DÖNEM: 24                                                                                

 

 

 

 

YASAMA YILI: 3

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

CİLT : 7

28’inci Birleşim

22 Kasım 2012 Perşembe

 

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın, Hükûmete verilen soru önergelerinin cevaplandırılması konusuna ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu’nun, Dünya Televizyon Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

3.- İstanbul Milletvekili Sedef Küçük’ün, Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş’ın, 24 Kasım Öğretmenler Günü’ne ilişkin açıklaması

2.- Mardin Milletvekili Erol Dora’nın, Kerbela’da yaşanan katliamı kınadığına ve 24 Kasım Öğretmenler Günü’ne ilişkin açıklaması

3.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Suriye sınırına Patriot füzesi yerleştirilmesine karşı olduğuna ve AKP Hükûmetinin komşu ülke rejimlerini değiştirmeye kalkmak gibi bir maceradan uzak durması gerektiğine ilişkin açıklaması

4.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan’ın, 2003’te kapatılan Dörtdivan Orman İşletme Müdürlüğünün yargı kararına rağmen neden hâlâ açılmadığını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

5.- Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan'ın, Profesör Doktor Turan Yazgan’ın vefatına ve 23 Kasım 1970’te öldürülen Dursun Önkuzu’yu rahmetle andığına ilişkin açıklaması

6.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, 22 Kasım Diş Hekimleri Günü’ne ilişkin açıklaması

7.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Profesör Doktor Turan Yazgan’ın vefatına ilişkin açıklaması

8.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş’ın, hayvanlarda görülen üçgün hastalığıyla ilgili bilgi almak istediğine ilişkin açıklaması

9.- Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu’nun, Mısır’ın hakemliğinde Gazze’de ateşkes sağlanmasından sonra Mısır’ın bölgesel lider olarak değerlendirilmesinden ders alınması gerektiğine ve 22 Kasım Dünya Diş Hekimleri Günü’ne ilişkin açıklaması

10.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Şanlıurfa’nın Küme Evleri Mahallesi’ne on yıldır içme suyu verilmediğine, temizlik yaparken buldukları cumhuriyet altınını Genel Sekretere teslim eden Meclis çalışanlarına teşekkür ettiğine ve kulislerde çalışanlara saygılarını sunduğuna ilişkin açıklaması

11.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Hükûmetin görevden aldığı Yargıtayda yargılanarak görevlerini suistimal etmediklerine karar verilen Deniz Feneri davası savcılarına tekrar görev verilip bu soruşturmanın devam ettirilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

12.- Samsun Milletvekili Ahmet Yeni’nin, Samsun’da Eti Bakır İşletmesinde meydana gelen çökme olayında 5 işçinin hayatını kaybettiğine ve 11 işçinin de yaralandığına ilişkin açıklaması

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 milletvekilinin, İstanbul’da küresel ısınmanın sonuçlarının bilimsel olarak araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/421)

2.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, ülkemizde hemşirelerin yaşadıkları sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/422)

3.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 21 milletvekilinin, Adli Tıp Kurumunun kendi sorunlarının ve yarattığı sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/423)

 

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- MHP Grubunun, insanı şekillendiren, insanın geleceğini ve dolayısıyla toplumun geleceğini yönlendiren öğretmenlerimizin geçmişten günümüze hayat standartlarındaki menfi değişimin sebepleri ve sonuçlarının araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla 3/5/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiği Meclis araştırması önergesinin 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

2.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ve 19 milletvekili tarafından, nefret suçlarında yaşanan artışın ve nefret suçlarının toplumda yarattığı ayrışma ve travmanın tüm boyutlarıyla araştırılarak sorunun çözümüne yönelik gerekli önlemlerin belirlenmesi ve Türkiye'de nefret suçlarının önlenmesi için acil olarak yapılması gereken düzenlemelerin tespit edilmesi amacıyla 21/11/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

 

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Amasya Milletvekili Avni Erdemir’in, Sinop Milletvekili Engin Altay’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması 

2.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın Adalet ve Kalkınma Partisine ve AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

3.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

5.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in Adalet ve Kalkınma Partisine ve AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

6.- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in şahsına sataşması nedeniyle konuşması

7.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

8.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın MHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYON-LARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

3.- Yargılama Sürelerinin Uzunluğu ile Mahkeme Kararlarının Geç veya Kısmen İcra Edilmesi ya da İcra Edilmemesi Nedeniyle Tazminat Ödenmesine Dair Kanun Tasarısı ile Adalet Komisyonu Raporu (1/625) (S. Sayısı: 342)

4.- Sermaye Piyasası Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/638) (S. Sayısı: 337)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Libya Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/650) (S. Sayısı: 339)

 

X.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün, Genelkurmay Başkanının bir röportajına ilişkin Başbakandan sorusu ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı (7/11397)

2.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, canlı hayvan ve et ithalatı izin belgesi alan firmalara ilişkin Başbakandan sorusu ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi  Eker’in cevabı (7/11399)

3.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Nilüfer Havzası’ndaki kirlilik oranına ve alınan önlemlere,

- Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın, ülkemizin buğday ihtiyacına ve buğday stokuna,

İlişkin soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi  Eker’in cevabı (7/11463), (7/11464)

4.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, Milas’ta Arasta esnafının desteklenmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11480)

5.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, Milas’ta bulunan kaya resimlerinin korunmasına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11481)

6.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, Milas-Uzunyuva’dan kaçırılan tarihî eserlere ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11482)

7.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, Milas’ta çıkarılan Feldspat madeninin su kaynaklarına ve ören yerlerine zarar vermesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11483)

8.- Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt’un, Eskişehir’de yer alan bazı taşınmazlar hakkında toplu korunma kararı verilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11484)

9.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, akademisyen ve arkeologların müze ve ören yerlerini ücretsiz ziyaret etmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11486)

10.- Muğla Milletvekili Tolga Çandar’ın, arkeolojik kazılarda görev alacak personelin seçimine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11487)

11.- Niğde Milletvekili Doğan Şafak’ın, Niğde’nin Bor ilçesine bağlı bir beldedeki restorasyon çalışmalarına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11488)

12.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, ot ve saman ithaline,

Suriye’den kaçak olarak getirilen küçükbaş hayvanlara,

Yurt dışından getirilen hayvanların test edilmesine,

Şap hastalığı ile mücadeleye,

- Kars Milletvekili Mülkiye Birtane’nin, Kars ilindeki hayvancılık sektörünün durumuna ve Et ve Balık Kurumunun yeniden yapılandırıl-masına,

İlişkin soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi  Eker’in cevabı (7/11576), (7/11577), (7/11578),  (7/11579), (7/11580)

13.- Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu’nun, Bitlis Kalesi’nde gerçekleştirilen kazı çalışmalarına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/11599)


I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 14.00’te açılarak sekiz oturum yaptı.

Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, son zamanlarda artan terör olaylarına, Dünya Televizyon Günü’ne ve Anadolu Ajansı Genel Müdürünün Milliyetçi Hareket Partisini kınamasına,

Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ, 21 Kasım Mardin’in Kurtuluş Günü’ne,

İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz, muharrem ayı ve Kerbela olayına,

İlişkin gündem dışı birer konuşma yaptılar.

Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan, elektrik dağıtım özelleştirmelerinden sonra Artvin’in ilçelerinde sık sık elektrik kesintileri yaşandığına ve bu sorunun çözülmesi gerektiğine,

Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz, Isparta-Antalya-Dereboğaz yolunun duble yol hâline getirilmesinin ileriki yıllara bırakıldığına ve bu yolun yapımı için tüm Isparta milletvekillerini harekete geçmeye davet ettiğine,

Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, AKP’nin ülke çapında üye yazım kampanyası düzenlediğine ancak Siyasi Partiler Sicil Bürosunun yaptığı çalışmada sahte üye kayıtları yapıldığının tespit edildiğine,

İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, hâkim ve savcıların kişisel güvenliklerinin artırılması amacıyla yapılan indirimli silah kampanyasına ve Van ilinde depremzedeler için yapılan konutların suları bağlanmadığı için vatandaşların bu konutlara taşınamadığına,

Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan, Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle çocuklarımıza yaşanacak bir dünya bırakmak için her türlü savaşa karşı durulması gerektiğini anımsatmak istediğine,

Adana Milletvekili Ali Halaman, şehitlere rahmet dilediğine ve Hükûmeti memleketin sosyal faaliyetleriyle ilgili samimiyete davet ettiğine,

Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu, Hükûmet temsilcileri ile Öcalan arasındaki görüşmelerde alınan kararların kamuoyunun bilgisine sunulmasını beklediklerine,

Mardin Milletvekili Erol Dora,

Muş Milletvekili Sırrı Sakık,

Açlık grevlerinin sona ermesine ve bundan sonra da diyalog ve müzakerelerin sürmesini dilediklerine,

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır, muharrem ayı ve Kerbela olayına,

İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’ne ve ülkemizdeki çocukların durumuna,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

Diyarbakır Milletvekili Emine Ayna’nın, Dilekçe Komisyonu,

Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu,

Üyeliğinden istifa ettiklerine ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu.

Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve 21 milletvekilinin, özellikle son yıllarda terör suçu işlediği gerekçesiyle tutuklanan ve hüküm giyenlerin sayısında meydana gelen artışın nedenlerinin (10/418),

BDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, yükseköğretimin giderek paralı hâle getirilmesinin yarattığı sorunların ve yükseköğretimde eğitimin tamamen parasız olabilmesi için neler yapılması gerektiğinin (10/419),

İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak ve 20 milletvekilinin, ÖSYM'nin güvenilirliğinin ve yapılan sınavlarda hak kaybına uğrayanların mağduriyetlerinin giderilmesi için yapılması gerekenlerin (10/420),

Araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

CHP Grubunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminin “Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler” kısmında yer alan beyaz et sektörünün sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla vermiş olduğu (10/220) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin görüşmesinin Genel Kurulun 21/11/2012 Çarşamba günkü (Bugün) birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

Bolu Milletvekili Tanju Özcan, Bolu Milletvekili Ali Ercoşkun’un şahsına sataşması nedeniyle bir konuşma yaptı.

Görüşmeleri izlemek üzere Genel Kurulu teşrif etmiş bulunan Mısır Parlamentosu Şûra Konseyi İnsan Kaynakları Gelişimi ve Yerel Yönetimler Komitesi üyesi parlamenterlerinden oluşan heyete Başkanlıkça “Hoş geldiniz.” denildi.

Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda açık bulunan ve BDP Grubuna düşen 1 üyeliğe Muş Milletvekili Demir Çelik,

Dilekçe Komisyonunda açık bulunan ve BDP Grubuna düşen 1 üyeliğe Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan,

Seçildiler.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

1’inci sırasında yer alan ve görüşmeleri yarım kalan, İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi kabul edilen, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156),

2’nci sırasında yer alan ve görüşmeleri yarım kalan, İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi kabul edilen, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının (1/484) (S. Sayısı: 287),

Görüşmeleri, Komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.

3’üncü sırasında yer alan ve görüşmeleri yarım kalan, İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi kabul edilen, Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun (1/601) (S. Sayısı: 239) görüşmeleri tamamlanarak yapılan açık oylamadan sonra kabul edildi.

Alınan karar gereğince, 22 Kasım 2012 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere 21.28’de birleşime son verildi.

                                                      Meral AKŞENER

                                                         Başkan Vekili

             Fatih ŞAHİN                     Bayram ÖZÇELİK                  Özlem YEMİŞÇİ

                 Ankara                                  Burdur                                Tekirdağ

               Kâtip Üye                             Kâtip Üye                             Kâtip Üye

                                                                                                                        No: 36

II.- GELEN KÂĞITLAR

22 Kasım 2012 Perşembe

Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 Milletvekilinin, İstanbul'da küresel ısınmanın sonuçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/421) (Başkanlığa geliş tarihi: 27.12.2011)

2.- BDP Grubu adına Grup Başkanvekilleri Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, hemşirelerin yaşadıkları sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/422) (Başkanlığa geliş tarihi: 28.12.2011)

3.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 21 Milletvekilinin, Adli Tıp Kurumu'nun işleyişindeki sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/423) (Başkanlığa geliş tarihi: 02.01.2012)

Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı Soru Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili İhsan Özkes’in, son iki seçimde mükerrer ve sahte oy kullananlara, sahte seçmen kütüğü oluşturanlara ve oy çalanlara af getirildiği iddialarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/9229)

2.- Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun, Abdullah Öcalan’ın İmralı’da olup olmadığına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/9235)

3.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, 2007-2012 yılları arasında gözaltına alınan veya tutuklanan sendika ve sivil toplum kuruluşu yönetici ve üyelerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/9237)

4.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, Abdullah Öcalan’ın İmralı’da olmadığı iddialarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/9244)

5.- Kars Milletvekili Mülkiye Birtane’nin, vicdani ret hakkına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/9251)

6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, 1999 yılında Diyarbakır’da meydana gelen bir ölüm olayının aydınlatılmamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/9289)


22 Kasım 2012 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

 

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 28’inci Birleşimini açıyorum.

III.- YOKLAMA

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre vereceğim. Sayın milletvekillerinin oy düğmelerine basarak salonda bulunduklarını bildirmelerini, bu süre içerisinde elektronik sisteme giremeyen milletvekillerinin salonda hazır bulunan teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise yoklama pusulalarını görevli personel aracılığıyla üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

Görüşmelere başlıyoruz.

Sayın milletvekilleri, Genel Kurulda gerçekten büyük bir uğultu var, birazcık daha yavaş sesle mümkünse…

Evet, teşekkür ederim.

Gündem dışı ilk söz, Hükûmete verilen soru önergelerinin cevaplandırılması konusunda söz isteyen Aydın Milletvekili Sayın Ali Uzunırmak’a aittir.

Buyurun Sayın Uzunırmak.(MHP sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın, Hükûmete verilen soru önergelerinin cevaplandırılması konusuna ilişkin gündem dışı konuşması

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, makamlar ve sıfatlar kişilere mesuliyet yükler. Hele o makamlar ve sıfatlar imza yetkisine sahip olunca, imza atılınca daha önemli bir mesuliyet yükler. Demokrasilerde denetim elbette ki çok önemlidir. Bizler burada kamu adına, millet adına görev yapan bireyleriz. Dolayısıyla Parlamento sadece yasama görevi yapmıyor.

Tabii, kürsüden konuşulduğu gibi, yerlerinde oturan arkadaşlarımız da çok konuşurlar, bazen yüksek sesle konuşurlar. O yüksek sesle konuştukları, halkın meselesi olmayabilir. Kürsüde halkın meselesi konuşulurken şahsi meseleleri, muhabbeti bir yana bırakabilmek gerekir. Parlamentonun bu olgunlukta olması gerektiğine de inanıyorum.

Değerli arkadaşlar, Sayın Spor Bakanına ve çeşitli bakanlara verdiğimiz soru önergelerinde denetim mantığından ve demokrasi anlayışından uzak, ciddiyetten uzak, altında bakan imzası olduğuna inanamayacağımız ciddiyetsizlikte cevaplar gelmeye başlamıştır. Burada iki açıdan bu konuyu değerlendireceğim. Bunlardan birincisi: Bu ciddiyetsizlik. Bu ciddiyetsizlik Hükûmette almış başını gitmiştir. Değerli arkadaşlar, iktidar mensubu milletvekilleri olabilirsiniz ama milletvekilliği fonksiyonu mutlaka ve mutlaka, iktidar milletvekili olsanız da iktidarı denetlemeyi gerektirir, yürütmeyi denetlemeyi gerektirir. Her şeyden önce bu ciddiyet içerisinde sayın bakanları sizlerin de denetlemesi gerektiği kanaatini taşıyorum.

Bakın, 2012 Londra Olimpiyatları’yla ilgili birçok soruyu Sayın Bakana tevdi ettim. Bunlardan “2012 Londra Olimpiyatları’na katılan sporcuların her birine Londra’ya gitmeden önce birtakım ödüller verilmiştir. Bu ödüllerin verilmesinde, karşılandıysa bu ödüllerin tutarı nedir?” diye verdiğim soru önergesine “belirlenen esaslar çerçevesinde” diye Sayın Bakan cevap veriyor ve o belirlenen esasların ne olduğu yok. 2012 Londra Olimpiyatları’na katılan antrenörlerin her birine, sporcuların her birine hangi esaslarla ve ne kadar ödemeler yapıldığını sorduk, karşılandıysa tutarlarının ne olduğunu sorduk. “Belirlenen esaslar çerçevesinde ödeme yapılmıştır.” diyor, miktar belirtilmiyor. Ve aynı şekilde, İngiltere’de Başbakan ve Bakan heyetinde olanlara nelerin karşılandığını, miktarların ne olduğunu sorduk, karşılandıysa tutarların ne olduğunu sorduğumuzda, gene “belirtilen esaslar ölçüsünde” diyor ve miktardan hiçbir şey bahsedilmiyor.

Değerli arkadaşlar, biz, acaba Türkçe konuşmuyor muyuz, yazmıyor muyuz? Sayın Bakan Türkçe anlamıyor mu, Türkçeyi işitmiyor mu?

Bakın, değerli arkadaşlar, “2012 Olimpiyatları’nda, olimpiyatlara katılan sporcu sayısını aldığımız madalya sayısına kıyasladığımızda yıllar itibarıyla başarı oranı nedir?” diye soruyoruz. Sadece oran verilmiyor; kazanılan ödüller, kazanılan başarılar sıralanıyor ve bu başarılara baktığımızda, 2000, 2004, 2008, 2012 olimpiyatlarını kıyasladığımızda, 10 branşta, 12 branşta ve son olarak 16 branşta 114 sporcuyla, geçmiş branşlardaki sporcu sayısının 2 katıyla katılındığı hâlde, sadece 2 altın, 2 gümüş, 1 bronz ve diğer sporcu sayılarından ve branşlardan çok sporcu ve branşta katılındığı hâlde, başarı yarı yarıya düşmüştür. Bunlar hiç değerlendirilmemektedir. Bunların değerlendirilmemesi, mutlaka ki ödül ve başarının ödüllendirilmesiyle doğru orantılıdır gelişme için ama bilmeden, kıyaslamadan, hangi rekabeti esas alarak ödülün verildiği Sayın Bakan tarafından bir mantığa oturtulmamıştır.

Değerli arkadaşlar, AKP on yıldır iktidardadır ve on yıldır, Spor Bakanlığı da dâhil, ülke sizler tarafından yönetilmektedir ve dolayısıyla, daha hâlen birbirini tekzip eden politikalarla sporun desteklenmesi mümkün değildir. Ödül kişiye mi verilmektedir, başarıya mı verilmektedir veya başarılı kişiye mi verilmektedir? Sosyal yardımla taraftar kazanma hedef ve mantığı ile dağıtılan ödüllerle sporun gelişmesi mümkün değildir.

2012 Londra Olimpiyatları’na baktığımızda, evet, sosyal yardım mantığında taraftar kazanmayla verilen bir ödül sistemi göz önünde bulundurulmaktadır. 100 küsur, 116 küsur, 136 küsur sporcuyla katılınmıştır ama başarı elde edilememiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – Burada bir şeyi gündeme getirmek istiyorum. İşitme engelliler, bedensel engelliler de spor faaliyetlerine katılmaktadırlar ama işitme engellerin de… Başarıya ödül verilecekse bakın, Dünya Futbol Şampiyonası 2012 Aralık Ankara’da birincilik kazandırıyor. Dünya Güreş Şampiyonası Eylül 12’de Bulgaristan’da birincilik kazanıyor. Atletizm Şampiyonası’nda 2011’de Kanada’da üçüncülük kazanmış, Dünya Judo Şampiyonası’nda 2012’de Venezuela’da birincilik kazanmış ama bunlar işitme engelli sporcularımız. Sayın Bakan da herhâlde işitme ve görme engelli olmadan bu başarıları görerek ödüllendirmeli; yönetmelikleri ve talimatnameleri değiştirmelidir. Burada Anayasa’yı değiştirebilecek güçler gerekirse kanunları da değiştirmelidir. Bu sporcuların problemlerine çözüm bulunmalıdır, doğru desteklemeler yapılmalıdır.

Hepinize teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gündem dışı ikinci söz, Dünya Televizyon Günü nedeniyle söz isteyen Şanlıurfa Milletvekili Sayın Zeynep Karahan Uslu’ya aittir.

Buyurun Sayın Uslu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

2.- Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu’nun, Dünya Televizyon Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; medyanın yaygın bir teşbihle dördüncü kuvvet olarak adlandırıldığı günümüz dünyasında insanlığın en sık ve yaygın kullandığı ve belki de en etkili mecra televizyon ve en hassas konu da halkların bilincine hangi içeriklerin, diğer bir ifadeyle hangi mesajların ulaştırıldığı ve bunun yarattığı sonuçlar. Ve bu durum Birleşmiş Milletler tarafından da dikkate alınarak 1999 yılından beri Dünya Televizyon Günü çerçevesinde, televizyonun evrensel etkisi üzerine gerçekleşen tartışmalar canlı tutulmakta ve dünya barışının, iş birliğinin ve kalkınmanın televizyon programları aracılığıyla güçlendirilmesi ve küresel değişimlerin teşvik edilmesi amaçlanıyor.

İşte, şu anda da dünyanın gözleri önünde İsrail’in Gazze’de yürüttüğü katliam çerçevesinde masum çocuklara, kadınlara, yaşlılara karşı yürütülen bu acımasız savaşın doğru aktarılması, yine Suriye yönetiminin kendi halkına karşı yürüttüğü zulmün doğru aktarılması gibi konularda televizyonun ve medya kuruluşlarının sorumluluğu da açık ve bu çerçevede insanlığın ve yönetimlerin barış için harekete geçirilmesinde televizyon en etkili mecralardan biri. Yani bir başka ifadeyle, en etkili farkındalık yaratıcı ya da en etkili farkındalık perdeleyici olarak insanlığın karşısında ve bu çerçevede, geçtiğimiz günlerde “Neden Yahudilere ait medya kuruluşları her krizde bu kadar İsrail karşıtı bir tavır sergiliyor? İsrail’in durumu tehlikeli.” şeklindeki sosyal medya mesajlarını Twitter üzerinden yayınlamakta sakınca görmeyen Rupert Murdoch gibi küresel medya patronlarının bizatihi kendi kimlikleri üzerinden dünya kamuoylarına yönelik bilgi akışının küresel ölçekte nasıl kullanılıyor olduğuna dair de karşımızda hayati soru işaretleri vardır ve yine toplumun bütünü, bilhassa da çocukların ve gençlerin dünyayı kavrama, ilişki ve iletişim kurma, parçası olmadıkları ve çoğu kez olmayacakları farklı yaşam deneyimlerinin medya üzerinden, özellikle de televizyonun kaleydoskoplarından elde edilmesi sorunu da önemli bir alandır.

RTÜK tarafından 2009’da yaptırılan araştırmaya baktığımızda, ülkemizde televizyon izleme sürelerinin giderek arttığını, üç-beş saat aralığına çıktığını ve aynı zamanda da televizyon yayınlarına duyulan güvenin azaldığını görüyoruz ve bu çerçevede, ekrandan zihinlere akan mesajlar çoklukla ya ideolojik süzgeçlerin eseri olarak karşımızdadır ya da insanoğlunun merak, cinsellik, heyecan gibi içgüdülerine vurgu yaparak hoş ve boş zaman geçirtmekle televizyon yayınları sınırlı kalmaktadır ya da reklamlar aracılığıyla “Nasıl daha çok mal tüketiriz.” diye, kapitalist sistemin önemli mecralarından biri olarak karşımızda.

Ortak geleceğimiz çocuklarımız üzerinden örneklersek, çocuklarımız yılda yaklaşık 900 saat okula gitmekte ama 1.200 saat televizyon seyretmektedir ve bunun yüzde 82’si anne, baba denetimi olmadan televizyon karşısında geçirilen saatlerdir.

Bu bağlamda AK PARTİ İktidarının ilköğretimlerde yürürlüğe koyduğu medya okuryazarlığı derslerinin gençlerin bilinç düzeyine yapacağı katkının önemi de vurgulanmalıdır ve buradan tüm ailelerimize geleceğimizin teminatı, en kıymetli varlıklarımız dediğimiz evlatlarımızın geleceği adına, onların medya izleme alışkanlıklarına da hayatın diğer alanlarında gösterdiğimiz hassasiyeti sergileme sorumluluğumuz olduğunu bir kez daha hatırlatmayı da bir borç biliyorum.

Yine keza, Parlamento tarihinde bir ilk olarak, KEFEK komisyonunda, Başkanlığını da üstlendiğim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinde Medyanın Rolü Alt Komisyonu Raporu’nda da belirtildiği gibi, tarihin en köklü ayrımcılık alanlarından biri olan kadın erkek ayrımcılığının devam ettirilmesinde ya da dönüştürülmesinde, giderek törpülenmesinde de televizyondan tüm toplum kesimlerine ulaşan mesajların etkinliği de açıktır.

Bu bağlamda, eşitlikçi ve etik değerlere yaslanan bir medya ve televizyonculuk anlayışının kadınlara yönelik ayrımcılıkla mücadeledeki etkisi de vurgulanmalıdır ve tüm medya ve televizyon kuruluşlarının altına imza koydukları etik ilkelerde belirlenen din, ırk, mezhep, etnik kimlik ve cinsiyet ayrımının yapılmadığı, daha eşitlikçi ve insani temsillerin hâkim olduğu bir medya düzenine ulaşmak adına gayret ve katkı sağlamanın tüm insanlığın ortak sorumluluğu olduğunu ifade ediyor ve yüce Meclisi bir kez daha saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gündem dışı üçüncü söz, Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü nedeniyle söz isteyen İstanbul Milletvekili Sayın Sedef Küçük’e aittir.

Buyurun Sayın Küçük. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- İstanbul Milletvekili Sedef Küçük’ün, Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

SEDEF KÜÇÜK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü üzerine gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, konuşmama çok çarpıcı bulduğum bir istatistikle başlamak istiyorum. Emniyetin resmî verilerine göre, ülkemizde gün içinde ortalama 138 aile içi şiddet vuku bulmaktadır. Yani resmî rakamlara göre her gün 138 kadın, çay soğuk geldi diye, kahvaltı geç hazırlandı diye, izinsiz sokağa çıktı diye veya buna benzer herhangi bir bahaneyle kocasından dayak yemektedir. Bunlar kadına şiddetin sadece emniyet kayıtlarına yansıyan kısmıdır. Bir de bu şiddetin resmî rakamlarda görünmeyen kısmı vardır ki, belki binlerle ifade edilebilir. Bunlar istatistiklerdir, bunlar rakamlardır ve rakamlar soğuktur.

Burada; resmî rakamlara göre her on dakikada bir kadının karakola başvuracak denli ağır bir şiddete maruz kalmasından söz ediyoruz; dayak yiyen kadınlardan söz ediyoruz; boşanmak istedi diye bıçaklanan, kolları kırılan kadınlardan söz ediyoruz; sokaklarda öldürülen kadınlardan söz ediyoruz; her gün gazetelerin üçüncü sayfasına yansıyan ve şöyle bir okunup geçilen acılardan söz ediyoruz.

Resmî rakamlarda ifade bulsun ya da bulmasın, kadınlarımızın maruz bırakıldığı bu şiddetin, her şeyden önce, hiçbir siyasi, dinî veya kültürel gerekçeyle haklı gösterilemeyecek bir insan hakları ihlali olduğunu ortaya koymamız gerekmektedir.

Toplumun gelişimi önünde bir engel olan kadına yönelik şiddet, müdahale edilmediğinde kuşaktan kuşağa aktarılan bir problem hâline gelmektedir ve bu problemi çözmek önümüzde bir görev olarak durmaktadır. Bunu ertelemek, üstünü örtmek, gerekçelendirmek, görmezden gelmek lüksümüz yoktur. Unutulmamalıdır ki, şiddet, bireylerce, toplumca ve devletçe kabul gördüğü oranda meşru kılınmakta, hatta bir sorun çözme aracı olarak dahi görünmektedir.

Aile içi şiddete hoşgörüyle yaklaşan toplumlar, sosyal hayatın farklı alanlarında da var olan şiddete tepki göstermemekte, hatta olağan karşılamaktadır.

Eğer bu şiddeti önlemek istiyorsak, eğer kadınların şiddet görmediği, tüm nimetleri erkeklerle eşit biçimde paylaştığı bir dünya istiyorsak, kadınıyla erkeğiyle hepimizin daha cesur olması gerekmektedir. Bu, birey olarak hepimizin görevidir. (CHP sıralarından alkışlar) Ama asıl olan, karar alıcıların bunu görev olarak algılamasıdır.

2012 AB İlerleme Raporu’nda “Aile içi şiddet mağdurlarının adalete erişimi hâlâ engellenmektedir.” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade, kadına şiddet konusunda almamız gereken daha çok mesafe olduğunu ortaya koymaktadır. Tabii ki kadına şiddeti üreten dinamikler toplumsal, hukuksal, ekonomik, geleneksel, siyasal yapının dinamiklerinden ayrı değerlendirilemez ama ne olursa olsun, Türkiye gibi kadınların sadece eşit olma değil, kimi durumda sadece var olma, hatta hayatta kalma mücadelesi verdiği bir toplumda şiddetin yakıcılığı görmezden gelinmemelidir. Kadınlarımız, kadınları yalnızca iyi bir kız evlat, iyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir ev kadını olmasıyla sınırlayan bir algıya, bir anlayışa kurban edilmemelidir. Bu algı sağlıksız bir algıdır, bu anlayış sağlıksız bir anlayıştır.

Değerli milletvekilleri, “Kadının sırtından sopayı eksik etmeyeceksin.” gibi olumsuz bir atasözü de, Atatürk’ün söylediği “Şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.“ sözü de bu dile, bu topraklara aittir. Sorun, bizim gelecek kuşaklara hangisini miras bırakmak istediğimizdedir diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP  sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Küçük.

60’ıncı maddeye göre sisteme giren ilk 10 arkadaşıma söz vereceğim.

Sayın Yurttaş…

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş’ın, 24 Kasım Öğretmenler Günü’ne ilişkin açıklaması

MUZAFFER YURTTAŞ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin ve geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi, çocuklarımızı yetiştiren, lider ülke Türkiye’yi oluşturacak olan altın nesli eğiten fedakâr ve vefakâr öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü tebrik ediyorum. Ebediyete göç eden tüm öğretmenlerimizi rahmetle ve minnetle anıyorum. Sadece bilgiyi değil, sevmeyi, saygıyı, paylaşmayı da öğreten, altın kanatlı kelebekler gibi çiçeklerin arasında hiç yorulmadan uçan ve çiçeklere asla toz kondurmamaya gayret eden tüm öğretmenlerimizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Dora…

2.- Mardin Milletvekili Erol Dora’nın, Kerbela’da yaşanan katliamı kınadığına ve 24 Kasım Öğretmenler Günü’ne ilişkin açıklaması

EROL DORA (Mardin) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, muharrem ayında tutulan 12 imam orucu vesilesiyle Kerbela’da yaşanan katliamı lanetliyorum. Acılı bir geçmişe sahip Alevi yurttaşlarımızın acısını paylaşıyor, bütün halkımıza barış, huzur ve kardeşlik dolu günler diliyorum.

Değerli milletvekilleri, malumunuz 24 Kasım Öğretmenler Günü çileli bir meslek yaşamı süren bütün öğretmenlerimizin ve öğretmenlik mesleğini yapmaya hak kazandıkları hâlde Hükûmetin yanlış politikaları sonucu bir türlü atanamayan öğretmen adaylarımızın Öğretmenler Günü’nü kutluyor, kendilerini sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Tüzel…

3.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Suriye sınırına Patriot füzesi yerleştirilmesine karşı olduğuna ve AKP Hükûmetinin komşu ülke rejimlerini değiştirmeye kalkmak gibi bir maceradan uzak durması gerektiğine ilişkin açıklaması

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Orta Doğu coğrafyasında savaş ve emperyalist planlar işlemeye devam ediyor. ABD ve Batılı emperyalistlerin arkasındaki İsrail’in tetikçiliğinde Filistin ve Suriye toprakları, halkları ateş altında. Bunu lanetlemek ve son verilmesini istemek görevimiz elbette. Ancak AKP Hükûmeti ne yapmak arzusunda? “Kardeşlerim” dediği çocuk ve masum insanların katledilmesine ortak mı olacak, yoksa barışın, kardeşliğin, özgürlüğün yanında mı yer alacak?

Suriye sınırına Patriot füzesi yerleştirmek için NATO’ya başvurmak, halkımızın ve sınırların güvenliğini değil, ülkeyi savaşa bağlamak anlamına gelecektir. ABD ve NATO güçleriyle İsrail’e nereye kadar efelenebilirsiniz? AKP Hükûmeti yabancı güçlerle komşu ülke rejimlerini değiştirmeye kalkmak gibi bir maceradan uzak durmalıdır.

Almanya Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen’le birlikte açıklama yaparak, bu füze rampasının sınıra konulmasına karşı olduğumuzu belirtmiştik. Türkiye halkının ve Meclisin onayı olmadan böyle bir girişimde bulunulamaz. Ülkemizde ve bölgemizde savaş ve yabancı silahlı güçler istemiyoruz.

BAŞKAN – Sayın Özcan…

4.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan’ın, 2003’te kapatılan Dörtdivan Orman İşletme Müdürlüğünün yargı kararına rağmen neden hâlâ açılmadığını öğrenmek istediğine ilişkin açıklaması

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan buradayken aracılığınızla şu soruyu sormak istiyorum. Sayın Bakan sadece Su İşleri Bakanı değil, aynı zamanda Orman Bakanı. Su işlerinden ne kadar anladığı tartışılır Sayın Bakanın ama orman işlerinden pek anlamadığı konusunda herhâlde hemfikiriz.

Sayın Bakanım, daha önce de izah ettim size, Bolu’nun Dörtdivan ilçesinin orman işletme müdürlüğü 2003 yılında kapatıldı, 24 orman işletme müdürlüğüyle birlikte. 2006 yılında Danıştay bunu iptal etti. Sonra bu iptal kararı uyarınca 24 orman işletmesinin 13’ü açıldı, Dörtdivan’ın da aralarında bulunduğu 11 orman işletme müdürlüğü açılmıyor.

Sayın Bakanım, niye yapmıyorsunuz bunu? Bu size yargının emri. Görevinizi kötüye kullanıyorsunuz, suistimal ediyorsunuz. Bunun gereğini yapmanızı bekliyor Dörtdivan halkı. Mesajla da duyurdum, şimdi Dörtdivan halkı sizi izliyor, vereceğiniz cevabı da bekliyor.

Saygılar sunuyorum. Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Maalesef, Sayın Özcan, Sayın Bakan cevap veremez. Siz pek kısa bilgi sundunuz, sonra baş başa konuşursunuz, cevabını alırsınız.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Efendim, bana versin ben iletirim.

BAŞKAN – Veremez, izin vermem, yasak hemşehrim.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Kulağıma söylesin yeter, kulağıma söylese yeter.

BAŞKAN – Sayın Türkkan…

5.- Kocaeli   Milletvekili  Lütfü  Türkkan'ın,  Profesör  Doktor  Turan  Yazgan’ın  vefatına  ve 23 Kasım 1970’te öldürülen Dursun Önkuzu’yu rahmetle andığına ilişkin açıklaması

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Türk dünyası davasının ulu çınarı, bilim ve dava adamı, Muhterem Profesör Doktor Turan Yazgan Hocamız Hakk’a yürüdü. Cenabıallah’tan kendisine rahmet diliyorum. Bütün ülküdaşlarıma da başsağlığı diliyorum.

Yarın, 23 Kasım 2012.

“Önkuzu ah! Önkuzu.

Önde gider Önkuzu.

Bu bayrak düşmez yere,

Düşmedikçe son kuzu.”

23 Kasım 1970’te, işkenceyle ciğerlerine hava basılan, bisiklet pompasıyla hava basılan, daha sonra üçüncü kattan atılarak öldürülen, hayata veda eden ülküdaşımız Dursun Önkuzu’yu rahmetle, minnet ve şükranla anıyorum.

BAŞKAN – Sayın Öğüt…

6.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, 22 Kasım Diş Hekimleri Günü’ne ilişkin açıklaması

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Diş hekimliği, tarihin en köklü mesleklerinden biridir. Bu meslek, yüzyıllar içinde gelişerek teknoloji ve bilimin ilerlemesiyle bugün çağın en önemli meslekleri arasında yer almayı başarmıştır. Ülkemizde ise, bilimsel diş hekimliğinin temeli 22 Kasım 1908’de atılmış, bu tarihin Diş Hekimleri Günü olarak kutlanması kabul edilmiştir.

Ağız ve diş sağlığı insan sağlığının temel unsurlarından biri olduğu tüm dünyanın kabul ettiği bir gerçek iken, ülkemizde bu bilincin tam anlamıyla yerini bulamadığını görmek üzücüdür. Yurdun en ücra köşelerinde muayenehane açarak hizmet vermeyi bekleyen 15 bin diş hekiminden devlet hizmet alamamakta yani önemli bir sağlık sunumundan yararlanamamaktadır.

İşte, 22 Kasım tarihi de ağız ve diş sağlığının önemine dikkat çekmek, çocukluktan itibaren verilecek eğitimlerle öneminin kavranmasını sağlamak ve bu hususta topluma düşen görevler konusunda ortak bilinç oluşturmak adına çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir gündür.

Ağız ve diş sağlığı bilincinin oluşumuna koşulsuz destek olan, korunması ve iyileştirilmesi hususunda büyük özveriyle çalışan tüm meslektaşlarımın 22 Kasım Diş Hekimleri Günü’nü kutluyorum.

Saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Yeniçeri…

7.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Profesör Doktor Turan Yazgan’ın vefatına ilişkin açıklaması

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Büyük Türk milletinin evladı, Türk dünyasının hamisi, ömrünü Türk kültürüne, tarihine ve medeniyetine adamış değerli dava ve ülkü adamı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının Kurucusu ve Başkanı Profesör Doktor Turan Yazgan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Rahmetli Turan Yazgan, sıfırdan, sınırları Avrasya’ya uzanan büyük bir kurum kurmuştur. Türk dünyasının çocukları onun kaybıyla artık öksüzdür. Ömrünü milletinin kültür, tarih ve medeniyetine adamış bu aziz insana Allah’tan rahmet diliyor, mekânı cennet olsun diyorum. Ailesinin, Türk dünyasının, Türk milletinin başı sağ olsun.

BAŞKAN – Sayın Sarıbaş…

8.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş’ın, hayvanlarda görülen üçgün hastalığıyla ilgili bilgi almak istediğine ilişkin açıklaması

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Sayın Başkan, insanlarda görülen, ateş ile beraber burun akıntısı şeklinde ortaya çıkan grip hastalığının bir benzeri son günlerde hayvanlarda görülmeye başlamıştır. Hayvanların gözleri kızararak yaş akarken kaslarında bir gevşeme ve güçsüzlük belirtileriyle birlikte iştahsızlık ve uykusuzluk görülmektedir. “Üçgün hastalığı” olarak da ifade edilen bu hastalıktan dolayı hayvanlarda ölüm olduğu gibi, süt miktarlarında oldukça düşmelere neden olduğu belirtilmektedir. Buna göre, son günlerde üç gün hastalığına yakalananların sayısının ciddi artışlar kaydettiği iddia edilmektedir. Bu iddialar doğru mudur? Doğru ise bu üçgün hastalığına yakalanan hayvan sayısının bölgelere göre tespiti yapılmış mıdır? Tespitlerin sonucu nedir? Hayvanlardan hayvana geçen bu üçgün hastalığının virüsünün kaynağı nedir? Üçgün hastalığına yakalanıp da ölen ve telef edilen hayvan sayısı ne kadardır? Üçgün hastalığına yakalanan hayvanların etlerinin piyasaya sürüldüğü iddia edilmektedir. Bu iddialar doğru mudur? Üçgün hastalığına yakalanmış hayvanların et ve sütlerini tüketen insanlar üzerinde ne gibi etki yaratmaktadır? Bu hastalıklı et ve sütü tüketen vatandaşlarımızın hastanelere başvurusu olmuş mudur? Bunların sayısı ne kadardır? Üçgün hastalığı nedeniyle ülkemizde ekonomik…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Karaahmetoğlu…

9.- Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu’nun, Mısır’ın hakemliğinde Gazze’de ateşkes sağlanmasından sonra Mısır’ın bölgesel lider olarak değerlendirilmesinden ders alınması gerektiğine ve 22 Kasım Dünya Diş Hekimleri Günü’ne ilişkin açıklaması

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Mısır’ın hakemliğinde yürütülen Hamas ile İsrail arasındaki görüşmelerde Gazze’de ateşkes sağlanmıştır. Bölge ve dünya barışı adına önemli bir kazanımdır. Bu olay sonucunda da Obama, Mısır’ı bölgesel lider ülke olarak değerlendirmiştir. Kendi söylediklerine yalnızca kendileri inanma sendromu içinde olanların çıkarması gereken dersler olduğunu düşünüyorum.

Bugün Diş Hekimleri Günü. Tüm diş hekimlerimizin gününü kutluyor, başarılar diliyorum.

BAŞKAN – Sayın Tanal…

10.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Şanlıurfa’nın Küme Evleri Mahallesi’ne on yıldır içme suyu verilmediğine, temizlik yaparken buldukları cumhuriyet altınını Genel Sekretere teslim eden Meclis çalışanlarına teşekkür ettiğine ve kulislerde çalışanlara saygılarını sunduğuna ilişkin açıklaması

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli Orman ve Su İşleri Bakanı, yıl 22 Kasım 2012, yer Şanlıurfa ili Sırrın mevki Küme Evleri Mahallesi; yapılan yapılar 2002 yılında yapılmış, on yıl geçtiği hâlde hâlâ içme suyu verilmemektedir. İçme suyu bulunmayan bir büyükşehir düşünebiliyor musunuz? Küme Evleri’nin bu su sorununu ne zaman gidereceksiniz?

Ayrıca, Plan ve Bütçe Komisyonunda temizlik yapan görevliler dün bir cumhuriyet altını bulmuştur. Bu cumhuriyet altınını Meclis Genel Sekreterine teslim etmişlerdir. Bu onurlu, ahlaklı davranışı yerine getiren cefakâr Meclis çalışanlarına ben teşekkür ediyorum.

Ayrıca, kulislerde uzun süreden beri gece gündüz demeden 24 saat bize hizmet veren kulis çalışanlarının hepsine saygılarımı sunuyorum, bu konuyu Meclis Başkanlığının bilgilerine arz ediyorum.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN -  Gündeme geçiyoruz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan bize de sorun, ben ilk defa söz istedim.

BAŞKAN -  Sayın Genç şimdi bir saniye… (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Allah rızası için, bir ağızdan konuşuyorsunuz, kimseyi duyamıyorum.

Sayın Genç’e bir özel muamele veriyorum. Yani, on biri hiç yapmadım, şimdi size vereceğim.

SIRRI SAKIK (Muş) – Neye göre Sayın Başkan?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Ben de söz istemiştim.

BAŞKAN -  Olsun, biz eski arkadaşız. Ona bir özel şey yaptım, size de yarın yaparım.

Buyurun.

11.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Hükûmetin görevden aldığı Yargıtayda yargılanarak görevlerini suistimal etmediklerine karar verilen Deniz Feneri davası savcılarına tekrar görev verilip bu soruşturmanın devam ettirilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Şimdi, Deniz Feneri davasında Hükûmetin görevden aldığı 3 savcı Yargıtayda yargılandı, bunların, görevlerini suistimal etmedikleri, hakkıyla görevlerini yaptıkları yolunda Yargıtay karar verdi.

Şimdi,  bu Hükûmete düşen, bu Deniz Feneri davasında bu savcılara tekrar o davayı verip ve o davada eksik düzenlenen, bu yeni atanan savcıların düzenledikleri iddianameyi hükümsüz sayarak yeniden iddianameyle mahkemede dava açması lazım. Çünkü, eski savcıların yaptıkları araştırmalarda Deniz Feneri davasında Tayyip Erdoğan’a da çok yaklaşılmış, hatta, çantayla para taşıyıp taşımadığı konusunda Tayyip Erdoğan ve oğlunun da yer alıp almadığı konusundaki sorular açıklığa kavuşmamıştı. Aşağı yukarı 5 bin belgede naylon fatura düzenlendiği tespit edilmişti.

Şimdi,  bu Hükûmete düşen şerefli ve namuslu görev -eğer, hakikaten böyle bir nitelikleri taşıyorlarsa- hemen bu savcılara tekrar görev verip bu soruşturmayı devam ettirmektir. Aksi takdirde, Yargıtay kararının bir anlamı kalmaz. Bu, yerine getirilmediği takdirde bunlar hakkında suistimal…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 21 milletvekilinin, İstanbul’da küresel ısınmanın sonuçlarının bilimsel olarak araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/421)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İstanbul'da küresel ısınmanın sonuçlarının bilimsel olarak incelenmesi, kuraklık analizlerinin yapılması, denetimsiz sanayi gelişiminin olumsuz etkilerinin ortaya konması, özel araç kullanımının ve fosil yakıtların bilinçsizce kullanılmasının etkilerinin ortaya konması, sera gazı emisyonlarının düşürülmesi için önleyici politikaların oluşturulması ve ekolojik bir afet olarak ortada duran kuraklığın önlenmesi ve küresel ısınmanın etkilerinin ortadan kaldırılması için fiilî olarak neler yapılması gerektiğinin, bu konuda çalışan meslek odaları, uzmanlar ve çevre örgütleriyle birlikte ortaya konulması için bir Meclis araştırma komisyonu kurulması amacıyla Anayasanın 98'inci, İçtüzüğün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılması için gereğini arz ederiz.                                                                                                                    27.12.2011

1) Sebahat Tuncel                         (İstanbul)

2) Pervin Buldan                           (Iğdır)

3) Hasip Kaplan                            (Şırnak)

4) Sırrı Sakık                                 ( Muş)

5) Murat Bozlak                            (Adana)

6) Halil Aksoy                              (Ağrı)     

7) Ayla Akat                                 (Batman)

8) İdris Baluken                            (Bingöl)

9) Hüsamettin Zenderlioğlu          (Bitlis)

10) Emine Ayna                           (Diyarbakır)

11) Nursel Aydoğan                     (Diyarbakır)

12) Altan Tan                                              (Diyarbakır)

13) Adil Kurt                                (Hakkâri)

14) Esat Canan                             (Hakkâri)

15) Sırrı Süreyya Önder                               (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane                      (Kars)

17) Erol Dora                               (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkçü                     (Mersin)

19) Demir Çelik                            (Muş)

20) İbrahim Binici                        (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür                                             (Van)

22) Özdal Üçer                             (Van)

Gerekçe:

Fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, arazi kullanımı değişiklikleri ve sanayi süreçleri ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimleri, sanayi devriminden beri hızla artmaktadır. Bu ise, doğal sera etkisini kuvvetlendirerek, şehirleşmenin de katkısı ile dünyanın yüzey sıcaklıklarının artmasına neden olmaktadır. Yüzey sıcaklıklarında 19. yüzyılın sonlarında başlayan ısınma, 1980'li yıllardan sonra daha da belirginleşerek, hemen her yıl bir önceki yıla göre daha sıcak olmak üzere, küresel sıcaklık rekorları kırmıştır. Yüksek sıcaklık rekorunun en sonuncusu, 1998 yılında kırılmıştır. 1998, hem küresel ortalama hem de kuzey ve güney yarımkürelerin ortalamaları açısından, 1860 yılından beri yaşanan en sıcak yıl olmuştur.

Doğal bir felaket olan küresel ısınma ve iklim değişikliği önümüzde duran en büyük sorunlardan biridir. Ülkeler bu sorunun farkına vararak geç de olsa Kyoto Protokolü ile bu soruna dikkat çekmiştir ve protokolü imzalayan ülkelerin sera gazı emisyonlarını 2050 yılına kadar düşürmeleri öngörülmüştür. İmzacısı olan Türkiye’de ise 2012 yılında hiçbir iyileşme olmadığı Güney Afrika’da yapılan iklim değişikliği toplantısında ortaya konmuştur. Türkiye’den hiçbir bakanın ya da devlet yetkilisinin katılmadığı toplantıda, Türkiye’nin kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirtilmiştir.

Sanayinin %80'inin bulunduğu, özel otomobil kullanımın ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımının yüksek düzeyde olduğu ve sürekli göç alan İstanbul için bu sorun daha büyük bir önem arz etmektedir. Diğer yandan 103 bin dönümlük 2B arazi tespiti yapılan İstanbul'da ormanlar yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. 25 bin biyo çeşitliliğin bulunduğu belirtilen İstanbul ormanlarının yok olması ekolojik açıdan da büyük bir tehlike demektir. Diğer yandan yapılması planlanan 3. köprü ile de İstanbul'un son kalan ormanları rant alanına dönüştürülmüştür.

İstanbul'da yağışlar son 50 yılın altına düşmesi sonucunda uzmanlar kuraklık tehlikesine dikkat çekmektedir. 2011 yılında baraj doluluk oranı en son 2007 yılında yaşanan kuraklık zamanındaki oranın da altına düşerek %52 olarak tespit edilmiştir. Meteoroloji ve Afet Yönetimi, kuraklığın İstanbul'da 2012 ve 2013 yıllarında en önemli doğal afet olacağını açıklamıştır. Küresel ısınmanın sonucunda her 10 yılda yaşanan kuraklık, iklim değişikliği sonucunda her 5 yılda yaşanmaya başlanmıştır. Barajlardaki %25'lik doluluk oranındaki düşüşün ciddi bir uyarı olduğunu belirten meteoroloji uzmanları, küresel ısınma ve kuraklık için derhâl önlemlerin alınması konusunda uyarı yapmaktadır. Küresel ısınmanın sadece kuraklık değil beraberinde artan radyasyon sorununu da getireceği ve tarımı da olumsuz etkileyeceği göz önüne alındığında kuraklık için kapsamlı analizlerin ve politikaların oluşturulması gerekliliği daha da önem kazanmaktadır.

Türkiye'nin en büyük nüfusunu barındıran İstanbul'da küresel ısınmanın sonuçlarının bilimsel olarak incelenmesi, kuraklık analizlerinin yapılması, denetimsiz sanayi gelişiminin olumsuz etkilerinin ortaya konması, İstanbul'da 2B arazileri ve 3. köprü projesiyle ormanlara ve ekolojiye ne kadar zarar verileceğinin tespit edilmesi, özel araç kullanımının ve fosil yakıtların bilinçsizce kullanılmasının etkilerinin ortaya konması, sera gazı emisyonlarının düşürülmesi için önleyici politikaların oluşturulması ve ekolojik bir afet olarak ortada duran kuraklığın önlenmesi ve küresel ısınmanın etkilerinin ortadan kaldırılması için fiilî olarak neler yapılması gerektiğinin bu konuda çalışan meslek odaları, uzmanlar ve çevre örgütleriyle birlikte ortaya konulması için bir Meclis araştırma komisyonunun kurulmasını önermekteyiz.

2.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, ülkemizde hemşirelerin yaşadıkları sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/422)

                                                                                                                 28/12/2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Hemşirelik mesleği sağlık hizmetlerindeki kilit rolüne rağmen yıllardır hep ihmal edilmiştir. Bu temelde ülkemizde hemşirelerin yaşadıkları sorunların neler olduğu ve bu sorunlarına çözüm yolları geliştirmek amacıyla, Anayasa’nın 98'inci İç Tüzüğün 104'üncü ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılması için gereğini arz ve teklif ederiz.

                             Pervin Buldan                                                 Hasip Kaplan

                         Grup Başkanvekili                                          Grup Başkanvekili

Gerekçe:

Hemşireler, sağlık ekibi içerisinde hasta bireyin ve ailesinin her türlü problemlerinde 24 saat boyunca ilk başvurdukları, kilit rol oynayan sağlık personelidir. Fakat ülkemizde hemşirelik, hak ettiği değeri göremiyor. Profesyonel bir meslek olmasına rağmen yardımcı sağlık personeli olarak nitelendirilmektedirler. 6283 sayılı Hemşirelik Kanunu hemşirenin değişen ve yapmakta olduğu rol ve işlevlerini kapsamıyor. Ülkemizde hemşireler işyerlerinde ara meslek elemanı olarak görülmekte, sekreterlik, evrak işleri, fotokopi, makine bakımı vb "insan bakımı" dışında işlerle görevlendirilmektedirler. Bu durum mesleğin özerkliğini olumsuz yönde etkilemekte, hemşireliğin sadece doktor istemlerini uygulayan bir meslek olarak algılanmasına neden olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde meslekleşme sürecini tamamladığı hâlde yukarıda sayılan nedenlerle ülkemizde meslekleşme istenilen düzeyde değildir.

Hemşirelik mesleğinin önemli sorunlarından biri de hemşirelik eğitiminde bir standardizasyon bulunmamasıdır. Ülkemizde hemşirelik eğitimi lisans, ön lisans, açık öğretim, lise sonrası 18 aylık kurs ve ortaokul sonrası 4 yıllık lise şeklinde beş ayrı düzeyde verilmekte ve bu farklılık devam etmektedir. Bu heterojenlik mesleği algılama, mesleki çabaları benimseme, belirli bir gelire sahip olma gibi özelliklerinden dolayı mesleği olumsuz etkilemektedir. Eğitim düzeylerinin farklılığı, çalışma yaşamında yetki ve sorumluluklara yansımıyor. Hemşirelik, meslek lisesi düzeyinde eğitimle icra edilmesi mümkün olmayan zengin bir içeriğe sahiptir. Buna rağmen dünyada sadece Türkiye'de meslek lisesi düzeyinde hemşirelik ataması yapılmaktadır.

Ülkemizde hemşirelik çalışmalarını düzenleyen mevzuat incelendiğinde, hemşirelerin çalışma saatleri ve süresine, özellikle nöbet ve vardiya sistemine ilişkin ciddi boşluklar ve hak ihlalleri yaşandığı, ihlalleri önleyici yeterli düzenlemelerin olmadığı ya da etkin denetim sağlanmadığı görülmektedir. 657 sayılı kanununa göre, haftalık çalışma süresi 40 saat olarak belirlenmiş olmasına rağmen, 2368 Sayılı Kanun uyarınca hemşirelerin çalışma süresi haftada 45 saat olarak belirlenmiştir. Ayrıca, yönetmelikteki ek bir madde ile hastane yetkilileri hemşirelerin çalışma saatleri daha da artırılabilmektedir. Buna rağmen hemşirelerin "fiilî hizmet süresi zammı" bulunmaması dikkat çeken bir durumdur.

Sağlıkta dönüşüm adıyla yürütülen politikalar, hemşireleri oldukça olumsuz düzeyde etkilemektedir. Kamusal istihdam rejiminin çalışanlar aleyhine değişmesi nedeniyle hemşireler de, ya özel sektörde ya da kamuda yetersiz kadroda, esnek istihdam ile ucuz işgücü olarak çalıştırılmaktadırlar. Ülkemizde 200 bin hemşireye ihtiyaç olduğu bilinmesine rağmen bugün ilgili sendikaların açıklamalarına göre 30 binin üzerinde hemşire hâlen işsizdir. Hemşireler için çok ciddi bir problem olan performans sistemi sonucunda doktorlar baktıkları hastadan kendileri için performans ücreti alsalar da hemşireler böyle bir performans ücreti alamamaktadırlar. Çalışma sürelerinin yoğunluğuna rağmen maaşları bitirdikleri okul, çalıştıkları bölüm, istihdam şekilleri gibi kriterlere göre yoksulluk sınırının çok altında 1.100 ve 1.400 TL arasında değişmektedir. Hemşirelerin bir bölümü de vakıf işçisi statüsünde ya da temizlik firmalarının taşeronluğunda çok daha düşük ücretlerle iş güvencesiz çalıştırılmaktadırlar.

Hemşirelerin yaşadıkları diğer önemli sorunlar olarak: Eleman eksikliği nedeniyle nöbetlerin sıklığı; fazla çalışma ve angarya; mesleğe cinsiyetçi yaklaşım; performans uygulaması ile rekabete yönlendirilmeleri; meslek hastalıkları ve risklerine karşı koruyucu önlemlerin yetersizliği; meslekte branşlaşma ve uzmanlaşmanın olmaması, her poliklinik/klinikte çalışmak zorunda olmaları; işyerlerinin çoğunda kreş, çocuk bakımevi vb bulunmaması; süt izinlerinden düzenli yararlana-maması; görev ve sorumluluk yüklerine karşın yetkilerinin olmaması; yoğun çalışma saatlerinin yanında her ay en az 6 kez 24 saatlik nöbet tutulması; sürekli fazla mesai yapmak durumunda bırakılması; hasta yakını şiddetine maruz kalınması; döner sermaye dağılımında hakkaniyeti sağla-yacak ulusal bir sistemin olmaması vb. sıralamak mümkündür.

Hemşirelik, yukarıda belirtilen sorunlar ve daha pek çok olumsuz faktörün etkisiyle çok stresli bir meslek niteliğindedir. Araştırmalar, her beş hemşireden birinin gelecek beş yıl içinde meslekten ayrılmayı planladığı sonucunu göstermektedir. Ayrıca yapılan bir diğer araştırma sonucuna göre; hemşirelerin mesleki doyum sağlama durumlarına bakıldığında %78,4'ünün meslekten hem maddi hem de manevi yönden doyum sağlayamadıkları belirtilmiştir.

Tüm bu açıklamalar ışığında, gece gündüz demeden, normal saatlerin dışında, normalden uzun süre ve normalden çok daha fazla çalışmak zorunda olan hemşirelerin sorunlarının neler olduğunun ve bu sorunlara çözüm yollarının geliştirilmesi için meclis araştırması açılması önemlidir.

3.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 21 milletvekilinin, Adli Tıp Kurumunun kendi sorunlarının ve yarattığı sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/423)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Adalet Bakanlığına bağlı bulunan Adli Tıp Kurumu(ATK) Türkiye demokrasisi açısından bir kıyım noktası olan 12 Eylül 1980 darbesi sonucunda yapılandırma yaşamıştır. ATK'nin bu yapılandırma sürecinden sonra bilim üretmekten çok resmî ideoloji aygıtı olarak çalışması da beraberinde sorunların derinleşmesine ve yeni sorunların derinleşmesine ve yeni sorunların da türemesine sebep olmuştur. Hem resmî ideoloji öznesi olarak ATK hem de yarattığı toplumsal tahribat yoluyla ATK içinden çıkılmaz sorunların başat kurumu niteliğini taşımaktadır. Dolayısıyla ATK'nin kendi sorunları ve yarattığı sorunlar itibarıyla Meclis araştırması ve devamında gerekli müdahalelerin yapılması elzem bir durum teşkil etmektedir. Bu elzemliğin belirlenmesi ve belirlenimlerin ifası amacıyla Anayasa'nın 98., TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1) İdris Baluken                            (Bingöl)

2) Pervin Buldan                           (Iğdır)

3) Hasip Kaplan                            (Şırnak)

4) Sırrı Sakık                                 (Muş)

5) Murat Bozlak                            (Adana)

6) Halil Aksoy                                             (Ağrı)

7) Ayla Akat                                 (Batman)

8) Hüsamettin Zenderlioğlu          (Bitlis)

9) Emine Ayna                                            (Diyarbakır) 

10) Nursel Aydoğan                     (Diyarbakır)

11) Altan Tan                               (Diyarbakır)

12) Adil Kurt                                (Hakkâri)

13) Esat Canan                                            (Hakkâri)

14) Sırrı Süreyya Önder                (İstanbul)

15) Sebahat Tuncel                       (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane                      (Kars)

17) Erol Dora                                (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkcü                     (Mersin)

19) Demir Çelik                            (Muş)

20) İbrahim Binici                        (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür                                             (Van)

22) Özdal Üçer                             (Van)

Gerekçe:

Adli Tıp Kurumu resmî bilirkişilik yapmakla görevlendirilen ve bunun için kurulmuş bir kurumdur. Bilirkişiliğin yanında, Adli Tıp Kurumu ülkemiz kamuoyunda infial yaratan kararları ile sürekli gündemde olan ve tartışılan bir kurumdur. Kendi örgütlenme ve idari yapısında sıkıntılarla boğuşan bu kurum, aynı zamanda verdiği kararlarla da kamuoyunda sıkıntı yaratmaktadır. Adli Tıp Kurumunun idari yapısının Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapması, söz konusu kurumun bilim üretmekten çok siyasi üretime sebep olduğu kuşkularını gündeme getirmektedir. Adli Tıp Kurumu şubelerinin de adalet saraylarında yer alması, fiziksel ve psikolojik yeterlilik konusunda çok eksiklerinin bulunması da bu kuşkuları güçlendirmektedir. Adalet saraylarında tıbbi değil hukuksal bir faaliyet yürütüldüğü de bilinmektedir.

ATK çalışanlarının yüzde 70'ine yakınının da erkeklerden oluşması ve bu erkek çalışanlarının özellikle cinsel saldırı vakalarına karşı toplumsal cinsiyet eğitiminden geçirilmeden görev yapmaları da hem mesleğin ifası hem de bilimsel çalışmanın ayaklarını oluşturma konusunda engel teşkil etmektedir. İdari anlamda her ilimizde ATK şubelerinin bulunmaması ve İstanbul ATK'de bulunan imkânların diğer şubelerle uçurum düzeyindeki farkı da sorunları yeniden üretmektedir.

1980 askerî darbesinin ürünü olan ATK'nin bilimsel raporlar hazırlamaya çalıştığı, hâkim ve savcıların birçoğunun da bu kuruma güven duymadığı kamuoyu çalışmalarınca bilinmektedir. Bunun yanında resmî ideolojinin sürekli beslediği erkek egemen sistem kavrayışı üzerinden verilen kararlar da oldukça fazladır. ATK'nin bugüne kadarki cinsel saldırı raporlarına baktığımızda erkeklerin yani saldıranların açıkça korunduğu görülmektedir. Tüm bu zihniyet algılarına eleştirel yaklaşan ve sorgulayan bazı ATK uzmanları da haksız fiillere maruz kalmıştır. Yine eleştirel yaklaşan çevrelerin söylemleri bu haksız fiile uğrama riskinin yüksek derecede seyrettiğidir.

Tüm bu sorunların temelinde ise bilimsel kurul olarak çalışmalarını sürdüren bir kuruluşun siyasi erke bağlı olmasıdır. Dünyanın çoğu yerinde siyasi erke bağlı olan herhangi bir bilimsel kurul bulunmamaktadır. Kamuoyu ve meslek örgütleri de bilmektedir ki, ATK'ye atama yapan bakanlık bilimsel ölçütler kullanmamakta sadece siyasi tasarruflar üzerinden atama yapmaktadır.

Öncelikle bir yapılanma sorunu bulunan Adli Tıp Kurumunun hem bu sorununu hem de üstte belirttiğim sorunlarını önce teşhis ve tedbir sonra ise çözüm yolu bulunması amacıyla Meclis araştırması gerekmektedir.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır. Okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- MHP Grubunun, insanı şekillendiren, insanın geleceğini ve dolayısıyla toplumun geleceğini yönlendiren öğretmenlerimizin geçmişten günümüze hayat standartlarındaki menfi değişimin sebepleri ve sonuçlarının araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla 3/5/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiği Meclis araştırması önergesinin 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

 Danışma Kurulu 22/11/2012 Perşembe günü (bugün) toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                   Mehmet Şandır

                                                                                                          Mersin

                                                                                           MHP Grup Başkan Vekili

Öneri:

3 Mayıs 2012 tarih ve 4776 sayı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiğimiz "İnsanı şekillendiren, insanın geleceğini ve dolayısıyla toplumun geleceğini yönlendiren öğretmenlerimizin, geçmişten günümüze hayat standartlarındaki menfi değişimin sebepleri ve sonuçlarının araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla" verdiğimiz Meclis araştırma önergemizin 22/11/2012 Perşembe günü (bugün) Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin bugünkü Birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin lehinde ilk söz Ankara Milletvekili Sayın Özcan Yeniçeri’ye aittir.

Buyurun Sayın Yeniçeri. (MHP sıralarından alkışlar)

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; grubumuzun verdiği araştırma önergesi üzerinde söz almış buluyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kuşkusuz -münasip olanı- bugün, 24 Kasım Öğretmenler Günü -ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin son çalışma günü- dolayısıyla burada Millî Eğitim Bakanı bulunmalı ve 24 Kasımla ilgili ne yapıldığını ve öğretmenlerin sorunları ve eğitim sorunlarını burada konuşmalıydı. Kendisi burada olmadığı, gelmediği için bizim de grup önerisi vermekten başka yapabileceğimiz bir yol yoktu.

Atatürk’ün 24 Kasım 1928 tarihinde, millet mekteplerinin kendisine verdiği “Başöğretmen” unvanının kabul edilmesinin yıl dönümü olan 24 Kasım, 1981 yılından bu yana “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmaktadır. Bu vesileyle, Türk milletinin millî ve manevi mimarları olan bütün öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü kutluyorum.

Bir bilge şöyle der: “Bir halkın yönetilmesi güçleşti mi, o halk çok şey öğrendi demektir. Eğitimi yaymakla bir memleketi rahata kavuşturacağını sanan kimse yanılmakta ve memleketini yıkıma sürüklemektedir. Bir memleketin rahatını sağlamak istiyorsan, halkı cahil bırak.” İronik fütüristler, totaliter sistemleri tasvir ederken onların “Savaşa barış, hürriyete esaret, cehalete kuvvet.” karşılığını verdiklerini söylerler. Umuyorum bu yüce Mecliste böyle düşünen kimse yoktur. Yine umuyorum ki arkadaşların tamamı, “Türk milletinin en büyük düşmanı cehalettir, eğitimsizliktir ve her görüldüğü yerde yok edilmelidir.” görüşüne sahip olsunlar.

Sürekli öğrenme ve kendini geliştirme, çağın dayattığı bir zorunluluktur. Çağı okumanın yolu, insanlarımızı beşikten mezara kadar sürekli öğrenen, sürekli kendini geliştiren ve nitelikli hâle gelmek arzusu içinde olan insanlar hâline getirmekten geçmektedir. Kültürümüz de bunu emretmektedir: “İki gününüz birbirine denk olmayacak. Bugüne dünden başlayan ama dünü bugüne taşımayan ve her an yeniden doğacak şekilde kendinizi uyanık tutacaksınız.” Sürekli yenilenen, sürekli öğrenen, sürekli eğitilen, sürekli öğretilen, aynı zamanda eğiten, öğreten ve öğretilen bir aktör durumunda olacaksınız. Peki, bunları kim gerçekleştirecek? Bunları gerçekleştirecek, hiç kuşkusuz ki eğitimcilerdir, öğretmenlerdir.

Eğitim her şart altında Türkiye için ontolojik bir sorundur yani varoluşla, ayakta kalmakla ilgili bir sorundur. Hayati önemi haiz eğitim konusunun en önemli unsuru olan öğretmenlik mesleğini bu bağlamda ele almak ve irdelemek gerekir. Okul, öğrenci, veli ve öğretmen “eğitim” denilen sürecin aktörleridir. Öğretmenler de bu sürecin en önemli sürükleyici unsurlarıdır. Toplumsal kalkınmışlık, gelişmişlik, ilerlemiş olmakla öğretmenlere verilen önem arasında bir paralellik vardır. Toplumun tamamı şu veya bu ölçüde öğretmenlerin ürünüdür. Toplumdaki ilerleme ve gelişmeler öğretmenle ilgili olduğu hâlde, bu ilerlemenin ve gelişmenin sonuçlarından öğretmenin aynı ölçüde yararlanamamış olması düşünülemez. Gelişmişlikle öğretmenlerin hayat standartları arasında doğrusal bir ilişki vardır. Toplumdaki gelişmişlikle öğretmen gelişmişliği ve kalkınmışlığı arasında bir bağlantı yoksa, burada öğretmenlere yapılan bir haksızlık vardır.

Türkiye’de öğretmenler kendi yetiştirdiklerinin ürünü olan ekonomik hasılanın sonuçlarından hak ettikleri payı alamamaktadırlar ancak öğretmenlerin hayat standartlarının istenilen seviyede olamamasının kökenleri çok eskilere gitmektedir. Öğretmenlerin hayat standartlarını olumsuz etkileyen faktörleri şöyle sıralamak mümkündür:

Birincisi: Öğretmenlik mesleğinin herkes tarafından yapılabilecek bir meslek olarak görülmesidir.

İkincisi: “Ekonomide az olan değerlidir.” anlamına gelen nedretlik kanunu vardır. Çok olan öğretmen kitlesine bir iyileştirme yapıldığı zaman rakam fazla olacağı kaygısıyla maalesef çok sınırlı iyileştirmeler, mütevazı iyileştirmeler ancak yapılabilmektedir.

Üçüncüsü: Öğretmenleri temsil eden sendikaların gerçek anlamda pazarlık gücü olan sendikalar olamaması, grev ve toplu pazarlık, toplu sözleşme hakkını yerine getirememeleridir.

Dördüncüsü: Ülkenin ekonomik ve sosyal şartlarının iyileşmesi, öğretmenlerin özlük haklarının iyileştirilmesiyle aynı oranda olmamaktadır.

Beşincisi: Öğretmenlerin maaş ve ücretlerinin, neredeyse, kamudaki en düşük memur maaşı hâline gelmiş olması ve bunun da normal görülmesidir. Bakanlık, öğretmenlerin sorunlarını görmezlikten geliyor. Bakanlık, öğretmenlere karşı kör, sağır, dilsizdir.

Günümüzde öğretmenlerin karşı karşıya kaldıkları sorunlardan bazılarına, kısaca temas etmekte yarar var:

Öğretmenlerin tayin ve görevde yükselmeleriyle ilgili iş tanımlamaları yoktur bugün. Parçalanan öğretmen aileleri vardır bugün. 300 bini aşmış, âdeta, sosyal bir sorun hâline gelmiş, atama bekleyen öğretmen problemi vardır bugün. Öğrenim özrünün özür grubu dışına çıkarılması söz konusudur. İl emri uygulaması kaldırılmıştır. 4/C’li personelin insanlık dışı çalışma şartlarıyla karşı karşıya bırakılması söz konusudur. Mesleki teknik eğitimin, buna bağlı olarak meslek dersi ve teknik öğretmenlerin yaşadığı sıkıntılar diz boyudur. Ek ders esaslarının yaşanan sıkıntılara uygun olarak güncellenememesi, ücretli öğretmen sömürüsünün aynı hızla devam etmesine sebep olmaktadır.

Nihayet, evlere şenlik 4+4+4 sisteminin öğretmenler üzerinde yarattığı baskının ortaya çıkardığı sorunlar vardır. Yeni sistemin yalnızca sınıf öğretmenleriyle ilgili bölümünde yaklaşık 40 binin üzerinde öğretmen şu anda branş değiştirmiş ve alan değiştirmişlerdir. Yeni sistem bir kalemde 42 bin mağdur öğretmen yaratmış; bir anda alan değiştirenler, yeni alandaki derslere ve müfredata uymak için uyumsuz ve uykusuz hâle gelmişlerdir. Cumhuriyet tarihinde böylesine beceriksiz ve hazırlıksız bir alan değişikliği dönemi daha yaşanmamıştır.

Yaşanan problemlerin büyüklüğüyle orantılı olmayan Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi de başlı başına sorundur. Yüksek lisans ve doktora yapan öğretmenlerin, bugün, Bakanlık tarafından önleri kesilmektedir.

Kısa süre içerisinde, en dikkat çekici sorunları sayabildik. Bize göre bu sorunlardan daha elim ve daha vahimi, gerek Sayın Başbakanın gerekse Sayın Bakanın öğretmenlerle ilgili olarak sarf ettikleri sözler ve öğretmenlere karşı takındıkları tavırlardır. Öğretmenlerin itibar ve prestijlerinin bizzat yetkililer tarafından rencide edildiği görülmektedir.

Başbakanın yaptığı bir değerlendirme de öğretmenlerle diğer memur karşılaştırmasıdır  ve öğretmenlerin aldığı neredeyse yoksulluk ücretinin diğer memurlara haksızlık olduğunu söyleyebilmiş olmasıdır.

Millî Eğitim Bakanı ise atanamayan öğretmenleri, cami avlusunda yem bekleyen kuşlara benzetmiştir.

Bu sözler, üzerinde yorum yapılmayacak kadar vahim sözlerdir. Öğretmenlere ve öğretmenlik mesleğine bakış açısı sorunlu olan bir iktidarla bugün Türkiye karşı karşıyadır.

Şimdi, benden sonra buraya, muhtemelen, bir AK PARTİ’li arkadaşımız çıkacak. Bütün kamuoyunun bu arkadaşımızı dikkatle dinlemesini ve izlemesini rica ediyorum. Öğretmenlere verilen ücretten bahsederse şöyle diyecektir: 2002 öncesi, belki de 1930 yılından, bugün öğretmenlerin ne kadar daha fazla ücret aldığını anlatacak, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin ne denli yüksek olduğundan söz edecek; akıllı tahta, FATİH Projesi, 4+4+4’ün nimetlerinden söz edecektir. Âdeta, öğretmenlerin Lale Devri’nde yaşadıklarını anlatacaklardır. Yapılan binalardan, açılan okullardan bahis açacak, öğretmenlerin yıkılan yuvalarından, yok edilen kazanılmış haklarından ise hiç söz etmeyecektir. Her zaman yaptıkları gibi önce Başbakana, ardından Bakana ve onun ardından da sorunun bizzat kaynağı olan Bakanlık bürokrasisine övgü ve methiyeler düzeceklerdir. Her şeyi en mükemmel biçimde yaptıklarını, büyük bir enaniyet, kibir, gurur ve övünç içinde anlatacaktır.

Eğitimin ve öğretmenlerin sorunlarının çözümlerine yönelik muhalefetten gelen hiçbir görüşe itibar etmeyen talihsiz bir iktidarla karşı karşıyayız. Ama gerçekler bambaşkadır. Eş durumu tayinleri, ücret, statü sorunlarıyla öğretmenler, ekonomik sıkıntılarıyla veliler, minik yaşlarıyla öğrenciler, yetersiz binalarıyla okullar, karışık hâle gelmiş müfredatıyla idareler bugün sorunludur Türkiye’de. Fiziki yetersizlikleri, moralsiz öğretmenleri, içeriksiz dersleri, ne yapacağını bilmeyen yöneticileriyle eğitimde cumhuriyet tarihinin en şaşkın dönemi yaşanmaktadır. Eğitimin ana sorunları altında ezilen Bakanlık bürokrasisi, idare maslahat uygulamalarıyla zaman tüketmektedir. Eğitim bürokratları günü kurtarmaktan, günceli yönetmekten geleceği düşünemez, öğretmeni hatırlayamaz hâldedirler. Bakanlık, acımasız, kıyma makinesi gibi tecrübeli bürokrat kıymakla meşguldür. Bakanlıkta en iyiler, en deneyimliler, en birikimliler, en iyi müşavirler hâline gelmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) - Hafızasına ve birikimine ihanet eden uygulamalarla Türkiye karşı karşıyadır. Daha da geç kalınması, bu altından kalkılmaz politikayla Türkiye’yi yüz yüze getirecektir.

Hepinizi, saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yeniçeri.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin aleyhinde ilk söz, Amasya Milletvekili Sayın Avni Erdemir’e aittir.

Buyurun Sayın Erdemir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AVNİ ERDEMİR (Amasya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yirmi yıl eğitimle iç içe yaşamış, eğitimin değişik kademelerinde çalışmış, yüzlerce öğretmen yetiştirmiş bir arkadaşınız olarak hem 24 Kasım Öğretmenler Günü’yle ilgili duygularımı ifade etmek hem de MHP Grubunun vermiş olduğu grup önerisiyle ilgili söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında insan sevgisi, vatan, millet, bayrak sevgisi ve büyük Türkiye idealiyle yurdumuzun her köşesinde yılmadan, usanmadan, onurlu ve gururlu bir mesleğin mensubu olmanın şuuruyla görev yapan vefakâr ve fedakâr öğretmenlerimizin, değerli meslektaşlarımın Öğretmenler Günü’nü kutluyorum, kendilerini muhabbetle selamlıyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, öğretmenlerimiz bir ülkenin yetiştirdiği kuşaklara hamurunu ve mayasını katan, yoğuran, onlara ruh ve şekil veren sanatkârlardır. Ülkemizin geleceği ve başarısı, çocuklarımızın doğru ve kaliteli eğitim almasına bağlıdır. Bu manada, öğretmenlerimize her dönemde olduğu gibi bugün de, yarınlarda da büyük görevler düşmektedir. Zira, bir ülkenin imarı, yükseliş ve yücelişi ancak ve ancak insanların yüreklerinin ve zihinlerinin doğru şekilde imarıyla mümkündür. Bugün şikâyetçi olduğumuz birçok meselenin temelinde de, çözümünde de en önemli rol, hiç şüphesiz, eğitime aittir, öğretmene aittir.

Değerli öğretmen arkadaşlarım, unutmayalım, her başarı, sahibinin ürettiği bir şaheserdir. Başkasının eserini satın alabiliriz ancak kimsenin başarısını satın alamayız. Bu sebeple, başarıyı siz üretiyorsunuz. Yavrularımızı geleceğe siz hazırlıyorsunuz. Onları bilgi ve sevgi çeşmesinden kana kana siz içiriyorsunuz. Onları, onların kaderini fedakârlıklarınızla siz değiştiriyorsunuz. Yavrularımızı bu ülkenin zirvelerine, ülkemizi o kutlu hedef olan çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne taşıyacak olan da yine siz değerli öğretmen arkadaşlarımızsınız.

Sevgili meslektaşlarım, ülkemiz dünden bugüne büyük değişimler yaşadı, hızla gelişti. Hiç şüphesiz, bu gelişim ve değişim sizin ve sizden önce hizmet veren öğretmenlerimizin eseri. Artık, dil bilen, ekonomiden anlayan, dünyayı tanıyan gençlerimiz var sayenizde. En önemli stratejik gücümüz olan bu yavrularımız, Avrupa’da, Amerika’da ihracat için dünya pazarlarında kendisine yer arıyor artık. Sayenizde, rekabete açık, dünyayı tanıyan ve dünyayla rekabet edebilecek, aklı hür, fikri hür, vicdanı hür bir nesil var artık. Biz, büyük bir milletiz. İnşallah, yetiştirdiğiniz bu nesil Türkiye’yi medeniyet tasavvurumuza uygun bir şekilde geliştirecek ve atinin karanlık ufuklarında ülkemiz güneş gibi parlayacaktır. Hiç şüphesiz, bu muazzam başarı da yine sizin eseriniz olacaktır.

Değerli öğretmen arkadaşlarım, sizlerin elbette Lale Devri yaşadığınızı söylemiyoruz. Başarılı bir eğitim için, yüksek bir moralle mesleğinizi icra etmenin ne kadar önemli olduğunu da biliyoruz. Hükûmetimiz, iktidar olduğumuz günden beri, bu şuurla, devletimizin imkânları ölçüsünde, eğitim alanında önemli atılımlar gerçekleştirdi. Bütçeden en büyük pay eğitime ayrıldı, okullarımızda fiziki iyileştirmeler gerçekleştirildi, Edirne’den Kars’a kadar okullarımız bilgisayar laboratuvarlarıyla donatıldı, yeni yurt binaları yapıldı, okullarımız akıllı tahtalarla donatıldı, kitaplar ücretsiz dağıtıldı. Bunları defalarca söyledik, yine de söylemeye devam edeceğiz.

Değerli arkadaşlar, öğretmenin hayatları değiştiren, kapıları açan, sınırları aşan, toplumları oluşturan, umut ve fırsatlar sunan yüce gücüne elbette inanıyoruz. Yine biz inanıyoruz ki öğretmenlerimizin yaptığı işin kıymetini ölçebilecek hiçbir değer yoktur. Onlara hangi maddi imkânları sunarsak mutlaka azdır ancak -diğer ücretlilerde olduğu gibi- hiçbir kimse ama hiçbir kimse öğretmenin alım gücünün devraldığımız Türkiye’den, 2002 şartlarından daha kötü olduğunu bugün söylemez. Ancak, değişen nedir? Değişen refah düzeyidir, hayatımıza giren yeni harcamalardır. Bakın, 2003’ten 2012’ye 367 bin öğretmenin ataması yapıldı AK PARTİ iktidarlarında. Bugün çalışan öğretmenlerimizin neredeyse yarısından fazlası AK PARTİ İktidarı döneminde atandı. 9’uncu derecenin 1’inci kademesinde olan bir öğretmenin 2002’de 470 lira olan maaşı 2012’de, bugün 1.769 liraya yükseldi. Göreve yeni başlayan bir öğretmenin eline 2002’de ek ders ücretiyle birlikte 635 Türk lirası geçiyordu, bugün -evet, 2012’nin ikinci yarısında, bugün- yüzde 258 artışla 2.276 lira geçmektedir. Evet, 2002’de 9’a 1’de görev yapan, 470 Türk lirası maaş alan bir öğretmenimiz maaşıyla o gün 287 dolar alabilmekteydi, bugün aynı derece ve kademedeki bir öğretmen 1.769 lira maaşıyla yaklaşık bin dolara yakın para alabilmektedir. Evet, unutmayalım, devraldığımız Türkiye’deki öğretmenin maaşı 287 dolar iken, bugün bin dolara yaklaşmıştır. Yeter mi? Elbette yetmez diyoruz; öğretmenlerimiz daha güzeline, daha iyisine layık.

Değerli arkadaşlar, her şeyden önemlisi de öğretmen ataması ve tayinlerinde objektif kriterler getirildi. Artık yıllarca köylerde çalışıp şehir merkezine gelmeden emekli olan öğretmenler devri kapandı. Şükürler olsun, bugün öğretmenlerimizin tayinleri ve nakilleri, şeffaf bir şekilde, puan üstünlüğüne göre yapılıyor. Nakillerde herkes tercihini yapıyor, öğretmenlerimiz hangi okulda, kaçıncı sırada olduğunu takip edebiliyor. Öğretmenlerimiz artık tayinlerde siyasi tavassut peşinde koşmuyor.

Elbette eğitim sistemimizin sorunları tamamen çözüldü, öğretmenlerimizin beklentileri tamamen karşılandı demiyoruz ancak şunu diyoruz ki on yıllık iktidarımızda ülkemizin bütçe imkânları en iyi şekilde değerlendirildi, yapılabileceklerin azamisi yapıldı. İnşallah ülkemiz eğitimde yapılan bu hamlelerin karşılığını alacak, ülkemiz geliştikçe öğretmenlerimizin imkânları da daha iyiye doğru gelişecektir. Elbette öğretmenlerimizin sorunları var, bunun farkındayız ama unutmayalım ki bütün sorunların çözümü, üretmektir, verimliliktir, ihracattır, pastayı büyütmektir.

Değerli öğretmen arkadaşlarım, sizlerin hangi şartlar altında çalıştığınızı biliyoruz. Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez köylerinde, kentlerinde, varoşlarında kendi kendine açıp solan çiçekler kalmasın diye öğrencilerinize ömrünüzü, sevginizi, yüreğinizi veriyorsunuz. Bilginiz ve sevginizle yüreğinizde şekillendirdiğiniz öğrencilerinizin sıcak ve samimi tebessümü, merhabası, “öğretmenim” demesiyle mutlulukların en güzelini yaşıyorsunuz. Hiç şüphesiz, sizler her şeyin en iyisine, en güzeline layıksınız. Verilecek hiçbir maddi değer, para, pul sizlerin emeklerinizin karşılığı olmamıştır, olamayacaktır çünkü sizlerin öğrencilerinize vereceğiniz yüce değerleri karşılayabilecek maddi bir değer de yoktur. Bu vesileyle, hizmetlerinizden dolayı hepinize sonsuz teşekkürler ediyorum. Ömürlerini bu onurlu görevle geçirmiş olan emekli öğretmenlerimize ve bütün çalışan öğretmenlerimize sevdikleriyle birlikte sağlık ve afiyet dolu günler diliyorum. Başta şehit öğretmenlerimiz ve Başöğretmenimiz Atatürk olmak üzere, ebediyete uğurladığımız bütün meslektaşlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum.

Öğretmenlerimizi ve yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum, Öğretmenler Günü’müzü şimdiden kutluyorum, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ederim Sayın Erdemir.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin  lehinde son söz Sinop Milletvekili Sayın Engin Altay’a aittir.

Buyurun Sayın Altay. (CHP sıralarından alkışlar)

ENGİN ALTAY (Sinop) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; MHP grup önerisi lehinde söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Bu vesileyle Büyük Atatürk’ün Başöğretmenlik payesini kabulünün -24 Kasım kabul tarihidir onun, bu karar 11 Kasımda alınmıştır- yıl dönümünün 24 Kasım Türkiye Öğretmenler Günü olması, 12 Eylül ihtilalinin, Türkiye’ye verdiği bu kadar tahribatın yanında yaptığı iki şeyden birisidir. Bir taksimetre uygulaması vardır -rahmetli Aziz Nesin’in böyle bir şeyi vardır- bir de budur.

Ancak, biraz önce iktidar sözcüsü Sayın Avni Erdemir’i dinlerken ben herhâlde başka bir dünyada ya da başka bir ülkede yaşıyorum zannettim. Öğretmenlerin içinde bulunduğu hâl ile ilgili öyle bir pembe tablo çizdi ki, yani ya bende ve Türkiye'nin bütün öğretmenlerinde bir gariplik var ya Sayın Erdemir’de yirmi yıl öğretmenlik yaptıktan sonra bambaşka bir ruh hâli var.

Sayın Erdemir, bol bol dolardan bahsettiniz. Siz, öğretmenlerin doların şeklini unuttuğundan herhâlde haberdar değilsiniz. Öğretmen karnını doyurdu da mı dolar alacak, “Benim maaşım dolar bazında eksiden şuydu, şimdi bu.” diyecek. TL’den atılan sıfırlardan da haberiniz yok galiba ki, yani, “On yıl önceki öğretmen maaşı 200 dolar, şimdi bin dolar.” diyorsunuz. Neyse.

Şimdi, cumartesi günü, 24 Kasım’da başta Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, bütün siyasetçiler öğretmenlerle ilgili güzel şeyler söyleyecekler. Bir kere şunu söyleyeyim elinden tebeşiri bırakıp buraya gelmiş biri olarak: Öğretmenler artık bu vıcık vıcık hamasetten nefret ediyor. Ve farkında mısınız ki öğretmenler 24 Kasımı kutlamamak, protesto etmek gibi bir genel eğilim içindedir? Ve bu arada 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nü de yok saymamak lazım, o uluslararası bir boyuttur ama 24 Kasım bizim için elbette değerlidir ve önemlidir.

Buraya geldiğim günden beri, ben, sizin öğretmenler için verdiğiniz hiçbir sözü tuttuğunuza şahit olmadım. Buraya geldiğim günden beri, ben, sizin eğitim adına söylediğiniz, millete verdiğiniz bütün yanlış bilgileri müteaddit defalar çürüttüm ama siz ısrarla, özellikle eğitim konusunda burada ve çeşitli açılış, toplantılarda kendinizin de inanmadığı pembe tablolar çizerek kimi kandırıyorsunuz, bunu anlamak mümkün değil. Hepinize öğretmenleriniz ilk önce yalan söylememeyi öğretmiştir, tavsiye etmiştir, telkin etmiştir.

Şimdi, bu, gösteriş ve debdebeli kutlamalar istemiyoruz. Okullarda en yakışıklı öğretmen, en güzel giyinen bayan öğretmenlerin ellerine birer çiçek alıp kaymakamlara, valilere, buraya, Millî Eğitim Bakanlığına gelmelerini istemiyoruz. Kaymakam, vali gitsin öğretmenin ayağına. Fatih Sultan Mehmet’ten bari örnek alsınlar biraz. Bunu önce Sayın Başbakan yapmalı tabii.

Şimdi, öğretmenlere 2011’de eşit işe eşit ücretle ilgili bir kanun hükmünde kararname çıkardınız, bütün memurlara iyileştirme yaptınız. Sayın Erdemir, öğretmenleri niye muaf tuttunuz, niye, bu, eşit işe eşit ücret konusunda, iyileştirme konusunda öğretmenleri yok hükmünde saydınız?

18’inci Millî Eğitim Şûrası’yla yatıp kalktınız ve 4+4+4’e de oradan atıfta bulundunuz. 18’inci Millî Eğitim Şûrası’nda alınan bir tavsiye kararı var, 24 Kasımda bir maaş ikramiye. Niye bunu tatbik etmiyorsunuz? Başbakanın müteaddit defalar verdiği sözler var; ek ders. 18’inci Millî Eğitim Şûrası’nda da 12 bin lira olması tavsiye edildi. Sizin de 10 bin lira sözünüz var. Ek ders kaç lira şimdi, haberiniz var mı?

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Nereden haberleri olacak?

ENGİN ALTAY (Devamla) - Siyasetçi verdiği sözü tutmalı önce. Söz verdiğinizde 7,2’ydi, şimdi 8,1. Verilmiş bir söz var. Bir ülkenin Başbakanının verdiği söze güvenmeyecekse bu millet, kime güvenecek, neye güvenecek, anlamak mümkün değil.

Öğretmen maaşlarında yanlış bilgi verdiniz. Bugün 2.100 liradır bir uzman öğretmenin maaşı. On dokuz yıllık bir öğretmenin eline geçen net maaş 2.100 liradır. 2.200 küsuru nereden buldunuz, ben anlamadım. Ortalama öğretmen maaşı da 1.700 liradır.

Buradan öğretmenlerden özür dileyerek söylüyorum, maaşlarımız ne kadar? 12 bin lira, 12 bin küsur lira. Bu hak mı, bu reva mı? Bu reva değil, bu hak değil, bu hak değil.

MURAT GÖKTÜRK (Nevşehir) – Şov yapma!

ENGİN ALTAY (Devamla) - Şimdi, Sayın Erdemir “Atamalarda, tayinlerde objektiflik var.” diyorsunuz. Ya, 158.922 öğretmen tayin istedi, haberiniz var mı? Bu ne demek? 600 bin, 700 bin öğretmenimizin 158 bini mutsuz, hoşnutsuz, umutsuz okul ortamından, bulunduğu yaşam koşullarından, tayin istiyor, kimisi köye geri gitmek istiyor. Yani çizdiğiniz tablo bendeki ve Türkiye’deki, Devlet İstatistik Enstitüsündeki rakamlarla taban tabana zıt.

Şimdi, Millî Eğitim Bakanı “Öğretmenin maaşı artınca öğretmen mutlu olmayacak, öğretmenin asıl sorunu sistem içerisinde itibar sorunudur. Öğretmenin asli sorunları çözülmedikçe maaş artışı tek başına öğretmeni mutlu etmeyecek.” dedi ve aynı Millî Eğitim Bakanı “İyi ki benim çocuklarım memur değil.” dedi. “İyi ki çocuğum memur değil.” diyen bir Millî Eğitim Bakanı, öğretmenin hangi sorununu çözecek? Ayıptır, günahtır! Böyle bir şey olabilir mi? Ve öğretmen adayını, yani bana göre öğretmeni -biraz önce MHP Sözcüsü Özcan Bey’de söyledi- yem bekleyen bir hayvana benzeten bir Millî Eğitim Bakanının yönettiği, Millî Eğitim Bakanlığını yönettiği bir sistemde öğretmenler gün kutlayacak, bundan utanç duyuyorum ve eş durumu tayinleri için de “Sivas’ın doğusuna gitmek isteyen karı-kocayı birleştiririm.” diyen bir Millî Eğitim Bakanının yönettiği Millî Eğitim Bakanlığı içerisindeyiz.

“Norm fazlası olmayacak.” dedi.” Millî Eğitim Bakanı. Temelsiz, bilimsel gerekçelerden uzak branş değişiklikleri yaptı. 17.333 sınıf öğretmeni norm fazlası, 42 bin sınıf öğretmeni de branş değiştirdiği hâlde. Şu anda da, Millî Eğitim Bakanlığında 29 bin boş kadro var, boş, hazır. Yeni kadro ihdasına gerek yok. Niye bunlara şubatta bir atama yapılması düşünülmemektedir? Niye, madem, iktidar partisi adına konuşan sözcü, bu kürsüden 250 bin kişiyi ilgilendiren, ataması yapılmayan öğretmenlerle ilgili böyle bir müjdeyi vererek bu kürsüden ayrılmadı? Merak ediyorum. Kaldı ki, şu anda, 120 bin açık ihtiyaç olduğu Millî Eğitimin resmî kaynaklarında mevcut. Ayıptır, bir işe yaramıyorsunuz, öğretmenlerle bari dalga geçmeyin.

Ücretli öğretmenlik diye bir sistemden… Eskiden sözleşmeli, kısmi zamanlı, üst öğretici, şu bu vardı. Bunlar bir temizlendi, “Herhâlde iyi.” dedik. Şimdi, daha beteri, beterin beteri var, ücretli öğretmenlik diye bir şey çıkardınız ve Türkiye’de, 63.821 tane ücretli öğretmen var.

Sayın milletvekilleri, bu ücretli öğretmenlerin geliri nedir biliyor musunuz? Kimisi haftada üç saat derse girer, kimisi on saat, kimisi otuz saat. Saat çarpı sekiz lira, saat çarpı sekiz lira. Yani bu tam bir kölelik, tam bir sefalet ücretidir, bu bir ayıptır. Bunu çözmeden sizin başka bir şeyle meşgul olmak gibi bir şeyiniz olabilir mi?

Arkadaşlar, eğitimin odağı, öğretmendir. Eğitim, moral ve motivasyondur. Nitelikli eğitim, büyüme ve kalkınmanın altın anahtarıdır.

Bakın ben size bir örnek vereyim: İngiltere’de Başbakana soruyorlar “Sayın Bakan, öğretmenler haftada on beş saat çalışıyor fakat doktorlarla aynı maaşı alıyorlar.” diye. Bakan bilimsel bir araştırma yaptırıyor ve sonuç şu: Öğretmenin sınıftaki bir saatlik dersi diğer çalışanların üç saatlik çalışmasına bedel. Bunu niye dikkate almıyorsunuz? OECD ortalamasında en çok çalışan Türkiye öğretmenleridir ama siz öğretmen sendikasını terörist ilan ederek işin içinden çıkıveriyorsunuz.

Şimdi okullara bir sürü güvenlik elemanı alacaksınız. Ayıptır ya! Bu bile başlı başına bir rezalettir. Okul huzur ve güven ortamının en yaygın hissedildiği yer olması gerekirken, siz okul kapılarına özel güvenlikçi dikerek yandaşlarınıza güya iş sağlayacaksınız. Bu devletin polisi nerede? Devletin polisi “Parasız eğitim istiyorum.” diyen öğretmeni coplayacağına gitse de okulun önündeki uyuşturucu taciriyle uğraşsa ya. Böyle bir anlayış olabilir mi?

Nerede FATİH Projesi? Ne oldu FATİH Projesine? 

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ERSOY (Sinop) - Geliyor, geliyor.

ENGİN ALTAY (Devamla) - Bitti mi?

BAŞKAN – Bitti.

ENGİN ALTAY (Devamla) - Bir gidin, bir okullara gidin…

MEHMET ERSOY (Sinop) - Devam et.

ENGİN ALTAY (Devamla) – Ben devam edersem…

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Altay.

ENGİN ALTAY (Devamla) – Bu vesileyle, her şeye rağmen yüce Mecliste öğretmenlerimizin gününü kutluyor ancak onlardan, onların içinde bulunduğu hâlden sorumlu Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir üyesi olarak da özür diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

AVNİ ERDEMİR (Amasya) – “Öğretmenlerimizle dalga geçiyorsunuz.” diyerek konuşmamı…

BAŞKAN – Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Hadi, başlattık hayırlısıyla, buyurun.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Amasya Milletvekili Avni Erdemir’in, Sinop Milletvekili Engin Altay’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması 

AVNİ ERDEMİR (Amasya) – Yok, üslubumu bozmayacağım Sayın Başkanım çünkü öğretmenlerimiz bize üslubumuzun nasıl olması gerektiğini de öğretti. Onun için, biz onlara layık olmaya çalışacağız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, tabii, biz konuşmamızda öğretmenlerimizin ücretinin yeterli olduğunu söylemedik ama şunu söyledik: Devraldığımız Türkiye’deki ücretle bugünü mukayese ettik. Alım gücü bakımından, gelin bu kürsüye, deyin ki: “Şu noktalarda öğretmenin alım gücü 2002’den daha kötüdür.”

Ben bir dolar örneği verdim. Öyle sıfır atmayla falan alakası yoktur doların, eğer matematik bilirseniz. Değerli arkadaşlar, diyorum ki: O gün öğretmen, maaşıyla 287 dolar alabiliyordu. 9’a 1 öğretmen, rakamları da yanlış söylemedim, “9’a 1 öğretmen 1.700 küsur maaş alıyor.” dedim ve o öğretmen maaşıyla o gün 287 dolar alabiliyordu, bugün bin dolara yakın alıyor.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Kaç kilo et alıyordu, onu söyle.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Kaç kilo et alıyordu? Bakın, yanımda, 2011 son rakamlarını söylüyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kaç tane altın alıyordu mesela, kaç kilo et alıyordu?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen!  

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Evet, bütün rakamları söylüyorum. 2002’de 470 lira maaşıyla 475 kilo ekmek alırken, 2011’de, evet, 707 kilo; 475’ten 707 kilo...

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ekmek demiyoruz Avni Bey.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Evet, “Et” dediniz, eti alıyorum. Evet, 54 kilogram dana eti alırken, 65 kilogram dana eti alabiliyor. Evet, onu söylüyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sen ne kadar ekmek alıyorsun, onu söyle. Kendin ne kadar ekmek alıyorsun?

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) –  Ya danayı kasapta görüyor, ne eti! Kurban Bayramı’nda fitre alıyor.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Evet, 208 kilogram kuru fasulye alabilirken 350 kilogram kuru fasulye alıyor. 

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Danayı kasapta görüyor, kasapta.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen!

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Bunu şunun için söylemiyorum arkadaşlar: “Öğretmenlerimizin maaşı yeterlidir.” demiyorum.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Elinden tutan var mı, versene.

AVNİ ERDEMİR (Devamla) – Öğretmenlerimiz daha güzeline layık, daha iyisine layık diyorum ama onu da yapacak AK PARTİ İktidarıdır, bundan emin olunuz diyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Öğretmenler ramazanlarda fitre alır hâle gelmiş.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- MHP Grubunun, insanı şekillendiren, insanın geleceğini ve dolayısıyla toplumun geleceğini yönlendiren öğretmenlerimizin geçmişten günümüze hayat standartlarındaki menfi değişimin sebepleri ve sonuçlarının araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla 3/5/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiği Meclis araştırması önergesinin 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN - Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin aleyhinde son söz İstanbul Milletvekili Sayın Tülay Kaynarca’ya aittir.

Buyurun Sayın Kaynarca. (AK PARTİ  sıralarından alkışlar)

TÜLAY KAYNARCA (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi grup önerisi aleyhine söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekillerimiz, sözüme başlamadan önce, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Yurdumuzun her noktasında, Türkiye’nin her noktasında fedakârca emek veren, nesilleri yetiştiren değerli öğretmenlerimizi saygıyla buradan da selamlamak istiyor, Öğretmen Günü’nü kutluyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün millî mektepleri açtığı gün 24 Kasım - yine başöğretmenliği kabul ettiği 1928 Kasımında- Atatürk’ün 100’üncü doğum günü olan 1981 yılından itibaren Öğretmenler Günü olarak kutlanmaya devam edildi. O günden bu yana da 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlanıyor.

Öğretmenlerimizin yeni nesilleri en iyi şekilde yetiştirebilmesi için gösterdikleri çaba her türlü takdirin üzerinde, bunun altını özellikle çizmek istiyorum ama İktidarımız da çabasını, elbette, imkânlar ölçüsünde, öğretmenlerimizin mutlu olması, yaptıkları fedakârlığın gerçek değerini bulması adına yapmaktadır.

Bir öğretmen kızı olarak bunu özellikle belirtmek istiyorum çünkü öğretmenim, ilkokul öğretmenim sevgili babamdı ve öğretmen kızı olarak, bir öğretmenin onurlu bir şekilde görev yapması ve fedakârlıklarının her ölçüsüne şahitlik ve tanıklık etmiş olarak, tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü’nü yine tebrik ediyor ve mesleğin onuru ve itibarını kazanan da, kazandıran da bu fedakârlıktır demek istiyorum.

Aslında, az önceki Hatip “Başbakanımız sözünü tutmadı.” dedi.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Doğru.

TÜLAY KAYNARCA (Devamla) – Doğru söylemedi, çünkü 2002 yılı 2012 yılları arasında, sadece bu zaman dilimi içerisinde alınan öğretmen sayısı 367 bin, atanamayan öğretmenlerle ilgili dile getirdiğimde.

ENGİN ALTAY (Sinop) – Emekli olanlardan haberiniz var mı?

TÜLAY KAYNARCA (Devamla) – 367 bin ve sadece bu yıl, sadece bu yıl alınan öğretmen ise 50 bini aştı. Dolayısıyla, az önce de ifade ettim, ihtiyaçlar ve imkânlar ölçüsünde bu konuda yapılmak istenenlerin en iyi şekilde gereği yapılıyor diye inanıyor ve bunu belirtiyorum.

Diğer taraftan, Saygıdeğer Milletvekilimiz, Amasya Milletvekilimiz hem rakamlar hem diğer ölçülerle ilgili gerekli bilgileri verdi, tekrara girmeyeceğim.

Bugün uluslararası sözleşmeler gündemimizde, planımızda vardı. Bugünkü gündemde uluslararası sözleşmelerin gerek ticaretimiz gerek ekonomimiz için değerini de, önemini de ifade ederek, gündemimize bunu taşımayı arzu ettiğimizi ifade ediyorum. Milliyetçi Hareket Partisinin grup önerisine de bu nedenle olumsuz baktığımızı ifade ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaynarca.

Milliyetçi Hareket Partisinin grup önerisini oylarınıza sunuyorum, karar yeter sayısı arayacağım: Kabul edenler…. Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 15.25


İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.39

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 28’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi, öneriyi yeniden oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım: Kabul edenler… Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

2.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ve 19 milletvekili tarafından, nefret suçlarında yaşanan artışın ve nefret suçlarının toplumda yarattığı ayrışma ve travmanın tüm boyutlarıyla araştırılarak sorunun çözümüne yönelik gerekli önlemlerin belirlenmesi ve Türkiye'de nefret suçlarının önlenmesi için acil olarak yapılması gereken düzenlemelerin tespit edilmesi amacıyla 21/11/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

                                                                                                                 22/11/2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 22.11.2012 Perşembe günü (Bugün) toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İç Tüzük’ün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                               Emine Ülker Tarhan

                                                                                                         Ankara

                                                                                                 Grup Başkanvekili

Öneri

İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ve 19 Milletvekili tarafından, 21.11.2012 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına "Nefret suçlarında yaşanan artışın ve nefret suçlarının toplumda yarattığı ayrışma ve travmanın tüm boyutlarıyla araştırılarak sorunun çözümüne yönelik gerekli önlemlerin belirlenmesi ve Türkiye'de nefret suçlarının önlenmesi için acil olarak yapılması gereken düzenlemelerin tespit edilmesi" amacıyla verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin (584 sıra nolu), Genel Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 22.11.2012 Perşembe günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin lehinde ilk söz Bursa Milletvekili Sayın Aykan Erdemir’e aittir.

Buyurun Sayın Erdemir. (CHP sıralarından alkışlar)

AYKAN ERDEMİR (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası’nda Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi lehinde söz aldım. Yüce Meclisi, televizyon ve bilgisayar ekranları başında bizleri izleyen halkımızı saygıyla selamlıyorum.

“Nefret” söyleminin yaygınlaşması ve nefret suçlarının artması, kuşkusuz Mecliste grubu bulunan dört partimizin de ortak kaygısıdır. Ülkemizde pek çok kişi inancı, etnik kimliği, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği yüzünden şiddete maruz kalmakta, yaralanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.

Madımak katliamı, Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Selendi’de Roman yurttaşlara, Sürgü’de Alevi yurttaşlara, Dalyan ve Altınova’da Kürt yurttaşlara yönelik saldırılar, ülke çapındaki LGBT cinayetleri ve benzeri nefret temelli şiddet örnekleri hepimizin vicdanını yaralamaktadır.

Bu nefret suçları, bir arada yaşama irademizi tehdit eden derin toplumsal yaralar açmış ve yurttaşlarımızın adalete olan güvenini sarsmıştır. Sevindirici olan şudur ki: Nefret suçlarındaki bu endişe verici artış toplumumuzun duyarlı kesimlerinin harekete geçmesine neden olmuştur. Bu alana yönelik yasal düzenleme talepleri sıklıkla dile getirilmektedir. Yaklaşık yetmiş sivil toplum girişimini bir araya getiren Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu tarafından kaleme alınan nefret suçları yasa taslağı bu talebin en somut ifadesidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da “Müslümanların Masumiyeti” filminin yarattığı tartışmalar ve filme gösterilen tepkilerin ardından “İslamofobi” ve “nefret suçu yasası” talebini dile getirmiştir. Geniş toplum kesimlerince üzerinde mutabakat sağlanan ve ısrarlı biçimde dile getirilen bu talebe Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak duyarsız kalmayacağımıza inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, nefret suçlarının bireyler ve toplum üzerinde olumsuz etkileri vardır. Nefret suçları mağdurlarının yaşadıkları topluma bağlılıkları sarsılır, kişilikleri örselenir; mağdurlarda derin ve kalıcı psikolojik travma yaratır; mağdur, kendisini nefret suçu tarafından dayatılan kimlik dışında göremez hâle gelir. Dayatılan kimlik nedeniyle ötekileştirilen ve saldırıya uğrayan kimse, artık toplumla ilişkisini bu dışlanmışlık üzerinden kurmaya mahkûm edilir. Mağdurların hissettikleri dışlanmışlık karşılıklı bir paranoyayı besler. Taraflar birbirlerine karşı ön yargı ve peşin hüküm geliştirirler. Nefret suçlarının toplumsal ayrıştırıcı ve bölücü etkisi bu yolla perçinlenir. Kısacası, nefret suçları bir arada yaşamı tahrip eder.

Değerli milletvekilleri, nefret suçları uluslararası toplumun da kaygıyla izlediği bir olgudur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, nefret söylemini “Hoşgörüsüzlük temeline dayalı, yabancı düşmanlığını, ırkçı nefreti, antisemitizmi ve diğer nefret biçimlerini yayan, kışkırtan, öven ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi.” olarak tanımlamaktadır. Nefret söyleminin kaçınılmaz sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan nefret suçları ise Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından “gerçek veya hissedilen ırk, ulusal ya da etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, zihinsel ya da fiziksel engellilik ve cinsel yönelim” temelinde işlenen suçları  kapsayacak şekilde tanımlanmaktadır. 

Nefret suçları, taşıdıkları iki özellikle diğer tüm suçlardan farklıdır. Nefret suçlarının ilk özelliği, suçun nefret saikiyle işlenmesidir. Saldırgan, hedefini çoğunlukla hedefinin derisinin rengi, ırkı, dini, milliyeti, engelli olma durumu, cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği gibi nedenler temelinde belirler. Bu hedef, bazen bir insan, bazen bir kurum ya da ibadethane olabilir.

Nefret suçunun ikinci özelliği ise mağdurun mensubu olduğu topluluk üzerinde bıraktığı etkidir. Nefret suçlarında iki farklı hedef ve dolayısıyla da iki farklı mağdur vardır: Saldırıya uğrayan kişi ve onun ait olduğu topluluk. Örneğin, cami veya cemevi gibi bir ibadethane hedef alındığında, o ibadethanenin mensubu olan cemaat de hedef alınmış olur. Cemaatin mensupları, baskı ve endişeyi nefret suçuna doğrudan hedef olan mağdur kadar duyumsar.

Devletin nefret suçlarıyla etkin şekilde mücadele edebilmesi için, sorunun boyutunu ve toplum açısından oluşturduğu tehditleri doğru belirlemesi gerekmektedir. Nefret söylemi ve nefret suçlarının önlenmesi için, suça ilişkin verilerin resmî makamlarca toplanması ve bu bilgilerin kamuoyuyla düzenli olarak paylaşılması büyük önem taşımaktadır.

Nefret suçlarının kayıt altına alınarak kamuoyuyla paylaşılması gerekmektedir. Bu doğrultuda yürütülecek çalışmalar, nefret suçları konusunda toplumsal duyarlılık geliştirilmesini sağlayacaktır, mağdur kesimlerle toplumun diğer kesimleri arasında dayanışma ilişkileri kurulmasına katkı sağlayacaktır.

Türkiye gibi nefret suçlarına yönelik resmî olarak veri toplanmayan ve kamuoyuyla paylaşılmayan ülkelerde sivil toplumun çabalarıyla elde edilen sınırlı veriler, sorunun görünür kılınması için ancak kısmi bir katkı sağlayabilmektedir. Farklı sivil toplum kuruluşlarının bu yöndeki çalışmaları, Türkiye’de işlenen nefret suçlarında kayda değer bir artış olduğunu göstermektedir.

Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında nefret suçları konusunda yasal mevzuata sahip olmayan ender ülkelerden biridir. Birçok ülkede nefret suçları, doğrudan ya da dolaylı olarak, belli oranda ve bazı suç tiplerinde hukuk içerisinde kendine önemli yer bulmuş durumdadır. Oysa ülkemizde nefret suçları suç türleri kapsamında yer almamaktadır. Nefret suçları kapsamında değerlendirilebilecek çok az sayıda suç için nefret saiki ağırlaştırıcı neden olabilmektedir.

Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası kuruluşlar ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin denetim organları, bugüne kadar, Türkiye hakkında çok sayıda tavsiye kararı yayımlamıştır.

Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu ve Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi tarafından hazırlanan Türkiye raporlarında, hükûmetin nefret suçlarıyla mücadele için gerekli acil adımları atması tavsiye edilmektedir. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu, 2002 yılında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 47 Avrupa Konseyi üyesi ülkeyi, ırkçılık ve ırk ayrımcılığına karşı mücadele amacıyla, ulusal mevzuatlarında ırkçı saiklerle işlenen suçlara verilen cezaları ağırlaştırıcı yönde düzenlemeler yapmaları konusunda teşvik etmiştir. Ayrıca, 2007 yılında yayımladığı bir politika tavsiye belgesiyle bu tür olayların daha iyi rapor edilmesini önermektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bazı kararları da şiddet içeren vakalarda olası ırkçı saiklerin incelenmesini ve saldırganların yargılanmasını teşvik etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanınan hak ve özgürlükler için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yapılması mümkündür ancak Türkiye Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye taraf olmasına rağmen, Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesine başvuru usulünü tanımadığı için Komiteye bireysel başvuru hâlâ yapılamamaktadır. Tavsiye kararlarında nefret suçları konusunda kapsamlı, orantılı, caydırıcı ve sadece ceza hukukunu değil, medeni hukuk ve idare hukukunu da kapsayan yasal düzenlemelerin kabul edilmesi gerekliliği de vurgulanmaktadır.

2012 Avrupa Birliği İlerleme Raporu Türkiye’nin Avrupa Konseyinin tavsiyesine uygun olarak nefret söylemi ve nefret suçlarına ilişkin mevzuatın düzenlenmesi yönünde ilerleme kaydetmediğini açıkça belirtmiştir. Rapor, Türkiye’de azınlıklara karşı bir hoşgörüsüzlük kültürünün mevcut olduğunun altını çizmektedir; televizyon dizileri ve filmler da dâhil olmak üzere, medyada yer alan antisemitizim ve nefret söyleminin cezalandırılmadığını belirtmektedir. Ayrıca, medya tarafından yapılanlar da dâhil olmak üzere, nefretin tahrik edilmesinin etkin bir şekilde kovuşturulmadığı vurgulanmaktadır.

Günümüzde, devletin önemli bir varlık nedeni ve meşruiyet kaynağı bireylerin ve toplulukların temel hak ve özgürlüklerini kullanabilecekleri özgürlükçü ortamı sağlamak ve güvence altına almaktır. Devlet ırk, milliyet, etnik köken, soy, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, din, inanç veya inançsızlık, siyasi ve felsefi düşünce ve görüşler ve bireysel yaşam tercihleri karşısında tarafsız olmalıdır. Devlet, her bir bireyi -sahip olduğu bütün kimliklerden bağımsız olarak- yok edilmez ve devredilemez haklara sahip eşit yurttaşlar olarak görmeli, ayrımcı yaklaşım ve uygulamalardan arınmalıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisi saygıyla selamlıyor, nefret suçlarına ilişkin farkındalık yaratmak ve kapsayıcı bir yasal düzenlemeyi bir an önce hayata geçirmek noktasında tüm vekillerimizin gereken hassasiyeti göstereceğine inanıyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Erdemir.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin aleyhinde ilk söz, Van Milletvekili Sayın Fatih Çiftci’ye aittir.

Buyurun Sayın Çiftci. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FATİH ÇİFTCİ (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin nefret suçlarında yaşanan artışın ve nefret suçlarının toplumda yarattığı ayrışma ve travmanın araştırılmasına yönelik grup önerisi üzerinde aleyhte söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlarım.

CHP grup önerisinde, Türkiye’de son on yılda ırkçılık, cinsiyetçilik, yobazcılık, yabancı düşmanlığı ve benzeri saiklerle işlenen nefret suçlarında bir artış yaşandığı, nefret suçlarında fail ile kurban arasında doğrudan bir ilişki dışında, kurbanın sırf sahip olduğu grup kimliğinden ötürü hedef seçildiği; genel olarak nefret suçları mağduru veya mensubu olduğu grubun diğer üyelerini korkutmakta ve kendilerini tecrit edilmiş, savunmasız ve hukuk tarafından korumasız olarak hissetmelerine yol açtığı; öte yandan söz konusu suçların doğurduğu bu öldürücü hissiyat ve psikolojik etkinin, ırksal, dinsel ve etnik gerilimleri daha da tırmandırdığı; misillemelere ve zorunlu göçe yol açtığı ifade edilmektedir.

Bu nefret suçları, bir arada yaşama iradesini tehdit eden derin toplumsal yaralar açtığı, adalete güvenin sarsıldığı… Türkiye'de nefret suçlarına karşı mücadele veren sivil toplum kuruluşlarının medya ve takip ettikleri davalardan elde ettikleri sonuçlara göre nefret suçunun işlendiği kategoriler din, inanç, etnik köken, cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliğidir.

Çok kültürlü, kimlikli coğrafyalarda bulunan ülkemizde Kürtler, Aleviler, translar, Romanlar ve pek çok gruba karşı ayrımcılık veya nefret suçu işlendiği ifade edilmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; insan hakları felsefesi, insanın onurlu bir yaşam sürdürmesinin koşullarını ve haklarını savunmakla beraber, genel olarak, bu haklara gereksinim duyanların korunduğu din, ideolojik görüş, toplumsal sınıf, dil, kültür, etnik yapı, ırk, cinsiyet, renk ve mezhep gibi durumlardan dolayı insanların ayrımcılığa tabi tutulmamasını ve horlanmamasını öngörür. Ayrıca, toplumsal adalet açısından, insan gruplarının sosyal sorunlarının çözümlendiği ve toplumsal yaşama etkin olarak katıldıkları bir toplumsal yapının inşasının da zorunluluğunu gözetir. Bu ise günlük siyasi rötuşlara ve rantiye ideolojisine prim vermeyecek kadar kökü evrensel vicdan ve adalet olan bir gerçeklik ve insani bir taleptir.

Dinî veya etnik nefreti uyandıran tahkir, tahrik ve tezyif içeren tutumlara ve eylemlere karşı etkili bir cevap, yerinde bir karşılık olarak “nefret suçu” tanımı gelişiyor ve ceza hukukumuzda da bu suçu güçlü bir yaptırıma bağlamanın hazırlıklarını sürdürüyoruz.

Bir diğer önemli nokta, temel hak ve hürriyetlerin en geniş hukuki korumaya medar olmasını sağlayacak adımların atılmış olmasıdır. Türkiye, yıllarca, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince verilen ihlal kararlarının yükünü taşımak zorunda kalmıştı; milletimiz bu tabloya ne layıktı ne razıydı. Ülkemizin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki olumsuz görünümünü değiştirmek için çok önemli adımlar attık. İhlalleri önleyici yapısal reformlar, mevzuat değişiklikleri yanında, uygulamayı izleyecek, değerlendirecek ve ülke savunmasını üstlenecek çok önemli birimler kuruldu. Bunlardan birisi İnsan Hakları Daire Başkanlığı ve İnsan Hakları Kurumu. Ayrıca, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başta olmak üzere, pek çok uluslararası kuruluşa misyon üstlenen hâkim ve savcılar gönderdik. Yargı kararları ve uygulamalarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygunluğun hâkim ve savcıların terfilerinde bir kriter olarak belirlenmesi, evrensel hukuk ilkelerine uyma anlamında önemli bir adım olmuştur. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru imkânı tanıdık. Anayasa Mahkemesini Türkiye İnsan Hakları Mahkemesine dönüştürerek vatandaşlarımızın hak arama mücadelesi noktasında çok önemli bir kapıyı açtık.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; nefret suçuna bakıldığında, bu suç için yapısal düzenlemeler oldukça yenidir. Nefret suçu terimi, ilk önce Amerika Birleşik Devletleri’nde bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Nefret suçunu engellemek için ilk girişimler 1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde başlamış, ABD’de özellikle Yahudilere karşı gerçekleşen pek çok fiilî saldırıyı engellemek için 85’te çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. 90’lı yılların sonuna doğru bu düzenlemelerin kapsamı genişletilmiş, ırk, renk, etnik köken, uyruk, din, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, fiziksel ve zihinsel engel gibi farklar da bu düzenlemenin kapsamına alınmıştır.

Nefret suçu: Bir kişiye veya gruba karşı din, dil, ırk, milliyet, etnik köken, cinsiyet, felsefi ya da siyasal inanç ve cinsel tercihler gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden ötürü düşmanlığa dayalı olarak işlenen ve genellikle şiddet içeren suçlara, genel olarak nefret suçları adı verilmektedir. Yine, mağdurlara salt farklı bir toplumsal kesimin kimliğini taşıdığı ya da salt belirli bir toplumsal ya da kültürel kesimin mensubu olduğu için zarar vermek isteniyorsa, işlenen suçun tipi ne olursa olsun, o suç genel olarak, aynı zamanda bir nefret suçu olarak kabul edilmektedir.

AGİT, nefret suçlarını önlemek için hazırladığı kılavuzda, nefret suçlarını aynı zamanda “ön yargı suçları” olarak da tanımlamaktadır çünkü nefret suçları daima iki unsuru bir arada bulundurmaktadır. Nefret suçlarının birinci unsuru: Sıradan ceza kanunları kapsamında suç oluşturan bir eylemin gerçekleştirilmesi; ülkelerin yasalarında bazı farklar bulunmasına rağmen, söz konusu cezai eylemler konusunda benzerlik taşıyan şey, genellikle bu tür eylemlerin şiddet eylemleri olmasıdır.

Nefret suçlarına ilişkin ikinci unsur, ön yargılardır. Bu, nefret suçunu sıradan suçlardan ayırır. Suçu işleyen kişi, koruma altındaki özelliği kasıtlı olarak hedef seçmiş. Hedef, bir ya da birden fazla kişiyi ya da belli özellikleri paylaşan bir grupla özdeşleşmiş mülkiyet de olabilir. Koruma altındaki özellik ırk, dil, etnik köken, ulus ya da benzer nitelikteki genel faktörler gibi, grup tarafından paylaşılan bir özelliktir.

Türk Ceza Kanunu’nda direkt olarak nefret suçları yer almamakla birlikte, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi müstakil bir düzenleme bulunmamakla birlikte ancak bu durum, Türk hukukunda nefret suçu olarak kabul edilebilecek fiillerin yaptırımsız olduğu anlamına gelmemektedir. Öncelikli olarak, Anayasa’nın 10’uncu maddesinin birinci fıkrasında herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit oldukları açıkça düzenlenmiştir.

Türk Ceza Kanunu’nun genel hükümlerinden biri olan, 3’üncü maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine göre de Ceza Kanunu uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal ve diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik veya diğer toplumsal konuları yönünden ayrım yapılamayacak, hiçbir kimseye ayrıcalık tanınmayacaktır. Nefret suçu kapsamında değerlendirilebilecek Türk Ceza Yasası’nda çeşitli maddeler vardır. Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesinin (a), (b), (c) fıkralarında bu düzenleme açık ve net bir şekilde yer almıştır. Yine, Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesinin (a), (b), (c) bentlerinde de bu hüküm yer almaktadır. Yine Türk Ceza Yasası’nın 125’inci maddesinin üçüncü fıkrasında da, hakaret suçunun; dinî, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatleri açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı veya kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, işlenmesi hâlinde, ceza alt sınırından daha da yukarı çekilmektedir. Yine Türk Ceza Yasası’nın 135’inci maddesinde de bu düzenlemeye ilişkin hüküm bulunmaktadır. Ayrıca Türk Ceza Yasası’nın 155’inci maddesinde de buna ilişkin düzenleme söz konusudur.

Öte yandan, Devlet Memurları Kanunu’nun 7’nci maddesinde de yine benzer bir düzenleme söz konusudur.

Yine, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’da buna yönelik hükümler söz konusudur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ iktidarları döneminde, toplumsal barışın sağlanması, insanların kendilerini daha iyi ifade edebileceği ve ötekileştirmekten kurtarmak için çok önemli çalışmalar bugüne kadar yapılmıştır.

Zaman içerisinde, CHP grup önerisinde belirtilen çeşitli suçlara ilişkin failler yakalanıp yargı önüne çıkarılmış ve hesapları sorulmuştur. Bugüne kadar yapılan çalışmalar üzerinde yasal mevzuatta düzeltmeler, ırkçılık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığının ortadan kaldırılması sağlanmıştır ve sağlanmaya da devam edilecektir. Toplumsal barışın sağlanması, her farklı etnik ve inanç grubunun kendisini bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olduğunu hissetmesi ve ötekileşmesinin önüne geçmesi noktasında çok önemli çalışmalar yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir. Bu süreçte farklı etnik grupların ve inanç gruplarının gelecekleri, gerek Anayasa’da yapılan düzenlemeler gerekse yasal düzenlemelerle garanti altına alınmıştır.

Bu süreçte bölge açısından bakıldığında olağanüstü hâl kaldırılmış, DGM’ler kaldırılmış, işkenceye sıfır tolerans tanınmış ve ortadan kaldırılmıştır.

Çocuk Hakları Yasası, Bilgi Edinme Yasası, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan TCK’nın 301’inci maddesi, Terörle Mücadele Kanunu, çağdışı kanunların birçoğu değiştirilmiştir; Türk Ceza Yasası, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu, Kabahatler Kanunu, İnfaz Kanunu, Bilgi Edinme Yasası ve Yerel Yönetimler Yasası’nda yapılan değişikliklerle çok önemli aşamalar kaydedilmiştir.

Yine, Millî Birlik ve Kardeşlik Projesinde, farklı etnik ve dinî grupların problemleriyle, istek ve arzuları dikkate alınmıştır. Bu çerçevede, gayrimüslimlerin, Kürt’lerin, Alevi’lerin, Roman’ların, Kafkas ve Rumeli kökenli vatandaşlarımızın, mütemadiyen insanların şikâyetçi olduğu, bir şekilde eksikliğini hissettiği konular tek tek ele alınmış ve önemli mesafeler katedilmiştir. Gayrimüslim azınlık gruplarıyla devletin en üst kademeleri arasında temaslar sağlanmış ve bunların sonucunda, geçmişte yapılan yanlışların çoğu tarihe gömülmüştür. Alevi vatandaşlarımızın temsilcilerinin katılımıyla birçok çalıştay yapılarak bu konuda memnuniyet verici sonuçlara ulaşılmıştır.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Nedir sonuçları?

FATİH ÇİFTCİ (Devamla) – Cemevleri statüsü, ders kitaplarında Alevilik, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi, Madımak Oteli’ndeki çalışmalar bunların birer örneğidir.

Kürt sorununda çözümün süreci başlatılmış, devletin geçmişteki…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FATİH ÇİFTCİ (Devamla) – …ideolojik, inkârcı, tek tipçi yaklaşımı AK PARTİ İktidarıyla tarihe karışmıştır. Bu şekilde AK PARTİ İktidarı tarafından nefreti ortadan kaldırmak için çok önemli çalışmalar yapılmıştır, bundan sonra bu süreç devam edecektir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Yeni, Samsun’daki bir patlamayı Meclisimizle, yüce Meclisle paylaşmak üzere benden bir dakikalık söz istedi, kendisine o sözü veriyorum.

Buyurun.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

12.- Samsun Milletvekili Ahmet Yeni’nin, Samsun’da Eti Bakır İşletmesinde meydana gelen çökme olayında 5 işçinin hayatını kaybettiğine ve 11 işçinin de yaralandığına ilişkin açıklaması

AHMET YENİ (Samsun) – Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum.

Samsun’da Eti Bakır İşletmesinde amonyak tankının kapağındaki yapım çalışması devam ederken bir çökme meydana gelmiştir. Maalesef, şu an itibarıyla 5 işçimiz hayatını kaybetmiş ve 11 işçimiz de yaralı. Ölenlere Allah’tan rahmet diliyorum, ailelerine başsağlığı diliyorum. İnşallah, devamında ölülerimiz olmaz, temennimiz ölü sayısının artmamasıdır. Olay yerinde arama ve kurtarma çalışmaları devam ediyor. Başımız sağ olsun diyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ve 19 milletvekili tarafından, nefret suçlarında yaşanan artışın ve nefret suçlarının toplumda yarattığı ayrışma ve travmanın tüm boyutlarıyla araştırılarak sorunun çözümüne yönelik gerekli önlemlerin belirlenmesi ve Türkiye'de nefret suçlarının önlenmesi için acil olarak yapılması gereken düzenlemelerin tespit edilmesi amacıyla 21/11/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin lehinde son söz, Muğla Milletvekili Sayın Mehmet Erdoğan’ın.

Buyurun Sayın Erdoğan. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; CHP grup önerisi hakkında söz almış bulunmaktayım, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Samsun’da meydana gelen iş kazasında hayatını kaybeden işçilerimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum.

Bütün öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü’nü kutluyorum. Öğretmenlerimizin sorunlarının çözüldüğü, atanamayan öğretmen haberlerini duymadığımız günlere kavuşmamızı da temenni ediyorum.

Şimdi, tabii ki toplumumuzdaki kin ve nefret duygusunun ve nefrete bağlı suçların artmasıyla ilgili olarak CHP tarafından verilen grup önerisini tartışacağız.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nefret söylemini, hoşgörüsüzlük temeline dayalı, yabancı düşmanlığını, ırkçı nefreti, antisemitizmi ve diğer nefret biçimlerini yayan, kışkırtan, öven ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi olarak tanımlamaktadır. Bu tanım, aslında bize, Müslüman Türk milletine oldukça yabancıdır. Türk ve İslam dünyasında insan ve insana verilen değer çerçevesinde, birbirine kin ve nefret duymayan, aksine birbirini destekleyen, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyen bir Peygamber’in anlayışı sergilenmiştir. Mevlânâ, “Ne olursan ol yine gel.” diyerek çok güzel bir hoşgörü kapısı aralamıştır. Yine, Yunus Emre, “Biz yaradılmışları severiz Yaradan’dan ötürü.” diyerek bütün ayrımcılığı, kini, nefreti yerin dibine gömmüştür. Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesinde, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye "İnsana değer ver ki devlet yücelsin." sözü rehber olmuştur. Keza, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’yı cami yapıp bir vakfiyeye bağladığında, vakfiyenin ilk cümlesi olarak “Kâinatın özü insandır. Bu vakfım insanlar içindir.” cümlesini nakşetmiştir. Nitekim, buna bağlı olarak Osmanlı sultanları her yeni fethettikleri topraklarda o bölgenin halkı için adaletnameler yayınlamıştır. Adaleletnameler, ırkına, dinine, diline, zengin veya fakirliğine bakılmaksızın her ferdin, hükümdarın ve devletin koruması altında olduğunu ilan eden fermanlardır. Buradan da anlaşılacağı üzere, Orta Çağ Avrupası’nın aksine ülkedeki her çeşit halkın eşit tutulduğu ve devletin koruması altında olduğu açıklıkla ortaya konmaktadır. Gerçekten de Sultan Abdülhamid döneminde kurulan darülacezede, her türlü insanın koruma altına alındığı, cami, sinagog ve kilisenin yan yana bulunduğu görülmektedir.

Günümüzde, insanlar arasında kin ve nefret duygusunun sürekli arttığını gözlemlemekteyiz. Ne oldu da yukarıda saydığımız güzel hasletleri, değerleri kaybettik? Tabii, bunda iktidarın ve yandaş hâle getirilen sistemin etkisi çok önemlidir. Günümüzde, görsel ve yazılı medya çok önem kazanmıştır. Şimdi, televizyonları açın, kin ve nefret kusan haberler, diziler, filmler her gün boy boy gösterimdedir. Yandaş hâle getirdiğiniz RTÜK nerede, ne iş yapıyor? Siz, bu yayınlara hoşgörü hâkim olmadan toplumun huzur bulacağını mı sanıyorsunuz?

Eğitim sistemi, nefret duygusunun azaltılması bakımından çok önemlidir. Lakin, on yıllık AKP İktidarı döneminde 4 Millî Eğitim Bakanı değişmiştir. Her bakan birbirinden farklı, öncekilerle çelişen yeni uygulamalara imza atmıştır. Bunun sonucu eğitim politikası bırakın millî olmayı Hükûmet politikası hâline bile gelememiştir bu dönemde. Eğitim politikası millî hâle getirilmeden ve eğitimde hoşgörü teması tarihimize, kültürümüze ve inancımıza uygun olarak yer bulmadan, eğitim politikasının toplumdaki kini ve nefreti toprağın dibine gömecek hâle getirilmesini sağlamadan Türkiye’deki nefrete dayalı suçların azalacağını mı sanıyorsunuz?

Yine, bu dönemin en büyük handikabı maalesef AKP İktidarı döneminde tuz kokmuştur. Artık, insanlar adalete güven duygusunu kaybetmiştir. Bu dönemde gözaltına alınan, tutuklanan insanlar, yıllarca neden tutuklandıklarını bile öğrenememişlerdir. İnsanlar tutuklanmış, cezaevlerine konmuşlar, aylarca, yıllarca o davalarla ilgili iddianameler maalesef yayınlanmamıştır; kendilerine iddianameleri bildirilmemiştir, avukatları iddianameleri elde edememişlerdir. Dolayısıyla, insanlar savunma hakkından bile mahrum hâle getirilmişlerdir. Şimdi, tabii ki adaletin, tuzun koktuğu bir noktada nefretin bitmesini beklemek mümkün değildir.

MHP İstanbul Milletvekili emekli Korgeneral Engin Alan için Sayın Başbakan “Benim karşımda ayağa kalkmayan adam cezasını buldu.” demiştir. İşte, bu dönemdeki nefreti körükleyen en üst söylemler bizzat Sayın Başbakan tarafından ifade edilmiştir.

Yine, adaletle ilgili çok çarpıcı bir örnek de bugün gündeme düştü. Bugün “Dağdaki teröristler için ağlamayan insan değildir.” diyen Diyarbakır Emniyet Müdürü hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı takipsizlik kararı verdi. Şimdi, toplumu bu kadar ayrıştıran insanlar, kamu görevlileri için bu takipsizlik kararı nasıl verilmiştir anlamakta gerçekten güçlük çekiyoruz.

Bir başka sebep, ülkemizi yönetenlerin, başta Sayın Başbakan olmak üzere, toplumu ayrıştıran söylemlere sahip olmasıdır. Sayın Başbakan her sözünde ülkemizi otuz altı etnik gruba ayırmaktadır ve birbirinden koparmaktadır. Hâliyle bunun sonucu, ülke içerisinde, aşırı derecede kimlik tartışmaları ön plana çıkmaktadır.

Geçen hafta kabul edilen Büyükşehir Yasası, ana dilde savunma hakkı -önümüzdeki hafta Adalet Komisyonuna geliyor- gibi yeni düzenlemeler toplum içerisinde ayrışmayı, bunun sonucu olarak da nefreti körüklemektedir. Kamu görevi yapan, devletimizin omurgasını teşkil eden kadrolara yapılan atamalarda liyakat yerine başka kriterler aranması; yandaş, yoldaş kriterlerine göre atamaların yapılması ve kamuyu yıpratan, işte, biraz önce örnek verdiğimiz Diyarbakır Emniyet Müdürünün, Tunceli Emniyet Müdürünün ve diğer buna benzer kamu görevlilerinin yerinde kalması da maalesef toplumumuzdaki nefret duygusunu artırmaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi her türlü ayrımcılığın karşısındadır. Bu, nefret ve nefrete bağlı suçların azaltılması için devlet yönetiminde hukukun hâkim kılınması, insanlar arasında cinsiyet, ırk, din, mezhep vesaire gibi ayrımların kaldırılarak her insana hukuk karşısında eşit muamele yapılması sağlanarak, suçlulara karşı devletin alacağı etkin tedbirlerle vatandaşlarımızın devlete olan güven duygusunun güçlendirilmesi sağlanarak -yani, burada suçlularla müzakere ederek değil, suçlulara karşı devletin o güçlü yüzünü, adil yüzünü, hâkim yüzünü kullanarak- atamalarda yandaşlık yerine liyakatin hâkim kılınmasıyla ve en önemlisi, inancımızda, tarihimizde, kültürümüzde hâkim olan hoşgörü kültürünün günümüzde de toplumumuza hâkim kılınmasıyla nefret suçlarının önünün alınacağı muhakkaktır.

Ülkemizi ayrıştırmak yerine, ülkemizi birleştirecek politikalar uygulamasına vesile olması dileğiyle bu önergenin kabul edilmesini talep ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar) 

BAŞKAN -  Teşekkür ederim Sayın Erdoğan.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Karar yeter sayısı istiyorum.

BAŞKAN -  Daha bir kişi daha var.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Biraz önce “son söz” dediniz.

BAŞKAN -  Dedim ki: Lehinde son söz… Şimdi,  aleyhinde son söz diyeceğim.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Acemiliğime verin efendim.

BAŞKAN -  Cumhuriyet Halk Partisi  Grubu önerisinin aleyhinde son söz, İstanbul Milletvekili Sayın Sebahat Tuncel’e aittir.

Buyurun Sayın Tuncel. (BDP sıralarından alkışlar)

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin usulen aleyhinde söz almış bulunmaktayım.

Son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Özellikle nefret suçlarının, nefret suçlarına neden olan nefret söyleminin araştırılması, bu konuda yasal düzenlemenin yapılması grubumuz tarafından da defalarca gündeme getirilmiş bir durum. Dolayısıyla, bunun araştırılması ve bu konuda ciddi bir çalışmanın yapılmasını öneriyoruz. Dolayısıyla, biz bunun lehinde oy kullanacağız, bunu ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, nefret suçları, nefret söylemi aslında Türkiye’de ciddi bir sorun. Biraz önce İktidar Partisinden Sayın Milletvekilini dinleyince sanki başka bir ülkede yaşıyoruz, aslında o başka bir ülkede yaşıyor, biz başka bir ülkede yaşıyoruz gibi hissettim çünkü kendisi, aslında “Tamam, nefret suçları var, nefret söylemi var Türkiye’de, dünyada hatta.” diye bu konuda bir değerlendirme yaptı. Bu konuda iktidarın çok önemli çalışmalar yürüttüğünü, dolayısıyla hiçbir sorunun olmadığını, bu ülkede ne Kürtlerin ne Alevilerin ne kadınların ne Hristiyanların ne LGBT örgütlerinin, LGBT bireylerinin  aslında hiçbir sorun yaşamadığını, dolayısıyla bu konuda yasal düzenlemeler yaptığını ifade etti.

Anlaşılan o ki, AKP Grubu kendi öneri vermediği için bu öneride de aleyhte oy kullanacak ama biz, bir kez daha, madem bu konuyu bir suç olarak görüyorsunuz, nefret söyleminin bu ülkede olduğunu düşünüyorsunuz ve ciddi anlamda bundan kurtulması gerektiğini düşünüyorsunuz, o zaman bunun araştırılmasına da engel olmamak gerekir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de nefret söyleminin üretilmesinin temel nedenlerinden birisi, aslında, bugün yeni anayasa tartışmalarında da ortaya çıkan temel noktalardan biri, bu ülkede üretilen zihniyet, üretilen dil. Bunlardan birisi: Türkiye, Türklük üzerinden kendisini ifade ediyor ve Türk’ten başka herkesi ya düşman ilan ediyor ya terörist görüyor ya da bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne kastetmek suçuyla değerlendiriyor. Bu, toplumda nefrete neden oluyor çünkü bu ülkede Kürt olmak neredeyse terörist olmakla eş değer oluyor, Ermeni olmak eşkıya olmakla eş değer oluyor ve bunu yansıtan toplum ya öldürüyor Hrant Dink meselesinde olduğu gibi ya da işte, toplumsal linçlere neden oluyor. Bu ciddi bir sorun. Türklük üzerinde kurulan yaklaşımın kendisi sorunlu.

İkincisi: Sünni bir devlet; dolayısıyla, bunun üzerine kurulmuş, her şeyini buna göre düzenlemiş. Alevi olmak, gayrimüslim olmak yani Hristiyan olmak, Yezidi olmak bu ülkede suç. Üstelik bu ülkenin Başbakanı sürekli Yezidilere hakaret ederek neredeyse Yezidilerin linç edilmesine, hatta öldürülmesine zemin sunan bir söylem içerisinde. Bu ciddi bir sorun yani bu ülkede “Alevi, Sünni, Yezidi” diye sıraladığımız… “Herkes eşittir, Anayasa’nın 10’uncu maddesi zaten bu eşitliği düzenliyor.” demek gerçeği yansıtmıyor, bu anlamda çok ciddi sorunlar var.

Sonuçta, bu ülke erkek bir zihniyetle yönetiliyor; dolayısıyla, burada da her şey erkeklerin lehine düzenlenmiş oluyor, kadınlar bu konuda çok ciddi anlamda hak ihlalleriyle karşı karşıya kalıyor. Yine, LGBT örgütleri, bu ülkede lezbiyen, gey, biseksüel, trans bireyler ciddi anlamda nefret söylemiyle karşı karşıya. En son, Avcılar’da yaşanan olayın kendisi bu konuda somut bir örnek. Trans bireylere karşı gecenin on ikisinde örgütlendirilen nefret söylemi, onların toplumsal yaşamın dışına itilmesi ya da sırf trans birey olduğu için çoğunun öldürülmesi bu erkek zihniyetinin yaklaşımıyla alakalı bir durum çünkü erkek zihniyeti, kendisine göre bir namus anlayışı oluşturmuş durumda. Erkeğin namusu herkesin namusudur, her şeyin namusudur dolayısıyla kadınlar buna uymuyorsa öldürülebilir, şiddete maruz kalabilir; trans bireyler uymuyorsa buna şey yapabilir. Bu ciddi bir sorun.

Diğeri, militarist bir ülkede yaşıyoruz. Bu militarizm, aslında ciddi anlamda bu nefret söylemlerini de besleyen, bunu şiddetle karşılaştıran noktalardan birisi. Eğer bu tespitleri doğru yapamazsak, biz ciddi anlamda Türkiye’de nefret söylemi var mı, nefret suçları işleniyor mu, işlenmiyor mu konusunda herhangi bir şey yapamayız. Türkiye’de, sevgili arkadaşlar, buraya çıkan her arkadaşımız işte, yasaları ifade edecek, Anayasa’yı ifade edecek. Biraz önce söyledim, Anayasa’nın 10’uncu maddesine göre eşitiz zaten. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu 3’üncü maddesinde adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi var, 76’ncı maddesinde soykırım suçu yasaklanmakta; 122’nci maddesi ayrımcılığı, 216’ncı maddesi ise halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılamayı suç saymaktadır. Bu konuda bugüne kadar yargılanmış hiç kimse yoktur bu olaylar çok ciddi yaşanmış olmasına rağmen. Ama kim yargılanıyor? Buna itiraz edenler, bu ülkede nefret söylemini üretenlere karşı çıkanlar, ırkçılığa, milliyetçiliğe, faşizme karşı çıkanlar, ne yazık ki bu yasalardan yargılanıyor ve ceza alıyor. İşte, aydınlar, yazarlar, akademisyenler… Türkiye'nin geldiği tablo bu. Bunları göremezsek bu ülkede ciddi anlamda bir ilerleme kaydedemeyiz.

Diğer bir konu, bu ülkede nefret suçlarının nasıl olduğunu, etnik kimliğe yönelik mi, inanca yönelik mi, trans bireylere mi, kadınlara yönelik mi, bir haritamız yok. Dünya bu işi böyle çözmüş, bir araştırma yapmış, bir harita çıkarmış daha çok nefret söylemi nerede, nefret suçları nerede işleniyor diye. Dolayısıyla, bu konuda Türkiye sorumluluk almış olmasına rağmen bir veri tabanı oluşturulmuş değil, bu veri tabanını kimseyle paylaşmış değil. Dolayısıyla, bunu görmeden Türkiye'de nefret suçlarına ilişkin bir düzenleme yapmak mümkün olmuyor. Sayın Başbakanın,  “Biz nefret suçlarına ilişkin düzenleme yapacağız.” demesiyle de bu iş çözülmüyor, gerçekten bunun gereğini yapmak gerekiyor.

Oysa bu ülkede en çok nefret söylemini üretenlerden birisi iktidar partisinin kendisi; diliyle, söylemiyle cinsiyetçiliği, milliyetçiliği üretenlerden birisi. Bu cinsiyetçilik, milliyetçilik, militarist söylemin kendisi, aynı zamanda nefret suçlarını, nefret söylemini üretiyor. Hâlâ bugün Millî Eğitim Bakanlığının kitaplarında, diyelim ki bu ülkedeki Asuri ve Süryanileri aşağılayan, Ermenileri aşağılayan uygulamaları var.

Geçen Erol Dora Vekilimiz, bu Meclisin tek Hristiyan vekili, belki kendisi bir basın toplantısıyla bunu ifade etti. Hani, madem bu ülkede ayrımcılık yok, ırkçılık yok, bu konuda hoşgörülüyüz, bu kadar sorunları çözdük, hâlâ millî eğitim kitaplarında neden bu nefret söylemini üreten şeylerimiz var, bunları düşünmemiz gerekiyor değerli milletvekilleri.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz Barış ve Demokrasi Partisi olarak bu konuda bir kanun teklifi de hazırladık Türk Ceza Kanunu’nun değiştirilmesi, nefret suçlarının, gerçekten bu konuda nefret suçu işleyenlerin cezalandırılması konusunda ama meselenin sadece kanun çıkarmak, yasa çıkarmak olmadığını da biliyoruz. Bir kez daha bu konuda farkında olmak, özellikle toplumsal olarak nefret söylemini ortadan kaldıracak, hoşgörüyü sağlayacak, “Türkiye'de yaşayan bütün halklara, bütün inançlara aynı nazarda bakmak.” diye ifade edilen ama bu gerçekten sadece söylemde değil, onların eşit hakları olduğunu… Mesela, ana dilde eğitimi hak olarak görmeyen bir yaklaşım nasıl olur da bu ülkede Kürtlerin gerçekten eşit olduğunu ifade edebilir? Bu, sadece diyelim ki ciddi bir sorun. Ana dilde savunma hakkı bile burada bir şeyle karşılaşıyorsa, hâlâ bir dirençle karşılaşıyorsa nefret söyleminden bahsetmek ya da nefret söylemine karşı olduğunu söylemenin kendisi, bence, samimiyet içermeyen bir nokta hâline geliyor. Yine bu ülkede Aleviler… Diyelim ki “Bu sorunu çözdük, açılım yaptık.” deniliyor, hâlâ Alevilerin evleri yakılıyorsa ya da dergâhlarına yönelik saldırılar gerçekleşiyorsa nasıl demokratik bir ülkedeyiz, bunu düşünmek gerekir. Muharrem ayı içerisindeyiz. Biz, Ramazan ayında, her gün, burada, Ramazan ayının ne kadar kutsal bir ay olduğunu ifade ediyoruz değil mi bütün İslam alemi için? Evet, ama Aleviler için aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Erzincan’da Alevilerin Pir Sultan Abdal Derneğine yönelik saldırıya ya da İstanbul’da, Kartal’da yapılan saldırıya buradan bir kınama falan yapmıyoruz; nasıl oluyor? Hani biz eşitiz, eşit haklara sahibiz, bu ülkede din, dil, ırk farkı yok, cinsiyet farkı yok. Bunların hepsi toplumsal yaşamda bir yalana dönüşmüş durumda. Buradaki bütün arkadaşlarımızın, sadece iktidar değil, iktidarıyla muhalefetiyle bunu bir düşünmesi gerekiyor. Biz, bir kez daha bunun altını çizmek istiyoruz.

Bu ülkede otuzdan farklı etnik kimlik yaşıyor, onlarca farklı inanç yaşıyor. Diyelim ki bu konuda eğer biz, eşitlik hukukunu uygulayamayacaksak, eşit yurttaşlık talebini uygulayamayacaksak nefret söyleminin üretilmesini engelleyemeyiz. Nefret söylemi, direkt iktidar tarafından ya da direkt partilerin yönetimleri tarafından her gün üretilen bir nokta hâline geliyor. Şimdi, bunu ortadan kaldırmadığımız sürece istediğimiz kadar yasa çıkartalım, istediğimiz kadar “Çok iyi şeyler yaptık.” diyelim, bunun bir anlamı olmayacaktır.

O açıdan, ben, başladığım gibi bitiriyorum. İktidarın ifade ettiği şeylerle bizim yaşadığımız şeyler ne yazık ki aynı şeyler değil. Belki siz, söylemde yasal olarak bazı şeyler yapmış olduğunuzu söyleyebilirsiniz ama bize pratik uygulaması ne yazık ki faşizan uygulamalar olarak geliyor. Her gün sokakta biz özellikle daha çok nefret söylemiyle karşılaşıyoruz. Diyelim ki biz, her gün, Kürt olduğumuz için, Alevi olduğumuz için linçle karşılaşıyoruz; hatta ev bile verilmiyor, okullarda linç geliştiriyor, birçok öğrenci okulunu bırakmak durumunda kalıyor, ilköğretim de bile bu nefret  söylemiyle bire bir karşılaşıyoruz. Bir saha araştırması yapalım, gerçekten var mı, yok mu? Burada konuşmak çok kolay. Gerçekten Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Rumlara yönelik Türkiye’de bir nefret söylemi ya da yabancılara yönelik bir nefret söylemi var mı, yok mu, gelin bir araştıralım, bunun tablosunu çıkartalım, bunun üzerinde konuşalım. Niye kaçıyoruz bu işten? “Muhalefet verdi, iktidar verdi.” tartışmasından uzak, gerçekten bu mesele bizim meselemiz.

Daha demokratik, daha özgürlükçü, daha eşitlikçi bir Türkiye istiyorsak bunu yapmak durumundayız diyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

III.- YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama talebi vardır.

Sayın Tarhan, Sayın Akar, Sayın Havutça, Sayın Atıcı, Sayın Serindağ, Sayın Karaahmetoğlu, Sayın Özdemir, Sayın Eyidoğan, Sayın Genç, Sayın Özkes, Sayın Kaplan, Sayın Tayan, Sayın Özel, Sayın Toprak, Sayın Korutürk, Sayın Erdemir, Sayın Ekşi, Sayın Öner, Sayın Güven, Sayın Onur.

Yoklama için iki dakika süre veriyorum ve yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- CHP Grubunun, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ve 19 milletvekili tarafından, nefret suçlarında yaşanan artışın ve nefret suçlarının toplumda yarattığı ayrışma ve travmanın tüm boyutlarıyla araştırılarak sorunun çözümüne yönelik gerekli önlemlerin belirlenmesi ve Türkiye'de nefret suçlarının önlenmesi için acil olarak yapılması gereken düzenlemelerin tespit edilmesi amacıyla 21/11/2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 22/11/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak ön görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi (Devam)

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler.. Kabul edilmemiştir.

Muharrem ayı iftarı nedeniyle, saat 17.00’ye kadar birleşime ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 16.26


ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.01

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 28’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

 BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu raporlarının görüşmelerine başlayacağız.

2.- Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484) (S. Sayısı: 287)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3’üncü sırada yer alan, Yargılama Sürelerinin Uzunluğu ile Mahkeme Kararlarının Geç veya Kısmen İcra Edilmesi ya da İcra Edilmemesi Nedeniyle Tazminat Ödenmesine Dair Kanun Tasarısı ile Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

3.- Yargılama Sürelerinin Uzunluğu ile Mahkeme Kararlarının Geç veya Kısmen İcra Edilmesi ya da İcra Edilmemesi Nedeniyle Tazminat Ödenmesine Dair Kanun Tasarısı ile Adalet Komisyonu Raporu (1/625) (S. Sayısı: 342)

BAŞKAN –Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan, Sermaye Piyasası Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

4.- Sermaye Piyasası Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/638) (S. Sayısı: 337)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

5’inci sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Hükûmeti Arasında Askerî Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız. 

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Libya Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/650) (S. Sayısı: 339) (x)

BAŞKAN – Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Komisyon Raporu 339 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde söz isteyen, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Aytuğ Atıcı. (CHP sıralarından alkışlar.)

Buyurun, süreniz yirmi dakika.

CHP GRUBU ADINA AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Hükûmeti Arasında Askerî Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış buluyorum.

“Harp zorunlu ve hayati olmalı ama milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe harp bir cinayettir.” sözüne gerçekten inanan tüm milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu mutabakat muhtırası 4 Nisan 2012 tarihinde Ankara’da imzalandı. Askerî alanda hemen her konuda eğitim ve öğrenime ilişkin iş birliğinin geliştirilmesinin amaçlandığını bu anlaşmadan görüyoruz. Ayrıca bu anlaşmada en çok dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi, barışı koruma ve barışı destekleme konusudur. Yani, siz Hükûmet olarak Libya ile barışı koruma ve barışı destekleme konusunda bir anlaşma yapmış bulunuyorsunuz. Bir yandan onların askerlerini eğiteceksiniz, bir yandan da bu eğitimin amacının barış olduğunu iddia ediyorsunuz. Çok güzel kelimeler seçmişsiniz, her zaman olduğu gibi, dıştan çok güzel görünen ama içini okudukça insanın içini yakan kelimeleri, tıpkı “barışta” olduğu gibi, buraya da yazmışsınız ancak “barış”, sayenizde kirlendi ve anlamını yitirdi yani anlayacağınız “Âyînesi iştir kişinin, anlaşmaya bakılmaz.” Yani sizin ne söylediğiniz, ne anlaştığınız, anlaşmaya neleri yazdığınızın hiçbir önemi yok aslında. Esas burada önemli olan, sizin ne iş yaptığınızdır. Ne demek mi istiyorum?

                              

(x) 339 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Bakın, barışı nasıl kirlettiniz Libya’da: Herkesin malumu, herkesin dilinde olan konu, artık on yaşındaki çocuklar bile bunu, bu öyküyü anlatıp arkanızdan gülüyorlar, teneke çalıyorlar, diyorlar ki: “Gittiler, Kaddafi’den Barış Ödülü’nü aldılar, NATO oraya yönelince ‘Ne işi var, hadi oradan.’ dediler, ondan sonra da Libya’nın bombalanmasına destek verdiler.” Bunu herkes söylüyor; bu, artık, kimsenin yadırgadığı, sizin de itiraz ettiğiniz bir şey değil zaten. İşte, barışı bu şekilde kirlettiniz.

Daha da yetmedi, kalktınız, diktatör de olsa Kaddafi’nin linç edilmesini alkışladınız. İşte, sizin barış anlayışınız bu. İşte, siz barışı bu şekilde kirlettiniz ve şimdi kalkmışsınız, bana, barışı korumaktan bahsediyorsunuz. Ben de burada halkımıza soruyorum: İkiyüzlülüğün tarifi nedir?

Değerli arkadaşlar, kişiler ikiyüzlü olabilirler, bu onların sorunudur ancak yönetici, ülkesi ve halkı adına iş yaparken asla ikiyüzlü olamaz. Eğer bir şekilde ikiyüzlülük yapmışsa da tarih bunu asla affetmez, halk nezdinde de bedeli oldukça ağırdır. Yani sizin anlayacağınız, bu anlaşma sonrasında eğiteceğiniz Libya askerlerini her an dönüp arkadan vurabileceğiniz hissi herkeste çok kuvvetli, tıpkı daha önce Kaddafi’yi vurduğunuz gibi. “Askerleri eğitiyoruz.” diyorsunuz; arkasından gidip bunları vurursanız hiç kimse şaşırmayacak. Ancak dikkatli olmanız gerekir, çünkü bizim askerimizin eğiteceği Libya askeri, sizin arkadan vurmanıza hazırlıklı olmayı öğrenmiş olacaktır. Bir dahaki sefere işiniz daha da zor olacaktır.

Şimdi, bu tasarı kanunlaşınca Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP’li Başbakanı veya Dışişleri Bakanı, bir yandan Libya askerini eğitecek ve diyecek ki: “Ben bununla övünüyorum. Benim ülkem başka ülkelerin askerlerini eğitiyor.” Ama diğer yandan da, emperyal güçlerin güdümünde aynı Libya’ya müdahale edecek, bunu da buraya yazıyorum. Bunun da şaşırtıcı olmadığını hepiniz biliyorsunuz.

Şimdi, bu anlaşmanın en can alıcı noktasının, bu anlaşmanın içerisine “barışı koruma” ve “barışı destekleme” gibi iki kelime grubunun eklendiği olduğunu söylemiştim. Bunun hiç inandırıcı olmadığını sizlere bir örnekle açıklayayım. Bakın, yine AKP Hükûmeti, çok geç değil, daha beş ay önce, sadece beş ay önce bir tasarının altına imza attı. Kimle? Yine Libya’yla. Bu sefer yaptığınız anlaşma polislerle ilgili bir anlaşmaydı ve bu anlaşmayı yine AKP’nin milletvekilleriyle Dışişleri Komisyonunda kabul ettiniz. Sonra Genel Kurula getirdiniz ve 29 Haziran 2012 tarihinde 6341 sayılı Kanun olarak kabul ettiniz. O zaman Libya’da geçici hükûmet vardı, anlaşmanın yapıldığı tarihte ve bu yaptığınız anlaşmanın -daha sonra Kanun olan bu anlaşmanın- adı: Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Geçiş Hükûmeti Arasında Libya Ulusal Polisinin -dikkatinizi çekiyorum, “Libya Ulusal Polisinin”- Eğitimine ve Kapasite Geliştirmesine İlişkin İşbirliği Konulu Mutabakat Muhtırası. Ne kadar kulağa hoş geliyor değil mi? Türkiye Cumhuriyeti gidecek, efendim Libya’nın polisini eğitecek veya şu anda konuştuğumuz anlaşma gibi, Türkiye Cumhuriyeti devleti kardeş bildiğimiz Libya’nın askerini eğitecek. Yani bugün konuştuğumuz bu asker eğitiminin polis versiyonunu da beş ay önce kanunlaştırıp yayınladınız. Bu anlaşmada -Komisyonda da söylediğiniz gibi- halka doğruları söylemediniz, açıkça gizli kapaklı işler yaptınız, açıkça. Gerçekleri halktan bilerek ve isteyerek gizlediniz, nasıl yaptığınızı anlatacağım.

Şimdi anlaşmanın adını tekrar okumayacağım ama çok net hatırlayacağınız gibi, polisin eğitimi, güçlendirilmesi. Anlaşmanın detaylarına baktığınızda, o hani onlarca sayfa eklerin içerisine baktığınızda, aslında, AKP Hükûmetinin, sadece Libya polisini değil, Libya’daki milis güçlerini de gizlice, herkesten gizleyerek bu anlaşmanın içine koyduğunu hep birlikte gördük. Dedik ki: “Ya, acaba, olabilir, insan hatası yani bu gözden mi kaçtı” ve bu konuyu Dışişleri Komisyonunda gündeme getirdik. Dedik ki: “Arkadaşlar, elinizi vicdanınıza koyun, siz burada sadece polis eğitmiyorsunuz. Bakın, anlaşmanın ekinde üç tane sütun var. Birinde ‘polis’, birinde ‘komiser’, ‘polis amirleri’, birinde de ‘milis güçleri’ yazıyor. Bakın, siz, milis güçlerini eğitiyorsunuz.” İçinizden bazı arkadaşlarımızın kafası karıştı, tartışıldı ve bir arkadaşımız kalktı dedi ki: “Efendim, bu ‘milis güçleri’ aslında ‘polis’ demektir.” diye kafadan bir şey salladı. Bilmiyordu ama zevahiri kurtarmak adına böyle bir şey yaptı.

Kalktık, Türk Dil Kurumuna baktık. Türk Dil Kurumu diyor ki “milis” tanımı için… Barışı savunan AKP’li milletvekili arkadaşlarım, barışı korumaya heveslenen arkadaşlarım, bakın, Hükûmetiniz ne yapıyor? “Milis”i tanımlıyorum, Türk Dil Kurumuna göre: “Savaş sırasında -barış değil- orduya yardımcı olarak toplanan silahlı halk gücü.” Eğer buna inanmazsanız kendi Bakanınızın -Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanının- bütçe görüşmeleri sırasında Komisyon üyelerine hediye ettiği TÜBA tarafından yayımlanan “Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü”ne bakalım, “milis”i nasıl tanımlamış. Diyor ki: “Gerektiğinde kısa sürede savaşa sürülebilen –“kısa sürede barış tesis eden” değil- sınırlı askerî eğitim görmüş yurttaş...” Hadi bakalım… Siz, yaptığınız anlaşmayla sadece Libya’nın askerini, polisini değil, milisini yani savaşa hazır yurttaşlarını da eğitme kararı aldınız; hayırlı uğurlu olsun! Nerede sizin barışı koruma, barışı destekleme projeniz? İnanın, her zaman olduğu gibi “barış” derken bile savaş naraları atıyorsunuz. “Barış”derken bile ağzınızdan savaş çıkıyor. İşte bunun için barışı kirlettiniz değerli arkadaşlar, tıpkı Suriye’de yaptığınız gibi.

Şimdi size bir soru sormak istiyorum. Bir düşünün, siz bu milisleri yetiştirdiniz, yetiştirmeye başladınız; bu milisler –soruyorum- acaba Libya’dan gelip Suriye’de savaşıyor mu? Bana bir Allah kulu çıksın, bir babayiğit çıksın “Kesinlikle savaşmıyor.” desin ve bana ispat etsin. Ben de burada bütün halkın önünde herkesten özür dileyeyim. Bakın, Libya askeri, Libya polisi düzenli silahlı güçlerdir, düzenlidir bunlar, ancak siyasi iradenin emriyle gider, Suriye’de savaşabilir, Irak’ta olduğu gibi. Ancak, sorumluluk siyasi iradenindir. Yani Libya kalkıp sizin eğittiğiniz askeri, polisi Suriye'de kullanırsa bunun sorumluluğu Libya Hükûmetinindir, ancak milis güçlerinin nerede savaşacağı belli olmaz. Bu durumda, bu insanlar kalkıp Suriye'de savaşırsa sorumluluk siyasi iradenin değil, onları yetiştiren sizlerindir. Nitekim, Libya’da yetiştirilmiş milislerin, diğer radikal İslami militanların mahiyetinde Suriye’de savaştığı tüm dünyanın dile getirdiği bir gerçek olarak her yerde yer bulmuştur.

Değerli arkadaşlar, dış politikamızda telafisi mümkün olmayan işler yapıyorsunuz. Tedavisi çok zor olan yaralar açıyorsunuz. Artık, bu saatten sonra bizim, Suriye’yle Libya’yla Orta Doğu’yla dost olmamız çok zor. Sizinle imkânsız, imkânsız. Bir yandan siz, barış için çalışıyorum diyeceksiniz, diğer yandan Suriye’de kan akmasına neden olacaksınız. “Esad, insanları öldürüyor.” diye sokaklara çıkıp bağıracaksınız, kendi sınırlarımızı korumayarak Türk menşeli silahların Suriye’ye girmesine seyirci olacaksınız. Var mı böyle bir şey? Kısacası, elinizi tıpkı barışta olduğu gibi neye attıysanız maalesef yüzünüze, gözünüze bulaştırdınız.

Ben böyle olmasını istemezdim. Bakın, muhalefet milletvekilleri, iktidarın tökezlemesini ister. Muhalefet milletvekilleri, iktidarın oylarının düşmesini çok ister. Bir an önce, yarın, hükûmetten sizi indirmek isteriz. Bu, normaldir ancak bu şekilde hatalar yaparak, bizim bile telafi edemeyeceğimiz sorunlar çıkararak ülkemizi bu hâle getirmenize inanın çok üzülüyoruz, gerçekten çok üzülüyoruz. Bu kadar beceriksizlik ancak AKP’de olur. Bakın, beceriksizliğiniz nasıl tescillendi? Suriye’nin barış süreci nereye kaydırıldı? Katar’a, Doha’ya. Yetmedi, İran sahip çıktı, Tahran da yani hiç kimsenin artık Türkiye’ye güveni kalmadı. Sizler taraf ola ola, “barış, barış” diye kan akıta akıta artık Suriye sürecinin burada sonuçlanması, çözümlenmesi imkânsız hâle geldi. Daha dün, dün daha dün, Mısır’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin Dışişleri Bakanı Clinton, Mısır’ın bölge liderliğini kutladı. Bakın, daha yeni, daha çok taze, sıcağı sıcağına bir haber: Mısır’ın bölge liderliğini gitti, ABD Dışişleri Bakanı kutladı. Nasıl, hoşunuza gitti mi arkadaşlar? Lider olmaya çalışan, “Orta Doğu’nun sahibi ben olacağım.” diyen Dışişleri Bakanının bu kürsüden konuşurken -kayıtlara bakın- “Yeni Orta Doğu’nun sahibi ben olacağım.” diyen bir Dışişleri Bakanının düştüğü duruma bakın, kullanılmış ve bir kenara itilmiş gibi. Çok üzülüyorum, gerçekten çok üzülüyorum ama siz bunu hak ettiniz, siz bunu maalesef hak ettiniz. Benim ülkemin yüzünü kara çıkardınız. Bunu hak ettiniz. Zaten siz kullanılmak istememiş miydiniz? Zaten siz istemiştiniz kullanılmayı. Siz demediniz mi: “Deliğe süpürmeyin, kullanın.” İşte kullandılar, hayırlı uğurlu olsun. Eğer biz Başbakanı tanıyor isek, liderliği Mısır’a kaptırdığı için -en azından sözde bile olsa- saldırganlaşacak, yine gürleyecek, yine bağırıp çağıracak ama bir türlü gürledikten sonra yağamayacak maalesef.

İnsanca yaşamaktan ümidini kesen Başbakan “Adam gibi ölürüz.” demeye başladı, “Adam gibi ölürüz.” Allah herkese adam gibi ölmeyi nasip etsin, bu önemli bir şey ancak başbakanlar adam gibi ölmekten bahsetmezler, adam gibi yaşamaktan bahsederler. Önce adam gibi yaşarlar, kendi ülkelerinin vatandaşlarını da adam gibi yaşatırlar, ondan sonra adam gibi ölürler zaten.

Nasıl adam gibi yaşanır?

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) – Kendinize bakın, kendinize!

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ben size ayna tutayım Sayın Milletvekili, oradan çok sesiniz duyulmuyor.

“Kendinize bakın.” derken, bakın örnek vereyim: Örneğin, Mavi Marmara’da öldürülen yurttaşlarımız için İsrail’e efelenirken, onları korumak için, İsrail’i korumak için Malatya Kürecik’e radar sistemi kurmazlar adam gibi yaşayanlar. Adam gibi yaşayan insanlar, İsrailliler Filistinli kardeşlerimizi katlederken sadece beyanat vermezler, Davos’ta değil burada “one minute” derler, yiğitse, adam gibi yaşıyorsa. Adam gibi yaşıyorsa, İsrail Filistin’e saldırırken Kürecik’i askıya alır adam gibi yaşayanlar. Güney Kıbrıs Rum yönetimi petrol ararken “Arayamazlar, yaptırmayız.” deyip de ondan sonra da seyredip onların karşısında kahve içmezler. Adam gibi yaşamak böyle değildir ya da babam bana yanlış öğretti. Babam bana “Bu şekilde adam gibi yaşanmaz.” dedi.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Baban sana çok yanlış öğretmiş zaten.

OKTAY VURAL (İzmir) – Onlar bir nutuktu ya.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Senin aklın ermez böyle şeylere.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Adam gibi yaşayanlar, uçaklarımız düşürülürken sadece seyretmezler. Örneğin, adam gibi yaşayanlar Suriye halkının…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Gidip hatıra fotoğrafı çektirmezler adam gibi olanlar.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Anlamadım?

RECEP ÖZEL (Isparta) – Hatıra fotoğrafı çektirmezler.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Adam gibi olanlar, “Suriye halkının yanındayız.” deyip, ne idüğü belli olmayan muhaliflerle resim çektirmezler Sayın Milletvekili.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Ne olduğu belli olan adamla çeker.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ne olduğu bile belli olmayan, birbiriyle bile kavga eden muhaliflerle oturup da onları desteklemezler. Adam olmak başka bir şey.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Sizden mi öğreneceğiz ya?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Vallahi, eğer bizden adam olmayı öğrenirseniz ne mutlu size.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Allah Allah!

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Öğrenemezseniz, artık bizim de yapacak bir şeyimiz yok.(CHP sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – İktidar olurdunuz adam olsaydınız ya.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ha, çok güzel. Seni duymamışlardır, “Adam olsaydınız iktidar olurdunuz.” diyor arkadaşımız. Keşke iktidar olmakla adam olunsaydı, keşke iktidar ol…

RECEP ÖZEL (Isparta) – Millet adamları iyi takdir ediyor.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – İşte örneğini görüyoruz, iktidar oldunuz ama adam olamadınız.(CHP sıralarından alkışlar)

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ (Samsun) – Niye bağırıyorsun ki?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Adam gibi yaşayamadınız, adam gibi ölemezsiniz.

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ (Samsun) – Bırak ya!

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Adamları iyi bilir millet.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Adam olanlar kendi sınırlarımızı NATO’ya emanet etmezler. NATO dedim de aklıma geldi, niye Patriot füzesi istediniz adamlar? Neden, ne için? Kimi koruyacaksınız? Ben buradan iddia ediyorum: Siz bu Patriot füzelerini ya İsrail’i korumak için aldınız ya da İran eğer Malatya Kürecik’i vurursa diye korkarak aldınız.

 Şimdi, adam gibi olmanın ne demek olduğunu, umarım nasıl yaşandığını bir miktar anlatabilmişizdir. Ha, bu iş anlatmakla da olmaz, bu iş yaşamakla olur; “Âyînesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” O yüzden sizleri, bizleri izlemeye davet ediyorum. Bakın arkadaşlar, bugün Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü ve sizin imzaladığınız bu anlaşmada, sizin imzaladığınız  polislerle ilgili olan bu anlaşmada ne diyor biliyor musunuz? “Sadece erkek polisleri eğiteceğiz.” diyor, açın bakın. Hadi askeri anladık, kadın asker yoktur. “Sadece erkek polis eğiteceğiz.” diyorsunuz siz ve Libya Hükûmeti. Neden?

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Arz-talep meselesi bu. Onlar onu talep etmiş, o doğrultuda…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Orada kadın polis olsa ne yapabilir?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Evet, aynen senin dediğin gibi olmakla beraber, kazın ayağı öyle değil Sayın Milletvekili.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Hayret bir şey!

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Bunun iki tane nedeni var. Bir, her zaman olduğu gibi, kadını dışlayıcı, ayrımcı zihniyetiniz ve bugün bu anlaşmayı burada konuşmaktan gerçekten utanıyorum.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Onlar bayanı eğitmek istedi de biz mi reddetmişiz?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – İki, kadın polislerin, kadın milislerin Suriye’ye gidip savaşmayacağını biliyorsunuz.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Niye Suriye’ye bu kadar takıldın ya?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Oraya “Sadece erkek polisleri eğiteceğim.” diye yazmanızın nedeni bu.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Libya’yı konuşuyoruz, Suriye’yle ne alakası var?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ya beni dinlemediniz ya da kafanız karışık.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Hayır, siz Suriye’ye kilitlenmişsiniz.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Bir kelimeyle bir daha söyleyeyim: Bana deyin ki…

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Suriye’ye kilitlenmişsiniz, Libya’yı konuşuyoruz…

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Bana “Libya’da yetiştirdiğim Suriye’ye gitmiyor.” deyin, elinizi öpeyim.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Libya’da yetişenin nereye gideceğini kim kararlaştırmış? Biz mi kararlaştırıyoruz? Laf mı ya!

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

2.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın Adalet ve Kalkınma Partisine ve AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Evet, teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Tabii, hatibi dikkatle dinlemeye çalıştım. Herhâlde tek bir doğru laf etti, o da “Âyînesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” dedi. Ne söylediğin önemli değil, ne yaptığın önemli, nasıl yaşadığın önemli, bunu bütün kamuoyu biliyor.

Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki buradaki bir konuşmacı adamlıktan çok güzel bahsetti ama ben şunu söylemek istiyorum: Siz, bizim grubun, bizim Başbakanımızın, bu ülkenin Başbakanının adamlığını ölçecek çapta değilsiniz bir defa. Bir defa onu ifade etmek istiyorum. O seviyede, o çapta değilsiniz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Adam olanın çapı ölçülür, adam olmayanın ölçülmez.

AHMET AYDIN (Devamla) – Herkesin adamlığı kendine.

Burada, millî meselemiz olan bir konuyu görüşüyoruz, dış politikayla ilgili, Libya’yla ilgili ve Türkiye’nin bölgede geldiği konumu iftiharla anlatmanız lazım. Sizin Tandoğan’da yapamadığınız mitingi Sayın Başbakanımız Libya’da yapıyor, Mısır’da yapıyor; gidin ders alın, adamlığı öğrenin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Olmadı  Ahmet’ciğim, olmadı!

AHMET AYDIN (Devamla) – Evet, eğer adam gibi yaşamıyorsanız adam gibi de ölemezsiniz. Adam gibi ölmenin ön koşulu adam gibi yaşamaktan geçer.

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Adam gibi öleceksek… Hangimize söylüyor?

 AHMET AYDIN (Devamla) – O yüzden Sayın Başbakanımız doğru söyledi, o yüzden sonuna kadar arkasındayız.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Olmadı Ahmet’ciğim, olmadı!

AHMET AYDIN (Devamla) – Yine, sizin, sizin…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Koordinatları karıştırdın sen, koordinatları!

AHMET AYDIN (Devamla) – Bakın siz, burada ifade edemediniz, ayıplanmanız lazım değerli arkadaşlar.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Koordinatlar karıştı.

AHMET AYDIN (Devamla) – Bakın, Mısır’da, Mısır’ın Başbakanı, Sayın Başbakanımızı bölge lideri olarak takdim ediyor ya! Sizin gözünüz görmüyor mu, kulağınız duymuyor mu?

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – Obama öyle demiyor, Obama.

AHMET AYDIN (Devamla) –  Mısır’da, Mısır’ın Başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını bölge lideri olarak takdim ediyor. Bütün dünya bunu görüyor, herkes bunu görüyor. (CHP sıralarından gürültüler) Mısır’ı da, Libya’sı da, Tunus’u da, Cezayir’i de, herkes biliyor, bir tek CHP görmek istemiyor, bir tek CHP görmek istemiyor.

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – O görevi Obama Mısır’a verdi, elinizden aldı.

AHMET AYDIN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, fotoğraflardan bahsettiniz, evet, geçen gün Sayın Grup Başkan Vekili de geçmişe ait fotoğrafları koydu ortaya.

Evet, Sayın Esed’le birlikte daha önceden, ilk dönemlerde bir muhabbet vardı, fotoğraflar da vardı ama bu ne içindi? Suriye halkının geleceği içindi. Tavsiyelerle, telkinlerle “Kansız bir şekilde demokrasi gelsin.” diye öneriler içindi. Ama ne oldu? Bir noktaya geldikten sonra tercihinizi yapmak durumundasınız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AHMET AYDIN (Devamla) –  Ya topla tüfekle  halkını katleden Esed rejimini savunacaksınız ya da mazlum, mağdur olan Suriye halkını destekleyeceksiniz.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Olmadı Ahmet’ciğim, olmadı!

AHMET AYDIN (Devamla) – Ama siz ne yaptınız? Siz, ne zaman ki Esed, tankla tüfekle halkını katletmeye başladıysa o zaman Esed’ci kesildiniz.

CEMALETTİN ŞİMŞEK (Samsun) – Hiç hikâye, hiç hikâye anlatma.

AHMET AYDIN (Devamla) – Düne kadar bize “Suriye yanlısı” diyordunuz, düne kadar “İran’la  beraber çalışıyorsunuz.” diyordunuz ama ne zaman ki biz halklardan yana olmaya başladık, o zaman kalktınız siz o diktatörlerden yana tavır koymaya başladınız.

Bakın, değerli arkadaşlarım…

BAŞKAN –  Teşekkür ederim Sayın Aydın.

AHMET AYDIN (Devamla) – Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN –  Buyurun.

3.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın  Başkan.

Sayın Grup Başkan Vekili zaman zaman buraya çıktığında iyi konuşmalar yapar, zaman zaman da kafası karıştığı zaman böyle bocalar.

Sevgili Kardeşim, “çapsız” lafı bizim Genel Başkanımızın sizin Dış İşleri Bakanına söylediği laftır.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Ne oldu?

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Vallahi, anlayana! Ne diyeyim artık yani?

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Libya Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/650) (S. Sayısı: 339) (Devam)

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün, haber aldığımıza göre Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Profesör Doktor Turan Yazgan Hakk’a yürümüştür. Kendisine Yüce Allah’tan rahmetler sunuyoruz, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak Hocamız Turan Yazgan’a şükranlarımızı sunuyoruz çünkü o büyük bir Türk milliyetçisidir, milletine hizmeti ibadet bilmiş, ömrünü bu yolda harcamış bir büyük millet evladıdır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce Türk dünyasında faaliyete başlamış, okullar açmış, o yönde çalışmalar yapmış ve o günden bu yana bu gayretini büyük bir fedakârlıkla devam ettirmiştir. Dergiler çıkarmış, kitaplar çıkarmış, ilmî ve kültürel toplantılar yapmıştır. Ömrünü Türklük davasına adamış, insanlığa hizmeti ibadet bilmiş bir büyüğümüzü kaybetmiş olmanın üzüntüsü içerisindeyiz. Onu, tekrar, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak rahmetle ve şükranla anıyor, tüm sevenlere ve Türk milliyetçilerine başsağlığı diliyoruz.

Değerli milletvekilleri, bazı konularda müzakere yapmak, konuşmak gerçekten önemli fırsatlar, önemli imkânlar verir. Bir uluslararası sözleşmenin kanunlaştırılması kapsamında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Libya Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu üzerinde grubum adına konuşmayı da böyle bir fırsat olarak değerlendiriyorum ve dış politikada ülkemizin dışında gelişen olayları bir ufuk çizerek size takdim etmeye çalışacağım, endişelerimi ifade etmeye  çalışacağım.

Değerli arkadaşlar, bazı konular, özellikle dış politika konularının iki özelliği var bence, birçok farklı özelliklerle birlikte. Birincisi, dış politika bugünün meselesi değil, geleceğin meselesidir. Dış politikayla geleceği tanzim ediyoruz. Onun için, bu konuda yapılan konuşmalar siyaset üstü olmak durumundadır, siyasi partilerin kendi aralarındaki kavgalarının üstüne çıkarak millî bir duruşla, milletimizin geleceğiyle ilgili umutları, endişeleri dile getirdiğimiz bir müzakere olmalıdır. Bu pencereden bakmalıyız. Özellikle devlet adamları, özellikle ülkeyi millet adına yöneten hükûmetler, siyasetçiler, bu konuya bu pencereden bakarak geleceği tanzim ettiklerinin idrakinde doğru adımlar atmak, doğru duruşlar ortaya koymak ve doğru beyanlarda bulunmak mecburiyetindeler.

Tarihe geri dönüp bakınız, her acı sonuç o günü yöneten iktidarların, o günü yöneten siyasetçilerin yanlış politikaları, yanlış anlayış ve algılamaları sonucu hasıl olmuştur, yanlış beyanlarıyla şekillenmiştir. Bunun için, bu konuyu, bana göre, günün, gündemin tartışmalarının ötesinde, partilerimiz arasındaki çekişmenin ötesinde, milletimizin geleceğinin endişesiyle, umuduyla, hayaliyle değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, bu kanun teklifiyle, kanun tasarısıyla getirilen husus, Libya’ya yeni kurulmaya çalışılan, yeniden tanzim edilmeye çalışılan Libya’ya Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin eğitim desteği vermesini tanzim ediyor. Buna karşı çıkmak olmaz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz bu konuda destek veriyoruz. Dışişleri Komisyonundaki beyanımızda da buradaki beyanımızda da bu kanun tasarısına destek vereceğimizi öncelikle ifade edeyim. Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihin ve coğrafyanın getirdiği bir zorunluluk, bir mecburiyet olarak bu bölgenin bu türde tüm ihtiyaçlarına katkı vermek gibi bir tarihî misyonu ve sorumluluğu var. Dolayısıyla, yapılan düzenleme eksikleriyle, yanlış anlamalarıyla birlikte doğru bir düzenlemedir, buradan sizlerin oylarıyla da kanunlaşacaktır. Ancak, bunu fırsat bilerek Libya, Libya üzerinden Orta Doğu bölgesi ve onun üzerinden de dış politikamız üzerinde birkaç cümle söylemek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, Libya’yı gözünüzün önüne getirmenizi diliyorum. Libya yeni bir kelime, eskisi ne kadar geriye gider onu bilmiyorum ama bizim tarihimizde Libya deyince Trablusgarp ve Bingazi gelir, başka yerler gelir. Bizim tarihimizde Trablusgarp’ın, Bingazi’nin çok önemli yerleri vardır.1550’li yıllarda Turgut Paşa tarafından fethedilerek Osmanlıya katılan bu coğrafya, Trablusgarp vilayeti ve Bingazi sancağıyla yönetilmiştir. Biz -burayı terk ettiğimiz 1912 yılına kadar- burayı yaklaşık üç yüz atmış yıl yönetmişiz. Üç yüz atmış yıl, buradaki halkların, ne farklılığına ne inancına ne diline müdahale etmeden, adalet içerisinde buraları yönetmişiz ama bundan tam yüz yıl önce…

Değerli milletvekilleri -ilgilisine söylüyorum, tarihe not düşmek için söylüyorum- eğer devlet adamları bugünün tarihteki iz düşümünü doğru belirleyemezlerse bugünü anlamakta, geleceği doğru öngörmekte yanılırlar. Bakın, bugünden tam yüz yıl önce, 15 Ekim 1912 yılında biz Libya’yı İtalyanlara kaybetmişiz. İtalya, Osmanlının Libya’ya zulmettiği iddiasıyla, medeni hâle getiremediği iddiasıyla yani Libya’ya medeniyet getirmek iddiasıyla, özgürlük getirmek iddiasıyla Libya’yı Osmanlıdan bir notayla talep etmiş, Osmanlının Libya’yı terk etmesini talep etmiş, o günün devlet adamları bunun ne anlam taşıdığını bile anlayamadan maalesef çok kısa bir sürede Libya’yı, 1 milyon 750 bin kilometrekare, bugünkü coğrafyamızın 2 katı büyüklüğündeki Libya’yı biz kaybetmişiz arkadaşlar. O günün dünyasında, o günün Osmanlısında, devletimizi yöneten siyaset adamları -eğer tarihe dönüp bakarsanız- bugüne benzer yanlışlıklar yapmışlar. Dünden hareketle bugünü sorgulayıp gelecekle ilgili endişelerimizi ifade ederken tarihî gerçeklere atıfta bulunmak gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, İtalya, aynen bugünkü gibi, özgürlük, hürriyet, medeniyet, demokrasi getirmek adına Libya’yı işgal etti. Osmanlının o gün devleti yöneten yönetimi Sadrazam Hakkı Paşa eski Roma Büyükelçisidir, İtalya’nın bu niyetlerinden haberdar olmaması mümkün değil. Hatta İtalya’nın verdiği nota ülkenin Başbakanı olan Hakkı Paşa’ya bir İtalyan paşasının evinde briç oynarken götürülüp takdim ediliyor. paşa briçi bozmuyor, oyunu bozmuyor. Bu notanın içeriğinden haberdar olan, Osmanlı jandarmasını ıslah etmek için, ıslahat yapmak için davet edilen İtalyan Paşa Türkiye’nin Sadrazamı Hakkı Paşa’yı teskin ediyor, “Merak etmeyin, üzülmeyin.” diyor ama sonuç itibarıyla verilen o notayla İtalyanlar Libya’yı işgal ediyorlar ve kısa sürede 1 milyon 750 bin kilometrekare vatan toprağı Osmanlıdan çıkıyor. Hakkı Paşa, bunun üzerine “Eskiden olduğu gibi eğer bir sorgulama olursa beni asarlar.” diyerek o günün iktidarı olan İttihat ve Terakkiye sığınıyor ama netice itibarıyla siyasi sorumlusu olan İttihat ve Terakki Hakkı Paşa’yı koruyor.

Bunları şunun için anlatıyorum: Değerli arkadaşlar, yüz yıl önce bugünkü coğrafyamızın 10 katı coğrafyayı kaybettiğimiz bir süreç yaşamışız. Yalnız Libya’yı kaybetmemişiz, Libya’dan sonra İtalya -Rodos, Girit, Sisam, Midilli, Sakız adaları- 12 adayı da almış, Osmanlı bunu engelleyememiş. Sonuçta bir yıl sonra yapılan anlaşmanın üç gün sonrasında yani 15 Ekim 1912’den üç gün sonra, 18 Ekim tarihinde, bu defa Balkan savaşları başlamış. Balkan savaşları sonrasında koca Rumeli’yi kaybetmişiz, 167 bin kilometrekare vatan toprağı, 6,5 milyon nüfusu kaybetmişiz. Bir tespit var: 1821 Yunan isyanından 1922 Millî Mücadele’nin sonuna kadar olan o sürede Türk milleti, 5,5 milyon insanını savaşlarda kaybetmiş, 5 milyon insanını da vatan dışı kalan topraklarda kaybetmiş. Yüz yıl önce yaşanan süreç bugün, maalesef, yeniden yaşanmaya çalışılıyor.

Bu kanun dolayısıyla hatırlatmak istediğim hadise şu: Ülkeyi yöneten siyasetçiler bugünün tarihteki iz düşümünü göremez, onun sebep ve sonuçlarını doğru sorgulayamazlarsa bugün yaşananları anlayabilmeleri, pozisyon almaları, değerlendirebilmeleri ve geleceğe tedbir alabilmeleri mümkün değil.

Şimdi, yüz yıl sonra yaşadığımız hadiseye bir bakınız lütfen. Biraz önce bir tartışma yaşandı burada, Sayın Başbakanın Orta Doğu’nun bölge lideri olduğu iddia edildi. Sayın Başbakan bu yönde çok yoğun bir gayret içerisinde bu görüntüyü oluşturabilmek için, özellikle son günlerde Türkiye’ye bile gelmeye fırsat bulamıyor. Türkiye'nin bölgede, dünyada lider olması hepimizin gönlünü hoş eder ama bir sonuç olarak şunu sorgulamanızı istiyorum: Bu liderliğiniz, bu “Büyük Ortadoğu Projesi” denen projenin eş başkanlığınız, bu bizim coğrafyamız olan, yüz yıl önce bizim vatanımız olan bu topraklarda kanı durdurabiliyor mu?     

Değerli arkadaşlar, Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, İslam coğrafyasında, Türkiye'nin bölgedeki liderliği akan Müslüman kanını durdurabiliyor mu? Bunu bu açıdan sorgulamak lazım.

Sayın Başbakan, bizim Genel Başkanımızı “İslam ülkeleriyle hiç ilgisi yok.” diye suçluyor. Sizin ilginizin ne faydası var? Sizin yani İslam ülkelerine, Orta Doğu bölgesine gösterdiğiniz ilginin kime ne katkısı var? Bu akan kanın sorumluluğu kimin?

Değerli arkadaşlar, Libya’da 50 bin Müslüman öldürüldü. Bununla, Libya’daki NATO operasyonuna destek vermekle övündünüz. Irak’ta 1,5 milyon Müslüman’ı katlettiler, Amerikan askerlerinin sağlığına dua ettiniz. Bu mudur bölge liderliği?

Suriye, kapı komşumuz; soydaşlarımız, kardeşlerimiz -Kürt’üyle, Arap’ıyla, Türkmen’iyle kardeşlerimiz olan bu insanlar- bugün birbirlerini boğazlıyorlar. Sizin bölgedeki liderliğiniz bu boğazlaşmayı önleyebildi mi? İki yıla yaklaşıyor neredeyse, bir buçuk yılı geçti. Bugün, bu coğrafyada artık bin yıldır beraber yaşayan insanların birlikte yaşama imkânı kalmadı, aynen Irak’taki gibi. Irak’ta da Sünni’si de Arap, Şii’si de Arap, birbirini boğazlıyor. Türk’ü de, Türkmen’i de, Kürt’ü de, Arap’ı da Müslüman, birbirlerini boğazlıyorlar.

Bölge liderliğimizin, Türkiye’nin veya Sayın Başbakanın bölge liderliğinin bu kanı durdurmak noktasındaki hesabını sormak lazım, bununla övünmek lazım. Eğer gücümüz, eğer liderliğiniz barışı temin etmiyorsa o politikalar yanlış, o politikalar doğru değil.

Ben size çok acı bir gerçeği söyleyeyim, -biraz önce bir sayın devlet büyüğümüzü ziyaret ettim, ona da arz ettim- bakın, bu coğrafyada Türkiye’nin varlığı çok önemli, çok değerli. Bu coğrafyanın tüm halklarının Türkiye’nin hakemliğine, büyüklüğüne, iradesine, iktidarına, dirayetine ihtiyacı var ama size, bakın, buradan bir acı gerçeği söyleyeyim: Irak’ta da, Suriye’de de -ben inanıyorum ki- diğer bölgelerde de Türkiye güvenilmez bir ülke durumuna düştü. Bunu yüreğim yanarak söylüyorum, bunu bir iç politika polemiği olarak söylemiyorum.

“Muhalifleri destekliyoruz, eli kanlı Beşar Esad gitsin, kendi halkını öldürenin arkasında durmayız.” dediniz, bugün “muhalif” dediğiniz grup maalesef bir milim mesafe katedemedi.

Tampon bölge oluşturulamadı. Benim kendi köyüm Türkmen bölgesi, Türkiye ile arasında Arap köyü yok. Türkiye koruyamadı, hepsi Türkiye’ye göçtü ve bize sığınan bu insanlara bugün maalesef suçlu muamelesi, sığıntı muamelesi yapıyoruz.

Buradan huzurunuzda, ben, bu konuda gerek Sayın Bakana gerek bu konuda gayreti olan herkese teşekkür ettim bu kürsüden ama bugün Türkmenlerin sığındığı, bizim de talep ettiğimiz o kamp, bir açık hava cezaevine dönüştü. Sayın Bakan dinliyor, sebebini de biliyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir valiye gücü yetmiyor. Açık hava cezaevine dönüştü… Üç öğün yemeği 6,9 liraya, yani 6 lira 90 kuruşa alınan üç öğün yemeği bir lütuf gibi ifade eden, “Bunu veriyoruz, bu yetmez mi?” diyen bir Sayın Valiye Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin gücü yetmiyor ve bu, Türkmenlere zulmediyor. Bu insanlar Türkiye’ye geldiklerine pişman ve “Öleceksek kendi köyümüzde ölelim.” noktasına geliyorlar. Bütün çığlığımıza rağmen, Hükûmetin bütün gayretine rağmen, ama bir sonuç olarak söylüyorum, ne desteklediğiniz o muhalifler bir mesafe katedebiliyor… Bundan üç gün önce, Yayladağı’nın 10 kilometre ilerisinde Hükûmet güçleri 20 tane muhalifi -birçoğu da benim akrabam olan- Bayır Bucaklı Türkmen çocukları katletti. Koruyamadık, koruyabilmek mümkün değil. Türkiye’nin hemen hudutlarındaki Suriye şehirleri hâlâ Hükûmet güçlerinin elinde.

Türkiye’nin desteğinin Suriye halkına ne faydası var değerli arkadaşlar, elinizi vicdanınıza koyun! “Halkı destekliyoruz.” diyorsunuz; halkı desteklemek bu mu? Bu mu halkı desteklemek? Sizin desteğinizin Suriye halkına ne faydası var ölümden başka?

 MUHARREM VARLI (Adana) – Amerika’ya var ya, yeter!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Türkiye’ye sığınıyorlar, zulmediyorsunuz, acıyarak söylüyorum. Ben bu sözleri buradan söylemem, söylememem gerekir ama -Sayın İçişleri Bakanına arz ettim, Sayın Başbakan Yardımcımıza arz ettim- bu Vali bu halka zulmediyor. 7 liraya üç öğün yemeği bir lütuf gibi milletin başına kakıyor. Açık hava cezaevi gibi içeriye girenleri dışarıya bırakmıyor, dışarıda kalanları içeriye almıyor ve bunu aşamıyoruz.

Şimdi, bu mudur liderlik? Bu mudur büyük devlet olmak? Bu mudur bölge liderliği değerli arkadaşlar? Sizi milletime şikâyet ediyorum Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli yöneticileri, değerli milletvekilleri.

Siz, Türk milletinin geleceğini bir ham hayal peşinde, aynen yüz yıl önce yaşadığımız o felaketin kaosuna, girdabına sürüklüyorsunuz. Süre bitiyor, bu sözün açılımını da bir başka sebeple yapacağım ama bilesiniz ki tarih tekerrür ediyor. Yüz yıl önce bugünkü topraklarımızın 10 katı büyüklüğündeki vatan topraklarını kaybettiğimizdeki gaflet, maalesef bazı yönleriyle bugün ülkemizi yöneten siyasetin gafletiyle aynı; üzülerek ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şandır.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Muş Milletvekili Sayın Demir Çelik.

Buyurun. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA DEMİR ÇELİK (Muş) – Sayın Başkan, çok saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Konuya ilişkin konuşmama geçmeden önce içinde bulunduğumuz muharrem oruçlarının halklarımıza hayırlara vesile olması, barışa yol açması dileklerimi iletiyorum. Keza 24 Kasımın Öğretmenler Günü olması vesilesiyle de öğretmen arkadaşlarımı, dostlarımı, bütün öğretmen camiasını saygı ve sevgiyle selamlıyorum. 25 Kasımın Dünya Kadına Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü olması vesilesiyle de toplumun bir yarası olan kadına yönelik şiddeti lanetliyor, onların özgürleşmesi mücadelesinin yanında ve parçası olacağımı ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugünün dünyasında olup bitenleri her şeyden önce anlamak, kavramak ve yarına dair dünyadaki rolümüzün ne olacağına ilişkin konumlanmamız, tarihsel ve siyasal görev ve sorumluluklarımızın bilincine varmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Her şeyden önce Kuzey Afrika’dan başlayıp Orta Doğu, oradan da Suriye’de devam eden ve 1900’lü yılların ikinci yarısından itibaren tek süper güç olma olanağını, imkânını bulmuş Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Ortadoğu Projesi olarak bildiğimiz bir projenin Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya uygulanmasının ayak seslerini duyuyor, ona dair müdahalelerin, savaşın, çatışmaların, yoksunlukların, hak ihlallerinin derinliğine yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu yönüyle, Tunus, Libya, Mısır, Katar, Sudan ve Suriye’de olup bitenleri analize tabi tuttuğumuzda da fotoğrafın asıl görünmeyen yanının ya da bize yansıtılmak istenenin arka perdesinde olup bitenlerin çok daha farklı niteliklerde ve özelliklerde olduğu gerçeğiyle de yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2010’dan bu yana bu bölgede güya demokrasi adına, hak ve özgürlükler adına küresel emperyal güçlerin, bölge halklarının iradesi ve temel taleplerine rağmen onlarca yıl öncesinde şekillendirdikleri Baasçı diktatöryal rejimlerin ihtiyaçlarına cevap vermediklerinden hareketle, mevcut ulus üniter devletin alternatifi yeni arayışları görmek gerekiyor. 1950’lerde Mısır’da başlayan ve Irak’ta çoğumuzun rahatsızlığını duyduğu Saddam rejimiyle kendisini dünya âleme kanıtlayan bu diktatöryal rejimler, artık küresel emperyal güçler tarafından kaldırılamaz, sindirilemez, kabul edilemez bir noktada olduğundan üretimin artı değerini pazarlama ihtiyacı duydukları alanlara özgürce, güvenlik ve gümrük korumacılığından bağımsız girebilme serbestisini kazanmak adına yapılan bir müdahale olarak görmek gerekiyor.

O anlamıyla, yürütülen savaş ora halklarının, inanç ve dinsel grupların çıkarına değildir. Aksine büyük küresel emperyal güçlerin çıkarına hizmet edecek etnik, dinsel ve kültürel çatışmalar devam ediyor. Bu, en son yanı başımızda ateş topu olmaya devam eden Suriye’de hızını kesmeden bir savaş ve bu savaşın yarattığı siyasal ve sosyal travmayı da en çok yaşayan ülke, ülke halkları olma konumuyla da bizi karşı karşıya bırakmıştır. Her şeyden önce, başta Suriye olmak üzere Orta Doğu, sadece ve tek başına yer altı zenginlikleri itibarıyla emperyal güçlerin göz diktikleri bir bölge değil; Orta Doğu, aynı zamanda, kadim medeniyetlerin tarihsel sahneye çıktıkları, o günden bugüne üç kutsal kitabın, üç ana dinin hayat bulduğu, açığa çıktığı; Musevilikten Hristiyanlıka, Hristiyanlıktan İslamiyet’e dünyanın 6 milyon nüfusunun yüzde 90’ını ihtiva eden bu dinlere dayalı çatışmaların, çelişkilerin, kültürel ve siyasal odak olma noktasındaki kavgaların da cereyan ettiği bir bölgedir. O açıdan çok bileşenlidir, çok aktörlüdür, uluslararası zeminin her boyutuyla kendisini hissettirebileceği bir bölgedir. Bu yönüyle sadece Esad’ı ve Esad diktatöryasını ortadan kaldırmak yetmiyor. Karşısına alternatif olarak koyacağınız yönetim konusunda söz ve yetki birliğiniz yoksa, ortak konsensüs oluşmuş değilse sorununuz sıkıntılıdır, zordur. Bir yanıyla Amerika Birleşik Devletleri, öbür yanıyla Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Hindistan ve Latin Amerika’nın çıkarlarının çatıştığı, örtüşemediği bu coğrafyada, Türkiye’de -kendine göre bir pay sahibi olmanın- yüklendiği misyonla, sağlayabildiği ekonomik gücüyle bölgede çıkarını kollayan, koruyan bir noktada olma gayreti ve çabasıyla iki yılı geçirdi.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu iki yıl hepimizin cebinden, ülke değerlerinin savaşa ve savaş rantiyesine sevk ve idaresiyle geçmemeliydi, aksine siyaset kurumu olan Meclis, her şeyden önce siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunları çözüme kavuşturma becerisi ve sanatına sahip bir alana ve arenaya dönüşebilmeliydi. Bu yönüyle günümüzün çatışmacı, güvenlikçi politikalarına karşın gelişmekte olan diyalog ve müzakereye dayalı bir süreci de, bu sürecin rolünü de bu Meclis üstlenmeliydi, yüklenmeliydi.

Tarih boyunca savaşlar olmuştur, olacağa da benzer ama hiçbir savaşta kazanan insanlık olmamıştır, hep o dönemin egemenleri olmuştur, egemenlikçi anlayışlar olmuştur. Dolayısıyla da halkların ve ezilenlerin hiçbir savaşta çıkarı söz konusu değildir ama çıkarı söz konusu olmayan ezilenler, yoksullar savaşta da ilk önce ölenlerdir, kaybedenlerdir, mağdur olanlardır, yerinden yurdundan sürülenlerdir. Bu yönüyle de Türkiye başta olmak üzere, dünya devletlerinin egemenlikçi sistemi içerisindeki hiçbir ezilenin, yoksulun ve sömürülenin hiçbir savaşta çıkarı yoktur. Onların çıkarı, dostane ilişkiler içerisinde, barış içerisinde bir arada yaşamaktır, çıkarları barıştır.

Bu açıdan biz, bir kez daha savaşın kötü ve kötürüm olduğunu, herkese kaybettireceğini, savaşın kazananının olmadığının altını çizmek istiyoruz. Alternatifi olan bir arada barış içerisinde yaşamanın, barışın ise herkese kazandıracağını belirtmek, ifade etmek istiyoruz. Ama gelin, görün ki Esad diktatöryasını ortadan kaldırmak isteyen Türkiye ve Sayın Başbakan 2010’dan bu yana diktatörya olarak yargıladığı, mahkûm ettiği Esad’la önceki tarihlerde dostane ve kardeşçe ilişkileri sürdürmenin havasını yaratmış, buna dair politik açılımların içerisinde olmuştu.

Ne talihsizdir ki bu kardeşçe ve dostane ilişkinin sürdüğü noktada o günün Kürtleri bu diktatör tarafından baskı altındaydı. 1.500’ün üzerinde siyasi mahkûmunun yanı sıra 3 milyon civarında Kürt’ün kimliği bile yoktu. Toprak edinebilme, mülk edinebilme hakkı yokken diktatör olarak görülmüyordu, kardeşti, dosttu. Ne zamanki çıkarlar çatıştı, çelişti, birdenbire kardeş ve dost olan, ortadan kaldırılması gereken bir diktatöre dönüştü. Ama diktatöre karşı 2004’lü yıllardan bu yana mücadele yürüten ora Kürtleri, kendi öz güçlerine dayalı öz yönetimlerini sağladıkları Temmuz 2012’den bu yana da âdeta Başbakanın, Türkiye’nin ve iktidarın korkulu rüyası olmaya başladı.

Bunu biz kabul etmiyoruz, meşru görmüyoruz. Bir yanıyla “Diktatörler ortadan kalksın, diktatörler halkına kulak versin, temel taleplerini dinlesin.” diyeceksiniz, öbür yanıyla da ora Kürtlerinin özgürlük mücadelesini, özgürlük taleplerini terörize edip kazanma statüsünü bertaraf etmenin arayışları içerisinde olacaksınız. Bu doğru değil. Bu çelişkiyi, bu paradoksu görmek lazım.

Ama biz bunu biliyoruz. Bu, sanayi devriminden yana ulus üniter devletlerin açığa çıkardığı bir paradokstur. Tekçi, katı merkeziyetçi, otoriter zihniyete dayalı ulus üniter devletleri, egemen kimliği, egemen kesimi esas aldığından, farklılıkları yok sayıp inkâra kalkıştığından kaynaklı bir sorundur. Hâlbuki değişen dünya koşulları ulus üniter devleti ve zihniyetini aşan yeni fırsatları, olanakları bize tanıyor.

Ulus, sadece etnik ve dinsel ve inançsal kimliğe dayandığında, diğer farklılıkları baskılamak, diğer kimlikleri baskı altında tutmak gibi bir ihtiyaçla karşı karşıya kalabilir. Hâlbuki günümüzün ulus tanımı, kültürel çoğulculuğa dayanan, hukuki ve siyasal birliği esas almalıdır. Hukuki ve siyasal birliği esas almayan, kültürel çokluğun dışında tekçiliği esas alan ulus üniter devletleri yüzyıllardır insanlığa reva gördüğü savaştan uzak bir noktada olmayacaklardır. Aksine, her gün ölüm olan, gözyaşı olan, kaynaklarımızın, enerjilerimizin ve  zamanımızın israfından başka bir yol olmayacaktır. Türkiye, doksan yıl boyunca bu tekçi anlayışından dolayı Türklüğü korumak, Türklüğü güvence altına almak adına diğer farklı kimlikleri yadsımış, inkâr etmiş, onlar üzerinden kendi devletinin kutsiyetini topluma dayatmıştır. Hâlbuki bugün kendi Kürt’ü özgür olmuş olsaydı, kendi Kürt’ü ana dilinde eğitim görmüş olsaydı, ana dilinde savunma hakkını elde etmiş olsaydı bugün Suriye Kürtlerinin statüye kavuşmasını risk olarak görmezdi. Dostane uluslararası ilişkinin Orta Doğu’daki canlı bir parçası olarak soruna yaklaşır, bu anlamıyla da diyalog ve müzakere esaslı bir ilişkiyi esas alırdı. Ama bu algı, asimilasyona, siyasal entegrasyona yöneldiğinden, bu sorununu çözemeyip, öteleyip bugünlere taşıdığından kaynaklı da dünün alışkanlıkları olan savaş argümanları, savaş metotları ve araçlarıyla her soruna yaklaşılmaktadır.

Talep sahibi öğrencinin, talep sahibi Alevi’nin, talep sahibi Kürt’ün, talep sahibi herkes ve her kesimin cumhuriyet ve devlete olan isyanı, algısıyla hareket ettiğinden, bunlara, düşman hukuku nezdinde yaklaşıldığından kaynaklı ya irade kırma ya terörize etme ya da siyasal operasyonlarla herkesi hizaya getirmenin esirgenmediği, ardı arkası kesilmeyen bir despotik cumhuriyetin uygulamalarıyla karşı karşıyayız. Hâlbuki Alevilerin, tam da muharrem orucu içerisine geçtiğimiz bugünlerde kendi ibadetlerini, inançlarını özgürce yerine getirebildikleri, cemevlerinin ucube görülmediği, aksine ibadetin gerçekleştirildiği kutsal mekânlar olduğu; dayanışmanın, toplumsallaşmanın ve paylaşmanın mekânı olarak algılanması gerektiği anlayışından hareket etmiş olsaydık; keza, aynı şekilde Kürtlerin kimlikten kaynaklı, kültürden kaynaklı mağduriyetlerinin karşılandığı, giderildiği, özgür, demokratik, öz güce dayalı yönetimlerine fırsat verildiği, dolayısıyla demokratik cumhuriyet algısıyla, demokratik ortak vatanda birlikte, özgürce yaşama fırsatının tanındığı bir ülke sağlanmış olsaydı Suriye’deki gelişmeler korkulu rüyamız olmazdı. Korkulu rüya olmaya devam ettiği içindir ki Hatay’dan Habur sınırına kadar 910 kilometrenin her bir kilometresinde onlarca asker, tank, top, cephane yığılmış bulunmaktadır. Korkulu rüyamız devam etmiş olmalı ki “Diktatörü kaldıracağız, diktatöre karşı halkları özgürleştireceğiz.” dedikleri ve söylendiği hâlde bu halklardan Kürtlere hak sahibi olmamak, özgürlük sahibi olmamak adına Suriye özgür ordusu paralelinde paramiliter güçlerle Ceylanpınar’dan her gün binlerce eli silahlı, çetevari uygulamalara bir şekliyle sınırları, olanakları peşkeş çekmemiş olacaktık. Bu anlayıştır ki kendi vatandaşını özgürleştiremeyen, kendi vatandaşına düşman muamelesi uygulamasına yaklaşan, haktan yoksun, egemen olarak vermeye razı olduğuyla yetinmesi yaklaşımıyla yaklaşan bir zihniyet, işte, çok arzulamadığımız savaşın yanı başımızda cereyan etmesine de neden olmuştur.

O açıdan, demem odur ki her şeyden önce yıllar öncesinde komşularla sıfır sorun politikası olarak yola çıkanların, bugün bırakın komşularını, bölgede dostlarından bahsedemeyeceğimiz bir çatışma ve savaşın hüküm sürdüğü bu coğrafyada halkları özgürleştirerek, inançları özgürleştirerek, geleceğin dünyasında birlikte olabilmenin şansını tanımak gerekiyor.

Fırsat kaçmış değil. Hâlâ bu Mecliste Barış ve Demokrasi Partisinin varlığını fırsata dönüştürebilmek mümkündür. Artık, yüz yıl süren savaşın ardından gelen barışı göz ardı etmeyeceğimiz bir gerçeklikten soruna yaklaşmalıyız. Biz Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü açısından proje sahibi olan bir parti olarak, Mecliste siyasal temsiliyet sahibi olan bir parti olarak, yerel yönetimlerde hatırı sayılır bir belediye ve il genel meclisi sahibi bir siyasal parti olarak demokratik özerklikle Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümünün mümkün olduğunu, sadece Kürtlerin demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasada anayasal güvenceye tabi tutulan kimlikleriyle, haklarıyla özgürleşemeyeceğini, aynı zamanda Türklerin de, Arapların da, Çerkezlerin de, Alevilerin de bu demokratik, özerk, öz yönetimlerle meşru, demokratik talep sahibi olabileceklerini ve meşru, demokratik talepleriyle, kan ve gözyaşı döktüğümüz bu yılların karşılığı olarak gerçek anlamıyla bir demokratik ülkede yaşama hakkını sağlayabileceğimizi öngörüyoruz.

Bu yönüyle savaş ve savaş politikaları yerine özgürlüğü, adaleti, eşitliği konuşabileceğimiz, onların siyasal projelerini tartışabileceğimiz, bu yönüyle de emekçilerimizin, ezilenlerimizin mağduriyetini de giderebileceğimiz, onların özlük haklarının da sağlanabileceği gerçek bir demokratik ülkeyle buluşabileceğimizi öngörüyoruz.

Bunu yapmak yerine her geçen gün kan ve revan bölgesine, coğrafyasına dönen bölgemizde, ülkemizde savaş kışkırtıcılığını, savaş söylemini, çatışma dilini terk etmemek artık bu ülke halklarının kaldırabileceği bir olgu olmaktan çıkmıştır.

Açlık grevlerinin ölümle karşılaşmadan bitmiş olması, bu yönüyle toplumda oluşan sağduyu, duyarlılık ve hassasiyeti de fırsata dönüştürmek mümkündür. Bu çerçevede de Sayın Abdullah Öcalan üzerinde ağırlaştırılmış tecridin kaldırılarak diyalog ve müzakere eksenli, sorunlar meşru zeminlerde, başta Büyük Millet Meclisi olmak üzere meşru zeminlerde tartışılabilinmeli, ortaklaşılabilinmeli, herkes cebindeki taşları dökmeli, bu yönüyle de yaşadığımız sorunun demokratik çözümüne fırsat tanınmalıdır. Bu sağlandığında, hepimizin kazandığı, hepimizin yaşamaktan mutluluk duyduğumuz özgür bir ülkede özgür, eşit vatandaş olmanın haklı gururunu taşıyabiliriz. Ötesi, benim baskılandığım, haklarımın gasbedildiği, ötekisinin zenginleşip büyüdüğü, ötekisinin irade sahibi olma haklarına sahipken benim yoksunluklarım ve yetmezliklerimle küskünlükleri yaşadığım, darıldığım ve bir yanıyla psikolojik sosyal travma yaşadığım bir durumla karşı karşıya kalırız. Buna da hiç kimsenin hakkı yok.

Gelin, hepimize kaybettiren savaş yerine hepimizin kazanacağı, barış dolu, özgürlük dolu yarınlarda buluşma umudunu büyütelim ki çocuklarımız yaşadıklarımızı yaşamamış olsun.

Bu dileklerimle, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.

Komisyon adına İstanbul Milletvekili Sayın Volkan Bozkır.

Yirmi dakika süreniz var.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu anlaşma görüşülürken söz alan Ana Muhalefet Partisi Temsilcisinin bazı ifadelerinin Komisyonumuzdaki görüşmeler bakımından ve bahsettiği ikinci bir anlaşmayla ilgili olarak Genel Kuruldaki görüşmeler bakımından düzeltilmesi ihtiyacını hissettim, o nedenle söz aldım. Genel Kurula saygılarımı sunuyorum.

Öncelikle, Sayın Atıcı bizim Komisyonumuzun çok renkli bir üyesidir ve gerçekten çok değerli bir çocuk hastalıkları uzmanıdır, uluslararası üne de sahiptir ama çocuk hastalıkları uzmanı olmakla dış politika konusunda fikir beyan etmek aynı şeyler değildir. Sanıyorum, bu konuda da biraz önce kullandığı ifadelerin, dış politika konusundaki bazı yeni başlamanın verdiği heyecandan kaynaklandığını düşünerek söz almış bulunuyorum.

Öncelikle, şu anda görüşmekte olduğumuz anlaşmayla ilgili olarak, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Hükûmeti arasında bir askerî eğitim iş birliği mutabakat muhtırasını görüşürken, bu anlaşmanın, Libya’nın savunmasına ve barışı korumaya katkıda bulunacak bir anlaşma olmasını bir anlamda tenkit eder ifadeler kullandı.

Dünyanın hiçbir ülkesinde “savunma sanayi” veya “savunma bakanlığı” dışında bir ifade yer almaz. “Savaş bakanlığı” veya “savaş sanayi” ancak savaş dönemlerinde kullanılan ifadelerdir. Dolayısıyla, Libya’nın savunmasına katkıda bulunmak veyahut barışı koruma amacıyla bir anlaşma imzalamak da hem diplomasiye hem uluslararası teamüllere hem de savaş niyeti olmayan iki ülkenin bu amaçlarına uygun ifadelerdir.

Burada tabii önemli olan bir diğer husus daha var. Arap baharı sırasında Türkiye’nin dış politikası çoğu zaman tenkit edildi. Ama bu Libya anlaşması da gösteriyor ki bütün bu sıkıntılı dönemden geçildikten sonra, Türkiye’nin dış politikasında uyguladığı bu doğru politikalar sonunda biz Mısır, Tunus ve Libya’da düşman ve hasım idareler değil; Türkiye’nin dostu insanlar, Türkiye’nin dostu yöneticiler ve savunma ve polis teşkilatının eğitimi gibi çok önemli bir konuda bile Türkiye’ye güvenen bir idareyi görmekte oluyoruz. Bu da aslında Türkiye’nin sağlamak istediği bir sonucun çok güzel bir delilini teşkil etmektedir.

Türkiye’de gerçekten tarihi bağları olan ve eski bir Osmanlı toprağı olan Libya’da bugün Libya’nın askerî personelinin Türkiye'de eğitimiyle ilgili bu anlaşmanın içeriğine bakıldığında, gerçekten çok önemli unsurlar yer almaktadır. Şöyle ki: Yaklaşık bin öğrenci eğitim programından yararlanacaktır. Harp okulunda eğitim görecekler, bir sene Türkçe ve akademik formasyon eğitimi alacaklardır ve bundan sonra da dört yıl boyunca harp okulunda eğitim göreceklerdir ama Libya’nın acil ihtiyacına binaen de Libya’nın subay ve astsubay ihtiyacını hızlı bir şekilde karşılamak amacıyla, üç aylık temel subay ve astsubay eğitimine tabi tutulduktan sonra uzmanlık eğitimi alacak bir grup da vardır.

Şimdi, bunun, gelecek dönem bakımından, hem Libya’da, Türkiye'de eğitim görmüş subayların mevcudiyeti hem Türkçe öğrenmiş subayların mevcudiyetinin gelecekte hem Libya’nın idaresinde hem Türkiye-Libya ilişkileri bakımından ne kadar önemli olduğunu da gözden uzak tutmamamız gerekmektedir.

Burada başka bir endişeye daha yer verildi, bu yetiştirilen subay ve askerî personelin Suriye’de kullanılacağına dair halk arasında konuşmalar cereyan ettiği belirtildi. Diplomaside ve siyasette, halkın arasında, kahvelerde konuşulan dedikodular üzerine politika yürütülmez. Burada esas olan -Sayın Atıcı, bu anlaşma görüşülürken Dışişleri Komisyonunda o gün mevcut değildi, o nedenle herhâlde kulaktan dolma bazı bilgilerle bu ifadelere yer verdi ama- mevcut olan Dışişleri Komisyonu üyelerimiz gayet iyi bileceklerdir ki Komisyonda yer alan Hükûmet temsilcileri, bu anlaşmada, bilakis, yetiştirilen personelin hiçbir şekilde Suriye’de veya üçüncü bir ülkede kullanılmayacağına dair hükümler bulunduğunu da ifade ettiler.

Buradan ikinci olarak değindiği, daha önce Dışişleri Komisyonunda onaylanmış ve Genel Kurulda da görüşülmüş olan ikinci bir anlaşmayla ilgili de bilgi arz etmek istiyorum; o da, Libya Geçiş Hükûmeti arasında Libya ulusal polisinin eğitimine ve kapasite geliştirilmesine ilişkin anlaşma. Bu anlaşma Dışişleri Komisyonunda görüşülürken anlaşmada yer alan bir “milis” ibaresiyle ilgili uzun görüşmelerimiz oldu. Bu konuyu gündeme getiren de Sayın Atıcı değil, başka bir Dışişleri Komisyon üyesi Cumhuriyet Halk Partili milletvekilimizdi ve çok detaylı bir şekilde görüşüldü ve bu “milis” ibaresinin eğitim programında kullanılma nedenini, “milis” ibaresinin Libya’da polis adayı olarak toplanan ve resmî bir sıfatı olmayan genç insanlar anlamına geldiği ve söz konusu ibarenin, Libya’da ülkemizle yaptığı çağrışımlardan uzak bir kapsamı olduğu, bu nedenle bu şekilde yer aldığı belirtildi. Konu Genel Kurula geldiğinde, Genel Kurulda bu kez Sayın Atıcı yoktu, konu gündeme başka bir Dışişleri Komisyon üyemiz Milliyetçi Hareket Partisinin muhterem bir üyesi tarafından getirildi, o zamanda aynı ifadelerle zabıtlara geçecek şekilde Genel Kurulumuzu bilgilendirmiştim.

Bu anlaşmada Libyalı bayan polisin eğitilmeyeceği konusuna gelince: Bu anlaşmalar iki tarafın arzuları çerçevesinde olur. Libya’dan böyle bir talep gelmediği için bu anlaşma sadece erkeklerle ilgili olarak yürütülmüştür. Bizim zorla Libya makamlarına “Hayır, sen illa 100 polis yolla, 50 de kadın yolla, eğitim vereceğiz.” diyecek hâlimiz de yok. Talep neyse ona göre anlaşma imzalanır, ona göre de sonuçlanır.

Son bir ifade Patriot füzeleriyle ilgili dile getirildi. Patriot füzeleri gerçekten Türkiye’nin NATO üyeliği bağlamında, NATO’nun üyelerini koruma vecibesi bağlamında talep ettiği füze savunma sistemleridir. İlk defa Türkiye’ye konuşlandırılmıyor, daha önce 2 sefer Türkiye’de konuşlandırıldı. Bu Patriot füzelerinin Türkiye’de konuşlandırılması tamamen savunma amacına yönelik. Sınırın öbür tarafında bir hava uçmama sahası ihdasına yönelik olmadığı açıkça belirtilerek ve bir taarruz amacı olmadığı da kesinlikle belirtilerek talepte bulunulmuştur. Patriot füzeleri talebinde bulunulması nedeni şudur: Maalesef, Suriye’de 40 binin üzerinde insanı katletmiş, şu anda tamamen psikolojisini ve insicamını kaybetmiş ve gerçekten köşeye sıkıştığı için ne yapacağı tam olarak belli olmayan, Baas kafalı bir katil cumhurbaşkanıyla karşı karşıyayız ve bu adamın, son anında ülkesinden ayrılırken dahi Türkiye’den intikam almak hisleriyle Türkiye’ye birkaç füze göndermesi endişesi herkeste var. Bu füzeler gönderildiğinde de bu Patriot sistemi sayesinde Türk insanının zarar görmemesi ve Türk topraklarında bir hasara yol açmaması mümkün hâle gelecektir.

Bir Mersin Milletvekili olarak, bu füzelerin düşmemesini sağlayacak olan Patriot sistemine, belki de böyle bir şey inşallah hiç ortaya çıkmayacaktır ama böyle bir saldırı vukuunda da “İyi ki Türkiye zamanında tedbir almış, NATO üyeliğinin nimetlerinden yararlanmış ve NATO’nun caydırıcılık unsurunu da yanına getirmiştir.” diye söyleyeceğiz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bozkır.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ne dedi ki?

BAŞKAN – E, dedi bir şeyler.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

4.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Dışişleri Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, “O ne dedi, bu ne dedi, bu ne yaptı, şu ne yaptı?” gibi laflarla dış politikayı yürütüyorsak yazıklar olsun bize!

Şimdi, detaylara çok girmeyeceğim. Burada konuştuklarımı bugün tane tane konuştum, çok net konuştum, herkesin de anlayacağı bir dilde konuştum. Kafası karışık olanlar anlamamış olabilirler. Askerî anlaşmayla birlikte yapılan milis anlaşmasını da ben burada tekrar gündeme getirdim ki bir bütünlük olsun diye ve biz, o polisle ilgili olan, milisle ilgili olan tartışmayı yaparken neler yaşadığımızı herkes o Komisyonda gördü, kafaların birdenbire nasıl karıştığını gördü.

Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı: AKP Hükûmeti, kendi milletvekillerine bile danışmadan, sormadan çeşitli anlaşmalar yapmaktadır.

Ben iddia ediyorum, Sayın Komisyon Başkanının da oradaki “milis” kelimesinden haberi yoktu. Biz orada konuşunca, uzun tartışmalardan sonra “Ha, hakikaten böyleymiş.” filan dendi ve bu tartışmalar uzadı gitti.

Efendim, ben çocuk hekimiymişim de dış politikayı bilmezmişim. Doğru, yani ben herhâlde dış politikacı kadar dış politikayı bilmem. Doğrudur ama ben bir insanım ve aydın olmaya çalışıyorum ve ülkemi seviyorum. O yüzden de yapılan her konuşmada bilgim olmak zorundadır ve gereğini yaparım. İyi ki dış politikayı bilmiyorum, iyi ki. Dış politikayı bilmediğim için Obama parmağını şıklatınca koşmuyorum. İyi ki bilmiyorum. İyi ki dış politikayı bilmiyorum, kimsenin taşeronu, piyonu olmuyorum.

Saygılarımla. (CHP sıralarından alkışlar)

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Libya Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/650) (S. Sayısı: 339) (Devam)

BAŞKAN – Şahıslar adına İstanbul Milletvekili Sayın Tülay Kaynarca. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

TÜLAY KAYNARCA (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 339 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Hükûmeti Arasında Askerî Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum. Heyetinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, bu kanunla iki ülke arasında askerî eğitim ve öğrenime yönelik alanlarda eğitim iş birliğinin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Komisyon Başkanımız birçok ayrıntıya zaten değindi. Ben bir iki konuya işaret ederek sözlerimi tamamlayacağım.

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Libya Hükûmeti Arasında Askerî Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırası, 4 Nisan 2012 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Söz konusu mutabakat muhtırası kapsamında neler yer alıyor, neleri içeriyor; bununla ilgili birkaç başlığa değinmek istiyorum.

Jandarma Sahil Güvenlik teşkilatları arasındaki eğitim öğretimden harp akademileri, askerî tıp akademisi, askerî haritacılık okulları ve her birine eğitim verilmesine kadar; limanlara uğrama ve yanaşma, heyet mutabakatlarından tatbikatlara gözlemci davetlerine kadar; ortak tatbikatlara katılımdan eğitimin geliştirilmesine yönelik karşılıklı bilgi alışverişine kadar; askerî tarihî, askerî müzecilik ve askerî yayın alanında karşılıklı bilgi alışverişi; askerî tıp ve sağlık hizmetleri alanında iş birliği; lojistik konular; yine özel ihtisas kurslarının verilmesi; su altı savunma gibi; denizaltı subay, astsubay birinci sınıf dalgıçlar için personel mübadelesi gibi; yine, Türkçe-Arapça dil kursları için personelin görevlendirilmesi gibi konu başlıkları -ayrıntıları da var- öngörülmüştür.

Sonuç itibarıyla, bu kanun tasarısıyla iki ülke arasında askerî eğitim ve öğretime yönelik alanlarda eğitim iş birliğinin geliştirilmesi amaçlanmıştır.

Hayırlı olmasını diliyor, heyeti saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Soru-cevap işlemine geçiyorum.

Sayın Genç…

Sayın Acar…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

CHP’li milletvekilleri, hayatlarını ortaya koyarak Suriye’ye gidip bir Türk gazetecisini yurda getirmişlerdir. Bunu takdirle karşılaması gereken Sayın Başbakan kınamıştır. Yüzlerce gazeteciyi bir kulp uydurup zindanlara sokan anlayıştan başka türlüsünü beklemiyorduk zaten.

Sayın Bakan, Suriye politikanızda ne yapmak istiyorsunuz? Irak’ta konuşlanan terör örgütünü durdurmadınız, şimdi 650 kilometre Suriye sınırında kurulacak terör merkezini nasıl durduracaksınız?

Beşar Esad’ın “Türkiye Suriye’yi bölerek kendi ayağına ateş ediyor” sözüne ne diyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Bugün, Samsun Eti Bakır İşletmelerinde amonyak tankının bakımı ve tamiri sırasında bir kaza oldu ve maalesef 5 emekçimizi, işçimizi kaybettik. Onlara Allah’tan rahmet diliyorum, ailelerine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.

İş kazaları konusunda Türkiye dünya birinciliğine doğru gidiyor hızla. Ayrıca “doğal afetler” deyince Türkiye’de yalnız doğal afetler anlaşılıyor. Aslında “afetler” deyince doğal ve insan kökenli yani endüstriyel afetler ve kazaların da anlaşılması lazım. Bu konuda hem iş kazaları açısından hem de insan kökenli kazaların ve afetlerin risklerinin azaltılması açısından Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığında ve onun ilgili kanun ve yönetmeliklerinde önemli değişiklikler yapılması gerekiyor, bu anlayışın yerleşmesi gerekiyor. O afetlere ve kazalara yalnız doğal olaylar olarak değil, endüstriyel olaylar ve insan kaynaklı olaylar olarak bakmamız gerekiyor.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Özcan… Sayın Özcan yok mu?

Sayın Şimşek…

CEMALETTİN ŞİMŞEK (Samsun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakana soracak birçok sorumuz olabilirdi bugün, vardı ama biliyorsunuz, ajanslara düştü; Samsun’da özelleştirme kapsamında özelleştirilmiş olan bakır fabrikasında, imal edilmekte olan bir kazanın çalışan işçilerin üzerine çökmesi neticesinde şu ana kadar aldığımız ilk  bilgilere göre 6 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 14 vatandaşımız da yaralanmıştır. Ölü ve yaralı sayısının artmasından endişe edilmektedir. Öncelikle bu elim kazada hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum; yakınlarına, Samsunlu hemşehrilerime ve aziz milletimize başsağılığı diliyor ve yaralılarımıza ise acil şifalar diliyorum.

BAŞKAN – Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı, kültür, tarih hocamız, Turan Yazgan Hocamız Allah’ın rahmetine kavuştu. Ben buradan Cenabıhak’tan rahmet dilerken, bütün Türk dünyasının başı sağ olsun diyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Kılıç…

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ  (Samsun)– Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Ben de Samsun Tekkeköy ilçesinde Sanayi Mahallesi Selyeri mevkisinde bugün Eti Bakıra ait işletmelerde amonyak tankı kapağında yapım çalışmaları devam ederken meydana gelen çökmede vefat eden 6 işçi kardeşimize Allah’tan rahmet diliyorum, ailelerine başsağlığı ve sabır diliyorum. Yine aynı çökmede 14 işçi kardeşimiz yaralanmıştır şu andaki belirlemelere göre, onlara da acil şifalar diliyorum.

Saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Akar…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Bakan, bu hafta başı pazartesi ve salı günleri Çan Termik Santralinde ve Kömür İşletmelerinde incelemede bulunmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi Enerji Komisyonu üyeleri ve Cumhuriyet Halk Partisi KİT Komisyonu üyeleriyle birlikte oraya bir seyahat yaptık ve incelemelerde bulunduk. Gördük ki, Türkiye'nin en modern termik santrallerinden biri olan, 320 megavat gücündeki ve 400 milyon dolara mal olan en yeni termik santralinin çalıştırılmadığına şahit olduk. Hatta bu termik santralin bir özelliği de diğer termik santrallerden verimlilik anlamında aynı yakıtla yüzde 30 daha verimli çalışması olmasına rağmen, çalıştırılmama gerekçesi -bu santrali çalıştırmak için kullanılan kömür artı kireç taşında- özellikle kireç taşı temin edilememesidir. Kireç taşında 3-4 kez ihale yapılmış olmasına rağmen temin edilememiş olması, bu ihaleyi kazanamayan ama Enerji Bakanlığını esir alan bir şirketin burada kireç taşı temin etmemek için elinden gelen tüm çabaları göstermiş olması ve bu termik santralin kullanılamaması; bu ayarda bir enerjinin yüksek fiyatları doğal gazla üretim yapan santrallerden temin edilmesine neden olmaktadır. Bu konuda bir araştırma yapıyor musunuz?

BAŞKAN – Sayın Erdoğdu…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Bakan, Bakanlığınızdaki Enerji Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığında kömür ihalelerinde yolsuzluk olduğuna yönelik bir rapor düzenlendi mi? Eğer böyle bir rapor düzenlendi ve bu raporda bir suç isnat olduysa bu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına iletildi mi? İletilmediyse, neden iletilmedi? Bir de Teftiş Kurulu Başkanının görevden alınmasının bu konuyla bir ilgisi var mıdır? Cevaplarsanız çok sevinirim.

BAŞKAN – Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, böbrek hastası olan ve böbrek hastalığı nedeniyle tedavi gören vatandaşlarımızın bazıları malulen emekliye ayrılmaktadır. Ancak, böbrekleri nakil olanların ise malulen emeklilik maaşları kesilmektedir. Bu sebeple, böbrek hastası olan vatandaşlarımız emekli maaşları kesilmesin diye, daha rahat bir yaşam tarzı olan böbrek nakline yanaşmamaktadırlar. Vatandaşlarımızın bu mağduriyetini ne zaman gidereceksiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN -  Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, Tayyip Erdoğan, Kaddafi’nin elinden ödül alırken 25 bin dolar para aldı. O 25 bin doları şehit ailelerine bağışlayacağını söyledi. Şimdi, soruyorum: Bu 25 bin dolar şehit ailelerine bağışlandı mı bağışlanmadı mı? Bağışlandıysa ne zaman, nerede bağışlandı? O makbuzun bağış tarihi ne zamandır, kime bağışlanmıştır, onu öğrenmek istiyorum. Yani Başbakan makamında olan kişilerin sözü ağzından çıkar. O sözün ya gereğini yapar veyahut da istifa eder. Onun için, bir defa bunu bekliyorum, bir.

İkincisi, Libya’dan, El Kaideden, Müslüman Kardeşlerden birçok insanlar Türkiye'ye geliyor, eğitiliyor. Libya’dan gelen birtakım insanların da Suriye’ye gittiği, Suriye’de savaşa katıldığı söyleniyor. Libya’dan Türkiye'ye kaç kişi gelmiş, El Kaideden kaç kişi gelmiş, Müslüman Kardeşlerden kaç kişi gelmiş, bunlar nerededir şimdi?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Sayın Acar…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, kişiliğimizi oluşturan tüm öğretmenlerimize minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz. İktidardan, ekonomik sıkıntı içindeki öğretmenlerimiz için Bolu Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Tanju Özcan’ın da 1 maaş ikramiye verilmesi hakkındaki kanun teklifinin kabulünü istiyoruz.

Bildiğiniz gibi, 5 şehidimizi dün toprağa verdik. Bu arada, bir öğretmenimizin daha kaçırıldığı bildirildi. Terör örgütünce bugüne kadar kaç öğretmen kaçırılmıştır, kaçını kurtardınız, kaçı öldürüldü, cevap istiyorum.

Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN -  Sayın Doğru…

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Ben soru sormayacağım. Profesör Doktor Turan Yazgan’ı minnet ve şükranla anıyorum. O, Türk dünyasına çok büyük hizmetler yapmış, ak sakallı birisidir. Özellikle, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’da çok önemli hizmetleri olmuştur. O büyük insanın ölümünden çok büyük üzüntü duyuyoruz. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum ve Türk dünyasına başsağlığı diliyorum.

Artı, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü bütün öğretmenlerimizin kutluyorum. Daha güzel şartlarda yaşamlarına devam etmelerini ve yeni imkânlara kavuşmalarını temenni ediyorum.

Ayrıca, Samsun’da ölen 5 insanımıza Allah’tan rahmet diliyorum, yaralılara acil şifalar diliyorum.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Çelik…

DEMİR ÇELİK (Muş) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Ben de Samsun’da iş kazası neticesinde yaşamını yitiren işçi, emekçi kardeşlerime Allah’tan rahmet diliyorum, kederli ailelerine başsağlığı dileklerimle sabırlar diliyorum.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Demiröz…

İLHAN DEMİRÖZ (Bursa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Bakanıma: Bursa-Keles Harmanalan ve Kozağacı Vadisi’nde yapılan termik santralle ilgili bugünlerde ihalenin iptal edildiği veya sözleşmeye ilgili firmanın çağrılmayacağı konusunda  Bursa’da bazı söylentiler var. Sayın Bakandan bu konunun hangi aşamada olduğunu, böyle bir yapımdan geri adım atılıp atılmayacağı konusunda bilgi almak istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim  Başkan.

Ülkemizde güzide derelerimize yapılan HES’lerin sayısı hızla artıyor ve çok tartışılıyor.

Sayın Bakan, derelere yapılan HES’lerin ürettiği toplam elektrik enerjisi Türkiye’de üretilen elektrik enerjisinin yüzde kaçıdır?

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) -  Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Öncelikle, ben de Sayın Turan Yazgan Hocamıza Allah’tan rahmet diliyoruz, yakınlarına taziyelerimizi bildiriyoruz. 

Yine Samsun’da, milletvekili arkadaşlarımızın bahsetmiş olduğu, özelleştirilen Eti Bakır İşletmelerindeki kazada hayatını kaybeden işçi kardeşlerimize ben de Allah’tan rahmet diliyorum ve hem Samsun halkına hem de kederli ailelerine sabırlar temenni ediyorum. 

Aynı şekilde, Millî Eğitim Bakanımızın şahsında bütün öğretmenlerimizin  24 Kasım Öğretmenler Günü’nü tebrik ediyorum.

Diş Hekimleri Haftamızda da diş hekimlerimizin başarılı çalışmalarını aynı şekilde tebrik ediyorum.

Değerli arkadaşlar, Bursa Keles’te bir yerli kömür santralimizin kullanılmasına dönük bir ihale yapılmıştı ve bu ihalede firmalar kendi aralarındaki yarışmalar sonucunda katkı payı modeliyle beraber yatırım süresi içerisinde kömür payı almadığımız ama işletme süresi içerisinde ürettikleri elektrikten bize ödeyecekleri pay açısından aldığımız bir modelle beraber bu ihaleyi yaptık ve bu ihale süreci devam ediyor. Şu anda bu ihale sürecinin kesintiye uğramasıyla alakalı herhangi bir konu söz konusu değildir. Bundan sonraki gelişmeleri yine kamuoyuyla hep beraber paylaşmış olacağız.

Değerli arkadaşlar, Çan Termik Santralimiz yine, yerli kömürlerimizin kullanıldığı önemli bir santralimiz ve bu santralde denetim yapan bütün milletvekili arkadaşlarımızı da ülkemiz adına kutluyorum. Bu, iyi bir gelişmedir ve orada bir revizyon söz konusu, son on gününe giriyoruz, bir buçuk aylık bir revizyon. Herhangi bir yerli kaynaktan üretilen santrallerimizin o dediğiniz gerekçelerle kesintiye uğratılması söz konusu olmaz. Kireç taşı teminiyle alakalı olsun, diğer girdilerle alakalı olsun süreç devam eder. Bu, yalnızca bir santral için değil Türkiye’deki bütün yerli kaynaklarımız için aynı şekilde söz konusu olacaktır. Eğer herhangi bir atlanan durum varsa, herhangi bir, sehven veya kasten, herhangi bir durum varsa aynı hassasiyetin daha fazlasını göstereceğimizden herhangi bir tereddüdünüz de olmasın. Bizde o manada hiçbir sıkıntı olmaz, siz buna emin olabilirsiniz.

Tabii, kömür ihalelerinde yolsuzluk var mı, yok mu? Bununla alakalı geçen gün de bir komisyonda konuşma yapılıyor, bir milletvekili arkadaşımız diyebiliyor ki: “Şu anda savcılıkta bir konu var, o savcılıktaki konuyla alakalı ne yaptınız? Şu ana kadar hiçbir şey yapılmadı.” Savcılıkta olan bir konunun nasıl kendisiyle alakalı bir şey yapılmadığını tabii ben de merak ettim

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Denetim raporunu neden göndermediniz?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Yani bununla alakalı, değerli arkadaşlar, hiçbir zaman şüpheniz olmasın, kim olursa olsun, buradan Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda da söylüyorum, kim olursa olsun hiçbir şekilde müsamaha göstermeyiz ve bununla alakalı samimi duygularımızı aynı şekilde işlerimize de yansıtırız. Bu manada herhangi bir endişeniz de olmasın.

Değerli arkadaşlar, tabii ki Suriye politikalarıyla alakalı, oradaki rejimin yaptığının tarafımızdan onaylanması söz konusu olmaz. Bir insanlık dramı yaşanıyor, çoluk çocuk demeden, kadın kız demeden Suriye halkının, orada 40 bine yakın insanın katledildiği bir ortamdayız. O yüzden Suriye halkı ile Suriye rejimi arasında ayırt edilmesi gereken önemli bir noktanın olduğunun bir kez daha altını çizmek isterim ve zulmün hiçbir zaman için abat olmadığını, Esed rejiminin de bu manada Suriye’de abat olmayacağını hep beraber inşallah görmüş olacağız.

Ben, bütün bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, benim sorum ne oldu? 25 bin dolar ne oldu?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Yazılı olarak cevap gelecek sizin tarafınıza.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır, hayır, yalancılıklarınızı örtmeyin, bu Hükûmete yakışmaz! Yiğit olan açık konuşur! Tamam mı? Niye inkâr ediyorsun?

BAŞKAN – Sayın Genç, yazılı olarak vereceğini söyledi.

Sayın Bayraktutan…

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben de Samsun’da meydana gelen elim olayda hayatlarını kaybedenlere Tanrı’dan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum.

Bugün, bu olay meydana geldikten sonra Türk-İş Yönetim Kurulunun yapmış olduğu açıklamayı da Meclisle paylaşmak istiyorum. “Hayatını kaybeden ya da yaralanan işçilerin taşeron işçi olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Yaşanan facia bir iş kazası değil, iş cinayetidir.” şeklindeki Türk-İş Yönetim Kurulunun, özelleştirmeden sonra bir özel şirkete geçen yerde Türk Metal-İş’in yapmış olduğu örgütlenmenin göz ardı edildiğini ve söz konusu yerde taşeron işçilerin çalıştırıldığını, bu da iş güvenliğine ilişkin gerekli denetim ve sorumluluğun yerine getirilmediğinin bir örneğidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuyu dikkate almasını, önümüzdeki dönemde başlayacak yasal süreçte de bu konuya işaret etmek istedim.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Sayın Akar…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Bakan, biraz evvel sorduğum soruya, kireç taşından dolayı beklemediğini söylediniz ama maalesef müessese kireç taşından dolayı üretim yapmıyor. Yapmama gerekçesiyle de tabii ki, bakım yapılıyor işçileri boş yatırmamak adına. Tam bir buçuk aydır bu tesis kireç taşından dolayı, oradaki yolsuzluktan dolayı yatıyor ve temin edilemiyor. Yine, aynı kireç taşı olayı başka bir firmayla ilgili, Bandırma’daki bor tesislerinde mevcut. Bor tesisleri arıtmaları üç aydır kireç taşı yüzünden çalışmıyor. Kireç taşını da A.B Şirketi… Bu A.B Gıda Şirketi Unakıtan ve çocuklarına ait ve bugün Bandırma, bor atıklarıyla, arıtılmadan zehirli bir şekilde doğaya bırakılıyor, Bandırma Körfezi’ne bırakılıyor atıklar. Bu kireç taşı hem arıtmada önemli hem de yakıtta önemli. Yüzde 40 kireç taşı kullanılıyor ve bu tesis çalıştırılmıyor, yüksek fiyatlarla da doğal gazla üretim yapılan tesislerden elektrik temin ediliyor. Lütfen, şeyi düzeltirseniz sevinirim.

BAŞKAN – Sayın Erdoğdu…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Bakan, biraz önceki soruyu açıklamakta fayda var. Siz “Savcılıktaki bir konu.” diyorsunuz ama savcılığın bu konudaki bilgilenmesini sağlayabilecek en önemli husus olan Bakanlığınız Teftiş Kurulu tarafından ihale yolsuzluğuyla ilgili düzenlenmiş raporun savcılığa iletilmediğini söylüyorum ben. Şimdi, bizler, hepimiz yargıya yardımcı olmak zorundayız. Eğer böyle bir rapor düzenlenmişse ve siz bu raporu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına göndermemişseniz yargılamanın önüne bir engel çıkmış olur. Ben, bunu soruyorum: Bu raporu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına  gönderdiniz mi, göndermediniz mi?

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Şimdi, ifadelerime bakarsanız, geçen gün “bir milletvekili arkadaşımız” diye sizin adınızı anmadan ama sizin söylediğinizi bilerek bir ifade kullandım. Siz, bu konuyla alakalı değil, madem ki onun daha da açıklanmasını istiyorsunuz, ben, sizi burada o yaptığınız yanlışı yüzünüze vurmamak gibi bir inceliği yanlışlıkla göstermiş oldum. Siz, Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığınız konuşmada “Savcılığa intikal eden bir hususta niçin bir şey yapmıyorsunuz?” dediniz. Ben, o sözü şimdi tekrar hatırlatıyorum. Buradaki tutanaklara da geçiyor, Plan ve Bütçe Komisyonundaki tutanaklarda da var. O yüzden, böyle bir yanlışlığı yaptınız, yani “Savcılığa intikal etmiş bir hususu niçin araştırmıyorsunuz?” dediniz, ondan dolayı dedim.

Şimdi, ben, bir önceki Teftiş Kurulu Başkanımızın da, şu anda görev yapan Teftiş Kurulu Başkanımızın da bu konuyla, görevden alınmasının veya göreve getirilmesinin herhangi bir ilgi ve alakasının olmadığını açıkça söyleyebilirim.

Sizin şu ana kadar… Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığıyla alakalı bir işin nasıl yapılacağını hiç tarif etmediğiniz ve sürekli, belki niyetinizden, belki başka bir şeyden kaynaklanıyor “Acaba bu işlerin altında bir şey var mı?” dediğiniz bir noktadan söylemlerinizi geliştiriyorsunuz. Ben buna saygı duymak zorundayım. Ama sizden de oradaki sonuçlar, gerek savcılığa intikal etmiş gerekse Teftiş Kurulumuzda bütün teftişi yapılan, soruşturmaları sonlandırılan işlemler konusunda da benzer bir saygıyı göstermenizi beklerim. Buna rağmen, bir savcı, bir hâkim o konuyla alakalı bir karar veriyor, onun da daha üzerinde bir şey söylemeye çalışıyorsunuz, ben de sizi yargıya saygılı olmaya davet ediyorum.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Bakan, raporu yargıya neden göndermediniz?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Şimdi, Çan’daki konuyla alakalı -Sayın Milletvekilim, bunda müsterih olabilirsiniz, bütün detaylarını alacağım ve sizinle, özellikle şahsınızla ve grubunuzla paylaşacağım- herhangi bir firmanın adı, sanı, kim olursa olsun, tekrar söylüyorum, kayrılmasıyla alakalı tarafımızdan en ufak bir gayret görmeyeceksiniz, şu ana kadar görmediğiniz gibi. Ben açıkça bir şey söyleyeyim…

BAŞKAN – Sayın Bakan, süreniz de doldu.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Niçin devlet adına, ülkemiz adına fayda getirecek bir ihaleden ben feragat edeyim? O firma o işi almak için feragat etsin fiyatından. Ben her zaman bunu böyle söylüyorum. Babamın oğlu olsa aynı şeyleri söylerim.

Saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

BAŞKAN – Çok teşekkür ederim.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE LİBYA HÜKÜMETİ ARASINDA ASKERİ EĞİTİM İŞ BİRLİĞİ MUTABAKAT MUHTIRASININ ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 4 Nisan 2012 tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile Libya Hükümeti Arasında Askeri Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırası”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Osman Korutürk.

Buyurun Sayın Korutürk, süreniz on dakika.

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, bugün Libya’yla askerî eğitim iş birliği anlaşmasını onaylamak üzere burada görüşmelerimizi yapıyoruz.

Türkiye öteden beri, bölgesinde askerî gücü olan, diğer bölge ülkelere, dost ve komşu ülkelere askerî eğitim veren, askerî iş birliği yapan, askerî malzeme tedarik eden bir ülkedir. Ama biraz önceki konuşmalardan, anlaşmanın geneli üzerindeki konuşmalardan şunu gördük ki Türkiye bugün, bu konumundan biraz kaymış, kendi savunmasının peşine düşmüş vaziyette gözükmektedir. Türkiye’nin savunma ihtiyacı durduğu yerde çıkmış değil. Türkiye’nin savunma ihtiyacı Hükûmetin yanlış Orta Doğu politikası sonucu ortaya çıkmış ve bugün Türkiye NATO’dan Patriot füzelerini getiriyor. Patriot füzeleri nereye konuşlanacak, nasıl konuşlanacak, bu konuda ciddi bir belirsizlik var. Belirsizliğin dışında -üzülerek söylüyorum- ciddi bir bilgisizlik de görüyorum.

Şimdi, bakın, Sayın Başbakanın bir açıklaması var, Pakistan’dan yapmış, diyor ki: “Atılan adım şudur: Bizim topraklarımız, 4’üncü maddeye göre NATO’nun da topraklarıdır. Burada savunma esaslı olmak üzere böyle bir adım atılmaktadır.” Arkadaşlar, böyle bir şey yok. NATO’nun toprakları değil Türkiye  toprakları. 4’üncü madde, tehdit altında kalan bir müttefik ülkenin bu tehdidi ortadan kaldırmak için NATO’yla istişaresini öngörüyor. Sayın Başbakanın hitap ettiği “NATO toprağı” diye bir kavram yok. Türkiye’nin toprakları, Türkiye’nin topraklarıdır.

Bakın, NATO Anlaşması Kuzey Atlantik Anlaşması’dır. Kuzey Atlantik Anlaşmasının -Sayın Başbakanın atıf yapmak istediği “4”dediği madde muhtemelen 6’ncı maddesidir- 6’ncı maddesi NATO savunmasının nereye şamil olacağına, NATO’nun savunma yükümlüğünü gösterir ve orada der ki: “NATO, müttefik ülkelerin topraklarını -dikkat edin, altını çiziyorum NATO toprakları değil- savunmakla mükelleftir.” “ NATO toprağı” diye bir kavram yok, NATO konuşmasında da yok.

Şimdi, bunları bilmek lazım, bunlar bilgi konusu.

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Var, onu da söyledi.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) – Yok böyle bir şey yanlış söylemiş, onu düzeltmesi lazım, Başbakanın düzeltmesi değil ama danışmalarının söylemesi lazım, yanında düzgün danışmanlar olması lazım Başbakanın. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, yabancı bir memleketten yanlış beyanda bulunmak durumunda değildir ve olmaması lazım.

Şimdi, başka bir şey daha var arkadaşlar, Sayın Başbakan diyor ki: -Aynı beyanatında- “Bizim, Gazze’de barışı tesis etmek için Arap Ligi Genel Sekreteriyle Kahire’de bir görüşmemiz oldu. Sayın Obama ve Putin’le telefon görüşmelerimiz olmuştu. Mursi, Halid Meşal ve Katar emirleriyle görüşmelerimiz hep barışın tesis edilmesi için olmuştur. Kahire’den dönerken MİT Müsteşarımız orada kaldı ve görüşmelere devam etti. Bu görüşmelerin ardından 48 saat içinde bir netice alındı, böylece ateşkes temin edilmiş oldu.” Bu ne demek? “Ateşkesi biz temin ettik.” demek.

Şimdi, arkadaşlar ateşkesi, Amerika Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Mısır Cumhurbaşkanı Mursi birlikte yaptıkları mekik diplomasisiyle tesis ettiler. Amerika’da okuyanlar, bu konulara ilgisi olanlar bilirler, çok saygın bir dergi vardır Forum Policy -dış politika- diye. O derginin dünkü sayısında beni şahsen çok üzen, beni çok rahatsız eden bir haber yayınlandı, makale. Bakın, makalenin resmi burada, diyor ki: “Fazla Pişmiş Hindi” Biliyorsunuz, hindi “Turkey” Türkiye’nin adını “Hindi” diye kullanıyorlar, aşağılamak, tezyif etmek için, “Fazla Pişmiş Hindi” Ne diyor bu makalede? Diyor ki: “Türkiye, bu bölgenin en ağırlıklı ülkesiyken, maalesef bu ağırlığını kaybetti. Türkiye o bölgenin içerisinde herkesle olan temaslarını tek tarafa indirdi, tek tarafa indirdiği için de artık bir ağırlığı kalmadı.” Mursi ki İsrail aleyhtarı, söyleminde ve fikirlerinde en küçük bir şüphe yoktur, İsrail aleyhtarlığı azami safa da olan bir insandır, öyle bir tanınan insandır, öyle bir siyasi hareketten gelen bir insandır, ona rağmen, “Bu barışı Mursi kurdu, Türkiye de sadece bunu seyretti.” diyor. Bizim seyretmiş olduğumuz bu şeyi kendimiz yapmış gibi göstermek de yakışık almıyor.

Şimdi, Patriot füzelerine gelelim arkadaşlar. Patriot füzeleri konusunda ciddi bir belirsizlik var. Patriot füzeleri, tamam, Türkiye savunması için getiriliyor, onda bir tereddüt olmaması gerekir ama -ve şunu da söylemek lazım, bir ülkenin savunması, güvenliği, olabilecek en önemli şeydir, bundan daha mühim bir şey yok, bunun için hepimiz her türlü desteği vermek durumundayız ama- gelen Patriot füzeleri nereden geliyor, hangi ülkeden geliyor, bu nerede konuşlanıyor? “Bunlara sonra bakacağız.” deniyor. Bunun komuta kontrolü kimin elinde olacak? Sayın Hüseyin Çelik, Hükûmet Sözcüsü, bu sabah “Bunun komutası, tetiği bizde olacak.” diyor, öğleden sonra NTV’de haber düşüyor “NATO’yla Türkiye birlikte yapacak.” NATO kim?

Arkadaşlar, NATO kim? NATO biziz, biz NATO’nun tam üyesiyiz, NATO’yla Türkiye ayrı yapacak diye bir şey yok. Eğer Patriot füzeleri Almanya’dan gelecekse Almanlarla yapacağız demektir, Hollanda’dan gelecekse Hollandalılarla yapacağız demektir, Amerika’dan gelecekse Amerikalılarla birlikte yapacağız demektir. O zaman, buradaki tehdit değerlendirmesini kim yapacak? Biz mi yapacağız, bize o füzeleri vermiş olan ülke mi yapacak, onlarla beraber mi yapacağız, onlarla beraber yapacaksak bizim tehdit gördüğümüz yerde onlar tehdit görmezse bu iş nasıl olacak? Ben, Patriot füzelerinin personelinden, donatımından bahsetmiyorum. Patriot füzeleri bizde yok. Çok teknik ve karmaşık bir sistemdir, bu sistemi bizimkilerin kullanması söz konusu değil ama bunun emir-komutasını kim verecek? Bu konuları açıklamak lazım arkadaşlar. Milletin bu konularda bilgiye ihtiyacı var. Bu füzeler gelecek, nereyi koruyacak, nasıl koruyacak, hangi saldırıya karşı koruyacak? Sayın Başbakan diyor ki: “Türkiye, karşı tarafın saldırısına…” Hangi karşı taraf, kim karşı taraf? Birçok karşı taraf var şimdi bizim karşımızda.

Şimdi bakın, demin size göstermiş olduğum makalede diyor ki: “Ne garip bir tecellidir ki, İsrail karşı tutum ve görüşleri her türlü kuşkunun üstünde olan Mısır Cumhurbaşkanı Mursi, Mısır’ı yeniden Orta Doğu’nun başat konumuna getirmiştir ve liderlik iddiasındaki Erdoğan Türkiye’si de bir kere daha bu bölgede bu olaylara seyirci kalmıştır.” Bunlar, Türkiye'nin layık olduğu yorumlar değil arkadaşlar.

Gözyaşı diplomasisiyle, ağlamakla, hiçbir yere gidemeyiz. Türk Dışişleri Bakanı, bir an evvel kendi kadrosuyla beraber oturup, politikasını gözden geçirmesi lazım. Bu politikanın yanlış olduğunu artık görmesi, anlaması lazım.

Türkiye kendi dışındaki sıkıntılardan, kendi dışındaki çatışmalardan, kendi dışındaki zorluklardan dolayı savunma ihtiyacına düşmemeli. Patriot füzelerini getirdik Diyarbakır’a kurduk, başka taraftan vurdular ne yapacağız? Bu patriot füzeleri bir tane, iki tane değil; hangi tarafa nereye koyacağız? Türkiye’nin yüksek ve orta irtifa savunması zayıf, son derecede zayıf. Bunu yükseltmeye kalkacak yerde, hâlâ, biz, Suriye’nin derdine çare bulacağız, başka ülkelerin sorununu çözeceğiz. Önce kendi sorunlarımızı çözelim, başka çok sorunumuz var ama güvenlik sorunumuz da var arkadaşlar. Bütün bunlara dikkat etmek lazım. Ondan sonra Libya’yla kalkıp Askeri İş Birliği Anlaşmasını yapalım, onda bir sıkıntı yok. Libya’nın bize ihtiyacı vardır; ona ihtiyacı olan eğitimi verelim, bilgiyi verelim ama biz kendimizi önce abrayalım, kendimizi başkalarının tehdidinden kurtaralım. Bakın, Rusya’nın açıklaması var; duymuşunuzdur, bugün öğleden sonra geldi, diyor ki: “Patriot füzelerinin Türkiye’de konuşlandırılması, bölge istikrarını tehlikeye sokar” Ne demek bu? “Canım sıkıldı” diyor. “Canım sıkıldı, ne yapacağım belli olmaz.” diyor. Aynı şey…

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Siz buna katılıyor musunuz?

OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) – Katılmıyorum tabii ki de katılır mıyım? Böyle bir şey başıma gelmesin istiyorum. Bunun gelmemesi için de düzgün politika izlensin istiyorum. Böyle bir şeye katılmanın imkânı var mı? Ama bunlara bizi muhatap ediyorsunuz. Yanlış politika, bizim en dost olduğumuz ülkelerden tehdit görmemize sebebiyet veriyor. Bütün bunları yeniden gözden geçirmek lazım, vakit geçmeden, çok fazla gecikmeden. Sayfa sayfa hindi resimleri, başka tezyif edici, küçültücü, düşük resimlerin, sağda solda yayınlanmasını engellememiz lazım.

Türkiye, bölgede, gücüne güvenilen, ara buluculuğu istenen, sıkıntıları olduğu zaman “Aman, şunu gel de sen çöz, sen bize yardımcı ol.” denen bir ülkeydi. Gene öyle olması lazım. Henüz daha olamayacak noktada değiliz, o noktaya gelmiş değiliz ama o noktaya gelmek üzereyiz. Çok az kaldı arkadaşlar, bunu her yerde söylüyoruz. Plan ve Bütçe Komisyonunda söyledik, Dışişleri Komisyonunda söyledik, bu kürsüden söyledik. Hepimiz aynı memleketin çocuklarıyız; bize, sen öyle mi istiyorsun böyle… Sen ne istiyorsan ben de onu istiyorum. Türkiye’nin iyiliğini, büyüklüğünü istiyorum. Türkiye’nin bu bölgede lider olmasını istiyorum ama onu yapabilmek için bir parça sözlerimize kulak verin, bir parça yanlışı görün. “Ben yanlış yapmadım.” diye ortalarda gezmek… Bu çok yanlış bir şey, bu Türkiye’yi çok zor yerlere götürecek bir şey. O zaman İsmet Paşa ne demişti: “Sizi ben bile kurtaramam.” Hiçbirimiz Türkiye’yi o zaman kurtaramayız arkadaşlar. Bunları çok ciddi düşünün. Sizler, kendi partinizin, kendi Hükûmetinizin mensuplarına bir sorun: “ ‘Haklıyım.’ diyorsun, şunun haklılığını bir anlat bana.” deyin. “Ne oldu, nereden geldik bu noktalara, ondan bundan Patriot istemeye?” deyin. Hep biz söylemeyelim, siz de söyleyin.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Korutürk.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Geneli üzerinde konuştuğum bu konunun bir iki hususunu daha arz etmek üzere söz aldım.

Tekrar ediyorum: Dış politika bugünün değil, geleceğin meselesi, daha çok geleceğin meselesi çünkü dış politikada ülkelerin ve milletlerin geleceği tanzim ediliyor. Yanlış dış politika takip ederseniz yanlış, acı veren, üzüntü veren bir gelecek sizi bekliyor demektir. Bunun laboratuvarı, bunun sahnesi tarihtir. Geriye dönüp tarihe baktığınızda, dün ülkeyi yöneten, devleti yönetenlerin yanlışlarının neye mal olduğunu orada görebilirsiniz. Bunun en güzel örneklerinden biri Libya’dır değerli arkadaşlar. Dış politikayla ilgilenenler, siyasetçiler, ülkeyi yönetenler, yönetmek iddiasında olanlar, tarihin bu lütfundan faydalanmaları lazım. Bugünü anlayabilmek için ve geleceği doğru öngörebilmek, doğru kurgulayabilmek için düne bakmanız lazım. Çünkü dün, tüm sebepleriyle yaşandı, sonuçlarıyla yaşandı, ders almamız için tarihin tozlu raflarında bizi bekliyor. Bu sebeple, Libya konusunu, bu amaçla bu fırsatı değerlendirmek şeklinde kullanmak gerekiyor.

Bakınız, Libya’ya tekrar dönelim. Yüz yıl önce kaybettik biz Libya’yı, 12-15 Ekim 1912 tarihinde kaybettik. Nasıl kaybettiğimizi biraz önce anlattım. Nasıl kaybettik? O gün ülkemizi yönetenlerin gafletiyle kaybettik. Bunu, Sayın Dışişleri Komisyonu Başkanı Arkadaşımız, Dışişlerinden gelen arkadaşlarımız çok detaylı biliyorlar. Yani bir Dışişleri mensubu olan, kendisi bir hukuk allamesi olan Hakkı Bey -Paşa değil- o zaman sadrazamdır, başvekildir ve Roma Büyükelçiliğinden sadarete gelmiştir. Libya’nın niyetlerinden haberdar olmaması mümkün değildir. Libya, fırsatı bulduğu anda… Hangi fırsat? Osmanlının yöneticilerinin gafleti, İttihat Terakkinin gafleti. Bunu da bir ayrı fasılda anlatacağım, İttihat Terakki ve Adalet ve Kalkınma Partisinin yüz yıl sonraki benzerliklerini ve mukadder akıbetlerini -Allah benzetmesin- endişeyle izlediğimi ifade edeceğim size.

Değerli arkadaşlar, o günün Osmanlı yönetimi, üç yüz atmış yıl yönettiğimiz Libya’daki müstakil tümeni Yemen’deki bir isyanı bastırmak için geri çekmiştir. Libya, böyle, Osmanlının, özellikle Abdülhamit’in çok önem verdiği bir yerdir. Kendisine muhalif olduğunu bilmiş olmasına rağmen Trablusgarp Valisi Müşir Recep Paşa’yı görevden almamıştır ama İttihat Terakki gelir gelmez, kendisine karşı olduğunu iddia ettiği Trablusgarp Valisini görevden almıştır. Trablusgarp yani Libya valisizdir ve ordusuzdur, 1911’de. Bunu fırsat bilen İtalya bir nota veriyor, diyor ki: “Siz Libya’ya zulmediyorsunuz, medeniyet getirmiyorsunuz, özgürlük, demokrasi getirmiyorsunuz, Hristiyanlara eziyet ediyorsunuz, burayı terk edin.” Bu notayı eski Roma Büyükelçisi olan şimdiki Osmanlı sadrazamına, başvekiline gönderiyor. Sadrazam, o zaman bir İtalyan paşasının evinde briç oynamaktadır ve sonuç itibarıyla Libya’yı, 1 milyon 750 bin kilometrekare genişliğindeki, üç yüz altmış yıl yönettiğimiz o vatan topraklarını kaybediyoruz. Büyük Atatürk’ün, Enver Paşa’nın, Fethi Paşa’nın Senusilerle birlikte verdiği o mücadele destansı bir mücadele.

Ömer Muhtar’ın mücadelesini hepiniz biliyorsunuz. Sayın Başbakan Trablusgarp’a gidip, Bingazi’ye gidip ”Ömer Muhtar”ın ismiyle anılan o meydanda nutuk attı. Değerli arkadaşlar, nutuk attı. Çok da iyi etti.

Ama bakın size bir olay anlatacağım. Biraz utanmamız, biraz kızarmamız lazım bu anlatacağım olaydan sonra değerli arkadaşlar. Dış politika iç politika malzemesi değil, asla siyaset için söylemiyorum. Bakın, 100 milyonlarca dolarla desteklediğiniz Libya’nın, İtalyanlar, Fransızlar tarafından yüz yıl sonra işgal edilmesi, Türkiye'nin desteğinde işgal edilmesi… 50 bin Müslüman’ın katledilmesine destek vermekle övünülen bugünkü iktidar, inanın ki dünkü iktidarın gafletinden daha öte bir durumdadır.

Bakın, size bir örnek söyleyeyim, gazetelerden söyleyeyim. 18 Ekim 2011 Sabah gazetesi, Erdal Şafak: “Türkiye'nin desteğinde Libya’nın özgürleştirilmesi, Kaddafi’nin katledilmesi sonucunda Türkiye'nin desteğinde işbaşına gelen Abdülcelil -ismini de doğru okuyalım, Abdülcelil geçici yönetimin Başkanı Abdülcelil, Mustafa Abdülcelil İtalyan Bakanıyla birlikte, İtalyan Savunma Bakanı ile birlikte Libya’nın İtalya tarafından işgalinin 100’üncü yıl dönümünü törenlerle kutladı.”

Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin desteğiyle işbaşına getirdiğimiz, 100 milyonlarca, bu milletin parasıyla desteklediğimiz Libya’nın yeni yönetiminin başındaki Mustafa Abdülcelil Libya’nın Osmanlıdan kurtarılışının 100’üncü yılını yüz yıl sonraki işgalcilerinin temsilcisi olarak İtalya’nın Savunma Bakanıyla birlikte, sizin o söylediğiniz Ömer Muhtar Meydanı’nda törenlerle kutladı. Değerli arkadaşlar…

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Anlamadılar, bir daha söyler misiniz Sayın Şandır.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Ve bunu ben burada daha önce de dile getirdim, gazeteler de yazdı bunu. Buna karşı Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Hükûmetin tepkisi ne? Yani, düşünün, üç yüz altmış yıl yönettiğimiz… Biliyor musunuz, 1950 yılında İtalyanlar Libya’dan çekildikten sonra Libyalıların bir grubu Libya’yı Türkiye’ye bağlamak için siyaset yaptılar, parti kurdular. Libya halkı bu kadar Türkiye’ye bağlı ama Avrupalıların desteğinde, Türkiye’nin desteğinde oluşturulan yeni Libya yönetiminin ilk icraatı, Libya’nın Osmanlıdan İtalyanlar tarafından işgalinin 100’üncü yılını o Ömer Muhtar Meydanı’nda törenlerle kutladı. Hâlbuki, o meydanda Sayın Başbakan Ömer Muhtar’ın heykelinin açılışına katıldı. Bunun, bu dış politikanın neresinde akıl var? Neresinde Türkiye’nin çıkarı var, faydası var değerli arkadaşlar Allah aşkına? Bölge lideri olmakla övündüğümüz -keşke olsak da övünsek- Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmakla övündüğünüz bu politikanın sonucunda eğer siz kendi elinizle kendi milletinize ihanet edenleri işbaşına getiriyorsanız bunun neresinde akıl var, neresinde fayda var, neresinde millîlik var, neresinde liderlik var? Tekrar ediyorum sözümün başında söylediğimi: Siyaset ve devlet adamlarının gafleti bir milletin geleceğini belirliyor. Dün Osmanlıyı parçalayan gaflet, maalesef bugün AKP İktidarının bir hayali, bir hevesi peşinde, “Lider olacağız.” hayali, hevesi peşinde Türkiye’yi yüz yıl önce yaşadığımız kaosa doğru sürüklüyor. Bunu görmenizi istiyorum. Yoksa bu iç politika konusu değil.

Şimdi Suriye’de yaşadığımız hadiseyi görüyorsunuz, Müslüman Müslüman’ı boğazlıyor. Irak’ta yaşadığımız hadise hepimizin malumu. Türkiye nerede? Türkiye AKP İktidarının bu ham hayallerinin peşinde bir belirsizliğe doğru sürüklenmekte.

Dikkatinize sunulur, tarih yarın sizi de yargılayacaktır. Ümit ederim ki dünkülerini yargıladığı cümlelerle sizleri yargılamaz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şandır.

Komisyon adına İstanbul Milletvekili Sayın Volkan Bozkır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Süreniz on dakika, buyurun.

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konu görüşülürken Cumhuriyet Halk Partisi adına söz alan Sayın Korutürk’ün bazı ifadeleriyle ilgili olarak Genel Kurulu bilgilendirme ihtiyacını hissettiğim için söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle Patriotlarla ilgili olarak, sanıyorum, burada bazı bilgilerle Genel Kurulu mücehhez kılmamız gerekiyor.

Şöyle ki: İlki, keşif uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesinin ardından 26 Haziran tarihinde; ikincisi de 3 Ekimde Suriye’den açılan ateş neticesinde Akçakale’de 5 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi ve pek çoğunun yaralanması sonucu -aynı gün olmak üzere- NATO Konseyi ülkemizin talebine binaen Kuzey Atlantik Anlaşması’nın 4’üncü maddesi kapsamında 2 kez olağanüstü toplanmıştır. Bu toplantıda, müttefiklerimizin, ittifak güvenliğinin bölünmezliği ilkesi ve ittifak dayanışması temelinde ülkemizin savunmasına yönelik kararlılıklarını güçlü ifadelerle teyit ettikleri hepinizin malumlarıdır.  

Geçen zaman zarfında Suriye’deki kriz bir çözüm emaresi göstermemiş ve rejimin sivil halka yönelik saldırıları ve çatışmaları artarak sürmüştür. Suriye’deki gelişmelerin NATO’nun güneydoğu sınırındaki ülkemizin güvenliği bakımından doğurduğu riskler nedeniyle tarafımızdan NATO bünyesinde gerekli istişareler sürdürülmüş ve müttefiklerimize düzenli bilgi iletilmiştir. Bugün gelinen aşamada, 4’üncü madde kapsamında yapılan istişareler ve Suriye’de devam eden kriz ortamından neşet eden güvenlik riskleri göz önüne alınarak, müttefiklerimizden ülkemizin savunmasına yönelik olarak NATO kapsamında da somut önlemler içeren adımlar atılmasının talep edilmesi kararlaştırılmıştır. Bu çerçevede, NATO nezdindeki daimî temsilcimiz, savunmamızın daha önce, 1991 ve 2003 yıllarında da olduğu üzere takviyesi amacıyla ülkemize Patriot füzesavar bataryaları konuşlandırılması yönündeki talebimizi bir mektup yayımlamak suretiyle NATO’da resmen gündeme getirmiştir.

Bu Patriot sistemleri tamamen savunma amaçlı, ihtiyati bir tedbirdir ve bunların taarruzi bir harekât için kullanılması söz konusu değildir. Bu sistemler ülkemizde en geniş kapsamayı, mümkün olabilecek en geniş kapsamayı ve halkımıza azami korumayı sağlayabilecek şekilde, askerî yetkililerimizin değerlendirmeleri ışığında konuşlandırılacaktır. Patriot sistemleri ayrıca NATO dayanışmasının somut bir tezahürü olarak caydırıcılığı da güçlendirecektir. Bu sistemlerin konuşlandırılmasında güdülen bir diğer amaç ise Suriye’deki krizin daha fazla tırmanmasını ve ülkemizi tehdit eder hâl kazanmasını önlemektir.

Şimdi tabii bazı sorular akla gelebilecektir. Bunlardan birincisi, Patriot sistemlerinin menzilinin ne olduğudur. Patriot sistemleri -Suriye’nin de sahip olduğu bilinen- kısa menzilli balistik füzeleri önlemek üzere geliştirilmiştir. Patriot sistemlerinin nerede konuşlandırılacağı konusunda ise… Yine mümkün olan en geniş kapsama alanında, azami koruma sağlayacak üzere tespit edilecek mevkilerde konuşlandırılacaktır. “Patriot konuşlandırılmasıyla birlikte ülkemize yabancı asker gelecek mi?” sorusunun cevabı ise, söz konusu sistemlerin işletiminde görev almak üzere müttefik askerler ülkemize daha önce olduğu gibi yine geleceklerdir. “Patriot sistemleri ve yabancı askerler için Meclis tezkeresi gelecek midir?” sorusunun cevabına gelince: Söz konusu konuşlandırmalar NATO kapsamında yapılacaktır. Bu itibarla geçmişteki uygulamalarla aynı doğrultuda, NATO çerçevesinde yapılacak konuşlandırmalar için ayrı bir Meclis kararı istihsal edilmesine gereksinim bulunmamaktadır.

Sayın Korutürk’ün bahsettiği Rusya Dışişleri Bakanının açıklamalarına değinmek istiyorum. Tabiatıyla, Rusya Dışişleri Bakanının açıklamaları olayın tek doğrusu değildir. Rusya Dışişleri Bakanının açıklamalarına bakarken, aslında neden bu açıklamayı yaptığını düşünmek, bunu irdelemek belki de doğru olacaktır. Rusya, Suriye’nin bugün bütün silah sistemini sağlayan ülkedir ve yılda 1 milyar dolarlık da silah satışını hâlen Suriye’ye sürdürmektedir. Suriye rejimi bugün eğer kendi halkını öldürüyorsa, 40 bin kişinin kanına girmişse bu Rus silahlarıyla gerçekleştirilen bir eylemdir.

Şimdi, Rus Dışişleri Bakanı, bu silah sistemini sağladığı ülkeye, silah satışını sürdürdüğü ülkeye yönelik olarak Türkiye sınırlarında Patriot füzesinin kurulmasını “Aman ne iyi ettiniz, Patriot füzelerini kurdunuz! Benim eğer Suriye’ye verdiğim silahları bu katil Esad bir gün kullanmaya kalkar da Patriot füzeleri benim füzelerimi düşürürse” diye bir mülahaza içinde olduğunu anlamamak da bence gerçekten hayretler yaratacak bir unsurdur. Gayet tabiî ki, Rus Dışişleri Bakanı ben olsam, aynı şekilde Patriot füzelerinin kendi füzelerini düşürüp Rusya’nın füzelerinin, dünya ülkeleri nezdinde karizmasını çizdireceğinden endişe ederek böyle bir demeç verirdim.

Foreign Policy dergisinden alıntı yapmak tabiî ki mümkündür. Dünyada her yerde, basında makaleler çıkar, yayınlar olur ama Foreign Policy dergisinin -Amerika’da görev yapanlar gayet iyi bilir- kimin etkisi altında olduğu düşünülürse böyle bir makaleyi yadırgamak da herhâlde yine aynı şekilde şaşırtıcı olacaktır benim için. Foreign Policy dergisinin yayınlarına bakıldığı gibi bizim bölgemizdeki yayınlara da bakmak lazım ve bu ülke insanlarının Arap Baharı’ndan sonra Türkiye’ye nasıl baktıklarını ve nasıl takdir hisleriyle gönüllerinde Türkiye’yi yücelttiklerini de hatırlamak gereklidir.

Burada tabii, ateşkes anlaşması sırasında Bayan Clinton’la Mısır Cumhurbaşkanı arasındaki basın toplantısında bunu sanki sadece Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanıyla Mısır Cumhurbaşkanı gerçekleştirmiş gibi ifadelere bakıp da aynı anda orada olan Mısır Dışişleri Bakanının “Bu ateşkesin sağlanmasında Türkiye'nin de büyük rolü vardır.” demesini görmemek tabiatıyla üzüntü vericidir.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Kim söyledi onu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Türkiye'nin, orada günlerce süren ateşkes müzakereleri sırasında hem Sayın Başbakanımız oradayken hem Dışişleri Bakanımız Gazze’deyken hem bizim yetkililerimiz bu ateşkes için çaba sarf ederken bu çabaları olmasaydı ateşkesin sağlanamayacağını da bilmek gerekir. Bayan Clinton Cumhurbaşkanı Obama’yla birlikte Uzak Doğu’da gezerken Türkiye, Başbakanımızla, Dışişleri Bakanımızla o bölgede bu ateşkesin sağlanması için çaba sarf ediyordu. Bayan Clinton ayağının tozuyla Mısır’a gelip de bu anlaşmayı sağladığını iddia ediyorsa…

SELAHATTİN KARAAHMETOĞLU (Giresun) – Obama sizi doğrulamıyor.

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (Devamla) – …o zaman bunu bir de orada gerçekten katkıda bulunmuş insanlara sormak lazım. Gerçekten de zaten Mısır Dışişleri Bakanı bu beyanıyla gerçekleri ortaya koymuştur.

HAYDARA AKAR (Kocaeli) - Kendinize pay çıkarmayın her şeyden.

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Sayın milletvekilleri, saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, Sayın Volkan Bozkır’a ne olarak söz verdiniz? Yanlış anlamıyorsam Komisyon Başkanı olarak söz verdiniz.

BAŞKAN – Komisyon adına söz verdim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Efendim, komisyon adına verilen söz, komisyon raporuna getirilen tenkitlere cevap vermek için kullanılır. Sayın Volkan Bozkır gruplara cevap vererek bunu kullandı. Hâlbuki, burada bunun muhatabı Hükûmettir. Burada yapılan tenkitler, gruplar adına yapılan tenkitler Hükûmete yapılmıştır. Bunu ya Hükûmet cevaplandırır ya grup cevaplandırır.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Komisyon adına konuşabilir başkan her zaman.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Volkan Bozkır Hükûmet grubunun adına konuşmuşsa ona bir şey demeyiz ama Komisyon adına böyle bir hakkı yoktur, İç Tüzük ihlali yapılmıştır.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Komisyon başkanının her zaman, her maddede konuşma hakkı vardır.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Hayır efendim, komisyon yalnız rapor üzerine yapılan tenkide cevap verir.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Ne konuşacağını da söyleyin, ona göre konuşsun!

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Yok, öyle değil.

Açın İç Tüzük’ü okuyun. Komisyon başkanı komisyon raporuyla ilgili getirilmiş tenkide cevap verebilir. Kalkıp da dış politika konularında Hükûmeti savunmak adına komisyon başkanı burada konuşamaz, yanlış yapılmıştır. Ha, Hükûmet Grubu adına konuştuysa, grup adına konuşabilir, ona bir şey söyleyemem.

BAŞKAN – Yok, Komisyon adına istedi.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Ama Komisyon adına yapılan bu konuşma doğru olmamıştır, gruplara cevap vermek hakkına sahip değildir. Komisyon raporu üzerinde yapılan tenkide cevap verebilir.

BAŞKAN – Evet, peki.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkana yanlış yaptırılmıştır. Bilgilerinize sunuyorum efendim.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Komisyonun da açıklama hakkı var, konuşma hakkı var. 69’da da komisyonun hakkı var.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Yahu, yok Ahmet…

Allah aşkına yahu! Arkadaş, işin cılkını çıkarttınız be!

Çıksın Hükûmet cevap versin, Grubunuz cevap versin ne diyecekseniz. Hükûmet cevap versin kardeşim.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Cevap hoşunuza gitmemiş olabilir ama.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Yahu benim hoşuma gidip gitmemesi önemli değil. Yahu hayret edilecek bir şey.

BAŞKAN – Şahıslar adına ilk söz İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Muş’un.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti ile Libya Hükûmeti Arasında Askerî Eğitim İş Birliği Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Geçtiğimiz yıllarda Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” olarak nitelendirilen halk devrimlerinden bir tanesi de Libya’da gerçekleşmiş ve halk desteğini alan bir yönetim iktidara gelmiştir. Türkiye, tüm bu süreçlerde halklardan yana tavır koymuş ve onların yanında yer almıştır. Türkiye, halk desteğini alarak Libya’da iktidara gelen yeni yönetime de desteğini sürdürmüş ve bu kapsamda söz konusu anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma kapsamında harp akademileri, askerî tıp akademisi, askerî haritacılık okulları ve kuvvetlere bağlı okullarda eğitim verilmesi; jandarma ve sahil güvenlik teşkilatları arasında eğitim ve öğretim; eğitim merkezlerinde görev öncesi eğitimleri ile göreve yönelik kursların düzenlenmesi; birlik, karargâh ve kurumlarda görev başı eğitimi; birlik, karargâh ve kurumlar arası iş birliği ve temas ziyaretleri; limanlara uğrama ve yanaşma, heyet mübadeleleri; tatbikatlara gözlemci davetleri, ortak tatbikatlara katılım; eğitimin geliştirilmesine yönelik karşılıklı bilgi alışverişi; askerî tarih, askerî müzecilik ve askerî yayın alanında karşılıklı bilgi alışverişi, askerî tıp ve sağlık hizmetleri alanında iş birliği; lojistik konularında eğitim alanında iş birliği gibi kısımları, alanları kapsamaktadır.

Ben bu anlaşmanın milletimiz, ülkemiz için hayırlı olmasını diliyor, Genel Kurulu saygıyla bir kez daha selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Şandır, şahıslar adına siz mi kullanacaksınız?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Yok efendim, kullanmayacağım.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, ben kişisel söz istiyorum.

BAŞKAN – Bir saniye, tamam, hayhay.

(Mersin Milletvekili Mehmet Şandır Başkanlık kürsüsünün önüne geldi)

Evet, bir şey mi diyecektiniz? Buraya geldiğiniz için… Ben de şimdi Sayın Genç’e söz vereceğim.

Sayın Şandır, şimdi Sayın Bozkır benden Komisyon adına söz istedi. Efendim, şimdi Komisyonun… Bir saniye… Tutanaklara geçmesini…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) - Ona yapılan bir itiraza cevap verecekse 69’a göre verilen süre iki dakika demiştir.

BAŞKAN - Sayın Şandır, ona bir şey demiyorum. Cevap versin diye on dakika söz vermedim. Şimdi bir soru soruldu… Eğer dinlerseniz… Ben milletvekili arkadaşlarımızın, komisyon başkanı arkadaşlarımızın, bakan arkadaşlarımızın ne konuşacaklarını bilebilme imkânına sahip değilim. Beyefendinin benden istediği komisyon adına söz.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) - Siz haklısınız Sayın Başkan.

BAŞKAN – Bir saniye.

Komisyon adına istenen sözün de süresi on dakika. 69’a göre söz istemiş olsaydı o zaman zaten iki ya da üç dakika, duruma göre, sataşmaya göre verilecek söz oydu. Şimdi, Sayın Bozkır Komisyon adına konuşurken Hükûmet adına konuşuyormuş gibi algılanacak bir konuşma yapmış olabilir ama bugün burada Enerji Bakanı oturduğu için bu yaptığımız anlaşmayla, görüştüğümüz anlaşmayla hiç alakası olmayan soruları arkadaşlarımız sordular ve ben onları “Milletvekilinin sözü kesilmez.” anlayışıyla susturmadım ve Enerji Bakanı dış işleriyle hiç alakası olmayan konulardaki sorulan sorulara cevap verdi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 19.20


DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.34

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 28’inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Şahısları adına son söz, Tunceli Milletvekili Sayın Kamer Genç…

Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz beş dakika.

KAMER GENÇ (Tunceli) -  Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz önceki uygulamanız gayet doğal yani zaten komisyon ve hükûmetin konuşmada öncelik hakları var ve konuşma süreleri maddelerde on dakika.

Şimdi, Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; burası Türkiye Büyük Millet Meclisi. Şu hükûmet sırasında ve komisyon sırasında oturan kişiler, maalesef, bilgi sahibi değil, irade sahibi değil, kişilik sahibi değil. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Sensin!

KAMER GENÇ (Devamla) – Bunu defalarca ispatladılar.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Kişiliği sen ölçemezsin.

KAMER GENÇ (Devamla) – Bir dakika yahu!

AHMET AYDIN (Adıyaman) - Sen kendi kişiliğine bak!

KAMER GENÇ (Devamla) – 17 tane şehidimiz vardı, 17 şehidimiz. “Bu 17 şehit nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi bugün çalışmasın -pazar günüydü- biz cenazelere gidelim.” dedi Sayın Şandır. Meclis Başkan Vekili çağırdı bu grup başkan vekillerini, ondan sonra da çalışmaya devam kararını aldılar. Niye? Tayyip yokmuş da, efendim -AKP- ne bakan karar veriyormuş ne komisyon başkanı karar verirmiş ne grup başkanı karar verirmiş?

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ (Samsun) – Bu nasıl konuşma? Doğru konuş ya!

KAMER GENÇ (Devamla) – Bunu kanıtlayan sizsiniz, bana bu konuşma fırsatını veren sizsiniz arkadaşım. Yani kendinizdeki ayıpları görün, o ayıplar burada söylendiği zaman da kızmayın, önce o ayıplarınızı temizleyin.

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ (Samsun) – Kendi ayıbın sana yeter!

KAMER GENÇ (Devamla) – Şimdi, Tayyip Erdoğan… Biliyorsunuz, Libya, bizim tarih boyunca dostumuz ve kardeşimiz. En önemli, 21’inci asırda Türkiye'nin emperyalist güçlere karşı kazandığı en büyük Kıbrıs zaferinde bütün gücüyle yanımızda olmuş ve bu yanımızdaki gücü veren Libya’daki Kaddafi’dir. Ama Tayyip Erdoğan gitti kendisinden ödül aldı ve 25 bin dolar da para aldı. Ondan sonra denildi ki…Tayyip Bey “Bu 25 bin doları şehitler vakfına vereceğim, şehitlere vereceğim.” dedi. Soruyoruz şimdi kendisine: “Bu 25 bin doları verdiniz mi şehitlere?”, “Ben yazılı cevap vereceğim…” Yahu, kaçıyorsun. Niye cevap… Yani bir insanda yiğitlik olmalı. Yahu, hayır, yapacağın şeyin arkasında duracaksın; çıkacaksın, yiğit gibi konuşacaksın. Verdin verdin, vermedin vermedin, böyle kıvırmanın bir anlamı yok ki. Bu iş akıl, ahlak, dürüstlük meselesidir. Onun için, arkadaşlar, biz, burada… Gerçekten bu devlet her yönüyle çökertildiyse, burada oturan Hükûmetin kişiliksizliğinden, beceriksizliğinden, yetersizliğinden…

Yahu şimdi, bu Ahmet Davutoğlu denilen kim ya? Gidiyor… Bu memleketin dış politikasını perişan etti, Türkiye’yi dünyada en küçümsenen bir devlet hâline getirdi. Başka bir yerde olsaydı bunu perişan ederlerdi. Sokakta gezmez… Gitmiş, bilmem Gazze’de ağlayacağına… Ağlamak bir devletin bakanına yakışmaz. Türkiye gibi bir cumhuriyetin bakanları ağlamaz beyler. Ağlamak, küçük insanların hesabıdır, yakışan bir davranıştır.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – O, insan olduğu için ağlıyor ama sen bunu anlayamazın.

KAMER GENÇ (Devamla) – Büyük devletlerin, büyük milletlerin hiç birisinin temsilcisi ağlamaz. Bunun hissiyatla, bunun acımak duygusuyla ilgisi yok. Onun için acizliğini… Böyle, yani herkes ağlar ya, sokaktaki en basit çocuk da ağlar, önemli olan farklı olmaktır.

Şimdi, biliyorsunuz Libya’daki güçlere bu Hükûmet 300 milyon dolar gönderdi, 300 milyon dolar. Şimdi 300 milyon doları getirseniz, buraya koysanız bilmiyorum ne kadar şey eder. Yahu dedik ki: “Nereden verdiniz?” Elden verdiniz. Nasıl verdiniz? Peki, defalarca sordum, bu 300 milyon doları siz kime verdiniz? İspatlayın. Cebinize attıysanız ben ne bileyim, ispatlayın. Arkadaş, 300 milyon doların sen hesabını vermek zorundasın, vermezsen sen onu cebine atmışsın, hırsızlık yapmışsın resmen. (CHP sıralarından alkışlar) Bu milletin alın terini sen getirip de kendi keyfin gibi harcayamazsın.

Şimdi, Mısır’a gittiler… Mısır Cumhurbaşkanının AKP kongresine gelmesi için 1 milyar dolar verdiniz. Sizin babanızın malı mı ya?

AHMET BERAT ÇONKAR (İstanbul) – Yazık sana!

KAMER GENÇ (Devamla) – Yahu Tayyip, senin babanın malı mı?

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ (Samsun) – Doğru konuş ya!

KAMER GENÇ (Devamla) – 1 milyon doları nasıl sen verirsin Mursi’ye ya? Öte tarafta, bu memlekette insanlar açlıktan kıvranırken, öte tarafta, bu memlekette yoksulluk bu kadar had boyuttayken sen kendi keyfinle o 1 milyar doları niye Mursi’ye verdin? Acaba onun arkasında ne pazarlıklar yaptın? Acaba, hakikaten “Yahu biz sana 1 milyar doları verelim de bunun yarısını sen bize bu taraftan, bu cebimize koy.” denildi mi denilmedi mi?

Yahu bunların hepsini ben biliyorum, sizin ruhunuzu biliyorum, cemâziyel evvelinizi biliyorum; sizin yöneticilerinizin ne kadar bu memlekette, hangi düşünce ve ahlak içinde olduğunu bilen bir insanım. Onun için sayın milletvekilleri, bakın, bu memleket en kötü şekilde yönetiliyor. Memleketin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin itibarı yok edilmiş…

SUAT ÖNAL (Osmaniye) – O sana göre, sana göre!

KAMER GENÇ (Devamla) – Türkiye Cumhuriyeti devletini uluslararası düzeyde hiçbir itibar sahibi olmayan bir ülke hâline getirmiştir. Bunun günahı size aittir. Bunu en kısa zamanda gidermesi gerekir.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan…

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkan, ben de sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Aydın.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

5.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in Adalet ve Kalkınma Partisine ve AK PARTİ Grup Başkanına sataşması nedeniyle konuşması

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Yani bu kürsüde bana en zül olan şey, az önce burada konuşan zata cevap vermektir.

ZİVER ÖZDEMİR (Batman) – Muhatap olma Başkan!

AHMET AYDIN (Devamla) – Hakikaten muhatap olmak istemiyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) O kadar zül ki… Şu Meclis tutanaklarını açın, bakın… Kaç dönemdir burada bilmiyorum; her seferinde söylüyor altı dönemdir, yedi dönemdir. Yani en az benim yaşım kadar siyaset yapmışsındır. Şu tutanakların tamamına bakın, üç beş kelimeyi geçmez; aynı şeyleri, aynı ezberleri burada, aynı iftiraları burada atıyorsun. Yazık be! Yazık be ya! Hakikaten yazık yani! Yaşına başına bakman lazım… Ben daha çok şey söylemek istemiyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Söyleme, söyleme!

AHMET AYDIN (Devamla) – Tabii, kişilikten bahsetti ama yani artık, ben, bunu kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Aciz adam ne söyleyebilir ki!

AHMET AYDIN (Devamla) -  Bunu bahsetmeye hakkı var mı, haddi var mı, kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Yine, ağlamak, değerli arkadaşlar, insan olmanın gereğidir; ağlarsın yeri geldiğinde. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Yeri geldiğinde üzülürsün, yeri geldiğinde sevinirsin. Eğer sizde o ruh yoksa, o duygu yoksa, artık, sizi yine kamuoyuna havale ediyorum, nasıl bakarlarsa baksın diyorum.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Ölen askerlerimiz için de ağlayın!

AHMET AYDIN (Devamla) – “Dış politikayı küçülttünüz” diyorsunuz. Ya, dış politikayla alakalı o kadar şey anlatıyoruz… Biz anlatmıyoruz; uluslararası örgütler anlatıyor, uluslararası basın anlatıyor. Açın gözlerinizi bakın, kulaklarınızı açın duyun. AK PARTİ’yle birlikte Türkiye, nereden nereye sıçrama yaptı. Dünyada gündem belirleyen bir ülke hâline geldik. El insaf ya! Mısır’ın Başbakanı, bölge lideri olarak Tayyip Erdoğan’ı anons ediyor ya! Mısır kabul ediyor, dünya kabul ediyor, biraz da siz kabul edin diyorum.

Hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Bakan, sataşmadan, iki dakika söz veriyorum size.

Buyurun.(AK PARTİ sıralarında alkışlar)

6.- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in şahsına sataşması nedeniyle konuşması

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; tabii AK PARTİ on yıldan bu yana bu ülkenin idaresine irade koyarken, siyasetin de saygınlığını korumaya ve buna nezaket göstermeye çok azami ölçüde gayret etti ve biz Türkiye Büyük Millet Meclisinin saygınlığını korumaya çalışırken ne yazık ki yüz karamız olan ve bu manada ünü Türkiye’nin dışına taşmış olan bazı kişilik bozukluğu tipler de var burada.(AK PARTİ sıralarında alkışlar) Bunu, tutanaklara geçmesi açısından söylüyorum.

Ben bir doktora, psikolojiyle uğraşan birisine dedim ki: “Bir insan ciddi bir mesele anlattıktan hemen üç dört saniye sonra gülebiliyorsa nasıl bir durumdur bu?” Yani insani açıdan. Dedi ki: “Karakter bozukluğu da olabilir o insanda, kesin kişilik bozukluğu da vardır.” (AK PARTİ sıralarında alkışlar)

Şimdi,  özenle, itinayla buradaki seviyeyi korumamız lazım ve bunun için AK PARTİ ve CHP’nin içerisinden bazı arkadaşları da katarak söylüyorum, MHP’nin içerisinden bazı arkadaşları da katarak söylüyorum, buna dikkat ediyorlar ve buna itina gösteriyorlar. Bizim böyle bir karakter bozukluğu olan birisiyle alakalı problemimiz yok ama o partinin o karakter bozukluğu olan kişiyle alakalı bence problemi var. O yüzden, arkadaşlar, gelin, bu Türkiye Büyük Millet Meclisinin seviyesini düşürmeyelim. Gelin, ciddi konular konuşalım ve iftiralarla uğraşmayalım.

Ben, bu manada hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Şimdi bu konuşma oldu mu Sayın Başkan?

BAŞKAN – Efendim?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bu konuşma konuşma oldu mu? “AKP, CHP’nin bir kısmı, MHP’nin bir kısmı.” Diğer kısmı seninle ne oluyor Sayın Bakan? Yani, ne oluyor, diğer kısmı ne oluyor? Yani “MHP’nin bir kısmı, CHP’nin bir kısmı” denilince, diğer kısımdaki arkadaşlarımız ne oluyorlar?

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, bir saniye…

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Kamer Genç’i sen niye savunuyorsun?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Elbette ki savunacağım.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Kamer Genç’in nesi savunulur ya?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Size oy veren kadar, Kamer Genç’e oy veren de var.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Tutanaklara geçsin diye söylüyorum.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Eğer onlar şahsiyet bozukluğu ise şahsiyet bozuk olarak ona oy veriyorlar. Onlara mı hakaret ediyorsunuz?

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, bir saniye…

Buyurun.

7.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

KAMER GENÇ (Tunceli) – Evet, Sayın Başkan, şimdi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – “MHP’nin bir kısmı”, “CHP’nin bir kısmı” derken onlara oy verenlere mi hakaret ediyorsunuz? Ne kadar ayıp bir şey!

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – “Onun karakter bozukluğu var.” diyorum, “Onun karakter bozukluğu var.” diyorum.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ne kadar ayıp bir şey!

SUAT ÖNAL (Osmaniye) – Ya, sen duymadın mı kürsüden söylediklerini?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Onu tahlil etmek size mi düştü?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Onu savunmak size mi düştü?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Evet, bana düştü, bir milletvekili olarak bana düştü onu savunmak.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – O zaman savunun, buyurun.

 ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bir milletvekilini savunmak bana düşer.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Yani yanlış yapsa da öyle mi? Yanlış yapsa da mı?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yanlışını söylemek ayrı bir şey. Tahlil etmeniz gereken alanı tahlil etmeniz başka bir şey.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Olur mu öyle şey ya!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, ben konuşmak istiyorum, sataşmadan söz istiyorum, sataşmadan söz istiyorum.

KAMER GENÇ (Devamla) – Ben buradayım Ali Bey.

Sayın Başkanım, söz verdiniz mi?

BAŞKAN – Buyurun Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Devamla) – Sayın milletvekilleri, şimdi, bu Hükûmet sırasında oturan kişi var ya, benimki karakter bozukluğu diyor.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Evet, aynen öyle.

KAMER GENÇ (Devamla) – Gel, seninle gidelim doktorlara, muayene olalım.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Aynen öyle söylüyorum, tutanaklara geçsin diye söylüyorum, karakter bozukluğu var.

KAMER GENÇ (Devamla) – Hangimizin karakteri bozuk? Bak, sen o Bakanlıkta o kadar büyük soygunların üzerine yatıyorsun ki seni perişan edeceğim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Yok ya!

KAMER GENÇ (Devamla) – Bundan sonra o pisliklerini getireceğim, yüzüne çarpacağım senin. Sen o pisliklerin üzerinde yatamazsın!

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Niye duruyorsun? Hayır, niye duruyorsun?

KAMER GENÇ (Devamla) – Türkiye’yi talan eden, en büyük enerji ihalelerinde yolsuzluk yapan, doğal gaz ihalelerindeki fiyatları gizleyen, pazarlıkla doğal gaz fiyatlarını arttıran, oradan gelen paraları birtakım… Nereye aktardığını burada getireceğim, söyleyeceğim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) –Niye duruyorsun? Niye bekliyorsun bunun için ya, bekleme!

KAMER GENÇ (Devamla) – Ama sende de şerefli ve haysiyetli davranış varsa bize doğru cevap ver.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Aynen öyle.

 KAMER GENÇ (Devamla) – Vermesen de bunu getireceğim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) –Hayır, niye duruyorsun?

KAMER GENÇ (Devamla) – Ben otuz senedir buraya geliyorum. Otuz senedir bileğinin hakkıyla buraya gelen bir insana bu iftiraları atmak kadar alçakça bir şey yoktur! Ben bu kürsüde… (Gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

KAMER GENÇ (Devamla) – …bu kürsünün kutsallığına inanan bir insanım, bu kürsüde daima doğruları söyledim ama hırsızlar kendilerini savunmayınca, ahlaksızlar kendilerini savunmayınca bana “Karakter bozukluğu” diyorlar.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Evet, aynen öyle!

KAMER GENÇ (Devamla) – Bunlar en basit, en kişiliksiz ifadeler. Ben sizinle ilgili yolsuzlukları biliyorum. Siz 25 bin dolar aldınız mı? Hükümetsen, yiğitsen söyle, bu 25 bin doları verdin mi, vermedin mi? Bunun cevabını vermekten acizsen beni niye kişiliksiz şey ediyorsun?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – “Yazılı cevap vereceğiz.” dedik.

KAMER GENÇ (Devamla) – “300 milyon doları Libya’da kime verdin?” diyorum, onu açıkla, açıklamıyorsan, cebine atmadığını ben nereden bileyim? Ben, milletin parasının hakkını soruyorum senden. Sen milletin parasının hakkını vermeyen aciz bir kişiysen, kişiliksiz sen de mi, kişiliksiz bende mi? (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Evvela konuşmayı öğren.

 ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) –Sen öğreteceksin öğle me? Sen ha, sen!

KAMER GENÇ (Devamla) - Ondan sonra gel, seninle her türlü zeminde konuşurum, her türlü yerde tartışırım ama seni de perişan edeceğim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Yok ya!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Saygılarla. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar) 

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) -  Arkadaşlar, tutanaklara geçin, ben bu adam için “Karakter bozukluğu var.” diyorum, tutanaklara geçin lütfen. Aynen böyle söylüyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sana orada göstereceğim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Lütfen atlamayın bunu, tutanaklara geçin.

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) Zaten söyledin Bakan ya!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – MHP Grubuna sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN -  Buyurun

8.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın MHP Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri,  sakinleşirseniz bir şeyler söylemek istiyorum. Bir şair diyor ki… (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Bakın, terbiye, biraz nezaket… Laf atmak bir sanattır, bir kültürü gerektirir. Ne olur lafı düzgün atalım.

Şair diyor ki…

İHSAN Şener (Ordu) – Hangi şair?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Vay be, çok yazık, acınacak bir hâldi biliyor musunuz, acınacak bir hâldesiniz, acınacak bir hâldesiniz.

“Yüce surları ören, taş değil

Kişiye uzluk veren yaş değil, düşüncedir.

Suç onun eseridir, yasa onun eseri

Dar ağacına giden baş değil, düşüncedir.” 

Burada “düşünce bozukluğu, söylem bozukluğu” denilebilir, “yanlış ifade” denilebilir ama bir milletvekilinin, bir bakanın; bir Parlamento üyesine, oy almış, halktan seçilmiş birine karakter bozukluğunun teşhisini koyması çok yanlış bir siyaset izlenmesidir. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – O, bize koyuyor ama Ali Bey, objektif olun biraz.

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – Değerli arkadaşlar, hele hele ki, “MHP Grubunun bir kısmı, CHP Grubunun bir kısmı” diyerek… Ee, diğer kısım da acaba Sayın Bakanın itham ettiği insanlardan mi oluşuyor? Sayın Bakan, böyle kitlesel bir ithamı nasıl yakıştırıyorsunuz?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) - Sözüm Kamer Genç’edir, sözüm Kamer Genç’edir.

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – MHP Grubunun bir kısmı, CHP Grubunun…

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sözüm Kamer Genç’edir.

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – Bakın, Sayın Bakan, Milliyetçi Hareket Partisi…

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Aynen öyle… Aynen öyle…

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – Bak “aynen” diyorsunuz hâlen daha.

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) Adını söyleseydin Bakan!

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Kişiye mahsustur ve Kamer Genç’edir.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sen sus! Sen bir defa o sakallarından utan yahu!

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) –  MHP Grubu, Milliyetçi Hareket Partisi, siyasi geçmişi olan, siyasi geçmişinde ama hiçbir zaman çizgisinden sapmayan…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Seni o bakan koltuğunda oturtmayacağım! Sana orada göstereceğim!

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) - AKP, 2001 yılında kurulan ama geçmişini olduğu gibi reddeden bir güruhtan oluşmuştur.

Milliyetçi Hareket Partisi çok şahsiyetli duran bir partidir Sayın Bakan.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Öyle.

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) - Mensupları da çok şahsiyetli olan bir partidir. O tanımladığınız, yarım yamalak bir şeye falan sığacak bir tanımlama değildir. Alırsanız memnun olurum.

Çok teşekkür ediyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Şimdi, soru-cevap…

HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) -  Diğer bir kısmı…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Diğer bir kısmı kim?

(MHP Milletvekili Ali Uzunırmak’ın AK PARTİ sıralarına doğru yürümesi ve AK PARTİ ve MHP milletvekillerinin kürsü önünde toplanmaları, karşılıklı laf atmalar)

VURAL KAVUNCU (Kütahya) – Sen kabadayı mısın!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Evet, kabadayıyım.

VURAL KAVUNCU (Kütahya) – Burada yapamazsın kabadayılık.

BAŞKAN - Çalışma süremizin sonuna geldiğimizden, Kamu Baş Denetçisi seçimini yapmak ve sözlü soru önergeleri ile alınan karar gereğince, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 27 Kasım 2012 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

 

Kapanma Saati: 19.51