TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                 78’inci Birleşim

14 Mart 2012 Çarşamba

                                                                                                            

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adıyaman Milletvekili Muhammed Murtaza Yetiş’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması

3.- İzmir Milletvekili Hülya Güven’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması

 

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, 14 Mart Tıp Bayramı ve Artvin ilinin Ardanuç ilçesindeki elektrik kesintilerine ilişkin açıklaması

2.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

3.- Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

4.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

5.- Kayseri Milletvekili İsmail Tamer’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

6.- Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir’in, Sivas’ta ağır kış şartları nedeniyle yaşanan mağduriyetlere ve Sivas’ın afet bölgesi ilan edilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

7.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, yargı mercilerindeki bazı atamalara ilişkin açıklaması

8.- Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, “İdeolojik Devletten Demokratik Devlete” adlı kitabındaki demokrasi ve özgürlük anlayışına ilişkin açıklaması

9.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda yaşanan olaylar sonrasında Başbakanın konuyla ilgili ifadelerine ilişkin açıklaması

10.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

11.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

12.- İstanbul Milletvekili Celal Dinçer’in, Kızılay Genel Müdürlüğü Kartal Hastanesi yönetiminin Kartal Şubesine bırakılması gerektiğine ilişkin açıklaması

13.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

14.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

15.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

16.- Van Milletvekili Özdal Üçer’in, 14 Mart Tıp Bayramı ve Kütahya’da Kürt işçilere yapılan saldırıya ilişkin açıklaması

17.- Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

18.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, kuliste Barış ve Demokrasi Partisinden 2 milletvekilinin Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’e fiilî saldırıda bulunduğuna ilişkin açıklaması

19.- İstanbul Milletvekili Türkan Dağoğlu’nun, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

20.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, kuliste Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’le aralarında yaşanan olaya ilişkin açıklaması

21.- Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın kendisiyle ilgili beyanlarının doğru olmadığına ilişkin açıklaması

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Önergeler

1.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun (6/1038) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/31)

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 milletvekilinin, tarım ve hayvancılıkla uğraşan üreticilerin içinde bulunduğu sorunların; çiftçilerin üretim sıkıntılarının giderilmesine, üretilen ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasına yönelik çözümlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/191)

2.- Kütahya Milletvekili Alim Işık ve 20 milletvekilinin, özelleştirme uygulamalarının öncesi ve sonrasında yaşanan olumsuzlukların, özelleştirmeden kaynaklanan ekonomik ve sosyal sorunların ve çözüm yollarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/192)

3.- Van Milletvekili Özdal Üçer ve 21 milletvekilinin, Türkiye'de eğitim fakültelerinden mezun olan öğrencilerin istihdamına yönelik Millî Eğitim Bakanlığının politikalarının ve eğitim sistemindeki sıkıntıların ve ihtiyaçların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/193)

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- (10/118) esas numaralı, hekim ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları hakkında Meclis araştırması önergesinin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/3/2012 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

VIII.- GEÇEN TUTANAK HAKKINDA KONUŞMALAR

1.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, 13/3/2012 tarihli 77’nci Birleşimdeki bir beyanını düzeltmek istediğine ilişkin konuşması

2.- Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, 13/3/2012 tarihli 77’nci Birleşimdeki bir beyanını düzeltmek istediğine ilişkin konuşması

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (1/569) (S. Sayısı: 180)

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın grubuna sataşması nedeniyle konuşması

2.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Manisa Milletvekili Sakine Öz’ün, Halkbank AŞ tarafından yayımlanan kredilerin geri ödenmesi ile ilgili bir genelgeye ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/3786)

2.- Antalya Milletvekili Tunca Toskay’ın, tüketici kredileri ve kredili mevduat hesabı borçlarına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/3930)

3.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, yabancı sermayeli bankalarca kullandırılan tarımsal kredilerin takibine ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/3931)

4.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Bakanlığa yöneltilen yazılı ve sözlü soru önergelerine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4081)

5.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, bir kamu kurumunda cinsel tacize ve mobbinge maruz kalan bir kadın çalışanın mağduriyetine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4082)

6.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan’ın, Bakanlığa bağlı kurum ve kuruluşların çıkardıkları dergilere ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4083)

7.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün, AKM’nin bakım, onarım ve akıbetine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4085)

8.- Antalya Milletvekili Tunca Toskay’ın, Antalya’da kiraya verilen ve tescil kaydı kaldırılan taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4086)

9.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, Sultanahmet’te tarihî kalıntılar üzerine bina inşa edilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4228)

10.- Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu’nun, 1923’den bugüne Bitlis’teki arkeolojik çalışmalara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4229)

11.- İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın, korsan yayınlarla mücadeleye ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4230)

12.- Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan’ın, tur şirketlerine ait araçların yaptıkları kazalara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4231)

 

14 Mart 2012 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 13.02

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mustafa HAMARAT (Ordu), Fatih ŞAHİN (Ankara)

----- 0 -----

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 78'inci Birleşimini açıyorum.

 

III.- Y O K L A M A

 

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz 14 Mart Tıp Bayramı hakkında söz isteyen Adıyaman Milletvekili Muhammed Murtaza Yetiş’e aittir.

Buyurun Sayın Yetiş.

 

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adıyaman Milletvekili Muhammed Murtaza Yetiş’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması

 

 

MUHAMMED MURTAZA YETİŞ (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 14 Mart 2012. Yüz seksen beş yıl önce, 14 Mart 1827’de ülkemizde modern anlamda ilk tıp fakültesi kuruldu. İlk tıp bayramı ise 14 Mart 1919’da, Birinci Dünya Savaşı sonrası, işgal altındaki İstanbul’da işgal kuvvetlerine karşı tepki gösteren tıp öğrencileri tarafından kutlanmıştır.

Cumhuriyetimizin kuruluşunu izleyen yıllar içinde yeni tıp fakülteleri kuruldu ve yeni nesil tıbbiyeliler eliyle ülkemiz, sağlık hizmetlerinin yaygınlığı ve kalitesi açısından dünya standartlarına ulaştı.

Ülkemiz son on yılda, sağlık hizmetlerinin daha planlı, daha kaliteli, daha ulaşılabilir, daha insan odaklı olması yolunda ciddi mesafeler kat etti. Hasta memnuniyeti geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak düzeyde yükseldi.

Memnuniyetle birlikte doğal olarak beklentiler de yükselmiş, hasta yoğunluğundan kaynaklanan anksiyete ve gerilimler de artmıştır. Maalesef, hastalarla sağlık personeli arasındaki iletişimde yaşanan olumsuzluklar zaman zaman sağlık personelimizin şiddete maruz kalması ile sonuçlanmaktadır. Bakanlığımızın sağlıkta şiddete yönelik olarak duyarlılık geliştirici kampanyalarının ve aldığı önlemlerin sonuç vereceğine inanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, hekim sayımız Avrupa Birliği ortalamasının 3 kat altında. Hekimlerimiz, Avrupalı meslektaşlarımızdan daha fazla ve zorlu süreçlerden geçmesine rağmen, bütün iyileştirmelere karşın üzülerek ifade edelim ki hâlâ emeklerinin sosyoekonomik karşılığını da almış değiller. Tıp fakültesi, uzmanlık süreci ve mecburi hizmetle birlikte bir de on iki ay bilfiil yerine getirilen askerlik hizmetiyle birlikte hekimlerimizin doğal aile düzenine kavuşması ancak otuzlu yaşların ortalarına kadar uzamaktadır. Hiç olmazsa askerlik hizmetinin mecburi kamu hizmeti şeklinde düzenlenmesi bu zorlu süreci biraz hafifletebilir. Hekimliğin özünde bulunan geleneksel değerleri geliştirmek ve bu değerler üzerinden motivasyon oluşturmak, tıbbi uygulamaları puan cetveline dönüştürmeye çalışarak yarışmacı bir motivasyon üretme yaklaşımının sakıncalarını giderebilir.

Evet, AK PARTİ olarak “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturuyla vatandaşımızın memnuniyet grafiği ile sağlık çalışanlarımızın memnuniyet grafiğini birbirine paralel bir hâle getirmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Değerli arkadaşlar, bugün 14 Mart. Ben, bir çocuk hekimi olarak, ağır hastasının sorumluluğuyla uykusuz geçirilen nöbetlerin, aynı tempo ile nöbet sonrası poliklinikte devam eden mesainin, elinde kalın dosyalarla sizden teşhis bekleyen ve hastasının durumunu yorgun gözlerinizden okumaya çalışan hasta yakınlarına bilgi vermenin, umut vermenin ne denli zor olduğunu biliyorum. Uzun süredir yatan bir çocuğun tüm çabalarınıza rağmen, ellerinizin altında son nefesini vermesine tanık olmak, kaybedilen bir hastanın haberini yakınlarına aktarmak, sonra odanıza geçip ağlamak nasıl bir duygudur biliyorum. Ben de hayatlarına hayat kurtarma gayesini giydirmiş binlerce meslektaşım gibi, bunca emek, bunca yük, bunca riskin hiçbir puan cetveline sığmayacağını elbette biliyorum.

Değerli arkadaşlar, biz, hekimliğe bir hikmet arayışı olarak bakan bir düşünce geleneğinden geliyoruz. “Hekim olmak nasıl?” sorusunun ardından yürüyerek hem evrendeki insanı hem de insandaki evreni tanımak ve “Niçin?” sorusunun elinden tutarak varlığı kuşatan nedensellik ilişkilerinin ötesine geçip, eşyanın ve insanın hikmetine doğru yol almaktır. O hâlde, hekimlerimizin sesine biraz kulak verelim. Hekimliğin yeryüzünde kan ve gözyaşı dökülmesine yol açan tüm farklılıkları bir çırpıda insanlık potasında eriten bilgelik iksirini yudumlama günü bugün.

Buradan, Edirne’den Kars’a, Adıyaman Çelikhan’dan Gerger Tillo’ya, ülkemizin en ücra köşelerinde halkımıza hizmet veren meslektaşlarıma, aynı zamanda kendileri de depremzede olan, mesleklerinin kutsiyeti içerisinde görevlerine devam eden Van’daki meslektaşlarıma ve üyesi olmaktan onur duyduğum tüm sağlık çalışanlarına, ailelerine selamlarımı iletiyor, Tıp Bayramı’nı gönülden kutluyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUHAMMED MURTAZA YETİŞ (Devamla) – Hepinize saygılarımı sunuyorum, sağ olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yetiş.

Gündem dışı ikinci söz, aynı konuda söz isteyen Tokat Milletvekili Reşat Doğru’ya aittir.

Buyurunuz Sayın Doğru. (MHP sıralarından alkışlar)

 

2.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması

 

 

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 14 Mart Tıp Bayramı’yla ilgili söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

14 Mart Tıp Bayramı, 1919 yılından itibaren kutlanmaktadır. Dünyanın en onurlu, şerefli işini yapan bütün doktor ve sağlık personelinin 14 Mart Tıp Bayramı’nı candan kutluyorum.

Hekimlik ve sağlık personeli olmak çok büyük bir özveri gerektirir; gecesini gündüzüne katarak çalışırlar, onlarda yorulma yoktur. Ancak  bütün olumsuzluklar hekimler üzerine yıkılırken, haksız suçlamalar hekimleri üzmektedir. Hâlbuki hekimler her türlü fedakârlığı yaparak çalışmaktadırlar. Son yıllarda sağlık sisteminde yapılan ve yapılmaya çalışılan değişiklikler hekimlerde çok büyük rahatsızlıklara ve problemlere sebep olmuştur. “Sağlıkta dönüşüm” adı altında, bir gecede, Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışılmadan, tarafların görüşünü almadan çıkarılan yasalar hekimlerin ve sağlık personelinin geleceğe umutla bakmalarını imkânsızlaştırmıştır.

Sayın milletvekilleri, AKP on yıldan beri iktidardadır, bu zaman dilimi ülkemizdeki bütün meseleleri çözmesi gereken süreçtir. Hekimlerin, sağlık personelinin, hizmet alan herkesin sorunları çözümlenmeliydi ancak hep geçmişte yapılanları anlatarak zaman doldurulmaya çalışılmaktadır. Bugün ülkemizde hekim de şikâyetçi hizmeti alan da şikâyetçidir. Türkiye'nin her yerinde binlerce hekim ve sağlık personeli ayaktadır; hepsinin ortak isteği hekimlik sanatını toplumun hizmetine sunmak, bunu yaparken de sağlığımızdan, iş güvencesinden ve gelecek kaygısı korkusundan kurtulmak istemektedirler.

Sayın milletvekilleri, hekimler, özlük haklarının geri plana atıldığı performans baskısı içerisinde çalışmak istemiyorlar. Hekimler, nitelikli sağlık hizmeti sunmak için emeklerine değer verilen bir anlayışla özlük haklarının korunmasını, kayıplarının telafi edilmesi için yeni düzenlemeler yapılmasını istiyorlar, mesleki bağımsızlık istiyorlar. Hasta sayıları her geçen gün artan hekimlerimizin ve sağlık çalışanlarının emeklilik sonrasıyla ilgili hiçbir düzenleme şu ana kadar doğru dürüst yapılmamıştır. Emekliliğe yansıyan güvenceli gelir dağılımı istiyorlar. Emekli hekim, yıllarca çalışıp emekli olduktan sonra tekrar bir yerde çalışmak istemiyor, onurlu bir emeklilik yaşamı oluşturacak emeklilik aylığı bekliyorlar. “Döner sermaye gelirleri çeşitli yöntemlerle göz ardı edilmeyip direkt olarak tamamı emekliliğe sayılsın, onun karşılığını alalım.” diyorlar.

Sayın milletvekilleri, hekimler ve sağlık çalışanları her geçen gün artan şiddet ortamına maruz kalıyorlar. Bunlarla ilgili önlem alınmadığı, geç kalındığı da unutulmamalıdır. Artan şiddetin boyutları değerlendirilmeli ve zaman geçirmeden de gerekli önlemler mutlaka alınmalıdır.

İşsizliğin ve gelir payları arasındaki uçurumun giderek arttığı günümüzde, toplumun en yoksul kesimlerinden bile alınmakta olan katkı payları ve fark ücretleri insanlarımızın canını yakmaktadır. Yaşından dolayı sık sık hastaneye giden emekli insanlarımız bu durumdan çok zarar görmekte ve şikâyetçi de olmaktadırlar.

Sayın milletvekilleri, koruyucu sağlık hizmetleri devletin temel ve vazgeçilmez göreviyken, hızla gelişen aile hekimliği birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Aile hekimliği nedeniyle kırsalda kapatılan sağlık ocakları atıl kalmış, hastalar köylerinden kilometrelerce uzaklıktaki aile hekimliği merkezlerine gitmek zorunda bırakılmışlardır.

Bugün, verimli ve kaliteli bir sağlık hizmeti sunumu, ülkemizde, toplumun bütün kesimlerinin özlemi hâline gelmiştir. Bugüne kadar, sağlık alanında, iktidar partisi tarafından “yenilik” olarak sunulan bir dizi çalışma, sağlığın sorunlarını maalesef çözmemiştir. Hekimlerimizin iş yükü artarken, yeni uygulamalar hastanelerde hasta kuyruklarına neden olmuş, bazı bölümlerde yatışlar için haftalar sonrasına gün verilmeye başlanmıştır. Mesela, acil yoğun bakım hizmetine ihtiyaç duyulduğunda hasta sahiplerinin feleği şaşmakta, ne yapacaklarını da maalesef bilememektedirler.

Son zamanlarda gündeme gelen “yabancı doktor” konusu da yanlış bir tercihtir. Bugün, ülkemizin doktorları, yüz nakli, kol-bacak nakli ve yapmış oldukları kardiyolojik ameliyatlar konusunda dünyanın sayılı hekimleri arasında bulunmaktadırlar. Bu manada, yabancı hekim ve sağlık personelinin getirilmesi hiç doğru bir hareket değildir, bu karardan mutlaka vazgeçilmelidir.

Şurası bir gerçektir ki Türk hekimlerinin önü açıldığı zaman yapamayacakları hiçbir şey yoktur ve dünyadaki bütün tıp merkezleriyle de gayet rahat bir şekilde yarışabilirler ve her türlü hizmeti yapabilirler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

REŞAT DOĞRU (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Lütfen, selamlayınız.

REŞAT DOĞRU (Devamla) – Bu duygu ve düşünceler içerisinde, bütün hekimlerimizin ve sağlık personelinin 14 Mart Tıp Bayramı’nı candan kutluyor, onlara sağlıklar, sıhhatler ve başarılar diliyorum.

Teşekkür ederim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Doğru.

Gündem dışı üçüncü söz, aynı konuda söz isteyen İzmir Milletvekili Hülya Güven’e aittir.

Buyurunuz Sayın Güven. (CHP sıralarından alkışlar)

 

3.- İzmir Milletvekili Hülya Güven’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması

 

HÜLYA GÜVEN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle gündem dışı söz almış bulunuyor, saygılarımı sunuyorum.

Bugün 14 Mart Tıp Bayramı, aynı zamanda bu hafta Sağlık Haftası ama biliyoruz ki tüm sağlık çalışanlarımız bayramlarını buruk bir şekilde kutluyorlar. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile aslında sağlıksızlığa dönüşümü yaşıyoruz. Maalesef bu dönüşümden de sorumlu olarak hekimlerimiz gösteriliyorlar, vatandaş gözünde itibarsızlaştırılıyorlar.

Seçimlerden önce “Herkes hastanelerde istediği hekimi seçebilecektir, hekim seçme hakkı vardır.“ denilirken, yönergesi ve logosu bile hazırlanmışken, seçimden sonra getirilen Tam Gün Yasası’yla bu hak vatandaşın elinden alınmıştır.

Bugün hastalarımız hastanelere gittiklerinde istedikleri doktora muayene ve ameliyat olamıyor -hatta özel hastane bile olsa- tabii ki hasta bu durumda hekimi sorumlu tutuyor, ona kızıyor.

Yine seçimden önce Hükûmetimiz “Aile hekimliği ücretsiz.” diye övünürken şimdi para alınmaktadır. Bugün muayene ve ilaçta 3’er lira alınıyor, yarın ise ne alınacağı belli değil.

Seçim öncesi “Aciller, özel olsun, devlet hastanesi olsun ücretsiz olacak.” deniyordu, üstelik üstüne basa basa. Şimdi, acile gelen hastanın acil olup olmadığına acil hekimi karar verecek. Ayrıca, gelen günlük hastaların ancak belli bir yüzdesine “acil” diyebilecekler, yoksa cezalandırılıyorlar.

Eğer bir vatandaşımız başı ağrıdığı için acile geliyorsa acildir. Bunun acil olmadığına nasıl karar verilebilir? “Sen acil değilsin.” diye nasıl söylenebilir? Herhâlde bu karar, acil çalışanları dövülsün ya da bıçaklansın diye verildi, çıkarıldı! Bu durum tabii ki hekim ve eczacıyla vatandaşı karşı karşıya bırakarak şiddete yol açacaktır. Prim borcu olan ise zaten acil kapısından içeri girememektedir hatta gelir tespiti yaptırmak isteyen vatandaş, sistem yavaş işlediği için acil dahi olsa tedavisini yaptıramamaktadır. Hani sosyal güvencesizlere Hükûmet bakıyordu!

Sayın milletvekilleri, aslında sağlık bir haktır ve ücretsiz olmalıdır. Yurttaşlarımız da bu haklarını devletten istemelidirler tabii ki. Hekimlerimiz için başka bir sorun: Hekimlerimize bugün “performans” adı altında “Paranı hastadan çıkar.” deniliyor. Hekim ne kadar çok hasta bakarsa aylığı ona göre düzenleniyor. Bazı hastanelerde dakika bile tutuluyor. Doktorun istediği sürede hasta bakması engelleniyor. Hasta memnun olmadığı için de doktora kızıyor. Hekimlerimiz biliyoruz ki aslında tam gün çalışmayı elbette istiyorlar ancak performans ile aylıklarını hastadan çıkarmak istemiyorlar. Bu aylıkları devlet sağlamak zorunda.

Bugün, bir hekimin uzmanlığını kaç yılda tamamladığını biliyor musunuz? Bir hekimin uzmanlıklarını tamamlayıp diplomasını özgürce kullanabileceği hâle gelmesi için yirmi yıl geçmesi gerekiyor. Bunun altı yılı zorunlu hizmet. Zorunlu hizmetini eğer yapmazsa diploma alamıyor. Hekimlik hiçbir şekilde yapılamıyor. Yani yirmi yaşında bir gencimiz tıp fakültesine girdikten sonra ancak kırk yaşında diplomasını özgürce kullanabilir hâle geliyor. Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir hukuksuzluk var?

Tüm bunların yanında tabii ki Hükûmetimizin bir sürprizi daha var: Yabancı doktor ve hemşireler. Yüzlerce sağlık çalışanlarımız işsiz iken ithal hekim ve hemşireler getiriliyor. Bu gelenler nasıl bir sınavla alınacak, kriterler nedir, gelmeleri için sebep nedir, verilmiş sözler mi var? Tüm bu sorulara yanıt beklerken, sağlıklı toplum olabilme yolunda yurttaşlarımızın sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için gece gündüz çalışan doktorlarımızın ve diğer sağlık çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyor, “Sağlık bir haktır ve ücretsiz olmalıdır.” diyerek sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Ayrıca, Sayın Mevlüt Aslanoğlu’na da biz vekil hekimlerin 14 Martını kutladığı için teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Güven.

Sayın milletvekilleri, sisteme girmiş 10 milletvekilimize sırayla bir dakika süre vereceğim.

Sayın Bayraktutan…

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan’ın, 14 Mart Tıp Bayramı ve Artvin ilinin Ardanuç ilçesindeki elektrik kesintilerine ilişkin açıklaması

 

 

UĞUR BAYRAKTUTAN (Artvin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Öncelikle ben de 14 Mart Tıp Bayramı’nı, bütün sağlık çalışanlarının bayramının bir bayram güzelliğinde olması dileğiyle kutluyorum.

Bunun haricinde kendi seçim bölgemle alakalı olarak, Artvin ili Ardanuç ilçemizde çok yoğun bir şekilde elektrik kısıntıları yaşanmaktadır. Enerjinin özelleştirilmesinden sonra -enerji dağıtımını üstlenen bizim bölgemizdeki AKSA Elektrik- ne yazık ki bu enerji dağıtımıyla alakalı ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ardanuç ilçemizde birer saat arayla, ikişer saat arayla çok sık elektrik kesintileri yaşanmakta ve insanların bu artık tahammül boyutunun öbür tarafına taşınmaktadır. Bu nedenle, hem elektrikli araçlar, buzdolapları, çamaşır makineleri müthiş bir kaos yaşanmaktadır. Bu sorunun giderilmesi için yetkili makamlar nezdinde yapılan girişimler sonuçsuz kalmıştır. Bunu Parlamento düzeyine taşımak istedim.

Bu nedenle teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bayraktutan.

Sayın Öğüt…

 

2.- İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Tüm hekimlerimizin Tıp Bayramı’nı kutluyorum. Onların hedef gösterilmediği, şiddette maruz kalmadığı bir ortam istiyoruz.

“Performans” denilen sistemin daha insani yollara çekilmesini istiyoruz.

Yine tam gün yasasından yararlanan -tam gün yasasına karşı olmadığımızı bir daha belirtiyoruz- tam gün vasıtasıyla yok olan özlük haklarının tekrar hekimlerimize verilmesini istiyoruz.

Kapanan muayenehaneler sonucunda orada çalışan arkadaşlarımıza ve hekimlerimize iş ortamı ve iş güvenliği sağlanması istiyoruz.

Tekrar kutluyorum arkadaşlarımı.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Sayın Yurttaş…

 

3.- Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

MUZAFFER YURTTAŞ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hekimlik mesleği önemini hiçbir zaman kaybetmemiş kutsal bir meslek olarak kabul görmüştür. Sağlığımızı emanet ettiğimiz saygıdeğer hekimlerimizin ve tüm sağlık çalışanlarımızın bu hizmet kervanında özveri ve inançla, meslek onuruna yakışır bir şekilde hizmet üretmeye devam edeceklerine inancımız sonsuzdur. Sağlıkta yapılan yapısal dönüşümü ve kaliteyi değerli hekimlerimiz ve sağlık çalışanlarıyla birlikte gerçekleştirdik. Herkese eşit ve kaliteli sağlık hizmeti felsefesiyle hareket eden, fedakârca çalışan ve sağlık alanında değerli katkılarda bulunan doktorlarımızın ve tüm sağlık çalışanlarımızın yaptıkları çalışmalar her türlü takdirin üzerindedir.

Bir hekim milletvekili olarak, bu duygu ve düşüncelerle, insanı yaşatmayı ve insanın acısını azaltmayı, insanlığa daha nitelikli bir yaşam sunmayı amaç edinen bu kutsal, saygın ve onurlu mesleği büyük bir özveriyle yerine getiren doktorlarımız ile tüm sağlık çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramı’nı en içten dileklerimle kutlar, saygı ve selamlarımı sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yurttaş.

Sayın Kaplan…

 

4.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

“Sağlıkta dönüşüm” adı altında sağlığın özelleştirildiği, piyasalaştırıldığı, halk sağlığının yeteri kadar önemsenmediği, vatandaşın ücretsiz, eşit, kolay ulaşılabilir sağlık hizmetini almada zorlandığı bir ortamda, başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının çalışma koşulları, özlük hakları gün geçtikçe maalesef zorlanmaktadır. Artık, nitelikli sağlık hizmeti sunma sağlık çalışmaları açısından çok zorlanmaktadır. Buna rağmen böyle bir ortamda, başta tüm hekimlerimizin olmak üzere tüm sağlık çalışanlarını fedakârca çalışmalarından dolayı kutluyor ve Tıp Bayramlarını kutluyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaplan.

Sayın Tamer…

 

5.- Kayseri Milletvekili İsmail Tamer’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

İSMAİL TAMER (Kayseri) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Gece gündüz demeden emeğini esirgemeyen vefakâr, cefakâr, hoşgörüyle mesleklerini icra eden tüm meslektaşlarımızın 14 Mart Tıp Bayramlarını kutluyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tamer.

Sayın Özdemir…

 

6.- Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir’in, Sivas’ta ağır kış şartları nedeniyle yaşanan mağduriyetlere ve Sivas’ın afet bölgesi ilan edilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

 

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Teşekkürler Sayın Başkanım, Genel Kurul açıldı, 3 arkadaşımız gündem dışı söz aldı, konuşan arkadaşlarımız var; ne yazık ki şu anda Genel Kurulda Hükûmetten bir tane temsilci yoktur. Geçen hafta yine oturduğum yerden söyledim. Sesimizi Hükûmete nasıl duyuracağız?

Sivas yaklaşık bir aydan bu tarafa kara esir düşmüş vaziyette. Özellikle Kangal, Divriği, İmranlı’nın, Zara’nın sekiz yüze yakın köy yolları kapalı, insanların bir taraftan elektrikleri kesik, bir taraftan şehre ulaşamıyorlar, taşımalı sistemle ilçeye gitmesi gereken öğrenciler gidemiyor, hastalar ilaç bulamıyorlar; Sivas’ın acil bir şekilde afet bölgesi ilan edilmesi lazım, Valinin, kaymakamların gücü yetmiyor, Özel İdarenin, Karayollarının makine ve ekipmanları yeterli değil. Buradan haykırıyorum, eğer beni duyan, işiten bir Hükûmet temsilcisi varsa, Sivas’a acil müdahale edilmesi gerekiyor. Aracılığınızla buradan duyurmak istedim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özdemir.

Sayın Aygün…

 

7.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, yargı mercilerindeki bazı atamalara ilişkin açıklaması

 

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Sayın Başkanım, evvela 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutlayarak söze başlamak istiyorum.

Sayın Başkanım, parasız eğitim istedikleri için on dokuz ay tutuklu kalan Berna ve Ferhat, duruşma savcısının mütalaa verildikten sonra değiştirilmesinin ardından on beşer yıl hapisle cezalandırılma ile karşı karşıya. Yine, ünlü bir dava olan poşu davasının mağduru Cihan Kırmızıgül’ün de mütalaa sonrası savcısı değişti ve kendisine önümüzdeki hafta yapılacak İstanbul özel yetkili mahkemede tam kırk beş yıl hapis cezası isteniyor. Son olarak da Başbakana özel çete kurma yetkisi veren MİT Kanunu ile ilgili mevzuatın itiraz mercisi olan Danıştayın ilgili dairesine de 3 yeni üyenin atandığını gazetelerden okuyoruz. Danıştay dün bu atamayı doğrulamış bulunmakta. Hükûmetin iddia ettiği gibi, ileri demokrasi değil, sağlıklı bir demokrasi ve hukuk devleti için yargıya bu tür müdahalelerin son bulmasını temenni ediyoruz.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aygün.

Sayın Halaman… Yok.

Sayın Metiner…

 

8.- Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, “İdeolojik Devletten Demokratik Devlete” adlı kitabındaki demokrasi ve özgürlük anlayışına ilişkin açıklaması

 

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Zabıtlara geçsin diye küçük bir açıklama yapacağım.

Dün burada Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi, “İdeolojik Devletten Demokratik Devlete” adlı kitabıma göndermede bulunarak kitapta demokrasi ve özgürlük adına söylediklerimle Meclisteki söylemlerimin uyuşmadığını söyledi. O yüzden, o kitabımda savunduğum demokrasi ve özgürlük anlayışımı bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum.

Türkiye’de ideolojik vesayetçi bir rejim var, dolayısıyla devletin ideolojisine uygun düşünmeyen ve hareket etmeyen vatandaşlar düşman kabul edilip ötekileştiriliyor. Demokrasi, özü itibarıyla ideolojisizdir. Devleti demokratikleştirmek için ideolojiden arındırmak lazım. Ayrıcalıkları olan beyaz adamın rejimi değildir; askerî, bürokratik elitin vesayetindeki bir rejimin adı değildir demokrasi. Herkesin kendisini farklılıklarıyla özgürce geliştirebildiği bir demokratik cumhuriyet, herkes için demokrasi ve herkes için özgürlük isteyen temada kaleme alınmış bir kitaptır. Bugün de bu anlayışı savunuyorum, ne bir eksik ne bir fazla. Kesintisiz sekiz yıllık eğitim ve üniversitelere girişte katsayılarla ilgili…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Metiner.

Sayın Yeniçeri…

 

9.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda yaşanan olaylar sonrasında Başbakanın konuyla ilgili ifadelerine ilişkin açıklaması

 

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben de bütün hekimlerimizin 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyorum.

11 Mart tarihinde Millî Eğitim Komisyonunda yaşanan talihsiz olaylardan dolayı bir kez daha üzüntülerimi ifade etmek istiyorum. Bu konuda, Sayın Başbakanın, yaşanan bu kaba kuvvet, fiziki baskı ve şiddeti işaret ederek “Hangi dilden anlıyorlarsa o dilden konuşacağız.” gibi talihsiz bir ifade kullanmasını da kınıyorum. Sayın Başbakanın, hukuk devletinde, İç Tüzük’ün gereğini, yasanın dilini konuşmak gibi bir mecburiyeti vardır. “Göze göz, dişe diş” türünden bir anlayışın demokratik devlette yeri yoktur. Kaba kuvvet, fiziki güç gösterisini kısasa kısas mantığı içinde değerlendirmek yanlıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kaba kuvvetle kavga alanı olmaktan çıkartılması, her şeyden önce Sayın Başbakanın görevidir. Bunun için ilk yapılması gereken şey de gerilim artırıcı konuşmalardan kaçınmaktır. İktidar yetkililerini, demokrasi adına, sorumluluk içinde davranmaya davet ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Sayın Şandır…

 

10.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Biz de Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, sağlık sektörünün, başta doktorlar olmak üzere tüm hastane çalışanlarımızın Tıp Bayramı’nı, tıp gününü yürekten kutluyoruz. Sorunlarını biliyoruz ve her zeminde dile getirmeye çalışıyoruz. Ümit ederiz ki siyasi iktidar da bu konuda, sorunları ertelemeden, çözümlerini Meclise getirir, ortak akılla, uzlaşarak buradan bu sorunların çözümü için hukuk çıkartırız. Tıp bayramlarının her defa sorunların konuşularak kutlanması Türkiye’ye yakışmamaktadır. Bu sorunlar bilinmektedir. Bu sorunların çözümü konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin, başta siyasi iktidar olmak üzere hepimizin ortak sorumluluğu bulunmaktadır.

Ama her şeye rağmen, Tıp Bayramı dolayısıyla tüm sağlık sektörü çalışanlarını yürekten kutluyorum ve tüm ülkemize sağlıklar diliyorum efendim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şandır.

Sayın Düzgün…

 

11.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

ORHAN DÜZGÜN (Tokat) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sağlıktaki her türlü olumlu gelişmenin Hükûmete, olumsuz her türlü gelişmenin de hekimlere yazıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu vesileyle, ben bütün bu hekimlerin uğradığı şiddet olaylarını yüce kürsünüzden kınıyorum. Bilinmesini istiyorum ki hekim meslektaşlarım, bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da hastalarına en iyi hizmeti vermeye devam edecekler.

Bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak onların her türlü demokratik mücadelesinin yanında olacağımızı belirterek Tıp Bayramlarını kutluyorum, hepsini sevgi ve özlemle kucaklıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Düzgün.

Sayın Dinçer…

 

12.- İstanbul Milletvekili Celal Dinçer’in, Kızılay Genel Müdürlüğü Kartal Hastanesi yönetiminin Kartal Şubesine bırakılması gerektiğine ilişkin açıklaması

 

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, ben de tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyorum.

Kartal’da Kızılay Şube Başkanlığının büyük emeklerle yaptırdığı bir hastane var. Gerçekten fakir bir bölge. Buradaki insanlar çok ucuz ve sağlıklı, kaliteli sağlık hizmeti almakta. Ancak Kızılay Genel Müdürlüğü gerekçesiz bir şekilde bu hastanenin yönetimine el koydu, Şube yönetiminin elinden aldı. Şimdi o bölgede konuşulan “Bu hastane iktidara yakın bir sağlık grubuna peşkeş çekilecek.”

Ben bu konunun dikkate alınmasını, Sayın Sağlık Bakanı ve diğer yetkililerin bu konu üzerinde durmasını, halka hizmet edecek bu hastanenin tekrar Kızılaya devredilmesini, Kızılay üzerinde kalmasını istirham ediyorum. Aksi takdirde, çok yanlış bir uygulama olacak. Tıp Bayramı gününde bunu hatırlatmak istiyorum.

Teşekkürler sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Sayın Hamzaçebi…

 

13.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben de Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına tüm hekimlerimizin ve sağlık çalışanlarımızın Tıp Bayramı’nı kutluyorum. Türkiye’nin, toplumumuzun sağlık güvencesine sahip olduğu ve sağlık güvencesine sahip olan vatandaşlarımızın da sınırsız bir şekilde sağlık hizmetlerinden yararlandığı bir Türkiye’yi diliyorum.

Tıp Bayramı nedeniyle burada konuşmalar yapılırken bu konuşmaları dinlemek için Hükûmetten bir bakanın buraya teşrif etmiş olmamasını da, gelmemiş olmasını da bugüne bir saygısızlık olarak alıyorum.

Biraz sonra Tıp Bayramı nedeniyle Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak Genel Kurulun bilgi ve takdirine sunacağımız önergenin görüşülmesi sırasında Sağlık Bakanının burada olması dileğiyle hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Hamzaçebi.

Sayın Baluken…

 

14.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

İnsanlığın varoluşundan bugüne kadar en kutsal emeği insanlığın hizmetinde kullanan tüm hekimlerimizin ve sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı Barış ve Demokrasi Partisi adına ben de kutluyorum.

Her geçen gün büyüyen sorunların çözümü için Meclisin daha duyarlı olması çağrısını partimiz adına yapmak istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baluken.

Sayın milletvekilleri, son 2 milletvekilimize söz vereceğim. Bundan sonra sisteme girmemenizi rica edeceğim bu konuyla ilgili.

Buyurunuz Sayın Bahçekapılı.

 

15.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben de AK PARTİ Grubu olarak bütün hekimlerimizin ve sağlık alanında çalışan tüm çalışanların Tıp Bayramı’nı kutluyorum, hayırlı olmasını diliyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bahçekapılı.

Son olarak, Sayın Üçer…

 

16.- Van Milletvekili Özdal Üçer’in, 14 Mart Tıp Bayramı ve Kütahya’da Kürt işçilere yapılan saldırıya ilişkin açıklaması

 

 

ÖZDAL ÜÇER (Van) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Ben de bütün sağlık emekçilerinin Tıp Bayramı’nı kutluyorum. Gelecekte daha güzel bir yaşamı yaşama dileğiyle hepsine sevgi ve saygılarımı iletiyorum.

Ayrıca, bugün Kütahya’da Kürt işçilere yönelik yapılan saldırıyı kınıyor, Hükûmet yetkililerinin, orada saldırıya uğrayan Vanlı depremzedeye, Çelebibağı beldesinde yaşamakta olup da oraya işçilik için giden emekçilere sahip çıkmasını, güvenlik güçlerince kollanması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Yapılan faşist saldırıyı da kınıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Üçer.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığına Genel Kurula sunuşları vardır.

Sözlü soru önergesinin geri alınmasına dair bir önerge vardır, okutuyorum:

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Önergeler

1.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun (6/1038) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/31)

 

                                                                                                      13.03.2012

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Sözlü sorular bölümündeki 6/1038 sıra sayılı sözlü soru önergemi geri almak istiyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

                                                                                          Dr. Reşat Doğru

                                                                                                  Tokat

BAŞKAN – Sözlü soru önergesi geri verilmiştir.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

 

 

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 milletvekilinin, tarım ve hayvancılıkla uğraşan üreticilerin içinde bulunduğu sorunların; çiftçilerin üretim sıkıntılarının giderilmesine, üretilen ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasına yönelik çözümlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/191)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizdeki tarım ve hayvancılıkla uğraşan üreticilerin, içinde bulunduğu sorunların araştırılarak, çiftçimizin üretim sıkıntılarının giderilmesine, üretilen ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasına yönelik çözümlerin araştırılıp, alınması gereken tedbirlerin tespit edilmesi ve bunlara ilişkin yapılacak düzenlemelerin ele alınabilmesi için Anayasa'nın 98'inci, İç Tüzük'ün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

Gerekçe:

Dünya üzerinde, toplumların giderek artan ve çeşitlenen gıda maddeleri taleplerinin karşılanamaması, tarıma dayalı sanayiler aracılığıyla millî gelir, ihracat ve istihdama olan katkısı, biyolojik çeşitlilik ve ekolojik dengeye olan faydaları nedeniyle tarım, tüm ülkeler için çok önemli ve stratejik bir sektör olmaktadır. Son yıllarda yaşanan küresel kuraklık, birçok ülkeye tarımın stratejik bir sektör olduğunu yeniden hatırlatmış ve bilinçli ülkeler, tarım politikalarını, ülkemizin aksine, liberal söylemler ve piyasa şartlarına göre değil, bu gerçekliğe göre değiştirmişlerdir.

Ülkemiz tarımı uygulanan ekonomik politikaların yanlışlığı ve yaşanan iklim değişiklikleri nedeniyle 2007 yılında kırmızı alarm verecek ölçüde küçülmüştür. Küresel ısınma, kuraklık, girdi maliyetlerinin yüksekliği ve gıda fiyatlarının yükselmesi, Türkiye'nin aylardan beri en çok konuştuğu konuların başında gelmektedir. Topraktan elde ettiği üretimle kendi kendisine yetebilen ülkemizi, kuraklık ve küresel ısınmanın yanında, Hükûmetin uyguladığı politikalar nedeniyle çok ciddi tehlikeler beklemektedir. Tarımla ilgili bütün uzmanlar da "Türkiye topraklarının önemli bölümü çöl haline gelecek" diyerek, bu kötü tablo karşısında hepimizi uyarmaktadırlar. Bu öngörünün ilk somut görüntüleri İç Anadolu’da ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kendisini açıkça göstermektedir. Susuzluk ve kuraklığın yanı sıra, mazot, gübre, tohum ve zirai ilaçların fiyatlarındaki aşırı artışlar nedeniyle, Türkiye tahıl, sebze ve meyve üretiminde çok ciddi sıkıntılar yaşamakta iken, sulanabilir araziler de çiftçilerimizin enerji borçlarından dolayı elektrikleri kesildiğinden sulanamamakta, devlet çiftçiye nefes alma şansı bırakmamaktadır. Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin 2008 Buğday raporuna göre son yıllarda ülkemizdeki buğday ekim alanları % 10 civarında gerileyerek 9,4 milyon hektardan 8,5 milyon hektara düşmüş, Türkiye geçmişte, önemli miktarda buğday ve un ihracatı yaparken dünyada fiyatların tavan yaptığı 2007 yılında büyük miktarda buğday ithal etmek zorunda kalmıştır.

Benzer sorunların hayvancılık sektöründe de yaşandığı bilinen bir gerçektir. 1980'lerin başında Türkiye'de 16 milyon adet büyükbaş hayvan bulunduğu tahmin edilirken bu rakam günümüzde 10 milyonun altına inmiştir. Sadece büyükbaş hayvanlarda değil, diğer hayvan türlerinde de gerileme yaşandığı bilinmektedir. Üreticilerimiz, maliyetlerdeki aşırı artışlar nedeniyle, ürettikleri ürünleri maliyetlerin altında satmak zorunda kalmış, buna çeşitli hastalıklar gibi sorunlar da eklendiğinde her geçen gün üretimden uzaklaşmışlardır.

Hükûmet, uyguladığı yanlış tarım politikaları sonucu, iyi kötü kendini idare edebilen ve geçimini temin eden çiftçilerimizi iflasa sürükleyip, devlete olan borçlarından dolayı her şeyini haciz edip, üretim yapamaz hale getirmiştir. Çiftçimize köyünü ve toprağını bıraktırarak, şehirlerimizdeki milyonlarca işsizler ordusuna yeni milyonlar eklenmesine sebep olmaktadır.

Yukarıda açıklanan sorunların çözümü için alınacak tedbirlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis Araştırması açılması gerekmektedir.

1) Mehmet Şandır                           (Mersin)

2) Ali Uzunırmak                            (Aydın)

3) Mehmet Erdoğan                        (Muğla)

4) Kemalettin Yılmaz                      (Afyonkarahisar)

5) Enver Erdem                              (Elâzığ)

6) Alim Işık                                    (Kütahya)

7) Ali Öz                                        (Mersin)

8) Seyfettin Yılmaz                         (Adana)

9) Yusuf Halaçoğlu                         (Kayseri)

10) Zühal Topcu                             (Ankara)

11) Mehmet Günal                          (Antalya)

12) Mustafa Kalaycı                        (Konya)

13) D. Ali Torlak                             (İstanbul)

14) Oktay Öztürk                            (Erzurum)

15) Celal Adan                               (İstanbul)

16) Mesut Dedeoğlu                       (Kahramanmaraş)

17) Erkan Akçay                             (Manisa)

18) Emin Haluk Ayhan                    (Denizli)

19) Atila Kaya                                (İstanbul)

20) Emin Çınar                               (Kastamonu)

 

2.- Kütahya Milletvekili Alim Işık ve 20 milletvekilinin, özelleştirme uygulamalarının öncesi ve sonrasında yaşanan olumsuzlukların, özelleştirmeden kaynaklanan ekonomik ve sosyal sorunların ve çözüm yollarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/192)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizdeki özelleştirme uygulamalarının öncesi ve sonrasında yaşanan olumsuzlukların araştırılması, değer tespiti ve ihale bedellerinde yapılan yanlışlıkların belirlenmesi, özelleştirmeden kaynaklanan ekonomik ve sosyal sorunlar ile özelleştirme gelirlerinin nasıl değerlendirildiğinin tespiti, uygulamadaki eksikliklerin giderilmesi ve çözüm yollarının belirlenmesi ile yolsuzluk iddialarının araştırılması amacıyla, Anayasamızın

98 ve İçtüzüğün 104 ve 105. maddeleri gereğince bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederiz.

Gerekçe:

Özelleştirme; üretimi, yatırımı, dış ticareti, altyapıyı, sanayileşmeyi, teknolojiyi, kalkınmayı, başka bir ifadeyle ülkenin özellikle geleceğini yakından ilgilendiren önemli bir konudur. Ve 1980'den itibaren de ülke gündemindedir. Ancak özelleştirme ülkemizde yeterince yukarıda sayılan amaçlara hizmet edecek şekilde uygulanmamaktadır.

Ülkemizde yapılan özelleştirme uygulamaları, yönteminden rayiç bedeline ve belirlenen değerine, alıcıların yerli-yabancı olmasından istihdamı daraltmasına, gelirlerinin bütçeye yama yapılmasına kadar hemen hemen her dönemde, tartışma konusu olmuş, özelleştirme uygulamalarında özellikle yolsuzluk ve yandaşlara yok pahasına peşkeş çekildiği iddiaları ayyuka çıkmıştır. Özelleştirme uygulamalarından kaynaklanan çok sayıda usulsüzlük bulunduğu haberleri zaman zaman gazete manşetlerinde yer alırken, Anayasa Mahkemesi kararlarına da konu olmuştur.

Uygulanan özelleştirme politikalarının en sakıncalı yönü, ne pahasına olursa olsun anlayışıyla hareket edilerek, keyfî davranılmasıdır. Yerli yabancı ayırımı iyi yapılmadan, stratejik özelliklerine bakılmadan yapılan özelleştirmeler çok daha büyük sorunları, sıkıntıları beraberinde getirmiştir. Stratejik tesislerin özellikle yabancılara satışı ise, başlı başına bir araştırma konusu olmalıdır.

Özelleştirme uygulamalarının maddi boyutunun yanı sıra, özelleştirilen kurumlardaki çalışanların durumu da ülke gündeminin başında gelen konulardan biridir. Buna en yakın örnek Tekel işçilerinin durumudur. Özelleştirilen kuruluşlarda çalışan işçi ve personelin durumu kıdem ve ihbar tazminatları, sosyal yardım zamları, diğer kamu kurumlarına devredilmeleri gibi, konularda mağdur edilmemeleri son derece önemlidir.

Özellikle son yıllarda yapılan özelleştirme uygulamalarının ardından, özelleştirilen kurumlardaki personelin 4/C statüsüne alınması ayrı bir mağdur kesim yaratmıştır. Özelleştirilen kurum ve kuruluşlardaki personelin diğer kurumlara kadrolu geçirilmesi gerekirken, ne işçi ne de memur statüsü taşımayan 4/C'li personel sosyal hakları özlük ve maaşları bakımından hak gaspına uğramaktadırlar.

İşte tüm bu nedenlerle ülkemizdeki özelleştirme uygulamalarının öncesi ve sonrasında yaşanan olumsuzlukların araştırılması, değer tespiti ve ihale bedellerinde yapılan yanlışlıkların belirlenmesi, özelleştirmeden kaynaklanan ekonomik ve sosyal sorunlar ile özelleştirme gelirlerinin nasıl değerlendirildiğinin tespiti, uygulamadaki eksikliklerin irdelenmesi ve çözüm yollarının belirlenmesi ile, yolsuzluk iddialarının araştırılması amacıyla, Anayasamızın 98 ve İçtüzüğün 104 ve 105. maddeleri gereğince bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulması gerekmektedir

1) Alim Işık                                                              (Kütahya)

2) Mesut Dedeoğlu                                                   (Kahramanmaraş)

3) Ali Uzunırmak                                                      (Aydın)

4) Mehmet Erdoğan                                                  (Muğla)

5) Ali Öz                                                                  (Mersin)

6) Enver Erdem                                                        (Elazığ)

7) Emin Haluk Ayhan                                                (Denizli)

8) Seyfettin Yılmaz                                                   (Adana)

9) Zühal Topcu                                                         (Ankara)

10) Yusuf Halaçoğlu                                                 (Kayseri)

11) Sümer Oral                                                         (Manisa)

12) Bülent Belen                                                      (Tekirdağ)

13) Kemalettin Yılmaz                                               (Afyonkarahisar)

14) Ahmet Duran Bulut                                              (Balıkesir)

15) Necati Özensoy                                                  (Bursa)

16) D. Ali Torlak                                                       (İstanbul)

17) Celal Adan                                                         (İstanbul)

18) Erkan Akçay                                                       (Manisa)

19) Emin Çınar                                                         (Kastamonu)

20) Oktay Öztürk                                                       (Erzurum)

21) Atila Kaya                                                          (İstanbul)

 

3.- Van Milletvekili Özdal Üçer ve 21 milletvekilinin, Türkiye'de eğitim fakültelerinden mezun olan öğrencilerin istihdamına yönelik Millî Eğitim Bakanlığının politikalarının ve eğitim sistemindeki sıkıntıların ve ihtiyaçların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/193)

 

                          Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye'de eğitim fakültelerinden mezun olan öğrencilerin istihdamına yönelik Millî Eğitim Bakanlığının politikalarının irdelenmesi ve eğitim sistemindeki sıkıntıları, eğitim sisteminin eksikliklerini ve ihtiyaçlarını araştırmak amacıyla Anayasanın 98. TBMM İçtüzüğünün 104. ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

Gerekçe:

Türkiye'de 2011 itibariyle 172 üniversite vardır. Bunlardan 105'i devlet üniversitesi, 61'i vakıf üniversitesi, 6 tanesi de vakıf meslek yüksekokuludur. Bu sayı her geçen gün artmaktadır ve buna paralel, üniversitelerden mezun olan öğretmen adayları da bu oranda artmaktadır. Millî Eğitim Bakanının açıklamalarına göre bu yılki öğretmen açığı 150 bindir. Bu sayı bağımsız kurum ve kuruluşlara göre 300 binin üzerindedir. Atama bekleyen öğretmen sayısı da 350 bini aşmış durumdadır. Öğretmen ihtiyacının yüksek olduğu ülkemizde, eğitim sistemine ve eğitim emekçilerine gereken önem verilmemiştir. Toplumun en etkili yapılarından biri olan eğitim sistemi, mali politikaların kurbanı yapılmakta ve çocuklarımızın eğitimi aksatılmaktadır.

OECD'nin Türkiye ile ilgili “eğitim” raporuna baktığımızda, OECD ülkelerinde ilköğretimde derslik başına düşen öğrenci sayısı 21,6, bu rakam Avusturya'da 19,3, Danimarka'da 19,6, Yunanistan'da 16,8, İtalya'da 18,7’dir. "Türkiye'de ise ilköğretimde derslik başına düşen öğrenci sayısı 32'dir. Bu rakam İstanbul'da 46, Ankara'da 36, Bursa'da 38, Adana'da 39, Van'da 45, Şanlıurfa'da 53'tür." OECD ülkelerinde ilköğretimde derslik başına düşen öğrenci sayısı 21,6 iken, bu sayının Türkiye'de 32 olduğu açıklanmıştır. OECD ülkelerinde öğrenci başına yapılan harcama ilköğretimde yıllık 6 bin 741 dolar, Türkiye'de ise bin 130 dolardır.

Ayrıca Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerine göre; ülkemizde okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 4 milyon 640 bin'dir. Bu sayı okuma yazma öğrenecek yaştakilerin % 7.68'ine denk gelmektedir. Okuma yazma bilmeyenlerin içinde kadınların oranı % 79.98'dir. Bu verilerden de anlaşılmaktadır ki Türkiye'de eğitime gerekli önem verilmemekte ve eğitim sistemi toplumun ihtiyaçlarına cevap olamamaktadır. Eğitim faaliyetleri, yeterli öğretmen olmadığından aksamakta, nitelik düşmekte ve çalışan öğretmenlerin iş yükü her geçen yıl artmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı ise bu sorunu, ticari kâr hamlesi ile ücretli öğretmen çalıştırarak çözümden çok, çözümsüzlüğe doğru sürüklemektedir. Eğitimi ticarileştiren bu uygulamanın psikolojik yansımalarını da unutmamalıyız.

Bir taraftan ilköğretim ve ortaöğretimdeki teknik ve müfredat konularındaki eksiklikler, merkezî sınavlarda ortaya çıkan skandallar, üniversitelerin kurumsal sorunları, diğer tarafta belirsizlik içinde çırpınan fen-edebiyat fakülteli mezunlar ve yıllardır atanamayan öğretmen adayları... Bunların toplamında ortaya çıkan ortak sonuç, şüphesiz artan işsizlik olurken, okumanın ve diploma sahibi olmanın işe yaramadığı bir Türkiye gerçeği ile yüz yüze kalmaktadır. Türkiye'de eğitim sistemine ayrılması gereken ödeneklerin, eğitimdeki ihtiyaçların göz önünde bulundurularak hesaplanmasının sağlanması ve eğitim sisteminin ekonomik merkezli sıkıntılarının giderilmesi için gerekli önlemlerin alınması aciliyet arz etmektedir. Ataması yapılmayan öğretmenlerin mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik Millî Eğitim Bakanlığının, bir an önce gerekli çalışmaları yapması gerekmektedir.

1) Özdal Üçer                                                           (Van)

2) Pervin Buldan                                                      (Iğdır)

3) Hasip Kaplan                                                       (Şırnak)

4) Sırrı Sakık                                                            (Muş)

5) Murat Bozlak                                                        (Adana)

6) Halil Aksoy                                                          (Ağrı)

7) Ayla Akat Ata                                                       (Batman)

8) İdris Baluken                                                        (Bingöl)

9) Hüsamettin Zenderlioğlu                                       (Bitlis)

10) Emine Ayna                                                        (Diyarbakır)

11) Nursel Aydoğan                                                  (Diyarbakır)

12) Altan Tan                                                           (Diyarbakır)

13) Adil Kurt                                                            (Hakkâri)

14) Esat Canan                                                        (Hakkâri)

15) Sırrı Süreyya Önder                                            (İstanbul)

16) Sebahat Tuncel                                                  (İstanbul)

17) Mülkiye Birtane                                                  (Kars)

18) Erol Dora                                                           (Mardin)

19) Demir Çelik                                                        (Muş)

20) Nazmi Gür                                                          (Van)

21) Ertuğrul Kürkcü                                                  (Mersin)

22) İbrahim Binici                                                     (Şanlıurfa)

 

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra da oylarınıza sunacağım.

 

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- (10/118) esas numaralı, hekim ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları hakkında Meclis araştırması önergesinin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/3/2012 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 14.03.2012 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisini, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımızla arz ederim.

                                                                                                                              M. Akif Hamzaçebi

                                                                                                                                       İstanbul

                                                                                                                               Grup Başkanvekili

Öneri:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler Kısmında yer alan (Hekim ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları hakkında); 10/118 Esas Numaralı Meclis Araştırma Önergesinin görüşmesinin, Genel Kurul’un 14.03.2012 Çarşamba günlü (Bugün) birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin lehine Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı.

Buyurunuz Sayın Atıcı. (CHP sıralarından alkışlar)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarının nedenlerinin araştırılması, çözüm yollarının bulunması ve şiddeti önleyici politikaların oluşturulması amacıyla Meclis araştırması ile ilgili teklifimizin lehine söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün 14 Mart Tıp Bayramı. Hekimlerin çok büyük bir kısmı buruk bir bayram yaşıyor çünkü mesleklerini değersizleştiren, her fırsatta kendilerine saldıran ve sürekli baskı uygulayan bir Bakan tarafından yönetiliyorlar. Keşke Bakan burada olsaydı da bu sözlerimizi dinleseydi ve sağlığa en azından şeklen de olsa önem verdiğini gösterseydi. Aslında, hekimleri kahreden sadece bu değil, hekimlerimizi kahreden, Bakanın bir hekim olması. Ben her şeye rağmen Tıp Bayramı’nı kutluyorum, sağlık çalışanları önünde de saygı ve minnetle eğiliyorum.

Değerli arkadaşlar, bayramlar onu kutlayanları birbirine sıkıca bağlayan ve umutları diri tutan günlerdir. Bugünlerde birlik, beraberlik ve kardeşlik duyguları en üst düzeye erişir.  “Hekimlerin oldukça sıkıntılı günlerden geçtiği bu dönemde bayram kutlaması da neyin nesi?” diye düşünenler olabilir. Biz tam tersini düşünüyoruz. Tıp öğrencileri, pratisyen hekimler, asistan hekimler, uzman hekimler, öğretim üyeleri ve tüm sağlık çalışanları el ele verip, bayramımızı zehir etmeye çalışanlara inat, 14 Mart Tıp Bayramı’nı coşkuyla kutluyoruz. Birbirimize kenetlenerek önce halkımızın sağlığını, sonra da hekimlerin özlük hakları üzerinde oynanan çirkin oyunları bir bir açığa çıkarıyor ve halkımızı bugün de bilinçlendiriyoruz. Bu durumun tabii ki sağlıkta oynanan oyunun senaristleri ve başrol oyuncularının da hoşuna gitmediğini çok iyi biliyoruz.

Değerli milletvekilleri, şiddet konusunu niye işliyoruz? Çünkü şiddet önlenebilir bir durumdur. Bu nedenle bu konuya dikkat çekmenin işe yarayacağını düşünüyoruz. AKP Hükûmetinin “Sağlıkta dönüşüm” adıyla yürüttüğü sağlık politikası yerleştikçe sağlık çalışanlarına yönelik fiziksel, sözlü, psikolojik ve ekonomik şiddet olayları giderek artmakta ve bu konudaki haberler yazılı ve görsel basında giderek artan sayıda yer almaktadır. Tabip odalarına ve diğer sağlık meslek kuruluşlarına başvurarak şiddete uğradığını bildiren ve destek isteyen sağlık çalışanı sayısı çığ gibi büyümektedir.

Bakın, son üç yılda her şeye rağmen, her şeyi göze alarak tabip odalarına veya meslek örgütlerine başvuran, “Şiddete uğradım.” diyen hekim sayısı üç sene önce 26, daha sonra 50, daha sonra 84. Neredeyse 3 katını geçmiş. Ama şöyle bir çalışma da var: Yurt içinde ve yurt dışında bütün çalışmalar, bu tür durumlarda bildirilen vaka sayısının buz dağının sadece görünen bir parçası olduğunu ve aslında sayının çok çok daha yüksek olduğunu söylemektedir.

Ne yazık ki Sağlık Bakanının ve zaman  zaman Başbakanın ucuz politikalarla  gerçekleri saptırarak ve sağlık çalışanlarını hedef göstererek yaptıkları konuşmalar, sağlık alanında yaşanan sorunları sağlık emekçilerine mal etmiştir. Şiddete maruz kalan ve sürekli olarak şiddete uğrama korkusuyla yaşayan sağlık çalışanlarının, özellikle de hekimlerin çalışma şevkleri kırılmıştır. Hepinizin bir gün hasta olabileceğini ve bu hekimlere muayene olabileceğinizi de hatırlatmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, yanlış politikalarla -dikkat edin, buranın altını çiziyorum- sağlık gibi bir konuda kişisel ve siyasi çıkarlar uğruna kalitesizleştirilen sağlık hizmetlerinin faturası her zaman hekime yüklenmeye çalışılmıştır. Sağlığı ve hekimleri siyasetin oyuncağı hâline getirerek yıpratmaya çalışanlar, mesleğimizin onurlu geçmişine bakarak yaptıklarından utanmalıdır, hele bunlar hekimse, hele bunlar yöneticisiyse iyice utanmalıdır. Kim bilir belki de bu saldırılar bir amaca yönelik yapılmaktadır, belki de bu kişiler Çanakkale Savaşı’nda aynı sınıftaki tüm tıp öğrencilerinin şehit olmayı onurlu bir görev sayacak kadar cesur olmalarından korkmuşlardır. Kim bilir belki de bu kişiler, cumhuriyet döneminde hekimlerin Atatürk’ün…

Sayın Bakan, izin verir misiniz konuşmama devam etmem için.

Kim bilir belki de cumhuriyet döneminde hekimlerin Atatürk’ün yanında yer alarak üniversite ve sağlık devrimlerini gerçekleştirmiş olmaları bazı çevreleri, bu kişileri ürkütmüş ve hekimleri hedef hâline getirmiş olabilir. Hekimler daima bilim önderliğinde yürümekte ve aklını kullanmasını bilmektedirler. Deneyimleri arttıkça erdemleri de artan ve halk tarafından da sevilen sayılan hekimler, gerici akımlar karşısında dimdik ayakta durmuştur. Kim bilir belki de bu yöneticileri korkutan ve bilinçli bir şekilde hekimleri yıpratmaya sevk eden durum budur.

Başta performansa dayalı ek ödeme sistemi olmak üzere Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın diğer başlıkları konusunda çalışanların artık güven duygusu kalmamıştır, aidiyet duyguları zayıflamıştır, motivasyonları sürekli düşmüş ve “defansif tıp uygulamaları” adına verdiğimiz yani tabiri caizse “korkak tıp uygulamaları” dediğimiz bir tutum geliştirmişlerdir. Yani sağlık çalışanları, hekimler artık bu uygulamalar nedeniyle hastaya dokunmaktan korkar hâle gelmişlerdir. O yüzden artık hastalardan bol miktarda tetkik istemekte ve kafalarında sağlık yerine şiddet, “Acaba şiddete uğrar mıyım, acaba birileri beni azarlar mı?” diye düşünceler ortaya çıkarmıştır.

AKP İktidarının ürünü sağlıkta şiddet, bilimsel kongre ve sempozyumların bile konusu olmuştur değerli arkadaşlar. Hatta Sağlık Bakanı bu kongrelere, bu sempozyumlara da katılmıştır. Umarım bir şeyler öğrenmiştir bu sempozyumlardan.

AKP İktidarı  “Sağlıkta Dönüşüm” adıyla bir masal uydurmuş ve dokuz yıldır bu masalı bitirememiştir. Ülkenin tamamını ilgilendiren ve  sağlık gibi önemli bir konuyu dönüştürmeye çalışan bu Hükûmet ve bu hükûmetler, kanun hükmünde kararname denilen, KHK denilen ucube mevzuatlarla işleri yürütmeye çalışmışlardır. Kanun hükmünde kararname yani KHK’nın bizdeki açılımı ise kanunsuz, hukuksuz ve keyfî uygulamalardır. Tabiri caizse Bakan, sağlıkla kafasına göre oynamakta ve deneme yanılma yöntemiyle bir şeyler yapmaya çalışmaktadır.

Bakın, Sağlık Bakanının tutarsızlıklarıyla ilgili birkaç örnek vereceğim. Bu örneklerin de hepsinin doğrudan şiddete neden olduğunu sizlere anlatmaya çalışacağım.

Bakın, bu hükûmetler, AKP hükûmetleri mecburi hizmeti kaldırdılar. Çok iyi, tebrik ettik, güzel bir iş yaptılar. Çok kısa bir süre sonra tekrar getirdiler. Bir baktık ki AKP Hükûmeti sevk zincirini koymuş. Çok güzel, tam bizim istediğimiz gibi, tam bütün hekimlerin istediği gibi birinci, ikinci, üçüncü basamak sevk zincirleri oluşacak, güzel ama bir de baktık ki sevk zincirleri tekrar ortadan kaldırıldı ve gerçekten ortada büyük bir kargaşa var. Bu kargaşa çıktıkça Hükûmet ha bire mevzuat değiştiriyor. Mevzuat değişikliklerinin sayısı ve içeriği artık Bakanlık bürokratları tarafından bile bilinmez hâle geldi. Artık sorulan sorulara hiçbir şekilde cevap alamıyoruz. Her şey karmakarışık bir duruma geldi, bu da şiddeti arttırıyor.

Bakın, bu Hükûmet halkın sağlığı konusunda yaptığı düzenlemeler Danıştay tarafından iptal edilince hemen kanun çıkarıyor, kanun da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, yani insan biraz durup “Yahu, ne oluyor, niye benim her çıkardığım şey iptal ediliyor, nerede yanlış yapıyorum?” diye düşüneceğine, gözümüzün içine baka baka, hiç utanmadan Meclisi baypas ederek bir kanun hükmünde kararname denilen saçmalıklara imza atıyor.

Bakın, bu Hükûmet başka ne yaptı: “Doktorla hasta arasındaki para ilişkisini keseceğiz.” dedi. Çok mutlu olduk, gerçekten hoşumuza gitti bu uygulama ama bir de baktık ki kendisi hastayla hekim arasında, hastane arasında bir para ilişkisi kurdu ve âdeta bütün hastalardan bıçak parası almaya başladı, bütün hastalardan. Hangi sağlık kuruluşuna giderseniz gidin, istisnasız, bıçak parası ödemeden, en az 5 lira ile başlayıp bu 40 liraya kadar çıkan bir ödeme yapmadan kimse dışarı çıkamıyor. Yani “Cebine nüfus kâğıdı koyan hastaneye gitsin.” diyen Sağlık Bakanı, şimdi “Aman ha, para cüzdanınızı da unutmayın.” diyor çok net bir şekilde.

Değerli arkadaşlar, görüldüğü gibi şiddet kendi kendine oluşmamıştır, tam dokuz yıldır şiddet üretilmektedir. Sayın Bakan “Şiddet bizzat benim sorunumdur, bu konuyu himayem altına aldım.” demiştir. Ben de buradan sesleniyorum: Sayın Bakan, ne olur bu şiddeti himayen altından çıkar. Bunu himayenizde tutmayın çünkü gerçekten siz himaye ettikçe şiddet azıyor.

Peki, biz bu şiddete, hekimlere, sağlık çalışanlarına yönelik şiddete dur diyebilecek miyiz? İşte, size bir önerge getirdik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözünüzü bağlayınız.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım.

Ben şimdi bakacağım, hekim milletvekilleri acaba ne yapacaklar? “Acaba hekimlere yönelik şiddet konusu araştırılsın mı?” diye Sayın Meclis Başkanı sorduğu zaman “Hayır, araştırılmasın.” diye el kaldıran kaç tane hekim olduğunu ben bizzat buradan seçeceğim, göreceğim ve inanın sizleri her yerde şikâyet edeceğim.

Umudum azalıyor, giderek azalıyor çünkü Mecliste sık sık şiddet sahnelerinin yaşanması bu öneriyi destekleyeceğiniz ümidimi azaltıyor. Dün Sivas’ta Sivas katliamının duruşması sonrasında son derece mülayim halkın üzerine âdeta biber gazı bombardımanı yapılması “Şiddete hayır.” diyeceğiniz ümidini bende giderek giderek azaltıyor ama yine de içinizde vicdanlı olanlar var, içinizde hekimler var. Gelin, bu öneriye destek verin, 400 bin sağlık çalışanını şiddetten koruyalım; hiç olmazsa 14 Martta böyle bir karara bu Meclis imza atsın. Gelin, bu tasarıyı destekleyelim, hepimiz sizi alkışlayalım.

Çok teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Atıcı.

Aleyhine, Mersin Milletvekili Ali Öz.

Buyurun Sayın Öz.

ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, hepimizin bildiği gibi 14 Mart Tıp Bayramı. Önce “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.” diyen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve ahirete intikal eden tüm Türk tabiplerini huzurlarınızda rahmetle ve şükranla anıyorum.

Değerli Konuşmacının da ifade ettiği gibi, hekimlere şiddet uygulaması son yıllarda giderek, günden güne artmaktadır. Bunu özellikle medyada yakinen hepimiz takip etmekteyiz.

Tabii ki 14 Martın Tıp Bayramı olarak ilan edilmesinde Türk tabiplerinin, Türk hekimlerinin Kurtuluş Savaşı esnasında “Çanakkale geçilmez” şeklindeki ifadelerinde kendilerini bulan, kendilerine cesaret veren, burada da ciddi manada mücadele etmiş bir meslek grubundan bahsediyoruz.

Hekimler, gerçekten, meslek hayatlarının başlangıcından itibaren birçok zorlukları bu millete olan güvenleri, sevgileri, onlara olan sadakatleri ve bağlılıkları sayesinde aşmayı başarmışlardır. Ama üzülerek ifade etmek istiyoruz ki özellikle son yıllarda hekime karşı şiddet, hekimlere veya sağlık çalışanlarına karşı şiddet günden güne artmış durumdadır. Tabii ki 14 Mart münasebetiyle aslında hekimlere uygulanan şiddetten daha fazla, hekimlerin bugünkü durumu, sağlık çalışanlarının talepleri ve onların ne kadarının karşılanabildiğini konuşmak hepimizin daha fazla arzuladığı bir durumdur.

Hekimlik mesleği değerleri, bize yaşamımızı insanlığın hizmetine adamayı, tıbbi bilgilerimizi insanlık yararına kullanmayı, hastalarımızın sağlığının bizim için en önde gelen mesele olduğu gerçeğini, mesleğimizi vicdan ve ağırbaşlılıkla yürütmeyi, din, ulus, ırk, parti politikaları ya da toplumsal durumla ilgili değerlendirmelerin görevimiz ile hastalarımızın arasına girmesine izin vermemeyi, sağlık hizmetlerinin sunumunda ve geliştirilmesinde insanı temel almayı, sağlık hakkının tüm yurttaşlar için doğuştan kazanılmış bir insan hakkı olduğunu öğretiyor. Bu evrensel meslek ilkeleri gereği insan hayatını en kutsal değer olarak görmekteyiz. İnsan hayatının en ince çizgisinde duran, en sıkıntılı vakitlerinde yanında olan, yedi gün yirmi dört saat hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan isimsiz kahramanlarımız olan hekimlerimiz adına, hekimlik mesleğinin kutsallığının ve saygınlığının korunması gerektiği ve bunu hiç kimsenin göz ardı etmemesi ve sıradanlaştırmaya çalışmaması bilincini herkesin paylaşması gerektiğine inanıyoruz.

Hekimlere uygulanan şiddetin önüne geçebilmek için toplumun her kesimindeki sorunları çözme adına eğitimin gene en önemli faktör olduğunu, eğitimin her şeyin önünde geldiğini açık bir şekilde ifade etmek gerekiyor. Özellikle son yıllarda, hekimlerin kendi aralarında yapmış olduğu konuşmalarda ve medyada hekimlere uygulanan şiddetin çok fazla görüntülenmesi, hekimlere yapılan şiddetin bundan sonraki süreçte önlenmesi adına bir katkı sağlamamaktadır. Sadece hekimlerin vatandaşın önüne atılmış, gerektiğinde şiddete de maruz kalabilecek, şiddet görmeleri sanki hekimlik mesleğinin doğası gereği gibi algılanabiliyor olması, tüm hekimlerimizi gerçekten ciddi manada rahatsız etmektedir.

Bu konuyla alakalı olarak Sağlık Bakanlığının iki yıl önce yürürlüğe koymuş olduğu bazı tebliğler, özellikle Acil Servis Tebliği’nin 10’uncu maddesine bakıldığında, bu maddenin acil servislerin güvenliğiyle ilgili düzenlemelerden oluştuğu görülüyor. Tabii ki acil serviste çalışan hekimlerimiz ve özellikle Sağlıkta Dönüşüm Politikası adı altında sağlık çalışanlarının, özellikle acilde görev yapanların üzerine çok ciddi bir yük getirmiştir. Özellikle vatandaşlarımızın sağlığına ayıracakları, ceplerinden harcayacakları parayı daha da azaltma adına, acil olmayan insanların acil servislerde bir yığılma yaptığını, gerçek manada acil olan insanların bu kalabalık ortamda bazen gerçekten ciddi mağduriyetler yaşadığını hepimiz biliyoruz. Son uygulamayla, özellikle acil servislerdeki hekim arkadaşlarımız hastalarla daha fazla karşı karşıya kalmaktadır. Hastalar, acil durumu nasıl değerlendireceklerini ifade ederken, eczaneye gidip bir reçete bedelinde yeni koymuş olduğunuz bu farkı ödememe adına, tekrardan acil servise dönmekte hem orayı meşgul etmekte hem de hangi hastalığın acil olup olmadığını hekime âdeta yeniden öğretmeye kalkmaktadır. Bu durum, hekimlerimiz adına gerçekten üzüntü verici bir durumdur.

Değerli milletvekilleri, hekimlik uygulamasında, tababet uygulamasında özellikle performansa dayalı bir sistemin tüm hekimlere dayatılmış olması, hekimlere sadece “Ne kadar fazla hasta bakarsanız, o kadar fazla sayıda puan toplarsanız onun karşılığında maddi bir gelir elde edersiniz” demek bile, en basitinden, hekimlere yapılabilecek olan aslında bir nevi diğer bir şiddet örneğidir.

Toplumumuzda günden güne artan kadına şiddet, özellikle kadın, hanım, bayan arkadaşlarımızdaki hekimlerde de kendini daha fazla göstermektedir. Toplumumuzda genel manada bir algı var, kadınların sanki şiddet görmesi erkeklere göre daha doğal gibi algılanıp, orada çalışan bir bayan hekim arkadaşımız hastayla karşılaşmasını bir iki dakikalık bir gecikmeye maruz bıraksa çok değişik sözlü ithamlara maruz kalmakta, bir nevi sözlü bir şiddetin de muhatabı hâline gelmektedir.

Bu Meclisin, özellikle hekimlik mesleğinin kutsallığını da göz önünde bulundurarak, hekimlere uygulanan şiddet noktasında çok ciddi şeyler yapması gerektiğine ve buna hekim arkadaşlarımıza şahsen borçlu olduğuna inanıyorum. Çünkü hekimlik mesleği, gerçekten kutsal bir meslektir. Sonuçta, karşısındaki sadece acısı olan, ızdırabı olan insanlara hizmet edebilmenin ötesinde başka bir amacı gütmeyen bir meslektir.

Şiddet uygulanması, genellikle kamu hizmetinde çalışan hekim arkadaşlarımıza yapılan istatistiklere göre yüzde 45 olarak belirtilirken, özel sektörde çalışan hekimlerimiz şiddete daha az maruz kalmaktadır, yüzde 5 oranında.

“Yaşamları boyunca en az bir defa şiddet içeren bir olaya tanık olduğunu” söyleyen sağlık çalışanı oranı yüzde 96 iken bunların yüzde 64’ü en az bir defa şiddete maruz kaldığını belirtiyor.

Öte yandan, hekime şiddet uygulayan grupların, hasta ve hasta yakınları, sağlık idarecileri olduğunu ama özellikle erkeklerin ezici çoğunlukla şiddet uyguladığını kaydeden araştırma verilerine göre şu profil çiziliyor: “Şiddet uygulayanların profilinin yüzde 86’sı hasta ve hasta yakınıdır. Sadece hastaların uyguladığı şiddetin oranı ise yüzde 6 civarındadır. Sağlık çalışanlarına uygulanan şiddetin yüzde 14’ü de sağlık idarecileri tarafından gerçekleştirilmektedir. Şiddet uygulayanların yüzde 92’si erkekler tarafından oluşturulmaktadır.” Yukarıda belirtilen yüzde 14’lük bölümde, şiddetin, özellikle çalışma ortamı içerisindeki ast-üst ilişkilerine bağlı olduğunu görmekteyiz.

Türk Tabipler Birliği başta olmak üzere, meslek örgütlerinin gündeminde hekime yönelik şiddet konusu güncelliğini korurken meslek örgütleri, üyelerine yönelik şiddeti önleme yönünde ortak platformlar oluşturarak şiddetin nedenleri, risk faktörleri ve şiddete yönelik alınacak önlemler konusunda çalışmalarını sürdürüyorlar.

Hekime uygulanan şiddetin bireysel olmaktan çıkarak genel ve sistematik duruma gelmesi, son yıllarda yaşanan sürecin değerlendirilmesini zorunlu hâle getirmiştir. Değerlendirme sürecinde şiddeti “insan doğası gereği” gibi doğal kavramlardan kurtarıp somut gerçekler üzerine oturtmakta yarar vardır. Bu çerçevede, sağlık ortamında uygulanan şiddetin birçok kesimin kendi iktidarını, gücünü yaratma ve sürdürme isteğine bağlı olarak ortaya çıktığının bilinmesi önemlidir çünkü “sağlık ortamında şiddet” kavramı her ne kadar “toplumsal şiddet” kavramından ayrılmaz ise de sağlık ortamında, kendi dinamikleri içinde gelişmekte, uygulanmakta ve de sürdürülmektedir. Burada, siyasi iktidarın isteklerini uygulama durumunda bulunan bakanlık ve kurumları, hasta ve hasta yakınları, sağlık hizmetinin sunumunda yer alan hekim ve diğer sağlık çalışanları, şiddet olgusunun aktörleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sağlık hizmetinin sektör hâline getirilmesi amacıyla yürütülen Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte, yukarıda sayılan taraflar arasında önemli karşıtlıklar ve yakınlıklar ortaya çıkmıştır. Acil servis hekimlerinin sıkça şiddete maruz kalmasının nedeni, iş yoğunluğu, başvuranların gerginliği ve hepsinin ötesinde “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında siyasiler tarafından halka vadedilen, acilde sonsuz hizmet ve hürmet görecekleri masalıdır. Burada gerçekten kendimizi yeniden bir gözden geçirme gereğimizin olduğu çok açıktır.

Dolayısıyla özellikle hekimlerin görevleri esnasında hiçbir kesimin maruz kalmasını arzu etmediğimiz şekilde şiddet olaylarına maruz kalmasının gerçekten ciddi bir sorun olduğu gerçeğiyle bu Meclis araştırmasının lehinde destek olacağımızı ifade ediyor, yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öz. (MHP sıralarından alkışlar)

Lehine, Bingöl Milletvekili İdris Baluken.

Buyurun Sayın Baluken.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Cumhuriyet Halk Partisinin hekim ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet hakkında vermiş olduğu araştırma önergesinin lehinde söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün 14 Mart vesilesiyle tekrar tüm hekimlerimizin ve sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramı’nı partimiz adına kutluyorum.

Şimdi, hekimlere yönelik şiddetle ilgili genel birtakım sorunlara bakarken aslında fotoğrafın bütününe bakıp sağlık çalışanlarına yansıyan kısmını irdelemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Genel olarak kapitalist sistemin küresel düzeyde uygulamış olduğu neoliberal politikaların Türkiye’deki yürütücüsü konumunda olan AKP Hükûmetinin, özellikle sağlıkta da yürütmüş olduğu politikalar ile sağlık çalışanlarını ve hekimlerini tam bir sorunlar yumağı içerisine soktuğu ve tam bir çıkmaz içerisine soktuğu görülmektedir. Yürütülen neoliberal politikaların genel amacı, yüzde 2’lik bir zengin kulübü, yüzde 98’lik bir muhtaçlar ordusu yaratmaktır. Bu, toplumsal kesimlerin tamamında kendi gücünü, kendi hayatını emeğiyle sağlayan orta sınıfı bir silindir gibi ezen ve orta sınıfın bütün dinamiklerini ya zenginler kulübüne ya da muhtaçlar ordusuna yönlendiren bir anlayıştır. Burada sağlık çalışanları için de aynı koşulların söz konusu olduğunu belirtmek istiyorum. Ya bireyi ve toplumu önceleyen, hastayı önceleyen, etik anlayışı önceleyen bir yaklaşımla kendi mesleğini icra eden bir hekim profili ya da bahsettiğimiz noktada yüzde 2’lik ya da yüzde 5’lik zenginler kulübüne girmek için aşırı kâr hırsıyla piyasalaştırılmış bir sağlık sisteminde çalıştırılan bir hekimlik profili önümüze çıkmaktadır.

Değerli milletvekilleri, biliyorsunuz, 2004 yılından beri AKP Hükûmeti tarafından yürütülen bir Sağlıkta Dönüşüm Programı var. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın halkımıza ve hastalara olan yansımalarını, defalarca bu Meclis kürsüsünde paylaşmıştık. En son yeşil kartlılara gelir testi uygulamasıyla beraber, artık “paran kadar sağlık” ve “paralı sağlık” anlayışına geçen bu sistemde ortaya çıkan sistemsel sorunlar, çok usta demagojik birtakım söylemlerle, maalesef, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönlendirilmiştir. Sanki sistemin yaşadığı bütün tıkanıklıkların, bütün sorunların muhatabı hekimlermiş gibi, muhatabı sağlık çalışanlarıymış gibi kullanılan bir dil ve üslup, maalesef, bugün hekimlere yönelik ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin önünü açmıştır.

Değerli arkadaşlar, bugün “paran kadar sağlık” anlayışıyla parası olmayanın hastanelere giderken bile artık çekindiği bir pratik içerisinde, hekimlik, çok fazla para kazanan, ancak kazandığı para kadar iş üretmeyen, deyim yerindeyse yan gelip yatan bir meslek grubu olarak topluma takdim edilmektedir. Şimdi, burada temel amacın, bahsetmiş olduğumuz noktada yürütülen dönüşüm projesiyle ilgili sorunların günah keçisini belirlemek olduğunu tekrar vurgulamak istiyorum. Özellikle son günlerde sıkça hekime yönelik darp olaylarına, hekime yönelik şiddet olaylarına, hatta hayatını kaybeden hekimlerle ilgili trajedilere tanıklık etmekteyiz. Buradaki genel yaklaşımın, can kurtarmak için kendi hayatının en güzel yıllarını veren, kendi vaktinin bütün fedakârlıklarını halkına sunan bir hekimin, eğer darba, şiddete ve ölüme uğramasıyla ilgili bir tıkanıklık yaşanıyorsa, bu Meclis tarafından açıklıkla sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.

Meslek örgütleri tarafından yapılan araştırmalarda, psikolojik, sözsel veya fiziksel olarak, çalışan hekimlerin her gün yüzde 30’unun bu travmaya maruz kaldığı görülmektedir. Travmaya maruz kalan hekimlerin hukuksal süreçlerde hak arama oranları ise yüzde 40’lar gibi son derece düşük oranlardadır.

Tabii, buradaki bu düşük oranları şu şekilde algılamak gerekir: Özellikle gerek halkımız düzeyinde hekime yönelik şiddet olaylarında gerekse idari kamu görevlilerinin hekime yönelik baskı ve şiddet olayları karşısında Hükûmetin yeterli bir tavır almaması, Sağlık Bakanlığının yeterli bir tavır almaması ve deyim yerinde ise bu şiddet olaylarına göz yumması, bahsetmiş olduğumuz şiddet olaylarını artıran önemli bir etkendir. Son dönemlerde, burada, Mecliste siyasi etkinliği olan, yakınları bulunan hastane müdürü tarafından darp edilen doktor haberlerini hepimiz geçen haftalarda okuduk. Aynı şekilde Diyarbakır’ın bir ilçesinde kadın hekime yönelik kaymakamın uygulamış olduğu şiddetle ilgili, darpla ilgili herhangi bir yasal işlemin yapılmadığını, herhangi bir idari soruşturmanın yapılmadığını yine zaman zaman burada, Mecliste sizlerle birlikte paylaşmıştık. İşte bu tarz yaklaşımların hekime yönelik şiddetin bir şekilde önünü açan, bir şekilde meşrulaştıran yaklaşımlar olarak ele alınması gerektiği düşüncesindeyiz.

Değerli milletvekilleri, insanlığın var oluşundan beri en kutsal emeği ortaya koyan hekimlerin emeği, bugün performans üzerinden, bugün bonus puanı üzerinden maalesef metalaştırılarak değersizleştirilmiştir. Burada aslında hekim performansı yerine Hükûmet performansını sorgulayacak birtakım yaklaşımları açığa çıkarmak gerekiyor.

Bakın, sadece Van depreminde bu Hükûmetin performansını defalarca burada sizlerle paylaştık. Enkaz altında kalan Hükûmetin Van depreminde meydana getirmiş olduğu mağduriyetleri, gerek Van’da çalışan hekimlerin gerekse Tabipler Birliği ve SES öncülüğünde oraya gönüllü olarak giden hekimlerin nasıl göğüslemeye çalıştığına hepimiz tanıklık ettik. Ailesini geçindiren, çocuğunu okutma ve gelecek kaygısı taşıyan hekimlerin, yaşanan bir doğal afet sırasında nasıl fedakârlıkla çalıştığına bütün insanlık tanıklık etti.

Bu vesileyle, Van depremi sırasında, idarecilerin tedbirsizliği yüzünden hayatını kaybeden Japon doktor Miyazaki’yi de buradan, insanlık adına, şükranla ve rahmetle anmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün, ortalama bir hekim maaşı 1.900 TL civarındadır; bunun dışındaki bütün ödemeler, ek ödeme ve performans sistemi üzerinden değerlendirilmektedir. Bu ek ödeme ve performansların hiçbirinin emekliliğe bir yansıması yoktur.

Yine, çalışma sırasında böylesi bir yaklaşım, hekimin hasta olma hakkını, hekimin hastalıktan dolayı rapor alma hakkını ya da hekimin izin alma hakkını elinden almaktadır.

Belirttiğimiz tüm bu genel yaklaşımlar ve hekime uygulanan şiddet, maalesef, umutsuzluk içerisinde düş kırıklığı yaşayan karamsar bir hekim popülasyonu yaratmıştır. Son yapılan araştırmalarda, hekimler içerisinde ve sağlık çalışanları içerisinde, gelecekten umutlu olma oranları yüzde 10’un altına düşmüştür.

Mecburi hizmet hiçbir meslek grubunda yokken hekimlikte zorunlu olarak devrede bulunmaktadır. Mecburi hizmetle beraber kendi görevini tamamlayan bir hekim, bu sefer zorunlu bir askerlik kıskacıyla tabii bir şekilde yüz yüze gelmektedir. Buradan, biz, Sayın Bakana ve Meclise çağrıda bulunmak istiyoruz. En azından, mecburi hizmetin icrası sırasında hekimin orada ortaya koymuş olduğu çalışma sürelerinin, bu zorunlu askerlik hizmeti olarak sayılması hususunda bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır.

Hekimlik sorunlarını burada tamamen belirtmek son derece zor, çok uzun bir konuşma süresine ihtiyaç var ancak pratisyen hekimlerin, aile hekimlerinin, asistan hekimlerin, son sınıftaki intern hekimlerin yaşamış olduğu sorunların bugün çığ gibi büyüdüğünü burada belirtmek istiyoruz.

Hiçbir meslek grubunda otuz altı saatlik bir nöbet periyodu yaşanmadığı hâlde, hekimler, asistan hekimler, intern hekimler ve pratisyen hekimler otuz altı saatlik gayriinsani, insan haklarına aykırı koşullarda nöbet tutmaya zorlanmaktadır. İntern doktorlar karın tokluğuna bile olmadan, deyim yerindeyse “joker kölelik” şeklinde, yeri geldiğinde hasta bakıcı, yeri geldiğinde personel, yeri geldiğinde hemşire, yeri geldiğinde asistan doktor işini görmektedir. En azından intern doktorlarla ilgili bir asgari ücret ödemesinin yapılmasını bu Meclis bir şekilde kendi önüne koymalıdır. Biz, performansla ilgili bütün uygulamaların yanlış olduğunu ve bir an önce eşit işe eşit ücret uygulamasına geçilerek çalışma barışını sağlayan, iş yeri huzurunu sağlayan, bir hekimin başkasına muhtaç olmadan onurlu bir şekilde mesleğini icra eden bir düzenlemenin esas alınması gerektiğini düşünüyoruz. Hiçbir meslek grubunda olmayan icap nöbeti sistemiyle hekimlerin aslında haftalık kırk saat değil yılda üç yüz altmış beş saat çalışmak zorunda olduğunu buradan belirtmek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen, sözlerinizi bağlayınız.

İDRİS BALUKEN (Devamla) – Özellikle hafta sonu tatilleri, bayram tatilleri, resmî tatiller dâhil olmak üzere icap nöbeti sistemi ile hekimlerin acil servisten çıkamadığı, yoğun iş temposu, artan iş yüküyle sürekli boğuşmak zorunda kaldıklarını buradan tekrar belirtmek istiyorum.

Tüm saydığımız bu olumsuzluklar nedeniyle her geçen gün artan hekime ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet hakkında mutlaka Meclisin müdahil olması, bir araştırma komisyonu oluşturması ve sonuçlarına göre birtakım çözüm yaklaşımlarını ortaya koyması gerekmektedir. Bu nedenle, verilen araştırma önergesi hakkında lehte oy kullanacağımızı belirtir, hepinize saygılarımızı sunarım. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Baluken.

Aleyhte, Uşak Milletvekili İsmail Güneş.

Buyurunuz Sayın Güneş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İSMAİL GÜNEŞ (Uşak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu, hekimlere şiddet hakkındaki önerisinin aleyhinde söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Ben de fedakârca çalışan, başarıyla çalışmalarına devam eden hem ülkemizde hem yurt dışında bizi temsil eden fedakâr tıp çalışanlarının, tüm hekimlerimizin ve sağlık çalışanlarımızın Tıp Bayramı’nı kutluyorum.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde 121 bini hekim, 173 bini ebe hemşire olmak üzere toplam 358 bin sağlık çalışanı bulunmaktadır. Tabii benden önceki hatipleri dinleyince sanki aynı ülkede yaşamadığımızı fark ettim. Şimdi, 2002 yılı öncesi hekimlerimiz ve sağlık çalışanlarımız ne durumdaydı, ona bir bakmamız lazım.

Şimdi, 2002 yılından önce pratisyen hekimlerimiz yaklaşık, bugünün parasıyla 1.600-1.700 lira ücret almaktaydı, haftada bir gün sağlık ocağında poliklinik yapmaktaydı, geçimini sağlayamadığı için de haftanın diğer günleri başka işlerle meşgul olmaktaydı. Bu hekim arkadaşlarımızı hekim yerine bile koyan yoktu. Başta Sağlık Bakanımız o dönemde koymuyordu ki vatandaş bunları hekim yerine koysun. Dolayısıyla da kimse onlara hekim gözüyle bakmıyordu ve her bir sağlık ocağında sadece bir tane poliklinik odası vardı, diğer dört beş tane hekim olmasına rağmen onlara bir türlü muayene odası açılamıyordu. Diğer taraftan, uzman hekimlere baktığımızda, uzman hekimler bugünün parasıyla yaklaşık 1.800-1.900 lira ve alabilirlerse de üç ayda bir yaklaşık 200-300 TL de döner sermaye alıyorlardı.

Burada, tabii ki hekimlere şu söyleniyordu: Benim devlet olarak size verebileceğim para bu kadar, bunun haricinde siz ne yapabilirseniz yapın. Dolayısıyla da işini bilen veya muayenehaneciliği iyi uygulayan hekim arkadaşların refah seviyesi yüksekti, diğer hekimlerin, bunu yapamayan, bilgi ve donanımı iyi olduğu hâlde kendini iyi prezante edemeyen hekimlerin mali durumu kötüydü fakat kimse de bundan şikâyetçi değildi. Bundan esas şikâyetçi olan vatandaştı çünkü vatandaş o dönemde hekime ulaşamıyordu. Buna istatistiksel olarak baktığımızda da, halkın, bir vatandaşın yılda hekime gitme oranı o dönemde yüzde 2,8’di ve bunun da büyük bir kısmı, yüzde 60-70’i hastanelereydi, ikinci basamağaydı. Birinci basamağı sağlık tesisi yerine koyan da yoktu.

Tabii ki diğer taraftan, sağlık tesislerimiz ne durumdaydı diye baktığımız zaman: Nitelikli oda sayımız oldukça azdı, yoğun bakım yatak sayımız 6.800 civarlarındaydı ve alet edevat yönünden oldukça fakir bir ülkeydik. Diğer taraftan da her hekime bir tane muayene odası düşmüyordu. 5-6 hekimin olduğu bir branşta sadece bir veya iki tane poliklinik odası vardı, eğer hasta, hekimini denk getiremezse vay hâline. Anca bir hafta bekleyecek veya muayenehanesine gidecekti. Tabii ki biz o günleri beraber yaşadık, unutmadık. Kimimiz o günlerden menfaatlendik, kimimiz menfaatlenemedi fakat en büyük zulmü de vatandaş gördü. Bir devletin ilk önce kendi vatandaşına hizmet etmesi gerekir ve ikinci aşamada da tabii ki sağlık çalışanlarına hizmet etmesi gerekir.

Tabii ki sağlıkta 2002 yılından sonra büyük bir değişim ve dönüşüm başladı ve ilk önce bizim yaptığımız şudur: Hastaneleri birleştirdik ve saat beşte, saat altıda sıraya geçen vatandaşlara, SSK’lı vatandaşlara tüm hastanelerden hizmet alma imkânı getirdik. Daha önceden vatandaşlarımıza “Sen SSK’lısın, sadece SSK hastanesine gidebilirsin, diğer hastanelere gidemezsin, sadece SSK’da var olan ilaçları alabilirsin, diğer ilaçları alamazsın” diye bir kısıtlama vardı. O zaman niye sesiniz çıkmıyordu? Ben bunu anlamakta güçlük çekiyorum yani. Niye sesiniz çıkmıyordu? Çünkü…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bizim programımızı okursan anlarsın. Kendi grubuna konuş.

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Devlet hastanelerinin büyük bir kısmında tahliller yapılamıyordu…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Dünyadan bihaber konuşuyorsun.

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) - …ve tomografi yoktu, MR yoktu, hastaların büyük bir kısmı sevk oluyordu. Ama Allah’a şükürler olsun ki 2002 yılından sonra sağlıkta değişim ve dönüşüm başladı ve her şey değişti.

Ekonomik anlamda bakarsanız, şimdi, performansa dayalı sistem geldikten sonra hekimlerin hastaya bakışı değişti ve daha çok hasta bakar hâle geldi ve hastaya daha iyi davranır hâle geldi. Tabii ki biz ekonomik olarak da destekledik. O zaman 1.900 lira alan hekim şimdi en asgari 4.500 lira ile 10 bin liraya kadar ücret alabilmektedir ve dolayısıyla da…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bu para kimlerin cebine gidiyor?

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Bu para devletin parası, bizlerin parası.

Dolayısıyla hekimlerin refah seviyesi yükseldi.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Bir anket yaptırın bakalım hekimlere! Her şeye yaptırıyorsunuz, hekimlere bir anket yaptırın!

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Pratisyen hekimleri kimse hekim yerine koymazken aile hekimliğine geçildi ve dolayısıyla da bir aile hekimi 4 bin lira ila 8 bin lira arasında ücret alır hâle geldi ve onurlu bir yaşam sürme imkânı sağlandı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Anket yaptırın, anket!

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Tabii ki, biz aynı ülkede yaşamıyoruz galiba; sizin baktığınız pencere çok farklı, bizim ve halkın baktığı pencere oldukça farklı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Anket yaptırın hekimlere, bir anket yaptırın!

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Diğer taraftan, tabii ki 112 hizmetlerinde BAĞ-KUR’luysan bile “Önce mazot parasını yatır, sonra ambulans göndeririz.” diyordunuz.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kim diyordu ya? Sizin grubunuzda yer alan… Bak, bakan oldular, Meclis Başkanı oldular, onlar sizde; onlar diyordu.

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Bizde şimdi 112 hizmetleri tamamen bedava hâle geldi ve dolayısıyla da 112’nin kentsel alanda ulaşımı 5-10 dakikaya, kırsal alanda 25-30 dakikaya ulaştı. Dolayısıyla, sağlıkta, yoğun bakım sayısı hızla artırıldı, her türlü ameliyatlar il hastanelerinde yapılır hâle geldi, hastaların sevki oldukça azaldı.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Şu beynini özgürleştir, beynini!

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Dolayısıyla, büyük bir değişim, dönüşüm olduğu için sizin bunları idrak etmeniz tabii ki biraz zaman alacaktır. İnşallah daha sonraki yıllarda bunu anlayacaksınız.

Dolayısıyla, “en büyük sosyal devlet” diyorsunuz, siz sözünü ediyorsunuz, biz gerçekleştiriyoruz. Sosyal devlet olma adına, on sekiz yaş altındaki çocuklarımızın hepsi sosyal güvenlik sistemi altına alınarak ve dolayısıyla da hiçbir endişe ve kaygı olmadan çocuklarımız tedavi olabilmektedir.

Diğer taraftan, tabii ki, acil hizmetleri tamamen ücretsiz hâle getirildi. Eskiden acile gelenler ilk önce parasını yatırıyordu veya rehin kalıyordu. Şimdi öyle bir şeyler duymuyorsunuz Allah’a şükür ve vatandaşımız bunları çok çok iyi görmektedir.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Parayı kim alıyordu, onu da söyle? Parayı biz alıyorduk değil mi!

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Siz de tabii geliyorsunuz, bu hizmetlerden siz de oldukça faydalanıyorsunuz.

Dolayısıyla, tabii ki hastalara “hak arama” diye bir şey yoktu eskiden, “hasta hakkı” diye bir şey yoktu. 2003 yılında hasta hakları getirildi ve dolayısıyla… Sizin için vatandaş önemli değil mi? Biz niçin çalışıyoruz? Bu vatandaşa hizmet için çalışıyoruz. Hasta hakları getirildi ve dolayısıyla da hastalar ilk defa kendilerinin insan yerine konulmasının şerefine eriştiler ve mutluluğunu yaşadılar. Dolayısıyla da hasta hakları…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Uşak’taki yatak sayısını söyle.

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – … oldukça iyi çalışır hâle geldi.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Kaça düştü Uşak’ta yatak sayısı?

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – 2002 yılında 2,8 olan sağlığa ulaşım bugün 7,5’a ulaştığı için ve dolayısıyla da eskiye göre çok fazla bir yoğunluk olduğu için, tabii, bu hasta hakları uygulaması ilk defa başladığı için, başlangıçta birtakım hastalar bu hakların nasıl kullanılacağını bilemedikleri için, birtakım sağlık çalışanlarının aleyhi yönünde kullanmış olabilirler. Ama şimdi bilinç arttığı için artık sağlık çalışanlarına şiddet daha da azalmıştır. Hekimle vatandaş bütünleşmiştir, ayrı kalmamıştır.

Şunları biz çok iyi biliyoruz: Hasta büyükşehire geldiği zaman, üniversiteye geldiği zaman sadece hastaneye yatabilmesi için, hocanın yatak rezervini alabilmesi için muayenehaneye çok gittiğini biliyoruz, biz bunları çok biliyoruz yani bunları asla unutmadık. Yani, siz, kendi çoluğunuz çocuğunuz olsa, anneniz olsa, babanız olsa bunlara razı olur muydunuz?

Bizden önceki konuşan hatip üniversitede öğretim görevlisi herhâlde, o bundan faydalanacak ki onun için bir şikâyeti yok.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Niye bize söylüyorsun arkadaşım?

İSMAİL GÜNEŞ (Devamla) – Dolayısıyla, bu şiddet daha da azalacaktır. Sayın Sağlık Bakanımızın bu konudaki çalışmaları devam etmektedir. “Beyaz kod” uygulaması -inşallah- “şiddete sıfır tolerans” uygulaması nisan ayında devreye girecektir. Dolayısıyla, sağlık çalışanlarına şiddeti sıfırlamaya çalışacağız.

Dolayısıyla, ben, bu önergenin aleyhinde olduğumu bildiriyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Güneş.

 

III.- YOKLAMA

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama istiyorsunuz.

Yoklama talebi vardır. Sayın milletvekillerimiz ayağa kalkarlarsa...

Sayın Hamzaçebi, Sayın Çıray, Sayın Eyidoğan, Sayın Altay, Sayın Öğüt, Sayın Akar, Sayın Çam, Sayın Özkan, Sayın Ekşi, Sayın Tanal, Sayın Tayan, Sayın Toptaş, Sayın Özgündüz, Sayın Özkes, Sayın Kaplan, Sayın Oyan, Sayın Ekinci, Sayın Atıcı, Sayın Yıldız, Sayın Ayaydın.

Yoklama için iki dakika süre vereceğim:

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 14.38

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.54

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mustafa HAMARAT (Ordu), Fatih ŞAHİN (Ankara)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 78’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin oylamasından önce istenen yoklamada toplantı yeter sayısı bulunamamıştı.

 

III.- YOKLAMA

 

BAŞKAN – Şimdi yoklama işlemini tekrarlayacağım.

İki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

 

VII.- ÖNERİLER  (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- (10/118) esas numaralı, hekim ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları hakkında Meclis araştırması önergesinin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/3/2012 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Buyurunuz Sayın Akdağ.

 

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

17.- Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Değerli Başkanım teşekkür ediyorum. Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün, bireyin en değerli varlığını, sağlığı korumak için yemin eden, gecesini gündüzüne katarak çalışan başta hekimler olmak üzere bütün sağlık mensuplarının bayramıdır. Bugün bizim bayramımız, sağlık çalışanlarının bayramı. Kendi adıma ve tüm çalışanlarım adına bütün sağlık camiasının bayramını tebrik ediyorum, yüce Meclisimize de sağlık konusuna gösterdiği alakadan dolayı teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, elbette insanımıza hizmet verirken, Hükûmet olarak insanı öne alan bir hizmet anlayışı geliştirirken çalışanları da önemsiyoruz çünkü biz biliyoruz ki Türkiye’deki büyük Sağlıkta Dönüşüm Programı başarısını Hükûmetimizin politikaları, Başbakanımızın bu meseleye gösterdiği hassasiyetin yanı sıra, değerli sağlık çalışanlarının fedakâr çalışmalarıyla başarılı hâle getirmiştir. Dolayısıyla, buradan Türk milletinin huzurunda, sizlerin huzurunuzda bütün sağlık çalışanlarına, insanımıza verdikleri sağlık hizmetinden dolayı, fedakârca çalışmalarından dolayı teşekkürü bir borç biliyorum, kendilerine şükranlarımı ifade ediyorum.

Gerçekten, Sağlıkta Dönüşüm Programı, Türkiye’de 2003’lü yıllarda yüzde 39 olan memnuniyet oranlarını yüzde 76’lara kadar çıkarmıştır. Bu büyük bir başarıdır; bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin başarısıdır; bu, Türkiye’deki sağlık çalışanlarının başarısıdır. Bütün sağlık çalışanlarını tekrar tekrar tebrik ediyorum ve halkım adına, Türk milleti adına hepsine Allah razı olsun diyorum, sağ olsunlar, var olsunlar. Bundan sonra, programımızı geliştirirken hem insanımıza verilen hizmeti geliştirmeye devam edeceğiz hem de sağlık çalışanlarını önceleyen, sağlık çalışanlarının imkânlarını, özlük haklarını geliştiren çalışmalarımıza devam edeceğiz.

Değerli Başkanım, size ve yüce Meclisimize teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Akdağ.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Bahçekapılı, buyurunuz.

 

18.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, kuliste Barış ve Demokrasi Partisinden 2 milletvekilinin Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’e fiilî saldırıda bulunduğuna ilişkin açıklaması

 

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Öncelikle Sayın Meclis üyelerimize şunu belirtmek isterim, vurgulamak isterim: Bu kürsüyü kullanan bütün milletvekilleri her konuşmasında barıştan yana olduğunu ve şiddete karşı olduğunu beyan etmektedir. Bilinmelidir ki şiddette karşı olmak sadece sözlü anlamda ifade etmek değil, özümüzün, sözümün, hâl ve davranışımızın ve duruşumuzun da bir olması gerekir, söylediğimiz sözle örtüşmesi gerekir.

Hâl böyle iken, öğrendiğime göre, biraz önce kuliste, Bitlis Milletvekilimiz Sayın Vahit Kiler’e, Barış ve Demokrasi Partisi milletvekillerinden 2 arkadaşımız fiilî saldırıda bulunmuştur.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Kim kime saldırmış?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Ben, şiddete karşı olan  bir partinin bir üyesi olarak bir kez daha yineliyorum ki şiddeti kınıyoruz, kınayacağız. Bunu kayıtlara geçirmek anlamında beyanda bulundum.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bahçekapılı.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında bütün şiddeti kınıyoruz. Bu elim olaylara müthiş bir şekilde üzüldüğümüzü Başkanlık Divanı olarak bilmenizi istiyoruz. Tekrarlamamasını hepinizden diliyorum.

Sayın Dağoğlu, buyurunuz.

 

19.- İstanbul Milletvekili Türkan Dağoğlu’nun, 14 Mart Tıp Bayramı’na ilişkin açıklaması

 

TÜRKAN DAĞOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilen 14 Mart, tıp kökenli bir AK PARTİ milletvekili olarak benim kişisel takvimimde en çok önemsediğim tarihlerden biridir. Milletvekili olmadan önce otuz yılı aşkın süre sağlık sektöründe aktif görev alan bir kişi olarak tüm doktorlarımızın ve sağlık çalışanlarımızın, bu alanda meslek onuruna yaraşır bir şekilde ve tüm zorlukların üzerinden var güçleriyle gelerek hizmet sunduklarını gördüm ve önümüzdeki dönemde de bu azimlerinden bir nebze bile eksilmeyeceği yönündeki inancımın sonsuz olduğunu özellikle belirtmek istiyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, tüm sağlık çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyor, başarılı ve değerli hizmetlerinin devamını diliyorum. Mecliste…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Şimdi, İç Tüzük’ün 58’inci maddesine göre…

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan, biraz önce, Grup Başkan Vekili Sayın Ayşenur Bahçekapılı’nın grubumuzdaki bir milletvekiline ilişkin yapmış olduğu bir açıklama var dışarıda yaşanan olayla ilgili.

BAŞKAN – Evet.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Muhatabı olan arkadaşımız Sırrı Sakık burada, cevap verecek efendim.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Sakık.

 

20.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, kuliste Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’le aralarında yaşanan olaya ilişkin açıklaması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Aslında kimlerin şiddet uyguladığı ortada. Bakınız, biz, bir konuyu tartışmak üzere Milletvekilimizle oturup sohbet ediyoruz. Bölgemizde ciddi bir afet var, bölgenin her tarafı kar altında. Başbakanlıktan giden paraya bizzat Milletvekili müdahale ederek kendi ilinin Belediye Başkanlığına 500 milyon lira tahsis ederek diğer belediye başkanlıklarına tek lira vermeyen bizzat bu şahıs. Valiyi il başkanı gibi çalıştıran bu milletvekili. Kendisine bunların doğru olmadığını söyledik. Hani siz “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.” sloganıyla yola çıkıyorsunuz ama siz her zaman ayrımcı politikalar yapıyorsunuz. Kimi belediyelere, bakın 45 bin nüfusu olan yere 500 milyon ama diğer, 75 bin nüfusu olan belediyeye tek lira para gitmiyor. İlin milletvekilinin böyle davranmaması gerektiğini söyledik ve sesini bize yükselten de o. O çünkü parasına güveniyor; o, iktidarına güveniyor. O halklar arasında, o kendi ilinde bile ayrımcı politikaları uygulayan bizzat kendisidir.

Ben şimdi AKP’li bütün vekillerin vicdanına sesleniyorum: Bir ile giden parayı sadece AKP’nin belediye başkanlarına tahsis etmek halka hizmet midir, Hakk’a hizmet midir? Bu ayrımcı politikalar nedir? Bunları kendilerine söyledim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sakık.

Sayın Kiler…

 

21.- Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın kendisiyle ilgili beyanlarının doğru olmadığına ilişkin açıklaması

 

VAHİT KİLER (Bitlis) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Tabii, Sayın Sakık’ın konuşmalarını açıkçası ben üzülerek dinledim. Dışarıda çay içmeye kendisi beni davet etti. Oturduğumuz masada çok nezaket ortamında konuşacağımızı zannettim, çok usulünde de konuşuyorduk. Bitlis’le ilgili -kendi iliyle ilgili değil, Bitlis’le ilgili- konuşuyorduk.

SIRRI SAKIK (Muş) – Bitlis de benim ilim, Şırnak da benim ilim, Yozgat da benim ilim!

VAHİT KİLER (Bitlis) – Bitlis’le ilgili gelişmeleri, gönderilen kaynakları, yapılan yatırımları konuşurken… Konuşmalarının, söylediklerinin hepsi yalan ve iftira; hiçbirine katılmıyorum.

SIRRI SAKIK (Muş) – Yalan sen söylersin! Ben yalan söylemem!

VAHİT KİLER (Bitlis) – Evraklarda, gönderilen paranın dağıtıldığı yerler belli.

SIRRI SAKIK (Muş) – Ben direkt konuşurum, Başbakanlıktan sor, yalan yok bende, yalan yok!

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen…

VAHİT KİLER (Bitlis) – Kaldı ki…

(BDP Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu, AK PARTİ Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in oturduğu sıranın önüne geldi) (AK PARTİ sıralarından ayağa kalkmalar, gürültüler)

VAHİT KİLER (Bitlis) – Otur yerine!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Şiddete bak şiddete!

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen yerinize oturunuz.

VAHİT KİLER (Bitlis) – Kaldı ki doğru dahi olsa…

BAŞKAN – Sizi dinledik, şimdi de Sayın Kiler’i dinleyelim.

VAHİT KİLER (Bitlis) – Kaldı ki dedikleri doğru dahi olsa…

Otur yerine!

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen…

VAHİT KİLER (Bitlis) – Burası Türkiye Büyük Millet Meclisi, burası dağ başı değil. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Dağ başı değil burası!

VAHİT KİLER (Bitlis) – Zannediyorsam kendilerini hâlen dağda zannediyorlar. Sizden korkmadığımızı, bizim hizmete devam edeceğimizi bilmenizi istiyorum.

SIRRI SAKIK (Muş) – Ne hizmeti! Sen kendi hizmetindesin, kendi bütçeni dolduruyorsun. Senin orayla işin yok. Sen eğer gerçekten ayrımcı politikalar yapmasaydın…

VAHİT KİLER (Bitlis) – Sakık, senin tehditlerinden korkmuyoruz; biz on senedir senin tehditlerine rağmen iş yapıyoruz orada, hizmet ediyoruz. Bütün Bitlis’e hizmet ediyoruz, bütün ülkeye hizmet ediyoruz.

Kaldı ki dediklerinin tamamı doğru olsa bile, bunun karşılığı vazo atmak değil, bunun karşılığı saldırmak değil, yumruk atmak değil, küfür etmek değil.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kiler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri…

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, bu doğru değil.

BAŞKAN – Sayın Sakık sizi de dinledik, Sayın Kiler’i de dinledik, lütfen beni bir dakika dinler misiniz.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, şimdi bakın, bu Parlamentoyu yanıltmak… “Yalan söylüyor” diyor. Bakın Sayın Başkan, bu doğru değil. Bakın, Başbakanlıktan belgeleri alın, eğer Başbakanlıktan giden belgeler beni doğrulamıyorsa haklısınız, ama siz yalan söylüyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen yerinize geçiniz.

Sayın milletvekilleri, burası Parlamento…

SIRRI SAKIK (Muş) – Sen sadece bütçeni doldur, boşver! Sen boşu boşuna şey yapma. Ayrımcı olma, sana söylediğim bu…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bir şeyi tekrar hatırlatmak istiyorum hepinize.

SIRRI SAKIK (Muş) – Senden rica ettim, iller arasında ayrımcı olma…

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen…

SIRRI SAKIK (Muş) – Tatvan da senin ilçen, Güroymak da senin ilçen dedim.

VAHİT KİLER (Bitlis) – Konuşma!

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen… Lütfen…

Sayın milletvekilleri, demin söyledim, tekrar bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum hepinize. Bunu hepinizin gayet iyi bildiğinizden eminim. Burası Parlamento, yani konuşulan yer, tartışılan, fikirlerin yarıştığı yer. Kaba kuvvetin, şiddetin geçerli olmayacağı, yaralayıcı ve kaba sözlerin kullanılmayacağı bir yer. Lütfen, sayın milletvekillerimize bu olay çerçevesinde tekrar bu konuyu hatırlatıyorum ve bu konuyu kapatıyorum. Yeterince netlik kazandı, siz de söylediniz, o da söyledi, kamuoyunun takdirine bırakıyoruz. Olaylar netleşmiştir, daha sonrasını da sonra konuşarak anlaşırsınız.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, tek kelime söylüyorum.

BAŞKAN – Siz söylediniz efendim.

SIRRI SAKIK (Muş) – Tek kelime söylüyorum bütün Parlamentonun huzurunda, söylediklerim eğer yalansa yarın vekillikten istifa etmezsem namerdim. Orada oturup yalan söylemeye gerek yok.

BAŞKAN – Sayın Sakık, bunun konusunu karşılıklı birbirinizle anlaşırsınız.

Şimdi, İç Tüzük’ün 58’inci maddesine göre geçen tutanak hakkında konuşma hakkını kullanmak isteyen ve kendisine ait olup geçen birleşim tutanağında yer alan bir beyanın düzeltilmesi hakkında söz isteyen Sinop Milletvekili Engin Altay’a söz vereceğim.

Buyurunuz Sayın Engin Altay.

Üç dakika söz veriyorum tutanaklardaki konuşmanızı düzeltmek üzere.

 

VIII.- GEÇEN TUTANAK HAKKINDA KONUŞMALAR

1.- Sinop Milletvekili Engin Altay’ın, 13/3/2012 tarihli 77’nci Birleşimdeki bir beyanını düzeltmek istediğine ilişkin konuşması (x)

 

ENGİN ALTAY (Sinop) –  Teşekkür ederim Sayın Başkan, üç dakikayı da kullanmayabilirim.

Öncelikle 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyorum. Doktor milletvekillerimizin, bütün sağlık çalışanlarının, sağlık emekçilerinin bu anlamlı gününü kutluyorum. Bunu belirtmek istedim. Biraz önce Meclis Başkan Vekilimiz Sayın Sadık Yakut’u gördüm, ona da geçmiş olsun diyorum.

Sayın milletvekilleri, oldukça gergin günler yaşıyoruz. Dünkü konuşmamda şu olmamalıydı: Bana yerinden “Ruh sağlığı bozuk.” diyen birine “Eşek herif”  dememeliydim. Kaldı ki kimse bunu duymadı. Ben de son anda kestim, kendimi kontrol etmeye çalıştım ama tutanaklar yalan söylemez. Burada, tutanaklarda böyle bir ifade var. Bu doğru  değildir, benim bunu söylememem gerekir ama bilirsiniz ki bu bilerek, isteyerek, kasten söylenmiş bir laf da değildir. Ancak bu arada şu da var: Dünkü tutanakları lütfen alın bakın, benim buradaki on iki dakikalık konuşma süremin neredeyse yarısına yakın da Sayın Milletvekili yerinden konuşmuş; bu doğru değil. Burası diyalog kürsüsü değil, burası monolog kürsüsü. Biz bu hakkımızı kullanacağız. Biz bu hakkımızı kullanırken siz sabırla dinleyeceksiniz, bunu müteaddit defalar  söyledim. Başka türlü burada bakın işte tadımız tuzumuz kaçıyor.

Bir şey daha söyleyip iniyorum: Sayın Bahçekapılı milletvekiline yönelik fiilî bir saldırı olduğunu söyledi. Öyleyse ben de Sayın Milletvekilime “Geçmiş olsun.” diyorum. Ancak beklerdim ki Sayın Bahçekapılı bana da “Geçmiş olsun.” desin ya da bana yapılanı da kınasın.

Saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ediyoruz Sayın Altay.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince…

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Sayın Başkan, benim de kendisine cevaben…

BAŞKAN –  Tutanak düzeltme konusunda Engin Altay’ın talebi vardı, sizin öyle bir talebiniz yok. Yani, siz de sözünüzü geri alıp düzeltecek misiniz? O zaman…

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Belki ben de özür dilemek istiyorum.

BAŞKAN –  Efendim?

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Belki ben de özür dileyeceğim.

BAŞKAN –  “Belki” ile olmaz efendim burada. Sizin de talebinizi net duymak isteriz.

MEHMET METİNER (Adıyaman) –  Çıkayım ben de…

BAŞKAN –  Ne için çıkacağınızı söyleyiniz.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Burada “Ruh sağlığı bozuk.” diye kendisine sataştığımı söylüyor.

BAŞKAN – Siz düzelteceksiniz onu da...

OKTAY VURAL (İzmir) – Efendim, hangi ifade düzeltilecek?

BAŞKAN – İç Tüzük 58’e göre buyurunuz efendim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Hangi ifade düzeltilecek?

BAŞKAN – “Ruh sağlığı bozuktur.” demiş, onu düzeltmek istiyor efendim.

Buyurunuz Sayın Metiner.

 

2.- Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, 13/3/2012 tarihli 77’nci Birleşimdeki bir beyanını düzeltmek istediğine ilişkin konuşması (x)

 

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, elbette ki bu Genel Kurulda yaralayıcı sözlerin edilmemesi gerekiyor. Zaman zaman sinirlerimizin gerildiği anlar oluyor. Ben Sayın Altay’ın kasten bunu söylemiş olduğunu varsaymıyorum -“Eşek herif” tabirini- ama CHP saflarından da çok sayıda hakaretler var. Ben onlara değinmek istemiyorum, değinmenin yeri de burası değil fakat Sayın Başbakana sağlığıyla ilgili rapor alması gerektiğini defalarca söylemesi üzerine ben de “Sizin ruh sağlığınız bozuk.” diye bir ifade kullanmışım. İddia edildiği üzere sık sık sözünü de kesmiş değilim. Tutanaklar burada, hepiniz okuyabilirsiniz. Ben de bilmeden kendisini yaralamışsam özür dilerim, sözümü geri alıyorum ama keşke açık yüreklilikle özür dileme erdemliliğinde bulunsaydı.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Metiner.

Bundan sonra da kimsenin kaba ve yaralayıcı söz kullanmayacağına olan inancımla konumuza geçiyoruz.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili  Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

 

2.- Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (1/569) (S. Sayısı: 180) (x)

 

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 180 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince bu tasarı İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında temel kanun olarak görüşülecektir. Bu nedenle tasarı tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelerine geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde  görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Günaydın. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA GÖKHAN GÜNAYDIN (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 180 sıra sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı’na ilişkin Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini sunmak üzere huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum.

Ülkemizde 74 milyon yurttaşımız 19 milyonu aşkın bina stoku içerisinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Yıllardır sürdürülen yanlış politikalar çerçevesinde Anayasa’nın 56’ncı maddesinin hak olarak saydığı sağlıklı, dengeli ve güvenli bir çevrede yaşama olanağından yurttaşlarımızın önemli ölçüde yoksun olduğunu hepimiz biliyoruz. Yine aynı şekilde Anayasa’mızın 23’üncü maddesinde devletin görevleri arasında sayılan sağlıklı ve düzenli bir kentleşme olgusundan Türkiye’nin ne kadar uzak olduğu hepimizin bilgileri arasındadır.

Geçen sene sonbaharda Van’da büyük bir deprem yaşadık ve Van depremi sonrasında Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüleri giderek sıklaşan söylemleriyle Türkiye'nin 25 bin kilometrelik bir fay hattı üzerinde bulunduğunu, dolayısıyla insanlarımızın mal ve can güvenliğini koruyabilmek için 9 ila 11 milyonluk yapı stokunun yıkılması ve yenilenmesi gerektiğini, bunun için de 400 ila 500 milyar dolar civarında bir kaynağa ihtiyaç bulunduğunu söylemeye başladılar.

Çevre ve Şehircilik Bakanı ile Başbakanın söylemlerini karşılaştırdığınızda yıkılması gereken yapı stokunda 2 milyonluk bir fark görüyorsunuz, birisi “9 milyon” diyor, öbürü “11 milyon” diyor. Sonra “Ne kadar kaynak harcanmalı?” sorusunda 100 milyar dolarlık bir fark görüyorsunuz, birisi “400 milyar dolar” diyor, öbürü “500 milyar dolar” diyor. Neyse, bu kadar kusur kadı kızında da bulunur diyelim ve bunu çok önemsemeyelim.

Bu tartışmalar içerisinde, değerli milletvekilleri, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı 2 Şubat 2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edildi. Aslında asıl komisyon olarak Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu gösterildi, tali komisyon olarak da İçişleri, Adalet ve Plan ve Bütçe komisyonları gösterildi. Ancak, tali komisyonların hiçbirinde görüşülmeden bu tasarı doğrudan asıl komisyona getirildi ve 22 ila 23 Şubat tarihleri arasında iki güne sıkıştırılarak geçirildi. Oysa bu tasarının yerel yönetimlerin yetkilerini düzenleyen önemli hükümleri var, yerel yönetimlerin yetkilerini merkezî hükûmete devrediyor, bu hâliyle mutlaka İçişleri Komisyonunun görüşünden ve denetiminden geçmesi gerekiyor.

Yine bu tasarı, bu tasarıyla çelişen 11 kanunu uygulanamaz kılıyor, Anayasa’ya aykırılık iddiaları var. Dolayısıyla bu hâliyle de Anayasa Komisyonunun görüşmesinden, denetiminden geçirilmesi gerekiyor ve elbette, başlangıçta da söylediğim gibi, çok sayıda ve önemli mali hükümler getiriyor. Bu anlamıyla, bu yönüyle de Plan ve Bütçe Komisyonunun incelemesinden geçirilmek zorunda. Ancak hiçbir incelemeden geçirilmeden bu tasarı Genel Kurula indirildi ve bugün görüşüyoruz. Bunun gerekçesi neymiş? Çünkü bu çok acil bir tasarıymış ve derhâl, daha fazla gecikmeden yasalaşması gerekiyormuş.

Peki, o zaman soralım. 2002’nin sonbaharında iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi 2012’nin Martında, on yıl sonra bir tasarıyı acil diye önünüze getiriyorsa şu soruyu sormak bizim hakkımız değil midir? Ey AKP, on yıldır getirmediğin bu tasarıyı on gün daha bekleyip de tali komisyonların incelemesinden geçirsen ve bu anlamda da Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 37’nci maddesi hükmüne uygun davransan daha doğru olmaz mı? Şüphesiz daha doğru olur çünkü İç Tüzük’ün 37’nci maddesi -aynen okuyorum- diyor ki: “Başkanlıkça esas komisyon dışında, tali komisyonlara da havale edilmiş olan bir konu bu komisyonlarca on gün içinde sonuçlandırılır. Bu süre Başkanlıkça kısaltılabileceği gibi komisyonun müracaatı hâlinde en çok on gün daha uzatılabilir.” “İç Tüzük ne yazarsa yazsın, biz, bildiğimizi yaparız. Dolayısıyla tali komisyonlardan geçmeden esas komisyonda görüşür, Genel Kurula da getiririz.” diyorsunuz. Hadi bunu da mesele yapmayalım, mesele yapacağımız başka şeyler var çünkü! İç Tüzük bir kere çiğnenivermiş, ne olur?

Değerli arkadaşlarım, bir kere şu saptamayı öncelikle yapalım: Türkiye’de ilk kentsel dönüşüm uygulamasını yapanlar sosyal demokrat belediyelerdir. Bundan yirmi yıl evvel “kentsel dönüşüm” diye bir tema Türkiye’de yokken Dikmen Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi’ni yapan, Portakal Çiçeği Vadisi Kentsel Dönüşümü’nü yapan sosyal demokrat belediyedir. Ancak bu kentsel dönüşümde sizlerin anladığından bir fark vardır. Bizim kentsel dönüşümümüzde polis yoktur, jandarma yoktur, gözyaşları yoktur, insanların evlerinin zorla yıkılması yoktur ve elbette bomba yoktur, dayak yoktur. Ne vardır yerine? Gönüllü bir uygulama vardır. Çünkü sosyal demokrat belediyecilik anlayışında oranın sakinine sorulur. İster mülkiyet hakkına sahip olsun, ister sınırlı ayni hak sahibi olsun, isterse gecekondu sahibi olsun barınma hakkı denilen bir şey vardır, mülkiyet hakkı denilen bir şey vardır. Sorarız “Biz burada böyle bir proje getirmek istiyoruz. Ne dersiniz? Gelin, hep beraber konuşalım. Katılımcı bir anlayışla bu projenin içinin nasıl doldurulacağına karar verelim.” Eğer siz karar mekanizmasını mahalle sakiniyle birlikte oluşturursanız orada ranta geçit olmaz. Rantsal dönüşüm değil, halkçı ve halksal dönüşüm olur ve bu çerçevede Türkiye’nin ilk kentsel dönüşüm uygulamalarını biber gazı olmadan, buldozer olmadan, jandarma, polis olmadan sosyal demokrat belediyeler gerçekleştirmişlerdir. Biz buna “Halkçı Kentsel Dönüşüm” diyoruz. Halkla beraber yapılan, sevinçle yapılan kentsel dönüşüm diyoruz.

Bir de bunun karşısında bir anlayış var: Yeşil gördü mü, orman gördü mü, mera gördü mü avucu kaşınan, zamanında kent yoksullarının kendilerine yurt yaptıkları, emeklerini döktükleri ve zamanla kentin ortasında kalarak rant alanı hâline gelmiş alanları gördükçe gözünde dolarlar çakan bir anlayış var. O anlayış sizin anlayışınızdır ve bu anlayışın gönüllülük ilkesiyle uzaktan yakından bir alakası olamaz. Çünkü diyorsunuz ki afet alanlarında kentsel dönüşüme ilişkin yasa tasarısının gerekçesinde: “7269 sayılı Yasa, umumi hayata müessir afetlere yönelik düzenlemeleri yaparken bazı olağanüstü tedbirler getiriyor. Bu, sosyal hayata olumsuz etki ediyor. Biz onun için gönüllülük ilkesini getirmek istiyoruz.” Peki, ben bakıyorum, bu tasarıda gönüllülük ilkesi var mı? Arkadaşlar, gönüllülük ilkesi bir aşama olarak var ama bu aşamanın dışında, doğrudan zor kullanma devreye girmektedir.

Bakınız, ben size tasarının işleyiş mekanizmasını anlatayım da söylediklerim somutlansın. Diyelim ki siz evinizde oturuyorsunuz, birileri size diyor ki: “Sizin alanınız riskli mi değil mi bir bakın.” Eğer siz risklilik tespitini kendiniz yaptırmazsanız Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve TOKİ sizin alanınızda, sizin binanızda riskli tespiti yapabilir. Buna itiraz edebilir misiniz? Evet, buna itiraz edebilirsiniz. Nereye edeceksiniz itiraz? 5 kişilik bir komisyona. Bu komisyonun 2 kişisi Bakanlık görevlisi, 3 kişisi de Bakanlığın seçtiği öğretim üyesi. Yani, sizin evinize riskli tespiti yapanların bu tespitlerine itiraz ediyorsunuz ve itiraz görüşmesini yapacak komisyon tamamen Bakanlığın emir komutası altında çalışıyor. Böyle bir itiraz mercisi, böyle bir bağımsız komisyon olabilir mi arkadaşlar? Bu ancak, evlere şenlik, totaliter, ne yapmak istediğine odaklanan bir anlayış içerisinde söz konusu olabilir. İtirazınız doğal olarak reddedildi. Sizin riskli yapı tespitiniz ortaya çıktı ve siz, derhâl, yürütmeyi durdurmayı da içeren bir dava açmak istiyorsunuz. Yasa diyor ki: “Olmaz.” Dava açabilirsiniz, davada sorun yok ama bir küçük sorun var, yürütmeyi durdurma isteyemezsiniz. Arkadaşlar, ben sizlere soruyorum: İçimizde hukukçu olan var ama hepimiz hayatın içinde olan insanlarız. Benim evim riskli tespiti yapıldıktan sonra, benim evim otuz gün içinde yıkıldıktan sonra, benim evimin yerine başkaları bina yapıp oralarda oturmaya başladıktan sonra ben yürütmeyi durdurma alamamışsam ve bu dava görüşülüyorsa, üç yıl sonra evimin yerinde yeller esip başka bir binada başkaları otururken ben o davayı kazanırsam bu davanın ne tür bir hukuki sonucu olabilir? Siz, özetle, fiili bir durum yaratıyorsunuz ve vatandaşın bu memlekette idari yargıdan sonuç alma hakkını fiilen ortadan kaldırıyorsunuz. Bu bir hukuk devleti ilkesiyle bağdaşamaz, hele hele kanunun gerekçesinde söylenildiği gibi “Anayasa’nın 125’inci maddesi hangi alanlarda yürütmeyi durdurma kararı verilemezi sayıyor. Burada kamu yararı vardır, dolayısıyla bu Anayasa’ya uygundur.” diyemezsiniz. Çünkü vatandaş eğer riskli, canına mal olacak bir binada oturmakta ısrar ediyorsa onun mutlaka bir nedeni vardır. Nedir bu neden? Çünkü o geçiş sürecinde onun için hayatını idame ettirecek bir mekanizma kuramamışsınızdır. Onun cezalandırması nedir? Onun cezalandırması evinin yıkılmasıdır ve hiçbir hakkın kendisine verilmemesidir.

Devam edelim. Risk tespiti yapıldı, size diyorlar ki: “Evinizi otuz gün içinde yıkın. Eğer tebligattan itibaren verilen süre içerisinde yıkmazsanız eviniz idare, TOKİ ya da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yıkılır ve bunun ücreti de sizden tahsil edilir.” Eskiden üzerinde bina olan, artık arsa hâline gelmiş olan alanda paydaşlar var, ne yapacakmışsınız? Üçte 2 oranında paydaşlar anlaşacakmışsınız, eğer anlaşırsanız size geçici konut, geçici iş yeri tahsisi ya da kira yardımı yapılabilirmiş. “Yapılır” değil arkadaşlar, “yapılabilir.” Kime yapılacağına, kime yapılmayacağına kim karar verecek? AKP’nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bürokrasisi karar verecek. Sizin bu kararları adaletten ne kadar uzak verdiğinizi herkes biliyor. Dolayısıyla, böyle bir kanun maddesinde bu kadar ayrımcılığa olanak veren bir düzenlemenin yapılabilmesinin de ayrı bir skandal olduğunu ortaya koyalım.

Peki, üçte 2 çoğunlukla biz anlaşamadık, ne olacak? Geriye kalanlar, paydaşlar diğerlerinin haklarını satın alabilecekler. Almazlarsa ne olacak? Almazlarsa Hazine rayiç bedel üzerinden satın alacak. Diyelim ki değerli milletvekili arkadaşlarım, “Biz bu arsamızı size vermek istemiyoruz, size güvenmiyoruz, sizin projenizi bize yararlı bulmuyoruz.” dedik, ne yapacaklar biliyor musunuz? Acele kamulaştırma. Üstelik de eğer anlaşma yoluna gitmezsen, acele kamulaştırmayla eviniz elinizden alınırsa kira yardımını unut, geçici konut yardımını unut. Yani bu havuç ve sopa ilişkisidir. “Benimle beraber çalışırsan havuç olabilir.” “Olur” değil “olabilir.” “Ama benimle beraber çalışmazsan sopa zaten hazır!”

Böyle bir düzenlemeyi, biz “gönüllü kentsel dönüşüm uygulaması” diye Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirmeye çalışıyoruz; bu da ayrı bir skandaldır.

Nihayetinde arkadaşlar, bir madde daha var, diyor ki: Bu Kanun’un uygulanmasına zorluk çıkartan olursa Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca suç duyurusunda bulunulabilir. Ben size soruyorum: Hukukun genel ilkeleri uyarınca, Türk Ceza Kanunu uyarınca birisi zaten kanunlarda tanımlanmış bir fiili suç tanımına göre işlerse yine yasa devleti, hukuk devleti olarak ona yaptırım uygularsınız. Ne diye bu kanuna ayrıca yazmak durumundasınız, hangi gereksinimle bu kanuna ayrıca yazıyorsunuz, yazmazsanız bu uygulamayı yapamaz mısınız? Yaparsınız, bunu herkes görüyor. Niye yazıyorsunuz biliyor musunuz? Bunu vatandaşa kahvelerde okuyacaklar ve diyecekler ki: “Bak ha, o buldozerin önüne çıkarsan, o polisin önünde durursan tıpkı Tortum’da HES’e karşı çıktığı için cezalandırılan on dokuz yaşındaki kız çocuğu gibi seni de içeri atarlar, seni de yargılamaya başlarlar.” Yani vatandaşa gözdağı veriyorsunuz ve bunu da kanun metni üzerinden yapıyorsunuz. Bunların kabul edilebilir şeyler olmadığı açıktır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de kentsel dönüşüm acil bir gereksinimdir ancak “kentsel dönüşüm” adı altında yurttaşın alanlarına, doğal kaynaklarımıza, meralarımıza, ormanlarımıza, kıyılarımıza göz koyan bir rant anlayışı, elbette, Cumhuriyet Halk Partisinden destek görmeyecektir.

Maddeler hakkında arkadaşlarım konuşacaklar ancak birkaç konuyu hızla bahsetmek istiyorum. Yerel yönetimlere değer verdiğinizi söylersiniz. Mevcut Belediyeler Kanunu’nun 73’üncü maddesi, kamu arazisi kullanmayan belediyeye kentsel dönüşüm yapabilme hakkı tanır. Ancak hazine arazisi kullanacaksa Bakanlar Kurulundan onay alması gerekir belediyelerin. İzmir Büyükşehir Belediyesinin sekiz projesine bir yıldır geçit vermezsiniz, İçişleri Bakanlığından geçirtmezsiniz. Eskişehir Büyükşehir Belediyesinin üç tane Kentsel Dönüşüm Projesi’ni bir Valilikten, bir Mahalli İdareler Genel Müdürlüğünden geçirirsiniz ancak Ankara Büyükşehir Belediyesinin projelerini on beş gün içerisinde Resmî Gazete’de yayınlarsınız.

Şimdi yetki ne? Şimdi, yetki diyor ki: “Hiçbir belediye, eğer Bakanlar Kurulu kararı edinemezse Kentsel Dönüşüm Projesi uygulayamaz.” Bu, belediyeler üzerinde nasıl bir ayrımcı uygulama yapabileceğinizin de şimdiden kanıtı niteliğindedir.

Örnekler vereceğim. Zamanımız da daralıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesinin Kentsel Dönüşüm Projesi’ne bir bakın. “Asrın projesi.” dediğiniz Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projesi’nin -Esenboğa Havaalanı’na doğru giderken sağ tarafta- Altındağ’daki binalarına bir bakın, o binaları göremezsiniz. Niye göremezsiniz biliyor musunuz? Vadinin dibindedir. Orada vatandaş diyor ki: “AKP milletvekili gelsin, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı gelsin, Çevre ve Şehircilik Bakanı gelsin buraya. Neden hak sahibinden 2.000 fazla kişiye kura çektirildi? Neden o kuralarda hak sahibi olmaması gerekenler, Keçiören tarafından ciddi ve güzel binalar aldılar ve neden biz hak sahipleri vadinin dibinde ancak su tutma bölgesi olabilecek bir yerde, birinci katta, bodrum katında yerlere muhatap olabildik.” O binaları gidin görün, gökyüzünü görebilmek için binadan çıkmak ve başınızı yukarıya kaldırmanız gerekiyor. İnsanları oralara mahkûm ediyorsunuz, kentsel dönüşümle yapacaklarınız da budur.

Son olarak, değerli milletvekili arkadaşlarım, Kamu ihale Kurumu üzerinde skandallar bu kadar ayyuka çıkmışken siz bu yasa uygulaması çerçevesindeki ihale ve yapım işlerini Kamu İhale Kurumu denetiminden tümüyle çıkartıyorsunuz. Hiç olmazsa bugünlerde bunu yapmaktan birazcık tereddüt etseydiniz. Kamu İhale Kurumunda neler yaptığınızı herkes biliyor. Kamu İhale Kurumunun başkanı on aydır yok. Kilit noktalara on bir atama yaptınız, ben size hatırlatayım mı? Başkan yardımcılıklarına Maliye Bakanının sınıf arkadaşını getirdiniz. Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun yeğenini daire başkanı yaptınız. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın danışmanını, Hüseyin Çelik’in danışmanını…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen, sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

GÖKHAN GÜNAYDIN (Devamla) - …Maliye Bakanının danışmanını yine daire başkanı yaptınız. Plan Bütçe Komisyonu Başkanının eşi müşavirlik görevine getirildi. Sadullah Ergin’in danışmanı müşavirlik görevine getirildi. Anayasa Mahkemesinde hemşire olarak çalışan kişiyi müşavir yaptınız. Sonra ne oldu? Adapazarı Su ve Kanalizasyon İdaresi Müdürünü Kamu İhale Kurumuna üye yaptınız. Kanalizasyondan çıkan kokular şimdi Kamu İhale Kurumundan çıkmaya başladı. (CHP sıralarından alkışlar) Yolsuzluğun bedeli 1 milyar liranın üzerinde tahmin ediliyor. 4 tane yandaş iş adamını bir türlü bulamıyorsunuz. 23 tane kişi, içlerinde raportörler, tutuklu.

Şimdi, ben soruyu şöyle soruyorum: Kamu İhale Kurumunu bu noktaya getirmişseniz ve bu yasayı da Kamu İhale Kurumunun denetiminden tümüyle dışarı çıkartmak istiyorsanız yapmak istediğiniz nedir? Bu 500 milyar doları birilerine paylaştırmak.

Tevfik Fikret’in bir şiiri var. Okumanızı öneririm.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Günaydın.

GÖKHAN GÜNAYDIN (Devamla) – Bitiriyorum. On beş saniye verir misiniz.

BAŞKAN – Lütfen bitiriniz.

GÖKHAN GÜNAYDIN (Devamla) – Teşekkür ederim.

“Yiyin efendiler, yiyin. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin.” (CHP sıralarından alkışlar) Ama bu dünyanın öbür dünyası da var, unutmayın.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Günaydın.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz efendim.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Hatip konuşmasında kullandığı ifadelerle, AK PARTİ Grubunun ve AK PARTİ Hükûmetinin yolsuzluk yaptığı gibi bir şaibe ve iddia ortaya attı. Sözünü ettiği kurumla ilgili soruşturma devam etmektedir. Devam eden bir soruşturma üzerinden Hatibin, bir siyasi parti üzerinde bu şekilde siyaset yapması ve dil kullanmasını kınıyorum ve kabul etmiyoruz. Kayıtlara geçsin diye ifade ettim.

BAŞKAN – Kayıtlara geçmiştir efendim.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkan, bu yasa, yasayla yolsuzluk yapılmasıdır.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Yasa üzerinde konuşun.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, açıklama yapıldı, tutanaklara geçti.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın İç Tüzük’ün 60’ıncı maddesine göre kısa bir açıklaması vardır.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Bir dakika…

Bakana bir açıklama hakkı var, onu vereceğim, sonra size tekrar döneceğim Sayın Hamzaçebi.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Sayın Başkan, çok teşekkür ederim.

Sayın Gökhan Bey’e de uyarıları için son derece teşekkür ediyorum. Yalnız 3’üncü maddede itiraz mercisini ifade ederken bu heyetin 5 kişi olduğunu söyledi ve üniversitelerden tayin edilecek 3 kişinin de Bakanlık tarafından seçileceğini ifade etti. Oysa bu heyet 7 kişidir ve üniversiteler tarafından tayin edilecek 4 kişi, üniversitenin kendisi tarafından gönderilecek. Bunu arz etmek istedim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bayraktar.

Buyurunuz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, şimdi önemli bir yasa tasarısını görüşüyoruz. Bütün yasa tasarısı görüşmelerinde olduğu gibi muhalefet partileri konuyla ilgili görüşlerini ifade ederler, eleştirilerini ortaya koyarlar, hükûmeti eleştirirler. Bundan daha doğal bir şey yoktur. İktidar partisi sözcüleri de çıkarlar, eleştirileri yanıtlarlar. Sıra onlara da gelecektir. Şimdi, burada Kamu İhale Kurumuna yönelik olarak yapılan bir eleştiriden nem kapıp “grubumuzu, Hükûmeti itham etti, doğru değil, burada siyaset yapılıyor” gibi bir açıklamayı, savunmayı, Parlamentonun geleneğine, savunma hakkına, yani çalışma usulümüze uygun bulmuyorum. Bu doğru bir şey değil. Şimdi…

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, bunu bir şiirle süsleyip..

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – İzninizle… İzninizle bitireyim. Sayın Ünal, izin verir misiniz.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – …burada birçok insanın ismini kullanıp bu insanlarla ilgili iddiayı herhangi bir isnada, temelsiz bir bilgiyle burada vermek doğru mudur efendim?

BAŞKAN – Sayın Ünal, siz hakkınızı kullandınız, kayıtlara geçti.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Ünal, ben sözümü bitirmedim, izin verirseniz bitireyim.

BAŞKAN - Sayın Hamzaçebi, siz de açıklamalarınızı yaptınız, teşekkür ediyorum.

Şimdi…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Yani genellikle şahıs olarak değil ama parti olarak böyle yapıyorsunuz. Muhalefet partisine söz hakkı vermemek gibi bir anlayışınız var.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Hayır efendim. Kayıtlara geçmesi için kendimizi ifade ediyoruz.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – İzin verir misiniz ben cümlemi bitireyim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, sükûneti bir sağlayalım efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, ben cümlemi bitiriyorum.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Doğru bir yöntem değil. Sıra eğer ihaleleri konuşmaya gelirse bize burada saatler yetmez. Ben çıkıp konuşsam mahcup olursunuz. Verdiğim soru…

ALİ ŞAHİN (Gaziantep) – Neyiniz varsa konuşun, hodri meydan!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Mahcup olursunuz derken, vermiş olduğum ihale yolsuzluk önergelerine, bizzat Sayın Başbakanı muhatap alan soru önergelerime Sayın Başbakan yıllardır cevap vermemiştir. Bakın, devam edebilirim ama burada noktalıyorum.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın grup başkan vekilleri, konu netliğe kavuştu.

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Sayın Başkanım, son bir cümle söylemek istiyorum. Yolsuzluklarla ilgili merci Büyük Millet Meclisi değildir efendim, bağımsız yargıdır, mahkemelerdir. Ellerinde delil bulunanlar giderler, bu belgeleri, dokümanları mahkemeye verirler.

MUHARREM VARLI (Adana) – Nerede bağımsız yargı!

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Ama bunun üzerinden, mesnetsiz ifadeler üzerinden burada birilerini itham altında bırakmak doğru değildir. Bizim söylediğimiz sadece budur efendim.

BAŞKAN – Peki, efendim.

Şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman.

Buyurunuz Sayın Büyükataman. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA İSMET BÜYÜKATAMAN (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, tamamına yakını deprem kuşağında yer alan ülkemizde, başta deprem ve seller olmak üzere yapı stokumuzun önemli bir bölümünün afetler açısından risk taşıdığı, var olan riskin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerektiği bir gerçektir. Bununla birlikte, mevcut yapıların büyük bir kısmının muhtemel afetlere karşı dayanıklı olmadıkları ve orta şiddetteki bir depremde bile ağır derecede hasar görüp yıkıldıkları, bundan dolayı sosyoekonomik problemlerin yaşandığı ve devletin beklenmedik bir anda büyük mali külfetler ile karşı karşıya kaldığı bilinmektedir.

Diğer yandan, yeni yapılaşmaların afetlere karşı duyarlı hazırlanmış plan kararlarına dayalı, yeterli mühendislik hizmeti almış, ruhsatlı ve kamusal denetimden geçmiş yapılardan oluşması icap etmektedir. On binlerce insanın ölümüne ve çok yüksek mali kayıplara sebebiyet veren ve 1999 yılında Marmara Bölgesi’nde vuku bulan büyük deprem felaketleri, müteakip depremler ve en son olarak 2011 yılında Van’da meydana gelen deprem ile bu gerçek acı bir şekilde ortaya çıkmıştır. 19 Mayıs 2011 tarihinde Simav’da yaşadığımız 5,9 büyüklüğündeki orta şiddetli bir depremde dahi yapı stokumuzun gerekli direnci gösterememiş olması da acı gerçeğimizdir. Ülkemizin bazı yerleri ve yerleşim merkezleri hâlen çok yüksek deprem riski altındadır. Örneğin Bursa’da üç yüz bin civarında yapı olduğu tahmin edilmektedir ancak tam olarak kaç adet mevcut yapı olduğunun kesin bir envanteri yapılmamıştır. Bu yapıların da yüzde 60-70 kadarı kaçak yapıdan oluşmaktadır. Her türlü denetimden uzak ve depreme dayanıksız bu mevcut yapı stoku, kentimiz ve insanlarımızın geleceğini hayati olarak ipotek altına almaktadır. Sağlıklı ve yaşanabilir kentler, gelecek kuşaklara bırakacağımız en önemli mirasımız olacaktır. Bu mirasa sahip çıkmanın ve gelecek kuşaklara aktarmanın ilk adımı, günümüz ihtiyaçları ve geleceğin projeksiyonu göz önüne alınarak hazırlanmış gerçekçi, uygulanabilir, herkesin katılımı ve katkısıyla yapılacak planlama çalışmaları ışığında bir yasayla mümkün olacaktır.

Saygıdeğer milletvekilleri, ülkemiz açısından büyük acılara sebep olan Van depreminin deprem öncesi izlenen politikalardan daha farklı bir çizgide yeni arayışları gündeme getirmiş olması, bu yanıyla olumlu bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Ancak, riskli yapıların ve riskli alanların yenilenmesine yönelik gerekçenin, hazırlanan tasarıda yerel yönetimlere ait yetkilere Bakanlık tarafından sınırsız biçimde el konulmasının yanı sıra kentsel toprak rantlarının merkezi olarak dilediğince yönetilmesinin önünün açılması amacıyla kullanılması kabul edilemez bir yaklaşımdır.

Tasarıyla Bakanlığa tanınan yetkiler, belediyeleri kentlerinde yetkisiz bırakacak, görevlerini yerine getirmesini engelleyecek, halk ile belediye, belediye ile Bakanlık karşı karşıya gelecektir. Tasarının yasalaşması sonrasında riskli alanların ve riskli yapıların belirlenmesiyle ülkenin tüm afet riskli alanlarında var olan yapıların iyileştirilmesi, tasfiyesi ve yenilenmesi konularında yetki genel olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmekte, bu yerleşmelerin asıl sorumlusu olan yerel yönetim birimleri devre dışı bırakılmaktadır. Tasarıda bu yetkilerin ancak Bakanlık tarafından görevlendirilmeleri hâlinde yerel yönetimlerce ya da TOKİ tarafından kullanılabileceği düzenlenmiştir. Diğer bir ifadeyle, yerel yönetimlerin kanunlarla verilmiş yetkilerini kullanması Bakanlık görevlendirmesine bağlanmakta, yerel yönetimler sınırsız biçimde Bakanlığın doğrudan vesayeti altına alınmaktadır.

Değerli milletvekilleri, tasarının gelirleri arasında en büyük pay 2/B orman alanlarından elde edilecek gelir olarak belirlenmiştir. 2/B gelirleri yanında çevre vergisi olarak bilinen vergi ve idari para cezalarının yüzde 50’si, İller Bankasının yıllık safi kâr tutarının yüzde 49’u, Bakanlığın el koyduğu taşınmazlarda imar uygulanmasına tabi tutulanların satışından elde edilecek gelirler, dönüşüm projelerinden elde edilecek kredilerin geri ödemeleri ve gecikme zamları, faizler, genel bütçeden ayrılan paylar ve sair gelirlerden oluşmaktadır. Büyük yetki ve bütçeyle donatılan Bakanlık ve TOKİ, hem ülke toprağı hem de emlak piyasasını yönlendiren tek aktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tasarı bu hâliyle geçerse, İller Bankası belediyelere dönük hiçbir faaliyeti yerine getiremez ve kısa vadede, çalışanların ücretlerini dahi ödeyemez duruma gelecektir. Oysa Banka, belediye paylarından kesilen ödeneklerle kurulmuştur ve ortakları olan belediyelere hibe dahil kredi desteği sağlayamayacaktır. Hâlen devam eden belediyelere ait onlarca altyapı işi yarım kalacak, belediyeler âdeta felç olacaktır. Bu para alınacaksa karşılığının mutlaka ödenmesi gerekmektedir. Bu yasa böyle geçerse, İller Bankası kısa sürede kapatılma noktasına gelecektir.

Saygıdeğer milletvekilleri, tasarının yasalaşmasıyla, kamunun elinde kalan son araziler de elden çıkarılacak, kamusal fakirleşme yeni bir boyut kazanacaktır. Tasarı içine özenle yerleştirilen düzenlemelerle, kentlerimizin rantı yükselen merkezî bölgelerindeki kamu tesislerine yönelik talan süreci de hızlandırılmış olacaktır. Tasarı, riskli yapıların yenilenmesi gerekçesi kullanılarak, mera alanlarının talan edilmesini kolaylaştırıcı düzenlemeleri yasalaştırmayı amaçlamaktadır. Gerektiğinde sağlam yapılara da kanun hükümlerinin uygulanmasına ilişkin düzenleme açıkça Anayasa’ya aykırıdır. Böylesi bir düzenleme, güvenli, risk taşımayan yapılarda oturan, “Benim yapım risk taşımıyor, güvendeyim.” düşüncesine sahip olan kişilerin hukuki güvencelerini, barınma haklarını, konut dokunulmazlığını, belirsizlik taşıyan uygulama bütünlüğü kavramı ardına gizlenerek ortadan kaldıran yanlarıyla Anayasa’ya aykırıdır.

Tasarıda yer verilen mülkiyet hakkının kullanımının kısıtlanmasına ilişkin tanımlanan yetkiler de açıkça Anayasa’ya aykırıdır. Riskli alanlardaki yapılara verilen kamu hizmetlerinin durdurulmasına ilişkin düzenleme, barınma sorunlarının çözümüne ilişkin kararlarla desteklenmediği sürece bu alanlarda yaşayanlar açısından kabul edilemez bir niteliğe sahiptir. Elektrik, su, doğal gaz gibi hizmetlerin bir anda kesilmesi bu tür yapılarda yaşamayı imkânsız hâle getirecek, bu yapılarda yaşayanlar açısından önemli sağlık ve güvenlik sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan bu düzenleme, barınma hakkını güvence altına alacak kararlarla desteklenmediği sürece kabul edilemez bir niteliğe sahiptir.

Riskli yapıların tahliyesine ve yıktırılmasına ilişkin düzenlemeler, uygulamada ayrımcılık yapılmasına neden olabilecek belirsizlikler taşımaktadır. Sosyal donatı ve altyapı maliyetinin konutlarını yıktıranlara ödetilmesi yoksul kesimlerin borç miktarlarını büyütecek, Anayasa’nın hukuk devleti ve sosyal devlet ilkeleriyle çelişen bir düzenlemedir.

Planlama kararlarına yönelik özel standart belirleme yetkisi, sosyal ve teknik altyapı standartlarının düşürülmesinin önünü açan, yenilenen alanların yaşanabilir alanlar olmaktan uzaklaşmasına neden olabilecek bir düzenlemedir.

Riskli yapı olduğu iddia edilen yapılara ilişkin yargıya başvurma hakkının kısıtlanması, Anayasa’nın hak arama hürriyetiyle ilgili 36’ncı maddesine aykırıdır. Orman Kanunu’nun 2/B maddesine tabi olan arazilerin satışından elde edilen gelirlerin dönüşüme aktarılmasına ilişkin düzenleme, afet riskinden kaynaklanan korkunun Anayasa’ya aykırı bir talana gerekçe yapılması anlamına gelmektedir. Kamu İhale Kanunu’nu devre dışı bırakan düzenlemeler, yapım firmaları arasında eşitlikçi yarışma imkânını ortadan kaldıracak, ihalelerde suistimal algılamasının oluşmasına neden olacaktır.

Tasarı ile ülkemizin tüm kıyılarında, tarım alanlarında, zeytin alanlarında, meralarında, orman alanlarında ve hatta sit alanlarında yaygın bir talanın önü açılmaktadır. Tasarı ile diğer mevzuatta yapılan değişiklikler de kamu yararından oldukça uzaktır. Bu kapsamda Orman Kanunu’na eklenmek istenen ek madde 13, orman alanlarında önemli bozulmalara ve yeniden orman kaybının yaşanmasına neden olacaktır.

Ayrıca, tasarıda Ankara Atatürk Kültür Merkezi alanı ile ilgili yapılan düzenlemeler kabul edilemez açık bir talan girişimidir. Yasa tasarısının 18’inci maddesinin (n) fıkrası ve 21’inci maddesiyle 2302 sayılı Atatürk'ün Doğumunun 100’üncü Yılının Kutlanması, Atatürk Kültür Merkezi Kurulması Hakkındaki Kanun’un 3’üncü maddesi yürürlükten kaldırılarak bu alana ilişkin alınmış tüm koruma kararları ortadan kaldırılmakta, tasarruf yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmektedir. Anılan yasanın 3’üncü maddesinde, açıkça “Bu alan içerisinde; Milli Mücadele tarihini, Türk Halk Kültürünü ve sanatlarını tanıtan yerler ve çeşitli müzeler, çeşitli sahneler ve toplantı salonları, sergi alanları, arşiv ve kitaplıklar, atölyeler ve benzeri yerlerden meydana gelen Atatürk Kültür Merkezi ile Milli Komitece saptanacak tesis ve alanlar bulunur. Bunların dışında Atatürk Kültür Merkezi alanına hiçbir yapı yapılamaz.” denilmiştir. Bu maddenin ortadan kaldırılması, Ankara’nın ender açık alanlarından birinin daha yok edilmesinin önünün açılması, alanın korumasız bırakılması anlamına gelecektir. Atatürk Kültür Merkezi alanı, Ankara’nın akciğerleri olarak da ifade edilen Atatürk Orman Çiftliği’nin bir parçasıdır. Ankara kentinin tarihi açısından önemi kadar, coğrafi olarak da önemi olan bu bölgenin yapılaşmaya açılması kentin açık ve yeşil alan sistemi içinde son kalan bütüncül açık alanlarından birisinin daha yok edilmesi anlamını taşımaktadır.

Tasarının 22’nci maddesiyle 2981 sayılı imar affı içerikli 1984 tarihli Kanun yürürlükten kaldırılmaktadır. Yürürlüğe girdiği 1984 öncesinde yapılmış olan kaçak yapılar ve gecekondular için af çıkarılmasını amaçlayan söz konusu Kanun’un günümüzde kaçak yapıların affedilmesi açısından herhangi bir işlevi kalmamıştır. Diğer yandan, Kanun’un kaldırılması her ne kadar etkisiz bir girişim gibi görünse de özellikle kentsel sit niteliğindeki korunması gereken alanlarımız açısından önemli sorunların ortaya çıkmasına neden olabilecektir.

Kanunla birlikte yürürlükten kalkacak olan geçici 2’nci madde, özellikle kentsel sit niteliğine sahip tarihî kent merkezlerinde var olan, henüz tescil edilmemiş kültür varlığı yapıların ruhsatlı biçimde onarılmasına imkân sağlayan bir düzenlemedir. Düzenlemenin iptali ile önemli bir boşluk ortaya çıkacak, tescilli olmayan ancak korunması gereken yapıların onarımları imkânsız hâle gelecektir. Bu nedenle, 2981 sayılı Kanun’un iptali sonrasında ortaya çıkacak olası boşluğun giderilmesi için yasal düzenleme yapılması zorunludur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu tasarı, öncelikli olarak en baştan itibaren konuyla doğrudan ve dolaylı ilgili kesimlerin de görüş ve önerileri geniş bir perspektifte alınarak yeniden gözden geçirilmeli ve düzenlenmelidir. Bu alanda yapılacak bir kanun mutlak surette kenti sadece fiziki değil, sosyal, kültürel, ekonomik ve diğer boyutlarını da kapsayacak şekilde bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu bütünlük, söz konusu yasa tasarısı genişletilerek sağlanabileceği gibi, “kentsel yenilenme ve kentsel yaşam kalitesinin yükseltilmesi” adlı bir yasa ile de ele alınabilir. Kent olgusu bu yasa tasarısındaki çerçevede ele alınsa dahi alt ve üstyapı bütünlüğünde daha sistematik ve işlevsel bir içeriğin metne hâkim olması beklenir. Sosyal bilimcilerin ve uzmanların bu konudaki birikim ve önerilerinden yararlanılması icap etmektedir. Afet yönetiminde yapılması gereken yeni düzenlemelerle uyumlu ve entegre bir metnin daha kalıcı ve işlevsel olacağı kuşkusuzdur.

Yeni Anayasa’da kentsel yenilenme, kentlerin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi, kentlerde afet risklerinden korunma ve kentsel yaşam kalitesine ilişkin temel ve belirleyici hükümlerin yer alması, bu hükümler ekseninde bu alanlardaki yasaların düzenlenmesi, Anayasa’nın üstün hukuk normu vasfından ötürü önceliklidir. Afet yönetimi, kentsel politikalar, imar düzenlemeleri, yapı denetimleri gibi konulardaki yasal düzenlemelerin öz ve içerik boyutlarıyla birbiriyle uyumlu olması, birbirini desteklemesi ve uygulamaya dönük düzenlenmemiş konuların bırakılmaması özellikle dikkate alınmalıdır. Konuya sadece güvenli konut açısından değil, ulaşım, kent güvenliği, tarihî dokuyu koruma, mimari estetik, kullanıma elverişlilik, kent ekonomisi, kent sosyolojisi, doğal çevreyi koruma, sürdürülebilir kentleşme, tarım, orman ve su havzalarını ve alanlarını koruma ve geliştirme, çevre kirliliğini önleme, kentsel demografi, kent kimliği, yönetime katılım, geleneksel yerleşim karakterimizin çağa uydurularak yaşatılması gibi açılardan da yaklaşılması son derece önemlidir. Kentsel yenilenme, bu tasarıda olduğu üzere, afet boyutu ekseninde olsa bile mekânsal gelişim, sosyokültürel gelişim ve ekonomik gelişim şeklinde kentsel düzenlemeler için üç önemli konuyu içermelidir. Yerleşim, insan odaklı anlayışla planlanmalı ve uygulanmalıdır.

TOKİ politikaları ve uygulamaları, yukarıda anlatılan esaslar da dikkate alınarak yeniden yapılandırılmalıdır. TOKİ yönetiminde yeterli sayıda ve kalifiyede kent bilimciler, sosyologlar, psikologlar, yönetim bilimciler, siyaset bilimciler, eğitimciler, kent tarihçileri gibi uzmanlıklara mutlaka yer verilmelidir.

Kamu meslek odalarının merkezî ve illerdeki birimleri bu süreçlere daha müdahil olmalı ve görüşleri her aşamada ayrıntılı alınıp dikkatlice değerlendirilmelidir. Üniversitelerimizin de bu alanlarla alakalı öğretim üyelerinin görüş ve önerilerine başvurulmalı, onların bilgi birikimi ve deneyimlerinden mutlaka yararlanılmalıdır. Kamu meslek odalarının söz konusu süreçlerde denetim ve düzeltme yetkileri genişletilmeli, etkin kılınmalıdır. Kentsel alanların dönüştürülmesi kaynakların ve toprağın yeniden dağıtımını esas aldığından, tek kamu otoritesi yetkili kılınmamalı, çok aktörlü, şeffaf ve katılımcı yöntemler belirlenmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tasarının bu hâliyle yasalaşması, ülkemizde kentleşme konusunda izlenen ikiyüzlü politikanın sürdürülmesi, bir yandan riskli yapı ilan edilen yapıların yıkıldığı, diğer yandan yeni riskli yapıların üretiminin sürdüğü, afet riski gerekçe gösterilerek tüm kentlerimizin bir rant aktarım alanı hâline dönüştürüldüğü, hukuk devleti ilkesinin yerle bir edildiği bir gerçekliğe doğru yol almaktadır. Bu tasarının yasalaşması durumunda…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen, sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

İSMET BÜYÜKATAMAN (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Afet riskinin azaltılması gerekçesiyle hazırlanan tasarıda var olan, yaşamın gerçek sigortası olan ormanlar, meralar, sulak alanlar, kıyılar, tarım alanları gibi doğal varlıkların talanına imkân sağlayacak, yeni afetlerin oluşmasına neden olacak yaklaşımlardan mutlaka vazgeçilmelidir temennisi ile sözlerimi tamamlıyor, yüce heyetinizi bir kez daha en derin saygı ve hürmetlerimle selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Büyükataman.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Van Milletvekili Nazmi Gür. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Gür.

BDP GRUBU ADINA NAZMİ GÜR (Van) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AKP’nin bir emrivakisiyle daha karşı karşıyayız. Bu yasayla ilgili ne sivil toplum örgütlerinin ne ilgili odaların ne de bu yasaya muhatap olacak yurttaşlarımızın görüşleri alınmadan ve fakat büyük rant beklentisiyle “kentsel dönüşüm” adı altında âdeta bir “rantsal dönüşüm” yasasıyla karşı karşıyayız.

Ben Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile ilgili Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bu yasa kuşkusuz Van’da yaşanan büyük depremin etkisiyle ve biraz da kamçılanmasıyla, Sayın Başbakanın özellikle talimatlarıyla hazırlandı ve önümüze pişirilmeden getirildi. Biraz önce de sözünü ettiğim sivil toplum örgütlerinin, odaların, meslek odalarının hiçbirinin görüşüne başvurulmadan önümüze getirilen bir yasayla karşı karşıyayız.

Van depremi sonrası ortaya çıkan durum ve diğer afetlerle ilgili yaşanacak korkular ve yaşanan trajedileri bahane ederek bütün alanları yani kamu ve özel mülkiyeti -riskli olsun ya da olmasın- Bakanlık ve Hükûmetin himayesine almak, kentleri rant odaklarına açmak, kamusal kaynakları fütursuzca kullanmak, halkın çıkarlarını tamamen ötelemek, halkın barınma hakkını gasbetmek ve direnişini cezalandırmak, hak arama yollarını kapatmak ve bütün bunun maliyetini de halka ödetmek üzere önümüze bir yasa teklifi getirilmiş bulunuyor.

Yasanın ismi her ne kadar Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı olsa da, tasarıdaki değişikliklerin büyük bir bölümü, imar mevzuatı ve kentsel alan, mera, kıyı, orman ve kültür varlıklarıyla ilgili birçok yasayı doğrudan etkiliyor, değiştiriyor ya da tümden ortadan kaldırıyor.

Anlaşılan o ki, AKP, 648 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının edindiği yetkileri yeterli bulmamış ki, zaten uzun süredir yapmış olduğu kentsel dönüşüm adı altındaki talanı bu yasayla daha da sağlam zemine oturtmak ve yapılan usulsüzlüklere karşı meslek odaları veya ilgili idareler tarafından açılan davalar ile yürütmeyi durdurma… Yargı da bu süreçte tamamen saf dışı bırakılmak istenmektedir. Yani yurttaşın bu yasayla birlikte yargıya gitme hakkı da ortadan kaldırılmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu yasayla neler mi değişiyor? Maddeler üzerinde ayrıca konuşulacak ama ben size en geniş şekliyle izah etmeye çalışacağım. Bu yasa tasarısıyla, afet riski taşıyan alanlar dönüştürülmek isteniyor gibi görünse de, tasarının 3’üncü maddesinin yedinci fıkrasındaki düzenleme ile uygulama bütünlüğü bahanesine sığınılarak, risk taşımayan yapıların da kanun hükümlerine tabi olacağı, başka bir ifadeyle, önemli bir kısmı risk altında olan yapıların gerektiğinde sağlam olanlarına da siyasi iktidar tarafından el konulacağı açıkça belirtilmiştir. Bu durumun özeti şudur: “Benim yapım risk altında değil, güvendeyim.” diyen, hukukun şemsiyesine sığınması beklenen yurttaşın barınma hakları bu maddeyle ortadan kaldırılıyor.

Tasarıda en dikkat çeken hususlardan bir tanesi de, özerkliği katı merkeziyetçi devlet modelinden ötürü zaten oldukça kısıtlı olan yerel yönetimlerin kanunlarla verilmiş yetkilerinin de açıkça ellerinden alınması, yani belediyelerin kentlerde yetkisiz bırakılmasıdır.

5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun kentsel dönüşüm konulu 73’üncü maddesinde yapılan değişiklikle, belediyelerin kentlerde tek başına kentsel dönüşüm alanı ilanı yetkisi tümüyle kaldırılmaktadır. Bu süreç, belediyenin talebi, Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulunun onayıyla mümkün olacak yani katı merkeziyetçi bu yaklaşımla  yerel yönetimlerin karar verme olanağı tamamen ortadan kalkacak ve Bakanlığın inisiyatifine bırakılacaktır.  Bu durum, belediyeleri Bakanlığın vesayeti altına alacak ve belediye ile Bakanlığı, kentlerde de halk ile belediyeyi karşı karşıya getirecek bir sürecin  başlangıcı olacaktır.

Değerli arkadaşlar, tasarının en büyük yaptırımı halkı yerinden etmeye ve borçlandırmaya yöneliktir. Riskli alanların boşaltılması, halk ile anlaşmaktan öte halkı doğrudan zorunlu kılmaya yönelik yaptırımları içermektedir.

Zira, tasarının 4’üncü maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen, riskli yapılarda elektrik, su ve doğal gaz gibi kamusal hizmetlerin durdurulması, bu yapılarda yaşayan yoksul halk ve kiracılara barınma imkânı yaratmadan bu yapıları terk etmeye mecbur bırakmak ve bölgenin zorunlu tasfiyesi anlamına gelmektedir.

Bu en temel kamusal hizmetlerin durdurulması ve vatandaşın sağlık ve güvenliğinin riske edilmesi, açıkça görülüyor ki Anayasa’nın 2’nci maddesindeki “sosyal devlet” ilkesiyle çelişmektedir.

Halkı yerinden etme, borçlandırma, tasarının 5’inci maddesinde kendini açıkça göstermektedir. Maddede, riskli yapılarda yaşayanlarla anlaşma yoluna gidilmesinin öncelikli olduğu belirtilse de madde içindeki tutarsızlıklar bu tahliyenin anlaşmadan ziyade zorunlu kılıcılığını ve anlaşmaları doğrudan ötekileştirdiğini göstermektedir.

Madde “Anlaşma ile tahliye edilen yapıların maliklerine, kiracılarına veya bu yapılarda işyeri bulunanlara geçici konut veya işyeri tahsisi ya da kira yardımı yapılabilir.” cümlesindeki “yapılabilir” kelimesi idarenin inisiyatifine bırakılmış ve bu muğlak tanım barınma hakkını güvencesiz bırakmıştır.

Ayrıca, “Anlaşma ile tahliye edilen” sözü ile anlaşmayı kabul etmeyenler ötekileştirilerek bu kişilerin öne sürülen hakların dışında tutulması hedeflenmiştir. Bu yönüyle madde Anayasa’nın 10’uncu maddesindeki “Eşitlik” ilkesine açıkça aykırıdır.

Halkın zorunlu tasfiyesiyle yetinmeyen tasarı, 5’inci maddenin üç, dört ve beşinci fıkraları ile bu tasfiyeyi  halka ödetmek ve halkı borçlandırmaktan geri durmamaktadır.

Tasarı, riskli yapının yıkım masrafını halka ödetmekle kalmıyor, 6’ncı maddenin dördüncü fıkrasıyla “Gerekli görüldüğünde Bakanlar Kurulu kararıyla sosyal donatı ve altyapı harcamaları uygulama maliyetine dahil edilmeyebilir.” cümlesiyle yıktırma masrafları dışında altyapı ve sosyal donatı alanlarının maliyetinin de vatandaşa ödetilebileceği Bakanlığın keyfine bırakılmıştır. Bu maddeleriyle tasarının Anayasa’nın hukuk ve sosyal devlet ilkeleriyle doğrudan çeliştiği görülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tasarıda daha neler yok ki. AKP bu tasarı üzerine oldukça sağlam mesai yapmış olmalı. Zira geçmişten beri usulsüz kentsel uygulamalara yönelik açılan davalarla durdurulan yürütmeler bu yasayla son bulacak, bunun haricinde anlaşmaya direnenler TCK kapsamında suçlu sayılabileceklerdir. Tasarının 6’ncı maddesinin dokuzuncu fıkrası bu uygulamalara karşı yargıya başvurma hakkını tebliğ tarihinden itibaren altmış günden otuz güne düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda, açılan davalarla yürütmeyi durdurma kararını da ortadan kaldırıyor. Yani çok açık ki siyasal iktidar kentlerde yapmak istediği ne varsa -ki bu ne varsanın altını kalın bir çizgiyle çiziyorum- önüne çıkan bütün engelleri bu yasa tasarısıyla tamamen kaldırmayı hedeflemiş durumdadır. Bu engellere, Hükûmetin sürekli bağımsızlığına vurgu yaptığı güçler ayrılığının üç erkinden biri olan yargı organı da dâhildir. Bu yargıya başvurma hakkı ve yürütmeyi durdurmayı engelleyen düzenlemeler Anayasa’nın 36’ncı maddesinde belirtilen hak arama hürriyetini de ortadan kaldırmaktadır. Bunun dışında barınma hakkını savunmak ve zorla kabul edilmesini öngören anlaşmaya direnmek ya da hak arama yoluna başvurmak tasarının 8’inci maddesinin üçüncü fıkrasıyla suç kapsamına alınacaktır. Tahliye ve yıkım işlemlerini engelleyenlerin TCK’nın ilgili hükümlerince cezalandırılmasının önü açılacaktır. Bu da uzun yıllardır Dikmen vadisi halkı gibi, bu kentsel uygulamalara, haksızlıklara karşı direnen halkın yasalara başvurma ve yasal haklarını koruma hakkını açıkça ortadan kaldıracaktır.

Değerli milletvekilleri, tasarının çok önemli bir diğer düzenlemesi 8’inci maddenin birinci ve ikinci fıkralarında düzenlenmiş olup ileride tartışmaya çokça açılacak olan yandaş firmalara ihaleler peşkeş çekiliyor düşüncesini ya da suçlamasını egemen kılacaktır. Düzenlemeye göre alanların dönüşümüyle ilgili mal ve hizmet alımları ve yapım işlerinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesi kapsamında, yani ihalelerin şeffaflıktan uzak, davetiye usulü yapılacak olmasıdır. Bu durum, ihalelerin -Bakanlık, TOKİ veya yerel yönetimlerin- objektif bir değerlendirmeden uzak seçilmiş firmalara yapılacağı kaygısını oldukça güçlü bir şekilde ortaya getirmektedir.

Değerli arkadaşlar, tasarıda uygulamanın hangi bütçeyle yapılacağı da belirtilmiş, buna göre uygulamanın bütçesi henüz yasallaşmamış, satışı düşünülen 2/B orman alanlarının gelirinin yüzde 90’ı, çevre vergisi ve idari para cezalarının yüzde 50’si, İller Bankasının yıllık safi kâr tutarının yüzde 49’u, Bakanlığın el koyduğu taşınmazların satışından elde edilecek gelirler, dönüşüm projelerinden sağlanacak kredi ve bunların faiz ve gecikme zamlarıyla, genel bütçeden ayrılacak paylar ve sair gelirlerden oluşmaktadır. Bu yönüyle de muazzam bir bütçeyle donatılmış Bakanlık ve TOKİ ülkedeki emlak piyasasının tek hâkimi, aktörü, âdeta krallığı olacaktır.

Değerli arkadaşlar, önümüzdeki bu tasarının belki de en kritik düzenlemesi “Uygulanmayacak mevzuat” başlığı verilen ve geçmişten bugüne imarla ilgili bütün mevzuatı yok sayan 9’uncu maddesidir. Bu düzenlemeyle ülkenin tüm mera alanları, tarım alanları, ormanlıkları, zeytinlik alanları, kıyıları ve hatta sit alanları yapılaşma ve işgal altına alınma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Kamu yararı gözeten temel planlama kararları ve şehircilik ilkelerinin bu tasarıyla yok sayılması en hafif tabirle talandır.

Bu maddenin özeti şudur değerli milletvekilleri: Ülkedeki yasal güvence altındaki kıyılarımız, meralarımız, ormanlarımız, zeytinliklerimiz, yani bütün doğal ve kültüler zenginliklerimiz bu yasanın uygulanmasına mâni olamaz çünkü ilgili bütün yasaların engelleyici hükümleri, hiçbir koşul olmaksızın bu yasa tasarısına aykırı olacaktır. Ne amaçlanıyor? Bu yasa tasarısı, elbette ki afet riski altındaki alanları dönüştürmek mi, yoksa bütün ülkeyi yeniden kendi isteğine göre dizayn etmek mi, bunu da sizin değerli görüşlerinize sunmak istiyorum.

Tasarı, Anayasa’nın 2’nci maddesi olan sosyal ve hukuk devleti ilkesini, 36’ncı maddesi olan hak arama hürriyetini, 56 ve 57’nci maddeleri olan sağlık, çevre ve konut ilkelerini ve Anayasa dışında, toplamda 27 yasanın koruyucu hükümlerini de ortadan kaldırmaktadır.

Bize göre bu yasayla bütün ülkeyi kendi isteğine göre dizayn etme planlanıyor. Zira, bu, bütün mevzuat yok sayılıyor. Kamu yararı, sağlıklı ve yaşanabilir çevre, tabiat varlıkları, mera, zeytinlik, orman, tarım ve kıyı alanları umursanmıyor; meslek odaları ve diğer sivil toplum örgütlerinin görüşlerine önem verilmiyor.

Afet riski açısından afete duyarlı sakınım planları içeren, açık ve yeşil alan sistemleri olan, doğal ve kültürel zenginliklerimizi koruyan kentler mi, yoksa ucu bucağı olmayan yetkilerle donatılmış TOKİ’nin yaptığı ve tekdüze, bundan sonra ülkeyi, Türkiye’yi “TOKİ Land”e, âdeta bir “TOKİ Land”e dönüştüren kentler mi? Bu ikilemin, elbette ki cevabını sizlerden beklemek bizim de hakkımızdır. Biz, ilkini tercih ediyoruz kuşkusuz ama görünen o ki Hükûmet ikinciden yana bir tavır sergilemiş ve bu yasayı önümüze koymuştur.

Ayrıca, amaç eğer afet riskini azaltmak olsaydı burada, bu yasaya destek olmayacak bir tek milletvekili bulunamazdı ancak bu ad altında kamuoyunu da yanıltarak farklı amaçlar güdüldüğü tasarının her maddesinde kendini göstermektedir.

Değerli arkadaşlar, sonuç olarak, açıkça görünüyor ki bu yasa tasarısı kentlerimizi talan etme, ülkeyi TOKİ’ye ve yandaşlara bağlama ve yaşam alanlarımız olan kentleri vahşi kapitalizmin kendini yeniden ürettiği rant alanına dönüştürme yasasıdır.

AKP, bu yasa tasarısı Meclisten geçerse ileriki günlerde büyük bir vebalin altına girecektir. Zira, bu yasayla edindiği yetkiler, arazi mafyasının Hükûmet kontrolünde uygulanması ve yandaşları kayırma sürecini beraberinde getirecektir.

Değerli arkadaşlar, bu yasanın bu hâliyle çıkmasına katkı vermek elbette ki mümkün değildir. Grubumuz olarak biz, bu konuda birçok sivil toplum örgütünün de görüşünü alarak önergelerimizi hazırladık, önergelerimiz grup başkan vekillerimiz eliyle kuşkusuz Başkanlığa verilecektir ve önümüzdeki günlerde önergelerimiz üzerinde de söz alarak bu yasanın bizim istediğimiz, kamuoyunun istediği, halklarımızın istediği biçime dönüştürülmesi için de çaba göstereceğiz.

Değerli arkadaşlar, gelin, bir kez daha bu yasa tasarısının metnini okuyun, hepiniz tek tek okuyun -belki okumayanınız vardır- ne olur bir kez daha okuyun ve elinizi vicdanınıza koyun. Bu yasa gerçekten kentlerimizi sürdürülebilir, insani yerleşimleri oluşturan; çevresiyle, kültürüyle, tarihî geçmişiyle bağdaştıran ve çocuklarımıza gelecekteki güzel, yaşanabilir bir ülke bırakma isteği mi, yoksa rant ve talan için hazırlanmış bir yasa mı olduğuna hep birlikte karar verin. Gelin, bir kez daha düşünün ve bir kez daha okuyun bu metni ve ne olur, sizden ricamız muhalefetin önerilerini dikkate alın çünkü muhalefetin önerileri, bizlerin önerileri bu halkın bu yasayla bu şekilde terbiye edilmesinin önünde bir engel teşkil edecektir.

Değerli arkadaşlar, biz böyle yapmazsak, sizler böyle yapmazsanız tarih ve çocuklarımız, gelecekte bu kentlerde, bu çarpık kentlerde yaşacak çocuklarımız asla bizi affetmeyecektir. Ortada bir soru vardır: Kentsel dönüşüm mü, rantsal dönüşüm mü? Bunu da sizlerin vicdanına bırakıyorum.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Gür.

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Sayın Başkan, söz istiyorum.

BAŞKAN – Komisyon Başkanı Sayın Güllüce’nin İç Tüzük 60’a göre bir söz talebi vardır.

Buyurunuz efendim.

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Efendim, “5393 sayılı Yasa’nın 73’üncü maddesi ortadan kaldırılmaktadır.” diye bir cümle kullanıldı. Bu ifade doğru değildir, madde aynen yerinde kalmıştır, sadece İçişleri Bakanlığı yerine şimdi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu işin sekreteryasını yapacaktır, bu düzeltmeyi yapmak istedim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Güllüce.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Erol Kaya. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kaya.

AK PARTİ GRUBU ADINA EROL KAYA (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı üzerinde AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, her şey gibi konut da, şehir de insan içindir. İnsan ile çevresi arasındaki ilişki karşılıklıdır, insan çevresini şekillendirir, çevresi de insanı.

Şairin dediği gibi:

“İnsan yaşadığı yere benzer.

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.

Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına benzer.”

Dünyayı algılamaya başlayan çocuk annesinden, babasından, aile fertlerinden sonra yaşadığı konutu, o konutun bulunduğu sokağı, muhiti, mahalleyi, ilçeyi, şehri kavrar, bunlar üzerinden dünyayı okur, diğer insanları değerlendirir. İnsan ile mekân arasındaki bu kadim ilişkiyi kavramadan atılan her adım, bulunulan her tasarruf, yapılan her iş potansiyel sorun kaynağıdır.

Sağlam, güvenli, estetik, çevreyle dost bir ortamda büyümek ve yaşamak ile ilk depremde yıkılması muhtemel olan, güvensiz, bununla birlikte her türlü kirliliğin de tam ortasında bulunan bir mekânda yaşamak aynı değildir. Zorunluluklar ve asırlık yanlışlar insanlara yaşayacakları yerleri seçme imkânını maalesef tanımıyor. Bilhassa yeni nesiller kendilerini çarpık yerleşim birimlerinin ortasında buluyorlar. Sanıyorum burada bulunan bütün milletvekillerimiz, konutun temel bir insan hakkı olduğu konusunda hemfikir.

Anayasa’mızın 23’üncü maddesi, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamayı, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmeyi, 56’ncı maddesi ise herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olmasını vurgulamaktadır.

Burada sormamız gereken soru şudur: Konut, ama hangi konut? Elbette, hepimiz, bütün vatandaşlarımızın çevresiyle, sokağıyla, binasıyla, içindeki imkânlarıyla insanca yaşayabileceği, güven ve huzurla ikamet edebileceği konutlara sahip olmasını istiyoruz. Ülkemizde çarpık kentleşme sadece gecekondulardan ibaret değildir. Uzaktan baktığınızda sıra sıra dizili apartmanlardan oluşan yerlerin önemli bir bölümü de çarpık kentleşme kapsamındadır. Çünkü bu binaların gerçek anlamda konutla, medeniyet kavramının mütemmim cüzü olan şehirle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Çarpık kentleşmenin sonuçlarından biri de yoksulluğu, asayiş sorunlarını, adaletsizlikleri içinde barındıran çürümüş şehir yapısını bünyesinde beslemesi ama gözlerden uzak saklamasıdır.

İstanbul’un Pendik ilçesinde Belediye Başkanlığına başladığımda, on beş yıllık süre içerisinde, zorunlu olarak köylerinden, ilçelerinden, illerinden İstanbul’a göçmüş büyük bir nüfusla karşılaştım. Bunların büyük bölümü, başını sokacağı derme çatma bir yer inşa etmiş ancak suyu ve elektriği olmayan binalarda, çamurlu sokaklardan geçilmeyen, okulu, sağlık ocağı, yolu olmayan mahallelerde yaşıyordu. Başta Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bütün arkadaşlarımızla birlikte İstanbul’u modern bir şehir görüntüsüne büründürmek, gerçek manada şehirleşmeyi tesis etmek için yoğun bir çaba sarf ettik.

Genel Başkanımız, Hükûmete geldikten sonra da İstanbul’da edindiği bu tecrübeyi TOKİ aracılığıyla bütün Türkiye’ye taşıdı. AK PARTİ olarak 2002 yılında “500 bin konut yapacağız.” dediğimizde sanıyorum pek çok kimse buna bıyık altından gülmüştü. Bugün birinci 500 binlik hedefe ulaşmış, ikinci 500 binlik konut üretimine başlamış bir parti olarak huzurlarınızda bulunuyoruz.

TOKİ ile gecekondulaşmanın, kentlerin daha çarpık hâle gelmesinin önüne geçildi. Ancak önceden oluşmuş, şehirlerin artık merkezlerinde kalmış yerleşim yerlerinin dönüşümü konusunda arzu ettiğimiz hızı ve etkinliği yakalayamadık. Şunu ifade etmek isterim ki: Bu sorun mevcut mevzuatla, mevcut uygulamalarla çözülebilecek olsaydı bugüne kadar zaten çözülmüş olurdu.

Afet riski taşıyan bölgelerin dönüştürülmesi düşüncesi yeni bir düşünce değildir. 1939 Erzincan depreminin ardından, zelzele mıntıkalarında yapılacak inşaata ait İtalyan Yapı Talimatnamesi’nin Türkçeye çevrilmesiyle mevzuat çalışmaları başlamıştır. 2007 yılına kadar toplam 9 adet deprem yönetmeliği yürürlüğe girdi. Bu süreçte 775 sayılı Gecekondu Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu, 2985 sayılı TOKİ Kanunu gibi birçok düzenlemeler yapıldı. Geçtiğimiz yıllarda, kamu reformu kapsamında, Belediye Kanunu ve bunun içerisinde 73’üncü maddede, kentsel dönüşüm alanlarıyla ilgili belediyelere yetki verildi. 2010 yılında, 5998 sayılı Kanun’la aynı yetki yeniden düzenlendi. 2007 yılında, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda yaptığımız değişiklikle, binaların güçlendirilmesi veya yıkılarak yeniden yapılması süreciyle ilgili bina yönetiminin karar almasını kolaylaştırdık, yaptırımlar getirdik. Bu düzenlemelerle, yıllardır ihmal edilen kentsel dönüşümde ciddi adımlar atıldı.

Değerli arkadaşlar, tüm Türkiye’de kentsel dönüşümün gerekliliğini, afet ve deprem yönetmeliklerine göre hazırlanan rakamlar çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Nüfusumuzun yüzde 45’i 1’inci derecede deprem bölgesinde, yüzde 25’i 2’nci derecede deprem bölgesinde, yüzde 15’i 3’üncü, yüzde 13’ü 4’üncü, yüzde 2’si 5’inci derecede deprem bölgesinde yaşamaktadır. Deprem bölgeleri haritası baz alındığında, ülkemiz topraklarının yüzde 96’sı farklı oranlarda tehlikeye sahip deprem bölgeleri içinde kalmakta olup nüfusumuzun yüzde 98’lik kısmı da bu bölgelerde yaşamaktadır. Deprem tarihimizde, yüz yedi yılda 100 binden fazla insanımızı kaybettik, 600 binden fazla konutumuz ise hasar gördü. Bizi bugün görüşmekte olduğumuz kanunu huzurlarınıza getirmeye iten sebep işte budur.

Biliyorsunuz, 1999 depreminin üzerinden on üç yıla yakın zaman geçti. Bu arada, son örneği Van olmak üzere, daha başka depremler ve sel felaketleri yaşadık. Biz mevcut sistemin çıkmazları içinde dönüp durdukça depremler bizi vurmaya, can almaya, yıkıntılar altında hayatlar söndürmeye devam etmektedir. Ülkemizin önemli bir gerçeği olması hasebiyle hep depremden bahsediyorum ancak başta Karadeniz Bölgemiz olmak üzere, Isparta Senirkent gibi şehirlerde yaşadığımız heyelan ve sel felaketleri hepimizin belleklerinde tazeliğini korumaktadır.

Bu düşüncelerle ve yaşadığımız felaketlerden ders çıkararak afet riski altındaki alanların dönüştürülmesinin aynı zamanda büyük kentlerimiz için köklü bir yeniden yapılanma ile eş değerde olduğunu biliyoruz. Bunun için, hem depreme karşı hazırlıklı olmak hem de bu vesileyle şehirlerimizi hastalıklı yapılardan kurtarmak için sistemde köklü değişikliklere gitmek zorundayız. Şartları değiştirmeden sürekli aynı şeyleri yapıp sonucun değişmesini beklemenin akılla, mantıkla, izanla bağdaşır tarafı yoktur. İşte bu kanun tasarısıyla şartları değiştirmeyi hedefliyoruz.

Değerli milletvekilleri, 12 Haziran 2011 seçimlerinden önce AK PARTİ olarak demiştik ki: “Önümüzdeki dönemde iki önceliğimiz var, bunlar kentsel dönüşüm ve depreme hazırlıktır.” Esasen, geçtiğimiz dokuz yılda kentsel dönüşüm noktasında çok büyük projeler gerçekleştirildi. Türkiye genelinde yüzlerce bölgede yüzlerce proje ile on binlerce konutluk gecekondu dönüşüm çalışmaları yapıldı. Trabzon Zağnos’ta, İzmir Kadifekale’de, Denizli Bağırsakdere’de, Diyarbakır Sur ilçesinde yürüttüğümüz kentsel dönüşüm projeleri ayrımcılık yapmadan çalıştığımızın somut örnekleridir. Bu kanunun çıkmasından sonra kentsel dönüşüme daha da hız verilecek, şehirlerimizin çehreleri süratle değiştirilecektir. Deprem tehdidine karşı mevcut imkânlar çerçevesinde alınabilecek önlemleri alacak, binalarıyla, altyapısıyla, çevresiyle güvenli ve huzurla yaşanabilecek yerleşim yerlerini oluşturacağız. Dikkatlerinizi çekiyorum ki bugün bütün bu çalışmaların odağında insan vardır. İnsanın can güvenliğini sağlamak, insanın yaşam kalitesini yükseltmek, insanın mutluluğunu sağlamak bizim için her şeyin önünde gelmektedir. İnsan için üretilmeyen konutun, insan için inşa edilmeyen şehrin, insan için dizayn edilmeyen çevrenin bizim nezdimizde hiçbir kıymetiharbiyesi yoktur. Aynı şekilde, bize göre bir ülkedeki yönetim kalitesini, toplumun gelişmişlik düzeyini ve medeniyete yaptığı katkıyı belirleyen faktörlerin başında şehirler gelmektedir. Bugün ülkemizde nüfusumuzun henüz yaklaşık dörtte 3’ü şehirlerde yaşıyor. Avrupa’da bu oranın yüzde 85’lerde olduğunu hatırlatmak isterim. Sürdürülebilir şartların yerine getirilmesiyle şehirleşme olumlu bir gelişim gösterir, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kuruluşu da işte bu bakış açısının ürünüdür. Altını çizerek belirtmek istiyorum ki deprem tehdidine karşı oluşturulmuş standartlar, zaman zaman bu konuda yeterli özeni göstermeyen yerel yönetimler bulunsa da genel olarak tavizsiz şekilde uygulanıyor.

Değerli milletvekilleri, ikametten ibaret görülmemesi gereken konut alanları, alışveriş yerleri, çocuk oyun alanları, parkları, kütüphaneleri, spor alanları, ibadethaneleri ve sağlık ocakları, bir bütün olduğu anlayışıyla inşa edilmelidir. Afet riski altındaki alanların dönüşümünü de aynı şekilde gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. Sadece depreme dayanıksız konutları yıkıp yerine depreme dayanıklı konutlar inşa etmek çok kolaycı bir yaklaşım olur. Biz, kolay olanı değil, zor olanı tercih ediyoruz. Afet riski sebebiyle zorunlu olarak başlatmak zorunda olduğumuz bir süreci topyekûn dönüşüm fırsatına çevirmek, gerçek anlamda yaşam alanları oluşturmak amacındayız. Bu sistemi kendi finansman dinamikleriyle işler kılmak zorundayız. Elbette vatandaşlarımız da, kamu da elini taşın altına koyacak. Aksi takdirde, buna ne tek başına vatandaşımızın gücü yeter ne de sadece kamu imkânlarıyla makul bir sürede bu işi başarmamız mümkün olabilir. 12 Haziran seçimlerinde ortaya koyduğumuz 2023 vizyonunun şehircilikle ilgili hedeflerinin odağında işte bu anlayış yer alıyor. Yaşanabilir mekânlar ve marka şehirler olarak ifade ettiğimiz yaklaşım, hem afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hem de kentsel tasarım ve estetik kaygılarını karşılayacak yaşam alanlarının oluşturulmasını sağlayacak. Bunun için sadece afet riski altındaki alanları yeniden değerlendirilmekle kalmayacak, şehirlerdeki kamu arazilerini de bütün toplum için ortak fayda sağlayacak şekilde aktif kullanıma açacağız. Kentsel dönüşümde önceliğimiz orta ve alt gelir grubunun konut ihtiyacını karşılamak olacak. Bütün bunları yaparken elbette hem kentlerin özgün kimliğini hem de çevreyi koruma ilkelerinden asla taviz vermeyerek gerçekleştirmek ve yapmak zorundayız. Bu süreçte işlemleri basitleştirecek ve hızlandıracak her türlü tedbirleri alacağız. Görüşmekte olduğumuz kanun tasarısı, bu bakımdan önemli yenilikler içeriyor.

Değerli milletvekilleri, İstanbul’un yakın bir gelecekte şiddetli bir depremle karşı karşıya kalma olasılığının yüksek olduğu bilim adamlarınca belirtilmektedir. Bu depremin 100 milyar lira hasar ortaya koyacağı tahmin edilmektedir. Bugüne kadar İstanbul’un Anadolu yakasında ve Avrupa yakasında Başakşehir ve Kayabaşı’nda, Maltepe ve Pendik’te depreme dayanıklı, yaşanabilir ve güzel örnekler inşa edildi. Benzer çalışmalar, Ankara, İzmir, Bursa, Kayseri, Konya, Trabzon, Samsun, Kocaeli başta olmak üzere, bütün şehirlerimizin tamamı ile deprem riski altındaki bütün yerleşim yerleri için düşünülmektedir. Tasarı, afet meydana geldikten sonra yara sarma değil, “yara almama” anlayışına dayanıyor. Bu sayede, Anayasa’mızdaki sosyal devlet ilkesinin hayata geçirilmesi için önemli bir adım atılmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bu düzenleme ile mevzuatımızda ilk defa kapsamlı bir biçimde, riskli yapılaşmaya ciddi bir alternatif çözüm üretilmektedir. Bilindiği gibi Hükûmetimiz dönemine kadar çözüm adına iki yaklaşım hâkimdi: İlki; yasalarla, düzenlemeyle, imara aykırı olan binalarla ilgili düzenleme, yapılan af çalışmasıdır ki bugüne kadar on bir af çıkmıştır.

İkincisi ise; imar plan değişikleri yoluyla yoğunluk artırmak suretiyle ve “yapsat” anlayışı çerçevesinde yapılan uygulamalardır.

Tasarı ile riskli yapılaşmaya dair kapsamlı bir çözüm üretilmekte, bugüne kadar yapılan düzenlemelerin devamı ve tamamlayıcısı bir kanun hazırlanmıştır. Af yerine sağlıklı ve kapsamlı bir dönüşüm getirilmekte, yeni uygulama araçları oluşturulmakta, İmar Kanunu’nun 18’inci maddesi yerine değer esaslı yönteme geçilmekte, imar hakkı transferi düzenlemesi yapılmakta, finansal problem çözülmekte, kamu arazilerinin kullanım imkânı sunulmaktadır.

Anlaşma esaslı olan bu tasarı ile bürokrasi azaltılmakta, kamulaştırma süresi kısaltılmakta, diğer sürelere tahditler getirilmekte, oluşacak olan değer artışının bir kısmının kamuya geri dönüşü öngörülmektedir.

Hâlen ülkemizde kırka yakın özel kanunda imar yetkisi bulunmakta ve bu durum büyük bir karmaşaya neden olmaktadır. Tasarı ile bu yetki karmaşasına da çözüm üretilmektedir.

Biz, afet riskiyle ilgili zorunluluğu, köklü kentsel dönüşüm çalışmaları için bir fırsat olarak görüyoruz. Bu kanun tasarısının, Türkiye'nin çok derin ve acil bir sorununun çözümünü hızlandıracağına olan inancımı bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Bu düşüncelerle, tasarının şimdiden ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını temenni ediyor, birkaç hatip arkadaşımızın gündeme getirdiği hususla ilgili de bir iki açıklamada bulunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bir hatip arkadaşımız, acele kamulaştırmanın ve süre kısıtlılığının fevkalade yanlış olduğunun altını çizdi.

Değerli arkadaşlar, ben on beş yıl belediye başkanlığı yaptım. Bu süreçte biz şunu gördük: Hukuki engellere eğer bir tahdit getirmezseniz, hukuki haklar korunmak kaydıyla ve vatandaş haklarını korumak kaydıyla tahdit getirmezseniz, biz 1939 depremiyle başladığımız bu sürece herhâlde bir yüz yıl daha devam ederiz.

Orman ve meralarla ilgili yağmadan bahsedildi. Ben, tasarının 10’uncu maddesinin ek 13’üncü maddesini okumak istiyorum: “Şehrin içindeki veya yakın çevresindeki ormanlık alanların afet öncesinde piknik alanı, mesire yeri ve afet sonrasında geçici barınma yeri olarak kullanılması için, Orman Genel Müdürlüğüne veya bu Genel Müdürlüğün uygun görmesi hâlinde talepte bulunan idarelere altyapı hizmeti verir.” şeklinde bir düzenleme söz konusu. Dolayısıyla, herhangi bir şekilde, afet öncesinde, bugün orman alanlarının kullanılması söz konusu değil.

İkincisi ise meralarla ilgili çok gündeme getirildiği için buna da açıklık getirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, şehir içerisinde -Belediye Kanunu çok açıktır- hayvancılık yapamazsınız. Dolayısıyla, şehir içerisinde veya şehrin hemen çevresinde bulunan meraların, bu konuyla ilgili yapılacak olan yönetmelikle düzenlenmesi, gayet doğru ve doğal olan bir hadisedir.

Bir başka husus ise “Niçin İzmir ve Eskişehir geciktiriliyor veya geçit verilmiyor? Kuzey Ankara Projesi niçin hayata geçti?” Tek nedeni, bugünkü kanunun çıkmasıdır çünkü Kuzey Ankara Projesi, Belediye Kanunu’ndan yola çıkarak yapılan bir düzenleme değil, bir kanunla yapılan düzenleme olduğu için başarılı olmuştur.

“Şimdiye kadar neredeydiniz?”

Değerli arkadaşlar, bir de sağlam binalarla ilgili şu anda bir düzenleme yok ama şu anda 5393 sayılı Belediye Kanunu’muzun 73’üncü maddesinde, sağlam binaların kentsel dönüşüm kapsamına alınacağıyla ilgili düzenleme zaten var. Ben onu da size okumak istiyorum… Kentsel dönüşüm ve proje alanı olarak ilan edilecek alanın üzerinde yapı olan veya olmayan, imarlı veya imarsız alanlarla ilgili, belediye meclisine yetkiyi 5393 sayılı Kanun’un 73’üncü maddesi zaten veriyor. 2005 yılında bu düzenleme yapıldığında, 73’üncü madde düzenlemesi yapıldığında belediye başkanlarımız haklı olarak önünde engeller olduğunu ifade etti. 2010 yılında yeni bir düzenleme daha yapıldı ve 2007 yılında da 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda bir düzenleme yapıldı. 2007 yılına kadar Kat Mülkiyeti Kanunu’nda karar alabilmek için oy birliği şartı gerekiyordu, bu düzenlemeyle bu kaldırıldı. Ancak bu düzenlemeler bize şunu gösterdi ki: Yeterli olmadığını ya da bu harekete geçme noktasında hem kamunun, belediyelerimizin ve büyükşehir belediyelerimizin hem merkezî otoriterinin hem de vatandaşlarımızın kendi yapılarında harekete geçmesine imkân vermediğini gördük.

Bir başka husussa “2/B gelirlerine aktarılması talan imkânı vermektedir.” deniyor. Değerli arkadaşlar, bu kanunda iki tane önemli düzenleme var. Birisi 7’nci maddedeki gelirlerle ilgili düzenleme, ikicisi ise muafiyetlerle ilgili. Bence tasarının hayata geçmesi ya da Türkiye’nin depremle yüzleşmesi noktasında en önemli düzenleme gelirlerle ilgili düzenlemedir ve sadece 2/B alanlarıyla ilgili değil diğer maddelerde de düzenleme yapılmaktadır ki bu da bu kanunun hayata geçmesiyle ilgili bize çok ciddi bir imkân sunacaktır.

Tekrar yüce heyetinizi saygıyla selamlıyor, kanunun hayırlara vesile olmasını Allah’tan temenni ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaya.

Şahsı adına Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş.

Buyurunuz Sayın Sarıbaş. (CHP sıralarından alkışlar)

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 180 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun Tasarısı üzerine söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisimizi sevgi ve saygıyla selamlıyor, bugün ayrıca doktorlarımız ve sağlık çalışanlarının da Tıp Bayramı’nı kutluyorum.

Çok değerli milletvekilleri, bu tasarı, ülkemizin kentsel dönüşümünü, ekonomisini, sosyolojisini, toplum psikolojisini, hukuk sistemini, genel ve yerel siyasetini, mimarlık, mühendislik, plancılık ve kentsel dönüşüm alanlarını yakından ilgilendirmektedir. Bu kadar önemli bir yasa tasarısı nasıl uygulanması gerektiği yönündeki görüşlerin ilgili Türk Mühendis ve Mimar Odalarınca paylaşılmış olmasına rağmen, maalesef, yasa tasarısının hazırlanması aşamasında bu görüşlerin dikkate alınmadığı tasarıyı incelediğimizde ortaya çıkıyor.

Bu yasa tasarısı, ne yazık ki, Van depremi, afet riski bahane edilerek, AKP’nin kendi çevresine yeni rant kapıları yaratma, bugüne kadar dokunulmaz alanları ele geçirme, her alanda tasfiye ve yapılaşmayı hedefleyen bir yasa tasarısıdır. Bu tasarı ile doğal sit alanlarımız,  ormanlarımız, kültürel ve tarihî alan ve varlıklarımız, meralarımız çok ciddi tehdit altına girecektir. Bundan böyle bu alanlarımızı korumamız mümkün olmayacaktır.

Tasarının genel gerekçesinde “Genel Hayatı Etkileyecek Afetler Nedeniyle Alınacak  Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’a göre doğal afete maruz kalan alanlarda alınacak olağanüstü tedbirlerin sosyal probleme neden olduğu, buna karşılık yaşam alanlarının yenilenmesinin gönüllülük esasına göre düzenlemenin yapılması zorunludur.” diye getiriliyor. Doğrusu, olması gereken de zaten budur. Ancak tasarının genel gerekçesinde yer alan gönüllülük esası sonraki bölümlerde bunu hükümsüzleştirerek her türlü zor kullanma yöntemini öngörmektedir. Sözü edilen meşruiyet çerçevesinin dışına çıkılarak hiç de gönüllülük esasına dayanmayan, demokratik yaklaşımlarla bağdaşmayan bir ranta yönelik uygulama döneminin bu tasarıyla başlatılmak istendiği izlenimi verilmektedir. Şöyle ki: Afet sonucu evi hasar gören ve risk taşıyan yapıların yıkılması ve yapılması için mülk sahibine tanınan süre içerisinde gereğini yerine getirmez ise bakanlık, TOKİ ve ilgili belediye tespit yapacak. Tespite itiraz olunduğunda ise 5 kişilik bir heyet tarafından karara bağlanacak, tespiti yapacak heyetteki 2 kişi Bakanlıkta görevli kişiler, 3’ü de gene Bakanlığın seçtiği öğretim görevlilerinden olacak. Bakanımız az önce buna dedi ki: “Bu seçilecek 7 kişi olacak. Bunun 4 kişisi –yine, az önce söylediği ifadeyle de- YÖK tarafından seçilecek.” Ancak, bilirkişi, tarafsız olması gereken ve devletin içerisinde… Yine YÖK’ün bugünkü durumu da göz önüne alındığında, niye bağımsız ve sivil toplum örgütlerinde olan diğer mühendis ve mimarlardan oluşmadığını da ayrıca sormak isterim.

Çok değerli milletvekilleri, “Yapıda risk oluşturmadığı hâlde uygulamada bütünlük sağlamak için Bakanlıkça gerekli görülen yapılara da el konularak, kamulaştırılarak mülk sahibinin elinden alınır.” denmektedir. İnceleme sonucunda riskli olduğu tespit edilen binaların elektrik, su, doğal gazı kesilerek satışı ve kiralanması yasaklanmaktadır. Yani bu, bir başka deyişle diktatörlük anlamına gelir. İstediği gibi insanların yetkisini kullanmasını elinden almaktır.

İncelemeler sonucunda riskli olduğu tespit edilen binaların mülk sahibine yapılan tebligattan otuz gün içerisinde yıkılması istenecek, yapı sahibi bu süre içerisinde yıkmaz ise Bakanlık yıktırıp masrafları mülk sahibinden tahsil edilecek. Parası varsa, yoksa belli değil ama onu da alamıyorsanız ona ipotek koyacaksınız.

Riskli binaların yıkılması sonucunda ortaya çıkacak arsa üzerinde yapılacak uygulamada hak sahiplerinin 2/3’ünün anlaşması yeterli olacak. Karara itiraz eden, katılmayan hak sahiplerinin arsa payları açık artırmayla satışa sunulacak, diğer paydaşlar almaz ise Bakanlık rayiç bedelini ödeyerek bahse konu arsayı alacaktır.

Değerli milletvekilleri, “Hak sahipleri kendi aralarında anlaşmaya varırlarsa hak sahiplerine geçici konut, iş yeri tahsisi ve kira yardımı yapılabilecek.” diyor. Hep sonuçta cümlelerin sonu “yapılabilir”, “yapılacak”, “yapılması uygun görülebilir” anlamında bitmektedir.

Mülklerin değerlerinin tespiti Bakanlık, TOKİ ve belediyelerce belirlenecek, itiraz eden hak sahipleri idari yargı davaları açabilecek ancak mahkemeler yürütmenin durdurulması kararını veremeyecek, yani hukuk yok sayılacak. Bu kanun kapsamında yapılacak iş ve işlemleri engellemeye çalışanlar hakkında, TTK’nın ilgili hükümleri çerçevesinde cumhuriyet başsavcılığında suç duyurusunda bulunulacak.

AKP, toplumun tüm katmanlarında, başta demokrasi, insan hakları özgürlüğü alanlarında olmak üzere gerçekleştirdiği darbelere bir yenisini daha eklemek üzeredir. Eklemek istenen yeni darbe ise bir imar darbesidir. AKP, gerçekleştirmek istediği imar darbesiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığını tek imar otoritesi yaratarak gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Ülkemizde bugüne kadar makro düzeyde bir ulaşım planlaması yapılmış mıdır? Enerji üretim merkezleri, organize küçük sanayi siteleri, tarım arazileri, orman, su havzaları, korunması gerekli tarih, kültürel, sit alanları planlamaları yapılmış mıdır? Bu planlamalar yapılmadan önce afet bölgeleri, deprem, yangın, sel, erozyon ve bunun gibi belirlenecek planlamalar yapılmış mıdır? Yukarıdaki planlamalar yapılarak, yerleşim yerleri haritaları üzerine oturtularak son hâli verilmiş midir? Makro düzeydeki bu planlamalar yapılmadan afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi, yasanın çıkmasıyla birlikte gelecekte daha karmaşık hâl alacaktır. Planlama bir bütündür, parçalanamaz ve ayrı ayrı yönetilemez.

Burada 11 tane maddenin içerisinde yok sayarak -bu maddelerin hepsi- tüm yetkiler tek elde, Şehircilik ve İmar Bakanlığında ve dolayısıyla da TOKİ’de toplanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, tüm dünyada ve özellikle AKP, on yıldır yerinden yönetmeye, insanlığa değer verdiğini ve insanların içinde yaşadığını iddia etmektedir ama son görülen bu yasa teklifi de dâhil olmak üzere bundan önceki ve bundan sonraki, gelecekteki yasalara da baktığımızda yerinden yönetimden çok, artık, merkezî otoritenin etkilerinin yerini aldığını görüyoruz. Bir başka deyişle AKP acaba başkanlık sistemini yavaş yavaş oturtuyor mudur? Bir başka deyişle, tüm yasalar tek ele mi toplanıyor?

Değerli milletvekilleri, bu tasarıyla, ülkemizde hemen hemen yapılacak tüm yapılaşma ve kentsel dönüşüm uygulamaları artık bundan sonra Başbakanlık ve Çevre Bakanlığıyla birlikte TOKİ Başkanlığına devredilerek bağlanmaya çalışılacak. Afet riski altındaki bölgelerin dışında da hiç riski olmadan, planlaması yapılmadan olan yerlere de istediği gibi el konulacak ve oradaki insanların da bu yasa çerçevesinde hakları olmadan da onları ranta dönüştürmesi sağlanacaktır.

Şunu görüyorum ki: Bugüne kadar, uygulamalarda TOKİ’nin yaptırdığı ve başarıyla yazdığımız kentlerde kendisini gösteren ve binalarıyla ve çevresiyle göstermesi gerekirken, mimari olarak göstermesi gerekirken ancak oraya büyük “TOKİ” yazılarıyla ve insanlar reklamları yapılarak aldatılmaya çalışılan ve reklamları yapılan bu konutlar acaba bu anlamda da devam edecek midir? Bakın, kendi yaptırdıkları bir anket sonucunu, vatandaşlarımızın yüzde 68,8’inin başkalarına “TOKİ binası almayın.” dediği, TOKİ’nin 2009’da yaptırdığı anket sonuçlarını sizlere bildirmek istiyorum.

Bu çerçevede, bu tasarının buradan geçtiğinde hukukun ve yerel yönetimdeki tüm yetkilerin, çevrelerin ve insanların ama özellikle de orta sınıf insanlarının yaşam haklarının ellerinden alınacağını ve yeni yapılan alanda da onların yaşam haklarının yok olacağını özellikle belirtmek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ SARIBAŞ (Devamla) – Sizlere en derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

İnşallah bu tasarının, TOKİ’nin bu kötü uygulamalarıyla birlikte, vatandaşlarımızı kentten uzaklaştıran, yaşam haklarını elinden alan, onları çevrelerinden uzaklaştıran, köylülerimizin meralarına el konulan, tarım alanlarını, nefes almasını yok sayacak bir tasarı olmaktan çıkmasını ve özellikle de bu konuda Hükûmet milletvekillerini uyarmak istiyorum.

Hepinize en derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sarıbaş.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Hükûmet adına buyurunuz efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Bayraktar.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu yasa ile afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi ve afet riski taşıyan binaların yıkılması ve de ülke genelinde güvenli ve yaşanabilir alanların oluşturulması hedeflenmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, bugün, dünya nüfusunun yarıdan fazlası kentlerde yaşıyor ve 2050 yılına kadar dünya nüfusunun 9  milyara, şehirli nüfusunun ise 6 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Hızlı şehirleşme birçok kentleşme sorunlarını da beraber getirmiştir. Bu bakımdan, gelişmiş ülkeler dahi kentsel dönüşüm noktasında büyük zorluklar yaşamaktadırlar. Amerika, Almanya, İngiltere, Japonya gibi gelişmesini tamamlamış ülkelerde kentsel dönüşüm uygulamaları daha çok kent merkezlerindeki köhneleşmiş alanların, çöküntü alanlarının veya sanayi alanlarının dönüşümüne ve yeniden fonksiyon kazanmasına yönelik olup, bu tarzdaki dönüşümler bile önemli mali ve sosyal zorluklar getirmektedir.

İspanya ve Güney Kore, millî gelirlerini 20 bin doların üzerine çıkardıktan sonra gecekondu dönüşümleriyle baş edebilmiştir. Diğer taraftan, gelişmekte olan ülkeler bu sorunlarını çözebilmek için ciddi şekilde kafa yormaktadırlar. Örneğin, Brezilya’da 1.700 gecekondu bölgesinden acil olan 200 bölgenin dönüştürülmesi için devlet 570 milyar dolar bütçe ayırmayı hedeflemektedir. Diğer yandan, Çin’de 10 milyon acil konut ihtiyacı, Hindistan’da da 10 milyon çok acil konut ihtiyacı bulunmaktadır. Aynı şekilde Afrika’da, Güney Amerika’da, Orta Doğu’da ve Asya’da da sosyal konut ihtiyacı ve gecekondu dönüşüm sorunları vardır.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde de dünyanın yaşadığı benzer sorunlar yaşanmaktadır. Şehirlerimize olan yoğun nüfus baskısının oluşturduğu gecekondulaşma ve kaçak yapılaşma kentlerimizin sağlıklı büyümesini ve gelişmesini önlemiş, doğal çevrenin tahrip olmasına yol açmış, olası bir afet durumunda can ve mal kaybı riskini de artırarak yoksulluğu besleyen bir yapı oluşturmuştur. 2003 yılına kadar geçen süreçte, konut talebini karşılamak ve kentsel sorunlara çare bulmak gayesiyle geliştirilen politikalar sorunun çözümü noktasında yetersiz kalmıştır.

Bilindiği gibi, niteliksiz yapılaşmanın en vahim sonuçlarını 1999 yılında meydana gelen Marmara depreminde yaşadık. Bu depremde bir buçuk dakikada yaklaşık 18 bin canımızı kaybettik, 110 binden fazla bina yıkıldı veya ağır hasar gördü. Ekonomimiz yüzde 10 oranında küçüldü. 17 Ağustos Marmara depremi ülkemiz açısından büyük bir travmaydı. Ancak bu travma aynı zamanda bir değişim paradigmasını da oluşturdu. Bu deprem insanlarımızın ve kamuoyunun hafızasında önemli bir yer etmiş, deprem bilinci ve yapı güvenliği ülkemizin gündemine gelmiştir. 1999 Marmara depremi sonrasında yasa ve yönetmeliklerde yapılan değişikliklerle, afetlere dayanıklı binaların yapılması noktasında önemli mesafeler aldık. Bu çerçevede, can ve mal güvenliği ile millî servetlerimizi koruyabilmek için, yapıların çağdaş norm ve standartlarda oluşmasını sağlamak gayesiyle Deprem Yönetmeliği değiştirildi, Yapı Denetim Kanunu çıkartılarak önemli mesafeler alındı. Yapı denetimi uygulaması önce 19 vilayetimizde, 2011 yılının başından itibaren de Türkiye’nin tamamında, yani 81 vilayetimizde uygulamaya konuldu. Yine 2003 yılı başından itibaren Ceza Kanunu’ndan Medeni Kanun’a, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan Belediye Kanunu’na kadar pek çok kanunda yapılan yasal düzenlemelerle kaçak ve salaş yapıların dönüşümü noktasında ciddi adımlar atılmıştır. Aynı süreçte özellikle hükûmetlerimizin planlı kentleşme ve konut üretimi programı doğrultusunda ülkemizin dört bir yanında başlattığı konut ve kentsel dönüşüm seferberliği ile alt gelir grubu ve yoksul vatandaşlarımızın ev sahibi olmalarına katkı sağladık. Böylece gecekondu yapımı da çok büyük oranda durdu, vatandaşlarımızın devlete olan güveni arttı. Hazinenin ve diğer kamu kurumlarının elindeki atıl, takyidatlı ve sorunlu arazileri değerlendirerek yeni kaynaklar temin ettik.

Yine İstanbul Kayabaşı’nda ve İstanbul’un birçok yerinde, Ankara’nın birçok yerinde -Yapracık’ta- Kayseri’de, Diyarbakır’da, Konya’da modern hayatın gerektirdiği sosyal donatılarla bezenmiş, altyapılarıyla mücehhez yeni şehir, yeni yerleşim birimleri oluşturduk. Devlet eliyle 500 bin konut inşa ettik. Ayrıca aynı süreçte özel sektör eliyle de 4,5 milyon konut yaparak dokuz yılda ülkemizde 5 milyon konut üretildi, inşaat sektörümüz gelişti, müteahhitlerimiz ve ara teknik elemanlarımız tecrübe kazanarak yurt dışına açıldı. Ayrıca bu süreçte cumhuriyet tarihinin en büyük gecekondu dönüşüm ve kentsel yönetim programını oluşturarak Kars’tan İzmir’e, Uşak’tan Trabzon’a, Ankara’dan Diyarbakır’a ve Gaziantep’ten İstanbul’a kadar ülke genelinde 248 noktada kentsel dönüşüm projelerini başlattık. Özellikle Ankara’da kent girişi protokol yolu, Eskişehir Odunpazarı, Gaziantep Şahinbey, İstanbul Küçükçekmece ve Beyoğlu, İzmir Kadifekale, Diyarbakır Suriçi, Uşak, Trabzon, Erzincan gibi illerimizde, siyasi parti ayrımı gözetmeksizin, gecekondu ve kentsel dönüşüm uygulamalarını bitirdik. Bütün bu projelerde rant yoktur, insanımıza hak ettiği hayat şartlarını sağlamaya yönelik adımlar vardır. Bu süreçte ülkemizin konut açığını kapatmak ve kentsel dönüşüm uygulamalarını yaygınlaştırmak doğrultusunda ciddi uygulamalar gerçekleştirdik. Son dokuz yılda yapılan 5 milyon konut toplam konut stokumuzun yaklaşık dörtte 1’ini teşkil etmektedir. Bu konutlar büyük oranda Deprem Yönetmeliklerine ve yapı denetim mevzuatlarına uygun, nitelikli ve güvenli konutlardır. Bu kapsamlı uygulamalar Hükûmetimize ve kurumlarımıza büyük tecrübe kazandırdı, fakat yine de geldiğimiz noktada bunları yeterli göremeyiz. Yaşadığımız büyük acılar ve kayıplar deprem konusunda çok daha radikal adımlar atmamızı gerektirmektedir. Van depreminin oluşturduğu travma, insanlarımızın afet riskine karşı dönüşüm yapma konusundaki iradelerini kuvvetlendirmiştir. Özellikle son dönemde kamu kurum ve kuruluşlarında, belediyelerde, sivil toplum kuruluşlarında ve vatandaşlarımızda afetlere karşı önemli bir beklenti ve önemli bir bilinç oluşmuştur.

Saygıdeğer milletvekilleri, Türkiye’de depremi doğuran yaklaşık 24.500 kilometre uzunluğundaki fay vardır ve 1903 yılından günümüze kadar topraklarımızda hasar doğuran yaklaşık 82 depremde 80 bin canımızı kaybettik, 500 bine yakın bina yıkıldı veya ağır hasar gördü. Olası bir İstanbul depreminin yıkıcı etkisi çok daha büyük olacaktır. Ekonomik büyümede duraksama, salgın hastalıklar, otorite boşluğu, sosyal ve siyasal kaos gibi tahmin dahi edilemeyecek kadar ağır sonuçların olacağı, büyük can kaybının yanında 100 ile 500 milyar dolar arasında bir maddi kaybın olacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan, herhangi bir deprem ya da afet olmadan da yıkılan veya ağır hasar gören yapılar bulunmaktadır. Örneğin, 2004 yılında Konya’da yıkılan Zümrüt Apartmanı ve 2011 yılında Diyarbakır’da yıkılan bir apartmanımız.

Bilindiği üzere, kentlerimizin altyapısı eski ve yetersiz niteliktedir. 20 milyon civarında olan konut stokumuzun yarısına yakını yeterli mühendislik hizmeti almamış, dayanıksız ve enerjiyi savuran yapılardan oluşmaktadır. Bu açıdan, dönüşümün ülkemiz için hayati önemi vardır. Bu kanun ile çağdaş ve modern şehirlerin oluşturulmasını, yoksulluğun azaltılmasını, doğal kaynakların korunmasını, iş potansiyellerinin artırılarak ekonominin canlandırılmasını ve işsizliğin azaltılmasını, hepsinden daha önemlisi de can ve mal emniyetinin temin edilmesini hedefliyoruz.

Saygıdeğer milletvekilleri, tüm bu hususlar, deprem dönüşümünün bunları sadece yenilemek olmadığını, aynı zamanda bunun sosyal dönüşümün de bir anahtarı olduğunu göstermektedir. Deprem dönüşümü bir rant aracı olarak görülmemeli, ülkemizin her kesimini kapsayacak sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmanın önemli bir aracı olarak değerlendirilmelidir. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı tam da bu hedefe yönelik olup ülkemizdeki yapı stokunun kontrol edilerek riskli yapıların hızlı ve ivedi bir şekilde tespitini, bertarafını ve yerine sağlıklı yapıların yapılmasını kapsamakta ve sosyal gelişmeye yönelik düzenlemeleri içermektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, bu kanun salt bir kentsel dönüşüm kanunu değildir, afetler karşısında binaların yıkılmasını önlemeye yönelik bir kanundur. Biz öncelikli olarak vatandaşımızın canını, sonra da malını koruma derdindeyiz.

Değerli arkadaşlar, bu kanun, Türkiye'nin gelişmesini ve kalkınmasını hızlandırmaya, insanımızın refah ve mutluluğunu artırmaya yönelik bir kanundur. Dönüşümün uygulanması noktasında beklemeye tahammülümüz yoktur. Bu dönüşümün de siyasi partilerimiz, sivil toplum örgütleri, üniversitelerimiz, mühendisler, mimarlar, şehir plancıları, sosyologlar, hukukçular, özel sektör ve hak sahiplerinin katkılarından istifade ederek ortak aklı oluşturmak zorundayız. Ana eksenimiz, milletimizin ve ülkemizin menfaatleri çerçevesindeki bir dönüşümün sağlanması olacaktır. Bu kanunun temel dayanağı can güvenliği olup vatandaşlarımızın güvenli ve sağlıklı konutlarda yaşamasına yönelik uygulamaları içermektedir. Bu bakımdan, yasada yaptırım özelliğinin güçlü olmasını, pratiğe yönelik ayağının kuvvetli olmasını arzu ettik.

Saygıdeğer milletvekilleri, bu kanunun hazırlanması sürecinde ilgili kanunların detaylı analizleri yapılmış, kanun taslağı, mahallî idareler ve kamuoyu ile paylaşılarak gerekli her türlü bilgiler alınmak suretiyle düzenlenmiştir. 775 sayılı Gecekondu Kanunu’ndan 2981 sayılı Af Kanunu’na kadar, 3194 sayılı İmar Kanunu’ndan 5366 sayılı -tarihî dokunun korunmasına yönelik- Kanun’a kadar, 5543 sayılı İskan Kanunu, 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 7269 sayılı Afet Kanunu detaylı bir şekilde incelenmiştir.

Bu kanunu daha önceki yasalardan ayıran en temel hususlardan birisi, vatandaşın kendisinin dönüşüm yapmasına imkân tanıması özelliğidir. Bu kanun tasarısı, özünde anlaşma esasını getirerek vatandaşımızın nitelikli çoğunluk olan 2/3’le karar vermesini sağlamaktadır. Kanun taslağında riskli alan, riskli yapı ve rezerv yapı alanı öne çıkmaktadır. Bu yolla yıkım, vatandaşın kendi binasını kendisinin yıkması ve kendisinin yapması öncelikli hedefimizdir. Bu yolla yıkım sağlanamazsa mahallî idarelerin de iştiraki ile mülki amirler tarafından tahliye ve yıkım işlemi yapılacak veya yaptırılacaktır. Bina sahipleri tarafından veya idarece yıktırılmadığı tespit edilen riskli yapılar Bakanlıkça da yıktırılabilecektir. Kanunun özünde, anlaşma usulü esastır. Yeniden yapımda da hissedarların 2/3’le karar verecekleri ve kendilerinin yapması esas alınmıştır. Şayet 2/3’le karar verilemezse ve kentsel dönüşüm, afet dönüşümü yapmak mecburiyeti varsa kamulaştırma ve acele kamulaştırma yoluna gidilecektir.

Saygıdeğer milletvekilleri, mülkiyet hakkı, dava açma hürriyeti Anayasa ile teminat altına alınmıştır ancak insanların yaşama ve hayat hakları ise en temel haktır. Bu yüzden, tasarının ana maksadının can ve mal emniyetini temin olduğu gözetilerek bu kanun uyarınca tesis edilen idari işlemlere karşı açılabilecek davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilmemesi öngörülmüştür. Dönüşümü, insan odaklı ve devlet şefkatiyle yürüteceğiz. Bu manada, yegâne niyetimiz, insanımızın canını ve malını korumaktır.

Değerli arkadaşlar, kanunun ana uygulayıcısı, Bakanlığımızın koordinasyonunda vatandaşlarımız ve belediyelerimiz ve de TOKİ’dir. Belediyelerimizden bir gram yetki alınmamaktadır. Nerede bir rızai oluşum varsa ve hangi belediye dönüşüm için daha hazırlıklı ise ve başarılı ise oradan başlayacağız.

Muhalefet partisine mensup Büyükçekmece Belediye Başkanımız, basına yansıyan demecinde -demeci de burada Sayın Belediye Başkanımızın- “Ya binaları yıkacağız, yenisini yapacağız ya da 1 milyon insan için mezar kazacağız.” demektedir. Yine, bir başka muhalefet partisine mensup Diyarbakır Bağlar Belediye Başkanımız, yine Bakanlığımıza yazdığı yazı ile “Çok acil olarak benim ilçemde dönüşüm yapmak istiyoruz, bana yardım edin.” diye bizden talepte bulunmaktadır. Yine bu süreçte, vatandaşlarımızdan, sivil toplum kuruluşlarından, odalarımızdan…

SADİR DURMAZ (Yozgat) – Yardım edin diyorlar, el koyun demiyorlar.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Devamla) - …Bakanlığımıza yoğun bir şekilde talep gelmektedir.

SADİR DURMAZ (Yozgat) – Belediyenin bütün gelirlerine el koyuyorsunuz. Yardım istiyorlar, el koyun demiyorlar.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Devamla) -Bu bakımdan, tüm bu hususlar göz önüne alındığında, Türkiye'nin kentsel dönüşüm için hazır olduğu gözükmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu tasarının yasalaşması ile yaşanabilirlikten uzak, köhnemiş, can ve mal emniyeti bakımından riskli ve görüntü itibarıyla da çirkin olan yapılaşmalar ortadan kaldırılabilecek; şehirlerimiz, kasabalarımız ve köylerimiz daha yaşanılır konum kazanacaktır. Halkın daha sıhhatli ve emniyetli şartlar altında ikametleri temin edilecektir. Afet sonrası oluşan can ve mal kayıpları büyük ölçüde azalacaktır. Dönüşüm yapılan alanlarda bütüncül bir planlama anlayışı ile yeni bir altyapı ve ulaşım sistemi sağlanacaktır.

Diğer yandan, ekonomimizin gelişmesi açısından yerel malzemeler kullanılacak ve ekonomimiz canlanacaktır. En önemli tezlerimizden birisi olan inşaat ve teknik müşavirlik sektörü ciddi manada gelişecek ve yurt dışı müteahhitlik hizmetlerimiz daha da artacaktır. Bu sayede işsizlik ve yoksulluk azalacak, ekonomik hareketlilik canlanacaktır.

Saygıdeğer milletvekilleri, bu doğrultuda, vatandaşlarımızın devlete olan itimadının da daha da pekişmesi sağlanacaktır. Yine bu süreçte Sayın Başbakanımız Van depremi sonrası yaşanan trajediyi görmüş ve bu tablolar karşısında “Bedeli ne olursa olsun, iktidarı kaybetmek pahasına da olsa dönüşümleri mutlaka gerçekleştireceğiz.” ifadesiyle bizlere destek vermiştir ve elini taşın altına koymuştur.

Değerli arkadaşlar, Türkiye büyük bir kalkınma hamlesi içinde, Türkiye büyük bir değişim ve dönüşüm yaşıyor ve gelişiyor. Bu gelişmeye paralel olarak şehirlerimizi çarpık yapılardan, plan dışı kaçak yapılardan, depreme dayanıksız yapılardan arındırmalıyız. Ancak bu şekilde tam anlamıyla gelişmiş bir ülke olabiliriz. Hedefimiz, şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi kaçak yapılardan, salaş yapılardan ve depreme dayanıksız yapılardan arındırmaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altındaki tüm milletvekillerimizden, akademisyenlerden, sivil toplum kuruluşlarından destek ve yardım bekliyoruz. Bu nedenle, bu kanun taslağına vereceğiniz katkı ve destek için şimdiden teşekkür eder, Genel Kurulumuzun vereceği her kararın milletimiz ve memleketimiz için hayırlara vesile olmasını diler, yüce heyetinizi saygıyla selamlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bayraktar.

Şahsı adına, İstanbul Milletvekili Durmuş Ali Torlak.

Buyurunuz Sayın Torlak. (MHP sıralarından alkışlar)

D. ALİ TORLAK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nın geneli üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, öncelikle ifade etmeliyim ki ülkemizin imar ve yapılaşma faaliyetlerini baştan aşağı değiştirecek böylesine önemli bir yasa tasarısı hazırlanırken konunun birinci dereceden muhatabı olan yerel yönetimlerin, meslek odalarının ve üniversitelerin görüşünün alınmaması tasarının ne amaçla hazırlandığı noktasında birçok şüpheler uyandırmaktadır.

Diğer taraftan, tasarının bu hâlinin, gerek şehircilik ilkeleri gerekse toplumsal eşitlik ve adalet ilkeleri açısından çok önemli eksiklikler, çelişkiler ve yanlışlıklarla dolu olduğunu belirtmek istiyorum. Dolayısıyla, Türkiye’de 10 milyon yapıyı ilgilendiren bu kanun tasarısı, Hükûmetin, can ve mal kaybını önlemeyi gerekçe göstererek vatandaşlarımızın mülklerine el koymayı beraberinde getiren ve mülksüzleştirme yasa tasarısı olarak değerlendirilmektedir.

Değerli milletvekilleri, Türk milletinin birer temsilcileri olarak, vatandaşlarımızın afet riskinden korunmasını, can ve mal kayıplarının yaşanmamasını sağlama noktasında milletten aldığımız yetkiyi özgür irademizle burada kullanarak geleceğe yönelik yeni bir yasa çıkarmamız gerektiğine hepimiz inanıyoruz. Ancak Hükûmetin gündeme getirdiği ve Komisyon çalışmalarında yanlışlıkların düzeltilmesi noktasında muhalefet olarak verdiğimiz hiçbir değişiklik önergesi maalesef kabul edilmemiştir. Bu yasa tasarısının önerilen bu hâli, şehircilik ilke ve esaslarıyla, insan hak ve hürriyetlerini karşılamaktan çok uzakta olup, tasarıda “katılım, şeffaflık ve yaşanabilirlilik” ilkeleri yok sayılmıştır. Oysa güvenli ve sağlıklı yapı yönetimini düzenleyen hukuki altyapının oluşturulması, süreçteki tüm yetkililerin sorumluluk üstlenecekleri bir sistemin kurulması gerekirdi.

Bu bağlamda, yapı yönetiminin her aşamasının standartlara ve kurallara uygunluğunu belgeleyen yapı güvenlik sertifikasını da içeren bir yasal düzenleme yapılması risk yönetiminin vazgeçilmez ön şartıdır.

Değerli milletvekilleri, uygulama sırasında talep edilmesi hâlinde riskli alanlardaki yapılar ile riskli yapılara hayati gereksinimlerin verilmesinin durdurulması sosyal yaşam ve insani bakımdan son derece sakıncalıdır. Dolayısıyla riskli yapıların tespiti ve yıkımının zaman alması hâlinde insanların hayatlarını zora sokarak maliklerin âdeta evinden barkından çıkartılmasının hiçbir yasal gerekçeyle açıklanması mümkün değildir.

O nedenle bu düzenlemeler ile olağanüstü yetkilerle donatılmış ve her türlü denetimin dışında tutulan Bakanlığın böyle bir yol seçmesi, kanun tasarısının insani boyutun da dikkate alınmadan hazırlandığını ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan, riskli yapılar dışında kalan yapılardan uygun görülenlerin bu yasa kapsamı içerisine alınması mülk sahibini elindeki sağlam yapısını bir anda kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Üstelik yıktırdığı takdirde kat karşılığı yeniden yaptırıldığında mülkünün yaklaşık yarısını kaybetme riski bulunmakta ve anlaşmazlık hâlinde ise tüm haklarını üçte 2 çoğunluğa veya hazineye devretmek zorunda bırakılmaktadır.

Ayrıca, anlaşma ile tahliye edilen, yıktırılan veya kamulaştırılan yapıların maliklerine, malik olmasalar bile bu yapılarda kiracı veya sınırlı ayni hak sahiplerine konut ve iş yeri için kira yardımının veya yer tahsisinin kıstasları kesin bir ifadeyle tasarıda belirtilmemiştir. Bu durum, uygulamanın tamamen inisiyatife bırakıldığı izlenimini vermektedir. Dolayısıyla maliklerden bir kısmı korunurken diğerinin siyasi tercihi nedeniyle zora sokulması muhtemeldir. Böyle uygulamalar vatandaşlar arasında ikiliğe neden olabileceği gibi, siyasi rant gibi olumsuz uygulamaları da beraberinde getirecektir. Ayrıca, uygulama işlemlerinde yapılan düzenlemede yapı sahiplerinin veya hissedarların özgür iradesi hiçe sayılmaktadır.

Diğer tarafta, ipoteğe dayalı şerh konulan bir yapı veya tesisin yeri arsa hâline dönüştüğü takdirde bu şerhin varlığının ne anlam ifade edeceği tasarıda belirtilmemiştir. Oysaki ipotek, arsa ve üzerindeki yapının değerleri toplamı üzerinden konmaktadır. İpotekli yapılan yapı yıkılarak ve arsa değeri düşürülerek alacaklı aleyhine hukuka aykırı işlem nasıl tesis edilecektir? Bu tasarıda bütün bunlar birer muammadır.

Ayrıca, kat irtifakı terkin edilerek arsaya dönmüş olan taşınmazda maliklerin Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 7 ve 8’inci maddelerinde düzenlenen ortaklığın giderilmesi davası ile şufa hakkını nasıl kullanacağı yasa metninde açıklığa kavuşturulamamıştır.

Diğer tarafta, yıkılarak arsa hâline gelen taşınmazlarda maliklerin sahip oldukları hisseler oranında ve en az üçte 2 çoğunluk ile karar vermesi neticesinde mülkiyet hakkının kapsam ve içeriğine kısıtlamalar getirilmesi kabul edilir bir uygulama değildir. Yine bu kapsamda kat irtifakı ya da kat mülkiyeti olmaksızın fiilen inşa edilmiş kaçak bağımsız bölümlerin durumunun da ne olacağı belirsizdir.

Değerli milletvekilleri, deprem riski altındaki ülkemizde olası bir depremin en az hasarla atlatılması bakımından bazı zaruretlerin olduğu ortadır ancak bu zaruretin ortaya çıkardığı ihtiyaç İdari Yargılama Usulü Kanunu’na ters düşen ve idareye denetimsiz ve sınırsız bir yetki verilmesi anlamını taşımamalıdır. Dolayısıyla, plan yapımından bina yıkımına, mülkiyetin dönüştürülmesinden idari yargı davalarında yürütmenin durdurulması kararının verilmemesine kadar oldukça önemli konularda idarenin denetimsiz söz sahibi olmasının telafisi imkânsız zararların doğmasına yol açacağı muhakkaktır.

Diğer tarafta, riskli yapıların devri sonunda bu yapıların yerine ne yapılacağı belirtilmemiştir. Söz konusu alanlara aynı yapılar mı tekrar inşa edilecek, yoksa orayı alanlar tamamen farklı amaçlar doğrultusunda mı kullanacak, bu açıklanmamıştır. O nedenle değerli kamu arazilerinin risk taşıyor yaftasıyla suistimale açık hâle getirilme riski bulunmaktadır. Risk taşımayan alanların da gerek görülürse riskli alan gibi kabul edileceği bu savımı destekler niteliktedir. Bu bakımdan mülkiyet hakkıyla kat mülkiyeti ve irtifak haklarına aykırı olarak mülkiyet sahiplerinin anlaşmaya varmadığı gerekçesiyle yerlerinin rayiç bedel karşılığı satılması ya da Maliyece el konulması sağlam yapıya ve riskli bölgede kaldığı için plan içerisine alınması ve Bakanlığa ve idareye el koyma yetkisinin verilmesi birçok haksızlıkları beraberinde getirecek uygulamalara neden olacaktır. Yine, tüm hak sahiplerinin her türlü yargı yoluna, Anayasa Mahkemesine ve İnsan Hakları Mahkemesine gitmesinin önü açılarak en temel hak olan mülkiyet haklarının koruma altına alınması gerekirken, vatandaşın devlete güvencinin sarsılmasına neden olacak kanuni müeyyidelerin yer aldığı bu düzenleme içeriğine sahip bir tasarıyla karşı karşıyayız. Kanun tasarısı bu hâliyle yasalaştığı takdirde, haksız bir şekilde mülkü elinden alınan ve bu nedenle devletin kendisini kandırdığına inanan vatandaşlardan devletin de vatandaşın vatandaşlık görevi noktasında herhangi bir şey beklememesi doğal ve üzücü bir sonuç olarak karşımıza çıkabilecektir.

Değerli milletvekilleri, yeni yerleşim alanlarını açarken, açılan alanlar sınıflandırılarak, amaç ve niteliğini kaybetmiş ya da kaybetmekte olan yerler seçilmelidir. Orman, mera ve hazine arazileriyle devletin hüküm ve tasarrufunda olan yerlerin kullanılmasında sınırlar iyi belirlenmelidir. Ayrıca, yeni yerleşim alanları çok iyi araştırılarak belirlenmelidir.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak, tasarı, yasalaşması istenen iş ve işlemlere dair tüm uygulamalara yönelik olarak Mimarlar Odasının, Şehir Plancıları Odasının, Jeoloji ve Jeofizik Odalarının, İnşaat Mühendisleri Odasının, Harita Mühendisleri Odasının, yapı denetim firmalarının, Barolar Birliği Başkanlığının görüş ve önerileri alınmadan hazırlanmıştır ve bu nedenle kanun tasarısında yer alan maddelerin birçoğu ileride telafisi mümkün olmayan durumlar meydana getirecek mahiyet taşımaktadır.

Kanun tasarısının bütün bu anlatılanlara rağmen büyük Türk milletine hayırlara vesile olmasını diliyor, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Torlak.

Şimdi, soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapacağız, on dakikasını sorulara ayıracağım.

Sayın milletvekilleri, birer dakika süre veriyorum, bir dakikada mümkün olduğu kadar sorunuzu sorunuz lütfen.

Buyurunuz Sayın Varlı.

MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, zaten sıkıntılı bir süreç geçiren belediyeler işçisine maaş ödeyemeyecek durumda, iş üretemeyecek durumdayken İller Bankasından alacakları payın yüzde 5’ine, topladıkları verginin de yüzde 50’sine yeni çıkaracağınız bu yasayla el koyuyorsunuz. Bu, belediyelerimizi zaten sıkıntıdayken daha büyük sıkıntıya sürüklemeyecek mi, belediyelerimizin iş yapmasını engellemeyecek mi? Maaşların ödenmesinde sıkıntı yaşamayacaklar mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Varlı.

Sayın Bulut…

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Bakan, tasarıyla Bakanlığa tanınan yetkiler belediyeleri kentlerde yetkisiz bırakacak, görevlerini yerine getirmelerini engelleyecek. Halk ile belediye, belediye ile Bakanlık karşı karşıya gelmeyecek midir?

Tasarının yasalaşmasıyla kamunun elinde kalan son araziler de elden çıkarılacak. Kamusal fakirleşme yeni bir boyut kazanmayacak mıdır?

Tasarı içine özenle zerk edilen düzenlemelerle kentlerimizin rantı yükselen merkezî bölgelerindeki kamu tesislerine yönelik talan süreci de hızlanmış olmayacak mıdır?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bulut.

Sayın Erdem…

ENVER ERDEM (Elâzığ) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, dönüşüme nereden, hangi ilden başlayacaksınız? Başlarken objektif kriterler kullanacak mısınız? Önceliği neye göre tespit edeceksiniz?

Doğu Anadolu fay hattında 7 ve üzerinde şiddette deprem beklenen Elâzığ, Bingöl, Malatya, Maraş, Hatay gibi illere öncelik verecek misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Erdem.

Sayın Öz...

ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, dönüşüm çerçevesinde toplam kaç adet bina yeniden yapılacaktır? Bu binaların toplam tahminî maliyeti ne kadardır? Bu maliyet ile yapılacak iş ve işlemlerin 4734 sayılı İhale Kanunu’nun 21/B’ye göre yapılması, yani ilansız, pazarlık veya davetiye usulüyle yapılması vicdanınızı rahatsız etmez mi? Bu uygulamalar yolsuzluklara davetiye çıkarmaz mı? Olağanüstü bir durum olmamasına ve aciliyeti olmamasına rağmen bu uygulama kimlere yarar sağlayacaktır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Sayın Halaçoğlu...

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Ankara’nın akciğeri olan Atatürk Orman Çiftliği hangi gerekçeye dayanılarak afet riski altında sayılmaktadır? Bilindiği gibi, burası doğal sit alanıdır. Sit alanı olmaktan çıkarmanız yapılaşmasına sebep olmayacak mıdır? Olacaksa neden tasarıda yer almaktadır?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaçoğlu.

Sayın Işık...

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Türkiye’deki hangi illerde afet riski altında bulunan alanlar bulunmaktadır? Bu iller arasında Kütahya ili var mıdır?

İkinci soru: Yapı denetim firmalarının sorunlarının çözümüne yönelik, tasarıda gördüğüm kadarıyla, herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu firmaların sorunlarıyla ilgili düşünceniz nedir?

Son sorum da: Simav depreminden etkilendiği hâlde hâlen ev yaptıramayan, belde veya köylerde yaşayan vatandaşlarımızın probleminin çözümü konusunda Bakanlığınızın düşüncesi nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Işık.

Sayın Doğru...

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakana sormak istiyorum: Şu anda Atatürk Orman Çiftliği üzerinde büyük bir yol çalışması vardır. Yol üzerinde köprüler yapılmaktadır, yolun etrafında da çeşitli iş yerlerinin yapılacağı ifade edilmektedir. Bu çalışmalarla ilgili izin alınmış mıdır, kimler izin vermiştir? Bunu öğrenmek istiyorum.

İkinci olarak da: Tokat ilinin de bulunduğu Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde depremle ilgili ne tür çalışmalar yapılmaktadır? Resmî dairelerde depreme dayanıklılık testleri yapılmış mıdır? Sonuçları nedir illerle ilgili olarak?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Doğru.

Sayın Tüzel…

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Sayın Bakan, Van depreminin sonuçlarının hesabı verilmemişken, nedeni sorgulanmamışken yeni bir rant ve kazanç yasası hazırlandı. Bu kapitalist rant ve yağma düzeni kent ve sosyal hayatta insana, emekçiye, işçiye yaşama şansı ne yazık ki tanımıyor.

Son olarak önceki gece İstanbul Esenyurt’ta alışveriş merkezi inşaatında çalışan 11 işçi ne yazık ki yanarak öldü. O gece oradaydım. İhmal değil, tedbirsizlik değil, göz göre göre cinayet. Özellikle inşaat işçilerinin barınma sorunlarını çözmeden bu yapılara imar izni verilerek kent planlarında yer verilirken bu çadırlar neden sorgulanmaz? Özellikle başta Marmara inşaatında olmak üzere İstanbul’da bütün şantiyeler çadırlardan oluşmuşken yeni yangınları, yeni iş cinayetlerini önlemek için nasıl tedbirler almayı düşünüyorsunuz?

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tüzel.

Sayın Dora…

EROL DORA (Mardin) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan, hemen bütün kentsel dönüşüm uygulamalarında gecekondu ve sağlıksız alanlarda yaşayan vatandaşlarımız evlerinden olmakta, barınma haklarından mahrum kalmakta ya da kentin uzak bölgelerinde yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Kentsel dönüşüm uygulamalarında önemli olan, vatandaşların yaşadıkları yerlerden koparılmamasıdır. Bunu sağlamaya yönelik bir çalışmanız var mıdır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Dora.

Sayın Önder…

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün Dünya Nehirleri Eylem Günü, en az 30 ülkede 50’den fazla etkinlikle bu kutlanıyor. Dünyanın su varlığı 1,4 milyar kilometreküp; bu suyun yaklaşık yüzde 97,5’u tuzlu su, toplam su varlığının sadece yüzde 2,5’u tatlı su; bunun da yüzde 70’i kutuplarda ve sürekli don olarak duruyor, yüzde 30’u toprakta, sadece yüzde 0,3’ü nehirlerde ve göllerde bulunuyor. Siz de 2023’e kadar öngördüğünüz programla bunların tümünü HES’lerin ve şirketlerin ipoteğine vermiş olacaksınız.

Hasankeyf halkı yerini bırakmak istemiyor. Bırakacaksınız, Beşiktaş Çarşı Grubunun dediği gibi “Hasan keyfine baksın.” mı yoksa orada yetmiş yıllık bir projeksiyon için doğanın dengesini bozacak ve oradaki insanların mağduriyetine mucip olacak bu uygulamalarda ısrar edecek misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Önder.

Sayın Baluken…

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 71 yılında Bingöl’de meydana gelen deprem sonrasında geçici prefabrik konutlar yapılmıştı. Bu geçici prefabrik konutlar, aradan geçen kırk yıla rağmen kalıcı konutlara dönüştürülmemiştir. 45-50 metrekare olarak yapılan bu geçici konutlar için, Bingöl’ün ağır kış koşullarından dolayı kış izolasyonu yaptırılmak üzere tuğla yardımı için nakdî yardım yapılmıştır ve bu nakdî yardım da yeterli bir yardım olmadığı için pek çok aile bundan yararlanmamıştır.

Kısacası, kırk yıldır kalıcı konuta çevrilmeyen geçici konut sahiplerinin mağduriyetleriyle ilgili bir çalışmanız olacak mıdır? Buna yönelik bir düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baluken.

Sayın Aslanoğlu…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım; spesifik soruyorum. İstanbul Bakırköy’de planda dört kat fakat reelde beş kat. 1981’de imar affı olmuş, beş kat bina af olmuş. Buralarda insanlar yaşıyor. Güçlendirme yapmak istiyoruz fakat beş kat diye vermiyor, “İlla yıkacaksın bir katını.” diyor. İmar affında hak ettiğimiz beşinci katı vermiyor. Bakırköy, spesifik örnek veriyorum. Bakırköy Belediyesi her yıl 3-4 kez Büyükşehre müracaat ediyor, “Güçlendirme yapacağım.” diyor, müsaade etmiyorlar. Burada insanlar ölecek Sayın Bakan.

Bilginize sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Aslanoğlu.

Sayın Havutça…

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Sayın Başkan, Sayın Bakan; 99 yılından sonra özellikle ülkemizde deprem Türkiye'nin gündemine damgasını vurdu.

Bildiğiniz gibi, milyonlarca öğrencimiz her gün İstanbul’da, Ankara’da, Türkiye'nin her yerinde okullarımıza gidiyor, orada öğretmenlerimizle birlikte geleceğimizin teminatı olan yavrularımız eğitim görüyor. Bu okullarımızın deprem güvenliği açısından incelemesi yapılmış mıdır? Özellikle yatılı ilköğretim bölge okullarında, yatılı devlet fen liselerinde bu güvenlik açısından, deprem güvenliği açısından binalarımız ne durumdadır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Havutça.

Sayın Serindağ…

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Teşekkür ederim Başkanım.

Tasarıya göre, gerçekleştirilen her türlü mal ve hizmet alımlarıyla yapı işlemleri, yapı işleri 4734 sayılı Yasa’nın 21’inci maddesi kapsamına alınmıştır. Bilindiği gibi, bu madde, pazarlık usulüyle yapılan işleri düzenlemektedir. Tasarıda böyle bir düzenlemenin yapılmış olması AKP’ye destek vermeyen firmaları dışlamak için midir?

Sayın Bakan destek istedi milletvekillerinden. Acaba 25 maddelik bir tasarının temel kanun şeklinde gelmesi milletvekillerinin destek vermesi imkânını da ortadan kaldırmamakta mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Serindağ.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Çok teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; “Ankara Atatürk Orman Çiftliği neden bu yasa içerisine alınmıştır?” diye soru var. Zaten yasamızda diğer kanunlarda da değişiklik var.

Burada, Atatürk’ün doğumunun 100’üncü yıl dönümü münasebetiyle bu alanın korunması, rehabilite edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Yüce Atatürk’ün şanına yakışır şekilde yeniden düzenlenmesi için yeni bir düzenleme yapılmaktadır.

Arz ederim.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Ama o kaldırılıyor Bakanım; bazı maddeler var, hepsi kaldırılıyor onların.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Yeni düzenleme yapmak için Çevre ve Şehircilik Bakanlığına yetki veriliyor.

Arz ederim.

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Şu anda orada çalışma var Sayın Bakan.

OKTAY VURAL (İzmir) – Atatürk’ü niye bulaştırıyorsunuz rant arayışınıza ya? Dobra dobra söyleyin ya! İyi para var orada!

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – “Türkiye’nin hangi illerinde afet var, afet kapsamında sayılıyor? Yapı Denetim Kanunu’ndaki sorunlar bu kanunda konulmadı. Simav depreminden etkilendiği hâlde evlerini yapamayanlar var.” deniliyor.

Şimdi, efendim, tabii, burada hangi iller… İl bazında Türkiye’nin üzerinden geçtiği afet aksı belli. Arap Yarımadası’ndan, Hakkâri’den Türkiye’ye girerek, bir taraftan Bingöl, Elâzığ üzerinden, Ankara üzerinden Marmara’ya giden bir aks var, diğer taraftan da yine aynı aksın Afyon üzerinden, İzmir’den, hatta Gaziantep’i de kapsayan bir aks var. Bu, 24.500 kilometre uzunluğunda. Fakat buralarda, zemin itibarıyla ve bölgenin konumu itibarıyla, bu kanundan sonra, valilerle birlikte, yerel yönetimlerle birlikte, afet alanları ve afet kapsamı içinde olan alanları beraberce tespit edeceğiz. Bu kanunun mütemmimi olan Yapı Denetimi Kanunu’nu da günün şartlarına uygun bir şekilde düzenleyip, taslak hâline getirip yüce Meclisin huzuruna getirmek için çalışmalarımız devam ediyor.

Simav’da, bildiğiniz gibi, etkilenen ve hak sahibi olan depremzedelerin ev sahibi olması için altı ayda evleri bitirdik ve hak sahiplerini tespit ettik. Köylerde de afet için gerekli yardımı yaptık, tam olarak kaç lira verildiğini bilmiyorum ama bunlar da hak sahiplerine maddi şekilde kredi verilmiştir, uzun vadeli kredi verilmiştir. Bunu da arz ediyorum.

Yine, “Atatürk Orman Çiftliğinde yol yapılıyor.” şeklinde bir ifade var. Buradaki düzenleme belediyenin yapmış olduğu bir düzenlemedir, buranın yasasıyla ilgili bir düzenleme değil, esasa müteallik bir düzenleme değil gerekli yasal izinler de alınmıştır.

 “Tokat’la ilgili bir çalışma var mı?” Biz henüz şehirleri belli etmedik. Ben buradaki konuşmamda da ifade ettim, yine yüce huzurunuzda ifade etmek istiyorum: Tabii ki nüfusun yoğun olduğu, afet riskinin en çok yaşanacağı iller bizim ana eksenimizdir, ana hedefimizdir. Burada, Marmara’dan, İstanbul’dan, Kocaeli’den, Bolu’dan, Düzce’den, Eskişehir’den, İzmir’den ve Bursa’dan başlamak suretiyle, Bingöl’e kadar, Hakkâri’ye kadar, tüm şehirlerimizi kapsayan bir çalışma yapacağız ama takdir edersiniz ki bu çalışmayı, dalga dalga, iki sene, beş sene, sekiz sene, on sene ve yirmi senelik periyotlarla ve bulduğumuz maddi imkânlarla hep birlikte yürüteceğiz. Bunu da arz ederim.

Van depremi konusunda Sayın Milletvekilimizin sorusu var. Van’la ilgili son bilgileri arkadaşlar verdiler. Van’da, şu ana kadar, 16 bine yakın konutun ihalesi yapılmıştır ve inşallah önümüzdeki ağustos sonu gibi bu konutları teslim etmeye çalışacağız. Konutlara yapılacak olan yatırım hariç, bugüne kadar 1 katrilyon 293 trilyon -yani eski rakamla söylüyorum- para harcanmıştır buraya ve yaklaşık olarak 30 bine yakın konteyner yerleştirilmiştir ve çadır kentlerin tamamı kaldırılmıştır. Burada, ben, tarafsız bir gözle ifade etmek istiyorum, kendim de 8 sefer Van’a gittim, tabii ki depremi Allah göstermesin, zor bir olay, bir tabiat olayı, bir afat olayı, fakat dünyayla mukayese ettiğimiz zaman en gelişmiş ülkelerden yani Japonya’dan da, Amerika’dan da, Haiti’den de daha gayretli, daha başarılı, tüm Türkiye'nin seksen vilayeti Van’a yardım etmiştir. Bu bakımdan, bunu da özellikle ifade etmek istiyorum.

Yine bir soru: Gecekondu uygulamalarında, tabii ki gecekondularda hem 2981 sayılı aftan istifade etmeyip hak sahibi olmayanlar var ve kendisi, tapusu üzerinde ev yapmayanlar var. Eğer imkân olursa bunları da yerinde ev sahibi yapmak için çalışacağız ama imar müsaade etmezse bunları 100 lira taksitle, 200 lira taksitle on, yirmi yıla yayılan vadelerle ev sahibi yapma projemizin içerisindedir.

Esenyurt’taki 11 işçimiz canını kaybetti, şehit oldu; buradaki işçilerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Buradaki olayın üzerine Hükûmet olarak çok ciddi şekilde gidiyoruz. Buradaki işverenin yapmış olduğu yanlışı gerekli… Hem Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız hem Adalet Bakanlığımız hem de mahallî idareler, İstanbul Valiliğimiz ciddi şekilde olayın üzerine gitmektedir.

Burada nehirlerle ilgili bir milletvekilimizin sorusu var. Bu suların yüzde 70’inin kutuplarda olduğunu ifade etti. Ben bunu Orman ve Su İşleri Bakanımıza ileteceğim, cevabını yazılı olarak müsaadenizle vereceğim.

Bingöl’de 1971 yılında yapılan geçici konutlar kalıcı konuta döndü ve buradaki hak sahiplerine yeterli yardım yapılmadı noktasında bir soru var. Eğer bunu bilgi notu olarak değerli milletvekillerimiz bana iletirse bu konu için de gereğini yapacağımı burada ifade etmek istiyorum.

Sayın Aslanoğlu’nun, İstanbul Bakırköy’le ilgili sorduğu bir soru var. İşte biz bu tip problemleri çözmek için bu yasayı getiriyoruz.

Değerli milletvekilleri, ben haddim olmayarak bir defa daha burada sizlere arz etmek istiyorum, ifade etmek istiyorum: Bu yasayı biz devlet terbiyesi içerisinde, vatan eksenli, millet eksenli, üretim eksenli ve ibadet duygusu içerisinde yürüteceğiz. Bugüne kadar böyle yaptık, bundan sonra da böyle yapacağız.

OKTAY VURAL (İzmir) – Kamu İhale Kurumunda görüyoruz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Burada esas, ana hedefimiz, ana eksenimiz vatandaşımızın canını korumaktır, malını korumaktır.

OKTAY VURAL (İzmir) – TOKİ ihalelerini gördük.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) –İmarla ilgili yapılamayan düzenlemeleri de bu yasa ile ilgili olarak yapmaya çalışacağız.

Yine, İstanbul ve deprem riski altında olan diğer vilayetlerimizdeki okulların yüzde 98’inin güçlendirilmesi yapılmıştır ve depremsellik özelliği bakımından testleri yapılmıştır. Bunu da arz ediyorum.

Şimdi, değerli milletvekilleri, yine, mal ve hizmet alımlarında Kamu İhale Kanunu’nun 21/b maddesi ile işlem yapacağımız ifade edilmektedir, bu doğrudur. Kamu İhale Kanunu’nun 21’inci maddesi de Kamu İhale Kanunu’na tabi olmayı gerektiren bir maddedir. Şu anda birçok uygulamada, afet sonrası, afet olduktan sonra yapılan uygulamalarda Kamu İhale Kurumunun tamamen dışına çıkılabilmektedir. Ama biz, yine bu yasayla yapacağımız acil uygulamalarda, Kamu İhale Kanunu’nun içinde pazarlıkla değil, belli, bu iş için yeterli olan firmaları davet etmek suretiyle, yine yarışmaya açık ihale sistemiyle bu projeyi yürüteceğimizi ifade etmek istiyorum.

Tekrar hepinize saygılarımı sunuyorum.

SADİR DURMAZ (Yozgat) – Acil uygulamalarda değil, tamamında yapıyorsunuz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Bir buçuk dakika süremiz var. Soru sormak isteyen diğer vekillerimize tekrar söz vereceğim.

Sayın Susam… Yok.

Sayın Özkan…

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Sayın Bakan, İstanbul Ataşehir’de mülkiyeti Emlak Konuta ait arazinin TOKİ tarafından gelir paylaşımı metoduyla ihale edilerek Varyap-Gap ortaklığına verildiği duyumlarını alıyoruz. Duyum doğru ise ihale kaça verilmiştir, projenin tamamlanmasından ne kadar gelir elde edilecektir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Özkan.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; arsa satışı karşılığı hasılat paylaşımı projelerinde maksat şudur: Öncelikle TOKİ, ihale edilecek arsanın bedelini SPK’ya bağlı ekspertizler vasıtasıyla belirliyor, bu bedeli peşinen almak için ihaleye çıkıyor yani benim arsamın değeri 100 liradır, bu 100 liradan az olmamak üzere benim arsamın üzerinde inşaat yapsanız da yapmasanız da, aldıktan sonra satsanız da satmasanız da bu arsanın bedelini bana ödeyeceksiniz. Yani en çok ne ödeyeceksiniz: 100 lira, 150 lira, 200 lira, 300 lira.

Ayrıca, bu bedeli öderken buradan toplayacağınız hasılatı da bana bildireceksiniz. Bu bedel 300 lira ise, eğer 300 lirayı aşarsa bundan da bana yüzde 10, yüzde 20, yüzde 40, yüzde 50 şeklinde artı bir pay vereceksin. Niye? Çünkü bu tip ihalelerde devlet güvencesini vatandaşa veriyoruz. Vatandaşa diyoruz ki: “Bu müteahhit bu arsa satışı karşılığı ‘hasılat paylaşımı’ tarzında aldığı işi şayet yapamazsa biz yapacağız.” Yine, müteahhit buradan satış yaparken, konut, iş yeri satarken parasını kendisi alamıyor, para TOKİ’nin havuzuna geliyor, kendisi yaptıkça inşaatın ilerlemesi tarzında kendisine para serbest bırakılıyor. Yani burada ihaleler tamamen açık usulde yapılmaktadır, kamuoyunun tamamının, yani davet usulü değildir ve pazarlık usulü değildir, tamamen kamuya açıktır. TOKİ’nin İhale Yönetmeliği’ne göre isteyen herkes ihaleye katılabilmektedir. Bu yolla devletin elindeki araziler, çok inanarak söylüyorum, çok ciddi şekilde ve en iyi şekilde değerlendirilmiştir. Burada 50 liralık yer devletin güvencesini de koyarak 150 liraya satılmıştır. Bu yolla devletin elindeki Ataşehir’de, Ataköy’de, Bahçeşehir’de, Kayabaşı’nda, İzmir Mavişehir’de, Ankara Eryaman’da, Ankara’da Oran’da olan arazilerini 1,5 misli, 2 misli, 5 misli değerle değerlendirdik ve kamuya 25 katrilyon -eski rakamla söylüyorum- gelir temin ettik ve hazineye direkt, yük olmadan, TOKİ eliyle 35 katrilyonluk yatırım yaptık.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Sayın Başkan, benim sorumun cevabı ne oldu? Cevabı verilmiyor, başka şey söylüyor.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) - Bunu özellikle arz ediyorum. Eğer özel olarak da bu soruyu bana sorarsanız bu hususu da uzun uzun size ifade edebilirim.

Tekrar teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Süremiz doldu, ek süremiz de doldu. Teşekkür ediyoruz.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

On dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 17.40

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.54

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Mustafa HAMARAT (Ordu), Fatih ŞAHİN (Ankara)

---0---

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 78’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

180 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, birinci bölüm üzerinde görüşmelere başlıyoruz.

Birinci bölüm 14’üncü maddeye bağlı ek madde 5 ve geçici madde 14 dâhil 1 ila 18’inci maddeleri kapsamaktadır.

Birinci bölüm üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Eyidoğan. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı için CHP Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Hükûmet bu kanunu hazırlarken gerekçesi şuydu: Mevcut kanunlarla afet riski altında olan yapıların dönüştürülmesinin mümkün olmadığı, bu nedenle daha kısa ve yaptırım gücü yüksek bir kanun -aynen böyle ifade “yaptırım gücü yüksek”- yapma ihtiyacı doğduğu için. Yani mevcut 3194’le, 5393’le, 5366’yla veya bunun gibi 775’le yapamadıklarını böyle bir kanunla yapmayı düşünüyorlar. Ama aceleyle yapılan, yazılan bu kanun, bu “yaptırım gücü yüksek” tanımını çok çok aşmış, ölçüyü aşmış, dozu aşmış, insan haklarına, mülkiyet haklarına ve hatta Anayasa’ya aykırılıklarla dolu bir yasa ortaya çıkmış. Yani Sayın Bakan, “Yaptırım gücü yüksek bir kanun.” dediğinizde anladığınız buysa sizlerin, bizlerin ve vatandaşın çok işi var. Dediniz ki: “Bu kanun salt bir kentsel dönüşüm kanunu değildir.” Nedir? “Afet risklerini azaltma kanunudur.” Ama bu kanunda daha afetleri bile tanımlayamamışsınız. Kanununuzda “tanımlar” bölümü o kadar acemice yazılmış ki, o kadar eksik yazılmış ki böyle, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren önemli bir kanunda daha tanımları yazamamışsınız. Yazdığınız tanımlar da zaten bilimsel açıdan yetersiz. Dediniz ki: “Ortak akıl oluşturarak bunu yapmak zorundaydık.” Ortak akıl oluşturdunuz mu Sayın Bakan? TMMOB, sivil toplum örgütleri, bu konuyla ilgili kurumlar, kuruluşlar, kişiler çeşitli beyanatlar veriyorlar, siz de beyanatlar veriyorsunuz. Mesela, Mimarlar Odası diyor ki: “Türkiye kentsel dönüşüm çılgınlıklarına kurban edilemez.”, “Türkiye TOKİ’ye bağlanıyor.” gibi haberler çıkıyor. Peki, ortak akılla bunu yaptıysanız, bu örgütlerin katkısı olmadı mı? Olduysa, niye bunları söylüyorlar? Demek ki ortak akılla falan çıkmış bir kanun yok önümüzde.

Türkiye’de göç ve nüfus artışı, hızlı kentleşme, hızlı ama sorunlu bir kentsel büyüme yarattı biliyorsunuz. Bunun hikâyesi uzundur. Önce gecekondu, arkasından hisseli mülkiyet, daha sonra da hepimizin bir şekilde dâhil olduğumuz kat mülkiyeti sürecini yaşıyoruz. Bundan sonra da sizin bu kanununuzla, umarım, hasarsız, kazasız belasız bir kentsel dönüşüm başlatılacaktır. Pek fazla umudumuz yok.

Türkiye o kadar hızlı kentleşti ki Türkiye’de iki şampiyonluk ortaya çıktı: Birinci şampiyonluk, plansız ve denetimsiz konut ve kentlerde özellikle apartman üretimi sayısı. Birinci şampiyonluk bu.

İkinci şampiyonluk ne? İkinci şampiyonluk da bu denetimsiz ve plansız oluşturulan betonarme yığınının, apartmanların -son örneği Van’dadır- depremde yıkılması. Bu da ikinci şampiyonluğumuz.

Yani bir yandan plansız ve denetimsiz bir kentleşme, öbür taraftan da yıkım. Denetimsiz ve plansız bu yapılaşma, risk havuzları ve intihar  havuzları oluşturdu. Bunu seyrettiniz. Son on senede bu konuda ciddi adımlar atamadınız. Bu süreç, geldiğimiz noktada, plansız kentleşme giderek rant güdümlü bir yapı stoku oluşturma yarışına döndü.

Bakınız, bir şey hatırlatmak istiyorum Sayın Bakan, değerli milletvekilleri; son on senedir kentlerimizde, Anadolu’da kentlerimizde yüksek yapılar yapılıyor. Yüksek yapıların, biliyor musunuz, hâlâ bir yönetmeliği yok. 10 kat, 15 kat, 20 kat, 25 kat. Her gün televizyonlarda, gazetelerde gördüğünüz yüksek yapıların bir mühendislik yönetmeliği yok. Neden yok? Çünkü ciddiye alınmadı bu. Son on senedir hiç bu konuya eğildiniz mi? Hazırlanan yönetmeliklere ciddiyetle yaklaştınız mı? Şimdi, gökdelenlerden oluşmuş bir kentsel dönüşüm sürecini başlatmak istiyorsunuz ve bu yüksek yapıların yönetmeliği yok. Önce bunu çıkarın. Yani herkesin gözü önünde büyük kentlerde gecekondu gökdelenler inşa etmeye başladık. Bu süreç böyle devam edecek.

Şimdi, bakınız, bu kentsel dönüşümden bazıları ne anlıyor? Diyor ki Emlak Konut GYO Başkanı (Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı): “Resneli, Kayaşehir, Başakşehir gibi bölgelerde rezerv alanları oluşturmayı ve kentsel dönüşüme katkı sağlayacak projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz.”  Hoşdere ve Zekeriyaköy’de büyük ölçekli araziler için kentsel tasarım çalışması gerçekleştirdiklerini söylüyorlar; diyorlar ki: “İstanbul Başakşehir Hoşdere’de -bu dün bir gazetemizde çıkan haber- ise TOKİ’ye ait 1 milyon 105 bin metrekare üzerindeki 550 bin metrekare imar parselinin üç grup tarafından ortaklaşa geliştirildiği bilgisi verildi.” Kim diyor bunu? Emlak Konut GYO diyor yani bir KİT diyor bunu. Yani biz diyoruz ki… Siz de diyorsunuz ki: “Afet risklerini azaltmak için kentsel dönüşüm yapacağız.” Afet risklerini azaltmak için kentsel dönüşümü nereden öncelikle başlatacaksınız? Eskimiş, köhne, ekonomik ömrünü doldurmuş, riskli yapı -onları da nasıl saptayacaksınız- riskli alan, buralardaki yani kentin yerleşik yerlerindeki eski yapı stokunu yenileriyle, afetlere dayanıklı olanlarıyla değiştireceksiniz. Onlar nerede? Yerleşimlerin eski yerlerinde, merkezlerinde. Peki bu mudur? Bu mudur? İstanbul’un dışındaki rezerv alanlarını, böyle 500 bin metrekare, 1 milyon metrekarelik alanları açacaksınız, yeni alanları, rezerv alanları. Bu rezerv alanları da mahvedeceksiniz. Buna müsaade etmeyiniz, rezerv alanlarının kullanılmasına müsaade etmeyiniz, yerinde dönüşüm yapınız Sayın Bakan, yerinde dönüşüm.

Şimdi, biz bu konularda eleştirileri getirince, Cumhuriyet Halk Partisi olarak kentsel dönüşüme karşı çıkıyormuşuz gibi bir imaj yaratılıyor bilerek ya da bilmeyerek. Böyle bir şey yok. Cumhuriyet Halk Partisi, başta deprem olmak üzere diğer afet risklerinin azaltılmasına dönük mevcut yerleşmelerimizde yenileme, iyileştirme, dönüşüm ihtiyacının giderilmesine yönelik ve halkın çıkarlarını gözeten yasal ve kurumsal düzenlemelerin bir an önce yapılmasını istiyor ama biraz önce verdiğim örnekteki gibi rezerv alanlara hücum ederek değil, Boğaz’ın yakasına hücum ederek değil, tarihî yarımadaya hücum ederek değil. Bakın, İstanbul’un çeperlerinde, şu anda -benim aldığım bilgiye göre- en az 50 bin tane boş konut var, 50 bin tane boş konut müşteri bekliyor ve bunlara biz insan bulamıyoruz, İstanbul’un merkezî yerlerinde, kentlerin merkezî yerlerinde afet riski altındaki yerlerde hâlâ kentsel dönüşüm yapacağız ama bir beyefendi çıkıyor, diyor ki: “Biz bu rezerv alanları işte 1 milyon metrekare, şöyle yapacağız, böyle yapacağız.”

Kentsel dönüşüm yalnız inşaat faaliyeti değildir. Bu yasadan öyle anlaşılıyor. Yalnız inşaat faaliyeti gibi görüyorlar kentsel dönüşümü ya da afet riskinin azaltılmasını. “Yık, yap.” yalnız bu değildir; bunun, kent planlaması yanında, ekonomi, sosyoloji, toplum psikolojisi, hukuk, finans, siyaset, mühendislik, mimarlık ve kentsel tasarım alanlarını buluşturan bir bilim uygulama alanı olduğunu söylüyor CHP, bunu söylüyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi bağlayınız.

Buyurunuz.

HALUK EYİDOĞAN (Devamla) – Biz, bu yasanın bu hâliyle, bu buldozer yasasının, bu “Ben yaptım oldu.” yasasının bu hâliyle, bu, teknik açıdan ve hukuki açıdan çok ciddi zafiyetleri olan ve vatandaşımızın dikkatle incelemesi gereken, izlemesi gereken bu kanunun beklediğimiz, özlediğimiz, afet riskini azaltacak kentsel dönüşüm için yeterli olacağını sanmıyoruz.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eyidoğan.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Ali Halaman.

Buyurunuz Sayın Halaman. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ALİ HALAMAN (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; afet riski altındaki alanların kentsel dönüşümü hakkında Milliyetçi Hareket Partisi ve şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Afet riski altındaki alanların kentsel dönüşümü… Bilindiği üzere ülkemizin çok önemli bir kısmı, başta deprem bölgesi olmak üzere tabii afetler riski taşımaktadır. Buna rağmen mevcut yapıların büyük bir kısmının muhtemel afetlere karşı dayanıklı olmadıkları ve orta şiddetteki bir depremde bile ağır derecede hasar görüp yıkıldıkları, bundan dolayı sosyoekonomik problemlerin yaşandığı ve devletin beklenmedik bir anda büyük mali külfetler ile karşı karşıya kaldığı bilinmektedir. Türkiye'de “kentsel dönüşüm” deyince akıllara gecekondu bölgelerinin dönüşümü geliyor. Kentsel dönüşümün doğasına aykırı olarak kentlerin farklı problemlerine karşı tek ve aynı çözümler uygulanıyor. Dönüşüm sorunları fiziksel mekânın dönüşümüne indirgenerek ekonomik, sosyal, kültürel boyutlar genellikle dikkate alınmıyor. Kentsel dönüşüm, faaliyet alanı ve doğası gereği mevcut şehrin yapısına ve burada yaşayan insanların fiziksel, sosyal, ekonomik geleceği üzerine ve buna bağlı olarak da kentin bütün geleneklerine etki ediyor. Bu nedenle, bütün planlama çalışmalarında sosyologlar, ekonomistler, mühendisler, mimarlar, plancılar, peyzaj mimarları gibi farklı disiplinde olan insanların birlikte çalışması gerekiyor. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nda, riskli yapıların Bakanlığa veya ilgili idareye devri sonunda bu yapıların yerine ne yapılacağı bu kanunda belirtilmemiştir.

Sayın milletvekilleri, kanun tasarısında risk taşımayan alanların da gerek görülürse riskli alan gibi kabul edileceği değerlendirilerek kamu arazilerinin “risk taşıyor” yaftasıyla suistimale açık hâle getirilme riski  bulunmaktadır. Son yıllarda alışkanlık hâline gelen, her yeni yasal düzenlemede yasanın amacına ilişkin düzenlemeler yapılırken gizlenen yerel yönetimlere ait görev ve yetkilerin merkeze taşınması ve kentsel rantların yönlendirilmesine ilişkin yetkilerin merkezî olarak kullanılmasının önünü açacak düzenlemelerin bir araya sıkıştırılması veya bunun politika hâline getirilmesinin bu düzenlemede egemen olduğu görülmektedir.

Kanun tasarısında belirlenen alanların içerisinde kalıp da riskli yapılar dışında kalan yapıların Bakanlıkça uygun görülenlerin bu yasa kapsamı içerisine alınması, sağlam yapıların da yıkılmasına karar verilmesi nedeniyle mülk sahibinin elindeki sağlam yapısını bir anda kaybetme riski bulunmakta olup, yıktırıldığı takdirde kat karşılığı yeniden yaptırıldığında mülkünün yaklaşık yarısını kaybetme riski bulunmaktadır. Anlaşmazlık hâlinde ise tüm haklarını 2/3 çoğunluğa veya hazineye devretmek zorunda bırakılmakta. Bu nedenle, mülkiyet hakkı ile kat mülkiyeti ve irtifak haklarına aykırı olarak mülkiyet sahiplerinin “Anlaşmaya varmadı.” diyerek yerlerinin rayiç bedel karşılığı satılması ya da maliyece el konulması ile sağlam yapının riskli bölgede kaldığı için plan içerisine alınması ve Maliyeye veya idareye el koyma yetkisinin verilmesi birçok haksızlıkları beraberinde getirecek uygulamalara neden olabilecek mahiyet taşımaktadır.

Bu tasarının yasalaşması durumunda Bakanlar Kurulu, Bakanlık ve TOKİ’nin “Yüzde 90’ı risk altında.” gerekçesiyle, ülke toprağı hiçbir kayıt ve koşula bağlı olmaksızın, istediği imar hareketine açabilecektir. Uygulamada gerek bölge halkının hakkını gerekse kamu yararını koruma altına alan yasa hükümleri devre dışı bırakılmakta ve idarenin denetim yollarından olan yargısal denetim yolu kapatılmaktadır.

Kendini hukukla sınırlandırmayan, kişilere hukuk güvenliği tanımayan bu tasarının yasalaşması demek, yasama organının kendi varlık gerekçesine aykırı olarak sosyal hukuk devleti ilkesinden kamu adına vazgeçmesi anlamına gelmektedir.

Tasarı, iş, işlem ve araçları ile bizatihi kendisi yakın bir tehlike arz etmektedir. Tasarının yasalaşması hâlinde, kamu ve özel mülkiyet idari kararla alınıp satılabilir, yaptırılabilir, dönüştürülebilir, gerek toplu gerekse zorunlu iskân olabilir, toplulaştırılıp dağıtılabilir.

Bugün gelinen durum kısaca şudur: Geçmiş yıllarda 2/B arazilerinden parsel satın alarak evini yapmış, varını yoğunu bu evin yapılması için harcamış olan yoksul kesimlere, yapılmak istenen 2/B ile ilgili yasal düzenlemeyle aynı parsel yeniden, bu kez devlet eliyle satılacaktır. Bu satışla yeni bir borç yükü altına girecek olan vatandaşların evleri, afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi amaçlı yasa gereğince yıkılması gereken yapılardan olup, bu kişiler gerek yıkım nedeniyle ve gerekse yapılacak yeni yapılar için bir kez daha borçlandırılacaklardır.

Sayın milletvekilleri, iki yasa tasarısı bir arada değerlendirildiğinde; eğer Hükûmet her iki yasal düzenleme konusunda samimi ise özellikle 2/B arazilerinde yaşayan vatandaşlar açısından kabul edilemez bir sürece doğru gidilmektedir. Tersi durum ise bu alanlarda var olan riskli yapıların tapulanarak affedilmesi, yaşayanların kendi kaderine terk edilmesi anlamına gelecektir.

Tasarının bu hâliyle yasalaşması, ülkemizde kentleşme konusunda izlenen ikiyüzlü politikanın sürdürülmesi, bir yandan riskli yapı ilan edilen yapıların yıkıldığı, diğer yandan yeni riskli yapıların üretiminin sürdüğü, afet riski gerekçe gösterilerek tüm kentlerimizin bir rant aktarım alanı hâline dönüştürüldüğü, hukuk devleti ilkesinin yerle bir edildiği bir gerçekliğe doğru yol almak demektir.

Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı, ülkemizin gerçek ihtiyacı olan, kentlerin afetlere karşı duyarlı sakınım içerikli planlanmasını, denetimsiz ve mühendislik hizmeti almamış yapılaşmanın engellenmesini sağlayacak bir düzenleme olmaktan oldukça uzaktır.

Sayın milletvekilleri, afet riskinin azaltılması gerekçesi ile hazırlanan tasarıda var olan yaşamın gerçek sigortası olan ormanlar, meralar, sulak alanlar, kıyılar, tarım alanları gibi doğal varlıkların talanına olanak sağlayacak, yeni afetlerin oluşmasına neden olacak yaklaşımdan vazgeçilmelidir.

Getirilen düzenleme ile köye dönüş projesi kapsamında yeni yerleşim alanları açarken, açılan alanların sınıflandırılarak, amaç ve niteliğini kaybetmiş ya da kaybetmekte olan yerler seçilmeli ve orman, mera ve hazine arsa ve arazileri ile devletin hüküm ve tasarrufundaki yerlerin kullanılmasında sınırlar iyi belirlenmeliyken buna riayet edilmemiştir. Ayrıca kıyı şeridinde ya da büyük şehirlere yakın yeni rant kapılarının açılmasında ve yöre halkının kendi köy sınırları içerisinden çıkarılarak bölgesel göçlere neden olacak yerleşim yerlerinin oluşmasında belirsizlikleri içinde barındıran hükümler bulunmaktadır. Tasarı, temel hak ve özgürlükleri gözeten, ülke kaynaklarını yok etmeyen, sosyal devlet ilkesini önemseyen, bütünlükçü ve idareyi de bağlayan tutarlı bir düzenleme ile, tüm ilgili tarafların katılımı ile hazırlanmalıdır.

Hayırlı olmasını dilerim. Bu duygu, düşüncelerle yüce heyetinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Halaman.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Muş Milletvekili Sırrı Sakık. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Sakık.

BDP GRUBU ADINA SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, bugün burada önemli bir yasayı görüşüyoruz. Ne yazık ki bu ülkede hemen bir afetten sonra bir tespit yapılır, büyük ölümlerden sonra. Yani 30 bin ölüm olur, bu ülkede bir deprem realitesiyle karşı karşıya olduğumuzu o gün fark ederiz; 50 bin insanın ölümünden sonra Kürt realitesinin olduğunu o gün fark ederiz. Bugün görüşmekte olduğumuz bu yasa da Van depreminden sonra alelacele gündeme gelen… Ve diliyorum, umuyorum -geçmişte de buna benzer yasalar geldi- sadece o günün ruhuna uygun bir şekilde olmaz. Olumlu adımlar atılırsa destekleriz. Biz BDP olarak hayata siyah ve beyaz bir şekilde bakmıyoruz, olumlu şeyler yaptığınız zaman sizleri alkışlarız ama olumsuz şeyler yaptığınız zaman da karşınızda oluruz.

Bugün, biraz önce burada tartışılıp konuşulan, kulislerde gündeme gelen bir afet konusuydu. Yani bu yıl özellikle bizim bölgemizde çok kötü bir kışla karşılaştık, bir afet hâli yaşanıyor; hâlâ Muş’ta, Bitlis’te, Ağrı’da, Hakkâri’de, Bingöl’de yüzlerce köy yolu kapalı. Bir sosyal devletten bahsediyoruz ama benim seçim bölgemde 230 tane köy yolu kapalı. Ağrı’da da aynı koşullar var, Erzurum’da da var. Her gün ilçe kaymakamlarıyla, oradaki yerel yöneticilerle sürekli telefon trafiği var nasıl o yolları açabiliriz diye çünkü orada insanlar hasta, köyde doğum yapmak üzere, çaresiz bir şekilde gece arıyorlar, telefonlarımız santral gibi ama bizde oradaki yetkililerle görüşüyoruz, Ankara’daki birimlerle görüşüyoruz, daha adil bir dağılım nasıl olabilir, bunları konuşuyoruz. Ankara’da Başbakanlık bünyesinde kurulan Afet ve Acil Durumdan ilgili illerimize yardım yapılıyor. Mesela, benim ilime 1,3 milyon yani eski parayla 1 trilyon 300 milyar lira para yardımı yapılmıştır ve Vali -belki çok adil olmamıştır ama- bütün belediyelere bu paradan pay vermiştir ama aynı para Bitlis’e gidiyor. Bitlis Milletvekili, iktidar içerisinde, kendi iktidarını korumak, kollamak adına gidiyor, müdahale ediyor. Valinin yetkisi… Hani geçmişte siz hep çıkar söylerdiniz ya, her salı polemiğinde Cumhuriyet Halk Partisine yüklenirsiniz “Sizin, eskiden, tek parti döneminde valiler il başkanıydı, parti müfettişiydi.” dersiniz. Bugün sizin de valilerinizin bir kısmı emin olun ki partinin il başkanı ve parti müfettişi gibi. Buradan giden paradan, milletvekilinin talimatıyla, nüfusu 45 bin olan ile 500 milyon yardım yapıyor ama yanı başında, 10 kilometre uzaklıkta, 75 bin nüfusu olan Tatvan ilçesine bir tek lira yardım yapmıyor.

Dönüyoruz, Norşin, Sayın Cumhurbaşkanı geçerken “Norşin” diyordu ya, o Norşin’e bir tek lira yardım yapılmıyor. Dönüyorum, Valiyle görüşüyorum: “Ne hakkınız var? Siz orayı bir çiftlik gibi yönetemezsiniz.” Ama bana gelen bilgiler, duyumlar, Vali, Sayın Milletvekilinin emrinde bir memur gibi çalışıyor. E, vallahi bunu size yedirtmeyiz arkadaşlar! Yani ben bunu kendisiyle konuşurken “Siz niye Bitlis’in sorunlarıyla ilgileniyorsunuz?” Anayasa diyor ki hepimiz Türkiye milletvekiliyiz. Eğer biraz vicdan sahibi olsaydı dönüp bana teşekkür etmesi lazımdı “Siz, Bitlis’in sorunlarıyla ilgileniyorsanız size teşekkür ediyorum.” ama siz, Bitlis’te bir çiftlik kurmuşsunuz. Hani, yani, halka hizmet Hakk’a hizmetti? Hani adalet? Kar yağarken orada “Sen BDP’lisin, AKP’lisin, CHP’lisin, MHP’lisin.” diye ayrım yapmıyor ki ama siz ayrımcısınız, bütün boyutuyla ayrımcısınız. Ne yapmalıyız? Bunu gündeme getirdiğimizde dönüp gözümüzün içine baka baka… Ben açık söylüyorum, eğer bunu Beşir Bey, gelip burada açıklamazsa ve bu söylediklerimi teyit etmezse ben sizin huzurunuzda milletvekilliğinden istifa ederim.

Yani iktidar olduğunuz zaman da siz bu ülkeyi çiftlik gibi yönetme hakkına sahip değilsiniz. Bizim söylediğimiz buydu, arkadaşımızla tartışmamız bu boyuttaydı ve eminim ki sizin ilinizde de, hangi milletvekilinin ilinde olsa aynı haksızlığa karşı tepki gösterir ve bu Sayın Vali sadece bugün değil… Bakın, buradan giden paralar… Bize ne söylüyorlar biliyor musunuz? Diyor ki: “Sizin belediyeleriniz müracaat etmemiş.” Buyurun, Tatvan Belediyesinin müracaatıdır. Bu yetmiyor, sonra değişik bir yalan söylüyorlar, “Tatvan’a kar yağmadı.” diyor. Git, eğer Tatvan’da şu anda birkaç metre kar yoksa sözlerimi geri alırım. Şimdi, gidin, Meteorolojiden öğrenin. Ben, bölge müdürüyle görüştüm, bana şunu söylüyor, diyor ki: “Meteoroloji verilerine göre bu yıl Bitlis ve Muş’a 11 metre kar yağdı. Şu anda 4 metre kar var”. Peki, siz burada halkın arasına ayrımcı politikalarla giderek ne yapmak istiyorsunuz? Evet, Valiniz bu konuda çok yetenekli çünkü 2009 yerel seçimlerinde -Cumhuriyet Halk Partisinden bir milletvekili arkadaşımız bunu kürsüye getirmişti- akşamleyin sandıklar açılırken, o dönemde Yeni Şafak gazetesinin sahibiyle Bitlis Valisi arasındaki telefon görüşmeleri. Gazete sahibi soruyor: “Bitlis’te son durumumuz ne oldu?” diyor, Vali diyor ki “Biz Bitlis merkezde aldık ama Tatvan’da çok zorlanıyoruz, ne yapacağız?”

Şimdi, bakın, böyle bir Valiniz var. Hatta, şunu da söyleyeyim, bazı konularda çok da yetenekli bir Valiniz var. Vallahi, yetenekli olduğu zaman da hiç böyle kimliğine bakmadan da kendisine teşekkür etmişim. Hatta, o bu teşekkürü alıp Sayın Başbakana götürmüş “Sayın Sakık bana teşekkür etti.” Bundan rahatsızlık da duymam eğer olumlu bir şey yapıyorsanız ama siz, hakkaniyet adına değil de bir parti adına bunları yaparsanız gerçekten o zaman elimiz yakanızda olur.

Buradan giden paralar kamunun parası yani Kiler alışveriş merkezlerinden, şirketlerinden gitmiyor yani kamunun parasıdır, sizin, bizim, Türkiye halklarının verdiği paralar oraya gidiyor. O adaleti istiyoruz ama onu bile kendi şirketlerini yönetir gibi yönetmeye çalışıyor, tepkimiz de oradan ve Kur'an-ı Kerim’de şöyle bir ayet vardır: “Adaletle hükmediniz, zorbalıkla hükmetmeyiniz.” Siz, işte, zorbalıkla hükmediyorsunuz. Dün, şeyde de gördük, on dokuz yıl sonra, Sivas katilleri zaman aşımına uğradılar ve sokağa çıkıp “Zaman aşımına hukuk uğrayabilir ama acılarımız zaman aşımına uğramaz.” diyen insanların üzerine gaz bombası atıldı.

Bugün, AİHM’e sunulan bir savunma var, bir utanç, Uğur Kaymaz’la ilgili. Uğur Kaymaz’ın bedenine 13 kurşun sıkılmış, bu ülkenin avukatları AİHM’e yalan söylüyorlar, “Uğur 9 tane kurşun sıktı.” diyorlar. Bu ülkenin Adli Tıp Kurumu diyor ki: “9 kurşun alan bir insan tek kurşun sıkamaz.” ve Adli Tıp Kurumu diyor ki: “Uğur Kaymaz keleş kullanamaz.” Sizin de on iki yaşındaki çocuklarınız var, alın ve keleşi verin eline, eğer bir tek mermi sıkarsa gelsin ikinci mermiyi benim bedenime sıksın.

Bir ülkede hukuk ve adalet yoksa, bütün kurumlarıyla yoksa bizim kavgamız olur sizinle. Biz haksız yere kimsenin haysiyetiyle, onuruyla oynamayız, kimseye de haksızlık etmeyiz ama adalet yoksa vallahi kendimizi öldürtürüz. Burada bunları söylerken çıkıp basın açıklaması yapıp, “Efendim, kendisini dağda zannediyor…” Dağda bile adalet vardır. Dağda 10 kişi yaşıyorsa, dört parça ekmek varsa 10 kişiyle paylaşılır.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İnfaz var orada, infaz!

SIRRI SAKIK (Devamla) – Ama hele hele böyle, hukuktan, huzurdan bahsettiğimiz bir ülkede siz diğer belediyelerin parasını gasbedip adaletten ve hukuktan bahsediyorsanız, işte sizinki dağ kanunlarıdır, sizinki hukuksuzluktur. Siz hukuksuzluk yaptığınız müddetçe elimiz yakanızda olur. Adil olursanız da vallahi sizi alkışlarız. Bu, sadece yasalar değişerek olmaz.

Şimdi, bakın, bu Anayasa’da herkesin adalet, hukuk ve eşitlikten… Ama biz bu Anayasa’da yokuz, bizden de saygı beklemeyiniz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen sözünüzü bağlayınız.

SIRRI SAKIK (Devamla) – İçinde olmadığımız, içinde hakkın, hukukun ve adaletin olmadığı bir Anayasa’ya bizden de saygı beklemeyiniz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sakık. (BDP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Konuşmacı, AK PARTİ’li milletvekiliyle geçen bir tartışmanın sonucunda, bizim iktidarımızı, grubumuzu itham ederek “Zorbalıkla idare ediyorsunuz.” şeklinde ifade kullandı. Sataşmadan söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elitaş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hatip burada konuşurken İç Tüzük gösterdi. Dedi ki: “Bu Anayasa’da yazıyor, hepimiz belirli yerlerden seçilebiliriz ama Türkiye milletvekiliyiz.” Milletvekili arkadaşımızı eleştirirken “Bitlis’le ilgili konuyu, Siirt’le ilgili konuyu, Muş’la ilgili konuyu benim de tartışma hakkım var.” dedi, Anayasa’yı gösterdi. Arkasından son cümlesinde “O Anayasa’nın içinde ben yokum.” dedi ama sen o Anayasa’ya göre, Türkiye’deki usul ve esaslara göre, şartlara göre burada milletvekilisin ve konuşuyorsun. İstediğin zaman varsın, istediğin zaman yoksun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) İstediğin zaman bu Anayasa’nın hükümleri, istemediğin zaman dağın hükümleri; birini kabul etmek zorundasın.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sen ne dediğini anladın mı?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Ya bu Türkiye Cumhuriyeti devletinin hükümlerini kabul edeceksin, beğenirsin veya beğenmezsin, o Anayasa’ya burada uymak zorundasın.

İki: Bizi zorbalıkla itham eden kişi, az önce söyledi, inkâr etsin, konuşurken, Siirt’in, Bitlis’in meselesini konuşurken, velev ki öyle bir şey yapılmış, 500 bin liralık kısım başka bir ile gitmiş ama bunun karşılığı oradaki sehpanın üstündeki katı cismi atmak değildir, bunun karşılığı konuşmaktır. Zorbalık hangisi, dağ kanunu hangisi? İşte buna cevap vermeniz gerekir.

Değerli milletvekilleri, şu kürsüde oturuyorsanız, Türkiye Büyük Millet Meclisi içerisinde bulunuyorsanız, bu kürsüyü kullanıyorsanız, edepli, adaplı konuşmanız gerekir. Türkiye milletvekiliyseniz, Türk milletine yakışır bir şekilde davranışta bulunmanız gerekir. Burada, ithamla, iftirayla, zeytinyağı gibi suyun üstünde, cıva gibi suyun dibinde, istediğiniz şekilde hareket etme hakkını bu millet size vermez.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elitaş.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Sakık.

SIRRI SAKIK (Muş) – Benim doğru bilgi aktarmadığımı söylüyor. Anayasa’yla ilgili ben ne söylediğimi aslında açıkladım ama edep ve ahlakla ilgili konuda açıklama yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Lütfen yeni bir tartışmaya mahal vermeyelim Sayın Sakık, buyurunuz.

 

2.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Sevgili arkadaşlar, biz kimin zorba olduğunu çok iyi biliriz. Biz bize…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Millet biliyor kimin zorba olduğunu.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Bakın, bir şey söyleyeyim size: Burada İç Tüzük görüşmelerinde tanıklık ettim, buradaydım, kavganın içerisindeydim, kadınlara bile saldırı oldu, kadınlara. CHP’li gruba nasıl bir saldırı olduğunu gördüm.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İşin gücün yalan söylemek, bırak yalan söylemeyi!

SIRRI SAKIK (Devamla) – Şimdi bakın, burada biraz önce Sağlık Bakanı alkışlıyordu, ne ilişkileriniz vardı onu bilmem Kiler grubuyla. Ama, ben Sağlık Bakanının burada ceket çıkardığını…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ya bırak iftira atmayı!

SIRRI SAKIK (Devamla) – Bak sevgili kardeşim, haklı noktada ceket çıkardığını da bilirim ama…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Kimin bardak fırlattığını da biz biliriz.

SIRRI SAKIK (Devamla) – …biz şiddetin nereden geldiğini de biliriz, ama biz, bunları söylerken zeytinyağı gibi üste çıkmak gibi bir derdimiz yok. Ben, tartışmaları yaparken bunların doğru…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen fırlatmadın mı vazoyu, onu söyle.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Ben de size söylüyorum, bu söylediklerim, bu iddialarım doğru değilse, kamuoyundan…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Vazoyu fırlattın mı fırlatmadın mı?

SIRRI SAKIK (Devamla) –  Bakın, hak edene fırlatırım, elli kere fırlatırım ben, elli kere fırlatırım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Hayır, olmaz o iş.  Hayır, olmaz o iş.

SIRRI SAKIK (Devamla) –  Evet, bana “Yalancı” derse ve ben “Doğru” diyorum. Buyurun getirin Beşir Atalay beni haksız…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Zorbalık mı yapmak gerekir?

SIRRI SAKIK (Devamla) –   Derse ki: Senin bilgilerin yalan yanlış bilgiyse… Çıkıp ben özür dilerim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  O zaman silah çekseydin öyleyse.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Ama ben doğru bilgiler sunuyorsam bana “Yalancı” dediği zaman da hak ettiği şekilde cevabını alır.

Teşekkür ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Sen zorbasın o zaman.

BAŞKAN –  Teşekkür ediyoruz Sayın Sakık.

 

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (1/569) (S. Sayısı: 180) (Devam)

 

 

BAŞKAN –  Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Denizli Milletvekili Nihat Zeybekci. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Zeybekci.

AK PARTİ GRUBU ADINA NİHAT ZEYBEKCİ (Denizli) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı hakkında Grubum adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Milletin kürsüsünden milletin vekillerine hitap etmek her zaman her kula nasip olmaz, onun için, burada sizlerle birlikte olmak güzelliklerle birlikte olmak diyerek Yunus’la sözüme başlamak istiyorum. Dışarıda kuliste yaşananlar veya burada söylenen sözler inşallah Yunus’un bu sözleriyle başka bir boyuta geçer.

Bakın, Âşık Yunus ne diyor:

“Benim bunda kararım yok,

Ben bundan gitmeye geldim.

Bezirgânım metaım çok,

Alana satmaya geldim.

 

Ben gelmedim davi için,

Benim işim sevi için.

Dostun evi gönüllerdir,

Ben gönüller yapmaya geldim.”

Diğer bir gönül ağlamasında Yunus:

“Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım

Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.” diyerek bize çağlar ötesinden sesleniyor.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Ama bu dizeleri Denizli’de söylemiyorsun, Denizli’de. 

NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla) – Değerli kardeşlerim, sözlerime başlamadan önce bugün 14 Mart Tıp Bayramı sebebiyle, ülkemin en ücra köşelerinde, en ıssız yerlerinde, en umutsuz anlarında milletime hizmet eden bütün doktorların da Tıp Bayramlarını kutluyorum.

Bugün burada görüştüğümüz bu kanun, eğer 24’üncü Dönemi 1 Ekim 2011 tarihi itibarıyla fiilen başladı diye varsayarsak o günden bugüne kadar görüştüğümüz en önemli bir veya iki kanun tasarısından birisidir çünkü yıllardan beri, belki yüzyıllardan beri  maalesef yanlış iliklenen bir ceketi veya düğmeyi, düğmeler silsilesini bir türlü değiştirememiş olmanın da zorluklarını yaşadık. Yedi yıl belediye başkanlığı yaptım, yedi yıl bu zorlukları fırının satış bölümünde değil, fırının ocak bölümünde yaşayarak yaşadım, görerek yaşadım, ateşin orada yaşadım. Öyle mahalleler gördüm ki şehrin göbeğinde, ortasından, kırk yıldan beri, elli yıldan beri 20-30 bin kişinin ortasından kanalizasyon dereleri akıyor. Öyle mahalleler gördük ki, öyle mahalleler vardı ki gözümle gördüm, gelinlik kız damadın sırtında evine çıkmaya çalışıyordu. Öyle mahalleler gördük ki bir cenaze olduğunda battaniyeyle düz alana indirilip ancak orada yıkanabiliyordu.

Değerli kardeşlerim, değerli milletvekillerim; tüm dünya 1700’lü yıllardan itibaren inanılmaz bir şekilde sanayileşerek, inanılmaz bir şekilde bilim ve teknoloji toplumu olarak büyük bir dönüşüme uğradı. İlkel tarımdan modern tarıma, el emeğinden büyük sanayi kuruluşlarına, habersizlikten haberleşmeye, köylerde, kırsalda yaşamaktan şehirlere, modern kentlere doğru yoğun bir, afete benzer bir göç yaşandı. Bu olgu, sanayinin, teknolojinin, bilimin geliştiği ülkelerde kentleşmeyle sanayileşme birlikte gerçekleştirildi, çarpık kentleşme, çarpık sosyal doku hemen hemen yok sayılacak derecede iyi olarak yapıldı ama bizim gibi ülkelerde, bizim gibi, bize benzer ülkelerde, Türkiye, Brezilya, Çin, Hindistan gibi ülkelerde önce tüketim toplumu olduk, önce köylerden, kırsaldan kentlere doğru büyük bir hücum yaşadık; sonradan sanayileşme, sonradan bilim toplumu olma, sonradan endüstriyel toplumlar hâline gelmeye çalıştık. İşte asıl afet budur. Köyden kente geldiğimizde -ki Anadolu kentleri genelde hep böyledir- ilçesinden kente girerken kentin ilk girişinde, ilçesinden giren tarafta hemen kendisi bir parsel alır, en yakın akrabasının uygulamış olduğu projeyi, mimari veyahut da mühendislik projesini kendi başını sokacak ev için yapar ve aynı vatandaşımız belediyeye gider. Belediyeden su ister, belediye ona 200, 300, 500 metre, 1 kilometre mesafedeki bir su borusu varsa orayı gösterir, vatandaşımız oradan evine bir hortumla su çeker, kanalizasyon da hakeza. Aynı vatandaş TEDAŞ’tan elektrik istedi. Aynı vatandaşa yine o mesafede bir direkten elektriği kendisi alsın diye gösterilir, üç beş tahta direk dikerek vatandaşımız elektrik ihtiyacını giderir. Yıllardan beri bu ülke böyle oldu.

Bakın bazı rakamlar vererek nereden nereye geldiğimize dikkatinizi çekmek istiyorum. 1927 yılında Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu, 2011 yılında Türkiye’nin nüfusu 75 milyon, tam 6  kat arttı. 1927 yılında Türkiye’deki nüfusun yüzde 24,2’si şehirlerde yaşıyordu, 1950 yılına kadar bu durağan seyretti, 1950 yılında Türkiye’de yaşayan nüfusun ancak yüzde 25’i kentlerde yaşıyordu. 1975 yılına, 1980 yılına geldiğimizde Türkiye’deki kentlerde yaşayan nüfus oranı yüzde 50’ye geldi. 2010 yılına geldiğimizde bu rakam yüzde 75’e geldi yani katlanarak arttı. Asıl afet budur.

Değerli milletvekilleri, bakın bir örnek vereceğim, bu da Denizli’den örnek. 1975 yılında Denizli Hollanda’nın Almelo kentiyle kardeş şehir oldu. 1975 yılında Denizli’nin nüfusu 72 bindi, Almelo’nun nüfusu 70 bindi. 2011 yılına geldiğimizde -son sayımdan bahsediyorum- Denizli’nin merkez belediye nüfusu 536 bine çıktı, Almelo’nun nüfusu 70 binden 72 bine çıktı. Yani, bu kentsel dönüşüm yasasının, bu uygulamanın neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, aklı olan insanların yaşadıkları, yaptıkları gibi bizim de artık aklımızı kullanmamızın zamanı geldi. Biraz önce Değerli Bakanımız burada İstanbul’da yaşanacak olan bir afetin insanlık dramına nasıl dönüşeceğini anlatmaya çalıştı. 8 veya 9 şiddetinde -Allah vermesin- İstanbul’da bir deprem afeti olursa İstanbul’da bütün elektriklerin kesildiğini, bütün caddelerin ulaşıma kapandığını, suyun akmadığını, enerjinin olmadığını -doğal gazın- birçok yerde yangın çıktığını ve günlerce hiçbir yere ulaşılamadığını, 15 milyon insanın iki gün, üç gün sonra ne hâle geleceğini düşündüğümüzde inanın bir korku filmini seyreder gibi oluyoruz. Bu Türkiye’de birçok şehirde böyledir.

Yine, 2004 yılında 28 Mart seçimleriyle belediye başkanı olduk. Bir deprem tatbikatı yapılıyor, belediyenin itfaiye ekipleri iki dakikada deprem alanına varıyor, tugay komutanlığından askerî birlikler iki buçuk dakikada varıyor, sivil savunmanın ekipleri beş dakikada varıyor. Ben dedim ki: “Arkadaşlar, deprem oldu, yollar kapandı, hiçbir yerden geçemiyorsunuz, nasıl geliyorsunuz?”

Onun için, insanlık dramı yaşanmaması için, onun için aklımızı kullanmamız için… Ve bize bahsedilen gibi “Biz size akıl verdik, siz aklınızı kullanmaz mısınız? Siz akletmez misiniz? Aklını kullanmayan toplulukların üzerine biz pislik yağdırırız.” dedikleri bu olsa gerek. Bir an önce aklımızı kullanalım, bir an önce bu tür uygulamaları başlatalım diye düşünüyorum.

Bu yasa tabii ki birçok derdi, birçok sorunu ortadan kaldıracak bir yasa değildir, bu yasa milletin rızası olmadan yapılabilecek bir uygulama da değildir. Onun için, bu siyaset üstü bir şeydir, bütün siyasi partilerin meselesidir bu. Belediye başkanı olduğumuzda biz bunu yaşadık. Ne zaman ki bir yerde bir sorunu köklü olarak çözmeye gittiğimizde, maalesef siyasi kaygılardan dolayı bu iş siyasete alet edildi, yaptırılmamaya çalışıldı. Kentsel dönüşümün olduğu, gecekondu dönüşümünün olduğu yerlerde maalesef seçimlerde “Bunlar bu şehri baştan aşağıya yıkacak.” efsanesi ve tevatürleri çıkarıldı.

Ne olur, burada bütün siyasi partilere diyorum ki: Bu siyaset üstü, bu partiler üstü bir uygulamadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözünüzü bağlayınız.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Yasada öyle bir şey yok ki.

NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla) – Oturalım hep beraber bu Mecliste bir kerecik olsun aklı egemen kılalım. Gelecek nesillere ait bize emanet olan bu tabiatı, doğayı, suyu, çevreyi, her ne varsa bizim burada endişemiz olan, onları hep beraber yönetelim diyorum.

Bu tasarının yasalaşması hâlinde ülkemize, şehirlerimize, insanlığa hayırlar getirmesini dileyerek yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Zeybekci.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; öncelikle bu yasa tasarısı kapsamında, bu kürsüden görüşlerini serdederek bizlere katkı sağlayan tüm milletvekillerine teşekkür ediyorum.

Çok değerli milletvekilleri, gerçekten Türkiye Cumhuriyeti, devlet olarak, Hükûmet olarak, millet olarak, tüm sivil toplum kuruluşları olarak ve bugün yüce Meclisin huzuruna getirdiğimiz bu yasa tasarısı kapsamında tüm ilgili kurum, kuruluşlar, akademisyenler ve kişiler ciddi bir duyarlılık kazanmıştır, halkımız çok ciddi bir duyarlılık kazanmıştır.

Şunu da ifade etmek zorundayım: Hükûmetlerimiz döneminde vuku bulan Pülümür depremi, 2003 yılındaki Bingöl depremi, İzmir Seferihisar depremi, daha sonra Elâzığ depremi, Kütahya Simav depremi, en son Van depremi, tüm bu, yaklaşık 7 tane, depremlerde… Rize’de sel afeti oldu, Bursa’da, Mustafakemalpaşa’da yangın oldu. Valiliklerin ve teknik heyetlerin tespit ettikleri hak sahiplerinin konutlarını üç ayda, altı ayda, sekiz ayda hak sahiplerine verdik.

Şimdi, Bingöl Milletvekilim -lütfen beni bağışlasın, beni uyardı, kendisine teşekkür ediyorum- kırk bir yıl önce Bingöl’de olan depremin hesabını benden soruyor, tabii ki soracak, haklıdır sormakta. Biz bu süreçte, dokuz yıl içerisindeki, hükûmetlerimizin dönemindeki afetlerde oluşan hak sahipliği kapsamında 16 bin konut yaptık. Diğer kapsamda da yani son kırk yıldaki afetlerde oluşan konut açığı hak sahipliği kapsamında da 19 bin konut yaptık yani 35 bin konut yaptık. Şimdi, Bingöl’ü inceleyeceğim ben, oradaki geçici konutları daha sonra kalıcı konut gibi addettiler ve bugüne kadar geldi; biz bunları da kalıcı konut yapmak durumundayız, bunu inceleyip gereğini yapacağım.

Çok değerli milletvekilleri, bu ülkemize biz bu durumda geldik yani hep beraber geldik. Dünya 18’inci yüzyılda -gelişmiş ülkeleri söylüyorum; Avrupa’yı, Amerika’yı, Japonya’yı söylüyorum- sanayileşmesine başladı, biz 1970’li yıllarda, yani 20’nci yüzyılın ortalarında başladık. Bu bakımdan, bizim şehirleşmemiz 1950’den itibaren çok düzensiz oluştu, şehirlerimizde âdeta yığılma oluştu.

1800’lü yıllarda dünyada nüfusu 1 milyonu geçen sadece 3 şehir vardı, yanılmıyorsam Londra, Pekin ve Tokyo -yanılabilirim- ama bugün nüfusu 3 milyonu geçen 60’tan fazla şehir var.

Dünya nüfusunu burada konuşmacılar ifade ettiler, dünya nüfusunun yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor, Türkiye nüfusunun da yüzde 77’den fazlası şehirlerde yaşıyor. Bu olgu artacak. Bu ciddi konut ihtiyacını getiriyor.

Bugün kuzey Afrika ülkelerinde çok ciddi konut ihtiyacı var, Afrika’da var, Tayland’da var, Endonezya’da var. Mısır’da bugün mezarların üzerinde gecekondu yapıyorlar. Bugün Brezilya dünyanın büyük ekonomileri arasına girdi, favela dediğimiz gecekondulardan kurtarmak için her türlü yasal tedbirleri alıyor, başa çıkamıyor, ama biz son dokuz yılda gecekondu yapımını durdurduk.

Türkiye'de 5 milyon konut yapıldı, bunun 500 bin tanesini devlet yaptı, 4,5 milyon tanesini de özel sektör yaptı. Bu konutlar göreceli olarak sağlam konutlar. Gecekonduya yönelme imajı da kırıldı fakat biz yaklaşık 20 milyon konut stokumuza baktığımız zaman, bugün dörtte 1’i yenilenmiş vaziyette ama hâlâ daha yarısından biraz azı çok kötü durumda, İstanbul’daki 3,5 milyon konutun yarısı 6,5 şiddetinde bir depreme karşı dayanıksızdır.

İşte, bundan bir hafta önce, Japon bilim adamı, deprem uzmanı Profesör Honkura İstanbul’a geldi ve yaptığı incelemelerde, İstanbul’daki ve acil deprem riski altında olan şehirlerimizi…

Az önce Kütahya milletvekilim de beni uyardı “Kütahya’dan hiç bahsetmiyorsun.” Kütahya’da deprem oldu, Simav depremi, işte, altı ayda orada konutları yaptık. Kütahya da tabii deprem fayı üzerinde.

Mutlaka binalarınıza bakın, baktırın, dayanıksız binalarınızı da yıkın. Şu anda Türkiye'nin en önemli meselesidir bu. Ben mesleğim olduğu için ifade ediyorum. Benim için, Türkiye’de bir sürü problem var; işte, terör problemi var, başka bir sürü problemler var ama benim için, mesleğim olduğu için ifade ediyorum, Türkiye’nin en önemli meselesi, Türkiye’yi depremsellik riskinden kurtarmaktır veyahut da depremsellik riskini minimize etmektir. Ben samimiyim. Aklımın kestiği kadar, gücümün yettiği kadar, tecrübem ne kadar varsa, hafızamda ne varsa bütün samimiyetimle yasayı, bütün yasaları da incelemek suretiyle, mümasil yasaları incelemek suretiyle, ilgili yasaları incelemek suretiyle bir yasa yaptık, huzurunuza getirdik.

Bayındırlık Komisyonunda biz Cumhuriyet Halk Partisinin önerilerini dikkate aldık. Sayın Milletvekilim burada yanıldı “5 üye” dedi. “Bunların 3 tanesini Bakanlık üniversitelerden kendisi isteyecek, 2 tanesini de kendisi tayin edecek.” dedi. CHP milletvekilleri dedi ki: “Bu yanlış. Siz tayin etmeyin, üniversite kendisi versin.” dedi; biz onlara uyduk. Üniversiteler kendileri 4 tane verecek, 3 tane de Bakanlıktan; 7 tane. Heyet bunları tarafsız bir şekilde, itirazları inceleyecek.

Diğer taraftan, diğer önerileri de dikkate alarak… Bugün yine bir önerileri var yanılmıyorsam. Yine burada, biz bu yasada, yasanın en temel özelliği, vatandaşa diyoruz ki: “Riskli binanı kendin tahlil ettir, kendin bak. Eğer binan riskliyse, lütfen binanı yık. Eğer yıkarsan, mal sahibiysen ve binanı yapmak için paran yoksa sana para yardımı yapacağız, kredi vereceğiz. Kiracı ise kira yardımı yapacağız. İş yeri ise iş yeri yardımı yapacağız. Sertifika istiyorsan konut sertifikası vereceğiz. İmar hakkı istiyorsan imar hakkı vereceğiz veya imar hakkı transferi yapacağız.”

Yine değerli milletvekilleri burada ifade ettiler, saygı duyuyorum “Belediyelerin yetkileri alınıyor…” Efendim, her ifademizde diyoruz ki “idare” diyoruz. İdare kimdir? Belediyeler. Büyük şehirlerde büyükşehir belediyeleri, yetki verildiği takdirde büyük şehirlerde ilçe belediyeleri ve özel idareler, yani valilikler.

Öncelikle diyoruz ki belediyelere: “Siz vatandaşla anlaşın, bu işi yapın.” Vatandaşa diyoruz ki: “Siz riskli binalarınızı tespit ettirin.” Önce bir süre veriyoruz üç ay, beş ay, altı ay; bunu tespit edeceğiz. Sonra, bir defa daha süre veriyoruz; diyoruz ki: ”Size süre verdik, riskli binanızı tespit ettirmediniz ve yıkmaya başlamadınız. Artık sen yıkmazsan, biz senin riskli binanı, senin canını tehlikeye atan binanı yıkmak durumundayız.” Ve ondan sonra belediyeye diyeceğiz ki: “Vatandaş binasını yıkmadı. Git, bunu tespit et. Bu binayı, vatandaşla anlaşabiliyorsan anlaş, anlaşamıyorsan riskli binayı yıkmak zorundasın.” Daha sonra valiliklere verdik yetkiyi, mülki amirlere. Belediyenin yardımıyla mülki amirler riskli binayı insandan tahliye edecek ve yıkacak ama valilik ve belediye yıkmazsa, biz Bakanlık olarak bunları yıkmak durumundayız. Türkiye'nin geldiği nokta budur.

Burada, uygulamada da yine aynı şeyi söylüyoruz: Yıkılan binada katlı mülkiyetler yani kat mülkiyeti veya kat irtifakı sona erecek ve paylı mülkiyete dönüşecek. Burada, paylı mülkiyete dönüşürken mülkiyetin ana binadaki haklılığını ve oradaki rüçhan haklarını tapu kaydındaki deftere işleyeceğiz. Bundan sonra da “Nitelikli çoğunluk olan üçte 2 çoğunlukla karar verin.” diyoruz. “Bu kararı verirken diğer, size uymayanların hakkını da size satacağız, ekspertiz tarafından tespit edilen fiyattan az olmamak suretiyle ve açık artırmayla.” diyoruz. “Alamazsanız veya almazsanız, biz hazine olarak bu 1/3 payı alacağız, bunu da sizin emrinize vereceğiz. Siz 2/3 olarak ne karar verdiyseniz, satmak şeklinde, yapmak şeklinde veya bekletmek şeklinde, biz de size uyacağız.” diyoruz vatandaşlara ve bizim     -tamamen vatandaş eksenli, vatandaş odaklı- “İlla biz, afet riski altındaki binaları yapalım.” diye bir derdimiz yok, “Afet riski taşıyan binaları yıkmak.” diye bir riskimiz var. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim.

Tekrar hepinize saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bayraktar.

Şahsı adına İzmir Milletvekili Aydın Şengül.

Buyurun Sayın Şengül.

AYDIN ŞENGÜL (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Değerli arkadaşlarım, şehirlerimiz hasta ve şehirlerimiz çok çirkin. Zannediyorum, iktidar ve muhalefet bu konuda hemfikir. Kaybedecek zamanımız yok. Bir an önce şehirlerimize operasyon yapmamız gerekiyor.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Ben, şimdi, başka bir çirkinlik göstereceğim. Ben size daha çirkin bir şey göstereceğim.

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – Hastalıklı hücreler oluşmuş durumda, şehirlerin çıkış noktaları tıkanmış, gelişimini engellemiş ve ciddi anlamda karmaşaya yol açmıştır.

Şimdi eleştirilere baktığımızda, muhalefetimizin… Bu yasayla beraber Bakanlık tüm yetkiyi kendisinde topluyor. 1985 yılına kadar planlama yetkisi -o zaman- Bayındırlık ve İskân Bakanlığında, belediyeler gerekirse imar planları yapıyorlar, onay için Bayındırlık ve İskân Bakanlığına gönderiyorlardı. 1985 yılından sonra planlama yetkileri yerele devredildi. Yerelde öyle belediyeler oluşturuldu ki, 2 bin nüfusa ulaşan her belde, köy belediye oluşturuldu. Belediyelerde teknik eleman yok, belediye başkanı ilkokul mezunu, meclis üyeleri belediye mevzuatından yoksun, küçük bir beldeyi, özellikle büyük şehirlerin içerisindeki belde belediyeleri tüm beldeleri yağmaladılar, peşkeş çektiler, kaçak yapılaşmaya izin verdiler, o zamanki ekonomik koşullar bu kaçak yapılaşmanın önünü açtı. Hiçbir yasaya, hiçbir kanuna dayanmadan “Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler.” dedik, bugünlere kadar geldik.

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – İstanbul da öyle oldu değil mi, İstanbul’da da öyle? Tayyip Bey’in döneminde. Bak duymasın!

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, tüm büyük şehirlerde.

Değerli arkadaşlar, herkes şunu söylüyor: “Evet, kentlerimizi dönüştürmemiz gerekiyor, kentsel dönüşüme bir an önce başlamamız gerekiyor.” Tamam, başlayalım. Şu anda zaten yürürlükte kentsel dönüşümün yapılmasıyla ilgili gerekli yasalar var, buyurun yapın. Şimdiye kadar biz o yasalara göre işlemlerimizi yürütemediğimiz için, birçok sıkıntılarla karşılaştığımız için bu yasayı çıkarma gereği duyduk.

GÖKHAN GÜNAYDIN (Ankara) – Bir yıldır bekliyor, bir yıldır göndermiyorsunuz Bakanlar Kuruluna.

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – Az önce bir şey söyledim, kaybedecek vaktimiz, zamanımız yok. Ne diyoruz? Siz o şehirlerimizdeki o çirkinliği, o karmaşayı gördüğünüzde rahatsız olmuyor musunuz?

Değerli arkadaşlar, ben şehir plancısıyım, planlamanın içerisindeyim. Şehirlerin yapılaşmasını, çıkan zorlukları, sıkıntıları çok iyi biliyorum. İçinde olan bir arkadaşınızım. Böyle kulaktan dolma, periyodik olarak hazırlanmış metinleri okuyarak değil, hissederek bunları söylüyorum. Yıllardır bekledik, bugünlere kadar geldik.

Bizim bir an önce… Orada oturan vatandaşlarımız köyünden göç etmiş, şehre yerleşmiş; sözde şehirde yaşıyor. Şehirde yaşayan köylüler o köy hayatını yaşamaya çalışıyor; hâlâ bahçesinde tandırı var, hayvanlarını besliyor. Kentte yaşamakla kentlilik olmuyor, öncelikle fiziki altyapısını yapmanız gerekiyor. Fiziki altyapısını nasıl yapacağız? İşte bunları dönüştürerek yapacağız. Bu kentsel dönüşümü, yenilemeyi yaparken aynı zamanda sağlıklı binaları yapmak için bu dönüşümü yapmayacağız, sağlıklı binalar yaparken sağlıklı bir çevre de yaratmamız gerekiyor. İnsanlar o sağlıklı çevrede yaşamak istiyorlar. Ben seçim bölgeme gittiğimde oradaki çocuklar benden çocuk oyun bahçesi istiyorlar, oyun oynayacakları alan istiyorlar, hemen yakında gidebileceği okulunu, sağlık tesisini, sosyal ve kültürel tesislerini istiyorlar. Nasıl yapacağız bunu? Tamam, şu yasaya uyalım. İşte “Yok ormanlarımızı yok ettik, mera alanları yok edildi.”

Arkadaşlar, zaten şu andaki yasalarda, istenildiği takdirde birçok mera alanı da imara açılabiliyor. Mera alanları, bildiğiniz gibi, şehrin içerisinde. Birçok arkadaşımız bilir, birçok mera alanımız var. Ben oralarda hayvancılık yapıldığını hiç görmedim ve şahit olmadım. Boş araziler durur. Eyvallah, geçmişte mera olarak belirlenmiş, koruma altına alınmış. Ne yapıyoruz? Ot mu biçiyoruz?

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Bina yapmak lazım, bina!

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – Ot büyüdüğünü hiç görmedim, hayvancılık yapıldığını da hiç görmedim.

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Birkaç müteahhit var, onlara verip bina yapmak lazım!

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – Arkadaşlar, bizim şu anda birçok şehrimizde kaçak yapılaşan yerlerde ciddi bir yoğunluk var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – O yoğunlukta kentsel donatı alanları anlamında ciddi anlamda sıkıntılar var. Bu boş alanları, gerekirse o mevcuttaki kaçak yapılaşmalardaki yoğunlukları düşünerek, kentin içerisinde kalmış bu mera alanları veya zeytin alanları veya devlete ait hazine yerlerini kullanmamızda çok önemli faydalar var. Nasıl faydalar var? Yoğunluğu azaltacağız, buralarda kentsel donatı alanlarını kullanmamız gerekiyor ve bizim…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Beyefendi, meralar, et veren alanlardır, süt veren alanlardır. Mantığınız kavramıyor ki o işi!

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Gene et, süt var ama müteahhitler aracılığıyla kendileri alıyor.

AYDIN ŞENGÜL (Devamla) – Arkadaşlar, beş dakikada bu kadar anlatma vaktim var, inşallah önümüzdeki süreç içerisinde daha fazla vaktimiz olur da uzun uzun konuşma, anlatma vaktimiz olur.

Ben, yasayı hazırlayan, başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığımıza, bürokratlara teşekkür ediyorum. Yasanın ülkemize hayırlı olmasını diliyor, hepinizi sevgi, saygıyla selamlıyorum. Sağ olun.  (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şengül.

Şahsı adına Bitlis Milletvekili Vahit Kiler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kiler.

VAHİT KİLER (Bitlis) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Tam afet kanunu görüşülürken bu sene neredeyse kardan dolayı afet hâline gelen bir ilin milletvekili olarak huzurlarınızdayım. Bu sene yaklaşık kırk beş-elli gündür karın altında ezilen bir ilin milletvekili olarak huzurlarınızdayım. Biraz önce Bitlis’in karından dolayı, Bitlis’teki karın verdiği zararlardan dolayı konuşan BDP milletvekili Sırrı Sakık’a cevap vermek üzere huzurlarınızdayım. Bazı rakamlar verdi, tamamen doğru olmayan, doğruluktan uzak rakamlar verdi, onları, evraka dayalı doğru rakamları vermek üzere huzurlarınızdayım.

SADİR DURMAZ (Yozgat) – O zaman istifa edecek.

VAHİT KİLER (Devamla) - Özellikle dokuz yılı aşkın bir süredir -on yıla giriyoruz- AK PARTİ İktidarında bir defa hiçbir belediyeye ayrımcılık yapılmadı. Özellikle, bizim ilimizde AK PARTİ’li belediye var, MHP’li belediye var, Saadet Partili belediye var, biz, bunların her birinin, getirdikleri her projede yanlarında olduk.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Size yanlış bilgi vermişler.

VAHİT KİLER (Devamla) – Bugüne kadar her ilçeye yapılan hizmette belediye ayrımı yapılmadan biz hizmetlerimize devam ettik.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – İnanarak söyle.

VAHİT KİLER (Devamla) – Eğer, İller Bankasının dağıttığı ödeneklere bakılırsa, geçmişte olmadığı gibi, geçmişte yapılmayan bir adalet anlayışında, İller Bankasının dağıttığı ödeneklerde bir adalet var. Adalet anlayışı içinde, nüfusa oranla aynı eşitlikte kesinti yapılacaksa aynı kesinti yapılıyor, kesinti yapılmayacaksa o ay aynı şekilde ödenekler hesaplarına aktarılıyor. Bir defa bunun bilinmesini istiyorum.

Diğer taraftan, BDP Milletvekili Sırrı Sakık’ın bahsetmiş olduğu “Tatvan’da 14 metre kar yağmış, Bitlis’te şu kadar metre kar yağmış.” Ben, biraz önce Meteoroloji Genel Müdürlüğünden almış olduğum rakamları vereyim: Bitlis ilinde, bu sene, toplamda kış sezonu boyunca yağan kar miktarı 10 metre 40 santim, Bitlis merkezde. Bahsettiği Tatvan ilçesinde, yani BDP’li bir Belediye Başkanının şu anda yönettiği bir ilçede, toplam yağan kar miktarı -yine Meteoroloji Genel Müdürlüğünün verdiği rakamlar- 3 metre 93 santim.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Az mı 4 metre?

VAHİT KİLER (Devamla) – Ama biraz evvel bu kürsüde, Tatvan’da 14 metre kar yağdığını…

SIRRI SAKIK (Muş) – Ben “14 metre” demedim.

VAHİT KİLER (Devamla) – …Bitlis’le eşit kar yağdığını, Bitlis’ten daha fazla kar yağmasına rağmen eşit miktarda dağıtım yapılmadığını söyledi.

SIRRI SAKIK (Muş) – Allah BDP’yi seviyor, daha az yağdırmış.

VAHİT KİLER (Devamla) – Gelelim, giden paranın dağıtımına.

Değerli arkadaşlarım, Bitlis’e, afet dolayısıyla, toplamda 1 milyon 300 bin lira para gitti ve bu 1 milyon 300 bin liranın 500 bin lirası direkt özel idare hesaplarına aktarıldı. Diğer 500 bin lira, yine Belediye Başkanımızın buraya gelip afet işlerinden sorumlu Bakanımızla görüşmesi ve Afet İşlerine getirdiği evraklar neticesinde -çünkü Bitlis İl Belediyesi sadece şehir içini, kendi hinterlandını değil, Karayollarına ait olan yerleri de açtığı için- 500 bin lira da direkt buradan, Afet İşlerinden, Özel İdarenin veya Valinin inisiyatifine bırakılmadan, direkt buradan İl Belediyesinin hesabına aktarıldı.

SIRRI SAKIK (Muş) – Aynı şeyi söyledik.

VAHİT KİLER (Devamla) – Yani burada iddia ettiği gibi Vahit Kiler o hesaplara müdahale etmedi, dağıtıma müdahale etmedi.

Daha sonra, 300 bin lira tekrar aktarıldı geçen hafta ve o 300 bin lira, belediyelere, hasar gören, bu anlamda sıkıntısı olan belediyelere ödenek olarak aktarıldı. Kime aktarıldı? 300 bin liranın 60 bin lirası BDP’li Tatvan Belediyesine, 30 bin lirası AK PARTİ’li Mutki Belediyesine, yine 30 bin lirası Güroymak Belediyesine –yine BDP’li- ve 30 bin lirası Fazilet Partisinden olan Hizan Belediyesine, diğer geri kalan da 25’er bin lira bütün beldelere dağıtıldı.

Ben size Allah aşkına soruyorum, burada bir adaletsizlik var mı? Çıkıp burada bunu adaletsiz gibi gösterip de dışarıda eşkıyalık yapmanın bir anlamı var mı?

SIRRI SAKIK (Muş) – Eşkıya sensin, sen!

VAHİT KİLER (Devamla) - Ve daha sonra basın mensuplarına söylüyor ki: “Biz kavga yaparsak adam gibi yaparız; kavgayı adam gibi yaparız.” Evet, biz de milletvekilliğini de adam gibi yaparız, insanlığımız da adam gibidir ve hangi laftan da anlıyorsanız o laftan da konuşuruz, hangi dilden de anlıyorsanız o dilden konuşuruz, hiç merak etmeyin.

Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kiler.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Sakık.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, zaten beş dakika konuşmayı bana ayırdı. Doğruyu söylemiyor. Ben kendisine teşekkür edeceğim.

BAŞKAN – Peki, buyurun Sayın Sakık.

Lütfen, yeni sataşmalara mahal vermeyiniz.

 

X.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

3.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Vahit Bey, size bin kez teşekkür ediyorum, benim söylediklerimi teyit ettiniz. Bakın, ben de söyledim, 500 milyarı il belediyesine tahsis ettiniz çünkü dünden bu saate kadar valiyle, sizinle kavga ettikten sonra bu saat itibarıyla Tatvan Belediyesine 60 milyon lira aktardınız, diğer belediyelere, bu kavga sonucu 300 milyondan… Çünkü görüştüm, bir tek lira vermeyeceğini söyledi “Çünkü Tatvan’a kar az yağdı.” dedi…

VAHİT KİLER (Bitlis) – Doğru söylemiyorsun.

SIRRI SAKIK (Devamla) - …ve bu kavgadan sonra bu ilçe belediyelerimize para böyle tahsil edildi. İşte, benim söylediğim bu. Sen Bitlis’e 500 milyarı aktarırsan, 70-80 bin nüfusu olan Tatvan’a 60 bin lirayı kavga sonrası... Benim de isyanım buna.

Size teşekkür ediyorum, doğruları söylediniz, ben de bunları söylüyordum. Eğer bunları çıkıp demiş olsaydınız, aramızda kavga da olmayacaktı.

Ve ben burada “14 metre kar” demedim. Bütün Muş, Bitlis tarafında, Meteoroloji verilerine göre, kimi yerde 11 metre, kimi yerde de 4 metre kar oldu çünkü bugüne kadar hiçbir ilçeye tek lira para ödenmemişti.

VAHİT KİLER (Bitlis) – Tutanaklar orada, konuşman tutanaklarda.

SIRRI SAKIK (Devamla) - Bakın, tek ilçeye para ödenmemişti ama biraz önce hemen gittiniz alelacele görüştünüz, sizin Bitlis Valisi bizim ilçe belediyelerinin hesabına o 300 milyon liradan 60 bin lira gönderdi. Şimdi, senin vicdanına sesleniyorum: 45 bin nüfusu olan bir ile 500 milyon, kavga sonrası diğer ilçelere, 80 bin nüfusu olanlara 60 milyon. Takdir sizin.

Teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sakık.

VAHİT KİLER (Bitlis) – Sayın Başkanım, düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN - Konu kapanmıştır, netleştiğini zannediyorum.

Böylece…

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Efendim?

OKTAY VURAL (İzmir) – Efendim, şimdi, eğer devletin işleri böyle zorbalıkla, kavga ederek, ondan sonra netice alınıyorsa sayın bakanlar bu konuda bir cevap versinler. Yani böyle bir şey olamaz ya! Çok vahim bir iddia bu. Hükûmetin bu konuda cevap vermesi lazım. Yani fiilî bir şeyden sonra para gönderilmişse -ki bunu kabul etmemiz mümkün değildir- bu konuda bir tavzihe, bir açıklamaya ihtiyaç var. O bakımdan, kim hangi dilden anlıyorsa, onu kullanıp da anlatıyorsa o zaman milletvekillerimize de hangi yolu tavsiye ediyorlar?

VAHİT KİLER (Bitlis) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Kiler, bu konuda açıklama mı yapacaksınız?

Buyurunuz Sayın Kiler.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sataşma olmadı ki kendisine teşekkür ettim.

BAŞKAN – Dillerimizi lütfen şiddetten arındıralım.

Buyurunuz Sayın Kiler.

 

4.- Bitlis Milletvekili Vahit Kiler’in, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

VAHİT KİLER (Bitlis) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Bir defa bir konunun açıklığa kavuşması lazım, Sayın Vural’ın dediği doğru. Türkiye Cumhuriyeti’nde işler… Kavga ederek, tehdit ederek bir yerlere para gönderilmiyor. Dün Sayın…

OKTAY VURAL (İzmir) – Ne zaman gönderilmiş bu para?

VAHİT KİLER (Devamla) – Para geçen hafta gönderildi ve dün itibarıyla Bitlis Valimiz gönderilecek paraların miktarını belirleyip hesaplarına aktarmak üzereydi, aktarmıştır belki de. Dün itibarıyla aktarılmıştı. Benim verdiğim, vermiş olduğum rakamlar bugünkü rakamlar değil, dün Valilikten almış olduğum rakamlar ki bugün de kendisine oturduğumda söyledim. Doğruyu söylemiyorsun, Sayın Sakık doğruyu konuşmuyorsun.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Ben biliyorum, doğru konuşuyor.

VAHİT KİLER (Devamla) – Ben, biraz evvel oturduğumuz yerde, çay ikram ettiğin yerde, daha sonra hakaret ettiğin yerde, Tatvan Belediyesine ne kadar gittiğini, bu rakamların aynısını sana okudum. Gelip burada gözlerime…

SIRRI SAKIK (Muş) – Namaz kıldın, yalan söyleme!

VAHİT KİLER (Devamla) - Gelip burada, gözüme baka baka yalan konuşuyorsun.

SIRRI SAKIK (Muş) – Yalan söyleme! Namazdan çıktın, yalan söyleme!

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen, bu konu çok fazla uzadı.

VAHİT KİLER (Devamla) – Gözlerimin içine baka baka yalan konuşuyorsun.

SIRRI SAKIK (Muş) – Demek ki servetini böyle yalanlar üzerine kurmuşsun.

VAHİT KİLER (Devamla) - Yalan konuşma!

BAŞKAN – Lütfen…

SIRRI SAKIK (Muş) – Benim kellem gitse yalan söylemem. Sen namaz kılarak yalan söylüyorsun!

VAHİT KİLER (Devamla) – Biz on senedir orada hiçbir ayrımcılık yapmadık.

BAŞKAN – Genel Kurula hitap ediniz Sayın Kiler.

VAHİT KİLER (Devamla) - Sizin gibi diğer insanları yok saymadık. Bütün Bitlis’te yaşayan 336 bin insan bizim insanımız.

BAŞKAN – Sayın Kiler, lütfen Genel Kurula hitap ediniz.

VAHİT KİLER (Devamla) – Senin gibi oradaki insanları yok saymıyoruz. Oradaki Türk’ü de, orada bize oy veren de, vermeyen de, herkes bizim vatandaşımız. Eğer öyle olmasaydı, biz on senedir orada 1’inci parti olmazdık. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, şimdi şuraya bu kadar gönderdik ama Bitlis’in Ahlat’ı da Milliyetçi Hareket Partili bir belediye. Ama ona da göndermemişler. Demek ki burada Ahlat Belediyesini zikretmediklerine göre gerçekten haksızlık yapılmış herhâlde Ahlat’a.

SIRRI SAKIK (Muş) – Bakın, Sayın Başkan…

OKTAY VURAL (İzmir) – BDP olunca ver, MHP olunca verme! Niye bu kadar düşman olunuyor?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bu konu yeterince tartışıldı.

 

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (1/569) (S. Sayısı: 180) (Devam)

 

BAŞKAN – Soru-cevap işlemine geçiyorum.

On beş dakika süremiz var.

Sayın Aslanoğlu…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Bakan, İstanbul’da 99 depreminden sonra ağır hasarlı, orta hasarlı ve az hasarlı binalarda hâlâ bazı ilçelerde oturanlar var. Belediyeler yasal olarak bu insanları çıkaramıyor. Hâlâ bu insanlar, bu ağır hasarlı ve orta hasarlı binalarda yaşıyor. Bunun için ne önlem alacaksınız? Bir.

İki: Bazı ilçelere bazı inşaat grupları haksızlık yapıyor, haksız rekabet yaratıyor “İlçe deprem bölgesi değil, kuvvetli ilçe, kuvvetli zemini olan ilçe.” diye. Bunu nasıl önleyeceksiniz? İstanbul’un tüm ilçelerinde deprem riski var mıdır? En yoğun hangi ilçede vardır ve bunun kriterleri nedir? Ama bazı bilim adamlarıyla bazı inşaat gruplarının çıkıp ortaya, velveleye vererek, haksız rekabet yapmasını önleyecek misiniz?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aslanoğlu.

Sayın Vural, buyurunuz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür ederim.

Efendim, Sayın Bakandan yazılı olarak da, mümkün olursa, istirham ediyorum.

Bu çeşitli illerde “kentsel dönüşüm” adı altında uygulanan projeler var. Hangi ilde kaç proje uygulanmış? Hangi tarihte başlamış, hangi tarihte bitmiş? Hak sahibi ne kadardır? Bunların kaçına teslimat yapılmıştır? Bu konuda bir bilgi vermelerini istiyorum.

Ayrıca, TOKİ’den ihale alan ve bu ihale alan şirketlerden hangileri “gıda, temizlik maddesi” adı altında gıda bankalarına ne kadar hibede bulunmuşlardır? Eğer bu bilgileri temin edip bana gönderebilirseniz çok memnun olurum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Vural.

Sayın Doğru…

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakana soruyorum: Belediyelerin verdiği inşaat ruhsatlarında çok sayıda formalite ve yüksek harçlar vardır. Fakir fukara bunu karşılamada zorlandığı için ruhsatsız bina yapmaktadır. Bu da sağlam olmayan binaları karşımıza çıkarmaktadır. Tokat ili gibi küçük ölçekli deprem kuşağında bulunan il ve ilçelerde belediyelerce kontrolleri yapılmak kaydıyla, formaliteyi azaltmayı, harçları düşürmeyi düşünüyor musunuz?

İkinci soru olarak, deprem sigorta ücretleri gelir düzeyi düşük insanlar ve emekliler için ağır ve ödenmez durumdadır. Bu grup insanların yaptırmak zorunda olduğu deprem sigortasıyla ilgili ücretlerin devletçe karşılanmasını düşünür müsünüz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Doğru.

Sayın Fırat…

SALİH FIRAT (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakana sorum var. Van’da, biliyorsunuz “Depremden sonra çadırda yaşayan insanlar konteynerlere taşındı.” dendi ancak kiracılara konteyner verme konusunda sıkıntılar yaşanıyor, kiracılara konteyner verilmiyor. Bu sorun ne zaman çözülecek; bir.

İkinci sorum da, Adıyaman’da bazı AKP’li belediyelere çöp toplama araçları Çevre Bakanlığı tarafından verilmiş. CHP’li veya diğer partili belediyelere de vermeyi düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Fırat.

Sayın Halaçoğlu…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, Kayseri bir fay hattı üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte Kayseri’de 8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir. Kayseri’nin deprem riskiyle ilgili bir çalışma yapılmış mıdır, bir tedbir düşünülmekte midir? Bunu istirham ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaçoğlu.

Sayın Öğüt…

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, en son Esenyurt’taki çadır yangını tekrar Van’daki çadır kentleri ve inşaatlardaki çadırları gündeme getirmiştir. Bu cinayetlere kurban giden ve öldükten sonra sahtekârca sigortalı yapılan vatandaşlarımıza rahmet diliyorum.

Çadır kentlerde çadırlar arası emniyet mesafesi var mıdır? Çadırlarda yangın söndürücü var mıdır? Isınma nasıl sağlanmaktadır? Güvenli midir? Hangi kurumlarca denetlenmektedir? Yönetmeliği var mıdır? Konteynerlere geçme zorunluluğu getirilecek midir? Türkiye Yangınla Mücadele Vakfının uzmanlığından yararlanmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Sayın Belen…

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Van depreminden sonra Sayın Başbakanımız, ocak ayı sonuna kadar çadırda kimsenin kalmayacağının, herkesin geçici konutlara yerleştirileceğinin sözünü vermişti. Mart ayı bitmek üzere, hâlen bu konuda bir gelişme yok.

Ayrıca, basında yer aldığı kadarıyla geçici konutlarla ilgili prefabrik siparişi verildiği ve bu prefabriklerin değerinin 50 bin lira olduğu yer aldı. Hâlbuki piyasada, prefabrikler, aynı metrajda 25-30 bin lira civarında piyasadan temin edilebiliyor. Bu basındaki haber doğru mudur?

Olası Marmara depremiyle ilgili Tekirdağ il genelinde ne gibi tedbirler aldınız?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Belen.

Sayın Durmaz…

SADİR DURMAZ (Yozgat) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, tasarının 19’uncu maddesinde, Atatürk Kültür Merkezi alanıyla ilgili iyileştirme için Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşünü alacağınızı ifade etmektesiniz. Şayet bu görüş olumsuz olursa, Kültür ve Turizm Bakanlığı olumlu görüş bildirmezse yine kendi bildiğinizi yapacak mısınız, yoksa Bakanlığın görüşüne riayet edecek misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Durmaz.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, yaklaşık bir ay kadar önce Sayın Maliye Bakanı, sosyal paylaşım sitesi twitter’dan “Sayın Başbakanımızın talimatıyla Van depremzedelerine bugün 2 milyar TL ödenek tahsis ettik.” diye duyurmuştur. 500 milyon TL de o zamana kadar yapılanlarla beraber, yaklaşık, Van depremzedelerine 2,5 milyar TL’lik yardım yapılmıştır.

Sorum şudur: Bu yardımlar hangi amaçla bugüne kadar harcanmıştır? Aynı durumda, zarar gören Kütahya Simav depremzedelerine şimdiye kadar ne kadar yardım yapıldı? Bu yardımı yapmak bu kadar kolay mıdır?

Biraz önceki soruma da verdiğiniz cevapta sanıyorum bir yanlış bilgilendirme var. Şu ana kadar Simav depremzedelerine herhangi bir şekilde kredi verilmemiştir. Köy ve beldelerdeki vatandaşlarımızın…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Sayın Bakan, 3’üncü maddede “ipotek” kavramı geçiyor. Medeni Kanun’da iki çeşit ipotek var: Teminat ipoteği, karz ipoteği. Bu ne tür bir ipotektir? Bu, faizli mi olacak, faizsiz mi olacak; süreli mi olacak, süresiz mi olacak? Burada bir açıklık yok, buna açıklık getirirseniz sevinirim, bir.

İkincisi: AKP İzmir Milletvekili “Mera yerleri işe yaramaz. Onun için şehir donatılarını yapmamız gerekiyor.” şeklinde bir açıklamada bulundu. Meralar et veren alanlardır, meralar süt veren alanlardır. Meralara bu şekilde “lüzumsuz” açıklamasını yapan bir iktidar milletvekilinin düşüncesine katılıyor musunuz? Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Üçüncü bir hadise: Gerek belediyelerin gerek kaymakamlığın verdiği yardım çeklerinin sizin partinizin milletvekili olan Vahit Kiler’in sahip olduğu marketlerde geçerli olduğuna ilişkin şikâyetler geliyor bize. Bu, rekabeti engelleyen bir husus değil midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tanal.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Sayın İstanbul Milletvekilimiz “99 depreminden sonra hâlâ daha hasarlı olduğu bilinen binalarda insanlarımız oturuyor. Bunlara karşı ne yapacaksınız?” dedi. Tabii, bu ifade doğrudur. Biz de bunun için tedbirler alıyoruz. İstanbul’da gerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi gerek İstanbul Valiliği gerekse Bakanlık tarafından gerekli çalışmalar yapılmaktadır. Ağır hasarlı binalar, hasarlı binalar tespit edilmekte ve insanlarımızın bu binalardan tahliyesi için çalışmalar yapılmaktadır ama mevcut yasalar bunları tahliye etmede yetersiz kaldığı için, kaynak bakımından da yetersiz kalındığı için, işte bu yasayı bunun için düzenliyoruz. Hatırlattığı için ve şu anda yüce Meclisin gündeminde olan yasayı da kuvvetlendirici ifade kullandığı için Sayın Aslanoğlu’na teşekkür ediyorum.

“Bazı ilçelerde de haksızlık yapıldığı” şeklinde ifadesi var. Bunu ben tam anlayamadım, bunu yazılı olarak verirse bunları da araştırırız.

“Hangi ilçelerde daha çok deprem riski var?” sorusuna da, bilindiği üzere, bu gelen fayın -tabii araştırmalar, gerek jeofizik mühendislerinin gerek jeoloji mühendisi ve profesörlerin gerekse deprem mühendisi ve inşaat mühendislerinin yaptığı açıklamalar da tam yeknesaklık sağlamamaktadır- Avcılar, Bağcılar, Büyükçekmece aksı üzerinden Tekirdağ’a doğru gittiğini, Zeytinburnu’ndan itibaren ilçelerin daha çok risk taşıdığını, ama gerek Karadeniz kıyısının gerekse kuzeye doğru Trakya kesimlerinin -yani Çatalca’nın- daha sağlam olduğunu söylüyorlar ama bunlar ifadelerdir, bilimsel ifadelerdir. Bunları da burada ben ifade ediyorum, bunlar da benim aleyhimde suç olarak kullanılabilir ama duyduklarımı sizinle paylaştım. Çok teşekkür ediyorum.

Oktay Bey’in dediği “Çeşitli illerde kentsel dönüşümler yapılıyor, bunlar nelerdir?” yazılı olarak bu bilgileri istedi. TOKİ’den ihale alan ve gıda bağışları yapanları da -bunları da çalışıp- TOKİ’den bilgi alıp kendisine takdim edeceğim.

Sayın Doğru “Belediyelerin verdiği ruhsatlarda aşırı formalite var ve yüksek harçlar alınıyor. Bu bakımdan, vatandaş zaman zaman ruhsat almadan da ev yapıyor, bu da, mühendislik hizmeti almadan depreme dayanıksız yapılar oluyor.” dedi. Bunun için çok ciddi çalışma yapıyoruz mevcut kanunla, yönetmelikle ne yapabiliriz diye. Ruhsatı alınırken hem evrak sayısını azaltma hem imza sayısını azaltma, bundan sonra çağdaş ülkelerin, modern ülkelerin, bilimsel ülkelerin yaptığı gibi ruhsatlarda kolaylık ama ruhsattan sonra denetimlerde sıkı bir denetim yapma sürecini başlatmak için çalışmalarımız son safhaya gelmiştir.

“Deprem sigortasını fakir insanlar ödeyemiyor, bunu devlet karşılayamaz mı?” ifadesi var. Böyle bir çalışmamız yok ama deprem sigortasının çok düşük olduğunu biliyorum, bunu da sizlerle paylaşmak istiyorum.

Van’da çadırda yaşayanların tamamı konteynerlere, yani geçici konutlara taşındı, kiracılara da konteyner verdik. Fakat, şöyle bir şey var Van’da: İnsanlarımız, yine artçı depremler olduğu için evlerinde gece kalamıyor, evinin yanında, hemen bitişiğinde konteyner istiyor. Tabii bu, çok zor bir olay. Şu anda çadırda kalan insanımız yok. Ancak yine ilave konteyner talebi var, yok değil, fakat bunlar esasa müteallik değil. Bu bakımdan, sağlam olan evler ve konteynerler şu anda Van’ın problemini çözmüş vaziyettedir.

Adıyaman’da ve diğer yerlerde sadece AK PARTİ’li belediyelere çöp toplama aracı verildiği yönünde bir ifade var. Kesinlikle buna katılmıyorum. Hangi milletvekilimizin, hangi belediye başkanımızın talebi varsa, kesinlikle herhangi bir siyasi görüşle bakma hakkına sahip olmadığımı bilerek, bu belediyelere imkânlarımızın ölçüsünde çöp aracı veriyoruz ve bundan sonra da vermeye devam edeceğiz. İzmir’de önümüzdeki cumartesi günü yüz yetmiş dört tane çöp aracı dağıtacağız törenle. Buyurun, oraya teşrif edin, orada hangi belediyelere, ayrım yapmadan nasıl verdiğimizi de görürsünüz.

“Kayseri’nin fay hattı üzerinde olup olmadığı noktasında çalışma yapıldı mı?” diye bir milletvekili arkadaşımızın sorusu var. Bu deprem kapsamında tüm illerimizi taramadan geçireceğimizi de ifade etmek istiyorum.

Esenyurt’ta yapılan olay bir skandaldır ve insanlığa karşı işlenen bir suçtur, buradaki şahsın, buradaki müteahhidin, yüklenicinin, taşeronun işlediği suçtur. Yasalar karşısında gerekli cezayı görecektir. Tabii ki bu insanlarımız, kardeşlerimiz yangında öldükten sonra yapılan sigortalar da daha büyük sahtekârlıktır. Bunun için gerekli tedbirleri aldık ve almaya da devam ediyoruz.

Van depreminden sonra Sayın Başbakanımız “Ocak ayından sonra kimse çadırlarda kalmayacak, herkes geçici konutlara taşınacak.” diye ifade etmişti. Burada küçük bir aksamamız oldu, ben Van halkından ve sizlerden özür diliyorum, ama bugün itibarıyla Van’da çadırda yaşayan bir insanımız yoktur.

Konteynerlerin fabrikadan çıkış bedeli 7 bin lira ile 10.500 lira arasındadır. Van’da yerleştirilmesi, altyapı, çevre düzenlemesi ile yol, su, elektrikle birlikte 14-15 bin liraya mal olacaktır, 50 bin lira gibi bir rakam yoktur.

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Konteyner değil, prefabrik, Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Prefabrik evleri biz kendimiz para vererek Van’da yapmadık, bunların tamamı bağıştır. Bunun dışında bizim yaptığımız binalar kalıcı konuttur. Prefabrik Mevlânâ evleri vardır, bunların fiyatları daha da düşüktür, 7 bin lira civarındadır yani biz devlet olarak 50 bin lira değil, 20 bin lira vererek de herhangi bir prefabrik ev yapmadık. Geçici olarak söylüyorum ama kalıcı prefabrik yapılmışsa onu ayrıca yazılı verirseniz, bunun da cevabını size veririm.

Yine 19’uncu maddeyle ilgili saygıdeğer milletvekilimizin “Kültür ve Turizm Bakanlığından görüş alacaksınız, buna itibar edecek misiniz?” sorusu… Görüş ne için alınır? Tabii ki itibar etmek için alınır. Kültür ve Turizm Bakanlığıyla beraber çalışıyoruz. Bakanlık ne diyorsa kültür varlıklarına dair ve tarihî doku, sit alanlarına dair… Zaten bu sit alanları Kültür ve Turizm Bakanlığının oluşturduğu kurullardan da geçmek zorundadır. Bu bakımdan yasalara uymak zorundayız. Bunu da bilgilerinize arz ederim.

Maliye Bakanımız “Başbakanımızın talimatıyla Van depreminden sonra 2 milyar TL yardım yaptık…” “Bu yardım nasıl dağıtıldı, Kütahya’da aynı şekilde yapıldı mı?” sorusuna…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Bitiriyorum Sayın Başkan, iki soru kaldı.

Afet riski altındaki alanların sorunlarıyla ilgili, bu Başkanlık Sayın Beşir Atalay Bey’e bağlı. Onunla görüştük, Van’da insanlarımıza ne veriyorsak Kütahya’da da aynısını vereceğiz diye karar aldık. Başbakanımız da böyle bir talimat verdi, bunu Kütahya’da da…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Verilmedi Sayın Bakan! “Vereceğiz.” yok, verilmedi şimdiye kadar.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Vereceğiz aynısını.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Verilmedi! Kanun çıktı, çıkarmadınız, eklemediniz, verilmedi. Kimi kandırıyorsunuz ya, sekiz ay oldu!

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) –Altı ayda konutları bitirdik, diğer eksikleri de yapacağız Simav’da.

3’üncü maddede ipotek soruldu. Buradaki ipotek sadece burada yapılan masraflarla ilgili ipotektir ve faiz burada söz konusu değildir.

Yine, meralarla ilgili bir milletvekilimize atfen söylendi. Burada İzmir Milletvekilimiz Ünal Bey’in dediği şudur zannediyorum: Mera vasfını kaybeden şehir içerisinde alanlar varsa bu alanların kentsel tasarım için kullanılması esastır. Tabii ki mera vasfı devam eden yerlerin süt için, mera için, hayvancılık için kullanılması esastır.

Tekrar hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

Sayın milletvekilleri, birinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, birinci bölümde yer alan maddeleri, varsa o madde üzerindeki önerge işlemlerini yapacağım ve sonra ayrı, ayrı oylarınıza sunacağım.

1’inci madde üzerinde iki önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

180 Sıra Sayılı Yasa Tasarısının 1. maddesinin birinci fıkrasında geçen “ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde” ibaresinin kaldırılarak yerine “arsalar ve yapıların” ibaresinin eklenmesini; “iyileştirme, tasfiye ve yenilemede bulunulmasına” ibaresinin kaldırılarak yerine “iyileştirmesi, yenilenmesi ve gerektiğinde tasfiyesi” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

                Pervin Buldan                                     Nazmi Gür                                    Ertuğrul Kürkcü

                        Iğdır                                                  Van                                                 Mersin

A. Levent Tüzel                                  Erol Dora                                  Sırrı Süreyya Önder

                     İstanbul                                             Mardin                                             İstanbul

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 180 Sıra Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun Tasarısının 1. maddesinin “1’inci” fıkrasının “1’inci” cümlesindeki “Bu kanunun amacı;”ından sonra gelmek üzere “3194 sayılı imar kanununun yetersiz ve yetkisiz kaldığında” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

        Prof. Dr. Haluk Eyidoğan                         Yıldıray Sapan                                  Alaattin Yüksel

                     İstanbul                                            Antalya                                               İzmir

               İhsan Kalkavan                                    Ali Sarıbaş                                       Müslim Sarı

                     Samsun                                          Çanakkale                                          İstanbul

                                                                           Haydar Akar

                                                                              Kocaeli

BAŞKAN – Komisyon bu son okuttuğum önergeye katılıyor mu?

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Katılmıyoruz efendim.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Sayın Eyidoğan, buyurunuz efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi, Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanımız halk arasında “kentsel dönüşüm” olarak nitelendirilen, adlandırılan ama afet riski altındaki alanların dönüşümüyle ilgili kanun tasarısı hakkında birçok yerde demeç veriyor, Sayın Bakan halkı kendisine göre bilgilendiriyor ve bazı cümleler söylüyor, diyor ki: “Şehirlerimizi her bakımdan modern hâle getireceğiz.”

Şimdi, tabii, bu, modernlikten ne anladığımıza bağlı. Bir milletvekilimiz de biraz önce -Sayın AKP Milletvekili- kentlerimizin durumundan bahisle buralarda dönüşüm yapılması gerekliliğinin ortaya çıktığını ve Cumhuriyet Halk Partisinin de buna katıldığını söylemişti. Şimdi, tabii, burada ne tür koşullarda kentsel dönüşüme başlayacağız, kanunda onun tarifi var; işte riskli alan olacak, riskli yapı olacak. Ama Sayın Bakan merak ediyorum, size bir bilmece sorayım: Riskli alan değilse, riskli yapı değilse bu afet riski altındaki alanlardaki dönüşümü nasıl uygulayacaksınız, onu merak ediyorum.

Şimdi, bir örnek vereceğim. Bu örnek belki bazılarınıza göre bundan sonraki olacak projeler için genelleştirilemeyecek bir proje gibi algılanabilir ama bunu göstermek zorundayım, aylardır bekliyorum -şu resmi size göstermek istiyorum- Sayın Bakanımıza da Komisyonda gösterdim bunu. Bu resim, yeşil Bursa’nın, Ulu Cami’nin hemen altındaki Doğanbey Mahallesi’nin son hâlini gösteriyor. Bunun hikâyesini kısaca anlatacağım vaktim müsaade ettiği sürece: 2000 yılında projeye ilk atılan imzalarda yaklaşık 4 bin hak sahibi var. Beş yılda proje bitmiyor ve çok vefat gerçekleştiği için, şu an verasetlerle birlikte -5 bin kişiyi aile olarak düşünürsek- 15 bin kişiyi ilgilendiren bu proje ve hâlâ devam eden mağduriyetler var. Bu, TOKİ’nin uygulamasıyla ortaya çıkan Doğanbey Projesi. Bakın ne oluyor? 2.300 daire yapılıyor; Osmangazi Belediyesine 35, TOKİ’ye 400 daire, toplamda 2.747 daire yapılıyor. Proje 2008’de başlarken on sekiz ayda biteceği söylenen proje hâlâ bitmiyor. İlk etapta, yazılı olmasa da yapılan toplantılarda imza atması istenen hak sahiplerine binaların 13 kat yapılacağı söyleniyor. Sonra projede değişiklik yapıyorlar, tadilatla 23 kata çıkarıyorlar ve gelinen nokta bu. Şimdi, biraz önce sayın milletvekilinin dediği gibi, mevcut, elimizdeki yasal enstrümanlarla kentsel dönüşüm yapamadıklarını söylüyorlar. Bunu yapmışlar. Hangi enstrümanla yaptınız bunu? TOKİ’nin iştirakleri önümüzdeki yıllarda kentsel dönüşümle böyle mi olacak? Burada gördüğünüz, aşağıdaki yapıların çoğu gecekondu değil. 4-5 katlı, 7-8 katlı yapıların yanında duran manzara bu. Ulu Cami’nin altında yeni Bursa duvarı ve şu anda 5 bin kişi, 5 bin hane bundan mağdur. Sonra da projenin ölçeklerini değiştiriyorlar, metrekarelerini artırıyorlar, üç tip evden bahsediyorlar ve bu artan metrekareler için de buradaki hak sahiplerinden ekstra para istiyorlar ve şimdi onlar mağdur. Bursa mağdurları web sayfası vardır. Doğanbey mağdurları sayfasına girerseniz, orada hikâyenin tümünü görürsünüz.

Biz diliyoruz ki kentsel dönüşüm olsun, afet riskleri azaltılsın, daha ferah, daha güzel, yeşil, güzel alanlarda yaşayalım. Böyle olacaksa biz böyle kentsel dönüşüme karşıyız.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Eyidoğan.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

180 Sıra Sayılı Yasa Tasarısının 1. maddesinin birinci fıkrasında geçen “ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde” ibaresinin kaldırılarak yerine “arsalar ve yapıların” ibaresinin eklenmesini; “iyileştirme, tasfiye ve yenilemede bulunulmasına” ibaresinin kaldırılarak yerine “iyileştirmesi, yenilenmesi ve gerektiğinde tasfiyesi” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

                              Sırrı Süreyya Önder (İstanbul) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükûmet?

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Sayın Önder, buyurunuz. (BDP sıralarından alkışlar)

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli üyeler; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hemen Bakana sormak istiyorum: Neye katılmadınız Sayın Bakan? Lütfen, şu Genel Kurula neye katılmadığınızı… Oraya bakmadan çünkü “katılmıyoruz” derken oraya bakmadınız. Bu gayriciddilik olmaz. Yani sizi zor durumda bırakmak gibi bir şeyim yok ama yasama ciddiyeti, ortaklaşma, muhalefeti kale alma almama işte böyle bir şey. Çok hayırlı bir iş için önermiştik biz bunu.

BAŞKAN – Genel Kurula hitaben konuşun lütfen.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (Devamla) – Yani bu akıldan niye mahrum bırakıyorsunuz?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Genel Kurulu ciddiye almıyor Sayın Başkan.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (Devamla) – Peki, size de döneyim, size de döneyim Sayın Elitaş, dur, sıranı bekle.

Burada buna katılmamışlar ama Komisyonda başka bir şeye katılmışlar. Hükûmetin teklifinde Boğaz’ın geri görünüm bölgesi yok. Yeterince titizlikle hazırlanmış bir yasa olsa gerek. Peki, Komisyonda buna katılmışlar. Yani İstanbul’un, özellikle 3’üncü köprü dâhil olmak üzere, açılacak yeni talan alanları Bakan Bey’in çalışmasında unutulmuş, burada “eksik kalmasın” diye Komisyonun önerisine eklenmiş. Ona katılıyorsunuz, burada hayırlı bir öneriye katılmıyorsunuz, üstelik dinlemiyorsunuz, biz can kulağıyla dinliyoruz yasayı.

Bu yasanın afetle ilgisi bir tek isminde sayın arkadaşlar. Bu yasanın kendisi bir afet ve afeti ne kadar ilgilendirdiğini siz test edebilirsiniz. Ben baktım, 25 madde, yaklaşık 3 bin kelime var, “afet” kelimesi içinde 8 kere geçiyor çünkü afetle alakası yok ki. Başka bir rantın, başka bir dönüşüm değil, bölüşümün ve fakir fukaranın yerleştiği ama artık rant kapısı olan semtlerin zenginlere peşkeş çekilmesi bu, başka bir şey değil.

Şimdi, Sayın Bakan dedi ki… (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Hiç oradan söz atmaya gerek yok.

Sayın Bakan çok kıymetli bir laf etti, onu da ölçü alabiliriz. Bakın, hukuksa, etikse böyle. “İbadet duygusuyla yapıyoruz.” dedi, ibadet duygusuyla.

Sayın Bakan, ibadet önemli bir kriter. Haydi, bir de ibadet duygusuyla bakalım. Niye kenz ediyorsunuz bu kadar yetkiyi? Niye infak etmiyorsunuz? Yani hepsini kendi uhdenizde niye topluyorsunuz? İnfak öğütlenirken, kenz haram edilirken, yani biriktirme… Biriktirme sadece para değildir, gücü biriktirmek, bu kadar yetkiyi biriktirmek de paraya tekabül eder. Siz nasıl bu kadar vebali alabiliyorsunuz? Yani ne bileceksiniz? Adıyaman’daki bir araziyi oradaki yerel yetkililer mi bilir, belediyesi mi bilir, mahallelisi mi bilir, oranın yaşayanı mı bilir yoksa -siz burada, Ankara’dan oturup- siz ya da Sayın Başbakan ya da Hükûmet mi bilir? Bu kadar yetkiyi ve aynı zamanda bu kadar vebali alıp ne yapacaksınız? Bu dünyada evler yaptınız, öbür dünyada ne yapacaksınız? Yani ahretiniz mamur olsun. Siz, bunu, eğer ibadet duygusuyla bu meseleyi gözetecekseniz ibadet böyle, infak edersin, yetkiyi de infak edersin. Demokratik özerklik dendiğinde, buradan hemen bir beraber ve solo şekilde karşı çıkıyorsunuz. Demokratik özerklik budur işte; bu tür lüzumsuz, gereksiz bir sürü yetkiyi, bir insanın, bir kurumun, bir bakanlığın, bir dairenin vebaline, yetkisine bırakmamaktır demokratik özerklik.

Orada yaşayan, sizden daha iyi bilir; kırk yıldır oranın deresinde çimmiş, kırk yıldır oranın suyunu içmiş, kırk yıldır oranın çamuruna belenmiş, tozunu toprağını yutmuş, sizin burada bir çırpıda yapacağınızdan ve alacağınız vebalden, vallahi sizin için söylüyorum, daha iyi bilir. Eğer ciddiyetle… Muhalefete ondan sonra bağırıyorsunuz. E kardeşim, çözmenin yolu ortaklaşmadır, dinleyeceksin. “Karşı çıkıyorum çünkü şöyle matah bir şey değil.” dersin. Belki de hikmetli bir şey söyledik, bundan da faydalanırsınız. Meclis dediğin, bunun için kurulmuş yani. Meşveret dedik, buradan zamanında, itiraz ettiler.

Şimdi, siz, deprem bölgesini -burada 8 kere geçirmişsiniz kelime olarak- nasıl tayin edeceksiniz Sayın Bakan? Siz dediniz ki “Van’da yüz yıl daha deprem olmaz.” Peki, bu sizin dediğiniz mi geçerli? İzmit depreminden sonra bir belediye meclisimiz “Fay hattının yerini encümen kararıyla değiştiririz.” demişti çünkü fay hattına site yapacaklardı. “Ya, olur mu?” denildiğinde, “Encümen kararıyla fay hattının yerini değiştiririz.” demişti.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Önder.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

Bununla büyük vebal alıyorsunuz Sayın Bakan. Bu işlerin, insanlığın kadim bilgisinde ve sizin durduğunuz yeri belirlemek açısından… Bak, “ibadet duygusu” dediniz, büyük dalaletin içindesiniz, büyük bir gafletin içerisindesiniz. Maazallah, sizin namı hesabınıza da korkuyorum. Yetkiyi infak edeceksiniz, dağıtacaksınız; kendinizde biriktirmeyeceksiniz. Bu yasa demokrasiyi imha yasasıdır. Siz yeni bir anayasa ve yerindelik konusunda bir sürü şey söylüyorsunuz, “demokrasi” söylüyorsunuz. Bir tane “demokrasi” söyleyin Allah aşkına, ben bir daha konuşmayacağım. Çünkü birçok maddede gelip başınızı ağrıtmaya devam edeceğim. Yetki dağıtılır, hiçbir demokraside bu kadar merkezîleştirilmez, bu kadar vebalin altına girilmez.

Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Sayın Bakandan da biraz daha özenli davranmasını rica ediyorum. Teşekkür ederim. (BDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Önder.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

1’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 1’inci madde kabul edilmiştir.

2’nci madde üzerinde iki önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

180 Sıra Sayılı Yasa Tasarısının 2. Maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde geçen “uygulamalarda" ibaresinden sonra gelmek üzere "ilgili çevre düzeni planı ile sakınım plan ve plan kararları ile uyumlu ve bütünlüklü olmak koşuluyla" ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

                Pervin Buldan                                     Nazmi Gür                                    Ertuğrul Kürkcü

                        Iğdır                                                  Van                                                 Mersin

               A. Levent Tüzel                                     Erol Dora                                  Sırrı Süreyya Önder

                     İstanbul                                             Mardin                                             İstanbul

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 180 Sıra Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun Tasarısının 2. maddesinin (b) bendindeki "Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi halinde" ibaresinin madde metninden çıkarılmasını; 2. maddesinin (c) bendinin "(c) Rezerv yapı alanı: Bu Kanun uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, İdarenin belirlediği, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak Bakanlıkça onaylanan alanları," şeklinde değiştirilmesini; 2. maddesinin (ç) bendinin "(ç) Riskli alan: Zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, İdare tarafından Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak belirlenen alan," şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

        Prof. Dr. Haluk Eyidoğan                         Yıldıray Sapan                                    Müslim Sarı

                     İstanbul                                            Antalya                                             İstanbul

               İhsan Kalkavan                                    Ali Sarıbaş                                       Haydar Akar

                     Samsun                                          Çanakkale                                           Kocaeli

 

BAŞKAN – Komisyon bu son okuttuğum önergeye katılıyor mu?

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Hükûmet?

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Kim konuşacak?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın İhsan Kalkavan konuşacak.

BAŞKAN – Sayın Kalkavan, buyurunuz efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

AHMET İHSAN KALKAVAN (Samsun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Öncelikle, Samsun Milletvekili Profesör Doktor Haluk Koç, Profesör Doktor Tülay Bakır ve Doktor Cemalettin Şimşek’e ve şahsında, Mecliste olan değerli doktor arkadaşlarıma ve tüm doktorlara Tıp Bayramı’nın kutlu olmasını diliyorum.

Değerli milletvekilleri, Afet Riski Altında Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 2’nci maddesiyle ilgili tanımlar faslının aleyhinde söz almış bulunuyorum.

Öncelikle şunu belirteyim ki; kanun tasarısının tanımı ve içeriği yanlış. Kanun tamamen deprem afetine odaklanmış; sel, heyelan, çığ gibi doğa afetleriyle, sanayi kökenli veya insan kökenli afetlerden hiç bahsedilmiyor. Bu durum, kanunun hazırlanmasında profesyonelliğin olmadığı, tamamen belediyelerin ve il özel idarelerinin yetkilerinin kaldırılmasını öngörerek ileride büyük bir rantiyeciliğe yol açmayı sağlayacağını göstermektedir.

Profesyonellik yok diyorum, çünkü kanun tasarısında çevre bilincinden hiç bahsedilmiyor. Çevre duyarlılığını bir tarafa bırakıp vahşi bir sanayileşmeyi göz ardı etmek, bu yasayı hazırlayanların çok amatör olduğunun bir kanıtıdır.

Değerli milletvekilleri, diğer kanun tasarılarında olduğu gibi bu yasa da oldubittiye getirilmek isteniyor. Bu, çok yanlış ve çok büyük bir tehlike arz etmektedir. Bakın, risk alanı tanımlanıyor fakat tehlikeli alan tanımı yok.  Bu kavramlar bir tutuluyor. Bir alanda herhangi bir afet tehlikesi olabilir ama üzerinde herhangi bir yapı, insan yerleşmelerini etkileyecek bir unsur yoksa orada risk olmaz. Yani, heyelan tehlikesi vardır ama üzerinde insan ve yapı yoksa hasar kayıp riski yoktur. Yasanın genelinde afet  riski olmayan alanlarda da yenileme, tasfiye ve iyileştirme yapmak var ve burada idare tanımında da belirtilerek bütün yetki Bakanlığa ve Bakanlığın şahsında TOKİ’ye  bırakılıyor.

Bu alanların tespitinde karar veren makam kim olacak? Yasaya göre “Bakanlık, TOKİ veya idare tarafından Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü de alınarak belirlenen ve Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca kararlaştırılacak.” deniyor. Bu sıralamaya göre Bakanlık karar verecek, Bakanlar Kurulu onaylayacak, TOKİ de uygulayacak. İdare yani yerel yönetim dışlanmış durumda.

Değerli milletvekilleri, şimdi riskli yapının tanımlanmasına bakalım, yasaya göre: “Riskli alan içinde veya dışında olup ekonomik ömrünü tamamlamış olan ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmî ve teknik verilere dayanılarak tespit edilen yapıdır.” deniyor. Burada “ekonomik ömür” deniyor ama “teknik ömür” denmiyor. İnşaat mühendisliği kurallarına göre yapılmış bir yapının ortalama  teknik ömrü standart yapılar için kırk beş-elli yıldır. Bu durumda dönüşüme maruz kalan yapıların çoğu bu nedenle yıkılacak, bu arada tarihî yapıların da geleceği meçhul. Ekonomik ömür ve ağır hasar alma durumu nasıl saptanacak? Bu saptama yasaya göre ilmî ve teknik verilere dayanarak yapılacak.

İşte bu kanun çok tartışılacak, çok itirazlara maruz kalacak ve bilirkişilere de çok iş düşecek. Bu amaçla yerleşmelerde yerel yönetimleri göz ardı etmemeli ve onların bilimsel inceleme ve tespit yöntemlerinin kullanıldığı bina envanteri çalışmalarının tamamlanması beklenilmeliydi.

Son olarak da yapı kalitelerinin ölçülmesi veya belirlenmesi konusuna değinmek istiyorum. Bu işin çok ciddi bir teknik yönetmeliğinin yapılması gerekir. Bunun için inşaat, jeoloji, jeofizik mühendislerinin mutlaka beraber çalışmaları gerekmektedir. Meslek odaları ön planda tutulmalıdır. Beton kalitesi, donatı, statik hesap işleri çok dikkatle yapılmalıdır. Profesyonel mühendislik sisteminin yerleşmediği, hâlâ daha deprem sonrası hasar tespitlerinin tartışmalı olduğu, denetim sisteminin birçok sorunlar barındırdığı ülkemizde, lisanslandırılan kurum ve kuruluşlarca yapılacağı beyan edilen bu ciddi, riskli yapı saptama işleri nasıl olacak? Kaldı ki yapı maliki firmayı belirtilen şirket havuzundan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

AHMET İHSAN KALKAVAN (Devamla) –  Bu raporu Bakanlığa sunacak. Ayrıca rezerv alanı tarifi yapılırken sit alanları, Atatürk Kültür Merkezi, askeriye gibi özellikli alanların da rezerv alanı olarak belirlenmeyeceğinin açıkça yazılması gerekmektedir.

Bunun için bu maddenin değiştirilmesi gerektiğini söylüyor, hepinize saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kalkavan.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

180 Sıra Sayılı Yasa Tasarısının 2. Maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde geçen “uygulamalarda" ibaresinden sonra gelmek üzere "ilgili çevre düzeni planı ile sakınım plan ve plan kararları ile uyumlu ve bütünlüklü olmak koşuluyla" ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Ertuğrul Kürkcü (Mersin) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükûmet?

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Katılmıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Kürkcü. (BDP sıralarından alkışlar)

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; Sırrı Süreyya Önder arkadaşımız bu yasayı aydınlatan büyük ışığı tarif etti. Bu, kâr ve daha çok kâr, kent toprağının yeniden ve yeniden satılarak sermayeye yeni mahreçler açılması tartışmasıdır. Bunun afetle, kentlerin iyileştirilmesiyle, iyi bir yaşam kurmakla bir ilgisi yoktur çünkü eğer gerçekten derdi böyle olan bir yasayla karşı karşıya olsaydık doğrudan doğruya Türkiye’nin kentleşmesinin başlı başına bir afet olduğu saptamasıyla tartışmaya başlaması gerekirdi.

Dünya Bankasının 2011 raporlarına göre Türkiye’nin kentsel nüfusu yüzde 70, kırsal nüfusu yüzde 30’a gelmiştir ve bu her yıl kırsal nüfus aleyhine değişmektedir. En büyük kentin kentsel nüfusa oranı da yüzde 25’tir. Yani Türkiye’nin yüzde 25’ini bir tek kent oluşturmaktadır ve bütün bunlar altında Türkiye kendisine bir hayat aramaktadır. Peki bütün bunların nasıl değişeceğine kim karar verecektir? Burada karar mercileri sayılıyor: İdare, devlet, bakanlık. Bir tek unsur burada yok: Halk. Bizzat bu yerleşme merkezlerinde yaşayanlar, onların kendi hayatları hakkında ne düşündükleri, kenti nasıl yaşamak istedikleri, geleceklerini nasıl yaşamak istedikleri; onlara bunu soran hiç kimse yok. Bu aslında Türkiye’nin gecikmiş kapitalizminin, gecikmiş modernleşmesinin, Türkiye’nin başına bir kentleşme uru hâlinde bela olmasının Türkçesidir. Bu yasadan murat edilen şey budur.

Şimdi öte yandan biz bu yasanın iyileştirilmesi, düzeltilmesi için bir öneride bulunduk ama bu öneride bulunmanın herhangi bir anlamı olduğundan da şu açıdan şüpheliyim: Bakanlar Kurulu 16 Aralık 2011’de bir acele kamulaştırma kararı çıkarttı. Bu karar Mersin’in Çay, Çilek ve Özgürlük Mahallelerinin kamulaştırılmasıyla ilgiliydi ve bu kamulaştırmayı TOKİ’ye görev olarak verdi ve kamulaştırmayı 3634 sayılı Millî Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacı ve aceleciliğine dayandırdı yani dedi ki Bakanlar Kurulu: “Harp çıkacak, gidin buraları kamulaştırın.” Şimdi Mersin’de harp mi var?  Mersin’de bir afet mi var? Hiçbir şey yok ama Bakanlar Kurulu oraların kamulaştırılmasına karar verdiği için bu kararı aldı. Dolayısıyla şimdi burada bizim yapmaya çalıştığımız hiç değilse evasif, her yere kaçışan, merkezî Hükûmete bütün yetkiyi tanıyan, canının istediği zaman bir yeri dümdüz eden, öbür yeri abat etmeye yönelen bir iktidar temerküzüne karşı hiç değilse bunu dağıtmaya çalışıyoruz ama bu bile yetmez sevgili arkadaşlar. Yapılacak bir tek şey var: Bence Meclisin de burada gücü sınırlı çünkü hepimiz görüyoruz, işte biraz sonra eller inecek, kalkacak ve bu öneri reddedilecek. Fakat acaba halkın gücü reddedilebilir mi? Halkın gücünü tanımayacak herhangi bir hükûmet ya da iktidar var mı? Eğer insanlar evlerini, eğer insanlar kentlerini, eğer insanlar kasabalarını kendileri yönetmek isterlerse; eğer insanlar büyük kentlere küçük kentleri, taşraya merkezi, kentlere kırı mağlup ettirmek istemezlerse; eğer insanlar bunlara karşı haklarının savunusuna başlarlarsa; kent kent, mahalle mahalle, sokak sokak örgütlenirlerse; kendi geleceklerini kendilerinin tayin edecekleri halk konseylerini kurarlarsa; buralarda kendilerine yapılmak isteneni değil, kendilerinin ne yapmak istediklerini, hizmetkârları olması gereken devletin kendilerine nasıl hizmet etmesi gerektiğini tartışmaya başlarlarsa, bunun için bir gelecek planı çizerlerse; köyler, kasabalar, ilçeler, kentler birbirine eklenirse; bu bir halk iradesi hâlinde ortaya çıkarsa o zaman her hükûmet bu halkın iradesine saygı göstermek zorunda kalır. Eğer bu yoksa hiç kimse halkın gözünün yaşına bakmayacaktır; tıpkı Sulukule’de olduğu gibi, tıpkı şimdi Tarlabaşı’nda olmakta olduğu gibi o mahallelerin, o kentlerin kadim sakinleri kovulacaklar; bilmedikleri, görmedikleri yerlerde hiç alışık olmadıkları yaşam tarzlarına sürüklenecekler; onların oldukları yere sermaye sahipleri gelecek, bunun adına da “mutenalaştırılma” denecektir. İster bu afet gerekçesi altında yapılsın ister kentsel dönüşüm altında, halk örgütlenmedikçe, halk bütün bu muğlak tanımları…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayınız lütfen.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) –  …belirgin hâle getirmedikçe, halk bütün bu muğlak tanımlara “halkın iktidarı” şeklinde bir yeni açılım kazandırmadıkça bu yasadan doğacak herhangi bir hayır yoktur.

TOKİ Başkanının ve TOKİ’nin kendisine bağlı bulunduğu Bakanlığın şunu büyük bir ciddiyetle düşünmesi gerekir. Gerçekten bu kadar çok merkezî yetkiyle yeniden kent kurmak, Türkiye’yi yeniden kurmak bir bakanlığın memurları tarafından buna karar verilmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkacak bir ülkede kendileri yaşamak isterler mi?

Türkiye'nin neresine giderseniz gidin size aynı kenti veren, Türkiye'nin neresine giderseniz gidin sizin karşınıza aynı çirkinlikteki binaları diken bir merkezî idarenin gücü maksimize edildiği zaman, hepiniz bir TOKİ kentinde, hepiniz bir TOKİ cumhuriyetinde yaşayacaksınız ama asla, o sizin kendi ülkeniz olmayacak. Buna göre bir karar vermenizi diliyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kürkcü.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Sayın milletvekilleri, 2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 2’nci madde kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, 3’üncü madde üzerinde iki önerge vardır fakat çalışma süremizi tamamlamaya çok az kalmıştır.

3’ncü madde üzerindeki önergeler bitene kadar çalışmamızın uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

İki önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 180 sıra sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısının; 3 üncü maddesinin (7) nci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Sadir Durmaz Ali Halaman                                 D. Ali Torlak

   Yozgat                                                                  Adana                                              İstanbul

Mehmet Erdoğan                                               Reşat Doğru

    Muğla                                                                  Tokat

 

Madde 3-

(7) Bu Kanunun uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler de bu Kanun hükümlerine tabi olur. Ancak bu yapı sahiplerinin mülkiyet ve imar hakları ile mülkiyet, kat ve kat irtifak haklarının olduğu gibi korunması esastır. Maliklerin rızasının olmadığı ve anlaşmazlık durumunda yargı yolu açık olmak kaydıyla komisyon marifetiyle tespit yapılır. Ancak bu yetki zorunluluk hallerinde kullanılır. Keyfiyete dayalı kullanılamaz. Kullanıldığı takdirde tüm ilgililer hakkında Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri soruşturma izni alınmadan uygulanır. Komisyonlarda tevdi edilen işler bitmeden, ölüm ve ağır hastalık hali dışında üye değişikliği yapılamaz.

 

                          Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 180 Sıra Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun Tasarısının 3. maddesinin "1'inci" fıkrasının "6'ıncı" cümlesinin "Bu itirazlar; Bakanlıkça, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'nce, üniversitelerde görevli inşaat, jeoloji ve jeofizik mühendisliği ile hukuk öğrenimi görmüş öğretim üyeleri arasından seçilecek dört ve Bakanlıkta görevli iki kişiden teşkil edilen teknik heyetler tarafından incelenip karara bağlanır" şekilde değiştirilmesini; "6'ıncı" fıkrasının madde metininden çıkartılmasını; "7'nci" fıkrasının "(7) Bu Kanun'un uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından TMMOB tarafından saptanacak ve mimar ,mühendis ve şehir plancılarından oluşacak üç kişilik bir heyet tarafından gerekli görülenler de bu Kanun hükümlerine tabi olur." şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

        Prof. Dr. Haluk Eyidoğan                         Yıldıray Sapan                                    Müslim Sarı

                     İstanbul                                            Antalya                                             İstanbul

               İhsan Kalkavan                                     Sakine Öz                                        Ali Sarıbaş

                     Samsun                                             Manisa                                           Çanakkale

                                                                           Haydar Akar

                                                                              Kocaeli

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Katılmıyorum efendim.

BAŞKAN – Hükûmet?

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Kim konuşacak?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sakine Öz.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Öz. (CHP sıralarından alkışlar)

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Teşekkürler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerinde söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biz burada, binlerce insanın ölümüne yol açan doğal afetleri konuşuyoruz ama insan eliyle insanların diri diri yakıldığı, insanlık suçu olan Sivas katliamı davasına değinmeden konuşmama başlamak istemiyorum. Sivas katliamı davasının zaman aşımına uğratılmasını kınıyorum, bu davanın düşmesini, yüreklerimizi bir kere daha yakmasını istemiyorum.

Değerli milletvekilleri, bu tasarının 3’üncü maddesi üzerinde en çok durulması gereken, talana ve peşkeşe yol açacak hükümler içermesidir. Bu madde üzerine dönersek, riskli yapıların Bakanlık tarafından lisanslandırılan kurum ve kuruluşlarca belirlenmesi öngörülüyor.

Sayın milletvekilleri, bu kurum ve kuruluşlar hangileridir? Hiçbir somut kriter tasarıda yok. Yoksa lisans almanın yolu AKP’nin yandaşı olmaktan mı geçmektedir? Bu şirketleri denetleyecek kurum belirgin değildir. Önerimiz, lisanslandırmanın mesleki eğitim kısmına meslek odaları ve üniversitelerin katılmasıdır. Sicilleri de kamu kurumuna hizmet etmekte olan meslek odaları tarafından tutulmalıdır. Aksi takdirde bu tür bir lisanslama yöntemi yandaş şirketlere rant kapısı açmak anlamına gelmektedir.

Tasarının ilk hâlinde, muhalefet yaptığımız riskli yapı tespitine yönelik itirazların Bakanlığın üniversitelerden seçeceği 3 öğretim görevlisi ve Bakanlıkta görevli 2 kişi tarafından inceleneceği belirtiliyordu. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz buna itiraz ettik ve öğretim üyelerinin Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği tarafından seçilmesini istedik. Komisyonca yapılan değişiklikte Bakanlığın talebi üzerine 4 öğretim üyesinin kendi üniversiteleri tarafından belirlenmesi benimsendi ama 3 Bakanlık görevlisi bu heyette yer alacak. Bu olumlu bir düzeltme olsa da içinde Bakanlık görevlilerinin olduğu bir heyetin bağımsız olması mümkün müdür? Ayrıca, neden her siyasi görüşe mensup üyeleri tarafından seçilen ve yarı kamu kurumu kuruluşu olan Mimar ve Mühendisler Odası Birliğinin seçim yapmasına karşı çıkıyorsunuz? En doğru, en tarafsız kararı en iyi, meslek odaları bilir. Neden meslek örgütlerinden kaçıyorsunuz? Bu teklifimiz kabul edilseydi üniversite ve meslek odalarının yasanın uygulamasında önemi artacaktı ancak bu yapılmadı. Böylece her siyasi mensup üyeler tarafından seçilerek gelen ve yarı kamu kurumu niteliğinde çalışma sergileyen meslek odaları baypas edilmiş, üniversitelerin etkisi ise sınırlı bırakılmıştır.

Yine 3’üncü maddede riskli alanlarda ve rezerv yapı alanlarında, askerî alanlar dâhil, hazine mülkiyetindeki alanların tümüyle Bakanlığa tahsis edilmesi düzenlenmiştir. Bu yerlerin TOKİ’ye ya da belediyelere devredilmesi kararı Bakanlığa bırakılmıştır. Yani iktidarın canı isterse bir belediyeye devredecek, istemezse etmeyecek. Bu, AKP’li olmayan belediyeleri yok sayma mantığıdır. (Gürültüler)

Sayın Başkan, salon oldukça gürültülü bir durumdadır. Uyarmanızı istiyorum.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, biraz daha sessiz olalım lütfen.

Buyurunuz, devam ediniz.

SAKİNE ÖZ (Devamla) – 3’üncü maddede bir başka dikkat çekici hüküm tescil dışı alanlarla ilgilidir. Bunlar da TOKİ’ye ve idareye bedelsiz olarak devredilecek, ortak kullanım alanları yapılaşmaya açılacaktır. Yani yapılaşmamış ne kadar yer varsa bunlar talan edilmeye çalışılıyor. Bu talan edilmede başka bir hüküm, başka bir anlam çıkmıyor bu maddeyle.

Yine, tasarıda Mera Kanunu ile korunan mera, yayla ve kışlak olarak kullanılan yerler de yapılaşmaya açılacak ve çevre katliamları âdeta açıkça yasal hâle getirilecektir. Yani, bu yasa ile devlete ait bütün araziler Çevre ve Şehircilik Bakanının özel arsası gibi istediğine verecek; eğer yandaşıysa verecek, yandaşı değilse vermeyecek.

Sözlerime son vermeden önce, maddedeki en tartışmalı hükme değinmek istiyorum: Sayın milletvekilleri, dikkatinizi çekiyorum, sağlam yapılar da istenirse yıkılabilecek. Yani bir vatandaşın ömür boyu biriktirip yaptığı binası, üstelik sağlamlık denetimi yaptırdığı bir daire, sadece kentsel dönüşüm alanı içinde kalıyorsa yıkılabilecek. Bunun şehir planlaması…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayınız.

SAKİNE ÖZ (Devamla) - …temel  prensiplerine aykırı olmasını  bir yana bırakıyorum, bu, doğrudan temel insan haklarından mahrum olmasına neden olacaktır insanların. Bu hükmün derhâl değiştirilmesi gerekmektedir. Uygulama bütünlüğü açısından yıkılması gerekli binaların tespiti, yine TMMOB aracılığıyla bağımsız heyetlerce belirlenmelidir.

Görüldüğü gibi, yasa “Ben yaptım olacak.” mantığıyla düzenlenmiştir. Bu mantığın bir sonucu olarak Türkiye’nin bir rant alanına çevrilmemesini diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 180 sıra sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısının; 3 üncü maddesinin (7) nci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Sadir Durmaz (Yozgat) ve arkadaşları

Madde3-

(7) Bu Kanunun uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler de bu Kanun hükümlerine tabi olur. Ancak bu yapı sahiplerinin mülkiyet ve imar hakları ile mülkiyet, kat ve kat irtifak haklarının olduğu gibi korunması esastır. Maliklerin rızasının olmadığı ve anlaşmazlık durumunda yargı yolu açık olmak kaydıyla komisyon marifetiyle tespit yapılır. Ancak bu yetki zorunluluk hallerinde kullanılır. Keyfiyete dayalı kullanılamaz. Kullanıldığı takdirde tüm ilgililer hakkında Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri soruşturma izni alınmadan uygulanır. Komisyonlarda tevdi edilen işler bitmeden, ölüm ve ağır hastalık hali dışında üye değişikliği yapılamaz.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

BAYINDIRLIK, İMAR, ULAŞTIRMA VE TURİZM KOMİSYONU BAŞKANI İDRİS GÜLLÜCE (İstanbul) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükûmet?

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Katılmıyoruz Başkanım.

BAŞKAN – Sayın Doğru, buyurunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan 180 sıra sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesinin 7’nci fıkrasına vermiş olduğumuz önergeyle ilgili olarak söz almış bulunuyorum, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Önergemizde istediğimiz, afet riski altında bulunmayan ve yapısının depreme dayanıklılığı tespit edilen tüm yapı ve tesislerin bu yasa kapsamı içerisine alınması değer ve zaman kaybı taşımaktadır. Bu değişiklik ile hak sahiplerinin haklarının korunması amaçlanmaktadır.

Çıkarmakta olduğumuz bu kanun bence çok önemli bir kanun ve geç kalınmış olan bir kanundur. Yalnız, tabii, çıkarılırken de insanların akıllarına da çeşitli konular gelmektedir. Özellikle Atatürk Orman Çiftliğiyle ilgili olan bölümlerde bir rant kokusu olduğu insanlarımızın birçoğunun zihninde bir şüphe arz etmektedir.

Bakınız, son zamanlarda Atatürk Orman Çiftliği üzerinde çok ciddi oyunlar oynandığı da görülmektedir. Özellikle bugünlerde tam Atatürk Orman Çiftliğinin kenarında çok geniş bir şekilde bir yol yapılmakta, üzerine de köprüler yapılmaktadır. Bunların etrafında da çeşitli iş yerlerinin açılacağı ve o iş yerlerinin de dağıtılacağı noktasında insanların birçoğunda dedikodu şeklinde bazı görüşler vardır. Bu noktalar itibarıyla da acaba buralara yapılmakta olan bu şekilde yapıların kimlere verileceği veyahut da verilmesi esnasında ne tür bir yol izleneceği de herkes tarafından takip edilmektedir. Bundan dolayı da çıkartmakta olduğumuz kanunun rant kanunu hâline getirilmesi çok yanlış olacaktır ve insanların kafasında da bu yönlü olarak ciddi sorular vardır.

Tabii bunların yanında depremle ilgili de ülkemizin çok ciddi sıkıntıları vardır. Ülkemiz yoğun bir deprem kuşağında bulunmaktadır. Ülkemizin her tarafında olduğu gibi, Kuzey Anadolu Fay Hattı bölgesinde bulunan Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane, Erzincan, Erzurum gibi bütün illerimizde başta devlet binaları olmak üzere bütün binalar deprem dayanıklılık testinden geçirilmelidir. Bu noktada da çok geç kalındığı kanaatindeyim. Zaman zaman, bunları müteaddit defalar Türkiye Büyük Millet Meclisinin de gündemine getirmiş olmamıza rağmen hiçbir çalışma yapılmamıştır.

Tahmin ediyorum, inanıyorum ki inşallah bu kanunun çıkmasıyla beraber uygulamasında da çok şiddetli ve süratli bir şekilde bir zaman sürecine geçilir ve bu illerimizin hepsinde bir depremle karşılaşmadan da bu yönlü olarak çalışmaların hepsi tamamlanmış olur. Sağlıksız binalar yerine yeni binalar yapılması, hatta binaların da süratli bir şekilde dayanıklılıklarının sağlanması gerekmektedir.

Ülkemiz her an afete maruz kalan bölgeler içerisinde olduğundan kentsel dönüşümle ilgili bu tür konuların çok öncelerden yapılması gerekiyordu. Yaklaşık olarak on yıldan beri tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisinin bu sorunları çoktan çözmesi gerekirdi diye düşünüyorum.

Sayın milletvekilleri, bu depremler de sadece ülkemizde olmuyor, diğer dünya ülkelerinde de olmaktadır. Düşündürücü yanı, bu çok büyük depremlerde bizim ülkemizdeki kadar can ve mal kaybının olmadığıdır. Bunun başlıca nedeni de herhâlde daha önceki depremlerden ders alınmakta, gereken tedbirler de ciddi manada alınmaktadır.

Türkiye topraklarının yüzde 96’sı deprem tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nüfusumuzun yüzde 98’i de deprem riski altındadır. Büyük sanayi merkezlerinin yüzde 98’i, barajlarımızın da, enteresandır, yüzde 92,5’u deprem bölgesindedir. Bizlerin bu gerçekleri göz önünde bulundurarak teknik ve teorik olarak en gencinden en yaşlısına kadar deprem riskine karşı önceden hazırlıklı bulunmamız gerekmektedir. Bunun için de gerekli bilgilerin insanlarımıza küçük yaşlardan itibaren bir kültür olarak verilmesi gereklidir diye düşünüyorum.

Ülkemizin büyük bölümünü kapsayan Kuzey Anadolu Fay Hattı batısında Saros Körfezi’nden başlayarak Varto’ya kadar uzanır. Bu hatta da sık sık büyük depremler olmaktadır. Karadeniz Bölgesi’ndeki bu fay hattı üzerindeki il ve ilçelerdeki, başta resmî binalar olmak üzere, bütün binaların hepsi çok süratli bir şekilde gözden geçirilmeli ama bunun yanında da çok sağlıksız yapıların olduğu da göz önüne alınmalıdır. Özellikle bazı yerleşim yerlerinde itfaiye ve kurtarma araçları çok katlı binaların altında görev yapmaktadır. Bu enteresandır. Olası bir depremde bina yıkılırsa bütün araçlar enkaz altında kalacaktır. Bu gibi durumlar tespit edilerek en azından araçların kullanılması için gerekli yollar aranmalı, en azından itfaiyelerin daha açık alanlarda görev yapabileceği alanlara çekilmesi sağlanmalıdır.

Ülkemizin depremlerden dolayı çok can kaybı olmuştur, çok canımız yanmıştır. Depremden sonra, “Bu yapılmalıydı.”, “Şu şöyle olmalıydı.” demektense artık çok kesin ve kati çözümler süratli bir şekilde alınmalı ve bu konuda da tavizler verilmemelidir. Bu konuda dünyaya örnek olan Japonya’nın depremle mücadelesi ve depreme dayanıklı binaları model olarak incelenmelidir. Ülkemizin coğrafi konumu nedeniyle depremle yaşamayı öğrenmemiz gerekmektedir. Depremden sonra bol bol programlar yapıp “Şunlar yapılsaydı.” diyeceğimize, depremden önce çok ciddi tedbirler alınmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayınız.

REŞAT DOĞRU (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkanım.

Unutulmamalıdır ki deprem öldürmez, çürük yapılar öldürür diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Doğru.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir. 

3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 3’üncü madde kabul edilmiştir. 

Sayın milletvekilleri, çalışma süremiz sona ermiş olduğundan, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri görüşmek için 15 Mart 2012 Perşembe günü, alınan karar gereğince saat 13.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 20.10

 



(x) Bu düzeltmeye ilişkin ifade 13/3/2012 tarihli 77’nci Birleşim Tutanak Dergisi’nin 140’ıncı sayfasında yer almaktadır.

(x) Bu düzeltmeye ilişkin ifade 13/3/2012 tarihli 77’nci Birleşim Tutanak Dergisi’nin 140’ıncı sayfasında yer almaktadır.

(x) 180 S. Sayılı Basmayazı Tutanağa eklidir.