40’tan fazla soydaş ve akraba topluluğun toplam nüfusu bugün 200 milyona ulaşmıştır. Bu topluluklarla hem kültürel ve sosyal bağların güçlendirilmesi hem de ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi büyük devlet olmanın gereği ve tarihsel bir sorumluluğudur.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığını ülkemizde önemli bir boşluğu dolduran bir kurum olarak görmekteyiz. Uzun yıllar ihmal edilmiş olan yurt dışındaki vatandaşlarımızın gerek yasalardan kaynaklanan gerekse kültürel kimliklerine ilişkin sorunları gibi birçok alanda yaşadıkları problemler onların beklentileri gözetilerek bu teşkilat sayesinde çözülmektedir. Bu kurum, soydaş ve akraba topluluklar ve diğer ülkelerle ülkemiz arasında çeşitli fırsatlar oluşturarak bağlarımızı kuvvetlendirmeye ve ülkemizin her alanda sözü dinlenen ve önemsenen bir devlet olmasına katkı yapmaktadır.

2013 yılı bütçesinin hayırlı olmasını diliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

6’ncı konuşmacı Burhan Kayatürk, Van Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA BURHAN KAYATÜRK (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hazine Müsteşarlığı bütçesi üzerine grubum adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ Hükûmeti göreve geldiği 2002 yılından bu yana makroekonomik istikrarın sağlanmasında çok önemli başarılar elde etmiştir. Bu çerçevede, tarihin en düşük enflasyonu, çok düşük faiz değerleri, çok düşük işsizlik oranları elde edilmiş; kişi başına düşen millî gelir, ihracat rakamları, Merkez Bankası rezervlerindeki rakamlar zirveleri göstermiştir. Kısacası, dünya ekonomileri teker teker sarsılırken Türkiye ekonomisi iyi günde kötü günde büyüklüğünü bütün dünyaya hissettirmiştir. Bütün dünyanın hissettiği bu büyüklüğü biz de Van depreminde hissettik değerli milletvekilleri.

Bildiğiniz gibi, Van ve Erciş geçen yıl iki büyük depremle sarsıldı, 700 bin insan dışarıda kaldı. Yaşadığımız bu büyük felaketin yaralarını sarmak için büyük bir ekonomiye ihtiyaç vardı. Depremden birkaç saat sonra Sayın Başbakanımız kabinesiyle birlikte deprem bölgesindeydi. Depremin ikinci gününde 4 bine yakın kurtarma ekibi çalışanı vardı. Kısa bir süre içinde 80 bine yakın çadır geldi ve peşinden 30 bin konteyner takip etti. Başbakan Yardımcımız Sayın Beşir Atalay ve bakanlarımız bizi hiç yalnız bırakmadı. Biz 4 milletvekili de halkımızı, bölgemizi hiç yalnız bırakmadık ve uzun süre bölgede kaldık.

SIRRI SAKIK (Muş) – Burhan Bey, biz de oradaydık.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Biz de oradaydık.

BURHAN KAYATÜRK (Devamla) - Değerli milletvekilleri, depremin birinci yılında yani 23 Ekim 2002’de…

ALİM IŞIK (Kütahya) – 2012 demek istediniz herhâlde.

BURHAN KAYATÜRK (Devamla) – …Sayın Başbakanımızın katılımıyla 15.340 kalıcı konutu halkımıza teslim ettik.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Belediye başkanlarını da tutukladınız ama.

BURHAN KAYATÜRK (Devamla) – Orada bulunan, bize yardım eden herkese, muhalefete, bütün Türkiye’ye ben şükranlarımı sunuyorum. Şu anda inşaat çalışmaları devam eden konutlar bittiğinde 30 bine yakın konut sahiplerine teslim edilmiş olacaktır. Sadece konutlar değil, çok sayıda okul, cami, sağlık ocağı ve iş yeri halkımızın hizmetine sunulacaktır. Binlerce esnafımız KOSGEB kredileri aldı ve almaya devam ediyor.

Değerli milletvekilleri, bu kadar büyük bir iş yapabilmek için büyük devlet, büyük ekonomi olmak zorundasınız. Bu büyük ekonomiyle, büyük metropoller, büyükşehirler oluşturuyoruz.

Bildiğiniz gibi, yeni yasayla Van artık büyükşehir. 1 milyon 150 bin nüfusu olan Van, tabiat güzellikleriyle, coğrafi, stratejik konumuyla ve tarihiyle gerçek ve büyük bir metropol. Doğa harikası olan Van tam bir medeniyet beşiğidir. Van Gölü’nün 7 adasında 7 Ermeni kilisesi vardır. Van Gölü etrafında tam anlamıyla bir Selçuklu medeniyeti bulunmaktadır. Sınırları Batı Anadolu’ya kadar uzanan Urartu devletinin başkenti Van’dır, eski adı “Tuşba”dır ve tarihî İpek Yolu bu bölgeden geçmektedir. Dolayısıyla, büyükşehir kapsamında Van’da yeni oluşan 2 ilçenin isimleri “İpekyolu” ve “Tuşba”dır. Van’ın konumlandığı yer, İran, Irak, Suriye ve Orta Asya cumhuriyetlerinin sınırlarıdır.

Ayrıca, yeni teşvik kapsamında 6’ncı bölge olan en avantajlı bölgede yer almaktadır. Bu nedenle, bu bölgeye yapılan yatırımlar çok hızlı ve kârlı dönüşümler sağlayacaktır. Bu nedenle, tüm yatırımcılara bu cazibe merkezinde, Van Gölü’nün etrafında, özellikle kurmakta olduğumuz Tekstilkent’te yatırımlarını çok hızlı bir şekilde yapmalarını ısrarla tavsiye ediyoruz.

Değerli milletvekilleri, biz depremi ve bütün felaketleri geride bıraktık, geride bırakmak istiyoruz. Bundan sonra önümüze bakacağız ve Van’ı inşallah büyütmeye devam edeceğiz tıpkı on yılda Türkiye’yi büyüttüğümüz gibi diyorum, hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

7’nci konuşmacı Mehmet Muş, İstanbul Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET MUŞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 yılı bütçesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Ülke ekonomilerinde sürdürülebilir, aynı zamanda kayda değer bir büyüme ve kalkınma trendinin oluşabilmesi için reel piyasalarla eş güdüm içinde çalışan, gelişmiş ve sağlıklı finansal piyasaların varlığı artık kaçınılmazdır. Ana omurgasını bankacılık sektörünün oluşturduğu finansal piyasalarda oluşan güven bunalımı kısa süre içerisinde reel sektöre sirayet etmekte ve sonucunda ülke kaynaklarının heba edildiği ekonomik resesyon süreçlerine girilmektedir. 2008 yılında yaşanan ve hâlen devam eden küresel finans krizi bunun en somut örneğidir. Gerekli denetim ve kanuni yaptırımlar ihmal edilerek deregüle edilen finans piyasalarında, gerekli kriterlerin sağlanıp sağlanmadığına bakılmaksızın kullandırılan krediler ve aşırı menkul kıymetleştirmeyle büyük bir çöküş yaşanmıştır. Çok geçmeden reel sektörü de etkisi altına alan bu kriz, ulusal sınırları da aşarak küresel bir hâle dönmüştür.

AK PARTİ iktidarından önce, yıllarca şeffaflıktan uzak, belirli bir sistematiği olmayan, çeşitli çıkar grupları tarafından kolayca manipüle edilebilen, keyfî uygulamalara tabi ve de kronik olarak belirli periyotlarla kriz yaratan bir finansal piyasaya sahip olan ülkemiz, sağlıklı işlemeyen finansal piyasaların ne denli yıkıcı etkilere sahip olduğunu yakından müşahede edip yaşayarak tecrübe etmiştir.

Değerli milletvekilleri, Türk bankacılık sektörünü batık bankalar mezarlığına çeviren 28 Şubat sürecinin ülkeye ekonomik anlamda verdiği zarar on milyarlarca doları bulmuş durumdadır. 2000 yılının Ağustos ayında faaliyete geçen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, on yıllar boyunca bankacılık sektöründe biriken yapısal sorunlara çözüm getirmesi amacıyla kurulmuştur. Kurumun temel görevi, Türk finans sektörü içerisinde en fazla aktif büyüklüğe sahip olan bankaların düzenli ve istikrarlı bir şekilde çalışmasını engelleyecek, ekonomide önemli zararlar ortaya çıkarabilecek işlemleri ve faaliyetleri önleyerek sistemin sağlıklı çalışmasını temin etmek, tasarruf sahiplerinin hakkını korumaktır. Küresel ekonominin iyiye gittiği bir dönemde, Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların yol açtığı 2001 bankacılık krizi sonrası yapılan reformlarla bugün bankacılık sektörümüz 48 bankası ile 1,2 trilyon Türk lirası aktif büyüklüğe ulaşmıştır. Pek çok gelişmiş ülkenin bankacılık sektörünün karşı karşıya kalmış olduğu zafiyetler, zamanında alınan tedbir ve düzenlemeler sayesinde Türk bankacılık sektörü için söz konusu bile olmamıştır.

Değerli milletvekilleri, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında bankacılıkla ilgili yaptığımız düzenlemeler ve reformlar ile düzenleme ve denetleme çerçevesi güçlendirilmiş, zamanında alınan tedbirler sayesinde Türk bankacılık sektörü dünyada parmakla gösterilir hâle gelmiştir. Düzenleme ve denetleme çerçevemiz uluslararası bankacılık standartlarından daha yüksek standartlara getirilmiştir. Uluslararası bankacılık standartlarına göre asgari yüzde 8 olması gereken sermaye yeterlilik rasyosu bizim bankacılık sektöründe yüzde 12 olarak belirlenmiştir. Son yayınlanan Finansal Piyasalar Raporu’nda, dünyada finansal krizin sürmesine rağmen bankacılık sektörümüzün sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 16,5 olarak açıklanmış ve hiçbir bankamız, sektörün içindeki hiçbir bankamız asgari olan yüzde 12 rasyosunun altında kalmamıştır.

Değerli milletvekilleri, Avrupa’da sermaye açıklarını kapatmaya çalışırken Türk bankacılık sektöründeki sermaye yeterliliğine ilişkin rasyolar, sektörün yüksek kaliteli sermaye yapısına işaret etmektedir. Allah’ın izniyle, AK PARTİ, milletinden aldığı destekle ve de sahip olduğu donanımlı kadroyla sürekli ve güçlü kalkınmasını sağlayan politikaları ve köklü yapısal reformları hayata geçirmeye devam edecek büyük Türkiye’nin inşasını gerçekleştirecektir.

Ben, bu duygu ve düşüncelerle, 2013 yılı bütçemizin ülkemize, milletimize hayırlar getirmesini temenni ediyor, Genel Kurulu bir kere daha saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Son konuşmacı Enver Yılmaz, İstanbul Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar).

AK PARTİ GRUBU ADINA ENVER YILMAZ (İstanbul) –  Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sermaye Piyasası Kurulunun 2013 yılı bütçesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bildiğiniz gibi, geçen hafta, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında Sermaye Piyasası Kanunu ile ilgili üç gün boyunca yoğun görüşmeler gerçekleştirildi. Böylece iktidar ve muhalefet milletvekillerinin katkıları ile otuz yıllık SPK Kanunu dünyadaki hızlı gelişmeler çerçevesinde yenilenerek kabul edildi. SPK Yasası ile yatırımcıların haklarının korunması hususunda yenilikler getirilmiş ve ilk kez borsaların anonim şirket olarak kurulmalarına ilişkin yasal altyapı oluşturulmuş, kurumsal yatırımcılar sektörünün daha rekabetçi bir yapıya kavuşmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştır.

Halka açılma süreçlerinin daha hızlı ve kolay hâle getirilmesine yönelik olarak alınan tedbirlerle hem Türkiye'nin önde gelen şirketlerinin hem de KOBİ'lerin halka açılmaya teşvik edilmesi amaçlanmıştır. SPK ve İMKB tarafından sürdürülen halka arz seferberliği kapsamında, borsaya başvuran şirketlerde ciddi bir artış yaşanmıştır. Dünyadaki finansal krize rağmen, halka açılan şirket sayısı 2010 yılında 22, 2011 yılında 27 ve 2012 yılında 26 olarak gerçekleşmiştir. Borsadaki şirketlerimizin piyasa değeri ise on yılda 10 kat artarak 520 milyar liraya ulaşmıştır. Borsada yaşanan hızlı yükselişin not artırımı ile beraber artarak devam ettiği de görülmektedir.

Avrupa ülkelerinin ciddi ekonomik sıkıntılar içinde olduğu, yurt dışında halka arzların durma noktasına geldiği bir dönemde gerçekleştirilen Türkiye Halk Bankasının ikincil halka arzı da ülkemiz sermaye piyasalarına duyulan güvenin ve halka arz seferberliğinin başarısına bir örnektir.

Sermaye piyasalarında yaşanan dünya çapındaki krize rağmen, son yıllarda artan halka arzlarla beraber İMKB'de işlem gören şirket sayısının 400'ü aştığını görmek memnuniyet verici olsa da halka arz seferberliğinin hedefi cumhuriyetimizin 100’üncü yılının kutlanacağı 2023 yılında borsada işlem gören şirket sayısını binin üstüne çıkarmaktır. Daha çok şirketimizin sermaye piyasası aracılığıyla kaynak temin etmesini ve sermayenin daha geniş bir tabana yayılmasını arzu ediyor, çalışmalarımızı bu yönde gerçekleştiriyoruz.

KOBİ’lerin sermaye piyasalarından ölçeklerine göre yararlanabilmesi için, geçen yıl borsa bünyesinde Gelişen İşletmeler Piyasası kurulmuş ve söz konusu piyasada işlem gören şirket sayısı 11'e yükselmiştir. Ülkemiz sermaye piyasalarının küresel piyasalara entegrasyonunu hızlandırmaya yönelik olarak SPK tarafından yayımlanan yeni bir tebliğ ile ilk kez yabancı bir şirketin hisse senetleri borsamızda işlem görmeye başlamıştır.

Borsalar dışında, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından ülkemize kazandırılan diğer önemli kurumlar ise Takasbank ve Merkezi Kayıt Kuruluşudur. Bu sistem, finans kurumlarının batmasına ve hile yapılmasına karşı yatırımcıların tasarruflarını güvence altına almaktadır.

Sermaye Piyasası Kurulunun düzenlediği bir alan da doğal olarak aracı kuruluşlardır. Sayısı 101 olan aracı kurumların toplam varlıkları hâlihazırda 8,9 milyar TL düzeyindedir. Aracı kurumların öz kaynakları ise 3 milyar TL'dir.

Kurumsal yatırımcılar, SPK'nın ülkemize kazandırdığı önemli bir sektördür. Şu anda sayısı 616'ya ulaşan yatırım fonlarının büyüklüğü 30 milyar TL'ye ulaşmıştır. Sayısı 176'ya ulaşan emeklilik fonlarının büyüklüğü ise 18 milyar TL'ye ulaşmıştır. Sayısı 24 olan gayrimenkul yatırım ortaklıklarının büyüklüğü ise 14 milyar TL'dir. Sonuç olarak, SPK gözetiminde faaliyet gösteren kurumsal yönetim sektöründe, yönetilen yatırım fonlarının ve ortaklıklarının toplam portföy değerleri 65 milyar TL'ye yaklaşmıştır.

Öncelikli olarak yatırımcıların korunmasının hedeflendiği yeni Sermaye Piyasası Kanunu ile sermaye piyasalarımızda çok geniş kapsamlı değişiklikler hayata geçecektir. Bunları sermaye piyasası araçları ile ihraççılar, finansal raporlama, bağımsız denetim ve derecelendirme, sermaye piyasası faaliyetleri, aracıları ve öz düzenleyici kuruluşlar, kurumsal yatırımcılar, denetim ve piyasa ile yaptırımlar olarak 6 ana başlık altında toplayabiliriz.

Yeni Sermaye Piyasası Kanunu, gelişmekte olan sermaye piyasamızın ihtiyaçlarına daha iyi karşılık vererek piyasanın sağlıklı işlemesine yardımcı olacaktır.

Kanunun hazırlanmasında emeği geçenlere, başta Sayın Bakanımız Ali Babacan olmak üzere, bir kez daha teşekkür ediyor, yeni Sermaye Piyasası Kanunu'nun ve 2013 yılı bütçesinin ülkemiz için hayırlı olmasını diliyor, sizleri ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Ayla Akat, Batman Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA AYLA AKAT (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Yasa Tasarısı’nın Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı bütçesi üzerine söz almış bulunmaktayım.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, böyle önemli bir bütçe konuşulurken keşke salonumuz biraz daha dolu olsaydı diye de değerlendiriyoruz.

Değerli Başkan, müsteşarlık terörle mücadeleye ilişkin bir politika ve stratejiler geliştirmek, bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak görev tanımıyla kurulmuş, 8/7/2011 tarihinde de Başbakanlığa bağlanmıştır.

Tabii, önemli görevleri var; en önemlisi, MİT, emniyet, jandarma arasındaki istihbarat bilgilerini bir merkezde toplayıp koordine etmek. Geçen sene de aynı bütçe üzerine konuşmuştum, kurumun bütçesi üzerine. Biz, henüz böyle bir koordineyle tanışmış değiliz. Hâlâ bizim açımızdan görünür olan temel olgu şu: Acaba MİT, emniyet ve jandarma istihbaratı bizi ayrı ayrı mı izliyor; yok, hâlâ tek elden mi izliyor? Hayır, hâlâ ayrı ayrı kameralarla izliyorlar ve tahminimizce geçen sene 5 olan kamera sayısı bu sene 9’a çıkmış durumda Sayın Bakanım. Yani bu diğer istihbarat birimleri hangileri, bunu da bizimle paylaşırsanız seviniriz çünkü yerelde bizi izleyen basın kuruluşları bellidir ama onun dışında yapılan izlemeler var ya da şöyle bir şey olabilir: “Acaba MİT, emniyet ve jandarma istihbaratı oraya gönderdiği görevli personelden mi şüphe duyuyor ki 2 tane görevlendirmeye başladı, birinin çekemediğini çeksin ya da biri yanlış çekmiştir, yanılgılı çekmiştir, onu da kontrol edelim adı altında mı?” diye değerlendiriyoruz.

Tabii, bizim açımızdan bu görev henüz tamamlanmış değil, yani bu amaçla kurulmuş olabilir ama bir koordinenin söz konusu olduğunu söyleyemeyiz. Hâlâ MİT, emniyet ve jandarma arasında, jandarma istihbaratı arasında ciddi bir çelişki olduğunu düşünüyoruz. Hâlâ bunların -büyük, süper yetkilerle donatılmış olsa bile- müsteşarlığınız bünyesinde koordinesi sağlanmak istense bile böyle bir koordinasyonun söz konusu olmadığını, hatta bu kurumların, yani müsteşarlığınızın Başbakanlığa bağlanmasının ardından bile hâlâ ciddi bir koordinasyonsuzluk olduğunu ve bunun da dönem dönem kamuoyuna yansıdığı gerçeğini de hatırlatmak gerekir. Kaldı ki MİT Müsteşarı hakkında Oslo görüşmeleri sonrasında yapılan suç duyurusu, muhtemelen devlet içerisindeki belli eller tarafından tetiklenmişti. Bu noktada ne yürütülen konseptin doğru temelde ne de açığa çıkarmış olduğu sonuçların tarafınızca doğru temelde ele alındığını söylemek de çok mümkün değil.

Diğer bir boyutu: Hani bağımsız bir istihbarat birimi değil, tabii ki içinde barındırmış olduğu tüm kurumlar birer istihbarat birimi, bunların elde etmiş oldukları istihbarat üzerinden bir çalışma yapılıyor ama biz bunun bağımsızlığını söyleyemeyiz çünkü bütün bilgiler Sayın Başbakana aktarılıyor. Zaten jandarma istihbaratı hâlâ tepkili olsa bile ya da bu konuda gerekli sorumluluğu göstermese bile, emniyetin bu konuda çok yüksek birtakım yetkilerle görevlendirildiğini, hatta politikaları belirlediğini düşünürsek bağımsız değil, direkt Başbakana bilgi veriyor. Başbakanla ilgili, ciddi bir bağımlılık olduğunu düşünüyoruz biz bu kurum arasında. Bu, Başbakanın bu kurumlardan sorumluluğu adında değerlendirilemez sadece, Tabii ki Başbakana bilgi verecekler ama yargıya intikal etmeyen hususlar bile dönem dönem Başbakana ifade ediliyor. Hatırlarsanız, yerel yönetim seçimleri sırasında, Sayın Başbakan, yargıya bile intikal etmeden, kamuoyuna bile yansımadan, bir konuşmasında “Yarın Gültan Hanım’ın konuşmaları da basına düşer, görürsünüz.” demişti, eş başkanımızın yapmış olduğu bir telefon konuşmasının dinlemeye takıldığı ve bu bilgilerin kendisine aktarılmış olmasından kaynaklı.

Diğer bir boyutu: Güvenlikle ilgili operasyonel bir faaliyeti bulunmuyor bu müsteşarlığın ama “Operasyonel bir faaliyeti bulunmayan bir kuruma niye bu kadar bütçe aktarılıyor?” diye biz soruyoruz. Mesela, operasyonel faaliyeti yok, 90 küsur personeli var. Bu personelin maaşlarını ödemek dışında nasıl bir ekonomik girdiye ihtiyaç duyabilir? Bizim açımızdan böyle bir ekonomik girdi ihtiyacı yoktur ama sonuç itibarıyla, sadece kendisine ayrılan bütçeden değil aynı zamanda örtülü ödenekten bütçe alan bir kurumdur. Hatta 2012 yılı içerisine bakarsanız -2013’ün bütçesi zaten de- biz soruyoruz bu örtülü ödenekte bu müsteşarlığın yapmış olduğu çalışma ne? Ha, tabii, bizim de bazı fikirlerimiz var Sayın Bakanım, bu müsteşarlık ne yapıyor diye. Muhtemelen bu dinlemeler… Her dinleme muhtemelen bir ekonomiyi gerektirir, aynı zamanda bir kadroyu gerektir. Bir kadro temini var, emniyet teşkilatı istihbaratına da var, jandarma istihbaratına da bir kadro temini var. Aynı zamanda, bunlar gece gündüz çalışıyorlar. Bizim elimize geçen notlardan görüyoruz gece de konuşsak tutanakları var, gündüz de konuşsak tutanakları var, evde de konuşsak var, parkta da konuşsak var, partide de konuşsak bunların tutanakları var. Şimdi, böyle olunca, tabii bu kadar yorulacak personeli muhtemelen hoşnut tutmak gerekiyor. Her çalışmanın bir kadrosunu oluşturmak lazım. Siz 90 küsur kadro elde etmediniz. Bu dinlemeleri de… Bakanlığınız bütçesinden -ki zaten hani telekomünikasyonla ilgili birim bu dinlemeleri yapıyordur ama- bu noktada bütçenin büyük bir kısmının dinlemelere ayrıldığına inanıyoruz çünkü “Operasyonel bir faaliyeti yoksa nereye para gidecek?” diye soruyoruz. Eğer Sayın Bakan bu konuda bizi aydınlatırsa seviniriz. Bütçe yetmedi, bak, müsteşarlığa ayrılan bütçe yetmiyor bir de örtülü ödenekten alınıyor ve operasyonel bir faaliyeti yok. Bunların cevaplarını bizimle, kamuoyuyla paylaşırsanız mutlu oluruz Sayın Bakanım.

Bir de bu müsteşarlığa ortak bir kurum kuruldu; Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulunun da bir sekreteryası görevi var müsteşarlığımızın.

Şimdi, bu Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulunun bir defa aktif çalışabilmesi için Türkiye'nin gerçekten ciddi, ulusal üstü ölçekte kabul görecek bir terör tanımına ihtiyacı var. Aksi hâlde, işte bugün olduğu gibi, Sayın Bakanım, biz 1’inci sıradayız. İsterdik ki Türkiye düşünce özgürlüğünde, ifade özgürlüğünde, örgütlenme özgürlüğünde dünyada 1’inci sırada olsun ama biz düşünce, ifade özgürlüğünü kullandığı için, örgütlenme özgürlüğünü kullandığı için dünyada “terörist” sıfatıyla yargılanan ülkeler sıralamasında 1’inci sıradayız. O zaman, bu kadar açık, net ve ortadayken bu müsteşarlık bunu kestirmiştir yani bugün elde ettiğiniz istihbari bilgiler açıktır, ortadadır. Öğrencisinden gazetecisine, sağlıkçısından eğitimcisine, siyasetçisinden sokakta yürüyen vatandaşa kadar herkes bu sıfatla yargılanabilir durumdadır. Tabii bunun toplumda bir de meşruiyet sorunu vardır. O yüzden de bazı sıfatlar bulunuyor. Yeri yurdu belli olmasına rağmen, kimlerin yöneticisi olduğu belli olmasına rağmen, “KCK” adı altında, “Ergenekon” adı altında, toplumda meşruiyet yaratacak birtakım sıfatlarla yargılamalar yapılıp toplumun buna karşı sessiz kalmasının da önü açılıyor.

Şimdi, biz, buradan, madem bu alanın, bu müsteşarlığımızın en önemli görevi terörle mücadele alanında araştırma, analiz, izleme, değerlendirme çalışmaları yaparak politika ve strateji üretmekse, en büyük hizmetinin yeni bir terör tanımı olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da alt hukuk normlarında yapılacak iyileştirmelerin önünü açabilir, belki yeni anayasa çalışmalarına da bir kısım faydası olabilir.

Tabii, bizim özellikle partimizin örgütlenme faaliyetlerinin hedef alındığı “KCK” adı altında yürütülen siyasi soykırım operasyonlarında, biz, bu politika ve stratejilerin, üretilen politika ve stratejilerin neler olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Sayın Bakanım, şubat ayında, hemen Batman ilinde yapılan 5’inci KCK operasyonunun iddianamesini geçen ay yapılan yargılamayla bizler de öğrendik. İddianamede diyor ki:

1) Gelen cenazelere sahip çıkmak, çadırları kurmak, ailelere başsağlığı dilemek.

2) Mahallelerde komisyon kurmak, faaliyet yürütmek.

3) Bu anlamda basın açıklaması yapmak, kamuoyunu bilgilendirecek çalışmalar yapmak.

Şimdi, bir siyasi parti olmanın temel birtakım pratikleri vardır. Türkiye’de Siyasi Partiler Kanunu eğer rafa kaldırıldıysa bize bunu söyleyin, biz de bunu bilelim, buna göre bir taktik belirleyelim ama hem bir siyasi parti olarak kabul edeceksiniz anayasal anlamda hem de diyeceksiniz ki: “Siz, basın açıklaması dahi yapamazsınız. Vatandaşınıza, kendi seçmeninize başsağlığı dahi dileyemezsiniz. Onu da bırakın, örgütlenme çalışması yapamazsınız.”

Sayın Bakanım, açık söyleyelim, yani eğer bir hukuk varsa ve hukukun üstünlüğü varsa, bizim tüzüğümüz geçti Yargıtaydan ve orada diyor ki: “Evet, BDP meclisler şeklinde örgütlenebilir; kent meclisi kurabilir, mahalle meclisi kurabilir, sokak meclisi kurabilir.” Ama şimdi öğreniyoruz son operasyondan, operasyon beş gün önce yapıldı Batman’da, 31 kişi göz altına alındı 24’ü tutuklandı. Geçen sene, 2010 Ekim ayında son kongremizi yapmıştık, şubat ayında bir operasyon yedik, daha sonra belediyemize bir operasyon yapılıp bir kısım arkadaşımız daha tutuklandı. Bu operasyonla yedek, asil, denetleme, disiplin; toplam 2 arkadaşımız kaldı geriye. Şimdi, o 2 arkadaşımızı tabii canla başla koruyoruz, yeni kongreye de gideceğiz ama bir baktık ki ilin kapısında kuyruklar oluşmuş, insanlar gelip “Biz gönüllü olarak siyasi partide yöneticilik yapmak istiyoruz.” diye. Hani bilin diye söylüyorum, ona göre strateji üretin.

Yıldız Aktaş, Mahmut Kaygusuz, Ayşe Algat, Abdülmenaf Eripek, Şükrü Tapkan, Mehmet Zeki Tangüner, Medeni Algat isimli şahısların düzenlediği kent meclisi toplantısı. Yıldız Aktaş merkez yürütme kurulu üyemiz; Batman’da operasyon yapıldıktan sonra Batman’a gelmiş. Diğer ismini saydığım arkadaşlarımın hepsi il yöneticisi. Hep beraber oturmuşlar, operasyondan sonra il yönetimindeki görev dağılımı ne olacak, atama mı yapılacak, kongre mi gerçekleşecek, tartışmışlar. İl yönetimimiz, il binamız dinlenmiş, dinlemeden sonra bir de yafta, etiket yapıştırılmış “kent meclisi toplantısı” diye.

Sayın Bakanım, bu konudaki bizim sunacağımız bilgiye ihtiyacınız olduğunu düşünerek belirtiyorum. Şimdi, bu müsteşarlık, bir: Toplumu kontrol etme, sindirme, pasivize etme, tek tipleştirme, korkutulmuş bir toplum yaratma ve planlama müsteşarlığına dönüştü. Biz geçen sene de ifade ettik, böyle bir müsteşarlığa gerek yok. Ne koordinasyon var istihbarat teşkilatları arasında ne de politika ve strateji üretilebiliyor.

Diğer bir boyutu: Yıllardır “güvenlik” adı altında toplum güvensizliğe itiliyor. Hangi insan güven duyuyor bu toplumda? Toplumun hangi kesiminden olursa olsun, güven duyan kimse var mı bu toplumda? Bir huzur, güven ortamı yaratmak isteyen herkes hedef hâline getirilmiyor mu? Getiriliyor. O zaman biz, bilginin, özgür düşüncenin ve yaratıcılığın kontrol altına alınmaya çalışıldığı bu stratejinin, bu politikanın insan aklı olmaması gerektiğine inanıyoruz. Eğer ülke gerçeği buysa ve bu ülke gerçeği doğrultusunda birtakım stratejiler ve politikalar üretilecekse akla, mantığa, Hakk’a, izana uygun olması gerekiyor. Eğer BDP Batman İl Teşkilatında operasyon sonrası geriye kalan il yöneticilerimiz bir araya gelip toplantı yapmış ama siz yeni bir operasyon gerekçesi olsun diye bunlara “kent meclisi” diyorsanız -ki kent meclisini bizim tüzüğümüz gereği oluşturmamız gerekir ve bundan sonra da oluşturacağız, onu belirtelim- ortada bir tek gerçek vardır: Siz düşünen, muhalefet eden, ortaya koymuş olduğu proje gerçekten toplumda kabul görecek veya belki sorunların aşılması noktasında size de yol gösterecek projesi, planı olan herkesi belli sıfatlarla yargılayıp toplumda bir tehdit algısı yaratmaya çalışıyorsunuz.

Sayın Bakanım, “KCK” adı altında yürütülen operasyonların geldiği nokta toplumu bölmedir, toplumu kutuplaştırmadır, toplumu birbirine kırdırtmadır, toplumu birbirine küstürtmedir. Eğer bu konuda ısrarınız varsa ve bu noktada devam edecekseniz, bizim söyleyeceğimiz tek şey var “Amenna! Kimse alternatifsiz değil.” Bunu da tartışırız, bunu da oturup sizlerle tartışırız. Biz, burada bir çözüm olabilir diye tartışıyoruz kaç yıldır ama 2009 14 Nisanından beri içine girdiğiniz politik süreç ve içine girdiğiniz pratik, doğru bir pratik değil, akla, mantığa da uygun değil. Eğer toplum siyasetsiz bırakılmak, siyaset etkisizleştirilmek isteniyorsa; bir,  BDP burada kararını verdi, ne siyasetsiz ne iradesiz olmayacak; iki, eğer siyaseti etkisiz kılarsanız siyaset dışındaki araçları referans veriyorsunuz demektir. O zaman, çıkıp kamuoyuna doğru bilgi vereceksiniz. “Biz, siyaset dışı yöntemleri refere ediyoruz çünkü siyasetçileri bir hedef olarak görüyoruz ve yargılıyoruz. Bu yargılamalardan açığa çıkan sonuçları da kamuoyundan gizliyoruz. Bu konuda kamuoyuna bilgi veren gazetecileri gözaltına alıp tutukluyoruz. Bu konuda bilimsel çerçevede çalışma üreten sivil toplum örgütlerini hedef hâline getiriyoruz.”

Peki, açığa çıkan sonuç ne oluyor Sayın Bakanım, onu da söyleyip bitireceğim.

Batman Lisesi 1’incisi on altı yaşında bir genç kızımız Evin Barış, üç yıl önce gözaltına alındı. İlk çalışmalara başladığında ailesiyle görüşmüştük. Ben kendisine “On altı yaşındasın, Batman Lisesi 1’incisisin.” demiştim. Kendisi çalışmalarda olmak istediğini ifade etmişti. Daha sonra gözaltına alındı, yaşı küçük olduğu için bırakıldı. Sonra bir kez daha alındı, sonra TMK mağduru olduğu için bırakıldı. En son yargılamasında, ben İstanbul Bakırköy Cezaevinde kendisini ziyaret ettim. Dedi ki: “Sayın Vekilim, gidin siyasetçilere de söyleyin. Annem bana ‘Kızım, okul 1’incisisin, Batman Lisesi 1’incisisin; oku’ dedi. Ben de ‘Anne, okuyup ne olacağım?’ dedim. ‘Profesör olursun, vekil olursun, gazeteci olursun, avukat olursun, doktor olursun.’ dedi. Şimdi, ben Bakırköy Cezaevindeyim. Eski milletvekilimiz Fatma Kurtulan benim yanımda -o zaman için- Prof. Dr. Büşra Ersanlı benim yanımda. Gazeteciler var, hepsi -30 küsur- benim yanımda. Ankara’da sağlık öğrencileri tutuklular, benim gibi onlar da siyasi rehin durumunda. Eğitimciler, KESK’e sayısız operasyon yapıldı, yargılanıyor durumda.” Bu durumda söylenecek tek söz var: Toplumsal muhalefet bir bütün tehdit hâline getirilip herkes cezaevlerine konularak toplumsal barışı sağlamak mümkün değildir. Bu akıl, doğru bir akıl değildir. Bir an önce bundan vazgeçilmesi gerekir. Bu müsteşarlık da görevini yerine getiremediği için, bu bütçenin kendisine -halktan toplanan vergilerle- ayrılmasına da gerek yoktur. Bu şartta kapatılması gerekir.

Saygılar sunuyorum. (BDP sıralarında alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına 2’nci konuşmacı Adil Kurt, Hakkâri Milletvekili.

BDP GRUBU ADINA ADİL KURT (Hakkâri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının bütçesi üzerine söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye, jeolojik özellikleri ve bununla birlikte iklim, topoğrafya ve coğrafi yapısıyla doğal afetlerin oldukça sık rastlandığı bir ülke pozisyonundadır. Afetlerin en sık görüleni, bildiğimiz üzere depremlerdir. Farklı coğrafyalarda, iklim faklılıklarına göre heyelan, su baskınları, yangınlar, fırtına ve çığ gibi afetler de görülmektedir ülkemizde. Ama, özellikle afetlerin bu kadar sık rastlandığı bu coğrafyamızda, afetlere karşı önlem geliştirme konusunda maalesef geleneksel yöntemlerin dışına çıkan bir anlayışımız söz konusu değildir. Ülkemizde bulunan 16 milyon konutun sadece yüzde 5’inin zorunlu deprem sigortası kapsamında sigortalı olduğunu hesaba kattığımızda, vatandaşın afetlere karşı, özellikle depreme karşı bilinçlendirilmesi konusunda da çok ciddi bir yetersizliğin olduğu gerçektir. Türkiye’de deprem bölgesi haritasına bakıldığında ortaya çıkan tablo da bu anlamda ürkütücüdür. Türkiye topraklarının yüzde 96’sının çeşitli derecelerde deprem riski altında olduğu ve nüfusunun yüzde 98’inin bu alanlarda yaşadığı görülmektedir. Dolayısıyla, bu kadar vahim bir tablo içerisinde yaşamımızı sürdürürken depreme karşı, doğal afetlere karşı vatandaşın bilinçlendirilmesi ve tedbirlerin geliştirilmesi konusunda devletin etkin tedbirler alması gerekiyor.

Birkaç gün önce, Japonya’daki bir depremden örnekler verildi, medya bunu çok işledi. İlginçtir, mesela 7,3 düzeyindeki bir deprem sadece 9 vatandaşın -o da panikten kaynaklı olarak- yaralanmasına sebebiyet vermişti. Ülkemizde 7 civarında, hatta 6 civarındaki depremler insanların ölümleriyle sonuçlanıyor. Neden kaynaklanıyor? Yani Türkiye’nin coğrafik olarak zemini Japonya’nınkine göre çok mu daha risklidir? Değil. Onlardaki tedbir anlayışı, algısı modern bir anlayış temeline oturtulmuş ve tedbirlerini geliştirmişler. Biz de ise maalesef, merkezî hükûmetten yerel yönetimlere kadar, bu konuda önlem geliştirici bir politikanın olmadığını gösterir. Bu kurum nezdinde de düşündüğünüz zaman, yani AFAD nezdinde de düşündüğünüz zaman, mevcut kadro yapısı, olağanüstü durumlarda müdahale kapasitesini, hepsini bir arada değerlendirdiğiniz zaman sadece ismi olan bir kurumdan söz ediyoruz.

Bu kurumun deprem veya doğal afet karşısındaki tedbir anlayışı çadır ve battaniyeyi hazır bulundurmaktan ibarettir. “Devlet olarak vatandaşa sadece çadır verebiliyoruz, battaniye verebiliyoruz, işte, hayır kurumları vesilesiyle vatandaşa sıcak ekmek verip yemek verebiliyoruz. Bu da bizim için olağanüstü bir gelişmedir.” diyorsanız, eksiklik etmiş olursunuz.

Sayın Elitaş burada. Onun bütçenin geneli üzerindeki konuşmasındaki bir cümlesi aslında devletin, Hükûmetin bu konulara yaklaşımını da bir şekilde özetliyor.

Ne diyordu? Diyorduki “Her vatandaş bizden ebe, her vatandaş bizden köyüne imam talep etmektedir.” Niye? İzah ediyor. Mealen söylüyorum, bire bir cümlesi değildir, tutanaklarda da bu mevcuttur. Çünkü, doğduğunda doğuma refakat edecek bir ebenin olmasını vatandaşlarımız önemsiyorlar, öldüklerinde cenazelerini yıkayacak bir imamın olmasını önemsiyorlar. Yani vatandaşın sadece doğumuyla, ölümüyle ilgilenen bir devlet anlayışı. Bu arada, vatandaşın güvenli yaşamını tesis edecek bir devlet anlayışı, bir hükûmet anlayışı yok. Vatandaş doğdu ve öldü, bu kadar. Ne tür bir yaşam sürdürdü, yaşam güvenliği neydi bu insanların, hiç bununla ilgili olan bir devlet algısı yok. Buradan kurtulmak lazım.

AFAD’ı, özellikle kurum olarak önemsiyoruz, şablon olarak koyarsınız, önemsiyoruz. İçini nasıl doldurduğunuz önemlidir. İçini dolduramadıktan sonra, bu kurumun varlığı, yokluğu hiçbir şeyi değiştirmez. Mevcutta AFAD’la Kızılay arasında bir fark yoktur, sadece çadırların nakli konusunda bir koordinasyon farklılaşması ya da koordinasyon kolaylığı... Onun dışında bir işi, işlevi yoktur AFAD’ın. Bu kurumda ciddi bir yeniden yapılanma ve konumuna uygun bir personel istihdamı politikası geliştirmemiz gerekiyor. Bunlar yok.

Şimdi, daha çok “yara sarma” yaklaşımı üzerinden geliştirilen bu politika acilen terk edilmelidir. Almanya’da bir vatandaşın evine misafir oldum Sayın Bakanım. Sordum: “Bu bina kaç yaşında?” “100 yaşında.”  “Aa, çok yaşlı bir bina.” dedim. Şaşırdı “Siz niye ‘yaşlı’ diyorsunuz bu binaya?” dedi. Ben “Çünkü bizde 50 yaşındaki bina yıkılacak binadır da o yüzden öyle dedim.” dedim. “Hayır, burada 100 yaşındaki, 150 yaşındaki bina yeni binadır.” dedi. “Nasıl oluyor?” “Çekici alın elinize, eğer bizim duvarımızdan bir parça beton sökebilirseniz, sıva sökebilirseniz bu bina yaşlıdır. Sökemezsiniz çünkü biz sağlam yapıyoruz, binayı temelde sağlam yapıyoruz.” dedi. Bizdeki 20 yaşındaki bina sağlam bina mı oluyor?

 

Girmeyecektim ama konuşunca ister istemez girmek durumunda kalıyoruz.  Mesela Van… Bizim, esasında, devlet olarak doğal afetler karşısındaki hazırlık durumumuz oradaki profilde ortaya çıkıyor, Bayram Oteli profilinde ortaya çıkıyor. Mevcudu makyajladığınız zaman, dış cepheye bir cam duvar yaptığınız zaman korunaklı olmuş oluyoruz. Maalesef öyle değil, korunaklı değiliz. Mevcut olanı yıkmak, sadece kentsel dönüşüm politikasına ağırlık vermek suretiyle yeni yapılaşma konusunda bir iyileşmeye gitmek de bu konuda tek başına önemli bir tedbirdir ama mevcut olanı iyileştirmek konusunda ciddi bir politikanın geliştirilmesi gerekiyor.

Son olarak şunu da ifade edeyim: İki yıldır biz burada hep konuşuyoruz. Hükûmet yetkilileri, iktidar partisi yetkilileri hep bizi bu konuda yalanladılar ama en son, bir de özellikle Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olarak, Dışişleri Bakanı dâhil olmak üzere, en azından 10 bakanın politikasını, propagandasını Van depremi ve sonrasındaki gelişmeler üzerine inşa ettiğini gördüm, tanıklık ettim; tutanaklar ortadadır. Ama bir sayın bakan, en son, hakkı iade etti, gerçeği söyledi. Van depremi konusunda özellikle deprem kanununu, Doğal Afet Kanunu’nu -1959 tarihli- bu deprem olayı vesilesiyle, devletin uygulamadığını itiraf etti, açıkladı. Neydi o? Şimdi, o kanun diyor ki: Depreme maruz kalmış bölge ile deprem bölgesi, afet bölgesi ile afete maruz kalmış bölge ayrımını yapar. Van, afete maruz kalmış bölgeydi, kanun tanımlaması bu şekildeydi ama Hükûmet hiç burayla ilgili olmadı. Daha çok, afet bölgesi ilanıyla işi demagojiye getirdi ve bunun karşısındaki bütün söylemleri öteleme politikası…

Son olarak -cümlesini ifade ediyorum- Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanımızın cümlesiyle bitiriyorum: “Arkadaşlar, biz, tabii, oralara girmeyeceğiz. Afete maruz kalma, afet alanı ilan edilmesi falan yani orada dediklerinde haklılık var.”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ADİL KURT (Devamla) - Bu afete maruz kalma konusundaki tespitlerimizi ve bizim serzenişlerimizi hep dikkatinize getirmemize rağmen, bütün inkâr, ret politikasına karşılık, sevindirici, Hükûmetten sağduyulu bir ses çıktı, “Bu doğrudur, bu eleştiri haklıdır.” dedi. Ben de bu nedenle, konuşmamda Van özgülünde çok konuşmamayı ve genele ilişkin tespitleri sizlerle paylaşmayı tercih ettim.

Hepinize teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına son konuşmacı Altan Tan, Diyarbakır Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA ALTAN TAN (Diyarbakır) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tabii “sayın milletvekilleri” diye konuşmama başlıyorum ama maalesef Parlamentonun yüzde 95’i yok burada, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisinden milletvekilleri yok. Herhâlde Cenabı Rabb-ül-âlemin bütün ilmi vermiş, göğüslerinin içine koymuş, kimseyi dinlemeye de ihtiyaçları yok. Zaten dinleseler de “Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.” veya “Edilmemiştir.” istediklerini söylüyorlar, bir maksat hasıl olmuyor. Neyse, biz yine Genel Kurula hitaben konuşmamıza başlayalım.

Ters bir şey var mı söylediklerimde? Varsa buyurun.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Genelde orada 2 kişi oluyor da bugün neyse gelmişler.

ALTAN TAN (Devamla) – Evet, sevgili arkadaşlar, bugün Diyanet İşleri Başkanlığı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı kurumlarının bütçesi üzerinde söz almış bulunmaktayım.

Geçen yıl sadece Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili -zamanım da daha fazlaydı- uzun ve detaylı bir konuşma yapmıştım. Dinler tarihinden başlayarak, Hristiyanlıktan, Yahudilikten, şeyhülislamlık makamından, işte, Bizans’ın din-devlet ilişkilerinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin Bizans’tan Osmanlıya, Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyeti’ne tevarüs eden din-devlet ilişkilerine kadar uzun uzadıya birçok şey konuşmuştum. Ancak, o tarihte de kendisi de ilahiyat fakültesi mezunu olan Diyanetten sorumlu Başbakan Yardımcımızın verdiği cevaplar, bir imam-hatip talebesinin verebileceği cevaplardan bile daha basit ve konuyla alakasız cevaplardı. Bugün vaktimin sınırlı olması ve başka konularda da konuşmam gerektiğinden dolayı uzun uzadıya bu mevzulara girmek istemiyorum. Sadece kısa bir özet ve tabiri caizse, dokundurmalarla konuşmamı sonlandırmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, Diyanetle ilgili çok şeyler konuşuldu. Birincisi ve en önemlisi, hemen her fırsatta, bu konuyla ilgili konuşma fırsatı bulduğum vakit dile getirdiğim şudur: Din devletin emrinde olmaz. Sayın Başbakan Yardımcısı da dâhil, Hükûmetin diğer üyeleri de dâhil AK PARTİ’de benim tanıdığım 4-5 tane ilahiyat profesörü var, doçentler ve doktorlar da hariç. İlahiyat profesörleri, bunun eğitimini almış bütün arkadaşlara sesleniyorum: Gelin, çıkın deyin ki eğer diyebiliyorsanız: “Din devletin emrinde olabilir  İslam hukukuna göre.” Bunu diyebiliyorsanız helal olsun, gerisi mugalatadır, demagojidir, laf oyunudur; 3 dilde de söyleyeyim. Birinci büyük yanlışlık budur. Laik bir yönetimde de, dinî esasları referans alan İslami bir yönetimde de din devletin emrinde olmaz. Bu İmamıazam Ebu Hanife’ye göre de böyle, İmam Malik’e göre de böyle, İmam Şafiî’ye göre de böyle, İmam Hanbel’e göre de böyle, İmam Cafer-i Sadık’a ve 12 İmama göre de böyle. Aksini iddia eden varsa hodri meydan, gelsin bunun tersini söylesin. İmamıazam Ebu Hanife, dini devletin emrine sokmamak için sakallı, sarıklı, 5 vakit namaz kılan Abbasi halifesine karşı durdu ve işkencede öldü. Peki, siz bu Diyaneti niye özerkleştirmiyorsunuz veya dini niye sivil topluma bırakmıyorsunuz?

Burada benim CHP’ye de bir eleştirim var yeri gelmişken. Buldukları her fırsatta çıkıyorlar, diyorlar ki: “Bu AK PARTİ’nin gizli bir ajandası var. Bunlar şeriatçı, bunlar dinci, bunlar teokratik bir yönetim kurmak istiyorlar.” Sevgili arkadaşlar, yok böyle bir şey yani bir halüsinasyon görüyorsunuz. Bunların bir dinî yönetim kurma, İslami yönetim kurma endişesi de yok, liberal demokrat bir demokrasi inşa etme endişeleri de yok çünkü İslami bir yönetim kurma iddiasında olsaydılar yine ilk yapacakları iş dini özgürleştirmekti, liberal demokratik bir hukuk sistemi kurmak istiyor olsalardı yine yapmaları gereken dinle devletin bağını koparmak, ayırmak, din işlerini sivil topluma bırakmak olurdu. Asla böyle bir şey yok, yanlış yerden eleştiriyorsunuz ve bu yanlış yerden eleştirmeyle de sürekli iktidarı zayıflatayım derken daha da kuvvetlendiriyorsunuz. Bunu da bir uyarı olarak değerlendirirseniz memnun olurum.

Değerli arkadaşlar, Diyanetin sivil alana bırakılması niçin gerekli? Bunu, dediğim gibi, geçen yıl bütün tarihî referanslarıyla anlattım, bu yıl tekrarlamayacağım. Ama, bugün Diyanet İşleri Başkanı Millî İstihbarat Teşkilatından, Millî Güvenlik Kurulundan, Genelkurmay askerî istihbaratından daha fazla -tırnak içinde- derin yapıların kontrolündedir. Ve nitekim, 12 Eylül öncesinde de sonrasında da o dönem, Millî İstihbarat Teşkilatıyla çok yakın ilişkileri olan, hatta elemanı olduğu söylenen bir Diyanet İşleri Başkanı, bütün Avrupa’daki İslami kurul ve kuruluşların örgütlenmesiyle ilgili o dönemde millî görüşe karşı ve diğer yapılanmalara karşı, resmî dinî yapıları kuvvetlendirmek için gecesini gündüzüne kattı, gündüzünü gecesine kattı.

Geldiğimiz noktada soruyoruz: Bu Diyanet eğer Türk İslamcı ve Hanefi bir çizgide değilse Alevi vatandaşlarımızın talepleri niye yok? İki: Türkiye’de özellikle Iğdır yöresinde Şii vatandaşlarımız var. Caferi mezhebine bağlı, bunlarla ilgili Diyanet İşlerinin niye çalışmaları yok? Ve yine Türkiye’de önemli bir Şafii nüfus var, bunlarla ilgili niye bir çalışması yok?

Soru önergeleri veriyorum, gelen cevaplar evlere şenlik: ”Efendim, biz fetva verirken Şafii, Hanefi, Maliki diye bakmıyoruz, vatandaşın sorusuna bütün mezhepleri inceleyerek cevap veriyoruz.” Vesaire, vesaire yani neyi sorarsanız sorun, bir demagojiyle ve laf oyunuyla bu mevcut çarpık yapının üstü örtülmeye çalışılıyor. Soruyoruz: “Kürtçe vaaz camilerde verilebilir mi?” Yine doğru düzgün cevap yok. Ya kardeşim, sen İslam adına söz söylüyorsan, verilebilir veya verilemez dersin. Ha nerede verilir, nasıl verilir, ne kadar verilir, kim verir, nasıl verir? Bu da ayrı bir tartışma konusudur.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Onları devlet adına söylüyor.

ALTAN TAN (Devamla) - Bununla da ilgili bir doğru düzgün cevap yok maalesef.

Değerli arkadaşlar, öyle bir noktaya gelindi ki son dönemde basında sıkça bir ibare tekrarlanmaya başlandı: “Dindar Kemalizm.” Bunu da arkadaşlar eğer kabul ediyorsa çıkıp kabul ettiklerini söylesinler, reddediyorlarsa çıkıp demokratik, laik, liberal, dünyanın kabul ettiği hukuk normlarına dayalı din-devlet ilişkileri nasıl olur, gelip bunu bize izah etsinler.

Laf oyunları, demagojiler, kelime oyunları hiçbir şeyi çözmüyor. Biz de gerçekten bu işlerden bıktık, gerçekten bıktık.

Sevgili arkadaşlar, yurt dışındaki Türklerle alakalı kurulan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı üzerinde de birkaç cümle söylemek istiyorum.

Şimdi, bir sefer, kuruluşun ismi tartışmalı, “Yurtdışı Türkler...” Türk kim? “Efendim, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Aslında, biz ‘Türk’ derken bütün bu topraklar üzerinde yaşayan, ortak bir geçmişe sahip, etnik, ırki kökenine bakmadan bütün vatandaşlarımızı kastediyoruz.” Böyle söyleniyor ve yıllardır biz de buna itiraz ediyoruz. Bir an için dediklerinizi sizin mantığınızdan değerlendirelim. Peki, bu kadar çalışma yapıyorsunuz, eğer Türkiye'deki bütün vatandaşlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar, Türkler, Kürtler, Araplar, Süryaniler, Lazlar, Pomaklar, Çerkezler, kim varsa bunların hepsini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve kültürel anlamda Türk olarak kabul ediyorsanız yurt dışındaki faaliyetleriniz bu çerçevede mi?

Bakıyorsunuz, dönüyorsunuz yine çalışmalara, işte anlatılıyor; Başbakanın okuduğu, bütçeyle ilgili yaptığı konuşmada da uzun uzadıya bahsediliyor; dünyanın dört bir tarafındaki çalışmalardan, restorasyonlardan, onarımlardan, kurslardan, film festivallerinden, belgesellerden bahsediliyor. Bakıyorsun ki Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı ve -tırnak içinde- Türk olarak kabul ettiğiniz Türkiye'deki Kürtlerle, Araplarla, Süryanilerle alakalı hiçbir çalışmanız yok. Niye yok? İşte orada da yine alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete; yine “Öyle değildi de böyleydi, şöyle demek istemedik de böyle dedik, şöyle yapmadık da böyle yaptık.” Sadece TİKA’nın Üsküp’teki Türkoloji bölümünde 300 öğrenci ders görüyor. Bu, sizin beyanlarınızda böyle. E, peki, Kürtlerle ilgili ne var, hangi çalışmalarınız var? Erbil’de, Süleymaniye’de, Kamışlı’da bir şey var mı? Yok. Türkiye’nin içinde Artuklu Üniversitesi, 500 tane Kürtçe öğretmeni yetiştirmek üzere bir imtihan açıyor YÖK’ün bilgisi dâhilinde. Millî Eğitim Bakanlığıyla görüşüyor, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanıyla görüşüyor, üç ayda bir ders kitabı hazırlıyor Kurmanci ve Zazaki lehçelerinde, her ikisinde de mükemmel bir kitap hazırlıyor, takdim ediyor Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığına ve ona söylenilen şu: “Alabildiğin kadar öğrenci al.” yani öğretmen al yetiştirmek üzere. 500 kişi alacağını ilan ederek sınav açıyor ama daha sınavlar sonuçlanmadan, ilan aşamasında YÖK, bunu temmuz ayında 250’ye indiriyor. Öbür taraftan da gidiyor, Üsküp’te 300 öğrenciye Türkoloji bölümünde öğrenim imkânı sağlıyor. Sağlasın, bunu her tarafta sağlasın ama madem bir kardeşlik, bir hukuk, bir birliktelik varsa bunu Türk, Kürt, Arap, Müslim, gayrimüslim, Alevi, Sünni demeden herkese sağlasın.

Ve en önemli sorunlardan birisi arkadaşlar, Türkiye dışında yaşayan Türkiyeliler, sizin tabirinizle “Türkler”; Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Alevi’siyle, Sünni’siyle, dindarıyla, laikiyle Türkiyeliler. Hepimiz yurt dışına gidiyoruz Çin’den Amerika’ya, Rusya’dan Güney Afrika’ya kadar. Şu an dünyanın her yerinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var, her yerinde ve bunların devasa sorunları var; sosyal sorunları var, ekonomik sorunları var, ticari sorunları var, kültürel sorunları var, hukuki sorunları var. Hem yaşadıkları ülkelerle ilgili ciddi problemleri var hem de Türkiye’yle olan münasebetlerinde ana vatanla ilgili, bütün bu tek tek saydığım meselelerle ilgili problemlerinde ciddi sıkıntıları var. Peki, bunlarla ilgilenen bir devlet aklı var mı?

Birçok büyükelçiliğin kapısını çalamıyorsunuz, birçok konsolosluğun kapısını çalamıyorsunuz, çaldığınıza pişman ediliyorsunuz. Özbekistan’da, Diyarbakır’dan giden bir ticari heyetle birlikte büyükelçiliğin ekonomi müşavirliğini ziyaret ettik -ve bu ziyaretçi heyetin içerisinde şu an bir AK PARTİ’li milletvekili arkadaş da var; o zaman ikimiz de milletvekili değildik, ona da sorabilirsiniz- geldiğimize, geleceğimize pişman edildik. Yani bize söylediği: “Aman, buraya gelmeseniz iyi olur.” Yani “Gelin, şunları yapın, şöyle ticaret yapın, böyle yapın; işte zorluklar budur, kolaylıklar budur; şu imkânları sağlarız, bunları size temin edebiliriz.” diyeceğine, neredeyse “Niye buraya geldiniz?” muamelesiyle karşı karşıya kaldık.

Yine aynı şekilde, yine AK PARTİ’li o milletvekili arkadaşla beraber, yine bir heyetle –ticari heyetle- Mısır’a gittik. Sevgili arkadaşlar, ekonomi müşavirliğinin yerini bulamadık. İki gün boyunca yere ulaşamadık. En son, uçağın kalkmasına yakın bir zaman kala, yakınlarına kadar, 20 -30 telefonla adresi sora sora giderken, bulmaya çalışırken “Uçağı kaçıracağız.” diye yarıda kesip tekrar geri döndük. Beyefendi zahmet edip de -koskocaman bir heyet gelmiş güneydoğudan- gelip de otelde “Hoş geldiniz.” bile demedi.

Şimdi, ciddi sorunlar var; işte, asimilasyon sorunu var, kültür sorunu var, dil sorunu var, oralarda aldıkları cezalarla ilgili, yattıkları hapislerle ilgili ciddi sorunlar var, var, var, var…

Peki, ne yapıyor bu kuruluşlar? Sadece ideolojik, göstermelik faaliyetler yapıyor ve bunların ötesinde hiçbir ciddi çalışma yapılamıyor.

Onun için, bütün bu sorunlarla ilgili bu bütçelere “ret” oyu vereceğimizi belirtir, hepinize saygılar sunarım. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri, birleşime bir saat ara veriyorum.

Kapanma Saati: 13.17

 


İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.18

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 38’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

2013 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2011 yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, 3’üncü tur üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MESUT DEDEOĞLU (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı kapsamında, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı bütçeleri üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, 2013 yılı Merkezi Bütçe Tasarısı AKP Hükûmetinin 11’inci bütçesidir. Bütçeler, devletin hangi alanlara ne kadar kaynak ayırdığını ve hangi alanlara ne kadar kaynak sağlayacağını göstermektedir. AKP Hükûmetinin 11’inci bütçesi de daha önceki bütçeleri gibi tamamen vergiye dayalı kaynaklar üzerine hazırlanmış durumdadır. Hükûmet, bu kaynakları, toplumun günlük hayatta kullandığı pek çok ürüne zam yaparak sağlamayı planlamaktadır. Hükûmetin gelir kaynaklarının en başında akaryakıt zamları 1’inci sırada yer almaktadır. Türkiye, bu nedenle, son on yıldır dünyanın en pahalı akaryakıtını kullanmaktadır. AKP iktidarı, 2002’de 1,6 lira olan benzinin litre fiyatını, yapılan son zamlardan sonra 4,76 liraya yükseltmiştir. Hükûmet sadece akaryakıta zam yapmakla kalmayıp bütçe öncesi ve sonrası sürekli olarak pek çok ürüne zam yapmaya başlamıştır ve devam etmektedir. Hükûmet, bütçe açıklarını zam yaparak vatandaşların sırtına yüklemeyi âdeta alışkanlık hâline getirmiştir. Bütçe öncesi ve sonrası yapılan yüksek oranlı zamlar da bunun açık bir göstergesidir.

Memur maaşlarına bütçe dengeleri bozulur gerekçesiyle 4+4 oranında zam yapan Hükûmet, 2012 yılı içerisinde elektrik fiyatlarını yüzde 21, doğal gaz fiyatlarını 29,3 ve LPG fiyatlarını da yüzde 25,9 oranında artırmıştır.

Motorlu taşıtlardan alınan vergileri artıran Hükûmet, tapu işlemleri üzerinden alınan binde 16,5 oranındaki harçları da binde 20 olarak yeniden düzenlemiştir. Yapılan bütün bu zamlar piyasada ürünlere kısa sürede yansımış ve fiyatları artırmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmet, bu bütçede de, geçmiş bütçelerde olduğu gibi, işçiyi, memuru, emekliyi, esnafı, çiftçiyi, asgari ücretliyi ve dar gelirliyi unutmuştur. Bu durumda, Kahramanmaraş ilimizde de yıllardır ağır aksak devam eden yatırımlar, 2013 yılı içinde de kaynak sıkıntısı nedeniyle tamamlanamayacaktır. Kahramanmaraş devlet yatırımı beklemektedir. Kahramanmaraş devlet tarafından hatırlanmayı beklemektedir.

Hükûmet tarafından uygulanan yanlış ekonomi politikaları, ülkemizde açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayan kişi sayısını da sürekli olarak artırmaktadır. Başta asgari ücretliler olmak üzere, çalışanların ve emeklilerin büyük çoğunluğu açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmişlerdir.

Ekonomi konusunda ülkemizde bunlar yaşanırken, AKP Hükûmeti tarafından izlenen yanlış politikalar terör olaylarını hâlen ülkemizin en önemli meselesi yapmaya devam etmektedir.

Terörle mücadelede görevli kurumlar arasında koordinasyon sağlanamadığı gerekçesiyle, Hükûmet, 2010 yılında, İçişleri Bakanlığına bağlı olarak Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığını kurmuştur. Hükûmet, o dönemde hazırlamış olduğu kanun tasarısının gerekçesinde koordinatör-süzlükten bahsederek terör konusunda verimli çalışmayı amaçladıklarını belirtmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmet neredeyse sekiz yıl çalışmış olduğu mevcut teşkilatlarını verimsiz bulmuştur. İlk olarak 2010 yılı içerisinde İçişleri Bakanlığına bağlı olarak kurulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, daha sonra 2011 yılında yapılan bir değişiklikle Başbakanlığa bağlanmıştır. Kamu Düzeni ve Güvenliği ülkemizde her yıl artan terör olayları konusunda gerçekten önemli bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır. Bu kuruma gerçekten ülkemizde çok büyük görevler düşmektedir. Hükûmetin bu kurumu daha etkin çalıştırması konusunda kamuoyunda büyük bir beklenti vardır fakat Hükûmet tarafından terörle mücadele yerine müzakerenin tercih edilmesi bu beklentileri kısa sürede hayal kırıklığına uğratmıştır. Hükûmetin açılım konusunda başlatmış olduğu politikalar ve izlemiş olduğu yol terörü azdırmıştır. Her seçim öncesi açılım politikasından geri adım atan Hükûmet, seçmenin oyunu aldıktan sonra, seçim sonrası yeniden açılım politikalarını sürdürmüştür. Uygulanan açılım politikaları adım adım Türkiye’yi bölmeye götürmektedir. Uygulanan bu açılım politikalarından vatandaşlarımız rahatsızdır. Gelinen bu noktada Hükûmet tarafından terör konusunda mücadele yerine müzakerenin tercih edilmesi de ülkemizde bölücü terörü bitirememiştir, tam tersine, terörü daha da arttırmıştır. Yapılan araştırmalar da bunu göstermektedir. Son on yılda toplam 1.163 güvenlik görevlimiz bölücü terör örgütü tarafından haince şehit edilmiştir maalesef. Ülkemiz terör konusunda ağır bedeller ödemeye devam etmektedir. Açılım politikaları Türkiye’yi terör konusunda daha da kötü bir noktaya götürmüştür. Hükûmet bölücü terörle daha etkin bir mücadeleyi derhâl başlatmalıdır. Terör mutlaka bitmeli, ülke huzur ve güven ortamına yeniden kavuşmalı ve bu sağlanmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamın bu bölümünde Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı bütçesi konusuna da değinmek istiyorum. Ülkemizde heyelan, deprem, sel gibi afetler sık sık meydana gelmekte ve bu olaylarda çok sayıda can ve mal kaybı yaşanmaktadır. Ülkemizde çok sayıda şehrin yerleşim alanı da coğrafi konum itibarıyla zaten deprem kuşağı üzerinde yer almaktadır. Bu illerden biri de Kahramanmaraş’tır.

Bugüne kadar ülkemizde meydana gelen depremlerde çok sayıda can ve mal kaybı meydana gelmiştir. Bu nedenle, afet ve acil durum hizmetleri ülkemizde büyük bir önem taşımaktadır. Bu hizmetler yetişmiş insan gücü ve modern araçlarla en hızlı bir şekilde verilmelidir.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’la Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuştur. Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü de aynı yasanın 18’inci maddesiyle ortadan kaldırılmış ve yerine il afet ve acil durum müdürlüğü kurulmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hemen hemen aynı amaç kapsamında kurulan bu iki kurumda çalışanlar arasında çeşitli sıkıntılar yaşanmaktadır. Kökleri eski, kuruluşu yeni olan il afet ve acil durum müdürlüğüne bağlı olarak çalışan personelin en büyük sorunlarından biri de kurumun fiziksel olarak ayrı ayrı çalışmasıdır.

Bu müdürlüklerin mali yönden özel idarelere bağlı birimler olması birçok sıkıntıya da beraberinde getirmektedir. 5902 sayılı Kanun’a göre afet ve acil durum müdürlüğüne bağlı olarak çalışan personelin maaşları Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığına ait bütçeden karşılanırken giderleri de il özel idare bütçesinden karşılanmaktadır. Bu kanuna göre özel idareler kendi personeline vermiş olduğu sosyal yardımları, il afet ve acil durum müdürlüğünde çalışan personele de vermek zorundadır. Bu konudaki sorunlar yargıya da taşınmış durumdadır.

Görevde yükselme pek çok kurumda olduğu gibi bu kurumda da yapılamamıştır. Bu kurumda çalışan bazı memurlar özel ücret alırken genel idare hizmetleri sınıfında çalışan personel bu ücretten mahrum kalmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmetin 2013 bütçesini ülkemizde sorunlara çözüm üretemeyecek, yatırım ve istihdam sağlayamayacak bir bütçe olarak görüyoruz. Bu vesileyle, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına 2’nci konuşmacı Mustafa Erdem, Ankara Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz sekiz dakika.

MHP GRUBU ADINA MUSTAFA ERDEM (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Diyanet İşleri Başkanlığımızın bütçesi konusunda Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığımız, Türk toplumunun Müslüman olduğu günden bugüne manevi yapısını oluşturan, onun dünya ve ahiret saadetini temin eden, zirveye çıktığımız yönetim döneminde, Osmanlı Devleti’nde de bu işleri üstlenen yüce bir kurumdur. Bugün içinde bulunmak ve mensubu olmakla onur duyduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nce, kurulduğu günlerde de aynı görevi, aynı işlevi üstlenmek üzere meşihat makamının günümüzdeki temsilcisi olmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

Sayın milletvekilleri, cumhuriyeti kuran irade, devleti kuran irade, Diyanet İşleri Başkanlığımızın o günkü şartlar içerisinde sosyal, kültürel, dinî, hatta demografik yapısı göz önüne alınarak bugünkü yapısal şeklini aldırmış ve bundan sonra da ebediyete kadar Türk toplumunun bekasının zeminini oluşturacak değerleri onun bünyesinde oluşturmuştur.

Diyanet İşleri Başkanlığımız kurulduğu günlerde, Başbakanlığa bağlı olarak 2 tane başkanlıktan birisi olmak sıfatıyla ne kadar önemli bir değere sahip olduğu, toplum için ne kadar önemsendiği hususu fevkalade önemlidir. Zira, Genelkurmay Başkanlığından da önce bir protokole verilmek ve devlet bütçesinden önemli kaynaklar hazırlanmak suretiyle toplumun inanç, ibadet ve ahlakla ilgili ihtiyaçlarını, din konusundaki problemlerini çözmek ve yürütmekle görevlendirilmiş olan bu kurum, bugün, beka arzusu içinde olan Türk milleti için de fevkalade önemlidir ve önemli olmaya da devam edecektir.

Aziz milletvekilleri, Diyanet İşleri Başkanlığımız, bugün, 130 bini aşan personeliyle sadece ve sadece Türkiye’de değil, Türkiye'nin dışında da Türk milletinin şerefini, Türkiye Cumhuriyeti devletinin itibarını ve inanç konusunda muhtaçlıktan dolayı acze düşmüş insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere önemli bir görev ve sorumluluk üstlenmektedir. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığımız, Türkiye Cumhuriyeti devletinde hiçbir devlet kurumunun ulaşamadığı, hiçbir devlet görevlisinin bulunmadığı yerlerde de görev ifa etme ve devletimizi temsil etme bakımından da önemli bir görev ve sorumluluk üstlenmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığımız, kurulduğu günlerde, insanlığın din konusunda aydın olabilmesi, hurafe, batıl ve cehaletten kurtulabilmesi için fevkalade önemli 2 eseri günümüze kazandırmış ve bugün bile, Diyanet İşleri Başkanlığımız bunların benzerini meydana getirmekte acze düşmüştür. Kamil Miras ve Ahmed Naim hocalarımızın hazırlamış olduğu “Tecrid-i Sarih/ Sahih-i Buhari” tercümesi ve merhum Hamdi Yazır’ın kaleme aldığı ve bugün, hâlâ, ilahiyat hocalarımızın bile benzerini meydana getiremediği “Hak Dini Kur'an Dili”, o dönemin eserleri olması bakımından bir gurur ve övünç vesilesidir. Diyanet İşleri Başkanlığımızın toplumun din konusundaki ihtiyaçlarını karşılayabilmesi bakımından, merhum Ahmet Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, hâlâ tren yolunda deve yürütülmemesi gerektiğini düşünmek ve bugünün insanının ihtiyacına, karşı karşıya kaldığı dinî problemlerin çözümünde bir katkı üretmek zorunluluğunda olduğunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Yine aynı şekilde, merhum Âkif’in ifadesiyle, doğrudan doğruya Kur'an’dan alarak ilhamı, asrın idrakine İslam’ı sunmak için, Diyanet İşleri Başkanlığı yöneticilerimizin omuzlarında büyük bir görev ve sorumluluk vardır. Dolayısıyla, bu konuda başarılı olabilmek, insanlarımızın ihtiyaç duyduğu bilgileri ona sunabilmek ve karşı karşıya kaldığı manevi problemleri çözebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığımızın bütçesi bu seviyede değil, bundan daha fazlasıyla da artırılsa yeridir ve mutlaka bu imkânlar onlara sağlanmalıdır.

Din görevlilerimiz toplumun model insanlarıdır, örnek insanlarıdır  ve onların peşinden giden insanların hem dünya hem de ahiret saadetine kavuşacakları ümit ve  beklentileri her zaman olmuştur. Bu nedenle, din görevlilerimizin eğitilmesi, yetiştirilmesi bakımından eğitim merkezlerimizin modernize edilmesi, yurt dışına gönderilecek elemanlarımızın, İngilizce bilenlerinin Fransa’ya, Fransızca bilenlerin Almanya’ya gönderilmesi değil, gerçek anlamda hangi toplumda görev yapacaksa o toplumun dilini, dinini bilen insanların oralarda görevlendirilmesi, öyle sanıyorum ki, dinler arası mücadelenin olduğu şu âlemde İslam dininin yüceliğini ispat etme bakımından fevkalade önem, görev ve sorumluluk ifa edecektir.

Aziz milletvekilleri, Diyanet İşleri Başkanlığımız bugün sahip olduğu imkânlar itibarıyla insanlığa model olacak ise, öncelikle kendilerinin de bu noktada model olduğunu hissetmeleri lazım gelir. Öyle görülüyor ki, üzülerek ifade etmem gerekirse, bugün, Diyanet İşleri Başkanlığımızda yapılan atamalar, bir şekilde kul hakkının, adaletin, liyakatin ve hakkaniyetin göz ardı edildiği… Manevi sorumluluğu başkalarına öğretmesi gerekenlerin öncelikle bu konuda duyarlı olmaları gerektiğini hatırlatıyorum.

Müftülerimizin merkeze toplanması adalet ölçüleriyle ne kadar bağdaşıyor bilmiyorum ama teşkilat kanununun değişmesinden sonra, iki yıllık bir süreye yakın, tedvirle de değil, görevlendirme suretiyle daire başkanı olabileceklerin maddi haklarının bile göz ardı edildiği bir kurumda adaletin gereği şekilde işlemediği duygusu, doğrusu bir Müslüman ve diyanet alanında çalışmış birisi olarak beni üzmekte, eminim ki, kalbinde Allah korkusu olan herkesi de titretmektedir diye düşünüyorum.

Sayın milletvekilleri, Diyanet İşleri Başkanlığımızda yakın gelecekte bir uygulama daha oluyor. Bu ay içerisinde şeflerimiz ve vaizlerimiz rotasyon adı altında başka taraflara gönderilme gibi bir endişeyi yaşıyorlar. En azından şunu hatırlatmak isterim: Yaşanan kış şartları ve hava muhalefeti nedeniyle, bu rotasyon olacak ise o insanların aileleri, çocukları ve yaşam şartları göz önünde bulundurularak daha müsait bir zamana ötelenmesi, öyle tahmin ediyorum ki, Diyanet İşleri Başkanlığımızın yetkililerinin ve etkililerinin herhâlde teşkilatı dikkate alması ve göz ardı etmemesi gereken bir husus olarak düşünüyorum.

Çok aziz davetliler, kıymetli misafirler, aziz milletvekilleri; şunu unutmamanızı istiyorum: Diyanet önemli bir kurum. Diyanetin önemli olması şeref-ül mekân bil mekîn olmasıyla doğru orantılıdır. Dolayısıyla, Diyanet İşleri Başkanlığında çalışan arkadaşlarımızın…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - …görevlilerin önce Allah’tan korkmalarını, sonra devletine ve milletine hizmet etmenin bilincinde olmalarını ve bu vesileyle de Diyanete sahip çıkmalarını tavsiye ediyor, yüce Meclisinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına 3’üncü konuşmacı Reşat Doğru, Tokat Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA REŞAT DOĞRU (Tokat) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; TİKA ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı bütçesi üzerinde söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Dünyada Türkiye dışında 250-300 milyonun üzerinde Türk yaşamaktadır. Bu yaşayan nüfusun yaklaşık olarak 3,5 milyonu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Bundan dolayı da TİKA’nın yanında Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının bu nüfus üzerinde çok önemli çalışmalar yapması, problemleri gidermesi gerekmektedir.

24 Mart 2010 tarihinde kurulan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının, kurulduğu günden itibaren önemli çalışmalar yapmış olmasına rağmen daha aktif olmasını beklemekteyiz. Bu başkanlık da aynı TİKA gibi yurt dışında ofisler açmalı, vatandaşlarımızla beraber olmalıdır. 7-8 Haziran 2011 yılında Ankara’da, yurt dışında yaşayan Türklerin kurduğu sivil toplum kuruluşlarıyla yapılan toplantıları, ayrıca Almanya’da, göçün 50’nci yılı münasebetiyle yapmış oldukları toplantıları ve beraberinde de Balkanlarda yapmış oldukları çalışmaları takdirle karşılıyorum ve olumlu buluyorum. Bu tür toplantılara sadece belirli düşünce grupları değil de her kesim davet edilmeli, onlara da konuşma hakkı verilmeli, iş birliği yapılmalıdır. Avrupa ülkelerinde bulunan Türk federasyonları da bu toplantılara mutlaka çağrılmalı, muhatap alınmalıdır çünkü Türk federasyonları Avrupa’da çok önemli hizmetler yapmış ve de yapmaya devam etmektedirler.

Yurt dışında, özellikle Avrupa’da Türk gençlerinin çok büyük problemleri vardır. Millî ve manevi değerlere sahip çıkan bir eğitim almaları sağlanmalıdır. Ayrıca, gençlerimiz ülkemize getirilerek, ülkemizi ve değerlerimizi tanımaları, sevmeleri sağlanmalıdır. Bugün yurt dışında Çanakkale’yi, Bursa’yı, Söğüt’ü, Ahlat’ı bilmeyen, kimliğinin ne olduğunun farkında olmayan –maalesef- gençlerimiz vardır. Hükûmet bunlara sahip çıkmamaktadır. Ayrıca, Avrupa Türk gençlerinde uyuşturucu başta olmak üzere madde bağımlılığı her geçen gün artmaktadır. İleriki yıllarda bu sorun çok farklı boyutlara ulaşabilir.

Buradan Hükûmete soruyorum: Şu anda Avrupa hapishanelerinde acaba kaç tane Türk vatandaşı yatmaktadır? Bunlar hangi suçlardan dolayı hapishanelerde bulunmaktadır? Bunları öğrenmek istiyoruz. Dolayısıyla, ailelerine ve çocuklarına mutlaka sahip çıkmalıyız.

Bunun yanında, önemli bir gerçek de şudur ki sayın milletvekilleri: Avrupa’da uyuşturucu suçundan hapishanelerde yatan gençler Türkiye’ye gönderildiği zaman, bunları kendi köylerine gönderiyorlar ve o bulaşıcı hastalığı da saatli bomba gibi etraftaki insanlara bulaştırıyorlar, bu dikkate alınmalıdır.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı bünyesinde, ayrıca yurt dışından gelen öğrencilerin koordinasyonu için Uluslararası Öğrenciler Daire Başkanlığı vardır. Bu başkanlık, misafirlerimiz olan bu öğrencileri bir aile yuvası şeklinde sahiplenmeli, onları korumalıdır. Sadece bunların sayılarının artırılması değil, yeni imkânlar verilmesi, onlarla iyi ilişkiler kurulması sağlanarak, ülkemiz ve insanlarımız sevdirilmelidir.

Sayın milletvekilleri, Atatürk “Türkiye'nin dışında yaşayan Türkler vardır. Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak oralarla ilişkiler kurmalı, oralardaki gelişmelere hazırlıklı olmalı.” diyerek bizlere tarihî görev vermiştir. Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği, rahmetli Başbuğ Alpaslan Türkeş'in ülkücülere emanet ettiği dış Türkler konusu, ülkemizin en önemli meselelerinden birisidir.

Türkiye'nin dışında 6 tane bağımsız devlet yanında, birçok ülke sınırlarında Türkler yaşamaktadır, bundan dolayı da hükûmetlerin buralarla ilgilenmesi asıl görevi olmalıdır.

Avrupa Birliğine, Batı’ya gösterilen ilgi Türk dünyasına reel şekilde gösterilse dünyanın ekseni değişir, ancak bu yapılmıyor, her şey Batı’ya, Batı için yapılıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu Orta Asya'da Türk devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Bağımsızlık sonucu, Türkiye o ülkelerle yakın ilişkiler kurarak, başta TİKA gibi çeşitli kurumlar kurmuştur. TİKA da kurulduğu günden itibaren çok önemli görevler yapmıştır, ancak son yıllarda AKP Hükûmetiyle beraber bir yön değişikliğine gidilmiştir, Türk dünyasının yanında Afrika ve Asya ülkelerine de açılımlar sağlanmıştır, ancak TİKA'nın kuruluş amacı Türk dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi içindir, unutulmamalıdır. Yirmi yıllık bağımsızlık süreci, uzun bir zaman değildir, dolayısıyla Türk dünyasında yapılabilecek çok iş vardır.

Türk dünyasındaki insanların durumu değerlendirildiğinde, TİKA'nın görevleri içerisinde olan birçok konu vardır. Türk devletleri halkları çok fakirdir, bazı ülkelerin zenginliği daha henüz halka yansımamıştır. Halka yönelik projeler getirilmeli, onlarla beraber olunmalıdır. Ortak tarih, edebiyat, dil konusunda çalışmalar mutlaka yapılmalıdır.

Örneğin Türk dünyasında Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullar vardır. Okulların fiziki konumu çok yetersizdir. On beş yirmi yıllık bilgisayarlarla, yetersiz laboratuvarlarla eğitim maalesef yapılmaktadır. TİKA’ya işte burada görev düşmektedir.  Türk dünyasındaki bütün okulların hepsi TİKA tarafından yenilenmeli, çağa uygun her türlü teknolojik araçlarla donatılmalıdır. O çocuklar bizim çocuklarımız, millet ise bizim milletimizdir, onları kaderleriyle baş başa bırakamayız.

Sayın milletvekilleri, Stalin, 1944 yılında Gürcistan’ın Ahılkelek bölgelerinde yaşayan Ahıska Türklerini buradan zorla alarak Rusya’nın çeşitli yerlerine dağıtmıştır. Ahıska Türkü öz vatanına dönememiştir; dağılmış bir şekilde, kimliksiz olarak Orta Asya’nın birçok yerinde bulunuyor. 2012 yılında bile bu insanların çilesi hâlâ devam ediyor. Hâlbuki bu insanlar bizim kardeşlerimizdir, bu insanların vatan topraklarına dönmeleri için neden yardımcı olmuyoruz? Gürcistan’ın Avrupa Konseyine verdiği teminattan dolayı, geriye dönüşten acaba kaç kişi faydalanmıştır, kaç kişi öz vatanına dönmüştür, bunu merak ediyoruz? Ancak, maalesef dönüş yoktur çünkü Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bu desteği göstermemiştir. AK PARTİ iktidarı Ahıska Türklerine sahip çıkmamıştır, Ahıska bölgesine dönüş için destek vermemiştir. Hâlbuki, Kırım Türklerine yapılan desteğin bir kısmı da bu bölge insanına yapılsa idi, Vatan Cemiyeti Ahıskalıları tekrar oraya gönderebilirdi. Böyle olmamıştır, Ahıska Türkleri sahipsiz kalmıştır.

Irak’ta da Türkmenler sahipsizdir. 2003’te Irak’ın ABD ve koalisyon kuvvetlerince işgali, Türklerin her geçen gün kaybetmesine sebep olmaktadır. Kerkük, Telafer, Tuzhurmatu bıçaksırtındadır. Tuzhurmatu’da, peşmergeler Türkmenlerin kutsal kabul ettikleri Musa Ali Dağı’na boya ile peşmerge bayrağı bile çizmişlerdir, halk çok tedirgin olmuştur. Son zamanlarda Irak merkezî hükûmeti ile peşmergeler arasında birçok sorun çıkmaya başlamıştır. Bunun sonucu olarak da Irak ordusu ile peşmerge güçleri arasında gerginlik yaşanmaktadır. Bunun önlenmesi Türkmenlere bazı yetkilerle sağlanabilir, oradaki insanların durumunun düzelmesi noktasında. Türkmenlerden, bölge insanından oluşacak güvenlik güçleri bölgede güvenliği sağlayabilir. Kerkük yüz yıllardır bir Türk şehridir, bunu kimse ama kimse unutmamalıdır. Irak’ta Arap-Kürt çatışmasının altında Kerkük petrol zenginliğinden daha fazla pay alma çabası vardır. Barzani, Türkiye'nin dostu değildir, kendi çıkarlarını her şeyin üzerinde tutar. Türkiye'nin yıllardır açılmasını talep ettiği Ovaköy sınır kapısının açılmasını istemiyor. Ovaköy kapısı, peşmerge bölgesi baypas edilerek Türkmen bölgesi olan Musul ve Kerkük’e inen en kestirme yoldur. Ancak, Hükûmetçe yapılan enteresan protokole göre, ikinci sınır kapısı, Ovaköy’e 20 kilometre uzaklıktaki peşmerge bölgesinde açılacaktır.

Ayrıca, enteresandır, ABD istiyor diye peşmergeler ile petrol anlaşması yapılıyor. Türkmenler ve Araplar dışlanıyor. Türkmenler, peşmergeler ile beraber olmaya, birlikte hareket etmeye zorlanıyor. Bu doğru değildir. Irak Türkleri ne pahasına olursa olsun sahip çıkılması gereken bizim kardeşlerimizdir.

Sayın milletvekilleri, Doğu Türkistan’da yaşananlar da Türk dünyasının en önemli konularının başında gelmelidir. Çin, Doğu Türkistan'ı egemenliğinde tutmak için Uygurlara yönelik şiddet politikaları uygulamaktadır. Türklüğü yok etmek, Çinlileştirmek için eğitim politikaları uygulanmaktadır. Çince zorunlu eğitim dili yapılmıştır. Uygur kültür değerleri zayıflatılmaya çalışılmıştır. Sincan Uygur Bölgesi’ne Çinliler yerleştirilmiş, nüfus yoğunluğu, demografik yapı bozulmaya çalışılmıştır. Uygur Türklerine her geçen gün baskı yapılmaktadır. Türkiye, Doğu Türkistan Türklerine sahip çıkmamış, onların yaşadığı haksızlıkları dünya kamuoyuna yeterli şekilde duyurmamıştır.

Ayrıca, bunların yanında, Doğu Türkistan'ın sürgündeki lideri Rabia Kadir'in ülkemize girişi engellenmekte, kabul edilmemektedir. Japonya, Doğu Türkistan konusunda konferanslar tertip ediyor, dünyanın her tarafından Doğu Türkistan liderleri davet ediliyor. Biz ise devlet olarak o toplantılara katılmadığımız gibi, liderlerine bile ülkemize gelmeleri için izin vermiyoruz. Bu doğru değildir.

Türk dünyasının her tarafında birçok sorun vardır. Bugün Azerbaycan-Türkiye ilişkileri normal değildir. Azerbaycan toprakları işgal altındadır. Türkiye dünyaya bu konuyu anlatmalı, Azerbaycan Türklerine yardım etmelidir.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

4’üncü konuşmacı Sümer Oral, Manisa Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA SÜMER ORAL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hazine Müsteşarlığı,  Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu 2013 yılı bütçe tasarıları üzerine Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunuyorum. Sayın Başkan ve değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Küresel ekonominin kırılgan yapısı devam ediyor, gelişmiş ülkelerde yaşanan düşük büyüme ve yükselen işsizlik oranı da aynen sürüyor. IMF değerlendirmelerine göre, küresel büyüme oranı 2012 ve 2013 yıllarında kriz öncesi dönemin yüzde 5-5,5’lar seviyesinin hayli altında, yüzde 3-3,5’lar düzeyinde seyredecek. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise normal potansiyelin altında, yüzde 2 veya çok az üstünde bir büyüme oranı bekleniyor. Euro bölgesindeki bankacılık sektörü ile kamu maliyesi arasındaki karşılıklı olumsuz etkilenmenin önü ise henüz alınamadı. Euro bölgesini en azından orta vadede düşük büyüme oranlı bir dönemin beklediğinde hiç şüphe yok. Bu arada, uygulanan istikrar tedbirleri bağlamında önemli bir uyarı da euro bölgesinde gözlerden kaçmıyor: “İstikrar önlemlerini alırken aman dikkat, büyümeyi tamamen öldürmeyelim.”

Bütün bunlar gösteriyor ki zor bir yılın hatta 2012’ye kıyasla daha karmaşık bir yılın bütçesini tartışıyoruz. Geride bırakmakta olduğumuz 2012 yılı da esasen bütçe hedeflerinde ciddi sapmaların yaşandığı bir yıl oldu. Yıl içinde gerçekleştirilen ek vergi tedbirlerine ve bir defaya mahsus gelir kaynaklarına müracaat edilmiş olmasına rağmen 2012 yılı bütçe açığının yüzde 54 oranında bir sapma ile 21,1 milyar yerine 33,5 milyar Türk lirasına çıkacağı anlaşılıyor. Yıl içi şayet bu tedbirlere gidilmemiş olsa idi bütçe açığı o kadar daha büyük olacaktı. Büyüme hedefinde yüzde 25’lik bir sapma var. Son açıklanan, bu yılın 3’üncü çeyreği büyümesi dikkate alınırsa bu sapmanın daha da artacağı anlaşılıyor. Enflasyon öngörüsünde ise yüzde 35 oranında bir sapma ortaya çıkmıştır. Beklenti ile gerçekleşenler arasındaki farkın kaynağında 2012’nin normal bir yıl gibi değerlendirilmiş olmasının payı büyük. Temenni etmemekle birlikte, 2013 yılı bütçesinde de benzer bir tablo ile karşılaşma ihtimali çok büyüktür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; güçlü ekonomiler sağlam kamu maliyesine sahip ekonomilerdir. Kamu kesimi finansmanında sağlıklı yapının kalıcı olması yapısal düzenlemelerin sürekli olmasına bağlıdır. Geride bıraktığımız on yılda bu alanda yani yapısal düzenlemelerde gereken duyarlılığın gösterildiğini ne yazık ki ileri sürmek mümkün değil. Son zamanlarda bazı girişimler olsa da hayli gecikmelidir ve yeterli düzeyde değildir. Özellikle 2008 yılı öncesi bu açıdan kaçırılmış bir dönem olmuştur. Bugün itibarıyla, gelir ayağı son derece sağlıktan uzak bir vergi sistemine dayalı, gider ayağı ise esnekliğini büyük ölçüde yitirmiş, katı bir nitelik kazanmış bütçe yapısı ile karşı karşıyayız.

Vergi gelirlerimiz içinde dolaylı vergilerin payı on yılda yüzde 65’lerden yüzde 69’lar düzeyine çıkmış, bu tablo gelir adaletini daha da bozmuş ve reel ekonominin dengelerini de zedeler hâle gelmiştir. Zamanın Maliye Bakanı 2003 yılı bütçesini sunarken 2002 yılındaki yüzde 65 oranının yüksek olduğunu, bunun mutlaka aşağıya çekileceğini belirtmişti. Oysa geçen on yılda aşağıya düşmeyi bırakın, oran 4 puan daha artmıştır.

Sonuç itibarıyla, devletin giderleriyle gelirleri arasındaki zaman ve mekân farklılığını giderecek olan Hazine Müsteşarlığının da işi bir hayli zor hâle gelmiştir. Ülkemiz ekonomisinin temel yapısal sorunlarının başında gelen iç tasarruf yetersizliği ve cari işlemler dengesindeki yüksek düzeydeki açık önemini artırarak devam etmekte. İç tasarruf oranı 2002 yılında yüzde 20’ler seviyesinde iken bugün -yani 2012 yılında- yüzde 14’ler düzeyine gerilemiş, cari işlemler açığı ise 2011 yılında gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 10’lar düzeyine çıkmıştır. Bu oran, bildiğiniz gibi, dünyada en yüksek iki ülkenin açığıdır.

Ayrıca, cari açığın finansman kalitesi de giderek bozuluyor. Doğrudan yatırım girişlerinde son yıllarda dikkat çeken gerilemeler söz konusu. 2003 ile 2012 arası 350 milyar dolar dış açıkla verilmiştir. 2003’ten önceki, 1923 ile 2003 arasındaki açıkla mukayese edecek olursak hakikaten korkutucu farkların ortaya çıktığını görmüş olacağız. 2013 yılında da dış denge açısından 200 milyar dolar civarında döviz ihtiyacı var. Mutlaka bu döviz bulunabilir, şüphesiz, faiz ve kur politikası aynen böyle devam etmek kaydıyla.

Üzerinde durmak istediğim diğer önemli bir konu da Türkiye’nin on yıllık AKP döneminde daha borçlu bir yapıya dönüşmüş olduğudur. Ülkenin toplam borçluluk oranı -kamu, artı, reel sektör, artı, hane halkı oran olarak ifade ediyorum, nominal olarak değil- 2002 yılında millî gelirin yüzde 107,1’iydi. Bugün yani 2012 yılında, Ağustos itibarıyla, bu oran yüzde 117,7 seviyesine çıkmıştır. Yani on yılda Türkiye yüzde 10,6 oranında daha borçlu hâle gelmiştir.  Vatandaşımızı, halkımızı doğrudan ilgilendiren hane halkı borcu yani vatandaşın borcu ise, 2002’de millî gelirin yüzde 1,9’una tekabül ederken 2011’de yüzde 17,5’e ve 2012’de, Ağustos ayı sonu itibarıyla yüzde 18,5 seviyesine yükselmiştir. Açıkça görülüyor ki vatandaşlarımız reel olarak on yılda 10 kat daha borçlu duruma düşmüştür. Vatandaş, herhâlde, bu borcu tüketmek için alıyor, gelirinin yetmeyen kısmını borçla karşılamak için borca gidiyor. Demek büyüme, bu kesime fazlaca intikal etmemiş.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu vesileyle, sık sık gündeme getirilen birkaç konu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Bunlardan biri, IMF’e olan borcun ödenmesi meselesi. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde, IMF’e ödenmekte olan borç yani bu on yılda ödenen borç, sadece daha önceki hükûmet zamanında alınmış bir borç da değildir. AKP hükûmetleri, 2003 ile 2008 yılları arasında, IMF’ten 13 milyar dolar borç almıştır. Ödenen borç, sadece 2002’de devralınan 22 milyarlık borç değil; ilaveten anapara olarak 13 milyar da borç ödenmiştir ama halka söylenen ise “Biz IMF’ten borç para almadık. Biz, bize devredileni ödedik.” anlamına gelen ifadelerle dile getirilmektedir. Bunu da sizlerle paylaşmak isterim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, 21’inci asrın başında, 2000 yılında, bankacılık sektöründe sisteme girmiş olan önemli bir düzenleyici ve denetleyici kuruluştur. Aynı dönemde yani 2001 yılında, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının bağımsız bir statüye kavuşturulması, sistemin standardını yükseltmek amacıyla Bankalar Kanunu’nda yapılan köklü düzenlemeler sektörü güçlü bir yapıya dönüştürmüştür. Nitekim, ülkemiz bankacılık ve finans sektörünün 2008 küresel krizinden etkilenmemiş olmasında bu yeni yapının katkısı fevkalade büyük olmuştur.

Sermaye Piyasası Kurulu, geçtiğimiz hafta yeni kanununa kavuştu. Bu yeni düzenlemenin, İstanbul’un dünyanın önemli finans merkezlerinden biri hâline gelmesinin yolunu açması bizim için de büyük bir dilektir.

Bağımsız, düzenleyici ve denetleyici üst kuruluşlar, ülke ekonomilerinin rekabet gücünü artıran ve onlara global krizler karşısında mukavemet kazandıran çağdaş kurumlardır. Nasıl ki meydana gelen tabii bir depremden zarar görme o depremin meydana geldiği yani deprem üstünden ne kadar uzak olup olmadığına bağlı ise, burada da ona benzer bir durum var. O depremin tahribatını azaltmak için nasıl ki yapıları sağlamlaştırırsanız, finansal veya ekonomik depremlerde de yapılarınızı güçlendirmek durumundasınız. Eğer ekonomik yapılarınızı güçlü tutmazsanız finans krizinden ne kadar uzak olursanız olun etki altında kalırsınız. İşte, ekonomilerin gücünü artıranlar da bu yapılardır, bağımsız ve düzenleyici kurumlardır ama bunlara kendi statüleriyle sahip olmak gerekir.

Bu üst kuruluşlar, biraz evvel de ifade ettiğim gibi, rekabet açısından ve küresel depremler yönünden, mali depremler yönünden fevkalade önemlidir ama bunların bağımsızlıkları, üzerinde titrememiz gereken durumlardır, bu kurumların da vazgeçilmez niteliğidir. Kurumların bu yapılarından da rahatsız olmamak lazım. İleri ülkelerde hep bunlar bu niteliktedir. Son dönemlerde bağımsızlık ilkesinin ciddi ölçüde zedelendiğini ortaya koyan örnekler görülüyor. Uzun yıllar sonrası sistemimize sağlanmış fevkalade önemli bu tür kazanımlarımızı aman ucuz biçimde yitirmeyelim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri tekrar saygıyla selamlıyor, bütçelerin de hayırlı olmasını diliyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi, şahsı adına söz isteyen Hasan Karal, Rize Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASAN KARAL (Rize) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Diyanet İşleri Başkanlığımızın 2013 yılı bütçesiyle ilgili şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa, kanun ve diğer mevzuatla kendisine verilen görev ve yetkiler doğrultusunda İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürüten, toplumu din konusunda aydınlatan ve ibadet yerlerini yöneten bir kurumdur. Kendisine kanunla tevdi edilen görevi en iyi şekilde yerine getirmeyi ilke edinen Diyanet İşleri Başkanlığı, doğru bilgiye, tecrübeye, birlik ve beraberliğe, karşılıklı sevgi ve saygıya, hoşgörüye, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya önem verirken toplumumuzun yaşadığı değişim, şehirleşme, göç, eğitim ve benzeri olguları da dikkate alan ve bunları önemseyen bir hizmet anlayışını da yerine getirmektedir.

Cumhuriyetin başında, rahmetli Atatürk kurumları kurarken hem Genelkurmay Başkanlığını hem de Diyanet İşleri Başkanlığını eş zamanlı ve aynı kanunla kurmuştur. İkisinin de önemi ortadadır. Ülkenin bekası için ordunun ne kadar önemi varsa Diyanet İşleri Başkanlığının da o kadar büyük önemi vardır.

Diyanet İşleri Başkanlığının yurt içi ve yurt dışındaki vatandaşlarımıza, soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza yönelik irşat ve eğitim hizmetleri sadece dinî açıdan değil millî, tarihî, sosyal ve kültürel değerler açısından da önem arz etmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, bilgi ve kaliteyi referans alan, sadece cami cemaatine değil toplumun her kesimine hitap eden açık ve şeffaf bir kurum olma niteliğine özen göstermektedir. Diyanet İşleri Başkanlığını mezheplere veya tarikatlara veya başka yapılara göre yapılandırdığınız takdirde, o zaman çok parçalı bir yapının ortaya çıkacağı da aşikârdır. Bugün herkes şunu iyi biliyor ki Diyanet İşleri Başkanlığı mezheplerin ve tarikatların üzerinde, İslam’ı Kur’an ve sünnete ve İslam’ın temel kaynaklarına göre inanç, kültür ve ahlakıyla ilgili toplumu aydınlatmak, bilgilendirmek ve ibadet yerlerini yönetmekle çok önemli bir görev ifa etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Diyanet İşleri Başkanlığına verilen asli görevlerden birisi de yaygın din eğitimi konusudur. Bu alanda Kur’an kursları ve eğitim merkezleri fiziki ve eğitsel açıdan yeniden gözden geçirilerek iyileştirme çalışmaları devam etmekte olup gerek Kur’an kurslarında gerekse hizmet içi eğitimlerde uygulanan programlar Hükûmetimiz döneminde güncellenmiştir. Kur'an kursları, toplumsal talepler sonucu ortaya çıkan hizmet çeşitliliği göz önünde bulundurularak eğitim, öğretim ve sosyal etkinlikler açısından geçmişte uygulanan yasaklar önemli ölçüde Hükûmetimiz döneminde kaldırılarak yeniden yapılandırılmış ve daha da işlevsel hâle getirilmiştir. Etkinliklerin sayısının artırılması, geliştirilmesi ve desteklenmesi AK PARTİ iktidarının akılcılığa ve bilimselliğe verdiği önemin göstergelerindendir. Hükûmet olarak hedefimiz: Soydaşlarımız ve insanlığın ihtiyaç duyduğu her ülkeye din hizmeti sunmak ve çağlar üstü olan İslam’ı bütün insanlığın doğru algılamasına vesile olacak çalışmalara destek olmaktır.

Diyanet İşleri Teşkilatı Yasası 1979’da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Kanun, defalarca ele alınmasına rağmen çıkarılamamıştır. Diyanet İşleri, otuz bir yıl genelgelerle idare edilmeye çalışılmış, Hükûmetimiz döneminde bu yamalı bohça kanun ele alınarak Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden yapılandırılmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığında görev yapan vaizler, imam-hatipler veya başka bazı görevliler herhangi bir suç isnadı olduğu zaman diğer devlet memurları gibi ceza hukuku anlamında memur kabul edilmiyorlardı. Onlarla ilgili doğrudan inceleme, soruşturma, yargılama yapılabiliyordu. Eşitlik ilkesine aykırı olan bu durum Anayasa’nın eşitlik ilkesi ve hukuk devletinin gereklerine uygun olarak yeniden düzenlenmiştir.

12 yaş sınırıyla alakalı olarak kanunda yer alan ve insan hakları ve eşitlik ilkesiyle bağdaşmayan bir yapı vardı. Çocuklar Kur'an öğrenmeye gittiği zaman 12 yaş engeli yaz Kur’an kursları için söz konusuydu. Böylesine çağ dışı bir yasak artık ortadan kaldırılmıştır.

Engelli vatandaşlarımızın durumunu dikkate alarak camilerimizin fiziki şartlarının engellilere uygun hâle getirilmesi ve hutbelerin işaret diliyle okunması çalışmaları devam etmektedir. Bugün itibarıyla 17 ilimizde 22 camide hutbeler işaret diliyle engelli vatandaşlarımızın istifadesine sunulmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidar muhalefet, bütün siyasi partilerimizin üstüne titrediği, zarar görmesini istemediği, toplumumuzun temel taşlarından olan Diyanet İşleri Başkanlığımızın 2013 yılı bütçesinin milletimiz ve ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyor, yüce heyetinizi tekrar en kalbî duygularımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi Hükûmet adına söz isteyen Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kurumlarımızın bütçeleri üzerinde söz alan, değerli fikirlerini buradan paylaşan bütün arkadaşlarıma, iktidar muhalefet partilerinin temsilcilerine çok teşekkür ediyorum.

Ben, kısaca, 2 kurumumuz, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı üzerinde duracağım. Vaktim kısa. Ben, dün de konuştuğum için Bekir Bey ve Ali Bey’e daha fazla vakit bırakıyorum.

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, bilindiği gibi, operasyonel bir kurum değil; terörle mücadelede daha çok strateji üretmek üzere ve koordinasyonu sağlamak üzere kurulan bir kuruluşumuz. Bir de, yine bu koordinasyonun bir parçası da ülkemizdeki istihbarat birimlerinin stratejik istihbaratını alarak onları birleştirme ve bu konuda yine faydalanma. Bu anlamda çalışmalarını sürdürüyor. Benim İçişleri Bakanlığım döneminde kurulmuştu, şimdi Başbakanlığa bağlı ve yine benim sorumluluğumda.

Burası, başta da ifade ettiğim gibi, operasyonel bir kurum değil ama çok iyi analizler yapılıyor burada, çok iyi araştırmalar yapılıyor; algı araştırmaları yapılıyor, toplumsal araştırmalar yapılıyor ve bunlar analiz edilerek, değerlendirilerek kurumlarımızla da paylaşılıyor.

Bildiğiniz gibi, Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanlığını yürütüyorum. Bu manada koordinasyonumuz orada, bütün kurumlarımız orada ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının ürettiği veriler orada tabii değerlendiriliyor. Ayrıca, bu kurumumuz terörle mücadele eylem planını çalışmıştır, geçen yıl tamamlamıştır, bu onaylanmıştır, Millî Güvenlik Kurulunda da onay görmüştür, her kurumumuzun bu konularda yapacakları vardır, onları da kurumlarımızla şu anda paylaşıyor.

Uluslararası alanda ise özellikle Avrupa kesiminde Dışişleri Bakanlığımızla birlikte önemli çalışmaları yürütüyor.

İstihbarat Koordinasyon Merkezimiz şu anda, tam olarak çalışıyor. İstihbarat birimlerimizden de buraya birer temsilci alındı ve bizim Kamu Güvenliği Müsteşarlığı bünyesinde, o koordinasyonda sürüyor. Önümüzdeki dönemde buradaki çalışmalar daha da artacak, ona inanıyorum. Burada ayrıca ciddi bir arşiv, bilgi merkezi, bu konudaki uluslararası gelişmelerin değerlendirildiği çalışmalar da söz konusu.

Burada gündeme getirilen konuşmalarda iki husus: Yabancı personel: Burada, şu anda yabancı uzman çalışmıyor.

İkincisi: Burada Sayın Akat’ın dile getirdiği, buranın dinlemeyle vesaireyle, operasyonel işlerle bir ilgisi yoktur. Dinleme hukukumuzda bellidir, hangi kurumların yapacağı, yargı kararlarıyla yapılacağı.

Örtülü ödeneği küçük bir miktar vardır, doğrudur ama baktım geçen yıllarda yüzde 20’si bile kullanılmamış. Bütün güvenlik birimlerinin zaten örtülü ödeneği mevcuttur.

AFAD’la ilgili ise söyleyeceğim şunlar: AFAD, biliyorsunuz yeni kuruldu, iki yıl önce kuruldu. Ülkemizde afetle, acil durumla ilgili değişik kurumlar vardı, bunun koordinasyonunu sağlasın diye kuruldu ve bütünleşik afet yönetimi sistemiyle önceliği kriz yönetimi olan anlayış yerine önceliği risk yönetimi olan bir anlayışa geçildi. Bu model afet ve acil durumların sebep olduğu zararların önlenmesi için tehlike ve risklerin önceden tespitini, afet olmadan önce meydana gelebilecek zararları önleyecek ve en aza indirecek önlemlerin alınmasını ve afet ve acil durumlarda etkin müdahale ve koordinasyonun sağlanmasını öngörmektedir ve işte AFAD bunlarla ilgili çalışmalar yapıyor. Neler yapıyor, kısa kısa geçiyorum:

Şu anda gerçekten, ilk defa Türkiye’de bir afet yönetimi, tarihimizin ilk stratejik belgesi UDSEP hazırlandı. Bu belge ile doğrusu, depremle ilgili, afetle ilgili bütün kurumlarımızın sorumlulukları belli, Türkiye’nin ne yapacağı belli ve bu 2023 yılına kadar bu çalışmalar tamamlanacak ve şu anda bununla ilgili adımlar atıyoruz. Bu Ulusal Deprem Strateji ve Eylem Planı, UDSEP 2023, depremlerin neden olabilecekleri fiziksel, ekonomik, sosyal ve çevresel politik zarar ve kayıpları önlemek veya etkilerini azaltmak ve depreme dirençli, güvenli, hazırlıklı ve sürdürülebilir yeni yaşam çevreleri oluşturmak; bunun için çalışıyor, çok kapsamlı ve kökten çözümler üzerinde çalışıyoruz. Özellikle, 2012 yılı bu manada, yeni bir planlama için yoğun geçti. 2013 yılının başından itibaren AFAD’ın topluma açık, kamuoyuna açık çalışmalarını daha çok göreceksiniz.

2012 yılında neler yapıldı? Kentsel Dönüşüm Yasası çıkarıldı, Çevre Bakanlığımız bunu yürütüyor. Afet Sigortaları Yasası yenilendi, artık, sigorta yaptırmayan elektrik aboneliği bile alamayacak evine, dolayısıyla, onu çok önemli görüyoruz. MTA’nın diri fay haritası yenilendi, Ulusal Deprem Araştırma Programı devreye girdi, Afet Risklerinin Azaltılması Ulusal Platformu kuruldu, bütünleşik afet tehlike haritalarının üretilmesi projeleri başlatıldı. Bu manada, gerçekten geleceğe dönük çok kapsamlı çalışmalar yürütülüyor.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Hiçbir şey yok ortada.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; özellikle bizim, AFAD’ın 2013-2017 kendi stratejik planı çerçevesindeyse bütünleşik risk ve afet yönetimi sistemi kuruluyor. Afet yönetimi standartlarını geliştirme ve hâkim kılma, afete hazırlık için ulusal eğitim seferberliği, sürekli gelişen ve öğrenen kurum olma yani afetlere daha dirençli bir toplum olma şu andaki çalışmamızın odağını oluşturuyor.

Burada değerli konuşmacılar da dile getirdiler, aklın yolu bir, bunu Türkiye mutlaka başaracak. Evet, belki çok bina da yıkılacak ama bunları, bu riskleri göze alacağız yani Türkiye’nin geleceği için, insanımızın hayatının kaybolmaması için bunları yapacağız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; eğitim çalışmaları kapsamında 2013 yılı, afet farkındalığı ve duyarlılığın artırılması adına eğitim seferberliği yılı olacak inşallah. “Afete hazır aile”, “Afete hazır okul”, “Afete hazır iş yeri”, “Afete hazır gönüllü gençler” gibi çok ciddi projeleri 2013 yılının başından itibaren uygulamaya başlayacağız.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Geçen sene de “2012” diyordunuz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda Türkiye’yle ilgili, daha hazırlıklı olma anlamında da bir alan çalışmamız var. Kalan sürede onlardan bahsedeyim.

Şu anda Türkiye’yi 15 bölgeye ayırdık. Bu, 2012 yılında yaptığımız bir çalışmadır. Bu bölgelerde o yörelerimizin afet riski göz önüne alınarak nelerin bulunması; çadırından ısıtıcısına, ilk andaki acil arama kurtarma malzemelerine kadar her şey hazır olacak. Bunu Kızılayla birlikte yürütüyoruz ve bölgelerimize, mevsimlere, Türk aile yapısına uygun  çadırları -içinde bölmeleri falan olan- şu anda 65 bin tane ürettik ve bu 100 bine ulaşacak ve böyle bir sisteme de inşallah geçiyoruz.

Geçici barınma merkezlerinin afet öncesinde belirlenmesi, bu merkezlerin alt yapılarının hazır hâle getirilmesi çalışmalarını da başlattık. Türkiye'nin risk bölgeleri belli. Her açıdan artık -Allah korusun, inşallah afet görmeyiz ama- afet olduğu anda nerede ne yapılacak; bunu, hepsini bilir duruma geleceğiz.

Kurumlarımızla ilgili de, yakın zamanda 11 bakanımızın katıldığı, bu konudaki Afet Acil Üst Kurulumuzda da bunu kararlaştırdık. Şu anda bütün kurumlarımızla bunlar görüşüldü. Artık, bundan sonra böyle bir şey olduğunda kim ne yapacak, hangi kurumumuz ne yapacak, bu belli. Düğmeye basıldığında Türkiye’deki bütün kamu, sivil, yerel kuruluşlarımız ne yapacağını biliyor ve harekete geçecek. İnşallah afet olmaz ama bir şey olduğunda hiçbir şaşkınlık olmayacak, malzemeler en yakın depolarda hazır olacak, kurumlarımız hemen harekete geçecek. Biz bu sistemi çok önemli görüyoruz, bu konuda çok kararlı şekilde çalışıyoruz ve Hükûmetimiz de, bütün bakanlıklarımız da bu konuda üzerine düşeni yapacak ve doğrusu bunu da çok önemli, değerli görüyoruz.

Tabii, AFAD’ın şu anda yürüttüğü çok önemli çalışmalar var. Burada değerli arkadaşlarım bahsettiler -Sayın Burhan Kayatürk ve Hacı Bayram Türkoğlu- bir Van olayı yaşadık. Hamdolsun, yüzümüzün akıyla onun içinden çıktık. Şu anda, bugün sayısı 138 bine çıkmış Suriyeli sığınmacılar var. Bunlarla ilgili bütün çalışmaların koordinasyonunu AFAD yürütüyor. Bunların barınması, beslenmesi, eğitimi okul çağındakilerin, sağlık hizmeti, hepsini yine bu koordinasyonla yürütüyoruz.

Ben kurumlarımızın bütçelerine ilginiz için, desteğiniz için teşekkür ediyorum, hepinizi en derin saygıyla selamlıyorum, sağ olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Sayın Bakan, Diyanetle ilgili hiçbir soruya cevap vermediniz.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Aynı şeyleri 2011’de de söylemiştiniz 2012 için; 2012’de de aynı şeyleri 2013 için söylüyorsunuz.

 BAŞKAN – Yine Hükûmet adına 2’nci konuşmacı Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı ile Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının bütçeleri hakkında yapılan değerlendirmelere cevap vermek ve Hükûmetimizin görüşlerini açıklamak üzere huzurlarınızdayım. Bu vesileyle değerli heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Anayasa, kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri Diyanet İşleri Başkanlığına İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek görevini yüklemektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı cumhuriyetimizin en eski ve en köklü kurumlarından birisi olarak bugüne kadar İslam dininin doğru öğretilmesi, öğrenilmesi doğru anlatılması anlaşılması ve ibadet yerlerinin yönetilmesi konusunda çok önemli görevler ifa etmiş, ülkemizin birlik ve beraberliğinin, dirlik ve düzeninin âdeta bir çimentosu olmuştur. Bugün personel sayısı itibarıyla da ülkemizin en ücra yerlerine varıncaya kadar görevlisi bulunan kurumlarımız arasında yer alıyor. Dolayısıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’nin her yerinde olan ve her yerinde hizmet üreten büyük bir teşkilatımızdır. Ben bu vesileyle, Diyanet İşleri Başkanlığında görev yapan bütün arkadaşlarımıza, yaptıkları görevlerden dolayı teşekkür ediyorum.

Burada, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesiyle ilgili değerlendirmeler yapılırken, tabii, Diyanete ayrılan bütçe miktarının fazlalığı üzerinde müteaddit kereler duruldu ve eleştiriler yapıldı. Bir hususun altını özellikle çizmek isteriz ki, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi fazla bir bütçe değildir; yaklaşık yüzde 96’sı personel giderlerini karşılayan bir bütçedir, yatırım bütçesi neredeyse yoktur. Böylesi bir yapıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, hem Türkiye’nin içinde hem de yurt dışında çok büyük faaliyetlere imza atmaktadır, bundan sonra da atmaya devam edecektir.

Burada bizim belki üzerinde durup Hükûmeti eleştirmemiz gereken şey “Diyanetin yatırım bütçesini niye artırmıyorsunuz? Neden daha fazla buraya yatırım ve diğer ihtiyaçları karşılayacak kaynaklar koymuyorsunuz?” diye eleştiri almış olsak, o zaman, “Belki daha haklı şeyler söylüyor arkadaşlarımız.” diyebiliriz ama “Diyanet İşleri Başkanlığında çalışanların maaşlarını ödemesin Hükûmet.” deniyorsa o ayrı bir şey. Ama yok, “Bu paralar nereye gidiyor?” diye baktığınızda, her defasında rakamları açıklıyoruz. Bu paralar, personel giderleri ve işletmelerin aydınlatma, telefon ve benzeri cari giderlerine gidiyor.

Türkiye’de yapılan bütün camilerin tamamı hayırsever vatandaşlarımızın kurdukları dernekler ve vakıflar aracılığıyla yapılıyor; devletin bütçesinden bu noktada herhangi bir kaynak aktarımı söz konusu değildir. Zaman zaman, yapılan inşaatlara çok cüzi bir miktarda destekler sağlanmaktadır. Bugün, Türkiye’de yapılan bütün camiler, bütün ibadethanelerin tamamı milletimizin gönül hazinesinden verdikleri katkılarla yapılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetlerine devam ederken, tabii, personeliyle bunu yapıyor; bu personelin de kalitesini artırmak için önemli çalışmalar yapıyor. 1990’lı yıllarda İlahiyat Ön Lisans Tamamlama Programı’nı, daha sonra İlahiyat Lisans Tamamlama Programlarını başlatarak eğitim seviyesini yükseltici adımlar attı. Hizmet içi eğitim kapsamında Diyanet eğitim merkezleri kuruldu. Bugün Türkiye’mizin tam 16 yerinde Diyanet eğitim merkezleri hizmet içi eğitim yoluyla din görevlilerimizin daha iyi bir şekilde hizmet vermeleri konusunda çalışmalar yapmaktadır. Ayrıca, dinî yüksek ihtisas merkezleri oluşturuldu, kanunla 10 tane kurulması öngörülüyor. Bugüne kadar 3 tanesi faaliyete geçti, önümüzdeki günlerde diğerleri de faaliyete geçecektir.

Bunun yanında, tarihî nitelikteki camilerin tanıtılmasının ehil kişiler tarafından yapılmasını temin etmek maksadıyla 250 cami rehberliği kadrosu ihdas edildi. Bundan sonra camilere gelen, ziyarete gelen turistlere veya başka maksatlarla gelenlere, bu noktada, ehil insanlar, camiyi bilen, caminin kültürünü bilen kişiler tarafından doğru bilgilerin verilmesi sağlanacaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı yaygın din eğitimi konusunda da önemli görevler yapmaktadır. Bir yandan hutbelerle, bir yandan vaazlarla, bir yandan konferanslarla, bir yandan seminerlerle, panellerle, öte yandan çıkardığı yayınlarla bu alanda önemli adımlar atmaktadır. En son olarak, Peygamber Efendimizin hadislerinden oluşan bir hadis külliyatını, “Hadislerle İslam” adlı eseri yayımladı ve Avrasya İslam Şûrası’nda da bunu Türkiye ve dünya kamuoyuna tanıttı.

Bugüne kadar 5 tane Dinî Yayınlar Kongresi tertip edildi.

Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet TV’yi kurdu. 2012 yılında TRT’yle yapılan protokol çerçevesinde Diyanet TV kuruldu. TRT Anadolu üzerinden Diyanet TV yayın yapmaktadır. Şimdilik test yayın yapıyor, bir zaman sonra bu yayın normal yayına dönecek ve yirmi dört saat süreyle yayın yapan bir televizyon hâline gelecek.

Tabii, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın din hizmeti ihtiyacını gidermek maksadıyla da pek çok çalışmanın altına Diyanet İşleri Başkanlığımız imza atmıştır. Oradaki vatandaşlarımıza şu an itibarıyla 1.804 görevliyle hizmet vermektedir. Ayrıca, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerin bazıları Türkiye’den din görevlisi kabul etmediği için oralara din görevlisi ihtiyacını karşılamak maksadıyla Uluslararası İlahiyat Projesi’ni başlattık. Yabancı ülkelerin vatandaşı olan soydaşlarımız burada ilahiyat eğitimi alarak döndüklerinde orada daha iyi hizmet verme konusunda çalışmalar yürütmektedirler ve bunun gibi pek çok çalışmayı Diyanet İşleri Başkanlığımız sürdürmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığıyla TİKA -esasında aynı zamanda Diyanet de bir boyutuyla- yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızla da ilgili, soydaşlarımızla ilgili, akrabalarımızla ilgili teşkilatlardır.

Burada, değerli konuşmacılar Türk dünyasıyla ilgi konusunda eleştirilerde bulundular. AK PARTİ hükûmetleri Türk dünyasıyla daha yakından ilgilenmek, aramızdaki din, dil, kültür, tarih, ekonomi, siyaset ve benzeri köprüleri daha güçlendirmek ve daha da ileri adımları atmak için çok önemli adımlar attı, çok önemli kararları hayata geçirdi. Bunları müsaadenizle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bunların başında en önemli yapı TİKA’dır. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 92’de kurulduğu zaman sadece belli bölgelere öncelik veren bir yapıyla kuruldu esasında, kanuna baktığımızda da onu görüyoruz. Öncelikle Türk dünyasından bahsediyor ama yanında da başka şeyleri söylüyor. “Başta Türk dilinin konuşulduğu cumhuriyetler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak…” diye kanun devam ediyor.

Şimdi, Türk dili konuşan ülkeler, komşu ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler. Biz ne yaptık? Türk dili konuşan ülkelerle ilgili önemli adımlar attık, komşu ülkelerle ilgili önemli adımlar attık. Daha da ileri adım atarak bu kanunun amacına uygun olarak TİKA’yı yeniden yapılandırdık ve bugün beş kıtada hizmet veren bir teşkilata dönüştürdük. Biz geldiğimizde TİKA’nın yurt dışındaki ofis sayısı 12 taneydi, şu anda bunun sayısını 33’e çıkardık, hizmet ettiği ülke sayısı da neredeyse 20’yi bulmuyordu, şu anda 100’den fazla ülkede kalkınma merkezli hizmetleri TİKA’mız yürütmektedir.

Bakın değerli arkadaşlarım, TİKA, 2002 yılında toplam 86 milyon dolar kalkınma yardımı yaparken, OECD Kalkınma Yardımları Komitesinin normlarına göre 2011 yılında bu miktarı 27,5 kat artırmak suretiyle 2 milyar 363 milyon dolara çıkarmıştır. Bu, büyük bir rakamdır. Sadece  2011 yılında 1 milyar 273 milyon dolar bu yardımların resmî kalkınma yardımlarıdır, geri kalanı ise STK’lar ve diğer yollarla yapılan yardımlardır. O nedenle OECD’nin Kalkınma Yardımları Komitesi (DAC), Türkiye’yi yükselen donör ülke ilan etti ve bu konuda yıldız ülkelerin arasına koydu ve başkanı bizzat Türkiye’ye gelerek -Sayın Babacan’a da gitti, bana da geldi- Türkiye'nin DAC’a üye olması için davetini iletti. Türkiye pek çok uluslararası kuruma üye olmak için uğraşırken şimdi  bakıyorsunuz “Gelin bize üye olun.” diyen bir başka yapı var. İşte bu, Türkiye'nin gücünün, Türkiye'nin kuvvetinin bir göstergesidir.

Bir başka konu: TİKA, AK PARTİ iktidar olana kadar geçen zaman içerisinde 1992 ila 2002 yıllarında toplam 2.241 proje hayata geçirirken, bizim iktidarımız döneminde, on yıl içerisinde 10.086 proje hayata geçirdi; bunların içerisinde 2012 rakamları da yok. Rakama baktığınızda, ortaya çıkan sonuca baktığınızda biz Türkiye'nin gücünü, imkânlarını, Türk dili konuşan ülkeler, akraba topluluklar, kalkınma yardımına ihtiyaç duyan yerler olmak üzere her tarafa yaydık, yaymaya özen gösteriyoruz.

Peki, nereye gitti bu projeler diye baktığınızda, orada da çarpıcı rakamlar var. 2011 yılı rakamlarını veriyorum fazla geriye gitmeden: Projelerin 805’i Kafkaslar ve Orta Asya’da gerçekleştirilmiş; 425’i Balkanlarda gerçekleştirilmiş; 202’si ise Orta Doğu ve Afrika bölgelerinde gerçekleştirilmiştir. Hani Türk dünyası ihmal edilmişti, Balkanlar ihmal edilmişti; yok öyle bir şey. Biz Türk dünyasının her yerinde, Balkanların her yerinde, ecdadımızın ayağının, eserinin dokunduğu, olduğu her yerde olmaya özen gösterdik. Bugün, Moğolistan’a gidin, orada Bilge Kağan ve Kül Tigin abidelerinin…

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Erbil’de var mı Erbil’de, Süleymaniye’de, Dohuk’da, Zaho’da…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Gittiğinizde, Türkiye Cumhuriyeti tarafından, AK PARTİ döneminde restore edildiğini, 46 kilometrelik yolun sıcak asfalt yapıldığını göreceksiniz.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Moğolistan’dan biraz yakına gel yakına.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Gittiğinizde, Makedonya’da Üsküp’te Mustafa Paşa Camisi, Kosova Prizren’de Sinan Paşa Camisi sizi selamlayacaktır saygıyla. TİKA tarafından onarılarak hizmete açıldı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Yine, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Azerbaycan’da, nereye giderseniz gidin, onlarca demiyorum, yüzlerce proje sizleri selamlayacaktır orada, ay yıldızlı al bayrağı taşıyan TİKA’nın logosuyla beraber. Her yerde varız; her yerde olmaya özen gösteriyoruz.

Yaşadığım bir hatırayı paylaşmak isterim: Karadağ’da Pljevlja kentinde, orada bir camiyi ziyaret ediyoruz.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Siz etnik milliyetçiliğe karşıydınız. Moğolistan’da ne işiniz var?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Diyanet işleri başkanı dedi ki: “Buranın acıklı bir hikâyesi var:” “Nedir bu hikâye?” diye sorduğumda “1911’de bu cami tamir edilsin diye Osmanlıya mektup yazmış atalarımız ama 1912’de biz ayrıldık Osmanlıdan. Mektuba cevap gelmedi. Tayyip Bey Başbakan olunca hâlimizi bir kez daha arz ettik. Talimatıyla burası restore edildi. 2011 yılının Ramazan ayı, Kadir Gecesi’nde yeniden ibadete açıldı.” dedi. Arkasından ilave etti: “Sayın Bakanım, bir daha bizim mektuplarımıza cevap vermek için lütfen yüz sene beklemeyin.” dedi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Hülagû’nun mezarını da restore edin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Şimdi, dünyanın neresinde olursa olsun Türkiye’ye yazılan mektuplar anında cevabını buluyor.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Bakan, Kerkük, Kerkük…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – “Kerkük’e gidilmedi, Kerkük’le ilgilenilmedi.” diyor.

Bakın, yetmiş beş yıl aradan sonra Kerkük’e giden ilk Bakan bu hükûmetlerin Dışişleri Bakanı oldu.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ne oldu, ne oldu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) –  Sayın Ahmet Davutoğlu gitti. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Şimdiye kadar niye gidilmedi?

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Bakan, Kerkük’ten vazgeçtiniz!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Yok öyle bir şey!

Bakın, Urumçi’ye giden ilk Türk Başbakan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bakın, milletvekillerini yanıltmayın, doğru bilgi verin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Bugüne kadar bunlar konuşuldu ama biz icraatını yapıyoruz. Urumçi’de de varız, Kerkük’te de varız, Afrika’da da varız, dünyanın her yerinde varız.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Kürdistan’da yoksun, Kürdistan’da!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Çünkü Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığını nerede bir vatandaş, nerede bir soydaş, nerede bir akraba varsa orada olma şiarıyla kurduk ve o şiarla da hareket ediyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Etnik milliyetçi, Moğolistan’da varsın!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Bakın, dünyanın her yerinde bize soruyorlar, Türkiye’de de soruyorlar, emin olun, Orta Doğu’da da soruyorlar, Batılılar soruyor, başka muhataplar soruyor, onlar bizim niyetlerimizi sorguluyor. 

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Bakan…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) –Takdiri size bırakıyorum.

Bütçenin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Çok yalan şeyler söyledin Bekir Bey!

BAŞKAN - Hükûmet adına son konuşmacı Başbakan Yardımcısı Ali Babacan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Ankara) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Hazine Müsteşarlığımızın, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumumuzun, Sermaye Piyasası Kurulumuzun 2013 bütçesi üzerinde söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünya 2008-2009 yıllarında girdiği küresel ekonomik ve finansal krizden hâlâ çıkabilmiş değil. Bu kriz safhalar değiştirerek, fazlar değiştirerek devam ediyor. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki sorunlar gün geçtikçe derinleşiyor. Bugün, Avrupa Birliğine baktığımızda pek çok ülkede ciddi bankacılık sorunlarının ve çok yüksek kamu borç sorunlarının olduğunu görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nin şu anda kamu borcu millî gelirinin yüzde 100’ünü geçmiş durumda. Yine önümüzdeki dönemle ilgili Avrupa Birliğinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve hatta 3’üncü büyük ekonomi olan Japonya’da nasıl bir ekonomi politikası uygulanacak diye sorduğunuzda maalesef bunun cevabını da göremiyorsunuz, ciddi bir kararsızlık, ciddi bir belirsizlik söz konusu.

Özellikle bu yıl gelişmekte olan ülkelerde de bu krizin etkilerini görmeye başladık. Çin’de, Hindistan’da, Brezilya’da büyüme rakamları aşağı doğru revize edildi. Aslında geçen senenin bu dönemiyle bugünü şöyle bir mukayese edecek olursak dünyanın büyümesi, gelişmiş ülkelerin büyümesi, gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları hep aşağı doğru revize edildi. İşte, böylesine bir derin krizde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın gördüğü en derin krizde Türkiye ekonomisi çok şükür pek çok alanda gayet güzel bir performans sergiliyor.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Büyüme hızı kaç oldu büyüme hızı? 1,6.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Bunda tabii Türkiye’deki siyasi istikrarın ve güçlü bir siyasi iradenin çok önemli etkisi var, payı var ama bizim uyguladığımız ekonomi politikaları da gerçekten iyi sonuçlar almamıza çok önemli katkıda bulundu. Kriz öncesinde, 2008 öncesinde yapmış olduğumuz pek çok reform, bankacılık reformu, kamu mali yönetim ve kontrolüyle ilgili reform ve özellikle sosyal güvenlik ve sağlık alanında yapmış olduğumuz reformlar, bütçe açığımızı düşürmüş olmamız, kamu borç stokumuzu düşürmüş olmamız, bütün bunlar bizi krize güçlü bir yapıyla beraber getirdi. Şu anda krizin en önemli iki sorun alanı: Kamu borcu ve bankacılık. Türkiye, her iki alanda da güçlü bir şekilde bu döneme girdi. Zaten bunun içindir ki bu krizin etkisi Türkiye üzerinde oldukça sınırlı kaldı.

Sadece kriz öncesinde yaptıklarımız değil, kriz döneminde yaptıklarımız da Türkiye’yi ayrıştırdı. Bir yandan ihracatımızın yarıdan fazlasını yapmakta olduğumuz -ki 2009 itibarıyla durum öyleydi- Avrupa Birliği, bir yandan özellikle finans ve ticaret konusunda karşı karşıya kaldığımız zor dış yapı,  zor dış konjonktür ama öte yandan dönemin gereği uyguladığımız politikaları beraberce düşündüğümüzde çok şükür güzel sonuçlar elde ettik. Kriz döneminde Avrupa’da pek çok ülke kamu harcamasını artırarak, kamu açıklarını artırarak, daha fazla borçlanarak krizi aşmak yönünde kararlar alırken, biz, tam tersine bir yol izledik. Biz dedik ki: “Devlete güven esastır. Biz kamu açığımızı da, bütçe açığımızı da düşürmeye devam edeceğiz ve borç stokumuzu da düşürmeye devam edeceğiz.” 2009’da açıkladığımız Orta Vadeli Program’ın asıl can alıcı noktası budur ve bu programı açıkladıktan sonra -ki şu anda üçüncü yılındayız o programın- Türkiye’de kamu borç stoku düşmeye devam etti ve Türkiye’deki bütün güven göstergeleri yükseldi.

Son iki yıldır özellikle iç tüketim ağırlıklı bir ekonomik yapıya karşı da tedbirler almaya başladık. 2010’da, 2011’de çok yüksek büyüme oranları gördük, doğru ama bu büyümenin içerisinde özellikle iç tüketim hele hele halkımızın bankalardan kredi çekerek, harcayarak bu şekilde oluşturmuş olduğu büyüme bizi açıkçası korkuttu. Dolayısıyla daha istikrarlı, daha sağlam bir zeminde yürüyebilmek adına bankalarımızla ilgili tedbirler aldık, para politikasıyla ilgili tedbirler aldık ve bu yıl geçen yıla göre iç tüketim hemen hemen başa baş gidiyor ve bu yılın büyümesi de ağırlıklı olarak dış talep ağırlıklı bir büyüme. Zaten bunun içindir ki ekonomimizde çok önemli ve başarılı bir yeniden dengeleme sürecini yaşamış olduk 2012 yılında. Enflasyon geçen sene yüzde 10’un üzerinde kapanmıştı biliyorsunuz, şu anda kasım sonu itibarıyla yüzde 6,37’ye inmiş durumdayız. Cari açık geçen sene yüzde 10’u görmüştü, bu yıl inşallah yüzde 7 civarında bir cari açık göreceğiz.

Büyümeye gelince: 2010-2012 büyüme rakamına baktığımız zaman Türkiye’nin, bu, Avrupa Birliği ve OECD ülkeleri içerisindeki en yüksek büyüme oranını bize gösteriyor. 2013’te de yüzde 4’lük hedefimiz, yine Avrupa Birliği’nin, Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olacağını gösteriyor bu rakam bize.

İstihdam konusunda da güzel sonuçlar elde ettik. 2009 krizinin o en derin günlerinden bu yana Türkiye’de toplam çalışan sayısı 4 milyon kadar arttı ve Uluslararası Çalışma Örgütü ILO üyeleri içerisinde Türkiye, işsizlik oranını en hızlı düşüren ülke olarak ilk sırada yer alıyor bu dönemde.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'de bir yandan toplam ekonomi büyürken, kişi başına düşen millî gelir büyürken bir yandan da bu gelirin daha adil bir şekilde dağıldığını görüyoruz, bu da istisnai bir durum. OECD’nin geçen sene aralıkta açıkladığı gelir dağılımı raporuna göre Türkiye tüm OECD ülkeleri içerisinde gelir dağılımını en hızlı düzelten ülke. OECD ülkelerinin çoğunda gelir dağılımı hızla bozulurken Türkiye gelir dağılımının düzeldiği az sayıda ülke grubu içerisinde ve bu grup içerisinde de bir numaralı sırada yer alıyor, gelir dağılımını en hızlı düzelten ülke olarak. Zaten mutlak yoksulluk göstergelerine baktığımız zaman da bunu görüyoruz. Bakın, bizim artık 2,15 doların altında geliri olan bir nüfusumuz, çok şükür, kalmadı. 4,3 doların altındaki nüfusumuza bakıyoruz: 2002 yılında yüzde 30,3’tü en son TÜİK’in birkaç gün önce açıkladığı rakamda bu yüzde 2,79’a indi ve Türkiye inşallah 2015 yılı itibarıyla Dünya Bankasının sınıflamasına göre yüksek gelirli ülke grubuna girecek. Biliyorsunuz, 4 grup ülke var dünyada: Az gelirli ülkeler -orta gelirli ülkeleri ikiye ayırıyoruz- alt orta gelir, üst orta gelir, bir de yüksek gelir. Şu anda Türkiye üst orta gelir ülke grubunda ve inşallah 2015’te Dünya Bankası sınıflamasına göre yüksek gelirli ülke grubuna Türkiye girecek. Son hazırladığımız Orta Vadeli Program’ın rakamları da, hedefleri de bunu gösteriyor.

Bütün bunlar olurken bir yandan da Türkiye'nin kamu maliyesi yapısı hızla güçlenmeye devam ediyor. Bakın, 2009’dan bugüne kadar pek çok ülkede kamu borcu hızla artarken, borçların millî gelire oranı hızla artarken Türkiye'de 2009 sonunda kamu borcunun millî gelire oranı yüzde 46; bu yılı, inşallah, yüzde 36’yla bitiriyoruz yani krizin ortasında, dünyanın hemen hemen her yerinde borçlar artarken bizim borcumuz millî gelire oran olarak tam 10 puan düşüyor bu üç yıl içerisinde.

Gelelim kamunun net dış borcuna: Bu, çok önemli değerli arkadaşlar yani toplam kamu sektörü, merkezî hükûmetle, belediyelerle, tüm KİT’lerle beraber toplam kamunun dış borcu net olarak neydi, şu anda ne? “Net” diyorum çünkü biz bu net borç hesabında kamunun elindeki döviz varlıkları düşüyoruz, döviz borcundan döviz varlıklarını çıkarttıktan sonraki net rakamı buluyoruz.

Bakın, yıl 2002, Türkiye'nin 54,1 milyar dolarlık net kamu dış borcu var, 54,1 milyar dolar, eldeki varlığı düştükten sonra kalan rakam. Bu yılın ikinci çeyreği itibarıyla -ki en son elimizde o veriler var- bu yılın haziran sonu itibarıyla bu rakam sıfırın da altına düşmüş, 1,9 milyar dolar artıdayız, yani şu anda toplam kamunun döviz varlıkları döviz borcunun daha üzerine çıkmış durumda. Net dış borcu -çok şükür- sıfırlamış, hatta artıya dönmüş durumdayız. Bakın, daha, dünkü hazinenin borçlanma ihalesinde “yüzde 5,77” gibi tarihin en düşük borçlanma oranı oldu iç piyasada. Yine, bundan yaklaşık bir hafta önce 2041 vadeli dış borçlanmada faiz yüzde 4,35, tarihin en düşük borçlanma faizi bu, 2041 tarihli. 2041 tarihli Amerikan hazinesinin kendi parası cinsinden borçlanmasına bakıyoruz, bizim sadece 1,6 altımızda. Yani bugün, Alman hazinesiyle, Amerikan hazinesiyle, Türk hazinesinin borçlanma faizleri arasındaki farklar, tarihî düşük seviyelere inmiş durumda, ki biz buna “risk primi” diyoruz. Şu anda Türkiye'nin risk primi, tarihî düşük seviyelerde.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bunları aslında yaparken bir yandan da, biz, geçmişin yüklerini, geçmişin sıkıntılarını temizleyerek, ödeyerek geldik. Bakın, sadece batan özel bankalar ve zarar eden kamu bankaları sebebiyle bizim kendi Hükûmetimiz döneminde ödemiş olduğumuz borç rakamı 111 milyar TL, 111 milyar TL, eski parayla 111 katrilyon. Kendi Hükûmetimiz döneminde batan bankalar için düzenlenmiş özel tertip senetler vardı -bunu, o günleri takip eden arkadaşlar bilir- özel tertip devlet iç borçlanma senetleri, bunların hepsini ödedik, 2010 sonunda tamamladık, ödediğimiz rakam 111 milyar TL. Bu, nominal olarak rakamları topladığımızda çıkan rakam.

Bir de şöyle bakarsak: “Bunu biz ödemeseydik, yani o gün o bankacılık krizi yaşanmasaydı, Türkiye'nin borcu nerede olurdu?” diye bir hesap yapacak olursak -ki bu rakamı ödediğimiz günle karşılaştırıyoruz ve hazine faiziyle bugüne getiriyoruz- bulduğumuz rakam 231 milyar TL. Yani eğer bankacılık krizi olmasaydı, bu bankaların memlekete bu kadar yükü olmasaydı -kamu bankaları artı özel bankalar- bugün bizim iç borcumuz 231 milyar TL daha aşağı olacaktı. Bütün bu geçmiş krizlerin de faturasını ödeyerek çok şükür bu sonuçları elde etmiş durumdayız.

Kamu bankalarından söz edince, bakın, Ziraat Bankası, Halk Bankası bunlar görev zararlarıyla beraber anılan ve her yıl hazineden aldıkları destekle yürüyen bankalardı. Biz kendi dönemimizde ne Ziraat Bankasına ne Halk Bankasına tek kuruş kaynak aktarmadık. Ama şunu yaptık: Ziraat Bankası ve Halk Bankası kâr ettiler, fazla kaynaklarını temettü olarak hazineye ödediler; rakam tam 16 milyar TL. Üstelik, bunun yanında kâr edip maliyeye kurumlar vergisi ödediler; bu dönemde toplam 10 milyar TL. Bir dönemin zarar eden bankaları para kazanıyor, maliyeye kurumlar vergisi ödüyor 10 milyar, hazineye kâr payı ödüyor 16 milyar, bu dönem içerisinde.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin bu ekonomik performansı uluslararası çevreler tarafından da çok yakından takip ediliyor ve destekleniyor. Bakın, biz 2009’da dünya finans camiasının en geniş kapsamlı toplantısı olan, yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu yıllık toplantılarına ev sahipliği yaptık. Tam 186 ülkeden bakan ve merkez bankası başkanı ülkemize geldi, âdeta bir ekonomi ve finans fuarı olarak adlandıracağımız bu toplantının ev sahipliğini yaptık. Bunu alabilmek için, biz 2006 yılında tüm ülkelerin oyunun yüzde 90’ını aldık. Yüzde 85 limit var, eğer yüzde 85’lik oyu alamazsanız, o ülkeler size destek vermezse bu toplantıların ev sahipliğini yapamıyorsunuz. Biz yüzde 90 oyla bunu aldık.

Bu yıl OECD’nin dönem başkanlığına seçildik. Mayıs ayında yapılan OECD Bakanlar Toplantısında Türkiye olarak biz Bakanlar Toplantısı’nın başkanlığını yönettik. 2015 için G-20 dönem Başkanlığına seçildik. İnşallah, 2015 yılı boyunca Türkiye tüm G-20 ülkelerinin Başkanlığını yapacak ve G-20’nin bütün zirveler ve bakanlar toplantıları Türkiye'de yapılacak.

Yine, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankasının yıllık toplantılarının 2013 yılında İstanbul’da yapılmasını sağlayacak kararları aldırdık, bu seçimi de gerçekleştirdik. Bütün bunlar, âdeta, dünya kamuoyunun Türkiye’yi nasıl algıladığının, Türk ekonomisini nasıl gördüğünün en önemli göstergeleri.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; benden önceki konuşmacıların değindiği birkaç konudan da hızlı şekilde bahsedip, daha sonra sözlerimi tamamlamak istiyorum.

Türkiye’de tüketici kredileri artmıştır, doğru, ama şu anda tüketici kredilerinin gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 20’dir. Avrupa Birliğinde bunun ortalaması yüzde 66’dır. Ancak Türkiye’yle ilgili belki dikkat edilmesi gereken husus, bu yüzde 20’ye biz çok hızlı vardık. Zaten onun içindir ki, 2011 yılının ortasından itibaren kredilerle ilgili sınırlama ve daha ölçülü bir düzenlemeyi getirmiş olduk.

Yine, BDDK’yla ilgili bir soru vardı “Yeni lisanslar mı verilecek, banka sayısı artacak mı?” diye.

Değerli arkadaşlar, biz, bu konuda çok açığız. Türkiye’de, artık, yeni banka lisansları verilecek doğru ama bir; çok güçlü bir sermaye yapısı, iki; çok güçlü bir itibarla ancak bu mümkün olabilecek ve güçlü bir sermaye, artı çok çok temiz bir geçmiş, çok çok temiz bir itibar olmadıktan sonra Türkiye’de bankacılık lisansı almak mümkün olmayacak. Nasıl bugüne kadar mümkün olmadıysa, bizim dönemimizde bundan sonra da mümkün olmayacak.

IMF’yle ilgili, IMF borcuyla ilgili bir konu vardı Sayın Oral’ın değindiği, ona da son olarak değinip, sözlerimi tamamlamak istiyorum.

Biz, 2005 yılında Uluslararası Para Fonu’yla yeni bir stand-by anlaşması yaptık, doğru. Ama bu stand-by anlaşması boyunca kullandığımız krediler ödediğimiz rakamın hep altındaydı; dolayısıyla biz, kendi iktidarımız boyunca IMF’e hep net bir borç ödeyici olduk.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) – Ben tekrar hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şahsı adına söz isteyen Abdullah Levent Tüzel, İstanbul Milletvekili.

Buyurun. (BDP sıralarından alkışlar)

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri Türkiye emekçilerinin, halkların birleşik hareketi, Halkların Demokratik Kongresi adına selamlıyorum.

Çöken bir sistemin, çözülen bir ülkenin habercisi olan bütçeyi konuşuyoruz. Bu bütçe, yolsuzluk kötüdür deyip, yolsuzlukların belgeleri Sayıştay raporlarının Meclise gelmesini engelleyen  Hükûmetin ve bütçenin gayrimeşruluğunu göstermektedir. AKP’nın 11’inci bütçesi halka verdiği sözleri yalanlayan, halk düşmanı bir bütçedir. Milyonlarca halk kesimi için yoksulluğun, borcun, işsizliğin, savaş batağının, açlığın bütçesidir.  Hükûmet etrafında toplanmış bir grup çıkar ve sermaye çevresi içinde teşvikin, vergi muafiyetinin, imtiyaz ve yolsuzluğun, kriz fırsatçılığının, hortumculuğun bütçesidir. Krizin etkileriyle değil yumuşak iniş, tepetaklak gidecek olan ekonomisi daha açık veren bir bütçedir. Her zaman olduğu gibi, bu açığın faturası kemer sıktırılacak emekçinin ödediği KDV, ÖTV artışlarıyla, elektrik, doğal gaz zamlarıyla karşılanacaktır.

2023 hedeflerine giderken “insanı merkezine aldığını” söyleyen, ülkeyi “güçlü Türkiye” laflarıyla uyutan AKP Hükûmetinin yarattığı bir ülkeye bakın hele: İşsizliğin girdabında debelenen milyonlarca genç insan, kredi kartlarıyla bütçesini döndüren 45 milyon emekçi, inşaat kalıpları altında kalan, azgın dalgalarda boğulan, kimyasallarla zehirlenen 11 bin işçinin iş cinayetine kurban gitmesi, cezaevlerinde 253’ü ağır hasta 135 bin mahpus, on yılda şüpheli görülen 934 asker ölümü, halkın onaylamadığı savaşın öldürdüğü 183 çocuk, atanmayan ve sayısı her yıl artan 300 bin öğretmen adayı, hizmet alımları kiralama yoluyla ihalelerde hortumlanan milyonlar, yağmalanan yurt toprakları, halkı sağlığından etmek için 16 bin lira maaşla görevlendirilmiş tam 129 kamu hastane birliği CEO’su “darbelerle hesaplaşacağım”, “İşkenceye sıfır tolerans” deyip kimseye dokunmayan, memurunu koruyup terfi ettiren bir Hükûmet ve işte 13 Aralık 80’de darbecilerin astığı Erdal Eren ve milyonlarca darbe mağdurunun hesabı sorulmamış durumda. (CHP ve BDP sıralarında alkışlar) Ağzından demokrasiyi düşürmeyen ama daha 8 milletvekilini Meclise getirmeyen AKP totalitarizmi, liste uzatılabilir. Bu tablo karşısında biz Başbakandan ne duyuyoruz? Telefon, buzdolabı, araba satışları, inşaat sayıları, otoyol, demir yolu kilometreleri ancak Başbakan elektriğe, doğal gaza zamlarla faturalarını ödeyemeyen emekçiden söz etmemektedir, yolsuzlukları ayyuka çıkmış TOKİ inşaatlarında selden ölüp gidenleri ağzına almamaktadır. Daha hızlı tren hezeyanlarında can veren 41 yurttaşın hesabı verilmemiştir. “Asgari ücreti -ekmek sayılarıyla- yüzde şu kadar artırdık.” derken 740 liraya yüzde 3 artışı reva görenler, 5 milyon emekçi ailesinin nasıl geçineceğini de söylemelidir.

“Kayseri’de 3.500 kişiye sucuk dağıttık.” deyip CHP’yle değil halkla alay eden Başbakana bir de başka bir Kayseri manzarası hatırlatmak isterim. Krizde, işçileri on altı saat, izinsiz, tuvalete dahi göndermeden çalıştıran patronlar yeni fabrikalar kurmaktadır. 700 öğretmen norm kadroya düşmüştür. Sabah namazında işçi gibi kalkıp okula başlayan öğrenciler kendilerine, velilere sormadan Kur'an, Peygamber seçmeli derslerine yönlendirilmektedir. Vücut hatları görünmesin diye bol iş önlüğü giydirilen kadın işçiler, 5 yaşındaki çocuğunu görmeden işe gidip gelen anneler vardır. “Fakirlik de zenginlik de Allah’tandır.” deyip “Karun gibi zengin olmayacağız.” deyip kapağı AKP’ye atanlar… Ancak Kayserili emekçilerin Başbakana soruları da vardır:

1) Personel açıktan alımlarında torpil uygulamaları ne zaman son bulacak?

2) “‘3 çocuk yapın’. diyorsunuz ama biz daha iş bulup evlenemedik.” diyen kadın öğretmen adayları ve tabii, “Size oy verdik.” deyip mektup yazan ama bu mektuplara yanıt bekleyen emekçiler…

Halkı gaz, su, cop şiddetiyle yöneten bir zihniyet şimdi de Patriot, AWACS NATO üsleriyle yeni bir savaşa hazırlanmaktadır. “Kamu düzeni ve güvenliği” deyip Roboski’de halkı katledenler hafızalarımızdan silinmeyecektir. Halkı kimlikleri ve inançlarıyla bölerek değil eşitlik ve özgürlükleriyle bir arada yaşatmak; işte, insan merkezli yaşam budur.

Son olarak, 5 milyon asgari ücretliyi temsilen insanca ücret isteyen işçi temsilcileri topladıkları imzalarla 19 Aralıkta Mecliste olacaktır. Onlar birleşen, örgütlenen emekçilerin habercileri olarak bu halk düşmanı bütçeden de Hükûmetinden de kurtulmasını bileceklerdir.

Teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın milletvekilleri, yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Şimdi sisteme giren sayın milletvekillerini okuyorum: Sayın Çınar, Sayın Kaplan, Sayın Aslanoğlu, Sayın Erdoğan, Sayın Tanal, Sayın Doğru, Sayın Öğüt, Sayın Yılmaz, Sayın Akçay, Sayın Yeniçeri, Sayın Halaman, Sayın Türkoğlu, Sayın Şeker, Sayın Eyidoğan, Sayın Işık, Sayın Türeli, Sayın Moroğlu, Sayın Özkes, Sayın Kurt ve Sayın Demir. 20 kişi.

Sayın milletvekilleri, Sayın Gürsoy Erol’un “Sisteme giremediğim için soru-cevap bölümündeki söz talebimin değerlendirilmesini saygıyla arz ederim.” şeklinde bir talebi var. Eğer müsaade ederseniz, soru sorma süresi tamamlandıktan sonra Sayın Gürsoy Erol’a da soru sorma hakkı vereceğim.

Sayın Çınar, buyurun.

EMİN ÇINAR (Kastamonu) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Diyanet İşleri Başkanlığına KPSS puanı düşük, yeterliliği olan elemanların alınıp başka kurumlara geçiş yaptığı iddiaları doğru mudur? Bu iddia doğru ise son üç yıl içerisinde kaç personel bu şekilde geçiş yapmıştır?

Vekil imam olarak görev yapan imamlarımıza kadro vermeyi düşünüyor musunuz? Bu konuda bir çalışmanız var mıdır?

Hâlen Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığında kaç uzman çalışmaktadır? Bu uzmanlar içerisinde yabancı uzman var mıdır, varsa hangi görevlerdedir?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Kaplan…

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Kültür ve medeniyetin eserlerini barındıran, geçtiğimiz yıllarda Avrupa’nın kültür başkenti olan İstanbul’da 2012 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ve Fatih Belediyesinin de hazırladığı planlarda 212 tarihî eserin yeni planlarda görülmediği, bunların yerlerine ticari alan olarak belirlendiği askıda bulunan planlardan anlaşılmaktadır. Daha önceki kayıtların içerisinde yaklaşık 100 tane caminin bulunduğu, bu yeni planlarda olmayışına sayın Bakanlık ve Diyanet İşleri Başkanlığı neden sessiz kalmaktadır? Birinci sorum bu.

İkinci sorum: Sayın Cemil Çiçek’in, bir milletvekilimizin talebine “İslam dininin ibadet yerleri camilerdir.” deyip Alevi yurttaşlarımızın ibadet yerlerinin de camilere zorlanması Türkiye’de yaşayan 15 milyon Alevi yurttaşlarımız için bir baskı aracı oluşturuyor mu? Sayın Bakanın bu konudaki fikirlerini almak istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Aslanoğlu…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Bir, Sayın Bakanım, Bakırköy Müftüsü Zakir Uzun’un Cumhuriyet Halk Partisinin verdiği bir iftar yemeğine katılması nedeniyle Kütahya Müftü Yardımcılığına tayin edildiğine dair basından bilgiler geldi. Sayın Müftü Zakir Uzun’un tayini hangi gerekçelerle yapıldı? Ama şunu da söylerseniz, “rotasyon” derseniz, kimlerin rotasyona hiç gitmediğini de biliyoruz.

Bir başka soru: Bu, Yüksek Askerî Şûra kararıyla bakan onayı ve kararname ile atılanlarla ilgili Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin yerindelik denetimi yapmaması sebebiyle bu kişilerin hak arama mücadelesi olumsuz sonuçlanmış, bu konuda sizin bir çalışmanız var mı?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Erdoğan…

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, “IMF’ye 5 milyar dolar borç veriyoruz” diye övündüğünüz bu dönemde Türk dünyası için ne kadar bütçe ayırdınız? Türk dünyasına ne kadar önem verdiğinizin en somut göstergesi herhâlde bu olacaktır.

Yine, Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmasından sonra başlatılan Büyük Öğrenci Projesi çerçevesinde 2012-2013 eğitim öğretim yılında ülkemize kaç öğrenci kabul edilmiştir? Bunların kaç tanesi Türk cumhuriyetlerinden ülkemize gelmişlerdir?

Yine, Musul-Kerkük’te TİKA’nın ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının yürüttüğü projeler var mıdır, varsa bunlar nelerdir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ülkemizde görevlisi olmayan cami sayısı 9.185 iken, imamların okullara müdür olarak atanmasını doğru buluyor musunuz?

Açıktan atama bekleyen öğretmenlerimizin yerine imamların okullara atanmasının nedeni nedir?

Çalışan tüm kamu görevlilerinin banka promosyonları arasında farklılıklar vardır, bu adaletsizliği giderecek misiniz?

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/B, 4/C maddeleri gereğince istihdam edilen personelin kadroya geçirilmesi için yasal düzenleme yapılması, bu konudaki yasal düzenleme ve aile, çocuk yardımı ve ek ödemelerden faydalanması için bir çalışmanız var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Doğru… Yok.

Sayın Öğüt…

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Cumhuriyetin ilk ve en önemli kurumlarından olan Diyanet İşleri Başkanlığının başındaki isim Sayın Görmez’in, kurumun 2013 bütçesini eleştirenler için “Başkanlığımızı, milletimizin sırtında bir yük gibi göstermeye çalışmak hiç kimsenin haddi de değildir, hakkı da yoktur.” sözlerini sarf ettiğini okuduk. Başta muhalefet olmak üzere, bu Parlamento çatısı altındaki tüm vekillerin en tabii haklarından biri eleştirmek iken, Sayın Görmez nasıl olur da bir devlet memuru olarak kendisinde bu sözleri sarf etme hak ve haddini görmüştür. Bu konuda ne düşünmektesiniz?

Bir hususa daha değinmek istiyorum. Yozgat Müftü Yardımcısının sözlerini hatırlayacaksınız, “Kızlarla oğlanlar konuşuyorlar. Bunun adı deyyusluktur. Düğünde oynayan karısına kızına laf etmeyen deyyustur.” demişti. Bu sözlerden ötürü soruşturma başlatılacağı söylendi. Kendisi de Yozgatlı olan Sayın Bozdağ’a Müftü Yardımcısının akıbetini sormak istiyorum. Söz konusu şahsın sarf ettiği sözlere rağmen hâlâ görevde olması nasıl açıklanabilir? Bu durum, aynı zihniyeti paylaşan başka din görevlilerine cesaret vermez mi?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Yılmaz…

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben de Sayın Bakana sormak istiyorum: Bu mele atamalarını hangi kriterlere göre yaptınız? Ülkemizde o kadar imam-hatip ve ilahiyat mezunu varken neyi kriter olarak aldınız? Bu mele atamaları da sizin açılım politikanızın veya sizin o şekilde ifade ettiğiniz açılım politikalarınızın bir sonucu mu? Yoksa medreselere işlerlik mi kazandırmaya çalışıyorsunuz? Bu medreseleri örgün eğitim kurumlarına almayı düşünüyor musunuz?

Bir de bu Kozan’ın Doğanalanı köyüne uzun süredir imam atanmadı. Bu atamayı gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Akçay…

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sorum Sayın Bozdağ’a: Son on yılda açılan, kapanan veya öğretime ara verilen Kur’an kursu sayısı nedir?

Son on yılda açılan kilise ev sayısı nedir? Bir tek Hristiyan veya gayrimüslim vatandaşımızın yaşamadığı yerlerde kilise evler hangi amaçla açılmaktadır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Yeniçeri…

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sorum Sayın Beşir Atalay’adır. İslam’ın Yüce Peygamberi “Günaha, ateşe yaklaşabildiğiniz kadar yaklaşınız.” der. Bu noktada, milletin parasını harcarken de ateşe yaklaşır gibi milletin parasına yaklaşmak gerekir. Beytülmal olan bugünkü bütçenin harcanmasında böyle bir hassasiyet duymak gerekir. Üç dört yıllık kirasıyla mülkü alınabilecek binalar, kamu adına bakanlıklar tarafından kiralanmaktadır. Bu bağlamda, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı binasının Kızılay’ın merkezinde kurulmasının stratejik bir önemi var mıdır? Eğer yoksa en pahalı mahalde bu bina neden kiralanmıştır? Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının, içinde faaliyet gösterdiği binanın tutulması sırasında yapılan tamirat, tadilat, bakım ve onarım tutarı ne kadardır? Yalnız tadilat için bu binaya 6 milyon Türk lirası civarında harcama yapıldığı iddiaları vardır. Bu bina kaç yıllığına kiralanmıştır? Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının yıllar itibarıyla aylık ya da yıllık kira bedeli nedir?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaman…Yok.

Sayın Türkoğlu…

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 2011 bütçe görüşmelerinde dile getirmiştik. “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına niçin bir büyükelçiyi atadınız? Hiç mi güvenlik tecrübesi olan bir vali, kaymakam yoktu?” demiştik. Siz de büyükelçiyi bize övmüştünüz. Sonra, o büyükelçiyle yaşadığınız kriz Ankara bürokrasisinde müstehzi tebessümlere sebep olmuştu ve nihayet oraya bir valiyi atayarak doğru bir şey yaptınız.

AFAD niçin icracı olmayan Başbakanlığa bağlı? “Sivil savunma tecrübesi olan icracı İçişleri Bakanlığına bağlanması daha doğru olmaz mı?” diye söylemiştik ama dikkate almamıştınız. Şimdi, ülkeyi bölecek olan “büyük zehir yasası” ile 29 ilde AFAD, İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, 52 ilde ise özel idare bünyesinde faaliyet gösteriyor. Yani iki başlı, iki ayrı yapı. Lütfen, bu yanlıştan dönün ve AFAD’ı İçişleri Bakanlığına bağlayın.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Şeker…

MEHMET ŞEKER (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının açıkladığına göre Türkiye’de yaklaşık 140 bin, Suriye’den gelen mülteci var fakat Suriye sınırındaki Hatay, Gaziantep, Kilis, Urfa gibi illerde Suriye’den gelip, pasaportuyla geçip ama kamplarda kalmayan da insanlar var. Bizim  kendi tespitlerimize ve emniyetten aldığımız duyumlara göre Gaziantep’te yaklaşık 1.500 tane böyle aile var, 1.500 tane ev var. Bu 1.500 evde kaç kişinin kaldığı bilinmiyor, bunların kim olduğu bilinmiyor, bunlarla ilgili bir çalışma da yapılmış değil. Böyle bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz? Bunlar kimlerdir? Ne kadar süre kalacaklar? Pasaportla geçtikten sonra tekrar geri süre uzatmışlar mıdır? Bu süre zarfında herhangi bir suç işlemişler midir? Bununla ilgili bir çalışma yapılmış mıdır? Ayrıca, bunların Suriye dışından, başka ülkelerden gelen insanlar olduğuyla da ilgili duyumlar var. Bununla da ilgili bir çalışmanız var mıdır?

Cevaplarsanız, teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

AFAD’ın web sayfasında şöyle bir bilgi var -ibretle okudum ve bununla ilgili bir de soru soracağım vakit müsaitse- ifade şu: “Şu andaki uygulamada afetten etkilenen yerleşim yerlerinde gerçekleştirilen hasar tespit çalışmalarında kullanılan formlar genel formlar olup mühendislik hizmeti görmüş binalar ile mühendislik hizmeti görmemiş binaları ayıramamaktadır. Hâlen kullanılmakta olan formlar daha çok yığma yapılar için tasarlanmıştır. Bu nedenle, uygulamadaki form üzerinden mühendislik hizmeti görmüş bir bina hakkında detaylı bilgi sahibi olmak mümkün değildir.”

Sorum: Van’da bu hasar tespit formlarını kullandınız mı? Bayram Otel bu yüzden mi çöktü?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Gürsoy Erol, buyurun.

GÜRSOY EROL (İstanbul) – Sayın Başkanım, öncelikle size ve Genel Kurulumuzdaki sayın milletvekillerime bu hassasiyetten dolayı teşekkür ediyorum.

Özellikle engelli ve yaşlılar ibadethanelere giriş ve çıkışlarda ciddi problem yaşıyorlar. Bu noktada özellikle erişimleriyle ilgili, yasamızda iki buçuk yıllık bir süre kaldığını ve Diyanet İşlerinde yatırım bütçesinin oldukça düşük olduğu göz önüne alındığında Sayın Bakanımızın bu konuda ne gibi çalışmalar yaptığı veya bu konuyu aşmayla ilgili neler düşündüğünü öğrenmek istiyorum.

Bir diğeri: TRT Anadolu üzerinden engellilere yönelik ve engel gruplarına yönelik özel dinî programlar yapmayı düşünüyorlar mı?

Bir üçüncüsü de: Özellikle büyük camilerde ve en az cuma hutbelerinde işitme engellilere yönelik işaret dili tercümanı bulundurmayla ilgili bir çalışmaları var mı, bu konuda ne düşünüyorlar?

Teşekkürlerimi arz ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sorulara cevap vermek üzere Sayın Atalay.

Buyurun Sayın Bakanım.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şahsıma sorulan soruları cevaplıyorum.

Sayın Çınar “Kamu Güvenliğinde kaç uzman var?” diyor. Şu anda 10 uzman var. Toplam personeli 68’dir, yabancı uzman yoktur.

Sayın Yeniçeri soruyor: TOBB binası, doğrudur, Kızılay’da. TOBB’un eski binası kiralanmıştır, orası kullanılır hâle getirilmiştir. “Maliyet vesaire harcamalar”, sonra bilgi sunalım, yanımda bilgi yok.

Sayın Türkoğlu: “AFAD niçin Başbakanlığa bağlı?” Çünkü AFAD bir koordinasyon kuruluşu. Pek çok bakanlıkla afet ve acil durumun ilgisi var ve şu anda da AFAD’daki üst kurulda 11 bakan vardır. Dolayısıyla, Başbakanlığa bağlı olması, işlerin yürütülmesi açısından önemlidir.

Suriyeli sığınmacılarla ilgili, doğrudur, bugün itibarıyla 138 bin sığınmacı ülkemizdedir. Bunların hizmetleri yürütülmektedir ama bizim tahminimiz, şu andaki tespitlerimiz 80 bin civarında da pasaportuyla gelen, değişik illerimizde kalan insanlar vardır, Gaziantep’te de vardır, sınır illerimizde de vardır. Bunlarla ilgili tespitler var. Aşağı yukarı miktar biliniyor, takip ediliyor, onu da ifade ederim.

Sayın Eyidoğan, tabii, o konuda her şey yasasına ve tekniğine uygun olarak, o çalışmalar yürütülmüştür ama o web sayfasıyla ilgili arkadaşlarım bana bilgi verirler.

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bozdağ.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Çınar’ın: “Diyanet İşleri Başkanlığına puanı düşük eleman alınması doğru mu?” Bu konudaki iddialar doğru değil. Diyanet İşleri Başkanlığında imam-hatip atamalarına ilişkin usul var. Diğer din görevlilerinin atamalarına ilişkin usul var. Bunların çerçevesinde atamalar yapılıyor. En düşük puanla elemanların alınıp başka kurumlara transfer edilmesi konusu tamamıyla gerçek dışı bir iddiadır, böyle bir şey söz konusu değildir. Başka kurumlarda nasıl oluyorsa o şekilde oluyor ve Diyanetin tabii, imam alımında ayrı bir usulü de var ona ilaveten ama bu haksızlığa yol açan bir uygulama değil.

İki: “Vekil imamlara kadro vermeyi düşünüyor musunuz?” Tabii, vekil imamlarla ilgili en son 2010 yılında Mecliste bir kadro çalışması olmuştu. Şu anda gündemimizde vekil imamlara kadro vermeye dair bir çalışma yok ancak her yıl alınan imam-hatip ve müezzin-kayyımlar var. Bu sınavlara girerlerse imkân bulabilirler.

Sayın Kaplan’ın İstanbul kentsel dönüşümde cami yerleri ve yıkılan camilerle ilgili bir sorusu oldu. Tabii, kentsel dönüşüm çerçevesinde, Türkiye’nin sadece İstanbul’unda değil başka yerlerinde de yıkılacak camileri olabilecektir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu çerçevede Çevre ve Şehircilik Bakanlığıyla, belediyelerle, ilgili her kesimle görüşerek buralardaki camilerin aynen yapılması ve daha iyi bir şekilde yapılması konusunda mutabakatlar var. Burada, yıkılacak camilerin hepsi daha iyi bir şekilde ikame edilecektir, bunu tabii takip de edebilirsiniz, bizim kararımız da budur.

“Sayın Cemil Çiçek’in, cemevleri ile ilgili görüşüne katılıyor musunuz?” Ben Sayın Çiçek’in görüşüne katılıyorum.

Sayın Ferit Mevlüt Aslanoğlu “Bakırköy Müftüsü Sayın Zakir Uzun’un, CHP’nin yemeğine geldiği nedeniyle tayini çıktığı doğru mudur?” diyor. Bu doğru değil. Zira yemekle tayin çıkma tarihleri de –benim aldığım bilgilere göre- birbirinden farklı tarihler.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – 6 ay sonra yapmışsınız Sayın Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) - Ayrıca biliyorsunuz, Diyanet İşleri Başkanlığı Sayın Kılıçdaroğlu’yla beraber ramazanda bir araya gelmiş, Kutlu Doğum Haftalarına davet etmiş. Yani bir yandan Diyanet İşleri Başkanı bizzat Diyanetin etkinliklerine Sayın Kılıçdaroğlu’nu davet ederken, Diyanette ağırlarken, bu noktada ilişkiler devam ederken, öte yandan bir sayın müftünün, böyle bir yemeğe gitti diye, davete gitti diye tayininin çıkarılması kesinlikle yanlıştır. Bu, doğru bir bilgi değildir, sadece rotasyon çerçevesinde çıkmıştır ve rotasyon da ilk defa -benim bildiğim- uygulanıyor. Şimdi, süresi dolanların hepsi rotasyona tabi, gidecekler yani o noktada rotasyon uygulamasından da vazgeçmeyi düşünmüyoruz çünkü Türkiye’nin başka yerlerinde de o hizmete ihtiyaç var. O hizmeti görecek personel sayımız az ve bu rotasyon uygulaması bundan sonraki süreçlerde de devam edecek.

YAŞ kararlarıyla ilgili kanun buradan çıktı ama yargı yolu kapalı olanlar yararlanmıştı, yargı yolu açık olanlara istifade imkânı olmadı. Bu konuyla alakalı beni de ziyaret eden arkadaşlar var, onlarla da benim görüşmelerim oldu ancak şu anda, henüz bir müspet karar noktasına gelmiş değiliz, fakat konu bizim tarafımızdan da takip ediliyor, inceleniyor, onu ifade edebilirim.

Sayın Tanal, imamların okul müdürü atanmasıyla ilgili… Bu bilgi kesinlikle yalan bir bilgi, doğru bir bilgi değil. İmamın okul müdürü olarak atanması yasal olarak da mümkün değil. Yani Diyanetten de böyle bir atama yok, olması da fiilen de, yasal olarak da mümkün değil, Diyanet de bunu yalanladı zaten. Bize yazılı soru önergesi de sorulmuştu, ona da cevap verdik, belki hatırlayacaksınız yani böyle bir şey yok. Bu hem fiilen mümkün değil hem de yasal olarak mümkün değil. Diyanet İşleri Başkanlığında böyle bir imam yok ama varsa, siz bilgisini verirseniz, biz de merak ediyoruz, öğreniriz en azından.

Sayın Öğüt Diyanet İşleri Başkanının açıklamasıyla ilgili sordu. İşin doğrusu, tabii, Parlamentonun, Diyanet bütçesini eleştirmesi, değerlendirmesi doğal bir haktır, bunu herkes yapacaktır. “Daha iyi olsun.” diyenler olacağı gibi “Fazla.” diyenler de olacaktır. Ben, Diyanet İşleri Başkanımızın bu açıklamasını kastı aşan bir açıklama olarak görüyorum işin doğrusu, keşke öyle bir ifade kullanmasaydı ama kullanmış oldu. İşin doğrusu, daha farklı bir şekilde ifade edebilirdi, ben de kastını aştığını düşünüyorum.

Yozgat Müftü Yardımcısıyla alakalı -arkadaşlar not verdiler, önümde- soruşturma başladı ve şu anda son noktaya geldi zannedersem. Soruşturma açıldı; resen açıldı, şikâyet üzerine de değil. Gerekli disiplin işlemleri ona da uygulanacaktır. Bundan kimsenin endişesi olmasın.

Molla atamalarıyla ilgili, mele atamalarıyla ilgili, Sayın Yılmaz’ın söylediği şeyler oldu. Tabii, biz bunu bir ihtiyaçtan dolayı yaptık. Yani bölgede, iyi yetişmiş, örgün eğitimin dışında din eğitimi almış ama gerçekten liyakati olan kişiler var, toplumda da saygınlığı olan kişiler var. Bunlar, yapılan bir sınavda başarı gösterenler. Belli bir hizmet içi eğitimden geçtikten sonra atanmış oldular. Yani burada hedeflediğimiz faydayı fazlasıyla sağlayacağını düşündüğümüz bir adım, tarihî ve önemli bir adım olarak görüyoruz.

“Medreseleri açmayı düşünüyor musunuz?” Böyle bir düşüncemiz yok, böyle bir şey de yok, zaten Türkiye’de medrese de yok.

Evet, ben diğer sorulara yazılı cevap vereceğim.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Kur'an kursları, Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Ali Bey’in cevaplarından sonra. Böldük zamanı. Kusura bakmazsanız, ben bakiyelerine, vakit kalırsa cevap vereceğim, yoksa yazılı cevap vereceğim.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Yazılıyı da vermiyorsunuz Sayın Bakan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Babacan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Ankara) – Teşekkür ediyorum.

Şahsı adına aleyhte söz alan konuşmacının değindiği birkaç noktaya özellikle cevap vermek istiyorum. Yani öyle ifadeler kullandı ki sayın konuşmacı, sanki bahsettiği bütçe Türkiye Cumhuriyeti’nin bütçesi değil de bir başka ülkenin, bambaşka bir devletin bütçesi.

Bakın, bu bir halk bütçesidir; bu, milletin bütçesidir. Milletin bütçesi olmasaydı eğitime 68,1 milyar TL ayrılır mıydı? Bir numaralı harcama, eğitim bütçesi bizim.

Sağlık: Sağlığa ayırdığımız bütçe 67,9 milyar.

Sosyal yardımlar: Cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasında, 26,4 milyar. Sadece rakam olarak değil, bütçedeki payı da sosyal yardım harcamalarının, şu anda bir numaraya ulaşmış durumda.

Şimdi, “işsizlik bütçesi” gibi bir ifade kullanıldı. Bu, işsizlik bütçesi olsa Türkiye’deki işsizlik oranı tarihinde ilk defa OECD ortalamalarının altına iner miydi? Tüm Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri içerisinde, işsizliği en hızlı düşüren ülke Türkiye oldu. Pek çok ülkede işsizlik artarken, istihdam azalırken Türkiye’de milyonlarca yeni istihdam oluştu. Bu 4 milyon oluşan istihdamın 1,5 milyonu kadın istihdamı, dolayısıyla bu ifadeleri kesinlikle kabul edemeyeceğimizi, sanki bu konuşmacı Türkiye’de değil de başka bir yerlerde yaşıyor gibi konuştuğunu ben tekrar burada ifade edip teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, özür dilerim.

Benim sorduğum soruya Sayın Bakan dedi ki: “Yalan.” Ben onunla ilgili -bu bir sataşmadır 69’uncu maddeye göre- doğru olan bilgiyi vereceğim. Olmaz böyle.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) - “Doğru değil.” dedi.

BAŞKAN – Sayın Tanal, lütfen, yok, öyle bir usulümüz yok Sayın Tanal.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Efendim, bakın, ben örnek vereceğim. “Varsa bile bize bildirsinler…”

BAŞKAN – Hayır, Sayın Tanal, öyle bir usulümüz yok yani İç Tüzük gereği, lütfen…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Aksaray ilimizin Ağaçören ilçemizde 9 tane… Bakın, Sayın Başkan ama haksız olan…

BAŞKAN – Sayın Tanal, böyle bir usulümüz yok. Lütfen oturunuz.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bakan “Yalan söylüyor.” diyor bana.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ama yanlış bir bilgi, doğruyu söyleyeceğim ben.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Bu konuyu Millî Eğitim Bakanlığı da biz de yalanladık. 2 bakanlık “Yok.” diyor.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Bakan…

BAŞKAN – Şimdi, sırasıyla üçüncü turda yer alan bütçelerin bölümlerine geçilmesi hususunu ve bölümlerini ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan… Sayın Başkan, bakın, sizin bu tutumunuz nedeniyle usul tartışmasını açıyorum.

BAŞKAN – Sayın Tanal, Sayın Bakanın açıklamasından sonra, verdiği cevaptan sonra açıklama gibi bir…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bize bakmıyorsunuz ki siz.

BAŞKAN – Ne demek bakmıyorsun? “Sayın Tanal, buyurun.” diye söyledim ya size.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sizin bu tavrınızdan dolayı usul tartışması açıyorum ben.

BAŞKAN – Hayır yani ne yapmak istiyorsunuz? Neyin usul tartışmasını açacaksınız Sayın Tanal?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, bana “Sen” diyemezsiniz, bana “Siz” demek zorundasınız.

İHSAN ŞENER (Ordu) – Ya, otur Allah aşkına.

BAŞKAN – Sayın Tanal, siz lütfen…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Meclisin konuşma üslubuna uymaya sizi davet ediyorum ben.

BAŞKAN – Bir saniye…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sizin  tavrınızdan dolayı usul tartışması açıyorum ben.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Açılmasını istersiniz.

BAŞKAN – Lütfen tutanakları alın, inceleyin, “Sen” diye hitap etmedim, siz duymadığınız şeyi kendiniz meydana getiriyorsunuz yani.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Tutanaklara bakalım bir.

BAŞKAN – E bakın siz.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Artı, sizin bu tavrınızdan dolayı usul tartışması açmak istiyorum.

BAŞKAN – Hayır, hangi tavrımdan dolayı?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Efendim, Sayın Bakan bana diyor ki: “Sayın Tanal’ın söylediği yalandır.”

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Tutanaklara bakın Sayın Başkan.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ben bununla ilgili düzeltmek için söz istedim. Siz gayet rahat, yüzüme bakmadan “Ne diyorsun bana?” şeklinde bir tavır takınıyorsunuz.

BAŞKAN – Hayır,değil, öyle değil, siz öyle anlamışsınız.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bu, sizin tarafsızlığınıza gölge düşürüyor. Bu açıdan usul tartışması açmak istiyorum ben.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Böyle bir usul tartışması olmaz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Tanal, yirmi dakika soru cevap işlemi yapılıyor. On dakika içerisinde sayın milletvekilleri sorularını sorarlar, on dakika içerisinde de sayın bakanlar cevaplarını verirler. Sayın bakanlar cevaplarını verdikten sonra herhangi bir açıklama isteği, talebi söz konusu değil İç Tüzük’ümüz gereğince, onun için söyledim ben.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, İç Tüzük’te yasaklanmayan bir husus var ise serbest anlamına gelir. İç Tüzük’te sorulmaz denilen bir hüküm yok ki. Yani buradaki pozitif olan hukuk böyle bir yasaklamayı düzenlememiş. Düzenlemediği için, gayet rahat, hatiplerin, eğer sataşma varsa, kişiliğine dokunur bir cümle sarf ediliyorsa, inciticiyse söz alır. Gayet rahat, Sayın Bakanın…

BAŞKAN – Ama sataşma talebiyle söz istemediniz, açıklama talebiyle söz istediniz siz.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Açıklama istemedim, bana “Yalan söyledi.” dedi, sataşmadır, benim kişiliğime kim…

BAŞKAN – Hayır, ama tutanakları incelemeyim yani, açıklama istediniz Sayın Tanal.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değil Sayın Başkanım. Yani sizden, lütfen, yani bu konuda, bunu düzeltmek için yani bu sataşma nedeniyle…

BAŞKAN – Ama Sayın Tanal, böyle bir usulümüz yok ki, olmayan bir şeyi ortaya getiriyorsunuz yani.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Efendim, ben 69’a göre…

BAŞKAN - O zaman Meclis çalışmaz yani Genel Kurul.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bakın, 69’a göre söz istiyorum ben. Orada gayet rahat, sataşmaya ilişkin…

BAŞKAN – Yerinizden veriyorum, buyurun, bir dakika söz veriyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Peki, bu kadar…

BAŞKAN - Bu usul değil ama bakın, lütfen…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Siz zamanı israf ediyorsunuz, bütçe nasıl israf ediliyorsa zamanı da israf ediyorsunuz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen Sayın Tanal, oturun yerinize de…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, 69’u okursanız zaten söz vermenize gerek yok.

BAŞKAN – Bu doğru değil Sayın Tanal, sözü veriyorum ama doğrusu… (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

VI.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Mehmet Sağlam’ın, kendisine sataşma nedeniyle söz vermemesine ve bu tutumu nedeniyle usul tartışması açılmasını talep etmesine rağmen usul tartışması açmamasına ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, ben sizi kınıyorum önce! “Doğru değildir.” diyorsunuz…

BAŞKAN – Ben de sizi kınıyorum Sayın Tanal!

MAHMUT TANAL (İstanbul) – “Doğru değil” diyorsunuz, ben sizi kınıyorum!

BAŞKAN – Ben de sizi kınıyorum!

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Tutumunuz açısından ben gayet rahat, usul tartışması açmak istiyorum, çünkü siz tarafsızlığınıza gölge düşürmüş durumdasınız.

BAŞKAN – Değil, İç Tüzük’ü okursanız benim doğru hareket ettiğimi anlarsınız.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Siz İç Tüzük’ü bilmiyorsunuz, bilmiyorsunuz siz.

BAŞKAN – Yüksek bilgilerinizden faydalanalım efendim burada!

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Kaç yıldır burada milletvekilisiniz, İç Tüzük’ü bilmiyorsunuz siz.

BAŞKAN – Yüksek bilgilerinizden faydalanırız!

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Usul tartışması açmak istiyorum ben aleyhinizde.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, usul tartışması açmaya imkân yok.

BAŞKAN – Neyle ilgili usul tartışması?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Aleyhinizde söz almak istiyorum, usul tartışması açmak istiyorum ben.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, böyle bir usul yok.

BAŞKAN – Neyle ilgili usul tartışması açacaksınız Sayın Tanal?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Siz, siz…

BAŞKAN – Hayır, gerekçesi yok ki Sayın Tanal.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Siz, bakın, sizin tutumunuz ve bana karşı sarf ettiğiniz sözlerinizden dolayı usul tartışması açmak istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ne diyorsunuz Meclis Başkanı olarak…

BAŞKAN – Size karşı sarf ettiğim sözlerle ilgili tutanakları istersiniz, ondan sonra… Tutanakları getiririz…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bakın, Meclis Başkanı olarak siz diyorsunuz ki: “Efendim, İç Tüzük’te böyle bir hüküm yoktur ama…”

BAŞKAN – Evet.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – “…böyle bir söz veriyorum.” Siz babanızın cebinden mi bana veriyorsunuz?

BAŞKAN – Hayır.

Siz neye göre istiyorsunuz?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Babanızın cebinden mi bana söz veriyorsunuz?

BAŞKAN – Değil, ben İç Tüzük’e göre veriyorum. Lütfen Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ben burada halkın vekiliyim, halkın milletvekiliyim. Burada bütçe tartışılıyor, bütçeyi halktan gizliyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Tanal, maksadınız eğer Meclisi çalıştırmamaksa o başka bir şey.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Benim maksadım, halka, Bakanın verdiği yanlış bilgileri doğru olarak aktarmaktır.

BAŞKAN – İç Tüzük’te böyle bir kural yok Sayın Tanal.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Bakın Sayın Başkan, Aksaray ilimizin Ağaçören ilçesinde 9 tane köyün öğretmeni yok. Köylerdeki imamları oraya müdür olarak atamışsınız. Köyün camisi imamsız, okul da öğretmensiz. Ben bu bilgiyi vermek istiyorum yani siz hem camileri imamsız bıraktınız, okulları da öğretmensiz bıraktınız. Yani sizin yaptığınız bütçe bu bütçe işte.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – O açıdan, sizin söz vermemeniz adaletsiz olan bir şey. Bakan yalan söylüyor, siz de yalan söylüyorsunuz.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tanal.

İç Tüzük’te olmayan sözü vermem ben, sağ olun.

IV.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (Devam)

A) KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI (Devam)

1) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

B) AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

C) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

Ç) TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

D) YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLAR BAŞKANLIĞI (Devam)

1) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

E) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI (Devam)

1) Hazine Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Hazine Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

F) BANKACILIK DÜZENLEME VE DENETLEME KURUMU (Devam)

1) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

G) SERMAYE PİYASASI KURULU  (Devam)

1) Sermaye Piyasası Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Sermaye Piyasası Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – Evet, şimdi sırasıyla…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Bakan, açıklama yapmam lazım. “Bakan yalan söylüyor.” diyor.

BAŞKAN – Lütfen Sayın Bakan, olmaz. Sayın Tanal’dan bir farkı yok ki söylediğiniz sözlerin, lütfen. Böyle bir usulümüz yok Sayın Bakan, hayır.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Bakan, soru-cevap işlemi tamamlanmıştır. Tekrar açıklama isteyip sizin açıklama yapma gibi bir hakkınız yok. Bunu Sayın Tanal’a bahsettim. Doğru değil yaptığınız.

Şimdi sırasıyla üçüncü turda yer alan bütçelerin bölümlerini ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının 2013 yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…

III.-YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Yoklama istiyoruz Sayın Başkan. 

BAŞKAN – Henüz oylamaya sunmuyorum ki, sunayım ondan sonra hayhay.

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Söyleminizden oylama yaptığınız anlaşılıyor, biz de yoklama istiyoruz. Kayıtlara girsin.

BAŞKAN – E, tamam.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Siz önünüze bakıyorsunuz Sayın Başkan. Biraz gözümüze baksanıza. Gözümüze bakın, yüzümüze bakın, korkmayın.

BAŞKAN – Yoklama talebi var, yerine getireceğim.

Sayın Tarhan, Sayın Öğüt, Sayın Şeker, Sayın Dibek, Sayın Eyidoğan, Sayın Türeli, Sayın Aslanoğlu, Sayın Tanal, Sayın Genç, Sayın Çetin, Sayın Özkes, Sayın Karaahmetoğlu, Sayın Çam, Sayın Ören, Sayın Kuşoğlu, Sayın Özgündüz, Sayın Kaplan, Sayın Işık, Sayın Kurt, Sayın Öz.

İki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır ve kabul edilmiştir.

IV.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) ( Devam) 

A) KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI ( Devam) 

1) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

B) AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI ( Devam) 

1) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

C) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ( Devam) 

1) Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

Ç) TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI ( Devam) 

1) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

D) YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLAR BAŞKANLIĞI ( Devam) 

1) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

E) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI ( Devam) 

1) Hazine Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Hazine Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

F) BANKACILIK DÜZENLEME VE DENETLEME KURUMU ( Devam) 

1) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

G) SERMAYE PİYASASI KURULU  ( Devam) 

1) Sermaye Piyasası Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Sermaye Piyasası Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

 

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ya, nasıl kabul edilmiştir? “Kabul edenler… Etmeyenler…” demedin.

BAŞKAN – Düzeltiyorum. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

07.97) KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞI

1) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

ÖDENEK CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                    (TL)

03               Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri              20.272.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                         20.272.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN– (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

 

(A) CETVELİ

                                                                                                                        (TL)

Toplam Ödenek                                                                               15.098.000,00

Bütçe Gideri                                                                                      7.507.689,16

Ödenek Üstü Gider                                                                                       47,34

İptal Edilen Ödenek                                                                           7.590.358,18

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

07.96) AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI

1) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

 

ÖDENEK CETVELİ

Kodu              Açıklama                                                                                       (TL)

01                   Genel Kamu Hizmetleri                                                        9.336.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

02                   Savunma Hizmetleri                                                         202.178.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

03                   Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri                                  1.150.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

04                   Ekonomik İşler ve Hizmetler                                              19.390.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

10                   Sosyal Güvenlik ve Sosyal Yardım Hizmetleri                694.965.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                       TOPLAM                                                                         927.019.000

 

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN– (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

 

(A) CETVELİ

                                                                                                                     (TL)

Toplam Ödenek                                                                      2.949.569.941,00

Bütçe Gideri                                                                            2.705.809.211,98

İptal Edilen Ödenek                                                                   243.760.729,02

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

07.86) DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

1) Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

ÖDENEK CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                               (TL)

01                Genel Kamu Hizmetleri                                             35.372.500

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

02                Savunma Hizmetleri                                                        189.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

03                Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri                         7.370.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

07                Sağlık Hizmetleri                                                            773.500

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

08                Dinlenme, Kültür ve Din Hizmetleri                     4.560.104.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

09                Eğitim Hizmetleri                                                            840.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                    TOPLAM                                                             4.604.649.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2) Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

(A) CETVELİ

                                                                                                                (TL)

Toplam Ödenek                                                                 2.957.877.500,00

Bütçe Gideri                                                                       3.392.977.569,34

Ödenek Üstü Gider                                                               458.307.866,31

İptal Edilen Ödenek                                                                23.207.796,97

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

40.32) TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI

1) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

ÖDENEK CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                           (TL)

01               Genel Kamu Hizmetleri                                          99.290.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

03               Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri                        501.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                              99.791.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

(B) cetvelini okutuyorum:

(B) CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                                      (TL)

03                Teşebbüs ve Mülkiyet Gelirleri                                                 40.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

04                Alınan Bağışlar ve Yardımlar ile Özel Gelirler                  98.291.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

05                Diğer Gelirler                                                                       1.460.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                    TOPLAM                                                                          99.791.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

Türk İşbirliği ve Koordinasyon  Ajansı Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

2) Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

 

(A) CETVELİ

                                                                                                                      (TL)

Toplam Ödenek                                                                             86.987.860,73

Bütçe Gideri                                                                                  74.523.022,05

Ödenek Üstü Gider                                                                              41.448,41

İptal Edilen Ödenek                                                                         7.319.122,30

Ertesi Yıla Devredilen Ödenek                                                        5.187.164,79

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

Kesin hesap (B) cetvelini okutuyorum:

(B) CETVELİ

                                                                                                                     (TL)

Bütçe Gideri                                                                                 77.629.000,00

Net Tahsilat                                                                                  71.674.402,74

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

40.51) YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLAR BAŞKANLIĞI

1) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

ÖDENEK CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                              (TL)

01               Genel Kamu Hizmetleri                                            44.011.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

03               Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri                           300.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

09               Eğitim Hizmetleri                                                    122.900.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                               167.211.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

(B) cetvelini okutuyorum:

(B) CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                             (TL)

03                Teşebbüs ve Mülkiyet Gelirleri                                    490.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

04                Alınan Bağış ve Yardımlar ile Özel Gelirler          166.721.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                    TOPLAM                                                             167.211.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

 

(A) CETVELİ

                                                                                                               (TL)

Toplam Ödenek                                                                      26.061.336,83

Bütçe Gideri                                                                           23.338.592,51

İptal Edilen Ödenek                                                                  2.722.744,32

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

 

Kesin hesap (B) cetvelini okutuyorum:

(B) CETVELİ

                                                                                                              (TL)

Bütçe Geliri Tahmini                                                              18.660.000,00

Net Tahsilat                                                                            17.741.996,91

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabı kabul edilmiştir.

Hazine Müsteşarlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

07.82) HAZİNE MÜSTEŞARLIĞI

1) Hazine Müsteşarlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

ÖDENEK CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                                (TL)

01               Genel Kamu Hizmetleri                                        55.808.045.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

03               Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri                              911.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

04               Ekonomik İşler ve Hizmetler                                11.677.334.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

06               İskân ve Toplum Refahı Hizmetleri                        1.285.447.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

10               Sosyal Güvenlik ve Sosyal Yardım Hizmetleri       3.050.000.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                             71.821.737.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Hazine Müsteşarlığı 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Hazine Müsteşarlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2) Hazine Müsteşarlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

(A) CETVELİ

                                                                                                                 (TL)

Toplam Ödenek                                                                57.856.819.987,00

Bütçe Gideri                                                                      51.921.918.129,57

İptal Edilen Ödenek                                                            5.934.901.857,43

Ertesi Yıla Devredilen Ödenek                                              313.700.705,02

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Hazine Müsteşarlığı 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

42.04) BANKACILIK DÜZENLEME VE DENETLEME KURUMU

1) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

ÖDENEK CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                              (TL)

01               Genel Kamu Hizmetleri                                             10.916.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

04               Ekonomik İşler ve Hizmetler                                   189.084.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                               200.000.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

(B) cetvelini okutuyorum:

GELİR CETVELİ

Kodu          Açıklama                                                                             (TL)

05               Diğer Gelirler                                                         200.000.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                              200.000.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bankacılık ve Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

(A) CETVELİ

                                                                                                                (TL)

Toplam Ödenek                                                                    140.000.000,00

Bütçe Gideri                                                                           73.406.354,90

İptal Edilen Ödenek                                                                66.593.645,10

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Kesin hesap (B) cetvelini okutuyorum:

(B) CETVELİ

                                                                                                                (TL)

Bütçe Geliri Tahmini                                                             140.000.000,00

Net Tahsilat                                                                           137.079.349,98

BAŞKAN – (B) cetvelinin kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Sermaye Piyasası Kurulu 2013 merkezî yönetim bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

42.03) SERMAYE PİYASASI KURULU

1) Sermaye Piyasası Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

Kodu          Açıklama                                                                              (TL)

01               Genel Kamu Hizmetleri                                             38.287.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

03               Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri                        6.295.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir

04               Ekonomik İşler ve Hizmetler                                     50.928.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

                   TOPLAM                                                                 95.510.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

(B) cetvelini okutuyorum:

GELİR CETVELİ

Kodu          Açıklama                                      (TL)

03               Teşebbüs ve Mülkiyet Gelirleri                                   75.159.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

05               Diğer Gelirler                                                              20.351.000

BAŞKAN – Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir

                   TOPLAM                                                                   95.510.000

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir

 

Sermaye Piyasası Kurulu 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Sermaya Piyasası Kurulu 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2) Sermaye Piyasası Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

(A) CETVELİ

                                                                                                                  (TL)

Toplam Ödenek                                                                       166.976.486,00

Bütçe Gideri                                                                            155.210.257,48

İptal Edilen Ödenek                                                                   11.766.228,52

BAŞKAN – (A) cetvelini kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

 

Kesin hesap (B) cetvelini okutuyorum:

(B) CETVELİ

                                                                                                                  (TL)

Genel Toplam                                                                            78.168.000,00

Net Tahsilat                                                                             154.506.638,73

Ret ve İadeler                                                                              1.162.714,61

BAŞKAN – (B) cetvelini kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Böylece, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ve Sermaye Piyasası Kurulunun 2013 yılı merkezî yönetim bütçeleri ile 2011 yılı merkezî yönetim kesin hesapları kabul edilmiştir. Hayırlı olmasını temenni ederim.

Sayın milletvekilleri, birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 16.38


ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 16.55

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 38’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’yla 2011 yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

IV.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/698) (S.Sayısı: 361) (Devam)

2.- 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı, Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2011 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/649, 3/1003) (S.Sayısı: 362) (Devam)                                                                                         

Ğ) ADALET BAKANLIĞI

1) Adalet Bakanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Adalet Bakanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

H) CEZA VE İNFAZ KURUMLARI İLE TUTUKEVLERİ İŞ YURTLARI KURUMU

1) Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin

Hesabı

I) TÜRKİYE ADALET AKADEMİSİ BAŞKANLIĞI

1) Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

İ) HÂKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU

1) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

J) ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI

1) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

K) MESLEKİ YETERLİLİK KURUMU

1) Mesleki Yeterlilik Kurumu Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Mesleki Yeterlilik Kurumu Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

L) TÜRKİYE VE ORTA DOĞU AMME İDARESİ ENSTİTÜSÜ

1) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

M) DEVLET PERSONEL BAŞKANLIĞI

1) Devlet Personel Başkanlığı 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi

2) Devlet Personel Başkanlığı 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesabı

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

4’üncü turda Adalet Bakanlığı, Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri  İş Yurtları Kurumu, Türkiye Adalet Akademisi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Mesleki Yeterlilik Kurumu, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, Devlet Personel Başkanlığı  bütçeleri yer almaktadır.

Sayın milletvekilleri, turda yer alan bütçelerle ilgili soru sormak isteyen milletvekilleri sisteme girebilirler.

4’üncü turda grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum:

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına; Murat Bozlak, Adana Milletvekili; Ertuğrul Kürkcü, Mersin Milletvekili; Sebahat Tuncel, İstanbul Milletvekili.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına; Atila Kaya, İstanbul Milletvekili; Oktay Öztürk, Erzurum Milletvekili; Mustafa Kalaycı, Konya Milletvekili; Süleyman Nevzat Korkmaz, Isparta Milletvekili.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına; Ali Rıza Öztürk, Mersin Milletvekili; Veli Ağbaba, Malatya Milletvekili; Ali İhsan Köktürk, Zonguldak Milletvekili; Ercan Cengiz, İstanbul Milletvekili; Süleyman Çelebi, İstanbul Milletvekili; İzzet Çetin, Ankara Milletvekili.

AK PARTİ Grubu adına; Fehmi Küpçü, Bolu Milletvekili; İlknur İnceöz, Aksaray Milletvekili; Hüseyin Cemal Akın, Malatya Milletvekili; Mustafa Kemal Şerbetçioğlu, Bursa Milletvekili; Adem Yeşildal, Hatay Milletvekili; Hasan Fehmi Kinay, Kütahya Milletvekili; Ekrem Çelebi, Ağrı Milletvekili; İlknur Denizli, İzmir Milletvekili; Halil Özcan, Şanlıurfa Milletvekili; Mahmut Kaçar, Şanlıurfa Milletvekili.

Şahısları adına; lehinde Mehmet Altay, Uşak Milletvekili; aleyhinde Levent Gök, Ankara Milletvekili.

Şimdi, Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz isteyen Murat Bozlak, Adana Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA MURAT BOZLAK (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nda yer alan Adalet Bakanlığının bütçesi üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına konuşmak üzere söz aldım. Bu vesileyle sayın Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, adalet, demokratik ülkelerde her şeyin üstündedir. Toplumun huzuru ve güveni için adaletin etkin bir biçimde işlemesi gerekir. Demokratik hukuk devletlerinde adalet, bağımsız, tarafsız, adil yargıyla sağlanır. Bağımsız, tarafsız, adil bir yargı ve hukukun üstünlüğü, demokratik toplumların olmazsa olmaz koşuludur. Özellikle Türkiye gibi çok kimlikli, çok inançlı, çok kültürlü ülkelerde huzur ve güvenliğin sağlanabilmesi için tarafsız, bağımsız, herkesin güvenini kazanmış, adil bir yargı sisteminin oluşturulması en temel ihtiyaçtır. Ne yazık ki ülkemizde henüz böyle bir yargı sisteminden bahsetmemiz mümkün gözükmüyor. Kanaatimce, bir ülkede yargının bağımsız olup olmadığının en belirgin göstergesi, kanıtı ve delili, o ülkede birincil görevi devleti ve kurulu düzeni vatandaşa karşı koruyan özel mahkemelerin olup olmadığıdır. Bunu ölçüt olarak alıp bir değerlendirme yaparsak Türkiye’de yargının değil bugün, cumhuriyetin kuruluşundan beri tarafsız ve bağımsız olmadığını, yargılamaların adil yapılmadığını  çok açık bir biçimde, en çıplak haliyle görebiliriz. Bu ülkede cumhuriyetin kuruluşundan itibaren istiklal mahkemeleriyle başlatılan özel mahkemeler, süreç içerisinde zaman zaman isim değişikliğine uğramışsalar da özde bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar hep var olmuşlardır.

İstiklal mahkemelerine müteakip kurulan Yassıada Mahkemesi, sıkıyönetim mahkemeleri, devlet güvenlik mahkemeleri, özel görevli ağır ceza mahkemeleri ve şu an için de özel yetkili bölge mahkemeleri ülkemizde peş peşe varlık gösteren özel mahkemelerdir. Bu mahkemelerin görevi, kutsal sayılan devleti ve devletin kurulu düzenini vatandaşına karşı korumaktır. Bu mahkemelerin görevi, resmî devlet ideolojisine ters düşenleri yargılayıp cezalandırmaktır. Bu mahkemelerin görevi devlet kaynaklı zulme ve haksızlığa karşı direnenleri yargılayıp hapse atmaktır. Bu mahkemeler bu ülkede ne yapmıştır? Hemen söyleyeyim: En başta demokrasimize zarar vermişlerdir, tahrip etmişlerdir, adil yargılanma hakkını bertaraf etmişlerdir, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmışlardır, yurttaşın mahkemelere olan güvenini kaybetmesine yol açmışlardır, bu mahkemeler düşünce ve ifade özgürlüğünün cellatları olmuşlardır. Bu mahkemeler başka ne yapmıştır? Bu  mahkemeler Şeyh Said’i, Seyit Rıza’yı, İskilipli Atıf Hoca’yı ipe göndermişlerdir. Bu mahkemeler bu ülkenin başbakan ve bakanlarını cellatlara teslim etmişlerdir. Bu mahkemeler Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan’ı, Erdal Eren’i ve nice güzel insanı darağacına göndermişlerdir. Bu mahkemeler 1982 faşist darbesinin lideri Kenan Evren’in “Sağdan birini, soldan birini asın.” emrini anında yerine getirmişlerdir. Bu mahkemeler, değerli arkadaşlar, özet olarak Türkiye’ye kaybettiren mahkemelerdir.

Cumhuriyet tarihi boyunca bu mahkemelerden bir türlü kurtulamayan ülkemizde yargının bağımsız olduğunu, tarafsız olduğunu, adil yargılama yapıldığını nasıl söyleyebiliriz? Kim bunu diyebilir? Vicdan sahibi hangi hukukçu bunu söyler?

Kabul edelim ki yargı bağımsızlığı konusunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararlarla tescilli bir ülkeyiz. Özel mahkemeler ortadan kaldırılmadıkça yargı bağımsızlığı asla ve katiyen olmaz. Sayın Bakan, yargının bağımsızlığından yanaysanız, bu mahkemelerin ismini değiştirmek yerine bu mahkemeleri ortadan kaldıracak bir düzenlemeyi Parlamentoya getirin. Yargı bağımsızlığından yana olan bir iktidar, öncelikle bu özel mahkemeleri ortadan kaldırmalıdır.

Değerli milletvekilleri, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana işbaşına gelen hükûmetlerde birçok şahsiyet Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır. Bunlardan olumlu icraatları olanları insanlarımız minnetle yâd etmiş, yâd etmektedir. Yanlış icraat sahiplerini de insanlarımız asla unutmamışlardır.

“Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.” diyen meşhur ırkçı Adalet Bakanını halklarımız unutmadı.

Faili meçhul cinayetlerin günübirlik pervasızca işlendiği dönemde bin operasyon yaptığını gururlanarak söyleyen Adalet Bakanını halklarımız asla unutmayacaktır.

Gardiyanların çivili kalaslarla Diyarbakır Cezaevinde 10 tutukluyu darp ederek öldürmeleri karşısında kılını dahi kıpırdatmayan Adalet Bakanı ile 20 cezaevinde birden aynı anda düzenlenen ve ironi yaparcasına “Hayata dönüş” adı verilen operasyonların sonucunda 32 tutuklu ve hükümlünün ölümüne yol açan operasyonların emrini veren, arkasından da çıkıp yüzü kızarmadan haklılığını savunan Adalet Bakanını halklarımız unutmayacaklardır.

Değerli milletvekilleri, bugün için Adalet Bakanlığı makamında her ne kadar bu zihniyetin devamcısı olanlar yok ise de, geçmişte yaşanan olumsuzluklardan ne yazık ki iyi dersler çıkarmadığınız da bir gerçekliktir. Bugün için de haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik diz boyudur.

Değerli milletvekilleri, şu an 10 bini aşkın Kürt siyasetçisi cezaevlerinde tutsak durumundadır. Siyasi iktidarın yönlendirmesiyle “KCK” adı altında yürütülen, Kürt halkını demokratik siyasal zeminin dışına itmeye çalışan operasyonlar sonucunda 6 milletvekilimiz, 4 eş genel başkan yardımcımız, 6 merkez yürütme kurulu üyemiz, 57 parti meclisi üyemiz, 34 belediye başkanımız, 212 belediye meclisi ve il genel meclisi üyemiz, yüzlerce il ve ilçe başkan ve yöneticilerimiz ile üyelerimiz bu dönemde tutuklanmışlardır.

AKP iktidarı döneminde 500’e yakın öğrenci parasız eğitim, harçların kaldırılması gibi demokratik talepler için düzenledikleri hak arama eylemlerinde slogan attı, pankart açtı, puşi bağladı diye tutuklanıp cezaevine konulmuşlardır.

Bu ülkede ilk defa AKP Hükûmeti döneminde onlarca avukat mesleki görevlerini ifa ettikleri için topluca tutuklanmışlardır. Gazeteciler, bilim adamları, AKP iktidarının hışmına uğramış, cezaevine konulmuşlardır.

Değerli milletvekilleri, İnsan Hakları Derneğinin hazırladığı Çocuk Ölümleri Raporu’na göre, 1988 yılından günümüze kadar gerek güvenlik güçleri tarafından gerek askerî patlayıcılar gerekse de çatışmalı süreçten dolayı çeşitli şekillerde hayatını kaybeden çocuk sayısı 561’dir. Bunlardan 181’i AKP’nin on yıllık iktidarı döneminde hayatını kaybetmiştir.

4 Ağustos 2012 tarihinde polisin sıktığı gaz bombası sonucu yaşamını yitiren on bir yaşındaki Mazlum Akay, 6 Ağustos 2012’de Muş’un Kızılağaç beldesinde bulduğu bir cismin elinde patlaması sonucu ölen sekiz yaşındaki Seray Yavuz ve 7 Ağustos 2012 günü Van’ın Çaldıran ilçesinde, İran sınırında askerler tarafından kurşunlanarak öldürülen Vesim Zengin yaşamını yitiren son çocuklardan birkaçıdır.

Bu ölümler kadar vahim olan bir başka şey de daha on iki yaşındayken başına ve bedenine sıkılan 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz başta olmak üzere bu çocukların katillerinin hiçbirisinin ceza almamasıdır.

Yine başta Pozantı olmak üzere birçok cezaevinde devletin koruması altında olan çocuklar tecavüze uğramış, işkence ve kötü muameleye maruz kalmışlardır. Değerli milletvekilleri, adalete olan inanç dibe vurmuştur.

27 Aralık 2011 tarihinde Roboski’de yaşanan katliamın üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, katliamı yapan ve katliam emrini veren sorumlu kişiler hakkında henüz açılmış bir dava dahi yoktur. Katledilen insanların yakınları feryat figan ediyor, onların sesini duyan yok. Katliam arifesinde, soruşturma dosyasının Ankara’nın dehlizlerinde kaybolmasına izin vermeyeceklerini söyleyen Sayın Başbakan söylediğini unutmuş durumdadır. Sayın Başbakanın suskunluğu Hükûmetin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. Türkiye kamuoyu bilmelidir ki bu katliamın birinci dereceden sorumlusu şu anki Hükûmettir ve Hükûmetin başındaki Başbakandır. Ama herkes de bilmeli ki Barış ve Demokrasi Partisi katliamdan sorumlu olanlar hesap verene kadar bu işin peşini bırakmayacaktır.

Değerli milletvekilleri, tanık olduğum ve beni hukukçu olarak rahatsız eden iki olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bulunduğu Urfa Cezaevinden Adana Kürkçüler Cezaevine nakledilen Urfa Milletvekilimiz Sayın İbrahim Ayhan’ı Adalet Bakanlığının özel izniyle Adana Kürkçüler Cezaevinde ziyaret etmiştim. Cezaevine gittiğimde, Cezaevi Müdürü, İbrahim Ayhan’la açık görüş yaptırmayacaklarını, kapalı görüş yapabileceğimizi söyledi. Nedenini sorduğumda da, Urfa Cezaevinde kendisine verilen disiplin cezasından kaynaklandığını ifade etti. Zorunlu olarak Sayın İbrahim Ayhan’la kapalı görüş yaptık. Sayın İbrahim Ayhan milletvekilidir, milletvekili seçildiği andan itibaren milletvekilliği dokunulmazlığına sahiptir. Dokunulmazlığı kaldırılmadıkça mahkemeler dahi milletvekiline ceza verme yetkisine sahip değilken, cezaevi idaresi rahatlıkla dokunulmazlığı bulunan milletvekiline disiplin cezası verebilmektedir. Bu bir hukuk tanımazlıktır. Cezaevleri idarelerinin hükümlü ve tutuklulara yönelik nasıl bir hukuksuz davranış içerisinde olduklarının da açık kanıtıdır.

Yine, değerli milletvekilleri, Adana 8’inci Ağır Ceza Mahkemesinde izleyici olarak katıldığım bir davada 8 tutuklu sanığın yargılanması yapılıyor idi. Söz isteyen sanık mahkeme başkanının söz vermesi üzerine savunma yaparken söylediği sözler mahkeme başkanının hoşuna gitmediği için mahkeme başkanı bağırarak “Atın bunu dışarıya.” demiş, askerler sanığı almaya yeltenince askerlere hitaben bu kez mahkeme reisi “Durun! Yaz kızım: Sanıkların tutukluluk hâllerinin devamına, duruşmanın filan tarihe bırakılmasına karar verilmiştir, alın götürün.” diyerek duruşmayı sonuçlandırmıştır. Böyle bir yargılamaya otuz yıllık meslek yaşamım boyunca ilk defa tanık oldum. Bir mahkeme reisi, duymak istemediği sözleri söylediği için sanığı susturabiliyor, diğer sanıkların hiç birine söz hakkı tanımıyor, tutukluluğun devamı konusunda Cumhuriyet Savcısının talebini almıyor, vereceği karar konusunda heyetteki diğer iki yargıcın kararını almaya ihtiyaç duymuyor, tüm usul yasalarını çiğneyerek son derece keyfî karar verebiliyor ve bu hâkim ne yazık ki herhangi bir soruşturmaya uğramadan görevini hâlâ sürdürebilmektedir.

Değerli milletvekilleri, komisyonlardan geçip Genel Kurulun gündemine getirilen Ceza Usul Yasası ile Ceza İnfaz Yasasında Değişiklik Öngören Kanun Tasarısı bütçe görüşmelerinden önce Genel Kurulda ele alınıp görüşülecek iken AKP Grubu tarafından verilen önergeyle bütçe görüşmelerinin sonuna bırakılmıştır. Tasarı, bir yıldan az cezası kalan hükümlülerin denetimli serbestlik yoluyla bırakılmalarını öngördüğünden, özellikle açık cezaevlerinde bulunan hükümlüleri beklenti içerisine koymuştur. Bu beklentinin cezaevlerinde huzursuzluğa dönüşmesine imkân vermemek amacıyla tasarının bütçe görüşmelerinin akabinde önümüzdeki yıla bırakılmadan Genel Kurulda görüşülmesinin uygun olacağı düşüncesindeyim.

Değerli milletvekilleri -son bir, süre kalmadığı için- avukat arkadaşlarımın, meslektaşlarımın bir arzusu var, onu sayın Genel Kurulla paylaşmak istiyorum.

Avukatlar yurt dışına normal pasaportla gitmek durumunda oldukları için her seferinde vize almak durumundalar. 3’üncü sınıf memurlara tanınan yeşil pasaport verme hakkının…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MURAT BOZLAK (Devamla) – …avukatlara da tanınmasını diliyor, 2013 yılı Adalet Bakanlığı bütçesinin barışa, hukukun üstünlüğüne, adalete hizmet etmesi dileğiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MURAT BOZLAK (Adana) – Sayın Başkan, özür dilerim, bir düzeltme yapmak istiyorum: 3’üncü sınıf memur diye belirleme yapmışım, 3’üncü derece memur şeklinde düzeltilmesini talep ediyorum.

BAŞKAN – Peki, teşekkür ederim.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına 2’nci konuşmacı Ertuğrul Kürkcü, Mersin Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Kürkcü.

BDP GRUBU ADINA ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; bu bütçe kalemlerini görüşüyoruz ancak ben 2012 yılı bütçesi Sayıştay tarafından aklanmaksızın 2013 bütçe kanunu görüşmelerine başlanmasının yok hükmünde olduğunun altını çizerek söze başlamak isterim. Belki de tarihte ilk kez Bütçe Kanunu’na Anayasa Mahkemesi yolu görünmüş oluyor. Doğrusu, bu yolu benimseyecek milletvekillerine destek vermekte tereddüt etmem.

Kamu harcamasının hesabının verilmediği her durum başlı başına bir yolsuzluktur. Yolsuzluğun tarihi, devlet gücüyle cinayet, hırsızlık, namussuzluk, haksızlık yapmanın ve bunu saklamak için bin dereden su getirmenin tarihidir. Sizi bu tarihin dışında zamandan ve mekândan münezzeh saymak için ne gibi bir gerekçemiz var? Yoksa siz hakikaten kendinizi Sultan Süleyman gibi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi mi sanıyorsunuz? Unutmayın, o gölge yeryüzünden silineli, Osmanoğulları’nın istipdadı mezara gömüleli doksan yıl oldu. Onların yerini alanların altı kaval üstü şişhane modernliği, bu toprakların halklarına, Alevilere, Kürtlere, Araplara, Lazlara, Yörüklere çoğu kez Osmanlı istipdadını aratan bir mezalimi dayatmış olsa da, unutmayın, ecdadınız sandığınız o hanedan tarihin çöplüğüne gömüldü. Öyle olmasa bugün hanedandan ya da ağa, bey, paşa sülalelerinin birinden gelmedikçe herhangi biriniz bakan, başbakan, belediye başkanı olmak şurada dursun, Rizeli bir kayıkçının oğlu olarak Eminönü-Karaköy arasında dolmuş motoru işletiyor ya da Gaziantepli bir kunduracının kızı olarak bir evin mutfağında erkekleri doyurmak için kan ter içinde zahmet çekiyor olurdunuz.

Şimdi, biz cumhuriyetin otoriter modernliğinden yaka silkerken bize “selamet kapısı” diye, o cumhuriyetin otoriter kurumlarının içerisine Türk usulü şefliği, alaturka tek adamlığı yerleştirip hiçbir yasa tarafından sınırlanmamış bir postmodern sultanlığı dayatabileceğinizi umuyorsanız yanılıyor-sunuz arkadaşlar.

Ancak, Adalet Bakanlığı bütçesi usule uygun olarak Sayıştay tarafından denetlenmiş olsaydı da bu bizi, 2012’yi bir “adaletsizlikler yılı” olarak geçirmiş olduğumuzu, 2013’ün de böyle geçeceğini söylemekten alıkoymazdı.

Bakanlığın bütçesinin yüzde 55 artmış olması dolayısıyla Sayın Bakan Meclise teşekkür ediyor komisyon toplantısında. Tabii ki ceza ve tevkifevleri bütçesine baktığımızda, bu yüzde 55 artıştan ceza ve tevkifevleri bütçesinin hemen hemen hiçbir şey almadığını… Pardon, ceza ve tevkifevleri bütçesinin mal ve hizmet alımları bütçesinin bundan, sadece yüzde 5’ten bile az bir katkı aldığını, yani aslında bu yıl da mahpusların günde 3 öğün yemek için 4 Türk lirasına talim edeceklerini görüyoruz. Cezaevlerindeki yaşayan insanların asli meselelerini çözmeyen bir ceza ve tevkifevleri bütçesinin insanlık için, halk için, bu ülkede yaşayanlar için ne gibi bir önemi olabilir?

Geçen yıl da bunun üzerinde durmuştuk, tekrar duruyoruz. Türkiye’de cezaevindeki insanların genel nüfusa oranı durmaksızın artıyor. 1992’de Türkiye’de cezaevi haddi yani her 100 bin kişiye düşen mahpus sayısı 54 idi, 2004’te bu 81’e çıktı, 2010’da 164’e çıktı, 2012’de 170’e çıktı yani yirmi yıl içerisinde Türkiye’de cezaevinde yatan insanların nüfusa oranı her 100 bin kişide 3 kat arttı. Yüzde 300’den fazla Türkiye'nin nüfusu artmadı ama cezaevlerinin nüfusu arttı. Bu problem bize Türkiye’de açık bir adaletsizlik rejiminin hüküm sürmekte olduğunu gösteriyor çünkü yurttaşların kanunla ihtilafı ya da kanunun yurttaşlarla ihtilafı -ki bana bu daha doğru geliyor- olmasa cezaevleri nüfusu bu kadar artmaz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verilerine göre, 2011 yılı sonu itibarıyla mahkeme önüne Türkiye’den gelen dava sayısı 15.940, bunun 2.500’ü uzun tutukluluklarla ilgili. Bu sayının 2012 sonuna kadar 3.500’e varacağı hesap ediliyor. Şu an cezaevlerinde 2012 Mayıs ayı sonu itibarıyla 125.100 kişi yatıyor, cezaevlerinin kapasitesi 116.754 kişi yani 8.346 kişinin yatacak yatağı yok. Cezaevleri komisyonuyla birlikte gittiğimiz bütün cezaevlerinde bu rezaleti görüyoruz. Adalet Bakanlığı bunu gidermek için olsa gerek “yatırım” dediği şeyleri yaparak Türkiye’de daha çok cezaevi yapmaya çalıyor ama ne kadar çok cezaevi yaparsa yapsın bütün bu problemleri bu adaletsizlik hüküm sürdükçe ortadan kaldıramayacak. Bu cezaevlerindeki insan sayısının artışı doğrudan doğruya adalet sisteminin işleyişiyle ilgili. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu eliyle işletilen bu adalet sistemi Türkiye’deki büyük adaletsizlik kaynağının ta en başıdır, onun pınarıdır. Her şey Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun eylemlerinden kaynaklanmaktadır.

Çoğu kez Hükûmeti eleştiriyoruz yargıyı baskı altına alıyor diye ancak ben giderek şu kanaate kapılıyorum ki aslında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu devlet organları içerisinde öne doğru çıkarak, temayüz ederek geçmişte ordunun oluşturduğu vesayet mekanizmasını şimdi bir yargıçlar vesayeti olarak kurma eğilimindedir. Bu yargıçlar vesayetiyle kendi çıkarları bunu gerektirdiği zaman başa çıkmak için durmaksızın kanun yapan, hangi kamu görevlilerine dokunulamayacağı hakkında yasa yapmak zorunda kalan Hükûmet, sonunda Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu baskı altına alarak kendi görevlileri hakkında soruşturma açan savcıları görevden alma yoluna gitmek zorunda kaldı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Türkiye’de bugün sürüp giden bütün hukuksuzlukların arkasındaki mekanizmayı çalıştırıyor.

KCK tutuklamaları esasen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun denetimi olsa, engellemesi olsa, kendi bünyesindeki yargıçları doğru dürüst denetlese bu hızla ilerlemeyebilirdi ama bir düşman ceza hukuku anlayışıyla yani sıradan yurttaşları fail kabul edersiniz ama siyasi olarak muhatabınız olan siyasi muarızlarınızı ise hürriyeti kısıtlanması gereken düşmanlar olarak kabul edersiniz anlayışı üzerine temellenmiş olan bu düşman ceza hukuku kavrayışı bugün Türkiye’de paralel bir ceza hukuku rejimi kurmuştur. Daha Hükûmet geçtiğimiz yıl bir yasa çıkarttı, dedi ki: “Hâkimler bundan sonra verdikleri tutukluluk kararlarını ya da tutuklulukların uzatılması kararlarını gerekçelendireceklerdir. Yok öyle görülen lüzum üzerine diye.” Bunun üzerinden bir yıl geçti ama size hâlâ tutuklu olan insanların tutukluluk gerekçelerinden bazı örnekler sunmak istiyorum. İstanbul KCK davasında hâlen tutuklu olarak yatmakta olan bir sanık; Gülten Çatalbaş. Bu Gülten Çatalbaş’la… 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle düzenlenen, tertip komitesince başvurulan İstanbul Valiliğinin de izin verdiği yasal mitingden söz ediliyor iddianamede: “Bu eyleme katılan Gülten Çatalbaş ile şüphelinin eylemden hemen sonra telefon görüşmesi yaptığı, şüpheli Emine Büşra'nın yapılan yasa dışı eyleme –ki izin alınmış- ilişkin olarak sorular sorduğu, eylemin mahiyetini öğrenmeye çalıştığı, Gülten Çatalbaş'ın güvenlik güçlerinin göstericilere gazla müdahale ettiğini belirtmesi üzerine ‘Allah kahretsin ya!’ demek suretiyle tepkisini ortaya koyduğu…” Yat! Cezaevinde yatıyorsun bunun için!

Başka? Aynı iddianameden bir başka görüşme: Cevat Akengin isimli şahıs Abdullah Geldi’yle konuşuyor telefonda:

“Merhaba kapıyı açtım.

- Yok, kapıyı açma, ben senin yerine de kendi yerime de şu anda Taksim Meydanı’nda bağırıp çağırıyorum yani ‘Yaşasın halkların kardeşliği.’ başka bir şey istemiyoruz.

Cevat: Tamam, tavanları yapıyorum, bitiriyorum, tamam mı?

Abdullah: Tamam, ben de konsolosluğun önüne gidip bitiriyorum eylemi.

- Tamam, oldu. Hadi görüşürüz.

Şeklinde gerçekleştiği, görüşme sırasında şüphelinin telefonunun Taksim civarındaki baz istasyonundan sinyal verdiğinin tespit edildiği, konuşmanın içeriğinden şüpheli Abdullah'ın yasa dışı eylemi yönlendirdiği…” anlaşılmakla, yat!

Şimdi, böyle hâkimler olmaz, böyle hâkimlik olmaz, böyle adalet olmaz. İnsanları böyle hapse atamazsınız, orada böyle tutamazsınız, yıllarca ve yıllarca tutamazsınız. 10 bin insanı soktunuz, daha da her gün sokmaya devam ediyorsunuz. Bunun sonu ne zaman gelecek? Ne zaman adalet yerini bulacak? Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu sormayacak mı bu hâkimlere: “Sen kimsin, bir yurttaşın hakkını, onun hürriyetini yok yere elinden alıyorsun? Nasıl oluyor da sen onu yatırıyorsun?” diye. Sormaz, soramaz çünkü bu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun üyesi olan, onların atadığı, onların düzenlemesini yaptığı bütün mahkemeler aynı türden kararları verirler. 1.600 yıldır yerinde duran Mor Gabriel Manastırı’nın toprağının hazine toprağı olduğunu, daha hazine yokken, İslam bile yokken dünyada, kurulmuş bir tapınağın arazisinin hazineye ait olduğunu iddia ederek onun elinden bunu alan bir Yargıtay Daireler Yüksek Kurulu var. Böyle adalet olur mu? Böyle bir şeyi aklınız alıyor mu sizin? Ama bu kararlar veriliyor, verilebiliyor.

Pınar Selek… 3 kere yerel mahkeme beraat ettiriyor, 3 kere müebbete hapsetmek için karar veriyor yüksek mahkeme. Mahkeme kararında direnemiyor, rücu ediyor.

Gazeteci davaları… Şu an Türkiye dünyanın bir numaralı gazeteci hapseden ülkesi. Her ne kadar Bülent Arınç dün bunları inkâr ettiyse de, Gazetecileri Koruma Komitesinin ekim raporundan sonra çıkan aralık raporu 49 tutukluyla Türkiye’yi birinci sıraya, 45 tutukluyla İran’ı ikinci sıraya, 32 tutukluyla Çin’i üçüncü sıraya koyuyor. Aynı gerekçeler Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda destekleniyor. Dün Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türkiye’deki ifade özgürlüğü haklarıyla ilgili tespit raporunu yayınladı, burada da aynı endişeler paylaşılıyor. Şimdi, dünyanın bütün özgürlük takipçisi kurumları hata yapıyor, Hükûmetimiz hata yapmıyor mu? Dün Bülent Arınç diyor ki bize: “Siz öyle dediklerine bakmayın, onlar terör hükümlüsü.” Gördük şimdi terör hükümlüsünün, tutuklusunun nasıl olduğunu.

Türkiye’de, Terörle Mücadele Yasası kadar istismar edilen, herhangi bir insanın anında kendisini cezaevinde bulacağı; sadece bir emir, sadece bir temenni, sadece polisin bir işaretiyle yargıçların bu kararı verebildiği bir yerde hiç kimse bize onların terör suçlusu olduğunu söyleyemez.

Bu yargıyla Hükûmet arasında son derece uğursuz bir ilişki vardır. Başbakan bağırır, haykırır: “Yargıya emir verdik, düzenleyecekler fezlekeyi.” Diye, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı yorumlar: “Öyle demek istememiştir.” Ben anlıyorum, herkes anlıyor, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı niye anlamıyor ne dendiğini? Aslında anladığını çok iyi anlıyoruz. Fezlekeler hemen bunun arkasından çıkıyor geliyor.

Şimdi, sevgili arkadaşlar, bu kadar çok adaletsizliğin olduğu bir yerde Adalet Bakanının hapishaneleri kontrol altında tutabilmesi, buralarda insanca bir yaşam sağlayabilmesi imkânı yok. Bu hapishaneler bu zihniyetle yönetildikçe, bu hapishanelerdeki -Pozantı’daki- tecavüz olaylarının, Kürt çocuklarına tecavüz edilmesi olayının sanıklarının hiçbirisi mahkeme önüne çıkmadıkça bu adalete kimseyi inandıramazsınız. Roboski’deki katiller ortaya çıkmadan ama Roboski halkının çocukları, hepsi hapishaneyi boylamışken Roboski köylülerine bir gün adalet getireceğinizi anlatamazsınız. Siz İmralı Cezaevini bütün diğer cezaevlerinden ayırıp, orada her türlü hukuksuzluğu yapıp bunları kimseye göstermeyeceğinizi sanırsanız, o insana, Abdullah Öcalan’a inananlar sizin hukukunuza asla ve asla inanmazlar.

Türkiye’de yurttaşlarla devlet arasında bir rıza ilişkisi kurulacaksa ne yazık ki bunun için Adalet Bakanımızın çatışmacılıktan uzak üslubu bir işe yaramaz. Onun üslubu yumuşak diye ahali çektiği acıları unutacak değil. Daha dün hepsi ayağa kalkmadılar mı? Hakları için, halklarının hakları için greve gitmediler mi? Evet, bütün bu olaylarda Adalet Bakanlığının yapıcı bir tutum içerisinde olmaya çalıştığını gördük ama biz bütçeyi ve usulü, nizamı böyle mi yargılıyoruz? Biz gerçek verilere bakıyoruz. Türkiye’de halk devletle ihtilaf hâlindedir. Daha doğrusu, devlet halkıyla ihtilaf hâlindedir, her gerekçeyle halkını hapse atmaya teşne olduğunu buradan görüyoruz. Böyle bir adalet bütçesi, böyle bir adalet uygulaması, buna dayalı bir hayat Türkiye’de olamaz. Adalet mücadelesi devam ediyor, edecek, Adalet Bakanlığı bu adalet mücadelesini sınırlamaya istediği kadar çalışsın, adalet yerini bulacak. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına son konuşmacı Sebahat Tuncel, İstanbul Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bütçesi hakkında Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına ayrılan bütçe ve bu bütçenin planlaması Türkiye’de 75 milyon insanın yaşamını doğrudan etkilemektedir.

AKP Hükûmeti günümüzde neoliberal politikalar ekseninde çalışma yaşamını yeniden düzenlemektedir. Bu düzenlemeler yapılırken ne yazık ki işçi ve emekçilerin yaşam standartlarını yükseltecek, insanca yaşam koşullarını sağlayacak hiçbir tedbir almamaktadır. Aksine, çalışanların esnek çalışma, taşeronlaşma, kayıt dışı, güvencesiz çalışma koşullarını dayatarak emekçileri modern kölelere dönüştürmüş durumdadır. Emekçilerin örgütlenmesi önünde binbir türlü engel konularak haksızlığa karşı itiraz hakkı bile elinden alınmış durumdadır. AKP Hükûmeti patronu korumak ve zengini daha zengin kılmak için büyük bir çaba sarf ederken bu zenginliği ortaya çıkaran emekçileri, sağlıksız, güvencesiz, örgütsüz ve geleceksiz bırakmaktadır. Buna karşın Türkiye’de emekçiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri ve meslek odaları öncülüğünde sokaklara çıkarak gasp edilen haklarını ve Türkiye'nin demokratikleşmesi için mücadele etmekten geri durmamaktadırlar. Bu mücadelenin toplumsal dönüştürme gücünü fark eden AKP iktidarı, muhalif sendikalar ve meslek örgütleri üzerindeki baskıyı giderek artırmakta, devletin tüm zor ve baskı araçlarını emekçilerin taleplerini bastırmak için kullanmaktadır. Özellikle KESK, Eğitim-Sen, TMMOB gibi demokratik mücadeleye öncülük eden kurumlara karşı daha sert politikalar uygulamaktadır. Bir yandan toplumsal eylem ve etkinliklere güvenlik güçleri çok sert şekilde müdahale ederken, diğer yandan da yargı aracılığıyla baskı, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle toplumsal muhalefet bastırılmaya çalışılmaktadır.

Tüm bu baskılara rağmen emekçilerin örgütlü mücadeleleri sadece Türkiye’de değil, bugün Mısır, Brezilya, Filipinler, Güney Amerika, Yunanistan, İspanya ve pek çok coğrafyada işçiler dünyanın en dinamik ve örgütlü kesimlerini oluşturmaktadır. Kendi toplumlarının üretim, dağıtım ve değişim süreçlerinde ortaya çıkan güce dayanmakta olan yeni emek hareketleri dünya genelinde işçi sınıfının örgütlenmesinin ötesine uzanan bir öneme sahiptir çünkü bu emek hareketi, ittifak içerisinde olduğu toplumsal hareketle birlikte kendi ülkesindeki demokrasi, özgürlük, eşitlik ve toplumsal adalet mücadelesinde en ön saflarda yer almaktadır.

Sayın milletvekilleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının etki alanı, tüm çalışma hayatından sosyal güvenceye, işçi sağlığından işsizlik ve istihdama kadar çok kapsamlı alanla ilişkilidir. Bu kadar geniş bir alana dair çalışmaları içeren Bakanlığın 2013 bütçesine baktığımızda, bu etki alanının sorunlarını çözebilecek perspektiften yoksundur. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bütçesi 2011 yılında 35 miyar TL iken 2012 yılında yüzde 12 oranında azaltılarak 31 milyar 552 milyon TL düzeyine indirilmiştir. Çalışma Bakanlığı adına 2013 yılı için ön görülen bütçe ise 32 milyar 113 milyon TL’dir. Emekçilerin çalışma hayatına dair onlarca sorunu ve hak ihlallerine rağmen Çalışma Bakanlığı bütçesinin ihtiyacı karşılayacak düzeyde artmasını bir yana bırakalım, azaltılması, Hükûmetin çalışma yaşamına verdiği önemi çok net olarak göstermektedir.

Çalışma Bakanlığı 2013 bütçe ödeneklerine baktığımızda Bakanlık bütçesinin yüzde 99’unun cari transfere ayrılması dikkat çekicidir. Cari transferlerin tamamına yakınını sosyal güvenlik ve sosyal yardım hizmetlerinin oluşturduğu dikkate alındığında Bakanlığın çalışma alanına dair payı neredeyse yok denecek kadar azdır. Çalışma alanına ayrılan bütçenin ise çoğunun personel giderleri, mal ve hizmet giderlerine ayrıldığı görülmektedir.

Sayın milletvekilleri, Sayın Bakan bütçe sunuşunda ve her fırsatta Türkiye’de işçi sağlığına ve güvenliğine dair özgün bir yasanın kendi hükûmetleri döneminde çıkartıldığıyla övünmektedir. Oysa çıkartılan yasa işçiyi değil, daha çok işi korumaktadır, patronu korumaktadır. Gerçeklere baktığımızda taşeronlaşma politikaları kendine hedef olarak koyduğu, işgücünün esnekleştirilmesi, denetimsizlik ve kayıt dışı istihdamın yaygınlaşması sonucu, her yıl, giderek işçi ölümleri ve yaralanmaları artmaktadır. Türkiye’nin işçi ölümlerinde dünyada 3’üncü sırada yer aldığını AKP Hükûmeti ne yazık ki unutmuş görünüyor. Fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda, madenlerde, tarlalarda iş kazaları ve iş cinayetleri devam ediyor. İş kazaları ve işçi cinayetlerine neden olanlar hakkında caydırıcı önlemler almak bir yana, aslında patronu daha çok korumak için tedbirler alındığı için son bir yılda iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlere baktığımızda durumun ne kadar vahim olduğunu görebiliriz. İstanbul Esenyurt'ta 11 işçi yanarak hayatını kaybetti son bir yılda; Giresun'da HES inşaatında 4 işçi, Eskişehir'de bir atölyede patlama sonucu 4 işçi, Adana Kozan ilçesinde baraj kapağının patlaması sonucu 10 işçi, Samsun'da bakır madeninde çatının çökmesi sonucu 5 işçi hayatını kaybetti. Bütün bunlara baktığımızda, bu cinayetlerden sorumlu olan hiç kimse yargılanmadı. O nedenle de iş kazalarının önlenmesi konusunda, iş cinayetlerinin önlenmesi konusunda herhangi bir somut adım yok.

Son on yılda 10.723 işçinin öldüğü Türkiye'de her yıl ortalama 1.072 işçi hayatını kaybediyor. Oysa gerçek rakamlar aslında bunun çok daha üstünde. Bakanlığın söylediğine göre, 25 milyon çalışan işçinin sadece 11 milyonu sigortalı. Dolayısıyla 14 milyon işçi kayıt dışı. Kayıt dışı olan alanlarda çalışan işçilerin ne yazık ki iş kazaları da kayıt dışı kalıyor. 

Sayın milletvekilleri, çalışma hayatında diğer bir sorun alanı da meslek hastalıklarıdır. Kot taşlama işçilerinin mücadelesiyle geçen dönem kısmi olarak yapılan yasal düzenlemeye rağmen, diş teknisyenleri ile kot kumlama işçilerinde ölümcül silikozis hastalığı hâlâ ölümlere neden olmaktadır. Mevcut merdiven altı işletmelerin işçi güvenliğinin olmadığı yerler olması ve güvencesiz işçi çalıştırmanın yaygınlığından dolayı yaklaşık 10 bin işçi şu an ölüm riskiyle karşı karşıyadır. Her ne kadar devlet bazı işletmeleri kapatsa da hâlen bu merdiven altı işletmelerin devam ettiği ve işçilerin saatlerce havasız yerlerde ciğerlerinin toza maruz bırakıldığı bilinmektedir. Meslek hastalıklarına dair özgün bir yasal düzenlemenin olmaması, yasal haklardan faydalanmak için kayıtlı işçi olma şartının olması, yüzde 40 iş görmezlik raporunun olması gibi imkânsız engeller, Türkiye'de yine sadece 3 tane meslek hastalığı hastanesinin olması, kayıt dışı işçilerin çalıştığına dair belgelemek zorunda olması gibi yöntemler aslında meslek hastalıklarının tedavisini engellemekte, ölümlere zemin sunmaktadır.

Sayın milletvekilleri, Türkiye’de emekçiler, 20’nci yüzyılda emekçilere dayatılan çalışma koşullarını aratmayacak uygulamalarla karşı karşıya bırakılmaktadır. Dünya işçi sınıfının mücadele ederek kazandığı birçok kazanım için bugünün Türkiyesi’nde emekçiler hâlâ mücadele etmektedirler. Fiilî çalışma süresi haftada elli beş ila elli dokuz saat arasında değişmekte, istihdamın da yaklaşık dörtte birinden fazlası altmış saatin üzerinde çalışmaktadır. Fazla mesai ücreti ödemeden uzun süre çalıştırma politikası ise AKP Hükûmeti tarafından teşvik edilmektedir. Diğer yandan, çalışma sürelerinin uzatılması ve esnekleşmesiyle ölümlü iş kazalarındaki artış arasında doğrudan ilişki vardır. Uzun sürelerle çalışma, meslek hastalığı riskini de etkilemektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin iş kazalarında Avrupa’da 1’inci, dünyada 3’üncü olmasının nedeni, uzun süreli çalışmadır.

Sayın milletvekilleri, tüm dünyanın en temel sorunu hâline gelen işsizlik sorunu, beraberinde artan yoksulluk Türkiye’nin de en temel sorunlarından birisidir. İşsizlik ve yoksulluk sorunu, sadece Türkiye’nin değil, bugün Avrupa’nın da en önemli ve acil çözülmesi gereken sorunlarından biridir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 2012 Emek Dünyası Raporu’nda sorunun kritik aşamaya geldiğine dikkat çekmektedir. Başta İspanya ve Yunanistan olmak üzere, İtalya, Fransa gibi pek çok ülke yüksek işsizlik oranlarıyla boğuşmaktadır. Rapora göre, dünya çapında istihdam oranı düşerek 50 milyon insan çalışma olanaklarından yoksun bırakılmıştır. Benzer şekilde, Türkiye’de de resmî rakamlara göre 25,5 milyon çalışan bulunurken, resmî rakamlara göre Türkiye’de işsizlik yüzde 10 civarında, sendikaların açıkladığı oran -ki aslında sendikaların açıkladığı oran daha doğru çünkü kayıt dışı işçilik Türkiye’de çok fazla yoğun- yüzde 18 oranındadır. ILO, yaşanan ekonomik krizle birlikte istihdamın Avrupa'da bozulurken genel olarak dünyanın her yerinde bozulduğuna dikkat çekmektedir. İşsizliğin dünya ekonomisinin temel bozukluğu olduğuna dikkat çeken ILO, büyüme rakamlarının çok azının istihdama yol açtığını belirtmektedir.

Yine raporlarda, artan oranda emekçinin istikrarsız, güvencesiz koşullarda çalıştırıldığını, dolayısıyla, esnekleştirilmeye çalışılan emek dünyasının yansımasının olumsuz olduğu görülmektedir. Türkiye'ye baktığımızda da 6,7 milyon kişi, insan kayıt dışı olarak çalışmaktadır.

Raporda dikkat çeken diğer bir nokta, neoliberal ekonomiyi savunanların temel argümanı olan kamu harcamalarının kemer sıkma politikalarıyla azaltılması gerektiği, böylece özel sektörün daha çok yatırım yapacağıdır. AKP Hükûmeti de IMF'nin bu genel politikasına dört elle sarılarak, kemer sıkma politikasını uygulamaktadır. Rapor, kemer sıkma politikalarının denildiği gibi bir büyümeye neden olmadığı, aksine durgunlaşmaya götürdüğü ve istihdamın yapısını bozduğunu ortaya koymaktadır. Son açıklanan 2012 çeyrek büyüme rakamlarına baktığımızda büyümenin sadece yüzde 1,6 olması bu bulguyu desteklemektedir.

Sayın milletvekilleri, sayıları resmî olarak 12 milyonu bulmuş işçilerin ücretlerinden yapılan kesintilerle on yıldır işsizlik fonunda biriken miktar 62 milyar TL’dir. AKP Hükûmeti işçilerden aldığı bu parayı işçiler için kullanması gerekirken başka alanlarda kullanmıştır. AKP Hükûmeti bu fonun işçiler tarafından kullanılmaması için bin bir türlü engel çıkarmıştır. İşçilerin bu fondan faydalanmaması için getirilen şartlar nedeniyle miktarın sadece yüzde 7'si işsizlik sigortası için kullanılmıştır. Peki, fonda kalan para nereye gidiyor? Bunun hesabının verilmesi gerekir. AKP iktidarı, işçilerin bu paralarını gasbederek 2009 yılında GAP projesinin finanse edileceği bahanesiyle hazineye ait bütçeye dâhil ettiğini açıklamıştır. Bakanlığınıza bağlı İŞKUR'un tek söz sahibi olduğu fon, emekçilerin sorunlarını gidermek için değil, iktidarın ihtiyaç duyduğunda elini atabileceği bir fon olarak kullanılıyor. Ne işçilerin ne sendikaların bu fonun kullanılması üzerinde hiçbir söz hakkı ve yetkisi bulunmamaktadır.

Sayın milletvekilleri, 2013 yılı asgari ücret belirlemesi için görüşmelerin yapıldığı aydayız. Bu ayda asgari ücret tespit görüşmeleri yapılıyor. Ve Hükûmetin 2013 yılı ilk dönemi için öngördüğü artış yüzde 3 oranındadır. Asgari ücret sadece bir işçinin alacağı miktarı ifade etmez, bir devletin sahip olduğu, çalışanların ekonomik ve sosyal durumlarının düzenlenmesine yönelik etkin bir politikanın aracıdır. Bu nedenle asgari ücret belirlenirken çalışanların, emekçilerin sömürülmesine karşı konulması ve insanca yaşayabileceği asgari bir ücretin sağlanması esas alınmalıdır. Türkiye'de sigorta kapsamında çalışan işçilerin yüzde 44'ü asgari ücretle çalışmaktadır. Mevcut asgari net ücret ise 773 TL'dir. Açlık sınırı olan 1.050 TL'nin bile altında olduğu düşünüldüğünde emekçilerin neredeyse tamamı bu sınırın, açlık sınırının altında yaşamaktadır. İktidarın asgari ücret politikasını sermayenin emeği sömürebilmesinin, işçinin ise açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmesinin bir yolu olarak gördüğü ortadadır. Asgari ücretin en azından 4 kişilik bir aile için belirlenen 3.335 TL miktarının üzerinde olması gerekmektedir yani asgari ücretin işçinin ailesi ile tüm zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde, insan onuruna yakışan bir düzeyde tespit edilmesi, gelişmiş demokratik bir ülke açısından olmazsa olmaz koşuldur.

Sayın milletvekilleri, AKP iktidarının benimsediği neoliberal politikaların özünde istihdamsız büyüme anlayışı yer almaktadır. Büyüme ile istihdam arasındaki sıkı ilişkiyi koparan uygulamalarla, istihdam yapısını bozacak ve emek dünyasını esnekleştirecek politikaların başında ise 2012 Şubat ayında yayınlanan Ulusal İstihdam Stratejisi Planıdır. Neoliberal ekonomi anlayışı içerisinde asgari ücret, çalışanları koruyucu yasaların ve mekanizmaların olması, kıdem tazminatı, alt işveren ilişkisinin kısıtlamalar içermesi gibi uygulamalar katı bulunmaktadır ve bu katılığın giderilmesi için planlar yapılmaktadır. Burada ise en temel amaç sermaye için ucuz ve güvencesiz işgücü yaratmaktır, ulusal istihdam planının temelinde de bu amaç yatmaktadır. Plana göre, geçici işçilik yaygınlaştırılacak, zaten ciddi bir sorun hâline gelen taşeronlaşmayı destekleyen esnemeler yapılacak, özel istihdam bürolarıyla kiralık işçilik yasalaşacak. En son gündeme gelen memurların fazla mesailerinin ödenmemesi de bu çerçevede bir anlayışın ürünüdür. Dolayısıyla bu plan ulusal bir strateji olmaktan ziyade, işveren kesiminin ihtiyaçlarına yanıt arayan ve emeğin kazanılmış haklarını gasbeden bir sınıfsal politikalardır. Kaldı ki "Türkiye işgücü piyasalarının son derece katı olduğu" savı gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Sayın milletvekilleri, çocuk işçiliği dünyanın en büyük sorunu hâline gelirken, Türkiye'de resmî verilere göre 2006 yılında mevcut 16 milyon 264 bin çocuğun yüzde 5,9'u yani yaklaşık 1 milyon çocuk işçi bulunmaktadır. Bu çocukların yüzde 68,5’i öğrenimine devam etmemektedir. Çocuk işçiliği konusundaki veriler güncellendiğinde durumun daha da vahim olduğu görülecektir. Hepimizin bildiği gibi çocuk işçilerin birçoğu tezgâhtarlık, işportacılık, ayakkabı boyacılığı, çöp, kâğıt toplayıcılığı gibi işlerde çalıştırılmakta. Bu yüzden, bu gibi işlerde denetleme şansı az olduğundan, gerçek rakamların verili rakamların çok üstünde olduğu bir gerçek. Kapitalist ülkeler, çocuğun emeğinin sömürülmesini engellemek yerine, AKP iktidarının da yapmaya çalıştığı gibi, kontrol altına almaya yönelmektedir; oysa yapması gereken, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması için yasal düzenlemeler yapmaktır ve çocuk emeği sömürüsüne son vermektir.

Sayın milletvekilleri, AKP Hükûmeti, iktidara geldiği andan itibaren emekli vatandaşları devlet ve asıl olarak sermayenin üzerinde büyük bir yük olarak görmüş, bu nedenle, emekli maaşlarını, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en düşük seviyesinde tutmuştur. Emekli maaşının, olabildiğince, hatta ölüme yakın verilmesi için yaş artırımı dâhil uygulamaların hayata geçirilmesi sağlanmıştır. Türkiye'de 10 milyon 227 bin emekli bulunurken, bunların yüzde 20'si yetersiz ücretlerinden dolayı ikinci bir işte çalışmak zorunda kalmaktadır. “Bütçenin kara deliği” olarak görülen emeklilerin aldıkları açlık sınırının bile altındaki 800 TL'lik ödeme, AKP iktidarı için "kârsız" bir yatırımdır. Emeklilerin bu toplumun atıl vatandaşları olarak görülmesi, yoksulluğa mahkûm edilmesi sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz.

Sayın milletvekilleri, AKP Hükûmetinin “iş gücü piyasasının katı olduğu” savıyla -hareketle- uyguladığı esnekleştirme politikalarının en büyük sorunu ise  taşeronlaşmadır. 2002 yılında 387 bin olan taşeron işçi sayısı, 2011 yılında 1 milyon 611 bine yükselmiştir. Taşeron işçi sayısındaki dikkat çekici artışın en önemli sebebi, hizmet alım yöntemlerinin doğrudan istihdam sağlamaya göre çok daha ucuza gelmesidir. Belediyeler ve kamu kurumları dâhil, pek çok şirket, başta güvenlik, temizlik, ulaştırma gibi hizmetleri taşeron firmaya yüklemektedir. Asıl işveren kollarını bile taşeronlaştırmaya çalışan bir bakanlık mevcuttur. Basında öngörülen işçi ölümlerinin neredeyse tamamı taşeron şirketlerde yaşanmaktadır. İşçiler çoğu zaman çok kötü koşullarda, düşük ücretlerle çalışmakta, hiç bir sosyal güvencesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla taşeronlaştırmayı geliştiren değil, aksine, bunu önleyen politikalar yapılmak durumundadır.

Sayın milletvekilleri, emekçilerin tüm haksızlıklara ve hak gasplarına karşı en büyük mücadele aracı örgütlenme hakkıdır. AKP Hükûmeti emekçilerin örgütlenme, sendikalı olma hakkını gasbetmiştir. Türkiye'de kamuda işçiler arasında sendikal örgütlenme oranı yüzde 8, özel sektördeyse yüzde 3’tür. Yani çalışanların çoğunluğu sendikalı değildir. Biz biliyoruz ki “Sendikaya üye olabilir işçiler.” söyleminin gerçekle hiçbir alakası yoktur. Çünkü, sendikaya üye olmak isteyen işçiler bin bir baskıyla, işten çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya gelmektedir.

Son bir yıl içerisinde BEDAŞ, GEA Klima, Savranoğlu Deri, Kampana Deri, Mersin Liman, Mas-Daf, İmpo Motor, Snop Metal, TOGO, CEHA, CARGILL ve daha birçok fabrika ve iş yerinde yüzlerce işçi sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkartıldılar.

Sayın milletvekillerim, bütçenin hazırlanma sürecine baktığımızda, bu bütçenin toplumun yarısını oluşturan kadınları yok sayarak hazırlandığı görülecektir. Yıllardır kadın örgütlerinin dile getirdiği toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe talepleri bu yıl da görmezden gelinmiştir. Kadın erkek eşitliği perspektifine sahip olmayan hiçbir çalışmanın başarılı olması mümkün değildir. Bu perspektiften bakıldığında bu bütçenin 75 milyon için hazırlandığı söylemi bir yalandır, sadece belli, imtiyazlı sınıfları korumak için hazırlanmıştır.

AKP iktidarının hazırladığı bu bütçe bir savaş ve kriz bütçesidir. Bu her defasında burada ifade edildi, bir kez daha ifade ediyoruz. Dolayısıyla, geçen dönemin hesabının verilmediği bir bütçe bugün de çalışanların, emekçilerin hak ve özgürlüklerini gasbeden, esnek çalışmayı, taşeronlaşmayı destekleyen bir perspektiften hazırlanmıştır. Dolayısıyla, bu bütçeden yararlanacak olan işçiler, emekçiler değildir, gerçekten sermayedir. Dolayısıyla, 75 milyon insanın büyük bir kısmı, yüzde 90’ı bir kez daha mağdur olacaktır. Ve oradan aldıklarını AKP Hükûmeti Orta Doğu’da Türkiye’yi bir savaşa sürüklemek için kullanmak istemektedir.

Türkiye halkları buna karşıdır diyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Atila Kaya, İstanbul Milletvekili.

Süreniz on üç dakika ama kaç dakikasını kullanacaksınız?

ATİLA KAYA (İstanbul) – On dakikasını kullanacağım.

BAŞKAN – Buyurun.

MHP GRUBU ADINA ATİLA KAYA (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet Bakanlığı bütçesiyle ilgili Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini dile getirmek üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, Adalet Bakanlığının görevleri Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 2’nci maddesinde sayılmıştır. Bakanlıkla ilgili yapılacak değerlendirmelerden beklenen de hep bu çerçeve içinde kalınması olmuştur. Ne var ki, adında “adalet” olan bir Bakanlığın varlığı, bağlı kurumların işleyişleri ve bunların ürettikleri hizmetlerin düzenlenmesiyle ilgili olmakla birlikte, adalet kavramı ve adalet-siyasi iktidar ilişkisi üzerine söz söylemeyi de öncelemelidir. Aynı Bakanlığın adında olduğu gibi kendi adında da “adalet” kavramını kullanan bir parti buna açık olmak bir yana, bunu tercih de etmelidir.

Sayın milletvekilleri, adında “adalet” olan bir partinin on yıllık iktidarında en çok bu partiden olmayanlar adaletten söz ediyor ve adalet istiyorlarsa bunun üzerinde düşünülmelidir. Bu durum, AKP’nin adalet kavramının özüne nüfuz edemediğinin ve onu içselleştiremediğinin bir göstergesi sayılmalıdır. İktidar partisinin bu durumda bulunması, adalet anlayışlarının “bizden olanlar için” gibi ilkel bir esasa dayanmasından dolayıdır; oysa İslam’da adalet, sadece Müslümanlar için bile değil, herkes içindir ama iktidar bunu idrak edemeyecek bir durumdadır. Şayet tarih ve din bilincine sahip bulunsalardı, Türk devlet geleneği ve İslam dini onlara doğru bir adalet anlayışını hayata geçirmenin tüm imkânlarını sunmaya hazırdı.

Değerli milletvekilleri, Türk devlet geleneğinde, hükümdarın şahsında temsil edilen hâkimiyetin töreyle sınırlandırılması, devletin içeriğinin adalet olarak algılanmasının bir sonucudur. Devlet kavramına atfedilen bu içerik, onun ahlaki bir kavram olarak görüldüğünün de göstergesidir. Devletin özü adalettir ve bir devlet, ancak böyle bir öze sahip olmakla ahlaki meşruiyet kazanabilir. Sosyal devlet anlayışı da ancak “adalet” gibi bir ilkeden kalkılarak hayata geçirilebilir. Selçuklu Veziri Nizamülmülk, yaklaşık bin yıl önce kaleme aldığı Siyasetname’de, gelenekselleşmiş bir zihniyetin mirası olarak ”Bir ülke küfürle yıkılmaz ama zulümle yıkılır.” sözünü aktarır. Türklerde adalet, hükümdarın tebaaya bir lütfu değil, halkına karşı bir sorumluluğudur. Adalet, daima her varlığın üstünde sayılmış ve temelinde görülmüştür. Bu durumun ifadesi söylediğim özdeyişle birlikte şahikasına erişmiştir.

Sayın milletvekilleri, yüce dinimiz İslam’ın da toplumsal hayatı düzenlemek için buyurduğu en temel hareket ilkesi “adalettir” ve dinimizdeki en temel kategorik ayrım da adalet zulüm ayrımıdır. Kendisine hedef olarak dindar nesil yetiştirmeyi belirleyen Sayın Başbakan bu işe, o nesilleri şu hükümlere inandırarak başlaması gerektiğini bilmelidir: “Şüphesiz, Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.” ve yine “Ey iman edenler, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın.”

Değerli milletvekilleri, her fırsatta imam hatipli olmakla övünen Sayın Başbakanın bu ayetleri bildiğinden şüphemiz yoktur ve yine sayesinde şüphemiz kalmamıştır ki bir şeyi bilmek o şeyi yapmaya yetmemektedir. Onun içindir ki en azından her cuma Allah’ın adaleti emrettiği hatırlatılmasına rağmen iktidar sahiplerinin tavrında bir değişiklik olmamaktadır. Şimdi adalet bekleyenler kullanmaktan çok hoşlandığı ayeti kerimeyi Başbakana hatırlatmalı ve sormalıdırlar: Kalbi olup da onunla kavramayan, gözü olup da onunla görmeyen ve kulakları olup da onunla işitmeyen kimmiş? 

Değerli milletvekilleri, dinimizin ve tarihimizin en merkezî kavramı olan adalet, Anayasa’mızda da hem “Cumhuriyetin nitelikleri” hem de “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıkları altında vurgulanmıştır. Her birimizin de milletvekili olarak adalet anlayışı içinde hareket etmeye yemin ettiğimiz unutulmamalıdır. Din ya da tarih gibi değerlere atıfta bulunmak gibi bir derdi olmayan liberal devlet teorisi çerçevesinde dahi kişilerin hak ve iktidarlarını devlete devrederken bekledikleri tek şey adalettir.

Sayın milletvekilleri, bir kavram olarak adaletin üzerinde bu denli önemle durmamın nedeni adında “adalet” olan partinin en temel ilke ve en yüce kavramları bile kendi çıkarı için eğip bükebilmesinin çarpıcılığını ortaya koymaktır. Tarih boyunca her din ve kültür dairesinde siyasi iktidarların ideal amacı adaleti sağlamak olmuştur. Adaletin amaç edinilmesi durum olmasının güvencesi değildir, ne var ki amaç edinilmemesi durumun gerçekleşmemesinin en önemli nedenidir.

Adında “adalet” olan parti adaletin amaç edinilmesi bir yana, adaleti sağlama mekanizmalarını bile zulmün aracı hâline getirmiştir. Yetiştireceği nesillere kininin davacısı olmayı öğütleyenlerin bir topluluğa olan kininden siyasi davalar yaratması ve bu davalarda yargılananların payına ise şaibeli, gizli tanıklar ve uydurulmuş deliller düşerken, kozmik odalara girilmesini sağlayan suikast davalarının ve “asrın yolsuzluğu” olarak nitelenen Deniz Feneri davalarının unutulmaya terk edilmesi bunun çok açık göstergeleridir.

Değerli milletvekilleri, adında “adalet” olan parti hukuk mekanizmalarını, farklılıkları ortadan kaldırmak ve ülkedeki her bireyi kendine benzetmek için kullanmak istemektedir. Adalet bilincine sahip olmadıklarını da bundan daha iyi hiçbir eylemleri gösteremezdi.

Değerli milletvekilleri, Augustinus “Adalet ortadan kaldırılırsa krallıklar büyük haydutluklardan başka nedir ki?” diye sormuştu. Robespierre ise Danton’u yargılayan mahkemenin başkanına “Göreviniz yargılamak değil, ortadan kaldırmaktır.” demişti. Bu iki tercih Batı’nın sınırlarında bırakılmak durumunda değildir. Nitekim bizde de 27 Mayıs mahkemelerinin “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor.” diyen hâkimlerinden 12 Eylül mahkemelerinin “Siz bu olanlara hukukçu kimliğinizle, hukukçu gözüyle bakmayacaksınız.” talimatını alan hâkimlerine kadar darbe adaleti bağımsız ve tarafsız bir yargı erkinin önemini ortaya koymuştur. İster asker ister sivil olsun siyasi otoritenin yargı üzerindeki her tür etkisi tamamen kaldırılmalı ve sonsuza dek engellenmelidir. Bugünün mahkemelerinde darbe mahkemelerini çağrıştıran uygulamalardan vazgeçilmelidir. Yargı 27 Mayıs veya 12 Eylül mahkemelerini utandıracak şekilde işlemelidir ki halk da olağanüstü darbe mahkemeleriyle hür, tarafsız ve adil mahkemelerin farkını gerçekten anlasın.

Peki, ben bunları kime söylüyorum? Dünya nüfusunun yüzde 90’ının yaşadığı 97 ülkede 97 bin kişi ve 2.500 uzman ile görüşülerek hazırlanan hukukun üstünlüğü endeksinde temel haklar alanında 76’ncı sırada bulunan Türkiye’nin Adalet Bakanına mı? Bu durumu kendine dert edeceği yerde “Türk”süz bir anayasanın altyapı çalışmalarıyla meşgul olan Adalet Bakanına mı? Habur’da teröristlerin ayağına mahkeme götüren bir iktidarın Kürt açılımını adliye bünyesinde hayata geçirme gayretinde olan Adalet Bakanına mı? Adalet yerine Başbakanın siyasi emellerini hayata geçirmenin hizmetinde olan Adalet Bakanına mı? Yoksa geçen yıl yürürlüğe soktukları yeni hukuk mahkemeleri kanunuyla birlikte büyük bir çoğunluğu fakirlik, yüzde 20’si açlık sınırında olan bir halka, hakkı olan adaleti de parayla satmaya kalkan Adalet Bakanına mı? Öyle ya, eğitim, sağlık ve adalet, sosyal devletin gerektirdiği ne varsa hepsi paralı olsun ve parası olanların hizmetinde olsun. Daha on gün önce Millî Eğitim Bakanı da kıyafet serbestisini savunmaya çalışırken “Zaten zenginler fakirlerle aynı okula gitmiyor.” diyerek sirkatin söylüyordu. Değil mi ki “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim.” diyen bir Başbakanın bakanları; yakışır doğrusu. Ben bunları halka söylüyorum.

Saygılarımla. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına 2’nci konuşmacı Oktay Öztürk, Erzurum Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

Sayın Kaya’nın kullanmadığı üç dakikayı ilave ediyorum.

OKTAY ÖZTÜRK (Erzurum) – Sayın Başkan, otuz altı saniyesi de var.

BAŞKAN – On beş dakika süreniz.

MHP GRUBU ADINA OKTAY ÖZTÜRK (Erzurum) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Türkiye Adalet Akademisi gibi bir ülkede adaletin temin edilmesinin baş aktörlerinin bütçesi üzerinde görüşlerimizi belirtmek üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2’nci maddesine göre “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, sosyal bir hukuk devletidir.” Şüphesizdir ki demokratik hukuk düzeninde yargı yetkisi bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından kullanılır. Acaba ülkemizde hâl böyle midir?

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kurulduğu günden bugüne kadar gerek yargı mensupları ve doktrin tarafından gerekse yaşamakta olduğumuz Avrupa Birliği üyeliğine adaylık sürecinde ülke içinden ve dışından resmî ya da gayriresmî kurumların ve kişilerin eleştirilerine maruz kalmıştır. Fakat ne 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle HSYK’nın yapısında yapılan düzenlemeler ne de bu değişiklikleri uygulamaya geçirmek amacıyla çıkarılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu yapılan eleştirileri sonlandıramamıştır.

Eski kurulu eleştirdiğimiz noktalar ortadan kalkmamıştır. Eski kurulu eleştirme nedenlerimizden birkaçı çok sesliliğin, çoğulculuğun olmaması idi. Şimdi, bu kurulda var mı bunlar? Yine yok. Eski kurulu vesayetle eleştiriyorduk. Şimdi vesayet kalktı mı? Maalesef, yine devam ediyor. Burada vebal Hükûmetindir. Hükûmet isteseydi çok daha demokratik ve adil bir Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturabilecekken “Kurulan yapıya hâkim olayım,” zihniyetini gütmüştür.

HSYK tamamen Hükûmetin arzu ettiği şekilde ve daha önce hazırlandığı anlaşılan listeye göre oluşturulmuş, Anayasa referandumunda siyasi tercihini açıkça ortaya koyarak çalışmalar yapan ve bu nedenle AKP’li bir il başkanının övgüsüne mazhar olan bir kişi dahi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna üye olabilmiştir. Bu şekilde teşekkül ettirilen HSYK, yargı bağımsızlığı açısından elbette ki kaygı vericidir.

Nitekim yeni oluşturulan HSYK’nın mevcut uygulamaları, geçmiş dönemden şikâyet edenleri dahi geçmiş Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurullarını aranır hâle getirmiştir.

Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu ne yazık ki yüksek yargı üye seçimleri ve yaptığı atamalarda, geçmişte dahi görülmeyen dikkat çekici uygulamalara imza atmıştır. Bu dönemde Yargıtaya ve Danıştaya seçilen yeni üyelerle ilgili basındaki değerlendirmeler de oldukça manidardır.

Birçok hâkim ve cumhuriyet savcısının görev yerleri sebepsiz ve keyfî olarak değiştirilmiş, kamuoyunun yakından takip ettiği Ergenekon ve Balyoz gibi davalara bakan, Deniz Feneri ve MİT soruşturmasını yürüten hâkim ve cumhuriyet savcılarının yerlerinden edilmesi, yargı bağımsızlığı konusunda kamuoyunda derin bir güven bunalımına yol açmıştır. Hatta Başbakan Yardımcısı “Allah verdikçe veriyor.” demek suretiyle, yargıdaki atamaların siyasallaştığını açıkça teyit etmekten çekinmemiştir.

Özel yetkili mahkemeler olağanüstü dönemleri aratır uygulamaları rutin hâle getirmiş, iktidar partisinden olmayan belediye başkanları, gazeteciler, kulüp başkanları dahi oluşturulan hayalî şemalar ile ya örgüt lideri ya örgüt üyesi olmakla suçlanmışlardır.

Bir din âliminin sırf birilerini rahatsız eden konuşmaları nedeniyle maruz kaldığı muamele elbette ki vicdanları sızlatmıştır.

Uzun tutukluluk süreleri tedbirden çok ceza hâlini almıştır.

Yargı âdeta hükûmet otoritesinin sağlanmasında aracı hâle getirilmiştir.

Hâkim ve savcılar Habur’da eşkıyanın ayağına gönderilmiş, yargı saygınlık zafiyetine uğratılmıştır.

Ancak iktidar belli bir süre sonra yargıdaki iplerin tamamen kendi elinde olmadığını, başka grupların da yargıda önemli derecede etkinliğinin olduğunu görerek kapalı kapılar ardında feveran etmeye ve kendine göre önlemler alma gayretine girişmiştir. Hûkümetin buradaki amacının adaleti sağlamak değil de kendine biat eden bir yargı oluşturmak olduğu gayet düşündürücü ve endişe vericidir.

Şu an için yargı sindirilmiş ve yargı bağımsızlığı sadece Anayasa’da yazılı bir temenni hâline gelmiştir. Bu hâldeki yargının asli görevlerini bağımsız olarak yerine getirmesi de mümkün olmamaktadır.

Tabii, bunları sadece biz söylemiyoruz. Bizim söylediklerimizi uluslararası raporlar da teyit etmektedir.

2012 yılında Avrupa Yargıçlar Birliği ile Demokrasi ve Özgürlükler İçin Avrupa Yargıçlar Deklarasyonu taslağı, tüm Avrupa ülkelerinin yargı örgütlerinin oy birliğiyle kabul ettiği raporlardır. Bu raporlarda hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz nitelikleri arasında yer alan yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı ve yargıç güvencesi gibi kıstaslar bakımından Türkiye’nin karnesinin vahim derecede kötü olduğu, yargı ile ilgili sözde “iyileştirme” adı altında yapılmış olan yasal değişikliklerin, esasında, tam tersine çok negatif sonuçlara yol açtığı ifade edilmektedir. 2002’den sonra yapılan yargıya ilişkin kanun değişikliklerinin Hükûmet yanlısı bir tablo ortaya çıkardığını vurgulamaktadırlar.

Birkaç yıl önce İstanbul Bilgi Üniversitesinin yaptığı bir ankete göre, yargıya güven yüzde 42’lere düşmüştür. Bugün bir anket yapılsa nasıl bir sonuç çıkacak merak ediyorduk. Anayasa çalışmaları sırasında gittiğimiz illerde yapılan değerlendirmelerde “En çok neyin eksiğini hissediyorsunuz? En çok neye ihtiyaç var?” diye soru sorulduğu vakit “Adalet.” cevabını almıştık.

Bir felsefeci, “Düşüncenin bilgiye dönüşmesi için eylemle sınanması gerekir.” tespitinde bulunmaktadır. Yapılan değişikliklerin yeterli olmadığını ama eskiye göre daha iyi yapılar ortaya çıkardığını, bunun uygulamaya geçildiğinde daha iyi hissedileceğini savunanlar HSYK’nın kararlarıyla hayal kırıklığına uğramışlardır. Acıdır ki kurulun seçimlerden sonra açıkladığı objektif, tarafsız, adil ve eşitlikçi uygulamalarda bulunacaklarına dair beyanlar hayata geçirilememiştir.

Değerli milletvekilleri, biz yargıya, siyasetin ve yürütmenin nüfuz kanallarının önlenmesine yönelik tedbirlerin alınarak, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının şüpheden uzak bir şekilde teminine yönelik olarak yeniden yapılandırılması gerektiği düşüncesindeyiz.

Bu çerçevede, HSYK ile ilgili yapılan eleştirileri dört ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlar; yargı üst kurullarının oluşumu ve üyelerinin seçimi, kurulun kararlarının yargısal denetimi, kurulun sekreterya hizmetleri ve bütçesi, hâkim ve savcıların denetimidir.

Bu eleştirileri ortadan kaldıracak somut önerilerimiz de şunlardır:

Adalet Bakanlığı müsteşarı, kurulda doğal üye olarak bulunmamalıdır.

Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek üyelerin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından nitelikli çoğunlukla seçilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

2010 Anayasa değişikliğinden sonra HSYK ile ilgili olarak yapılan bir diğer eleştiri de, seçilen üyelerin görev süresi dolduktan sonra tekrar seçilebilmeleridir. Biz, bu noktada da, bunun oldukça sağlıksız olduğu düşüncesindeyiz çünkü bir sonraki seçimi dikkate alarak verdiği kararların ne kadar adil olabileceğini düşünüyoruz. Bunun yerine süre altı yıl olabilir ama bir defaya mahsus olmak üzere seçilmeleri bizce daha doğrudur.

Yargı üst kurullarının kararları sonuç itibarıyla kişilerin hukuki durumlarına etki yapmaktadır. Bu nedenle de, çoğunluğu yargı mensuplarından oluşsa da, icra ettiği görevin idari nitelikte olması nedeni ve hukuk devleti ilkesi gereği, yargı kurullarının kararlarının yargısal denetime veya kararı veren makamın dışında bir başka makam tarafından etkili bir denetime tabi tutulması, uluslararası belgelerde ve çağdaş hukuk sistemlerinde kabul gören bir durumdur.

Değerli milletvekilleri, kurulun 2013 bütçesine gelince… Kurulun bütçesi ile ilgili olarak Anayasa’da bir düzenleme yapılmamış olsa da, 6087 sayılı HSYK Kanunu’nda kurulun kendi bütçesi ile yönetileceği düzenlenmektedir fakat bütçenin nasıl yapılacağı, kimler tarafından belirleneceği konuları hakkında tam bir netlik yoktur. Anılan kanunun 44’üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca  “…bütçeyle ilgili görüşmelerde Kurulu Başkan -yani Adalet Bakanı- temsil eder; Başkanvekili ve Kurul üyeleri açıklama yapmak üzere davet edilemez.” denmektedir. Bu durum, yargı üst kurulu üyelerinin kendi bütçeleri hakkında doğrudan etkili olamadıklarının göstergesidir. Oysa, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 2010 tarihli tavsiye kararı, yargısal sistemin bütçesi hazırlanırken eğer varsa yargı kurulları veya mahkemelerin idaresinden sorumlu diğer bağımsız makamlar, mahkemelerin kendileri ve/veya yargıçların meslek örgütlerine danışılmasını öngörmektedir.

Yine, bütçe konusunda kurulun kendi kaynakları olmalı ve bunları kendisi bağımsız olarak yönetebilmelidir. Kurulun kendisinin belirlediği bir bütçesinin olmaması durumunda, kaynakları elinde bulunduran makamların bunları kısarak kurula tesir etmeye çalışabilecekleri düşünülmektedir.

Sonuç olarak, biz, HSYK tarafsız bir şekilde, liyakat esaslı çalışmalarını yürüttüğü sürece devletimiz tarafından her türlü ihtiyaçlarının karşılanması gerektiği düşüncesindeyiz. Yeter ki onlar adaletli olsunlar. Eğer bir ülkede adalet var ise o ülkede korkulacak bir şey de yoktur. Ama bugün her saniyemizin korku içerisinde olmasının sebebini de burada aramak gerekiyor.

Sayın milletvekilleri, Adalet Akademisi ile ilgili hususlara değinmek istiyorum. Adalet Akademisinin en önemli görevi hâkim ve savcıların eğitim faaliyetleridir. Adalet Akademisi öyle eğitim programları yapmalı ki hâkimler ve savcılarımız kanaatlerine veya mensubiyet duydukları grubun çıkarlarına göre değil de sadece hakkın tecellisini ortaya çıkaracak kararlar vermelidirler. Şu an için Adalet Akademisi tamamen siyasi iktidarın kontrol ve denetimi altındadır. Adalet Bakanı, Bakanlık Müsteşarı, Ceza İşleri Genel Müdürü, Hukuk İşleri Genel Müdürü, Kanunlar Genel Müdürü, Avrupa Birliği Genel Müdürü, Personel Genel Müdürü, Eğitim Dairesi Başkanı Adalet Akademisi Genel Kuruluna üyedirler.

Hâkim ve cumhuriyet savcı adaylığı sözlü sınavı Adalet Bakanlığı tarafından yapılmakta. Yazılı sınav ÖSYM tarafından yapılıyor. Adaylığa atananlar ise stajlarının önemli bir bölümünü Adalet Bakanlığının kontrolü altındaki Adalet Akademisinde yapmaktadırlar. Tabii, sistem böyle olunca da tornadan çıkmış gibi tek tip hâkim, savcı yetiştirilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Daha önce bu durumdan rahatsızlıklarını dile getirenlerin dümene geçince sessizliğe bürünmeleri de oldukça manidardır. Aslında bu durum başka bir tehlikeyi de barındırmaktadır. Şöyle ki: Hâkim, savcı adaylığı sözlü sınavını Adalet Bakanlığı yapmakta. Bu adaylar Adalet Bakanlığının kontrolündeki Adalet Akademisinde eğitilmekte, iktidar tarafından oluşturulan HSYK bu adayları mesleğe kabul etmekte ve bu adaylar mesleğe atanınca güya tarafsız oy kullanarak Adalet Bakanlığınca oluşturulan listeye oy vererek HSYK üyelerini seçmekte. Böylece oluşan HSYK ise hâkim savcıların tayin, terfi, disiplin vesaire işlemlerini yerine getirmekte, yüksek mahkemelere üye seçimi yapmaktadır. Görüleceği üzere iki ucu ballı değnek. E, tabii, bu durumda şikâyet etmeye ne gerek var ki?

Değerli milletvekilleri, malumunuz, yakın zamanda Türkiye bir skandalla çalkalandı. Hâkim, savcı yazılı sınavlarına şaibe karıştı ve ÖSYM yaptığı şaibeli sınavı iptal etmek zorunda kaldı. Gerçi son derece bağımsız olduğu iddia edilen Türk yargısı, son derece adil olduğu iddia edilen bir karara imza atarak, bu sınav iptaliyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdiyse de adalet dağıtacak insanların alınacağı sınavın dahi şaibeli olması ülkemiz adına utanç verici bir durum olmuştur yani hâkimler, savcılar başkalarının hakkını gasbederek imtihanda netice alıyorlar ve ondan sonra da kürsüye çıkıp adalet dağıtacaklar. Bu olsa olsa ancak bu on yıllık anlayışın adaleti olur. Kul hakkından bahsedenlerin kul hakkı kavramından ne anladıklarını gerçekten merak ediyorum. Bunun adı kul hakkı yemek değil de nedir?

Sözlerimi, ibret olması temennisiyle, şu sözlerle bitirmek istiyorum: Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir. Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir. Adaletin, Adalet ve Kalkınma Partisini kalkındıran adalet olmaktan çıkması dileğiyle hepinizi saygılarla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mustafa Kalaycı, Konya Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Kalaycı.

MHP GRUBU ADINA MUSTAFA KALAYCI (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Konya’da Hazreti Mevlânâ’nın 739’uncu Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Etkinlikleri yapılmaktadır. Ölümü “vuslat” yani “sevgiliye, Cenabıhakk’a kavuşma anı”, ölüm gününü ise “şebiarus” yani “düğün gecesi” olarak tasvir eden Hazreti Mevlânâ’yı rahmetle anıyor; insan, tabiat ve Allah sevgisinin ve yüksek fikirlerinin insanlığı ilelebet aydınlatmasını diliyorum.

Konya’da yapılan vuslat yıl dönümü etkinliklerinin son günü olan 17 Aralık 2012 akşamı Şebiarus programı gerçekleşecektir ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla, İstanbul’da 15 Aralık Cumartesi akşamı Şebiarus töreni yapılacağı haberi Konya’da şaşkınlıkla karşılanmış ve Konyalıların haklı olarak büyük tepkisine neden olmuştur.

Sayın Başbakana ve Hükûmete sesleniyorum: Konya dışında yapılacak bu törenlere engel olun. Alternatif Şebiarus törenleri düzenlemek hiç kimsenin hakkı da değildir, haddi de değildir. Nasıl ki Ertuğrul Gazi’yi anma etkinlikleri Söğüt’te, İstanbul’un fethi etkinlikleri İstanbul’da, Hacı Bektaşi Veli’yi anma etkinlikleri Hacı Bektaş’ta yapılıyorsa Hazreti Mevlânâ’yı anma, vuslat ve Şebiarus etkinlikleri de elli yılı aşkın bir süredir ve aralıksız bir şekilde Mevlânâ diyarı ve yurdu olan Konya’da yapılmaktadır.

Hazreti Mevlânâ’yı anlamak, tüm insanlığa ışık tutan ve sevgiyi, hoşgörüyü temel alan felsefesini gelecek kuşaklara aktarmak için her zaman ve her yerde çalışmalar yapılsın ama bırakın da Hazreti Mevlânâ’yı anma etkinlikleri, Şebiarus programı bütün ihtişamıyla Konya’da yapılmaya devam etsin. Ben başta Konya milletvekili arkadaşlarım olmak üzere, tüm Konyalıları Hazreti Mevlânâ’ya, Şebiarus’a sahip çıkmaya davet ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bütçesi üzerinde konuşacağım. Burada bütçe görüşmeleri sürerken, Plan ve Bütçe Komisyonu olarak Çalışma Bakanlığının görev alanına giren bazı konularla ilgili bir tasarının görüşmelerini dün tamamladık. Kısa süre içinde de Genel Kurulda görüşülecek. O kadar acele ettirdiler ki komisyonda pazar günü dâhil görüşmeler yaptık. Çalışma Bakanını tanımasak, bilmesek “Maya inancına sahip ve 21 Aralıkta kıyamet kopmadan bu tasarıyı çıkarmak istiyor.” diyeceğiz. Ancak hepimiz biliyor ve inanıyoruz ki kıyametin ne zaman kopacağı Cenabımevla’nın takdirindedir. Peki bu acele niye? “Vatandaşımızın beklediği düzenlemeler var.” dendi ama komisyon müzakerelerinde gördük ki bu acelenin esas sebebi, Hükûmetin yanlış personel alım politikaları sonucu karşılaşılan sorunları kanunla çözmek. Bu konuların yanında, bir ay sonra da çıksa bir kaybın söz konusu olmadığı, vatandaşlarımızın yararına bazı düzenlemelere yer verilmiş. Tasarının ayrıntılarına girmeyeceğim, nasıl olsa gelince görüşeceğiz ama çalışanların hacı yolu bekler gibi beklediği, Başbakan ve bakanlarca defalarca sözler ve umutlar verilen konular, yüz binlerce hatta milyonlarca çalışanın umut ettiği, çalışma hayatında yaşanan eşitsizlikleri ve haksızlıkları giderecek düzenlemeler maalesef bu tasarıda yer almamıştır.

Daha yakın zamanda, hem Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç hem de Çalışma Bakanının basın çalışanlarının yıpranma payı haklarının iadesine dair umut veren açıklamaları olmuştur. Bilindiği üzere, yarım asırdır uygulanan basın çalışanlarının fiilî hizmet süresi zammı yani yıpranma payı haklarına, 2006 yılında çıkarılan 5510 sayılı Kanun’un 40’ıncı maddesinde de yer verilmiş iken 2008 yılında kabul edilen 5754 sayılı Kanun’la basın çalışanlarının bu hakları gasbedilmiştir. Bu konuda Milliyetçi Hareket Partisi olarak önerge de vermemize rağmen anılan tasarıya alınmamıştır.

Başta belediyeler ve il özel idareleri olmak üzere sözleşmelilere kadro sözü veren Sayın Başbakandır. Başbakanın bu konuda bir televizyon kanalında ifadesi olduğunu, sözleşmelilere kadro çalışması yapıldığını açıklayan ve aylar önce “Önümüzdeki Bakanlar Kurulunda bu durumu gündeme getirebiliriz.” diyen de Çalışma Bakanıdır. Bilindiği üzere, 12 Haziran 2011 seçimlerinden bir hafta önce çıkarılan 632 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle sözleşmeli personelin memur kadrolarına atanması öngörülmüştür. Ancak 200 civarında sözleşmeli, memur kadrolarına atanırken başta il özel idareleri ve belediyeler olmak üzere birçok kamu kuruluşundaki sözleşmeli personel ve 4/C mağdurları kadroya alınmamıştır. Sözleşmelilere verilen sözler maalesef göz ardı edilmektedir.

Yine, özellikle belediyelerde işçi statüsünde çalışan birçok teknik personel bulunmakta olup onlar da mağduriyetlerinin giderilmesini beklemektedir.

Yılda on bir ay çalıştırılan, iş güvenceleri olmayan, aldıkları yetersiz ücret ile ayakta durmaya çalışan 4/C’li personele aile yardımı verileceği sözü de seçimlerden sonra unutulmuştur. Diğer sözleşmelilerden alınmayan sözleşme damga vergisi dahi 4/C’lilerden alınmaktadır.

Bazı sözleşmelilere verilen kadrolar, sağlanan haklar kamuda çalışan diğer sözleşmelilere verilmeyerek, Anayasa’yla güvence altına alınan eşitlik ve adalet ilkeleri çiğnenmiştir.

AKP Hükûmeti, Orta Çağ zihniyetini andıran taşeronlaşmayı da politikasının esası olarak uygulamaktadır. Taşeron işçiler, insanca çalışma koşullarından uzak, iş güvencesi olmadan, sendikasız, izin hakkı ve fazla mesai verilmeden günde on iki saati bulan sürelerle âdeta köle gibi çalıştırılmaktadır. Kâr mantığıyla fazla çalıştırılan ancak karşılığı ödenmeyen taşeronlaşma kabul edilemez bir durumdur.

Çalışma Bakanı “Taşeronluk kölelik gibi, bu kabul edilemez.” diye açıklama yaparak itirafta bulunmuş ve bunlarla ilgili çalışma yapıldığını açıklamıştır ancak arada bir umut vermekten başka bugüne kadar hiçbir şey yapılmamıştır.

Her geçen gün sorunları daha artan taşeron işçilerine sahip çıkılmalı, çalışma şartları ve hakları iyileştirilmelidir. Devletin asli ve sürekli hizmetlerinde çalıştırılan taşeron işçileri mutlaka kadrolara atanmalıdır.

Ülkemizde “geçici” ve “mevsimlik işçilik” adı altında da bir dram yaşanmaktadır. Yüz binlerce işçi, devletin asli ve sürekli işlerini yapmalarına rağmen yılın belirli dönemlerinde işten çıkarılmaktadır.

2007 seçimleri arifesinde, geçici işçilerin kadroya alınmasını öngören 5620 sayılı Kanun’la yaklaşık 220 bin geçici işçiye kadro verilmiştir ancak başta şeker ve çay fabrikalarında olmak üzere, yıllardır geçici veya mevsimlik işçi olarak çalışanlar kadroya alınmamıştır.

Sayın Başbakan beş yıl önce; “Geride kalan yaklaşık 20 bin geçici işçinin durumu bizleri üzmüştür. Bu geçici işçi kardeşlerimizin sorununu çözmek inşallah bize nasip olur.” demişti, ancak bugüne kadar bu durum düzeltilmemiş, mağduriyet hâlen devam etmektedir.

Muhtarlara özlük haklarının iyileştirileceği konusunda söz vermeyen bakan neredeyse kalmamıştır. Hatta, muhtarlara önemli haklar getirilmekte olduğunu dile getiren Hükûmet Sözcüsü Bülent Arınç’ın “Ben de emekli olursam herhâlde bir köyde muhtarlığa aday olabilirim.” şeklindeki açıklamasının üzerinden aylar geçmiş, yıllardır verilen sözler tutulmamış ve muhtarlarımız hep aldatılmıştır.

Görüldüğü üzere, AKP iktidarının en iyi bildiği ve yaptığı şey, aldatmak, ayrımcılık yapmak, söz verip verdiği sözü tutmamak ve üzerine yatmaktır.

Değerli milletvekilleri, kamu işçilerinin, eş durumu, sağlık sebepleri ya da başkaca nedenlerle bir kamu kuruluşundan diğerine naklen atanma ihtiyaçları doğmaktadır. Ancak, kamuda çalışan işçiler, diğer kamu çalışanları gibi başka kamu kurum ve kuruluşlarına naklen atanamamaktadır. Bu durum kamu çalışanları arasında eşitsizliğe yol açmaktadır. Kamu işçilerinin de naklen atanma konusundaki sorunlarına mutlaka çözüm bulunmalıdır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak verdiğimiz kanun teklifi maalesef gündeme alınmamaktadır.

Sorunlarına çözüm arayan bir başka kesim “staj mağdurları” diye anılan vatandaşlarımızdır. 5510 sayılı Kanun’a göre çırak veya stajyer öğrenci olarak çalışanlar bir taraftan sigortalı sayılırken ve çırak veya stajyer olarak çalışmaya başlanılan tarih sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabul edilirken, diğer taraftan da bu hakların sadece kısa vadeli sigorta kollarıyla sınırlı tutulması eşitsizliğe ve mağduriyete neden olmaktadır. Uygulamada, bazıları bir çalışma ya da sigortalılık olmaksızın geçen doğum, askerlik, aylıksız izin, doktora veya uzmanlık, avukatlık stajı gibi bazı süreler borçlanılabilmektedir. Anayasa’nın eşitlik ilkesi dikkate alınarak, aslında fiilen bir çalışmaya ve sigortalılığa dayanan çıraklık ve staj sürelerine de borçlanma hakkı tanınmalı, bu çalışmalar sigortalılık başlangıç tarihi yönünden de dikkate alınmalıdır.

Emeklilikte yaşa takılanlar da haklarını aramakta, mağduriyetlerinin giderilmesini sağlayacak düzenleme yapılmasını istemektedir. İşe başladıkları tarihte yürürlükte olan mevzuata göre gerekli prim ödeme gün sayısı ve sigortalılık süresini tamamlayan, emeklilik için yaşı bekleyen vatandaşlarımızın yaşadığı mağduriyetleri giderecek bir düzenleme mutlaka yapılmalıdır. Meclisteki tüm siyasi partiler olarak bu soruna bir çözüm bulabiliriz.

Değerli milletvekilleri, son olarak, ülkemizde kronik hâle gelen işsizlik konusuna değineceğim. Çalışma Bakanı geçtiğimiz günlerde “Türkiye’de işsizlik yok.” diye açıklama yapmıştır. Plan ve Bütçe Komisyonu zabıtlarından okuyorum: “Bakınız, şunu ifade edeyim: ‘İşsizlik var.’ diyorsunuz, “Şanlıurfa’da İŞKUR’un etrafında birikme var.” Ben tam tersini söylüyorum. Türkiye’de işsizlik yok. Bakın, ben bunu söylüyorum, manşet atabilirsiniz.” diyor. O hâlde manşeti atalım: Çalışma Bakanı ya sayı saymasını ya da işsizliğin ne olduğunu bilmiyor. Bugün milyonlarca işsiz varken, işverenlerimiz bazı vasıflı elemanları bulmakta güçlük çekiyorsa, hatta bulamıyorsa her şeyden önce bu, on yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten AKP iktidarının bir ayıbıdır.

Şimdi, işsizlikle ilgili Türkiye İş Kurumunun bugün yayınladığı 2012 Kasım ayı istatistik bültenine bakalım. Kuruma kayıtlı iş gücü yani iş arayanların sayısı 3 milyon 461 bin 301 kişi, kayıtlı işsiz de 2 milyon 307 bin 368 kişidir. İŞKUR, kayıtlı iş gücünden daha iyi şartlarda is arayanları, emeklilerden iş arayanları ve belli bir iş yerinde çalışmak isteyenleri çıkararak geri kalanları kayıtlı işsiz saymaktadır. Geçen yılın aynı dönemine göre iş arayanların sayısı yüzde 65 oranında, 1 milyon 368 bin kişi; işsizlerin sayısı da yüzde 30 oranında, 533 bin kişi artmıştır. Kayıtlı işsizlerin 693 bini beden işçisi, kalanı da çeşitli meslek dallarında iş arayan işsizlerdir. Yine, kayıtlı işsizlerin 421 bini üniversite mezunu, 8.546’sı yüksek lisans, 379'u da doktora yapmış kişilerdir. Kayıtlı işsizlerin yüzde 45 oranında, 1 milyon 38 bini bir yıldan daha uzun süredir işe yerleştirilmeyi beklemektedir.

Anlaşılan o ki, Çalışma Bakanının kendine bağlı kurumun rakamlarından haberi yok. Bunlar işsiz Sayın Bakanım, bunların “Babam sağ olsun.” diyecekleri AKP Hükûmetinde babaları, dayıları yok. AKP'li bakanlar herhâlde etrafına bakınca şirket ve holding sahibi olan, gemi yüzdüren, mısır kaynatan, altın ve pırlanta satan, medya patronu olan mahdumları, dünürleri ve akrabaları, işini yürüten yandaşları, Harun gibi gelip on yılda Karunlaşanları görünce işsizliğin olmadığını sanıyor.

Maliye Bakanı önceki gün yaptığı bütçe sunuş konuşmasında issizliğin hâlâ Türkiye'nin temel sorunlarından biri olduğunu ikrar etmiş, bunun yanında istihdamda başarılar elde edildiğini söyleyebilmiştir. Hem işsizliğin temel sorun olmasından hem de istihdamda büyük başarıdan söz edilmesi çelişmektedir.

Sayın Başbakan da 2009 yılının ikinci çeyreğinden bugüne kadar 4 milyon kişiye ilave istihdam sağladıklarını söylemiştir. Dikkatlerinize sunuyorum: Ekonomimiz 2009 yılının birinci çeyreğinde yüzde 14,7; ikinci çeyreğinde yüzde 7,8 küçülmüş, küçülmede ve işsizlikte tarihî rekorlar kırılmış, istihdam da dip yapmıştır. Sayın Başbakan böylesi bir dönemle bugünü karşılaştırıp başarıdan söz etmektedir.

Ben bütçenin hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Son konuşmacı, Süleyman Nevzat Korkmaz, Isparta Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

Sayın Öztürk’ün kullanmadığı bir dakikayı da ilave ediyorum, on bir dakika süreniz var.

MHP GRUBU ADINA S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Devlet Personel Başkanlığı ile Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü bütçeleri üzerine söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Güçlü bir devlet teşkilatı, kaliteli ve verimli hizmet üreten ve hızlı karar veren bir kamu yönetimine ve iyi yetişmiş bir bürokrasiye ihtiyaç duyar. Kamu personelinin anlaşılır, adil, liyakate önem veren bir insan kaynakları sistemi içerisinde hizmet üretmesini sağlamak, tüm çalışanların hak ve yükümlülükleri arasında standardizasyonu temin etmek üzere Devlet Personel Başkanlığı kurulmuştur.

Devlet personel rejiminin en önemli kurumu olan Devlet Personel Başkanlığı, on yıldır tek başına iktidar olan AKP tarafından kendi keyfîliğinin ve kadrolaşma sevdasının önündeki en büyük engel olarak görülmüştür. Hükûmet işine geldiği zaman Devlet Personel Başkanlığının varlığını hatırlamış, diğer zamanlarda da kanun hükmünde kararnameler ile baypas etmeyi tercih etmiştir. Her iktidar yıpranır, mutlak iktidar mutlaka yıpranır. AKP, on yıllık iktidarı sonunda milletine verdiği tüm sözleri unutmuş, adalet ve hakkaniyetten uzaklaşmış, milletinin değil, yandaşlarının hükûmeti hâline dönüşmüştür, yozlaşmıştır ve yoldan çıkmıştır.

Unuttuğu sözlerinden birisi de, “Adil ve liyakate dayanan bir personel sistemi kuracağım.”sözüdür. AKP, bu sözü, 2002’de Acil Eylem Planı’yla duyurmuştur. Bu söze güvenen kamu çalışanları, AKP’ye önemli bir destek vermiştir. Ancak, on yıl sonunda personel rejiminde bırakın bir iyileşmenin ortaya çıkması, özellikle son dönemde çıkarılan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesini yok sayan kanun hükmündeki kararnamelerle kamu çalışanı, siyasetin insafına, AKP’nin borazanlığına soyunmuş olan idare amirlerinin iki dudağından çıkacak sözlere mahkûm edilmiştir.

Zaman zaman siyasal iktidar karşısında devletin devamlılığını temsil eden bürokrasinin, aşırı politizasyon tehdidine karşı haklı direnişini kırmak için AKP Hükûmeti, devlet memurluğunu dejenere ederek içini boşaltmış, çeşitli adlar altında güvencesiz personel istihdamına yönelmiştir. İstemiştir ki, haklı haksız, doğru yanlış demeden tüm isteklerini memurlar yerine getirsin, karşısında el pençe divan dursun, kendisine boyun eğmeyen kamu görevlisine de kolayca kapının yolunu göstersin. Bu bakımdan devletin asli ve süreklilik arz eden birçok görevleri, 4/B’li sözleşmeli personel, özel kanunlara göre sözleşmeli personel, 4/C’li geçici personel, geçici ve mevsimlik işçiler, taşeron şirket işçileri eliyle yürütülür hâle gelmiştir. Bu yöntem, çalışanların geneline daha az ücret ödemenin ya da kendi yandaşlarına daha fazla ücret vermenin bir yöntemi olarak görülmüştür. Seçim öncesinde de bu personele kadrolar çıkartılarak milletin parasıyla seçim kazanma uyanıklığına soyunulmuştur.

AKP için metodun doğru, adil ya da meşru olmasının bir önemi yoktur. Başarıya giden yolda her araç meşrudur. Zaman zaman işçiyi işverene, memuru amire, astsubayı subaya kışkırtarak, onları istismar ederek oy alma projelerini ortaya koymuştur. Bu yöntemler bu devletin bekasına yönelik zalimane yöntemlerdir ve maalesef, diğer iktidarların devlete kıyamadığı için uzak durduğu bu yöntemler, AKP’nin oyuncağı olabilmiştir.

Hükûmet, oy almak için, her zaman kelle hesabı yapmayı içine sindirebilmiştir. Aynı iş yerinde aynı işi yapan ancak farklı istihdam şekliyle farklı ücretler alan, farklı özlük haklarına sahip olan çalışanın haksızlığa uğramasının ve bunun için arkadaşlarına ve devletine yönelik husumet beslemesinin AKP açısından inanın hiçbir önemi yoktur.

Yaptıkları, eşit işe eşit ücret değil, eşit unvana eşit ücrettir, kolaycılıktır; iş riski, performans gibi iş tahlillerine ihtiyaç duymadan sıradanlaştırmaktır. Yaptığının Anayasa’da güvence altına alınan eşitlik, adalet, müktesep hak ilkelerine uygun olup olmamasının da bir kıymeti yoktur çünkü AKP, ebet müddet devlet ülküsünden ve devlet umurundan yoksun, siyasi hayatta bir ekol olarak daimî kalmayı değil, bir kereliğine siyasi vurgun yapmayı hedefleyen konjonktürel bir partidir. Türk siyasi mezarlığına defnedilmiş ve sonra da unutulmuş bazı diğer partilerin yoludur izlediği yol. Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yapmak, ülkeyi federalizme götürmek, bin yıllık kardeşliği ortadan kaldırarak millî sınırlarımız içerisinde çok millet yaratmak görevlerini tamamlayacak, siyasal ömrünü tüketip kenara çekilecektir.

AKP’nin, devlet yönetimine de devleti yöneten bürokrasiye de bakışı budur. Erdoğan için herkes garnitür, her yol mübahtır. Yola çıktığı arkadaşlarına “Üç dönemden fazla vekillik olmaz.” derken, “Müsaade edin, ben de bu arada bir de Cumhurbaşkanı oluvereyim.” hesabını yapan bir kişidir.

Değerli milletvekilleri,  Başbakan ve AKP’nin yanlış uygulamaları ve fırsatçı yaklaşımları ile birçok  mağduriyetler, bürokraside birçok  tahribatlar meydana getirilmiştir. Kamuda üç beş yandaşı ve yarattığı küçük, mutlu bir azınlık dışında hiç kimse yaptığı işten haz almamaktadır. İş tatmini kalmamıştır, devletine itimadı kalmamıştır çalışanın. 200 bin civarında sözleşmeli memur, kadrolara atanırken, il özel idareleri ve belediyeler başta olmak üzere birçok kurumda çalışan sözleşmeli personel ve 4/C’liler kadroya alınmamıştır.

Yine, özellikle mahallî idarelerde çalışan teknik personel de mağduriyetlerinin giderilmesini beklemektedir. 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile vekil ebe, hemşirelerin 4/B’li sözleşme kadrosuna alınması özlük hakları açısından iyileştirme getirmesi açısından olumludur. Ancak, sağlık çalışanlarının tamamının memur kadrosuna alınmaması tutarsızlık ve haksızlıktır. Ayrıca, bu hakkın bir yıl çalışmış olma şartına bağlanması da yeni haksızlıklara yol açmıştır. 5620 sayılı Kanun’la, en az altı ay çalışmış olan 220 bin işçiye kadro verilmiş, bunun dışında kalan binlerce geçici ve mevsimlik işçi kapsam dışında tutulmuştur.

Kamuda üvey evlat muamelesine tabi tutulan bir kesim de 4/C’lilerdir. Yine, kamuda yüz binlerce işçi güvenceden yoksun, ağır çalışma şartları içerisinde hakları ihlal edilerek sendikasız, asgari ücretle âdeta köle gibi, taşeron şirketleri vasıtasıyla çalıştırılmaktadır. İnsan emeğinin ve alın terinin taşeron şirketlere pazarlanması zulümdür, gaddarlıktır.

Tek başına on yıldır iktidarda olan AKP, kamu çalışanlarının, insan onuruna yaraşır ücretle adil ve liyakate dayanan bir sistemi öngören bir personel kanunu çıkarmamıştır. Hatta bunu ağzına bile almamış olması gündeminde çalışanların olmadığını göstermektedir. Gündeminde emeğiyle çalışan insan olmayınca, doğal olarak Devlet Personel Başkanlığı da bulunmamaktadır. Şimdi, kamu çalışanına düşen ise AKP’yi milletin gündeminden düşürmektir.

Değerli milletvekilleri, konuşmamın ikinci bölümünde de Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü üzerindeki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Türkiye tamam da nereden çıktı Orta Doğu Amme İdaresi?” diyebilirsiniz. Sebebi şu değerli arkadaşlar: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyada görülen yetişmiş kamu yöneticisi ihtiyacını karşılamak üzere Birleşmiş Milletler, dünyada 4 ülkede kamu yönetimi enstitüsü kurmuş 1952’de. Bunlardan birisi de TODAİE, sadece Türkiye’ye değil, Orta Doğu ülkelerine de hizmet vermesi planlanmış. Ancak sadece ülkemizde 3 milyon kamu personeline eğitim vermesi planlanan kurumun, bu işi bölgelerde şubeleri olmadan merkezde tek başına nasıl yapacağı üzerine kafa yorulmamış, iktidarlar tarafından apolitik bulunduğu için de kurum sürekli ihmal edilmiştir.

Bugün Orta Doğu üzerine hayaller kuran, tüm bölgeyi arapsaçına çeviren Başbakana, hiç olmazsa, bu işi akademik zemin üzerinden geliştirmesi için bulunmaz bir fırsat bu kurum. Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerini eğitmek ve o ülkelerde çağdaş bir bürokrasi yaratmak adına TODAİE biçilmiş bir kaftan. Başbakan açısından kurumun tek eksiği, bunu emirlik, sultanlık sistemi üzerinden değil de çoğulcu demokrasi üzerinden götürmek istemesi. Olsun, ona da tahammül göstereceksin artık Sayın Başbakan, her şey her istediğin gibi olmuyor.

TODAİE’nin yaptığı iş yükseköğretim olmasına rağmen, YÖK Kanunu kapsamında sayılmadığı için hem kurumun gelecekteki bilimsel özerkliği tehlikededir, verdiği yüksek lisans ve doktora programlarının kabul edilirliği tartışmalıdır hem de çalışanların özlük haklarında iyileştirme yapma imkânı verilmemektedir.

TODAİE hakkında söylenecek bir diğer husus da şudur: Anayasa’mızın 128’inci maddesinde üst kademe yöneticilerini yetiştirme usul ve esaslarının özel olarak kanunla düzenleneceği belirtilmiş olmasına rağmen, geçen otuz yılda bu düzenleme bir türlü yapılmamıştır. TODAİE klasik kamu idarelerinden birisi mi yoksa akademik bir kuruluş mu, mezunlarına nasıl bir avantaj getiriyor; tüm bunlar belirsizliğini korumaktadır. Dolayısıyla, Anayasa’mızın emrettiği bu kanun bir an önce Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmeli ve TODAİE’nin önü açılmalıdır diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Ali Rıza Öztürk, Mersin Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, farklı görüşlerin değil dile getirilmesi, düşünülmesine, hayal edilmesine ahi tahammül edilemeyen bir süreç yaşıyoruz. İktidar muhaliflerinin “terörist” olarak görüldüğü, “terörist” denilince akla iktidar muhaliflerinin geldiği, Uludere’de yapıldığı gibi insanların “terörist” sanılarak katledildiği bir süreci yaşıyoruz. Halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının ve milletvekillerinin, terör örgütü üyeliğinden uzun yıllardır tutuklu kaldığı, Anayasa’yla güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma hakkını kullananların, terör örgütü üyesi muamelesi gördüğü bir süreç yaşıyoruz.

Bu yıl da böyle bir süreç içerisinde, böyle bir ortamda adalet dağıtamayan, kendisi adaletsizliğin odağı hâline gelmiş yargısal kuruluşların ve Adalet Bakanlığının bütçesini görüşüyoruz. Bütçeden ayrılan pay Adalet Bakanlığına yüzde 1,6; sağlanan adalet Türkiye’de yüzde 1,6 bile yok. Ne kadar para, o kadar adalet veya tersi, adalet ne kadarsa para da o kadar.

Değerli milletvekilleri, yarın 13 Aralık günü. 13 Aralık 1980, Erdal Eren’in 12 Eylül 1980 mahkemeleri tarafından alelacele yargılanarak, hukuka aykırı bir şekilde yargılanarak hatta Erdal Eren’in öldürdüğü iddia edilen jandarma erini öldüren merminin, G3 tüfeğinden çıktığı konusundaki bilirkişi raporları hasıraltı edilerek, Yargıtayın bozması yok sayılarak, yaşı da büyütülerek, en hızlı bir yargılamayla idam edildiği günün 32’nci yıl dönümü olacak yarın, tarihe de Kenan Evren’in “Asmayalım da besleyelim mi?” sözünü geçirten kişidir Erdal Eren.

İşte, bugün, 12 Aralık günü, biz bu Adalet Bakanlığının bütçesini konuşurken, ben, burada, 2012 Türkiyesi’nde 1980 yılının adalet anlayışından daha farklı, daha demokrat bir yargı yapısını konuşmak isterdim. Nasıl o gün bilirkişi raporları hasıraltı edilmişse, deliller yok edilmişse, bugün de, bugünün mahkemelerinde de bilirkişi raporları yok sayılarak, deliller tartışılmadan, deliller değerlendirilmeden, sahte delillerle yargılamalar yapılmaktadır, insanlar mahkûm edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, eskiden bütçe denilince -ben milletvekili değildim ama- bir heyecan sarardı. Bütçe günlerinde siyasetle ilgili olan, ilgisiz olan herkes televizyonların başına geçerdi, genel başkanların ve siyasetçilerin bütçedeki konuşmalarını dinlerdi, ama nasıl ki bayramların artık tadı tuzu kalmadıysa, bu bütçelerin de tadı tuzu kalmadı. Anayasa’da tanımlanan, milletvekillerine verilen bütçe hakkı on güne sığdırılıyor, on iki güne sığdırılıyor, bir yasak savma kabilinden bütçe görüşmeleri yapılıyor. Bütçenin özgül ağırlığı sıfıra doğru götürülüyor, sıfırlanıyor.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'de bugün yargı kilitlenmiştir. Hava durumuna göre taksit taksit çıkarılan yargı paketleriyle, sözüm ona, sorunlar çözülecekti, çözülmedi. Geçen yıllardan farklı olumlu bir şey yok, olumsuz değişiklik ise çok. “Yargıda reform” adı altında taksit taksit çıkarılan yargı paketleri, iktidarın kendi yargısını oluşturmaktan, yargıyı siyasete araç kılmaktan başka bir işe yaramadı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştayın yeni yapısı, buralara yapılan atamalar ve bu kurumların uygulamaları, bunun somut kanıtıdır. Özellikle, tasfiye hâlindeki özel yetkili savcılık ve mahkemeleriyle bunların faaliyetlerini kaldığı yerden sürdüren terör mahkemeleri uygulamaları, siyasal iktidarın hukuksuzluk yoluyla yargısal faaliyette bulunma niyet ve eylemlerinin somut kanıtlarıdır.

Sayın Başbakan 19 Aralık 2010 günü Bitlis’te verdiği bir demeçte: “Aydınları bizim içeriye tıktığımızı söylüyorlar, bizim içeriye tıktığımız bir tane aydın yoktur.” demektedir. İçeriye tıktıklarını kabul etmektedir ama içeriye tıkılan kişilerin aydın olmadığını söylemektedir. Bu, yargıya nasıl müdahale edildiğinin somut göstergelerinden birisidir.

Yine, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin bir olayla ilgili olarak: “Yargıya zaten gerekenleri söyledik, yargı da gereğini yapıyor, biz de Parlamentoda gereği neyse onu yapacağız.” demiştir.

Yine, değerli milletvekilleri, merkezi New York’ta bulunan Gazetecileri Koruma Komitesi’nin bir üyesi Marton, Adalet Bakanıyla yaptığı görüşmelerde Adalet Bakanlığı heyetindeki bir yetkili, Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözer’e verdiği demeçte: “Bugüne kadar hiçbir bilgi paylaşımı yapmadılar, sadece avukatlarla konuşarak rapor yazdılar. Türk yargısı bile onlardan daha adil” demek suretiyle, Türk yargısının ne kadar adil olduğu, Adalet Bakanlığının o heyetteki kişisi tarafından ifade edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de hukuk, yargı sistemi o kadar açmazda ki neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Adaletin ve hukuk güvenliğinin olmayışı sorun. Hukuk adaletten yoksun, adaletsiz hukuk. Toplumsal vicdanı kanatan, adaletsiz, zalim bir hukuk.

Hava durumuna göre, konjonktüre göre taksit taksit yasa yapılması en büyük sorun. “Reform” kelimesinin içini boşalttınız Sayın Bakan. “Reform” denilince artık, taksit taksit yapılan ama ne idüğü belirsiz paketler, sonra da dağılan, darmadağın olan paketler akla geliyor.

Yargının bağımlılığı en büyük sorun. Bir türlü aşılamayan sorun, HSYK’nın Adalet Bakanı başkanlığında toplanması.

Mahkûmiyete dönüşen tutukluluk, sorun.

Adil ve dürüst yargılanmanın olmayışı, sorun.

Geç adalet, sorun.

Gizli tanıklık, sorun.

Suç örgütü telefon dinleme, sorun.

Yargılama sürecinde savunmanın kısıtlanması, avukatların yok sayılması, sorun.

Savunma hakkını kısıtlayan uygulamalar ile hâkim ve savcıların iç içe geçmiş olması, sorun. Bu durum, avukatları yargılama faaliyetlerinin dışına itiyor.

Avukatlar hakkında açılan davalarda Adalet Bakanlığının izni vermesi, sorun.

Peşin masraf uygulaması, hak arama hürriyeti noktasında ciddi bir sorun. Yine “Parası olan dava açsın, parası olmayan hakkını aramasın.” anlayışı, sosyal hukuk devletiyle ne kadar bağdaşır, bunu da sizin takdirinize bırakıyorum Sayın Bakan.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, paralı olması, sorun.

Hukuk fakültelerinin sayısının artırılması, nitelik itibarıyla donanımlı hukukçulara sahip olmamızı engelliyor. Bu durum avukatlar kadar hâkimlerin portresini de engelliyor, bu da bir sorun.

Yine, mahkemelerdeki iş yoğunluğu, sorun; duruşmaların uzamasına neden oluyor.

Yıllardır, kanunda olmasına rağmen, istinaf yargısının hâlen kurulamamış olması, sorun ama ne yazık ki Sayın Başbakan, buradaki konuşmasında, istinaf mahkemelerinin kurulduğundan söz etti değerli arkadaşlarım.

Adli kolluğun olmayışı, sorun.

Bilirkişilik müessesesi, sorun.

Tasfiye hâlindeki özel mahkemeler ile onların yerini alan -Terörle Mücadele Kanunu’nun 10’uncu maddesiyle- yetkili mahkemelerin uygulamaları, sorun.

Toplumdaki af beklentisi, sorun.

Tutukevi, cezaevi koşullarındaki hususların tümü, sorun.

Hukuk kuralı var, uygulanmıyor ya da kişiye ve duruma göre uygulanıyor. Yani demokratik hukuk devletinin en önemli unsuru olan “eşitlik” ilkesine aykırılık, Türkiye’de ciddi bir sorun.

Tüm devlet memurları içerisinde yargı çalışanlarının sorunu, en büyük sorun. Devlet memurları içinde en çok çalışan zabıt kâtibi, mübaşir, odacı, yazı işleri müdürü, kalemde çalışan memurlar, gardiyanlar gibi yargı çalışanları, son alınan kararla fazla mesaileri, yol paraları ve havuzda biriken paraları gibi ödeneklerden mahrum bırakılmışlardır. Zaten çok düşük maaşlarla çalışan bu insanlar, açlık sınırının altındadır. Bu çok ciddi  sorundur. Cumartesi, pazar demeden gecenin geç vakitlerine kadar, bir mesaiye bağlı olmaksızın sürekli çalışan bu insanların bu ödeneklerinin kesilmesi, çok büyük sorundur Sayın Bakan.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Adalet Bakanlığında, sürekli, kanuna ve evrensel hukuka aykırı yasa altı düzenlemeler yapılması, başka bir sorun. Adalet Bakanlığında hukuka uygun davranmama, yerleşik bir hâl almış. Örneğin, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izlenmesi tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin yönetmelikler Danıştay tarafından iptal edilmesine rağmen hâlâ uygulamada.

Yine, arama yönetmeliği, Danıştay tarafından iptal edilmesine rağmen uygulamada… Yakalama yönetmeliği, keza öyle. Uzlaştırma uygulamasına ilişkin yönetmeliğin kimi hükümleri Danıştayca iptal edilmesine rağmen hâlâ öyle. Adalet Bakanlığında pek çok yasa dışı genelge ve yönetmelikle bu işler yürütülmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, bu bütçenin adaletli olmadığı, bütçenin içerisinde adalet olmadığı çok açıktır ve çok nettir. Umuyorum ve diliyorum ki önümüzdeki günlerde Parlamento da aklını başına toplar ve adaleti gerçekleştiren, toplumsal vicdanı kanatmayan hukuk uygulamalarının yolunu açar diye düşünüyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, Veli Ağbaba, Malatya Milletvekili.

Süreniz yedi dakika.

CHP GRUBU ADINA VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan; değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Kilis’in, Tunceli’nin, Ardahan’ın ve Bayburt’un nüfusundan daha fazla olan cezaevleri, Türkiye’nin 82’nci ili konumundadır. Hapishane meselesi, bu dönemin önemli ve can alıcı meselelerinden birisidir. Türkiye’de yeni hapishanelerin açılması ve hapishanedeki insanların üst üste yatmasının nedeni, AKP’nin son dönemde izlemiş olduğu politikalardır.

Cezaevlerindeki yoğunluğun sebebi, hükümlü değil, tutuklu sayısıdır. Avrupa’da tutuklu oranı yüzde 10 ila yüzde 25 iken, Türkiye’de bu oran, yüzde 60’ın üzerindedir. Uluslararası standartlara göre, henüz hüküm giymeyen bir kişi masum sayılır yani Türkiye’deki cezaevlerinde yatan her 10 kişiden 6’sı masum konumundadır. Bu, insan hakları açısından kabul edilebilir bir durum değildir.

Değerli arkadaşlar, cezaevi mantığında özgürlüklerin yoksunluğu, hakların dokunulmazlığı esastır. AKP’nin elindeki hapishaneler ise insan hayatını yutan bir canavara dönüştü. F tipi cezaevlerinde uygulanan politikalar, mahpusları sessiz ölüme terk ediyor. F tipleri, izsiz işkence, sessiz ölümdür.

Türkiye’de “cezaevleri” deyince akla ölümler, yangınlar, tecavüzler ve isyanlar geliyor. Son dönemde hapishanelerde neler yaşandı kısaca hatırlayalım:

Pozantı Cezaevinde yaşananlar, herkes için yüz karasıdır. Tutuklu çocuklara devlet gözetiminde tecavüz edilmiştir. Cezaevleri müdürleri ödüllendirilmiştir bu süreçte. Ne zaman ki Cumhuriyet Halk Partisi heyeti olaya el koydu, bakanlık önce inkâr etti, sonra bu insanlık dışı ayıpları daha fazla örtemeyeceğini anladı ve cezaevini kapattı.

İnsanların nöbetleşe uyuduğu, nefes almanın büyük problem olduğu, 16 metrekarede 20-30 kişinin üst üste yattığı Urfa Cezaevinde yaşananlar, unutulmamalıdır. 13 kişinin isyanda öldüğü Urfa Cezaevinde yaşananlar, ülkemiz açısından utanç vericidir.

Osmaniye Cezaevinde en basit ihtiyaçlar, açlık grevlerine neden oldu. “Olağan dışı sakal” gibi bir saçma uygulamayla karşılaştı Türkiye.

Sincan F tipi cezaevlerinde telefon, tekmil verme kuralına bağlandı. Tekmili sadece mahkûmun değil, ailenin de vermesi kurala bağlandı ve üç yıldan beri mahkûmlar, Sincan’da aileleriyle telefonla görüşemiyorlar.

İzmir Şakran Cezaevinde kadınların, askerler ve gardiyanlar önünde çırılçıplak soyundurularak zorla oyuk aramaya tabi tutulması bu dönemde yaşandı. Maalesef bütün F tiplerinde çıplak arama ve oyuk araması, tüm hızıyla devam etmektedir.

Değerli arkadaşlar, Tekirdağ F tipi cezaevlerindeki uygulamalar, Hitler kamplarını aratmamaktadır. Keyfî disiplin cezaları, F tipinin olağan uygulamalarıdır. Alman nizamnamesinden esirler için alınan bir sistem olan F tipleri -Tekirdağ’daki mahkûm Mehmet Güneş’in deyimiyle söylüyorum- denetlemek, küçültmek ve aşağılamak üzerine kurulmuştur. F tipi cezaevleri, insan akıl ve zekâsının zirvesidir. 12 Eylül döneminde bile olmayan aşağılamalar, bu dönemde yaşanmaktadır.

Sincan F tipi cezaevinde yatan Sarp Kuray diyor ki: “Ben, 12 Eylül öncesinde ve sonrasında birçok cezaevinde yattım -askerî cezaevlerinde, sivil cezaevlerinde- ancak, bugünkü F tipi uygulamasını gördüğümde, askerî cezaevleri F tipinin yanında cennet kalıyor.” Diyor ki: “Ne işkence ne mahpusluk bana kâr etmedi ancak F tipindeki yalnızlaştırmayla belimizi bükmeye çalışıyorlar.” Türkiye’deki cezaevleri, sağlıklı girilip hasta, hatta tabutla çıkılan yerlerdir. Kanser hastası Muhlis Batur evinde, Magdelena Martha ülkesinde ölmek istedi. Biri, hastane köşesinde, biri, hapishanede öldü. Türkiye’de cezaevinde en uzun süreli yatan mahkûmlardan biri Cemil Erdem, Tekirdağ'da kanser oldu, Edirne hastanesinde ölümü bekliyor.

Bilinmelidir ki tutuklu kişi, özgür bir insanın tüm sağlık haklarına sahiptir. Cezaevlerinde olmak, cezaevinde ölmek demek değildir.

Ring araçları tam anlamıyla tabutluktur. Mahkûmların birçoğu, Sayın  Adalet Bakanından hiç olmazsa bir sefer ringlere girmesini, on dakika ringde yolculuk etmenin ne demek olduğunu anlamasını istiyorlar. Ring araçları tekerlekli tabut olmaktan kurtarılmalıdır. Ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi ring aracı ayırmaktadır.

Yine, Tekirdağ Hapishanesinde sulara kanalizasyon suyu karıştığı, hastaneye kaldırılan 200 mahkûmun sayesinde ortaya çıktı. Kandıra F tipinde Cevdet Bayır'ın bir böbreği alınırken elleri ve ayakları kelepçelenerek ameliyat edilmek istendi. Hastaneye götürülüp getirilirken çıplak aramaya tabi tutuldu.

Değerli arkadaşlar, hapishanelerin sorunları çok fazla, hapishanelerde mahpusların giyecek alması problem, mahpusların yemek yemesi problem, 4 TL. Kitap alması problem, okuması ayrı problem. Her cezaevinde, kiminde 5 kitap, kiminde 10 kitap sınırlaması var. Mektuplar, sorun; ailelerle görüşmesi, sorun. Kadınların, mahkûmların eşlerinin, kızlarının iç çamaşırlarına kadar, sutyenlerine kadar bakıldığını her gittiğimiz yerde görmek mümkün. Türkü söylemek, sorun; renkli kalem, sorun.

Değerli arkadaşlar, karakalem problem değil, beyaz kâğıt problem değil ama Che’nin çizilen resmi, Deniz Gezmiş’in çizilen resmi, problem, karikatürü problem

Değerli arkadaşlar, bunlar, örgüt üyesi olmanın bir kanıtı olarak gösteriliyor. Che, herkesin, inancına saygı duyduğu, Deniz Gezmiş, herkesin, inancına saygı duyduğu insanlar.

Değerli arkadaşlar, cezaevlerinin durumu bu.

Sözlerime son verirken başta, sözcüsü olduğum ve mensubu olmaktan gurur duyduğum CHP Cezaevlerini İnceleme Komisyonu olmak üzere, bu kadar baskıcı, bu kadar zorba, her gün biraz daha faşizme kayan bir rejimde, hapishane gibi sorunlu alanlardan birisini ülkemizin gündemine taşıyan ve oradaki tecride, oradaki zulme, oradaki insan hakları ihlallerine kamuoyunun dikkatini çeken tüm sivil toplum kuruluşlarını, tüm meslek örgütlerini, tüm milletvekillerini kutluyorum.

Genelde bu kürsüde konuşanlar alkışlanır ama ben bugün, bu kürsüden, AKP diktasına karşı direnenleri alkışlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Ağbaba, biz de sizi alkışlıyoruz, teşekkür ediyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına üçüncü konuşmacı, Ali İhsan Köktürk, Zonguldak Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet Akademisi bütçesi üzerinde söz almış bulunuyorum. Öncelikle, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bildiğiniz üzere, Anayasa’mıza göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Klasik söylemiyle, kuvvetler ayrılığı ilkesi, yargı ve yargıç bağımsızlığı, hukuk devletinin temel koşuludur. Hukuk devletinin temel koşulu olan yargıç bağımsızlığı ise yargıçların mesleğe giriş ve eğitim süreçlerinden başlayarak tüm görevlerinde hiçbir kişi veya kurumdan emir ve talimat almamalarını, kararlarını baskı altında olmadan özgür bir şekilde vermelerini gerektirir. Bu da yeterli değildir, yargı ve yargıç bağımsızlığı, aynı zamanda yargıyı biçimlendiren, yargıçlar üzerinde yetki kullanan temel hukuk kurumlarının da özgür ve bağımsız olması zorunluluğunu beraberinde getirir.

Değerli milletvekilleri, ancak bugün, yargıyı biçimlendiren 2 temel kurumdan ilki olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bilhassa siyasal iktidarla ilintili soruşturma ve yargılamalarda hâkim ve savcılar üzerinde uyguladığı baskı ve rotasyonlarla geldiği nokta tüm çıplaklığıyla ortadadır.

Diğer taraftan, Avrupa Birliği uygulamalarına uyum sağlamak ve adalet alanında eğitime yönelik görevleri yerine getirmek üzere, bağımsız bir kurul olarak öngörülen, 2003 yılında bu amaçla kurulan Adalet Akademisinin de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan farkı bulunmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, bağımsız olması gereken, kuruluş yasasında idari, mali ve bilimsel olarak özerk olduğu vurgulanan Adalet Akademisi, maalesef, yargının genelinde olduğu gibi, bugün Adalet Bakanlığına göbekten bağlıdır. Anayasa’nın 140’ıncı maddesi, yargıç ve savcıların meslek içi eğitimlerinin yargı bağımsızlığı, yargıçlık ve savcılık teminatı ilkelerine göre yasa ile düzenleneceğini öngörmesine karşın, Adalet Akademisinin bugünkü yapısı bunu gerçekleştirmekten oldukça uzaktır. Akademinin yapısına baktığımızda, Adalet Bakanı, müsteşarı, Adalet Bakanlığının pek çok genel müdürü ve daire başkanı Adalet Akademisi Genel Kurulunun doğal üyesidir. Üniversite öğretim üyeleri arasından seçilen 4 kurul üyesini de bunlara ilave ettiğimizde, Adalet Akademisi Genel Kurulunda Adalet Bakanlığının ezici bir hâkimiyeti bulunmaktadır.

Adalet Akademisinde Adalet Bakanlığının ezici bir hâkimiyeti olduğunu söyledik, Adalet Bakanlığının ezici bir hâkimiyeti altında olan kurul, aynı zamanda Adalet Akademisinin Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerini seçmektedir. Bu da yetmediği gibi, Adalet Akademisinin başkanı ve başkan yardımcılarını görevlendirme, atama yetkisi Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilmektedir.

Değerli milletvekilleri, bunlar da yetmediği gibi, kanunun 4’üncü maddesinde Adalet Akademisinin ilgili olduğu kuruluş olarak Adalet Bakanlığı gösterilmiştir. En son gerçekleştirilen Anayasa değişikliğinde Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarına geçici ve sürekli olarak çalışmak üzere hâkim ve savcı atama yetkisi Adalet Bakanına verilmiştir.

İşte, değerli milletvekilleri, bütün bunları üst üste koyduğumuzda, sonuç olarak, Türkiye Adalet Akademisinin oluşumunda ve işleyişinde siyasal iktidarın mutlak ağırlığı vardır ve bu ağırlık, Anayasa’mızda ifade edilen, Adalet Akademisine hâkim olması gereken yargı bağımsızlığı, hâkimlik ve savcılık teminatı ilkeleriyle asla bağdaşmamaktadır.

Değerli milletvekilleri, idari yönden bağımsız olmayan akademi, mali ve bilimsel yönden de bağımsız değildir. Adalet Akademisinin bütçesinde gelirlerinin büyük bir bölümünü Adalet Bakanlığının bütçesine konulan ödenekler oluşturmaktadır. İdari ve mali olarak Adalet Bakanlığına göbekten bağlı Adalet Akademisi, bu durumu nedeniyle de hâkim ve savcıları eğitme görevini tarafsız, yansız bir şekilde, layıkıyla yerine getirememektedir.

Değerli milletvekilleri, bağımsız olmayan Adalet Akademisi tarafından eğitilmesi gereken yargıdaki uygulamalara baktığımızda ise az önce Sayın Ali Rıza Öztürk’ün de ifade ettiği gibi, korkunç bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Bugün başta Ergenekon, Kafes, Balyoz, Oda TV davaları olmak üzere pek çok yargılamada, sadece polis kayıtlarına, skandal oluşturan gizli tanık beyanlarına ve birbiriyle çelişen tahrif edilmiş bilirkişi raporlarına itibar edilmekte, savunma hakkı ağır bir şekilde kısıtlanmaktadır.

Anayasa’mızın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, CMK’nın ve TCK’nın açık hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yüzlerce kararı yok sayılarak, başta milletvekillerimiz olmak üzere, asker-sivil binlerce yurttaşımız, özel yetkili mahkemelerdeki sözde yargılamalarla, gerekçesiz kararlarla, uzun süreli ve haksız tutuklamalarla cezaevlerinde çürütülmektedir.

Yine, bu yargılamalarda, şüphenin sanık lehine yorumlanması, iddia edenin iddiasını ispatla mükellef olması gibi temel hukuk ilkeleriyle masumiyet karinesi, hukuk fakültelerinin 1’inci sınıfında “hukuk başlangıcı” dersini alan 1’inci sınıf öğrencilerin dahi yapmayacağı bir şekilde ayaklar altına alınmakta, göz ardı edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, bütün bunlar tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünde gerçekleşirken Adalet Akademisinin yargıyı, hâkim ve savcıları eğitme görevini, temel hukuk normlarına uygun olarak, yansız ve bağımsız olarak gerçekleştirdiğinden söz edebilir miyiz?

Değerli milletvekilleri, sadece Başbakanlık sıfatıyla yetinmeyerek belli davaların savcılığına soyunan, ayrıca Anayasa’mızın “Başlangıç” kısmında ifadesi bulunan kuvvetler ayrılığı ilkesinin varlığına rağmen “Biz yargıya gerekeni söyledik.” cümlesini ölçüsüz bir şekilde, alenen kurabilen Sayın Başbakanın, Adalet Bakanının ve genel olarak yürütmenin yargı üzerindeki bu kadar ağır baskısı karşısında hâlen daha Anayasa’mızın 2’nci maddesinde ifade edilen hukuk devletinin varlığından ve ayakta kaldığından söz edebilir miyiz?

Değerli milletvekilleri, yine, tüm ulusal ve uluslararası kuruluşların raporlarını, anketlerde yüzde 67’si “Adalete güvenmiyoruz.” diyen halkımızın kaygılarını bir kenara bırakarak bu ülkede hâlen daha bugün “Adalet vardır, hukuk vardır.” diyebilir miyiz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Devamla) - Değerli milletvekilleri, bütün bunları yok sayarak, görmezden gelerek, bağımsız yargıya değil yandaş yargı oluşumuna katkı sağlayacak Adalet Akademisinin bütçesine hayırlı ve uğurlu olsun diyebilir miyiz?

Bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına 4’üncü konuşmacı Ercan Cengiz, İstanbul Milletvekili.

CHP GRUBU ADINA ERCAN CENGİZ (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 2010 yılında yapılan referandumun en önemli gündem maddelerinden biri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun değişen yapısıydı. Söylenen, antidemokratik, çağ dışı HSYK yapısının çağdaş, demokratik ve katılımcı bir yapıya dönüştürüleceğiydi. Bugün baktığımızda, sözde seçilen, gerçekte ise atanan üyeleriyle hiçbir şekilde bağımsız olmayan Adalet Bakanlığının kontrolünde bir yapının ortaya çıktığını görmekteyiz. Görülüyor ki sorun HSYK’nın yapısı, işleyişi, bağımsız ve tarafsız olma işi değil, AKP'nin kontrolünde olmamasıymış.

Değerli arkadaşlar, olumsuzlukların asgari düzeye indirilebildiği toplumlarda “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” kavramları öne çıkmıştır. Hukukun amacı doğruluk ve adalettir. Bir hukuk devletinde her şeyin belirleyicisi de hukuktur. “Hukukun üstünlüğü” kavramının bir hukuk devleti için bir anlam ifade edebilmesi yasaların şekline göre değil, içeriğine göre mümkün olabilir.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yüksek sesle konuş da bu Sadullah biraz duysun. Sadullah duymuyor, kulakları sağır.

ERCAN CENGİZ (Devamla) – Kısaca, hukuk devleti, bireyler gibi devletin bütün organlarıyla işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uyması, kendisini bu kurallara bağlı saymasıdır. Hukuk devletinin gerçekleşmesinde etken olacak en önemli unsur ise yargı bağımsızlığıdır. Yargı bağımsızlığı, aslında, bir hukuk devletinin temel unsurudur. Kuşkusuz, yargı bağımsızlığı, yargı mensuplarına verilmiş bir imtiyaz değildir. Bu kural, bireylerin doğru ve adil yargılanma haklarının teminatı olarak tanınmıştır ve bu teminat, ancak, iyi eğitimli, bilgili, donanımlı, maddi ve manevi yönden tatmin edilmiş yargıçlar ve savcılar eliyle sağlanabilir. Bağımsız yargı, aynı zamanda, çağın yönetim biçimi olan demokrasinin de olmazsa olmaz bir koşuludur.

Değerli arkadaşlar, yasama ve yürütme organlarına tam hâkimiyet kuran AKP iktidarı, hedeflediği rejim değişikliğini ancak yargı yoluyla sağlayabileceğini görmüş, buradan hareketle, iktidara geldiği 2002 yılından itibaren stratejik bir planı uygulamaya koymuştur. Amaca ulaşabilmek için, basın-yayın kuruluşları dâhil, kendine muhalif herkesin, her kesimin korkutulup sindirilmesi, sesini yükseltenlerin açılan soruşturmalar ve davalarla yıldırılması için tüm yargı teşkilatı kadrolaşma yoluyla yeniden organize edilmiş ve her aşamadaki yargı kuruluşlarının verecekleri kararların istenilen şekilde olması hedeflenmiştir.

Değerli arkadaşlar, iç ve dış dünyada iyi bir konjonktür yakalayan AKP iktidarı, konuya iyi bir noktadan, AB uyum süreci için istenen temel kanunlarla, değişikliklerle başlamış, kimsenin fark etmediği bir sinsilikle, önce Türk Ceza Kanunu’nu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nu toptan değiştirmiştir. İşte yargıdaki asıl çöküş de bundan sonra ortaya çıkmaya başlıyor. Özellikle Ceza Kanunu’nun modern dünyada olduğu gibi uzun bir zaman dilimine yayılarak bölüm bölüm değiştirilmesi yerine toptan değiştirilmesi yolu seçilmiş ve bunun acele bir şekilde hayata geçirilmiş olmasıyla ceza yargılamasında bilgi sıfırlanmıştır. Böylece, ülkemizin büyük bir kazanımı olan yüz yıllık ceza hukuku kültürü ortadan kaldırılmıştır. Yargıda herkeste “Benim dediğim doğru.” havası doğmuş, bir kaos ortamı oluşturulmuştur. Zaten bu ortam oluştuktan sonra bilinen dava ve soruşturmalara başlanılmıştır.

Değerli arkadaşlar, ülkemizde ilk defa 1961 Anayasası’yla yargıç güvencesi sağlanmış ancak yargı bağımsızlığı tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. 1982 Anayasası’nda ise yargıçlar ve savcılar birlikte düşünülmüş, bir yandan savcılar yargıç gibi düşünülmeye başlanmış, diğer yandan hâkimler, savcılar kanalı ile kontrol altına alınıp memurlaştırılmıştır. Bugünkü sistem memurlaştırılmış yargıçlar sistemidir ve bu sistemin yargı bağımsızlığı kavramıyla bir ilgisi yoktur ve bu iktidar, bu mantaliteyle oluşturulmuş yargı organlarını birtakım anayasal ve yasal düzenlemelerle tamamen kendisine bağlı bir yapıya dönüştürmüştür. Gelinen durumda, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üzerinde hâkimiyet sağlanmış, HSYK yapılanması ile de mahkemeler tam kontrol altına alınmıştır. Böyle bir yapıdaki yargı kişilere güvence olabilir mi? Siyasi bir görüş temsilcisi olan ya da kendini o şekilde tanımlayan bir yargı mensubu kendisi dâhil hiç kimseye güvence olamaz.

Değerli arkadaşlar, yargı bağımsızlığı konusu öncelikle bir kültür işidir. Devletlerin, halkların, kurumların, bireylerin bağımsız yargı ve bağımsız yargıç kültürünü benimsemeleri hâlinde o toplumlarda bağımsız yargı bilinci oluşur. Bu kültürden uzak toplumların, bireylerin, hatta yargıçların bağımsız yargıyı gerçekleştirebilmeleri hiçbir şekilde mümkün olamaz.

Biz bugün “HSYK yapısı nasıl olmalı?” diye tartışıyoruz, “Gelişmiş ülkelerde, başka ülkelerde şöyle ya da böyle.” diye. Unutulmamalı ki gelişmişlik, bağımsız yargı kültürü ve bilincine sahip olmak demektir. O ülkelerde toplum, bireyler, devlet, herkes bağımsız yargı kültürünü benimsemiştir, en azından baskın görüş öyledir. Dolayısıyla, bu tür ülkelerde hangi sistem olursa olsun, o sistem doğruya, ideale yakın çalışır,  yargıda ve yargılamada sorunlar yaşanmaz. O ülkelerde hâkimlerle ilgili kararı veren kurumun hükûmet ya da adalet bakanlığı tarafından oluşturulması hâlinde dahi çok fazla sorunlar yaşanmaz.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’de durum böyle mi? Gerçekten her şeyin çok uzağındayız. Düşünün bir kere: Hâkimler kendi aralarında seçim yapıyorlar. Yıllarca en çok şikâyet edilen, “Yargı bağımsızlığını engelliyor.” diye eleştirilen, HSYK içerisinde bulunmasının sakıncaları her zaman konuşulan Adalet Bakanlığının, hazırladığı ve önceden kamuoyuna sızan bir liste tüm ülkedeki hâkim ve savcıların büyük çoğunluğu ile firesiz seçimi kazanıyor. Bu durumda şu söylenebilir: Ya bu, yargı mensupları yargı bağımsızlığına inanmıyor ya da çoğunluğu, belirli bir siyasi görüşe taraftar durumdalar. (CHP sıralarından alkışlar)

Bugün, maalesef, HSYK -hedeflediği gibi- Hükûmetin tam kontrolüne girmiş durumdadır. Arkadaşlar, toplumun en büyük arzusu adaletin eşit dağıtılmasıdır ve toplumların en büyük derdi de adaletsizliktir. Unutulmamalı ki, adaletin olmadığı yerde yaşam değersizdir.

Topluma ve insanlara mutluluk yolunu açan adaletli günler diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına 5’inci konuşmacı Süleyman Çelebi, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Başkanım, süreye ekliyorsunuz değil mi? Sayın Başkan, kullanılmayan süreyi eklediniz değil mi efendim?

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Bir dakikamız vardı.

BAŞKAN – Ekliyorum bir dakikayı.

Buyurun.

CHP GRUBU ADINA SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ve şahsım adına saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Mustafa Kemal Atatürk’ün, kendisine yönelik her türlü doktrinel yaklaşım önerilerini benimsemeyip doktrinlerden beslenmek yerine, hayattan beslenmeyi tercih ettiğini biliyoruz. Bizler de hayattan, esnaftan, emekliden, emekçiden, öğrenciden, işsizden, doğru düşüncelerimizden besleniyoruz ama Hükûmetin gıdası neoliberal doktrin ve otoriter demokrasi anlayışları oluyor ve beslendiği yer ise sokak değil, sırça köşkler, saraylar, iktidarın ganimetleri ve iktidarı ayakta tutan yandaşlar oluyor.

Çiviye yandan vuracak olduktan sonra çekice sarılmak hiçbir işe yaramıyor. 12 Eylülle hesaplaşmak öyle çiviye yandan vurmakla olmaz. Çıkarılan bütün yasalar 12 Eylül Anayasası’nın yandan çakmasıdır. Bu yasaları toplu iş ilişkilerinde, Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununda, İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nda, emeklilerin intibak yasasında ve daha birçok yasada gördük. Ekonomik ve sosyal tüm hakların gasbedilerek özelleştirmelerle kamu ekonomisinin yok edilmesi, en önemli üretim merkezinin kapatılması, tarıma destek paylarının kaldırılarak köylünün, çiftçinin üretemez hâle gelmesi, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının tarumar edilmesi, 12 Eylül ekonomisinin birkaç başlıktaki özetidir. Bu nedenle ülkemiz, üreten değil, tüketen; egemen değil, bağımlı hâle gelmiştir. Bugün de yukarıda sayılan manzaralardan farklı bir şey yoktur.

Değerli arkadaşlar, bütçe politiktir. İşte tam da bundan dolayı, bütçeler halk için olacaksa, sürekli fazla vermek için yapılmaz. Bütçede amaç, az açık vermek ya da fazla vermek değildir. Amaç, Hazreti Yusuf gibi halktan aldığını halka vermektir.

Tolstoy “Kendileri kötü oldukları hâlde, kötülüğü düzeltmek istiyorlar.” demişti. Bugün baktığımızda bu kadar kötülüğün açıklaması bir iyi niyetle mümkün olabilir mi? Anayasa'nın 60’ıncı maddesi "Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.” diyor ama nerede? Hak getire!

Sosyal devlet yerini “sosyal yardım devleti”ne bırakırken yoksullaştırılan kesimler iktidarın ve yandaş cemaat gruplarının insafına terk edilmektedir.

1980 darbesi sendikal örgütlenmeye ağır bir darbe vurmuştur. 12 Eylül mirası yasal mevzuat, 1990'larda hız kazanan yeni liberal politikalar, işverenler ve hükûmetlerin el birliğiyle uyguladığı sendikasızlaştırma politikaları neticesinde Türkiye'de 1990'lı yıllardan bu yana sendikalaşma oranı hem rakamsal olarak hem de oransal olarak ciddi biçimde gerilemiştir. AKP iktidara geldiğinde 2002 yılında toplu iş sözleşmesi kapsamında işçi sayısı 1 milyondan fazla iken, sendikalaşma oranı yüzde 9,5 iken 2011 yılında 690 bin kişiyle yüzde 5’lere kadar gerilemiştir.

2013 bütçesi de diğer bütçelerin hemen hemen bir kopyasıdır; savaş ve yoksulluk bütçesidir. İşçilerin, emekçilerin, halkın üzerine “daha fazla vergi, daha fazla zam” diye giden Hükûmetin heybesinden yine teşvik politikaları, yine kısıntılar çıktı.

Asgari ücretin karşılığı günlük yedi buçuk saatlik çalışmaya denk gelmesine rağmen ülkemiz işçileri on bir, on iki, on üç, on dört saat çalıştırılıyor. Tüm bu koşullar içinde çalışan emekçilere uygulanan asgari ücret aslında çalıştıkları saatin karşılığı bile olmamaktadır. Sokakta haklarını arayanlara anında müdahale eden devlet emek hırsızlığına göz yummuş olmuyor mu?

“Emekliler millî gelirden payını alamayacak.” diyorsunuz. Emekli işine dönüp geçinmeye çalışıyor, işine dönen emekliden bu sefer de prim kesiliyor. Ne yapacak insanlar, nasıl yaşayacak, bunun cevabını hâlen bu iktidar vermiş değil.

Sigortalılık süresini ve prim gün sayısını tamamlamış çok sayıda kişi yaştan dolayı emekli olamıyor. Bu insanların hizmetlerinin bedeli ne zaman ödenecek ve ne zaman bu haklarını alacaklar?

Madem güçten bahsediyorsunuz, bu gücü emeğin haklarını korumak için kullanmayı hiç düşünüyor musunuz? Adalet terazisi bozuk olanlar  adalet dağıtabilirler mi değerli arkadaşlar?

Açlık sınırı 1.040 lira. Emekliler açlık sınırının altında maaş alıyor. Asgari ücretliler açlık sınırının altında yaşıyor. Soruyorum, bu büyüme kime yansıyor? Emekçilerden, emeklilerden imtina ettiğinizi kimlere veriyorsunuz? Büyüyen ekonominin bedeli bu mu? Büyüyoruz, evet, ama bu bedelleri ödeyerek büyüyoruz. İş kazalarında dünya 3’üncüsü, Avrupa 1’incisiyiz. Gelir adaletsizliğinde Şili ve Meksika’dan sonra geliyoruz. Yani adaletsizliği onaylanmış bir ülkeyiz. İzlenilen yol belli: “Fakirden al, fakiri daha fakir yap. Zengine ver, zengini daha zengin yap.”

AKP'nin “Yurtta harp, cihanda harp” politikası, bütçenin önemli bir kısmını harcamalara yöneltiyor.

Askerî harcama yüzde 5 bile azalsa neler olur? 10 milyonun üzerinde sigortasız yurttaşın genel sağlık sigortası primi devlet tarafından ödenebilir. 1 milyona yakın göreli yoksul haneye de ayda 295 Türk lirası gelir verilebilir.

Askerî harcamaların yüzde 20 azaltılmasıyla ise 12 milyon civarında sigortasız yurttaşın genel sağlık sigortası primi devlet tarafından karşılanabilir ve 1 milyonun üzerinde yoksul haneye ayda 465 TL düzenli gelir desteği sağlanabilir.

Bu ülkenin çocuklarına top değil ekmek, mermi değil eğitim, savaş uçağı değil uçurtma, füze kalkanı değil özgürlük, savaş değil barış bırakalım. (CHP sıralarından alkışlar)

AKP, referandumda, seçimlerde vadettiği ne varsa tersini yaptı. Grev hakkından yoksun, barajın kaldırılmadığı, özgürlüklerin olmadığı bir Sendikalar Yasası ortaya çıktı.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası, birçok önerimizin reddedilmesiyle, AKP eliyle çıkarılan bir başka yasa oldu.

Yasa çıkarıldı, işçi ölümleri her gün yaşanmaya devam ediyor. Görüyoruz ki AKP'nin yasaları yaralara merhem olmuyor. Yalnızca kasım ayında meydana gelen iş kazalarında 82 işçi öldü, 293 işçi yaralandı. Sönen ocakların hesabını kim verecek? Sizler sıcak evinizde dizi izlerken, Esenyurt’ta kışın AVM inşaatında yanarak ölen 11 işçinin hesabını kim verecek?

Bu kürsü, halka hesap verme kürsüsüdür; buyurun, verin bunların hesabını diyorum.

"İş kazası olduğunda yerin dibine giriyorum." diyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, bu sözleri söylediğinde daha nisan ayıydı. Aradan geçen zamanda 500'den fazla emekçi yaşamını yitirdi. Yerin altına girmenizi elbette istemeyiz Sayın Bakan, yerin üzerinde olunuz ama sürece seyirci  kalmayınız, işlenen cinayetlere seyirci kalmayınız, ölümlere engel olunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SÜLEYMAN ÇELEBİ (Devamla) - Çalışanların onlarca yıllık mücadele ile kazandıkları hakların hepsi AKP tarafından geri alınmaya çalışılıyor. Grev önündeki engellerin kaldıracağını söyleyen AKP, grev yasaklarıyla, sermayenin emekçilere fütursuz saldırıları önündeki engelleri bir bir kaldırıyor. Daha dün hava iş kolunda grevi yasaklayan zihniyet geçenlerde de Sermaye Piyasası Kanunu’nda yapılan değişiklikle borsa ve sermaye piyasasına da grev yasağı getirdi. Deniliyor ki: “Ne yapalım, taşerona mahkûmuz.”

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, konuşmacının süresi herhâlde daha var!

SÜLEYMAN ÇELEBİ (Devamla) - Genel yönetim bütçesinde yaklaşık olarak 354 bin kamu işçisinin yıllık toplam maliyeti 10 milyar Türk lirası civarında. 2012 yılında hizmet alımı için ödenen tutar altı ayda 12 milyar Türk lirası. Bunun yarısı kişilere veya firmalara ödenmiş yani taşerona ayrılan kaynak kadrolu işçilere ayrılan kaynakla eşit.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan, diğer konuşmacının hakkından gidiyor şimdi.

BAŞKAN – Sayın Çelebi geçmişte sustuğunun yerine konuşuyor.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, beş dakika alacağı var. Susma hakkını kullandı, beş dakika alacağı var.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (Devamla) - Önümüzdeki süreçte -gündemimize gelecek- alt işveren yani taşeron uygulamalarının yasallaşması ve kamu   emekçilerinin  iş güvencesini ortadan kaldırmak ve performansa dayalı bir sistem kurmak için 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın gündeme geleceğini biliyoruz ve şimdiden uyarıyoruz: Emek düşmanı politikalardan vazgeçiniz.

BAŞKAN – Sayın Çelebi, lütfen.

Teşekkür ediyorum.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

Değerli dostlar, konuşmamı Victor Hugo'nun sözleriyle bitirmek istiyorum: "Sizler yarattığınız yoksullara küçük yardımlar etmekle uğraşırken, bizler yoksulluğu ortadan kaldırmak için mücadele veriyoruz."

Türkiye'de eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi, barış mücadelesi veren herkese selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Sağ olun, var olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına son konuşmacı İzzet Çetin, Ankara Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz dokuz dakika.

Sayın Cengiz’in kullanmadığı bir dakikayı da ilave ediyorum.

Buyurun.

CHP GRUBU ADINA İZZET ÇETİN (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mesleki Yeterlilik Kurumu, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü ile Devlet Personel Başkanlığı bütçeleri üzerine söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, ne Plan ve Bütçe Komisyonunda ne de burada herhangi bir konuşmacının çok fazla ismini anmadığı bir kurum olan Mesleki Yeterlilik Kurumu, aslında, uğruna ikindi vakti, güpegündüz havai fişekler, attığımız, önemsenmesi gereken, önemli bir kurum. Hem Türkiye Cumhuriyeti açısından hem de Avrupa Birliği açısından önemli çünkü kurum, kaynaklarını kullanırken, büyük oranda Avrupa Birliği fonlarını kullanıyor. Bir yandan ülkemizin ihtiyacı olan teknik eğitime yönelik ara iş gücünü yaratmak ve diğer taraftan da, bir bakıma… Avrupa Birliği öyle durduk yerde, boşa hibe ya da kredi vermez, kendisi yaşlı nüfusa sahip olduğu için, kendisinin potansiyel iş gücünü yaratmak için bize katkı yapıyor ve onun fonlarını kullanarak kurum görevini yerine getirmeye çalışıyor.

Bildiğiniz gibi, kurum, 2006 yılında 5544 sayılı Yasa’yla “Avrupa Birliği müktesebatına uyum” adı altında kuruldu ve gerçekten önemsenmesi gereken bir kurum.

Değerli arkadaşlar, bütçesi son derece mütevazı, 9 milyon lira gibi bir bütçeyle mesleki teknik eğitim alanında ara eleman yetiştirmeye çalışıyor.

Değerli arkadaşlar,  ikinci önemli kurumumuz “TODAİE” olarak bildiğimiz Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, 1952 yılında kurulmuş, 1953 yılında kurumsallaşmış ve kurulduğu tarihte Türkiye ile birlikte Mısır’da, Pasifik’te, Latin Amerika’da kurulmuş ama o ülkeler yaşatamamış. Bizim ülkemizde, oraya gelen yöneticiler, Türkiye'nin ve Orta Doğu ülkelerinin, hem yönetici yetiştirilmesine hem de yetişmiş iş gücüne katkı yapmasına olan inançları nedeniyle kurumu önemsemişler ve bugünlere kadar taşımışlar.

Tabii, ilk etapta kurumun Çalışma Bakanlığına bir kararnameyle bağlanması kabul edilemez bir uygulamadır. TODAİE gibi, dünyada pek olmayan bir kurumun -varsa bile- bağlı olması gereken kuruluşu, bakanlığı; böyle bir Çalışma Bakanlığı ya da İçişleri Bakanlığı değil, doğrudan doğruya Başbakanlık ya da Cumhurbaşkanlığı gibi bir üst merciye bağlı olarak çalışması gerekir.

Kurum, bildiğiniz gibi, Yücetepe’de daracık bir mekânda hizmet vermekte. Bugüne kadar da çok değerli üst düzey yöneticiler yetiştirmesine rağmen, özellikle 2002’den sonra AKP kamu yönetimi alanında liyakati değil yandaşlığı ölçüt olarak aldığı için ya da cemaat, tarikat mensubu olmayı ölçüt olarak aldığı için, o kurumun yetiştirdiği elemanları görmezlikten gelmekte ve kaynak israfına neden olmaktadır.

Değerli arkadaşlar, “liyakat” dedim. Gerçekten, Devlet Personel Başkanlığımız da bir kamu kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı bir kurumumuz. Ülkemizdeki personel rejiminin, kamu personel rejiminin ne olması gerektiğini, teşkilat görev ve yetkilerini, görevlilerin tabi olacakları personel rejimini ülke şartlarına uygun olacak şekilde belirleyen bir kurum. Ama bakıyoruz, özellikle her iktidar, kim gelirse gelsin, ülkemizde personel rejimini değiştirmekten söz etmekteydi. AKP de iktidar olduktan sonra zaman zaman, 2004’te, 2006’da personel rejimini kökten değiştirmek için adımlar atmak istedi ama bunu gerçekleştirmedi. Bunu ne zaman yaptı? Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, önce Türkiye’de kamuda ve özellikle millî eğitimde, sağlıkta, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında tepe yöneticileri değiştirdikten sonra 611 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yi çıkartarak parça parça, aşama aşama personel rejiminde köklü değişikliğe gitti.

Değerli arkadaşlar, bizim personel rejimimizde kamu hizmetlerinin kamu görevlileri eliyle yürütülmesi esastır. Kamu görevlisi de devlet memurudur. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda 4/A memurlar, 4/B sözleşmeliler, 4/C geçici personel ve 4/D işçiler olarak belirlenmişse de işçiler 4857 sayılı Yasa’ya tabi olarak çalışırlar, o nedenle bu 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamında değil. Özellikle 2002’den sonra, AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte, AKP kendi düşüncesini yaşama geçirmek ve kendi devletinin kurumlarını fethetmek anlayışında olan bir hükûmet uygulaması güttüğü için bütün kurumlarına karşı açtığı savaşın bir parçasını da personeline karşı açtı; memurluğu öteledi, istisnai bir çalışma biçimi olan sözleşmeliliği esas almaya başladı. Diğer taraftan, esasında kamuda yeterli ve nitelikli eleman olmadığı durumlarda yüksek ücretle ve bir proje ya da programa bağlı olarak belli bir süre çalışması gereken sözleşmeliyi -yüksek ücret bir tarafa- asıl memurdan daha düşük ücretle ve memurluğu geri plana itip… Sözleşmelilikte yıllık izin hakkı yok, kıdem tazminatı ya da dönem sonu tazminatı dediğimiz tazminatlar yok, hatta kadınsa doğum yapma hakkı bile yok. Böyle bir çalışma biçimi, emek sömürüsünün en güzel biçimi,. AKP’nin işine geldi ve oraya atladı. Bugün, sözleşmeli personelin sayısı neredeyse 300 bini geçti.

Değerli arkadaşlar, tabii, bu sözleşmeli uygulamasının yanında diğer taraftan 4/C’li uygulamaları gündeme geldi. AKP iktidar olduğu zaman Türkiye’de 4/C’li personel sayısı 100’lerle ifade ediliyordu. Yani rakam -hafızamda kaldığı kadarıyla- 3 Kasım 2002’de 164 kişiydi çünkü özelleştirme nedeniyle sözleşmeye geçmemiş personel, o günkü üçlü koalisyon hükûmetiyle anlaşma yapılmış ve kadroya aldırılmış, 164 kişi de dışarıda kalmıştı. Bugün bu sayı, zaman zaman kadrolar verilmiş olmasına rağmen, 18 bin 652 olarak gözüküyor ama ayrı bir uygulama, AKP her teşkilat için, her kurum için bir kuruluş kanunu çıkarıyor, her kuruluş kanununa da ayrı bir personel rejimi getiriyor. Örneğin, PTT AŞ için düşünülen model; orada çalışanların 657’ye tabi olmadığı, 4857’ye de tabi olmadığı, onların bu kanuna tabi olduğu, yani kanunsuz çalıştırma kanunu.

Şimdi de, AKP yeni bir düzenlemeyi Meclis Genel Kuruluna sunulmak üzere, hükûmet tasarısı olarak Meclise sundu daha dün. Değerli arkadaşlar, orada diyor ki: Bedelin bir unsuru olup 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 36’ncı maddesinde belirtilen yardımcı hizmetler sınıfı ile sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfı personeli tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerden yükleniciye gördürülecek hizmetlerin sunulması karşılığında idare tarafından yükleniciye ödenen ve dönemsel piyasa testiyle güncellenen bedele hizmet bedeli denir. Yani Sağlık Bakanlığı yap-işlet modeliyle tesis yaptıracak ve orada çalışan personeli piyasadan temin edecek. Bunun adı “hizmet alımı yöntemi” gibi gözüküyor ama taşeron uygulamasının bir başka versiyonu.

Değerli arkadaşlar, taşeron sistemi Türkiye’de Sayın Bakanın da deyimiyle “kölelik sistemi”. Ne ücretleri ücret ne çalışma koşulları çalışma koşulu ve bugün, Sayın Bakan bu taşeron uygulamasını yasal hâle getirip resmîleştirmek için kanun tasarısı hazırlıyor. Sayın Bakan, sizden özellikle taşeron işçileri adına rica ediyorum, o kanun tasarısını hazırlamaktan vazgeçiniz. Yeteri kadar döneminizde işçileri, çalışanları, işsizleri, emeklileri üzdünüz, daha fazla üzmenize gerek yok diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, tabii, özellikle çalışma yaşamı Türkiye’de tam bir kaos ortamına dönüştü.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İZZET ÇETİN (Devamla) – Ücretler bastırıldı, ücretlerin bastırılmasıyla birlikte emek kesiminden alınan kârlar, rantlar ve de bastırılan ücretler işverenlere, yerli yabancı şirketlere ve yandaşlara AKP tarafından aktarıldı. O nedenle, böyle bir bütçeye bizim “evet” dememizin olanağı yok. Bütçeye de “hayırlı” dememizin imkânsız olduğunu söylüyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çetin.

Sayın milletvekilleri, birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati : 19.36


DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.53

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

BAŞKAN –  Türkiye Büyük Millet Meclisinin 38’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, söz sırası AK PARTİ Grubu adına  söz isteyen Fehmi Küpçü’de, Bolu Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA FEHMİ KÜPÇÜ (Bolu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 mali yılı Adalet Bakanlığı bütçesi üzerine grubum adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bizim kültürümüzde adalet mülkün temelidir. Yani adalet, devlet ve toplum düzeninin temeli, hukuk devletinin özüdür. Yasa koyucunun temel görevi de adaleti gözeten hukuku oluşturmaktır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi de “hukuk devleti”nin tanımında “Hukuk devletinin bir unsuru olarak her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren devlet.” olarak tanımlamıştır.

Bu meyanda, Hükûmetimiz de milletinden aldığı güçle, aşkla, şevkle, muhabbetle, bu emek ve katkıyı vermek için mücadele etmektedir. Birkaç başlık altında söylemem icap ederse, Anayasa reformu, yargı bağımsızlığı, demokratikleşme ve insan hakları, temel kanunların yenilenmesi, yargılamaların hızlandırılması, yeni kurumlar, nicelikli ve nitelikli insan kaynakları, adalet sarayları ve bilişim teknolojileri konusunda ciddi adımlar atılmıştır.

Değerli milletvekilleri, artık vatandaşlarımız, avukatı olmayanlara avukat veren, İnternet’ten davalarını takip edebilen, bilişim teknolojisinin son ürünleriyle donatılmış UYAP altyapısıyla insanımıza yaraşır ve yakışır adliyelerde bu hizmeti alma imkânına kavuşmuştur.

Denetimli serbestlik uygulamasıyla, basit suçlardan dolayı cezaevlerinde kalan birçok hükümlünün cezasını dışarıda çekme imkânı hasıl olmuş, standart dışı 210 ceza infaz kurumu kapatılmış, yerine modern ve güvenilir ceza infaz kurumları inşa edilmiş ve personel sayısı yüzde 63 oranında artırılmıştır.

Değişen ve büyüyen “Büyük Türkiye.” idealine de uygun temel yasalarımız güncellenerek çağı yakalaması sağlanmıştır.

Türkiye Adalet Akademisi, yüksek yargıdaki yığılmaları önlemek için bölge adliye mahkemeleri, Kamu Denetçiliği Kurumu, yabancı ülkelerdeki temsilciliklerde görev yapmak üzere adalet müşavirleri görevlendirilmiştir.

Adli Tıp Kurumunun ülke çapında yaygınlaştırılması sağlanmıştır.

Yargı süreçlerini hızlandırmak için 3 ayrı yargı paketi Meclisimizde kabul edilmiş, 4’üncü yargı paketi üzerinde de çalışmalar sürmektedir.

Yüzde 30 artan hâkim ve savcı sayısıyla, her 100 bin kişiye düşen hâkim sayısı 7’den 12’ye, adliyelerde görev yapan yardımcı personel sayısı da 20 binden 46 bine yükselmiştir.

İstanbul’da yaptığımız Avrupa’nın en büyük adalet sarayı da dâhil olmak üzere, il merkezlerindeki adliyelerin yüzde 45’i yenilenerek, mimarisiyle, modernitesiyle 157 yeni adliye sarayı inşa edilmiştir. İnşallah, benim seçim bölgem olan Bolu’da da şehrin otantiğine, doğasına uygun olarak yeni adliye sarayımızın 2013 yılında yapımına başlanacaktır.

Değerli milletvekilleri, hukuku tanımlarken bazen büyük sineklerin delip geçtiği, bazense küçük sineklerin takılıp kaldığı örümcek ağına benzetirlerdi. Bu algı ve anlayış artık değişmiştir. Artık, üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğüne geçilmiştir.

Medenî Kanun 2/2’de tertip edilen, hukukçu olarak hepimizin de bildiği dürüstlük ve iyi niyet kuralları, eski ifadesiyle “Herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsnüniyet kaidelerine riayetle mükelleftir” der ve devamla “Bir hakkın sırf gayri ızrar eden suistimalini kanun himaye etmez.” denilmektedir. Bu temel prensip mucibince, Hükûmetimiz, milletinden aldığı güçle, milletinin vekâletini kötüye kullanmamış, her alanda olduğu gibi bu alanda da dik ve omurgalı yürüyüşünü devam ettirmiş, kanun önünde hiçbir üstünü, ama hiçbir üstünü kabul etmemiştir ve her zaman “Vatanım, milletim, bütün insanlar kardeşlerim.” diyen, hukukun idesinin adalet, idealinin hakkaniyet olduğu bir anlayışın milletimizin emrine amade olması noktasında üzerine düşeni yapmış ve yapmaya devam edecektir.

Ben de bu vesileyle bu bütçenin, bu milletin birlik beraberliğine, kardeşlik hukukuna emek ve katkı vermesini, ülkem ve memleketim adına umutlar yeşertmesini yürekten murat ediyor, bu vesileyle aziz milletimizi ve hepinizi en kalbi duygularımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

AK PARTİ Grubu adına 2’nci konuşmacı İlknur İnceöz, Aksaray Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA İLKNUR İNCEÖZ (Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet Bakanlığı bütçesi üzerinde grubum adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, iktidara geldiğimiz günden itibaren eğitimden sağlığa, adaletten emniyete pek çok alanda, pek çok ciddi adımlar atıldı. Reform düzeyinde sayılan çok sayıda yasal düzenlemeler hayata geçirildi. Özellikle yargı alanında hakikaten dönüm noktası olan, övünç duyacağımız birçok yenilik gerçekleştirildi. 2002’den itibaren, öncelikle adliyelerimizin koşullarını iyileştirmek için, o güne kadar yapılmayanları yaparak birçok il ve ilçelerimizdeki izbe durumdaki adliye binalarımızı adına yakışır şekilde adliye saraylarına taşıdık. Adalet Bakanlığına ayırdığımız önemli bütçelerle modern görünüme sahip 157 yeni adalet sarayı inşa ettik. Çok sayıda, inşası devam eden proje aşamasında adliyelerimiz bulunmaktadır. Adalet saraylarımız sadece bina olarak tasarlanmadı, içerisi bilgisayar ve teknolojik teçhizatlarla donatıldı. 2002 yılında 4.200 olan masaüstü bilgisayar sayısı 40 binin üstüne, 55 olan dizüstü bilgisayar sayısı 16 binin üstüne çıkarıldı.

Ülkemizde hâkim ve savcı sayısı henüz istenilen seviyede olmasa da, hâkim ve savcı sayısını yüzde 30 oranında artırdık. Adliyelerde görev yapan personel sayısı on yıl içinde yüzde 130 oranında artırıldı ve böylelikle personel sayısı da büyük ölçüde çözülmüş oldu.

Yargıda iş yükünün azaltılması noktasında önemli bir başarı olan UYAP, dünyada kabul görmüş, örnek alınmış bir sistemdir. Birleşmiş Milletlerin Kamu Hizmetleri Ödülü’nde UYAP SMS Bilgi Sistemi 1’inci, UYAP Bilişim Sistemi ise 2’nci oldu. Güncel kalabilmesi için sürekli yatırım yapılması gereken UYAP’la ilgili her geçen gün yeni gelişmelere şahit olmaktayız. UYAP sayesinde dava dosyalarıyla ilgili bilgileri adliyelere gitmeden, İnternet aracılığıyla artık öğrenebilmekteyiz. Yine, adalet sistemimiz, zamana rağmen ayakta durmaya çalışmamakta, zamanla birlikte yol almaktadır.

Değerli milletvekilleri “Adalet mülkün temelidir. Geciken adalet, adalet değildir” ilkesiyle yargı hizmetlerinin daha etkin, süratli işlemesi amacıyla 3 ayrı yargı paketi Mecliste kabul edildi. 4’üncü yargı paketinin çalışmaları da Adalet Bakanlığımızca sürdürülmektedir.

Yasalaşan yargı paketleriyle yargının yükünü azaltmaya yönelik Yargıtay ve Danıştay daire üye sayıları artırılarak mahkemelerin kapasiteleri güçlendirildi. Bazı suçlar kabahatlere çevrilerek mahkemelerin görev alanı dışına çıkarıldı. Bazı çekişmesiz yargı işlerinin noterler tarafından yapılmasına yönelik olanaklar sağlanarak mahkemelerin yükü önemli oranda azaltıldı. Yargıtay ve Danıştayda yıllarca birikmiş olan dosya sayıları yapılan önemli düzenlemelerle beraber üçte 1 oranında eritilmiş oldu.

7/6/2012 tarihinde kabul edilen Arabuluculuk Yasası’yla alternatif çözüm yollarının sağlanması yine yargının yükünün hafifletilmesine yönelik önemli adımlardandır. Daha birçok yasal düzenlemeyle yargının iş yükünün hafifletilmesi, hızlı, etkili yargı faaliyetinin sağlanması amaçlanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yargı için dönüm noktası olan 12 Eylül referandumu ile Anayasa’da pozitif ayrımcılıktan çocuk haklarına, Anayasa Mahkemesine bireysel başvurudan Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulmasına kadar birçok alanda reform düzeyde yenilikleri hayata geçirdik. Özellikle HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapılarının değiştirilmesiyle daha demokratik ve bağımsız, müstakil bir görünüm kazanmıştır. Biliyoruz ki yargı bağımsız değilse yargıyla ilgili yapılan tüm diğer düzenlemeler, yasal düzenlemeler teferruatta kalmaya mahkûm olur.

Bunun içindir ki, 12 Eylül referandumuyla beraber üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğünü temin etmek noktasında çok önemli bir adım atılmıştır. Bu amaç doğrultusunda hedefimiz, yalnızca hukukun referans alındığı, yasalara ve Anayasa’ya uygun, hukukun evrensel ilkelerine bağlı, tam bağımsız, tarafsız, nitelikli, kaliteli, etkin ve zamanında işleyen yargı sistemini oluşturmaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çok şükür, iktidarımız süresince Adalet Bakanlığımız bütçesi her yıl artmıştır. Adına yaraşır şekilde adalet sisteminin sağlıklı, hızlı, verimli işleyebilmesi için realist politikaları hayata geçirmeye çalışan bakanlığımızın 2013 yılı bütçesinin ülkemize, milletimize hayırlar getirmesini temenni ediyor, emeği geçen herkese teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

3’üncü konuşmacı Hüseyin Cemal Akın, Malatya Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Yahu bu cezaevlerinin çektiği ne? Bir tarafta Veli Bey, bir tarafta Hüseyin Cemal Akın; cezaevleri ustası olmuşlar bunlar yahu!

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Cezaevlerinin ustası biziz hocam, onlar olamaz.

EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Cezaevlerinin asıl ustası Ağbaba’dır.

AK PARTİ GRUBU ADINA HÜSEYİN CEMAL AKIN (Malatya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet Bakanlığı Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İşyurtları Kurumu hakkında söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Toplumun huzur ve barış içinde yaşayabilmesi, zamanında işleyen, toplumun yargıya güven duygusunu sağlayan bir adalet sistemiyle mümkündür. Sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmenin temel şartı adalettir. Hızlı, etkin ve sağlıklı bir yargılama sürecinin sağlanması, devlet ile toplum arasındaki bağları güçlendirir.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ hükûmetleri döneminde hukuk devletine bağlılığın gereği olarak yargının daha verimli ve etkin işlemesi, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması için çok önemli çalışmalar ve yasal değişiklikler yapılmıştır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, demokratik, şeffaf ve geniş tabanlı bir yapıya kavuşturulmuş, görevleri artırılmış, daha tarafsız, bağımsız ve etkili çalışması sağlanır hâle getirilmiştir. Hâkim ve savcılar geçmişte tam manasıyla bağımsız ve tarafsız olamamışlardı. 12 Eylül halk oylamasıyla birlikte Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, demokratik, şeffaf, geniş tabanlı bir yapıya kavuşturulmuştur. Böylece, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda ilk derece mahkemelerindeki hâkimler ve savcılar ile avukatların temsili sağlanmıştır. Kendi içinde kapalı sistem değiştirilmiş, yargı mensuplarının temsil kabiliyeti ve nispetleri artırılmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye bir gelişim ve dönüşüm süreci yaşamaktadır. Bu süreçte ceza ve adalet sistemimizde de köklü değişiklikler yapılmış, yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Mevzuat çalışmalarının yanında, özellikle AK PARTİ’mizin döneminde, ceza infaz kurumlarımızın fiziki koşullarının iyileştirilmesiyle yetinilmemiş, hizmetin kalitesini artırmak amacıyla personelin sayısı ve niteliği de artırılmıştır. Bunun yanında, ayrıca, hükümlü ve tutuklular için iyileştirme çalışmaları yapmak suretiyle sistem modernize edilmiştir. Hiç şüphesiz ki ceza infaz kurumları, doğası gereği, insanın özgürlüğünü kısıtlayan kurumlardır. Ancak, burada kalan kişileri, yeniden suç işlemeyen üretken bireyler olarak toplumun içinde görmek, onlara sunulan ve insan onuruna yakışan koşullarla mümkün olabilecektir.

Değerli milletvekilleri, hâlihazırda 373 ceza infaz kurumumuzda 128.232 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Bu kurumlarda hükümlü ve tutukluların infaz ve ıslahı yanında, her türlü eğitim, iyileştirme, sportif ve iş yurdu faaliyetine önem verilerek topluma yararlı fertler olmaları amaçlanmaktadır.

Ceza infaz kurumlarımızda 40.103 personel bulunmaktadır. Bunlar, infaz koruma memurları, başmemurları, öğretmenler, sosyal çalışmacılar, psikologlar, veterinerler, mühendisler ve müdürlerdir. Ayrıca, denetimli serbestlik ve yardım merkezlerinde de 1.656 personelimiz bulunmaktadır.

Yirmi beş–otuz yılını bu personelle birlikte geçirmiş, baro başkanı olarak bu sorunların çözümüyle ilgilenmiş, sorunları bilen bir meslektaşları olarak, fedakârca görev yapan ve ayrıca, bilindiği gibi, ilk çağlardan beri toplumun saygın kişilerinden seçilerek görevlendirilmekte olan Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İşyurtları Kurumu personeline huzurlarınız da teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ceza İnfaz Kurumlarının en önemli organlarından biri de Tutukevleri İşyurtları Kurumudur. İşyurtları, hükümlü ve tutukluların meslek ve sanatlarının korunup geliştirilmesi veya bir meslek ve sanat öğrenmeleri amacına yönelik olarak kurulmuştur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HÜSEYİN CEMAL AKIN (Devamla) – İşyurtlarında hükümlü ve tutuklulara mesleki eğitim verilmekte,  ücret karşılığında çalışmaları sağlanmakta, tahliye sonrası bir meslek sahibi olarak topluma kazandırılmaktalar.

Bu vesileyle, bütçenin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, yüce heyetinize saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

4’üncü konuşmacı Mustafa Kemal Şerbetçioğlu, Bursa Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MUSTAFA KEMAL ŞERBETÇİOĞLU (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yargı teşkilatının 2013 yılı bütçesini görüştüğümüz bugün adalet ve hukuk alanında model alınan, eğitim ve araştırma kurumu olmayı vizyon edinen Türkiye Adalet Akademisinin büyük bir gayret ve özveriyle yürüttüğü çalışmalar hakkında sizleri bilgilendirmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 Türkiye Adalet Akademisi 2003 yılında Hükûmetimiz tarafından kurulmuş, tüzel kişiliği olan, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli bir kamu kurumudur. Adalet Akademisinin Ankara Ahlatlıbel’de 25.423 metrekare kapalı, 109.587 metrekare açık alan olmak üzere toplam 135 bin metrekare yerleşke alanı mevcuttur. Gururla ifade etmek isterim ki, bu hâliyle Avrupa’nın en büyük yerleşkesine sahip yargı akademisi olarak öne çıkmaktadır. Bu da bizim yargı alanındaki eğitime ne kadar önem verdiğimizin önemli bir göstergesidir. Yerleşkede eğitim, idari, sosyal, spor tesisinin yanında, 340 kişilik yatak kapasitesine sahip yatılı tesis bulunmaktadır. Eğitim merkezi 1.250 öğrenci kapasitelidir. Bugün itibarıyla 771 adli yargı hâkim ve savcı adayına yönelik eğitim çalışması gerçekleşmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; adalet dağıtmak devletin temel fonksiyonlarından biri ve meşruiyetin temelidir. Bu alandaki hizmetlerin modern kamu yönetimi anlayışı çerçevesinde, adil, güvenilir, etkili ve makul sürede sunulması önemli ölçüde başta hâkim ve savcılar olmak üzere tüm yargı profesyonellerinin mesleki yetkinliğiyle doğru orantılıdır. Adalet Akademisi, bu amaçla ülkemizde ve uluslararası alanda meydana gelen güncel hukuki gelişmeleri izleyerek hâkim ve savcıların meslek öncesi ve meslek içi eğitimlerini planlamakta ve genelde uygulamanın içinden gelen öğretim görevlileriyle bu eğitimi sağlamaktadır. Bu bağlamda, 2011-2012 yılı eğitim döneminde 2.452 hâkim ve savcı adayına meslek öncesi, 4.755 hâkim ve savcıya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluyla birlikte meslek içi eğitim hizmeti gerçekleştirilmiştir.

Meslek içi eğitim faaliyetlerinde ağırlıklı olarak yeni yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu tanıtımları yapılmış, uygulamada yaşanan sorunlara çözümler üretilmiştir.

Burada hemen ifade etmek isterim ki, akademide verilen eğitimlerde çağın gereklerine uygun etkin ve verimli tüm öğretim metotları kullanılmaktadır. Bu kapsamda, 2013 yılı müfredatında Strazburg Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görevli uzman ve hâkimlerce telekonferans sistemiyle adaylarımıza doğrudan ders verme imkânı sağlanacaktır. Buna yönelik çalışmalar büyük oranda tamamlanmıştır.

Bunun yanı sıra, eğitim müfredatının geliştirilmesi için yerli ve yabancı uzmanlarla birlikte çalışılmakta, projeler geliştirilmekte ve modüller hazırlanmaktadır.

Adalet Akademisinde eğitim çalışmaları yanında, adaylarımızın sosyal ve kültürel değerlerinin geliştirilmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Bu kapsamda, Taha Akyol, Cüneyt Özdemir, Alev Alatlı, Sinan Çetin ve Mercan Dede gibi medya, sinema, tiyatro, müzik, edebiyat, roman ve tarih alanında Türkiye'nin seçkin aydınlarıyla söyleşi ve konferanslar düzenlenmektedir. Aynı şekilde, sanat, hobi ve spor faaliyetleri kapsamında fotoğrafçılık, resim, müzik, ebru, tenis ve halk dansları kursları düzenlenmektedir.

Türkiye Adalet Akademisi, hâkim ve savcılar dışında avukat, noter, mahkeme personeli ve diğer kurumların hukuk müşavirleri, müfettiş ve denetçilerine de eğitim hizmeti vermektedir. Bu kapsamda, 2012 yılında, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı denetçi ve denetçi yardımcılarına, Millî Savunma Bakanlığı inceleme müfettişlerine, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile bağlı kuruluşlarındaki hukuk müşavirlerine eğitim verilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet Akademisi, bilimsel çalışmalar ve etkinlikler çerçevesinde düzenlediği ulusal ve uluslararası sempozyum ve çalıştaylarla hukuk ve yargı sisteminin işleyişiyle ilgili çeşitli aktüel sorunları tartışmıştır. Bu bağlamda, 2012 yılı içinde 4 büyük uluslararası program gerçekleştirilmiştir. Adalet Akademisi, hukuk ve adalet alanında Türkiye’nin en büyük ve etkin kütüphanesini kurma çalışmaları kapsamında sayısı 20 bini aşan kaynağın bulunduğu güncel kütüphanesiyle hizmet vermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Adalet Akademisi, sadece ülkemize hizmet etmekle kalmayıp sıra dışı kapasitesinden diğer ülkelerin faydalanması, ülkemizin uluslararası alanda tanıtımına katkıda bulunması amacıyla uluslararası ilişkilerini güçlü tutmaktadır. Bu kapsamda 41 ülke ve 12 uluslararası kuruluş ile iş birliği gerçekleşmiştir. Uluslararası toplumun onurlu ve saygın bir üyesi olan ülkemizde özgürlükçü demokrasinin geliştirilmesi, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, hukukun evrensel değerlerinin hâkim kılınması yolunda Türkiye Adalet Akademisi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA KEMAL ŞERBETÇİOĞLU (Devamla) - …görev ve sorumluluklarını yerine getirmek amacıyla çalışmalarını kararlılıkla sürdürmektedir.

Bu düşüncelerle Türkiye Adalet Akademisinin 2013 bütçesinin hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

5’inci konuşmacı Adem Yeşildal, Hatay Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA ADEM YEŞİLDAL (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Mali Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı’nda Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bütçesi üzerinde grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 12 Eylül 2010 referandumu birçok alanda olduğu gibi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili de önemli ve köklü değişikliklere imza atmıştır. Bu referandumda oylanan değişikliklerle ilgili yasanın hazırlık aşamasında, komisyon aşamalarında, Genel Kurulda yapılan görüşmeler esnasında ve nihayetinde referandum kampanyasında herkes söyleyeceğini fazlasıyla söylemiştir. Ve en son olarak da milletimiz, 12 Eylül günü ağırlıklı çoğunlukla anayasa değişikliğine “evet” diyerek son sözü söylemiş oldu. Hâl böyle iken, milletimizin bizatihi sandığa giderek onayladığı bu değişiklikler üzerinden polemik oluşturulmasını ve Hükûmete çamur atmayı, en hafif ifadesiyle, millet iradesine saygısızlık olarak görmekteyiz. Hükûmet, referandum yoluyla yürürlüğe giren bu değişiklikler üzerinden yargıyı ele geçirmekle suçlanmış, yargının kuşatıldığı gibi ithamlara muhatap olmuştur.

Şimdi, birkaç örnekle, bu kurulun yapısıyla ilgili referandum öncesi durum ile referandum sonrası durumu kıyaslamaya çalışacağım. Kurul başkanı Adalet Bakanıydı, Adalet Bakanlığı Müsteşarı kurulun tabii üyesiydi, müsteşarın katılmadığı toplantı yapılamazdı. Yeni yapıda müsteşar toplantılara katılmasa da toplantılar yapılabilmekte ve kararlar alınabilmektedir.

Kurulun, bakan ve müsteşar dışındaki 5 üyesinin tamamı yalnızca Yargıtay ve Danıştay genel kurulları tarafından gönderilmekteydi, yeni yapıda daha demokratik ve geniş tabanlı bir yapı oluşturulmuştur. İlk derece adli ve idari yargı hâkim ve savcıları arasından 10 üye, Yargıtay ve Danıştay genel kurulları üyeleri kendi aralarından toplamda 5 üye, Türkiye Adalet Akademisinden 1 üye ve Cumhurbaşkanının hukukçu öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçtiği 4 üye, bakan ve müsteşardan oluşan toplam 22 kişilik bir kurul oluşturulmuştur.

Burada şu hususa temas etmek istiyorum: Grubumuzdan önce konuşma yapan Cumhuriyet Halk Partili bir milletvekili kardeşimiz, buradan şöyle bir cümle kullandı, hakikaten ben çok üzüldüm, “Esasen seçilmiş ama atanmış HSYK.” diye bir tabirde bulundu. Herkesin gözü önünde, şeffaf bir şekilde ilk derece yargının hâkim ve savcıları sandığa giderek objektif bir şekilde bir seçim yaptılar; 10 tane, 7 tanesi adli, 3 tanesi de idari hâkim ve savcılardan olmak üzere… Orada yapılan bu seçimle, bu seçimin usulüne ilişkin bir itirazınız var mı? Bence böyle bir cümle, taşrada görev yapan 11-12 bin hâkim-savcının iradesine yapılmış bir saygısızlıktır. Bunu söylemek durumundayım çünkü şeffaf bir şekilde, bizatihi hâkim, savcılar arasında yapılan bir seçimle bu arkadaşlar geldi. Gene aynı şekilde, Yargıtay Genel Kurulu ve Danıştay Genel Kurulu doğrudan… Önceki sistemde, biliyorsunuz, her üyelik için 3’er aday Cumhurbaşkanlığına sunuluyordu. Mevcut sisteme göre, yeni oluşturulan sisteme göre Yargıtay ve Danıştay Genel Kurulu üyeleri doğrudan seçiyorlar bu üyeleri. Şimdi, buna tutup da “Seçilmiş ama sözde seçilmiş, atanmış HSYK.” derseniz, oradaki bizatihi yargı mensuplarının iradesine saygısızlık yapılmış olur. Ben, bunu kınadığımı ifade etmek istiyorum.

Tabii, aslında söylenecek çok şey var. Bu kadar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, sıkıntıların diz boyu olduğu bir sistemle ilgili 12 Eylül referandumunda yapılan önemli değişikleri beş dakikaya sığdırmamız tabii ki mümkün değil. Burada, kurul kararlarına karşı yargı mercilerine gidilemiyordu ama yeni sistemde, özellikle meslekten ihraca ilişkin, artık bu kurul kararları yargı denetimine tabi tutulmaktadır.

Ayrıca, etkin bir itiraz sistemi getirilmiştir. Daha önce kurulun vermiş olduğu kararlara karşı itiraz dahi söz konusu değildi. Şu anda, dairelerin vermiş olduğu kararlara karşı genel kurula itiraz imkânı söz konusu.

Sürem bitmek üzere, aslında demin de ifade ettiğim gibi çok anlatılması gereken, ifade edilmesi gereken şeyler var. Şükür ki AK PARTİ Grubu çok fazla, grubumuz da bize beş dakikalık süre ayırmış. Beş dakikada da ancak bu kadar ifade edebiliyorum.

Tüm Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. Bütçemizin de hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – 6’ncı konuşmacı, Hasan Fehmi Kinay, Kütahya Millevekili.

AK PARTİ GRUBU ADINA HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı içerisinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bütçesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bütçe müzakereleri, geçmiş yılların muhasebesinin ve geleceğe ilişkin değerlendirmelerin birlikte yer aldığı, parlamenter demokrasi açısından önemli tartışmaların yaşandığı çalışma alanlarından biridir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız bütçesi üzerinde de Parlamentoda çok sayıda milletvekilimiz değerlendirmeler yaparak tartışmalara iştirak etmişlerdir.

Ben, insaf dâhilinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile bağlı ve ilgili kuruluşlar bakımından yapılan değerlendirmeleri, müzakereleri, elbette ki değerli buluyorum ve bu katkıyı sağlayan muhalefete mensup milletvekillerimize de teşekkür ediyorum. Ama bunun yanı sıra, çok sayıda milletvekili arkadaşımız, insaf sınırlarını zorlayan, maalesef, mesnetsiz bazı itham ve iddialarda da bulundular.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı son derece hassas bir görevi ifa etmektedir. Bildiğiniz gibi, iş gücü piyasaları sermaye piyasalarından da önemli, ekonomik alanda, ekonomik sistem içerisinde büyük bir yer tutmaktadır. İşverenlerimiz ve işçilerimizin yer aldığı bu iş gücü piyasalarında müteşebbisin ve emeğin, adil bir bölüşüm içerisinde ve aynı zamanda ülkemizin rekabet gücüne zarar vermeden, karşılıklı menfaat ve hukuka riayet ederek doğru bir zemin üzerinde faaliyetlerini sürdürmesi büyük önem arz etmektedir.

Burada sermaye çevrelerine de, işçi sendikalarımıza da büyük görev düşmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı siyasi iradeyi temsil ederken elbette milyonlarca emeğin ve çalışanın hak ve hukukunu gözetecektir, menfaatlerini gözetecektir. Ancak, bununla birlikte, işverenlerin uluslararası alanda rekabet gücünü kaybetmelerine neden olacak birtakım sorumsuzluklara girişmeyecektir.

Sosyal güvenlik harcamalarında sadece maaşlar yer almıyor. Ayrıca, emekli maaşları dışında sağlık giderleri, istihdam programlarının finansmanı da yer alıyor. Hatta istihdam teşviklerinin de maliyetlere ilave edilmesiyle birlikte, şu anda görüştüğümüz 2013 yılı merkezî yönetim bütçesinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının takriben 100 milyar TL civarında bir kaynağı kontrol ettiğini, yönettiğini söyleyebiliriz.

Değerli milletvekilleri, ülkemiz son on yılda gerçekleştirdiği reformlarla birlikte güven ve istikrar ortamı içerisinde bize benzer ülkelerden hızla ayrışmaktadır. Coğrafi alanda Orta Doğu ülkelerinden biri olmakla birlikte çalışma ve sosyal güvenlik açısından, endüstriyel ilişkiler açısından Batı ülkelerinde söz konusu olan standartlara yakınlaştığımızı, hatta bazı yerlerde de öne çıktığımızı buradan ifade edebilirim.

Elbette, krizlerle derinleşen bir tabloyu bu Hükûmet devralmıştır. Sadece krizlerle derinleşen değil, ayrıca, darbe anayasası tarafından yönetilen çalışma hayatını devralmıştır.

Bir diğer konu da maalesef, Türkiye’de, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı IMF’yle ilişkilerin sürdürüldüğü bir ortamda bu ülke ekonomisini ve çalışma ilişkilerini devralmıştır. İşte bu noktada, geldiğimiz, mukayese ettiğimiz dönemi çok iyi değerlendirmek durumundayız. 3 bin dolar seviyesinde millî geliri 10 bin dolar seviyesinin üzerine çıkarmakla, 120 dolar seviyesindeki asgari ücreti 420 dolar düzeyine yükseltmekle ve sigorta primlerinin işverenler tarafından bonus olarak algılandığı bir istihdam ortamını devralmış Hükûmetimiz, çok kısa bir süre içerisinde bütün bu zorlu süreci en iyi şekilde yöneterek bugün geldiğimiz noktaya ulaşmıştır.

Tabii ki sürenin darlığına bütün konuşmacılar…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASAN FEHMİ KİNAY (Devamla) - …işaret ediyor. Ben de bu duygu ve düşüncelerle yüce heyetinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

7’nci konuşmacı Ekrem Çelebi, Ağrı Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2013 yılı bütçesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye, AK PARTİ iktidarıyla birlikte kabuğunu kırmış, eğitimden sağlığa, ulaşımdan toplu konutlara, tarımdan sanayiye, ekonomiden ihracata kadar her alanda âdeta yeniden inşa edilmiştir. Gelişmiş Batı ülkeleri krizle yatıp krizle kalkarken Türkiye geleceğe doğru emin adımlarla yoluna devam etmektedir.

2002 öncesinde günlük yaşantımızın âdeta bir parçası hâline gelen IMF’nin bugün esamesi bile okunmuyor. Artık IMF’ye el açan değil, IMF’ye borç veren, kredi açan bir ülke konumuna geldik.

Türkiye, ihracatta cumhuriyet tarihimizin rekorlarını kırıyor. 2002 yılında ihracatımız 36 milyar dolar civarındayken bugün 150 milyar doları aşmış durumda.

On iki saat sonrasını göremeyen, planlamayan bir Türkiye’den, on iki yıl sonrasını planlayan ve stratejik hedeflerini 2023 tarihi olarak belirleyen vizyon sahibi bir ülke olduk. Bütün bunların neticesinde, Türkiye tüm dünyada gıpta ile seyredilen ve ekonomisine gıptayla bakılan bir ülke hâline geldi.

Muhalefetin dilinden düşürmediği, seçim meydanlarından, sloganlardan öteye geçiremediği “sosyal devlet” ilkesi ilk kez AK PARTİ iktidarıyla hayat buldu. On yıllık iktidarımız süresince her alanda olduğu gibi, çalışma ve sosyal güvenlik alanında da toplumumuzu rahatlatan pek çok reformu hayata geçirdik. Bu reformlardan birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum: 4857 sayılı İş Kanunu’nu çalışma hayatına biz kazandırdık. Yıllarca tartışılan sosyal güvenlik reformunu hayata biz geçirdik. 5502 sayılı Yasa ile sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında bizler birleştirdik. Özellikle, İŞKUR’dan dolayı, bugün, sadece benim kendi ilim olan Ağrı’ya -1’inci aydan 12’nci ay itibariyle- 28,5 trilyon lira para girmiştir. Bu da önceleri, özellikle bir ilin yıllık istihkakı mahiyetinde bir paraya tekabül ediyor. Norm ve kadro standart birliğini bizler sağladık ve burada toplumu genel sağlık sigortası alanına çektik. Kişilerin kim olduğuna, makam, mevkisinin ne olduğuna bakılmaksızın eşit ve adil bir sağlık hizmetini sunmaya başladık. Sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemini kurduk. Genel Sağlık Sigortası 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğü girmiştir.

Biliyorsunuz, daha önce bu ülkede SSK ve BAĞ-KUR hastaneleri vardı. Vatandaş  hastaneye gidemiyordu, gitse bile bu sefer ilaç alamıyordu. Bu nedenle tüm hastaneleri birleştirdik ve tüm eczaneleri vatandaşlarımızın hizmetine açtık. İktidarlarımızda hastane kapılarını eziyet kapısı değil, şifa kapısı hâline getirdik. Sağlık hizmetlerinden memnuniyet oranlarını yüzde 39’dan, yüzde 79’a yükselttik.

Emeklilerimizin hayallerini gerçekleştirdik. Yıllardır bu ülkede emeklilik primi ödeyip haklarını alamayan emeklilerimizin beklediği intibak düzenlemelerini yaptık. Yine, deminden beri saydığım bütün hizmetler AK PARTİ iktidarlarımıza nasip olmuştur. 

İstihdam paketlerini hayata yine AK PARTİ geçirdi. Özellikle, işverenlerin sigorta prim yükünde 5 puanlık indirim sağladık. Kadınların, gençlerin ve engellilerin istihdamını teşvik edici hükümleri getirdik. 2002 yılı itibarıyla engelli memur sayısı 5.770 iken 2012 yılı itibarıyla bu sayıda yüzde 400’lere varan bir oran artışı sağlanmıştır. Yine, kamuda ve özel sektörde engelli işçi sayısı 2002 yılında 10.833 iken bu rakam 2011 yılı sonu itibarıyla 38.349’a ulaşmıştır. Böylece, küresel krizin istihdama etkisini, deminden saydığım devlet katkısıyla gelen istihdama etkisini minimize ettik, bir seviyeye düşürdük bunu.

Özellikle, 12 Eylül darbesinin kalıntılarını yine AK PARTİ Hükûmeti tek tek silmektedir. Bu anlamda yıllardır tartışılan ve onlarca hükûmetin önüne konulan ama bir türlü yapılamayan veya yapılmasına cesaret edilmeyen kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkını yine AK PARTİ hükûmetleri getirdi ve bu yasa da 18 Ekim 2012 tarihinde Genel Kurulda kabul edilerek yasalaşmıştır. Bununla birlikte İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nı yaptık. Ayrıca, asgari ücretliyi ezdirmedik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EKREM ÇELEBİ (Devamla) - Ben bu vesileyle 2013 yılı bütçesinin hayırlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

8’inci konuşmacı İlknur Denizli, İzmir Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA İLKNUR DENİZLİ (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mesleki Yeterlilik Kurumu bütçesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum, Meclisimizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, dünyanın gelişmiş ekonomilerinin yaşlanan nüfusu karşısında gelişmekte olan ekonomiler genç nüfuslarıyla bir fırsat penceresi sunmaktadır. Demografik üstünlük, demografik sermaye diyebileceğimiz bu olgu, bir fırsat penceresi açmasının yanında gerekli düzenlemelerin yapılmadığı durumlarda toplumsal ve ekonomik riske dönüşebilme tehlikesini de içinde barındırmaktadır. Her şeyden önce, bu genç nüfusa çalışabilecek çağa geldiğinde istihdam yaratmak zorundayız. İstihdam yaratabilmemiz için, dünyanın neredeyse tek bir pazar hâlini aldığı günümüzde, dünyayla rekabet edebilen iktisadi işletmelerimizin olması gerekiyor. Diğer üretim unsurlarını bir kenara bırakırsak, iş gücü kaynaklarınızın niteliklerini, becerilerini dünyayla rekabet edebilir hâle getiremediğinizde büyüyen, daha çok değer üreten bir ekonomi hâline de dönüşemiyorsunuz.

Bir ekonomide başka hiçbir şeyin değişmediği durumda bile iş gücünün verimliliğini artırmak, büyüme üzerinde olumlu katkılarda bulunmaktadır. İşini doğru ve standartlara uygun yapabilme becerisine sahip bireyler, ekonomide fazladan bir değer yaratmaktadır. 2023 vizyonu çerçevesinde, dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefine ulaşmamızı sağlayacak sürecin önemli bir parçası da iyi yetişmiş insan kaynağı ve evrensel standartlara sahip iş gücü piyasalarını oluşturmaktır.

Nitelikli iş gücünün yetişmesi 2 açıdan çok önemlidir:

1) Eğitim sistemimizin etkinliğini sağlayacaktır.

2) Küresel düzeyde Türkiye’ye rekabet avantajı kazandıracak dinamik bir iş gücü piyasası oluşturacaktır.

Bu noktada 2 sorunumuz olduğunu gözlemliyoruz. 1’incisi, eğitim sistemimiz iş gücü piyasasının taleplerine uygun nitelikte iş gücü yetiştirememektedir. 2’ncisi ise eğitimler sonucunda verilen belgeler tatmin edici, objektif ölçülere dayanmamaktadır.

İstatistikler bize gösteriyor ki bugün ülkemizde düz lise mezunları arasındaki işsizlik oranı ile mesleki ve teknik eğitim veren liselerden mezun olanlar arasındaki işsizlik oranı neredeyse birbirine yakındır. Buradan açıkça görülüyor ki iş gücü piyasasında mesleki ve teknik eğitim veren liselerin mezunlarına karşı ayırt edici bir talep yoktur. Bu durumu tek başına bu okulların eğitim kalitesiyle ilişkilendirmek de haksızlık olur.

Meslek sahibi olmanın standartlarının belirlenmediği, yetkili kurumlarca belgelendirilmediği bir ortamda meslek becerisi sahibi olduğunu iddia etmenin işletmelerce kabul görmemesinin anlaşılabilir bir yanı vardır.

Meslek tanımlarının ve meslek standartlarının olmayışı, işletmelerin tek tek kendi elemanlarını yetiştirmeye çalışmasına sebep olmaktadır. Temel iştigal alanlarında üretim becerilerini geliştirmeye odaklanacaklarına işbaşı eğitimi yapmaya, meslek erbabı yetiştirmeye çalışmak işletmeler için zaman ve para kaybı demektir.

Ülke ekonomisinin sağlıklı büyümesini sağlamak hem işletmeler hem de iş gücü piyasasında emekleriyle var olan insanlarımızın gelirlerini arttırabilmek için mesleki yeterliliğin şeffaf ve güvenilir standartlara sahip olması, akreditasyona dayalı kalite güvencesi sağlanmış ölçme, değerlendirme ve belgelendirme sistemlerinin kurulup işletilmesi gerekir. Mesleki Yeterlilik Kurumunun misyonu işte bu noktada ortaya çıkmaktadır, Türkiye'nin küresel ekonomide rekabet edebilecek iş gücünü yetiştirmek ve bu iş gücünün yurt dışında kabul edilebilir sistem içinde dâhil olması için.

Mesleki Yeterlilik Kurumu kuruluş amacını tamamlamıştır ve çok ciddi çalışmalar yapmaktadır. Ben biliyorum ki daha mutlu çocuklar, daha mutlu torunlar için kendine güvenen bireylere, mutlu hisseden insanlara ihtiyacımız var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İLKNUR DENİZLİ (Devamla) - Ben bu konuda bu kurumun çok önemli olduğuna inanıyorum.

Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

9’uncu konuşmacı Halil Özcan, Şanlıurfa Milletvekili.

AK PARTİ GRUBU ADINA HALİL ÖZCAN (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü 2013 yılı bütçesi üzerine AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

TODAİE, kurulduğu 1953 yılından itibaren kuruluş yasasıyla belirlenen işlevlerini yerine getirmede etkin bir kurum olarak Türk kamu yönetimi için yüklendiği misyonu başarılı bir şekilde sürdürmektedir. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, ciddi ve nitelikli kısa süreli eğitimlerin yanında yüksek lisans programlarıyla Türk kamu yönetimini hem Avrupa Birliği hem de çağdaş dünya normlarına hazırlamak adına çalışmalarını devam ettirmektedir. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü eğitim ve öğretim programlarından bugüne kadar 4.805 lisansüstü öğrencisi mezun olmuştur. 2012-2013 akademik yılı itibarıyla 6 adet yüksek lisans programına 5’i Azeri uyruklu olmak üzere 207 öğrenci, yönetim bilimi doktora programlarına ise 36 öğrenci devam etmektedir. Nitelikli eğitimdeki bu deneyimleri sayesinde, Avrupa Kamu Yönetimi Akreditasyon Birliği tarafından enstitünün kamu yönetimi yüksek lisans programları 2009 yılından başlayarak 2016’ya kadar akredite edilmiştir. Böylelikle, TODAİE tarafından verilen yüksek lisans diplomaları uluslararası geçerlilik kazanmıştır.

Sayın milletvekilleri, ayrıca, 2000 yılından itibaren kamu kurum ve kuruluşlarının çalışanlarına yönelik yöneticiliği geliştirme eğitimleri, mesleki eğitimler, kişisel kaliteyi geliştirme eğitimleri, genel amaçlı eğitimler ve insan kaynakları geliştirme eğitimleri olmak üzere, 5 başlık altında kamu personeline çeşitli eğitimler verilmektedir. Bu eğitimler kapsamında 2006-2012 yılları arasında toplam 412 seminer programı düzenlenmiş ve bu programlara toplam 17.397 kişi katılmıştır. Bu yönüyle de TODAİE, Türkiye'nin kamu yönetimi alanında kısa süreli eğitim ihtiyacını karşılayan öncü kurumu durumundadır.

Bir başka yelpazede, 2006 yılından beri verilmeye başlanan Kamu Diplomasisi Eğitim Programı ile Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehdit unsurları konusunda uzmanları tarafından 270’i kaymakam adayı, 213’ü de üst düzey kamu görevlisi olmak üzere, toplam 483 kamu görevlisine bilgi ve eğitim verilmiştir.

Bunun yanında, TODAİE ile Devlet Personel Başkanlığı arasında yapılan protokolle Kamuda Yönetici Yetkinliklerinin Artırılması Programı 2010 yılı Eylül ayından itibaren düzenlenmeye başlanmıştır. Eğitim programının amacı, toplumsal, ekonomik, hukuksal ve teknolojik değişimleri takip eden ve kamu yönetiminin bu değişimlere intibakını sağlayan, bütün çözümleri rasyonel değerlendirmeler neticesinde üreten, katılımcı, saydam ve halka hizmeti esas alan ve ülkemizi yıllar sonrasına taşıyacak kamu yöneticilerinin yetiştirilmesini sağlamaktır. Bu kapsamda vermiş olduğu eğitimler ile yurt içinde hızla gelişen ve değişen teknolojik ve sosyolojik unsurlara adapte olunması noktasında yapılan hizmetler takdire değerdir.

Sayın milletvekilleri, isminden de anlaşıldığı gibi, Orta Doğu başta olmak üzere yabancı ülkeler ile ilişkiler kapsamında Türkiye adına TODAİE ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında yapılan ikili iş birliği anlaşması çerçevesinde öğrenci değişim programı devam etmektedir. Diğer taraftan, aynı kapsamda Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, İran, Tunus, Fransa, İtalya, Arnavutluk ile de ikili eğitim iş birliği anlaşmaları yapılmış ve hâlen uygulanmaktadır.

Konu eğitim olunca ayrılan bütçe gönül ister ki en tatmin edici seviyede olsun. Yine de zaman içerisinde TODAİE bütçesi sürekli artırılarak iyileştirilmeler gerçekleştirilmiştir.

Beş dakikalık bu zaman diliminde işlevlerinin bir kısmını anlatabildiğim TODAİE hizmetlerinin yükseltilebilmesi için 2013 yılı için teklif edilen toplam ödenek 11 milyon 730 bin TL olarak karşımıza gelmiştir.

Ben bu vesileyle 2013 yılı bütçesinin vatanımıza, milletimize hayırlı olmasını temenni ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarında alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Son konuşmacı Mahmut Kaçar, Şanlıurfa Milletvekili.

AK PARTİ GRUBU ADINA MAHMUT KAÇAR (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Devlet Personel Başkanlığı bütçesi üzerine söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Devlet Personel Başkanlığı 1960 yılında kurulmuş ve içinde bulunduğumuz aralık ayı itibarıyla da kuruluş yıl dönümünü kutlayan bir kuruluşumuz. Ben bu vesileyle Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımızın şahsında Devlet Personel Başkanlığı çalışanlarının bu kuruluş yıl dönümünü tebrik ediyorum ve hayırlı hizmetlerinin devamını diliyorum.

Değerli arkadaşlar, Devlet Personel Başkanlığı yaklaşık 2,5 milyon kamu çalışanımıza ilişkin bütün mevzuatın uygulanmasına nezaret eden çok önemli ve köklü bir kuruluşumuzdur. Bu kapsamda, sınırlı bir bütçeyle, kamu çalışanlarımızın tamamına ve diğer kamu kuruluşlarımıza da rehberlik etmektedir.

Devlet Personel Başkanlığı personele ilişkin işlemlerin yürütülmesinin yanında, aynı zamanda devlet teşkilatlanmasına yön verilmesine ilişkin çok önemli bir role sahiptir. Devlet kurumları arasında yetki ve görevlerin hizmet gereklerine uygun olarak dağıtılması, yine Devlet Personel Başkanlığımızın yapmış olduğu önemli görevlerden biridir.

Değerli arkadaşlar, tüm kamu kuruluşlarımızın, hiç şüphesiz, merkeze almış olduğu temel konu, milletimiz ve milletimize hizmet eden kamu çalışanlarıdır. AK PARTİ olarak göreve geldiğimiz ilk günden itibaren kamu çalışanlarının göz ardı edilmiş, dikkate alınmamış en temel hakları önemsenmiş ve bu hakların teslimi noktasında son derece önemli, tarihî adımlar atılmıştır. Çünkü, bizler emeğin kutsal olduğuna inanıyoruz ve emeğin karşılığının verilmesinin sadece bireysel bir talebin karşılanması değil, aynı zamanda ülkemizin daha çok gelişmesinin, daha çok büyümesinin ve çocuklarımıza müreffeh bir gelecek bırakılmasının çok önemli bir unsuru olduğunu düşünüyoruz.

Bu temel bakış açısıyla hareket eden AK PARTİ iktidarı olarak yapmış olduğumuz ilk icraatlardan biri, hepinizin bildiği gibi, çalışanların iradesi dışında kesilerek oluşturulan zorunlu, Tasarrufu Teşvik Fonu’nun tasfiye edilmesidir. Yine, çalışanların iradesi dışında oluşturulan ve “Konut Edindirme Yardımı” olarak bilinen bu fonun tasfiyesiyle birlikte, geçmiş hükûmetler döneminde kamu çalışanlarından tasarruf edilecek diye alınan ve nemalarla birlikte geri ödeneceği iddia edilen ama maalesef, bütçe açıklarında kullanılan yaklaşık 17 katrilyon gibi çok önemli, devasa bir rakam yine kamu çalışanlarımıza ödenmiştir.

Tabii ki bizler bu ödemeleri yaparken bir yandan çalışanlarımızın geçmişe dönük olarak mağduriyetlerini giderirken, diğer yandan da devlet memurunun devletine olan güvenini yeniden tesis etme adına çok önemli bir adım attığımızı düşünüyoruz. Çünkü, devletin millete karşı olan temel görevlerini yerine getiren memurlarının devletine güvenmediği bir yerde milletin devletine güvenmesinden bahsedemeyeceğimiz zannediyorum mutabık olacağımız bir konu.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, 2001 yılında çıkarılan Toplu Görüşme Yasası’yla birlikte ülkemizde yaklaşık olarak 2,5 milyon kamu çalışanının tüm sosyal ve ekonomik haklarla ilgili haklarını arayabildikleri tek platform -bildiğiniz gibi- toplu görüşme zemini olmuştur. Toplu görüşmede son sözü hükûmet söylüyor olmasına rağmen, çalışanları temsil eden sendikaların bu konuda bir yaptırım gücü olmamasına rağmen AK PARTİ iktidarları döneminde toplu görüşmelere toplu sözleşme ciddiyeti içinde yaklaşılmış ve bu temel yaklaşım çerçevesinde ise devlet memurlarımızın önemsediği gerek ekonomik gerek sosyal ve gerekse de özlük haklarıyla ilgili yüzlerce sorun çözülmüştür. Bunlardan sendika üyeliği yasağının alanının daraltılması, doğum öncesi ve doğum sonrası ücretli izin sürelerinin arttırılması, bütün memurlara 1 derece verilmesi, disiplin affı, sözleşmeli bütün personelin -ki 2011 yılında yaklaşık 190 bin sözleşmeli kardeşimizin- kadroya geçirilmesi, vekil ebe hemşire uygulamalarına son verilmesi bu anlamda atılan önemli adımlardır.

Bu yıl ilk kez toplu sözleşme masasına oturuldu. Mali haklarla ilgili bir mutabakat sağlanamamasına rağmen sosyal ve özlük haklarla ilgili yaklaşık 63 temel konuyla ilgili mutabakat sağlandı. Gene, Kamu Danışma Kurulunun geçen ay yaptığı toplantıda yaklaşık 161 civarında konunun da çözümü noktasında çok önemli yol haritaları belirlendi ve yaşanan bu süreçte bütün kamu çalışanlarının ve onu temsil eden memur sendikalarımızın bu konudaki memnuniyeti ve takdiri olduğunu da buradan ifade ediyorum.

Ben, bu vesileyle, bu bütçenin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi şahsı adına söz isteyen Mehmet Altay, Uşak Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET ALTAY (Uşak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın 4’üncü tur görüşmelerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin güçlü ve hızlı işleyen sorunsuz bir yargı sistemine sahip olabilmesi için AK PARTİ hükûmetleri döneminde önemli çalışmalar yapılmıştır. Adalet alanındaki gelişmelerde Hükûmetimizin yapmış olduğu çalışmalar yanında, yüksek yargı ve ilk derece yargı organlarında görev yapan hâkim ve savcılarımız, savunma hizmetini gören avukatlarımız ve adalet teşkilatında özveriyle çalışan personelimizin üstün gayretleri ve büyük katkıları bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bu dönemde yargının bağımsızlaşması, tarafsızlık ve şeffaflığının tam olarak temini için gerekli anayasal değişiklikler yapılmış, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmasına odaklanılmış, mevzuat değişiklikleri gerçekleştirilmiştir. Yine bu dönemde yüksek mahkemeler güçlendirilmiş, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitime ağırlık verilmiş, hâkim, savcı ve personel sayısı artırılmıştır. Bilim teknolojisi imkânlarından daha fazla yararlanılmış, Adli Tıp Kurumu faaliyetleri etkinleştirilmiş, ceza infaz sisteminin güçlendirilmesi çalışmaları yapılmıştır.

Değerli milletvekilleri, özellikle adalet sistemimizin temel sorunu olan yargılamaların makul sürede tamamlanamaması sorununun çözümü için Hükûmetimiz döneminde yapılan çalışmalarla önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu bağlamda 6110 sayılı Kanun’la Yargıtay ve Danıştayın üye sayıları artırılmış, dairelerin birden fazla heyetle çalışması imkânı getirilmiştir. Ayrıca, savcı ve tetkik hâkim ihtiyacı HSYK tarafından giderilmiş, her iki yüksek mahkemenin yardımcı personel sorunu çözüme kavuşturulmuştur. Adliyelerde görev yapan personel sayısında son on yılda yüzde 130 oranında artış sağlanmıştır.

Değerli arkadaşlar, hâkim ve savcı sayısının artırılmasına yönelik çalışmalar bu dönemde gerçekleştirilmiş, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, referandum neticesinde kabul edilen Anayasa değişikliği ile tıpkı yüksek mahkemeler ve Türkiye Adalet Akademisi gibi ayrı bir bütçeye kavuşmuştur.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ hükûmetleri döneminde Adalet Bakanlığı yatırım bütçesi yıllara sâri olmak üzere sürekli bir artış göstermiştir. Nitekim, merkezî yönetim bütçe tasarısında Adalet Bakanlığı yatırım bütçesi 1 milyar 91 milyon lira olarak hesaplanmıştır. Bu oran bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 55 civarında bir artışı ifade etmektedir.

Görüşülmekte olan bu yatırım bütçesi öncelikle ceza infaz kurumlarının kapasite sorunlarının çözümlenmesine, Yargıtay ve bölge adliye mahkemelerinin hizmet binalarının tamamlanmasına, yeni adliye saraylarının yapılmasına, sesli ve görüntülü bilişim sistemi, yani SEGBİS’in hayata geçirilmesine katkı sağlayacaktır.

Değerli milletvekilleri, bu dönem içerisinde 157 adet adalet sarayının inşaatı tamamlanmış, birçoğunun inşaat çalışmaları da devam etmektedir. Bunlardan biri de seçim bölgem olan Uşak ilinde yapımı devam eden Uşak Adalet Sarayıdır.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Kapananları da söyle Mehmet Bey, kapananları…

MEHMET ALTAY (Devamla) – Onları her zaman her platformda söyledik ağabey.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Vatandaş perişan orada.

MEHMET ALTAY (Devamla) – Yapımı devam eden yeni ve modern adalet sarayımızda, şimdiye kadar yapılan birçok adalet sarayında olduğu gibi, tüm adli personelimize ve avukatlarımıza daha rahat bir çalışma ortamı sağlanacaktır.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ hükûmetlerimiz döneminde yapılan çalışmalarla “Geciken adalet, adalet değildir.” anlayışıyla yargının hızlanması ve adil yargılanmanın gerçekleşmesi için cesaret ve kararlılıkla birçok adım atılmış ve atılmaya devam etmektedir.

Ben, bu vesileyle, adalet hizmetlerini en iyi noktaya taşıma gayesi doğrultusunda hazırlanan Adalet Bakanlığı bütçesi ve 2013 yılı merkezî yönetim bütçemizin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Hükûmet adına ilk konuşmacı Adalet Bakanı Sadullah Ergin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Bakan, yirmi beş dakika süreniz var.

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN (Hatay) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Değerli milletvekilleri, Genel Kurulu, şahıslarınızı saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bakanlığımızın ve yargı kurumlarının 2013 yılı bütçesi münasebetiyle adalet sistemine ilişkin çalışmalarımız konusunda sizlere bilgi sunmak amacıyla huzurlarınızdayım. Bu vesileye, yüce Meclisimizi tekrar saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, adalet sistemi toplumun tümünü yakından ilgilendirmektedir. Toplumun tüm katmanlarının günün birinde adalet sistemiyle yolları kesişebilmekte ve uygulamalardan şu ya da bu şekilde etkilenebilmektedir. Üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen milletler oluşturdukları adalet sistemleriyle anılırlar. İyi bir adalet sistemine sahip toplumlar tarih önünde yüceltilmekte, aksaklıklar ise zihinlerden silinmemektedir. Bizim çabamız tam da bu noktada toplanmaktadır. Gelecek nesillere iyi işleyen bir adalet sistemi bırakabilmek için gece gündüz demeden çalışmaktayız. Sistemin tüm unsurlarının uyum içinde ve aksamadan çalışması için politikalar geliştirmekte ve bunları kararlılıkla uygulamaktayız.

Yürüttüğümüz çalışmaların ana gayesi, vatandaşlarımızın hukukunun eksiksiz olarak korunduğu gelişmiş bir demokrasiye sahip bir ülkede yaşabilmelerini sağlamaktır. Bunun asgari şartı