TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                               110’uncu Birleşim

                                                                                        23 Mayıs 2012 Çarşamba

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Denizli Milletvekili Adnan Keskin’nin, Denizli ve çevresinde yaşanan dolu ve don afetinin verdiği zararlara ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Denizli Milletvekili Mehmet Yüksel’in, Denizli ve çevresinde yaşanan dolu ve don afetinin verdiği zararlara ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici’nin, Şanlıurfa’nın sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

 

IV.- AÇIKLAMALAR

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, hasat zamanı ülkemizin birçok bölgesinde tabii afetler yaşandığına ve bu nedenle çiftçilerin uğradığı zararın karşılanması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 27 milletvekilinin, demokrasiye müdahaleye zemin hazırlayan olayların aydınlatılması ve devlet içindeki yasa dışı örgütlenme ve yapıların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/286)

2.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 21 milletvekilinin, küçük esnaf ve sanatkârların sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/287)

3.- Bitlis Milletvekili Vahit Kiler ve 20 milletvekilinin, kaçak sigaranın yurda girişi ve pazarlanması ile ekonomiye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/288)

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- BDP Grubunun, 17/2/2012 tarihinde Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşlarının Bingöl Karlıova ilçesi Hacılar köyünde bulunan termal su kaynağının incelenmesi, halkın ve kamu yararının araştırılması amacıyla vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 23/5/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin önerisi

2.- MHP Grubunun, 23/5/2012 tarihinde kamu çalışanlarının özlük haklarının belirlenmesine yönelik toplu görüşme sürecinden toplu sözleşme sürecine geçişi sonucunda yapılan toplu sözleşme görüşmelerinin ve sonuçlarının, kamu çalışanlarına beklentilerden uzak bir teklifin yapılmasının gerekçesi olarak ileri sürülen ekonomik kriz uyarılarının boyutlarının, toplu sözleşme süreçlerinin işlenmesinden kaynaklanan sorunların görüşülmesi amacıyla vermiş olduğu genel görüşme önergesinin, Genel Kurulun 23/5/2012 Çarşamba günkü birleşiminde okunarak ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin önerisi

VII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Siirt Milletvekili Afif Demirkıran’ın Barış ve Demokrasi Partisine sataşması nedeniyle konuşması

2.- Bingöl Milletvekili Eşref Taş’ın, Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in AK PARTİ Grubuna sataşması nedeniyle  konuşması

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/486) (S. Sayısı: 233)

3.- Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/546) (S. Sayısı: 177)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Esendere ve Sero Kara Hudut Kapılarının Ortak Kullanımına Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/427) (S. Sayısı: 7)

IX.- OYLAMALAR

1.- Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı’nın oylaması

 

X.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Bakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlarda hizmetlerde taşeronlaşmaya ve taşeron firma çalışanlarının sorunlarına ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/4872)

2.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Bakanlığa bağlı, ilgili veya ilişkili kurum ve kuruluşlara hizmet sağlayan taşeron firmalara ve taşeron firma çalışanlarının sorunlarına ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/5044)

3.- Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’ın, Van’daki spor kulüplerine maddi yardım yapılmasına ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/5244)

4.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Bakanlıkta ve bağlı kuruluşlarında şehit yakınları ve malûller için ayrılan kadrolara ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/5245)

5.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, PARDUS işletim sistemine ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/5246)

6.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, bağlı kurum ve kuruluşlarda emekliliğe ayrılan ve ayrılacak personele ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/5408)

7.- Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel’in, engelliler için düzenleme yapılan yükseköğretim yurtlarına ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/6273)

8.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan’ın, bir bürokratla ilgili bazı iddialara ilişkin sorusu ve Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın cevabı (7/6274)

9.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, bankalarda işlem sıra numarası alınırken bankanın kartına sahip müşterilere öncelik verilmesi uygulamasının yasal dayanağına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/6495)

10.- Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın, Balıkesir’deki sulama projelerinin sorunlarına ilişkin sorusu ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/6556)

11.- Muş Milletvekili Demir Çelik’in, Muş Ovası’nda nehir taşkınları nedeniyle yaşanan mağduriyete ve alınan önlemlere ilişkin sorusu ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/6557)

12.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, orman yangınlarına karşı alınan önlemlere ilişkin sorusu ve Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/6668)

 

23 Mayıs 2012 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Tanju ÖZCAN (Bolu), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

_____0_____ 

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110’uncu Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Denizli ve ilçelerinde meydana gelen dolu ve don afetlerinin verdiği zararlar hakkında söz isteyen Denizli Milletvekili Adnan Keskin’e aittir.

Buyurun Sayın Keskin.

 

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Denizli Milletvekili Adnan Keskin’nin, Denizli ve çevresinde yaşanan dolu ve don afetinin verdiği zararlara ilişkin gündem dışı konuşması

 

ADNAN KESKİN (Denizli) – Sayın Başkan, Genel Kurulun değerli üyeleri; tümünüzü saygıyla selamlıyorum.

Denizli’nin değişik yerleşim alanlarında meydana gelen doğal afetler, sofralık ve şaraplık üzüm bağlarının tahribatına neden olmuştur. Üreticiler büyük zararlara uğramışlardır. Kırk beş dakika kesintisiz bir şekilde devam eden dolu yağışı Buldan ilçesinin Türlübey, Doğan, Oğuzköy ve Yenicekent kasabalarında meyve bahçelerinde, sofralık üzüm bağlarında yüzde 80’lere varan rekolte kaybına neden olmuştur. Dolunun asma ve meyve ağaçlarında açtığı yaralar 2013 yılının ürününde de rekolte ve kalite kaybına neden olacaktır, tahribat o denli büyük boyutlardadır. Zarar gören 10 bin dönümlük bağların çoğunluğu maalesef sigorta kapsamı dışındadır. Bağların sigorta kapsamı dışında olması, zararların daha büyük noktalara ulaşmasına neden olmuştur. Özellikle tarım sigortasındaki uygulamadan kaynaklanan aksaklık, bu konuda sigorta kapsamının daralmasına neden olmaktadır. Ocak, şubat, mart aylarına ilişkin donun sigorta kapsamı dışında tutulması, bu konuda çiftçinin sigortaya eğilimini törpülemektedir.

Çal, Bekilli, Baklan ve Güney ilçelerindeki şaraplık üzüm bağlarının asmaları aşırı soğuk nedeniyle canlılığını kaybetmiştir, canlılığını kaybeden asmaların tümü kurumuştur. Dört ilçede 9 bin üzüm üreticisi, asmalardan üzüm alınamayacak derecedeki tahribat nedeniyle büyük bir zararı omuzlamak zorunda kalacaklardır.

Maalesef, tarım sigortası ağaçlardaki dondan kaynaklanacak zararları poliçe dışı tutmaktadır. Uygulamadaki bu engel nedeniyle, don nedeniyle hayatiyetini kaybeden asma ağaçlarının tümü tarım sigortasının kapsamı dışında kalmıştır. Bu olumsuzluk, tarım sigortasından yararlanamayan çiftçilerin zararlarına yeni boyutlar kazandırmıştır. Dört ilçedeki şarap üreticisi çiftçiler ekonomik olarak büyük sıkıntıyla karşı karşıyadırlar.

Zarar gören üreticilerimize devletin yardım elinin uzatılması gerekmektedir. Denizli Tarım İl Müdürlüğü gerekli çalışmaları tamamlamış, yapılan tespitlerin tutanakları Bakanlığa intikal ettirilmiştir. Umuyorum, diliyorum, çok sayıda üreticimizin karşı karşıya kaldığı bu mağduriyeti giderecek girişimler vakit yitirilmeden sergilenir, devletin yardım eli tüm üreticilerimize zamanında yetiştirilir.

Bağlarda oluşan zararlar yalnız üreticileri etkilememiştir, Denizli’nin Güney ilçesinde faaliyet gösteren şarap sektörünün önemli üniteleri de bu konuda zararla karşı karşıya kalacaklardır. Bu yıl, 2012 yılındaki üretim kapasitelerinde üzüm yokluğu nedeniyle ciddi kayıplar da yaşanacaktır.

Tarım Bakanlığının vakit yitirmeden devletin yardım elini zarar gören üreticilerimize uzatacağına olan inancımla tümünüzü saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı ikinci söz, Denizli ve çevresindeki son don afeti nedeniyle bağcıların yaşadığı sorunlar hakkında söz isteyen Denizli Milletvekili Mehmet Yüksel’e aittir.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

2.- Denizli Milletvekili Mehmet Yüksel’in, Denizli ve çevresinde yaşanan dolu ve don afetinin verdiği zararlara ilişkin gündem dışı konuşması

 

MEHMET YÜKSEL (Denizli) – Sayın Başkanım, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; gündem dışı, Denizli ve bölgesindeki don ve dolu afetinden dolayı yaşananları dile getirmek üzere söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben öncelikle Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili Sayın Adnan Keskin Beyefendi’ye teşekkür ediyorum ilgi ve alakasından dolayı, yöremizle ilgili incelemelerde bulunmuştur.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, geçtiğimiz günlerde ben yine bu kürsüden sigortayla ilgili, tarım sigortasıyla ilgili bir konuşma yapmıştım. Şimdi, yine, 10 Mayısta, Denizli bölgesinde meydana gelen dolu afetinden dolayı zarar gören bağcılarımız var, meyvecilerimiz var. Henüz bu giderilmeden belki önümüzdeki günlerde -temenni etmeyiz ama- başka bir afet arkasından gelebilir ama illaki, 2006 yılında Hükûmetimiz tarafından uygulamaya konulan tarım sigortasının, TARSİM’in mutlaka yapılması, sigortalanması gerekmektedir.

Şimdi, Denizli’mizde bu don afetinin, sigorta kapsamı dışında, ocak ayının 17, 18, 19’unda meydana gelmiş olması, gözler uyanmadan önce meydana gelmiş olmasından dolayı sigorta kapsamı dışında olduğu için şu anda Çal, Baklan, Bekilli, Buldan, Güney, Çivril ilçelerimizdeki bağcılarımızın uğradığı zararı maalesef sigorta kapsamında olmadığı için telafi edemiyoruz. Ancak 2090 sayılı Yasa kapsamında değerlendirilebilirse -ki inşallah öyle olacak- Devlet Destekli Tarım Sigortaları kapsamı dışındaki riskler 2090 sayılı Tabii Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanun kapsamında değerlendirilecek ve bu sayede bu ilçelerimizdeki şu ana kadar elde edilen rakamlara göre 96 yerleşim yerinde, 3.328 çiftçimizin 62.773 dekarlık bağında meydana gelen toplam 52 milyon TL’lik bir hasardır. Çünkü bu bağlar, omcalar artık tekrar hayata geçmesi en az iki yıl, beş yıl arasında verimli hâle gelebilmektedir. Onun için, mutlaka bu çiftçilerimizin kredi borçlarının faizsiz olarak ertelenmesinin gündeme gelmesi için Denizli İl Tarım Müdürlüğümüzün hazırladığı raporlar doğrultusunda Tarım Reformu Genel Müdürlüğüne bildirilmiş, daha sonra Tarım Bakanlığı tarafından, Maliye Bakanlığı tarafından değerlendirilerek inşallah borçları bu anlamda ertelenmeye gidilecektir.

Onun dışında ayrıca yine 10 Mayıs tarihinde Denizli’de Buldan, Güney Çal, Çivril ilçelerimizde meydana gelen dolu afetinden dolayı da yine 1.278 adet hasar tespit edilmiştir, bununla ilgili olarak da akabinde cuma, cumartesi günleri, bu bölgede Tarım İl Müdürümüz, milletvekili arkadaşlarımız, Bilal Uçar Bey olsun, diğer milletvekili arkadaşlarımız olsun, İl Başkanımız olsun, o bölgede ziraatçılarımızla bir araya gelmişler, ziraat odası başkanlarımızla bir araya gelmişler, onların hasar tespitini yerinde incelemişler ve yine, TARSİM Bölge Müdürlüğünün devreye girmesiyle de 30 kişilik bir ekspertiz grubuyla, 60 kişi, bu bölgede, bu 5 ilçemizde yoğun bir, tutanakla, hasar tespiti yapmışlardır.

Sonuç itibarıyla, burada, biz bu olayların tekrar yaşanmaması, vatandaşlarımızın mutlaka bu dolu, don, sel ve diğer afetlerden zarar gördüklerinde zararlarını tazmin edebilmeleri için mutlaka TARSİM sigorta kapsamında olmaları en büyük avantajlarıdır. Zira Hükûmetimiz tarafından bir devrim niteliğinde, yetmiş yıllık, çiftçimizin rüyası olarak 2006 yılında hayata geçen tarım sigortasının Hükûmetimiz tarafından yüzde 50 primi karşılanmakta, diğer yüzde 50’si de, değerli arkadaşlarım, ürün kaldırıldıktan sonra bu bedel yine çiftçimiz tarafından ödenmektedir, peşin ödenmemektedir.

Bu anlamda sigortanın ne kadar önemli olduğunu, bu doğal afet günlerinde de bu sigortanın devreye girmesiyle görüyoruz. Biz temenni ediyoruz ki bağcılarımızın bu don dışında, don olaylarında kapsam dışındaki bölümün de kapsama dâhil edilerek, öncelikle afet kapsamında değerlendirilmesi ve gelecek sene içinde de yine TARSİM kapsamında sigorta kapsamına girebilmesi ve bağcılarımızın zararlarının temini noktasında Hükûmetimizin çalışmalarına bizler de buradan destek veriyoruz.

Tüm çiftçilerimize buradan geçmiş olsun diyorum, iyi çalışmalar diliyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı üçüncü söz, Şanlıurfa’nın sorunları hakkında söz isteyen Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici’ye aittir.

Buyurun. (BDP sıralarından alkışlar)

 

3.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici’nin, Şanlıurfa’nın sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

 

İBRAHİM BİNİCİ (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Urfa’nın sorunlarını gündeme getirmek için söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii ki, Urfa’da işsizlik sorunu var, yatırım sorunu var, eğitim ve sağlık sorunu var, su sorunu var, tarım ve hayvancılık sorunu var ama maalesef yerel yöneticiler bunun dışında başka işlerle meşguldürler. Asıl Urfa’nın sorunu adalet ve demokrasi sorunudur, adaletsizlik ve demokrasi sorununda kilitlenmiş âdeta. Peygamberler diyarı olan Urfa, bugün, AKP’nin uygulamaları nedeniyle hukuksuzluk ve adaletsizlik diyarına dönüşmüştür.

Urfa’da adalet yok edilmiştir. Urfa’da hukuk askıda, demokrasi rafta, özgürlükler dört duvar arasındadır. Siyasi soykırım operasyonlarına her gün bir yenisi eklenmektedir. İl başkanlarımızdan tutun ilçe başkanlarımıza, belediye başkanlarımızdan tutun meclis üyelerimizden, parti yöneticileri ve üyelerimize kadar Urfa’da demokrasi, siyasetin içerisinde olan her ne kadar insan varsa tutuklandılar. Bu da AKP’nin başarısıdır. Urfa’da halkın iradesi kelepçelidir. Seçilmiş Milletvekilimiz Sayın İbrahim Ayhan cezaevinde esir tutulmaktadır.

AKP Urfa halkını esir almak, teslim almak için bütün hukuksuzlukları, bütün gayrimeşrulukları, bütün siyaset dışı, etik dışı hatta ve hatta ahlak dışı şeyleri yürürlüğe koymuştur. Urfa’da, kısacası, AKP kuşatması vardır. BDP’nin Urfa’da siyaset yürütmemesi için, özellikle Urfa Valisi, Emniyet Müdür Yardımcısı, emniyet müdürleri ve savcılar devreye girmişlerdir. Urfa’da devlet AKP’dir ve BDP’ye savaş açmıştır. Amaç, Urfa’yı ele geçirmek. Orada demokratik siyasetin, muhalif siyasetin, halkçı, özgürlükçü bir siyasetin gelişmesini istemiyorlar.

Değerli milletvekilleri, orada çok açık bir çete yapılanması vardır. Bu karanlık yapılanma, hukuku, adaleti ayaklar altına alarak AKP’ye orada alan açabilmek, kendilerine rant oluşturabilmek için siyasetçilerimize yönelik kirli komplolar kurmakta, siyasi kadrolarımızı tutuklamaktadır. Yani kısacası, Urfa halkını Urfa’da Ergenekon, JİTEM… JİTEM de AKP’nin ta kendisidir. Kürt halkının özgür iradesine karşı AKP âdeta bir nemruta dönüşmüştür ama başaramayacaklardır, sonuç alamayacaklardır.

Urfa halkı onurlu bir halktır, onuruna sahip çıkacak, teslim olmayacak, -Urfa’da yaşayanlar biliyor- AKP’nin bu zulüm politikalarına boyun eğmeyecek, kimseye de diz çökmeyecektir.

Kısaca bir örnek vereyim: Geçen hafta Sayın Eş Başkanımız Selahattin Demirtaş Urfa’ya geldi. Urfa’ya giriş âdeta kuşatılmıştı. Gaziantep yolu, Viranşehir yolu, Ceylanpınar yolu, Siverek yolu TOMA’larla, zırhlı araçlarla kapatılmıştı. İşte biz şunu söylüyoruz: Eğer AKP’nin valilere…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İBRAHİM BİNİCİ (Devamla) – …bu yetkiyi vermişlerse bu yetkiden bir an önce ellerini çekmeleri gerekiyor.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Şandır, bir söz talebiniz var; buyurun. 

 

IV.- AÇIKLAMALAR

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, hasat zamanı ülkemizin birçok bölgesinde tabii afetler yaşandığına ve bu nedenle çiftçilerin uğradığı zararın karşılanması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Denizli milletvekillerinin dile getirdiği don felaketi, afeti yalnız Denizli’de değil ülkemizin birçok bölgesinde yaşanmaktadır. Hem Denizli çiftçisine geçmiş olsun diliyorum hem de diğer vatandaşlarımıza. Iğdır’da, Mersin’de, Türkiye'nin hemen birçok bölgesinde maalesef mahsul zamanı, hasat zamanı bu türlü felaketler yaşanıyor ama acı olan hadise, çiftçimizin kendi acısıyla baş başa bırakılmasıdır. Bu noktada Hükûmeti her defasında uyarıyoruz. Yani bu afet yasasıyla çiftçinin mal varlığının yüzde 40’ını kaybetmesi beklenilirse bunun hiçbir anlamı yok. Onun için, çiftçilerimizin bu tabii afetler karşısında uğradıkları zararın Hükûmetçe, devletçe, toplumca karşılanması lazım. Elinin emeğiyle geçinen insanları kaderleriyle baş başa bırakmaya hakkımız yok. Bu noktada, Mersin’de de yaşanan felaket var, özellikle kayısı üreticilerinin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Şandır.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

 

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 27 milletvekilinin, demokrasiye müdahaleye zemin hazırlayan olayların aydınlatılması ve devlet içindeki yasa dışı örgütlenme ve yapıların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/286)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

16 Mart 1978 günü Beyazıt Meydanında, İstanbul Üniversitesinden çıkan öğrencilere yapılan bombalı ve silahlı katliamda; Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Ahmet Turan Ören, Murat Kurt, Abdullah Şimşek, Hatice Özen, Abdülhamit Akıl öldürülmüş, pek çok öğrenci yaralanmıştır. 1995 yılında davanın yeniden açılmasını sağlayan ölen gençlerin arkadaşlarından Av. Cem Alptekin, katliamın 32. yıldönümünde basına yaptığı açıklamalarda; "İlk davanın, "adam öldürmek" ten yargılanan 5 sanığın delil yetersizliğinden beraat etmesiyle faili meçhul olarak kapatıldığını; kendilerinin dosyayı 1988 yılında yeniden açarak, kamuoyuna tanıklık için çağrıda bulunmaları üzerine; İsot Ailesi'nin ortaya çıkması ile 1992 yılında yaptıkları suç duyurusu sonucu 1995 yılında yeniden başlayan yargılamada, müdahil vekillerinin katliamın Kontrgerilla eylemi olma iddiasını Mahkemenin ciddiye alarak sanıklara ek savunma hakkı verip; yine müdahil vekillerinin taleplerine uygun olarak, 12 Eylül öncesi ve sonrasının önemli siyasi cinayet ve katliamlarına ilişkin dava dosyaları ile, Susurluk kazası sonrası düzenlenen, Meclis ve Başbakanlık Teftiş Kurulu raporların celbine karar vermekle davanın; "adam öldürme davası”ndan "Kontrgerilla Davası”na dönüştüğünü; ancak Devlet kurumlarının, mahkemenin istediği bilgi ve belgeyi göndermemesi ve üstelik de davada müdahil vekili olarak sunduğu belge nedeniyle kendisi (Av. Cem Alptekin) hakkında MİT'in suç duyurusuyla başlatılan soruşturma (ve açılan dava) üzerine, yargılamanın önünün tıkandığı gerekçesi ve, savunmaya yapılan aleni baskıları protesto etmek amacıyla müdahil avukatların 1997 yılı Aralık ayında duruşmalardan çekilmesi ile davada, hiçbir ilerleme olmadığını, rutin oturumlarla yıllar geçirilerek, zaman aşımı süresinin doldurulduğunu, Mahkemenin, 20 Ekim 2008 günü verdiği son kararla da; sanıklara verdiği ek savunma hakkından, suç vasfının değişme ihtimalinden, delil olarak toplanan onca siyasi cinayet ve katliam dosyasından ve Kontrgerilla iddialarından hiç söz etmeksizin, sadece olayın üzerinden 30 yıl geçtiği yani zaman aşımı olduğu gerekçesiyle, davayı düşürdüğünü, Yargıtay'ın kararı onaması ile de 32 yıllık sürecin arkasında pek çok sorular bırakarak dosyanın kapatıldığını ve olayın, yargı kararıyla faili meçhuller mezarlığına gömüldüğünü" belirterek "suçun örgütlü bir suç olduğunu, suçu işleyen örgütün muhtemelen 16 Mart 1978 tarihinden önce de faal olan ve katliamdan sonra da varlığını sürdüren bir örgüt olduğunu ve kesintisiz örgütlü suç faaliyeti devam ettiği sürece mevcut mevzuatımıza göre de zaman aşımının işletilemeyeceğini; oysa mahkemenin, bidayette bizzat vermiş olduğu ara kararlarıyla davayı, "adam öldürme" davasından "Kontrgerilla" davasına dönüştüğünü unutarak ve sıradan bir cinayet davası olarak açılan ancak daha sonra Gladio davasına dönüşen 16 Mart Davası'nın Yargıtay aşamasından da aynen bu şekilde geçerek kapanmasının, bir skandal olduğunu" belirtmiştir.

12 Eylül'ün işaret fişeği sayılan 1 Mayıs 1977 ve 16 Mart 1978 Katliamları ile Türkiye'yi 12 Eylül'e taşıyan olaylar arasındaki fiil ve fail bağlantısı; faili meçhul bırakılan cinayetlerin işlenmesinde, halkın iradesi ile işbaşına gelen hükümetler üstü bir gücün varlığını işaret ettiğinden yola çıkarak; bir ucu ABD'ye dayandığı söylenen kontrgerilla faaliyetinin ve bu faaliyetin üstünü örterek, delil karartma ve zamanaşımı manevralarıyla yargısal süreçte kendini gösteren bir “devlet geleneği”nin varlığının saptanması; Devleti esas alan “devletin hukuku” yerine, yurttaşı esas alan “hukuk devleti”nin önündeki engellerin kaldırılması için 16 Mart 1978 tarihindeki öğrenci katliamı'nın; neden, nasıl, kimler tarafından ve hangi yöntemlerle yapıldığının; faillerin neden bulunamadığının, devletin sorumluluktan nasıl sıyrıldığının, yargısal sürecin nasıl ve hangi yöntemlerle tıkandığının, ülkemizdeki faaliyeti ile hükümetleri devirip, sivil ya da askeri darbelerle anayasal demokratik düzeni işlemez hale getirdiği; sosyal, kültürel, etnik, dini, mezhepsel gibi farklılıkları ve yaraları kaşıyarak halkı birbiriyle çatıştırıp, cinayet ve katliamlarla ülkede kaos yaratıp, istediği yönetimleri işbaşına geçirdiği söylenen emperyalizmin yasadışı örgütü olduğu iddia edilen Kontrgerillanın, 16 Mart 1978'deki öğrenci katliamı öncesinde, katliamın oluşunda, sonrasında olaylardaki bağlantısı ve rolünün araştırılması ve tespiti demokratik hukuk devletinin asli görevidir. Demokratik hukuk devletinde, hangi nedenle olursa olsun demokrasiye ve halkın iradesine yönelik tüm müdahalelere karşı çıkmak, demokrasiyi ve hukuku savunmak herkesin asli ödevidir. Demokrasiye müdahaleye zemin hazırlayan karanlık olayların aydınlatılması, devlet içindeki yasa dışı örgütlenme ve yapıların açığa çıkarılması; TBMM'nin öncelikli ödevidir. Açıklanan nedenlerle Anayasanın ve İçtüzüğün ilgili hükümleri uyarınca 16 Mart 1978 Öğrenci katliamı hakkında Meclis Araştırması yapılmasını dileriz.

1) Ali Rıza Öztürk                                                    (Mersin)

2) Aykan Erdemir                                                      (Bursa)

3) Kadir Gökmen Öğüt                                              (İstanbul)

4) Aylin Nazlıaka                                                    (Ankara)

5) Mahmut Tanal                                                      (İstanbul)

6) Ali Sarıbaş                                                          (Çanakkale)

7) Ramazan Kerim Özkan                                          (Burdur)

8) Mehmet Volkan Canalioğlu                                   (Trabzon)

9) İhsan Özkes                                                         (İstanbul)

10). Uğur Bayraktutan                                              (Artvin)

11) Ali Serindağ                                                       (Gaziantep)

12) Ferit Mevlüt Aslanoğlu                                        (İstanbul)

13) Veli Ağbaba                                                       (Malatya)

14) Ümit Özgümüş                                                    (Adana)

15) Dilek Akagün Yılmaz                                           (Uşak)

16) Nurettin Demir                                                    (Muğla)

17) İlhan Demiröz                                                     (Bursa)

18) Ali Özgündüz                                                      (İstanbul)

19) Ayşe Nedret Akova                                              (Balıkesir)

20) Erdal Aksünger                                                   (İzmir)

21) Ali Demirçalı                                                      (Adana)

22) Hasan Akgöl                                                       (Hatay)

23) Doğan Şafak                                                      (Niğde)

24) Haluk Eyidoğan                                                  (İstanbul)

25) Ali İhsan Köktürk                                                (Zonguldak)

26) Sakine Öz                                                          (Manisa)

27) Ahmet İhsan Kalkavan                                         (Samsun)

28) İdris Yıldız                                                         (Ordu)

 

2.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 21 milletvekilinin, küçük esnaf ve sanatkârların sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/287)

 

                          Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Küçük esnaf, bakkal ve küçük marketlerin yaşadığı sıkıntıların, bu sıkıntıların giderilmediği takdirde yaratacağı işsizlik sorununun ve alınması gereken acil tedbirlerin, araştırılması konusunda, Anayasanın 98. Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105. maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

 

1) Reşat Doğru                                                         (Tokat)

2) Oktay Vural                                                          (İzmir)

3) Enver Erdem                                                        (Elâzığ)

4) Ali Halaman                                                         (Adana)

5) Hasan Hüseyin Türkoğlu                                       (Osmaniye)

6) Yusuf Halaçoğlu                                                   (Kayseri)

7) Sinan Oğan                                                          (Iğdır)

8) Lütfü Türkkan                                                       (Kocaeli)

9) Celal Adan                                                           (İstanbul)

10) Murat Başesgioğlu                                              (İstanbul)

11) D. Ali Torlak                                                       (İstanbul)

12) Muharrem Varlı                                                   (Adana)

13) Özcan Yeniçeri                                                   (Ankara)

14) Adnan Şefik Çirkin                                              (Hatay)

15) Alim Işık                                                            (Kütahya)

16) Seyfettin Yılmaz                                                 (Adana)

17) Mesut Dedeoğlu                                                  (Kahramanmaraş)

18) Mehmet Günal                                                    (Antalya)

19) Bülent Belen                                                      (Tekirdağ)

20) Kemalettin Yılmaz                                               (Afyonkarahisar)

21) Mustafa Kalaycı                                                  (Konya)

22) Sümer Oral                                                         (Manisa)

Gerekçe:

Serbest Piyasa Ekonomi modellerinde "Milli Ekonominin ve Sosyo-Ekonomik yapının" istikrarlı işlemesinde şüphesiz ki en önemli unsurun, "dengeli, tarafları kapsayan aynı zamanda hakkaniyete dayalı, yasal zemine oturulmuş ve tarafları koruyucu-kollayıcı olmasından geçtiği inancındayız.

Ülkemizde faaliyet gösteren süpermarket ve hipermarketlerin açılışını ve çalışmasını düzenleyen bir yasa olmamasından, il merkezi ve ilçelerde şubeler açıp süratle büyüyorlar. Ancak bu adaletsiz ve haksız durum kapitalizmin en acı yönünü; haksız rekabeti körüklemektedir. Açılan bu büyük marketler başta bakkallar olmak üzere, hemen hemen bütün işkollarındaki esnaf ve sanatkârın işlerini aksatmış, rekabet gücünü kırmıştır.

Çünkü günlük promosyonlar ve geç saatlere kadar çalışma düzenine esnaflarımız ayak uyduramamıştır. Bu nedenle esnaf ve sanatkârımız üretim ve hizmet sektöründe yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bugün esnaflarımız, ülkemizin her yerinde, ben dükkânımı kapatmayayım, çalışayım, bizim bakkal yaşasın mücadelesi veriyorlar. Mücadele güçleri bittiği an da binlerce insan işsizler ordusuna katılacaktır.

Ancak dünyaya şöyle bir göz atalım; AB ülkelerinde esnaf ve sanatkâr ile küçük girişimciyi koruyan birçok mevzuat vardır. Küçük esnaf, sanatkâr devlet ve halk tarafından saygı gösterilerek korunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası "Devlet esnaf ve sanatkârı koruyucu, destekleyici tedbirleri alır" şeklinde bir hüküm bulunmasına rağmen şu ana kadar koruyucu ve kollayıcı bir tedbir alınmamıştır.

Ülkemizde birçok süper ve hiper market yerli olmaktan neredeyse tamamen çıkmış, küresel sermayenin eline geçmiştir. Uygulamalar böyle devam ettiği sürece her geçen gün daha çok esnafımız kepenk indirecek, bu durum oligopol piyasalarda görülen, kontrolün birkaç büyük firmanın elinde bulunduğu bir ortama dönüşecektir. Bu durumda zaten ulaşım ve pazarlama yönünden sıkıntı çeken, Ülkemizin birçok ilinde daha çok esnaf, işyerini kapatmak zorunda kalacak, işsizlik ve ekonomik kriz daha çok hissedilecektir. "Ekonominin Kılcal Damarları" olarak kabul edilen Esnaf ve Sanatkârlarımızın milli ekonomi içerisindeki durumu, yeni çıkarılacak, herkesi adil şekilde kapsayan kanunun sağlıklı işleyişi ile mümkün olacaktır.

Esnaf ve Sanatkârlarımız bölgesel ve genel ekonominin vazgeçilmez temel taşı ve istihdamın ve istikrarın sigortasıdır. O halde esnaf ve Sanatkârımızın içinde bulunduğu sıkıntıları acil olarak gidermemiz için Perakende Yasası'nın bir an önce çıkarılması TBMM'nin zorunlu bir görevi olmuş ve bu görevin de bir an önce yerine getirilmesi gerekmektedir.

Yasal düzenlemeler yapılırken kent içi yerel marketler zincirine yasal çerçevede düzenleme getirilmesi gereklidir. Ulusal market ağlarının en azından bundan sonrası için, kent dışı kurulumları konusunda uygulanabilir bir yasal düzenlemenin yapılması gerekmektedir. Kepenklerini kapatma durumuna gelen bu insanların acil sorunlarının giderilmesi ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi için araştırma önergemiz hazırlanmıştır.

 

3.- Bitlis Milletvekili Vahit Kiler ve 20 milletvekilinin, kaçak sigaranın yurda girişi ve pazarlanması ile ekonomiye verdiği zararların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/288)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Kaçak sigaranın insan sağlığı, çevre ve ekonomiye verdiği zararlar bilinmektedir. Ülkemize kaçak yollarla sokulan kaçak sigaranın yurda girişinin engellenmesi, pazarlanmasına engel olunması ve ekonomiye verdiği zararların en aza indirilmesi amacıyla Anayasa'nın 98. ve TBMM İçtüzüğünün 104. ve 105. maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.

1) Vahit Kiler                                                           (Bitlis)

2) Şuay Alpay                                                           (Elâzığ)

3) Muhammed Murtaza Yetiş                                      (Adıyaman)

4) İlhan Yerlikaya                                                     (Konya)

5 )Ekrem Çelebi                                                       (Ağrı)

6) Yunus Kılıç                                                           (Kars)

7) Ali Boğa                                                               (Muğla)

8) Seyit Sertçelik                                                      (Ankara)

9) Tülay Selamoğlu                                                  (Ankara)

10) Abdurrahim Akdağ                                              (Mardin)

11) Oya Eronat                                                         (Diyarbakır)

12) Durdu Mehmet Kastal                                          (Osmaniye)

13) Şamil Tayyar                                                      (Gaziantep)

14) Bünyamin Özbek                                                 (Bayburt)

15) Recep Özel                                                         (Isparta)

16) Mehmet Yüksel                                                   (Denizli)

17) Mehmet Kerim Yıldız                                           (Ağrı)

18) Mehmet Erdem                                                   (Aydın)

19) Muhyettin Aksak                                                 (Erzurum)

20) Yusuf Başer                                                        (Yozgat)

21) Mehmet Emin Dindar                                           (Şırnak)

Gerekçe:

Ülkemizde bir çok kaçakçılık türüne rastlanmaktadır. Uyuşturucu, akaryakıt, sigara, alkol vb. yapılan kaçakçılık türlerinden sağlık, çevre ve ekonomik alanlarda öne çıkan ve büyük ekonomik getirisi olan kaçakçılık türü sigara kaçakçılığıdır. Kaçak sigaralar ülke dışında resmi olarak faaliyet göstermeyen işletmeler tarafından üretilmekte ve ülkemize yasal olmayan yollarla sokulmaktadır. Sigaranın sağlığa zararları bilinmektedir. İngiltere'de yapılan araştırmaya göre yakalanan kaçak sigaralarda kadmiyum beş kez, arsenik altı kez yüksek bulunmuş; katran oranın % 160, nikotin oranının % 80, karbon monoksit oranının % 133 daha fazla olduğu saptanmıştır.

Sigara kullanmayan kişilerin kullanan kişilerden doğrudan veya dolaylı olarak olumsuz etkilenmeleri sağlık sorunlarının ortaya çıkmasında büyük bir nedendir. Sigaranın çevreye de büyük oranda zararı vardır. Dünyadaki yangınların % 70’inin sigara sebebiyle çıktığı ve binlerce hektar ormanın yok olmasına neden olduğu araştırmalar neticesinde tespit edilmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü, 2010'da Türkiye'ye kaçak sigara getirme faaliyetlerinin daha da arttığını tespit etmiştir. 2010 yılı resmi verilerine göre Şanlıurfa'da 1 milyon 200 bin paket, Hatay'da 1 milyon 635 bin 500 paket, İstanbul'da 1 milyon 853 bin 500 paket, Düzce ve Zonguldak'ta 862 bin paket sigara yakalanmıştır. Türkiye'de sigara kaçaklığının boyutları son yıllarda giderek daha organize ve daha büyük çaplara ulaşmıştır. Öyle ki, PKK gibi terör örgütleri ile uluslararası uyuşturucu kartelleri sigara kaçakçılığından elde edilen büyük paraları keşfettikten sonra neredeyse sektör değiştirmiş ve bu alana yönelmiştir. Öyle ki; bir konteynır kaçak sigaranın yaklaşık olarak 90 bin dolarlık bir üretim ve taşıma maliyeti vardır. Bu maliyet sınıra gelişe kadar. Fakat Türkiye'ye sokulup piyasaya dağıtıldığı zaman 1 milyon 600 bin dolar etmektedir. Başka bir ifadeyle her konteynır da 1 milyon dolar haksız kazanç sağlanmaktadır. 2010 yılı resmi kayıtlarına göre güvenlik güçleri 20.532 operasyon gerçekleştirmiş olup bu operasyonlarda 28.642 kişi gözaltına alınmıştır. Yakalanan sigara paketi ise 76.585.011’dir.

Türkiye'ye her yıl 25 bin ton kaçak sigara girmektedir. Yani her altı sigaradan biri kaçaktır. Resmi kurumlara göre ekonomi yılda 1 milyar dolar, Tütün Eksperlerine göre ise 2 milyar dolar zarara uğramaktadır. Aslında bu rakamların daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Sadece bir kalemde bu meblağda bir kaybın olması ekonomi için büyük bir kayıp oluşturmaktadır.

Sağlık, çevre ve ekonomiye verdiği büyük zarar düşünüldüğünde kaçak sigaranın ülkemize girişi ve satılması konusunda gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.

BAŞKAN – Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun, İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

 

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- BDP Grubunun, 17/2/2012 tarihinde Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşlarının Bingöl Karlıova ilçesi Hacılar köyünde bulunan termal su kaynağının incelenmesi, halkın ve kamu yararının araştırılması amacıyla vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 23/5/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin önerisi

 

                                                                                       23.05.2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 23.05.2012 Çarşamba günü (Bugün) Toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurul'un onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                           Hasip Kaplan

                                                                                Şırnak

                                                                        Grup Başkanvekili

Öneri:

17 Şubat 2012 tarihinde, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından verilen (606 sıra nolu), "Bingöl Karlıova İlçesi Hacılar Köyünde bulunan termal su kaynağının incelenmesi, halkın ve kamu yararının" sebebinin araştırılması amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin, Genel Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 23.05.2012 Çarşamba günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Barış ve Demokrasi Partisi Grup Önerisi lehinde söz isteyen İdris Baluken, Bingöl Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Grubumuzun Karlıova ilçesi Hacılar köyündeki termal suyla ilgili vermiş olduğu araştırma önergesi lehine söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarımız, bu kış boyunca burada Bingöl’le ilgili sorunları defalarca çeşitli şekillerde -Genel Kurul konuşmalarıyla, araştırma önergeleriyle, farklı platformlarda komisyon çalışmalarıyla- gündeme getirmeye çalıştık. Ancak, maalesef, Türkiye’de en fazla yetkiyi almış olduğunuz ilin sorunlarına karşı mevcut Hükûmetin ve AKP’nin çok ciddi bir duyarsızlık içerisinde olduğunu tekrar buradan belirtmek istiyorum.

Getirmiş olduğumuz bütün önerilere, bütün önergelere karşı şartlanmış bir ön yargı içerisinde ret oyu kullanarak ve bütün taleplerimizi ve önerilerimizi reddeden bir yaklaşım, maalesef, Bingöl’deki sorunların hâlâ can yakıcı şekilde devam etmesine ve bugüne kadar giderek bir kartopu gibi büyümesine sebep oldu.

Bunlardan birisi de Hacılar köyündeki termal suyla ilgili ihale aşaması ve ihale sonrasında kamuoyunda yaşanan infial durumudur. Bingöl’ün diğer sorunlarıyla ilgili “uluslararası anlaşmalar” bölümünde de söz alıp Genel Kurula ve Türkiye kamuoyuna bilgilendirme amaçlı bir konuşma yapacağım. Ancak, özellikle bu Hacılar’daki termal suyla ilgili duyarlılığınızı Bingöl halkı adına sizlerden rica ediyoruz.

Bakın, bu termal su bulunduğu zaman, termal su özelliklerine göre birinci derece kalite olarak belirtilmiş; 500 metre derinlikte, 70 santigrat derece sıcaklığında ve dakikada 30-35 litre gibi akışkanlığı olan bir özelliği var.

Bu termal suyla ilgili ihale süreci, ihalenin devredilmesi, ihale sürecinden sonra kamuoyunda oluşan tepkilerin tümü tamamen bir gizlilik içerisinde yürütülmüş ve deyim yerindeyse “Ben yaptım oldu bitti.”ye getirilme gibi bir çalışma içerisine girilmiştir. Özellikle bizim buraya getirdiğimiz önergelerde sizler son derece ön yargılı yaklaşıp “ret” oyu kullandığınız için, ben durumun vahametini size AKP’li milletvekillerinin seçim beyanlarından ve şu anki beyanlarından izah edeceğim.

Bakın, bu termal kaynak suyla ilgili ihale süreci şöyle gelişiyor: Bingöl kamuoyundan, Bingöl basınından tamamen saklanarak, MTA’nın resmî web sitesinde yayınlanan bir ihale ilanıyla ihaleye çıkarılıyor. İhaleye giren tek bir firma oluyor ve bu firma da milyarlarca dolarlık getirisi olan bir termal kaynak suyu 470 bin dolar gibi çok komik bir rakama alıyor. Bununla ilgili daha önce Bingöl milletvekillerinin seçim bildirgelerinde kullanmış olduğu birtakım şeyleri burada sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bingöl Milletvekili -AK PARTİ adayı- Eşref Taş’ın seçim bildirgesinde belirttiği cümleler şunlardır: “Karlıova bölgemizde, Bingöl’e yaklaşık 45 kilometre uzaklıkta MTA tarafından bulunan termal su saniyede 33 litre akmaktadır.” Termal suyun özelliklerini sayan Milletvekili Arkadaşımız, özellikle ısıtma sistemlerinde kullanılıp konut ve iş yerlerimizin ısınma ihtiyacının önemli ölçüde karşılanmasını gündeme getiriyor, burada yapılacak büyük bir turistik termal kompleksin bölgeyi ve ilimizi cazibe merkezi hâline getireceğini belirtiyor, aynı zamanda da bu termal suyun seracılıkta kullanılarak bölgede tarımla ilgili ciddi bir hamlesel çıkışın yapılacağını söylüyor. Eşref Taş’ın seçim bildirgesinde termal suyla ilgili kullanmış olduğu cümleyi aynen okuyorum: “Bu yatırımı gerçekleştirmemiz hâlinde ilimize milyar dolarlık bir ihracat getirisi sağlanacaktır.” Yani milyar dolarlık ihracat getirisi sağlanacak bir proje, 470 bin dolara, bir tek firmanın girdiği bir ihaleyle Bingöl kamuoyundan ve Türkiye kamuoyundan saklanarak -deyim yerindeyse- peşkeş çekiliyor. Burada şu hususu özellikle belirtmek gerekiyor ki ihale süreci 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Yasa’ya da tamamen aykırılık teşkil ediyor. Özellikle 13’üncü maddenin (b) bendinde özelleştirmeyle ilgili, süreçlerin tekelleşmesiyle ilgili yürütülen faaliyetlerinden dolayı iptaliyle ilgili düzenlemeler var.

Bakın, bu ihaleyi alan firma, Öz Yapıcılar firması, şu anda Bingöl’de mevcut bulunan tüm termal suların işletme hakkını elinde bulunduran firmadır. Ilıcalar bölgesinde ve Hamamlar bölgesinde bulunan termal suyun işletme yetkisi Öz Yapıcılar şirketine aittir. Burada Öz Yapıcılar şirketinin Ilıcalar bölgesinde daha iyi rant sağlaması amacı ile İl Özel İdaresi tarafından işletilen ve bölge halkının daha düşük fiyatlarla yararlandığı bir termal tesis de -deyim yerindeyse- atıl hâle getirilip bir harabeye çevriliyor. İl Özel İdaresi tesisi harabeye çevrildikten sonra Öz Yapıcılar şirketi mevcut termal sudan yararlanma fiyatlarına yüzde 50 zam yapıyor yani Ilıcalar bölgesinde termal suyu elinde bulunduran firma orada, o bölgede, o yörede, o köyde yaşayan insanlarımızın da şifa amacıyla termal sudan yararlanamayacağı şekilde bir rant sağlama girişimini devreye sokuyor. İşte, Ilıcalar’da böylesi bir rant arayışında olan firma, Hacılar’da da Bingöl için milyar dolarlık getirisi olacağı söylenen bir ihaleyi gizli saklı -deyim yerindeyse- kendisine peşkeş çektirilecek şekilde alıyor.

Bakın, burada özellikle 22’nci Dönem AKP Milletvekili -yani bir iki dönem önce sizin sıralarınızda oturan- Abdurrahman Anık’ın Bingöl basınına vermiş olduğu beyanatı okuyorum: “Yapılan ihalenin şeffaflık ilkesinden uzak olduğu görülmektedir. Burada bütün Bingöl halkının hakkı vardır. İhale edilecekse, termal otel mi yapılacak, başka bir amaçla mı kullanılacak, bunu gizli yapmak yerine kamuoyu bilgisi dâhilinde şeffaf bir şekilde yapılması lazımdı. El altından birtakım işler yapılıyorsa kesinlikle ilgililerin müdahale edip iptal cihetine gitmesi gerekiyor. Burada şeffaflık noktası tartışılmalıdır.” Bu cümleleri kullanan iki dönem önceki AKP Milletvekili arkadaşımız. “Yetkililerin bir an önce bu işi iptal etmesinde fayda var. Açık ilan yapılmalıydı. Ortada bir haksızlık var. Bu haksızlığı önlemek de yöneticilerin görevidir.” diyor.

Bakın, yine, şu anda Bingöl Belediye Başkanı olan AKP’li Serdar Atalay’ın Bingöl basınındaki ihale süreci ve termal suyun değerlendirilmesiyle ilgili beyanatlarını okuyorum. Hacılar suyunun bulunmasıyla ilgili süreci anlatıyor şu anki Belediye Başkanımız ve şöyle söylüyor: " Hepimiz, Özel İdare vasıtasıyla belediyenin de ortak olabileceği bir proje ile seracılıkta, termal turizmde kullanılmak üzere getirilmesini planlıyorduk. Maalesef kaynak devrine ilişkin ihaleden ihale bittikten sonra haberdar olduk. Çok üzüldüm. Bingöl'ün birçok ihtiyacında kullanılabilirdi. Bu kaynağın özel sektöre satılmış olmasını yanlış bir tercih olarak değerlendiriyorum. İhale sonrası bu görüşümü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız Bey'e de ilettim. Bu suyun şehir için çok ciddi faydalar sağlayacağını belirttim. İhale edildikten sonra yapabileceğimiz bir şey kalmadı. İhale süreciyle ilgili herhangi bir bildirim yapılmadı. Hükümetimizin de şeffaflık ilkesine aykırı olduğunu da Sayın Bakana bildirdim. İlana çıkmış olsa bile yerel aktörlerin haberdar edilmesi lazım. Belediyemiz ve İl Özel İdaresi birlikte daha yüksek bir meblağ verebilirdi. Bu, Kalkınma Ajansına ya da AB Projesi kapsamında projeye dönüştürülüp finanse edilebilirdi. Bingöl’ün genel menfaatlerine uygun bir ihale olmamıştır.”

Bakın, burada özellikle AKP’li Milletvekili ve Belediye Başkanının ağzından söylememizin sebebi şudur: Biz buraya muhalif parti kimliğimizle bir öneri getirdiğimizde sizler muhakeme gücünüzü kaybediyorsunuz, haklı ile haksızı ayırt etme yeteneğinizi kaybediyorsunuz, refleks olarak, bizim sunduğumuz öneriye karşı ret şeklinde parmak kaldırıp parmak indiriyorsunuz. İşte, burada, tartışmalı, peşkeş çekilen bir ihale süreci var, bir kente milyar dolarlık getirisi olabileceği söylenen bir yatırım alanı var ancak bütün bu yatırım alanı bir iş adamının tekeline sokulacak şekilde işletilmiş ve AKP’nin yereldeki temsilcileri ve yöneticileri de bu işten rahatsızlar.

Bu resimden sonra Bingöl halkının sizden beklentisi şudur: Burada bizler dile getirdiğimiz için bu araştırma önergesine “ret” oyu vermemeniz hem Bingöl kamuoyunun hem de bizim beklentimizdir. Bu ihale sürecinden başlayarak Bingöl’ün yaşamış olduğu sorunlarla ilgili bir araştırma komisyonunun kurulması ve çözüme yönelik önemli projelerin derhâl hayata geçirilmesiyle ilgili beklentiyi buradan ifade etmek istiyorum.

Hepinize teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneri aleyhinde söz isteyen Afif Demirkıran, Siirt Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tabii, Barış ve Demokrasi Partisinin getirmiş olduğu bu grup önerisinin doğrusu Meclisin zamanını işgal etmesi gerekir mi, onu da tartışmak belki gerekir. Saygıyla karşılıyorum.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Yapmayın, bari bunu yapmayın!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yapma, yapma, yapma! Böyle şeyler söylemeyin bari!

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Alim Hoca, bir saniye…

İdris Bey kendi iliyle ilgili bir konuyu burada gündeme getirmekle tabii kendi görevini yapmıştır ama bence olayın bu şekilde basite indirgenmemesi lazım, olayın resmi çok daha büyüktür. Türkiye'nin jeotermal potansiyeli nedir? Türkiye'nin enerji gereksinimi nedir? Türkiye’deki jeotermal potansiyelin ne kadarı, nerede değerlendirilmiş? Gerekli aramalar yapılıyor mu? Bunlar yerli yerinde kullanılabiliyor mu? Bu bir hükûmet politikası mı yoksa bir devlet politikası mıdır? Geçmişten geleceğe, gelecek nesillere bunu taşıdığımız zaman nasıl bir resimle karşılaşıyoruz? Bunu burada konuşmamız, müzakere etmemiz gerekiyor. O açıdan ben söyledim, yoksa İdris Bey’in buraya getirmiş olduğu önergeyi küçümsediğimden değildir.

Değerli arkadaşlar, tabii ki Bingöl Karlıova Hacılar köyünde Türkiye'nin birçok yerinde olduğu gibi yüz yetmişin üzerinde saha var, jeotermal sahası var. Çoğu gerçi batıda bulunuyor ama yer yer Güneydoğu Anadolu’da, Doğu Anadolu’da da jeotermal sahalar var ve jeotermal kaynaklarımız üç, hatta dört esas sektörde kullanılmaktadır; bir tanesi enerji ki dünyanın üzerinde en fazla durduğu elektrik enerjisi üretiminde kullanılan jeotermal kaynaklar. Burada yüksek sıcaklık gerekiyor, 120 derecenin üzerindeki bir sıcaklık gerekiyor ve buna baktığımız zaman, Türkiye’de şu anda elektrik üretimi yapılan jeotermal potansiyeli 114 megavattır. Bu, önümüzdeki birkaç yıl içinde alınmış olan lisanslar, yapılan yatırımlarla beraber 650 megavata kadar çıkabilecektir ve nihai hedefimiz de 1.500 megavata kadar bu elektrik enerjisinde kullanılan jeotermal potansiyeli kullanmaktır. Aramalar devam ediyor, sıcaklığı yüksek olan yeni sahalar bulunur, o şekilde de inşallah daha fazla potansiyel bulunur ve elektriğe yerli kaynak olarak daha fazla hizmet eder çünkü -gerçekten, bu kürsüden de defalarca söyledik- maalesef, Türkiye'nin enerji ithalatının yüzde 72’si ithal kaynaklarla karşılanıyor. 109-110 milyon ton petrol eş değeri tüketimimiz var yılda, bunun ancak yüzde 28’ini yerli kaynaklardan kullanıyoruz; doğal gaz çok az, petrol çok az ve hidrolik, kömür, rüzgâr, jeotermal ve inşallah önümüzdeki dönemde güneş enerjisini de ciddi şekilde kullanmaya başlayacağız. Yani şunu söylemek istiyorum: Hükûmetimiz, uyguladığı politikayla yerleştirme oranını artırmaktadır çünkü aksi takdirde, biz devamlı, her sene çok büyük bir fatura ödüyoruz yurt dışına. Geçen sene, 2011 yılı enerji faturamız maalesef 54 milyar dolar olmuştur, enerji ithalatına verdiğimiz bedel 54 milyar dolar olmuştur. Onun için, biz yerli kaynaklarımızı geliştirmek mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla, enerji kaynaklarımızı, elektrik kaynaklarımızı değerlendirdiğimiz zaman da -her türlü enerji kaynağımızı- petrol olsun, doğal gaz olsun, jeotermal olsun, kömür olsun, rüzgâr olsun, hidroelektrik olsun ve güneş olsun, devletin mevcut bütçesiyle bunu yapabilme imkânı yok. Peki, ne yapmamız lazım? Özel sektöre açmamız lazım, yerli-yabancı fark etmez. Yabancı bir şirket de Türkiye’ye geldiğinde, Türk kanunlarına göre kurulduğunda artık o bir yerli firma statüsündedir, eşit muameleye tabidir. Dolayısıyla, MTA da yıllarca yapmış olduğu sondajlar ile tespit etmiş olduğu sahaları zaman içinde ihaleyle özel sektöre devretmiştir. Bugüne kadar seksen üç saha devredilmiştir, bunlardan bir tanesi de Bingöl Karlıova’daki –biraz önce İdris Bey’in bahsetmiş olduğu- sahadır. İdris Bey konuşması içinde şöyle bir şey kullandı, dedi ki… Birinci dönem AK PARTİ Hükûmetinde burada milletvekili olan bir AK PARTİ milletvekilinin ihaleyle ilgili bazı tereddütlerini, şüphelerini ve istifhamlarını ifade etti.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Belediye Başkanı da aynı şeyi söylüyor, şu anda  Belediye Başkanı.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Belediye Başkanı da söylemiştir.

Bir başka noktaya geleceğim buradan. Demek ki 2007 öncesinden itibaren bu saha ihale edilmek istenmiştir. Peki, son ihale tarihi ne zamandır? 2011 sekizinci ay.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Alakası yok.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Bu kadar zaman içinde defaatle bu saha ihale edilmiştir ve herkesin de haberi vardır, hiç kapalı kapılar ardında olmamıştır…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Bu su 2010 tarihinde bulunmuştur Sayın Vekilim, yanlış bilgilendirme yapıyorsunuz.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – …şeffaflıktan uzak değildir, tamamen şeffaf bir ortamda, herkesin bilgisi dâhilinde olmuştur ve 470 bin…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – 2007’de su bulunmuş değildir, bilmeden konuşuyorsunuz.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Ama diyorsunuz ki: “Abdurrahman Bey bahsetmişti.” Abdurrahman Bey 2007’den önce milletvekiliydi.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Abdurrahman Bey ihale süreciyle ilgili konuşuyordu. Suyun bulunma tarihi 2010’dur. Biraz hazırlık yapıp konuşun.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Dolayısıyla, 470 bin dolar ile bu saha devredilmiştir. Önemli olan bence, Bingöl halkının burada bu firmaya destek verip bir an önce -çünkü burası sadece konaklama için, daha doğrusu kaplıca olarak sıhhi amaçlı kullanılabilmektedir ısısı itibarıyla- bu firmanın orada ilgili tesisleri kurmasını sağlamaktır ve milletvekili arkadaşlarımızın da Belediye Başkanımızın da söylediği gelir, işte o zaman elde edilebilecektir. O saha yer altında kaldığı müddetçe, o su yer altında kaldığı müddetçe hiç kimseye faydası yok.

Bakın, bordan bahsediyoruz zaman zaman, trilyonlarca dolarlık bir bor rezervimiz var dünyaya dört yüz yıl yetecek kadar, dünya rezervinin yüzde 70’den fazlası Türkiye’dedir. Peki, bunu hemen, bir sene, üç sene, beş sene içinde ekonomiye kazandırabilme imkânı var mıdır? Hayır. O zaman, onun toplam geliri bugün sanki hemen ekonomiye kazandırılabiliyormuş gibi bir tez ortaya koyarsak bu kendimizi de halkımızı da yanıltmak anlamına gelir. O açıdan, Bingöllü kardeşlerimin –benim kanaatimi söylüyorum- keşke… Bizim ilimizde de var böyle bir jeotermal sahası. Hatta ben MTA Genel Müdürlüğüne şunu söyledim: Lütfen, hiçbir bedel almadan bunu bir an önce birilerine verin ama tesis yapma taahhüdünü alarak. “Arkadaş, şu kadar zaman içinde sen bu tesisi yapmazsan ben bu sahayı senden geri alırım.” Dolayısıyla, burada önemli olan tesisi kurmaktır, yatırımı yapmaktır, onun önünü açmamız gerekiyor.

Şimdi, tabii, bir iki dakika zamanım var.

Değerli arkadaşlar, jeotermal potansiyelinden bahsederken enerjiyle ilgili olan kısmını söyledim. Serayla ilgili olan kısım... Şu anda ikinci kullanım alanı seracılıktı. Şu anda 2.800 dönüm sera Türkiye’de jeotermal suyla faaliyetini sürdürmektedir ve hedef 20 bin dönüme çıkmaktır. Önemli bir hedeftir, güzel bir hedeftir ve bu hedefi yakalamak için tabii ki bu eldeki, MTA’nın elindeki sahalar veyahut da özel sektörün kendi tespit ettiği, temin ettiği, bulduğu sahalar veyahut da MTA’nın yeni sondajlarla bulmaya çalıştığı sahalar özel sektöre devredilecek ki seracılık yapılsın. Herhâlde, devletten seracılık yapmasını beklememiz mümkün değil, bekleyemeyiz. Biraz önce MTA Genel Müdürüyle konuştuğumuzda… Hâlen Bingöl’de MTA jeotermal sondajlar yapmaktadır. Bizim bunu desteklememiz lazım, bizim teşekkür etmemiz lazım “Buyurun gelin daha fazla arama yapın.” diye. “Petrol araması yapın, doğal gaz araması yapın, kömür araması yapın, maden araması yapın, jeotermal saha araması yapın.” ve Türkiye’de 100 metrekarelik 1 milyon adet konuta yetecek kadar bir jeotermal potansiyelimiz var. Bunlar önemli potansiyeller. Avrupa’da, tahmin edersem, 1’inci sıradayız.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Potansiyeli değerlendirin Sayın Vekilim, değerlendirin.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – İşte, potansiyeli değerlendirmek için özel sektörün önünü açmamız lazım.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Öyle tespit yapmakla olmaz; icraat yapın, icraat.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Eğer bu şekil önergelerle biz ikide bir insanları iş yapmaktan, yatırım yapmaktan caydırmaya çalışırsak, maalesef, potansiyeli değerlendiremeyiz.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Yolsuzluktan caydırıyoruz Sayın Vekilim, yolsuzluk yapmaktan caydırıyoruz. Milletin malını çalmaktan alıkoymaya çalışıyoruz.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, bu önergenin büyük resmin içinde belki bir damla mertebesinde olduğunu… Ve fakat Bingöl söz konusu olduğunda Bingöl’deki bütün siyasetçilerin projenin önünü açıp bir an önce tesisin kurulması için gayret göstermeleri gerektiğine inanıyorum, bunu buradan ifade ediyorum ve önergenin aleyhinde olduğumu ifadeyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneri lehinde söz isteyen Aytuğ Atıcı, Mersin Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; BDP grup önerisinin lehine söz almış bulunmaktayım. Emekten ve alın terinden yana olan tüm milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün KESK yurt genelinde görevini yapıyor ve üretimden gelen gücünü kullanarak grev yapıyor, hepinizin haberi vardır. Emekçiye bu komik zammı reva görenlerin utanma duyguları kalıp kalmadığını sorgulamaya davet ediyorum ve alanlardaki emek mücadelesi veren tüm emekçileri milletin bu kürsüsünden sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Bingöl ili doğunun her türlü zor koşullarını yaşayan, bir yanda terör belası ile boğuşurken diğer yanda depremle cebelleşen, bir yanda ekonomik zorluklarla mücadele ederken diğer yanda itilmişlikle ve kimlik sorunlarıyla uğraşan, sürekli göç veren, ancak tüm bunlara rağmen, onurlu insanlarıyla dimdik ayakta duran son derece özel bir kenttir. Ben de bu kentin gönüllü milletvekili olmaktan gurur duyuyorum, iftihar ediyorum ve her fırsatta Bingöl’ü ziyaret ederek onların sorunlarını yakından izliyorum. Geçen hafta üç gün boyunca Bingöl’deydim, Bingöl’ün her tarafını gezdim ve sorunlar hakkında da bilgi aldım. Ama bugün Bingöl’ün sorunlarını burada konuşurken, BDP’nin Bingöl Milletvekili konuşuyor, CHP’nin gönüllü milletvekili konuşuyor ama Bingöl hakkında konuşacak bir milletvekili yok.

EŞREF TAŞ (Bingöl) – Buradayım.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Bir milletvekili çıkıp konuşmuyor. Dönüp bakıyoruz…

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Hepimiz her yerin milletvekiliyiz, Türkiye milletvekiliyiz.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Tabii hepimiz Türkiye milletvekiliyiz efendim, ama Bingöl özel bir kenttir. Bingöl halkı, kendi seçtiği milletvekillerinin, kendi seçtiği bakanın bu kürsüden sorunlarını dile getirmesini istiyor. Hangi bir gün çıkıp konuşuyorsunuz? Bingöl’ü konuşuyoruz, nerede bakan? Bingöl, çıktı bir bakan gönderdi buraya, nerede bakan, Bingöl’ün sorunlarını konuşurken nereye gitti? Yok. Ama, birazdan size onun söylemlerini aktaracağım. Şimdi bakın…

EŞREF TAŞ (Bingöl) – Ben buradayım.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Nerede olduğunuzu ben şimdi size söyleyeceğim, hemen söylüyorum çok merak ettiysen.

Bakın, Bingöl’ün sosyopolitik yapısına baktığımız zaman muhafazakâr bir yapı görürüz. Bingöl halkı size güvendi, AKP’ye güvendi ve büyük bir çoğunlukla bu partiyi destekledi. 2007 yılında Meclise 3 milletvekili gönderdi, 3 milletvekilinin 3’ünü de AKP’den gönderdi ancak bir de baktı ki, sürekli hayal kırıklığına uğruyor. Bir Allah kulu çıkıp da burada Bingöl’ün sorunlarını dile getirmiyor hiçbir şekilde. Bakana baktı, bakan da aynı keza, hiçbir şekilde gündeme getirmediği gibi, yolsuzluklar aldı başını gitti diyor ve 2011 seçimlerinde, “Acaba sesimizi muhalefet duyurur mu?” diye 1 milletvekilini BDP’den seçerek buraya gönderiyor. Yani sizi cezalandırıyor. Haksız mı? Haklı, çünkü siz Bingöl’e sahip çıkmadınız, çıkmayacaksınız. Bir daha ki seçime biz de Bingöl’den milletvekili çıkararak Bingöl’ün sesini, doğunun, güneydoğunun sesini burada yankılandıracağız, bundan da haberiniz olsun.

Şimdi, BDP grup önerisi gündeme geldi, ben, bundan daha önce bir soru önergesiyle aynı konuyu gündeme getirmiştim. Bir soru önergesi verdim, dedim ki; “Bingöl ili Karlıova ilçesi Hacılar köyünde Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğünce bir sondaj çalışması yapıldı ve ekonomik değeri yüksek…” Bakın -oradaki halkı bilen milletvekilleri bilir- fakruzaruret içerisindeki millet, ekonomik değeri yüksek bir jeotermal su bulunduğundan dolayı çok mutlu oldu ve Bingöl Milletvekili aynı zamanda Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, bu doğal kaynağın Bingöl’ün öz malı olduğunu söyledi -çıksın konuşmalarını kontrol etsin- dedi ki: “Bölge halkına yararlı olacaktır, refaha katkı yapacaktır, işsizliği azaltacaktır.” ve dedi ki: “Velhasıl Bingöl’ün makûs  talihi değişmeye başlamıştır.” Bakan ya, koskoca Bakan… Halk güvendi buna ve hayaller kurmaya başladı. Ben oraya gittiğimde dedi ki: “Burada bir su çıktı, biz bu suyla neler yapmayız ki? Evlerimizi ısıtırız -oradaki ahırlar evler kadar önemlidir çünkü insanların yaşam kaynağı hayvancılıktır, tabii sizden geriye bir şey kalırsa- ahırlarımızı ısıtacağız, seracılıkta kullanacağız, hatta ve de hatta Batı’ya özendik buralara turistik tesis yapacağız.” Ne oldu? Bir sabah uyandılar baktılar ki, bu sıcak su kaynağı tamamen satılmış, ihaleyle birilerine devredilmiş. Şaka gibi ya, şaka gibi…

EŞREF TAŞ (Bingöl) – Gidip girseydin, gidip girseydin.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ben senin gibi tüccar değilim. Ben bir milletvekiliyim ve tüccarlarla iş birliği yapmam, bunu da hiçbir zaman unutma. Bütün hayallerini suya düşürdünüz Bingöl halkının. Benim derdim, ihaleyi kimin aldığı değil, benim derdim bu ihalede yapılan yolsuzluklar. Benim derdim, bu ihaleyle sizin, Bingöl halkını hayal kırıklığına uğratmanız.

Bakın, ben iki bakana bu konuyu, bu soruyu tevdi ettim. Bir tanesi, Enerji Bakanımız Taner Yıldız. Soru önergesi verdim. Bakın, ne komik şeylerle cevaplandırmış beni. Demişim ki: Jeotermal su kaynakları devlet eliyle halkın yararına kullanılabilecekken… Bakın, devlet eliyle… Ben  burada ihaleden bahsetmiyorum, buradan oturduğunuz yerden “Sen de girseydin.” deyip ticari kafanızı bana burada sergilemeyin. Biz bu kaynakların  devlet eliyle, halkın yararına kullanılabileceğini söylüyoruz. “Hangi gerekçelerle bu kullanım hakkını devrettiniz?” diyoruz. “Bu gerekçe, bu gerekçeniz, halkın ortak yararından üstün müdür?” diyoruz. Komedi gibi bir cevap: “Efendim MTA tarafından bulunmuştur. MTA söz konusu jeotermal kaynakları falanca yasaya göre almıştır. Arzu edilirse buradan ısınma, sera hizmetlerinden yararlanılacaktır.” Böyle bir komiklik olur mu? Böyle içi boş bir cevap olur mu? Siz burayı halkın yararına sunacaksınız ama işletmeci eliyle. İşletmeci buradan kâr etmeyecek mi? Edecek. Sen ne güne duruyorsun devlet olarak? Niye sen bunu halkın yararına kullanmıyorsun da kalkmışsın peşkeş çekmişsin? Buradaki suyun kullanım parasını kim verecek? Gene bu halktan alacaksınız.

Sormuşuz: “İhaleye hangi şirketler katıldı, ihale bedeli nedir?” El cevap: Ben de zannettim ki bir sürü şirket katılmış, bir tane şirket katılmış. İsmi de İnternette olduğu için söylüyorum, Öz Yapıcılar İnşaat Ticaret Sanayi Şirketi. KDV hariç 470 bin dolara… Fazla gibi geldi değil mi size? Birazdan size anlatacağım, bu rakamı unutmayın, Bingöl halkı siz de unutmayın, 470 milyon… Affedersiniz, yanlış söyledim, 470 bin dolar. Komik bir rakam. 470 bin dolara ihale etmişler, hem de yüzde 20’si peşin, geri kalanı dört yıl taksitle, dört ay değil, dört yıl taksitle devretmişler değerli arkadaşlar.

Sonra demişim ki başka hangi şirketler katıldı? “Vallahi başka kimse katılmadı.” Bunları birazdan yolsuzlukla ilgili konularda gündeme getireceğim zaten.

Demişiz ki peki, hadi 470 bin liraya verdiniz, yine kanun gereği, masraflar düştükten sonra sizin Bingöl İl Özel İdaresine para vermeniz lazım, kalan paranın yarısını Bingöl İl Özel İdaresine devretmeniz lazım. Ne kadar devrettiniz?

Bakın, Bingöl İl Özel İdaresi, doğrudan doğruya Bingöl halkına hizmet edecek bir yapıdır. Kalktılar bize dediler ki: “Efendim, el elde, baş başta.” Nasıl el elde, baş başta? “Vallahi masraflar 470 bin, biz de bunu 470 bine verdik, bir kuruş bile parayı Bingöl halkının yararına sağlamadık.” İmza: Taner Yıldız.

Biz buna tabii çok sinirlendik ve burada bir tartışma sırasında Bingöl’ün Bakanı Cevdet Yılmaz’a da sorular sorduk. Dedik ki yahu kardeşim siz bu suyu nasıl peşkeş çektiniz, siz hiç utanmadınız mı bunu yaparken? Bize verdiği cevap şu: “Efendim, siz bunu soru önergesi yapacakmışsınız.” Ee… “Siz verin bir sürü soru önergesi, biz de sizi işte soru önergesi şampiyonu ilan edelim.” gibisine işte tutanaklarda bunlar var, diyor. Çıkıyor, burada Bingöl adına konuşan AKP Milletvekili, o da diyor ki: “Meclisi meşgul ediyorsunuz Bingöl’ün sorunlarıyla.”

Buradan şikâyet ediyorum: Evet, biz Meclisi Bingöl sorunlarıyla işgal ediyoruz. Sizin gibi davranmıyoruz, Bingöl’ü perişan ettiniz, biz de o sorunları buradan konuşuyoruz.

Bakın, ne diyor Bingöl’ün sorununu konuşan Bingöl Bakanı? Diyor ki: “Ben nöbetçiyim valla burada. Böyle olur olmaz sorular soruyorsunuz, bizi zor durumda bırakıyorsunuz.” Aynen söylediği şey bu. Daha sonra biz sorularımıza devam ediyoruz, diyoruz ki: “Yahu, bu halkın yararına kullanılacaktı, niye böyle yapıyorsun?” Diyor ki: “Kardeşim, biz burada suyu bulduk, tabii ki biz kullanacağız. Sanki biz suyu aldık başka ile mi götürdük, sanki Bingöl’ü mahrum mu bıraktık?” Kimin sözlerine benziyor? Başbakanın sözlerine benziyor. Buradaki vatan toprağını satarken şöyle demişti Başbakan: “Ne var sanki, toprağı alıp, sırtlayıp götürdüler mi? Toprak yine burada kaldı.” Tutanaklarda var. (AK PARTİ sıralarından “Doğru” sesi) Buradan da “Doğru” diyor, aynı şekilde siz de Bakanın bu konuşmasını alkışlamışsınız “AKP sıralarından alkışlar” diye not düşmüş. Yani Bakan Bingöl’ün suyunu satıyor, siz de alkışlıyorsunuz, aferin size! (CHP ve BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneri aleyhinde söz isteyen, Kemalettin Yılmaz, Afyonkarahisar Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz ülke olarak zengin kaynakların fakir bekçisi olmak istemiyorsak -ki istemiyoruz- bu doğal kaynaklarımızın çıkartılması ve insanlarımızın hizmetine sunulması gerekir, ki tabii kullanırken de israf etmemek gerekir.

Önergenin desteklenmesi konusunda ve bu zengin kaynaklarımızın çıkartılarak insanlarımızın hizmetine sunulması konusunda biz de Milliyetçi Hareket Partisi olarak, jeotermal kaynaklar konusunda zengin bir il olan Afyonkarahisar ilinde jeotermal kaynakların etkin kullanımı ve jeotermal kaynakların çok amaçlı kullanılabilmesiyle ilgili sorunların tespiti ve çözüm yollarının belirlenmesi, destekleme yollarının araştırılması, idari ve kurumsal yasal düzenlemelerin yapılması amacıyla bir Meclis araştırması açılmasını istemiştik. Bu Meclis araştırması komisyonu kurularak, bu konunun teferruatlı bir şekilde tüm Türkiye çapında ele alınması çok önemlidir, biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak da bu konuyu çok önemsiyoruz.

Jeotermal kaynakların birçok üstünlükleri var. Özellikle jeotermal yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez bir enerji kaynağıdır ve Türkiye gibi jeotermal enerji açısından şanslı ülkeler için bir öz kaynak teşkil etmektedir. Temiz ve çevre dostudur jeotermal, yanma teknolojisi kullanılmadığı için sıfıra yakın bir emisyona sebebiyet verir. Konutlarda, tarımda, endüstride, sera ısınmasında ve benzeri alanlarda çok amaçlı ısınma uygulamaları için ideal şartlar sunar.

Rüzgâr, yağmur, güneş gibi meteorolojik şartlardan bağımsız olması, kullanıma hazır olması, fosil enerji veya diğer enerji kaynaklarına göre daha ucuz olması, arama kuyularının doğrudan üretim tesisleri ve bazen de renjeksiyon alanlarına dönüştürülebilmesi, yangın, patlama, zehirlenme gibi risk faktörleri taşımadığından güvenilir olması, pek çok avantajlarla kullanımını özendirmektedir.

Yüzde 95’in üzerinde verimlilik sağlar jeotermal enerji ve diğer enerji türleri üretiminde, hidroelektrik, güneş, rüzgâr, fosil enerjilerinin aksine, tesis alanı ihtiyacının asgari düzeylerde kalması, yerel niteliği nedeniyle ithalinin ve ihracatının uluslararası konjonktür, krizler, savaşlar gibi faktörlerden etkilenmemesi, konutlara fuel-oil, mazot, kömür, odun taşınması gibi problematikler içermediği için yerleşim alanlarında kullanımının rahatlığı gibi nedenlerle jeotermal kaynakları diğer enerji kaynaklarına oranla büyük avantajlar taşımaktadır.

Ülkemizde olduğu gibi Afyonkarahisar ilimizde de çok ciddi jeotermal kaynakları bulunmaktadır ki Afyon deyince bir noktada jeotermal kaynaklar akla gelmektedir, bir noktada termalin başkenti Afyonkarahisar olarak adlandırılmaktadır ve bu amaçla, gerek sağlık turizmi noktasında gerekse tarımsal faaliyetlerde jeotermal enerjiden istifade edilmektedir ve pek çok konutta ısınma noktasında jeotermal enerjiden istifade etmektedirler.

Ancak şu var: Her yerde olduğu gibi burada da çok ciddi sıkıntılar var, su yönetimi konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Atıyorum, yaklaşık 20 litre/saniye çıkan bir suyun 5 litre/saniyesi kullanılıyor, diğer 15 litre/saniyesi atık olarak çevreye zarar verecek bir şekilde doğaya salınabiliyor. İyi bir su yönetimiyle bunlar önlenebilir, ki Afyon’da, Sandıklı’da bu konuda çok ciddi çalışmalar yapılmıştır. Yatırımcıya kuyu açma izni verilmemektedir son gelinen noktada ancak yatırımcıya su temin etme garantisi verilmektedir. Bu şekilde, doğal kaynaklarımızın da israfı önlenmiştir değerli milletvekilleri.

Dünyanın pek çok yerinde jeotermal kaynaklardan elektrik üretimi yapılmaktayken veya pek çok yerde konut ısınmasında istifade edilirken, ülkemizde pek çok yerde maalesef sadece konut ısınmasında istifade edilebilmekte veya kaplıca ihtiyacı, sağlık ihtiyacı noktasında faaliyetler sürdürülebilmekte, yalnız elektrik enerjisi üretiminde Türkiye’de hiçbir faaliyet sürdürülememektedir, yapılmamaktadır ama çok ciddi kaynaklarımız vardır. Sözlerimin başında da ifade ettiğim gibi, biz bu zengin kaynakların fakir bekçisi olmak istemiyorsak, bu kaynaklarımızı çıkartarak insanlarımızın hizmetine sunmak mecburiyetindeyiz.

Değerli milletvekilleri, jeotermal kaynaklardan elektrik enerjisi üretiminde istifade edilebiliyor, merkezî ısıtma, merkezî soğutma, sera ısıtımı gibi ısıtma, soğutma uygulamaları noktasında istifade edilebiliyor. Proses ısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı da kullanılabiliyor. Diğer taraftan, karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi noktasında da jeotermal kaynaklardan istifade edilebiliyor, ki ülkemizde en çok bilinen noktalardan bir tanesi termal turizmi ile kaplıca ve sağlık turizmi noktasındaki faaliyetlerdir. Özellikle Afyon, Kütahya, Uşak, Isparta, Bursa gibi illerimizde ve daha pek çok ilimizde -ki biraz evvel Sayın Milletvekilinin ifade ettiği gibi- Bingöl’de de, Sivas’ta da- bu faaliyetlerimiz, jeotermal kaynaklarımız var, bunların bir an evvel insanımızın hizmetine sunulmasında yarar vardır. Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak konuyu çok önemsiyoruz.

Afyon, termal kaplıcalarda özellikle son yıllarda çok ciddi atılımlar yapmıştır. Ancak tarımsal çalışmalarda, seracılık çalışmalarında da termal suyun kullanılabiliyor olması çok ciddi bir teknik tarım uygulamalarına da imkân ve fırsat tanımıştır.

Saygıdeğer milletvekilleri, Türkiye’nin hemen hemen pek çok yerinde jeotermal kaynaklarımıza rastlamak mümkün. Ama jeotermal kaynaklarla beraber deprem olgusu da unutulmamalıdır, ki pek çok ilimizde, özellikle Erzincan’da, Bingöl’de, Afyon’da, Kütahya Simav’da, jeotermal kaynakların olduğu yerlerde deprem olgusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Bunun için bu depremi de biz önleyemeyeceğimize göre, depremle yaşamak mecburiyetinde olduğumuzdan dolayı jeotermal kaynaklarımızın olduğu yerlerde devlet olarak gerekli yatırımları, gerekli teşvikleri, gerekli destekleri sağlayarak buralardaki gerek tarımsal gerekse ısınma gerekse diğer enerji üretimleri noktasında desteklerimizi devlet olarak esirgememiz lazım. En önemli konulardan bir tanesi de jeotermal sularımızın mineral içeren içme suyu noktasında kullanılabiliyor olması da büyük bir avantajdır.

Saygıdeğer milletvekilleri, biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak Türkiye’deki jeotermal kaynaklarda olduğu gibi Afyon’daki jeotermal kaynakların da hangilerinin kullanımının mümkün olduğu, -tarımda mı, ısınmada mı, yoksa termal turizmin canlandırılması noktasında mı- bunların tespiti ve su yönetimiyle suyun israf edilmemesi konusunda gerekli çalışmaların yapılması için bir Meclis araştırması açılmasını istemiştik ve bununla ilgili olarak söz konusu olan öneriyi destekliyoruz ve bu konuda tüm Türkiye’deki jeotermal kaynakların tespiti ve bu jeotermal kaynakların kullanıma hazır hâle getirilmesi ve kullanıma hazır hâle getirilirken önünde bulunan yasal ve birtakım bürokratik engellerin aşılması konusunda, durumların tespit edilmesi ve çözüm önerilerinin geliştirilmesi konusunda bir Meclis araştırması açılmasını biz de Milliyetçi Hareket Partisi olarak destekliyoruz.

Bu noktada, pek çok alan maden kapsamına alındıktan sonra, maalesef bazı art niyetli insanlar veya kuruluşlar tarafından pek çok alan kapatılmış vaziyettedir. Buralarda bu alanları kapatmış olan kişiler veya kuruluşlar jeotermal kaynak arayışlarından vazgeçmedikleri gibi, bir başkasının kullanımına sunmaktan da çekinmektedirler veya Afyon’da olduğu gibi, buralarda kuyu açılması için çok fazla ve fahiş fiyatlar talep etmektedirler. Bunların önüne geçilebilmesi için, buralarda yapılmış olan tahsislerin tekrar gözden geçirilmesi ve belirli bir zaman içerisinde buralarda arama yapmayan şirketlerin veya kişilerin ellerinden bu ruhsatların alınması suretiyle bu kaynaklarımızın insanımızın hizmetine sunulmasında çok ciddi yarar vardır.

Bu duygu ve düşünceler içerisinde hepinizi en kalbî duygularla selamlıyorum, saygılar sunuyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sayın Başkan, söz talebimiz olacak.

BAŞKAN – Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – AK PARTİ adına konuşan milletvekili hem ihale tarihiyle ilgili hem de bizim Meclisi gereksiz yere meşgul ettiğimizle ilgili cümleler sarf etti. Bununla ilgili cevap hakkımı kullanmak istiyorum.

BAŞKAN – Cevap hakkı değil de sataşma nedeniyle buyurun.

İki dakika süre veriyorum.

 

VII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, Siirt Milletvekili Afif Demirkıran’ın Barış ve Demokrasi Partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Tabii, burada AKP adına konuşan milletvekilinin konuşmasını gerçekten büyük bir üzüntü ve hayretle izlediğimi belirtmek istiyorum. Hiçbir araştırma yapmadan, ihalenin hangi tarihte yapıldığını bilmeden, bu suyla ilgili çalışmaların hangi tarihte açığa çıktığını bilmeden, sağından solundan yuvarlak konuşmalarla geçiştiren bir konuşma yaptı. Biz buraya jeotermal suların bulunmasını eleştiren bir yaklaşımı getirmedik ki, jeotermal suyun, jeotermal enerjinin güneş enerjisiyle birlikte, rüzgâr enerjisiyle birlikte yenilenebilir alternatif enerji olarak, ekolojik bir paradigmaya sahip bir parti olarak, kullanılmasını en fazla savunan bir konumda bulunuyoruz.

Biz, burada bu alanla ilgili yapılan yolsuzluğu teşhir etmek için bu araştırma önergesini verdik. Bu yapılan yolsuzluk bir kentin geleceğini tamamen etkileyen bir yolsuzluktur. Yapılan ihale süreci Bingöl Valiliğinin, Bingöl İl Özel İdaresinin, Bingöl Belediyesinin bile haberi olmadan yürütülmüş bir süreçtir. Tüm Bingöl halkının faydalanması gereken bir süreçken bir tek iş adamının yararlanmasını öngören bir süreçtir.

Burada Bingöl Milletvekili arkadaşımız, CHP’li milletvekili arkadaşımız konuşurken “Siz de ihaleye girseydiniz.” gibi bir cümle kullandı. İşte bu zihniyet zaten mevcut yaklaşımı ele veriyor. Bunun adı “Milletvekili” değil, kusura bakmayın, Bingöl halkı buna “Müteahhit vekili” diyor. Eğer siz müteahhit vekilliğini kendi içinize sindiriyorsanız biz de sizi Bingöl halkının takdirine bırakıyoruz, sizi Bingöl halkına ve Türkiye halkına şikâyet ediyoruz.

Teşekkürler. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

EŞREF TAŞ (Bingöl) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Buyurun Sayın Taş.

EŞREF TAŞ (Bingöl) – Sataşmadan dolayı söz istiyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Açıktan sataşma var Sayın Başkan.

BAŞKAN – Ne diye sataştı Sayın Taş?

EŞREF TAŞ (Bingöl) –  “Müteahhit vekili” dedi.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Ne güzel, yakışmış işte!

BAŞKAN – Buyurun Sayın Taş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İki dakika süre veriyorum.

 

2.- Bingöl Milletvekili Eşref Taş’ın, Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

EŞREF TAŞ (Bingöl) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bingöl’deki termal suyla ilgili seçim beyannamesinde -benim ifade ettiğim- Bingöl Karlıova Hacılar köyünde çıkan ve çıkarılmış olan termal suyun Bingöl’de seracılık ve ısıtma sisteminde kullanılabileceğini ve milletvekili olduğum zaman bununla ilgili çalışmalar yapabileceğimi söylemiştim. Seçim esnasında yani seçim zamanından hemen sonra Maden Tetkik Arama Enstitüsüne gittiğimde, araştırdığımda, otuz altı gün Maden Tetkik Arama Enstitüsü tarafından bu suyun ihaleye açıldığını ve iki firmanın gelip dosya aldığını, bir firmanın da teklif verdiğini öğrendim.

Dolayısıyla, bu akan suyun ısıtma sistemi ya da termal su olarak kullanılmasını amaçlıyorduk, dereye akıtılmasını değil.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Birinin cebine paraları akıtmaya!

EŞREF TAŞ (Devamla) – Tabii ki bu açılan ihale tüm Türkiye'deki iş adamlarına açıktı. Açık olan ihalede bir yolsuzluğun yapıldığına ben inanmıyorum. Eğer isteyen kişi olsaydı -Bingöllü iş adamı olabilir, Türkiye'deki iş adamları olabilir- gidip bu ihaleye başvurup bu termal suyu alabilirdi.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Duyurusu yapılmadı, duyurusu!

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Siz de verirdiniz(!)

EŞREF TAŞ (Devamla) – Duyurusu tüm Türkiye'de…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Beleşe sattınız, beleşe.

EŞREF TAŞ (Devamla) – …İnternet üzerinden yapıldı.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Bingöl basınına niye vermediniz?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Taş.

EŞREF TAŞ (Devamla) – İkincisi; Sayın Milletvekilim diyor ki: “Bingöl’e hiçbir şey yapılmıyor.” Bingöl milletvekilleri konuşmuyor; Bingöl’e çok şey yapılıyor, şu anda üniversitesi bitmek üzere…

BAŞKAN – Sayın Taş, teşekkür ederim.

EŞREF TAŞ (Devamla) – …havaalanı bitmek üzere…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Salim Uslu’yu çağırın Sayın Başkan.

EŞREF TAŞ (Devamla) – …Diyarbakır-Elâzığ’ın 500 trilyonluk projesi bitmek üzere.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Yıllardır halkı uyutuyorsunuz böyle.

EŞREF TAŞ (Devamla) –  Şu anda demir yolu ihalesi yapılmış, yapılıyor.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Yıllardır uyutuyorsunuz halkı böyle.

BAŞKAN – Sayın Taş…

EŞREF TAŞ (Devamla) – Şu anda yapılıyor.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, Salim Uslu’yu göreve davet edin.

EŞREF TAŞ (Devamla) – Yıllardır tüm bölge unutulmuş, tüm bölgedeki terörden dolayı unutuluyor. Terör olmasaydı… (CHP ve MHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın Taş, lütfen…

EŞREF TAŞ (Devamla) – Kimse kusura bakmasın. Bizim adımıza konuşmasın. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 4 milyon dolar… (CHP ve MHP sıralarından gürültüler)

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Artık oturun yerinize, oturun, süreniz doldu. Yeter! Yeter!

Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Taş…

EŞREF TAŞ (Devamla) –  Biz Bingöl’e hizmet etmek istiyoruz.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Zorla çıkıyorsunuz, zorla oturuyorsunuz.

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Zalim Uslu’yu istiyoruz, Zalim Uslu’yu (!)

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

 

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- MHP Grubunun, 23/5/2012 tarihinde kamu çalışanlarının özlük haklarının belirlenmesine yönelik toplu görüşme sürecinden toplu sözleşme sürecine geçişi sonucunda yapılan toplu sözleşme görüşmelerinin ve sonuçlarının, kamu çalışanlarına beklentilerden uzak bir teklifin yapılmasının gerekçesi olarak ileri sürülen ekonomik kriz uyarılarının boyutlarının, toplu sözleşme süreçlerinin işlenmesinden kaynaklanan sorunların görüşülmesi amacıyla vermiş olduğu genel görüşme önergesinin, Genel Kurulun 23/5/2012 Çarşamba günkü birleşiminde okunarak ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin önerisi

 

                          Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu 23.05.2012 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisini, İç Tüzük'ün 19'uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                                              Oktay Vural

                                                                    İzmir

                                                                        MHP Grup Başkan Vekili

Öneri:

23 Mayıs 2012 tarihinde (bugün) TBMM Başkanlığına, "Kamu çalışanlarının özlük haklarının belirlenmesine yönelik toplu görüşme sürecinden toplu sözleşme sürecine geçişi sonucunda yapılan toplu sözleşme görüşmelerinin ve sonuçlarının, kamu çalışanlarına beklentilerden uzak bir teklifin yapılmasının gerekçesi olarak ileri sürülen ekonomik kriz uyarılarının boyutlarının, toplu sözleşme süreçlerinin işlenmesinden kaynaklanan sorunların görüşülmesi amacıyla" verdiğimiz Genel Görüşme önergemizin 23.05.2012 Çarşamba günü (bugün) Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin bugünkü Birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi grup önerisi lehinde söz isteyen Mehmet Günal, Antalya Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugün kamu çalışanları ayakta. Sizler de Meclise gelirken yollarda onların eylemlerinin bir kısmına tanık oldunuz; ben gelirken de arkadaşlarımız Eskişehir yolu üzerinden bu tarafa doğru yürüyorlardı. Şu anda bilmiyorum, polis durdurdu mu, çatıştılar mı, gaz mı yediler, orasını yoğun çalışma temposu içerisinde henüz duyamadık, birazdan herhâlde haberlerde göreceğiz.

Değerli arkadaşlar, dün başka bir kanun teklifi, önceki gün… Yine herkes ayakta. Öyle bir ucube yaptınız ki, getirdiğiniz kanun hükmünde kararnameyle “Bütün kamu çalışanlarının özlük haklarını düzenleyeceğiz.” diye birbirine karıştırdınız.

Defalarca söyledik “Bunu getirin, burada kanun hâlinde köklü bir reform yapalım.” diye. Maalesef bugün içinden çıkılmaz hâle geldi ve maaşlarla ilgili zamlarla beraber de bunları da düzeltmek zorundasınız, bunun başka yolu yok. “666” diye bir ucube kanun hükmünde kararnamede her şey içine doldurulmuş, sizin hiçbirinizin de haberi yok, bakanları getirmişler, arada Resmî Gazete’de yayımlanarak geçmiş. Bugün memurlar haklı bir direniş içerisindeler ama bir taraftan ekonomik olarak Sayın Başbakan tehdit ediyor: “Yarın zinhar Yunanistan’a döneriz. Oturun oturduğunuz yerde.” Öbür taraftan bakanlar “Paramız yok, bütçede açık olur.” diye tehdit ediyor. Ya bu nasıl bir şey, siz söz vermediniz mi memurlara? Anayasa tartışmaları yaşanırken “Size grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı tanıyacağız.” dediniz mi? Dediniz. Ne zaman geldi, kaç ay sonra geldi? Yılın sonunda getirdiniz, ocak ayında geldi. Tam kırk gün biz alt komisyon toplansın diye bekledik, ben alt komisyon üyesiydim. E, şimdi, geldik… Ayın kaçı? Mayıs ayının sonu geliyor. Şimdi bu adamlar… Neyi tartışıyoruz biz? 2012 yılında alacakları memur zammını tartışıyoruz. Böyle bir garabet olur mu? Hâlâ bunun üzerinden de siyaset malzemesi yapılarak aba altından sopa gösteriyoruz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, böyle bir grevsiz toplu sözleşme hakkı zaten olmaz. Bunun bir kandırmaca olduğunu memurlar gördüler. Şimdi, üstüne üstlük hakları var. Yukarıda kanun çıkarken dedik ki: “Bunlar eksik.” “Bir sendikayı kayırıyor, bir konfederasyonu kayırıyor, sarı sendikacılığa gidiyor. Hakem kurulu tarafsız olmalı.” dedik. E, şimdi devletin memurlarından oluşuyor. Nasıl bir karar verecek hakem kurulu? Kolay mı? İşte, şimdi isimlerini okuyayım size istiyorsanız. Hangi unvanlarda arkadaşlarımızın olduğunu siz biliyorsunuz. E, şimdi Sayın Başbakan koymuş, diyor ki: “Efendim, bundan öte zinhar olmaz, Yunanistan’a döneriz.” Günaydın! Yani sadece memura verdiğiniz maaşla mı Yunanistan’a döneceksiniz? Neymiş? Borç artarmış. E, borcumuz artmıyor mu zaten? On yıldır kaça çıkardığınızın siz farkında değil misiniz arkadaşlar? Yani borçlar artmıyor mu zaten, duruyor mu yerinde? Şimdi, buraya, memura gelince bir sürü bütçe çıkarmışlar. En komik olan şeyler bunlar.

Buraya geçeceğim ama mali boyutuna geçmeden önce ciddi anlamda sorun yaşanıyor. Şu anda diğer iki konfederasyon eylemde, Memur-Sen’den arkadaşlarımız da teklif bekliyorlar. Bir taraftan maalesef, baskılar önümüzdeki süreçte -eğer takip ediyorsanız-haziran ayı içerisinde yeniden yetkiyle ilgili sayılar belirlenecek. Şimdi, duyuyorum, bir sendika yetkilisi şube başkanı arkadaşımız arıyor, kaymakamın birisi oturup kendiliğinden başarı ödülü veriyor 40 küsur tane öğretmene. 40 küsur kişinin içerisinde 4-5 tane Türk Eğitim-Sen üyesi var, 1 tane de Eğitim-İş üyesi var. Gerisinin hepsi, maşallah, yandaş sendikanın üyeleri. Soruyorlar müdüre: “Hocam, buna niye görev verdiniz?” “Benim haberim yok.” diyor. Biliyorsunuz, başarı ödülleri, önce müdür teklif ediyor, ondan sonra kaymakama geliyor millî eğitim müdürleri aracılığıyla ve ama böyle hızlıca bir sendikalaşma faaliyeti bir taraftan devam ediyor ama onlar da bu eylemlere maalesef katılmıyorlar.

Burada çok ciddi sorunlar var. Şimdi, top hakem kuruluna atılmış durumda ama bir taraftan “Efendim, biz hepsine eşit davranıyoruz.” diyor Sayın Bakan. Öbür taraftan bakıyoruz, şimdi, efendim, bu, hakem kuruluna karşı yapılmış bir eylem olurmuş. Memur-Sen Başkanı açıklama yapıyor. Ya, iyi de biz size burada okuduk, Sayın Arınç da yalanlamadı. Memur-Sen’in toplantısında söylediklerini biliyorsunuz, daha önce size arz ettim. Ne diyordu: “Tabii ki Memur-Sen’le oturup sözleşme yapacağız. Siz zamanında ‘Hayır, hayır.’ dediniz, şimdi de geldiniz, masada bizimle görüşmeye kalkıyorsunuz.” diyen bir anlayış var. Bunun arkasından “Tabii ki milletin kafasını bulandırmayın. Nerede ‘toplu sözleşme’ deyip ortalıkta dolaştığını görünce ‘hayır’ diye yırtınanların, kardeşim, sen şurada bir otur bakalım, senin bunları konuşmaya hakkın yok, milletin kafasını da bulandırma. Memur-Sen ne yapacağını bilir, Hükûmetle bu konuyu müzakere etti, yasal değişiklik yapacak, toplu sözleşme imzalanacak. Bu haklarda da gerileme olmaz.” diyor. Sayın Bülent Arınç söylemiş. Şimdi, Memur-Sen oturdu. Kendisi ne teklif etti size? En son 7,5+6 küsur. Sizin verdiğiniz kaç? En son kertede 3,5+4. Peki, hani nerede? Hani anlaşmıştınız? Hani oturmuştunuz, kuzu kuzu Memur-Sen’le bu işi götürecektiniz. Bir taraftan bunu yapıyorsunuz, öbür taraftan itiraz hakkı yok. Dedik ki: “Gelin, diğer iki konfederasyon en azından birlikte yaparlarsa, hem buna itiraz etme hakkı olsun hem de toplu sözleşmeyi imzalama hakkı olsun.” Bu da yok. Peki, şimdi ne verdiniz? Yani memura verilen oranın dışında ek bir şey veriyor musunuz? Verdiğiniz oran ne kadar? Oransal artışlarda beklediği yok. Ek ödemeler, birtakım taban aylığıyla ilgili ödemeler, aile yardımı gibi bir şey var mı? Onlarda da karşılanmamış. Memurun istediği hiçbir şey karşılanmamış. Burada asgari ücretle ilgili var ve en önemlisi, hani siz 4/B ve 4/C’nin hepsini kadroya alacaktınız, hani söz vermiştiniz seçim meydanlarında. Bunlarla ilgili bir şey var mı? Yok. Ücretlerle ilgili bir şey var mı? Yok. Ücret adaletsizliğini giderecek bir şey var mı? Yok. Ne var? “Vallahi, OVP’de sıkıntımız var, mali disiplin var.” Günaydın! Siz burada kendiniz geri çekmediniz mi mali kuralla ilgili kanunu “seçim öncesi aman ne olur ne olmaz” diye? İşinize gelince bütçe, mali kural, işinize gelmediği zaman “Vallahi veremeyiz, kriz çıkar.” Şimdi, eğer bu memura verilen parayla kriz çıkacaksa, o zaman zaten kriz çıkıyor demektir. Siz nerelere ne paralar aktardığınızı biz burada, Genel Kurulda çıkarılan kanunlarla ve Bütçe Komisyonunda nerelere ne ödenekler verdiğimizi biliyoruz.

Efendim, 1 puan artış 1 milyarlık artışa neden oluyormuş. Sonra da bakıyoruz toplamda 25 milyardan bahsediyorsunuz. Ya matematik bilmiyorlar… Ya, şimdi, 1 puan eğer 1 liralık artışa neden oluyorsa toplamda yüzde 3,5 verdiğinizde normal çıkacaksa 7, 5 verince ne yapar? En fazla 4 milyar yapmaz mı? Bir de böyle gözü korkutmak için, “kriz çıkar” demek için 20 küsur milyarlık fatura çıkarıyorlar, ne ortada hesap var ne kitap var.

Değerli arkadaşlar, bakın, bu, çok doğru bir şey değil. Toplamda verdiğiniz 3,5+4 7,5 etmiyor, 5 nokta küsurat, 6 bile değil. On iki aya bölün yıllık olarak bunu hesaplayın, ben size hesaplarını vereyim istiyorsanız, ilk üç aydaki enflasyon oranı kaç? “Merkez Bankasının enflasyon oranı, efendim, 6,5 olarak hesaplanmış.” diyor Bakan, 7-8 enflasyon minimum olacak mı? Olacak, şu andaki hesap geriye çekse, ileri çekse. İlk üç aydaki şey yüzde 3’ün üzerinde mi? Evet. Siz daha ilk altı ayınkini karşılayamıyorsunuz yani nasıl olacak da bu enflasyona ezdirmeden memurun hakkını vereceksiniz? Daha refah payını söylemiyorum. Hani, büyümeden memur refah payı alacaktı, nerede? Yok. E, şimdi, yaklaşık büyüme oranı kaç diyorsunuz? “4” dediniz, hadi 3 çıksın. Bu enflasyonun üzerine 3’ü koyduğunuz zaman en az yüzde 10 vermeniz gerekmiyor mu? Yani bunun ezdirilmemesi için, enflasyonun altında kalmaması için minimum yüzde 10 zam vermeniz lazım. Toplamda ne veriyorsunuz? Yüzde 5. Peki, siz, hani şu, Sayın Bakanın “güncelleme” dediği, yılbaşında hani hepsine birden yaptığınız zamda kaç zam yaptınız? Hani “yeniden değerleme değer artış oranı” diye çok böyle “güncelleme” diyerek yaptığımız zammı kibar gösterirken kaç yaptık? Yüzde 10,26, ben size söyleyeyim. Neymiş o zaman olması gereken yıllık zam? Maliyetlere göre hesapladığınız zaman neymiş yeniden değerleme değer artış oranı? Yüzde 10,26. Ne zaman? Yılbaşından itibaren. Peki, hiç olmazsa onu verin, ortalamasını alın, nasıl denk geliyorsa ilk altı aya, sonrasına koyun. O da yok.

Değerli arkadaşlar, böyle bir şey olamaz. O zaman da söyledim. Neden? Çünkü orada TEFE fiyatlarını, yani ÜFE fiyatlarını alıyorsunuz işinize geldiği zaman. Memura gelince TÜFE, onu da revize ederek. “Beklentimiz şu, sonra fark vereceğiz…” Ya, farkı kalmadı ki, haziran ayı, zaten ilk altı ay bitti.

Onun için, bakın, böyle, Sayın Başbakanın dediği gibi bu şeylerle, sayın bakanların yaptığı gibi tehditlerle olmaz. Memura hakkını verin, alın terini verin. Aksi takdirde, kriz zaten geliyor ama bu, vereceğiniz zamdan değil kötü yönetimden, AKP’nin iş bilmez yönetiminden olacak diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneri aleyhinde söz isteyen, Ünal Kacır, İstanbul Milletvekili…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Süreyya Sadi Bilgiç.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bilgiç. (AKP sıralarından alkışlar)

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Milliyetçi Hareket Partisinin vermiş olduğu bu genel görüşme açılmasını arz eden önerge üzerinde görüşlerimi aleyhte olmak üzere arz etmek istiyorum.

Tabii, Sayın Milliyetçi Hareket Partisi Temsilcisini burada, kürsüde dinleyince, gerçekten, bazen insanın şaşırmaması mümkün değil. Tabii, bizim AK PARTİ İktidarının geçtiğimiz on yıllık icraatlarına ve bu süreç içerisinde memurlarımıza, çalışanlarımıza yönelik olarak yapmış olduğu düzenlemelere genel olarak bir baktığımızda, burada yapılmış olan eleştirilenin çok insaflı olduğunu söylemek gerçekten mümkün değil.

Ülkemizde, bildiğiniz gibi, kamu görevlilerinin örgütlenme hakkı ilk defa 1961 Anayasası’yla düzenlenmiş idi. 1961 Anayasası’nın ilk hâlinde “çalışanlar” ifadesi kullanılarak sadece işçilere değil, kamu görevlilerine de sendika kurma hakkı tanınmıştı. Anayasa’nın bu hükmüne dayanarak 1965 yılında 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu çıkarıldı ancak 1971 muhtırasından sonra Anayasa’da yapılan değişiklikle “çalışanlar” ibaresi “işçiler” olarak değiştirilmiş, 624 sayılı Yasa yürürlükten kaldırılmış ve kamu görevlilerine sendika kurma hakkı, maalesef, yasal bir hak olmaktan çıkarılmış idi. 1995 yılından itibaren kamu görevlileri sendikacılığı açısından son derece önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu tarihte Anayasa’da yapılan değişiklikle ve 2001 yılında yürürlüğe giren 4688 sayılı Yasa ile de kamu görevlilerinin sendikacılığı mevzuatımızdaki yerini tekrar almıştır.

1991 yılından sonra göreve başlayan memurlara ilave bir derece verilmesi, disiplin affının çıkarılması, aile yardım ödeneğinde çocuk sınırlandırmalarının kaldırılması, yardım tutarının artırılması, kurumsal ek ödeme almayan personele önce denge tazminatı ödenmesi yapılması, bilahare de farklı kurumlarda aynı unvanla çalışan personel arasındaki ücret dengesizliğinin giderilmesi, banka promosyonlarından personelin yararlandırılması, Tasarrufu Teşvik Fonu’nda biriken paraların nemalarıyla birlikte çalışanlarımıza ödenmesi, sendika üyesi kamu çalışanlarımıza toplu sözleşme primi ödenmesi, sözleşmeli personele eş durumu sebebiyle nakil hakkı verilmesi, kamu personelinin izin sürelerinde Avrupa Sosyal Şartı’na uygun olarak artış yapılması, ihtiyaca cevap vermeyen sicil sisteminin kaldırılması, tatillerde izinsiz olarak il dışına çıkış yasağının kaldırılması ve benzer pek çok düzenleme ve iyileştirme AK PARTİ iktidarları sürecinde tarafımızdan gerçekleştirilmiştir.

Şimdi, tabii ki zam oranlarını tartışıyoruz. Meselenin kilitlenmiş olarak gelmiş olduğu nokta budur ve tartışmaların odağına yerleşen zam rakamlarının bu kadar önem kazanması, hem basın diline hem de sokaktaki vatandaşımızın lisanına rahatça girmesi, “bütçe disiplini” kavramına zihinlerimizin alıştığını göstermektedir. Ayrıca, bu meselenin ilk defa bu derece yaygın olarak tartışılması, gerek bizzat vatandaşın ve gerekse demokratik baskı gruplarının yönetime katılımı konusunda hangi seviyede bir iyileşme sağlandığını net olarak ortaya koymaktadır.

12 Eylül tarihindeki referandumla yapılan Anayasa değişikliğiyle birlikte memurlarımıza da toplu görüşme yerine toplu sözleşme yapma hakkı tanınmıştır. Bugün toplu görüşmeden toplu sözleşme masasına geçilmiş, on bir tane hizmet kolu konfederasyonlarla beraber masaya oturmuş ve bütün kendi taleplerini de o masada Hükûmete iletmişlerdir. Bu toplu görüşme sonucunda bu taleplerden elli altı tanesi de karşılanmıştır.

Şimdi “AK PARTİ hükûmetleri ne yaptı?” deniliyor, işte birtakım rakamlar… Ben sizi çok fazla rakama boğmayacağım ama bir iki rakamla, burada size birtakım konuları izah etmek istiyorum:

Bir kere, ücret eşitsizliğinden bahsediliyor.

AK PARTİ döneminde yapılmış en önemli iyileştirmelerden bir tanesi bu olmuştur. En yüksek devlet memuru maaşı yani müsteşar maaşı ile 9’un 1’indeki memurun maaşı arasındaki katsayı farkı 2002 yılında 7 idi. Bu katsayı 2012’ye geldiğimizde 3,9’a kadar düşürülmüştür. Bu da bir kere, ücret dengelerinin AK PARTİ iktidarları tarafından azami ölçüde korunmuş olduğunun en önemli göstergesidir.

Bakıyoruz, grevden bahsediliyor. Biz asla “grev” demedik yani “Memura grev hakkı” bizim tarafımızdan asla telaffuz edilmedi.

Toplu görüşmeye baktığınızda nihai kararı veren Hükûmet idi, şimdi Kamu Görevlileri Hakem Kurulu oluşturuldu ve en fazla üyeye sahip olan konfederasyonun buraya başvurma hakkı var. Onlar da, bu haklarını bu yasal süreçlerin sonunda kullanacaklar.

Onların taleplerine bakıyoruz. Maliye Bakanlığının açıklaması var, bütçeye 25 milyar civarında bir yükten bahsediliyor. Hükûmetin en son gelmiş olduğu noktada önermiş olduğu zam oranı yüzde 3,5+4’tür.

Şimdi, vermiş oldukları önergeye baktığımızda, bütün bunları da, Türkiye’deki mali kaynak yetersizliğini de AK PARTİ iktidarlarının bu konudaki, mali yönetimdeki beceriksizliğine bağlamaya çalışıyorlar ama bu da son derece insafsız bir eleştiri. “Bütçe disiplini” kavramının ne olduğunu da Sayın Günal da…

MEHMET GÜNAL (Antalya) - Ben biliyorum da siz bilmiyorsunuz.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) - …Milliyetçi Hareket Partisi de, grubu da gayet net olarak biliyor.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Siz bilmiyorsunuz.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Şimdi konfederasyonlar tartışılıyor. Sanki sadece bütün bu görüşmenin, en azından referandumdan sonraki bu yasa hazırlanırken bütün bu görüşmelerin sadece Memur-Sen kanadında yapıldığı gibi bir ifade var. Bu son derece yanlış bir ifade.

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Niye yargı yolunu kapattınız? Niçin kapattınız yargı yolunu?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Bütün konfederasyonlarla da, hizmet kollarıyla da defaatle bu görüşmeler yapılmıştır.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Hani anlaşmıştınız? Sayın Arınç öyle diyordu, “Hallettik biz, sözleştik.” diyordu.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) - Yani defaatle bu görüşmeler yapılmıştır.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Ama çıkmadı. Hani? Anlaşma çıkmadı.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) - Sayın Günal, siz de hem bir komisyon üyesi olarak hem de bir alt komisyon üyesi olarak bunun bu şekilde olduğunu son derece iyi biliyorsunuz.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Biz de zannettik ki Memur-Sen olursa hemen imzalayacaksınız.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Bakın, personel giderleri meselesine bakıyorsunuz. Şimdi, biz iktidarı devraldığımız tarihte personel giderlerinin bütçeden almış olduğu pay yüzde 18,4’tü; bugün 2012’ye geldiğimizde personel giderlerinin bütçeden almış olduğu pay yüzde 27,6’ya gelmiştir. Şimdi, yüzde 27…

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Memur sayısı kaç olmuş?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – Ona bakarsanız bütçe büyüklüğünü de öngöreceksiniz yani bütçe büyüklüğünü hiç konuşmuyorsunuz, siz sadece bir tarafına bakıyorsunuz ama gelinen nokta itibarıyla yapılmış olan iyileştirmeler net bir şekilde ortadadır. Ayrıca burada hukuken, yasama süreci itibarıyla baktığınızda da Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu yasa geçirilmiş ve çıkmış olan yasaya uygun olarak da bu toplu sözleşmeye ilişkin görüşmeler de taraflarca sürdürülmektedir.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, müsaade ederseniz, OECD’nin Başekonomistinin yapmış olduğu bir açıklama var, dün yapmış olduğu bir açıklama. Orada şunu söylüyor, diyor ki: “Yüksek ve artan ülke borçluluğu, zayıf bankacılık sistemleri, aşırı mali konsolidasyon ve düşük büyüme ile birlikte kısır döngü riski artıyor ve böyle bir aşağı yönlü senaryo somut hâle gelebilir ve Euro bölgesinin dışına taşarak küresel ekonomiye yönelik çok ciddi sonuçlar ortaya çıkarabilir." değerlendirmesinde bulunuyor.

Dünya ekonomisinin içine girdiği kriz sürecinin nasıl devam edeceği konusunda net bir fikir maalesef yok. Daha düne kadar “İşler düzeliyor.” diyen ekonomistlerin, bugün yeniden daha tehlikeli bir dönemin içerisine girildiğini söylemesi, her geçen gün yeni bir gelişme yaşanabilir izlenimini de doğurmakta, bu da tarafınızdan gayet net olarak biliniyor. Hatta IMF, Dünya Bankası gibi kurumların çok sık aralıklarla tahminlerini revize etmesi de tablonun belirsizliğini ve karmaşıklığını ortaya koyması açısından çok önemli bir durumdur.

Dünya krize girerken Türkiye'nin bu krizlerden en asgari şekilde etkilenmesini başarmış bir AK PARTİ Hükûmetinin tedbirli ve ayağı yere basan mali ve ekonomik politikalar izlemesi nasıl eleştiri konusu olabilir, anlamak mümkün değil. Böylesi kaotik dönemlerde karar vericiler açısından belirsizliği bir miktar da olsa belirli hâle getirme çabası içinde olan, halkına gerçekçi ve olabilirliği yüksek politikaları dillendiren bir Hükûmete karşı haksız ve yersiz eleştiriler sonucunda “Acaba, AK PARTİ İktidarını buradan sıkıştırabilir miyim?” umutlarıyla hareket eden muhalefeti yine başarısızlığa sürükleyecektir.

Ekonomistler, gelecek günlerde, Avrupa ekonomisindeki olumsuzlukların da etkisiyle dünya ekonomisinin sıkıntılı bir sürecin içerisine gireceği kanaatindeler. Avrupa’daki sıkıntıların Türkiye’de yaşanmasının, yansımasının ihracat ve finansman tarafında görülme ihtimali var. Birincisi, daralan Avrupa piyasalarına mal satmak zorlaşacağı için, Türkiye'nin ihracat tarafında sıkıntı yaşaması ihtimali olabilir. Türk bankaları ve özel sektör şirketlerinin finansmanının bir kısmının Avrupalı bankalardan sağlandığı da dikkate alındığında, burada oluşabilecek daralmanın da Türkiye’yi etkilemesi son derece muhtemeldir.

Bu şartlar altında, bütçe disiplinine sahip bir şekilde, bütçe disiplinini koruyan, gözeten bir şekilde…

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Onun için mi diyor Başbakan “Yunanistan’a benzeriz” diye?

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Devamla) – … toplu sözleşme görüşmelerinin yürütülmesinden daha tabii bir şey olamaz ve Hükûmet de, sendikalarımız da kendi gündemlerine hâkimdir. Bu sebeple, Mecliste herhangi bir şekilde, bu konuda yeniden bir araştırma önergesine karşı olduğumuzu ifade etmek istiyor, saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneri lehinde söz isteyen Musa Çam, İzmir Milletvekili.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Bakalım, kaç vereceksiniz Hakem Heyetinde? Tutanakları da o zaman okutacağım Sayın Bilgiç. Belli olsun Hakem Heyetinde, tutanakları okutacağım.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – 1 Mart tezkeresinde “Geçmezse ödeyemeyiz maaşları.“ diyorlardı.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Çıkaracağım o tutanakları.

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Ben de çıkaracağım.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Çam. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSA ÇAM (İzmir) – Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin saygıdeğer üyeleri; hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına saygıyla selamlıyorum ve buradan, bugün, ülkemizin dört bir yanında meydanlara ve sokaklara çıkıp “Hükûmet, al zammını başına çal!” diyen kamu emekçilerini ve onları destekleyen sivil toplum örgütlerini, meslek örgütlerini ve sendikaları burada bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 12 Eylül 2010 tarihinde Türkiye’de bir referandum gerçekleştirildi ve bu referandumda gerçekleştirilenlerden bir tanesi de kamu çalışanlarına sendika hakkıydı. Orada söylediğiniz şuydu: “Artık bundan sonra Türkiye’de kamu çalışanları toplu sözleşme yapacaklar.” denildi ama referandumun üzerinden on sekiz ay geçmiş olmasına rağmen, bu yılın başında ancak gecikmeli bir şekilde 4688 sayılı Kamu Çalışanları Sendika Yasası Türkiye Büyük Millet Meclisine ve komisyonlara geldi. Gerek Plan Bütçe Komisyonunda ve gerekse Çalışma, Sağlık, Aile Komisyonunda yaptığımız görüşmeler sonucunda 4688 Sayılı Kamu Çalışanları Sendika Yasası’nı  Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine getirebildik.

Değerli arkadaşlar, Türkiye Cumhuriyeti devleti uluslararası sözleşmelere ve anlaşmalara imza atmış bir ülkedir. ILO sözleşmeleri, 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmelerde grev ve toplu sözleşmeli bir sendika hakkı tanırken maalesef burada, bu Parlamentoda grevsiz bir yasayı çıkarmak durumunda kaldık. Bizim buna bütün direnmelerimize rağmen, bütün karşı çıkmalarımıza rağmen sadece sizin parmaklarınızla bu yasa buradan çıkartıldı. Bakınız, bir ay sonra, 11 Haziranda İsviçre’de Cenevre’de ILO toplantıları var ve genel kurulu var. Orada, genel kurulda yapılacak olan görüşmelerde yine Türkiye, sendikal hak ve özgürlükler alanında çekinceli ülkeler arasına girecek ve o kategoride değerlendirilecek. Bu doğru bir iş midir? Doğru bir iş değildir. Biz zamanında uyardık, dedik ki: “Arkadaşlar, kamu çalışanlarının grevli ve toplu sözleşmeli bir sendika hakkının olması gerekir, bunu böyle çıkarmamız gerekir.” dememize rağmen, maalesef buna aldırmadınız ve grevsiz bir toplu sözleşme sendika yasasını buradan çıkardınız. Şimdi, Haziranın 11’inde, 12’sinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı oraya gidecek ve orada konuşmasını yaparken yine ILO’da çekinceli bir ülke konumuna geleceğiz.

Yasa geçti, toplu sözleşme görüşmeleri başladı, 14 Mayısta Hükûmet teklifini verdi. Vermiş olduğu bu teklifte birinci yıl için 3+3, ikinci yıl için de 2+3, ikinci yıl, dönem için de 3,5+3,5 ve son verdiği teklifte de 3+3.

Şimdi, bakın arkadaşlar, Başbakan, Bakanlar Kurulunun değerli temsilcileri, sizler, her bu kürsüye çıktığınızda, Türkiye'nin dünyanın en büyük 16 ekonomisinden biri olduğundan, Avrupa’nın da 6’ncı büyük ekonomisi olduğundan, on yıllık Hükûmetiniz döneminde Türkiye’de refahın arttığından, millî gelirin arttığından dem vuruyorsunuz ve bunları söylüyorsunuz. E peki, mademki Türkiye gerçekten dünyanın 16 büyük ekonomisinden biriyse, Avrupa’nın 6 büyük ekonomisinden biriyse neden kamu çalışanlarına birinci yıl için 3+3, ikinci yıl için de 2+3’ü veriyorsunuz? Neden? O zaman burada şu gerçek ortaya çıkıyor: Aslında Türkiye’deki ekonomi sizin söylediğiniz gibi tozpembe değil, iyi değil, iyi olmadığı da zaten vermiş olduğunuz bu tekliflerde açık ve net bir şekilde ortada görülüyor ama sanal bir Türkiye âlemi çiziyorsunuz, pembe bir tablo çiziyorsunuz ve bunu da topluma yutturmaya çalışıyorsunuz. Bu doğru değil, burada suçüstü yakalandınız.

İkincisi, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı diyor ki: “Eğer biz bütçeyi aşacak bir ücreti verdiğimiz takdirde Yunanistan’a döneriz.” Şimdi, gösterdiği örneğe bak! Hem “Dünyanın en büyük 16 ekonomisiyiz.” diyor hem “Avrupa’nın en büyük 6 ekonomisinden biriyiz.” diyor ve bizi Yunanistan’la, 7 milyonluk bir ülkeyle mukayese ediyor. Bir Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanına böyle bir yakıştırma olabilir mi arkadaşlar? Uygun olabilir mi? Böyle bir eşitleme olabilir mi? Oradaki, Yunanistan’daki olan olayların suçlusu ve kabahatlisi oradaki emekçiler, çalışanlar değil. Kimdir suçlusu? Kötü yönetimdir. Burada da zaten suçlu ve sabıkası olan, AKP Hükûmetinin on yıllık iktidarıdır arkadaşlar. Mademki güllük gülistanlık, her şey doğru dürüsttü, o zaman Türkiye’de bizim enflasyonun üzerinde veyahut da enflasyonun altında kalmayacak bir ücret zammının belirlenmesi gerekirken maalesef, 2 milyon 800 bin aktif, 1 milyon 700 bin civarındaki emeklilerimizin kulakları buradaydı, Meclisteydi ve görüşme masasındaydı. Ne yazık ki büyük bir hüsranla sonuçlandı arkadaşlar.

Şimdi, geldiğimiz nokta şu: Bugün, binlerce kamu çalışanı sokaklarda ve meydanlarda haykırıyorlar. Diyorlar ki: “Bu verilen ücret bir sefalet ücretidir, bizim insanca hayatlarımızı sürdürebilecek bir ücret değildir.” Sayın Başbakan ve bakanlar ve milletvekilleri, sizler söylüyorsunuz: “Ya bizler, hepimiz aynı gemideyiz, batarsak hep beraber batacağız.” Aynı gemide değiliz arkadaşlar veyahut da aynı gemideysek siz yukarıda kaptan köşkündesiniz, keyfinizi çatıyorsunuz ama bu ülkenin emekçileri aşağıda kürek çekmeye devam ediyorlar. Aynı gemide olup da kulvarları farklı olan insanlarız arkadaşlar. Dolayısıyla, bu verilmiş olan zammı kabul etmek mümkün değildir ve Türkiye’nin emekçileri de bugün bu taleplerini ve isteklerini, kürsülerde, meydanlarda, alanlarda dile getirmektedirler.

Şimdi ne olacak? Anlaşma olmadı, 29 Mayısta Hakem Kurulu karar verecek ve onun vereceği karar da son olacak. Hiçbir itiraz yolu yok, yargı yolu yok, başka tartışma koşulları yok, grev hakkı yok ve ne verilirse onu insanlar kabul etmek durumunda kalacaklar. Böyle bir demokrasi olur mu? Hukukun yollarını kapatıyorsun, grev hakkını vermiyorsun ve ondan sonra “Ben, kamu çalışanlarına grev, sendika hakkı verdim” diyorsun arkadaşlar. Bunu kabul etmek doğru değildir ve bunu şiddetle reddediyoruz arkadaşlar.

Bakınız, geçtiğimiz günlerde Meclisin komisyonuna geldi. Şu anda Türk Hava Yollarında 14 bin çalışan var arkadaşlar, toplu sözleşme görüşmeleri devam ediyor. 1 Ocak 2011 yılında başlaması gerekir idi, ama Türkiye’de bu iş kolunda bir tek sendika var, Hava-İş Sendikası. Tek sendika var. 1 Ocak 2011 yılında başlaması gerekiyordu ama Türk Hava Yolları yönetimi buna itiraz etti, yetkiye itiraz etti ve bir yıl sürdü. 1 Ocak 2012 yılında Türk Hava Yollarında toplu sözleşme görüşmeleri başladı arkadaşlar. Geldi, anlaşmazlık ortaya çıktı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı arabulucu tayin etti. Yani Bakanlığınız arabulucu tayin ediyor ama buna rağmen Türk Hava Yolları bu arabulucuya 5 Mayıs tarihinde itiraz ediyor ve mahkeme de bunu 5 Eylüle atıyor arkadaşlar. Tam beş ay atıyor arkadaşlar. Beş ay atmışken, şimdi Sayın Metin Külünk ve arkadaşları bir kanun teklifi veriyorlar ve diyorlar ki: “Türk Hava Yollarında çalışanların grev yasağı kapsamı içerisine alınması gerekiyor ve burada grevin yapılmaması gerekiyor.” E, hani biz, Türkiye 16’ncı büyük ekonomiydik, Avrupa’nın 6’ncı büyük ekonomisiydik! “Demokrasiyi biz getiriyoruz, insan haklarını biz getiriyoruz, şöyle demokrat bir ülkeyiz” diyorsunuz. Arkadaşlar, neden peki Türk Hava Yollarında çalışan insanların toplu sözleşme hakkını ve grev hakkını bir kanun teklifiyle ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz? Şu anda, çalışanların, işçilerin, eski adıyla 2821, 2822, yeni adıyla Toplu İş İlişkileri Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde, komisyonlarda görüşüldü hâlâ getirilmiyor Meclise. Bu varken bir kanun teklifi vererek Türk Hava Yollarında çalışanların grev hakkını engellemek yakışıyor mu arkadaşlar size? Yakışıyor mu? Ama yakışıyor çünkü siz “Biz, darbelerle hesaplaşacağız.” diyorsunuz ya, aslında 12 Eylülün çocukları olanların 12 Eylülle ve darbecilerle hesaplaşma şansı yok. Siz, sivil bir darbeyi gerçekleştiriyorsunuz, Türkiye Büyük Millet Meclisine açık ve net bir şekilde hem kamu çalışanlarına ve hem işçilere açık ve net bir şekilde bir darbe yapıyorsunuz.

Biraz önce, değerli dostum Süreyya Bilgiç burada “Biz grev hakkı vermedik, böyle bir taahhütte de bulunmadık.” dedi. Türkiye Cumhuriyeti devleti ILO sözleşmelerinin altına imza atmış, taahhüt altına girmiş. “Evet, buna uyacağız.” demiş. Sizin cumhuriyet Hükûmeti olarak buna uyma hakkınız yok mudur? Bunu yerine getirmek diye bir düşünceniz olamaz mı arkadaşlar? Bunu yerine getirmeniz gerekirken maalesef buna “Hayır.” diyorsunuz.

Şunu söylemek gerekiyor, Bülent Arınç da söyledi, siz de söylediniz: Türkiye’de Memur-Sen’i arka bahçe yaptınız, yandaş konfederasyon yaptınız. YÖK’ü yaptınız, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu yaptınız, bütün kamu kurum ve kuruluşlarını arka bahçe yaptınız, yan bahçe yaptınız, sendikanızı da yaptınız arkadaşlar. Üçüncü sırada olan bir konfederasyonu on yıllık Hükûmetiniz döneminde birinci konfederasyon yaptınız, bundan dolayı sizleri alkışlamak gerekir. Ama şunu bilmeniz gerekiyor arkadaşlar: Hiçbir şekilde bu yandaşlığın ömür boyu sürmeyeceğini bilmeniz gerekiyor.

Sendikanın, bir siyasi partinin arka bahçesi olmaması gerekiyor. Sendika hem devletten bağımsız olacak hem sermayeden bağımsız olacak hem de siyasi iktidardan bağımsız olması gerekirken ne yazık ki bugün Memur-Sen AKP Hükûmetinin arka bahçesi oldu ve şimdi de -önümüzdeki günlerde- 29 Mayısta açıklanacak olan bu sefalet ücretine de “Evet.” demek durumunda kaldı. Bunu şiddetle kınıyoruz ve protesto ediyoruz ve kamu çalışanlarının bu haklı mücadelesinde yanında olduğumuzu ve onlarla birlikte bu mücadelede birlikte yol yürüyeceğimizi söylüyor, hepiniz saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneri aleyhinde söz isteyen Erol Dora, Mardin Milletvekili.

EROL DORA (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun vermiş olduğu genel görüşme açılması aleyhinde söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün toplu sözleşme masasında emek, hak ve özgürlük arayışında Hükûmetin duyarsız yaklaşımı nedeniyle ortaya çıkan uzlaşmazlık sonucu alana inen tüm kamu çalışanlarını selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Toplu sözleşme hakkı, 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliğiyle AK PARTİ’nin her zamanki lütuf gibi gördüğü değişikliklerden bir tanesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamu görevlilerine toplu sözleşmenin yolunu açan ve demokrasinin gereği olan kanun ve uygulamaları devreye sokmakta geç kalmış olmakla birlikte uluslararası sözleşmelerin vurgu yaptığı örgütlenme özgürlüğü, grev hakkı ve toplu eylem biçimleri AK PARTİ İktidarının korkulu rüyası olmuştur. Kamu görevlilerinin haklarının minimize edildiği ve toplu sözleşmenin kapsamının daraltıldığı ve Hükûmetin isteği dâhilinde imzalanmasının mümkün kılındığı ve itiraz hakkının olmadığı bir içeriğe sahip taleplerinizi emekçilere kabul ettirmek istiyorsunuz.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki, istediği yasayı jet hızlarla Meclisten geçirip sonrasında köşke onaylatmakta ustalığını kanıtlamış olan AK PARTİ referandum üzerinden geçen bir buçuk yıldan sonra bu demokratik ve emekten yana hiçbir uygulamayı Meclise taşımamış ve toplumsal özgürlükler önünde engel olarak AK PARTİ engeli söz konusudur.

Emekçilerin örgütlenme, sosyal ve özlük haklarına saygı duymayan, emekçi insan olmasından öte, üretmesinden öte, ucuz iş gücü olarak gören AK PARTİ zihniyeti, geldiğimiz nokta itibarıyla, enflasyon yüzde 10’un üzerindeyken, işsizlik had safhaya ulaşmışken emekçiye zammı fazla görmektedir. Keşke bu on sekiz aylık gecikmenin üzerinde çok düşünüldüğü, bütün sendikaların taleplerini karşılamayı planladığı ve en nihayetinde kamu görevlilerini tatmin eden bir yasa çıkarma amacıyla yaşandığını söyleyebilseydik.

Sendika konfederasyonları ile bakanlık düzeyinde yapılan toplu sözleşmenin düzeyi dâhil birçok hususta mutabakata varılamamış olmasına karşın işçilerin en temel hakkı olan grev hakkına yönelik ise Hükûmet kriminalize edici bir yaklaşım içerisindedir.

Kamu görevlilerine Anayasa değişikliğiyle tanınan toplu sözleşme hakkı, mevcut hâliyle çok eksik bir haktır. Bugün kamu çalışanlarının örgütlenme özgürlükleri, toplu eylem biçimleri olarak tanımlanan grev, iş bırakma ve iş yavaşlatma eylemleri gibi haklar suç unsuru gibi sayılmakta ve işveren ya da çeşitli devlet organları tarafından cezalandırılmak istenmektedir. Bu minvalde, bu toplu eylem biçimlerine katılan kamu görevlilerine davalar açılmış ve birkısmı görevlerinden olmuştur. Bununla birlikte iç hukuk yollarının tükendiği durumlarda benzer cezalar ile karşılaşan kamu görevlilerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurduğu ve mahkemenin kamu çalışanı lehine Türkiye’yi cezalandırdığı birçok dava mevcuttur.

Oysaki toplu eylem biçimleri ve grev hakkı, demokrasilerin olmazsa olmazı niteliğinde olup Uluslararası Çalışma Örgütü ve birçok uluslararası sözleşme ile teminat altına alınmış, bu anlaşma ve sözleşmelere taraf olan ülkeler açısından bağlayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu bağlamda, uluslararası anlaşmalara atıfta bulunan Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde belirtilen “…temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü gereği, milletlerarası anlaşmaların garanti altına aldığı ve sosyal hukuk devletinin gereği olan grev hakkının yapılan Anayasa değişikliği ve sonrasında önümüze getirdiği bu yasa tasarısıyla yasal güvence altına alınmaması AK PARTİ’nin ne kadar göstermelik bir iş yaptığının kanıtıdır.

Bugüne kadar AK PARTİ tarafından getirilen hiçbir yasada olmadığı gibi, bu yasada da demokrasi ve özgürlükler adına hiçbir düzenlemeden bahsetmek mümkün değildir. Demokrasi kültürü olmayan bir anlayıştan daha fazlasını beklemek de pek mümkün olmasa gerek.

Siyasi iktidar çifte adaletsizlik yaparak hem milyonlarca kamu emekçisinin, emeklilerin ve ailelerinin sadaka zammıyla sefalet içinde yaşamalarını istemekte hem de bunu kabul etmeyerek uluslararası hukuktan kaynaklanan grev haklarını kullanmak isteyen kamu emekçilerini tehdit etmekte ve bu haklarını kullanmalarını engellemeye çalışmaktadır.

Hükûmetin kamu adına ne varsa ortadan kaldırmaya çalıştığını ve sendikal faaliyetlere karşı bir tutum içinde olduğunu, buna karşılık başta KESK olmak üzere bütün emekçiler bu süreçte herkesin beklediği tutumu geliştirmektedir. Toplu sözleşme masasının çalışanlarla dalga geçilecek bir yer olmadığını herkes bilmek zorundadır, başta da Hükûmet. Kimse emekçilerle dalga geçemez. Getirecekleri önerilerin de bir ciddiyeti olacak.

AK PARTİ, kamuoyunda her zamanki popülist siyasetine devam etmiş ve bu politikalar tutmadığı vakit polis, asker ve yargıyı devreye sokmaktadır. AKP elli yıllık tek parti iktidarına büyük yenilikler getirmeden bütün taleplerin kıyısından köşesinden dolanarak düzenlemeler yapmaktadır. Son süreçte 2 adet helikopter ihalesi yapıldı toplam 4 milyon dolarlık ve 7 milyon dolarlık olmak üzere. 4 milyon kamu emekçisinin yüzde 1’lik zam talebi helikopterlere ayrılan bu parayla karşılanabilir. Türkiye’de enflasyon oranı yüzde 10’un üzerindeyken memura yapılmak istenen yüzde 3,5’luk zam enflasyon karşısında memura zam yerine ücretinde düşüklük getirmektedir.

Bu düşüncelerimi belirttikten sonra tekrar Genel Kurulu saygıyla selamlıyor, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Dora.

Sayın Günal, söz talebiniz var, buyurun.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Az önceki yaptığım şeyle ilgili bir ek bilgi aktarmak için söz istedim. Ben demiştim ki: “Memurlar bu tarafa doğru geliyor, ne olur?” diye. Ama şu anda Kamu-Sen Genel Başkanının ağır şekilde gaz altında kaldığını arkadaşlarımız haber vermiş oldular, ben söylerken bir taraftan onlar gazı yemişler. Onun için burada ek bilgiyi de sizlere aktarmış olayım. Kendilerine geçmiş olsun diyoruz. İnşallah bir şeye yarar da bari hiç olmazsa maaşlarına artış gelir, yedikleri gazın da karşılığında bir şey gelir yoksa gazı da boşa yemiş olacaklar.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Karar yeter sayısı.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 16.02

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 16.16

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Tanju ÖZCAN (Bolu), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

------ 0 ------

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110’uncu Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi öneriyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı vardır, öneri kabul edilmemiştir.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden başlayacağız.

 

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporlarının görüşmelerine başlayacağız.

 

2.- Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/486) (S. Sayısı: 233)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

 

3’üncü sırada yer alan, Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

3.- Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/546) (S. Sayısı: 177)(x)

 

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 177 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Ahmet Kenan Tanrıkulu, İzmir Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 177 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini belirtmek üzere huzurunuzdayım. Öncelikle Genel Kurulumuzu saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, hemen İkinci Dünya Savaşı ertesinde gelişmekte olan birçok ülke ekonomik kalkınmalarını sağlayabilmek için finansman arayışlarına girdi ve bu finansman arayışları sırasında 1945 yılında Bretton Woods dediğimiz Uluslararası Para Sistemi yürürlüğe girerek bir anlaşma yapıldı. 27 Aralık 1945 tarihindeki bu anlaşmayla birçok ülke Uluslararası Para Fonunun ve Dünya Bankasının yürürlüğe koyduğu kuralları kabul etme durumunda oldu. Türkiye de hemen 1945 sonrasında, 11 Mart 1947’de bu anlaşmaya imza koyarak IMF ve Dünya Bankasıyla ilişkilerini o tarih itibarıyla başlattı. İşte ondan sonra, 1947 sonrasında ilk 1961’de imzalanan stand-by’dan itibaren Türkiye 19 tane stand-by anlaşması imzaladı ve bunun sonuncusunu da 2005 yılında AKP Hükûmeti imzaladı.

Değerli milletvekilleri, bu anlaşma da 2009 yılında nihayetlendi ve o günden bu güne kadar şu anda Türkiye bir stand-by anlaşması yapmıyor IMF’yle, ancak birtakım gözlemleme, “monitoring” dediğimiz uluslararası gözlemleme sistemlerini devam ettiriyor.

Sayın milletvekilleri, büyük ve iddialı bir söylemle duyurusu yapılan mali kuralın uygulamaya geçemeyişi, Gelir İdaresinin özerkleştirilemeyişi, yerel yönetimlere siyaseten para kaynaklarının aktarılması IMF tarafından yaklaşık on yıldır sürekli eleştirilmektedir. En son ocak ayında IMF’nin yayınladığı raporda da yine -Hazinenin sitesinde bu rapor bulunabilir- bu şekilde bir eleştiri getirilmektedir. Ülkemiz ekonomisini daha şeffaf hâle getirecek, doğal olarak daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir büyümeyi sağlayacak olan tedbirleri alamayan yetkililer ekonomimizin şu anda çok iyi bulunduğunu iddia etseler de birçok çevre, buna uluslararası ekonomi kuruluşları da dâhil olmak üzere, durumun hiç de böyle olmadığını makroekonomik göstergeler açısından açıklamaktadırlar. Şu sıralarda Türkiye ekonomisinin artık büyüme değil, bir iniş içine geçtiği ve bu inişin nasıl olacağı, sert bir düşüş şeklinde mi olacağı, yoksa daha yumuşak bir düşüş mü olacağı şeklinde tartışmalar da yapılagelmektedir. Ancak iç talebin sürekli düşmesi, Avrupa Birliğine olan ihracatımızın azalması ve dünya ekonomisindeki yavaşlamayı da göz önüne alırsak bu inişin oldukça sert olacağını öngörebiliriz.

Değerli arkadaşlar, 2012 başında, yani yıllık ekonomi programında açıklanan birçok rakam, bugün, 5’inci ayı bitirdiğimiz bu dönem içerisinde maalesef sürekli revize hâle getirilmiştir. İşte OECD’nin Türkiye için öngördüğü bu yılki büyüme hızı yüzde 3,3’tür. Ancak bizim Orta Vadeli Program’da bir türlü tutturamadığımız ve aşağıya doğru sürekli revize ettiğimiz rakamlar 2012 yılının da Türkiye açısından iç açıcı geçmeyeceğini göstermektedir. Türkiye açısından son on yılda birçok rekorlar kırılmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en yüksek dış ticaret açıkları, cari açıklar, ithalat rekorları yine bu dönem içerisinde kırılmıştır. Öte yanda, sürdürülemeyen niteliksiz bir büyüme, onun doğal sonucu olarak istihdamda düşmeler, işsizliğin artması ve son zamanlarda yine dikkat çekici bir şekilde Türkiye'nin yurt içi tasarruf oranlarının da oldukça düşük seviyeye gelmesi bugünün en önemli başlıklarıdır.

Değerli milletvekilleri, bu başlıklardan cari açığa baktığımız zaman, millî gelirimizin yüzde 10’unu aşan ve artık kritik seviyeyi hayli geçmiş olan cari açık, alarm zillerinin çalmasına da sebep olmaktadır. Türkiye, 100 dolarlık ihracat yapabilmek için 140 dolarlık ithalat yapmaktadır ve bu 40 doların nereden finanse edildiği ve nasıl finanse edildiği konusu da oldukça tartışmalıdır. Cari açık sürdürülebildiği sürece ve finanse edildiği sürece bir problem olmadığını bazı iktisatçılar ileri sürse de, bugünkü ekonomi yönetimi de bunun içine dâhildir, ancak açığın finansmanı ve finansmanın kalitesi tartışmaları da sürmektedir.

Değerli arkadaşlar; 2,6 milyar dolarlık sermaye kalemlerindeki finanse edilemeyen açığı, “net hata, noksan” diye Merkez Bankasının her hafta açıkladığı bilançosundaki bir kalem kapatmaktadır. Ve bu rakam son olarak açıklandığında 3,8 milyar dolar civarındadır ve sıcak paranın girmeye devam ettiğini ve sağlıklı bir açık finansmanı şeklinde de sürdürülemediğini göstermektedir. Geçmişte sıcak paranın hisse senedine mi, tahvile mi veyahut mevduata mı yatırıldığı noktasında en azından bazı bilgilere sahiptik; ancak, bugün itibarıyla bu para nereye geliyor ve ne şekilde ekonomiye enjekte oluyor, maalesef bu konuda da bilgi sahibi değiliz. Esasen bütün bu olumsuz gelişmeler, geçtiğimiz yaz, yani Temmuz 2011’den itibaren alarm çanlarını bize çaldırmıştı, yani artık cepten yemeye devam ediyoruz, döviz rezervlerimiz sürekli azalıyor ve biraz önce de belirttiğim bu “net hata, noksan” diye kaynağı belli olmayan bir paranın girişine bel bağlamış durumdayız. Öte yandan, enerji faturamız da kabarıyor, cari açığı tahmin ederken Orta Vadeli Program’da, 97 dolar civarında bir enerji faturasından, petrol fiyatından bahsediliyordu varil başına, ancak 2012 yıllık programı hemen açıklandığında yani aradan birkaç ay geçmeden bu 100 dolar olarak revize edildi, petrol fiyatı. Bugünlerde dalgalanan -ne mutlu ki aşağıya doğru dalgalanıyor- petrol fiyatı bizim cari açık tahminlerimizin de baştan yapılmasına vesile olmaktadır.

Değerli arkadaşlar, biz 57’nci Hükûmet döneminde Merkez Bankasını bağımsız hâle getirdik ancak görülen o ki bugün başta Sayın Başbakan ve ekonomi yönetimi Merkez Bankasının bu bağımsızlığından oldukça şikâyetçi görünüyor ve hatta Merkez Bankası Başkanının bazı açıklamalarından da rahatsız görünüyorlar. En son Sayın Başbakan TOBB Genel Kurulunda bankaların kredi açmamasından dem vurdu ve şikâyet etti. Ne ilginçtir ki o şikâyet edilen banka kredi oranları Merkez Bankasının geçen sene sınırladığı, yüzde 25 olarak belirlediği, bu sene yüzde 15’e düşürdüğü, hatta yüzde 14’e çekme noktasında da tedbir aldığı bir uygulamadan dolayı yapılmaktadır. Yani biz, bir yandan dövmeye devam ederken kurumlarımızı, öbür taraftan da “Kaçın.” diye arkalarından kovalıyoruz.

Değerli arkadaşlar, aynı şekilde kredi derecelendirme kuruluşlarıyla da kavgamız devam ediyor. Zaten Türkiye’de son zamanlarda bütün uluslararası kurumsal yapıyla bir kavga modası da var. Şimdi, deniliyor ki: “Bu kredi derecelendirme kuruluşları yanlış bazı tespitler yapıyor ve kendi yerli kuruluşumuzu yapacağız.” Bir yönüyle baktığımız zaman çok normal ve sevindirici bir gelişme gibi görülse de siyasi sahada hamasi söylemlerle ekonomi yönetilemeyeceğini maalesef sonradan başımızı vura vura öğrenmek durumunda da kalacağız.

En yüksek cari açığı veren bir ekonomi yönetimimiz var ve öte yandan, millî gelirin yüzde 20’ler seviyesinden 1999’da yüzde 12’ler seviyesine düşen bir tasarruf oranımız var. Peki, bu konuda tedbir alması gereken ekonomi yönetimi ne yapıyor? Maalesef herhangi bir ciddi tedbir ve politika geliştirilemediğini görüyoruz.

Dünya Bankası bir rapor hazırladı. Bazı zamanlar, uluslararası kuruluşların hazırladığı raporlara ciddi itibar gösteriyor ekonomi yönetimi ancak bu raporu yani yüksek büyümenin sürdürülebilirliğiyle ilgili ve tasarruflara yönelik ciddi eleştirilerin yapıldığı bu raporu maalesef ekonomi yönetimi atladı. 1990’larda Türkiye yüzde 23,5 seviyesinde tasarruf yapıyormuş, gide gide 2000-2008 döneminde bu oran yüzde 17’ye düşmüş ve nihayetinde de geçtiğimiz yıl içerisinde yüzde 12,7’ye kadar gerilemiş.

Şimdi, geliştirilmesi gereken esas mesele, biraz önce de söylediğim dış talebin azaldığı ve sürekli bir sıkıntının içinden bahsedildiği dünya ekonomisinin yavaşladığı bir dönemde sizin iç talebinizi ve dolayısıyla tasarruflarınızı büyütmeniz gerektiği.

Makroekonomi açısından baktığınız zaman, tasarruf bir sonuçtur değerli milletvekilleri. Dolayısıyla, şimdi sizin yapmanız gereken, bu tasarruflarınızı ne şekilde arttıracağınız olması lazım. Eğer yüksek oranlı büyüme hızında ısrar ederseniz, o zaman ortada, belki de Yunanistan gibi, ülke ekonomisinin ileride -Allah göstermesin- iflasına kadar gidecek ciddi politika yetersizlikleriyle karşı karşıya kalabilirsiniz.

Dünya Ekonomik Forumu bir Küresel Rekabet Endeksi yapıyor. Dolayısıyla, bu kadar tasarruf edemeyen bir ekonomide girişimcilerimiz de sıkıntı içerisindedir. Bu endekse baktığımız zaman, Türkiye, iç piyasada rekabetin yoğunluğu açısından 142 ülke arasında 13’üncü; rekabet hukukunun etkinliği bakımından 33, firmaların pazar hâkimiyeti bakımından da 41’inci duruma gerilemiş yani hem tasarruf yapamıyorsunuz hem girişimcileriniz, firmalarınız zor duruma düşmüş, bunun doğal sonucu olarak da rekabet yapma endeksiniz gerilemiş.

“2011 yılında ne olmuş?” diye şöyle geriye baktığınız zaman, Türkiye’de rantiyenin kazandığını görüyoruz değerli arkadaşlar. Ücretlimiz enflasyona, rantiyeye ezdirilmiş durumda ve ciddi manada, sürdürülemez bir yapı içerisinde Türkiye, 2012 yılında yaklaşık 130 milyar dolar civarında bir dış finansman ihtiyacı içerisinde.

Şimdi “Bu finansmanı nereden bulacağız, nasıl bulacağız?” tartışmaları devam ederken ve  2012’de kaynak bulmanın zor olacağı noktasında bütün uluslararası kuruluşlar kanaat belirtirken, biz öte yanda dönüyoruz 2012’de yüksek bir büyüme hızı öngörüyoruz, daha sonra bunu revize ediyoruz ama revize ettiğimiz rakam bile uluslararası kuruluşların tahminlerinin çok çok ötesine çıkıyor. Öbür taraftan da kredilerimizi daraltıyoruz, bankalara –tabiri caizse- fırça çekiyoruz ve bunun sonucunda kendi ayağımıza kendimiz kurşun sıkıyoruz.

Avrupa bankaları artık bu dönemde bize borç verme durumunda olmayacak çünkü kendi sıkıntılarını aşma noktasındalar, borç krizi yüzünden kredilerini kısmak zorunda kalmış durumdalar.

Ekonomi yetkililerinin yürüttüğü mevcut büyüme modeli, yani ısrarla, sıcak paraya dayalı, sürdürülemez ekonomik modeli artık iflas etmiş noktaya geldi.

Değerli arkadaşlar, ülkenin sürekli cari açığını ve dış borçlarını arttıran bu model istikrarlı ve sürdürülebilir olmaktan da uzaklaştı. O zaman ne yapmamız lazım? İyi bir büyüme stratejisi ortaya koymamız lazım. Bu stratejinin içerisinde üretimin yavaşlaması değil, üretimin ithalata bağımlı hâle gelmesi değil, tam tersine, ihracat odaklı bir büyüme stratejisi izleyerek üretimi artırmak olması gerekiyor ama öbür taraftan bakıyoruz, ülkemizde maalesef ihracattan sorumlu bir bakan var ama ithalatla ilgili, nedense hiç kimse ağzını açıp da bir kelime söylemiyor. Zaten ihracatçı kuruluşların tepesinde de eğer ithalatçılar oturursa, bir kısım ithalatçılar bu meslek kuruluşlarının tepesinde meslek odası başkanlığı gibi bir görev yaparsa zaten bu soruna da doğru bir çözüm getirme şansımız, maalesef, olmaz.

Öbür tarafta işsizlik rakamlarına da göz atmak lazım. Bakın, 2012 yılına geldiğimiz zaman artık çift haneli işsizlik rakamlarıyla karşı karşıya kaldık ve bu, geçtiğimiz senenin Temmuz 2011 sonrasındaki dönemin zaten belirtileri arasındaydı. Geçtiğimiz yaz döneminde, o cepten yediğimiz, fazladan kullandığımız rezervler bugün bize ciddi manada sorun yaratmaya başladı. İşsizliğin bu kadar artmasının tabii ki en önemli sebebi, işte biraz önce söyledim, büyümenin yani aşağı inişin, durağan hâle gelmenin, yumuşak mı, sert mi tartışmalarının sonucunda büyüme hızımızın düşmesi. Yüzde 8,5 seviyesindeki bir büyümede, siz birden ayağınızı frene bastığınız zaman, bu aracı bu kadar hızlı bir şekilde durdurursanız bunun doğal sonucu olarak da ortaya bir istihdam boşluğu ve işsizlik çıkaracaksınız demektir.

Değerli milletvekilleri, çok ilginçtir, Türkiye’de bir de bir IMF borcu tartışması yapılıyor. Şimdi, 2002 yılında Türkiye’nin devrettiği IMF borç stoku 23,5 milyar dolar falan değildi. Bu borç, ben size söyleyeyim, 13,9 milyar dolardı. Şimdi, bu tabii ki çok ilginç bir noktadır. 2003’te 16,7’ye çıkmış, 2004’te 18,4 olmuş, 2005’te 14,6 olmuş, 2006’da 10,8 olmuş, 2007’de düşmeye başlamış, 7,1 olmuş, 2008’de tekrar artmış 8,6 olmuş ve nihayetinde yani bu son 2005 stand-by anlaşmasının bittiği 2009’da da 8 milyar dolar civarına gelmiş. Yani sizin yaptığınız anlaşmanın sonucunda kullandığınız kredi dilimlerine göre sizin borç stokunuz artabiliyor da, azalabiliyor da. Şimdi, buradan yola çıktığımız zaman siz şuna bakacaksınız: 2002-2011-2012 arasındaki toplam borç stoku ne kadar artmış; ona bakacaksınız. Türkiye’nin IMF borcu artık o kadar az bir noktaya gelmiş ve konuşulmaz bir hâle gelmiş durumda ki sizin bu borçla mukayese yapma şansınız zaten yok uluslararası anlamda. Siz toplam borcunuza bakacaksınız, kamu artı özel sektör borcuna bakacaksınız. Öbür tarafta, bu süre içerisinde 50 milyar dolar civarında özelleştirme yapmışsınız. Yani bir yandan borcunuzu artırıyorsunuz, 2002’de 221 milyar dolardan 580 milyar dolar civarında bir toplam borç rakamına geliyorsunuz ve 50 milyar dolar, özelleştirmeye rağmen büyük bir maharet göstererek toplam borcunuzu artırıyorsunuz. Asıl mesele bunun konuşulması, bunun nasıl azaltılacağı noktasında, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak ortak tedbir geliştirelim, beraber politikalarımızı üretelim.

Değerli arkadaşlar, istihdamı sanayi sektörünün yaratması lazım, büyütmesi lazım. Ancak bizde, baktığımız zaman, istihdam yaratan çalışma kollarına baktığımızda, maalesef, vasıfsız, düşük ücretli ve düşük katma değerli iş kollarında istihdam var. Bu, sanayi sektöründe de böyle, hizmet sektörlerinde de böyle. Dolayısıyla bütüncül bir şekilde ve hükûmetten hükûmete de değişmeyecek bir istihdam stratejisi ortaya koyamazsanız o zaman sizin memleketinizde, ülkenizde işsizlik sorununu çözme şansınız da kalmaz.

Birçok yapısal sorun var işsizlikle ilgili. Bunların en başında da iş gücüne katılımın uluslararası standartlara yükseltilmesi meselesi geliyor, kadın iş gücünün yükseltilmesi meselesi geliyor ki, biz bunu son yapılan istihdam stratejisi çalışmalarında göremiyoruz değerli arkadaşlar.

Yaklaşık on yıldır ülkemizde pür liberal ve küresel piyasalara entegre olma gayreti içinde olan bir politika izlendiğini görüyoruz. Bu politikalar dünyanın birçok ülkesinde terk edilmiş olmasına rağmen, maalesef, ısrarla, Türkiye’nin kendi iç dinamiklerini ve rekabet gücünü yükseltecek bir politika izleme yerine, doğru önceliklere dayalı stratejiler geliştirmek yerine böyle bir politika takip ediliyor. Bu, bizi, performans bakımından kendi ligimizdeki ülkelerden geride bırakacak bir uygulama hâline gelir ve maalesef, bunların sonucunda da küresel finans piyasasının dışsallıklarına daha fazla bağımlı hâle geliriz. Onun için, Türkiye'nin refahı noktasında, Türkiye'nin ekonomik kalkınması noktasında çok da fazla bir şey yapmayan ekonomi yetkililerine buradan seslenmek istiyorum: Değerli arkadaşlar, karmaşık hedeflerle uğraşmayı ve stratejik kurgulamayı öğrenmeniz gerekmektedir. Eğer bunu doğru yerde ve doğru zamanda yaparsanız, ülkemizin o “namütenahi” dediğimiz sonsuz değerlerini, millî ekonominin servetlerini de geliştirme şansınız olur.

Değerli arkadaşlarım, bu düşüncelerle tasarının hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Orhan Düzgün, Tokat Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar) 

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkan, yanlış bir rakam verdi, onunla ilgili düzeltme için ne zaman söz verirsiniz?

CHP GRUBU ADINA ORHAN DÜZGÜN (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu hakkında söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanım, ben bir ekonomi uzmanı değilim, bu nedenle, ekonomiyle ilgili eminim ki siz sayın milletvekillerinin arasında benden çok daha fazla söz söyleyecek insan vardır diye düşünüyorum.

Sadece şunu belirtmek isterim ki: Daha dün, Sayın Başbakan “Artık biz IMF’ye borç vereceğiz.” diye bir söylem geliştirmişti. Bugün bu ülkenin memurları sokaklardalar, gene -eğer televizyonlara bakabildiyseniz- hepsi coplanıyor, hepsi biber gazından geçiriliyor. Bunun nasıl güçlü bir ekonomi olduğunu biz anlayamadık. “Dünyanın 16’ncı büyük ekonomisiyiz.” diyeceksiniz ama memura gelince “Yüzde 3,5’a razı olacaksın. Eğer bunu vermezsek Yunanistan’dan daha kötü oluruz.” diyeceksiniz yani burada şunu çok doğru olarak tespit etmek lazım: Demek ki bizim ekonomimiz pamuk ipliğine bağlı, eğer yüzde 3,5 yerine 5 verirsek Yunanistan olacağız. Bunu da şu anlamda takdir etmek lazım: En azından iktidar ülkedeki ekonominin vahametinin farkına varmış demektir. Bu açıyla bakacak olursak bunun da doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, ben Tokat Milletvekiliyim. Bu nedenle IMF’deki anlaşmadan çok -Sayın Başkanımın da hoşgörüsüne sığınarak- Tokat’ın problemlerinden bahsetmek istiyorum bu vesileyle.

Şimdi size birkaç tane isim okuyacağım: Yeter Demir, Dönüş Usta, Ercan Koldan... “Kim bu adamlar?” diyeceksiniz, ben size söyleyeyim, bir tanesini anlatayım, bizzat tanıdığım için anlatıyorum: Ercan Koldan, iki yıl önce evlenmiş, fakir bir ailenin çocuğuydu. Kendisi çobanlık yaparak ailesindeki 7-8 nüfusu geçindirmeye uğraşıyordu. Yaklaşık on gün önce kene ısırması sonucu öldü. Eşinin kucağında sekiz aylık bir bebek var ve bu ailenin başka çalışacak kimsesi yok. Baba yaşlı, anne tarlalarda gündelik işçi olarak çalışarak bu ailenin geçimine katkı sağlamaya uğraşıyor. Ne oldu peki? Ercan Koldan öldü.

Değerli arkadaşlarım, bu Meclise benden önce de 2 kez Kırım Kongo kanamalı hastalığının araştırılması için önerge verilmişti. Bu önergelerin 2’si de maalesef, yüce Meclis tarafından reddedildi. Şunu belirtmek isterim ki bugün bu saydığım isimlerin ölümünden o gün bu önergenin reddine el kaldıranlar sorumludurlar.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, Tokat’ta ne oluyor? Tokat’ta her bahar geldiğinde, insanlar tarlalarına gitmek için, bir şeyler üretebilmek için evlerinden çıktıklarında veya da hafta sonları gidip çoluğuyla çocuğuyla doğru dürüst bir piknik yapmak istediklerinde akşam evlerine bir panikle dönüyorlar, “Acaba bizi bir kene ısırdı mı?” “Acaba biz bir hafta, on gün içerisinde hastalanıp ölecek miyiz?”

Şimdi, değerli arkadaşlarım, iktidardaki Tokat milletvekili arkadaşlarım buradalar mı, göremedim kendilerini ama ben, yine de, bu konuyla ilgili hususları kendilerine hatırlatmak isterim. Benim değerli arkadaşlarım seçim öncesinde demişlerdi ki: “Biz Tokat’ı turizm merkezi yapacağız.” Çünkü bu, Tokat’ta doğru bir çözümdü. Neden doğru bir çözümdü? Tokat’ta sigara fabrikası vardı, sattınız; Turhal’da şeker fabrikası vardı, sattınız dolayısıyla bu insanların bir yerden bir geçim temin etmesi lazım. O zaman dediler: “Biz size turist getiririz. Siz de turistler sayesinde geçinirsiniz.”

Tabii, Tokat’a turist gelebilir ama turisti Tokat’a getirmenin koşulları var. Şimdi, yaşayanların sokağa çıkmaya korktuğu bir Tokat’a dışarıdan nasıl turist getireceksiniz; onu ben çok merak ediyorum.

Bakın, size akraba olan gazetelerden birinin yazısı, deniliyor ki: “Tokat’ta kene hastalığıyla ilgili kamu görevlilerine ‘sus’ emri verildi.” Eğer kamu görevlilerinin susmasıyla Tokat’taki kene hastalığı çözülecekse, bu problem bitecekse ben de hemen bu kürsüyü terk edeceğim çünkü konuşmamak vatandaşın sağlığına demektir.

Arkadaşlar, bu konuyla ilgili Sayın Sağlık Bakanımıza bir soru sordum, dedim ki: “2002 yılından beri Tokat’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Amasya’da bu hastalığa kaç kişi yakalandı? Kaç kişiyi kene ısırdı? Bunların kaç tanesi hastaneye yattı? Kaç tanesi de öldü?”

Bakın, Bakanlığın bana gönderdiği yazıyı size aynen okuyorum: “Kırım Kongo kanamalı ateşi hastalığı tanısıyla 2011 yılında Amasya’da 47, Çorum’da 137, Sivas’ta 80, Tokat’ta 258, Yozgat’ta 115 vaka tespit edilmiş olup tamamı yatarak tedavi almıştır. Hastalığın ülkemizde görülmeye başlandığı 2002 yılından günümüze kadar ise Amasya’da 14, Çorum’da 48, Sivas’ta 15, Tokat’ta 57, Yozgat’ta 40 kişi yaşamını yitirmiştir.”

Değerli arkadaşlarım, ben mesleğimden dolayı da çok iyi biliyorum ki hastanelerde gerçekten bu konularla ilgili ciddi istatistikler yapılıyor, ciddi veriler sağlanıyor ve bunların her birisi her ay Bakanlığa gönderiliyor. Tabii, ben sorduğum soruya cevap alamadığım için acaba bir yanlışlık mı var diye tekrar yazı yazdım. Şunu da belirtmek istiyorum: Bir milletvekili sıfatıyla Bakanlığı kendim aradığımda bana bu konuda bilgi veremeyeceğini söyledi Sağlık Bakanlığı. Bu söylediğim bilgileri bilgi edinme hakkımızı kullanarak alabildik ancak. Bir milletvekiline Bakanlığın gösterdiği muamele budur.

Evet, arkadaşlar, biz diyoruz ki: Kaç kişiyi kene ısırdı? Bilgi yok. Kaç kişi hastaneye müracaat etti? Bilgi yok. Bakanlık sadece ölenleri saymış, onları da doğru mu saydı, yanlış mı saydı, onu da bilemiyoruz tabii, çünkü bu bölgeye eğer gidebilecek olursanız, yolunuz düşerse o rakamların gerçekte çok daha farklı olduğunu, şu anda hastanelerin intaniye servislerinin kene ısırıklarıyla dolu olduğunu görürsünüz. Umut ederim de bir gün uğrayıp görürsünüz diye düşünüyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, nedir Kırım Kongo kanamalı hastalığı ve neler yapıldı; onlara bakmak lazım. Şu ana kadar Tokat’ta elle tutulur, gözle görülür hiçbir önlem alınmadı. Tabii, Amasya’yı, Çorum’u, Sivas’ı bilmiyorum ama farklı bir durum var mı? Çok olduğunu düşünmüyorum, tahmin etmiyorum açıkçası.

Arkadaşlar, burada insanların öldüğü bir hastalıktan bahsediyoruz ve bu, gerçekten bu ülkenin prestijine, bugünkü konumuna son derece yakışmayan bir durum. Gene hatırlatmak isterim ki sizin o beğenmeyip buraya her geldiğinizde laf sokuşturduğunuz cumhuriyet hükûmetleri bu ülkede sıtmayı yenmiştir, trahomu yenmiştir, cüzzamı yenmiştir ama siz on yıldır bırakın yenmeyi, her geçen yıl, biraz daha sayısı artarak, ölümler artarak bu hastalığın devam etmesini seyretmektesiniz. Ne zaman bir tedbir alacağınızı ve ne zaman bu işteki süreci durduracağınızı gerçekten büyük bir merakla izliyorum.

Bundan önceki konuşmamda da söyledim, vatandaş artık o kadar çaresiz ki bu konuyla ilgili, belediye başkanları sülün alıp doğaya salıyorlar, çözümü burada arıyorlar. Vatandaş sağdan, soldan parasıyla keklik alıp bahçesine bırakıyor, kekliklerden medet umuyorlar. Şimdi, siz bana anlatabilir misiniz ki “Biz sağlıkta devrimler yaptık. Bu ülkenin sağlık problemleri yok, hepsini çözdük, hepsinin üzerine gidiyoruz.” Eğer başka yerlerde gidiyorsanız da Tokat’ta gitmiyorsanız, bunun gerekçesini de bize söyleyin. Tokat size, en son, geçtiğimiz yerel seçimde yüzde 56 oy vermiş bir il. Bu insanlardan ne istiyorsunuz? Bunun gerekçesi nedir?

Değerli arkadaşlarım, umut ediyorum ki Sayın Sağlık Bakanı bu konuyla ilgili geçmişte yaptığı gibi “Pantolonunuzun paçasını ayakkabınızın içerisine sokun. Üstünüze beyaz elbiseler giyin.” şeklinde tavsiyelerde bulunarak bu konuyu geçiştirmek yoluna gitmez. Sayın Bakan bu konuyla ilgili bir de eleştiriye kızmış, “Ben böyle söyledim, benimle dalga geçtiler.” diyor. Değerli arkadaşlarım, o zaman, Sayın Bakan annelere mama tarifi yapsın. Sağlık Bakanının yapması gereken iş bu değildir. Sağlık Bakanı, bu işle ilgili bu ülkenin yetişmiş insanlarını bir an evvel görevlendirip, bu bölgelere gönderip, ne yapması gerekiyorsa, Bakanlığın yetkilerini ve elindeki imkânları kullanarak bu insanları bu hastalıktan korumak zorundadır. Yoksa, dediğim gibi “Üzerinize beyaz elbise giyin.” demek Sağlık Bakanının işi de değildir, görevi de değildir. Biz kendisini bu nedenle eleştiriyoruz, yoksa kimseyle alay etmek gibi falan bir haddimiz de yok, hakkımız da yok, onu da biliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, az önce, bir belediye başkanı arkadaşım gelmişti. Keşke uygun olsanız da bir gün gitsek, bizim Reşadiye diye çok şirin bir ilçemiz var, Türkiye’de çok az bulunan krater gölleri var. Tam dağın tepesinde, çıkıyorsunuz, bir göl var orada, olağanüstü, doğal, güzel bir manzara var. Adamcağız gidiyor, geliyor buraya 2 kilometre asfalt yol yaptıracak, kulak asan yok. Neden yok? “AK PARTİ’ye oy vermediniz.” Hâlbuki AK PARTİ’ye verilen oy da var. Yani sonuçta bu göletin yolunun yapılmasının, bu köyün yolunun yapılmasının… Bu Belediye Başkanı seçimi kaybedip giderken sırtında mı götürecek bu yolu? Götürmeyecek. O zaman, siz de zahmet buyurun, bunların yoluna bir bakın, bir ilgilenin. Hiç olmazsa Tokat’a giden insanlar da oraya giderken çamura batarak gitmesinler, araçlarıyla yolda kalmasınlar. Dediğim gibi, zaten, Tokat’ın nesi var nesi yok sattınız, hiç olmazsa birkaç kilometre yol yapın bu insanlara.

Değerli arkadaşlarım, yine bir şeyi söylemek istiyorum: Bundan birkaç gün önce 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’mızı kutladık. İl Başkanım iki kez emniyete davet edildi. Gerekçesi şu: “Atatürk anıtına çelenk koymayacaksınız.” Emniyette görevli bir arkadaşım partimize kadar gelip     –sağ olsun, zahmet etti- bize bu yaptığımızın yanlış olduğunu anlatmaya çalıştı. Efendim, bununla ilgili yönetmelikler varmış, biz, Atatürk anıtına çelenk koymamalıymışız.

Sayın milletvekilleri, kendilerine de çok açık ve net olarak söyledim, biz bu ülkeyi, bu cumhuriyeti kuran partiyiz. Biz bu devletin askerine kurşun sıkmayız, geçeceği yola mayın döşemeyiz, bu ülkenin çocuklarını öldürtenlere “sayın” demeyiz ama biz, 19 Mayıslarda bedeli ne olursa olsun, karşılığı ne olursa olsun gider, çelengimizi koyarız ve nitekim, Tokat’ta koyduk. (CHP sıralarından alkışlar) Eğer bizi bu yöntemlerle yıldıracağını düşünenler varsa yanlış hesap yapıyorlar. Bu hesaptan bir an evvel vazgeçmeleri onların lehine olacaktır, bizim değil çünkü bizim daha fazla kaybedecek bir şeyimiz yok.

Değerli arkadaşlarım, umarım, İçişleri Bakanımız bu konuyla bir ilgilenir. Tokat’ın Belediye Başkanlığı yaklaşık yüzde 50 gibi bir oyla sizin partinize verildi. Bu Belediyenin bir Belediye  Başkan Yardımcısı var, o da sizin partinizden, Cumhuriyet Halk Partili falan değil. Adam, iki aydır bas bas bağırıyor, diyor ki: “Bu Belediye Başkanı yolsuzluk yapıyor, bu belediyede başka türlü işler dönüyor.” Fakat ne açılan bir soruşturma var ne gönderilen bir müfettiş var ama İzmir Belediyesi oldu mu 52 tane müfettişi koyuyorsunuz oraya -o da benim hemşehrimdir, biz Sayın Aziz Kocaoğlu’nun da arkasında hep duracağız, onu da açıkça söylüyorum- Tokat Belediyesine gelen geçen kimse yok. Cumhuriyetin savcıları artık bu işleri bırakmışlar anlaşılan o ki. Önceden, böyle işler yazıldığı çizildiği zaman, cumhuriyet savcıları da bununla ilgili bir soruşturma açarlardı en azından nezaketen. Artık, demek ki savcılarımız çok nazik de değiller.

Yine, değerli arkadaşlarım, bakın, söyledim ya Tokat size çok oy veren bir il. Bir Turhal Belediye Başkanınız var, bir uygulama planlamış. Planlama aslen mantıklı bir şey, kabul ediyorum, su sayaçlarını otomatik hâle getirelim, kartlı hâle getirelim, vatandaş kartını alsın, aldığı kart kadar da su kullansın. Tamam, güzel, buraya kadar güzel. Bundan sonrasını söyleyeyim: Sayaçlar değiştiriliyor. Sayacın tanesi, gidip Ankara’da almaya kalkarsanız 160 lira fakat Sayın Belediye Başkanı, üç aydır bu saatleri Turhallılara 300 liraya satmaya uğraşıyor, almayana da aba altından sopa gösteriyor, kimseden korkusu yok. Dedik ki: “Biz bunu gündeme getiririz, biz bunu konuşuruz.” Ben inanıyorum ki AK PARTİ’nin içerisinde de vicdan sahibi insanlar vardır, bunun üzerine eğilirler. Fakat, değerli arkadaşlarım, Sayın Başkan bizden korkmadığı gibi kendi iktidarının vekillerinden de korkmuyor “Biz bunu satacağız.” diyor “Hesabınıza gelirse.” Vatandaşa da diyor ki: “Keserim suyunuzu ha.” Şunu da açıkça söyleyeyim, o Başkanın da o vatandaşın suyunu kesmeye gücü yetmez. Biz, dostluktan yanayız, barıştan yanayız, dürüstlükten yanayız ama eğer gerekirse kavga etmeyi biliriz. Bunun da bu şekilde bilinmesini istiyorum.

Evet değerli arkadaşlarım, benim bu anlaşmayla ilgili… Sayın Başkanın hoşgörüsüne teşekkür ediyorum, bize ilimizin sorunlarıyla ilgili konuşma şansı tanıdığı için ve bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz isteyen Hasip Kaplan, Şırnak Milletvekili.

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 177 sıra sayılı Uluslararası Para Fonu ile ilgili sözleşme üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ancak bir gerçeği hatırlatma gereğini duyuyorum. 1994’te Türkiye ekonomik krize girdiği zaman IMF, Uluslararası Para Fonu ne yapmıştı? Türkiye'nin parası devalüe edilirken, enflasyon birdenbire yükselirken neler yapılmıştı? Sonra, 2000-2001 banka krizlerinde banka hortumlama ve banka batıklarından sonra IMF ne tür acı reçeteler Türkiye'nin önüne koydu? Bunları iyi görmek lazım. Türkiye ne kadar faiz ödedi, ne kadar anapara ödedi? Ve bu uygulamaların içinde sıkça karşımıza çıkan bir gerçeğe dikkat çekmek istiyorum. Bu gerçek şu: “Asgari ücreti artırma, yerinde saysın. Memura zam yapma, yerinde saysın.” yani IMF’nin standart talepleri hâline gelmişti o dönemlerde.

Bugün Türkiye’de bakıyoruz meydanlara, sabah Güvenpark’a baktım, kamu emekçileri zam artışları için, haklı talepleri için meydanlardaydı. Sonra Türkiye'nin bütün şehirlerinde bu hak taleplerini dile getirmek için iş bırakma eylemleri vardı. Ne oldu? Memurlar hak talepleri için meydana çıkıyor, devletin memurları da onlara gaz sıkıyorlar şimdi. Gerçekten, tuhaf bir durumla karşı karşıyayız.

IMF’nin tarihinde, serüveninde kriz dönemlerindeki aldığı boğaz sıkma, kemer sıkma politikalarının tamamı emekçi kesime yönelik; çalışanlara yöneliktir, sendikal haklara yöneliktir, kamu emekçilerinin örgütlenmelerine yöneliktir, böyle bir prosedürü vardır.

Şimdi, Orta Vadeli Program’la bütçelerimizi yapıyoruz, üç yıllık bütçe şu andan belli. Bu üç yıllık bütçe belli olmasına rağmen, vergi afları, vergi barışı, özelleştirme, bir ton ekonomik kaynak elde ediliyor, bütçeye para geliyor yani bütçenin gelirleri içinde yer almayan kalemler olarak. Vergilerin dışında, dolaylı vergilerin dışında, gelir vergisinin dışında böylesi kaynaklar oluşturuluyor ve bütçe cari açıktan bir türlü kurtulamıyor, 60-70 milyar civarında. Şu anki cari açık 70 milyar civarında.

Şimdi, küresel krizin hüküm sürdüğü, Avrupa’da en çok etkilendiği, ABD’nin en çok etkilendiği bir sürede, burada icra direktörlüğünden bir tanesini Türkiye’ye vereceğiz. G-20 üyesi ülkedir, Türkiye de bu konuda, işte bundan sonra IMF’yi yönetenlerin arasına katılacak, Türkiye de bundan sonra IMF’nin aldığı kararların ortağı olacak, emekçilerin, çalışanların, hepsinin boğazını sıkacak.

Şimdi böyle bir sözleşme imzalarken, Türkiye’ye ne getiriyor ne götürüyor, iki gözlükten bakabilirsiniz: Bir, emperyal açıdan, sermaye açısından bakarsınız. Buradan, az gelişmekte olan, gelişmekte olan ülkeleri kendine bağımlı kılacak yerlere verilecek kredilerle, bu kredileri faiz borçlarına boğup, o ülkelerin millî servetlerini akıtabilirsiniz zengin ülkelere. Hangi ülkeler? İşte, başta G-8 ülkeleri olmak üzere Amerika, Avrupa’ya. Peki kim krizi başlatan 2008’den bu yana? Amerika başta olmak üzere Avrupa. Hangi ülkeler şu an krizin cenderesinde? İşte Yunanistan, bakıyoruz İtalya, İspanya, Portekiz, İrlanda. Ne oluyor bu ülkelerde, bu gerçeği görmek lazım.

Şimdi burada, biz, uluslararası sözleşmedir, teknik sözleşme imzalıyoruz, bu teknik sözleşmeler de Dışişleri Komisyonundan geçiyor, aman komisyondan geçti buna bir imza da biz atalım, dünyayı yönetiriz, IMF’nin icra direktörlüğünden iki tanesini gelişmiş Avrupa ülkelerinden birini alırız. Zaten Avrupa ekonomileri bu krizin sonucunda sallantıya girdiği zaman büyümeleri durdu, hatta geriledi, üretimlerinde, istihdamlarında durulma yaşandı. E, Türkiye de Çin’den sonra yüzde 8,6’yla dünyada en çok büyüyen ülkeler kategorisi içinde, bu icra direktörlüklerinden birine talip yani dün IMF’nin uyguladığı tedbirlere ülkemizdeki emekçilere, bugün IMF’nin icra direktörü olarak bizim ülkemiz bu sürece katılarak ortak olacak.

Bu küresel krizin getirdiği üç tane ağır sonucu açıklayayım. Bundan ders almamız gerekiyor. Birisi: Avrupa’da küresel kriz ırkçılığı hortlattı, ırkçılık gelişti. Irkçı partilerin çok hızlı bir şekilde geliştiğini ve Avrupa Parlamentosunda grup oluşturduğunu biliyoruz. Bu yanı çok önemli. İkincisi: İslam karşıtlığı hızla gelişiyor bu ülkelerde; bu çok daha önemli. Üçüncüsü: Üçüncü dünya ülkelerinde, açlık ve yoksullukla mücadele edilen ülkelerle yapılan anlaşmalarda ve ikili anlaşmalarda tam bir sömürü zihniyeti, bu bankacılık, finans zihniyetinin temelini oluşturuyor.

Şimdi, biz, bu IMF’nin icra direktörü olmak için “Bu sözleşme tekniktir.” diye buna evet mi diyeceğiz? Evet dersek vicdanımız sızlar çünkü kamu emekçilerinin Güvenpark’ta, İstanbul’da, İzmir’de, Adana’da, Mersin’de, Diyarbakır’da ve birçok şehirde gaz bombalarıyla dağıtıldığı, demokratik hak ve taleplerinin boğdurulduğu, kamu emekçilerinin gözaltına alındığı haberlerini alıyoruz. Bu haberlerin kaynağını iyice bir araştırın. IMF’nin Orta Vadeli Program’a bağladığı, Türkiye’de bütçe rakamlarının üç yılda bir otomatiğe bağlandığı, artık değiştirilemez olduğu, bütün bakanlık bütçelerinin belli bir kaleme bağlandığı bir süreçte şunu dayatıyor: “Memurlara fazla para vermeyeceksiniz, memurlara fazla zam artışı vermeyeceksiniz, fazlasını verirseniz disiplini bozarsanız, Orta Vadeli Program’a aykırı.” Kim bunu diyor? Uluslararası Para Fonu’nun niyetleri, direktifleri doğrultusunda oluşturulan Orta Vadeli Program. Orta Vadeli Program Hükûmetin tasarrufu.

Şimdi, bu tasarruf karşısında şunu sorma hakkı vardır: Türkiye ekonomisi yüzde 8,6 büyüyorsa niye memuruna bu parayı vermiyorsunuz, maaşına zam yapmıyorsunuz? Ocak ayından beri henüz zamlarını alamadılar. Kamu Emekçileri Sendikası (Kamu-Sen) bugün meydanlarda. Niye meydanlardadır, meydanlarda olmasının sebebi nedir? Niye devletin güvenlik güçleri bu memurların hak talepleri karşısında gaz bombalarıyla karşılarına dikiliyor? Hâlâ IMF’ye mevcut borcumuz 2,3 milyar dolar. Yani biz hâlâ IMF’ye borçlarımızı daha kapatamadığımız bir ülke olarak İcra Direktörlerinin bir üyeliğine talip olacağız.

Burada şöyle açıklanıyor: “Efendim, yüzde 36’ydı IMF’de en yüksek kota payına sahip üye sıralaması. Bu sıralamada Türkiye’ninki 20’nci sıraya yükseldi, o zaman Türkiye 20’ye yükseldi, G-20 zirvesinin de üyesi maşallah. İki tane de icra direktörlüğünü -Avrupa ekonomisi geriledi- alalım, bir tanesini Türkiye’ye verelim.” Ee, ne olacak ? Burada hemen ne olacağının cevabı şu: Türkiye’nin 1.455,8 milyon SDR olan ülke kotası 4.658,6 milyon SDR’ye yükselecek. Şimdi, siz bunu memura anlatırsanız, emekçiye anlatırsanız, çalışana anlatırsanız… Bu ne getirecek ülkeye? Kime, ne getirecek? Türkiye’deki finans ile Avrupa’daki, Amerika’daki finans sektörünün, uluslararası sermayenin birleşip merkezileştiği, bu IMF üzerinden kâr getirileceklerin hesabına kârlar gidecek ama emekçinin cebinden çıkarıla çıkarıla gidecek.

Şu ana kadar yapılan da budur. Enerjide böyledir, petrolde böyledir, akaryakıtta böyledir, gıda sektöründe böyledir. Zamları üst üste, üst üste getirirsiniz. Enflasyon oranları ortada, yüzde 10’ların üstüne çıktı, çift haneli ama memura geldiği zaman yüzde 3,5 zam… İnsan bir ülkede kendi çalışanına, emekçisine, memuruna bu kadar düşman bir siyaseti, ekonomi siyasetini gözleyebilir mi? Gerçekten bu doğru bir politika mıdır? Bunun çok iyi sorgulanması lazım.

Aslında Mecliste böyle önümüze gelen “IMF’ye de evet…” IMF’ye niye evet diyelim kardeşim, niye IMF’nin sömürücü politikalarında icra direktörlüğü? Ha dünya sermayesi bunu zorunlu kılıyor... Dünya sermayesinin zorunlu kıldığı onların çıkarlarına olan bir şey, yani siz bir direktörlük aldığınız zaman dünya sermayesi sizin üzerinizden az gelişmekte olan Orta Doğu ülkelerinin, Balkanların, Kafkasların, Afrika ülkelerinin, Kuzey Afrika ülkelerinin, Arap baharının yaşandığı ülkelerin paralarına gözlerine dikiyor, ceplerine elini atacak. Bu direkt demokrasiyi etkiliyor arkadaşlar. Demokrasiyi direkt etkileyen bu süreçte hak ve özgürlükler, ekonomi mi, özgürlük denklemi mi? Hak ve özgürlükler tabii burada kısıtlanmaya başlıyor. İşte, bunun en bariz örneği, Ankara’da bile kamu emekçileri sendikaları bir hak talebi için meydanlara çıkamıyorlar.

Peki, 12 Eylül referandumunda siz toplu sözleşme, grev ve sendika hakkını memura, emekçiye tanıyacağınıza dair meydanlarda nutuklar atmadınız mı, oyları almadınız mı? Aldınız. Peki, aldıktan sonra siz niye bunun gereğini yerine getirmezsiniz? Seçim bitti, işler bitti. E, şimdi memurlar para, hak talepleriyle ortaya çıktıkları zaman üzerlerine TOMA’ları, gaz bombalarını, gaz fişeklerini, polis memurlarını gönderiyorsunuz. Bu yaklaşımın gerçekten dehşet verici olduğunu söylemek lazım.

Bu ülkenin bir ekonomi politikası yok. Bu ülkenin ekonomi politikasını Meclis de belirlemiyor; sermaye şirketleri belirliyor, talimatı Hükûmete veriyor. Hükûmetin, maşallah, 6-7 tane ekonomiden sorumlu bakanı var. Kalkınma Bakanı var, Ekonomi Bakanı var, Maliye Bakanı var, hepsi de maliyeden, ekonomiden sorumlu, anlayamıyorsunuz hangisi sorumlu? Hakikaten hangisi, Türkiye'nin ekonomisinden, maliyesinden hangisi sorumlu bu bakanların? Yani bu karmaşanın içinde “E, vallahi bir sözleşme geçirelim arkadaşlar...” Ya bu sözleşmeler, teknik işler önemli değildir, vallahi biz IMF’ye oy vermeyiz arkadaşlar. Biz IMF’ye, emekçilerin burnundan fitil fitil getiren, zulüm uygulayan, ücretlerini donduran, enflasyonu azdıran, zamları azdıran politikalarına buradan, Meclisten “Evet.” demeyiz, diyemeyiz.

Bizim programımız, bizim görüşlerimiz, dünya bakış açımız: Biz, Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku olarak seçimlere girdik. Biz emeği savunacağız diye girdik; biz IMF’yi savunacağız, ona destek olacağız, onun sözleşmelerini, yasalarını çıkaracağız diye bu Meclise gelmedik. Onun için, IMF’ye verecek bir tek oyumuz yok burada. IMF’ye verilen bir tek oy bu Mecliste, gaz fişeği, gaz bombası olarak Kızılay Meydanı’nda emekçi memurun başına patlıyor arkadaşlar. Burada vereceğiniz her oy, gaz fişeği olarak memura dönüyor, emekçiye dönüyor, işçiye dönüyor, alın teriyle geçimini sağlayan bütün vatandaşlarımız bundan nasibini alıyorlar.

O açıdan, IMF’yi sorgulayacak bir Meclis onurlu bir görev yapabilir. IMF’yi sorgulayacağız artık, NATO’yu sorgulayacağız artık, Birleşmiş Milletleri sorgulayacağız artık, Güvenlik Konseyini sorgulayacağız artık. Altmış yıl geçti, bu bölgesel ve milletlerarası kuruluşların hepsinin miladı doldu. Dünyanın yeni ekonomilere, yeni ekonomik politikalara, yeni açılımlara, yeni ittifaklara, yeni güç arayışlarına ihtiyacı var. Türkiye, bu arayışların içinde sürüklenen bir ülke olarak kaderini IMF’nin eline teslim edemez. Biz buradan IMF’ye kaderimizi asla ve asla teslim etmeyeceğiz, memurların ve emekçilerin kaderini de teslim etmeyeceğiz. Gaz fişekleriyle dönen her oyun, oraya, IMF’ye bugüne kadar ödediğimiz bütün borçların, bütün faizlerin cari açığı da beslediğinin gerçeğini göreceğiz.

Böyle demiş işte Kızılderili atasözü: “Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim; önümde yürüme, takipçin olmayabilirim; yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.” demiş. Biz böylece beraber, yan yana yürüyeceğimiz siyaset ve ekonomi politikası anlayışına sahip anlayışlarla yürüdüğümüz zaman bu ülkenin kaderini belirlemeye başlayabiliriz. Biz bu kaderi paylaşma konusunda artık Meclisin de bir ses vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Son olarak, bu küresel kriz tartışmaları içinde, yoksulluk denkleminin güvenlik denklemiyle karşı karşıya getirildiği bir anlayışın artık ekonomistler tarafından tahlil edildiği bir dünyada yaşıyoruz ve ekonomistler, açlık sınırı altında, yoksulluk sınırı altında gelişen milyarlarca nüfusun artık demokrasileri de, özgürlükleri de tehdit etmeye başladığını ifade ediyorlar. O zaman, eşit, adil bir bölüşüm ve ekonomide yeni politikaların, stratejilerin çizilme zamanı geldiği bir dönemi yaşıyoruz.

Biz, üniversite yıllarımızdan bu yana, mücadelenin içinde olduğumuz günden bu yana, bağımsızlık dediğimiz günden bu yana, özgürlük dediğimiz günden bu yana, demokrasi dediğimiz günden bu yana, hukuk, insan hakları dediğimiz günden bu yana, parayla uğraşan Uluslararası Para Fonu gibi kuruluşların, bütün bu olaylarda karşısına çıkıp Türkiye'nin, fikir beyan ettiğini gördük. Ellerinde çantalarıyla havaalanında inip, burada beş yıldızlı otellerde görüşüp ertesi gün bu Mecliste kanunlar çıkardıklarını gördük. Biz bu günleri ne çabuk unutacağız? IMF’ye boyun eğen bir ülke mi olacağız? IMF’den bir direktörlük kaparak, bu direktörlüğü de bir parmak bal çalarak ağzına, bir rüşvet misali, Türkiye de işte büyük potansiyel, dünyanın G-20 ülkelerinden birisi, Türkiye’yi de bu IMF zinciri içine alırız, ondan da biraz daha faydalanırız, onun sayesinde de Orta Doğu’daki İslam ülkelerine, Afrika’daki İslam ülkelerine, Kafkaslardaki, Balkanlardaki tarihsel bağlarını kullanarak o ülkelerin de içine gideriz, petrollerine el koyarız, enerjilerine el koyarız, geleceklerine, sanayilerine el koyarız anlayışıyla yapılan anlaşmaların, bir daha değil, bin defa, milyon defa daha gözden geçirilmesi gereken bir zamanda yaşıyoruz.

Biz, bugün, Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına, bu kürsüden, gaz yiyen emekçilerin, kamu emekçilerinin, memurların adına, IMF’nin getirdiği, dayattığı bu sözleşmelere, bunların kime hizmet ettiğini bildiğimiz için onların namına, bu gaz bombası ve fişeklerin de onların namına atıldığını düşünerek protesto ediyoruz.

Hükûmete de, artık şu gaz tasarrufuna gidin kardeşim, gaz tasarrufuna gidin… Yani bu gaz hiç de faydalı bir olay değil. Memurun, emekçinin üzerine ikide bir gaz bombalarıyla saldırmak, demokratik haklarını kısmak… Ne olacak, memurlar bir gün boyunca bir eylemde halay çekseler, haklı taleplerini dile getirseler Türkiye'ye ne kaybettirir?

Memurlar, değil bir gün iş bırakma eylemi, bir sene iş bırakma eylemi yapsalar, IMF’nin size dayattığı, Türkiye'ye dayattığı faiz borcunun karşılığı kadar bir kayba neden olamazlar. O hâlâ kalan 2,3 milyar dolar borcumuzun da faiz olduğunu burada hatırlatayım ben sizlere.

Arkadaşlar, böylesi bir durumdayız. Bu teknik sözleşmeyi bu nedenlerden dolayı, IMF’nin emperyal ve sömürücü politikaları nedeniyle karşı olduğumuz için şiddetle reddediyoruz ve memurlar adına da bu sözleşmeye oy vermeyeceğimizi bildiriyoruz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Hükûmet adına Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Bakan.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkanım, çok saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu anlaşma IMF’e olan ortaklık payımızı artırma sözleşmesidir, IMF’in yönetiminden talimat alma sözleşmesi değil, IMF’in yönetiminde söz sahibi olmadır.

Bizden önceki iki hatibin yanlışlarını, hatalarını düzeltmek istedim Sayın Başkanım.

Bir tanesi şu: Hatiplerden bir tanesi 2002 yılında IMF’e olan borcumuzun 16 milyar dolar olduğunu söyledi. Bu rakam doğru değil. 16 milyar Özel Çekme Hakkı (SDR) deseydi doğru olabilirdi ancak söylediğimiz rakam doğrudur, 2002 yılında IMF’e olan borç 22 milyar doların üstündedir.

Yine bir başka hatip bugün itibarıyla IMF’e olan borcumuzun 2,3 milyar dolar olduğunu söyledi. Bu rakamda da hata var, bir de onu düzeltmek istiyorum. 1 Mayıs itibarıyla IMF’e olan borcumuz 1,72 milyar ABD dolarıdır; 1,7 milyar ABD dolarıdır. Bu 1,7 milyar dolar borcumuzun yarısını 2013’e kadar ödeyeceğiz; yarısını bu yıl, geri kalan yarısını da 2013 yılında ödeyeceğiz ama Mayıs 2013 tarihine geldiğimizde IMF’e hiçbir borcumuz kalmamış olacaktır.

Türkiye'nin geldiği yeri görmek açısından bir başka ilave bilgi vermek isterim: 1 Mayıs tarihi itibarıyla Yunanistan’ın IMF’e borcu 27 milyar dolar, Portekiz’in IMF’e borcu 24 milyar dolar, İrlanda’nın IMF’e borcu -bunlar yaklaşık değerler- 21 milyar dolar, Romanya’nın 15 milyar dolar, Ukrayna’nın 13 milyar dolar, Macaristan’ın 11 milyar dolar, Beyaz Rusya’nın 3,5 milyar dolar. Görüldüğü gibi, Türkiye'nin IMF’e olan borcu bütün bu saydığımız ülkelerden çok çok daha azdır. Türkiye’nin 2002’de 22 milyar doların üzerinde bir borcu vardı, bugün 1,7 milyar dolar borca geldi. Bu borcu da istersek şimdi ödeyebilir miyiz? Öderiz ancak gerek yok, 2013’ün Mayısına kadar peyderpey ödeyeceğiz.

Bir başka husus…

OKTAY VURAL (İzmir) – Memurun maaşını ödeseniz daha iyi olurdu.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Devamla) - Bu memur maaşıyla ilgili olan husus da… Dünyanın en büyük 16’ncı ekonomisiyiz ancak dünyadaki ekonomik trendlere bakın, bugün Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya da -İtalya da dünyanın çok büyük ekonomilerinden birisi- işçisine, memuruna ilave bir ödeme yapmıyor, aksine, daha önce vermiş olduğu sosyal haklardan geriye gidiyor. Biz ne yapıyoruz? Çalışanımıza, işçimize, memurumuza şu sözümüz var; diyoruz ki: “Enflasyon karşısında sizi ezdirmeyeceğiz.” 2002’den bu yana bu sözümüzün arkasında durduk, bundan sonra da yine bu sözümüzün arkasında duruyoruz ki biz, çalışanımızın, işçimizin, emeklimizin yanındayız. Geçmişte olduğu gibi enflasyona ezdirmedik, bundan sonra da enflasyona ezdirmeyeceğimizi söylüyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Şimdi, şahsı adına söz isteyen Levent Tüzel, İstanbul Milletvekili, buyurun.

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; evet, IMF adlı Uluslararası Para Fonunun Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformu diye önümüze gelen bir yasa teklifi var. Yani IMF kendi iç işleyişinde demokrasi istiyor ama bu demokrasinin ülkemiz halkları için uzaktan yakından demokrasiyle bir bağlantısı olmadığını görmemiz gerekiyor.

IMF denince, yıllardır ülkemize son derece acı ve üzüntü getiren, yoksulluk getiren, işsizlik getiren, sefalet ücreti durumundaki asgari ücreti hatırlıyoruz. Bir zamanlar bir IMF Başkanı vardı Anne Krueger isimli. Bu kadın Başkanın ülkemize geldiğinde ilk önce söylediği sözlerden bir tanesi hafızalarımızdan hiç silinmiyor. Asgari ücrete değinerek “Bu asgari ücret çok fazla.” demişti ve o asgari ücret, hâl⠖işte, bugün gelmiş olduğu nokta 751 lira- milyonlarca işçinin, emekçinin bir sefalet ücreti, açlık sınırının çok çok altında bir ücret olarak karşımızı çıkıyor.

AKP Hükûmeti, IMF ile artık anlaşmalara bağlı kalmadığını övünerek söylüyor ama diğer taraftan da bu İcra Direktörleri Kurulunda artık sandalyede payının olacağından söz ederek, bu uluslararası anlaşmanın onaylanmasını Meclisimizden istiyor.

Dolayısıyla, ülkemiz işçileri, emekçileri adına IMF ile yapılacak, yenilenecek herhangi bir anlaşmadan bizim payımıza gelecek zerrece bir fayda yoktur. Yıllardır yaşadığımız acı tecrübeler bunu göstermiştir. Uluslararası sermayenin ülkemizdeki talanına, rantına, yağmasına, borçlandırmalarına, ülkemiz halklarına yeni faiz ve borç yüklerinin yüklenmesine hiçbir şekilde rıza göstermemiz mümkün olmamalıdır.

Şimdi, bakın, bugün 23 Mayıs; Türkiye sokaklarında, alanlarında milyonlarca kamu emekçisi, kendilerine dayatılan sefalet zammına karşı, böylesi bir ahlak dışı pazarlığa karşı grev hakkını kullanarak alanlara çıktı. 4,5 milyon kamu emekçisinden söz ediyoruz. Çalışanı ve emeklileriyle birlikte, onların kaderi, bugün Hükûmetin elindeydi. Sözde, Hükûmetin elinde ama tabii, arka planında, IMF başta olmak üzere, birçok uluslararası güç var.

Hükûmetin hangi sınıfın hükûmeti olduğunu bir kez daha burada görüyoruz. 2009 Temmuzundan bugüne kadar tam 11.382 adet teşvik belgesi veren Hükûmet yani yatırım payı olarak tam 157 milyar dolar kapsamında bir yatırım düşünen, sermaye gruplarına, büyük şirketlere böylesi bir pay ayıran Hükûmet, şimdi, kamu emekçileri, kendilerine 3+3 zammı dayattığında buna itiraz ettiğinde Bakan diyor ki: “Sizin istediğiniz bütçemize 25 milyar liralık bir ek yük getirecektir.” Ne oldu? Hani dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi? Ne oldu bu ekonomide, büyüyen ekonomide kamu emekçisine düşen pay, refah payı? İşte, toplu sözleşme, toplu görüşme süreçlerinde bunu isteyen, insanca ücret isteyen, gerçekten, bir sahte sendika yasası değil, grevli, toplu sözleşmeli bir sendika yasası isteyen, güvenceli bir iş isteyen, gelecek isteyen kamu emekçisine, şimdi sokaklarda bir kez daha devlet şiddeti, devlet terörü, antidemokratik uygulamalar ve devletin ceberut yüzü gösteriliyor.

Dolayısıyla bu politikalar çözümsüz kalmıştır. Boşuna, kamu emekçilerimiz, işte, zam istediklerinde, insanca ücret istediklerinde, bugün Hükûmetin öne sürdüğü işte “Bizim en düşük kamu ücretlimiz 1.800 lira alıyor.” yalanını ortaya çıkarttıklarında -ki gerçek ücret 1.400 liradır- şimdi, bu yalan ortaya çıktığında, buna itiraz edildiğinde “Biz Yunanistan olamayız.” deyip Yunanistan’daki kapitalist sistemin krizinin sonuçlarıyla ülkemiz emekçilerini tehdit etmek, işte asıl kabul edilemeyecek olan budur. Dolayısıyla artık Hükûmetimizin bu 4,5 milyon kamu emekçisinin kaderiyle oynamaması ve kamu emekçisinin gerçekten örgütlü, sendikalı, toplu sözleşmeli ve tabii ki bunun doğal sonucu olarak grevli hakkını, grevli sendika hakkını artık kabul etmesi gerekiyor. referandum döneminde “Biz kamu emekçilerimize, kamu çalışanlarımıza toplu sözleşme hakkını tanıyoruz.” dendi, tam altı ay boyunca zam yapmayarak “Bir sendika yasası çıkaracağız.” dendi ama grevsiz nasıl olacaksa, bir toplu sözleşme, grevsiz nasıl olacaksa, sendika yasası diye bir garabet ortaya çıktı. Kamu emekçileri, özellikle bugün alanlarda “güvenli çalışma” derken, ek ödemeleri yansıtılmış bir emeklilik hakkını ve ücretlerinden, bugünkü artık komik düzeyde kalan ücretlerinden vergi diliminin kalkmasını, sendikaları üzerindeki, mevcut sendikaları üzerindeki baskıların son bulmasını, özellikle kadın kamu emekçilerine pozitif ayrım yapılarak bu şekilde bir düzenleme olmasını istiyorlar.

Değerli milletvekilleri, evet, sıkıştığında Hükûmet kamu emekçilerini, bütün bu alanda çalışanları Yunanistan’a benzemekle tehdit ediyor, korkutuyor ama grev silahını kullanan, örgütlenme hakkını kullanan ve alanlara çıkan kamu emekçileri de Hükûmete bugün şunu söylüyor: “Biz bu kapitalist sistemin krizini çekmek istemiyoruz. Eğer siz yani AKP Hükûmeti bu ülkeyi yönetemiyorsanız, bu ülkenin emekçilerine, işçilerine, işsizlerine, bütün halklarına, ezilenlerine insanca yaşayacak bir gelecek vadedemiyorsanız çekilin gidin, bırakın gidin. Biz, bu ülkeyi layıkıyla, gerektiği gibi, halkın gücüyle, halkın kaynaklarıyla, birikmiş gücüyle çok daha iyi bir şekilde yönetecek bir durumdayız.” Evet, milyonlarca kamu emekçisi, eğitim emekçisi, sağlık emekçisi, büro emekçileri, kültür sanat emekçileri, hepsi bugün alanlardaydı ve onların konfederasyonları, bir kısmı Hükûmetin arka bahçesi noktasına düşmüş olsa da büyük bir kısmı birleşerek, bugün tabanının sesini dinleyerek, olması gerektiği gibi kendilerine yasalarda tanınmayan ama en temel hak ve özgürlüklerin başında gelen grev hakkını, iş bırakma hakkını kullanarak Hükûmete gücünü göstermiştir. Şimdi, bundan sonra yapılması gereken, tabii ki Hükûmete düşen görev de artık bu ülkenin kaynaklarını, birikimlerini sağa sola çarçur etmek, birtakım sermaye gruplarına teşvik olarak sunmak değil, gerçekten bu ülkede hayatı var eden, üreten, halka hizmet sunan, yurttaşların önemli bir payı, parçası olan kamu emekçilerine bu hakkı, bu geleceği, insanca yaşayacağı bu ücreti tanımaktır. Yoksa, asgari ücret zammında olduğu gibi bir simit parası zammını bir kez daha milyonlarca kamu emekçisine reva görmek, işte bu kabul edilebilir değildir.

Türkiye, Uluslararası Para Fonu’ndan çıkmalıdır. Türkiye, Uluslararası Para Fonu’nda daha iyi temsil edileceğiz diye bu şekilde yasalar hazırlayacağına, uluslararası sermaye güçlerine birtakım finans merkezlerinde elinde çanta, Dünya Ekonomik Forumu’nda “Bakın, gelin ülkemize yatırım yapın, bu ülke sizin için kârlı bir pazardır.” diye dolaşacağına, artık, bu güçlerle, bu borçlandırma ve cari açıkla dolu ekonomik politikayı, bağımlı politikayı, bu kapitalist sisteme göbekten bağımlı politikaları terk etmelidir. Peki, AKP Hükûmeti bunu yapabilir mi? Bunu yapamaz. Geçmiş bu yedi aylık süreç içerisinde Meclis çalışmalarında gördük ki, çıkan bütün yasaların asıl karakteri, bu yerli, yabancı, uluslararası, içerideki temsilcileriyle bunlara teşvik sağlamak, ayrıcalık sağlamak, üstün hizmet ödülleri vermek; bunların bir bir yağmalarına, toprak ve değerli alanların, işte, madenlerin yağmasına seyirci kalmak; bunun yasalarını çıkartmak, KDV istisnaları çıkartmak, vergi muafiyetleri tanımak, yeni birtakım paketlerle bunlara teşvikler sağlamaktır. Bu Hükûmetin halka hizmet etmeyeceği; 4,5 milyon kamu emekçisi, emeklisiyle, bizlere, üreten, hizmet sunan  kamu emekçilerine zerrece faydasının olmayacağı bir kez daha bugünkü görüşmelerde açığa çıkmıştır.

Kamu emekçilerinin örgütleri vardır, konfederasyonları vardır ama bunlar muhatap alınmamaktadır ve uyuşmazlık hâlinde de işte, bakın, 29 Mayısta Hakem Kurulu bunu bağıtlayacaktır.  Gelecekte ne olacaktır peki? Bundan sonra çıkacak olan şey, bir kez daha kamu emekçilerinin, açlık sınırlarının, yoksulluk sınırlarının çok çok altında hem çalışarak,  hem üreterek…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (Devamla) – …hem hizmet sunarak ama verginin en fazlasını vererek sefalete mahkûm olmasıdır. Sadece bu nedenden ötürü AK PARTİ Hükûmetinin mahkûm edilmesi ve bütün alanlarda bugün olduğu gibi protesto edilmesi en doğru bir tutum olacaktır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tüzel.

Soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Işık, buyurun.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, kişisel söz var efendim.

BAŞKAN – Efendim?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Kişisel söz var.

BAŞKAN – Var ama talep yoktu Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır, bir kişi konuştu efendim. Gruptan sonra Bakan…

BAŞKAN – Tamam, söz talebi olmadığı için sorulara geçtim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ben oraya haber gönderdim. Nasıl, haber gönderdim, “Yok.” dediniz bana? Arkadaşa gönderdim ben.

BAŞKAN – Tarzınıza dikkat edin Sayın Genç. Bana sormadınız ki, ben burada yazılanlara göre…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, ben kişisel söz istedim, oraya…

BAŞKAN – Tamam, şimdi söz istiyorsanız verilir ama bu şekilde davranmanız gerekmez ki.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Anladım, “Söz istiyorum.” dedim canım.

BAŞKAN – Tamam, kibarca söylemek durumundasınız.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Tamam, peki. “Hayır.” dediniz de ben de “Söz var.” dedim.

BAŞKAN – Birilerini korkutacağınızı mı zannediyorsunuz?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Şimdi, Sayın Başkan, zaten biz…

BAŞKAN – Lütfen...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Evet, teşekkür ederim.

Sayın Başkan, ben biliyorum, şimdi, ben “Söz istiyorum.” dediğim zaman, AKP’liler sözleri oraya yazmışlar, hemen “Biz istiyoruz.” derler, yani onları biraz tongaya düşürmek için son ana bırakıyorum bu işi.

BAŞKAN – AK PARTİ’yle çözün sorununuzu Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Devamla) – Şimdi, Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı’nı görüşüyoruz.

Değerli milletvekilleri,  tabii, Türkiye çok sıkıntılı bir ülke hâline geldi AKP’yle beraber. Ben geçen hafta Çorum’daydım, “Uğurludağ” diye bir ilçenin Küçükerikli köyüne gittim. Şöyle bir olayla karşılaştık: Orada yaşlı bir adamın 1965 doğumlu çocuğunu bir kene ısırmış. Kene ısırdıktan sonra doktora götürmüşler, doktor çok ağır ateşi olmasına rağmen ağrı kesici ilaçlar vermiş, “Hadi git.” demiş. Yine getirmişler köye, yine çocuk      -adamcağız- çok ağır hastalanmış, yine getirmişler doktora, yine raporla göndermişler. Neticede, sonradan Çorum’a, Çorum’dan da Ankara’ya getirince, zamanında müdahale edilmeyince vatandaşımız maalesef Hakk’ın rahmetine kavuşmuş. Kendisine Allah'tan rahmet diliyorum ama babasının acısını çok derin gördüm. Tabii evlat acısını Allah kimseye göstermesin. Yani işte çağımızda bu bölgede kene ısırmaları çok oluyor ve AKP, kaç tane insan burada kene ısırmasından öldüğü hâlde, burada bu insanlara zamanında müdahale etmemekten dolayı maalesef taze taze gençler hayatlarını kaybediyor. O çocuğun babası o kadar büyük bir ızdırap içinde ki “Neredeyse gidip doktoru vuracağım.” diyor. Dedim ki: “Artık sen evladını kaybetmişsin yani bunun geri de gelmeyeceği belli.”

O köylere giderken… Efendim, işte bunları, evlat acısını çeken bilir yani. Adam diyor ki: “Benim oğluma zamanında müdahale edilseydi benim oğlum ölmezdi.” Burada vatandaş haksız da değil yani. Dolayısıyla, herkesin görevini yapması lazım.

Köye gittim yani şimdi, aslında, tabii, ağzıma almak da istemediğim bazı şeyler var. Mesela, bir Alevi köyüne gidiyorsunuz, köy yolu berbat, hiçbir hizmet gitmemiş ama Sünni vatandaşların bir köyüne gidiyorsunuz      -keşke daha iyi olsun- bakıyorsunuz, köy içi taşlarla döşenmiş.

SONER AKSOY (Kütahya) – Yalan söylüyorsun, yalan!

KAMER GENÇ (Devamla) – Ya, daha hâlâ bu küçük zihniyetten bu AKP kendini kurtaramadı. Ya, biraz tarafsız olun yani bu vatandaşlara eşit davranın, eşit hizmet götürün. Mesela, benim ilimde şimdi vatandaş telefon ediyor: “Köy yollarımız yok.” İşte Ovacık’ta öyle, Nazımiye’de öyle, Pülümür’de, Mazgirt’te… Şimdi diyorlar ki: “Efendim, Köy Hizmetleri Genel Sekreterine telefon ediyoruz veyahut da Köy Hizmetlerine, ‘Efendim, yakıt parasını getirin verin, makineyi gönderelim.” Zaten makinelerin de en eskisi bizim o taraflarda, Karayollarının yine makinelerinin en eskisi orada. Bu sene, biliyorsunuz, orada büyük afet oldu, kışın birçok yerlere büyük paralar gitti. Mesela Bingöl’e -tabii ki benim bitişik ilim- ona 1 trilyon lira giderken, afetten yani fazla bu kar temizleme işi için bizim oraya 400 bin lira gitti.

Yani neyi dile getirelim, neyi getirmeyelim, onları artık… Yani zaten AKP’liler vurdumduymaz birtakım insanlar.

Tabii, Çorum’a giderken… Biliyorsunuz 19 Mayıs, Türk milletinin, bu ülke halkının bağımsızlık mücadelesini verdiği ve verdiği bu mücadeleyle gurur duyduğu bir tarihin başlangıcıydı ama her nedense, bu 19 Mayısın kutlanmasını bir Yunanlılar istemez, İngilizler istemez, Fransızlar istemez, bir de AKP’nin üst yöneticileri istemez.

Yahu, şimdi 19 Mayıs, bizim millî bir heyecanı, bir zaferi kutlama günümüzdür. Gençlerimizin her 19 Mayısta bir araya gelip o gösterileri yaparak, başlatılan o bağımsızlık mücadelesinin işte hatıralarını tazeleyerek, yapılan o muhteşem zaferin o şekilde anılması gereken o günden neden siz rahatsız oldunuz da yani bunun kutlamasından vazgeçiyorsunuz ve ondan sonra getiriyorsunuz Gençlik Spor İl Müdürüne veriyorsunuz? Gençlik Spor İl Müdürü de gidiyor, Atatürk şeyine çelenk koyuyor ama saygı duruşunda durmuyor.

Yani bakın, şunu herkesin bilmesi lazım: Atatürk, dünyada lider olduğu herkes tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla yani birtakım insanlar bu yüce liderin getirdiği devrimleri benimsemediler, doksan senedir bunun getirdiği devrimlere karşı mücadele ettiler ve Tayyip Erdoğan geçen gün “Biz karşı devrim yaptık, Atatürk’ün bütün devrimlerini yıktık.” dedi. Ama bu kolay değil böyle; öyle, sizin söylemlerinizle de bu böyle kolay olmaz çünkü o devrimler bir istiklal savaşından sonra atılan adımlardır, o devrimler halkımız tarafından benimsenmiştir. Dolayısıyla bunu, kesinlikle sizin gibi bir grubun veyahut da bir siyasi iktidarın bununla ortadan kaldırması -karşı devrimle- mümkün değil.

Bakın, geçen gün vatandaşın birisi bana bir yazı göndermiş: “Fatih Medreseleri” Altında da diyor ki: “Dört yaş dört ay dört günlük iken alınır.” Kur’an kursu… Yani 4+4+4. İşte, sizin Türkiye’ye getirdiğiniz şey bu. Dört yaşındaki çocuğu Kur’an kursuna alıyorsunuz. Arkadaşlar, biz Kur’an’ın öğrenilmesine karşı değiliz. Kur’an elbette ki bir kutsal din kitabımızdır. Bu kitabı herkes öğrenmesi lazım ama onun okunması gereken bir yaş var. Şimdi, siz beş yaşında, altı yaşında çocuklara Kur’an hatmettirirseniz, onu ezberletirseniz o çocuk artık Türkçe de öğrenmez.

SONER AKSOY (Kütahya) – O senin bildiğin bir şey değil.

NUREDDİN NEBATİ (İstanbul) – Ne diyorsun ya?

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Sen anlamazsın.

KAMER GENÇ (Devamla) – Yani sizin bu davranışlarınızla Türkiye’deki Latin alfabesini terk edip Arap harflerine dönmek istiyorsunuz. Bu gerçekten Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüklerden birisidir. Onun için siz bu Türkiye’yi, hukuk içinde kalarak… Anayasa’ya bir yemin etmişsiniz ya. Laik Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat göstereceğinize namusunuz üzerine, şerefiniz üzerine yemin ettiniz. E, hani laiklik! Aslında, laikliği tabii bu duruma getiren o Anayasa Mahkemesidir. Anayasa Mahkemesi eğer laiklik karşıtı eylemlerin odağı olan bir partiyi kapatsaydı o zaman böyle bir şey de olmazdı.

Şimdi, o Anayasa Mahkemesi Başkanına sesleniyorum: Bu Cumhurbaşkanlığının seçimini ne zaman sen karara bağlayacaksın Bay Anayasa Mahkemesinin Başkanı? Şurada, 28 Ağustosta seçim var. Sen ne zaman uykudan uyanacaksın da bunu karara bağlayacaksın? Tayyip Erdoğan sana, Abdullah Gül… Hâlâ oradan sana talimat gelmedi mi Bay Anayasa Mahkemesi Başkanı? Böyle bir Anayasa Mahkemesi olur mu? Yani eğer zaten açılan o davayı da reddederse ben hemen bir kara çelenk alır giderim, Anayasa Mahkemesinin kapısına bırakırım. Anayasa Mahkemesinin kapısına da bir kilit asarım. Böyle bir şey olmaz. Ya sen Anayasa Mahkemesi… Bakın, burada verdiğimiz yüzlerce, birçok dava var, açmışız. AKP’nin Anayasa dinlemez, hukuk tanımaz, İç Tüzük tanımaz… Burada 4+4’te maalesef Komisyonda 150 milletvekili getirerek bir dikta rejimiyle, bir eşkıyalık yaparak, Komisyonu, muhalefet partisi milletvekillerini çalıştırmayarak ve Komisyonda müzakeresiz geçirilen bir kanun teklifini getirip de -biz bunu açmışız, orada davayı- hâlâ ne zaman karar vereceksin? Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin olarak açılan davayı niye bekletiyorsun? Türkiye Büyük Millet Meclisinde yasalar çıkarılırken yapılan affedilmez, korkunç, vahim hatalarla ilgili olarak açılan davaları Bay Anayasa Mahkemesi Başkanı, sen niye gündeme almıyorsun? Neyi bekliyorsun, kimden korkuyorsun? Ya o görevden istifa et ya da o göreve başlarken ettiğin yeminin gereğine göre bir hizmet ver, bir karar ver.

SONER AKSOY (Kütahya) – Saçmalama! Saçmalama!

KAMER GENÇ (Devamla) - Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi elbette ki AKP’nin birtakım üst düzey –zaman zaman gördük- yöneticileriyle gitti, kebap yediler ama… Yahu, yeter artık, yediğin kebapların artık hatırının geçmesi lazım. Artık bir kendine gel de, o makamda belli bir süre çalıştıktan sonra hâkimlik mesleğinin gerektirdiği tarafsızlık, adalet duygusunun etkisi altında kalarak hak ve adalete uygun, yasalara uygun, Anayasa’ya uygun, bir an önce karar verilmesi lazım. Bunlar niye bekliyor? Anayasa Mahkemesi Başkanının çıkıp da burada açıklaması lazım arkadaşlar. Her gün kendine göre bir şey veriyor. Dolayısıyla Türkiye’de eğer hukuk bu duruma gelmişse, eğer Türkiye’de hak yoksa, yargının tamamen Tayyip Erdoğan’ın emrine girmesinden kaynaklanıyor. Ha, bu Tayyip Erdoğan’a çok pahalıya mal olacaktır.

Zaman yetmediği için tabii ayrıntılı konuşmayacağım. Ama Dışişleri Bakanı nerede? Nerede geziyor? Hani, nerede bu Hükûmet yahu? Nerede, söyle bana. Hükûmet yok.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Buyurun Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, müsaade ederseniz, burada biraz önce konuşan kişi AKP Grubunu eşkıyalıkla suçlamıştır. Cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elitaş. İki dakika süre veriyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

VII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

3.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in AK PARTİ Grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Dün siyasi parti gruplarıyla yaptığımız görüşme çerçevesinde dün Askerlik Kanunu’nu mutabakat içerisinde çıkardık bugün de uluslararası sözleşmeleri geçirmek için işte saat sekize kadar devam edelim dedik.

Milletvekili arkadaşlarımızın bir kısmı, Sayın Kenan Tanrıkulu            -kendisine teşekkür ediyorum- eleştirdi yaptığımız icraatları, on yıllık AK PARTİ icraat süreci içerisindeki kendi bakışı çerçevesinden, meşrebinden bilgileri doğrultusunda eleştiri yaptı incitmeden ama ekonomik, katılırız katılmayız, çoğuna katılmadım. Ama gerçek anlamıyla bir beyefendi üslubuyla yaptığı eleştiriye teşekkür ediyoruz. Olması gereken de bu zaten. Ama şu anda buraya gelip de Anayasa Mahkemesi Başkanlığından başlayıp Sayın Cumhurbaşkanımıza, Sayın Başbakanımıza karşı söyledikleri sözler yenilir yutulur cinsten değil.

Yani yine bu şahıs gene buraya gelmişti, bizim Grup Başkan Vekilimiz cevap vermişti; demişti ki: “Senin söylediğin sözlerin tamamını Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na iade ediyorum.” Oradan Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkan Vekili Arkadaşımız dedi ki: “Yakıştıramadım Sayın Canikli’ye bunu.” Niye? Çünkü “O milletvekili böyle hakaret etmiştir ama bizim Genel Başkanımıza niye hakareti gönderiyorsun?” demişti.

Bakın, değerli arkadaşlar, açıkça söylüyorum: Bu kişiye burada cevap vermek hayatımın en zor anlarından biri çünkü aynı seviyede olmak beni rahatsız ediyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Açıkçası üzüyor.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Zaten sende seviye yok.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - “Edersen âlimle muhabbet sözü lalü mercan incidir/ Edersen cahille muhabbet sözü can incitir.” İşte durum bu. Yani söylenen lafı alıp cevap vermeye gerçekten zorsunuyorum. Yüce Meclisi bu şekilde rahatsız ettiğim için de özür diliyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, evvela, ben, burada 7 dönemdir bileğimin hakkıyla seçilerek gelen bir milletvekiliyim. Ben bunun gibi Tayyip Erdoğan’ın bilmem bir atamasıyla, Tayyip Erdoğan’ın elini öperek milletvekili olmadım. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Onun için bana bir milletvekili olarak saygı göstermesi lazım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen Cumhurbaşkanına saygı göster.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Yaptıklarını, söylediklerini aynen iade ederim sana. Sana aynen iade ederim. Tamam mı?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Dava et, dava. Zaten veriyorsun davaya.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bileğin varsa, gel bağımsız gir seçime.

AVNİ ERDEMİR (Amasya) – Niye bağımsız giremedin bu defa, korktun mu?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

 

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/546) (S. Sayısı: 177) (Devam)

 

BAŞKAN – Soru-cevap işlemini başlatıyorum.

Sayın Işık, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, biraz önce IMF’yle olan borç stoklarıyla ilgili açıklamayı yaptınız.

Sorum şudur: AKP hükûmetleri döneminde IMF ile stand-by anlaşması yapılmış mıdır? Yapıldıysa hangi yılda yapılmıştır? Bu anlaşma kapsamında hükûmetler toplam ne kadar borç almış ve bunun ne kadarını ödemiştir? Diğer uluslararası kuruluşlardan hangilerinden, ne miktarda borçlar alınmış ve şu anda toplam borç stoku ne miktara gelmiştir? Bir de 1998’de 415 milyar dolarlık gayrisafi millî hasılayla dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi olan Türkiye’nin -2010’da da aynı sırada- 2012’de 18’inci sıraya düşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, iyi ekonomi yönetiminin bir göstergesi midir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaman...

ALİ HALAMAN (Adana) – Başkanım, teşekkür ediyorum.

Sayın Bakanımız da yok ama… Tarım Bakanımız geldi, ben epeydir de sormak istiyordum. Adana’da buğday hasat mevsimi yaklaştı, hemen hemen biçiliyor da. Dolayısıyla Sayın Bakanımız bir taban fiyat açıklamayı düşünüyor mu? Dolayısıyla demin ki Bakanımız da IMF’den dolayı borçların yok denecek kadar az olduğunu söylüyor, borçların azaldığını söylüyor. Ben, bu memurların hâli ne olacak diyorum, sokaklarda nümayiş yapıyorlar.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Eyidoğan...

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Şimdi soracağım soruyu dün sormaya çalıştım, Sayın Millî Eğitim Bakanı da buradayken. Şimdi yok ama yine de bu soruyu soracağım.

19 Mayıs 2011 tarihinde Kütahya Simav’da olan deprem nedeniyle birçok okul hasar görmüştür. Pamukkale Üniversitesi, Kayaköy beldesi İlköğretim Okulu binasının kullanılmaması ve yıkılmasını tavsiye etmiştir. Kütahya İl Encümeni okul inşaatının programa alınmasına karar vermiştir. Ancak altı ay sonra il eğitim danışmanları 30 Kasım 2011 tarihinde inceleme ve değerlendirme yapmış ve Kayaköy beldesinde okula ihtiyaç olmadığına dair karar vermişlerdir. Kayaköy’ün bugün nüfusu 543’tür. Hükûmet bu beldede Tarım Kredi Kooperatifini, Sağlık Ocağını kapatmıştır, “Okula gerek yok.” demiştir. HES’i özelleştirmiş, yerel işçi istihdamını ortadan kaldırmıştır. Şimdi de 543 nüfuslu beldede “Okula gerek yoktur.” diyor. CHP’ye oy verilen beldede Belediye Başkanı CHP’li olan bu belde insanına bir garazınız mı var? Bu durumu açıklamanızı bekliyorum.

Saygılarımla.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dün Sayın Millî Savunma Bakanına sormuştum, “Uludere katliamını PKK yaptı.” dedi. Bugün de İçişleri Bakanı Sayın İdris Naim Şahin “Vur!” emrini görüntüleri izleyen hava kuvvetlerindeki komutanların verdiğini söylüyor. Yani durumu -birisi görevi gereği İçişleri Bakanı, birisi Millî Savunma Bakanı görevi gereği- tam öğrenemedik, çelişkili iki açıklama… Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak en doğru cevabı sizden bekliyoruz. Hangi komutan “Vur!” emrini verdi? Bu konuda bilginiz var mı?

Teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Veya hangi hayvan verdi bu emri? O da olabilir yani.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen…

Soru sorma hakkınız ama lütfen yani…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Vallahi, katliam yapanlar insan olamaz.

SIRRI SAKIK (Muş) – Yani bu katliamı kim yapıyorsa hayvandır, hayvanoğluhayvandır!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Katliam yapan insan olamaz.

BAŞKAN – Tenkit etme hakkınız var, soru sorma hakkınız var ama Meclisin…

SIRRI SAKIK (Muş) – Katliamı kim yapmışsa hayvandır ve hayvanoğluhayvandır!

BAŞKAN – Aynı şeyleri ben de tekrar ederim ama aynı şeyleri terör örgütü için de söylerseniz…

SIRRI SAKIK (Muş) – Ne demek yani? Siz katilleri mi koruyorsunuz?

BAŞKAN – Lütfen…

SIRRI SAKIK (Muş) – Nasıl böyle bir şey dersiniz?

BAŞKAN – Burada konuşulacak, tartışılacak ama o kelimeleri kullanma hakkınız yok hiç kimse için.

SIRRI SAKIK (Muş) – Bu katliamı yaptıran hayvandır, hayvanoğluhayvandır!

BAŞKAN – Kem söz sahibine aittir.

SIRRI SAKIK (Muş) – O zaman siz katilleri koruyorsunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen katilleri mi koruyorsun?  Terör örgütü katil değil mi?

BAŞKAN – Sayın Sakık, hayır, katilleri korumuyorum. Katil kimse hesabını verecektir.

SIRRI SAKIK (Muş) – Ayıptır ya!

OKTAY VURAL (İzmir) – Asıl hayvanlar, askerimize, polisimize doğu ve güneydoğudaki insanları katliama uğratan PKK’dır. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar, BDP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Soru soracaksanız, adabınızla usulüne göre soru sorarsınız.

SIRRI SAKIK (Muş) – Uludere’de katliam iznini veren hayvandır…

OKTAY VURAL (İzmir) – Gidin dağlarda vurun sürüleri.

BAŞKAN – Adabınla sorunu sor, lütfen!  

HASİP KAPLAN (Şırnak) – “Bu katliam emrini veren insan olamaz.” diyoruz. Bu insanlar bize bile…

OKTAY VURAL (İzmir) – Terörist başına “Sayın” demeyi suç olmaktan çıkartırsan böyle olur.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Askerimizi şehit eden hayvanoğluhayvandır, hayvanoğluhayvandır!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Aynen öyle, siz de söyleyin, siz de söyleyin aynısını, aynen öyledir.

BAŞKAN – Sayın Yılmaz, buyurun…

SIRRI SAKIK (Muş) – Biz de bunu söylüyoruz.

BAŞKAN – Sayın Yılmaz…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Yahu, niye ikide bir Başkan müdahale ediyor ya, yapmayın arkadaşlar!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ama burada o şeyleri kullanamazsınız.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Olmaz öyle şey, her şeye müdahale etmesinler. İnsanlık suçundan bahsediyoruz. Ne yapmak istiyor?

BAŞKAN – Usul ve adap sınırları aşıldığında müdahale ederim ben. Lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkanım, çok müdahale ediyorsunuz.

BAŞKAN – Tenkit etme hakkınız var, iki günden bu tarafa konuşuyorsunuz, burada müdahale mi edildi?

OKTAY VURAL (İzmir) – Doğru yapıyorsunuz Sayın Başkan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Siz gereksiz yapıyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Yılmaz, buyurun…

Sizden soracak değilim gerekli gereksiz olduğunu.

SIRRI SAKIK (Muş) – Biz de sizden talimat alarak konuşacak değiliz Sayın Başkan, bunu böyle bilin.

BAŞKAN – Veririm ben burada, ben Başkan Vekiliyim, talimat veririm.

SIRRI SAKIK (Muş) – Siz de katilleri kollayıp koruyun.

BAŞKAN – Katilleri koruyan yok burada.

SIRRI SAKIK (Muş) – Göreviniz de budur o zaman.

BAŞKAN – Katilleri koruyan yok, terör örgütünün devamı olduğunu, temsilcisi olduğunu söyleyenler kimler, Türk milleti biliyor bunu burada.

OKTAY VURAL (İzmir) – Katillere “Sayın” diyenler düşünsün.

SIRRI SAKIK (Muş) – Kürt milleti de biliyor, bütün Türkiye halkı da biliyor.

BAŞKAN - Sayın Yılmaz, buyurun.

SIRRI SAKIK (Muş) - Bu ülke sadece Türklerin anayurdu değil.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Herkesin yurdu.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, ben, size, Uşak’la ilgili birkaç tane şey sormak istiyorum, tabii, bu, genele de yayılabilir.

Şimdi, öncelikle Uşak çiftçisinin şöyle bir sorunu var: Arpa ve buğday ekimi Uşak’ta çok fazla yapılıyor. Toprak Mahsulleri Ofisinin dört beş yıldır taban fiyatı vermediğini, taban fiyatı vermemesi nedeniyle de Uşaklı çiftçilerin tüccarın elinde oyuncak olduğunu, tüccarın çok düşük fiyatla aldığını ve vadeli olarak ödemeleri yaptığını -çerez parası yaptığını ödemeleri- hâlbuki Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından taban fiyatı verilseydi geçmiş yıllarda olduğu gibi çok daha iyi bedellerle bu mallarını satabildiklerinden bahsediyorlar. Bu konudaki uygulama nedir? Düşünceniz nedir? Bir bunu öğrenmek istiyorum.

İkinci sorum da: Ege Bölgesi’nde olduğu gibi Uşak’ta da şap hastalığı son haddinde, bütün hayvan pazarları kapanmış vaziyette. Köylüler hayvanlarını hayvan pazarına götüremedikleri için çok ciddi kredi borçlarını ödemek durumunda kalıyorlar. Ayrıca, öğrendiğimiz kadarıyla, geçmişte bu şap virüsünün tip analizi yapıldığı hâlde şimdi yapılmadığından dolayı yapılan aşılamaların da yetersiz olduğunu ve komşu köyün koruma aşılamasının yapılmadığını…

BAŞKAN – Sayın Yılmaz, lütfen tamamlayınız.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – …hastalıkların bu nedenle de daha fazla arttığını belirtiyorlar. Bu konudaki görüşleriniz nedir?

BAŞKAN – Sayın Öğüt…

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Bilindiği üzere, Genelkurmay Başkanlığı, muvazzaf ve emekli astsubayların özlük haklarıyla ilgili eleştirileri üzerine 4 Mayıs tarihinde bir açıklama yapmıştı. Siyasi arenada da çokça tartışılan bu açıklama birkaç gün önce Genelkurmayın sitesinden kaldırıldı. Bu açıklamayla ilgili Hükûmet cephesinden farklı yorumlar geldi. Başbakan Erdoğan “Cevapsız kalmamalı.” diyerek TSK’nın durumunu desteklerken, AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik “Konu ne olursa olsun TSK hiçbir bildiri yayınlamamalı. Ancak kabul edelim ki astsubaylara yönelik bildiri yayınlamak da hoş olmamıştır.” dedi. Grup Başkan Vekili Sayın Elitaş da “İlke olarak Genelkurmayın açıklama yapmasını uygun bulmuyorum.” demişti. Bu doğrultuda, bu 3 ayrı AKP yetkilisinin üç ayrı açıklamasından hangisini geçerli kabul edeceğiz, lütfen açıklansın.

Sayın Başbakan konuyla ilgili ifadelerinde “Hakaret ve eleştiri aynı şey değil.” demiştir. Astsubayların hak arama mücadelesi ne zaman ve niye hakaret olmuştur? Millî Savunma Bakanı konuyla ilgili…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Varlı…

MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu yağlı tohumlarla alakalı, Adana bölgesinde ve diğer bölgelerde dosyalar tamam, her şey hazır. Mayısın 15’i ile 20’si arasında her yıl ödeme yapılırken bu yıl ne yazık ki bu ödemeler yapılmadı, türlü türlü bahaneler üretiliyor. Bu konuda ne zaman çiftçimiz primlerini alabilecek, açık bir şey söyleyebilir misiniz?

Diğer bir konu: Daha önce de gündeme getirmiştim; her defasında Ziraat Bankasının ne kadar çok kredi verdiğinden övünüyorsunuz burada. Bu yıl Ziraat Bankasının mısırı, pamuğu, karpuzu ve buğdayı dönüm başına ne kadar düşürdüğünü lütfen Genel Müdürlükten bir öğrenin. Çiftçi şu anda ödediği parayı geri alamamakta, hatta yarısını bile alamamaktadır. Lütfen bu konuda da bir çözüm üretirseniz memnun oluruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Oğan…

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Iğdır eskiden doğunun Çukurova’sı olarak bilinirdi. Iğdır’da pamuk üretimi sizin iktidarınız döneminde tamamıyla bitti, Iğdır’da şeker pancarı üretimi sizin iktidarınız döneminde tamamıyla bitti maalesef ve şimdi de Iğdır’da, maalesef, sulama yapılamadığı için normal sayılabilecek ekimler de yapılamıyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığından biz gereken cevabı,  desteği alamadık. Acaba Tarım Bakanı olarak Iğdır’da tarımın bitmesine siz ne diyeceksiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakanım, buyurun.

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sorularla ilgili olarak, Sayın Işık’ın sorusu IMF’le ilgiliydi. 18 ve 19’uncu stand-by düzenlemeleri… IMF’le 18 Ocak 2002 tarihinde 18’inci stand-by anlaşması yapıldı ve AK PARTİ İktidarı öncesinde. 18’inci stand-by anlaşması AK PARTİ iktidara gelmeden önce, Ocak 2002 tarihinde imzalandı, kabul edildi. 19’uncu stand-by anlaşması da 26 Nisan 2005 tarihinde onaylandı.

OKTAY VURAL (İzmir) – Kim vardı iktidarda efendim?

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Şimdi, iktidarımız döneminde IMF’le 8,6 milyar SDR’lık bir kullanım yapıldı, bu süreçte 23,5 milyar SDR’lık anapara geri ödemesi yapıldı. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Ülkemiz, satın alma gücü paritesine göre, 2011 yılı son verilerine göre, dünya ekonomileri arasında 16’ncı sırada yer alıyor. Bahsedilen sırayı, 18’incilik, şu anda teyit etmek mümkün değil. Birtakım söylentiler var ama bunların sonuçta referans alınabilmesi için yıl sonunda birtakım değerlendirmelerin yapılması gerekiyor, yılı beklememiz lazım. Yani şu an itibarıyla bunu söylemek erken, doğru değil. Bizim elimizde şu andaki kesin veri 2011 yılına ait. 2011 yılı verilerine göre de dünya ekonomileri içerisinde 16’ncı sıra.

Tabii, bazı yerlerdeki karamsarlığa bazı yerlerdeki küçülmeye bazı yerlerdeki diğer ekonomik problemlere rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve gerçekleştirdiği büyüme, zaten, aslında, bütün bu alandaki soruları en iyi şekilde cevaplıyor. Yani dünya ülkeleri içerisindeki büyümenin net bir şekilde Türkiye’nin ekonomik performansını ortaya koyduğunu hepimiz bu manada biliyoruz.

Sayın Halaman’ın “Adana’da buğday hasadı başladı.” şeklinde…

Değerli arkadaşlar, biz, her yıl, tabii, hasat yapıldıktan sonra bir değerlendirme yaparız o yılın verimine göre, üretim durumuna göre. Bizim öncelikli tercihimiz şudur: Piyasanın kendi mekanizmaları içerisinde arz ve talep karşılaşsın ve fiyat teşekkül etsin.

Çiftçinin desteklenmesi, bizim iktidarımız döneminde önceki iktidarlarla mukayese kabul edilmeyecek kadar büyük bir artışta gerçekleşti.

Biz Toprak Mahsulleri Ofisi olarak geçen sene de, önceki yıllarda da fiyat açıkladık. Demin Sayın Milletvekilim -Sayın Yılmaz’dı zannediyorum- Uşak’la ilgili bahsederken, dört, beş yıldır fiyat açıklanmadığını, fiyat verilmediğini söyledi. Bu bilgi bir gerçek değil, bunu düzeltelim, doğru değil. Geçen sene de, daha önceki yıllarda da Toprak Mahsulleri Ofisi alım gerçekleşmesi yapıyordu. Üreticinin de son derece memnun olduğu bir fiyat düzenlemesi ve uygulaması yapıldı. Bu sene de yine biz durumu yakından takip ediyoruz. Arz ortaya çıktıktan sonra maliyetlere göre, üreticinin durumuna göre eğer Toprak Mahsulleri Ofisinin müdahale etmesi gerekirse Toprak Mahsulleri Ofisi müdahale edecek. Ama hep şunu yapıyoruz, üstelik önceki dönemlerde olmadığı şekliyle yapıyoruz: Bir: Alımlar başladıktan kısa bir süre sonra Toprak Mahsulleri Ofisi emanet alım başlatıyor. Bu emanet alımda üreticilerin lehine özellikle bir kira, vesaire de alınmıyor. Üretici daha sonra arzu ederse bizim ilan ettiğimiz fiyattan Toprak Mahsulleri Ofisine satıyor, değilse bunu götürüp serbest piyasada da satabiliyor. Geçen sene bu alanda çok başka bir uygulama, yeni bir uygulama başlattık, bütün üreticilerin de, sanayicilerin de Türkiye’de çok memnun olduğu bir uygulama bu; o da, aldığımız protein cihazları sayesinde Türkiye’deki üç yüze yakın noktada, alım yapılan bütün noktalarda protein cihazlarıyla… Buğday makineye konuyor. Aynı, hastanedeki kan örneğini nasıl verip de biyokimya tahlilleri yapılıyor, bu şekilde verilen buğday da makineye konuyor ve o makine bize o buğdayın bütün parametrelerini veriyor yani yüzde kaç protein, gluteni ne, diğer özellikleri ne; bunları veriyor ve bunlarla fiyatlar otomatik olarak bu şekilde teşekkül ediyor.

MUHARREM VARLI (Adana) – Geçen seneki fiyatın altında buğday şu anda Sayın Bakanım.

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Üretici de son derece bu durumdan memnun. Kalite ciddi bir artış gösterdi çünkü bu şekildeki bir uygulamayla, geçmişte hiçbir zaman yapılmadığı şekliyle artık aynı, birbirine yakın kaliteye sahip ürünlerin bir arada depolanması söz konusu ve sanayici de “Ben yüzde 12 proteinli buğday istiyorum veya yüzde 10 proteinli buğday istiyorum.” dediğinde, oraya yönlendiriliyor. Böylece, kalite anlamında da çok ciddi bir gelişme bu alanda sağlandı alımla ilgili.

MUHARREM VARLI (Adana) – Sayın Bakan, buğdayın fiyatı şu anda geçen seneki fiyatın altında. Bunu artırmak için ne yapmayı düşünüyorsunuz bunu anlatın.

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Şimdi, arkadaşlar, geçen senenin fiyatı üreticiyi son derecede memnun etti.

MUHARREM VARLI (Adana) – Neresi memnun üreticinin!

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – 600 lira fiyat verildi geçen sene, ayrıca ton başına 50 lira prim veriliyor, 650 lira ve…

MUHARREM VARLI (Adana) – Ya ben bu ülkede yaşamıyorum ya da siz bu ülkede yaşamıyorsunuz Sayın Bakan!

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – …gerek maliyetlere gerek dünya fiyatlarına baktığımızda da son derece iyi bir fiyat idi. Henüz daha buğday ortaya çıkmadan, henüz hasat yapılmadan bu senenin fiyatının açıklanması ne ekonomik manada ne de başka manada şu anda henüz ihtiyaç olan bir durum değil. Bu, ihtiyaç olduğunda ortaya çıkacak ama üretici zaten bundan önce de hiçbir zaman mağdur edilmedi, bundan sonra da edilmeyecek çünkü Türkiye geçen sene 21,8 milyon ton civarında bir buğday üretimi gerçekleştirdi, bir önceki yıla göre oldukça önemli bir artıştı. Bu sene de, şu an itibarıyla, yine buğdayda 21 milyon tonun altında olmayacak şekilde bir üretim gerçekleşmesini bekliyoruz.

Yağlı tohumlarla ilgili prim ödemeleri mayıs ve haziran ayında yapılıyor. Bu sene de yine mayıs ayı sonunda veya en geç haziranın ilk haftasında ödenecek, şu anda onunla ilgili hazırlıklar yapıldı. Dolayısıyla yağlı tohum ödemelerinde de bir sorun yok. Şu an itibarıyla, biz, bir yıl içerisinde ödeyeceğimiz, ödemeyi planladığımız çiftçi desteklerinin nisan itibarıyla 3,5 milyarını ödedik. Bu ay içerisinde ödeyeceğimiz parayla birlikte, bu ayın sonunda bu, 5 milyar lirayı -5 katrilyonu- bulmuş olacak. Şimdi, 2002 yılında bütün bir yıl içerisinde 1 milyar 800 milyon liralık bir ödeme yapıldığını dikkate aldığımızda sadece mayıs ayı itibarıyla 5 milyar lira ödenmiş olması, yıl sonuna kadar da toplam 7,5 milyar liralık ortalama bir destek ödemesi yapacağımızı burada bu vesileyle bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Şap hastalığıyla ilgili bir sorun dile getirildi. Bu bilgi doğru değil. Şapla ilgili hem üretim yapılıyor hem istenen her yere aşı sevkiyatı yapılıyor. Aşılama da yılda iki defa yapılıyor ve daha önceden yoktu böyle bir uygulama. Son birkaç yıldır Türkiye’deki bütün büyükbaş hayvanların tamamı yılda iki defa şap yönünden aşılanıyor ama hayvan hareketliliği olduğu zaman elbette eğer bir hastalık çıkarsa karantina tedbirleri almak zorundayız, bu tedbirleri de alıyoruz, bundan sonra da bunları almaya devam edeceğiz.

Diğer sorularla ilgili yazılı cevap vereceğim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakanım.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Kredilerin ertelenmesi gibi bir şey var mı Sayın Bakan? Kredilerin ertelenmesinin sağlanması…

BAŞKAN – Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma saati: 18.04

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.21

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Tanju ÖZCAN (Bolu), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

------ 0 ------

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110’uncu Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

177 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

1’inci maddeyi okutuyorum:

 

ULUSLARARASI PARA FONU ANA SÖZLEŞMESİNDE İCRA DİREKTÖRLERİ KURULU REFORMUNA İLİŞKİN OLARAK YAPILMASI TEKLİF EDİLEN DEĞİŞİK-LİKLERİN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞU HAKKINDA KANUN TASARISI

 

MADDE 1- (1) 15 Aralık 2010 tarihinde kabul edilen “Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesi’nde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişiklikler” in onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Madde üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Oktay Vural, İzmir Milletvekili.

Buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Çok değerli milletvekilleri, bu uluslararası sözleşme hakkında birkaç konuda kısa bir değerlendirme yapmak amacıyla söz talebim oldu. Öncelikle, Sayın Meclis Başkan Vekilinin bir önceki oturumda ortaya koyduğu tavrın Türk milletinin hassasiyetlerine ve değerlerine sahip çıkma tavrı olduğunu ifade ediyorum. Dolayısıyla, bu bakımdan, Meclisi yöneten sayın Meclis başkan vekillerinin Türk milletinin hassasiyetine uygun davranışı eleştirilecek bir konu değildir; aksine, Meclisi yöneten başkan vekillerinin görevlerinden biri olduğunu ifade etmek istiyorum.

Öte yandan, özellikle, bizim, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına konuşan Sayın Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun borçlarla ilgili verdiği bilgiler üzerine Sayın Millî Savunma Bakanının yaptığı bir değerlendirme var. Tabii bu değerlendirmeyi yaparken âdeta Türkiye'nin sanki borç stoku azalıyormuş, borçlarını ödüyormuş gibi bir hava oluşturuyor, aslında böyle değil. Çünkü 2002 yılında Türkiye'nin 220 milyar dolar borcu varken, bugün 595 milyar dolar borcu vardır. Türkiye'nin borç stoku giderek artmaktadır. Üstelik 2002 yılında yüzde 24 olan tasarruf oranı, bugün yüzde 12’ye düşmüştür. Türkiye'nin gayrisafi millî hasılasına cari açığın oranı yüzde 10’lara varmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye'nin bir sorunu vardır, bu sorunun üstünü örtmenin bir anlamı yoktur. Zaten Türkiye cari işlemler açığı bir problem olduğu için Hükûmetin getirdiği birtakım tedbirlerle ithal ikamesi, cari işlemler açığını azaltmak için birtakım tedbirler ve tasarruf oranını artırmak için birtakım tedbirler alınması aslında böyle bir sorunun var olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla, Sayın Bakanın “IMF borcu şuradan buraya indi.” filan ifadesinin hiç anlamı yoktur, hiçbir manası yoktur. Çünkü Türkiye sadece IMF’ye borçlu değildir. Maalesef, Türkiye’nin 595 milyar dolarla ve  dünyanın en fazla cari açık veren ülkelerinden biri olarak da önemli sıkıntıları vardır ki bu sıkıntılardan dolayı da zaten bugün memurlara maaş zammının yüzde 3,5 olarak belirlenmesinin amacı da, yıllık ortalama yüzde 5 olması da Türkiye'nin Yunanistan gibi çöken bir ülke konumuna girme riskindendir. Bu bir sonuçtur. O bakımdan, sürekli olarak, “IMF’ye borcu ödüyoruz…” IMF’ye borcu ödüyorsunuz da başka kurumlara olan borcunuz artıyor. Böyle bakıldığı zaman, özellikle biraz önce Sayın Bakana Alim Bey sordu ama bilgi tam verilmedi. IMF’yle ilgili yapılan anlaşmanın AKP döneminde yapıldığını ifade ederken, aslında IMF borcu olarak ifade edilen ki uluslararası resmî kuruluşlara olan borçlar kategorisine bakıldığı zaman IMF sadece bunlardan biridir. Uluslararası kuruluşlar içerisinde, Dünya Bankası, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası ve diğer uluslararası kuruluşlar da var.

Şimdi, bakın, IMF’ye borcunuz düşmüş. Nereden düşmüş? Dış borç stoku: Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankasının borç stoku 2002’de 5,3 milyar dolar, 2011’de 12,1 milyar dolar olmuş; nereden düşmüş! Diğer uluslararası kuruluşlara olan borçlar, 3,6 milyar dolar 2002’de, 2011’de 17,5 milyar dolara yükselmiş ya. Yani, milletin karşısına çıkarken doğruları ve gerçekleri söylemek lazım. Uluslararası kuruluşlara olan borç artmıştır. Toplamda IMF’yle ilgili borcun azaldığını söyleyenler, resmî alacaklı olarak uluslararası kuruluşlara olan borcun, 2002 yılında 31 milyar dolar iken, 2011’de 34 milyar dolara çıktığını ifade etmiyorlar. O bakımdan, yani millete gerçekleri ortaya koymak lazım. Eğer, denildiği gibi, bu ülke, borcunu ödeyebilen bir ülke ekonomisi hâlindeyse, o zaman neden astsubaylar ayakta, neden uzman erbaşlar ayakta, neden atanamayan öğretmenler sıkıntı içerisinde, neden kamu görevlileri bugün yüzde 3,5 zamma karşılık, ortalama 5,3’lük bir zamma karşılık ayakta? Herkes ayakta. Yaş çay üreticileri sıkıntıda, otoyolu kapattılar.

Bugün geldiğimiz bu noktada bu sıkıntıların olduğu bir ekonomi, cımbızla çek, “IMF’den borç azaldı.” IMF’den borcun azaldı da, Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankasından borcun arttı, toplam borcun arttı. Hane halkı ekonomileri de borçlu, yüzde 4 olan hane halkı ekonomisi borcu yüzde 45’e yükselmiş. Borcunu ödeyebilecek bir kapasite yok. Dolayısıyla, bugün bakıldığı zaman, takipteki alacaklarda 2010 yılından beri en yüksek seviyeye yükselmiş, 20 milyar TL’ye yükselmiş takipteki alacaklar. Önemli bir sıkıntıyla karşı karşıyayız. Böyle önemli sıkıntılarla ilgili ekonomik değerlendirmeler yaparken işte “Şurada azaldı.” diyerek bunun üzerinden bir siyaset oluşturmak açıkçası yanlış, doğru bir değerlendirme olmaz. 

Bu çerçevede bir konuyu da ifade etmek istiyorum. Değerli milletvekilleri, bakın, yüzde 3,5’luk zam, buçukluk zam, kamu görevlilerinin taleplerini, ekonomik beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır ve bugün de kamu görevlileri bu konuda bir uyarı eylemi yapmıştır. Şimdi,  böyle bir uyarı eylemine bizim milletvekillerimiz de katıldı. Adana Milletvekillerimiz Ali Halaman, Seyfettin Yılmaz, Mersin Milletvekilimiz Ali Öz, Hasan Hüseyin Türkoğlu katıldılar Abdi İpekçi’de, oraya gittiler, “beraberiz” dediler. Eylem bitmiş, dönerken, maalesef müdahale yapılmış, ayakları kırılanlar var, biber gazı sıkılmış.

Değerli arkadaşlarım, yani böyle bir yöntem… Yani devlet memurları toplu sözleşme ararken coplu sözleşmeye dönüştü. Nasıl olacak? Bu sindirme… Bakın, toplumsal olaylarda, bu tür sosyoekonomik olaylarda, baskıyla, tehditle, şiddetle, copla, biber gazıyla toplumu sindirmek uygun bir yönetim modeli değildir.

Spor kulüplerinin karşılaştığı, taraftarların karşılaştığı, Fenerbahçe taraftarının ya da Göztepe taraftarının karşılaştığı problemler… Burada da, yapmışlar eylemlerini, ayrılıyorlar ve dönerken, Abdi İpekçi’den genel merkeze giderken barikat kuruluyor, biber gazı, cop, ayakları kırılanlar… İşte Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk’ta -gazetelerde var, İnternet sayfalarında var- biber gazı maalesef önemli tahribat yapmış. Böyle bir şey olamaz. İnsanlar hakkını, hukukunu ararken, hak mücadelesi sürdürürken “ben güçlüyüm, ben haklıyım.” dercesine bunları sindirmek doğru değil. Ne istiyorlar? Peygamber Efendimiz’in hadisi şerifinde buyurduğu gibi. “İşçilerin alın teri kurumadan ödeyiniz.” diyor ya. Bunlar alın terlerini dökmüşler, daha maaş yok ortada. Bunu istemek haksızlık mı? O bakımdan, kamu görevlilerine yapılan bu muameleyi kınıyorum. Son derece yanlış bir muameledir. Böyle olduğu zaman acaba bu konuda bu eylemi yapan Türkiye Kamu-Sen’i sindirmek amacıyla mı yapılıyor? Yandaşlığın, boyun eğmenin üstünlerin karşısında hak sahibi yapamayacağını herkes öğrenmelidir, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmadığını göstermelidir. Hak mıdır? İlk dört ayda enflasyon yüzde 3’ü geçmiş, gerçek enflasyona baktığınız zaman daha fazla. E, memurlara ilk altı ayda yüzde 3’ü vermek, önermek hak mıdır yani?

Dolayısıyla böyle bir konuda yapılan muameleyi kınıyorum. Özellikle bu yönetim anlayışını, baskı, tehdit, şiddetle sindirme yönetim anlayışının bir yansıması olduğunu kınıyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, hak sahibi olanların hakkını verebilecek bir Meclis olduğunu, milletin Meclisi olduğunu düşünerek bu konuda yapılan uygulamaların, bu davranışların yanlışlığı konusunu sizlerle paylaşmak istedim. Özellikle böyle bir konuda, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, polislerin uğradığı haksızlığı burada dile getirirken, astsubayların uğradığı haksızlığı dile getirirken, 3600 göstergeyi savunurken ve bunlarla ilgili Türkiye Kamu-Sen’in de polislerin hakkının korunması konusunda bir mücadeleyi sürdürürken böyle bir muameleye, birilerinin yönlendirmesi ve provokasyonuna maruz bırakılmalarını, doğrusu, kabul etmemiz mümkün değildir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak böyle bir yönetim anlayışını kınadığımızı, uğranılan bu davranışlar karşısında üzüntülerimizi ifade ediyor, hepinize saygılarımı arz ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Başka söz talebi? Yok.

Sayın Ağbaba, buyurun.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, Türkiye'nin dört bir yanında olduğu gibi Malatya’da da meralar peşkeş çekiliyor. Malatya Akçadağ’da, Battalgazi’de, Yeşilyurt’ta, Doğanşehir’de meralar geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen sözüm ona ihalelerle kiralandı. Meraları kırk dokuz yıl boyunca kiralamak o bölgede yaşayan insanları açlığa mahkûm etmekle eş değerdir. Hayvancılık bitiriliyor o köylerde. Özellikle Doğanşehir’e bağlı Dedeyazı köyünde köyün içine kadar girmiş arazi, mera kiralandı ve köylü hayvancılık yapamaz duruma geldi. Yani bu ihaleyi yapanlar diyorlar ki: “Siz hayvancılık yapmayın. Elinizdeki hayvanları, kuzuları, koyunları, inekleri satın. Gidin o büyük ihaleyi alanların yanında çalışın.”

Bu dönemde, özellikle son dönemde Malatya’daki dağlar satıldı, taşlar satıldı, topraklar satıldı. Tabii, biliyorsunuz, Malatya’da bütün kurumlar, üreten kurumların hepsi satıldı; Tekel’i, Sümerbank’ı, şimdi de Şeker peşkeş…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tanal, buyurun.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Efendim, doğal gaza yüzde 16,6; elektriğe yüzde 19 zam geldi. Memura 3,5+4 geldi. Bunu nasıl izah edebilirsiniz Sayın Bakan?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Varlı…

MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Az evvel buğday fiyatlarıyla alakalı, Sayın Bakan Toprak Mahsulleri Ofisinin emanete buğday aldığını, işte emanet bir fiyat ortaya koyduğunu, protein değerinin ölçüldüğünü filan anlattı. Yani bunların hiçbir tanesi üreticinin buğdayının daha fazla para etmesini sağlayan unsurlar değil Sayın Bakan. Siz üreticinin buğdayının daha fazla para etmesini istiyorsanız eğer, Toprak Mahsulleri Ofisini devreye doğrudan koyup peşin parayla “Ben şu paraya alıyorum. İthalatı da yasaklıyorum, ithalata da şu kadar fon koyuyorum, eylül ayında da şu fiyata satacağım.” dediğiniz an üreticinin buğdayı para eder ama siz bunu hiçbir zaman diyemediniz. Lütfen, bu konuda çiftçinin mağduriyetini önleyin. Yok emanete buğday alıyormuşuz, yok protein değerini şu kadar artırıyormuşuz, yok fabrikatör… Tabii ki iyi buğday…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Sayın Başkan, ben teşekkür ediyorum.

Sayın Tarım Bakanımız cidden çok yumuşak anlattı ama bu çok doğru değil biraz. Çiftçinin malının eğer para etmesini istiyorsak tüccarın önüne Tarım Bakanlığının takılmasına gerek yok, Tarım Bakanlığının tüccarı arkasına alması lazım. “Ortalarda bir yerde ben fiyat açıklıyorum.” demek önce tüccarın alımına müsaade etmek, sonra da usulen “Ben de şunu alacaktım.” demek gibi bir şey.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Oğan…

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, iki sorum olacak. Birincisi, Iğdır’daki devlet kurumları acaba patatesi, soğanı vesaireyi neden Iğdır’dan almayıp da Van’dan ve başka illerden alıyor? Bunu biz Iğdırlılar olarak çok merak ediyoruz.

İkincisi de, Iğdır’da sizin bakanlığınızda orada il müdürü yapabileceğiniz okumuş yazmış hiç kimse yok mu acaba? Iğdır’daki bütün il müdürlerini özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden atıyorsunuz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Özkan…

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Sayın Bakan, dün Nevşehir Derinkuyu, Niğde Azatlı, bu bölgedeki patates üreticileriyle beraberdik. Patateste gerçekten bölgede çok büyük sorun var, patatesler filizlenmiş durumda. En kısa zamanda devletin sıcak elini oranın üreticileri bekliyorlar. Bunlar 180 metre kuyudan su çıkarıp bu patatesi yetiştirmişler, gübresini atmışlar, ilacını kullanmışlar, mazotunu kullanmışlar ama bir an önce tespit yapılıp o zararlarının Hükûmet tarafından desteklenmesi veyahut da depolardaki patateslerin bir an önce alınıp okul sütü gibi askere, memura verilmesi yönünde talepleri var. Gerçekten üretim fazlası bir patates söz konusu, Sandıklı’da da aynı durum söz konusu, Bolu’nun köylerinde de aynı durum söz konusu, daha önce bir komisyon oluşturmuştuk.

Bu konuya Hükûmet olarak eğilmenizi talep ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bayraktutan…

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, çayla ilgili Karadeniz’de çok ciddi bir problem var. Çay üreticilerine uygulanan kota ve kontenjan nedeniyle günlük 10 kilogramlık bir sınır uygulanmaktadır. Bu nedenle bugün Rize’de çay üreticileri ana yolu, Karadeniz sahil yolunu kapattılar, sahil yoluna çay döktüler. Bu nedenle çok ciddi bir infial oluşmuştur Karadeniz Bölgesi’nde. Bu infialin giderilmesi için herhangi bir önlem almayı düşünüyor musunuz? Kontenjanı kaldırmayla ilgili bir çalışmanız var mıdır? Bu kontenjan uygulaması üreticileri ileri derecede mağdur etmiştir, bu mağduriyeti gidermeyle ilgili Bakanlık olarak herhangi bir çalışmanız var mıdır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, buyurun.

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Tabii, değerli milletvekillerimizin birçoğunun aslında soru sormaktan çok bir fikir beyanında bulunduğunu gördük.

Çayla ilgili olarak ifade edilen husus şu: ÇAYKUR, biliyorsunuz, bütün fabrikalarıyla yılda çayın yarısından fazlasını alıyor. Şu anda da kapasitesini aşağı yukarı yüzde 100 olarak kullanıyor ki  bu da günlük 7  bin ton civarında bir çay demektir. Tabii ki bu fabrikaların bir kapasitesi var, günlük işleyebileceği bir miktar var. Bu kota meselesi buna istinaden ortaya çıkıyor. Özel sektör alıyor. Talep tabii şu: Biz özel sektöre değil de hepsini ÇAYKUR’a satalım talebidir, yani biraz sıkıntı bununla ilgili.

ÇAYKUR bütün gücüyle, bütün potansiyelini... Hatta bu sene önceki yıllara göre günlük kapasitesini yaklaşık 350-400 ton artırmak suretiyle 6.600 tonlardan 7 bin tonlara çıkardı ve şu anda da bütün fabrikalarında, ki elli civarında fabrikası var, bu alımı gerçekleştiriyor. Tabii özel sektör de var. Bizim ÇAYKUR’un ilan ettiği fiyatta 110 kuruş/kilogram yaş çayın bedeli, 12 kuruş da prim ödüyoruz, toplam 122 kuruş olarak çay üreticisine ÇAYKUR’un verdiği toplam bedel.

Alımla ilgili yapılabilecek olan şu: Bu fabrikaların, ÇAYKUR fabrikalarının full kapasiteyle çalışması ve üreticilerin olabildiğince elindeki çayı değerlendirebileceği kapasite ile bunu almasıdır, bunu özellikle ifade etmek istiyorum.

Patatesle ilgili olarak, tabii, bir arz fazlası var. Patatesin bu sene        -biliyorsunuz- geçtiğimiz haftalarda, aylarda bir don problemi oldu beklenmedik bir şekilde. Biz Hükûmet olarak, bu sigorta kapsamında değerlendirilemediği için yani sigorta yapılamadığından dolayı patates üreticisine dekar başına onun tohumluk ihtiyacını özellikle karşılamak maksadıyla 200 lira civarında bir para ödemesinin şu anda hazırlığını yapıyoruz. Bununla ilgili bir karar şu anda istihsal ediliyor, Tarımsal Destekleme ve Yönlendirme Kurulu kararı oldu.

Tabii, bu üretim tüketim meselesi yani Türkiye 150 çeşit ürün üretiyor, zaman zaman bazı ürünlerde bir arz fazlası olabiliyor. Bunu tabii piyasa şartları içerisinde yapmak lazım, bunu sütle mukayese etmemek gerekiyor çünkü süt ayrı, özel bir ürün. Okul Sütü Projesi tüm siyasi engelleme çabalarına rağmen başarıyla şu anda devam ediyor, günde 7 milyon 200 bin öğrencimize 200 mililitrelik UHT süt veriliyor ve şikâyetler de aşağı yukarı neredeyse tamamlandı yani pek bir şikâyet kalmadı, bu uygulama devam ediyor.

Devlet kurumlarına atananların özel olarak bir bölgeden seçilmesiyle ilgili durum söz konusu değil. Dolayısıyla Iğdır’da işte sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden atama yapıldığı görüşü doğru bir görüş değil.

SİNAN OĞAN (Iğdır) – İsterseniz sunarım size Sayın Bakanım.

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Sunabilirsiniz. Sunarsanız iyi olur.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Cevap verilmeyen soruları ne yapacağız? Yazılı mı cevap…

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

 

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Madde üzerinde gruplar adına söz talebi? Yok.

Şahsı adına söz isteyen Kamer Genç, Tunceli Milletvekili.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uluslararası anlaşmaları müzakere ediyoruz, devletin Hariciye Bakanı makamında oturan Ahmet Davutoğlu piyasada yok. Türkiye dünyada değer kaybediyor, dış politika sorumluluğu olan kişi yok, Bakanlar Kurulu sırası boş.

Yahu, eğer bu kadar kendiniz de bıktınızsa, yani burada gelip de Meclisin karşısında utanıyorsanız, yüz yoksa o zaman istifa edin buralardan.

Şimdi, bakın, değerli milletvekilleri, Uludere’de 34 tane vatandaşımız öldürüldü. Bu Uludere meselesi öyle yabana atılacak, bir anda kapatılacak konu değil. Bu olay Kürt vatandaşlarımız için büyük bir üzüntü kaynağı. Yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin Hükûmeti bir talimat veriyor -bu işin sorumlusu Başbakan Erdoğan’dır, Hükûmettir- ve orada 34 tane vatandaşımız öldürülüyor. Bunun susacak bir tarafı yok, bunun ertelenecek bir tarafı yok. Hükûmet eğer sorumluluk taşıyorsa, sorumluluk duygusu denen bir kavram varsa kendisinde, derhâl istifa etmelidir. Arkadaşlar, burada emri veren Hükûmettir.

Bugün İçişleri Bakanı diyor ki: “Hava Kuvvetlerinde bir görevli.” Yahu, “Hava Kuvvetlerinde görevli” olur mu? Bunu, yetkiyi Meclisten alan sen misin? Yetkiyi Meclisten alan sensin. Bunu Hava Kuvvetlerindeki bir görevliye yükleyip de siz kendinizi temize çıkaramazsınız. Aslında AKP’nin grubunun bunun üzerinde durması lazım, grubun Hükûmeti düşürmesi lazım.

Arkadaşlar, bu Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmeye getiren bir harekettir. 34 tane canın öldürülmesi dışında Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmeye çalışanların eline verilmiş en büyük kozdur. Dolayısıyla, bu ihmal edilecek, örtbas edilecek bir olay değil. Bu, şimdi burada böyle iki üç tane lafla, bilmem şunu bunu sorumlu tutmakla geçmez.

Şimdi, ben buraya çıkıyorum, konuşuyorum. Ben yılların politikacısıyım, otuz senedir bu kürsüde konuşuyorum arkadaşlar. Bu kürsüde her zaman yolsuzlukları, haksızlıkları, işkenceleri dile getirdim. Şimdi, bir AKP’li çıkıyor bana diyor ki: “Bu zat, ben bunu şey etmem. Efendim, senin bize söylediklerini biz senin Genel Başkanına iade ederiz.” Yahu, ben ne diyorum? Benim Genel Başkanımla ilgili bir şey söylüyorsanız buyurun söyleyin. Sizi kan mı tutmuş? Niye yani? Ağzınız mı kilitlenmiş? Alnın açıksa çık, eğer doğru bir şey biliyorsan söyle ama ben yüzlerce, binlerce suistimali, soygunu getiriyorum.

KİT Komisyonundayız, her gün birçok suistimal olaylarını dile getiriyoruz ama orada AKP’nin 21 tane milletvekili var, bir şey konuşmuyorlar, sadece akrabaya parmak kaldırıyorlar. Böyle bir KİT Komisyonu olur mu arkadaşlar? Ondan sonra, ihalelerin hepsinde yolsuzluk var, hepsinde demeyeyim, büyük bir kesiminde yolsuzluk var.

Düşünün arkadaşlar, bugün, mesela Ziraat Bankasına bağlı bir kuruluş, bir genel müdüre 18 milyar para veriyorlar, 18 milyar, bir de senede dört maaş da ikramiye veriyorlar. Sıradan memur alıyorlar 7,5 milyar lira ücret veriyorlar, dört tane ikramiye. Böyle devlet talan edilemez ki! Bunun gibi daha neler var.

Kömürdeki yolsuzluklar, petroldeki yolsuzluklar, ihalelerdeki yolsuzluklar… Bunları söyleyeceğiz ama siz sağırsanız, eğer sizde sorumluluk duygusu teşekkül etmemişse, bunları söylediğimiz zaman ya yapmayacaksınız ya da yaptığınıza göre sonucuna katlanacaksınız. Ondan sonra da “Biz senin söylediklerini senin Genel Başkanına iade ederiz.” Sen aciz misin bana laf söylemekten? Benim Genel Başkanımla ne ilgisi var? Benim muhatabım kim? İktidardaki Başbakandır, bugün, iktidarda Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’dür, her gün yurt dışındalar. Geçen gün Trakya’ya gidiyorum arkadaşlar, baktım, bir uçak dolusu polis. Nereye gidiyor? Tayyip’i korumaya. Yahu, orada koruma yok mu? Yok.

Arkadaşlar, yurt dışına Tayyip gidiyor, en azından 80-90 tane polis dört gün önce gidiyor oraya, yiyor, içiyor, uçakla gidip geliyor, otel paraları, yevmiyeler kaça mal oluyor? Yurt içinde öyle. Tayyip Erdoğan bugün kendisini korumak için 5 bin kişilik polis ordusunu kurmuş. Yahu, senin niye milletin içinde gezmeye yüzün tutmuyor? Ya gelsin arkadaş, söylesin burada. Niye yüzün tutmuyor? Çık milletin içinde, eğer hakikaten arkanda bir leke yoksa milletin içinde başın dik olarak yürü göreyim seni bakalım! Ondan sonra da çıkıp da ben…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KAMER GENÇ (Devamla) –  Halkın içine girmeye cesaretin yok!

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

KAMER GENÇ (Devamla) - Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, şahsım adına söz istiyorum.

BAŞKAN – Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sonradan fark ettim Sayın Elitaş, kusura kalmayın.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

Madde 3: Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, grup adına söz istiyorum.

BAŞKAN – AK PARTİ Grubu adına Mustafa Elitaş, Kayseri Milletvekili.

Buyurun.

AK PARTİ GRUBU ADINA MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

IMF ile ilgili yapılan bu sözleşme çerçevesinde değerli arkadaşlarımızın yapıcı eleştirileri ortaya çıktı; fakat bazı meseleleri, bazı rakamları ortaya koyarken yanıltıcı bilgilendirildiği konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunu kendi çerçevemden, kendi açımdan aydınlatmak istiyorum.

Bakınız, değerli arkadaşlar, 2002 yılında Türkiye’nin borcu 221 milyar dolar. 2012 yılında Türkiye’nin borcu 595 milyar dolar. 2002 yılında Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılası 231 milyar dolar. Yani bütün yılın alın terini bir araya getirmişiz; işçimiz çalışmış, memurumuz çalışmış, sanayicimiz çalışmış, bütün artı değerleri, kârları bir araya gelmiş 231 milyar dolar elde etmişiz. Buna karşılık borcumuzu ödemişiz, cebimizde 10 milyar dolar kalmış. 2012 yılının, 2011 yılı sonu itibarıyla Türkiye’nin toplam borcu 595 milyar dolar. Yine aynı şekilde bu ülkenin insanları, 75 milyon insan çalışmış, alın terini bir araya getirmiş; işçinin maaşı, memurun maaşı, işçinin ücreti, iş adamının kârı, her türlü birikimler bir araya gelmiş 2011 yılında 772 milyar dolar gelir elde etmişiz. Yani bugün biz bütün borçlarımızı ödemeye kalktığımız takdirde elimizde ne kalmış? 177 milyar dolar artı değerimiz kalmış. 2002 yılında ancak 10 milyar dolarlık, borcumuzu ödedikten sonra elde ettiğimiz gelir varken 2011 yılında 177 milyar dolarlık bir artı gelir elde etmişiz. 2002 yılındaki 231 milyar dolarlık gayrisafi yurt içi hasılanın 2011 yılı itibarıyla baktığımızdaki değeri 772 milyar dolar; çarptığınız zaman 4 misline yakın bir artışla karşı karşıya kalmış olursunuz. Yine, 2002 yılında 370 milyar Türk lirası gayrisafi yurt içi hasıla elde eden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları 2011 yılında 1 trilyon 404 milyar lira gayrisafi yurt içi hasıla elde etmiş. 2002 yılında asgari ücret 184 lirayken 2012 yılının başında asgari ücret 751 liraya çıkmış. Asgari ücret 4 misline yakın artış göstermiş.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Fiyat artışlarını bir söyle!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - 2002 yılında asgari ücret 111 dolar iken bugün asgari ücret 420 dolara çıkmış.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Elektrik ne olmuş, onu da bir söyler misin sen? Elektriğin, doğal gazın fiyatını da bir söyle!

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, asgari ücretin geldiği konunun yüksek olduğunu ifade etmiyoruz. En düşük memur maaşının, aldığı paranın da yüksek olduğunu ifade etmiyoruz. 57’nci Hükûmet de, 56’ncı Hükûmet de, daha önceki hükûmetler de bu ödedikleri paraları hiç kimse, Bakanlar Kurulu üyeleri cebinden ödemedi, başbakan cebinden ödemedi. 58, 59, 60, 61’inci hükûmetlerin üyeleri de memurumuza ödenen maaşları, işçimize ödenen ücretleri cebinden ödemiyor; bu ülkenin kaynaklarından, bütçe imkânları doğrultusunda ödemelerini yapıyor.

Bakın, yine sizinle bazı rakamları paylaşmak istiyorum. Alım gücüyle ilgili konuları daha önce anlatmıştık. Değerli milletvekilleri, 2002 yılında müsteşar 7 lira maaş alırken 9/1 memur 1 lira maaş alıyormuş. 2002 yılında -dikkat edin- müsteşar, en yüksek devlet memuru 7 lira maaş alırken en düşük, 9/1 devlet memuru 1 lira maaş alıyormuş yani 7 katı fazla maaş alıyormuş en yüksek devlet memuru. 2011 yılının Temmuz ayı itibarıyla baktığımızda, devlet memuruyla müsteşar arasındaki fark 3,4 misline indirilmiş. Bizim yaptığımız ücret politikasında yüksek maaş alana daha az ama düşük maaş alana daha yüksek şekilde maaş artışını öngören bir sosyal politikayı gündeme getirmişiz.

Bakın değerli milletvekilleri, 2002 yılı itibarıyla TÜFE yüzde 18,4, memur maaş artışı yüzde 24,8; 2006 yılında TÜFE yüzde 9,7, memur maaş artışı yüzde 22,5; 2008 yılında TÜFE yüzde 10,1, memur maaş artışı yüzde 23,2; 2011 yılında TÜFE yüzde 10,45, memur maaş artışı yüzde 18,3. Şöyle bir düşünün: 2002 yılına girdiğimiz Türkiye’de, 2001 krizinin sonuçları çerçevesinde bu ülkede insanlar maaş artışlarını değil, yarınlarını garanti altında görmek için kaygı duyuyorlardı. Ama şu anda Türkiye ekonomisinin kalkındığını, büyüdüğünü memur sendikaları ifade ediyorlar, diyorlar ki: “On yılda Türkiye ekonomisi şu kadar arttı, biz de buradan refah payını istiyoruz, arzu ediyoruz.” On yıl önce bu ülkenin insanı bu ülkenin devletinden, hükûmetinden maaşlarını isterken tedirgindi, “Verirler mi acaba?” diye kaygıları vardı ama şimdi refah seviyesinin daha da artırılması için isteklerde, taleplerde bulunuyorlar. Bir kimsenin bir şeyi talep edebilmesi için var olması gerekir, kaynak olması gerekir, üretmesi gerekir; işte 2012 Türkiye’sinin en önemli farklarından birisi bu.

Bakın değerli milletvekilleri, yine ülkelerin 2000 yılından 2010 yılına kadar gelen gayrisafi yurt içi hasıla artışlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin 2000 yılından 2010 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasıla artışı yüzde 47; İngiltere 52,6; Almanya 73,5; Fransa 91,7; İtalya 85,1; İspanya 136,1; Yunanistan 140,2. Türkiye'nin gayrisafi yurt içi hasıla artışı on yılda yüzde 177 olmuş.

Değerli arkadaşlar, bu doğruları, bu gelişimi, bu ülkedeki artı değeri ortaya çıkarışı ve Türkiye'nin sadece figüran olmaktan çıkıp global bir aktör hâline gelişini bu millet on yıldır takip ediyor. On yıllık süre içerisinde hem mahallî idareler seçimlerinde hem de genel seçimlerde artan bir oranla, bu ülke, iktidarına, kendisini idare eden iktidara aynı şekilde desteğini vermeye devam ediyor. Kamuoyu anketleri de zaten bu desteğin aynı şekilde olduğunu ifade ediyor.

Bakın, değerli milletvekilleri, bir de sizinle bir konuyu paylaşmak istiyorum. Lisede felsefe hocamız vardı -yaşıyorsa kulakları çınlasın, öldüyse Allah rahmet eylesin- derdi ki değerli arkadaşlar: “Bir kişi hangi mekânda yetiştiyse onun resmini yapar veya o konuyu içine getirir. Mesela sarayda yaşayan bir ressam ile köyde yaşayan bir ressamı ortaya koyalım. İki ressama da diyelim ki: ‘Mükellef bir sofra çizin.’ Saraydaki ressam gümüş veya altın kaşıklarla, altın tabaklar içerisinde mükellef bir sofrayı, kuş sütü eksik olmayan bir sofrayı ortaya koyar ama çoban bulgur pilavıyla yanında da ufak tefek bir şeyler yapar. Kişi ne gördüyse, nasıl yetiştiyse o ortam içerisinde, o çerçeve içerisinde bunu değerlendirir.” Buraya çıkan milletvekili sürekli olarak yolsuzluktan, hırsızlıktan bahsediyor. Yani sen hayatın boyunca yolsuzluk ve hırsızlıktan başka bir şey düşünmedin mi ki? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Milletvekilliği yaptığın süre içerisinde sen sadece o rezalet içerisinde bulundun mu ki anasının ak sütü gibi helal oylarla bu milleti temsil eden, on yıldır da yükselen bir değer olan Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetine, Başbakanına, Cumhurbaşkanına hakaret etmeyi kendinde hak görüyorsun?

Bu duygularla yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Başka söz talebi? Yok.

Soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Işık, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 2000 yılında fert başına düşen millî gelir ile 2011 rakamlarına göre fert başına düşen millî gelir değerleri kıyaslandığında Türkiye'nin yaklaşık 15 sıra geri gidişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarım Bakanı olmanız nedeniyle, Hükûmet adına da orada oturmanızı da fırsat bilerek soruyorum. Özellikle sizin döneminizde sıfır faizli kredili damızlık inek dağıtımından yararlanan vatandaşlarımızın birçoğu dağıtılan damızlık sığırların brusella hastalığı nedeniyle toplatılmasından mustariptirler. Örneğin, Kütahya ili Domaniç ilçesinin Çukurca beldesinde yaklaşık 200 damızlık inekten 100’ü bu gerekçeyle toplatılmıştır. Bu konuda nasıl bir tedbir düşündünüz? Türkiye genelinde hastalıklı hayvanların mücadelesiyle ilgili nasıl bir yol izleyeceksiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Öz…

ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu Hal Yasası’nda yeni yapılan bir değişiklikle yüzde 2 olan hal rüsumu yüzde 1’e indirildi. Bu oranın da yüzde 0,25’i üretici yerdeki belediyeye, yüzde 0,75’i de ürünün gönderildiği hal belediyesine verildi. Bu durum üretimin yapıldığı yerin aleyhine bir durumdur. Bu durumu eşitlemeyi veya bu oranları tersine çevirmeyi düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Varlı…

MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Az önce Sayın Bakana fikrimizi söyledik, pek hoşuna gitmedi herhâlde, yapılması gereken doğruları söylediğimiz için hoşuna gitmedi. Peki, şöyle soralım o zaman: Buğday hasadına başlandığı günden buğday hasadı bitene kadar yani ağustos ayının sonuna kadar, hatta eylül ayının ortasına kadar ithalatı yasaklamayı düşünüyor musunuz? Bir. Veya ithalatın fon değerini artırmayı düşünüyor musunuz? İki.

Yine, Ziraat Bankasıyla ilgili yönelttiğim soruya cevap vermediniz. Geçen yıl mısıra dönüm başına 358 milyon lira verilirken bu yıl yarı fiyat ancak veriliyor. Büyükbaş hayvanda geçen yıl verilen ücretin bu yıl yarısı ancak veriliyor. Çiftçi ödediği paranın karşılığını alamadığı gibi yarısını bile alamıyor. Bu konuyla alakalı bir çalışmanız var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Başkanım, teşekkür ediyorum.

Sayın Bakanımız, demin de söyledim, cidden tatlı tatlı anlattı ama belirsizlik iyi bir şey değil. Bu buğday hasadı Adana’da turfanda yani en önce biçilen yer. Dolayısıyla, Sayın Tarım Bakanımız bir ön alma adına, bu fiyatla ilgili bir söyleme gibi bir düşüncesi yok mu? Yarın bir gün bu buğday ortada kalır. Ondan dolayı, Tarım Bakanlığının bir miktar ön almasını istiyoruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Oğan…

SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 15 Şubatta TİGEM’in Iğdır Devlet Üretme Çiftliğine güvenlik görevlisi alınmasıyla ilgili bir çalışma yapılmış. Bir vatandaşımız müracaat etmiş ve MHP Iğdır Milletvekili olarak beni de referans göstermiş. TİGEM Genel Müdür Yardımcınız Ayhan Karayaman cevaben bu vatandaşımıza diyor ki: “Biz seni alacaktık ancak referansınız MHP Iğdır Milletvekili olduğu için biz seni alamayacağız.” Böyle bir partizanca tutumu Sayın Karayaman mı yapıyor yoksa bu talimatı siz mi verdiniz?

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Ağbaba…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Bakana sormak istiyorum. Bugün İçişleri Bakanı Sayın İdris Naim Şahin’in açıklamaları var. Bir televizyon kanalında diyor ki: “Bu vatandaşlar kaçakçıydı. Bu emri BDP verdi. Sağ yakalansalardı kaçakçılıktan yargılanacaklardı.” Filmin bütününe bakılınca “Özür dilemek gibi bir şey yok.” diye bir söylem var. Eğer bunlar doğruysa, siz katılıyorsanız niye tazminat ödeniyor öldürülen gençlere? Kaçakçılık yapmanın cezası öldürülmek mi? Ayrıca siz, kabineden bir bakan olarak, cenazelerde döktüğünüz gözyaşlarıyla tezat değil mi bu davranış? Kaçakçılık yapmanın cezası öldürülmek mi? Bunları bir bölge milletvekili olarak size sormak istedim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Bayraktutan…

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, demin çayla ilgili soruma verdiğiniz cevabın çok inandırıcı olmadığını düşünüyorum, şöyle ki: Günlük 7 bin ton yaş çay kapasitesinin bugün Doğu Karadeniz’de 4 bin-4.500 ton civarında uygulandığını düşünüyoruz. Eğer dediğiniz rakamlar, kontenjan uygulamasıyla ilgili sorun olmasa, en azından günlük 10 bin ton civarında ÇAYKUR’un çay işletmesi gerekir diye düşünüyoruz. O nedenle, kontenjan uygulaması nedeniyle üreticinin büyük mağduriyeti söz konusu. ÇAYKUR çayı almadığı için, sizin ilan etmiş olduğunuz taban fiyatının yarısına düşen miktarlarda, neredeyse 65 kuruşa düşen miktarlarda çay üreticisi özel sektöre çayını vermekte ve bu nedenle büyük mağduriyet içerisinde yol almakta, onun da parasını bir yıl sonra, nakit olarak değil, bir bölümünü kuru çay, bir bölümünü zeytin olarak almaktadır. Bu nedenle bir mağduriyet söz konusudur. Bu konuda herhangi bir şey yapmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Önce tabii, deminden beri bu büyüme, borç, vesaireyle ilgili birçok şey söylendi, önceki maddelerde de.

Şunu bir kez daha vurgulamak lazım: Türkiye'nin, tabii, borcunu mukayese ederken -özellikle dış borcunu, gerek IMF’ye gerekse diğer bütün uluslararası kuruluşlara- bir, Türkiye'nin o günkü millî geliriyle mukayese etmek lazım ve o gün ile bugünü mukayese etmek lazım.

Şimdi, 2002 yılında Türkiye'nin uluslararası bütün kuruluşlara yönelik kamu borç stoku 29 milyar dolar. Bu 29 milyar dolar; Türkiye'nin o tarihteki toplam millî geliri 230 milyar dolar ve çok uluslu kuruluşlara -uluslararası kuruluşlara daha doğrusu- olan borcun bu şekliyle millî gelire olan oranı yüzde 12,6.

Şimdi, bugün, bu borç rakamı 2011’de toplamda 34 milyar dolar. Yani Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankasından bahsedildi; İmar ve Kalkınma Bankası dâhil olmak üzere borç 34 milyar dolar ancak Türkiye'nin millî geliri -biraz önce de söylendi- 750 milyar dolarların üzerinde. Millî gelirle bugünü mukayese ettiğimizde, oranladığımızda ise bunun yüzde 4,4’üne tekabül ettiğini görüyoruz. Yani bundan on sene önce Türkiye'nin uluslararası kuruluşlara olan borcu millî gelirinin yüzde 12,6’sı ama bugün yüzde 4,4’üdür ki burada üçte 1 oranında bir düşüş söz konusu. Dolayısıyla, uluslararası kuruluşlara olan Türkiye’nin borcu da esas itibarıyla düşme gösteriyor, artma göstermiyor. Aksine Türkiye’nin millî gelirinde de 3 katlık bir büyüme söz konusu.

Sayın Başkan, tabii, Türkiye’de hayvan hastalıklarıyla ilgili bu dönemde çok etkin bir mücadele yapılıyor. Ama bunu herkes bilir ki, takdir eder ki hayvan hastalıkları sınır tanımıyor ve Türkiye gibi iki-üç kıta arasında yer alan ve komşuları itibarıyla da hayvan hastalıklarıyla ilgili hiçbir ciddi önlemin alınmadığı bir ülkeyi dikkate aldığımızda, bu hayvan hareketleriyle birlikte bu hastalıkların bütünüyle eradike edilmesi uzun zaman alacak ve çok büyük maliyetlere katlanmamızı gerektirecek bir durum.

Brucellada oranı itibarıyla bir artış söz konusu değil ve brucella da, Bakanlığın veyahut Hükûmetin verdiği faizsiz kredi destekleri veya diğer kooperatif uygulamalarında eğer brucella varsa bunlar zaten sigorta kapsamında. Dolayısıyla sigorta kapsamında değerlendiriliyor. Eğer hastalık tespit edilirse o vatandaşlarımıza, bu hayvanlar alınıp onların yerine kendilerine yeni sağlıklı hayvanlar veriliyor. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Şimdi, buğday ithalatı veya buğday fiyatıyla ilgili tekrar tekrar söyleniyor. Değerli arkadaşlar, biz, Hükûmetimiz döneminde, hiçbir dönemde üreticiyi mağdur etmedik. Bu sene de zaten etmemiz söz konusu değil ama henüz ortada daha ürün bile yokken kalkıp da işte, efendim, ön alalım, fiyat açıklayalım, önden gidelim gibi bir şey ne ekonominin gereğidir ne de Türkiye’yi doğru yönetmenin gereğidir. Bu şekildeki popülist politikalarla geçmişte “O kaç verirse ben 5 fazlasını veririm.” diyenlerin Türkiye’yi hangi hâle koyduğu, hangi krizleri yüklediğini de bütün milletimiz zaten biliyor ve Türkiye bunun yıllarca acısını, ızdırabını çekti. Gerek olmadığı zaman müdahale ettiğinde bir fiyat açıklamanın da hiçbir anlamı yok, ekonomik olmaz. Dolayısıyla, onu zamanı geldiğinde açıklayacağız.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Oylama için iki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Uluslararası Para Fonu Ana Sözleşmesinde İcra Direktörleri Kurulu Reformuna İlişkin Olarak Yapılması Teklif Edilen Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı açık oylama sonucu:

 

“Kullanılan oy sayısı

:

243

 

 

Kabul

:

231

 

 

Ret

:

12

(x)

 

Kâtip Üye

Özlem Yemişçi

Tekirdağ

Kâtip Üye

Bayram Özçelik

Burdur”

Böylece tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 19.13

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.20

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

----- 0 -----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110’uncu Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

4’üncü sırada yer alan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Esendere ve Sero Kara Hudut Kapılarının Ortak Kullanımına Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Esendere ve Sero Kara Hudut Kapılarının Ortak Kullanımına Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/427) (S. Sayısı: 7)(x)

 

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 7 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Ali Haydar Öner, Isparta Milletvekili. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Sayın Başkanım, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri; 7 sıra sayılı Yasa Tasarısı üzerinde söz almış bulunuyorum.

Bilindiği gibi, İran sınırı emperyal güçlerce belirlenmeyen tek sınırımız. 454 kilometre uzunluğundaki sınır, IV. Murad’ın Bağdat seferinden sonra Kasrışirin Antlaşması’yla bugüne kadar koruduğumuz bir sınır.

Burada Esendere’yle Sero -Urumiye’nin bir yerleşim merkezi- arasında hudut kapısı üzerinde anlaşmamız var. Dönemin Devlet Bakanı, şimdiki Gümrük ve Ticaret Bakanı Sayın Hayati Yazıcı’yla İran tarafından Ekonomik İşler ve Maliye Bakanı Shamseddin Hosseini tarafından Ramsar’da 2010 22 Martında imzalanan bir anlaşma. Bu anlaşma, Türkiye ile İran arasında dostluk, kardeşlik ilişkilerini pekiştirdiği gibi ticari kapasitemizi de artıracak bir anlaşma çünkü Urumiye’de yaklaşık 700 bin nüfus var ve bunlardan yüzde 90’ı Azeri kökenli kimseler.

Yüksekova ilçe sınırları içinde kalan Esendere’yle Sero arasında öteden beri bir hudut trafiği var. Bu bölgelerde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de yeni bir hudut kapısı yapmayı sözleşmeye bağladı. Daha önce yapılan kapılarla birlikte trafiği hızlandıracak, işlemleri yoğunlaştıracak, ülkemize zaman ve kazanım sağlayacak bir çalışma. O bakımdan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin bu iş birliği anlayışını da dile getiriyor, kendilerine teşekkür ediyoruz.

Sayın milletvekilleri, bu kapıyla, İran’la Türkiye arasında siyasal, kültürel ve ekonomik iş birliği yaygınlaşacak, artacak, genişleyecek, bölgenin istikrar ve güvenliği, turizm hareketliliği, barışa katkı sağlayacak, refahın artırılmasına, gelişmeye katkı sağlayacak. Bu bakımdan, bu tasarıyı, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak olumlu karşılıyoruz.

Temennimiz, bu kapıdan gelecek İranlı dostlarımızın, biz kendilerini ziyaret ederken, geleneklerine, değerlerine gösterdiğimiz saygıyı onların da Türkiye’ye geldiğinde göstermeleri.  

Sayın Cumhurbaşkanları geldiğinde Ankara’ya gelmediler İstanbul’da görüşmelerini yürüttüler. Bu, Türkiye adına çok hoş bir görünüm olmamıştır. Biz İran’a gittiğimizde onların değerlerine nasıl saygı gösteriyorsak onlar da Türkiye’ye geldiğinde bizim değerlerimize, ulusal değerlerimize saygı gösterirlerse bir şey kaybetmezler. Hele hele Türk ulusuna ve İslam âlemine en büyük hizmetler veren liderlerden birisi olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’deki mekânını ziyaret eder, bir çiçek bırakacak kadar Fatiha okurlarsa herhâlde doğru şeyi yapmış olurlar.

Değerli milletvekilleri, İran’la 2010 yılı ihracatımız yaklaşık 3,4 milyar dolar, ithalatımız ise 7,64 milyar dolar civarında. Burada ciddi bir dış ticaret açığımız var. Onlardan aldığımız ürünler belli, ancak aldığımız ürünlerin fiyatları nedense belli değil, başta doğal gaz ve petrol olmak üzere aldığımız ürünlerin fiyatları nedense açıklanmıyor. Biz de onlara bazı ham madde ürünleri ile bazı mamul maddeleri satıyoruz. Bu kapasitenin genişletilmesi için iş adamlarının, ticaret, sanayi odası heyetlerinin İran’la temaslarını yoğunlaştırmalarında yarar var. Ancak içimizi yaralayan bir olay, Sayın İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejat’ın Sayın Cumhurbaşkanımızı on iki saat bekletmesi, buna karşın Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısını kabul etmesi. Aynı şekilde, dinî lider Hamaney’in de başkentte kabul yerine Tebriz’e kabul bakımından beklentiye geçmesi. Bunlar ülkemiz açısından da bizim elem duyduğumuz durumlar.

Ama Türkiye-İran münasebetleri Türkiye ile İran arasındaki münasebetlerden ibaret değil. Dünya karmaşık bir siyasal ilişkiler ağını karşımıza çıkarıyor. İran’la iyi geçinmek isterken bir Kürecik erken uyarı sistemi kurulacak oluyor, İran soruşturuyor bu Kürecik’teki erken uyarı sistemi neyin nesi. İran’daki dostlarımızın sorularının haklılık payı yok mu? Önce dendi ki: “Bu, NATO’nun radar üssüdür, füze kalkan sistemidir.” NATO’nun öyle bir şeyi olmadığı daha geçtiğimiz günlerde anlaşıldı çünkü Chicago’da bu üs NATO’ya Obama’nın onayıyla yeni devredildi. Bu devir içinde imzası olan kim? Bay Rasmussen. Rasmussen kim? Roj TV’ye ev sahipliği yapan, İslam’ın Yüce Peygamberi’ne hakaret edenlere “gık” demeyen, NATO’nun Genel Sekreteri. Kim onu oraya seçti? Biz seçtik. Güya taviz koparmıştık. Hangi tavizi aldık? Bay Rasmussen şimdi de ne diyor? “Kürecik radarı, avro ve Atlantik dışındaki tehlikeleri bertaraf edecek.” Avro tehlikeleri nereden geliyor? Avro bölgesinden, Avrupa’dan. Atlantik tehlikeleri nereden geliyor? O zaten NATO’nun kendisi, oradan da bir tehlike yok. Nereden gelecek bu tehlike? Herhâlde İran’dan. İran’a karşı radar sistemi kuruyoruz. Ondan en çok yararlanacak ülke hangi ülke? Hadi söyleyelim korkmadan, çekinmeden: İsrail. Hani “one minute”le İsrail’e rest çekilmişti? Bir öyle, bir böyle; hangisine inanacağız, hangi alanda hangisine güveneceğiz?

İran’la ilişkiler, İran’la ilişkilerden ibaret değil, İran-Suriye münasebetleri var. Suriye’yle, Beşar Esad’la kardeştik, Beşar Esad’la hasım olduk. Adam aynı adam, 1,80-1,90, ince uzun bir yönetici ama Esad’ken dosttu, birden adı sanı değişti “Esed” oldu, düşman oldu, hasım oldu. Esed’in düşmanları Türkiye’de konuk edildi. Van’daki depremzedelerden esirgediğimiz olanakları onlara sunuyoruz. Geçen Mardin’den bir arkadaşım aradı, dedi ki: “Sayın Valim, oradaki konuklar ara sıra Suriye sınırına gidip çatışma çıkarıp dönüyorlar.” Sonra da şöyle oldu, böyle oldu deniyor. Bunlar herkesin bildiği ama dile getirmediği, dile getiremediği hususlar. Van’daki kardeşlerimiz çadırlarda çok çocuk kaybettiler, yangınlarda ama Suriye’deki rejim karşıtlarını konuk ettiğimiz konteynerlerde yok yok iken depremzedeler bin bir güçlükle karşı karşıya.

İran’la ilişkilerimiz sadece İran’la münasebetlerimizden ibaret değil. Irak’la münasebetlerimiz, Rusya’yla münasebetlerimiz, İsrail’le münasebetlerimiz, Amerika Birleşik Devletleri ile münasebetlerimiz İran’la olan ilişkilerimizi çok etkiliyor. O bakımdan, İranlı dostlarımızla münasebetlerimizi, iki ülkenin karşılıklı egemenlik ve hakça çıkar ilişkilerine dayalı olarak yürütmemiz ve İran’la bozuşurken, efendim, bizimle dostça ilişkilerine şüpheyle bakmamız gerekenlerle aşırı yakınlaşmalardan sakınmamız gerekiyor.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Söyleyene bak, söyleyene!

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Anlaşılmadı efendim.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Anlaşıldı…

BAŞKAN – Lütfen Sayın Milletvekili…

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – O uzaktan uzağa ne diyorsanız gelin burada söyleyin, sizi dinlemeye hazırım, sizden yararlanmaya hazırım. Uzaktan uzağa öyle konuşulmaz.

Değerli dostlar, yakın bir tarihte -hepinize Allah sağlık versin- bir kalp operasyonu geçirdim, beş damar değiştirildi. Yeniden aranızda olmanın mutluluğu içindeyim. Bu baypas operasyonu bende birtakım bedensel ağrılara neden oldu ama o arada geçen sürede asıl rahatsızlıklar hukuksuzluk alanında, adaletsizlik alanında, yolsuzluk alanında, yolsuzlukları koruma, kollama alanında vicdanlarda yarattığı rahatsızlıklar. O çok daha büyük, onu iyileştirmenin olanağı yok çünkü bu üç günde, beş günde geçecek olaylar ama bu rahatsızlığı duyanlar var, duymayanlar var. Hele hele 19 Mayısta Atatürk’ü anmaktan Türk ulusu alıkonuldu, bunun verdiği rahatsızlık -Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında ifade ediyorum- en büyük rahatsızlık. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu Meclisi kuran Atatürk’ü anmaktan bu ulus men edilmeye çalışıldı ama meydanlar susmadı, gençler susmadı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz.” diye millet yürüdü, anıtlara çelenk koydu. “Ata’nın izindeyiz.” diyen Türk polisine Ata’nın anıtına çelenk koydurtmama görevini birtakım gafiller, birtakım nankörler verdi. Atatürk’ün anıtına çelenk koydurtmamak ne demek?

Millî Eğitim Bakanı usta bir manevrayla -intihalcilikten şüpheli, millîliği gayrisahih olan Millî Eğitim Bakanı- topu emlakten ve otomotivden iyi anlayan topçu Bakana attı, Türkiye'nin her yerinde güya bayram kutlandı. Bayram mı kutlandı, panayır mı yapıldı belli değil; orada başka, burada başka.

Türkiye Cumhuriyeti devleti köklü bir devlet, Türk ulusu medeniyetler kurmuş bir devlet, Ata’sına nankörlük eden bir ulus değil. Kimse bu tür organizasyonlara itibar etmesin, bunun vebalinden kurtulacağını sanmasın. Türk milleti millî duygulardan kendini uzaklaştırmak isteyenleri tarihin çöp sepetine atacaktır, haberiniz olsun. (CHP sıralarından alkışlar)

Irak’la sıfır sorun politikasını devam ettiriyorduk. Bugünlerde bir Irak’lı yetkili, konuğumuz, VIP konuğumuz, orada birtakım tertiplere girdiği kendi korumasınca açıklanan biri burada VIP statüsünde korunuyor. Türkiye, kanun dışı kimselerin korunağı mı arkadaşlar? Daha önce “Ömer El Beşir” denen bir zatı da burada konuk ettik. Uluslararası ceza mahkemeleri, hakkında fezleke düzenlemiş, binlerce insanın katili olarak anılıyor, bizde devlet yetkililerince ağırlanıyor. Türkiye katillerin ağırlandığı bir yer değil. Aynı şekilde, Haşimi de efendim, ağırlanıyor.

Bütün bunlar yapılırken Kerkük unutuluyor. Haşimi niye ağırlanıyor? Sünniymiş. Maliki’yle niye ara bozulmuş? Aleviymiş. Bize ne? Ama Kerkük’ü unutmayın. Kerkük’teki Türkmen soydaşlarımızın bir kısmı Alevi bir kısmı Sünni. Laik yaklaşımlar içinde olmazsak Kerkük’e, Kerküklü soydaşlarımıza ihanet etmiş oluruz. Onları birbirine düşürecek mezhepçi yaklaşımlardan uzaklaşmamız lazım çünkü Kerkük bizim millî davamızdır, vazgeçemeyeceğimiz bir davadır, kimse bize Kerkük’ü unutturamaz, Kerküklü soydaşlarımız arasında nifak tohumları ekemez. İster Alevi ister Sünni hepsi bizim kardeşimiz. O bakımdan fevkalade dikkatli olalım.

Değerli arkadaşlarımız, son günlerde, yandaş bir sendikanın bir söylemi var: “Dağ fare bile doğurmadı.” Nedir mesele? Buçuklu öneriler. Efendim, Türkiye Cumhuriyeti devleti, biraz önce Sayın Elitaş da söyledi, şöyle zenginleşti, böyle kalkındı, böyle dereceler aldı ama kamu çalışanlarına, emekleriyle geçimlerini sağlayanlara bir sürü vaatten sonra ki Sayın Bakanımız da Tandoğan’da çıktı, konuştu “Anladım, anladım ne istediğinizi.” dedi, anlamış, 3+3 teklif etti, sonra lütfettiler 3,5+3,5 dediler, sonra da 3,5+4 2012 için, 2013 için de 3+3, Allah bereket versin. Faiz ne? Doğal gaza ne kadar zam geldi? Elektriğe ne kadar zam geldi? Refah payı nerede? Yandaş sendikanızı çok zora soktunuz haberiniz olsun. AKP iktidarda diye, efendim, yandaş sendikanın üye sayısı baskılarla artırılmıştı, kendi yandaş sendikanızı zora soktunuz. Allah sizinle iş birliği yapanları sizin, efendim, kötülüklerinizden korusun.

Efendim, çıktık geldik, Komisyonda görüşülmeyen bir kanun teklifi onaylanmış, 4+4+4. Komisyonda ilk 6 madde usulünce görüşüldü, son 21 madde görüşülmüş gibi sahte tutanakla Meclis Başkanlığına, oradan da ilgili mercilere gönderildi, onaylanıvermiş. Bu kadar kötü emsal olur mu arkadaşlar? O zaman hiçbir kanunu komisyonda görüşmeyelim, direkt, zorbalıkla, diktatöryal yaklaşımlarla Genel Kurula indirelim, onaya gönderelim. 4+4’ün bocalaması her gün karşımıza çıkıyor, bir genelge çıkarıyorlar, Sayın Bakan “Benim haberim yok.” diyor, neden haberi varsa? Sayın Bakanın bir defa millî bir bayramı Millî Eğitim Bakanlığının bünyesinden çıkarıp bir başkasına atması bile Millî Eğitim Bakanlığına yaraşır bir davranış değil.

Her gün yeni bir şey. Yok, beş yaşındakiler şöyle, altı yaşındakiler böyle, altmış altı aylıklar böyle, yetmiş iki aylıklar böyle, şuralar şu okula dönüşecek, buralar bu okula dönüşecek. Bu kadar zikzak olmaz, bu kadar tutarsızlık olmaz.

Tutuklu vekillerimiz hâlâ içeride. Sayın Meclis Başkanı bohçanın dört ucunu bir araya getirememiş. Bohçanın dört ucunu bir araya getiremeyen adam nasıl Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başkanlık yapıyor anlayamıyorum.

Ben kendisine hatırlatıyorum.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ya, seni valilikten almasın diye kaç defa gittin Cemil Beye!

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Sayın Özel, gelip konuşursun burada! Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi Başkanı devletin 2 no.lu protokolünde.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Ona şimdi hakaret ediyorsun!

BAŞKAN – Sayın Özel, lütfen…

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Protokolündeki yerinin hakkını versin, yoksa orayı terk etsin.

Deniz feneri yolsuzluğunun mahkemesi bulunamıyor. Savcılara mahkeme bulundu, yoksulun, yetimin hakkını yiyenlere mahkeme bulunamıyor. Allah, yoksulun yetimin hakkını yiyenleri koruyanlardan hesap soracak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Kemalettin Yılmaz, Afyonkarahisar Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

MHP GRUBU ADINA KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Esendere ve Sero Kara Hudut Kapılarının Ortak Kullanımına Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi selamlıyorum.

Bu anlaşma gündeme geldiğinde ki daha birkaç ay önce İran’la sıcak ilişkilerimiz var idi, ticaret hacmimiz artış eğiliminde idi, ancak AKP Hükûmetinin dış politikadaki basiretsizliği, başarısızlığı karşımıza çıktı. Belki de bu sınır kapısı ortak olarak hiç kullanılmayacak, İran’la ilişkilerimiz daha da kötü olmaya devam edecek.

Türkler ile İranlıların köklü ilişkileri, bu iki ulusun İslamiyet’i kabul etmeleriyle başladı. Türkler bu dönemde Orta Asya’dan batıya akın ederek İranlılarla karşılaştılar ve bu karşılaşma her iki kültürü de çok derin bir şekilde etkiledi. 20’nci yüzyıl’a kadar İran’da kurulmuş olan hemen hemen her devlet bir Türk hanedanı tarafından yönetildi. Bir yandan da Türk dili İran kültüründen derin bir şekilde etkilendi. Sanat, bilim ve devlet yönetimi konusunda Türklerle İranlılar arasında çok etkileşimler oldu. İki millet birbirinden çok şeyler öğrendiler.

Sonunda, 1639 yılında imzalanan Kasrı Şirin Anlaşması’yla Türk-İran sınırı belirlendi. Günümüzde dahi geçerliliğini sürdüren sınırımız hâlen bu anlaşmadaki şeklindedir.

İran ile aramızdaki ilişkilerin mutlaka gelişmesi, geliştirilmesi gerekmektedir ancak son yıllarda gelişmesi için uğraşılan, anlaşmalarla, ziyaretlerle sıcaklaştırılan ilişkiler AKP Hükûmetinin komşularımızla ortaya koyduğu basiretsiz dış politikanın kurbanı oldu. Artan ticaret hacmimiz maalesef düştü. İran ülkemize farklı gözle bakmaya başladı, hatta Malatya-Kürecik’te İsrail’in güvenliği için kurulan füze kalkanı nedeniyle ülkemize İranlılar düşman kesildiler. Sözde sıfır sorun politikası uyguladığımız Suriye, Rusya, İran füzelerini ülkemize çevirmiş, menzillerini füze kalkanının olduğu Malatya ilimize göre ayarlamışlardır.

Değerli milletvekilleri, AKP Hükûmetlerinin sıfır sorun diye iç politika malzemesi yaptığı başarısızlık örneği dış politikaları maalesef ciddi sorunlar yaratmaya devam ediyor. ABD’nin dayatmalarıyla yapılan her hamle ülkemize yeni bir tehdit olarak geri dönüyor.

Sınır kapısını ortak kullanalım ama sınır güvenliğinin ne durumda olduğunu kısa süre önce Şırnak-Uludere’de yaşanan elim olayda görmüş bulunduk. Âdeta kaçakçılık normalleştirilerek kamuoyuna da doğal bir olaymış gibi lanse edildi. İran, Irak, Suriye üzerinden çok ciddi sigara, uyuşturucu, akaryakıt ve akla hayale gelmeyecek ürünlerin sevkiyatı yapılmakta, bu sayede de terör örgütü PKK ekonomik olarak desteklenmektedir. Hükûmet de bu kaçakçılık faaliyetlerine maalesef göz yummaktadır. Bu kaçakçılık faaliyetlerinin Türk ekonomisine zararı yıllık 150-200 milyar dolar civarındadır. Kaçakçılık inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Terör de bundan inanılmaz imkânlar sağlamaktadır ve ciddi bir kaynak aktarılmaktadır teröre bu kaçakçılıktan.

Türkiye’deki araç sayısı hızla arttığı hâlde resmî akaryakıt satışı maalesef düşüyor. Bu, inanılmaz boyutlarda akaryakıt kaçakçılığı var demektir değerli milletvekilleri.

Kaynaklarda sigara satışının yüzde 14 azaldığı ifade ediliyor. Ancak bu azalma sigarayı bırakanlardan değil, kaçak sigaranın piyasaya hâkim olmasından kaynaklanıyor. Sadece kaçak yollarla gelen 1 konteyner kaçak sigaranın bıraktığı kâr 1 milyon 200 bin dolar civarındadır. Tuz, çay, şeker, dişçilik malzemeleri de dâhil böyle yüzlerce kaçak ürün kalemini sayabiliriz.

Saygıdeğer milletvekilleri, bugün terör örgütünün paraya ihtiyacı yoktur. Çünkü kaçakçılıktan inanılmaz kaynaklar elde ediyorlar. Kendi gümrük kapılarını bile kurmuşlar; sınırın bu yanından da, diğer yanından da kaçakçılardan âdeta haraç alıyorlar. Bu, Türk ekonomisine, sanayisine, tarımına korkunç bir darbe vuruyor. Namuslu çalışanların aleyhine haksız bir rekabet düzeni var. Gümrük Bakanlığının fonksiyonları maalesef yok olmuş vaziyette. Sınırlarda o kadar asker ve polis ne yapıyorlar?

“34 kişinin öldüğü olayda karakolun haberi vardı.” deniliyor; bu, inanılmaz bir suç itirafı. O bölgede devlet yok. Bazı ağalar, aşiretler, art niyetli idareciler, bazı siyasiler terör örgütüyle âdeta iş birliği içerisinde ve âdeta bölgede PKK tarafından uygulanan bir sıkıyönetim hâkimdir.

Türkiye’ye yılda 2,5 milyon ton kaçak akaryakıt giriyor. Bu miktar ülke içinde tüketilen toplam akaryakıtın yaklaşık yüzde 20’sini, bir başka ifadeyle beşte 1’ini oluşturuyor. Kaçak akaryakıtın parasal değeri ise yaklaşık 6 milyar dolar civarında. Katır sırtında, gizli bölmelerde, tır ve kamyonlar ile her gün binlerce ton akaryakıt ülkemize dağıtılmaktadır.

Her yıl Irak ile İran’daki fabrikalarda üretilen sigaraların 25 bin tonu kaçak yollardan Türkiye piyasalarına sokuluyor. Bu kaçakçılıktan dolayı ülkemizin sadece vergi kaybı yıllık 2,5 milyar dolar civarında ve diğer ekonomik zararları da hesaba dâhil edilmiyor. Ülkede tütün ekimi bitirilmeye çalışılırken oluşan boşluk mamul edilmiş kaçak sigaraya bırakılmaktadır.

Kaçakçılığı için İran ve Irak’a günübirlik turların bile düzenlendiği şekerde ise yıllık kaçak sokulan tutar 500 bin ton civarındadır. Bu oran Türkiye’deki yıllık tüketimin yaklaşık beşte 1’ine denk geliyor. Kaçak şekerin ekonomiye maliyeti yaklaşık 750 milyon dolar civarında. Pancar üreticisi çiftçimiz alınlarının teriyle üretim yapmaya çalışırken, on yıldır emeklerinin karşılığını alamazken vatandaşlarımızın kazanması gereken paralar maalesef kaçakçılara rant oluşturuyor.

Özellikle üreticiye en büyük zararı olan bu yaygın olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde tüketilen çayın kaçak yollardan Türkiye’ye giriş miktarı ise yaklaşık 60 bin ton civarındadır. Bu önemli miktar İran ve Suriye’den ülkemize giriyor. Ekonomiye maliyeti ise yaklaşık 75 milyon dolar civarındadır. Ülkemizde çay üreticisinin çektikleri sıkıntılar ortadayken, ürününü haraç mezat aracılara, fırsatçılara vermek zorunda bırakılırken, bu sektördeki kaçakçılığa da göz yumularak çay üreticimizin emekleri heba ediliyor.

Değerli milletvekilleri, ülkemize kaçak yollardan sokulan bir başka ürün de alkollü içkiler. Yıllık yüz bin şişe civarında kaçak içkinin yurda çeşitli yollardan sokulduğu tahmin ediliyor. Özellikle turistlik otellerde tüketime sunulan kaçak içkinin yıllık ekonomiye zararı 300 milyon dolar civarında. Bu durum, hem sağlık açısından hem de ekonomik kayıpları açısından değerlendirilmelidir. Birçok vatandaşımız ve turist misafirlerimiz hayatlarını kaybediyorlar, geçmişte bunların örnekleri de vardır. Bu yüzden, ülkemizin en büyük gelir kaynaklarından olan turizmi kan kaybediyor, ülkemizin turizmdeki imajı maalesef sarsılıyor.

Türkiye’ye, İran, Irak ve Suriye üzerinden her yıl, büyük bir kısmı da küçükbaş olmak üzere 500 bin civarında canlı hayvan kaçak yollardan sokuluyor. Kaçak canlı hayvanın yıllık ekonomik zararı yaklaşık 750 milyon dolar civarında olmakla beraber, bir diğer kaçak giriş yapan ürün de karkas et. Kaçak et, ülkemize, özellikle İran üzerinden giriyor. İstanbul’da tüketilen etin maalesef yüzde 40’ı kayıt dışıdır. Bu rakam Türkiye genelinde tüketilen etin de üçte 1’ine denk düşüyor. Kaçak etin yıllık değeri ise 5 milyar dolar civarında. Buradaki kayıp, ülkemizin maalesef kanayan yaralarından bir tanesidir. Zaten ağır maliyetler, girdi fiyatları ve başarısız tarım ve hayvancılık politikalarıyla bitme noktasında olan ülkemizdeki hayvancılık ile geçinen vatandaşlarımız, bir de kaçak hayvan, kaçak et yüzünden ciddi zararlar görmektedirler. “Et fiyatlarının kontrolünü sağlıyoruz.” diyerek ülkemizi ithal ete, ithal süt tozuna, ithal kurbanlığa mahkûm eden AKP Hükûmeti, yandaşlarını bu yolla beslemektedir. Hayvan kaçakçılığına göz yumularak da bazı kesimler ve terör örgütüne ciddi rant sağlanmaktadır.

“Sınır ticareti” adı altında sınır kapılarından ülkemize sokulup tüm yurda dağılan başlıca kivi, muz, kavun, karpuz, ananas ve mango kaçaklığının yıllık ekonomik değeri de yaklaşık 400 milyon dolar civarındadır. Ülkemizde kavun, karpuz tarlada kalmaya, işçilik maliyetlerini bile karşılamamaya devam ederken, maalesef yurt dışından kaçak sebze, meyve girmeye devam etmektedir. Tüm bunların yanında, bu türlü konserveler ve her türlü konservelerin yanında, salam, sosis gibi hazır et ürünleri; sos, mayonez, ketçap gibi gıda katkıları; süt tozu, mama, kek unu, hazır çorba, biber tozu ve özellikle Orta Doğu ülkeleri üzerinden gelen pirinç ve bakliyat ürünlerinin kaçakçılığı artış gösteriyor. Bunların toplamının ekonomik değeri, maalesef yıllık 1,5 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar tekzip edilmeyen bir sivil toplum örgütünün rakamlarıdır.

Yine son yıllarda İran üzerinden yurda kaçak sokulan zirai mücadele ilaçlarının miktarlarında da önemli bir artış söz konusudur.

Uyuşturucu kaçakçılığı işin bir diğer boyutu, ki uyuşturucu kaçakçılığının boyutu rakam ve değeri nedir, maalesef yürekler acısı, bilinemiyor. O kadar ki uyuşturucu kaçakçılığı sınır güvenliği olmadığı için aleni yapılabilir hâldedir, terör örgütünün de en büyük finans kaynağını maalesef uyuşturucu kaçakçılığı karşılamaktadır.

Bu rakamlar ve olaylar, sınır boylarında ve kapılarında etkin bir denetimin sağlanamadığını ortaya koymaktadır. Ancak olayın ekonomik boyutuna baktığımızda sorunun daha karmaşık olduğu görülmektedir. Kaçakçılık sektörünün bu kadar kârlı bir sektör hâline gelmesinde, kaçak alkol olayında gözlendiği gibi, yüksek vergiler nedeniyle iç piyasada fiyatların aşırı yükselmiş olması ve et olayında gözlendiği gibi, üretim düzeyinin yetersizliğinden ötürü zaman zaman aşırı fiyat artışlarının ortaya çıkması önemli bir rol oynamaktadır.

Burada sayamadığımız ve ekonomik kaybının ne olduğu kesin olarak bilinmeyen binlerce kalem ürün ülkemize kaçak yollardan sokuluyor. Bizim ülkemizde esnaf sıkıntı çekerken, çiftçi sıkıntı çekerken, imalatçı sıkıntı çekerken biz elimizdeki imkânları kaçakçılığın önünü almayarak İran’a, Suriye’ye, Irak’a ve daha kötüsü PKK terör örgütüne kaptırıyoruz.

Değerli milletvekilleri, kaçakçılık engellense, bizim ülkemiz insanının emeği heba edilmese, ülkemizde yıllardır kanayan yara olan terör olaylarının müsebbibi PKK terör örgütü para kaynaklarını kaybetse, yok olup gitse, tarihin karanlıklarına gömülse olmaz mı? Bu kaçakçılık kayıpları engellense de çiftçimizin yaklaşık 20-25 milyar TL civarında olan borçları bir çırpıda siliniverse, bu kaçak kayıplar engellense de esnafımızın borçları tamamen kapansa, emeklimize yüzde 2-3 gibi komik rakamlar, zamlar değil de hak ettiği zamlar verilebilse, asgari ücretliye günde 1 TL değil de günde elimizden gelse 20 TL zam verilse iyi olmaz mı değerli milletvekilleri? Memurumuza altı aydır beklediği zam yüzde 3-3,5 değil de insanca yaşayabileceği bir oranda zam olarak verilebilse iyi olmaz mı? Bu kaçaklar, işsizlikten kırılan gençlerimize iş olsa, aş olsa daha iyi olmaz mı? İşin ekonomik kısmını anlatıyoruz; çiftçimiz, emeklimiz, asgari ücretlimiz can çekişirken akla zaten başka da bir şey gelmiyor.

Gelin, bu anlaşmalardan önce, ortak kullanımlardan önce, sınır boylarımızda etkin önlemler alalım, kaçakçılığı önleyelim, PKK’nın kaynaklarını keselim. Komşu ülkelerimizle ilişkilerimizi ABD politikaları, Avrupa Birliği politikaları ekseninde değil, gerçekten komşu gibi düzenleyelim. Emperyalist dış politikalardan vazgeçelim. Komşularımızla ticari ve insani ilişkilerimizi olgunlaştırıp ülkemizin hem güvenliği hem de ekonomik refahı için çalışmalar yapalım.

Bir de son günlerde esnafımızdan, ihracat yapan insanlarımızdan şikâyetler alıyoruz. İran ile iş yapan bu insanlarımız paralarını alabilecek banka bulamamaktadırlar. Her işlemlerinde ciddi komisyonlar, masraflar alınmaktadır. Paraları, evrakları, gümrük beyannameleri olmasına rağmen, bankalardan maalesef geri iade edilmekte, gönderilmektedir. İran ile ticaret âdeta işkence hâline gelmiştir saygıdeğer milletvekilleri. ABD’nin ambargosuna takılan ticaretimiz engelleniyor, ülkemizin para kazanması engelleniyor ve bu işten hem esnafımız hem de devletimiz ciddi gelir kayıpları yaşıyor. Bu konunun da bir an önce açıklığa kavuşturulması ve İran ile ticaretimizde bankacılık işlemlerimizin bir düzene oturtulması önem arz etmektedir.

Yine, son günlerde ülkemizden İran’a günde yaklaşık 1 tona yakın altın çıkışının Dubai üzerinden yapıldığı bildiriliyor. Bu çok ciddi bir rakam. Reel ticaret ise bu durumun takibi yapılıyor mu, gerçekten merak ediyorum.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen iki ülkenin ticaret hacminin artışına fayda sağlaması dileklerimizle bu anlaşmanın ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyor, saygılarımı sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Başka söz talebi? Yok.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremizin tamamlanmış olması sebebiyle “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler”i sırasıyla görüşmek için 24 Mayıs 2012 Perşembe günü, alınan karar gereğince, saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 19.56



(x) 177 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

(x) 7 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.