TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                  50’nci Birleşim

                                                                                        11 Ocak 2012 Çarşamba

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ’ın, Beyaz Baston Körler Haftası’na ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü’nün, Van’da meydana gelen deprem sonrası Mersin’de dinlenme tesislerine yerleştirilen depremzedelerin sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, birlikte yaşama ruhunun tahrip edilmesine ilişkin gündem dışı konuşması

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, Başbakana ve grubuna sataşması nedeniyle konuşması

2.- İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ile Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, partisine sataşması nedeniyle konuşması

4.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

VI.- AÇIKLAMALAR

1.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, Irak devletinin bölge sorumlusuna hakarette bulunduğu iddiasıyla açıklaması

2.- İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, Barış ve Demokrasi Partisi Grubuna yönelik sözlerinde kastı aşmış olduğu düşüncesiyle, Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Şükran Güldal Mumcu’nun talebi üzerine açıklaması

VII.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Bartın Milletvekili Muhammet Rıza Yalçınkaya ve 21 milletvekilinin, tutuklu gazetecilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/97)

2.- İstanbul Milletvekili D. Ali Torlak ve 24 milletvekilinin, denizcilik sektörünün sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/98)

3.- Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan ve 19 milletvekilinin, Antalya’nın Serik ve Aksu ilçelerinde yaşanan sel felaketinin nedenlerinin ve sonuçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/99)

B) Duyurular

1.- Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak ülkemizi ziyaret edecek olan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in, 12 Ocak 2012 Perşembe günkü birleşimde Genel Kurula hitaben  konuşma yapma isteğine ilişkin duyuru

VIII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- Yerel basın ve yayın kuruluşlarının sorunları hakkındaki (10/46) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 11/1/2012 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

IX.- SEÇİMLER

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Plan ve Bütçe; Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler  ile Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonlarında açık bulunan üyeliklere seçim

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/440) (S. Sayısı: 32)

2.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/152) (S. Sayısı: 112)

 

XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, TBMM’nin personel yapısına ve norm kadro çalışmalarına ilişkin sorusu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Mehmet Sağlam’ın cevabı  (7/1451)

2.- Hatay Milletvekili Adnan Şefik Çirkin’in, Hatay ve ilçelerinde yapılan kömür yardımına ilişkin Başbakandan sorusu ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in cevabı (7/1471) (ek cevap)

3.- Antalya Milletvekili Tunca Toskay’ın, Antalya’daki esnaf ve sanatkârların sorunlarına ilişkin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanından sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/1589)

4.- Erzurum Milletvekili Oktay Öztürk’ün, son dokuz yılda merkezlerini Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki illere taşıyan şirket ve iş adamlarının sayısına ilişkin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanından sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/1590)

5.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez teşkilatı birimlerinin hizmet binalarına ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in cevabı (7/1636)

6.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez teşkilatı birimlerinin hizmet binalarına ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in cevabı (7/1659)

7.- Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun, Hatay’a yapılan yatırımlar ve aktarılan toplam ödenek miktarına ilişkin sorusu ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün cevabı  (7/1767)

8.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, özürlülerin istihdamına ilişkin Başbakandan sorusu ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in cevabı (7/1794)

9.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez teşkilatı araçları ve lojmanlarının giderlerine ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı  (7/1842)

10.- Erzurum Milletvekili Oktay Öztürk’ün, Erzurum’un kış turizmi potansiyeline ve yapılan çalışmalara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/1958)

11.- Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün, oda ve borsalar ile TOBB’un organları için yapılacak seçimlere ilişkin sorusu ve Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın cevabı (7/2043)

12.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Bakanlığın başta İstanbul’da olmak üzere ülke genelinde olası bir deprem için aldığı önlemlere ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2052)

13.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Türk Tabipler Birliği Kanunu’nun 1 inci maddesinden “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” ibaresinin çıkarılmasına ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın cevabı  (7/2091)

 

11 Ocak 2012 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 13.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 50’inci Birleşimini açıyorum.

 

III.- YOKLAMA

 

BAŞKAN - Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

 

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz Beyaz Baston Körler Haftası hakkında söz isteyen Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ’a aittir.

Buyurunuz Sayın Akdağ (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ’ın, Beyaz Baston Körler Haftası’na ilişkin gündem dışı konuşması

 

ABDURRAHİM AKDAĞ (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Beyaz Baston Körler Haftası münasebetiyle gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, beyaz baston körlerin özgürleşmesini simgeleştiren en önemli araçtır. 1921 yılında bir trafik kazası sonucu kör olan bir fotoğrafçı, çevresindekilerin kendisinin kör olduğunu anlaması ve dikkat çekici olması için bastonunu beyaza boyayarak dolaşmaya başlar. Londra’da o kadar başarılı olur ki 1931’de Fransız Körler Örgütü, “Beyaz Baston” adıyla simgeleştirilmesini kararlaştırırlar. Her yıl 7-14 Ocak tarihlerindeki etkinliklerle göz sağlığının önemi ve görme engelli kişilerin sorunlarına çözüm yolları tartışılmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyada 500 milyon engelli yaşıyor, Türkiye’de ise 8,5 milyon kişi, yani yüzde 12,29 engelli var, bunun yüzde 0,6’sı görme engellidir. Engelli vatandaşlarımızın günlük hayatta karşılaştıkları sorunlara çözüm bulmak, kendilerine yetebilen bireyler olarak hayatlarını sürdürmek için gerekli olan her desteği sağlamak sosyal devlet olmanın önemli bir gereği olduğu kadar AK PARTİ olarak da bizim temel hedefimizdir. AK PARTİ’nin iktidara geldiği 2002 yılında engellilere ödenen aylık 24 TL iken 2011 yılı itibarıyla aylık 325 TL’ye ulaşmıştır.

AK PARTİ Hükûmeti döneminde uygulamaya konulan, engellilerin evde bakımı için kişi başına ödenen bakım ücreti 2011 yılı itibarıyla 570 TL’dir. AK PARTİ İktidarı döneminde ilk kez on sekiz yaşın altındaki engelli çocuklarımız da yararlanmış ve kendilerine de engelli aylığı bağlanmıştır. Engellilerin destek eğitimlerinin devlet tarafından karşılanmasıyla on binlerce aile ücretsiz olarak engelli çocuğuna destek eğitimi aldırma fırsatı yakalamıştır. Otomobil, ev, özel araç gereç ve bilgisayar programları gibi engellilerimizin yaptığı çeşitli harcamalara vergi muafiyeti getirilmiştir. Yüzde 90 ve üzerinde engelli aracı kullanan kişilerin on yılda bir olmak üzere özel tüketim vergisi ve motorlu taşıtlar vergisi kaldırılmıştır. Kara yolu taşımacılığında ücretler engellilere yüzde 40 oranında indirimli olarak uygulanmaktadır. 2004’ten beri devlete ait özel eğitim okullarına giden öğrenciler ücretsiz servislerle taşınmaktadır.

Muhtaç aylığı alan seksen beş yaşına gelmiş vatandaşlar ile engelli oranı yüzde 70’in üzerinde olan vatandaşlardan talep edenlere üç ayda bir aldıkları maaşları evlerinde kendilerine teslim edilmektedir.

2003 yılında çıkarılan bir kanunla, babasından SSK ve BAĞ-KUR’u olan engelli bayanlar evlenseler dahi maaşları kesilmeden sosyal güvencelerinin devam etmesi sağlanmıştır.

Bakıma muhtaç engelli çocuğu bulunan kadınlara beş yıla kadar erken emeklilik hakkı getirilmiştir.

BAĞ-KUR ve Emekli Sandığı mensupları için de motorlu malul arabası alabilme imkânı sağlanmıştır.

Özür grubu yüzde 40 ila yüzde 60 oranında olan engelliler yirmi yılda, yüzde 60 ila yüzde 80 arası olanlar on sekiz yılda, yüzde 80’in üzerindekiler on beş yılda emekli olabilmektedirler.

Büyükşehir Belediyeleri Özürlü Hizmet Birimleri Yönetmeliği çıkarılmıştır.

Engelli vatandaşlarımıza sevk almadan, özel muayenehanelerde diş tedavilerini yaptırma imkânı getirilmiştir.

Engelli memurların mesleklerine göre kadrolara atanması sağlanmakta ve kullanacakları araç ve gereçleri kurumlarınca karşılanmaktadır.

Engellilere mesleki rehabilitasyon hizmeti yaygınlaştırılmıştır.

Engelli üniversite öğrencilerine araç gereç temini yapılmaktadır.

Engellinin işini yapabilmesine yönelik tedbirler alınması ve fiziki çevre düzenlemeleri yapılması zorunluluğu getirilmiştir.

Daha evvel çalışma gücünün yüzde 66,6’sını kaybedenlerin malul sayılması öngörülmüş iken bu oran yüzde 60’a indirilmiştir.

Engelli çalıştırma zorunluluğu kurum ve kuruluşlarda en az yüzde 3’e çıkarılmıştır, kamuda ise bu oran yüzde 4’tür.

Engelli çalıştırmayan kurumlara verilecek cezalar para olarak caydırıcı bir orana çıkarılmıştır.

Değerli milletvekilleri, 2023 hedefimiz engellilerin sosyal ve…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDURRAHİM AKDAĞ (Devamla) - …ekonomik olarak hayatlarını daha kolay sürdürebilmeleri amacıyla…

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Akdağ.

ABDURRAHİM AKDAĞ (Devamla) – Beyaz Baston Körler Haftası’nı kutlar, bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisi saygılarımla selamlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Gündem dışı ikinci söz Mersin’deki Vanlı depremzedelerin durumu hakkında söz isteyen Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü’ye aittir.

Buyurunuz Sayın Kürkcü. (BDP sıralarından alkışlar)

 

2.- Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü’nün, Van’da meydana gelen deprem sonrası Mersin’de dinlenme tesislerine yerleştirilen depremzedelerin sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

 

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) - Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; sizleri Van’da meydana gelen ve herkesi son derece ciddi ölçüde sarsan deprem sonuçlarının Mersin’deki etkileri bakımından düşünmeye davet edeceğim. Özellikle Mersin milletvekili arkadaşlarımın beni dikkatle dinlemelerini de isterim.

Birinci mesele şudur: Aslında, Van depreminden sonra Mersin’in nüfusu bir ay içerisinde yüzde 1 oranında artmıştır. Mersin’in nüfusu 2011 Şubat tespitlerine göre 1 milyon 600 bin küsur civarındayken şu an Mersin’e Van’dan 14.533 aile kendi başlarına, 1.500 kişi de Mersin Valiliğinin, İçişleri Bakanlığı kanalıyla yaptığı çalışmalar sonucunda Mersin’e gelmişlerdir. Bu aileler, evet, Van’daki depremin sonuçlarından Van’da kalanlardan belki şu an için daha az etkilenmektedirler çünkü sıcak bir iklime gelmişlerdir ancak bununla birlikte Van’dan Mersin’e gelişleri ve Mersin’de bulunuşları diğer depremzedelerden daha da fazla kendi yurtlarından, kendi doğdukları yerden, kendi doğal çevrelerinden uzakta oldukları için sorunludur.

 Birinci soruna dikkat çekmek istiyorum. Ben kendi payıma, Silifke’deki iki yerleşim merkezinde toplu olarak ağırlanan aileleri ziyaret ettim. Bunlardan bir tanesi 23 Nisan Tesisleri, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı, diğeri de İçişleri Bakanlığına bağlı dinlenme tesisleri. Buradaki depremzedelerin birincil şikâyetleri, kendilerinin bir konuk gibi değil, bir tür hakları kısıtlı yurttaş muamelesi gördükleridir. Evet, girecekleri bir evleri vardır fakat evlerinden dışarıya çıkamamaktadırlar, kent içinde ulaşımda bulunamamaktadırlar, ulaşım yapamadıkları için iş arayamamaktadırlar. Kendilerini ziyarete gelenler kayıt kuyut altına alınmakta ve belli bir süreden sonra dinlenme tesislerini terki istenmektedir. Bütün bunlar, orada yaşayanların aslında zoraki alıkonuldukları duygusuna kapılmalarına yol açmaktadır.

İkincisi, Silifke’de ikamet eden bu yurttaşlarımız, Silifke Belediyesinin genel hizmetler alanında kalmakla birlikte burada yeterli bir biçimde misafir gibi kabul görmemekte olduklarından yakınmaktadırlar. Kendi dilleriyle konuşmalarının rahatsızlık yarattığı söylenmekte ve okula gönderdikleri çocukları da okulda dışlamayla karşılaşmaktadırlar. Ben kendi payıma, Silifke Kaymakamının yerine bakan Mut Kaymakamıyla bu konuyu konuştum ancak hâlâ aileler durumdan mutlu değiller. Bunun dışında, diğer 14 bin insan, İçişleri Bakanlığından, Mersin Valiliğinden herhangi bir destek almamaktadırlar. Sosyal Sigorta ve BAĞ-KUR’a kayıtlı olanlar Sosyal Sigorta ve BAĞ-KUR kaydı oldukları gerekçesiyle yardımdan yararlandırılmamaktadır. Dolayısıyla, 15 bin yeni bir Kürt nüfus, özellikle Mersin’in Akdeniz ilçe belediyesinin imkânlarına bağlı olarak yaşamaya çalışmaktadırlar. Bir an önce, ben, İçişleri Bakanlığının duruma el koymasını, Mersin Valiliğinin kendi uhdesinde olan imkânları harekete geçirmesini ve bir an önce bu yurttaşlarımızın, eğer Mersin’de kalmak isterlerse, Mersin’de kalmalarının imkânlarını, geri döneceklerse, geri dönüşleri için, kitlesel bir geri dönüş için hazırlık yapılmasını ve nisan ortalarından başlayarak bu imkânların devreye sokulmasını sağlamalarını istiyorum.

Ancak hepsinden önemlisi, bir sosyal devletin, felakete uğramış yurttaşlarının üzerini bir çatıyla örtmekten çok daha fazlasını yapmak, özellikle göç etmiş yurttaşlarına travmalardan korunmaları için yardımcı olmak, genç ve çocukların dışlamaya uğramalarına mâni olmak gibi bir görevi vardır. Ne yazık ki bugüne kadar bunun yerine getirilmediğini görmekteyiz. Özellikle Mersin milletvekili arkadaşlarımızın ve Silifke Belediyesiyle irtibatlı arkadaşlarımızın dikkatini bu konuya çekmek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) – Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN  - Teşekkür ediyoruz Sayın Kürkcü.

Gündem dışı üçüncü söz, birlikte yaşama ruhunun tahrip edilmesi hakkında söz isteyen İzmir Milletvekili Aytun Çıray’a aittir.

Buyurunuz Sayın Çıray. (CHP sıralarından alkışlar)

 

3.- İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, birlikte yaşama ruhunun tahrip edilmesine ilişkin gündem dışı konuşması

 

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Başkan, değerli üyeler; ülkemiz için endişelenmemiz gereken günlerden geçiyoruz. Biliyorsunuz, Uludere’de hepimizin kalplerini yakan bir facia yaşadık. Ancak bu faciadan sonra AKP’nin sergilediği tutum, milletimizin geleceğiyle sorumsuzca oynamaktı.

Unutmayın, bazı felaketlerin felaket olduklarının anlaşılması zaman alır. Savaştan sağ çıkabilmiş bir Alman’a sorsaydık, “Hitler’e nasıl olup da oy verdiniz?” deseydik, “Biz böyle olacağını nasıl bilebilirdik?” diye cevap verirdi. Ancak son pişmanlık fayda etmiyor. Felaketin felaket olduğunu her şey tarumar olup gittikten sonra anlarsanız geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir.

Değerli milletvekilleri, AKP, milletimizi, maalesef, böyle bir felaketin kıyısına getirmiştir. Ne yazık ki Türkiye, AKP İktidarının büyük bir nefret ve rövanş duygusunun şekillendirdiği politikaları sonucunda derin bir sosyal ayrışma sürecine girmiştir. Birlikte yaşama ruhumuz sürekli kan kaybetmektedir. Milletimiz, Van’da yaşanan büyük afetin ardından, bu ruhu güçlendirme içgüdüsüyle, AKP İktidarının beceriksizliklerini telafi etmek için seferber olmuştur ancak Uludere’de yaşanan elim hadiseden sonra AKP Hükûmetinin tutumu bütün bu olumlu etkileri berhava etti.

Değerli milletvekilleri, bir hekim olarak Başbakanın sağlık nedeniyle bölgeye gitmemesini anlıyorum, Başbakan yardımcılarının ürkmüş olmalarını da anlıyorum ancak iki tutumları var ki ne anlayışla karşılıyorum ne de bağışlıyorum. Siz tek amacı birlikte yaşama ruhunu güçlendirmek olan Sayın Kılıçdaroğlu’nun ve Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin işini nasıl olur da kolaylaştırmazsınız? Bu bitip tükenmek bilmeyen öfkenizin ve nefretinizin nedeni nedir? İşte statükonuzu kurdunuz, tek parti devletiniz var, daha ne istiyorsunuz? Ama sizleri uyarıyorum, intikam duygusu yakıcıdır. Sonunda yakayım derken yanarsınız. Sizin yanmanız mühim değil de Allah korusun, milletimizi yakmayın. Benim asıl endişem, kendinizle birlikte milletinizi yakmanızdır.

Aklımın, havsalamın almadığı ikinci nokta, siz nasıl olup da Mesut Barzani’nin parti temsilcisinin ölenlerin yakınlarına “Yardım” adı altında para dağıtmasına göz yumarsınız? Uludere Kuzey Irak’ın egemenlik sahasına girdi de bizim haberimiz mi yok? Sayın Davutoğlu’na bu konuda soru önergesi verdim, hemen cevaplandırılmasını istiyorum. Bu, PKK’yla yaptığınız pazarlık tarzınızdan daha utanç verici bir tutumdur, egemenliğimizin açıkça ihlalidir. CHP liderine oldukça zorluklar çıkarıp çirkin isnatlarda bulunacaksın ama Kuzey Irak’ta kim bilir hangi yayılmacı emelleri besleyen aşiret reisinin işini kolaylaştırıp ekmeğine yağ süreceksin.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Aşiret reisi değil, bölge başkanı.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Kimsiniz siz, kimsiniz? Yeter artık, Türkiye'nin birlikte yaşama ruhunda açtığınız yaralar yeter!

ALTAN TAN (Diyarbakır) - Aşiret reisi değil, Kürdistan bölge başkanı.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Değerli arkadaşlar, İzmirli hemşehrilerimin pek çoğu gibi Rumeli’de 5,5 milyon insanımızın katliyle sonuçlanan etnik ve dinî ayrışmaların ne acı sonuçlara yol açtığını bilen bir ailenin çocuğuyum ama biz hiçbir zaman için bunu kimliğimizin ve acılarımızın bir parçası hâline getirmedik.

Yanlış anlamayın, Dersim dâhil biz yaşadığımız acıları tamamen unutalım demiyoruz ancak ucu bucağı gelmez öz eleştirilerle bir sosyal barış vasatı inşa edebileceğini zannedenler tarihî yanılgı içindedirler.

Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri; CHP’yle ilgili, tek sermayesi babasının ekmek karnesi olan Sayın Başbakana bir gerçeği daha hatırlatmak istiyorum. Rahmetli babanız belki karneyle ekmek almanın sıkıntısını çekti ama cephelerde şehit olmadı. Avrupa’da kan ve vahşet hüküm sürerken onların sıkıntısı ekmek karnelerine vurulan mühürdü. Benim babamın ekmek karnesine de mühür vuruldu ama şikâyetim yok. Vurulan mühür ekmek karnelerine olsun. Yeter ki gönüllere ve düşünen beyinlere mühür vurulmasın. Ne yazık ki bugün AKP hukukun üstünlüğüne, medyanın bağımsızlığına, fikir ve ifade özgürlüğüne, en önemlisi birlikte yaşama ruhuna mühür üstüne mühür vuruyor. Allah milletimizi bu nefret erbabının vurduğu mühürlerden kurtarsın.

Hepinize  saygılarımı  sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çıray.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elitaş.

 MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Konuşmacı, hem Sayın Başbakanımızı hem Grubumuzu itham eden şekilde konuşmalar yaptı, Hitler’le benzeştirmeye çalıştı. İzin verirseniz…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elitaş.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Sayın Konuşmacı, dost ve kardeş Irak Devletinin bölge sorumlusu hakkında hakarette bulundu, söz almak istiyorum.

 

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, Başbakana ve grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Burada konuşan arkadaşımız birlikte yaşamak için bazı meseleleri dile getirmeye çalıştı ama konuşmasının içerisinde birlikte yaşayabilecek hiçbir sözcük bulamadım. Tüm düşmanlığı, kin ve nefreti bu milletin AK PARTİ’nin yaptığı icraatları, milletin verdiği desteği içine sindirememiş bir insanın ruh hâliyle birlikte nasıl saldırabilirim diye saldırgan bir tavırla yaptığı konuşmayı dinlemenin üzüntüsünü yaşıyorum.

Bakın değerli milletvekilim, AK PARTİ 2002 yılının 3 Kasımından bu tarafa 5 seçim geçirdi, 2 tane de referandum geçirdi. Bu referandumlarda ve seçimlerde -bu üçüncü dönemimiz birlikte çalıştığımız- sizin gibi konuşan milletvekillerinin hepsi buraya geldi. Dediler ki: “Siz şöyle yapıyorsunuz, böyle yapıyorsunuz, milletin kalbinde mühür var.” Ama milletin kalbindeki mühür beş seçimdir devam etmez. Siz milletin kalbindeki iyilikleri, milletin kalbine giden yolu bilemiyorsunuz ondan kalkıp diyorsunuz ki: “Milletin kalbine mühür vurdunuz.” 3 Kasım 2002 tarihinde yüzde 34’le geldik, aldık, arkasından 2004 seçimleri geldi, orada da yüzde 42’yle geldik, aldık, daha sonra 2007 seçimleri geldi, orada da yüzde 47’yle aldık, arkasından mahalli idareler seçimleri ve en son daha üzerinde bir yıl olmadı 12 Haziran seçimleri ve ondan önce hepinizin ortaya çıkıp 12 Eylül 2010 tarihindeki 26 maddelik anayasa değişikliğiyle ilgili millet yüzde 58 oy verdi. Yani milleti anlayamayan, milletin ruhuna giremeyen siyasi partiler kalkıyorlar diyorlar ki: “Hitler de böyle yapmıştı.” Değerli milletvekilim, eğer Hitler’le ilgili bir kıyaslama yapacaksanız Hitler’in dönemine bakmanız lazım. Bir grup başkan vekiliniz o zaman öyle söyledi. Kalktı burada dedi ki: “O zaman demokrasi vardı da biz mi uygulamadık? O zaman dünyadaki geçerli olan Franco rejimiydi, o zaman dünyadaki geçerli olan Mussolini rejimiydi, o zaman dünyada geçerli olan Hitler rejimiydi.” dediniz. Bunu söyleyen sizin grup başkan vekiliniz. Biz hiçbir zaman Hitler’in, Mussolini’nin, Franco’nun milletine uyguladığı zulmü, ıstırabı, işkenceyi kabul etmeyen bir nesilden, bir kültürden geliyoruz. Ama siz o dönemleri karşılaştırırken, bunların var olduğunu ifade etmeye çalışırken büyük bir yanlış içerisindesiniz. Hiç kimse Adalet ve Kalkınma Partisine demokrasiyle ilgili bir konuda suçlama yapamaz. Bugün bizim bulunduğumuz seçimler içerisinde -7 tane seçim- 5 genel seçim ve 2 tane referandum içerisinde hanginiz açık oy, gizli tasnif olduğunu iddia edebilirsiniz? Ama sizin geçmişinizde biz bunu yaşadık.

Değerli milletvekilleri, burada konuşurken, itham ederken dikkat etmeniz gerekir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elitaş.

Buyurun Sayın Tan…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, niçin söz veriyorsunuz?

BAŞKAN – Söz talebinde bulundu efendim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Efendim, ama Kuzey Irak’ın burada savunucusu olur mu Sayın Başkan?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Elitaş, siz hangi hakla bu soruyu soruyorsunuz ki?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan, bu yaptığınız Türkiye Büyük Millet Meclisiyle uygun değil.

BAŞKAN – Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Kuzey Irak’taki bir şeyin burada temsilcisi olur mu?

BAŞKAN – Lütfen…

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Barzani benim amcam oğlu, itirazı olan var mı?

BAŞKAN – Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, amca oğluyla ilgili burada…

BAŞKAN – Konuya açıklık getirmek istiyorsa buyurunuz Sayın Tan, devam edin.

Sayın Elitaş, lütfen yerinize oturunuz.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Barzani benim amcam oğlu…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, yaptığınız hiç alakalı değil. Başka bir ülkenin şeyiyle ilgili söylenen şeyi nasıl savunma…

BAŞKAN – Lütfen, çok rica ederim.

Buyurun Sayın Tan.

 

VI.- AÇIKLAMALAR

1.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, Irak devletinin bölge sorumlusuna hakarette bulunduğu iddiasıyla açıklaması

 

ALTAN TAN (Diyarbakır) - Sevgili arkadaşlar, ben CHP’li üyenin, dost ve kardeş Irak Cumhuriyeti’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Sayın Mesut Barzani’yle ilgili hakaretine cevap vermek için geldim ama önce AKP’yi kınıyorum. “Ne alakası var?” diye cevap vereceğinize, böyle bir yanlışlığa siz de cevap vermeliydiniz. Bugün…

OSMAN AYDIN (Aydın) – Barzani’yi savunmak sana mı düşüyor?

ALTAN TAN (Devamla) – Barzani’yi savunmak bana düştü, benim amcam oğlu, var mı bir itirazın? Varsa bir itirazın söyle! Varsa bir itirazın söyle! (CHP ve AK PARTİ sıralarından gürültüler)

KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – Amca oğlunun yeri değil burası!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, burası amca oğlunu savunma yeri değil.

BAŞKAN – Sayın Tan… Sayın Tan, lütfen, üslubunuza dikkat ediniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, lütfen, yanlış yapıyorsunuz, burada başka bir ülkede yaşayan bir kişiyle ilgili konuşma hakkı, savunma hakkı nasıl verirsiniz?

ALTAN TAN (Devamla) – Sevgili arkadaşlar, burada diplomasinin, devletlerarası hukukun, çevredeki dost ve kardeş ülkelerin hukukuyla ilgili doğru bir dil kullanılma mecburiyeti vardır.

KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – Dediği gibi işte, aşiret başkanının torunları!

ALTAN TAN (Devamla) – Bugüne kadar “aşiret reisi” diye aşağıladığınız insanlar her Kürt’ün yüreğinde ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her namuslu, haysiyetli şahsın yüreğinde yara açmaktadır. Bunların kimseye faydası yok.

KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – “Aşiret reisi” aşağılamak değildir.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, bir ilke imza attınız, başka bir yerde yaşayan insanın burada savunulmasını sağladınız.

ALTAN TAN (Devamla) – Bunları hiçbir şekilde kullanmanızı doğru bulmuyorum. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin varisi olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osman Bey de bir aşiret reisiydi. Bugün aşiret reisi olmak da öyle zannettiğiniz gibi utanılacak bir şey değil.

KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – Sen diyorsun, biz demiyoruz.

ALTAN TAN (Devamla) – Keşke bir aşiret reisinin kültürü, örfü, adabına sahip olsaydı bazı arkadaşlar.

Sevgili arkadaşlar, bu üslubu değiştirmek zorundasınız. Bugün Kürtlere olan bu kininiz nereden geliyor? Avrupa’da 6 milyon Arnavut var, iki buçuk tane Arnavut devleti var, Arnavutluk var, Kosova var, Makedonya’nın da yüzde 50’si Arnavut. Çeçenistan Özerk Bölgesi var, Nahcıvan Özerk Bölgesi var, Abazaların, Acaraların özerk bölgesi var. Dünyada mazlum ve mağdur Kürtler gökyüzünün altında bir bölgesel yönetim sahibi olmuşlar, bu kadar kin ve nefretiniz niye? Bu kinle ve nefretle nasıl bir Türkiye kuracaksınız?

AK PARTİ’nin gözü aydın olsun, bu CHP olduğu müddetçe daha çok ekmek yersiniz ama sizde de bu kafa olduğu müddetçe demokratik bir Türkiye’yi kuramazsınız.

Sevgili arkadaşlar, bu dilin yanlış olduğunu söylüyorum ve arkadaşımızın gelip bu sözünü geri almasını teklif ediyorum.

Saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tan.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Başkan, Sayın AKP Grup Başkan Vekili Partimizin kurumsal kimliğiyle ilgili bir iki sataşmada bulunmuştur.

(CHP ve BDP sıraları arasında karşılıklı laf atmalar, gürültüler)

BAŞKAN – Duyamıyorum…

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Ne diyeceğini sana mı soracak dangalak!

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Terbiyeli ol, terbiyeli ol!

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, biraz sakin olur musunuz? Sessiz olunuz, Sayın Çıray’ı duyamıyorum.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Şahsımla ilgili sataşmada bulundular, cevap vermek istiyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Şahsıyla ilgili bir şey söylemedim efendim. Adını ağzıma almadım, bir şey yapmadım, şahsıyla ilgili bir şey söylemedim ben.

(BDP ve CHP sıraları arasında karşılıklı laf atmalar, gürültüler)

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Hayır, niye “dangalak” diyorsun.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen yerinize geçiniz.

(BDP ve CHP sıraları arasında karşılıklı laf atmalar, gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri...

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Başkan, Sayın Grup Başkan Vekili benim buradaki yaptığım konuşmayla benim bölücülük yaptığımı ifade etmek istedi, ona cevap vermek istiyorum.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkan...

BAŞKAN - Lütfen yerinize geçiniz ve sakinliğinizi muhafaza ediniz sayın milletvekilleri.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkanım, özür diliyorum...

BAŞKAN - Sayın Milletvekili, lütfen, burada bir başka milletvekilimizi dinlemek durumundayken siz gelip bu tarzda davranamazsınız.

Buyurunuz Sayın Çıray.

BAYRAM ÖZÇELİK (Burdur) – Zaten densiz bir konuşma yaptı, ortalığı karıştırdı.

 

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

2.- İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; uzun süredir buraya gelen AKP sözcüleri, AKP’nin uzun yıllardır seçimlerde gösterdiği başarıları ve son seçimde aldığı yüzde 50’yi söylüyorlar. Buna saygımız var ama aynı saygıyı kendilerine oy vermeyen yüzde 50’ye de göstermelerini beklerim. Eğer burada bir demokrasi varsa bizim gösterdiğimiz yüzde 50’ye olan saygıyı siz de yüzde 50, size oy vermeyen insanlara göstereceksiniz. Üstelik sizin yaptığınız seçimler kanunen meşrudur; basın özgürlüğü, haber alma özgürlüğü engellendiği için siyaseten meşruiyeti tartışmalı seçimlerdir, onu da söyleyeyim.

Diğer meseleyse, değerli arkadaşlar, eğer birisi kin ve nefret tohumları ektiyse her sabah uyanıp bu milleti Türk, Kürt, Laz, Çerkez diye separe eden, bir başka yabancı devlete gidip dünyada hiçbir şekilde, görülmemiş bir şekilde kendi etnik kimliğinden bahseden ve sürekli etnik kimlikler üzerinde siyaset yapan AKP yapmıştır.

Sizi uyarıyorum: Bu anayasa çalışmalarında oluşturduğunuz bu etnik ortamı, bu anayasayla düzelteceğinizi zannediyorsanız dünyanın en etnik anayasasını yapan Yugoslavya’nın o anayasasının kendisini kurtarmadığını bilmenizi rica ediyorum.

Eğer bu ülkede felaketlerden söz ediyorsak, olabilecek en büyük felaket Haçlıların boyunduruğu altında topraksız ve vatansız kalmamızdı. Türkiye'yi Haçlıların boyunduruğu altında topraksız ve vatansız bırakmayan Atatürk ve silah arkadaşlarına, dava arkadaşlarına burada teşekkür ediyorum ve kendilerini rahmetle anıyorum.

Değerli arkadaşlar, egemenlik hakkına bir şikâyetiniz yok. Ben BDP sözcüsünün söylediklerinin tamamına karşıyım, ama sizin esas itiraz etmeniz gereken konu sadece o sözler değildi, Türkiye'nin o bölgede egemenlik haklarını başka birine devretmesine itiraz etmeliydiniz. Buna itiraz etmiyor musunuz? Buna bir itirazınız yok mu?

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen doktorluğunu yap, ne söylediğinin farkında değilsin.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Vatan nedir biliyor musunuz? Benim gidemediğim yer vatan değildir. Beni oraya özgürce gönderemiyorsanız, sizin bakanlarınız oraya özgürce gidemiyorsa, sizin göreviniz olan o toprakları vatanlaştıramamışsınız demektir.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çıray.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, hem Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Sayın Elitaş değerlendirmelerinde tek parti dönemine ilişkin sarf ettiği bazı cümlelerle Cumhuriyet Halk Partisinin kurumsal kimliğine sataşmada bulunmuştur hem de Barış ve Demokrasi Partisi adına kürsüye çıkan sayın sözcü, “Bu CHP oldukça demokrasi olmaz.” şeklinde bir cümle kullanmak suretiyle partimize sataşmada bulunmuştur. 69’uncu maddeye göre söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Hamzaçebi. (CHP sıralarından alkışlar)

 

3.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ile Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İzmir Milletvekilimiz Sayın Aytun Çıray güzel bir konuda bir konuşma yaptı, birlikte yaşama ruhunun tahrip edilmesine ilişkin bir değerlendirme yaptı.

Fransız sosyolog Alain Touraine’in “Eşitliklerimiz ve farklılıklarımızla birlikte yaşayabilecek miyiz?” şeklinde, bu konuda çok da güzel bir kitabı vardır, bütün milletvekillerine bu kitabı tavsiye ederim.

21’inci yüzyıl, bütün insanlığın, bütün ulus devletlerin, bütün milletlerin eşitlikleriyle, farklılıklarıyla birlikte yaşamayı başarmaya çalıştığı, başaracağı bir yüzyıl olmalıdır, olmak zorundadır.

Sayın Elitaş, tek parti dönemine giderek Cumhuriyet Halk Partisinin o dönemdeki yönetimiyle Franco İspanyası, Mussoloni İtalyası arasında bağ kurmaya çalıştı. Bu cümleleri Sayın Elitaş’a iade ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ben başka bir grup başkan vekilinin söylediğini söylüyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Franco İspanyası’yla, Mussoloni İtalyası’yla, Hitler Almanyası’yla cumhuriyet rejimi arasında bağ kurmaya çalışanlar Türkiye Cumhuriyeti tarihini bilmeyenlerdir.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ben başka bir CHP Grup Başkan Vekilinin söylediğini mealen oradan söyledim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Türkiye'nin tek parti yönetiminin olduğu dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin olduğu dönemde Türkiye’yi çok partili sisteme ve Türkiye’yi özgür ve adil seçimlere taşıyan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. (CHP sıralarından alkışlar) 1950 seçimleri, bir yandan, Cumhuriyet Halk Partisinin mağlubiyetidir belki, bir yandan da Türkiye’yi çok partili sisteme, özgür ve adil seçimlere taşımış olması nedeniyle Cumhuriyet Halk Partisinin en büyük zaferidir. Bununla gurur duyuyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisinin geçmişinde demokrasi vardır, geçmişinde özgürlükler vardır. Demokrasiyi ve özgürlükleri sadece referandumlarda, seçimlerde aldıkları oy olarak yorumlayanlar demokrasiyi bilmeyenlerdir.

Modern demokrasiler, özgürlük, eşitlik, adalet ilkeleri üzerine yükselir. Modern demokrasiler, bütün vatandaşları için, kendi sınırları içerisinde yaşayan herkes için eşit özgürlüğü güvence altına aldıkları ölçüde meşrudurlar. Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’de meşruiyet sorunu olan bir Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmeti vardır. Siz, oturup bununla hesaplaşın, bunu kendinize dert edinin.

Bir İç Tüzük değişikliği teklifi getirdiniz. Mecliste her şeyi yaptınız. Temel yasa kavramı adı altında düzenlemeler yaptınız, muhalefetin sesini kıstınız. Şimdi, ufak tefek kalmış olan muhalefetin konuşma haklarını da almak istiyorsunuz. Sizin demokrasi anlayışınız, Adalet ve Kalkınma Partisinin demokrasi anlayışı budur. Demokrasi özgürlük, eşitlik, adalet demektir. Sadece alınan oyla ölçülecek olan bir kavram değildir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) -  Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, gündeme geçiyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, herhâlde bana da bir söz verirsiniz. Sayın Hamzaçebi benim demokrasi tarihiyle ilgili bilgimi sınamaya çalıştı. Her isteyene söz veriyorsunuz. Müsaade ederseniz, ben de demokrasi tarihiyle ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum.

BAŞKAN – Bu konuda siz söylediniz, o da sözünü söyledi karşılıklı. Size yeniden sataşmada bulunmadı.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ama efendim, hayır. Bana İzmir Milletvekili arkadaşımız cevap verdi.

BAŞKAN – Ona başka bir şekildeydi efendim. Lütfen burada…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Neyden söz verdiniz?

BAŞKAN – Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bakın, burada BDP temsilcisi de bizi itham ederek, bizi itham ederek bu konuyla…

BAŞKAN – Sayın Başkan Vekilimiz, lütfen Başkanlığın takdiri üstüne bu kadar sorgu sual açmayınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Niye efendim?

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Lütfen buyurunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İç Tüzük’ü uygulamaya davet ediyoruz.

BAŞKAN – Ben İç Tüzük’ü uyguluyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bakın diyorum ki, burada hiç kimsenin…

BAŞKAN – Ben İç Tüzük’ü uyguluyorum. Size sataşma görmedim efendim; onun için söz vermiyorum şu anda.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, bir milletvekilinin başka bir yerde yaşayan insanla ilgili itham edici, aşağılayıcı söz söylemesi yanlıştır. Ama o sözü burada oturan bir milletvekilinin başka bir ülkede yaşayan birisini savunma hakkını vermek de tamamen yanlıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin usullerine aykırıdır. Türk milletvekilliğine aykırı bir davranıştır. Ben size onu uyardım. Ama siz söz hakkı verdiniz. Arkasından farklı bir şekilde bana söz hakkı veriyorsunuz bana sataştığından dolayı. Sonra, Grup Başkan Vekiline söz hakkı veriyorsunuz ve Grup Başkan Vekili benim demokrasi tarihiyle ilgili bilgilerimi sınıyor. Müsaade edin, ben de ona cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Elitaş, size sataşmadı.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Olur mu efendim? Ben niye sataştığını…

BAŞKAN - Ben bir sataşma görmedim; onun için vermedim sözünü.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, ben Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna ne diye sataştım?

BAŞKAN - Lütfen, çok rica ederim. Bu konuda en iyi şekilde kullandığımı sanıyorum sataşma konusunu.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Hayır, Cumhuriyet Halk Partisine ben ne diye sataştım?

BAŞKAN – Herkese söz hakkı veriyorum. Görmedim, onun için vermiyorum. Yoksa bir şeyim yoktur.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Milletvekiline, İzmir Milletvekiline ne diye sataştım? “İsmimi hitap ederek, ismimi anarak ifade etti.” dedi. Ben ağzıma almadım ismini.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Elitaş konuşmasında çok açık bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisine sataşmıştır. Franco rejimiyle Cumhuriyet Halk Partisi arasında bir fark bulunmadığını…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkan Vekillerinden birisinin söylediği sözü ben burada tercüme ettim.

BAŞKAN – O gayet net anlaşıldı efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – “Açık oy, gizli tasnif” demediniz mi?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yalan mı o? Yalan mı diyorum?

BAŞKAN – Sayın Elitaş, bu sizin söylediğiniz net bir şekilde anlaşıldı. Karşılıklı sataşmalar konusunda, net bir şekilde, her iki grup olarak, sözcü olarak cevaplarınızı verdiniz ve kayıtlara geçti efendim.

Teşekkür ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, sizi tarafsız yönetime davet ediyorum. Sizin militanlığınız tasdik edilmişti ama…

BAŞKAN - Sayın Elitaş, sizi, lütfen, daha uygun konuşmaya davet ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Bakın, grup başkan vekillerine yaptığınız bir şeyde, sizi tarafsız olmaya davet ediyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Elitaş, olmadı.

BAŞKAN – Başkanlığa karşı daha uygun konuşmaya davet ediyorum. Militanlık söz konusu değildir burada.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ben de sizi tarafsız olmaya davet ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - İç Tüzük’ü net bir şekilde uyguluyorum. Çok rica ederim…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Çok belli oluyor, çok anlaşılıyor!

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkanım, biraz önce, Barış ve Demokrasi Partisinin…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Elitaş’ın size yönelik olarak yapmış olduğu bu militanlık suçlamasını kınıyorum efendim. (CHP sıralarından “Geri alsın.” sesleri)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, tarafsız bir davranışa davet ediyorum sizi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Hayır, hayır, çok… Sayın Elitaş, lütfen, bu cümlenizi düzeltin. Yakışmadı.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Yakışmadı.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, burada bir parti sözcüsü, temsilcisi olarak değil, Türkiye Büyük Millet Meclisini tarafsız olarak idare etmek mecburiyetindesiniz.

BAŞKAN – Sayın Elitaş… Sayın Elitaş… Lütfen… Çok rica ediyorum.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sen parti sözcüsü olmasını istiyorsun onun aslında. Onun aslında, AKP’nin sözcüsü gibi davranmasını istiyorsun Elitaş. Hep ondan yönetiyorsun Meclis Başkanlarını da ve sen olduğun zaman mutlaka kavga çıkıyor.

BAŞKAN – Bu Başkanlık kürsüsü tamamen tarafsız bir şekilde yönetilmektedir. Bu konuda, lütfen, dikkatli bir şekilde izleyiniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Test edilmiş, onaylanmıştır; doğru!

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Elitaş, lütfen düzeltin.

BAŞKAN – Her olayı izleyebilirsiniz. Bütün kamuoyu önünde de bütün olaylar gerçekleşiyor. Lütfen… Bu konuda böyle bir söz söylememenizi tercih ederdim.

Buyurunuz efendim.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkan, biraz önceki konuşma sırasında, şahsıma çok ağır bir laf edilmiştir. Onun için, pek kısa bir söz talep ediyorum.

BAŞKAN  - Sizin şahsınıza ve isminizle bir sataşma olduğunu duymadık efendim.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Burada bütün Meclisin duyacağı şekilde, burada tekrar etmek istemediğim bir hakaret etmiştir.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Aslında vermeniz lazım!

BAŞKAN – Lütfen… Böyle bir şey kürsüden gerçekleşmemiştir. Lütfen…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – O zaman Sayın Başkanım, kayıtlara geçecek şekilde şunu söylemek istiyorum.

BAŞKAN – Onu gördüğüm zaman bakarım efendim. Teşekkür ediyorum.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) –  Şunu söylemek istiyorum: Bir grup başkan vekilinin bu kadar ağır hakaret ettiği bir yerde bir milletvekilinin ettiği laf normaldir. Ne yazık ki Meclisin saygınlığı çok düşmüştür.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) –  Takdirlerinize arz ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen ne yapmaya çalışıyorsun ya?

BAŞKAN – Sayın milletvekilimiz, lütfen…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – “Sen” diyemezsin!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sen ne yapmaya çalışıyorsun?

BAŞKAN -  Tutanakları göreyim, ondan sonra bakarız. Lütfen...

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) -  Sen beni burada eleştirme hakkına sahip değilsin! Ne karışıyorsun? Ben istediğimi konuşurum burada! Sen benimle orayı niye kıyaslıyorsun? Grup Başkan Vekilin var burada!

BAŞKAN – Şimdi, gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, ayrı ayrı okutacağım.

İlk okutacağım Meclis araştırması önergesi beş yüz kelimeden fazla olduğu için önerge özeti okunacaktır, ancak önergenin tam metni Tutanak Dergisi’nde yayınlanacaktır.

 

VII.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Bartın Milletvekili Muhammet Rıza Yalçınkaya ve 21 milletvekilinin, tutuklu gazetecilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/97)(X)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

(Özet)

Basın özgürlüğü; basın camiasının hiçbir baskı, tehdit, yönlendirme, sansür ve cezalandırma altında kalmadan görevini en iyi şekilde yerine getirmesidir. Bugün gelinen noktada ise ülkemizde gazeteciler, yazdıkları yazılar nedeniyle büyük bedeller ödemektedirler. Ülkemizde çağdaş gazetecilerin beyinlerine ve kalemlerine kelepçe vurulmuştur. Böyle bir düzeni kabul etmek ülkemiz adına üzüntü vericidir. Eleştirmek ülkede suç sayılır hâle gelmiş, iktidarı eleştirenler cezaevine atılır olmuştur. Gerçeğin peşinde olan gazeteciler örgüt mensubu oldukları gerekçesiyle cezaevine konuldular. Türkiye’de cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü yaklaşık 70 gazeteci bulunuyor. Gazeteciler hakkında açılmış dava ve soruşturmaların sayısı ise on binleri geçiyor. Demokratikleşme mücadelesi uğruna şehit bile vermiş olan gazeteciler, bugün gelinen noktada terör örgütü propagandası yapmakla, terör örgütü üyesi olmakla suçlanmaktadırlar. Yayımlanan veya hiç yayımlanmayan kitapları, haber kaynakları ile yapmış oldukları telefon görüşmeleri ve bilgi notları nedeniyle hapishanelerde çürüyorlar. Türkiye gazetecilerin işini en iyi yaptığı için cezalandırıldığı bir ülke konumuna dönüştürülüyor. Basın mensupları 1908'den beri tam 103 yıldır sansüre karşı direniyor, fakat sansür; basın üzerindeki siyasi, ekonomik baskılarla, işten atmalarla, göz altılarla tutuklamalarla hala hızlı bir şekilde sürüyor.

Gazeteciler özgür fikir ve düşüncelerinden dolayı adeta yok edilmeye çalışılıyor.

Yukarıda kısaca özetlenenler ışığında; tutuklu gazetecilerin içerisinde bulunduğu sorunlarının tespit edilerek, alınması gereken önlemlerin bir an önce belirlenmesi ve ülkemizde basın ve ifade özgürlüğünün dünyaya örnek teşkil eder hâle gelmesi amacıyla TBMM iç tüzüğünün 104. ve 105. maddeleri ile Anayasanın 98. maddesi gereğince "meclis araştırması" açılmasını arz ederiz. 09.08.2011

1) Muhammet Rıza Yalçınkaya                    (Bartın)

2) Candan Yüceer                                      (Tekirdağ)

3) Bülent Kuşoğlu                                      (Ankara)

4) Erdal Aksünger                                      (İzmir)

5) Aydın Ağan Ayaydın                               (İstanbul)

6)Mehmet Şeker                                        (Gaziantep)

7) Tufan Köse                                            (Çorum)

8) Mehmet Ali Ediboğlu                              (Hatay)

9) Atilla Kart                                             (Konya)

10) Kazım Kurt                                          (Eskişehir)

11) İhsan Özkes                                         (İstanbul)

12) Ali Rıza Öztürk                                     (Mersin)

13) Salih Fırat                                             (Adıyaman)

14) Aytuğ Atıcı                                             (Mersin)

15) Özgür Özel                                            (Manisa)

16) Nurettin Demir                                       (Muğla)

17) Ramazan Kerim Özkan                           (Burdur)

18) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                       (İstanbul)

19) Ali Özgündüz                                         (İstanbul)

20) Celal Dinçer                                          (İstanbul)

21) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                       (Kayseri)

22) Malik Ecder Özdemir                              (Sivas)

 

2.- İstanbul Milletvekili D. Ali Torlak ve 24 milletvekilinin, denizcilik sektörünün sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/98)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Denizcilik sektörünün sorunlarının ve çözüm yollarının belirlenmesi amacıyla, Anayasanın 98'inci, TBMM İç Tüzüğünün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca "Meclis Araştırması" açılması için gereğini saygılarımızla arz ve talep ederiz. 12.10.2011

Gerekçe:

1980’li yıllardan sonra uygulanan politikalar çerçevesinde, yavaş yavaş kapalı ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçişini başlatan ülkemiz, bu değişim süreci içerisinde uluslararası kural ve kaidelere göre yönlendirilen ve yönetilen denizcilik sektöründe de serbestleşmenin yollarını aramış, hatta 2581 sayılı Kanun ile sektörel serbestleşmeyi ilk başaran sektörlerden biri olmuştur.

Bu değişim sürecinde, mevcut yapının eksikliklerini ve tıkanıklıklarını tespit eden siyasiler ve sektör temsilcileri, yaşanan değişimi hem planlamak hem daha iyi yönetmek hem de gelişmiş dünya ülkelerinin sektörün yapısına uygun kurdukları yapılanmayı sağlamak için denizciliğin devlet içinde tek bir sahibi olacak yapıya yönelik çalışmalar yapmışlardır.

Bu tartışmalar 1990’lı yıllara kadar sürmüştür. Ne var ki, Bakanlık talebi ile başlayan süreç, Başbakanlığa bağlı olarak çalışacak olan bir Müsteşarlık olarak yeni bir başlangıcı getirmiştir.

Denizcilik, Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde Deniz Ulaştırması Genel Müdürlüğü olarak varlığını sürdürürken, 1993 yılında 491 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bakanlık bünyesinden kurtarılarak Müsteşarlık seviyesinde temsil edilmesinin uygun olacağı değerlendirilmiş ve denizcilik devletin yapılanmasında en azından üst düzeyde bir görüntü kazanmıştır.

1993 yılından 2011 yılına gelene kadar da her hükûmet döneminde Denizcilik Müsteşarlığının Denizcilik Bakanlığı olarak yapılandırılması talepleri aralıksız devam etmiştir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada yapılan tartışmaya baktığımızda şöyle bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz; ''denizci olmayan kadroların kurduğu Denizcilik Müsteşarlığı, denizci kadrolar tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır."

Bu görüntü çok vahim bir görüntüdür. Özellikle uluslararası siyaset acısından da ülkemizin iddiasını zayıflatacak bir görüntüdür.

Denizcilik sadece su yolu ve ulaştırma modu değil, 378.000 Km2’lik karasuyu ve münhasır ekonomik bölgesiyle mavi bir Vatan'dır.

Ülke yük taşımasının % 95’inin yapıldığı ana sektördür.

Suyla denizin buluştuğu adalar dâhil 8.400 kilometre sahil uzunluğu ve bu kıyı şeridindeki her türlü kıyı yapılarını ilgilendirmektedir.

Karasuları ve münhasır ekonomik bölgesiyle denizin altı ve üstü dâhil petrol, doğalgaz, madenler v.b. yönetimini içeren faaliyet alanına sahiptir.

Aynı zamanda kara sınırından fazla denize olan sınırımız mevcuttur. Dolayısıyla güvenlik ve seyir güvenliği, deniz emniyeti, boğazlar ve denizdeki trafik sorunları, denizdeki çevre kirliliğine müdahale etme gibi görevleri bulunmaktadır.

Büyük bir Bakanlık yapısının içinde üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin denizciliğinin Genel Müdürlük seviyesinde temsilinin, bu alanda hizmet veren ve alan ciddi bir sektörün varlığı karşısında işlemlerin gerçekleştirilmesinde yeni bürokratik hiyerarşi oluşturulacaktır.

Denizciliğin, uluslararası özelliği gereğince bu yapının güçlendirilerek ayrı tutulmasının "Ulaştırma-İletişim" başlıklarının sınırlarını aşan ve alan olarak çok ciddi bir katma değer yaratan sektörün yönlendiricisinin Genel Müdürlük seviyesinde tasarlanması yanlış bir karar olacaktır.

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığını bugün bütün dünya tanımakta ve otoritesini kabul etmekte iken;

2008 küresel krizi ile birlikte batma noktasına gelen ve hâlâ ayağa kalkamayan, yan sanayisi ile birlikte 100 bin'den fazla insanımızın işsiz kaldığı bir ortamda, yan iş kolları ile birlikte yine 85-90 bin ailenin ekmek yediği balıkçılık sektörünü de içine alan denizcilik sektörünü güçlü bir idare yapısına kavuşturmak yerine, ulusal ve uluslararası alanda büyük bir tecrübe sahibi olan Denizcilik Müsteşarlığını kapatmak ve Genel Müdürlük düzeyine indirmek uluslararası camiada Türkiye'nin iddiasından vazgeçtiği görüntüsünü verecektir. Bu kabul edilemez bir durumdur.

1)     D. Ali Torlak                                      (İstanbul)

2)     Necati Özensoy                                  (Bursa)

3)     Mehmet Şandır                                   (Mersin)

4)     Özcan Yeniçeri                                   (Ankara)

5)     Mesut Dedeoğlu                                 (Kahramanmaraş)

6)     Sümer Oral                                        (Manisa)

7)     Hasan Hüseyin Türkoğlu                     (Osmaniye)

8)     Ali Öz                                                (Mersin)

9)     Enver Erdem                                      (Elâzığ)

10)   Lütfü Türkkan                                    (Kocaeli)

11)   Kemalettin Yılmaz                              (Afyonkarahisar)

12)   Sinan Oğan                                        (Iğdır)

13)   Yusuf Halaçoğlu                                 (Kayseri)

14)   Bülent Belen                                      (Tekirdağ)

15)   Seyfettin Yılmaz                                 (Adana)

16)   Celal Adan                                        (İstanbul)

17)   Koray Aydın                                       (Trabzon)

18)   Ali Halaman                                       (Adana)

19)   Erkan Akçay                                       (Manisa)

20)   Mustafa Kalaycı                                 (Konya)

21)   Emin Haluk Ayhan                              (Denizli)

22)   Zühal Topcu                                       (Ankara)

23)   Ali Uzunırmak                                    (Aydın)

24)   Edip Semih Yalçın                              (Gaziantep)

25)   Muharrem Varlı                                  (Adana)

 

3.- Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan ve 19 milletvekilinin, Antalya’nın Serik ve Aksu ilçelerinde yaşanan sel felaketinin nedenlerinin ve sonuçlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/99)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

09.10.2011 tarihinde Antalya'nın Serik ve Aksu İlçelerinde yaşanan sel felaketinin nedenlerinin, sonuçlarının araştırılması ve böylesine afetlerin bir daha yaşanmaması için gereken önlemlerin alınması anacıyla, Anayasanın 98'inci, T.B.M.M. İçtüzüğünün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca "Meclis Araştırması" açılmasını saygılarımızla arz ederiz.

Gerekçe:

Antalya, herkesin bildiği gibi Akdeniz ikliminden yoğun bir şekilde nasibini alan bir ilimizdir. Bu ilimizde her mevsim coşkulu bir şekilde akan yüzlerce ırmağın olduğu da herkes tarafından bilinmektedir. Her sonbahar ve ilkbahar mevsiminde Antalya'da yaşayan halkımız bu sefer nerede sel yaşanacak diye tedirginlik duymaktadırlar.

2009'da görülen yoğun yağış sonrasında Konyaaltı İlçesi'nden denize dökülen Boğa Çayı taşmıştır. Civarındaki evlerin tamamına yakınını su basmıştır. Yine aynı yağış sonrasında Sarısu Deresi'nin taşması sonucunda Antalya-Kemer karayolu sular altında kalmıştır. Antalya-Korkuteli karayolunun ise 2,5 km'lik kısmı kapanmıştır. Gemiler ve tekneler sürüklenmiştir. Yoğun çalışmalar sonucunda neyse ki hiçbir vatandaşımız hayatını kaybetmemiştir. 2010'da yine aynı manzara ile karşı karşıya kalmıştık. Ancak o yıl o kadar şanslı değildik. Yoğun yağış sonrası yine taşan dereler sonucunda 3 vatandaşımızı kaybetmiştik. Yine 10 binlerce dekar tarım alanı sular altında kalmıştı. Yine insanlar evlerini kaybetmişti.

Yıl 2011, yine aynı manzara ile karşı karşıyayız. 09.10.2011 tarihinde yaşanan yoğun yağmur ve dolu sonrasında bu sefer Küçük Aksu çayı taşmıştır. Taşkın sonrasında maalesef 4 vatandaşımızı kaybettik ve bu saat itibariyle 2 vatandaşımız hâlen kayıp durumdadır. 25-30 konut oturulamayacak hale gelmiştir. 50 konutta da hafif hasar oluşmuştur. Küçük Aksu Çayı'nın Aksu Çayı ile birleşmesinden sonra daha büyük bir sel taşkını ortaya çıkmış ve Serik Ovası'nda yaklaşık 46 bin dekar arazi sular altında kalmıştır ki bu zarar gören alanın yaklaşık 5 hin dekarı tarım ve sera alanıdır. Buradaki nar ve narenciye bahçeleri harap olmuştur. Hasat zamanı gelmiş olan pamuk ve mısır tarlaları sular altındadır. Bununla birlikte Gebiz Beldesi'ndeki on dört köyün yolu kullanılamaz haldedir. Bazı köylere hâlen ulaşılamamıştır. Aksu Ovası ve Abdurrahmanlar Beldesi taşkın suları altındadır.

Vatandaşlarımızın can güvenliğini sağlamak, eğitim ve sağlık hizmetlerini vermek, yol, su, elektrik gibi altyapı hizmetlerini bölgeye götürmek devletin temel görevlerindendir. Bu nedenle, Hükümet bölgeyi derhal "afet bölgesi" kapsamına almalı, arkasından çok ciddi bir hasar tespit çalışması yaparak bu afet nedeniyle zarar görmüş, maddi ve manevi travmaya uğramış vatandaşlarımızın kayıplarını tazmin etmelidir ve en kısa zamanda yaralarını sarmalıdır. İleriye dönük olarak da doğal afetler nedeniyle aşırı can ve mal kayıplarını önleyecek altyapı sorunları mutlaka çözülmelidir. Taşması muhtemel derelerin ıslah çalışması, ilgili Bakanlık tarafından bir an önce başlatılmalıdır. Her yıl yaşanan felaketler Antalya'nın makûs kaderi olmaktan çıkarılmalıdır.

09.10.2011 tarihinde Antalya'nın Serik ve Aksu İlçelerinde yaşanan sel felaketinin nedenlerinin, sonuçlarının araştırılması ve böylesine afetlerin bir daha yaşanmaması için gereken tedbirlerin Yüce Meclisimizce tespiti amacıyla bir Meclis Araştırması açılması yerinde olacaktır.

1)        Yıldıray  Sapan                       (Antalya)

2)        Osman Kaptan                        (Antalya)

3)        Arif Bulut                               (Antalya)

4)        Gürkut Acar                            (Antalya)

5)        Ali Haydar Öner                      (Isparta)

6)        Sena Kaleli                            (Bursa)

7)        Musa Çam                              (İzmir)

8)        Süleyman  Çelebi                   (İstanbul)

9)        Aytuğ Atıcı                              (Mersin)

10)      Nurettin Demir                        (Muğla)

11)      Ahmet Toptaş                         (Afyonkarahisar)

12)      Levent Gök                             (Ankara)

13)      Ali Rıza Öztürk                        (Mersin)

14)      Kemal Ekinci                          (Bursa)

15)      Bedii Süheyl Batum                 (Eskişehir)

16)      Orhan Düzgün                         (Tokat)

17)      Alaattin Yüksel                       (İzmir)

18)      Haluk Eyidoğan                      (İstanbul)

19)      Doğan Şafak                           (Niğde)

20)      İdris Yıldız                              (Ordu)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki ön görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

 

VIII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- Yerel basın ve yayın kuruluşlarının sorunları hakkındaki (10/46) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 11/1/2012 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu, 11.01.2012 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisini İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurul’un onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                               M. Akif Hamzaçebi

İstanbul

Grup Başkan Vekili

Öneri:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler Kısmında yer alan (Yerel basın ve yayın kuruluşlarının sorunları hakkında); 10/46 Esas Numaralı Meclis Araştırma Önergesinin görüşmesinin, Genel Kurul'un 11.01.2012 Çarşamba günlü (Bugün) birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde, İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu.

Buyurunuz Aslanoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinize saygılar sunuyorum.

Öncelikle, bizler bugün, tüm Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri, hiçbirimizin dokunulmazlık zırhında olmaması yönünde ve tüm milletvekillerimiz dokunulmazlığımızın kaldırılması için Meclis Başkanlığına, tek tek, özgür irademizle imzalayarak bir dilekçe sunduk.

Bunun bir anlamı var. Biz, hiçbirimiz, başta Sayın Genel Başkanımız, dokunulmazlık zırhı içinde olmak istemiyoruz. Lütfen, bizim dokunulmazlığımızı kaldırın. Biz gidelim “Türkiye’de yargı şeffaftır, yargı her zaman adalet dağıtır”a inanmayan bir kişi olarak ama o yargının önünde de hesap vermeye her zaman hazır ve nazırız. Bizim dokunulmazlıklarımızı kaldırın kardeşim. Bunu istiyoruz; tüm Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri dokunulmazlıklarının kaldırılmasını istiyor.

Değerli milletvekilleri, dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ydü ama bir günü kutlamanın bir anlamı olmalı. O insanların sorunlarını, o insanların dertlerini, o insanların çalışma koşullarını… İçinde yaşadıkları koşullara hiçbir katkı vermeksizin kuru kuruya “Gününüzü kutluyoruz.” demekten ben utanıyorum.

Bu insanların bir sürü dertleri var, bir sürü sorunları var ama hiçbirine yıllardır çözüm bulunmamasına rağmen sadece kutluyoruz. Bu yüce Meclis bu sorunları hep birlikte ele alarak, en azından, onların bir sorununu çözüp de onların gününü kutlamak bu Meclise yakışan bir olaydır arkadaşlar.

Bu nedenle, ben bir kez daha söylüyorum; bu nedenle, hemen ertesi gün biz yerel basını, özellikle yerel basın ve içinde olduğu sorunları, çalışan gazetecilerin sorunlarını gündeminize getirdik. Gelin hep beraber bunu irdeleyelim, sorunları çözelim. Bu arkadaşlarımızın sorunları çözülmüş olarak onların günlerini kutlamak, bu yüce Mecliste, hepimize yakışan bir davranış olmalıdır.

Değerli milletvekilleri, bir kere bu Meclis, gazeteci kardeşlerimin, tüm çalışan gazetecilerin yıpranma tazminatını kaldırdı. Hepiniz, her gün sabahın beşlerine kadar, gece sabahlara kadar bu arkadaşlarımızın hangi koşullarda, nasıl çalıştıklarını iyi biliyorsunuz. Ama her ne hikmetse, her ne hikmetse, çalışan gazeteci arkadaşlarıma, yıpranma tazminatının neden kaldırıldığını kimse bize izah edemedi. Bunu geçen dönem, aynı şekilde, Sosyal Güvenlik Yasası geçerken bir emrivaki yapıp kimse cevabını vermedi ve kaldırdılar. Bize yakışan, tekrar… Bu arkadaşlarımızın yıprandığına, bu arkadaşlarımın çalışma koşullarının çok zor koşullarda olduğuna hepimiz inanmamıza rağmen bunu yapmıyoruz.

Sayın Ekşi’nin, İstanbul Milletvekilimizin bu konuda bir yasa teklifi var. Kendisi o koşulları, çalışan arkadaşlarımızın koşullarını çok iyi bilen bir insan olarak vicdanında bu yasa teklifini verdi. Gelin… Bunu öncelikle ele almak zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, “özgürlük” diyoruz. Neyin özgürlüğü? Bir, mali özgürlük. Bu arkadaşlarımızın mali özgürlüğü yok. Türkiye’de işini en kolay kaybeden bir kesimdir çalışan gazeteciler, en çok işinden olan kişilerdir. Bir, ekonomik özgürlükleri yok bu arkadaşlarımızın. İki, kalem özgürlükleri yok. Türkiye’de hep özgürlükten bahsediyoruz. Özgürlük yok, kalem özgürlüğü yok. Burada… Bugün içeride tutuklu olan gazeteciler -hep bir şeye sığınıyoruz- bunlar terör örgütünden dolayı içeri alındılar.

Arkadaşlarım, ben Ahmet Şık’ın, Nedim Şener’in acaba hangi terör örgütünün üyesi olduklarını, acaba Ahmet Şık ve Nedim Şener kalemleriyle mi terörist oldular, hakikaten merak ediyorum. Siz, eğer, basın suçu işlemiş bir arkadaşımızı, Basın Kanunu olmasına karşın, bir şekilde terör örgütü üyesi olarak özel mahkemeler kanalıyla, bu koşulla eğer içeri alıyorsanız, hepimize yazıklar olsun.

Ben yine iddia ediyorum: Nedim Şener’in ve Ahmet Şık’ın nasıl bir terör örgütü üyeleri olduğunu hakikaten çok merak ediyorum. Kalemleri acaba silah mıydı? Acaba kalemleriyle mi insanları vuruyorlardı? Acaba kalemleriyle mi bunu yapıyorlardı ve bunun peşine takılıp burada veriyorsunuz cevabı “Şu kadar gazeteci terör örgütünden dolayı içeride.”

Arkadaşlar, kimi kandırıyoruz? Basın suçu, eğer varsa bir suçu, Türkiye’de özel yetkili mahkemeler değil, basın suçu işlemişse, kalemiyle işlemişse bunun gideceği adres basın suçudur. Herkesten hesap sorun. Varsa bir suçu, hesabını versinler. Ama bu kardeşlerimizi terör örgütü üyesi olarak siz özel yetkili mahkemelerle içeri alıyorsanız, bu ülkede adalet mülkün temeli olmadı arkadaşlar.

Değerli arkadaşlarım, yerel gazeteler, yerel televizyonlar biraz da bundan bahsetmek istiyorum. Türkiye’de bir İnternet gazeteciliği var. Sahibi yok bu insanların. Neye göre yayın yapıyorlar? Hiç kimse denetlemiyor, bir yere hesap vermiyorlar. Ekonomik özgürlükleri nedir? Neye bağlılar, kime bağlılar, kime hesap veriyorlar? Böyle bir yasa yok. Türkiye’de bir İnternet gazeteciliği gerçeği var ama bu insanların sahibi yok. Hiçbir yerden izin almaksızın –altını çiziyorum- bir yere hesap vermeksizin, her önüne gelen İnternet gazeteciliği yapıyor. Haber alma özgürlüğü çok önemli, kutluyorum o insanları; anında hesap veriyorlar, anında yayın yapıyorlar ama bunların bir sahibi olmalı. Bunların hiçbir ekonomik özgürlüğü yok. Bir reklam pastasından, bir reklam gelirlerinden hiçbir şey alamıyorlar. Bir kere, bu, öncelikle Hükûmet tarafından İnternet gazeteciliğinin bir yasasının, hesap verecekleri ve hesap soracakları bir yer olması lazım. Bu yok arkadaşlar ve tamamen perişan durumdalar, tamamen sahipsiz bir yapıdalar. Bir kere bunu bilgilerinize arz ediyorum.

Gelelim yazılı yerel basına. Arkadaşlar, bir Basın İlan Kurumu var. Sadece gazetelerin aldığı ilan paralarından yüzde 15 kesinti yapıyor. Başka hiçbir yerel gazetelere katkısı yoktur. Basın İlan Kurumunun olmadığı illerde bunu vilayet basın bürosu yapıyor. Gelen resmî ilanları yerel gazetelere belli oranda dağıtılıyorlar ama tek yaşamları, tek ekonomik kaynakları ilan.

Resmî ilanda şimdi şu başladı: Çerçeve ilan. Bir kamu kurumu diyelim ki değişik malzeme alacak, bir ilan veriyor, beş sene de bu ilanla devam ediyor. Böyle bir şey olur mu arkadaşlar? Bir malın fiyatı değişiyor, o malın alım fiyatı değişiyor, koşullar değişiyor, şartlar değişiyor. Beş sene verdiği bir çerçeve ilanla olur mu arkadaşlar? Onun için önce kamunun işi ciddi yapması lazım. Yerel gazetelerin tek ekonomik kaynağı resmî ilanlardır. Resmî ilanlarla ekonomik özgürlüklerine devam ediyorlar. Mutlaka bunun güncel hâle getirilmesi lazım. Her mal alımında ve her ihalede mutlaka o yerelde bunun ilan edilmesi lazım ama bundan kaçıyorlar. Başta kamu suç işliyor. Beş sene bir ilanla mal alınmaz arkadaşlar. Bunu dikkatlerinize sunuyorum.

Yine aynı çerçevede yerel televizyonlar. Karasal yayın yapan televizyonlar çok zor durumda. Mutlaka bunlara yerel ilandan pay verilmeli. Ayrıca frekans ihalesi açılacak. Bunların en müktesep hakkıdır. Bunlardan para alınamaz. Bunları, on yıldır, yirmi yıldır karasal yayın yapan firmaları bugün başlayacak insanlar gibi ihaleye sokup para almak objektif değildir, adil değildir. Mutlaka bunların öncelik hakkı vardır, öncelikle frekanslar bunlara tahsis edilmelidir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aslanoğlu.

Aleyhine, Kütahya Milletvekili Alim Işık.

Buyurunuz Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun yerel basın ve yayın kuruluşlarımızın yaşadığı sorunların araştırılması ve mevcut sorunların çözümünün sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla vermiş olduğu Meclis araştırma önergesinin İç Tüzük gereği aleyhine ama gerçekte lehine söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, benden önce konuşan Değerli Hatip Sayın Aslanoğlu’nun özellikle İnternet gazeteciliğinin sahipsizliği konusundaki düşüncelerine aynen katıldığımı ifade etmek istiyorum. Her geçen gün sayıları artan, önemi de buna paralel olarak artan bu gazeteciliğin ya da İnternet yayıncılığının mutlaka bir sahibi ve dayandıkları bir yasal kanunlarının olması gerekiyor. Eminim Meclis bu konuyu önümüzdeki günlerde daha ciddi ele alarak değerlendirecektir.

Değerli milletvekilleri, hepimizin de bildiği gibi gerek yaygın gerekse yerel bazda yayın yapan medya kuruluşları, ki bunlardan “Yazılı medya kuruluşu” grubunda değerlendirilen basınla “Görsel medya” grubunda değerlendirilen televizyon ve radyo kuruluşlarının en önemli sorunlarından birisi ekonomik sorundur. Sadece kuruluşların değil, burada çalışanların da önemli sorunları var. Bunların da başında yine ekonomik sorunlar gelmekte. Ancak, tabii şu anda Türkiye’de, gerek demokrasinin güçlenmesi gerekse vatandaşın haber alma özgürlüğünün artırılmasına çok ciddi katkılarda bulunan bu yerel ve yaygın medya kuruluşlarının desteklenmesi kaçınılmazdır. Bugün sayılarda az sayıda değişiklik olabilir ama eldeki yayınlanmış verilere göre, 1058 adet radyo, bunun 928’i yerel; toplam 247 adet televizyon kuruluşu var, bunun 207’si yerel; yine gazetenin de 2 binden fazlası yerel bazda yayın yapıyor.

Şimdi, bunların temel sorunları nedir derseniz, biraz önce bahsettiğim temeldeki ekonomik sorunların dışında, yerel televizyonların en önemli sorunlarının başında, müzik meslek birliklerine yapılan telif hakları ödemesinin yüksekliği geliyor. Bu konu şu: Eğer siz bir tane sanatçının bir şarkısını alıp yerel televizyonda yayınlamak isterseniz, tüm sanatçıların şarkıları adına toptan bir telif ödemesinde bulunmak zorundasınız. Binlerce şarkının içerisinden bir tanesini yayınlayacak olan televizyon, o binlerce şarkının tamamına bu telif hakkını ve yüksek miktardaki telif hakkını ödemek zorunda. Örneğin Kütahya’daki bir yerel televizyon, bir şarkı için bir yılda 7 bin-10 bin TL dolayında telif hakkı ödemek zorunda. İllere göre, illerin nüfuslarına göre bu rakamlar değişiyor. Bir defa bunun halledilmesi lazım. Yani yerel televizyonlar birkaç tane şarkıyı çalmak istediğinde bunun için telif hakkını ödesin, ama bu ad altında, binlerce şarkıya toptan ödemesi gereken telif hakkına maruz bırakılmasın.

İkincisi, enerji maliyetleri çok yüksek. Değerli milletvekilleri, yerel televizyon veya radyolar yayın yapmak zorunda kaldıklarında ortalama, bugün itibarıyla, 1.500 TL/ay dolayında elektrik enerjisi bedeli ödemek zorunda. Mutlaka bu yerel medya kuruluşlarının enerji desteğinden yararlandırılması ve bunların kullanacakları elektrik faturaları ödemesinde bir indirime gidilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Bir başka konu, yerel televizyonların ve radyoların resmî ilanlardan faydalandırılmaması sorunudur. Evet, gazeteler bunlardan faydalanıyor ve onunla ayakta duruyor ama yerel televizyonlar ve radyolar da kendilerine bu resmî ilanlardan bir payın ayrılmasının daha yerinde olacağı ve sorunlarının çözümüne ciddi anlamda katkı yapacağı düşüncesindeler. Basın İlan Kurumunun mutlaka bu düzenlemeyi geciktirmeden gerçekleştirmesi gerekmektedir.

Bir başka önemli sorunları, yerel medya kuruluşlarının, istihdamın teşviki yönünde herhangi bir özendirmede bulunulmamasıdır. KOBİ kapsamına alınmış olsalar da hiçbir teşvikten yararlandırılmamaktadırlar. Dolayısıyla bugün, 200 civarında olan ve toplamda 250 civarında olan televizyon kanallarının, ulusal yayın yapanları ve bölgesel yayın yapanları dikkate alınmaz, dışta bırakılırsa, yerelde yayın yapanların sayılarının her geçen gün azalmasının altındaki en önemli gerçeklerden birisi de budur. 2005 yılında sayıları 600’den fazla olan yerel televizyonların sayısı bugün üçte 1’e düşmüştür yani son beş yılda 200 dolayına inmesinin altında yatan önemli gerçeklerden bazıları bunlardır.

Peki, yerel basın ne yapıyor yani gazetelerde ne sıkıntı var derseniz, her şeyden önce ekonomik güçleri yetmediği için ciddi anlamda her geçen gün sayıları bunların da azalıyor. Resmî ilanlardan pay alıyorlar ama bu ilanların kapsamının genişletilmesi lazım. Bir başka deyişle her resmî kurum ve kuruluşun o ilde çıkartılan yerel gazetelere abone edilmesi lazım ki hiç olmazsa onunla ayakta durabilsinler.

Diğer taraftan, 10 kişiden fazla çalışanı bulunan yerel gazeteler o ilin yararlandığı kısmi teşviklerden yararlandırılıyor olsa da 10’un altında çalışanı bulunan, örneğin 9 ya da 8 kişinin çalıştığı bir gazetenin bu haktan yararlandırılmaması gerçekten anlaşılabilir değildir. Onun için, en azından 5’e belirli bir miktar teşvik, 10’a ve üzerine başka bir kademede teşvik yapılması bu anlamda ciddi bir katkı olacaktır dolayısıyla 10’dan az çalışanı bulunan gazetelerin de söz konusu indirim teşviklerinden yararlandırılmasının önü açılmalıdır. Bu, kaçınılmaz hâle gelmiştir. Bu anlamda, bunun da, mutlaka yüce Meclis tarafından en kısa zamanda değerlendirilmesinin yararı vardır.

Değerli milletvekilleri, tabii, medya çalışanlarının çoğu düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Ulusal bazda yayın yapan medyada çalışanların, evet, çok astronomik rakamlarla aylık bazda geliri olanlar vardır, köşe yazarlarının birçoğu ciddi paralar almaktadır ama aynı köşe yazarının milyonlarca lira alabildiği bir medya kuruluşunda harcadığı paranın karşılığını alamayan birçok çalışanın da bulunduğu bir gerçektir. Elbette ki herkes aynı potada değerlendirilmemelidir ama en azından, bu çalışan insanların alın terinin karşılığının ödendiği bir ödeme sisteminin bu sektörde mutlaka yerleştirilmesi zorunluluğu vardır. Özellikle yüksek tirajlı, yaygın basında çalışanların ücretleri arasında adaletsizlik, dengesizlik ve hatta uçurumlar söz konusudur, bunun giderilmesi lazım. Aynı gazetede       -biraz önce belirttiğim gibi- astronomik rakamlarla çalışanlar varken, yapmış olduğu harcamanın fatura karşılığını almakta zorlanan insanların da bulunduğu bir gerçektir.

Günümüzde bölgesel bazda, il veya ilçeler bazında haberler toplamak için ve bunları yayın hâline getirerek kamuoyunun bilgisine sunmak için çalışan kameramanlar, gazeteciler ve diğer çalışanlar ciddi anlamda tehlikelerle karşı karşıyadırlar. Özellikle yerel medyada çalışanların kaynağı mutfaktaki ya da sokaktaki işsiz gençlerdir. İletişim fakültesini bitirmiş olan hiçbir genç yerel medya kuruluşunda istihdam edilmemektedir. Fırsat bulursa ulusal ya da yaygın basın veya medya kuruluşlarını tercih eden bu gençler, yerelde çalıştırılabilecekleri ortamı bulamadıkları gibi maaş ve ücretleri de bulamadıkları için yerelde kaliteli gazeteciliğin ya da televizyon veya radyoculuğun önünün açılmasında katkı sağlayamamaktadırlar. O zaman bunların gerek yerelde gerekse ulusal bazda çalıştırılmaları hâlinde en azından asgari bir ödemeyle çalıştırılmalarının sağlanması, bu konuda ciddi bir katkıya yol açacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu tarafından verilmiş olan yerel basın yayın çalışanlarının ve kuruluşlarının sorunlarının araştırılması yönünde bir Meclis araştırması açılmasının faydalı olacağı düşüncesini tekrarlıyor, hepinize saygılar sunuyorum (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Lehinde, Iğdır Milletvekili Pervin Buldan… (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Buldan.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun vermiş olduğu yerel basın ve yayın kuruluşlarının sorunları hakkında Meclis araştırması önergesinin görüşülmesinde lehte söz aldım, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Evet, aslında, Türkiye açısından yerel basının çok sorunları olduğunu hepimiz biliyoruz ama bu konuda verilen araştırma önergeleri ne yazık ki, AKP Grubu tarafından reddedilmekte. Sadece CHP’nin değil, bugün muhalefetin vermiş olduğu bütün araştırma önergeleri ne yazık ki, kabul edilmiyor ve reddediliyor. Ben emimin ki, bu önerge de yine AKP Grubu tarafından reddedilecek.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına konuyla ilgili vermiş olduğumuz bizim de iki tane araştırma önergemiz var: Biri, düşünce ve ifade özgürlüğü önünde engel teşkil eden yasal hükümlerin saptanması ve tutuklu bulunan gazetecilerin durumunun araştırılması için bir araştırma önergemiz var. Bir diğeri de, Türkiye’deki basın özgürlüğünün önündeki engellerin bütün boyutlarıyla araştırılması ve alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla vermiş olduğumuz bir araştırma önergesi var. Bunların da en kısa zamanda gündeme alınıp ve bir araştırma komisyonunun kurulması talebimizi buradan bir kez daha yinelemek istiyorum.

Evet, basın özgürlüğü Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ilan edilen, birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır değerli arkadaşlar. Gerek Birleşmiş Milletler gerekse de Avrupa Birliği bünyesinde basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü konularında pek çok sözleşme hazırlanmış ve üye ülkelere imzalattırılmıştır. Bu anlamda, ülkemiz de bu tür pek çok sözleşmeye taraftır ancak özgür, tarafsız bir basın oluşturmada da iç hukukun bu sözleşmelere uygun duruma getirilmesi gerekmektedir. Bu anlamda, Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini de bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Özgür basın, demokratik sistemin korunması ve güçlendirilmesinde son derece önemli bir unsur olma özelliğini taşımakta olup insan haklarına dayalı, barış içinde, demokratik bir toplumsal ve siyasal düzenin gerçekleşmesi yolunda önemli yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra demokratik siyasetin oluşturulmasının temel koşullarından biridir. Siyasi ve ekonomik baskı altında bulunan basının düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında yeniden ele alınması ve önündeki engel olan düzenlemelerin derhâl değiştirilmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dün Dünya Çalışan Gazeteciler Günü’ydü ve burada, hem Genel Kurulda hem de yerelde birçok açıklama yapıldı ama bana göre en talihsiz açıklama, dün Sayın Cemil Çiçek tarafından yapılan açıklamaydı. Sayın Cemil Çiçek, tutuklanan gazeteciler için “Onlar teröristti.” ifadesini kullandı.  Buradan çok açık ifade etmek istiyoruz. Tutuklanan bütün gazeteci arkadaşlarımızın sadece suçları yaptıkları haberler oldu. Evet, o arkadaşlarımız yaptıkları haberleri ile not defterleri ile fotoğraf makineleriyle ve kalemleriyle suçlandılar. Sayın Cemil Çiçek’in bilgisine buradan arz etmek istiyorum.

Aynı zamanda, dün yine işte Çalışan Gazeteciler Günü dolayısıyla, tutuklu bulunan gazeteci arkadaşlarımız bize, bizim grubumuza bir mektup gönderdiler. Ben bu mektubu olduğu gibi buradan okumak istiyorum: “Hatırlıyor musunuz, 20 Aralık 2011 tarihi size bir şey hatırlatıyor mu? O gün saat beşte Diyarbakır ve İstanbul başta olmak üzere birçok kentte onlarca gazetecinin kapısı eş zamanlı çalındı. Tanırız birbirimizi, gelenler bizi iyi tanıyordu, biz de onları. Biz onları sokak ortasında adresli ve adressiz kurşunlardan, kameralar önünde pervasızca kol kırmalarından, aldıkları talimatları yerine getirirken kadın, çocuk demeden kararttıkları hayatlardan, Türkiye’nin son otuz yıllık, hatta seksen yıldır karanlık tarihinin sayfalarından tanıdık. Yine çok değil son üç yıldır ‘Öldüremediğin en iyi Kürt tutuklu Kürt’tür.’ diyerek avukatlar, siyasetçiler, seçilmişler, insan hakları savunucuları, kadınlar başta olmak üzere gerçekleştirilen Kürt avının uygulayıcıları olarak tanıyorduk onları. Onlar ise bizi ardılı olduğumuz Musa Anter, Gurbetelli Ersöz, Nazım Babaoğlu, Yahya Orhan, Metin Göktepe ve daha onlarca basın şehidinin mirasçısı olarak tanıyordu.

‘Hiçbir şey karanlıkta kalmayacak.’ diyerek karanlık tarihin karanlık uygulayıcılarını deşifre ettik, bir halkın kimliğinin, kültürünün, dilinin sesi olduk. Plaza medyalarının aksine eylemlerde, etkinliklerde polisin ardına sığınıp polis muhabirlerini esas almaktansa halkı esas aldık. Devleti teşhir ettik, sınır boylarında barış için sabahlayan annelerle sabahladık, parçalanmış cenazeleri dağlardan toplayanların yanındaydık. Toplu mezarlarda kayıplarının kemiklerini arayan anaların ağıtlarıydık. Besta'da, Zap'ta, Tatvan'da, Kazan Vadisi'nde savaş suçu işleyerek kimyasal silah kullanan devleti teşhir edendik. Karadeniz köylüsünün yanındaydık. Asgari ücret ve sendikalı çalışma hakkı için sokağa çıkan emekçilerin ‘Teğet geçecek.’ diyenlerin aksine ‘Yoksullaşıyoruz, yaşam standardımız düşüyor.’ diyen bilim insanlarının sesiydik. Doğayı talan edip şirketlere peşkeş çekenlere karşı ‘HES'lere toprağımı vermem.’ diyen Karadeniz köylüsünün yanındaydık. ‘Üç çocuk’ öğüdü veren ataerkil zihniyetin yarattığı kadın katliamlarının karşısında, kadınların çığlığıydık. Kotalarla topraklarından edilen köylülere, ekmesi biçmesi yasaklanan, açlığa mahkûm edilen çiftçilerin yanındaydık. Bu oyunun farkındaydık. Dün bombalandık, öldürüldük; bugün yargılanıp tutuklanıyoruz. Biz bu oyunun farkındaydık, bile bile ‘lades’ dedik.

Senaryosu Başbakan ve İçişleri Bakanı tarafından yazılan oyunun 1’inci perdesi yetmiş iki saat boyunca emniyette sahnelendi. Hukukun değil, AKP hukukunun dayatıldığı cemaat sohbetlerine ‘davet’ edildik. Bu ‘davet’lerde ‘balon şema’larıyla, olmayan bir yapının ‘komite’si ilan edildik ve taciz edildik. Bu trajikomik oyunun 2’nci perdesi adliyede devam etti. Ne idiği belirsiz şişirilmiş dosyalarla görevlendirilen savcılar tarafından, gazeteciliğin temel ilkelerinden bihaber biçimde haber kaynakları ve yapılan haberler üzerinden ‘derin’ bir sorgulamadan geçirildik. Bizlere, doktora ‘Neden bu hastayı tedavi ettin?’ sorusu sorulur gibi ‘Neden bu haberi yaptın?’ denildi. Yaptığımız işin aleniliğine rağmen varlığı yokluğu belli olmayan ‘gizli tanık’ ifadeleriyle kriminalize edildik. Oyunun son perdesinde (en azından şimdilik) ise sevk edildiğimiz mahkemede hâkimlerin ‘İnisiyatif bizde değil.’ itirafıyla tutuklandık. İnisiyatifin kimde olduğunu, Samanyolu TV tutuklama kararından yarım saat önce tutuklanan gazetecilerin sayısını vererek gösterdi. Kısacası, Başbakan Erdoğan’ın talimatı ‘namlı’ İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in ‘terör’ çerçevesi, cemaat polisinin ‘acar’ avcılığı ve figürandan öteye gidemeyen mahkemenin kararıyla mesleğimizi icra edemez hâle getirildik. Roboski Katliamı’nı plaza medyasının Kürt basınından 9 saat sonra vermesi ‘Neden Kürt basını hedef alındı?’ sorusunun iyi yanıtı… Bu vesileyle tüm meslektaşlarımıza şu çağrıyı yapıyoruz: Unutmayalım ki gazeteciler olarak iktidara karşı kamunun vicdanıyız… Bu ateş sizi de yakmadan sesinizi sesimize katmanızı bekliyoruz.” diyorlar tutuklu gazeteciler.

Teşekkür ediyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Buldan.

Aleyhine İstanbul Milletvekili Tülay Kaynarca.

Buyurun Sayın Kaynarca. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

TÜLAY KAYNARCA (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; CHP grup önerisi aleyhine söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’yle ilgili düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Basın mensuplarının haklarının korunması, çalışma şartlarının günün ihtiyaçlarına göre iyileştirilmesi oldukça önemlidir ancak bir o kadar da önemli olan basının kamuoyunun sesi olma görevini başarıyla yerine getirebilmesi için meslek etiğini her şeyin üzerinde tutması, doğru, ilkeli, tarafsız habercilik anlayışından ayrılmaması da aynı ölçüde büyük önem taşımaktadır.

Yazılı ve görsel medyanın yanı sıra sanal ortamda da ciddi bir ilerleme gösteren Türk basını, geçmişten bugüne ülkemizin gelişimine değerli katkılar sunmuştur. Basının geldiği bu seviyede en büyük pay görevini şartlar ne olursa olsun fedakârca yapan basın çalışanlarına aittir ve inanıyorum ki basın çalışanlarının sorunlarının çözülmesi, haklarının daha da iyileştirilmesi, hak ettikleri yaşam şartlarına ve çalışma ortamlarına kavuşturulması basını daha da güçlü kılacaktır. Evet, medyada özgürlük ve ifade hürriyeti kapsamında yaşanan birtakım aksaklıklar demokrasimiz geliştikçe ortadan kalkacaktır, bu inancım sonsuz. Elbette bu özgürlüklerin korunması kadar önemli olan diğer bir husus daha var. Bu özgürlüğün istismar edilmemesi, doğru, objektif haber verme eğilimine uyma, tarafsızlık, özel hayata, inançlara saygı, toplumun ve bireylerin hakkını gözetme, insani ve toplumsal değerlere uyma gibi ilkelerin habercilikte üstün tutulması.

Türk basınının demokrasimize katkılarının hassasiyetle süreceğine inancım  sonsuzdur ve değerli basın mensuplarının çalışan gazeteciler gününü tebrik ediyorum. Bu düşüncelerle, görevlerini yaparken hayatlarını kaybeden basın çalışanlarını da rahmetle anmak istiyorum.

CHP’nin grup önerisi yerel basının sorunlarının araştırılmasıyla ilgiliydi ve medya kuruluşları demokratik kültürün ayrılmaz bir parçasıdır, bunu özellikle belirtmek istiyorum. Basın, bu sürecin sağlıklı işlemesi için sorumluluk ve yükümlülük sahibidir. Dolayısıyla medya, demokrasinin tarafıdır, toplumun değerlerinin, inançlarının tarafı, hukukun insan hak ve özgürlüklerinin tarafıdır, öyle de olmalıdır.

Türkiye değişiyor, temel haklar başta olmak üzere ekonomiden sağlığa, eğitimden ulaşıma her alanda büyük gelişmeler, ilerlemeler kaydediyor. Elbette basınımız da yenileniyor. Çağdaş yayıncılık anlayışını benimseyen, etik kurallara uygun, objektif yayın yapan kamuoyunun takdirini kazanabiliyor ve yerel basın da elbette bu tanımlamaya dahildir.

Az önce konuşma yapan değerli milletvekillerimizden biri, iletişim fakültesi mezunu olanlardan yerel basında çalışanların olmadığını söyledi. Aslında ben o anlamda bir örneğim hem iletişim fakültesi mezunuyum hem yerel basında çalıştım, bölgesel yayın organlarında ve 212’ye tabi yasadan -fikir işçisi statüsüdür bu aynı zamanda- bu şekliyle görevimi yerine getirdim. Dolayısıyla, aslında çok ciddi haklar ve söylemler var. Bunlar içerisinde ben maddi sorunlarının, yerel basının maddi sorunlarının en önemli başlıklardan biri olduğunu düşünüyorum. Bunlarla ilgili yasal çalışmalar var, aslında anlatılacak çok şey var Hükûmetimiz döneminde, gerek 22’nci gerek 23’üncü Hükûmetimiz döneminde ve yeni dönemde yapılan. Bunlar içerisinde, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda, 4964 sayılı Yasa’yla yapılan değişiklik sonucunda yerel basının maddi yönden güçlendirilmesi sağlanmıştır. Mesela bir tanesi bu, çok fazla var ama bir tanesi bu.

Yine yerel ve bölgesel televizyonlarla ilgili de bir düzenleme var. 6112 sayılı Kanun düzenlenirken yerel ve bölgesel radyo ve televizyonların sorunları da dikkate alınmış. Bununla ilgili paylar, mesela reklam gelirleriyle ilgili yüzde 5 olan üst kurul payı yüzde 3’e düşürülmüştür.

Yine bunun sayılarını artırmak mümkün, birçok not aldım ama bunların her birini burada ifade etmek yerine bir başka ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum, o da şu: Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünün bütçesini bu Mecliste ben açıklamıştım, onunla ilgili lehte görüş belirtmiştim. Orada saydığım maddeler içerisinde en çok yerel basınla ilgili bölüme dikkat çekmiştim bu kürsüden. Niye? Çünkü bu dönemde yerel basına verilen önemle ilgili çalışmalar orada ayrıntılarıyla vardı. Yeterli mi, daha fazla yapılabilir mi? Elbette yapılabilir ama yine bu dönemde yerel basının eğitim alabilmesi, Türkiye’nin her noktada eğitim seminerlerine tabi tutulması, yine mesleki eğitimlerine yönelik, gerek fotoğrafçılık kursları gerek birçok çalışma yapabilmesi için yine bu kalemler içerisinde yer almıştı.

Basın Kartı Yönetmeliği’nde yapılan… Bakın, bu konuyla ilgili yasa çıktı ama bu ay itibarıyla 27 Ocağa kadar süren bir çalışma var, o da şu: Basın Kartı Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle ilkokul mezunları da bir defaya mahsus basın kartı alabilecek ve yerel basınımızın çok önemli bir mağduriyeti de bu anlamda giderilmiş olacak. Aslında bu yasa önceden çıktı biliyorsunuz, önceki Hükûmetimiz döneminde ancak yararlanabilenler oldu, kanun maddesini atlayanlar oldu. Dolayısıyla, 27 Ocak itibarıyla başvuruda bulunan birçok meslektaşımız -bu konuda- yerel basın mensubu, genel medyada çalışanlar da bu kanundan faydalanabilecekler.

Yine, gazetecilere, yerel gazetecilere yönelik en önemli düzenlemeler, inceleme ve ziyaret programları bu çalışmalar altında yapıldı. Yerelin sesini tüm dünyaya ulaştıran ve geniş yankı uyandıran TRT Anadolu kanalında yayınlanan “Anadolu’nun Sesi” programıyla da sesini duyurabileceklerdir.

Aslında, ben, bunlar içerisinde birçok madde var tek tek sıralamak istemiyorum ama bir tanesine de dikkat çekmek istiyorum çünkü benden önceki konuşmacı milletvekillerimizin, sayın değerli milletvekillerimizin işaret ettiği konu başlıklarından bir tanesi yerel basının ihtiyaçlarına yönelikti, bu maddede de onu sağlayabilecek bir kolaylık sağlıyor basın mensuplarımıza. Yerel medyaya yönelik hizmetlerinden biri de web sayfasında kullanıma sunulmuş haber ajansı üyeliği, yani haber almadaki kolaylıklarıyla ilgili.

Bu duygu ve düşüncelerle, aslında çok fazla konu başlıkları da var ama ben bu hassasiyete katıldığımı ifade etmek istiyorum. Yerel basının sorunlarıyla ilgili Hükûmetimizin gerek 22 gerek 23’üncü Hükûmetimiz dönemlerinde imza attığı çalışmalar, yasal düzenlemeler vardır, bu dönemde de yapılacak çalışmalar vardır. Yine İnternet medyasıyla ilgili hazırlıklar da bunlardan bir tanesidir ve bu dönem itibarıyla da yeni çalışmaların artarak devam edeceği inancımı yürekten ifade etmek istiyorum, bunu gerçekten meslektaşlarım adına da diliyorum. Bu konuda katkı sunacak olan tüm milletvekillerimize de şimdiden teşekkürlerimi sunarak, CHP grup önerisi aleyhine görüş bildirdiğimi belirterek yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaynarca.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, karar yeter sayısı…

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım efendim.

Cumhuriyet Halk Partisi önerisini kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 14.35

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.54

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 50’nci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi öneriyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.

 

VII.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

B) Duyurular

1.- Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak ülkemizi ziyaret edecek olan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in, 12 Ocak 2012 Perşembe günkü birleşimde Genel Kurula hitaben  konuşma yapma isteğine ilişkin duyuru

 

BAŞKAN - Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün davetlisi olarak ülkemizi ziyaret edecek olan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sayın Almazbek Atambayev, 12 Ocak 2012 Perşembe günü, yarın, Genel Kurula hitaben bir konuşma yapmak istemişlerdir.

Bu hususu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Gündemin “Seçim” kısmını geçiyoruz.

 

IX.- SEÇİMLER

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Plan ve Bütçe; Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler  ile Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonlarında açık bulunan üyeliklere seçim

 

BAŞKAN - Şimdi bazı komisyonlarda boş bulunan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuna düşen üyelikler için seçim yapacağız.

Adayları okuyorum:

Plan ve Bütçe Komisyonunda boş bulunan üyelik için Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda boş bulunan üyelik için İstanbul Milletvekili Mehmet Domaç: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda boş bulunan üyelik için Bayburt Milletvekili Bünyamin Özbek: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/440) (S. Sayısı: 32)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

2.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/152) (S. Sayısı: 112)(X)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

Dünkü birleşimde teklifin 2’nci maddesinin (a) bendi kabul edilmişti.

Şimdi, çerçeve 2’nci maddenin (b) ve (c) bentlerini birlikte okutuyorum:

 

b) 6 ncı maddesinin (f) fıkrasında yer alan “% 4’ü” ibaresi “% 5,5’i” şeklinde, “120” ibaresi “80” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki paragraf eklenmiştir.

“Ancak, görev ve hizmet ihtiyaçları nedeniyle Emniyet Genel Müdürlüğünce belirlenen ve İçişleri Bakanlığınca onaylanan bilfiil uçuş gerektirmeyen kadro görev yerlerine atanan veya bu kadro görev yerlerinde görevlendirilenlerden, 10’uncu uçuş hizmet yılını tamamlamış ve toplam uçuşu 1000 saatten fazla olan pilot ve uçuş ekibi personeline (a) fıkrasında belirtilen zorunlu uçuş saatlerini tamamlamaları şartı ile 80 saatlik uçuş karşılığının % 80’i yıllık uçuş tazminatı olarak ödenir. Bu şekilde ödenen tazminat damga vergisi hariç hiçbir vergiye tabi tutulmaz.”

c) 6 ncı maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“h) Emniyet Genel Müdürlüğünce İçişleri Bakanlığının onayı alınmak kaydıyla bu maddede belirtilen yıllık zorunlu uçuş süreleri malzeme, araç ve teknik zorunluluk veya imkânsızlıklar nedeniyle veya olağanüstü durumlarda azaltılabilir. 20 uçuş hizmet yılı veya 2500 saatten fazla uçuşu olan pilot ve uçuş ekibi personeli statü ve hakları saklı kalmak üzere 3 yıla kadar yıllık zorunlu uçuş süre ve miktarları aranmayabilir.”

 

BAŞKAN – Madde 2 (b) ve (c) üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Mehmet Günal. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Günal.

MHP GRUBU ADINA MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu görüştüğümüz kanun teklifi, biliyorsunuz Meclis İdari Teşkilat Kanunu görüşülürken söylemiştim, TOKİ’yle ilgili bir teklif var, arkadaşlarımız Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve Cumhurbaşkanlığının 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamı dışına çıkarılmasını talep etmezken böyle bir teklif var, inşallah bu gelmez demiştik, geldi. Gelmez derken, tabii, kapsamı olarak dar olduğunu ve bu kanun hükmünde kararnameyle diğer birçok düzenleme eksikliğinin de giderilmesi gerektiğini söylemiştik.

Değerli arkadaşlar, burada, o kanun hükmünde kararnamede yapılan bazı yanlışlıklar, bazı eksiklikler giderilmeye çalışılıyor, ama sadece bundan ibaret değil. Neden? Çünkü sizler bunları tartışmadan, bir düzenlemeyi geniş bir şekilde ilgili kesimlerle tartışmadan gündeme getirdiğiniz için ve sadece kanun hükmünde kararname çıkararak bu düzenlemeleri yaptığınız için bu eksiklikler devam ediyor, önümüzdeki günlerde de bu konuda başka tekliflerin, başka kanun tasarılarının gelmesi kaçınılmaz gözüküyor. Bunun çıkışını söylemiştim, tekrar ediyorum sizlere.

Değerli arkadaşlar, bu kanun hükmünde kararname çıkarma yetki kanunu tartışılırken hem burada hem Plan ve Bütçe Komisyonunda sizlere söyledik, tekrar bütçe görüşmeleri sırasında da söyledik.

Bakın, bunun yolu, Meclisin elindeki yetkiyi kullanarak, bu KHK başta olmak üzere, yetki kanunu çerçevesinde görüşülen kanun hükmünde kararnameleri Meclisin, Anayasa çerçevesinde, gündeme alarak bunları tartışması ve üzerinde değişiklik yapılması gereken yerler varsa değiştirmesi, çıkarılması gereken yerler varsa çıkarması, reddedilmesi gerekenleri de reddetmesi gerekiyor. Çünkü, bu Meclisin yetkisi değerli arkadaşlarım. Dolayısıyla, bu yetki gaspıyla yapılan yanlışlıkları düzeltmenin yeri yine Meclistir. Sayın Bakan burada, Bakanlar Kurulunu temsil ediyor, 2 tane bakanımız olmuş bu arada, diğerini görmedik.

Sayın Bakanım, bizim burada Meclis olarak bir yetkimiz var. Mecliste yetkimiz var, bu KHK’ları burada tartışma yetkimiz var. Gelin, bunları öyle parça parça, ikişer, üçer maddelik yapacağımıza getirin buraya 666 sayılı KHK’yı, zaten gündeme alma yetkisi var, Meclis Başkanlığı da burada, yetkimizi kullanalım, tek tek uğraşmayalım. Neyse olması gereken, komisyonlardan geçsin ve bu yetki kanunu çerçevesinde çıkardığınız şeyi Meclisin denetleme, düzeltme yetkisini kullanarak yapalım, tek tek uğraşmayalım dedik. Aksi takdirde, bütün kamu kurumlarını düzenleyen yasalar yalan yanlış geçmiş oluyor. Niye güceniyorsunuz? Burada, Mecliste, Parlamentoda, gelin, komisyonlardan geçsin, bütün o komisyonlarda sizin zaten çoğunluğunuz var ama en azından eksiklerini düzeltelim ve Meclis iradesiyle bu kanunları buradan çıkaralım. Aksi takdirde, maalesef bu eksiklikleri sık sık burada yamalarla düzeltmek zorunda kalacağız.

Devlet personel rejimi maalesef yamalı bohça hâline geldi yani her tarafı yama. Normalde, yama deyince bir tane, iki tane olur ama şimdi yamadan normal bohçanın kendisini göremez hâle geldik. Sürekli olarak, her teklifte bir yama yapıyoruz.

Bu teklifin içerisinde, evet, bir TOKİ’yi kapsam dışında bırakan var, diğeri emniyetle ilgili -şimdi konuştuğumuz- ve uçuş personeliyle ilgili düzenleme var. Peki, diğer hakkı yenen personel ne olacak? Eşit işe eşit ücret diye çıkardığınız düzenlemelerde birçok personel mağdur olmuş ve kapsam dışında. Öğretmenler yok, din görevlileri yok, emniyet mensuplarının diğer kısmı, bu uçuşun dışındakiler yok. Sağlık çalışanları yok.

Peki, diğer emniyet mensupları ne olacak? Dün Sayın Bakana sordum, “Eşit işe eşit ücret kapsamında bizim kurum içerisinde yok.” dedi. Diğer kurumla ilgili var. Arkadaşlarımız yazmışlar, emniyet mensupları.

Şimdi,  bakıyorum, diyorlar ki: “Burada Teftiş Kurulu içerisinde, diğer kamu müfettişleriyle kendileri ayrı tutuluyor.” Şimdi, sadece eşit işe eşit ücretse, uzmanlar aynı alacaksa, müfettişler her yerde müfettiştir o zaman, olması lazım. Mülkiye müfettişleri de var, emniyet müfettişleri, polis müfettişleri var, diğer bakanlık müfettişleri var, var veya diğer şeylere bakıyoruz. Burada emniyet müdüründen aşağıda polis memuruna kadar kimlerin ne aldığının dökümünü vermişler; ben size onları da vereyim.

Hepsinin birden düzenlenmesi lazım; yani bu yaptığımız çalışmanın eksikliğini anlatmaya çalışıyorum. Eğer böyle alelacele KHK ile düzenleme getirirsek, sonra mağdur olanların hepsi ortaya çıkar. Eğer burada tartışmış olsak, komisyonlardan geçmiş olsa, burada uzman arkadaşlarımızla bu eksiklikleri tamamlarız, hangi kurumda ne varsa…

Peki, bunun için ne yapmak lazım? Tabii, bunları getirip burada tartışmak lazım. TSK personelinde de yine çok küçük bir kısmı düzenliyor. Uçuş personeli var, astsubayların durumu var, gündemde sürekli burada tartışıyoruz, araştırma önergesi açılsın diye de tartıştık; bunlar yok. Sivil memurlar var, uzman er ve erbaşlar var. Hepsini o zaman bir standarda koymak lazım.

Yine, burada bizim milletvekillerimiz daha önce defalarca verdiler, şehit ve gazi aileleri var; onların mağduriyetlerinin giderilmesi lazım. Bunlarla ilgili birçok kanun teklifimiz var, araştırma önergemiz var mali durumlarıyla ilgili, korunmasıyla ilgili. Bunların hiçbirisi dikkate alınmadan, böyle parça parça yamalar yapılıyor.

Değerli arkadaşlar, gelin, bu Meclisin iradesini kullanalım. Aksi takdirde, bunları yeniden yeniden tartışmanın ötesine geçemeyiz. Yamalı bohçadan öte bu geçemez. Devlet personel rejiminin genel anlamda elden geçirilmesi gerekiyor. Nasıl yapacaksınız? Önce, devletin fonksiyonlarını, yapılan işleri, bütün kademeleri ve kariyer basamaklarını tek tek tanımlamanız gerekiyor. Yapılması gereken çalışmaları baştan yapmamız gerekiyor. Yani her bakanlıktaki uzmanlık gerektiren işler, farklı farklı işler var. “Uzman” dediğiniz zaman, tamamı bir değil. Zaten kariyer uzmanlığı, bu düzenleme sonrası kalmadı. Devlet Planlama Teşkilatı kapatıldı, Hazinedeki uzmanlıklar,  diğer birimlerdeki uzmanlıklar birleştiriliyor.

Reform yaparken karmaşaya yol açmadan yapmak gerekiyor. Bunun için, devlet personel rejiminin köklü bir şekilde yeniden ele alınması gerekiyor; bütün kurumlarla, sendikalarla, çalışanların temsilcileriyle beraber tartışarak ama bu Meclisten geçirerek.  Bakanlıktaki bürokratların getirdiğini Başbakanlıktan geçirip Sayın Başbakanın imzasıyla Resmî Gazete’ye göndererek yaparsak bu eksiklikleri tamamlama şansımız olmuyor. Yine, sizlerin getirdiği öneriler dikkate alınır ama hem uzmanların hem çalışanların hem de sendikaların bu konudaki eleştirileri, katkıları dikkate alınarak hazırlanırsa, daha derli toplu ve yeniden yama yapmak zorunda kalmadan bu düzenlemeleri yapma şansımız olur değerli arkadaşlar.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak bizim, personel rejimi reformu önerimiz var. Hem seçim beyannamelerimizde hem de bunun eki olan devlet ve personel reformuna ilişkin çalışmalarımızda bunların genel çerçevesini çizdik. Eğer sizler, gerçekten, bu görüşümüzü samimi bulur bir çalışma yapmak isterseniz, kurulacak komisyonlarda da, yine ihtisas komisyonlarında da sizlerle somut olarak görüşlerimizi paylaşırız çünkü bu çok önemli bir rejim yani kamu hizmetlerinin düzenlenmesi, devletin hizmetlerinin görülmesinde kamu personel rejimi gerçekten çok önemli. Bu, işe almadan başlıyor, tayinde, terfide, özlük işlerinde, atanmalarında, tamamında, baştan sona ele almak gerekiyor.

Onun için, gelin, bu kararların alınmasındaki, devletin hizmetlerinin yerine getirilmesindeki rolü çok büyük olan kamu personelinin durumunu, rejimini yeniden yapılandıralım. Bunun için de en önemli öneri: Sayın Bakanım, Bakanlar Kuruluna öncelikle götürülmek üzere ve Meclis Başkanımıza da söylemek üzere, başta bu 666’yı yeniden ele alalım, kaçıncı defadır söylüyorum, herhangi bir tepki henüz alamadık. Eğer bunu yapmazsanız, her gün maalesef bunları düzeltmek zorunda kalırız. Burada, bütün haklarını temelden düzeltmemiz gerekiyor. Gerçekten, yapılacak işleri tanımlamamız gerekiyor. Aksi takdirde, sürekli sızlanmaları duyacaksınız. Bize günde, sürekli olarak, değişik kurumlardan arkadaşlarımız geliyor, “Bizim de hakkımız yenildi, bizim de maaşlarımızda eşitsizlikler var, bu birleştirmelerden bizler çok büyük sıkıntı çekiyoruz.” diyorlar. Yani burada Sayın Bakan dün tam cevap vermedi ama Sayın Bakanım, merak ediyorum, polisler, yine dünkü soruma sizin genel cevabınız üzerine “Bizimle ilgili bir şey yapılacak mı?” diye soruyorlar. Kendi içlerindeki eşitsizliğin ötesinde, diğer kurumlarla olan maaşlardan dolayı da eşitsizliklerini dile getiriyorlar. Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendi iradesine sahip çıkmasını, özellikle Meclisle ilgili düzenlemeyi Anayasa çerçevesinde bu Meclisin yapması gerektiğini düşünüyorum, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de Anayasa’nın amir hükmü gereğince bu 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin kapsamı dışarısına çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Gelin, birlikte bu iki yetkimizi de kullanalım hem Meclisi bunun kapsamı dışına çıkaralım hem de 666’yı birlikte burada köklü bir şekilde değiştirerek reform yapalım diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Günal.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu.

Buyurunuz Sayın Kuşoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve onu değiştiren 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ilgili söz almış bulunuyorum.

Biliyorsunuz, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname yirmi iki yıldan beri Türkiye’de uygulanan bir mevzuattı, yirmi iki yıldan beri devlet memurları buna istinaden taban aylığı, kıdem tazminatı ve ek tazminatlarını alıyorlardı, bir kabullenmişlik söz konusuydu. Bu Kanun Hükmünde Kararname ile de, 666’yla da birdenbire devlet personel rejimi, ücret rejimi altüst oldu, büyük sıkıntılar, sızlanmalar söz konusu oldu, durup dururken bir sorun ortaya çıktı. Biraz önce Sayın Günal anlattı, bunu bir kanunla Meclis tarafından çıkarmak en doğrusuydu. Bunun şöyle bir farklılığı olurdu, şöyle bir avantajı olurdu: Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından üstlenilen bir kanun hükmü, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından desteklenen, “Biz yaptık, doğrudur; bu şekilde olacaktır.” denilen bir kanun, herkes tarafından, devlet memurları tarafından da kabul görürdü. Bu yapılmamış, çok büyük bir fırsat bu şekilde kaçırılmıştır. Onun için, büyük bir sıkıntı var. Onun için, iki haftadan beri biz durup dururken bu kadar iş güç arasında bu kanun hükmünde kararnamenin yanlışlıklarını, eksikliklerini düzeltiyoruz. Bundan sonra da önümüze buna benzer sıkıntılar gelecek, yine 666’nın, daha doğrusu 375’in yanlışlıklarını düzeltmeye çalışacağız önümüzdeki günlerde.

Biliyorsunuz, özellikle teklifin 2’nci maddesinin (b) ve (c) şıklarıyla ilgili söz aldım. 2’nci madde, özellikle emniyet hizmetleri sınıfında, emniyet teşkilatında uçuş ve dalış hizmetleriyle ilgili bir düzenleme yapıyor. Bunun yeterli olduğunu söyleyemeyiz tabii ki, çok yeterli durumda değil ama benzer durumda olan birçok kamu kuruluşunda da maalesef yetersizlikler söz konusu olduğu için, birçok devlet memuru özellikli hizmet yapıp mağdur durumda olduğu için yetersiz olduğunu söylemek zorundayım.

Önceki konuşmamda, geçen haftaki konuşmamda özellikle emniyet amir ve polis memurlarının sıkıntılarını sizlere arz etmiştim. Bu defa da hazine avukatlarının, yine mülki idare amirlerinin ve şu andaki vergi müfettişlerinin benzeri sorunları var, onları size mümkün olduğunca aktarmak istiyorum.

Sayın Bakan, geçen konuşmamda ben “Bu kanun hükmünde kararnamenin sahibi yoktur.” demiştim. Sayın Bakan da “Bu kanun hükmünde kararnamenin sahibi benim.” demişti. Aslında, İçişleri Bakanlığıyla çok ilgili değil doğrudan doğruya, diğer bakanlıklarla belki daha ilgili ama bugün ya da iki haftadır düzeltmeye çalıştığımız bölümler Sayın Bakanla ilgili olan bölümler.

Bakın Sayın Bakan, siz “Ben sahibiyim.” diyorsunuz ama sizin emrinizde çalışan mülki idare amirlerinin nasıl şikâyetleri var. Şimdi, 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle valilerin ek göstergeleri 7.000’den 7.600’e, makam tazminatları da 7.000’den 10.000’e yükseltildi, güzel ama buna karşın vali yardımcısı ve kaymakamlarda benzeri bir düzenleme yapılmadı. 2011 yılının ikinci yarısında uygulanmakta olan katsayılara göre net rakamlar üzerinden 652 lira ödenek, 608 lira ek ödeme olmak üzere toplamda 1.260 liralık net gelir kaybı söz konusu oldu. 375’le bu düzeltilmeye çalışıldı, “İyileştirme.” diye tanımlanan bir düzenleme yapıldı, 44 lira eksik gelir söz konusu oldu. Bakın, 44 lira, bu da yeni düzenlemeyle, fark tazminatıyla kapatılmaya çalışıldı ama bu kadar bakın -Sayın Bakan da Bakanlıktan mülki idare amiri olarak geliyor- önemli farklılıklar var; aynı yerde çalışanlar ya da bir şekilde vali olamamış olanlar ne kadar mağdur edilmiş vaziyette. Yani “Sahibi yok.” derken haksız değilim herhâlde değil mi arkadaşlarım?

Yine, benzeri bir durum hazine avukatları için, Muhakemat Genel Müdürlüğüne bağlı çalışan hazine avukatları için söz konusu. Şöyle diyorlar: Son olarak 659 sayılı KHK ile yapılan düzenleme sonucu hazine avukatları genel bütçeli idarelerin adli yargıya ilişkin davalarını takip etmekteyken idari yargıya ilişkin olanların da takip görevini almışlar. Hazine avukatlarının davalarını takip ettiği kurum sayısı 59 iken, bu düzenlemeyle, özel bütçeli idareler de eklenerek kurum sayısı 205 olmuş ama 666’yla bununla ilgili olarak da hazine avukatlarına ek hiçbir şey verilmemiş; 59’dan 205’e yükselmiş takip ettiği müvekkil sayısı ama mağdurlar. “Ayrıcalık istemiyoruz, sadece hakkımızı istiyoruz.” diyorlar. Benzeri bir durum yine emekli vergi müfettişleri için, onlara daha önce belli makamlarda olanlar için bu dönemde tazminat veriliyor. “Geçmişte de aynı işi yapan, aynı makamı dolduranlar için de aynı şekilde tazminatın söz konusu olması gerekir.” diye yazıyorlar. Buna benzer yüzlerce mektup alıyoruz, şikâyet alıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, ben kürsüye çıkmışken bir de genel bir sıkıntıdan bahsetmek istiyorum. Vatandaşımız, bilmiyorum fark ediyor musunuz, sıkıntı içerisinde, büyük sorunlar içerisinde. Ekonomide önemli sorunlar var. Ekonomiyle ilgili her gün Merkez Bankası Başkanı kalkıyor, dövizi kontrol etmek için bir yığın şey söylüyor, güven vermeye çalışıyor ama olmuyor bir türlü. Ekonominin geleceğiyle ilgili sıkıntılar var, sorunlar var. Vatandaş sıkıntılı. Traktörünü jandarmadan dağa kaçırıyor jandarma geldiğinde. Büyük sorunlar, sıkıntılar var herkeste. Böyle bir ortamda bir de Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanıyla ilgili olarak bir fezleke düzenleniyor, durup dururken sıkıntı çıkarılıyor. Bir iktidar üçüncü döneminde yüzde 50 oy almış iktidar olmuş ama ülkede büyük bir sorun var, sıkıntı var. Böyle bir şey olamaz. Bakın, bir genel başkan, Ana Muhalefet Genel Başkanı 2 milletvekili de tutuklu iken -ve bu dönem biliyorsunuz 8 milletvekili tutukludur, ilk defa böyle bir anormallik yaşıyoruz- şu sözleri nasıl söylemez: “Burada ön yargılı, siyasi otoritenin emrinde olan yargıçların sadece oynadıkları bir tiyatro var. Bunun adına ‘yargılama, demokrasi’ diyorlar. Bu, ne demokrasidir ne de adalet dağıtmadır. Bunların kaçma imkânları yok, zaten kaçamazlar, ülkelerini seviyorlar. Bunlar ‘Biz yargılanmayalım.” demiyorlar, zaten yargılanıyorlar. Bunlar Parlamentoya gelip yeminlerini içerek Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde ve diğer maddelerinde öngörülen kurallar içerisinde görevlerini yapmak istiyorlar. Ama bu görevler maalesef bazı yargıçlar tarafından engelleniyor. Onlara ‘yargıç’ demeyi içime sindiremiyorum. Çünkü yargıç, vicdanıyla hareket eden kişi demektir. Yargıç, toplumun beklentilerini, duygularını bilen ve ona saygı duyan demektir. Vicdan her şeyin üstündedir. Vicdanıyla hareket etmeyen bir yargıç yargıç olabilir mi? Anayasa’nın 90’ıncı maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler var. Bunları görmezlikten gelip “Ben bildiğimi okurum, benim bildiğim ve söylediklerim doğrudur.” mantığıyla yola çıkarsanız adalet dağıtamazsınız.”

Değerli arkadaşlarım, bir yargıçlar devleti olmamamız, bir kanunlar devleti olmamamız lazım. Biz, yasama organı olarak, öncelikle tabii ki iktidar partisi milletvekilleri olarak sizler, sonra ana muhalefet partisi olarak biz ve diğer muhalefet partileri hep beraber bu konuyu sahiplenmemiz lazım.

Gerçekten ülkede büyük bir sıkıntı var, durup dururken ilave olarak bu sıkıntıların yaratılmaması lazım, bu huzursuzluğun ortadan kaldırılması lazım, bu sorunun çözülmesi lazım.

İçeride 2 tutuklu milletvekiliniz varken, bir partinin genel başkanı olarak başka nasıl konuşabilirsiniz? Üstelik bu konuyla ilgili olarak da, tutuklu olan milletvekilleriyle ilgili olarak da çok açık hükümler var iken nasıl konuşursunuz siz olsanız?

Buna benzer konuşmaları sayın bakanlar, Sayın Başbakan, hemen hemen her gün benzeri vesilelerle, yargıyla ilgili olarak yapmıyorlar mı? Yargıyı hiç mi tenkit etmeyeceğiz? Burada yargıyı etkilemekten ziyade yargıya yönelik bir eleştiri var. Eleştiriyle hakareti ve yargıyı etkileme hususunu ayırmamız lazım, bilmemiz lazım bütün bunları.

Sabrınız için çok teşekkür ediyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kuşoğlu.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Diyarbakır Milletvekili Altan Tan.

Buyurunuz Sayın Tan. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA ALTAN TAN (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yılbaşından beri Türkiye üç önemli olayı tartışmakta: Bunlardan birisi, Şırnak’ta meydana gelen Roboski katliamı; ikincisi, 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, terör örgütü kurma iddiası ile tutuklanması; üçüncüsü ise mevcut Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in “Kürtçe ana dille eğitime karşıyız, ülkeyi böler.” beyanatları.

Ben, sırasıyla bu üç konu hakkındaki fikirlerimi beyan etmek istiyorum.

Sevgili arkadaşlar, bugün, Şırnak’taki olay, oluş şekliyle tam olarak aydınlığa kavuşturulamadı ama şu kesin ki ölen insanlar sivil ve günahsız insanlardı.

Burada yapılması gerekenler çok açık, kısa ve netti:

Bir, olayın gerçek yüzü -yani sivil vatandaşlar olmaları hasebiyle- anlaşılır anlaşılmaz Sayın Başbakanın ve yetkililerin özür dilemesiydi.

İkincisi, hemen Hava Kuvvetleri Kumandanı dâhil, bölgedeki albay ve tümen kumandanı da dâhil birinci derece sorumlu olanların açığa alınmasıydı.

Üçüncüsü, ciddi bir soruşturma, ister Meclisin kuracağı bir araştırma komisyonu ister dışarıdan yine yetkililerin, devlet yetkililerinin yapacağı bir soruşturma. Sonrasında da olayın gerçek yüzünün bütün açıklığıyla kamuoyuna açıklanması ve sorumluların cezalandırılmasıydı ama bunlar yapılacağına öyle bir politika takip edildi ki sanki bunları BDP bombaladı, sanki bunları BDP öldürdü, kaymakamı BDP dövdü, ne yapıldıysa hepsini BDP yaptı.

Tamamen yanlış bir politika olmuştur, tamamen savunulamaz bir politika olmuştur ve bu işin arkasını BDP Grubu da bırakmayacaktır, gerçek sorumlular cezalandırılıncaya kadar ve Sayın Başbakan çıkıp özür dileyene kadar bu konunun takibi devam edecektir.

26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanma hadisesinden sonra meydana gelen Sayın Başbakanın açıklamaları da maalesef üzüntü vericidir. Bugüne kadar 8 milletvekilimiz hâlen cezaevinde. “Bunlar tutuksuz yargılanmalı.” demeyen, diyemeyen Sayın Başbakan, “Genelkurmay Başkanı tutuksuz yargılanmalıydı.” diyebilmiştir. Bu da demokrasi anlayışı ve siyasi yaklaşım açısından savunulamaz bir durumdur.

Bunun ötesinde, 26’ncı Genelkurmay Başkanından önce eğer gözaltına alınması gereken veya hakkında dava açılması gereken, soruşturma açılması gereken birisi de varsa o da ondan önceki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’tır. “Bizim çocuklar, tanırım iyi çocuklar.” dediği insanlar daha dün otuz dokuz sene ceza almışlardır ve 27 Nisan Muhtırası’nın altında da kendi imzası vardır ve “Bu imzanın da sahibi benim, ben verdim.” diyebilme cüretini göstermiştir ama Dolmabahçe’de ne olduysa, Yaşar Büyükanıt’ın arabasının zırhlı olması gibi, kendi üzerinde de bir zırh konulmuş ve bu zırh hâlen de devam etmektedir.

Bütün, belki bunlardan daha vahim olanı mevcut Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in “Kürtçe ana dille eğitim ülkeyi böler, buna karşıyız.” beyanatı olmuştur. Yine ne hikmetse Avrupa Birliğine girme sürecini yöneten Devlet Bakanı Egemen Bağış da dâhil, çıkıp Genelkurmay Başkanından hesap sorulacağına bu iş de yine BDP’nin üzerine yıkılmıştır ve BDP, orduyu küçük düşürmekle, hakaret etmekle veya şahıslarla uğraşmakla itham edilmiştir. Ben Sayın Başbakana da, Sayın Egemen Bağış’a da soruyorum: Avrupa Birliğine giriş sürecinde bir Genelkurmay Başkanının böyle bir beyanat verme hakkı var mıdır? İki, doğru mudur bu söyledikleri? Siz de katılıyor musunuz?

Sevgili arkadaşlar, bütün olaylarda dikkat ederseniz, eski tabirle “Zarfa değil, mazrufa bakın.” sözünün tam tersi olarak, sürekli olarak mazruf yani zarfın içindeki esas söylenenler göz ardı edilmekte ve bunun üzerinde yapılan konuşmalar üzerinden bir spekülasyon ve kamuoyunu yanıltma süreci takip edilmektedir. Bugün açık ve net olarak şunu söylüyoruz: Mevcut Genelkurmay Başkanı hakkında bir soruşturma açılmalıdır ve artı, eğer Hükûmet de aynı fikirdeyse bunun da çok daha vahim bir gelişme olduğunun bütün dünyaya açık ve seçik bir şekilde gösterilme zarureti vardır. Nitekim, şu an tutuklu bulunan 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da göreve gelir gelmez Diyarbakır’a gitmiş ve tatbikat elbiseleriyle Vilayette, akredite sivil toplum kuruluşlarıyla -kendince akredite- bir toplantı düzenlemiş ve yine aynı meyanda “Kürtçe ana dilde eğitim ülkeyi böler ve biz karşıyız.” demiştir. İşte, o günden bugüne gelinmiştir.

Sevgili arkadaşlar, eğer biz bugün bu olayların üzerini örtersek ve doğru düzgün bir soruşturma yapamazsak, Genelkurmay Başkanının bu siyaset üzerindeki vesayetini engelleyemezsek, bugün yapmakta olduğumuz bütün demokratikleşme çalışmaları ve yeni anayasa çalışmaları da maalesef güme gider.

Sayın Başbakanın dili ve Sayın İçişleri Bakanının dili, maalesef, geçenlerde tekrar söyledim, barışın dili değil. Sürekli olarak BDP’yi suçluyorsunuz ve sürekli olarak “Şeytanlar, iblisler, ipi bağlı olanlar, bir yerden izin almadan tuvalete bile gidemeyenler.” gibi ilkokul öğrencilerinin bile birbirleriyle olan ihtilaflarında kullanılmayacak bir dili kullanıyorsunuz. “On koyunu teslim etmezler.” diyorsunuz. Peki, siz dokuz senedir iktidardasınız, 5 tane Genelkurmay Başkanını doğru düzgün yönetebildiniz mi? Gelen konuştu, giden konuştu; gelen muhtıra verdi, giden tavır koydu, gelen de aynı şekilde devam etti. On koyun meselesinden evvel 5 tane Genelkurmay Başkanının idaresi meselesinin doğru düzgün bir gündeme gelmesi gerekmektedir.

Sevgili arkadaşlar, bugün çok dostane ve samimi bir çağrıda bulunuyorum: Sayın Başbakan “BDP’liler aynaya baksınlar.” dedi. Lütfen, Sayın Başbakan da bir aynaya baksın.

Bugün gelinen noktada çok fazla laf söylemeden iki şeyin altını çizmek istiyorum: Dün bu Parlamentoda baş örtüsüyle alakalı “411 oy –ki o oyların içinde bizim arkadaşlarımızın da oyları vardı- 411 el kaosa kalktı.” diyenler, Ahmet Kaya’nın “Kürtçe şarkı söyleyeceğim.” sözünden sonra ertesi gün manşete “Vay şerefsiz!” diye manşet çekenler bugün Sayın Başbakanı övmeye başlamışlardır ama  o gün yanında duran, verdiği liberalleşme ve demokratikleşme mücadelesine destek veren Ali Bayramoğlu, Ahmet Altan, Hasan Cemal, Ali Akel, Mehmet Altan, Emre Uslu gibi yazarlar ve daha onlarcası bugün eleştirmeye başlamıştır. Ciddi bir şekilde aynaya bakılma mecburiyeti vardır.

Arkadaşlar, dostlarınızı dost, size asla dost olmayanları da tanıma mecburiyeti vardır. Eğer bugün, en zor günlerde yanınızda olanlar sizi eleştiriyorsa yanlış giden bir şeyler vardır. Bunu da hakaret ederek, polemiğe girerek, tartışarak, laf atarak değil, doğru düzgün bir muhasebeyle yapma mecburiyeti vardır.

Bugün gittiğiniz yol neresidir? BDP, farz edin ki -farz edin diyorum- velev ki baştan aşağıya yanlış şeyler yapıyor. Peki, sizin demokratikleşme projeniz ne? Kürtçe ana dilde eğitimle ilgili, bölgesel yönetimlerle ilgili, cemevleriyle ilgili, baş örtüsünün kamusal alanda olmasıyla ilgili, askerî vesayetle ilgili bugün projeleriniz ne? Bunları konuşalım. Ama anlaşılıyor ki, burada öyle bir dil ve yol takip ediliyor ki BDP Anayasa Uzlaşma Komisyonundan çekilsin, mümkünse Meclisin de dışına çıksın, dışına çıkmıyorsa kapatılma davası açılsın ve ondan sonra çıkıp denilsin ki: “Ya biz zaten Türkiye’yi cennet yapacaktık ama bu adamlar bırakmadı.” Hiçbirisini yapmayacağız. Meclisten de gitmeyeceğiz, Anayasa Uzlaşma Komisyonundan da kalkmayacağız, sonuna kadar demokrasi mücadelesi vereceğiz, üslubumuza, tavırlarımıza da dikkat ederek konuşacağız, Türkiye Cumhuriyeti ya demokratik bir hukuk devleti hâline gelecek veya iktidar, iktidarını kaybedecek.

Urfalı Nâbi’nin bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz,

Biz neşatın da gamın da ruzgârın görmüşüz.

Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde,

Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz.”

Gururdan mest olmayın. Demokratikleşmeye devam.

Selamlar, saygılar. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tan.

Şahsı adına Kars Milletvekili Ahmet Arslan.

Buyurunuz Sayın Arslan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 

AHMET ARSLAN (Kars) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesinin (b) fıkrasıyla ilgili şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

(b) fıkrası, 1985 tarih ve 3160 sayılı Emniyet Teşkilatı Uçuş ve Dalış Hizmetleri Tazminat Kanunu’nun 6’ncı maddesinin (f) fıkrasında, zorunlu uçuş saatlerinden fazla uçtukları her saat için uçuş hizmeti yılının son ayındaki uçuş tazminatının yüzde 4’ü oranının yüzde 5,5’a çıkarılmasını öngörüyor. Yine aynı şekilde, 120 saatten fazla uçuşların dikkate alınmamasının 80 saate düşürülmesini öngörüyor. Zira, 4 olan oranı 5,5’a çıkardığınızda etkilenen kesim çok daha fazla, dolayısıyla 120 saat yerine bunu 80 saatle sınırlamak gereği var. Onuncu uçuş hizmeti yılının tamamlanması ve toplam uçuşu bin saatten fazla olan pilot ve uçuş ekibi personelinin de zorunlu uçuş saatlerini tamamlama şartları ile seksen saatlik uçuş karşılığının yüzde 80’inin uçuş tazminatı olarak ödenmesini öngörüyor.

Bu ne işe yarayacak? Bu şuna yarıyor arkadaşlar: Belli bir yıldan sonra belli bir uçuş saatini sağlamış olan Emniyet Genel Müdürlüğünün uçuş personeli artık teknik zorunluluklar anlamında ve tecrübelerinin gereğini devam ettirmek anlamında gerekli saatleri uçacaklar. Onun üstünde, fazladan uçuş zorunluluğu getiren kaldırdığınız her helikopterin uçuş masrafı, diğer teknik ekibin masrafını da düşündüğünüzde çok ciddi bir şekilde, aynı zamanda tasarruf anlamına geliyor. Bu tasarrufun da sağlanması çok çok önemli.

Bu kanunla ilgili birçok şey söyleniyor, birçok şey ifade ediliyor ancak ben de huzurlarınızda birkaç şey söylemek istiyorum.

Birincisi: Kurumların birçok yerine insanlar alınıyor ve bu insanlar uzmanlaşıyor konularında. Ancak eğer kurumlar arasında ücret eşitliği yok ise çok ciddi bir dengesizlik var ise o zaman herkes ücreti daha iyi olan kuruma gitmek istiyor ve siz de o kurumu idare eden kişi olarak çalışkan olan insanları bırakmak istemiyorsunuz ve karşınıza şöyle çıkıyorlar: “Çalışkan olmak, başarılı olmak suç mudur?” Tabii ki burada bir ikilem arasında kalıyorsunuz: Çalışkan olanı tutarak cezalandırmak mı, göndererek mükâfatlandırmak mı? Ancak bunun sonucu şu: Siz, o kurumunuzun işlerini yerine getirmek adına, aldığınız sorumluluğu yerine getirmek adına kişiyi göndermek istemiyorsunuz.

Bir başka gerçek: Bu tecrübeyi kazanmış bir insan, gittiği bir başka kurumda o tecrübenin tamamını kullanamıyor, yeni bir tecrübe edinmesi gerekiyor. Hâlbuki, bu yapılan düzenlemelerle, bütün kurumlarda, birbirine benzer iş yapanların “eşit işe eşit ücret” kavramı çerçevesinde, eşit iş çerçevesinde eşit para almaları şöyle bir sonucu doğuruyor: İnsanlar artık tecrübe edindikleri kurumda görevlerine devam etmek istiyorlar. Ben bunun geçmişte sıkıntısını çekmiş bir bürokrat olarak, bu düzenlemenin çok çok faydalı olacağını yaşanan tecrübeler çerçevesinde söylemek istiyorum, bunu bilgilerinize arz etmek istiyorum.

Yine yüce heyetin bilgisine bir başka şeyi sunmak istiyorum. Doksan yedi yıl önce, 6, 7, 8 Ocakta, özellikle Sarıkamış’ta 90 bin şehit verdik. Biz bugün biliyoruz ki söz konusu ülke yani vatan olunca canın öneminin olmadığı ecdadımız tarafından en iyi bir şekilde sergilenmiş. Bu ruh, bugün yaşatmamız gereken, bu tecrübeden faydalanmamız gereken bir ruh. İşte bu ruhtan faydalanmak, 90 bin şehidimizi anmak adına, hafta sonu Sarıkamış’ta “Türkiye Şehitleriyle Yürüyor” anma etkinlikleri vardı. Bu anma etkinliklerine seksen bir ilimizden birçok kişi katıldı, sayın bakanlarımız katıldı, biz Kars vekilleri başka milletvekili arkadaşlarımızla katıldık. Gerçekten orada, insanımızın, 90 bin şehidini anmak adına 8.300 metreyi nasıl da duygulu bir şekilde yürüdüğünü gördük. Ben onların hepsine Karslılar adına, Sarıkamışlılar adına çok çok teşekkür ediyorum.

Tabii ki şehitlerimizin ruhu şad olsun deyip hepsini saygıyla anıyorum.

Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Arslan.

Malatya Milletvekili Mustafa Şahin.

Buyurunuz Sayın Şahin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ŞAHİN (Malatya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 112 sıra sayılı 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesinin (b) ve (c) fıkraları hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, daha önceki dönemlerde Türkiye'nin kanayan yaralarından biri olan adaletsiz ücret dağılımı, kamu çalışanları arasında psikolojik, sosyal ve özellikle ekonomik anlamda huzursuzluk yaratmakta idi. AK PARTİ iktidarları öncesinde hiçbir hükûmetin bir türlü gündemlerine dahi alamadıkları, sadece söylemlerinde ifade ettikleri eşit işe eşit ücret uygulaması bizim, AK PARTİ iktidarları dönemimizde yapılabilmiştir. Hükûmetimiz tüm olaylar karşısında hassasiyetle yaptığı devrim niteliğindeki çalışmaları bu konuda da göstermiş olup, her gün bir yeni yanlışı düzeltme adına yeni bir uygulamayı gündeme almakta ve bu uygulama üzerinde gerekli çalışmaları yaparak ilgili kanunlar ile çalışma hayatını nitelikli, adaletli, sistemli bir hâle getirmeyi amaçlamakta ve uygulamaktadır.

Kamuda eşit işe eşit ücret sistemi uygulamasını kademeli olarak hayata geçirmeye çalışmaktayız. İşin taşıdığı önem, zorluk ve sorumluluk gibi özellikleri göz önüne alınarak ödenen ücretler arasında bir denge sağlanması bizim temel amacımızdır. Yapılan bu değişikliklerle aynı unvan ve aynı kadroda olanların farklı ücret almasının önüne geçilmesi sağlanmış olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile daha önce 2629 sayılı Kanun’da düzenlemeler yapılmıştı. Bu Kararname ile yapılan bazı düzenlemelere ilişkin yeni düzenleme yapılması hasıl olmuştur. Buna göre, Emniyet Genel Müdürlüğünde görev yapan pilot ve kurbağa adamlar için 3160 sayılı Kanun’da da düzenleme yapılması eşit işe eşit ücret kapsamında gerçekleşmiş olacaktır. Daha önce 2629 sayılı Uçuş, Paraşüt, Denizaltı, Dalgıç ve Kurbağa Adam Hizmetleri Tazminat Kanunu’nda değişikliklerin, 3160 sayılı Emniyet Teşkilatı Uçuş ve Dalış Hizmetleri Tazminat Kanunu’nda da bazı düzenlemelerin yapılması eşit işe eşit ücret kapsamında gerekmekteydi. Bu kapsamda 3160 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesindeki bazı düzenlemelerin 2629 sayılı Kanun’a paralel olarak yapılması zorunludur.

Kamuoyunda beklenen ve Hükûmetimizce de yapılan bu değişikliklerle özellikle kamu çalışanlarımızın eşit işe eşit ücret alması sağlanmış olması bizleri ve bugüne kadar bu sıkıntıyı yaşayanları sevindirmiştir.

Özellikle, sözlerimi bitirirken Şırnak’ın Uludere ilçesinde hayatını kaybeden 35 vatandaşımıza Cenabıallah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize sabır ve başsağlığı diliyorum, ancak hiç kimsenin bu Meclise insanlık dersi verme gibi bir hakkının ve haddinin olmadığını ifade etmek istiyorum.

Türkiye’nin birlik ve bütünselliğini parçalamak isteyenler… Evet, o bölgede aşiret reislerimizin… Örf ve ananelerin, törelerin ne kadar önemli olduğunu bildiğimiz o bölge insanlarımızın ana kuzuları olan o körpecik kız çocuklarımızı ve erkek çocuklarımızı 12-15 yaşlarında ailelerinden koparıp dağa çıkarmak için baskı yapanlar, masum 4 kız çocuğumuza 280 adet kurşun sıkacak kadar merhametsizce ve canice davrananlar, anne karnındakilere, masum insanlarımıza ve çocuklarımıza karşı silah kullananlar, güvenlik güçlerini ve masum vatan evlatlarını haince pusu kurarak şehit edenler sanırım acaba bir zerre insanlıktan nasibini almışlar mıdır?

Referandumda halkın iradesine saygı göstermeyip sandığa gitmesini engelleyenler ve zorbalık yapanlar, evet, yine törelerimiz içerisinde yer alan taziye ziyareti için gelen ilçe kaymakamına ve misafirlere saldırmaları için insanları kışkırtanlar, Bingöl’de canlı bomba sonucu anne ve 2 evladının öldürülmesi, yine Bingöl’de 33 askerin, Başbağlar’da 37 masumun canlarına kıyanlar, vatandaşlarımızın canlarına ve mallarına kastederek molotofkokteylleri ve havai fişekler atanlar, Ankara Kumrular’da, Kumrular Sokak’ta ve İstanbul Güngören’de, dershane önlerinde, sokaklarda rastgele yerlerde bomba patlatanlar ve masum insanların ölümüne sebep olanlar olmasaydı, acaba o bölgede o hazin hadise olur muydu diye soruyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA ŞAHİN (Devamla) – Acaba, bu insanların yapmış oldukları bu eylemler karşılığında insanlık suçu işlediler mi, işlemediler mi?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Ne alakası var? Hayret bir şey ya!

MUSTAFA ŞAHİN (Devamla) - Buradan yüce Meclisin huzurunda ifade etmek istiyor, kanun maddesinin hayırlara vesile olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

SIRRI SAKIK (Muş) – Sokak kabadayısı.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şahin.

Soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Sayın Bulut, buyurunuz.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkan, ordunun yükünü çeken bir kesim var: Uzman çavuşlar. Uzman çavuşlar, ordunun profesyonelleşmesi yolunda önemli bir kitle oluşturmakta, bunlara lojman hakkı verilmemekte, subay, astsubay orduevlerine girememekte, özlük hakları açısından çok mağdur durumdadırlar. Sosyal hayatları yoktur. Kendi güvenliklerini sağlayamamaktadırlar. Bugüne kadar ne kadar uzman çavuş orduya alınmıştır ve bunlardan ne kadarı ayrılmıştır? Bunu sormak istiyorum. Bugün başka kurumlarda çalışmak için müracaat eden birçok uzman çavuş var ve yerleştirilememektedir.

Arz ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bulut.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Bakanlığınız bünyesinde çalışan polis memurları, bilindiği gibi, meslek yüksekokulu ya da fakülteyi bitirmeleri hâlinde bile 1’inci dereceye kadar yükseltilememektedirler. Bu durumda olan kaç polis memuru vardır? Bu kanun görüşmeleri sırasında, bu mağduriyete maruz kalan polislerin mağduriyetlerinin giderilmesi sağlanabilir mi?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Işık.

Sayın Aslanoğlu…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Bakan, özel güvenlik görevlileriyle ilgili yasal düzenleme yıllar önce çıkartılmış. Bu düzenleme yetersiz olup özellikle çalışanların görev, yetki ve sorumlulukları belirli değildir, açık ve net bir şekilde belirlenmemiştir. Özellikle hastane, okul gibi yani psikolojik hizmet veren yerlerin dışında, fabrikada hizmet veren bir özel güvenlik görevlisinin aynı eğitimden geçmesini doğru buluyor musunuz? Bu nedenle özel güvenlikle ilgili, tüm yetki ve sorumluluklarla ilgili yeniden günün koşullarına göre bir düzenleme yapacak mısınız ve ne zaman yapacaksınız?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Aslanoğlu.

Sayın Yılmaz…

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dün de söylediğim gibi, kanun hükmünde kararnameler ısrarla Meclise getirilmediğinden dolayı 659 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle ilgili bir sorum olacak size.

Hazine vekilleri sevgili meslektaşlarımız için, kazanmış oldukları vekâlet ücretlerinin devlet bütçesine gelir kaydedilmesinin yanında, serbest avukat olarak seçilen, idareler tarafından seçilen avukatlara böyle bir sınırlama getirilmemektedir. Sizce bu doğru bir şey midir? 659 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin acilen Meclise indirilmesi ve bu haksızlığın düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Düşünceleriniz nelerdir?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

Sayın Sakık…

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Ben de Sayın Bakana sormak istiyorum. 23’üncü Dönemde de biz zaman zaman bunu seslendirmiştik: Uzman çavuşların orduda ayrımcı bir politikaya tabi tutulduklarını ve çocuklarının, eşlerinin orduevine alınmadığını ama bunu seslendirdiğimizde, bugün tutuklanan, Sayın Başbakanın mesai arkadaşı aynen şöyle diyordu: “Ordunun arasına nifak sokuyor.” yani bir haksızlığı dile getirdiğimiz için. Ve bu haksızlık hâlen devam ediyor. Eğer bu bir nifaksa bu nifakı buradan yeniden tekrarlıyorum. Yani hayatın her alanında bedenlerini ölüme feda edenler neden orduevine giremiyorlar, neden ayrımcı politikalarla karşı karşıyadırlar? Bu konuda bizi aydınlatırsa sevinirim.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sakık.

Sayın Dinçer…

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, siz de bir mülki idare amiri kökenlisiniz. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki mülki idare amirleri özellikle ek göstergelerinin 6.400’e çıkarılmamasından dolayı, emekli olduklarında çok düşük bir maaşa maruz kalmakta ve mağdur olmaktadır. Mülki idare amirlerinde ek göstergeyi özellikle vali yardımcısı ve kaymakamlar için 6.400’e çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Buyurunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Soru soran arkadaşlarımızın sorularına cevap vermeye çalışacağım.

Sayın Bulut’un, uzman personel, uzman çavuşlar konusundaki sorusu, ne kadar olduğunu sorar. Bunların sayısı 30 bin civarındadır ama net sayıyı ayrıca yazılı olarak bildiririz.

Sayın Işık’ın, yüksekokul mezunu polis memurlarının 1’inci dereceye yükselmeleri konusu. Daha önce de defaatle sorulan bir soru ve defaatle de cevabını alan bir soru ama bir kez daha söyleyelim, bu konuyu yasal olarak çözeceğiz. “Sayıları ne kadar?” sorusu: Ne kadar yüksekokul mezunu polis memuru varsa 1’inci dereceye gelmesi gereken, o kadar sayıda memurumuz var.

Sayın Aslanoğlu, özel güvenlik personeline yönelik mevzuatın ve bu personelin çalışma şartlarının, görev ve yetki konularının ele alınıp alınamayacağı, bazı özellikli iş yerlerinde çalışan özel güvenlik personelinin özel eğitime alınıp alınmamaları konusundaki düşüncemizi, tasarımızı öğrenmek istedi. Çok doğru, haklı bir soru. Bu konuyu yeniden ele alacağız, yasasıyla, personeliyle ve o personelin çalışma şartlarıyla ve diğer, genel kollukla olan irtibatları itibarıyla yeniden yasal olarak ve diğer gerçekler itibarıyla düzenlemeye tabi tutacağız.

Sayın Dilek Yılmaz’ın, hazine vekilleriyle ilgili sorusu, onların vekillik ücretlerinin bütçeye gelir kaydı, buna karşılık serbest avukatların vekâlet ücretlerinin bütçeye gelir kaydedilmemesi konusu. Her iki personelin yaptığı iş mahiyeti itibarıyla birbirine benzerse de statüleri birbirine hiç benzememektedir.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Ama Sayın Bakan…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Statüleri benzememektedir. Hiç o jesti yapmanıza gerek yok çünkü birisi sözleşmeyle çalışan, hukuk hizmeti veren kişilerdir; diğeri ise devletle kadro bağı olan, memur konumundaki kişilerdir.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Yıllarca emek vermiş insanlara haksızlık yapıyorsunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Ama sonuçta işleri birbirine benziyor. “Eşit işe eşit ücret, benzeri işe benzeri ücret.” dersek o zaman serbest çalışanları kadrolulara benzetmek gibi bir fikir de ortaya çıkabilir ve bu bizi hizmet açısından bir sıkıntıya götürebilir ama fikirdir, bir sorudur, bunu ilgili Sayın Bakana intikal ettireceğim ayrıca.

Uzman çavuşların durumuna gelince.

Sayın Sırrı Sakık, hakikaten, sorunuzu sorarken cevabınızı da verdiniz, teşekkür ederim. Daha önce de sorduğunuz soruya “Nifak sokma” olarak cevap verilmiş. Aynı soru, aynı cevap bugün de geçerlidir. Neden “Nifak sokmak” dersek, ben bu sorunun samimi olduğuna inanamıyorum, açıkça da söylüyorum.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Samimiyet ölçme metresi var mı sizde?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Aynen…

Size cevap vermiyorum, size cevap vermiyorum. Sırrı Bey cevap verebilir. Susmasını bilin, size de ayrıca cevabım var.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Bir daha böyle yapma bak, canımı sıkıyorsun.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Canın da sıkılır, her şeyin sıkılabilir.

BAŞKAN – Lütfen, karşılıklı konuşmayınız.

ALTAN TAN (Diyarbakır) – Bir daha böyle yapma, terbiyeli ol!

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Böyle yapsam ne olur, yapmasam ne olur, sen de yaparsın olur biter, bu, işaret parmağıdır.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Şimdi, Sayın Sakık, bu ülkenin Genelkurmay Başkanına, sizin partinizin iki taneden biri, Genel Başkanı kalkıp “General değil, ben seni…”

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Eşbaşkanımız…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – İşte, eş, iki tane yani iki taneden biri, yanlış mı söylüyorum? İki taneden biri kalkıp “General değil, ben seni onbaşı olarak görüyorum.” derse…

SIRRI SAKIK (Muş) – Siz Genelkurmay Başkanına “teröristbaşı” demiyor musunuz?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sen bir sus, cevap vereyim!

SIRRI SAKIK (Muş) – Genelkurmay Başkanına “teröristbaşı” demediniz mi?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sayın Başkan, lütfen, süremi istiyorum, bu önemli bir konu.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen karşılıklı konuşmayın, önce bir cevabı dinleyiniz, önce bir dinleyin.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Her vesileyle bu ülkenin polisine, askerine, memuruna, çalışanına sataşmayı, hakaret derecesinde sataşmayı kendinize bir ilke edinmişsiniz ve biz bu sözlere çok alışığız, bu sataşmalara çok alışığız, bu samimiyetsiz sorulara da çok alışığız.

SIRRI SAKIK (Muş) – Samimiyetsiz sensin o zaman! Ayıptır, bir Bakan nasıl böyle konuşabilir, siz nasıl böyle konuşabilirsiniz?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Bu samimiyetsiz sorulara da çok alışığız…

BAŞKAN – Lütfen…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …ve bu sözler on para etmeyen insanların ağzına yakışan sözlerdir.

SIRRI SAKIK (Muş) – Siz on para etmeyen adamsınız!

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – “Onbaşı” sözü de, “çavuş” sözü de, “general” sözü de sizin ağzınıza yakışmıyor. Onlar bu devletin görevlileridir.

SIRRI SAKIK (Muş) – On para etmeyen sensin o zaman!

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Evet, siz on para etmeyen insanlarsınız ve o sözleri söylüyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen soruya cevap veriniz.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Soruya cevap veriyorum…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, uyarın.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Soruya cevap veriyorum: Bu ülkenin ordusunun Genelkurmay Başkanına hakaret amacıyla şerefli onbaşıyı dile getiren, hakaret amacıyla dile getiren partinin bir başka üyesinin burada kalkıp “Uzman çavuşlar ordu evlerine alınmıyor.” yaklaşımını ben samimi olarak bulamam. Ya o yanlış ya bu yanlış. Bu iki doğru bir arada olamaz, olamaz.

Dolayısıyla, biz bu değerlendirmelere çok alışığız ve bugün bu kadar pervasızca konuşmalar yapılıyorsa bu ülkenin güvenliği ve bu güvenlik şemsiyesi altında bu ülkede var olan özgürlüğün kullanımından başka bir şey değildir. Kullandığınız bu cümleler, kullandığınız bu aşırı özgürlükler ve bu serbest konuşmalar…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şahin, süremiz doldu.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …sağladığı bir ortamdır.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

SIRRI SAKIK (Muş) - Sayın Başkan…

BAŞKAN - Buyurun Sayın Sakık.

SIRRI SAKIK (Muş) – Neyi alkışlıyorsunuz? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Bir dakika, dinleyin.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, ben bir soru sordum. Benim bir şey söylememe gerek yok, ben bir soru sordum, Sayın Bakanın dilini siz de gördünüz ve hatta uyardınız. Cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Sakık, lütfen sataşmaya mahal vermeyiniz.

 

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

4.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Allah rızası için benim sorduğum soruya neydi bu cevap Sayın Bakan? Yani gerçekten Türkiye’de tam bir komik hâle dönüştünüz. Ben buradan seslendirdim, 2010 yılında aynen şunu söyledim, bakın, gazetelere de yansımıştı, döndüm dedim ki orduevlerine uzman çavuşların çocukları alınmıyor, orduda ayrımcı politikalar uygulanıyor. Ve bunu teyit eden onlarca köşe yazarlarının size şu an yazılarını da sunabilirim. Ama siz  terbiyeden, edepten bahsediyorsunuz. İlk önce terbiye ve edepten siz pay almalısınız çünkü konuştuklarınızı bilmiyorsunuz. Siz, bir genel başkanın, Genelkurmay Başkanıyla ilgili bir açıklaması var. Şimdi, ne diyor? Siyasi konularda Parlamentonun görevini… Kendisi diyor ki: “Ana dilde eğitim olmaz.” O da uyarıyor. Siz eğer Genelkurmaya bu kadar saygılıysanız dün Genelkurmay Başkanıydı bugün de terör suçundan dolayı cezaevinde, terörist başıdır. Şu anki Genelkurmay Başkanı öyle değil mi? Öyle değil mi peki?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Ne demek istiyorsun? Genelkurmay Başkanıdır, başka bir şey değildir.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Ne demek istiyoruz?

BAŞKAN - Sayın Sakık, lütfen Genel Kurula hitaben konuşunuz.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Ne demek istiyorum yani? Şimdi ne demek istiyorum onu söyle.

BAŞKAN - Lütfen Genel Kurula hitaben konuşunuz.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Şimdi, bakın sevgili arkadaşlar, bu zat gerçekten iç barışımızı baltalamak için ne gerekiyorsa onu yapıyor, aydınlara dil uzatıyor, ressamlara dil uzatıyor, efendim, Türkiye’de herkese dil uzatıyor. Bu kadar büyük bir dilinizin olduğunu biliyoruz. Diliniz ağzınıza yerleşmiyor ama biz size bakın bize hakaret etme hakkını vermeyiz. Biz size usulca, ahlaklıca bir sual sorduk.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sakık.

SIRRI SAKIK (Devamla) – “Bakın, uzman çavuşlara hakaret ediliyor, bu hakareti nasıl gidereceğiz? Bu haksızlığı nasıl ortadan kaldıracağız?” dedik. Bize hakaret ediyorsunuz, size harfiyen hepsini iade ediyorum.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Buna gücün yetmez.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

 

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/152) (S. Sayısı: 112) (Devam)

 

BAŞKAN - Madde üzerinde iki önerge vardır, önergeleri önce geliş sırasına göre okutacağım, sonra aykırılık sırasına göre işleme alacağım.

 

TBMM Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 112 sıra sayılı yasa tasarısının 2. maddesinin (c) fıkrasındaki (20) uçuş hizmet yılı, (15) uçuş hizmet yılı olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

           Ferit Mevlüt Aslanoğlu                                 Musa Çam                                      R. Kerim Özkan

                      İstanbul                                               İzmir                                                Burdur

                  Turgut Dibek                                    Süleyman Çelebi                                    Aytun Çıray

                      Kırklareli                                            İstanbul                                                İzmir

                   İhsan Özkes                                      Ali Özgündüz                                    Candan Yüceer

                      İstanbul                                             İstanbul                                             Tekirdağ

            Dilek Akagün Yılmaz                                Haydar Akar

                        Uşak                                                Kocaeli

TBMM Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 112 sıra sayılı yasa teklifinin 2. maddesinin (b) fıkrasındaki (%80) oranının % 85 olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

           Ferit Mevlüt Aslanoğlu                                 Musa Çam                                      R. Kerim Özkan

                      İstanbul                                               İzmir                                                Burdur

                  Turgut Dibek                                    Süleyman Çelebi                                    Aytun Çıray

                      Kırklareli                                            İstanbul                                                İzmir

          Selahattin Karaahmetoğlu                             Ali Özgündüz                                Dilek Akagün Yılmaz

                       Giresun                                             İstanbul                                                Uşak

                  İlhan Demiröz                                      İhsan Özkes

                        Bursa                                               İstanbul

BAŞKAN – Komisyon bu okuttuğum son önergeye katılıyor mu?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU SÖZCÜSÜ HÜSEYİN ŞAHİN (Bursa) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Dilek Akagün Yılmaz konuşacaklar.

BAŞKAN – Sayın Yılmaz, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 112 sıra sayılı Yasa Teklifi’nin 2’nci maddesinin (b) ve (c) bendi fıkralarıyla ilgili vermiş olduğumuz önerge üzerine şahsım adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugünlerde ülkemizde tarihî bir süreç yaşanıyor. Artık bu güzel ülkede demokrasi yok, özgürlükler yok, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti yok. AKP İktidarının hiç dolanmadan açık faşizm uygulamaya başladığı günleri yaşıyoruz. Ülkemizde referandum sonrası yargı dizayn edildi, yargı bağımsızlığı yok edildi. Üniversiteler susturuldu, rektörler, bilim adamları Silivri’ye gönderildi. Özgür basın susturuldu, sindirildi, gazeteciler cezaevine gönderildi. Ordu dizayn edildi, öç alma duygusuyla askerler cezaevine gönderildi. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklandı; Anayasa gereği yargı mercisi Yüce Divan yani Anayasa Mahkemesi olduğu hâlde Anayasa açıkça ihlal ediliyor. Ülkenin en büyük işçi sendikası korkusundan, çok düşük tutulan asgari ücrete dahi itiraz edemiyor. Sendikalar, sivil toplum örgütleri susturuldu, sindirildi. İşte, bu koşullarda toplumun umudu olan, susturulamayan, sindirilemeyen bir tek Cumhuriyet Halk Partisi kaldı. Şimdi AKP İktidarı, özel yetkili mahkemeleri ile güdümlü yargısı ile savcısı ile Cumhuriyet Halk Partisine saldırmaya başladı. Eski Adalet Bakanımız Sayın Seyfi Oktay ve pek çok avukat arkadaş aleyhinde uydurma iddialarla davalar açılıyor ve bu davada eski Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal’ın ismi geçiriliyor. Oda TV davasında Mecliste soru önergesi vermiş milletvekili arkadaşlarımızın ismi geçiriliyor ve son olarak da iktidar güdümlü yargı Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu aleyhinde yargıyı etkilemeye çalışmaktan fezleke hazırlıyor ama biliniz ki hukuk dışı bu saldırılar bizleri yıldıramaz, Cumhuriyet Halk Partisi susturulamaz, sindirilemez.

Buradan Silivri Savcısına sesleniyorum: Ben de Sayın Genel Başkanım Kemal Kılıçdaroğlu’nun işlediği suçu işliyorum ve sözlerine aynen katılıyorum. 133 milletvekili arkadaşımla beraber dokunulmazlığımızın kaldırılması için Meclis Başkanlığına dilekçemizi verdik, Silivri’den fezleke bekliyoruz ve Silivri’de tutsak olan Sayın Mustafa Balbay, Sayın Mehmet Haberal için ve onları yargılayanlar için aynen Genel Başkanım gibi diyorum ki: Burada ön yargılı, siyasi otoritenin emrinde olan yargıçların sadece oynadıkları bir tiyatro var, bunun adına “yargılama, demokrasi” diyorlar. Bu ne demokrasidir ne de adalet dağıtmadır. Bunların kaçma imkânları yok, zaten kaçamazlar, ülkelerini seviyorlar. Bunlar “Biz yargılanmayalım.” demiyorlar, zaten yargılanıyorlar. Bunlar Parlamentoya gelip yeminlerini içerek Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde ve diğer maddelerinde öngörülen kurallar içerisinde görevlerini yapmak istiyorlar ama bu görevler maalesef bazı yargıçlar tarafından engelleniyor. Onlara “yargıç” demeyi içime sindiremiyorum, çünkü yargıç, vicdanıyla hareket eden kişi demektir, yargıç, toplumun beklentilerini, duygularını bilen ve ona saygı duyan demektir. Vicdan her şeyin üstündedir. Vicdanıyla hareket etmeyen bir yargıç, yargıç olabilir mi? Anayasa’nın 90’ıncı maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler var. Bunları görmezlikten gelip “Ben bildiğimi okurum, benim bildiğim ve söylediklerim doğrudur.” mantığıyla yola çıkarsanız adalet dağıtamazsınız. Aynı sözleri tekrarlıyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün görüşmekte olduğumuz kanun teklifi Hükûmet tarafından yapboz tahtasına dönüştürülmüş, torba değil artık çorba olmuş kanun hükmünde kararnamelerdeki eksiklikleri düzeltme teklifidir. Daha 2 Kasım 2011 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan kamu görevlilerinin mali haklarının düzenlenmesi amacıyla çıkartılan 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname üzerinden iki ay geçmeden eksiklikleri düzeltmeye çalışıyoruz. Bunu neden yapmak zorunda kalıyoruz? Çünkü AKP İktidarı, yangından mal kaçırırcasına, Meclise sunmadan, komisyonlarda tartışılmasına izin vermeden, karmakarışık, yasa yapma tekniğine de uymadan bir gecede o kadar çok kanun hükmünde kararname çıkardı ki hata yapılmaması mümkün değildi.

Bu konuda en vahim olan şey ise Anayasa madde 91 uyarınca kanun hükmünde kararnamelerin Resmî Gazete’de yayınlandığı gün Meclise sunulması, komisyonlarda ve Genel Kurulda ivedilikle görüşülmesi gerekirken Anayasa’nın emredici hükmü çiğnenmektedir. Kanun hükmünde kararnameler ne komisyonlara ne de Genel Kurula görüşülmek üzere getirilmemektedir.

Şimdi, ben buradan Meclis Başkanına sesleniyorum: Bunları en kısa zamanda Mecliste görüşmek istediğimiz talebimizi yineliyoruz.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, karar yeter sayısı istiyorum.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Karar yeter sayısı vardır, önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

TBMM Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 112 sıra sayılı yasa tasarısının 2. maddesinin (c) fıkrasındaki (20) uçuş hizmet yılı, (15) uçuş hizmet yılı olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

Ferit Mevlüt Aslanoğlu (İstanbul) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU SÖZCÜSÜ HÜSEYİN ŞAHİN (Bursa) - Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Kim konuşacak acaba?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Gerekçe...

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyoruz.

Gerekçe:

15 yıl hizmetin yeterince deneyim kazandırılması açısından

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Çerçeve 2’nci maddenin (b) ve (c) bentlerini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Çerçeve 2’nci maddenin (ç) bendini okutuyorum:

 

ç) 8 inci maddesinde yer alan “binde üçü” ibareleri “binde altısı” şeklinde değiştirilmiştir.

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Ali Haydar Öner.

BAŞKAN – Değiştirdiniz, peki.

Sayın Ali Haydar Öner.

Buyurunuz Sayın Öner. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Değerli milletvekillerimiz, bir yeni kanun hükmünde kararnameyi görüşüyoruz. 375 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’nin 2/ç bendi hakkında söz almış bulunuyorum.

Sayın milletvekillerimiz, daha geçtiğimiz günlerde, Sayın Akagün Vekilimin ifade ettiği üzere, Devlet Memurları Yasası’yla ilgili bazı konuları görüştük. Hemen peşinden bütçe kanunuyla ilgili değerlendirmeler yaptık. Şimdi, yeni bir düzenlemeyle karşı karşıyayız.

Türkiye Cumhuriyeti devleti bir aşiret devleti değil, Türkiye Cumhuriyeti devleti köklü, kuralları olan, gelenekleri olan, kurumsal yapısı sağlam bir devlet. Nedir bu? Her gün bir konuda âdeta korsan madde sunulur gibi yasa tasarıları, kanun hükmünde kararnamelerle ilgili değişiklikler gündeme geliyor, kim hangi konuda bastırırsa o öne çıkıyor.

İçişleri Bakanlığı bünyesinde çok değerli elemanlar var. Dün İdareciler Günü’ydü. İdarecilerimizin saygın, tarafsız, milletin çıkarına, Ahmet’in, Mehmet’in yararlarına değil, memleketin, milletin yararına çalışan değerli valilerini, kaymakamlarını, genel idare çalışanlarını, veri hazırlama kontrol işletmenlerinin günlerini kutluyorum.

Dün yine Çalışan Gazeteciler Bayramı’ydı. Kalemlerini, kameralarını kamu yararına kullanan gazetecilerin, medya mensuplarının bayramlarını kutluyorum. Dün grevli, toplu sözleşmeli hak günüydü, yıl dönümüydü, emekleriyle geçimlerini sağlayan işçi kardeşlerimi, onların sendikal haklarını cesaretle savunan sendika liderlerini kutluyorum ama valilik, kaymakamlık mesleğini iktidar yandaşlığına dönüştüren, iktidar partilerinin il başkanının propagandadan sorumlu yardımcılığına dönüştüren kişileri de kınıyorum. Aynı şekilde Çalışan Gazeteciler Bayramı’nı gazetecilere zehir eden anlayışı da kınıyorum.

Ahmet Şık niye tutuklandı? Kendi kendime yediremiyorum. Ahmet Şık yayınlanmamış kitabından dolayı tutuklandı. Korkarım, yakında, bir hamile bayanı gören özel yetkili bir savcı o hamile bayanı da tutuklayabilir, “Doğuracağı çocuk suçlu doğacaktı, onun için tutukladık.” diyebilir, kimse de yargıya bir şey diyemeyiz diye buna alkış tutar. (CHP sıralarından alkışlar)

Nedim Şener, Çalışan Gazeteciler Bayramı’nda mapusta. Niye? Niye? Bilen var mı? Hangi delille tutuklandı Nedim Şener? Ben söyleyeyim arkadaşlar: Uğur Dündar gibi cesur, seçkin bir gazetecinin, televizyon programcısının yapımcısı olduğu için tutuklandı, Ermeni davasına ilişkin görüşleriyle ilgili tutuklandı, uğursuzlukları, hırsızlıkları sergilediği için tutuklandı, Deniz Feneri davası gibi davaların peşinden koştuğu için, soyguncuları, haramzadeleri teşhir ettiği için tutuklandı.

Aynı şekilde, işçiler haklarını alamaz oldular, küçük bir asgari ücret artırımıyla yetinmek zorunda kaldılar.

Hafta sonu bir yeni olayla sarsıldı kamuoyu. Cumhuriyetin son kalesi Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı hakkında yargılamayı etkileme gerekçesiyle fezleke düzenlendi. Hepimiz, hep beraber aynı suçu işledik. Sayın özel yetkili savcılar, sivil mi askerî mi, ne olduğu bilinmeyen statüdeki, iktidar yandaşı savcılar iktidarın ve Sayın Başbakanın görüşleri doğrultusunda fezleke düzenlemekten geri durmuyorlar.

İktidar Partisinin uygulamalarını kim eleştirecek? Cumhuriyetin son kalesi olan Cumhuriyet Halk Partisi eleştirmeyecek de kim eleştirecek? Türkiye bir yargı devleti hâline geldiyse, hukukun üstünlüğünü hâkimler tanımaz duruma geldiyse, elbette muhalefet partisi eleştirecek.

375 sayılı Yasa’da da İçişleri Bakanlığının değerli personelinin veri hazırlama, kontrol işletmelerinin ve bütün bakanlıklardaki genel idare elemanlarının onca ekonomik güçlükleri varken bazı nitelikli personele ek ödeme verilmesi doğru ama ötekilerin ihmal edilmesi kabul edilemez.

Emeklilerle ilgili işlemler hâlâ yapılamadı. İçişleri Bakanımız Bakanlığın diğer mensuplarıyla da ilgilenirse çok isabetli olur diye düşünüyorum.

Aynı şekilde, bu Kararnameyle TOKİ mensuplarına da birtakım imkânlar sağlanıyor. TOKİ ile ilgili iki değerlendirme yapabiliriz:

Birisi, şehirlerimizin özgün yapılarını, mimari yapılarını bozan planlar uygulaması, şehirlerimizi yapboz tahtasına çevirmesi, şehirlerin dokusuyla uyum sağlamayan yapıların çoğalması, şehirleri Türk şehirleri olmaktan çıkaran görünüme yönlendirmesi.

Bir de Sayın Başbakanın 61’inci Hükûmetinin ustalık döneminin keşfettiği bakanlardan biri olan Sayın Erdoğan’ın uygulamaları. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Sayın Erdoğan’a bağlandı ama çevrecilikten haberi yok. Çevre Bakanlığı müstakil bir bakanlık olmalı, çevre sorunlarını yetkiyle takip etmeli.

Sayın Erdoğan bir de son günlerde ince ayarla seçkin bir spor kulübümüze popülistlik yapıyor. Trabzonspor’un Sayın Erdoğan’ın ince ayarına ihtiyacı yok. Sayın Erdoğan bir ince ayar yaptı, Van’da 40 kişiye sebep oldu. Sayın Başbakan Van depreminin sorumlularını arıyor. Kabinedeki Erdoğan hemen yanı başında. Hâlâ farkına varmadı mı?

AHMET YENİ (Samsun) – Bakanın soyadını bile bilmiyorsun Sayın Vali, Bakanın soyadını bile bilmiyorsun.

ALİ HAYDAR ÖNER (Devamla) – Efendim, siz söz atmakla bir yere varamazsınız. Biz gerçekleri dile getirmeye devam edeceğiz.

Sayın Başbakan hâlâ 40 kişinin sorumlusunu bulamadı. Bakalım, Uludere’nin sorumlusunu ne zaman bulacak? Bakalım Ana Muhalefet Lideri Sayın Kılıçdaroğlu hakkında fezleke düzenleme anlayışının sorumlusunu nerede bulacak? O sorumlu bu çatı altında. Bir milletvekili arkadaşımızı bu kürsüden zorbalıkla uzaklaştırana AKP Grubu ceza vermedi. Niye? “Efendim, biz ‘Özür dilesin, yetinelim.’ dedik, kabul edilmeyince ceza vermiyoruz.” Suçu belli olan, İç Tüzük’te yazılı olan bir cezayı vermemekle yargıçlara kötü örnek oldunuz.

Hafta sonu “Kerbela” temsilini izledim Büyük Tiyatro’da. Son replik şuydu: “Zulümlerden, iktidarlar kadar, günü kurtarmak adına suskun kalanlar da sorumludur.” AKP Grubu içinde çok değerli arkadaşlarım var. Hatalı uygulamalarda, o arkadaşlarımın, durumu yeniden değerlendirmelerini rica ediyorum çünkü bugün suskun kalanlar, yarın, niye suskun kaldıklarının hesabını veremezler.

375 sayılı yasayla ilgili düzenlemeleri, bundan böyle, daha derli toplu düzenlemelerle gündeme getirmeyi yeniden düşünmeye 61’inci Hükûmeti davet ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öner.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Tuncel.

BDP GRUBU ADINA SEBAHAT TUNCEL (İstanbul)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 112 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin (ç) bendi üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Kanun hakkındaki görüşlerimi söylemeye geçmeden önce, biraz önce Sayın Bakanın grubumuza yönelik yaklaşımına ilişkin birkaç şey ifade etmek istiyorum. Barış ve Demokrasi Partisi, Türkiye’de yüzde 10 seçim barajına rağmen, bütün antidemokratik uygulamalara rağmen, bağımsız adaylarla, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adına seçimlere girmiş, 36 milletvekilliğiyle bu ülkede büyük bir demokrasi zaferi kazanmıştır. Bu parti, yaklaşık 3 milyon insanın oyunu almıştır. Dolayısıyla, 3 milyon insanın oyunu alan bir partinin eş başkanlarına, eş genel başkanlarına, milletvekillerine yönelik yaklaşım kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Sayın Bakanın –farkındayız- son bir yıllık, son birkaç aylık çalışması Barış ve Demokrasi Partisini siyaset alanının dışına itmektir, “KCK” adı altına yürütülen operasyonların temel nedeni budur. Bizim kadın meclisi, gençlik meclisi yöneticilerimizin tamamı neredeyse “KCK” adı altında siyasi bir soykırıma tutulmuştur. Bunun temel nedeni AKP İktidarının Kürtlere, BDP’lilere siyaset yaptırmama politikasıdır. Yetmiyor, Sayın Bakan, elinden gelse aslında burada bu grubu da oturtmayacak, biz bunun farkındayız ama bizi burada oturtan AKP’liler değil, Sayın İçişleri Bakanı değil, bu halkın iradesidir. Bu halk istemediği sürece de hiçbir yere gitmeyeceğiz, burada olacağız. Bunu herkesin bir kenara not etmesini isteriz, özellikle sadece Sayın Bakanın değil, AKP Hükûmetinin hepsinin ve milletvekillerinin. Eğer “Bu ülkede demokrasi var.” deniliyorsa o zaman demokrasiye saygılı olacaksınız. Siz bu partiye “bilmem neyin uzantısı, şudur, budur” diyorsunuz. Bütün bunlara rağmen, Barış ve Demokrasi Partisine oy verenler BDP’nin hangi politik çizgide olduğunu bildiği hâlde oy vermiştir. Seçim sürecinde Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için halkımızdan oy istedik, demokratik özerklik için halkımızdan oy istedik, ana dilde eğitim için halkımızdan oy istedik ve buna halkımız “Evet.” demiştir, 36 milletvekilini Parlamentoya göndermiştir. Siz ne yaptınız? Bu halkın iradesini gasp ettiniz. Bu halkın iradesi şimdi Diyarbakır zindanındadır, bu halkın iradesi Urfa zindanındadır, Mardin zindanındadır. Şimdi neden bahsediyorsunuz “demokrasi” diyerek? Bu kabul edilebilir mi sayın milletvekilleri? “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” deniliyor. O zaman milletin egemenliğini niye gasp ediyorsunuz? Varsa bir şey, hukuki olarak süreci başlatırsınız. Öyle parti kapatmayla, bilmem bizleri tutuklamaya çalışmakla bu işten kurtulamazsınız. Eğer burası bir hukuk devletiyse o zaman gereğini yaparsınız. Buradan partimize yönelik her defasında “Yok teröristsiniz, yok şusunuz, busunuz.” tartışmalarını kabul etmiyoruz. Kaldı ki dünya “terörizm” kavramını yeniden tartışıyor. Türkiye de bu “terörizm” kavramını yeniden tartışmalıdır. Bu kadar geniş bir “terörizm” tanımı hiçbir yerde yoktur. Bugün ağzını açan herkes terörist kılıfına giriyor. Dolayısıyla, Türkiye demokrasisi bu noktada mı? Bunu bütün milletvekillerinin dikkatine sunmak istiyorum.

Ve bir daha, lütfen, sayın iktidar milletvekilleri bize yönelik üsluplarına dikkat etsinler. Biz halkımızdan aldığımız irade karşısında burada konuşuyoruz, başımız dik, alnımız açıktır. Ona göre de herkes durduğu noktayı bilsin.

Sayın milletvekilleri, kanun maddesine ilişkin de görüşlerimizi ifade edeceğiz. Bu kanun hükmünde kararnameyle çıkartılmış bazı kanun değişikliklerine ilişkin düzenlemeyi öngörüyor. Tabii, biz ifade ettik, aslında bu ülkede demokrasinin olmadığını bu kanun hükmünde kararnameler de gösteriyor. Kanun hükmünde kararnamelerle yönetilen bir parlamento. Bugün bu Parlamento, sadece noter görevini görüyor, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Parlamento noteri. Çünkü burada demokrasi yok, muhalefet gruplarının hiçbir etkisi yok, verdiğimiz hiçbir önerge dikkate alınmıyor. Ne oluyor? AKP’nin çoğunluğu gereği -ne oldu- el kaldır, indir, tamam, geçiyor. Böyle bir demokrasi olabilir mi? Böyle bir demokrasi olmadığı için, bu ülke neredeyse diktatörlüğe giden bir nokta üzerinde. Bu, kabul edilebilir bir şey değil. Tüm toplumsal alanlarda, sadece siyasal alanda değil, yaşamın tüm alanlarında biz bu tekçi, otoriter zihniyeti, faşizan zihniyeti görüyoruz, özellikle yaşam alanlarına ilişkin.

Bugün Çevre ve Şehircilik Bakanlığının temel görevlerinden birisi, neoliberal politikalar çerçevesinde Türkiye’de yeni rant alanları açmaktır, zenginleri daha zengin etmek, yoksulları daha yoksul etmek, insanları yaşam alanından koparmaktır. Bu, çok temel bir nokta. Kanun hükmünde kararnameyle de bu, devlet güvencesi altına alınıyor. Biz burada istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar muhalefet edelim sadece muhalefet etmiş oluyoruz. Zaten medya da yine iktidarın denetimi altında. Diğerlerine, özgür basına -biraz önce arkadaşlarımız da ifade etti- yaşam hakkı bile tanınmıyor, onlar “terörizm kapsamı” adı altında tutuklanıyor. Dolayısıyla, biz burada kürsüde söylediğimiz sözle kalıyoruz. Bu, kabul edilebilir bir nokta değil. Bir önce AKP Hükûmetinin demokrasiden, eğer ileri demokrasiden bahsediyorsa bu ileri gasp projesinden vazgeçmesi gerekiyor.

Bu kanun hükmünde kararnameyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yaptığı temel şeylerden birisi, aslında “kentsel dönüşüm” adı altında kentsel ranta dönüşen, yaşam alanlarımızı daraltan, sınıflaşmayı ve yoksullaşmayı derinleştiren bir politik noktada. Dolayısıyla bunun zararını da yoksul, emekçi halk görüyor. Burada eşit işe eşit ücret meselesi konuşulduğunda Sayın Bakan sanıyorum en doğru şeyi söyledi, bütün alanlarda eşit işe eşit ücret değil, eşitsizlikler arasındaki şeyi gidermek değil, sadece aynı konumda çalışanları düzenleyen bir nokta. Oysa bu ülkede en yoksul ile en zengin arasındaki fark -geçen de bu kürsüde söyledik- 14 kata çıkmışsa bu ülkede demokrasiden bahsedilemez. O zaman orayı düzenleyeceksiniz. En çok emek harcayan, ağır işlerde çalışan insanların koşullarını, yaşam koşullarını düzenleyeceksiniz ama bu yok. Ne var? Yeni alanları “Nasıl, işte TOKİ’ye alan açabiliriz, orada bina inşa edebiliriz, nasıl yaparız?” diye… Özellikle İstanbul açısından söyleyeyim, bu 3’üncü köprü meselesi de bunun bir uygulamasının sonucudur.

3’üncü köprüyle ciddi anlamda İstanbul nefessiz bırakılmaya çalışılıyor sayın milletvekilleri. Bu, kabul edilebilir bir nokta değil. Sevindirici bir şey var: 3’üncü köprü ihaleye çıktı, kimse çıkmadı ama umuyoruz ki iktidar, bunu “Bizim TOKİ’miz var, biz yaparız.” şeyine girmesin, özellikle bu konuda sivil toplum örgütlerinin -şehir ve bölge- mühendisler ve mimar odasının, bu konuda çalışma yapan çevre örgütlerinin itirazlarını dikkate alır ve 3’üncü köprüden vazgeçer. 3’üncü köprü biliyoruz ki trafik sorununu çözmeyecek. 3’üncü köprünün temel nedeni yeni rant alanı açmak.

Bakın, 3’üncü köprüde, 3’üncü Boğaz Köprüsü ve bağlantılı yolların her iki yönde 5 kilometrelik etki kuşağında İstanbul’daki özel orman alanlarının yüzde 34’ü, orman alanlarının yüzde 46’sı, 2/B alanlarının yüzde 38’i, tarım alanlarının yüzde 43’ü yer alıyor. Köprü ve bağlantı güzergâhları için düşünülen 150 metrelik kamulaştırma sonucunda hattın geçeceği ve doğrudan koşulsuz etkilenecek alan ise bölgede 680 hektar sayın milletvekilleri ve burası sit alanı. 931 hektar tarım alanı ve 2,5 milyondan fazla ağaç barındıran 1.453 hektarlık orman alanı içindeki canlılarıyla birlikte tamamen yok olacaktır. Sarıyer’deki Türkmenbaşı ve Beykoz’daki Polonezköy tabiat parkları barındırdıkları önemli bitki örtüsü ve yaban hayatı ile halkın dinlenme ve eğlenmesine uygun tabiat parçaları olarak bu orman alanları tamamen 3’üncü köprü vesilesiyle tahrip olacaktır.

Çok büyük bir kısmı su toplama havzalarında kalan 3’üncü boğaz köprüsü bağlantı yolları İstanbul’un önemli içme suyu rezervleri olan Ömerli, Elmalı, Darlık, Alibeyköy, Büyükçekmece, Sazlıdere ve Terkos havzalarını yoğun yapılaşma baskısı altında bırakacaktır.

Bütün bu risklere rağmen hâlâ 3’üncü köprüde ısrar etmek ciddi anlamda bir doğa katliamıdır. Doğayı bir hak öznesi olarak görmeyen bir iktidarın ne yazık ki Türkiye’yi demokratikleştirmesi mümkün değildir.

Son olarak şunu ifade etmek istiyorum sayın milletvekilleri: AKP İktidarı ustalık dönemini yaşıyor. Anlaşılan o ki ustalık dönemi iktidarın o kadar çok gözlerini kapamış ki “Bu dönemde neyi talan edebilirsek, neyi baskı altına alabilirsek, nasıl biz burada kendi cebimizi doldurabilirsek” üzerinden bir siyaset güdüyor. Bu siyaset Türkiye halklarının ne yazık ki yaşamını zindan ediyor. Bu politikadan geçmediğiniz sürece “ileri demokrasi” diye bir şeyden bahsetmek mümkün değil. Sizin ileri demokrasiniz ancak ve ancak Türkiye halklarına zulümdür, işkencedir, zamdır, gözaltıdır, tutuklamadır. Bunu biz her gün yaşıyoruz. Türkiye’yi açık bir cezaevi hâline getirdiniz. Sadece cezaevindekiler değil, aslında dışarıdakiler de ne yazık ki mutlu değil. Bu AKP İktidarının ileri demokrasisinin bir sonucudur! Biz böyle bir ileri demokrasiyi istemiyoruz diyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tuncel.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sayın Özensoy, buyurunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 112 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin çerçeve 2’nci maddesinin (ç) bendiyle ilgili Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini ifade etmek üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Bakan, iyi niyetli olarak bu çalışanlar arasındaki eşitsizliği gidermek üzere bir kanun hükmünde kararname hazırlandı ama tabii bu iyi niyetin yeterli olmadığını, bugün burada görüştüğümüz kanunla, düzeltme yaptığımız kanunla da ortaya koydunuz.

Ancak sayın milletvekilleri bu kanun görüşülürken sorular sordular, dediler ki: “Bugünkü görüştüğümüz kanunun dışında mağdur olanlar var mı?” Israrla “Yok.” diye ifade ettiniz ama bize gelen bilgilere, ilgililerin bize aktardığı bilgilere göre çok sayıda mağdur olan memurun olduğunu biliyoruz.

Bununla ilgili, Bursa’da, Türkiye Kamu-Sen yetkilileri bir basın açıklaması yaptılar, hatta biraz da ironi olsun diye işaret diliyle yaptılar ki sağır sultan da bunu duysun diye. Bu mağdur olanlarla ilgili yazılı belgelerinde aynen şunu ifade ediyorlar: “Devlet memurlarına ek ödeme yapılmasını düzenleyen kanun hükmünde kararname, üst düzey memurlara daha çok, alt düzey memurlara daha az ve başta profesörler olmak üzere akademik personele, öğretmenler dâhil, her türlü eğitim personeline sıfır ek ödeme öngörüyor. Buna karşılık, öğretmenler, profesörler, doçentler, yardımcı doçentler, araştırma görevlileri, din hizmetleri sınıfındaki din görevlileri, sağlık hizmetleri sınıfında bulunan doktor dışındaki sağlık personeli, KİT çalışanları, kadastro çalışanları, postacılar ile bazı kurumlarda çalışan memurların ek ödemesi sıfır olarak belirlendi. Bu memurlar hiç ek ödeme alamadı. Yüz binlerce öğretmene hiçbir ek ödeme yapılmaması… Profesörler ve akademik personele ek ödeme verilmemiştir. Düzenlemeye göre, Genelkurmay Başkanından kuvvet komutanlarına, subaylardan astsubaylara hiçbir askerî personele ek ödeme yapılmadı. Kanun hükmünde kararnameyle kamu görevlilerinin bir kısmının eline geçen ücretlerin de düşüşlere yol açması sorun yarattı.”

Burada ifade edilirken şunu da söylüyorlar: “Eşit işe eşit ücret.” Aslında bunun adını değiştirmemiz lazım. “Eşit unvana eşit ücret.” şeklinde tecelli etti maalesef bu kanun hükmünde kararnameyle.

Bakın, mesela Sağlık Bakanlığında çalışan memurlardan müdür ve müdür yardımcısı konumunda olanlar şu anda araştırmacı kadrosuna geçtikleri için ciddi anlamda sıkıntıdalar ve mağdur durumdalar. Mesela, Hıfzıssıhha kurumunda çalışan bir biyolog, müdür veya müdür yardımcısı olduysa, şimdiki kadroları bunların araştırmacı kadrosuna geçenler eğer biyolog olarak kalmış olsalardı yani biyolog olarak kalan arkadaşlar şimdi, o müdür ve müdür yardımcısı konumunda olup araştırmacı kadrosuna geçenlerden daha fazla ücret alır durumdalar. Dolayısıyla, bu tür mağduriyetlerden Sayın Bakanın da haberi yok.

Bununla ilgili, bu kanun hükmünde kararnameden sonra çok sayıda idari mahkemelere başvurular başladı. Herhâlde bunlardan bir şekilde Sayın Bakanın veya Bakanlar Kurulunun haberi olur, olacaktır ve önümüzdeki günlerde de bunlarla ilgili bu yanlışlıkları, bu haksızlıkları gidermek için daha kapsamlı bir kanun teklifi veya tasarıyla buraya gelmekte fayda var diye düşünüyorum.

Evet, sayın milletvekilleri, tabii burada TOKİ görevlileri de var. TOKİ görevlileri varken TOKİ uygulamalarında da burada birtakım eksiklikler, yanlışlıklar varsa bunlardan da bahsetmek durumundayız.

Geçtiğimiz günlerde yine bu kanunla ilgili bir Bursa Milletvekili, iktidar partisinin Bursa Milletvekili çıkıp Bursa’daki Doğanbey Kentsel Dönüşümü’n mağduriyetlerinin olduğunu, bir an önce bunun sonuçlanması gerektiğini buradan Sayın Bedrettin Demirel ifade ettiyse bu durum vahim bir noktaya gelmiş demektir.

Şimdi bakın, bu özellikle Doğanbey Kentsel Dönüşüm elbette bir rantsal dönüşüme… Böyle uygulamalara dönüştüğünü bırakın, bir de ben buradan Sayın TOKİ yetkililerine, TOKİ’de görev yapanlara sormak istiyorum: Sizin hiç mi şehircilik anlayışınız yok? Siz hiç mi Bursa’yı bilerek, tanıyarak bu projeyi gerçekleştirmediniz? “Ucube bir yapı” diye Türkiye’de birtakım yerlerde tartışmalar yapıldı. Eğer “Ucube yapı nasıl olur, nerededir?” diye merak edeniniz varsa gelsin Doğanbey Kentsel Dönüşümü’ndeki o çıkan yapıları görsün. O yeşil Bursa’yı, orayı nasıl katlettiğini, Yalova yolundan gelirken o dağ manzarasını nasıl katlettiğini, yine Osman Gazi, Orhan Gazi Türbesi’ne gelen Bursa dışından turistlerin, yerli veya yabancı turistlerin Bursa manzarasını seyretmek için oraya konulan dürbünlerin, artık tamamen önüne bu çıkan ucube yapıların olduğunu, buradaki sayın milletvekilleri de gelip Bursa’ya, orayı bir görürlerse elbette bana hak vereceklerdir diye düşünüyorum ama artık olan olmuş. Burada Doğanbey Kentsel Dönüşümü’ndeki toprak sahiplerinin mağduriyetleri var.

Bakın, bizim Bursa Milletvekilimiz Sayın İsmet Büyükataman bir soru önergesi vermiş. Bunu lütfen bir an önce cevaplandırın. Daha önce sorulan bu sorulara da cevaplar verilmedi. 2007 yılında anlaşması yapılan bu konutların on sekiz ayda teslim edilmesi gerekirken, sene 2012 olmasına rağmen bunların neden teslim edilmediğinin cevabını vermesi lazım yetkililer. Yine 2007 yılında Resmî Gazete’ye göre 482 TL olarak birim maliyetler belirlenmişken bugün aynı hak sahiplerine 650 lira olarak yansıtılmış. Bunu söylerken şunu da ifade etmek istiyorum: Burada yapılan anlaşmalardan sonra, yer sahipleri, 50 metrekare yeri olana 75 metrekare daire vereceğiz şeklinde anlaşmalar yapıldı. Güzel. Peki, bu proje başladıktan sonra “Yok, ben size 75 metrekare değil illa 100 metrekare daire yaptım, bunu vereceğim.” diyerek aradaki 25 metrekarenin farkını vatandaştan istemek ne kadar hakkaniyete uyar, ne kadar hakkaniyetin ölçüsüne uyar? Bunu da sizlerle buradan paylaşmak istiyorum. Bunu da isterken üstüne üstlük 2011 yılındaki birim maliyetler 625 TL iken hak sahiplerinden metrekare başına  1.100 lira gibi bir maliyet binmekte ve bunu da bu şekilde talep etmekte ve yarın öbür gün maalesef bu hak sahipleri mahkeme kapılarında bu şekilde sürüneceklerdir diye düşünüyorum. Bu hak sahipleri, yer, arsa sahipleri bu projeye girerken “Yarın öbür gün size daha fazla fark çıkartarak bu konutları yapacağız.” şeklinde bir anlaşmayla girmediler. Bursa’yı bilenler bilecektir, o bölgede yaşayan insanlar öyle çok varlıklı, çok zengin insanlar değil; babadan, dededen kalma arsalarını…

Zaten, aslında, Osmangazi Belediyesiyle yapılan bu anlaşmaya önce orada belki hak sahiplerinin yani arsa sahiplerinin yarıdan fazlası karşı çıkmasına rağmen âdeta yine Osmangazi Belediyesinin o yer sahiplerini tehditvari söylemlerle yani “Kamulaştırırız ve kamulaştırma ücretleri de sizin öyle umduğunuz gibi olmaz.” şeklinde tehdit eder tavırlarla mecburiyet karşısında o sözleşmeleri imzalamış. Oradaki vatandaşlar maalesef o sözleşmeleri imzalandıktan sonra “Belki daha iyi bir evimiz olacak.” şeklinde sevinenler de bugün mağduriyet içerisindedir ve 200 bin liraya kadar da 2-3 tane  dairesi olan vatandaşların da 200 bin liraya, hatta 400 bin liraya kadar farklar çıkarıldığını ve bu insanların mağduriyetlerinin de hem bir an önce bu dairelerin, bu projenin bitirilmesi hem de bu farkların da hakkaniyet ölçüsüne getirilmesi noktasında gayret gösterilmesini buradan ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özensoy.

Şahsı adına İstanbul Milletvekili Tülay Kaynarca.

Buyurunuz Sayın Kaynarca. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

TÜLAY KAYNARCA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Hakkındaki Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesinin (ç) fıkrasıyla ilgili söz almış bulunuyorum, yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

“Eşit işe eşit ücret” politikası çerçevesinde 2 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan pilot ve uçuş ekibinin mali haklarını düzenleyen 2629 sayılı Kanun günün şartlarına uygun hâle getirilmiştir ancak bu Kanun Hükmünde Kararname ile iş konseptleri birbirine benzeyen uçuş personelinin özlük haklarında ise herhangi bir düzenleme yapılmamıştı. Görüşülmekte olan 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi’yle Emniyet Genel Müdürlüğünde görev yapan pilot uçuş ekibine ödenen tazminat oranları, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan emsallerinin mali haklarını düzenleyen 2629 sayılı Kanun’da yer alan oranlarla paralellik oluşturması amaçlanmaktadır.

Bu amaçla, görüşülmekte olan Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesi (ç) fıkrası ile 8’inci maddesinde yer alan “binde üçü” ibaresi “binde altısı” şeklinde değiştirilmiştir. Bu da birçok özlük haklarında iyileştirme anlamına gelmektedir.

Bu değişikliğin özlük hakları kazanımı açısından lehte olduğu inancımı belirtiyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaynarca.

Şahsı adına Şanlıurfa Milletvekili Abdulkerim Gök.

Buyurunuz Sayın Gök. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ABDULKERİM GÖK (Şanlıurfa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sözlerimin hemen başında bir temenniyle başlamak istiyorum. Dili, dini, rengi, ırkı ne olursa olsun, belki ideolojisi de ne olursa olsun diyerek, hep beraber, kardeşçe ve sorunlarımızı tartışarak çözmenin var olduğu bir ülke örneğini sergilediğimizi belirtmek isterim.

Bu duygularla Sayın Başkan, sizleri ve yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Efendim, burada 112 sıra sayılı, 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesinin (ç) bendiyle 3160 sayılı Emniyet Teşkilatı Uçuş ve Dalış Hizmetleri Tazminat Kanunu’nun 8’inci maddesi değiştirilerek, Emniyet Genel Müdürlüğü havacılık birimlerinde uçuş öğretmenliği yapanlara, günün gelişen şartlarına göre TSK’da görev yapan pilot ve uçuş ekibinin özlük haklarını düzenleyen 2629 sayılı Kanun ile paralellik oluşturması amaçlanmaktadır. Böylece öğretmenlik uçuş saati başına kıstas aylığının binde 3’ü -ki bu da 1,7 TL’ye tekabül ediyor- ödenen yetiştirme ikramiyesi, TSK’da uygulanan binde 6’ya -bunun da 3,5 TL’ye tekabül ettiğini görüyoruz- çıkarılarak eşit işe eşit ücret çalışmaları çerçevesinde mali hakların günün şartlarına uygun hâle getirilmesi amaçlanmıştır.

Ayrıca, bu kanunla yapılacak değişiklikle hava araçlarının uçuş saatlerinin azaltılarak bakım maliyetlerinin düşürülmesi amaçlanmış, fazla yakıt harcanmasının düşürülmesi hedeflenmiştir. Örnek verecek olursak, helikopterlerin ortalama uçuş maliyeti 7 bin TL olduğu düşünüldüğünde 120 saat uçuş karşılığı 840 bin TL’dir. Bu uçuşların 80 saate indirilmesiyle maliyet 560 bin TL düşürülerek 280 bin TL devlete kazanç sağlanacaktır. Böylece toplamda 18 polis havacılık filosunun yıllık olarak devlete sağlayacağı kazanç 5 milyon 400 bin TL’dir. Bununla birlikte uçuş saatinin azaltılması ve tazminat oranının yükseltilmesiyle uçuş ekibinin motivasyonlarının yükseltilmesi amaçlanmıştır.

Görülüyor ki AK PARTİ hükûmetleri ile makro performansın yanında mikro performans da başarıyla yürütülmektedir. Bunların da sırrının siyasal istikrardan geçtiğini belirterek sözlerime burada son veriyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Gök.

Soru-cevap bölümüne geçiyorum.

Sayın Özgündüz…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, iki hafta önce Kayseri Valiliği Özel Kalem Müdürü tutuklandı biliyorsunuz Sosyal Dayanışma Yardımlaşma Vakfının hesaplarında yolsuzluk yaptığı iddiası… Ve iddialar arasında Kayseri Valisinin Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı ile AKP’li bir milletvekilinin çocuğunun düğününde takı taktığı, bu takıların da bu Vakfın hesabından karşılandığı şeklinde bir iddia var. Bu konuda Bakanlığınıza intikal eden herhangi bir ihbar var mı ve soruşturma başlamış mıdır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özgündüz.

Sayın Aslanoğlu…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Bakan, bir hak kaybının giderilmesini konuşuyoruz. Ben yine sizin Bakanlığınızla ilgili… Özellikle, İstanbul’un Silivri, Çatalca, Başakşehir ilçelerine bağlı köylerde, bir ilçeye 5 kilometre olmasına rağmen 35 kilometre ilerideki bir ilçeye bağlanan köylerin hakkı, hukuku kaybolmuştur. Yıllarca örfü, âdeti o ilçeye gidip gelmesine rağmen şu anda o ilçeye, 5 kilometre yakınlıkta bir ilçeye bağlanmayıp 35 kilometre, 40 kilometre ileride bir ilçeye bağlanmıştır. Bu insanlar isyan ediyor. Bunların en azından bağlanırken görüş, düşünce ve önerilerini niçin almıyorsunuz? Bu ilçelerin bu sorununa çözüm bulacak mısınız? İsyan ediyorlar Sayın Bakanım.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aslanoğlu.

Buyurunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Özgündüz’ün sorusu: Kayseri Valiliğimiz Özel Kalem Müdürünün bir olay vesilesiyle, hakkındaki bir iddia ve isnat vesilesiyle tutuklandığını bildirdiler. Doğrudur.

Ona bağlı başka iddiaların olduğunu bildirdiler. Bu incelenen bir konu, muhtemelen farkında olunan bir konudur. Ama bugüne kadar Bakanlığımız incelemelerinde veya savcılık incelemelerinde kayıtlara geçmemişse bu soruyu da bir ihbar kabul edip, buradan itibaren biz bunu araştırmaya devam ederiz.

Sayın Aslanoğlu’nun sorusu: Bu konu… İstanbul’umuzda otuz dokuz tane ilçe var şu anda. Bu ilçeler kanunla düzenlendi, oluşturuldu 2008 yılında. Yani seçimlerden bir sene öncesindeki bir tarihte yapılan yasal düzenlemeyle kurulmuş ilçelerdir. O yasanın görüşülmesi esnasında bu tür sıkıntıların dile geldiğini veya getirilmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum. Ama bugün de bir sıkıntı varsa bu… Belirttiğiniz gibi ya da belirtildiği gibi halkın isyanı şeklinde bir sıkıntı yoktur.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Aynen öyle efendim.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – “İsyan” kelimesi çok da sanırım kastı aşan bir kelimedir. İsyan, teknik anlamda değil. Burada ben isyanı bir talep, bir itiraz olarak anlamak, algılamak istiyorum Sayın Aslanoğlu’nun sorusunda. Hakikaten haklı bir talep var ise onu…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Efendim, ihbar ediyorum.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Bu ihbar konusu olmaz, burada bir suç yok. Burada bir idari ihtiyaç var, öyle olduğu söyleniyor.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Oradaki köylülerin adına şikâyetleri iletiyorum.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Buna bakarız, bunu değerlendiririz. Haklı bir talep olarak hep birlikte görürsek onun düzeltilmesi için gayret ederiz, düzeltme yaparız.

Benim cevabım bu kadar.

Arz ederim Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Yeni sorular var.

Sayın Akar…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Bakan, daha önce size soru önergesi olarak vermiş olduğum Kartepe Belediyesi… Yine Meclis kürsüsünden belirtmiş olduğum Kartepe Belediyesi hakkında henüz sizden cevap alamadım. Uzun süre oldu, üç ayı buldu. Kartepe Belediyesinde belirgin bir suistimal var, rüşvet var ve bunlar hâlen görevlerine devam ediyorlar. Rüşvetin ispatı, kanıtı, kendi itirafları var. Teknik takibe takılmış, resmî bunlar, savcılık iddianamesinde de var. Bu konuda henüz ne beni ne de kamuoyunu bilgilendirdiniz. Dosyayı size de bizzat kendim elimle sundum, yine de bu konuda bir sonuç alamadım. Nedir, Kartepe Belediyesindeki olay yasal mıdır değil midir? Bir suç işlenmiş midir, işlenmemiş midir? Artı, AKP İlçe Başkanı da var içerisinde, bu konuda ne yaptınız? Bunu da öğrenmek istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akar.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinin bütçesi belli. Belediye başkanlıkları bütçelerinin yüzde 10’ununu aşacak kadar eğer harcama yapar iseler belediye başkanlıklarının sorumlulukları söz konusu. Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinde bütçenin yüzde 10’unu aşan miktarda harcama yapıldığı hâlde bugüne kadar Bakanlık tarafından bir işlem yapıldığı tabii basına yansımadı. Bilmediğimiz bir husus mu var? Bu hususta bir işlem yapılmış mıdır? Yoksa bütçe aşılmadı mı? Bu konuları öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tanal.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bilindiği gibi, Kütahya’da yıllarca hizmet veren Jandarma Birinci Er Eğitim Taburu 12 Haziran seçimleri öncesinde tüm yetkililer tarafından Kütahyalılara taşınmayacağı sözü verilmesine rağmen, resmen 24 Eylül 2011 tarihinde Kastamonu iline taşınmıştır. Bunun yerine polis meslek yüksekokulu getirileceği, açtırılacağı yönünde verilen sözler ne derece doğrudur? Bakanlığınızın bu konudaki son kararı nedir? Cevap verirseniz sevinirim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Sayın Dinçer…

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bir önceki maddede Sayın Bakanımıza özellikle mülki idare amirlerinin, vali yardımcısı ve kaymakamların emekli olduklarında çok düşük bir ücrete maruz kaldıklarını, ücret almaya başladıklarını söylemiştim. “Bu konuda bir düzenleme düşünüyor musunuz ek göstergelerde?” demiştim ancak cevap alamadım. Dün mülki idare amirlerinin, daha doğrusu idarecilerin çok buruk bir gününü kutladık. Bunlara böyle bir günde müjde vermeyi düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Buyurunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Önce Sayın Dinçer’den başlayayım. Bir önceki soru-cevap turunda niçin cevap veremediğimi çok açık şekilde biliyor olmasına rağmen “cevap verilemedi.” yerine “verilmedi.” ifadesini çok yerinde bulamadığımı belirtmek istiyorum.

Dün kutlanan 10 Ocak İdareciler Günü, hakikaten, Türkiye’de idarecilik adına devlete ve millete büyük hizmetler veren valilerimizin, kaymakamlarımızın, diğer meslek mensubu arkadaşlarımızın önemli bir günüydü. O günün buruk geçtiğini bilemiyorum ama muhalefette olunca kişi güzelliği göremeyip hep buruk mu görüyor onu bilemiyorum, hep birlikteydik, akşam da gündüz de. Anlamakta zorlanıyorum, arkadaşlarımızın takdirine bırakıyorum, meslektaşlarımızın takdirine bırakıyorum.

Bahse konu mülki idare amirlerinin, 1’inci sınıf mülki idare amirlerinin ek göstergelerinin yükseltilmesi konusu Hükûmetimizin, Bakanlığımızın gündeminde olan konulardandır, vakti geldiğinde makul süre içerisinde bu konudaki düzenleme yapılacaktır. Bunu daha önce bütçe konuşmasında da söylemiştim yine tekrar ediyorum, Sayın Dinçer’e de gündeme getirdiği için ayrıca teşekkür ediyorum.

Sayın Işık, Jandarma Er Eğitim Taburunun taşınması konusunda hangi yetkili söz verdi bilemiyorum. Bir yetkilinin söz verip o sözünün dışında bir işlem yapacağını sanmıyorum.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın İçişleri Bakanının taşınmayacağına yönelik yazısı var, sizden önceki Bakanın.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Ama detaya girmeden şunu söyleyeyim: Jandarma Er Eğitim Taburu ihtiyaca binaen Kastamonu’ya taşınmıştır. O anlaşılıyor, zaten ben de biliyorum.

Polis meslek yüksekokulu konusuna gelince. Polis meslek yüksekokullarını biz bir plan dâhilinde yapıyoruz, ihtiyaca göre açıyoruz, her istenen yere, her düşünülen yere açmama konusunda da bir yaklaşımımız var. Kütahya’yı bu açıdan değerlendiririz. Sanırım o konuda bir ön çalışmamız da var ama nihai bilgiyi, net bilgiyi yazılı olarak Sayın Işık’a takdim ederiz.

Sayın Tanal’ın “Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinin yüzde 10’u aşan miktar…”

Yüzde 10’un dayanağını da söyleyerek soruyu kursaydı, çok daha memnun olurdum. Hangi yasadan kaynaklanan bir sorudur; bunu doğrusu, ben anlayamadım. Ankara, İstanbul büyükşehir belediyeleri veya herhangi bir belediye kanuna aykırı bir işlem yaptığında bunun karşılıksız kalması mümkün değildir. Ankara, İstanbul belediyelerinin de bu kadar kanuna aykırı fahiş bir işlem yaparak çalışma yapmasını düşünmek dahi zordur diye düşünüyorum. Biraz daha somuta indirgenen bir soru olursa cevaplandırırım, ayrıca da araştıracağız konuyu.

Sayın Akar’ın Kartepe Belediyesiyle ilgili sorusu. Son  yedi saniyenin içinde diyorum ki: Yedi konuda soruşturma izni verilmiştir ve soruşturmalar yürütülmektedir, yürümektedir Kartepe Belediyesiyle ilgili ve AK PARTİ’li belediyedir ayrıca, onu da arz ederim yüce heyetinize.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

(ç) bendi üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

TBMM Başkanlığına

Görüşülmekte olan 112 sayılı yasa teklifinin 2. Maddesinin (ç) bendindeki “binde altısı” ifadesinin “binde yedisi” olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

           Ferit Mevlüt Aslanoğlu                                 Musa Çam                                      R. Kerim Özkan

                      İstanbul                                               İzmir                                                Burdur

                  Turgut Dibek                                    Süleyman Çelebi                                    Aytun Çıray

                     Kırklareli                                            İstanbul                                                İzmir

                  Ali Özgündüz                                      İhsan Özkes                                      Candan Yüceer

                      İstanbul                                             İstanbul                                             Tekirdağ

                                                                           Haydar Akar                                        Özgür Özel

                                                                               Kocaeli                                               Manisa

BAŞKAN -  Komisyon önergeye katılıyor mu?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU SÖZCÜSÜ HÜSEYİN ŞAHİN (Bursa) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Peki.

Hükûmet?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN -  Kim konuşacak?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Manisa Milletvekili Özgür Özel.

BAŞKAN – Sayın Özel, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Önergemiz üzerinde grubumuz adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlamadan hemen önce özellikle birazdan bu önergeyle ve üzerinde tartıştığımız konuyla ilgili ne kadar samimi olduğumuzu ve ortaya çıkan bazı mağduriyetleri giderirken bazı mağduriyetleri nasıl görmezden geldiğimize değinmek istiyorum.

O noktaya gelirken de gerçekten bugün karşı karşıya olduğumuz bir iktidar  samimiyetsizliğinin de altını çizmek gerekiyor. Dün gündeme geldi, hafta sonundan beri özellikle Türkiye'nin gündeminde çok ciddi bir tartışma var; bu tartışma, Cumhuriyet Halk Partisinin Sayın Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında düzenlenen fezleke ve dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili talep. Ne demişti de Sayın Kılıçdaroğlu buna gerek oldu? Sayın Kılıçdaroğlu, Silivri’de cezaevinin önünde, yaptığı bir cezaevi ziyaretinden sonra, o içerideki millî iradenin temsilcisi 2 tane milletvekilimizle görüştükten sonra şunu ifade etmişti: “Burası bir toplama kampına döndü, bu toplama kampında hukuk yok. Demokrasilerde böyle şeyler olmaz, demokrasilerde böyle yargılama olmaz, yargıçlarda vicdan gerekir ama burada vicdan yok.” demişti. Sayın Kılıçdaroğlu hakkında düzenlenen fezleke ve dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili talep tam da Sayın Kılıçdaroğlu’nun orada ortaya koyduğu bu iddiaları, bu ifadeleri doğrular niteliktedir çünkü sadece toplama kamplarında insanlar yargılanmadan -ama bütün ortak özellikleri iktidara muhalif olmak olan insanlar- bir yere toplanırlar, hukukun olmadığı bir şekilde, yüzlerine suçları bile okunmadan aylarca, yıllarca beklerler. Daha sonra göstermelik yargılamalar yapılıyorsa da o yargılamalar aslında tutuklamanın, o tutuklamalar cezalandırmanın ta kendisi hâline gelmiştir. Şu anda orada yapılan mesele ve Silivri’de yaşananlar ve bu konu da, artık, ana muhalefet partisi liderinin dahi dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin talep tam da bu tezi doğrular niteliktedir. Ama Türkiye’de maalesef, devletin en tepesinden, Sayın Cumhurbaşkanından Başbakana, Adalet Bakanına ve Sayın Başbakan yardımcılarına kadar herkes uzun tutukluluk sürelerinden rahatsız olduğunu ifade etmektedir. Bu bir atasözüne dönüşmüştür, bu yeni bir Türk atasözüdür ve devlet büyüklerimiz tarafından hızla ve süratle tekrarlanmaktadır. İşte tam da burada bir samimiyetten yoksun davranışın altını çizmek gerekiyor çünkü yetkili olan bütün makamlar kanun teklifini getirecekler, Meclis gündemine aldıracaklar. Buradaki çoğunluğa hükmedebilip onu yasalaştıracak olanlar ve onu onaylayarak Resmî Gazete’de yayımlatacak olanlar, hepsi birden uzun tutukluluk sürelerinden rahatsız olduklarını ifade etmektedirler. Bu samimiyetli bir davranış değildir; aynı bugün, eşit işe eşit ücret genelgesinin TOKİ ve TMSF’de yarattığı eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya çalışıyor olmanın samimiyetli bir davranış olmadığı gibi çünkü hepimiz biliyoruz ki hepinize binlerce, yüzlerce mail geliyor günde, bu genelge pek çok kurumdaki eşitliği, pek çok kurumdaki dengeleri altüst etmiştir. Bunlardan bir tanesi de, Sosyal Güvenlik Kurumunun içinde çalışan eczacı, doktor ve diş hekimi olan meslektaşlarımızın uğradığı mağduriyettir. Sosyal Güvenlik Kurumu -Bire bir çalıştığımız dönemlerden çok iyi biliyorum- kendi mesleklerinin yanında dünyaya bakmasını bilen, çok iyi istatistik öğrenmiş, bilgisayar teknolojileri konusunda son derece ileriye gitmiş ve kurumun politikalarının belirlenmesinde son derece kritik rol oynayan birtakım, sağlık alanından uzmanları barındırıyor ama bu kişiler dışarıda mesleklerini yaptıkları takdirde, örneğin bir devlet hastanesinde alacakları döner sermayeyle, bir serbest eczacılık yaptıklarında veya bir özel hastanede çalıştıklarında, hatta devletin Sosyal Güvenlik Kurumunun reçete kontrol biriminde çalıştıklarında aldığının çok altında ücret alıyorlar. Onunla ilgili bir çalışma yapılmış, bu eşitsizlik ortadan kaldırılarak bir ödeme şansı getirilmişti ama bu eşit işe eşit ücret genelgesi tabii kurumlardan yeterince görüş alınmadan ve tartışılmadan hayata geçirildiği için orada çok ciddi bir sıkıntı var. Kurum başkanı ilgili komisyona geldi, ifade etti, hatta bakan da söyledi, hatta iktidar partisinin sayın milletvekilleri bu konuda bir önerge hazırladılar ama o sırada Maliye Bakanlığı “Kendi genelgemizi deldirmeyiz.” diyerek bunu, iktidar partisinin hazırladığı önergeyi geri çektirdi ama şimdi, burada, ne hikmetse birileri için o genelge delinmektedir ve bu arkadaşlarımızın ciddi mağduriyeti vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özel.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Bu konuyu Genel Kurulun bir kez daha gündemine arz ediyorum.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Karar yeter sayısı istiyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 16.57

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.13

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 50’nci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

112 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesinin (ç) bendi üzerinde verilen Manisa Milletvekili Özgür Özel ve arkadaşlarının önergesinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi önergeyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım:  Kabul edenler…  Kabul etmeyenler…  Kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.

Teklifin görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi 2’nci maddenin (ç) bendini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…  Kabul etmeyenler…  Kabul edilmiştir.

Şimdi çerçeve 2’nci maddenin (d) bendini okutuyorum:

 

d) 11 inci maddesinin (a) ve (b) fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“a) Şehit olanların kanuni mirasçılarına kıstas aylığın 100 katı,

b) Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği ile sürdürebilecek şekilde malul olanlara kıstas aylığın 200 katı, diğerlerine ise vazife malulü olanlar hakkında esas alınan 13/7/1953 tarihli ve 1053 sayılı Vazife Malullüklerinin Nevileri ile Dereceleri Hakkındaki Nizamnamede gösterilen sakatlık derecelerine göre (a) bendinde belirtilen tutarın;

1 inci dereceye                                 % 75’i,

2 nci dereceye                                  % 65’i,

3 üncü dereceye                               % 55’i,

4 üncü dereceye                               % 45’i,

5 inci dereceye                                 % 35’i,

6 ncı dereceye                                  % 25’i,”

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Celal Dinçer. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Dinçer, buyurunuz.

CHP GRUBU ADINA CELAL DİNÇER (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 112 sıra sayılı Kanun Teklifi hakkında söz almış bulunuyorum.

Bu konudaki görüşlerimi açıklamadan önce, birkaç konuya değinmek istiyorum. Silivri Cumhuriyet Başsavcısının Sayın Genel Başkanımız hakkında hazırladığı fezleke konusu bugünlerde gündemimizi oluşturmaktadır. Bugün Türkiye’de hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, çok ciddi şekilde tartışılır hâle gelmiştir. Bu fezlekeyle, Türkiye’de özel yetkili bir yargı terörüyle karşı karşıya kaldığımızı daha iyi görüyoruz. Bu fezlekeler, bağımsız olması gereken yargının siyasi iradenin emrinde olduğunun bir göstergesidir. Bu fezlekeler, Türkiye’de artık “ifade özgürlüğü” diye bir kavramın kalmadığının ispatıdır. Bu fezlekeler, kim olursanız olun, Türkiye’de iktidar aleyhine konuşmanın resmen suç sayılacağının açık bir deklaresidir. Bu fezlekeler, Türkiye’de düşünce özgürlüğüne karşı yapılan sivil darbenin tamamlandığının ifadesidir çünkü iktidarı eleştiren, kendisini Silivri’de bulmaktadır. Bu fezlekeler, ifade özgürlüğü alanında sözün bittiği yerdir.

Türkiye’de artık, gün ağarmadan yapılan baskınlarla gözaltıları başlatmak, savunmaları engellemek, iktidarın bunaldığı anlarda gündemi değiştirecek ve dikkatleri başka tarafa çekecek kararlara imza atmak, özel yetkili mahkemelerin günlük işi hâline gelmiştir. Şimdi de Sayın Genel Başkanımızı hedef seçmişlerdir. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan “Yargı bize kan kusturdu, bakanları, çetenin nöbetçi hâkimleri var.” derken suç oluşmayacak, yargıyı etkilemek olmayacak, yaşanan onlarca hukuksuzluğu eleştiren Sayın Genel Başkanımız hakkında fezleke düzenleyeceksiniz. Hangisi hakarettir, hangisi yargıyı etkilemektir? Yukarıda belirttiğim sözleri sarf eden Sayın Başbakan ve sayın bakanlar hakkında niçin fezleke düzenlenmemiştir? Şimdi “Bu yargının işidir.” deyip topu yargıya atamazsınız. Yanlış yapan, suç işleyen yargıçlarla ilgili işlem yapılması Adalet Bakanı ve Müsteşarının üyesi olduğu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun işidir. Onları bu kürsüden göreve davet ediyorum.

Artık herkesin bu hukuk dışılığı görmesi gerekir. Türkiye’nin aydınları, politikacıları, gazetecileri, öğrencileri, kısaca, Türkiye’de hiç kimse güven içinde değildir. Günümüzde hakkını aramak için konuşan, yazan, düşüncesini açıklayan, sokağa çıkan herkes terör örgütü üyesi ve Hükûmete karşı darbe planı yapmak suçlamasıyla içeri alınmaktadır. Bugün yaşanan kanun dışı, hukuk dışı bu uygulamalar geçmişte, darbe dönemlerindeki sıkıyönetim mahkemelerini bile aratmaktadır. Hatta, iktidarın uygulamaları sıkıyönetim dönemindeki uygulamaları dahi geride bırakmıştır. Cumhuriyet değerlerini savunan herkes hakkında soruşturma açılıyor, cumhuriyete ve laikliğe karşı olan hiçbir eylem ise soruşturulmuyor. Savcıların görevi cumhuriyeti korumak değil midir? Bu görevlerini yapmayıp sadece iktidarı koruma ve kollama görevi yapıyorlar, bizim de bu yargının bağımsız olduğuna inanmamızı bekliyorlar. İktidarın “ileri demokrasi” dediği bu olsa gerek.

Bütün bu olanlara rağmen demokrasiyi, insan haklarını, özgürlüğü, hukuku onlara öğreteceğiz. Adil yargılamanın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini de öğreteceğiz. Onların adil yargısını Deniz Feneri davasında ibretle görmekteyiz. Türkiye bu utançtan kurtulmalıdır. Antidemokratik rejimlere özenenlerin sonlarının hüsran olduğunu bir kez daha huzurlarınızda hatırlatmak istiyorum.

Belirtmek istediğim bir başka konu, TÜRK-İŞ Başkanı ve diğer yöneticilerin Genel Başkanımız hakkındaki sözleridir. Sayın başkanlar iktidara yaranmak için muhalefet liderine cevap vermeyi bırakıp temsilcisi oldukları işçilerin haklarıyla ilgilenirlerse daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.

Hükûmetin vaat ettiği sendikal özgürlüğün bir aldatmaca olduğunu, hiçbirisinin gerçekleşmediğini hepimiz çok yakından görüyoruz, görmekteyiz. Anayasa oylaması sırasında “Bir değil iki sendikaya üye olacaksınız.” diye bol bol vaatler yapıldı, oylama yapıldı ama bugün uygulamada bunların hiçbirisini göremiyoruz. Bir tek sendikayı dahi kurmak isteyen, iş yerinde sendika kurmak isteyen işçiler, ertesi günü kapı dışarı edilmektedir ama ne yazık ki işçi sendikalarının değerli başkanları bunlara hiç söz geçirememekte, ses çıkaramamaktadır.

Sözleşmelerdeki düşük ücret artışlarına, sosyal hakların gün geçtikçe yok edilmesine, devlete ait fabrikaların birer birer kapatılıp işçilerin sokağa bırakılmasına ve bu fabrikaların birilerine peşkeş çekilmesine sendika başkanları bugüne kadar niçin ses çıkarmadılar, niçin ses çıkarmıyorlar, niçin seslerini yükseltmiyorlar? İşçi haklarını savunan muhalefetin liderine laf yetiştirmede hiç de zaman kaybetmiyorlar.

Bugün yüce Mecliste eşit işe eşit ücreti konuşuyoruz, TÜRK-İŞ Başkanının Asgari Ücret Tespit Komisyonunda muhalefet şerhi koymaktan korktuğu bir süreçte emeğin kutsallığını tartışıyoruz.

Değerli milletvekilleri, buradan sesleniyorum: Sayın Başkan, korkma, korkuyorsan o koltukta ne işin var? Bilirsiniz “Hak verilmez alınır.” diye bir slogan var. Hak mücadeleyle alınır ve her mücadelenin de bir bedeli vardır. Göze alamıyorsan mücadele edip hak alacaklara bırak o koltuğu. Bir de Sayın Başkanın arka bahçe korkusu varmış, CHP’nin arka bahçesi olmayacakmış.

Açık açık diyoruz ki bizim ön ve arka bahçeye ihtiyacımız yoktur Sayın Başkan. Sen “korktum” diyerek iktidarın bahçesine sığınmışsın. Biz diyoruz ki: O bahçeden de çık, sadece emeğin, işçinin bahçesinde ol.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün 112 sıra sayılı Kanun Teklifi hakkında değerli arkadaşlar görüşlerini bildirdiler. Daha üç ay önce çıkmış bir kanunu da yamalı bohçaya çeviriyoruz. Burada sadece unutulan Emniyet Genel Müdürlüğü Uçuş ve Dalış personeli değil, Türk Silahlı Kuvvetlerindeki uzman erbaşlar değil, mülki idare amirleri de unutulmuştur, merkezde görevli polis baş müfettişleri de unutulmuştur, merkez emniyet müdürleri de unutulmuştur, Maliye personeli de unutulmuştur, üniversite personeli, icra memurları, öğretmenler,  doktorlar da unutulmuştur, belediye denetçileri de unutulmuştur, bakanlık müfettişleri de unutulmuştur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; kanun hükmünde kararname mağduru olan bakanlık müfettişleri de unutulmuştur. Bu örnekleri artırmak mümkündür. Şimdi size bu iktidarın bu kararnamelerle yaptığı bazı uygulama ve trajikomik olaylardan bahsetmek istiyorum. 2 Kasımda yayınlanan 657 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle Elektrik İşleri Etüt İdaresinin bazı görevleri DSİ’ye ve Enerji Bakanlığına devredildi. Ne yazık ki aynı gün yayınlanan başka bir kararnameyle bu kurum kaldırıldı. Madem kaldıracaksın görevlerinin bir kısmını niye devrediyorsun? Aynı kararnameyle devret, o kurumu kapat ama aceleyle, kapalı kapılar ardında çıkarılan kararname birkaç kişiyle hazırlanan kararnameler olduğu için böyle yanlışlar yapılmaktadır. Daha bitmedi. Aynı kararnameden bir gün sonra –dikkatinizi çekiyorum- 3 Kasım 2011 tarihli Resmî Gazete’de de kapatılan bir kurumun teftiş kurulu yönetmeliği yayınlanıyor değerli arkadaşlar. Kurumu siz bir gün önce kapatıyorsunuz bir gün sonra teftiş kurulu yönetmeliğini yayınlıyorsunuz. Bu da ne kadar dar çerçeveli bir kadroyla bu kararnamelerin hazırlandığının bir göstergesidir. Siz eğer kadrolaşma uğruna, sırf Bakanlıktaki kadroları ele geçirmek uğruna bu tür usulsüzlükler yaparsanız Türkiye’ye çok yazık edersiniz.

Hepinize çok teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Dinçer.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Mehmet Şandır.

Buyurunuz Sayın Şandır.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Personel rejimleri, sizler de biliyorsunuz, bir devletin çok önemli, sistem açısından, rejim açısından çok önemli temel hukuk düzenlemeleridir. Personel rejimlerinde oluşan, biriken sıkıntıların, yapılan yanlışlıkların toplum hayatına yansıması, çalışma hayatına yansıması çok önemli, çok maliyetli sorunları tetikler mahiyettedir. Aramızda çok sayıda bürokrat arkadaşımız vardır, bu sorunları yaşamışlardır.

Değerli arkadaşlar, görüşmekte olduğumuz kanun, 666 sıra sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yle yapılan düzenlemelerin oluşturduğu yanlışlıkların bir kısmını düzeltmeyi amaçlamaktadır. Ama birkaç gündür, hatta iki haftadır burada yapılan konuşmalarla görülmüştür ki bu düzenleme yeterli değildir, hatta bu düzenlemede birçok eksiklikler ve yanlışlıklar vardır. İktidar partisi grubunun burada verdiği önergelerle yaptığı düzeltmeler de bu söylediğimin ifadesidir, ispatıdır. Dolayısıyla bu kanun üzerinde daha çok düşünmek, daha çok konuşmak, istişare etmek bir zorunluluk olduğu kanaatindeyim. Ama ne yazık ki Meclisimiz, özellikle iktidar partisi grubu sayın milletvekillerinin bu konuya ilgisizliğini gerçekten geleceğimiz açısından önemli bir zafiyet olarak görmekteyim. Sistemin, rejimin çok temel bir konusunda Hükûmetin çok iddialı bir hedef koyarak yapmış olduğu düzenlemenin iki ay içerisindeki yanlışlıklarını konuşuyoruz, sayın bakanlar gereken ilgiyi gösteriyorlardır, biliyorum, ama kanun koyucu, kural koyucu pozisyonundaki görevlisi, sorumlusu olan Meclisin bu konudaki duyarsızlığı gerçekten ülkemizin geleceği açısından bir handikaptır.

Değerli arkadaşlar, bu kanun hükmündeki kararname ile birtakım yanlışlıkların yapıldığı, eksik birtakım düzenlemelerin yapıldığı kesin, çünkü görülmektedir ki birkaç konudaki -kanunun gerekçesinde de ifade ediliyor- sehven yapılan yanlışlıklar düzeltilmekte ama personel rejiminin tüm alanlarıyla ilgili bir çözüm bulunmamaktadır. Yani öğretmenlerle ilgili, maliye memurlarıyla, vergi denetmeleriyle ilgili, bugüne kadar devlet yönetiminde sorumluluk yüklenmiş müdürler, daire başkanlarıyla ilgili veya kamu düzenini sağlayan, kamu görevini tanzim eden tüm konularda kapsayıcı, eşit işe eşit ücret hedefini gerçekleştirecek bir düzenleme olmadığı ortadadır.

Bu noktada, Türkiye’mizde maalesef on yıllık bir iktidarın sonunda hâlâ bugün geçmişi mazeret göstererek topluma yapılan zulmü bu vesileyle de ifade etmek lazım. Hâlâ altmış beş yaş aylığı 110 liradır, bakıma muhtaç engelli aylığı 329 liradır, diğer engelliler ve engelli yakını aylığı 219 liradır, muhtar aylığı hâlâ 384 liradır, geçici köy korucusunun aylığı 322 liradır ve bunların özlük haklarıyla ilgili sorunlar hâlâ devam etmektedir, personel rejiminin konuşulduğu, düzenlendiği bir kanun hükmünde kararnamede bunlarla ilgili bir düzenleme de yapılmamıştır.

Değerli arkadaşlar, 1965 çıkışlı olan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu da personel reformu iddiasında eşit işe eşit ücreti getirmek iddiasıyla kanunlaştırılmıştı ama geçen bu uzun süre içerisinde personel rejimindeki oluşturulmaya çalışılan dengeler perişan edilmiş, çalışma barışı, iş hayatındaki denge maalesef bir türlü kurulamamıştır.

Değerli milletvekilleri, çok genel bir kabul olarak söylüyorum: Devlet dediğimiz mekanizma hâkimiyetinin meşruiyetini adaletten almak mecburiyetinde. Devlet, vatandaşları arasındaki adaleti gerçekleştirmek ve geliştirmekle görevli, görevi ve misyonu bu. Eğer adaleti gerçekleştiremezseniz bunun zıddı zulümdür. Zulmün abad olması, zulümle bir devletin, bir ülkenin huzur bulması mümkün değildir.

Bu sebeple, ülkemizde bugün, kanun kurmak, kanun koymak, işte hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek iddiasında iktidar olanlar, siyaset yapanlar maalesef kendi çalıştırdıkları arasında dahi adaleti sağlayamamanın sonucu olarak burada ikide bir kanun değişikliğiyle bu Meclisi meşgul etmekte, muhatap olmaktadırlar. Dolayısıyla, tekrar ediyorum, devlet olmanın meşruiyeti adaleti hâkim kılmaktır.

Şimdi, moda tabiriyle, “Hukukun üstünlüğü, hukukun bağlayıcılığı.” gibi bir tanımın altında meseleyi geçiştiriyoruz ama asıl olan adaletin teminidir. Devlet Personel Yasası’yla bugün yaptığımız düzenlemeyle bile kamu çalışanları arasında öyle bir adaletsizliği hâkim hâle getiriyoruz ki... Ben geçen konuşmamda da ifade ettim, belki de tarihinde ilk defa Maliye Bakanlığı personeli, yani bu işleri düzenlemekle görevli ve sorumlu olan Maliye Bakanlığı personeli Maliye Bakanının kapısının önünde eylem yapmak durumunda kaldı.  Bu sebeple söylüyorum, bu görüştüğümüz kanun ve buna bağlı görüşeceğimiz kanunlar bu ülkenin ve bu milletin geleceği açısından çok değerli ve çok önemli, hayati değerde, ıskalamamamız gereken, gereken ilgiyi göstermemiz gereken kanunlardır.

Değerli milletvekilleri, adaleti temin edebilmenin iki temel ilkesi vardır: Biri istişare -hem kültürümüzün hem inanç değerlerimizin bize dikte ettirdiği bir husus- ikincisi de emaneti ehline emanet etmektir. Eğer bu iki konuda bir zafiyet içerisinde olursanız adaleti temin edemezsiniz ve devleti ebet müddet kılamazsınız, milleti huzurlu, barışıklık içerisinde yaşatamazsınız. Maalesef, on yıllık iktidarı sonucunda hâlâ, AKP İktidarı milletin bu kadar büyük desteğine rağmen, personel kanununda, devlet personel rejiminde dengeleri bozucu birtakım müdahalelerle buraya kanun değişiklikleri getiriyorsa burada bir yanlışın yapıldığını düşünmek mecburiyetindeyiz. Muhalefet siyaseti olarak söylemiyorum, bu ülkeye mensubiyet duyan,  bu millete sorumluluk duyan bir siyaset adamı olarak söylüyorum: Bu yaptığımız doğru değil, istişare yeterli değil. Ortak aklı üretmek noktasında işte, Meclisin Genel Kurulu. Kaç kişi dinliyor, kaç kişi bu kanunla neyin getirildiğini…

666 sıra sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yi Anayasa’ya rağmen bu Meclise niye getirmiyorsunuz? Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetini, Adalet ve Kalkınma Partisinin Meclis Grubunu millete şikâyet ediyorum. Anayasa’ya aykırı bir işlem içerisindesiniz. 91’inci maddeye göre kanun hükmünde kararname çıkartabilirsiniz ama Resmî Gazete’de yayımlanmasından hemen sonra Meclise getirmeniz, öncelikle ve ivedilikle bu Genel Kurula getirmeniz lazım. İki buçuk ay oldu, üç aya yaklaştı ama bu 666 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yi buraya getirmediniz. Hem istişareden kaçırıyorsunuz hem de anlaşılıyor ki ehline emanet etmediğiniz için birçok yanlışı da beraberinde getiriyor. Buna ne mecburiyetiniz var değerli milletvekilleri? Yani birbirimizden neyi saklıyoruz, neyi gizliyoruz? Oturup birlikte tartışsak, ortak aklı üretsek, devlet personel rejimini en adaletli biçimde tanzim etsek de bu ülkede öncelikle yönetim bazında iç barışı sağlasak, bunun kime ne zararı olur?

Ben, bu sebeple, geçen defa söyledim, bu kanunu geri çekin, 666’yı getirin, beraber tartışalım, mükemmel hâle getirelim, geç olsun, ama sonuçları itibarıyla bu ülkenin ve bu milletin önüne birtakım yeni güçlükleri koymasın diyorum. Bu bir tekliftir, dikkate alırsanız milletin hayrına ve kendinizin hayrına iş yapmış olursunuz.

Saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şandır.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Muş Milletvekili Sırrı Sakık.

Buyurunuz Sayın Sakık.

BDP GRUBU ADINA SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de halkın iradesine saygı duyan herkese saygılar sunarak ve bize saygı duyan, bizim irademize dil uzatmayan herkese saygılar sunarak sözlerime başlamak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, biraz önce çok masumane bir soru sorarak, ben, gerçekten bir sorunun çözümüyle ilgili “Bu konuda neler yapılabilir?” sorusunu Bakana iletmiştim, ama ne yazık ki Bakan bize “Bu samimiyetsiz sorularda çok alışık olunan bu sözler, on para etmeyen insanların ağzına yakışan sözler.” diyor.

Şimdi, Sayın Bakan çok da Genel Kurulu izleyen, gelip giden bakanlardan biri değildi geçmişten bugüne kadar. Eğer sen bizim grubumuzu iyi izlemiş olsaydın, biz bütün sorunları, sizin yüreğinizin yetmediği sorunları bile nasıl bu Meclise taşıdığımızı görürdünüz. Sayın Başbakanın eşinin GATA’ya alınmadığı zaman, ilk bu kürsüye çıkıp, “Haddinizi bilin, nasıl bir Başbakanın eşini GATA’ya alamazsınız.” diyen bu gruptur.

Yine, asker aileleri kışlaya başlarında baş örtüsü olduğu için kışlada yemin törenlerine alınmadığı için, ilk bu kürsüye çıkıp “Haddinize değil, çocuklarını ölümün üzerine gönderirsiniz ama o anneleri kışlaya alamıyorsanız o çocukları da kışlaya almamalısınız.” diyen biziz.

Benim uzman çavuşlarla ilgili dile getirdiğim de bir haksızlıktı. Bu, uzun süre Türkiye’de yazıldı, çizildi ve bugün de bu yara ne yazık ki kaşınıyor, ne yazık ki o insanlara üçüncü, beşinci sınıf insan muamelesi yapılıyor. Ama siz, o karanlık güçlerin avukatlığını yapacağınıza ilk önce dönün hakkaniyetten yana tavır alın.

Sayın Bakan, sizin bu dilinizdir ki… Bakın, geçen gün sizi telefonla aradım, konuştum. 9 Aralıkta, ben, Ankara’dan Adana’ya giderken silahımı VIP’de güvenlik güçlerine teslim ettim. Silahımda hiçbir mermi yoktu ve zabıtlar tutuldu. Ben Adana Havaalanına gittim, oturdum, benim masama silahımı getirip bıraktılar ve hemen yanında da bana bir mermi hediye ettiler, masama koydular.

Biz bu mermilerin ne olduğunu biliriz çünkü nereden geldiğimizi siz çok iyi bilirsiniz. İnfaz yapılmadan önce, birileri hedefe oturtulmuşsa bu mermiler onun masasına koyulur veyahut da adresine gönderilir. Bunu sizinle paylaştım, kamuoyuyla paylaşmadım, gruptaki arkadaşlarımla paylaştım. Bu sorunu belki insani ilişkiler içerisinde çözeriz dedim ama bir ayı aşkın bir süredir hiçbir işlem yapılmadı. Eğer siz Ankara’daki tutanakları, oradaki kameraları alıp incelerseniz silahın boş olduğunu siz de görürsünüz ve bu sorunda eğer gerçek katilleri ve bu işi yapanları araştırmış olsaydınız, siz Adana’daki kamera kayıtlarını alıp inceleyip bu merminin nasıl benim masama koyulduğunu da görürdünüz; o da olmadı. Bugün ikinci bir mektup geldi. Her gün tehdit mektupları alıyoruz. “KATASOMA” diye bir örgüt kurulmuş ve bizi tehdit ediyorlar, ölümle tehdit ediyorlar. Sizin diliniz ve bu örgüt ve bu mermi emin olunuz ki, aynı alana, aynı amaca hizmet ediyor. Ama şunu açıkça size açıkça söyleyeyim: Vallahi ölümden korkmuyoruz. Bize saldırılarınız olabilir. Bir bütün olarak -sadece ölüm değil- birçok alanda saldırılar olabilir. Kamuoyunu da buradan uyarıyorum ve Allah adına diyorum ki, ben ve arkadaşlarıma bir şey olursa ilk sorumlu siz olacaksınız. Hiçbir güçten de korkmuyoruz; bunu iyi biliniz.

Bakın, iyi biliniz… Masamıza mermi ve orada size çok masumane bir soru ve siz, bize dönüp hakaret ediyorsunuz. Hiçbir makam, hiçbir mevki, size bize hakaret etme hakkını vermez. 1936’lardaki tek parti dönemindeki nasıl ki İçişleri Bakanı, hem Partinin Genel Sekreteriydi hem de İçişleri Bakanıydı, bugün yıl 2012, siz de uzun süre Genel Sekreterlik yaptınız ve şimdi de İçişleri Bakanısınız. 1936’nın ruhu neyse bugün 2012’nin ruhuyla bizimle konuşuyorsunuz ve bizi ne yazık ki, tehdit ediyorsunuz ve bizimle çatışmak… Vallahi hodri meydan; bizim tercihimiz değil, ama başımızın üzerinde de yeri var.

Zirveler, uçurumlara en yakın anlardır. Siz iktidarsınız. Her gün oylarınız da artıyor; yüzde 55 dolayında oylarınız da var. Bu, zirvedir. Ama unutmayın ki, her zirve uçuruma yakın olan andır ve sizin de uçuruma yakın olduğu anlardır. Çünkü çok şımardınız. Çünkü siz, bu halkın iradesiyle cebelleşmeye çalışıyorsunuz ve çünkü siz, gerçekten sorunları çözmüyorsunuz. Bizim sizinle olan farkımız da bu.

Sevgili arkadaşlar, bakın bugün Türkiye’de bir araştırma yapmışlar. Şurada Türkiye’nin bütün illerinde bir anket yapılmış. Sormuşlar “Ne istiyorsunuz?” Mesela mavi “sağlık” diyor, kırmızı “aşk” diyor, yeşil “para” diyor. Evet, barış isteyenler de gri bir renkle ve dönün bakın, kimler ne istiyor? Türkiye’de, dilek haritasında, en çok aşkı isteyen İstanbul, bir derdi yok, İstanbul aşk istiyor.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul)  - Derdi çok, derdi çok İstanbul’un.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Ankara, Bursa, Eskişehir, Adana, Antalya’da, en çok aşk konuşuluyor. İzmir’de para konuşuluyor, İzmir daha tüccar. Van, Hakkâri, Şırnak, Bitlis, Batman, Diyarbakır, Elâzığ, sağ olsun Manisa da onun içerisinde, biraz vicdan sahipleri, onlar da barış istiyor.

Şimdi, bizim kimleri temsil ettiğimizi az çok bilirsiniz. Bizim böyle bir şey, derdimiz, barış derdimiz var. Gittiğimiz her yerde bu dilekleri tutarız. Ben, yine, barışla ilgili bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Biz, bundan bir ay önce, yine, Sayın Meclis Başkanıyla, bir heyetle birlikte Prag’a gittik. Prag’ı dolaşırken -orada dilek tutulan yerler var- biz de gittik -Cumhuriyet Halk Partisinden Adnan Keskin de vardı- ikimiz de gittik, dokunduk, dilek tuttuk. Gazeteci arkadaşlarımız vardı, parlamenter arkadaşlarımız vardı ve Meclis Başkanımız da döndü, dedi ki: “Sayın Sakık, ne diledin?” Dedim: “Vallahi ben barış diledim.” Dedi ki: “Çok zor vallahi, bu olmaz.” Sonra döndü, Adnan Bey’e “Siz ne dilediniz?” dedi. “İktidar.” “Sizinki daha çok zor. O da olmaz.” dedi.

Şimdi, biz, gittiğimiz her yerde, halkımız ve biz, gerçekten, barış istiyoruz, gerçekten, sorunları çözmek istiyoruz. Biz, kimseyle, bir husumetimiz varsa da barışla çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Yoksa, birbirimizi boğazlayarak bir yere varamayız. Yeteri kadar boğazlamalar oldu, yeteri kadar, bu ülkede, farklılıklar, çok ağır bedeller ödedi ama bu farklılıkların hukukunu oluşturmak da Parlamentonun görevidir, askerlerin görevi değil. Burada bir milletvekili çıkıp bir şey söylüyorsa, ona cevap Parlamentodan gelmelidir, Genelkurmay Başkanından değil. Genelkurmay Başkanı talimat veriyor. Ben çıkıp demişim ki: “Efendim, yani bize niye ters bakıyorsunuz?” “E vallahi, apoletiniz de olsa, silahınız da olsa, güçleriniz, ordunuz -ne derseniz- tankınız, biz sizin o ters bakışınıza boyun eğmeyiz,  haddinizi bileceksiniz.” demişiz. Bunun cevabı dönüyor, “Niye Parlamento bunları linç etmedi?” diyor. Yani şimdi, el vicdan. Siz, gelip bu tepelerde oturacaksınız, bu halkın iradesine tepki göstereceksiniz, gelip bu tepelerde oturacaksınız “Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekillerini, iktidarları nasıl ters düz ederiz?” anlayışı içerisinde olursanız bizim de size söyleyecek çok sözümüz olur. İşte bizim sizden farkımız bu. Siz ürkersiniz söylemeye, vallahi biz de çıkarız yiğitçe söyleriz, bedeli neyse arkadaşlarımızın yattığı gibi yatarız. Ölümse, 17.500 faili meçhul cinayet var, onları da başımızın gözümüzün üzerinde kabul ederiz yani farklılığımız budur.

Ben, Adana’da benim masamın üzerine koyulan bu kurşunu buraya bırakıyorum. Bize saygı duyan herkese saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sakık.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Suç unsurunu Bakana teslim edin.

BAŞKAN - Şahıslar adına Yozgat Milletvekili Ertuğrul Soysal. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Kürsüde kurşun olması doğru bir şey değil efendim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkanım, onun alınması lazım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, şunu aldırır mısınız efendim.

BAŞKAN – Evet, lütfen onu alınız. Lütfen alınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Yani bu neyin raconu oluyor Sayın Başkan şimdi?

SIRRI SAKIK (Muş) – Bana bırakılan kurşunu ben Parlamento…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Olur mu böyle şey? Az önce racondan bahsediyorsunuz.

BAŞKAN – Lütfen sahibine veriniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Siz Türkiye Büyük Millet Meclisini tehdit mi ediyorsunuz?

SIRRI SAKIK (Muş) – Benim masama bırakılan bir kurşundur.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Hayır, siz onun raconunu bahsediyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin tehdidi anlamına gelmez mi bu?

SIRRI SAKIK (Muş) – Ne tehdidi Allah aşkına?

BAŞKAN - Buyurunuz Sayın Soysal.

ERTUĞRUL SOYSAL (Yozgat) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi’nin 2’nci madde (d) fıkrası üzerine söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Güvenlik, dünyanın belki de en önemli ve pahalı konusudur. Güvenliğin olmadığı bir ortamda sağlıktan, eğitimden, ulaşımdan, ticaretten, iletişimden ve her türlü sağlıklı ortamdan söz edilemez. Her insanın davranış şekli, kültürü, sosyal çevresi, eğitim durumu, psikolojik yapısı farklıdır. Bu nedenle, doğası gereği insanla uğraşmak dünyanın en zor ve zahmetli işidir. Polis ise sürekli ve kesintisiz olarak toplumun en sorunlu ve suç potansiyeli yüksek olan kitleleriyle muhatap olmak durumunda kalması nedeniyle çok daha zor ve meşakkatli, bir o kadar da fazla stresli bir meslek icra etmektedir. Gelişmiş ülkelerde suç ve suçluya ulaşmada halkın duyarlılığı nedeniyle ihbar mekanizması yüzde 80’lere ulaşmaktayken bizde tam tersi yüzde 30’ları ancak bulur. Bu nedenle, ülkemizde suç ve suçluya yine Türk polisinin kişisel gayretleri ve özverisiyle ulaşılır. Bu zor ve olumsuz şartlara rağmen, suç ve suçluya ulaşma başarısı çoğu gelişmiş ülkelerin çok çok önündedir.

Ülkemizde her türlü zor şartlar içerisinde özveriyle görev yapan polis teşkilatının sorunları olduğu yetkili, yetkisiz herkes tarafından kabul edilmektedir. Hükûmetimizin katkılarıyla polis teşkilatının parasal konularda desteklendiği kamuoyu tarafından bilinmektedir. Polislerin özlük haklarıyla ilgili çalışmalar da devam etmektedir. En başta ülkemizde intihar oranı en yüksek meslek grubu, maalesef, polislik mesleğidir. Son zamanlarda cinnet geçiren ve intihar eden polislerin sayısının diğer meslek gruplarından fazla olması nedeniyle Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından tüm birimlerde psikolojik destek öncelikli eğitim ve seminerler devam etmektedir. Polisin çalışma şartları, maalesef, diğer kamu görevlileriyle kıyaslanmayacak derecede farklıdır.

Anayasa’mızın eşitlik ilkesinden hareketle eşit işe eşit ücret çalışmaları çerçevesinde, Emniyet Genel Müdürlüğünde çalışmakta bulunan uçuş ve dalış hizmetleri personelinin özlük haklarının benzer kurumlarda bulunan personel özlük haklarıyla denk hâle getirilmesi amacıyla bir hukuki düzenleme zarureti ortaya çıkmıştır. Eşit işe eşit ücret çalışmaları çerçevesinde 2/11/2011 tarihinde yayımlanan 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile TSK’da görev yapan pilot ve uçuş ekibinin mali hakları günün şartlarına uygun hâle getirilmiş olmasına rağmen, benzer iş konseptine sahip Emniyet Genel Müdürlüğünde görev yapan pilot ve uçuş ekibinin mali hakları konusunda gerekli düzenleme yapılmamıştır. Görüşülmekte olan 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi içerisinde Emniyet Genel Müdürlüğünde görev yapan pilot, uçuş ekibi ve kurbağa adamlara ödenen tazminat oranlarının günün gelişen şartlarına göre yeniden belirlenerek, TSK’de görev yapan pilot ve uçuş ekibinin özlük haklarını düzenleyen 2629 sayılı Kanun’la paralellik oluşturması amaçlanmaktadır.

Yapılacak  olan  düzenlemeden  46  pilot  ile 65 uçuş ekibi -bunlar içerisinde 5’i mühendis, 57 teknisyen ve 3 de tekniker var- ve 110 da kurbağa adam yararlanacaktır. 2000 yılından günümüze kadar 19 tecrübeli pilotumuz -bu mevcut pilotların yüzde 41’i ediyor- özlük haklarının yetersiz olması nedeniyle teşkilatımızdan ayrılarak sivil sektörlerde çalışmaya başlamışlardır. Emniyet Genel Müdürlüğünde 46 pilot ile görevler yürütülmek durumunda kalınmıştır. Yine, Emniyet Genel Müdürlüğünde pilotların özlük haklarında yapılacak bir düzenlemeyle teşkilatın pilot kaybının önüne geçileceği değerlendirilmektedir.

Ayrıca, aynı Kanun’un 2’nci maddesinin (d) fıkrasının (a) bendinde şehit olanların kanuni mirasçılarına kıstas aylığının 100 katı, (b) bendinde ise yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardım ve desteği ile sürdürebilecek şekilde malul olanlara kıstas aylığının 200 katı, diğerlerine ise vazife malulü olanlar hakkında esas alınan 13/7/1953 tarihli ve 1053 sayılı Vazife Malullüklerinin Nevileri ile Dereceleri Hakkında Nizamnamede gösterilen sakatlık derecelerine göre (a) bendinde belirtilen tutarın 1’inci dereceye yüzde 75’i, 2’nci dereceye yüzde 65’i, 3’üncü dereceye yüzde 55’i, 4’üncü dereceye yüzde 45’i, 5’inci dereceye yüzde 35’i ve 6’ncı dereceye yüzde 25’i verilmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERTUĞRUL SOYSAL (Devamla) - Bu vesileyle tekrar heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Soysal.

Şahsı adına Kayseri Milletvekili Ahmet Öksüzkaya. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz efendim.

AHMET ÖKSÜZKAYA (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 112 sıra sayılı 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu nedenle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bugün bu kanun teklifiyle yapılan düzenlemede… Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Dairesi 19 Ekim 1981 tarihinde kurulmuş, Emniyet Genel Müdürlüğünün tüm hizmet ve destek birimlerinden gelen talepler doğrultusunda trafik, asayiş, terör, istihbarat, güvenlik ve uçuş hizmetleri ile suç önleme ve suçla mücadelede etkin görevler üstlenmiştir. Ülke genelinde vatandaşın huzur ve güvenliğinin sağlanması, suçun önlenmesi, suçun ve suçlunun takibinin yapılabilmesi ve diğer stratejik hedef ve amaçlarını gerçekleştirmede Türkiye genelinde tüm emniyet birimlerine yedi gün yirmi dört saat havadan destek verebilen ve devlet büyüklerine gerekli uçuş hizmetlerini sağlayabilen bir hava gücüdür. Kuruluşundan bu yana geçen zaman içinde birçok konuda önemli mesafeler kat etmiştir. Kuruluş yıllarında bünyesinde emniyet hizmetleri sınıfı, uçucu pilot yok iken, günümüzde emniyet hizmetleri sınıfı pilotları, bakım yöneticisi ve uçuş ekibiyle hizmetlerini yerine getirmektedir. Havacılık Dairesi Başkanlığı 21’inci yüzyıl hava polisinin nasıl olması gerektiği konusunda çalışmalar yürütmekte ve bu amaçla ileriye dönük projelerini hayata geçirebilmek için çalışmaktadır.

Gelişen teknolojinin polis havacılığına sunduğu teknik imkânları, gece görüş ve kızıl ötesi görüş sağlayan termal kamera sistemlerini helikopterlere monte ederek haber merkezlerine anında görüntü aktarıp, polisin asayiş, terör, güvenlik, trafik ve istihbarat hizmetlerinde önleyici ve caydırıcılığı artırmaktadır. Metropol iller başta olmak üzere bünyesinde bulunan tüm helikopter ve personelle yurt çapında önemli hizmetler vermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği gibi 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle 2629 sayılı Kanun’da değişiklik yapılarak Türk Silahlı Kuvvetlerinde belirli görevleri ifa eden personelin tazminatlarında iyileştirmeler yapılmıştı. Buna paralel olarak emniyet teşkilatında da benzer görevleri ifa eden pilot ve kurbağa adamların 3160 sayılı Kanun’a göre almakta oldukları tazminatların artırılması ve anılan kanun hükmünde kararnameyle yapılan diğer bazı düzenlemelere ilişkin yeni düzenlemeler yapılması ihtiyacı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Teklif, bu ihtiyacın giderilmesi amacıyla hazırlanmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; teklifin 2’nci maddesiyle, 3160 sayılı Kanun’un 11’inci maddesi uyarınca yapılan ödemenin, 2629 sayılı Kanun’daki düzenlemeye paralellik oluşturması amacıyla, şehit olanların kanuni mirasçılarına kıstas aylığın 100 katı, yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan âciz ve hayatını başkasının yardımı ve desteğiyle sürdürebilecek şekilde malul olanlara kıstas aylığın 200 katı verilmesi benimsenmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin her yerinde ülkemizin güvenliği ve huzuru için kahramanca ve büyük bir fedakârlıkla görev yapan polis ve askerlerimize teşekkür ediyorum.

Güvenlik güçlerimizin görevlerini daha verimli yapabilmesi amacıyla düzenlenen bu kanunun hayırlı olmasını diliyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öksüzkaya.

Soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Bir önceki konuyla ilgili, ben Sayın Bakana soru sormuştum “Hangi yasayla ilgili?” demişti. Herhâlde Bakanlık temsilcileri bulabilir diye düşünmüştüm ama yine ben katkı sunayım. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 68/d maddesi uyarınca burada şöyle söyler: “İlgili maddeye göre, belediyelerin faiz dâhil iç ve dış borç stok tutarı, en son kesinleşmiş bütçe giderlerinin toplamı, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na göre belirlenecek yeniden değerlendirme oranıyla arttırılan miktarı aşamaz.” Bu anlamda, Ankara ve İstanbul belediyelerinin bütçeleri de bunu aştı mı aşmadı mı? Aştıysa ne gibi işlemler yaptınız?

Soru iki: Muhtarlarımız mağdur durumda, muhtarlar 384 lira maaş almakta. Asgari ücret altında kişi çalıştırılamayacağına göre, bu aynı zamanda Anayasa’nın 18’inci maddesi uyarınca angarya değil midir? Bu ne zaman düzelecek? Çünkü verilen 384 lira, muhtarlar…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tanal.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Peki, teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) - Sayın Başkan, Sayın Bakanıma sorularım şu: Birinci sorum, bölücülük ve terörle ilgili vermiş olduğu cevaplardan dolayı Bakan Beye teşekkür ediyorum.

Sorumun ikincisi: Emniyet ve TOKİ'deki personel maaşlarını kısmen iyileştirmeyi diğer kurumlarda da yapmayı düşünmez miydi? Bu kanunun eksik olduğunu düşünür mü? “Eşit işe eşit ücret” oldu mu?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Halaman.

Buyurunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Sayın Tanal’ın sorusu bir varsayım üzerine kurulu bir soru, aşıldığına dair; Ankara, İstanbul büyükşehir belediyelerinin veya başka belediyelerin yatırımlarında bütçelerine göre, Vergi Usul Kanunu’na bağlı olarak belirlenen bir oranın üzerinde aşım olup olmadığı varsayımına dayalı. “Aşım var, niçin?” sorusu değil, “Aşım var mı yok mu, varsa ne yapıldı?”

Şimdi, “Var mı”sı, “Yok mu”su belli olmayan bir konunun ne yapıldığını açıklamak, takdir edilir ki mümkün değil, gerekli de değil. Varsa aşım, onun gereğini yaparız, ayrıca da bakacağız.

Muhtarların mağduriyeti konusu, daha önceki görüşmelerimizde, Meclis birleşimlerimizde sorulan ve cevaplandırılan bir konu. Bu konuyu yine cevaplandırayım.

Köy Kanunu konusu, Bakanlığımızın, Hükûmetimizin üzerinde çalıştığı bir konudur, tümden yenilenmesi öngörülen bir konudur ve bu bağlamda da muhtarlarımızın ödeneklerinin düzeltilmesi söz konusudur. Muhtarlarımız seçimle iş başına gelmiş, kamu hizmeti yapan görevlilerdir, devletle sözleşme yaparak, atama ya da sözleşmeye bağlı çalışan görevliler değillerdir. Ödenekleri söz konusudur.

AK PARTİ hükûmetleri iktidar olduğu dönemlerde muhtarlarımızın ödenekleri 60 lira civarındaydı bildiğim kadarıyla. Bugün çok çok yükseklerde bir rakamdır o rakama göre. Ama yeterli midir? Biz de yeterli olduğunu düşünmüyoruz. Bunu makul seviyeye, asgari ücret düzeyindeki bir seviyeye çekmek için çalışmalarımızı yapıyoruz.

Angaryayla muhtarların çalışmasının herhangi bir bağlantısı yoktur. Muhtarlar mecburi olarak çalışmıyorlar, aday oluyorlar veya aday gösteriliyorlar. Halkın seçimi üzerine, halka propaganda yaparak, tanıtım yaparak iş başına geliyorlar. Kendi iradesiyle “Ben muhtar olmak istiyorum, beni seçin.” diyen insanların seçimi sonucu üstlendikleri işi angarya olarak değerlendirmek mantıki olarak ve hukuki olarak yerinde bir değerlendirme değildir diye düşünüyorum.

Sayın Halaman’ın değerlendirme ve sorusuna cevap olarak şunları arz etmek isterim: Bölücülük ve terör konusunda kendilerinin teşekkürü var. Ben inanıyorum ki bu teşekkür sadece Sayın Halaman’ın değil, bu yüce Mecliste bulunan aziz milletimizin değerli temsilcilerinin, tamamı demek isterim ama tamamından bir kısım eksi tutarak geriye kalan tamamının düşüncesidir, değerlendirmesidir. Terörü burada savunanlar bellidir, rengini belli ediyor. O, rengini belli etmeyenlerin dışındaki herkesin, ben, terör konusundaki, Sayın Halaman’ın değerlendirmelerine katıldığını biliyorum, öyle kabul ediyorum. Müsaade ederseniz öyle inanmak istiyorum.

Diğer konularda yani terör dışındaki görüştüğümüz bu yasa tasarısının hedef aldığı, düzenleme konusu yaptığı konuların dışında da düzenlemeler yapsaydık değerlendirmesi ve sorusu yerindedir, doğrudur. Ama her şeyi bir anda bir Meclis çalışmasıyla, bir yasayla düzenlemek mümkün olsaydı, o zaman ne bu Meclisin devamına ne de hayatın devamına imkân kalmayabilirdi. İhtiyaçlar günbegün kendini gösterir, o ihtiyaçlar  görülür ve o ihtiyaçlara yönelik de çözümler bulunur. Şu anda yaptığımız, yapmakta olduğumuz, müsaadenizle, budur. Görülen eksiklikler düzeltilmeye çalışılıyor, yasal düzenlemeyle çalışılıyor. Bunun dışında, sadece mevzuat Türkiye Büyük Millet Meclisinde yasamayla, yasama faaliyetiyle ortaya konmuyor. İkincil mevzuatlar, bunun tüzük düzenlemeleri, yönetmelik düzenlemeleri, genelgelerle yapılan düzenlemelerle gün boyu ve zaman içerisinde pek çok konuda değerlendirmeler ve düzenlemeler yapılmak suretiyle hayatın ihtiyaçları, devletin kendi ihtiyacı, millete yürütülen hizmetlerin gerektirdiği düzenleme ihtiyaçları yerine getirilmektedir. Bugün yaptığımız budur, yapmaya çalıştığımız budur.

Hepinize çok teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Ben özür dilerim. Sayın Bakan cevap verirken bu angaryayla ilgili yanlış bilgi… Bunu düzeltmek isterim. İzin verebilir misiniz efendim?

BAŞKAN – Neyi efendim?

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Bakanın muhtarlarla ilgili ben “Angaryadır.” dedim. “Bu angarya yasaktır. Bunun angaryayla alakası yoktur Sayın Bakan.” dedim. Bununla ilgili verirseniz açıklama yapabilir miyim? Yani yanlış bir bilgi, bu bilgiyi düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN – Tabii, buyurun.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Değerli Bakanım, belediye başkanları seçimle gelir. Belediye başkanı seçimle geldiğine göre, belediye başkanı… Büyük şehirlerde muhtarlarımızın maaşları, aldıkları oylar bazı belediyelerin oylarından daha yüksek. O zaman şunu yapmak lazım: Belediye başkanlarının tüm sosyal hakları neyse aynısını muhtarlara da verelim. Yani seçimle gelmişse, seçimle gelen iki kurum arasında bu eşitsizliği niye yaratıyoruz? Bakın, muhtarlar yargılandıkları zaman memur suçlarından dolayı yargılanıyor. Ancak maaş anlamında memurların veya belediye başkanlarının hiçbirinin sosyal haklarından yararlanmıyor. Bu eşitsizliği, bu dengesizliği göz önüne aldığımız zaman gerçekten angarya anlamında telakki etmek lazım.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın milletvekilleri, madde üzerinde iki önerge vardır.

Önergeleri önce geliş sırasına göre okutacağım, sonra da aykırılık sırasına göre işleme alacağım.

TBMM Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 112 Sıra Sayılı yasa teklifinin 2. maddesinin (d) bendindeki (b) fıkrasındaki “200 kat” ifadesi yerine “220 kat” olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

          Ferit Mevlüt Aslanoğlu                              Musa Çam                                    R. Kerim Özkan

                     İstanbul                                              İzmir                                                Burdur

                 Turgut Dibek                                 Süleyman Çelebi                               Dr. Aytun Çıray

                    Kırklareli                                           İstanbul                                               İzmir

                 Ali Özgündüz                                    İhsan Özkes                           Selahattin Karaahmetoğlu

                     İstanbul                                            İstanbul                                            Giresun

                İlhan Demiröz

                       Bursa

 

T.B.M.M Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 112 Sıra Sayılı yasa teklifinin 2. maddesinin (d) bendindeki (a) fıkrasındaki “100 kat” ifadesinin “120 kat” olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

          Ferit Mevlüt Aslanoğlu                              Musa Çam                                    R. Kerim Özkan

                     İstanbul                                              İzmir                                                Burdur

                 Turgut Dibek                                 Süleyman Çelebi                               Dr. Aytun Çıray

                    Kırklareli                                           İstanbul                                               İzmir

                 Ali Özgündüz                               Dr. Candan Yüceer                                İhsan Özkes

                     İstanbul                                           Tekirdağ                                            İstanbul

                  Haydar Akar

                      Kocaeli

BAŞKAN – Komisyon bu son okuttuğum önergeye katılıyor mu?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU SÖZCÜSÜ EKREM ÇELEBİ (Ağrı) - Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükûmet?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Haydar Akar, Kocaeli.

BAŞKAN – Sayın Akar, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz evvel Sayın Bakana, İçişleri Bakanına –iki bakan olduğu için belirteyim- bir soru sordum Kartepe Belediyesi hakkında.

Diyeceksiniz ki Haydar Akar Kartepe Belediyesine taktı. Evet, taktım çünkü 03/10/2011 tarihinde bir soru önergesi verdim. Yine 22/11/2011 tarihinde bir soru önergesi verdim. Bu da yetmedi -bu soru önergelerine cevap alamadım- geldim bu kürsüden bir dosya gösterdim, içi boş olan bir dosya değildi.

Dosyayı size kısaca hatırlatmak istiyorum. Kartepe Belediyesi bir teftişten geçiyor. Müfettiş gelmiş, incelemiş. Kim biliyor musunuz bu müfettiş? Adana Büyükşehir Belediyesini görevden alan müfettiş. Bu müfettiş Kartepe Belediyesini inceliyor, diyor ki: “Burada usulsüzlük var, yolsuzluk var.” Teknik takip istiyor. Teknik takip sonucunda Belediye Başkanının, Kartepe AKP Belediye Başkanı Şükrü Karabalık’ın, Kartepe AKP İlçe Başkanının -geçen hafta tekrar seçildi- kayınpederinin hanımının bu paradan pay aldığı tespit ediliyor. Bu teknik takipte, bunları kendileri itiraf ediyorlar. Bunlar benim sözlerim değil. Bunu, iki günlük teknik takip sonucunda kendileri itiraf ediyorlar ve Kartepe AŞ Genel Müdürü, bu müfettişe 50 bin TL rüşvet teklif ediyor. Müfettiş bildiriyor ilgili birimlere. Para 30 bin TL olarak verilirken zapturapt altına alınıyor ve bu Genel Müdür tutuklanıyor. Bir ay sonra Genel Müdür serbest bırakılıyor, Belediye Başkanı ortada geziyor. Yine Belediye Başkanının özel kalem müdürü, bu işleri organize eden özel kalem müdürü bu müfettiş tarafından görevden alınıyor. Bakın davanın sonucuna: Önce mahkemeye gidiyor, birinci mahkemede serbest bırakılıyor Belediye Başkanı ve Kartepe AŞ Genel Müdürü; ikinci mahkemede, yani bir üst mahkemeye müracaat ediyor savcı, tekrar tutuklama talebi istiyor ama tutuklanmıyor. Yani şurada hep beraber gözümüzün içine baka baka çifte standardı oynuyoruz. AKP’li belediyeler yaparsa tutuklanmıyor, CHP’li belediyeler yaparsa sabah 6’da, yaparsa, -böyle teknik takip sonucu da yok, resmî bir sonuç yok, rüşvet verme olayı yok tespit edilen- onlar hapse yollanıyor ya da sabah 6’da evlerinden kaldırılıp mahkemelere götürülüyor.

Şimdi İçişleri Bakanına soruyorum: Sayın Bakan, 5393 sayılı Belediyeler Kanunu’nu niçin uygulamıyorsunuz? 44’üncü maddeyi size hatırlatmak istiyorum. 44’üncü madde bakın ne diyor: “Belediye başkanının, görevini yerine getiremeyeceğinin anlaşılması üzerine İçişleri Bakanlığının başvurusu üzerine Danıştay kararı ile görevi sona erer.” 47’nci madde “Belediye başkanı yine bu görevleri yerine getiremezse İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılır.” diyor, yani geçici uzaklaştırma ve iki aylık bir periyot içerisinde çek eder, test eder, gerçekten bir suç unsuru yoksa göreve iade eder.

Şimdi, bu Belediye Başkanı göreve devam ediyor, Kartepe AŞ Genel Müdürü devam ediyor. Devam ediyor arkadaşlar. Vicdanınız varsa… Ben dosyayı -geçen sefer dediğim gibi bütün arkadaşlara veririm, bir arkadaş istedi- İçişleri Bakanının kendisine takdim ettim. “Eğer burada suç unsuru yoksa Sayın Bakan, vicdanın rahatsa bir daha Kartepe Belediyesini gündeme getirmeyeceğim.” dedim. Tekrarlıyorum Sayın Bakan, tekrarlıyorum: Eğer gerçekten -o dosyayı incelememişsiniz, siz inceleyin, müfettişi falan bırakın, siz inceleyin- suç yoksa, yolsuzluk yok ise ben de bir daha getirmeyeceğim.

Bunu getirmeyeceğim ama Kandıra Belediyesini getireceğim. Kandıra Belediyesini denetleme kurulu, 3 AKP meclis üyesi, Kandıra Belediye Başkanı hakkında yolsuzluk iddiasıyla tekrar savcılığa suç duyurusunda bulundu. Ne yaptınız arkadaşlar biliyor musunuz? Bu 3 tane belediye meclis üyesinin AKP’den ihraç edilmesi için karar aldınız. Vallahi sağduyuluymuş İl Yönetim Kurulu -yani sizin şeyinizin nasıl işlediğini bilmiyorum ama- ihraç kararını kaldırdı, geri yolladı ilçeye, ihraç edilmesini önledi 3 tane AKP Kandıra belediye meclis üyesinin.

Evet, Sayın Bakanım, Kandıra’yı daha sonra yine konuşacağız ama sizden şimdi öncelikle Kartepe’yi istiyorum. “Ben oraya müfettiş yolladım.” demeyin. 80 tane müfettiş var İzmir Büyükşehir Belediyesinde. Artık “Müfettiş yolladım.” demeyin, müfettiş hakkında açtığınız davayı söylemeyin. Bakın, Belediye Başkanı hakkında değil, müfettiş hakkında, Adana Büyükşehir Belediyesini yargılayan veya görevden alınmasını sağlayan -usulsüzlük nedeniyle- müfettiş hakkında soruşturma açtılar. Soruşturma açtılar ya! Böyle bir şey görülmemiş. Şahit oldunuz mu daha önce böyle bir şeye? Ve arkadaşlar, eğer gerçekten… Vicdanınıza sesleniyorum: İnceleyin dosyayı, ben haksızsam, bu söylediklerimin ucunda bir kelime yalan varsa bir daha da dillendirmeyeceğim.

Teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Akar.

 

III.- YOKLAMA

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama talebi vardır.

Sayın Hamzaçebi, Sayın Özdemir, Sayın Aslanoğlu, Sayın Akar, Sayın Canalioğlu, Sayın Tanal, Sayın Toprak, Sayın Kaplan, Sayın Moroğlu, Sayın Havutça, Sayın Dibek, Sayın Özkan, Sayın Dinçer, Sayın Korutürk, Sayın Erdoğdu, Sayın Öner, Sayın Ağbaba, Sayın Dedeoğlu, Sayın Özgümüş, Sayın Tezcan.

Yoklama için iki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

 

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/152) (S. Sayısı: 112) (Devam)

Sayın Haydar Akar ve arkadaşlarının vermiş olduğu önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

T.B.M.M Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 112 Sıra Sayılı yasa teklifinin 2. maddesinin (d) bendindeki (b) fıkrasındaki “200 kat” ifadesi yerine “220 kat” olarak değiştirilmesini arz ederiz.

Saygılarımızla.

                                      Ferit Mevlüt Aslanoğlu (İstanbul) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU SÖZCÜSÜ EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükûmet?

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Kocaeli Milletvekili Sayın Haydar Akar konuşacak efendim.

BAŞKAN – Sayın Akar, buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Evet, bugün belediyelerden gidiyoruz. Niye belediyelerden gidiyoruz? Çünkü sadece sizin gözünüzde muhalefet belediyeleri suçlu, muhalefet belediyelerinde suç işlenir. Hatta İçişleri Bakanı burada belediyelerdeki denetim sayılarını verirken “İstanbul yoktu.” dedi. Hatırlıyorum, İzmir’i söylerken, kaç defa denetlendiğini veya başka AKP belediyeleri denetlenirken İstanbul çantasında yoktu o gün. Bilmiyorum, bugün var mı kaç defa denetlendiğine dair…

Şimdi, muhalefet belediyeleri, biraz evvel belirttim, sabah 6’larda basılıyor ve oradaki çalışanlar böyle teröristlermiş gibi, teröristmiş gibi tutuklanarak götürülüyor. Bir de AKP belediyelerine bakıyoruz, AKP belediyelerinde olağan dışı hiçbir gelişmenin olmadığı kabul edilerek belediye başkanları da davet ediliyor eğer böyle bir soruşturma durumu var ise.

Neyse, biz şimdi Kandıra’ya gelelim. Kocaeli’den bahsediyoruz bugün, Kartepe’yi biraz evvel anlattım, şimdi biraz da Kandıra’yı anlatmak istiyorum. Kandıra demin eksik kaldı, biraz da hızlı söylemek zorunda kaldım.

Kandıra’da yine biraz evvel söylediğim kanun çerçevesinde, kanunun 25’inci maddesi çerçevesinde bir denetleme kurulu kuruluyor. Kimlerden kuruluyor? Meclis üyelerinden kuruluyor. Bu meclis üyelerinde Cumhuriyet Halk Partisinin komisyon üyeleri de var, AKP’nin de komisyon üyeleri var. 3 tane AKP temsil ediliyor, 1 tane de CHP temsil ediliyor komisyonda. Bu komisyon bir denetleme görevini yerine getiriyor. Neleri denetliyor? Hesapları denetliyor. Neleri denetliyor? İhaleleri denetliyor. Neleri denetliyor? Yani belediyenin hesapla ilgili tüm kalemlerini, birimlerini denetliyor; sonuçta da bir rapor hazırlıyor. Bu raporda da belediye başkanının, belediye encümeninin ihalelerde usulsüzlük yaptığını tespit ediyor. Kim tespit ediyor? Komisyon tespit ediyor. Bakın, içinde CHP’li üyelerin de olduğu komisyon tespit ediyor ama savcılığa suç duyurusunda bulunan AKP’li 3 tane belediye meclis üyesi. Savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Bakın savcılık ne yapıyor? Belediye Başkanıyla beraber 6 kişiyi savcılığa davet ediyor, 1 kişiyi tutukluyor, diğerlerini serbest bırakıyor. Yalnız, Belediye Başkanını da 10 bin TL kefaletle serbest bırakıyor. Savcılık yine üst mahkemeye başvuruyor tutuklanması istemiyle, üst mahkeme de tekrar Belediye Başkanını serbest bırakıyor Sayın Bakan.

Bu belediye başkanı da göreve devam ediyor ama siz AKP olarak başka bir şey yapıyorsunuz: Bu suç duyurusunda bulunan belediye meclis üyelerini disipline veriyorsunuz. Evet, disipline veriyorsunuz. Kocaeli milletvekilleri burada, Mehmet Bey’i görüyorum orada, eksik varsa bu kürsüye gelir söyler. Disipline veriyorsunuz, il yönetim kurulu daha fazla olayın büyümemesi için bunların disiplin işlemlerini durdurtuyor ve affediyor.

Arkadaşlar, yine bir şey daha söyleyeceğim: Elinizi vicdanınıza koyun, AKP belediyeleri dışındaki belediyelere uygulamış olduğunuz zulmü bir gözden geçirin. Hukukun üstünlüğüne inanmış Türkiye Cumhuriyeti parlamenterleri olarak hukukun nasıl katledildiğine, yargının nasıl Hükûmet veya iktidar lehine işletildiğine hep beraber şahit oluyoruz. Bunun önüne geçin, bu size zarar vermez, avantaj sağlar. Adında “ak” olan partinin belediye başkanlarının çok ak olmadığını görüyoruz. Bu da devletin savcıları tarafından tespit edilmiş; tutanaklarda, resmî kayıtlarda görebiliyoruz. Bunlar için gerekli işlemleri yapın diyorum ve gereğini yerine getirin.

Eğer gereğini yerine getirmezseniz ne olur? Evet, temcit pilavı gibi, her kürsüye çıkışımda bunları söyleyeceğim, her yerimden söz alışımda bunları söylemeye devam edeceğim. Eğer bir suç varsa bunu Cumhuriyet Halk Partili, Milliyetçi Hareket Partili veya AKP’den olsun olmasın hepsinin yargılanması veya adalet önüne çıkarılması taraftarıyız. Bizim belediyelerimize bir ayrıcalık yapın demiyoruz ama sizin belediyelerinizi de aynı denetim mekanizmalarından geçirin. Bakın, büyükşehirdeki şirketlere bakın, ne hâle getirdiklerine bakın: Sadece Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 8,5 trilyon lira reklam gideri harcamış. 8,5 trilyon lira! Yazık, günah değil mi bu ülkenin parasına? Yazık değil mi bu ülkenin halkına? 700 lira alan asgari ücretliye yazık değil mi? Atanamayan öğretmene yazık değil mi?

Arkadaşlar, belediyelerin harcadıkları para Türkiye Cumhuriyetinde görülmemiş bir rakama ulaşmıştır. 16 büyükşehir belediyesinin… Arkadaşlar bizimkini de denetleyin, bunları söylerken bizimkileri ayırın demiyorum, bizimkileri  de denetleyin ama rakam çok büyük boyutlara ulaşmıştır, bunlar denetlenemiyorlar; geçen yıl çıkarılan, geçen yılın sonunda çıkarılan bir Sayıştay Kanunu’yla denetlenmeye başlanmıştır ama eksiktir.

Saygılar sunuyorum, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Akar.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Çerçeve 2’nci maddenin (d) bendi üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

(d) bendini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… (d) bendi kabul edilmiştir.

Komisyonun bir redaksiyon talebi vardır.

Lütfen, buyurunuz.

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU SÖZCÜSÜ EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Görüşmekte olduğumuz teklifin 2’nci maddesinin (c) bendindeki ifade düşüklüğünü gidermek için “uçuş ekibi personeli” ifadesinden sonra “için” ibaresinin eklenmesini arz ederiz efendim.

BAŞKA – Şimdi bu redaksiyonla birlikte bentlerin bağlı olduğu çerçeve 2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

 

MADDE 3- 28/2/1982 tarihli ve 2629 sayılı Kanunun;

a) 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine "% 73'ü" ibaresinden sonra gelmek üzere "denizaltıcı uzman erbaşlara kıstas aylığın % 65'i," ibaresi,

b) 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin 4 numaralı alt bendine "sözleşmeli astsubaylar" ibaresinden sonra gelmek üzere "ile uzman erbaşlar" ibaresi,

c) Eki ek cetvelde yer alan "B- Hizmet Grubu" sırasına "Denizaltıcı Astsubay," ibaresinden sonra gelmek üzere "Denizaltıcı Uzman Erbaş," ibaresi, eklenmiştir.

 

BAŞKAN – 3’üncü madde üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Erkan Akçay. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Akçay.

MHP GRUBU ADINA ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 112 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin 3’üncü maddesi üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Muhterem heyetinizi partim ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli Milletvekilleri, Hükûmet, altı ay süreli bir yetki kanunu ile bugüne kadar toplam otuz beş kanun hükmünde kararname çıkarmıştır. Bu kanun hükmünde kararnamelerin çoğu esastan ve usulden o kadar çok hatalarla, haksızlıklarla doludur ki anlatmaya saatler yetmez. Bu kanun hükmünde kararnamelerle yapılan düzenlemelerde statü değişikliği ve mali haklardaki dengenin bozulmasının yanında birçok çelişki de bulunmaktadır. Bu kanun hükmünde kararnameler rafine edilmemiş bir petrole benzemektedir. Bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmeden, petrolü kuyudan çıkardığınız gibi araçların deposuna konulmasına benzemektedir. Bu araçların rafine edilmeyen ham petrolle yürümeyeceği aşikârdır. Dolayısıyla bu kanun hükmünde kararnamelerin çoğundan eninde sonunda vazgeçilecek ve yeni düzenlemelere ihtiyaç doğacaktır. Biz bu ifadeleri 26 Kasım tarihinde söylemiştik. Âdeta dakika bir, gol bir misali, 2 Kasım 2011’de çıkarılan bir kararnamenin bir ay bile geçmeden bir teklifle değiştirilmek istenmesi bu görüşümüzü ve benzetmemizi teyit etmektedir. Önce kanun hükmünde kararname çıkarıyorsunuz, sonra bunun düzeltmesini de kanunla yapıyorsunuz.

Devlet personel rejimi bir ülkenin en önemli politikalarından birisidir. Bu nedenle, devlet personel rejiminde yapılacak değişikliklerin çok iyi planlanarak, hazırlıklardan sonra mutlaka Türkiye Büyük Millet Meclisi zemininde tartışılarak yürürlüğe girmesinde büyük fayda bulunmaktadır.

666 sayılı Kararname’yle kamuda çalışan memur ve sözleşmeli personelin maaş ve ücret sisteminde köklü değişiklikler yapılmıştır. Yönetici kadroda bulunanlar ile uzmanların ve bazı memurların maaşlarında kısmen artış olurken öğretmenler, polisler, sağlık çalışanları, Maliye ve Adalet personelinin büyük çoğunluğu bu düzenlemeden hiç pay alamamıştır. Maliye Bakanlığı âdeta ayaktadır. Defterdarlar, müdür, müdür yardımcıları, uzmanlar, memurlar huzursuzdur. Güya bütün il müdürlerinin ek göstergelerini bu Kararname eşitliyordu ama mesela gençlik ve spor il müdürlerinin ek göstergesi bu uygulamanın dışında kalmıştır, diğer il müdürleri 3600 ek göstergeye tabi tutulurken bu gençlik ve spor il müdürleri 3 bin göstergeye tabi tutulmuştur. Eşit işe eşit ücret ilkesi iddialı bir kavramdır. Kamu kurum ve kuruluşunda aynı unvana sahip personelin aynı işi yaptığı anlamına gelmemektedir.

Düzenleme yapılırken kazanılmış hakların korunmasına hiç özen gösterilmemiştir. Aynı kurumda, aynı odada, aynı işi yapan insanların unvanları değiştirilerek farklı ücrete tabi tutulmuşlardır. Bunun neresi eşit işe eşit ücrettir? Az sayıda memurun maaşındaki iyileştirmeler dışında ücret rejimine bir katkı yapılmamıştır. Yapılan düzenlemeler kamu kurum ve kuruluşlarında mağduriyete, karmaşaya, iş barışının ve kurum içi dengenin bozulmasına neden olduğu gibi hem statü kaybı hem de mali haklarda kayıplar meydana gelmiştir. Bu nedenle, Kanun Hükmünde Kararname’yle mağdur edilen kamu personeli için de acilen düzenleme yapılması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle 2629 sayılı Uçuş, Paraşüt, Denizaltı ve Kurbağa Adam Hizmetleri Tazminat Kanunu’nda değişiklik yapılarak Türk Silahlı Kuvvetlerinde bazı görevleri ifa eden personelin tazminatlarında düzenlemeler yapılmıştı ancak bu kanun teklifinin gerekçesinde de ifade edildiği üzere denizaltıcı uzman erbaşlar ile uzman erbaşlara ilişkin düzenlemeye sehven yer verilmediği ifade edilmişti. Bu kanun teklifinin 3’üncü maddesiyle de denizaltıcı uzman erbaşlara kıstas aylığın yüzde 65’i tutarında aylık dalış tazminatı ödenmesi, uzman erbaşlara yıpranma tazminatı ödenmesi imkânı getirilmekte. Yine denizaltıcı uzman erbaşlara hizmet yılları karşılığında ve oranında aylık dalış tazminatı ödenmesi öngörülmektedir. 3’üncü madde ile getirilen bu düzenlemeleri olumlu bulduğumuzu da ifade etmek isterim.

Uzman erbaşlık sisteminin ilk adımı 1986 yılında Uzman Erbaş Kanunu ile atılmıştır. O tarihten beri, Kanun’un yürütülemeyen maddeleri ve uzman erbaş personelin özlük haklarındaki sıkıntılar nedeniyle mağduriyetler hâlen devam etmektedir. Bu mağduriyetlerin kaynağı ve çıkış noktası, 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu’dur. Zira, bu Kanun’da, öncelikle insan faktörü ve personelin de insan olduğu hususu önemli ölçüde göz ardı edilmiştir. Uzman erbaşlardan bir yıl içerisinde doksan günden fazla istirahatı gerektirecek bir hastalığa yakalananların Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişiği kesilmektedir. Bu konuyla ilgili en ölümcül hastalıklardan tedavi gören uzman erbaşlar ve ailelerine ilk önce bu uygulamayla devlet sırtını dönmektedir.

Yine, aynı Kanun’un başka bir maddesinde “Bir yılda sicil amirlerinden otuz günden fazla disiplin cezası alanların ilişikleri kesilir.” denilmektedir. Üstelik disiplin amirlerinin verdiği cezalar da yargıya kapalıdır. Hata yaparsanız atılırsınız, hasta olursanız atılırsınız ve lojmanlardan istifade oranları da sadece yüzde 2,5 düzeyindedir ve orduevlerinden de istifade imkânları bulunmamaktadır.

Subay ve astsubaylarda tayin süresi iki üç yıl iken uzman erbaşlarda dört beş yıldır. Uzman erbaşların istihdam amaçları bellidir ancak özlük haklarının da bir an evvel düzeltilmesine acilen ihtiyaç bulunmaktadır. 2009 yılında 57.300 sözleşmeli uzman Türk Silahlı Kuvvetlerinde hizmet verirken 2011 yılında bu sayı 39.500’e düşmüştür. 31 Aralık 2011 tarihi itibarıyla ise 1.500 sözleşmeli uzman istifa etmiştir.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, 2011 yılında görev yapması için 5.103 sözleşmeli er alınması planlanmış ancak 3.038 kişi başvurmuştur. 1.992 kişi kazanmış sınavı ve hastane raporu sonrası kazanan sayısı 750’de kalmıştır. Dolayısıyla, 4.353 sözleşmeli er kadrosu hâlen doldurulamamıştır.

Çok değil, bundan üç beş yıl önce “Sözleşmeli er alınacak.” denilse zannederiz on binlerce başvuru olurdu. Bu başvuruların bu kadar az olmasının nedeni nedir? Hükûmetin bu soruyu mutlaka kendisine sormasında fayda vardır. Hükûmet yetkilileri 2011 yılında görevi bırakan 1.500 uzman erbaşa acaba sordu mu “Neden istifa ediyorsunuz? Nedir problemleriniz?” diye? Uzman erbaşlara kendi mesleklerinden dahi emekli olma hakkı verilmemektedir. Kırk beş yaşına kadar görevlerini yapanlara, emekli olabilmeleri için, sivil personel olarak eksik günleri kadar çalışma şartı da getirilmektedir.

Değerli milletvekilleri, yine bu kanun teklifi kapsamında ifade edebileceğimiz bir husus da: Yine kanun hükmünde kararnamelerle, aynı hava aracında birlikte uçan uçuş teknisyenleri için, yıl ayrımı yapılmaksızın, tek bir oran belirlenmiş ve pilotlara yapılan artış oranı paralelinde bir artış sağlanmamıştır. 666 sayılı Kararname öncesi düzenlemede uçuş ekibi personeli ile pilotlar arasında yüzde 5 fark var iken bu kararnameyle uçuş hizmeti yılı on beş yıla kadar olan pilotlar için yüzde 12’ye, uçuş hizmet yılı on yılın üzerinde olan pilotlar için ise yüzde 24’e kadar fark doğmuştur ve bu haksızlığın da bir an önce giderilmesi gerekmektedir.

Bu düşüncelerle, muhterem heyetinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Akçay.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Malatya Milletvekili Veli Ağbaba.

Buyurunuz Sayın Ağbaba. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, geçtiğimiz günlerde de söylediğim şeyi buradan bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Sayın Bakan, Malatya, büyükşehir olma konusunda yıllardan beri aldatılıyor. En son sizden önceki İçişleri Bakanı, 12 Aralık 2010’da Şanlıurfa’da Malatya’nın büyükşehir olacağı konusunda Malatyalılara söz verdi ve onun ardından AKP’li arkadaşlarımız açıklamalar yaparak Malatya’nın 2010 yılı içerisinde büyükşehir olacağını Malatyalılara müjdelediler  ancak 2010 yılında olmadı.

2011 yılının başında yine AKP’li arkadaşlar, Malatya’nın büyükşehir olacağını, 2011 yılının başında büyükşehir olacağını büyük bir gururla Malatyalılara müjdelediler. Maalesef, seçim sürecine girildi, Malatya büyükşehir olmadı.

Sonra Maraş’ta, Sayın Başbakan Maraş mitinginde bir konuşma yaptı “On bir tane il büyükşehir olacak.” dedi. Malatyalılar bunu dinleyince kandırıldıklarını anladılar, aldatıldıklarını anladılar, Malatya içlerinde yoktu. 750 bin nüfus şartı konulmuştu ve 17 Mayısa gelindiğinde, günler öncesinden AKP’deki arkadaşlar yine Malatyalılara büyük vaatler vererek “Başbakan geliyor, Malatyalılara büyükşehir yapma sözü verecek.” dediler. Başbakan Malatya’nın meydanına geldi, Malatyalılarla buluştu arkadaşlar. Malatya’nın meydanında “Ey Malatyalılar, sizin nüfusunuz 742 bin ancak büyükşehir olmak için 750 bin nüfus gerekiyor.” dedi Sayın Başbakan ve arkasından –bu söylediklerim tamamen Başbakana ait- hemen ekledi “Ey Malatyalılar, hazır mısınız?” dedi, “Ey kadınlar hazır mısınız?” dedi, “Ey Malatyalılar, hazır mısınız?” dedi, herkes el kaldırdı ve “Nüfusunuzu çoğaltın.” dedi Başbakan yani “Çocuk yapın.” dedi yani Malatya’nın büyükşehir olma konusunu Malatyalıların yatak odasına havale etti arkadaşlar.

Tabii, Malatyalılar böyle büyükşehir olmaya heves ederken, beklerken, bir uğraş içerisinde beklerken bir gün, 17 Mayıstan yaklaşık altı ay sonra Başbakan bir açıklama daha yaptı, on bir ilin büyükşehir olacağı açıklandı, Malatya yine içlerinde yok.

Değerli arkadaşlar, doğanın kanunu, çocuk dokuz ayda oluyor. Altı ay beklemeden Malatyalılar tekrar kandırıldı. Ben, onun için Malatya’nın, kandırılan, aldatılan kentin milletvekiliyim diyorum. Bu konuda Sayın İçişleri Bakanının hem Başbakanın hem geçmiş dönemdeki İçişleri Bakanının sözünde durup Malatya’nın büyükşehir olmasını sağlamasını istiyoruz. Büyükşehir olma meselesi sadece nüfusa indirgenecek kadar basit bir mesele değildir. Belki o, on bir ilin milletvekilleri alınabilirler ama değerli arkadaşlar, Malatya her anlamda o, on bir kentten daha fazla büyükşehir olmayı hak eden bir kentimiz.

Bakın dünyada kuru kayısı ticaretinin tek başına yüzde 90’ını karşılayan bir kent Malatya. Bu kent, yine yetiştirmiş olduğu siyasetçileriyle ünlü olan bir kent, Turgut Özal’ı, İsmet Paşa’yı yetiştirmiş bir kent. Bu Malatya, sadece tarımla ilgili değil. Bakın, Malatya, dünyada karaciğer nakli konusunda, Turgut Özal Hastanesinin yapmış olduğu karaciğer nakli konusunda dünyada 2’nci, Türkiye’de 1’inci arkadaşlar. Malatya’nın sanayisi, Malatya’nın bulunduğu konumu büyükşehir olmayı herkesten daha fazla hak ediyor. Malatyalılar sizden Sayın Bakan, bir bağış istemiyor, Malatyalılar hakkını istiyor. Bu konuda benden önceki milletvekilimiz Sayın Mevlüt Aslanoğlu, defalarca bunu dile getirdi ve burada da sözler verildi ama maalesef bu sözler Malatyalılara tutulmadı ve Malatyalılar kandırıldı arkadaşlar. Ben bunun, bu hakkımızın teslim edilmesini, Malatya’nın büyükşehir yapılmasını derhâl istiyorum arkadaşlar. Bu, Malatyalıların hakkıdır, bizim hakkımızdır. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, gelelim diğer bir meseleye, sıkça gündemde tartışılan bir meseleye: Tüm Türkiye’de yaşayan yüreği insan sevgisiyle dolu insanların yüreğine bir ateş düştü, 35 insan Uludere’de katledildi. Şimdi, bazı aymazlar, bazı kendilerini bilmezler Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı, yöneticileri ve göndermiş olduğu heyeti kastederek birileriyle iş birliği yaptığımızı söylediler. Onlara tavsiyem şudur ki: Önce aynaya baksınlar. Cumhuriyet Halk Partisi her koşulda, her zaman insan haklarını, yaşam hakkını kim olursa olsun savunmaya devam edecektir ki, orada öldürülen insanların, katledilen insanların katledilmesinin sebebi bu ülkeyi yıllardır yönetenlerdir çünkü insanlara başka hiçbir hak bırakmamışsınız. İnsanların yaşaması için Uludere’de, Gülyazı köyünde insanların yaşaması için başka şans bırakmamışsınız; sadece kaçakçılık yapmayı önlerine bir seçenek olarak bırakmışsınız ve insanların da yetmiş yıldan, seksen yıldan beri ataları, dedeleri, babaları bu işi yapagelmiş.

Değerli arkadaşlar, burada bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakın, orada bir kaçakçılık olayı diye bir şey yok, orada bir sınır ticareti var. Oradaki insanlar akrabalarından sadece kendi geçimlerini sağlamak için birer depo mazot alıp geliyorlar. Anlatıldığı gibi, birilerinin iddia ettiği gibi orada farklı bir şey yok. Nereden alındığı belli olmayan bir istihbarat sonucunda insanlar öldürülüyor, katlediliyor, 35 tane insan.

HALİDE İNCEKARA (İstanbul) – 34…

VELİ AĞBABA (Devamla) – 34-35, evet.

Şimdi, o insanlar yıllardan beri yapa yapa, askerin, devletin, hükûmetin göz yumduğu bir olay, rutin hâle gelmiş yani yasa dışı bir olay gibi gözüken bir durum yok. Ama burada hükûmet yetkililerinin özür dilemesi gerekirken bir AKP yetkilisi dedi ki: “Bu bir operasyon kazası.” Arkadaşlar, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde böyle bir şey söylenemez, böyle bir şey söylense de bu cevapsız kalmaz.

Afganistan’da 3 tane Alman askeri öldürüldü, 3 tane Alman vatandaşı öldürüldü, Almanya’daki Millî Savunma Bakanı istifa etti. Ama bizim bakanlarımız maalesef… İçişleri Bakanımız, Millî Savunma Bakanımız milletin yüzüne baka baka, insanların gözüne baka baka o koltukta oturmaya devam ediyorlar. Bu işin siyasi sorumluluğunu Hükûmet almalıdır. Uludere’de öldürülen 35 insanın siyasi sorumluluğunu Hükûmet, bakanlar almalıdır ve o koltukta zaman geçirmeden, bir dakika bile zaman geçirmeden derhâl istifa etmelidir. Siz “İleri demokrasi” diyorsunuz arkadaşlar, ileri demokrasilerde böyle şey olmaz. İleri demokrasilerde, 35 insanın öldürüldüğü bir yerde Hükûmet çıkar özür diler, Başbakan çıkar özür diler. Ama maalesef, siz, bu operasyonu yapanlara maalesef teşekkür ettiniz, kutladınız.

Şimdi, bu olay ciddi bir olaydır. Türkiye'nin önümüzdeki döneminde, eğer bir yıl sonra, iki yıl sonra, üç yıl sonra özür dileseniz bile bu acıyı yok edemezsiniz. Buradan bir kez daha çağrı yapıyorum: Lütfen, bu insanların ailelerinden özür dileyin, onlar sizin iddia ettiğiniz gibi yasa dışı bir iş yapmıyorlardı ve onların birçoğu korucu ailesi, birçoğu gazi ailesinin çocuklarıydı.

Arkadaşlar, özür dilemediyseniz orada, o insanlarda ruhsal bir kopuş başlar, o insanlar artık size güvenerek bakamazlar. Bu nedenle, Uludere konusunda kendinizle yüzleşmeye Hükûmeti davet ediyorum ve bu konuda derhâl, zaman geçirmeden oradaki insanlardan özür dilemenizi sizden bekliyorum.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’de sadece Uludere’de değil birçok alanda hukuksuzluk yaşanıyor. Dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ydü. Ben 10 Ocak çalışan gazetecilerin ve Hükûmetin baskısıyla, iktidarın baskısıyla çalışamayan gazetecilerin de gününü kutluyorum. Muhalif olan herkes susturuluyor, muhalif olan herkesin bir türlü ellerinden kalemleri alınarak Ergenekondan, başka davalardan zindanlara tıkılıyor. Onların haklarını savunacağımızı bilmenizi istiyorum.

Değerli arkadaşlar, nasıl ki Hasan Tahsinler hâlâ yaşıyorsa bilin ki bugün gözaltına alınan Nedim Şenerler, Ahmet Şıklar, Mustafa Balbaylar da yaşayacaktır. Bu insanları gözaltına alan, bu insanları tutsak edenler mutlaka unutulacaktır ama bu insanlar yaşayacaktır.

Ben, beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum ve Hükûmeti tekrar göreve davet ediyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ağbaba.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Muş Milletvekili Demir Çelik.

Buyurunuz Sayın Çelik. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA DEMİR ÇELİK (Muş) – Sayın Başkan, çok saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım; hepinizi Barış ve Demokrasi Partisi adına saygıyla selamlıyorum.

112 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin 3’üncü maddesine ilişkin söz almış bulunmaktayım. Buna dair bir kısım düşüncelerimi paylaşmak üzere aldığım bu sözde de öncelikle ilerleyen bu saatte değerli halkımızı da selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; az önce grubumuzdan bir arkadaşımızın bir kısım konulara ilişkin düşüncelerini ifade etmeye çalıştığı bir an ve saatte grubumuzun tümünü hedefleyerek on para etmediğimiz yönlü bir söylemde bulunan Sayın İçişleri Bakanımızı bir kez daha sorumluluğa davet ederek bu söyleminden ileri gelen sorunu gidermek adına özür dilemeye davet ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi, halkın iradesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin dört büyük partisinden biridir. 3 milyon civarında seçmeninin oyuyla bizatihi iradesini temsile hak verdiği biz milletvekillerini hiç kimsenin ama hiç kimsenin yermeye, hakaret etmeye ve bu Mecliste ağza bile alınması abesle iştigal olan söz ve davranışla bizi mahkûm etmeye hakkı yoktur.

Başbakanın bu ve benzeri söylemine binaen Meclisin suskun olması, Meclis Başkanının suskun olması da ayrıca sorgulanmaya muhtaç bir konu olsa gerek diye düşünüyorum. Hâlbuki yasama organı faaliyetini yürüten Meclisin her şeyden önce toplumun mutluluğu, zenginliği ve müreffeh bir topluma evrilmesi için hizmet üretmesi ve yürütmesi gerekiyor ama gelin görün ki düşüncelerimize, fikirlerimize, siyasal anlayışımıza bile tahammülün olmadığı bu Mecliste hakaret işitmek bizim hakkımız olmasa gerek. Sizin kadar, sizler kadar bizim de bu Mecliste siyasal, sosyal, demokratik ve ekonomik konularda düşünce ifade etmeye, söz söylemeye hakkımız vardır. Bu hakkı halkımızdan ve seçmenimizden aldığımız hakkın gereği olarak icrasıyla sorumluyuz. Bu haktan hiçbir güç bizi alıkoyamayacaktır. Biz bildiğimiz, inandığımız davada ölümleri göğüsleme kararı ve inancını dün gösterdiysek bugün de bundan bir adım geri atmayacağız çünkü yürüttüğümüz dava insanlık davasıdır, yürüttüğümüz dava hak davasıdır. Birilerinin icazeti, insafı ve iznine tabi olan bir dava olmuş olsaydı biz de sizlerin emir ve kulu noktasındaki bürokratınız olurduk, askeriniz olurduk. Ama hiyerarşik ilişkiyi reddeden, hazineden yararlanmamayı sorun etmeyen, yüzde 10 seçim barajını yok hükmünde sayan ve halkın öz gücüne dayalı bir iradenin buraya taşınmasından başka bir sorunu, derdi olmayan bu parti ve onun geleneğine ne olursunuz insaf ve izanla yaklaşmanızı diliyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; altı aylık süre zarfında otuz beş civarında kanun hükmünde kararnameyle maddelerin değiştiriliyor olması, personelde, Köy Kanunu’nda, vergide, Belediye Kanunu’nda değişikliğe gidiliyor olması yeni değil. Doksan iki yıllık cumhuriyet tarihimizin her döneminde demokratikleşemediğimiz için, sivilleşemediğimiz için başvurduğumuz, başvurmaya da devam edeceğimiz bir açmazımız. Yasama organı her gün göreceli, palyatif ve geçici çözümlerle soruna neşter atmak yerine çözümler arıyor olması kabul edilemez.

Bir ülke düşününüz ki ikili iktidarın hükmü olduğu bir ülkedir ve ikili iktidarın hükmü olduğu ülkemizde bir yanıyla askerî vesayet, yüksek yargı, Danıştay ve Sayıştayıyla ayrı bir anlayış ve iktidar odağı, biri de biz yasama organına verilen şekliyle demokratik bir hukuk devletinin iktidarı. Bu iktidarlar arası çatışma ve çelişkiyi gideremediğimizde, iktidarı tekleştirip demokratikleştiremediğimiz sürece sorunu çözüme kavuşturamayız. Çözüme kavuşturamadığımız için de 28 Aralıkta 34 vatandaşımızın ölümü üzerine, devlet olmaktan, devleti yöneten erk olmaktan ileri gelen sorumluluğumuzun gereği özür de dilemeyiz, halkın temsilcisi olan milletvekillerinin temsilinden oluşan bir gruba hakareti de kendimize görev biliriz. Hâlbuki bu ülke, yani güzide ülkemiz, yani Türkiye'miz otuz altı etnik kimliğiyle, farklı inanç ve dinî öğeleriyle, farklı kültürel yapısıyla demokratik bir ülke olmuş olabilseydi, bugün gündemimiz de, güncelimiz de çok farklı olurdu ama maalesef, dün tartıştığımızı bugün ve yarın da tartışmaya devam edeceğiz. Rutini tekrarlayan özgünlük bu Meclisin karakterine uymamalı. Eğer bu Meclis değişimi, dönüşümü, hukuk devletini esas alacaksa olmamalı ve yine bu Meclisin, irademize ipotek koymayı hâlâ askerî vesayetin gereği olarak kendisine hak gören bir Genelkurmay Başkanına da söyleyebilecek sözü olmalı.

Düşününüz ki 12 Eylül Anayasası’nın mimarı Sayın Kenan Evren’i yargıladığımızla övünüyoruz; yine, 26’ncı Genelkurmay Başkanı olan Sayın İlker Başbuğ’u yargıladığımızla övünüyoruz ama 12 Eylül rejiminin anayasasıyla yargıladığınız bu generaller, sadece mevcut iktidarın çelişkilerinden öte bir anlam ve değer ifade etmiyor.

Bugün Genelkurmay Başkanlığını yürüten Sayın Necdet Özel, kendisinin görev alanı olmadığı hâlde ana dilde eğitimi istemediğini, doğru bulmadığını söyleyebilme, dolayısıyla irademizin ve siyasal faaliyetimizin alanına girmeyi hak görmüştür. Buna itiraz edecek miyiz, susup kabullenecek miyiz?

İleri demokrasi olarak övündüğümüz ülke gerçek anlamda bir hukuk devleti, insan haklarına duyarlı bir devlet olmuş olsaydı, İskandinav ülkelerinde, yani İsveç’te, yani Finlandiya’da, yani Norveç’te sınıfta 5 kişinin ana dilinde eğitim görsün noktasında talebi, yani velilerinden iletilen talebi iletildiğinde Kürt de olsa Türk de olsa Arap da olsa ana dilinde eğitim fırsatı verilir.

Sayın Başbakanımız Almanya’yı ziyaretinde “Asimilasyon insanlık suçudur.” demiştir. Doğrudur, insanlık suçu olan asimilasyon, insanın doğuştan getirdiği, kazandığı kimlik ve ana diliyle konuşma ve eğitim görme hakkını reddettiği için insanlık suçudur ama Kürt olarak, Kürtler olarak, Araplar olarak, ötekiler olarak, biz bu ülkede yani Türkiye Cumhuriyeti’nde ana dilimizle eğitim görmediğimiz gibi bunu istediğimiz için bölücülük yaftasıyla, terörist yaftasıyla yargılanıyoruz. Eğer suçumuz ana dilini istemek ve bu bölücülükse, nezdinizde, evet biz bölücüyüz ama bizim hak ve meşru olan talepleri dile getirme ısrarında ve inancında olduğumuz konu, annemizden sizler gibi, sizin gibi hak olarak bildiğimiz şeyin arkasına düşüyor olmamız, onu kovalıyor olmamızdır. Bunu iktidarlar gasbetmiş olabilir, dün etmiş olabilir, bugün etmiş olabilir ama hiçbir zaman gasbedilenin hak olmadığı, doğru olmadığı gerçeğiyle yüzleşmemiz lazım. Yüzleşmediğimiz takdirde, Başbakanın Aralık 2011’de Dersim’le ilgili “Gerekirse özür diliyorum.” demesi de lafta ve sözde kalır. Koçgiri’yle, Şeyh Sait’le, Zilan’la, Ağrı’yla, Dersim’le, Gazi’yle, Çorum’la, Sivas’la, Maraş’la, 1977 1 Mayısıyla yüzleşebilirsek gerçek anlamda demokratik bir ülke oluruz, gerçek anlamda hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerinin anlam bulduğu, değer biçildiği bir ülke durumuna gelebiliriz. O zaman Kürt’ün Türk’le buluşması, kucaklaşması, kardeşleşmesi, öteki kimliklerle kültürlerin buluşması yolunu da açmış oluruz. Bu Meclise de düşen budur.

Bu anlamıyla, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasayı tartıştığımız günümüz Türkiye’sinde bu ve benzeri palyatif çözümlerle değil yüz yıl sonrasında bile değiştirilemeyecek, özgürlükçü, eşitlikçi maddelerle Anayasa’mızı taçlandıralım…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DEMİR ÇELİK (Devamla) - İçinde personel de, belediye de, vergi dairesi de kendisini bulsun.

Saygılarımla iyi akşamlar diliyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çelik.

Sayın milletvekilleri, Sayın Bakan, Sayın Meclisimizde bulunan Barış ve Demokrasi Partisi Grubuna yönelik olarak söylemiş olduğunuz sözler konusunda herhâlde kastı aşmış olacağını düşünüyorum.

Bu konuda bir açıklama yaparsanız seviniriz. Talepleri özür dileme konusundadır. Bu konu…

Buyurunuz.

 

VI.- AÇIKLAMALAR (Devam)

2.- İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, Barış ve Demokrasi Partisi Grubuna yönelik sözlerinde kastı aşmış olduğu düşüncesiyle, Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Şükran Güldal Mumcu’nun talebi üzerine açıklaması

 

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Talepleri, grubun, belirttiğiniz yönde ama bunu gerektiren bir İç Tüzük maddesi varsa ona uyarız hukuk devletinde.

BAŞKAN – Var efendim, bir İç Tüzük maddesi var.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – “On para etmezsiniz.” dediniz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Şimdi, Barış ve Demokrasi Partisi genel başkanlarıyla, milletvekilleriyle, her birisi ayrı değerlendirmeye tabi bir camia.

Benim değerlendirmem, Sayın Sırrı Sakık Milletvekilinin bir sorusuna bağlı değerlendirme. Konu itibarıyla soru Türk Silahlı Kuvvetleri personeliyle ilgili olduğu için kendisinin Partisinin Genel Başkanının yakın zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin Genelkurmay Başkanıyla ilgili yaptığı, hakaret amaçlı yaptığı bir değerlendirmeye…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, ne alakası var? Yani şimdi sözüyle ilgili konuşsun. Kestirmeden savunmaya geçip, hakareti sürdürüyor. Esasa gel, hikâye anlatma!..

BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri. Herhâlde kendisi İç Tüzük’ün gereğini…

 İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Meclisi, bu yüce Meclisi, benim bildiğim yüce Meclisimizin Sayın Başkanı ve Başkanlık Divanı idare eder.

BAŞKAN – Lütfen…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Ben Sayın Başkanlık Divanının tevcihi üzerine açıklamamı yapıyorum. sizin şu anda yaptığınız da veya şu anda yapılan da her zaman yapılanın en masumu, en Mecliscesi, Ankaracası; sataşma, atışma, tartışma. Bu, gittikçe, uzaklaştıkça coğrafyadan, kan, öldürme, kin, pusu, böyle devam ediyor.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, lütfen müdahale edin!

BAŞKAN – Sayın Bakan…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Böyle iftira, böyle devam eder.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ya özür diler ya der ki “Sözümde duruyorum.”

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen sakin olunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – O zaman, bizim de söyleyecek iki sözümüz olur.

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen, baştan da belirtmiş idim…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İç Tüzük 160’a göre söz talebimiz var Sayın Başkan.

BAŞKAN – Lütfen… Baştan da belirtmiş idim, biliyorsunuz, İç Tüzük’ümüzün amir hükmüne göre, hiç kimse kaba ve yaralayıcı söz söyleyemez.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Efendim, 163’ü onun için talepte bulundum. Siz de tutanaklar gelince…

BAŞKAN - 163’ün değil… Sayın Bakan, lütfen, bu konunun kastı aştığını söyleyiniz ve bu konuyu, lütfen, şey yapalım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, hangi konuda kastı aştığıyla Sayın Bakanı zorluyorsunuz?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – “On para etmezsiniz.” dedi Sayın Elitaş.

BAŞKAN – Lütfen…

PERVİN BULDAN (Iğdır) – “On para etmezsiniz.” dedi…

 MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Hangi konuda zorluyorsunuz?

BAŞKAN – Sayın… Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Ne konuda zorluyorsunuz?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen, sakin olunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kendileri kaç para ediyor acaba?

BAŞKAN – Lütfen, sakin olunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Bir para ediyor mu kendisi? Bakın, bu Meclisin iradesine küfrediyorsunuz!

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen… Sayın Kaplan, lütfen olayı…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Buraya, kürsüye mermi koyarak racon kesmeye kalkıp… Hangi konuda yapıyorsunuz?(Gürültüler)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Özür dileyecek!

SIRRI SAKIK (Muş) – Ayıptır!

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Ya soru sormak için…

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Yeter!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayser) – Sayın Başkan, ne anlamda yapıyorsunuz?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Meclisin iradesine küfretti!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, şu hareket yanlış bir harekettir.

BAŞKAN – Lütfen, daha sakin olunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Şu hareket yanlış bir harekettir. Tehdit içerir bu.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Özür dileyecek!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – On para etmez…

BAŞKAN – Ve lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Özür dileyecek!

BAŞKAN – Lütfen, lütfen, oturunuz… Lütfen oturunuz.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Sayın Başkan, bir grup başkan vekili bir soru sormayacak mı yani?

BAŞKAN – Soruyor efendim. Ben, onların sakin olmasını istiyorum.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Niye müdahale ediyorsunuz?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Ne alakası var? Sen konuşma! Bir paralık adamı bakan yapıyorsunuz!

BAŞKAN – Lütfen yerlerinize oturunuz!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, burada kimsenin terör estirmeye hakkı yoktur.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu Meclise, milletin iradesine “On paralık” diyor. 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri… Sayın Kaplan… Böyle bir usul olamaz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Kendi bir paralık bile değil!

BAŞKAN - Sayın Kaplan…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Burada hiç kimsenin terör estirmeye hakkı yoktur, kimse bağıramaz.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Kimsenin haddi değil...

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Terbiyesiz!

BAŞKAN – Sayın Buldan…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “Terbiyesiz” diyemezsin! “Terbiyesiz” diyemezsin sen!

BAŞKAN - Sayın Sakık… Lütfen, yerinize oturunuz. Lütfen yerinize oturunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Ben bir söz verdim Sayın İçişleri Bakanına ve konuyu belirttim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, öncelikle, oradaki grup başkan vekili buraya dönerek “terbiyesiz” diyemez. O, “terbiyesiz” lafını geri alacak, özür dileyecek! 

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Özür dileyecek buradan!

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – “Terbiyesiz” demedim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Önce ondan özür dileyecek!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Senin Bakanını terbiyeye davet ediyorum! Elitaş, çarpıtma…

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Arkadaşınız söyledi.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ondan özür dileyecek önce!

BAŞKAN – Hepinizi, sayın grup başkan vekilleri…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Sayın Başkan, “terbiyesiz” diyemez! “Terbiyesiz” diyemez! “Terbiyesiz” sözünü geri alacak!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – “Terbiyesiz” lafını kim söyledi? Çarpıtma!

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Arkadaşın söyledi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Özür dileyecek! Çarpıtma değil! Çarpıtma değil! Eleştiriye karşı çıktığınız zaman haddi aşıyorsunuz! Kendinizden geçiyorsunuz! Bardağı kıran sensin!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Evet!

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Ya arkadaşlar, ne dedilerse iade ediyoruz.

BAŞKAN - Bir dakika Sayın Kaplan, oturunuz lütfen.

İç Tüzük’ün 160’ncı maddesini  tekrar okumanızı rica edeceğim. Bu çatı altında hiçbir milletvekilinin diğer bir milletvekiline ya da gruba karşı kaba ve yaralayıcı sözler sarf etmemesi gerekir.

HASİP KAPLAN (Şırnak) –  Kınama cezası gerektiriyor.

BAŞKAN - Lütfen bu konuda daha dikkatli olunuz ve ben, bu çerçeve içinde Sayın İçişleri Bakanının bunun haddi aşmış ya da biraz maksadını aşmış bir söz olduğunu ve bu konuda bir açıklama yapmasını rica ettim ve bu konunun bu şekilde kapanmasını istiyorum.

Lütfen buyurunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Umarım bir kez daha müdahaleyle sözüm kesilmez.

BAŞKAN – Siz de lütfen kısa bir şekilde bu konuyu söylerseniz…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Tabii, yok, hayır, hayır, ben kısa bir şekilde…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Başka hakaretlere neden olmadan kısaca söylesin.

BAŞKAN – Evet efendim, yapmaz herhâlde, kendisi, demin söyledim, İç Tüzük’e uygun davranacağından eminim.

Buyurunuz Sayın Bakan.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Kaldığım yerden devam edeyim, tekrara girmek istemiyorum.

Şimdi, kendilerinin savundukları bir tez var, asılsız, akıl dışı bir tez üzerinden siyaset yapıyorlar. Bu siyaseti… (BDP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın Bakan, konumuz…

SIRRI SAKIK (Muş) – Kardeşim, sen neyi savunuyorsun?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bir paralık bir adam Bakan olursa böyle konuşur!

BAŞKAN – Bir dakika, oturunuz sayın milletvekilleri, lütfen oturunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Nedir bu? Hakaret üstüne hakaret! Bu Meclis onu hak etmiyor.

BAŞKAN – Lütfen oturunuz Sayın Kaplan. Lütfen oturunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu Meclis onu hak etmiyor. Milletin iradesine saygısızlık bu!

BAŞKAN – Lütfen oturunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, şu şiddet uygun mu? Şu ses tonu uygun mu? Şiddettir bu. Şiddet uyguluyor şu anda. Bağırarak şiddet uyguluyor.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bakana söyleyin, milletin iradesine saygı duysun. Ayıptır! Bu Genel Kurulda hepimize hakaret ediliyor şahsınızda, bu Genel Kurulun iradesine, bütün milletvekillerine hakaret ediliyor. Niye susuyorsunuz?

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen oturunuz.

Sayın Bakan, talebimiz, size yönelttiğimiz isteği lütfen bu çerçeve içinde değerlendiriniz, tartışmalara yol açmadan bu konuyu lütfen kapatalım.

Buyurunuz.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sayın Başkanım…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bir bakan bakanlık yapmazsa istifa etmesi lazım.

BAŞKAN – Lütfen Sayın Kaplan, lütfen sakin olunuz, suhuletle davranınız ve uygun bir şekilde sonuçlandıralım.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sayın Başkanım, yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri, aziz milletimiz; özür dilemem konusunda talepte bulunan siyasi parti ve onun ilgili milletvekillerinin siyaset tarzı, siyasette yapmak istedikleri aziz milletimizin ve yüce Meclisimizin yeteri kadar malumudur.

Benim söylemek istediğim, Türkiye’yi bölmek için faaliyet gösteren bir terör örgütünün…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Allah Allah, süphanallah!

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …savunmasını bir şekilde ama her yerde yapmaya çalışan bir siyasi partinin…

SIRRI SAKIK (Muş) – Aslında senin bu politikaların ülkeyi böldüren!

BAŞKAN – Sayın Sakık, lütfen…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) - …otuz senedir bu ülkede, özellikle doğu, güneydoğu bölgemiz başta olmak üzere bu ülkenin tamamında…(BDP sıralarından gürültüler)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sen kaç paralıksın onu anlat, onu bilelim!

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Hayır, ya özür dilersin ya da gereğini yaparız.

BAŞKAN – Lütfen sayın milletvekilleri…

Sayın Bakan, tekrar ben…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …terör adına, terör üzerinden ve terörü savunarak, teröristleri savunarak…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ayıp ya! Bu milletin iradesine, bu Meclise saygılı olacaksınız.

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen, ben…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Bakan ya özür diler ya da oylatın.

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

Lütfen Sayın Bakan, konumuz sadece bu yaralayıcı söz üzerinedir. Daha fazla detay üstüne tartışmıyoruz. Sadece bu konu üstünde sizden bir söz alıyoruz.

Buyurunuz.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Sayın Başkanım, Meclisimizin değerli üyeleri; terör ve terörü savunarak bu ülke…(BDP sıralarından gürültüler)

SIRRI SAKIK (Muş) – Yeter be!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sen savunuyorsun ya! Ayıp ya! Bir bakana yakışıyor mu bu!

BAŞKAN – Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, istedikleri gibi söylemek mecburiyetinde değil.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, bir bakana yakışıyor mu bu? Saat 7’yi geçti, televizyon kapandı…

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen yerinize oturun. Birazcık sabırlı olur musunuz lütfen.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Savunmuyorsanız…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu milletin iradesi önünde özür dilememek için bunu yapıyor.

BAŞKAN – Lütfen sabırlı olunuz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, tutanaklara baktınız mı siz?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tamam, mahkemede hesaplaşacağız sizinle.

BAŞKAN - Sayın Şahin, lütfen bu konudaki sözünüzü söyleyiniz ve bu konuyu kapatalım lütfen.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Devam ediyorum Sayın Başkanım, müsaade edin.

Terör ve terörü savunarak bu ülkede hiçbir insanımıza otuz yılda 25 kuruşluk bir yarar kimse sağlamamıştır. Millet acı içindedir, feryat içindedir, ıstırap içindedir; iş hayatı sıkıntıdadır, özgürlükler sıkıntıdadır, halk sıkıntılıdır ve şikâyet etmektedir.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ya ne anlatıyor Sayın Başkan, Allah aşkına! Şimdi bu hikâyeleri dinlemek zorunda değiliz. 

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Ben diyorum ki genel başkanıyla, milletvekilleriyle, bütün ilgilileriyle…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – “On para ediyor musun, etmiyor musun?” Söylediğin sözlerine açıklık getir.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen oturunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bu milletin iradesine saygısızlık ya!

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …bütün ilgilileriyle bu ülkede…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Özür diliyor musun, dilemiyor musun?

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …bu ülkede kimsenin…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Özür diliyor musun, dilemiyor musun?

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen oturunuz.

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – …beş kuruşluk, on kuruşluk bir katkısı olmamıştır.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İstifa kampanyasını başlatıyorum bütün Türkiye’de. Bir paralık Bakan bakanlık yapamaz diye Türkiye’de kampanya açıyorum!

İÇİŞLERİ BAKANI İDRİS NAİM ŞAHİN (Ordu) – Konuştuğu her şey boştur. “On para etmez.” dedim, eğer istiyorlarsa “On para eder.” diyeyim, o zaman düzelteyim.

Arz ederim. Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İstifa kampanyası açıyorum. (BDP sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, on dakika ara veriyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 19.06

 

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.59

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 50’nci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Çalışma süremizin sonuna geldiğimiz için, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 12 Ocak 2012 Perşembe günü, alınan karar gereğince saat 13.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                               Kapanma Saati: 20.00

 



(X) (10/97) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi'nin tam metni tutanağa eklidir.

(X) 112  S. Sayılı Basmayazı 04/01/2012 tarihli 47’nci Birleşim Tutanağı’na eklidir.