TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                                TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                                19’uncu Birleşim

                                                                                       16 Kasım 2011 Çarşamba

 

(TBMM Tutanak Müdürlüğü tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

                                                                                               İÇİNDEKİLER

 

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, kanun hükmünde kararname yetkisinin Hükûmetçe kullanılış biçimine ilişkin gündem dışı konuşması ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı

2.- Malatya Milletvekili Öznur Çalık’ın, on yıldır informal bir grup olarak görev yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi Nüfus Kalkınma Grubu’nun faaliyetlerine ilişkin gündem dışı  konuşması

3.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, tutuklu bulunan öğrencilerin durumlarına ve adil yargılanma yapılabilmesi için alınması gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşması ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, gündem dışı konuşmasına Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın vermiş olduğu cevapta ifadelerini yanlış aksettirdiğine ilişkin açıklaması

2.- İstanbul Milletvekili İhsan Özkes’in, Suudi yetkililerince Kabei Muazzama’daki Osmanlı’nın yaptırdığı revakların yıkılmak istendiğine ilişkin açıklaması

3.- Trabzon Milletvekili Mehmet Volkan Canalioğlu’nun, yeni atanan bakan yardımcılarının yetki, görev ve sorumluluklarının belirlenmesine ilişkin açıklaması

4.- Niğde Milletvekili Doğan Şafak’ın, Niğde ilinin merkez köyleri ve Çiftlik ilçesinde meydana gelen don olayı nedeniyle patates üreticilerinin mağduriyetinin giderilmesine ilişkin açıklaması

5.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Barış ve Demokrasi Partisine ayrımcılık yapıldığına ilişkin açıklaması

6.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, Van ilinde meydana gelen depremde yıkılan konutların bir an önce yapılarak teslim edilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

7.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda Deniz Feneri davasının avukatlığını yapan üyenin olup olmadığına, var ise davanın avukatlığından ne zaman istifa ettiğine ilişkin açıklaması

8.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Hükûmetin kanun hükmünde kararname yetkisini kullanırken ortaya çıkan sorunlara ilişkin açıklaması

 9.- Muğla Milletvekili Mehmet Erdoğan’ın, Hükûmetin kanun hükmünde kararname yetkisini kullanırken ortaya çıkan sorunlara ilişkin açıklaması

10.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Hükûmetin kanun hükmünde kararname yetkisini kullanırken ortaya çıkan sorunlara ilişkin açıklaması

11.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Hükûmetin sağlık hizmetlerine önem vermesi gerektiğine ilişkin açıklaması

12.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Kıbrıs’ta üniversitelerde okuyan Kürt çocuklarının sorunlarına ilişkin açıklaması

13.-  Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, CHP’li bir vekilin, cemaat mensuplarının herhangi bir göreve gelmemeleri gerektiği görüşünün özgürlük anlayışına ters olduğuna ilişkin açıklaması

14.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, kanun hükmünde kararnamelerin kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal ettiğine ilişkin açıklaması

15.- Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz’ın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Yargıtay üyeleriyle ilgili iddialara ve Van depreminde mağdur olan depremzedelere yeterli yardımların yapılmadığına ilişkin açıklaması

16.- İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün, Süveyş Kanalı’nın açılış yıl dönümüne ilişkin açıklaması

17.- Antalya Milletvekili Yusuf Ziya İrbeç’in, hakkındaki disiplin takibatının sürdüğüne ve hâlen Milliyetçi Hareket Partisinin üyesi olduğuna bu nedenle AB Uyum Komisyonu üyeliğinin devam ettiğine ve bu komisyona seçim yapılamayacağına ilişkin açıklaması

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Jerzy Buzek’in beraberinde bir Parlamento heyetiyle birlikte ülkemizi ziyaret etmesinin uygun bulunduğuna ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/631)

 

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 20 milletvekilinin orman yangınlarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/53)

2.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve 21 milletvekilinin, küresel ısınmanın ülkemize etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/54)

3.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 23 milletvekilinin, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/55)

 

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve arkadaşları tarafından (124 sıra no.lu) Türkiye’de medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı hakkında alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi

2.- "AKP İktidarı döneminde Afet ve Acil Müdahale Mevzuatında yapılan değişiklikler ve getirilen yeni yapılanma sonuçlarının Van depremindeki etkilerinin araştırılması, sonuçlarının tespiti ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla" verilen Meclis araştırması önergesinin 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde okunarak görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi

3.- (10/20) esas numaralı, Kazdağları’nda yaşanan çevresel sorunlar hakkındaki Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmesinin, Genel Kurulun 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

 

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

2.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in,  şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

5.- Bursa Milletvekili Necati Özensoy’un, Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş’in, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

6.- Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş’in, Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

7.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, İstanbul Milletvekili Volkan Bozkır’ın, partisine sataşması nedeniyle konuşması

8.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, partisine sataşması nedeniyle konuşması

9.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, grubuna sataşması nedeniyle konuşması

10.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

IX.- SEÇİMLER

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Millî Savunma ve  AB Uyum Komisyonlarında açık bulunan üyeliklere seçim

 

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/330) (S. Sayısı: 41)

 

XI- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Kütahya-Tavşanlı’daki siyanür tehlikesiyle ilgili bazı iddialara ilişkin Orman ve Su İşleri Bakanından sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/382)

2.- Bolu Milletvekili Tanju Özcan’ın, Suriye’ye yapılan ihracata ilişkin Başbakandan sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/531)

3.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, 632 sayılı KHK sonrası alınan sözleşmeli personelin kadroya alınmasına ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/565)

4.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, 4-C’li çalışanların aile yardımı almalarına ve kadroya geçirilip geçirilmeyeceklerine ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/566)

5.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, motorin yerine kullanılan 10 numara yağın çevresel etkilerine ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı  (7/580)

6.- Hatay Milletvekili Adnan Şefik Çirkin’in, İskenderun Körfezinde batan bir yük gemisine ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/581)

7.- İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan’ın, 17 Ağustos 1999 Kocaeli depremindeki hasarlı binalara ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/582)

8.- Balıkesir Milletvekili Ayşe Nedret Akova’nın, Ayvalık’ta bir köydeki demir cevheri zenginleştirme tesisinin bölgeye zarar verdiği iddialarına ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/583)

9.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in, Tekirdağ’daki tarihî ve kültürel varlıkların korunmasına ve tanıtılmasına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/658)

10.- Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen’in, bir şirkete yönelik vergi incelemesi yapılmasına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/674)

11.- Manisa Milletvekili Erkan Akçay’ın, Antalya-Serik’in bir köyündeki sel felaketi ve Manisa-Gördes’in bir beldesindeki hortum felaketine ilişkin Başbakandan sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/699)

12.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, Manisa ve Balıkesir’in bazı ilçelerinde faaliyete geçmesi planlanan nikel rafinerisine ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/713)

13.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz’ün, Karacabey’de yapılması planlanan KOBİ Sanayicileri Toplu İşyerleri Yapı Kooperatifine ilişkin sorusu ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın cevabı (7/714)

14.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, yabancı basında yer alan AB ile müzakerelerin felç olduğu iddiasına ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın cevabı (7/757)

15.- İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, AB İlerleme Raporu’na ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın cevabı (7/925)

16 Kasım 2011 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER:  Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

------ 0 ------

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 19’uncu Birleşimini açıyorum.

III.YOKLAMA

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz kanun hükmünde kararnameler hakkında söz isteyen Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’ye aittir.

Buyurun Sayın Yeniçeri. (MHP sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, kanun hükmünde kararname yetkisinin Hükûmetçe kullanılış biçimine ilişkin gündem dışı konuşması ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı

 

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclisin kürsüsünden yemin hariç ve arızi bir durum hariç ilk kez konuşuyorum. Bu yüzden, imkân bulduğumuz süre içerisinde hayırlara vesile olacak çalışmaları yapmayı Cenabı Allah’tan nasip etmesini dileyerek sözlerime başlamak istiyorum.

Bilindiği gibi, 12 Mart darbecilerinin 1960 Anayasası’na eklediği bir hükümle Hükûmete, kanun hükmünde kararname çıkararak Parlamentoyu devre dışı bırakma yetkisi verilmiştir. 12 Eylül 1982 Anayasası da kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren maddeyi aynen korumuştur. İstisnai hâllerde belli süre ve amaçlarla verilen bu yetki, AKP İktidarı tarafından yoğun bir biçimde istismar edilmiştir.

Darbe anayasalarını kıyasıya eleştirmek, ardından da darbe anayasalarında yer alan ve demokrasinin mabedi olarak nitelenen Parlamentoyu bir nevi baypas eden kanun hükmündeki kararnamelerle devleti yapılandırmak hem tutarlı hem de demokratik bir tavır değildir.

Bir önceki Hükûmet seçim öncesi Türkiye Büyük Millet Meclisinden kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi almıştı. Bu yetkiye dayanarak, diğerleri bir yana, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıkken otuz dört tane kanun hükmünde kararname çıkarılmıştır. Hükûmet çıkardığı kanun hükmündeki kararnameler ile devletin yönetim yapısını ve bürokrasideki görevli yöneticilerin statülerini altüst eden değişiklikler yapmıştır. Bu bağlamda, 8 Haziran 2011 tarihinde çıkarılan 636 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yle Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmündeki Kararname’yle Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı kurulmuştur. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı kapatılarak bu Bakanlığa ait görevler bu yeni Bakanlığa devredilmiştir ancak 4 Temmuz 2011 tarihli Resmî Gazete’de iki kanun hükmündeki kararname daha yayınlanarak bu Bakanlık 644 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 645 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yle de Orman ve Su İşleri Bakanlığı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 644 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığına ait kanun hükmündeki kararnamenin yayınından bir buçuk ay sonra değiştirilen ilk maddesi yeni bir kanun hükmündeki kararnameyle tekrar değiştirilmiştir.

Bir getiren-bir kaldıran, bir birleştiren-bir ayrıştıran uygulamalar, devlette devamlılık, devlet geleneği ve devlet sorumluluğuyla bağdaşır bir durum değildir. Bunun adı, kanun hükmündeki kararname müessesi değil, yap-boz, koy-kaldır, dene-yanıl müessesesidir. Hükûmet, aslında kanun hükmündeki kararnamelerle âdeta devlete el koymaktadır. Kanun hükmündeki kararnameler torba kanun niteliğinde düzenlenmiştir. Bir kanun hükmündeki kararname ile onlarca kurumla ilgili yapısal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Birkaç gün önce Avrupa Birliği Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmündeki Kararname ile Bazı Kanun Hükmündeki Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmündeki Kararname onlarca kamu kurum ve kuruluşunun düzen değişikliği yaratacak hükümler içermektedir. Söz konusu kanun hükmündeki kararnamenin 57’nci maddesiyle Kamu İhale Kurumundaki tüm başkan yardımcıları, baş hukuk danışmanları, daire başkanları, unvanlı kişiler bir kalemde görevden alınmış ve bunlar bir anda müşavir hâline getirilmiştir. Böylece, Kamu İhale Kurulundaki başkan yardımcıları artık kurul kararıyla değil bakan tarafından atanacaktır. İlgili bakan bağımsız ihale kurulunun karar yetkisini eline almış olmaktadır.

Kanun hükmündeki kararname anayasal bir müessese olmasına rağmen demokratik bir müessese değildir. Yasamanın yetkisini yasamadaki çoğunluğun arzusuyla yürütmeye devretmek anlamına gelmektedir. Kanun hükmündeki kararname kanun hükmündedir ama kanun da değildir. Kanun olabilmesi için Meclisten geçmesi gerekir. Anayasa’nın açık hükmüne rağmen çıkarılan onlarca kanun hükmündeki kararnameden henüz Türkiye Büyük Millet Meclisine gelen yoktur. Anayasa’yı yasalara, yasaları da kanun hükmündeki kararnamelere indirgemek fena hâlde Anayasa suçu işlemek anlamına gelmektedir. Anayasa’yla kurulmuş olan Devlet Planlama Teşkilatının bir kanun hükmündeki kararname ile Kalkınma Bakanlığına dönüştürülmesi ilginçtir. Anayasa’yla kurulan bir teşkilatı kanun hükmündeki kararnameyle kaldırmak Anayasa’nın hem resmen hem de fiilen ihlalidir. Hükûmetin tasarrufu kanun hükmündeki kararname tasarrufu değil Anayasa hükmündeki kanun tasarrufu hâline gelmiştir.

Değerli milletvekilleri, çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelerle devlet bürokrasisi iktidarın rehinesi konumuna indirilmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözünüzü tamamlayınız.

ÖZCAN YENİÇERİ (Devamla) – Görevlerini vekâleten yürüten üst düzey bürokratlar bugün AKP Hükûmetine bağlı etkisiz eleman durumundadır. Artık bürokratların kaderini yasalar değil, bakanın iki dudağı tayin etmektedir.

Kanun hükmündeki kararnameler bakanlıklarda teşkilat ve görevleri yeniden tanımladığı için görev başında bulunan bürokratların mevcut statülerini kaybetmeleri sonucunu doğurmuştur. İdarenin tek yanlı bu tasarrufuna karşı mağdur olanların yargıya gitme hakları da yoktur. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma niteliğini tartışılır hâle getirmiştir.

Kanun hükmündeki kararnameler devleti partileştiren, partiyi de devletleştiren bir araca dönüşmüştür. Hükûmet kanun hükmündeki kararnamelerle devlete el koymuş, bürokrasiyi rehin hâline getirmiştir. İktidar Anayasa’nın kanun hükmündeki kararname çıkarması konusunda kendisine verdiği yetkiyi kötüye kullanmıştır. Anayasa’nın 91’inci maddesine göre çıkarılmış olan kanun hükmündeki kararnamelerin yine aynı madde gereği Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmesi gerekmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisini devre dışı bırakan, demokrasiyi tehdit eden, bürokrasiyi rehin hâle getiren, hukuku formaliteye indirgeyen kanun hükmündeki kararname uygulamalarının mercek altına alınması varlığının gereğidir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yeniçeri.

Hükûmet adına Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ cevap verecektir.

Buyurunuz Sayın Bozdağ. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Özcan Yeniçeri’nin kanun hükmünde kararname yetkisini Hükûmetin kullanmasına ilişkin gündem dışı konuşmasında ifade ettiği hususları cevaplandırmak üzere huzurunuzdayım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bir defa, bir konuda anlaşmamız lazım, o da şu: Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi anayasal bir yetki midir, değil midir? Anayasa’yı açıp bakıyoruz. Anayasa’nın 91’inci maddesi “Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme” başlığını taşıyor. Yani demek ki Hükûmetin kullandığı kanun hükmünde kararname çıkarması Anayasa’dan kaynağını alan bir yetkidir. Anayasa’nın 6’ncı maddesinde de zaten “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” hükmünü amirdir. Burada, bir defa, Hükûmetin kullandığı kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi Anayasa’ya dayanmaktadır.

Okuyorum, 91’inci maddede deniliyor ki: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.”

Bir defa, burada hangi konuların kanun hükmünde kararname konusu olamayacağını da, yasak alanı da açıkça Anayasa ortaya koymuştur.

Devam ediyor, ikinci fıkra: “Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.”

Peki, değerli milletvekilleri, kanunlar nereden çıkar? Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkar. Bu yetki kanunu, adı üstünde, bir kanun. Nereden çıktı? Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıktı. Geldi hem ilgili komisyonda görüşüldü hem de Genel Kurulda müzakere edildi ve Genel Kurulun kabulü ile 6/4/2011 tarih, 6223 sayıyla kanunlaştı burada.

Bakıyoruz, amaç ve kapsam aynen Anayasa’da belirtildiği gibi var bunun içerisinde, süresi var, kaç defa kanun hükmünde kararname, bu süre içerisinde birden fazla çıkarılıp çıkarılamayacağına ilişkin usuller var, ilkeler var. Yani Anayasa’nın bir kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren kanunda aranması gereken, bulunması gereken şekil şartları neyse, esasa ilişkin şartlar neyse bunların tamamı bu kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini veren kanunda var.

Peki, bu kanun Anayasa’ya uygun mu? Bu konu tartışılmış. Muhalefet partileri farklı görüşler dile getirmişler ama konu Anayasa Mahkemesine de taşındı. Anayasa Mahkemesi daha sonra verdiği bir kararda, 27 Ekim 2011 Perşembe günü verdiği kararda bu Kanun Hükmünde Kararname’nin yürürlüğünün durdurulması talebini reddetmiştir.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Kaça kaç?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Yani Anayasa Mahkemesinin kararında… Kısa özeti elimde…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Haşim Kılıç reddetti.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Bir başka konu: Şimdi, bu Kanun Hükmünde Kararname’ye baktığınızda, neyi düzenliyor diye ifade ediyoruz. Onun amaç ve kapsamını düzenleyen 1’inci maddesine bakıyoruz: “Kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini sağlamak üzere…” diye amaç ve kapsamın çerçevesinde belirtiyor. Hangi konularda düzenleme yapılacağını belirtiyor, ilkelerini belirtiyor, süresini belirtiyor. Yapılan düzenlemelere baktığınızda ise tamamen Yetki Kanunu çerçevesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmete verdiği yetki sınırları içerisinde kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi kullanılmıştır. Bugün Sağlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, diğer bakanlıklar Türkiye’de çok başarılı hizmetler ortaya koyuyorlar. Teşkilatların çalışmasında ortaya çıkan aksamaları bizzat tecrübeyle yakından biliyorlar. Bakanlıkların daha etkin, daha verimli çalışması için neler yapılması gerektiğine dair onların çalışmaları, ortaya koydukları birtakım tespitleri var ve bu tespitler çerçevesinde devletin bütün organlarının daha etkin, verimli faaliyet gösterebilmesi ve vatandaşın ve devletin menfaatine olacak sonuçların kısa sürede ortaya çıkarılması için atılması gereken adımlar neyse o çerçevede düzenlemeler yapılmış ve adımlar atılmıştır.

Bugüne kadar çıkarılan kanun hükmünde kararname sayısı, Yetki Kanunu’nu aldığımız günden bugüne kadar çıkan kararname sayısı 35 adettir. 35 adet kanun hükmünde kararname çıkmıştır ve bunlar da Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir ama burada bir hususu da ifade etmem lazım. Sayın Hatip burada “Bunlar Meclis Başkanlığına sunulmadı, keşke buraya sunulsaydı.” dedi ama zannedersem Meclisi takipte bir eksiklik var, Anayasa’yı da okumamış belli ki Sayın Hatip, Anayasa’yı okusaydı, 91’inci maddenin son fıkrası aynen, şöyle “Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.” hükmüne amirdir.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Genel Kurula getirmeniz lazım.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Yani bir kanun hükmünde kararname Resmî Gazete’de yayımlandığı gün Meclis Başkanlığına sunulur, Başkanlığa müracaat ederseniz Sayın Vekilim, hepsi orada. Danışmanlarınızı biraz çalıştırsaydınız bunların bilgilerini alırdınız.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Buraya getireceksiniz, buraya. Başkanlık olmaz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Efendim, “Meclis Başkanlığına sunulur” Anayasa’nın hükmü. Siz “Sunulmadı” dediniz.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Meclis Başkanlığı yazmıyor orada, “Meclise sunulur.” diyor.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Ve bütün kanun hükmünde kararnameler Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur ve Başkanlıktadır.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Başkanlık olmaz. Bu bir şey değiştirmez ki!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) -  İsterseniz şimdi hemen gidip edinebilirsiniz veya danışmanlarınız vasıtasıyla edinebilirsiniz ama Anayasa’yı okumadan Mecliste bu konuda ne işler yapılmış, bunu değerlendirmeden burada itham etmek fevkalade yanlıştır.

Bir başka konu, o da şu: Bu kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini sadece AK PARTİ Hükûmeti mi kullanmış? Bundan önce kullananlar hiç olmamış mı? Bakıyorsunuz, bizim hukukumuza girdikten sonraki süreçte, elimde rakamlar var: Bülent Ecevit Hükûmeti, 1’inci Hükûmet, CHP, 26/1/1974 ila 17/11/1974 yılları arasında sürmüş, baktığınız zaman bir yıl bile sürmemiş bu süre. Peki, Hükûmet o dönemde kaç tane kanun hükmünde kararname çıkarmış? 3 tane çıkarmış.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – 3 tane mi!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Şimdi, gene bakıyoruz, Bülent Ecevit Hükûmeti, CHP, 3’üncü Hükûmet. Ne zaman kurulmuş? 5/1/1978 ila 12/11/1979 tarihleri arasında bu Hükûmet görev yapmış. Rakama baktığınızda da, işte bir yıldan biraz fazla, iki yıla yakın. Kaç tane kanun hükmünde kararname çıkarmış? Tam 21 tane kanun hükmünde kararname çıkartılmış. Şimdi, bakıyorsunuz, DYP-SHP Hükûmeti var, 20/11/1991 ila 25/6/1993 arasında, o zaman DYP-SHP Hükûmeti var, bu süre arasında 14 tane kanun hükmünde kararname çıkartılmış.

Tansu Çiller Hükûmeti, gene o da DYP-SHP Hükûmeti, daha sonra 1995’in sonuna doğru “CHP” ismini aldı, değişti. O dönemde, Sayın Tansu Çiller’in Başbakanlık yaptığı 25/6/1993 ila 5/10/1995 tarihleri arasında tam 75 tane kanun hükmünde kararname çıkarılmış.

Peki, geliyorum Sayın Yeniçeri’nin mensubu olduğu partinin de koalisyon ortağı olduğu döneme. Ne zaman? 28/5/1999’da hükûmet kuruluyor, 19/11/2002 tarihine kadar görev yapıyor, yaklaşık üç buçuk yıla tekabül ediyor. Şimdi söyleyeceğim rakama dikkat buyurun, üç buçuk yıl içerisinde çıkarılan kanun hükmünde kararname adeti nedir biliyor musunuz? Tam 51 adet kanun hükmünde kararname çıkarılmış, 51 adet.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Deprem kararnameleri onlar. Konularını açıkla konularını.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Bakın, biz dokuzuncu yılı dolduruyoruz, onuncu yıla geçiyoruz, üç tane hükûmet, üçüncü hükûmet, bir de başlangıçtakini sayarsanız…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Devlet yapısını değiştiren bir şey yok, kurum yapısını değiştiren bir şey yok!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – …dördüncü hükûmet diyelim ve bakın, onuncu yıla geçiyoruz. Biz, ilk iki hükûmet döneminde bu yetkiyi hiç kullanmadık sadece bakanlıkların yapılandırılması ve Türkiye’deki idari yapının daha verimli, daha etkin işletilebilmesi açısından yaşanan tecrübelerden hareketle atılması gereken adımlar olduğu için bu yetkiyi aldık ve bizim kullandığımız kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisiyle çıkardığımız kararname sayısı, sayın vekilim, 35’tir. Ben şimdi soruyorum yüce heyete: Üç buçuk senede 51 tane kanun hükmünde kararname çıkarmak mı Meclisi devre dışı bırakmaktır, yetki gasbı yapmaktır   –yani öyle kabul ederseniz, kaldı ki öyle değil- yoksa on yıla yakın, işte, 18 Kasımda 10’uncu yıla giriyoruz biz Hükûmet olarak, on  yılda 35 tane çıkarmak mı? Hangisi daha Meclise eğer saygı açısından bakıyorsanız…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Devletin ana yapısını değiştirdiniz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Kaldı ki bunun Meclisin yetkisini gaspla da uzaktan yakından alakası yoktur çünkü Meclis yetki ve görevlerini Anayasa’dan alır. Anayasa’nın Meclise verdiği bir yetkiyi, Anayasa’nın Hükûmete verdiği bir yetkiyi, Anayasa’nın Meclise veya Hükûmete verdiği bir görevi Anayasa’ya uygun şekilde kullananları “Yetki gaspı yapıyorsunuz, Meclisin yetkisini devralıyorsunuz, Meclisi işlevsiz kılıyorsunuz.” diye eleştiremezsiniz.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Bozdağ, 12 Eylül anayasası o! O 12 Eylül darbe anayasası, darbe!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – O zaman şunu yapacağız, o zaman diyeceğiz ki: “Bu maddeyi değiştirelim, bu maddeyi kaldıralım.”

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hani siz karşı çıkıyorsunuz ya, o darbe anayasası o!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Ha o zaman o konuşulabilir.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Senin söylediğin darbe anayasası, onu söylüyorsun!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Yeni anayasa sürecinde elbette bunlar müzakere edilebilir ama bakın, biz demokratik bir hukuk devletiyiz. Parlamento yetkilerini Anayasa’ya göre kullanıyor, İç Tüzük’e göre kullanıyor, Hükûmet de yetki ve görevlerini Anayasa ve kanunlar çerçevesinde yapıyor.

Burada Hükûmetimiz Anayasa’nın verdiği imkânı kullanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinde müzakere edilip görüşülerek kanunlaşan yetki kanunu çerçevesinde çıkardığı kanun hükmünde kararnameleri Meclisin verdiği izinle çıkarmaktadır. Eğer Meclis izin vermeseydi, Meclis bu kanunu çıkarmasaydı Hükûmet kullanamazdı bu yetkiyi. Dolayısıyla, bu yetki, yetki gaspı değildir, Meclisi işlevsiz kılma değildir, aksine Meclisin verdiği izin ve yetki çerçevesinde ve Meclisin çizdiği sınırlar içerisinde bu yetkinin kullanılmasıdır. Burada Anayasa ve yasaya aykırı bir durum söz konusu değildir. Türkiye'nin daha iyi yönetilmesi, kurumlarımızın daha etkili ve verimli çalışması ve bugüne kadar yaşanan aksaklıkların, eksikliklerin ortadan kaldırılması için atılması gereken adımlardı, biz bunları attık, ülkemiz için hayırlı ve yararlı olduğuna inanıyoruz. Bu hayırlı ve yararlı kanunlardan herkes istifade edecektir ve Türkiye bu kanunlarla daha güçlü hâle gelecek, daha iyi hizmetleri daha güzel bir şekilde üretme imkânı bulacaktır.

Ben böylesi bir konuşmama fırsat verdiği için Sayın Yeniçeri’ye teşekkür ediyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bozdağ.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, hem benim konuşmalarıma cevap olmadı söyledikleri hem de benim söylediklerimi çarpıttı Sayın Bakan. Onun için, söz istiyorum.

BAŞKAN – Yani cevabı bu kadar oldu, yapacağımız bir şey yok.

Gündem dışı ikinci söz, Türkiye Büyük Millet Meclisi Nüfus Kalkınma Grubu hakkında söz isteyen Malatya Milletvekili Öznur Çalık’a aittir.

Buyurunuz Sayın Çalık. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

2.- Malatya Milletvekili Öznur Çalık’ın, on yıldır informal bir grup olarak görev yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi Nüfus Kalkınma Grubu’nun faaliyetlerine ilişkin gündem dışı  konuşması

 

ÖZNUR ÇALIK (Malatya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün sizlere yüce Meclisimizin çatısı altında on yıldır informal bir grup olarak görev yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi Nüfus Kalkınma Grubunun faaliyetleri hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.

Nüfus Kalkınma Grubumuz 2001 yılında kurulmuş ve kurulduğu günden itibaren de sekreteryasını Türkiye Aile Planlaması Derneği yapmakta ve özellikle ana çocuk sağlığı ve üreme sağlığı konusunda yapmış olduğu çalışmalarla da son on yılda çok önemli imzalar atmış bulunmakta.

Grubumuz, kurulduğu andan itibaren, özellikle Avrupa Parlamenterler Forumu ile yapmış olduğu çalışmalar ve Birleşmiş Milletlerin Türkiye’deki ofisleriyle yapmış olduğu çalışmalarla dikkat çekmekte. Özellikle Türkiye’deki Birleşmiş Milletler ofisleri içerisinde Nüfus Kalkınma Fonu UNFPA ile Kadın Dostu Şehirler Projesi ve anne çocuk sağlığı konusunda projelere imza atmıştır.

Grubumuz, 2009 yılında Addis-Ababa’da yapılan ICPD toplantısında özellikle Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu Doğu Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ofisinin İstanbul’da kurulmasıyla ilgili çok önemli girişimlerde bulundu. Bu ofis, bizim de titizlikle takip ettiğimiz, özellikle nüfus, yaşlanma, uluslararası göç, anne çocuk sağlığı, üreme sağlığı, toplumsal cinsiyet eşitliği, insan ticareti gibi konularda gelişmekte olan ülkelerin eğitilmesi ve aydınlatılmasına yönelik çalışmalar yapılmak üzere kuruldu. Bu bölge ofisinin Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki on dokuz ülke bize bağlı olarak çalışacak ve ülkemizin son yıllarda uluslararası kuruluşlarda en üst düzeyde temsil edilme yönünde izlediği aktif politika açısından bu duruma baktığımız zaman çok ciddi stratejik öneme sahip olduğunu göreceğiz.

Birleşmiş Milletlerin ülkemizde hâlihazırda on iki kuruluşu bulunuyor ve bunlardan sadece bölge ofisi olan Gıda Örgütü ve Sınai Kalkınma Örgütü sadece Türkiye’deydi. İlk kez bu sene Birleşmiş Milletler Nüfus Kalkınma Fonu’nun Doğu Avrupa ve Orta Asya bölge ofisi Türkiye’de kuruldu ve İstanbul bu mücadeleyi verirken Viyana, Kopenhag ve Cenevre’yle mücadele etti ve başta Sayın Başbakanım olmak üzere bu konuda bize canıgönülden destek veren Sayın Dışişleri Bakanımıza, Kalkınma Bakanımız Sayın Cevdet Yılmaz’a ve tüm bürokratlarımıza, müsteşarlarımıza canıgönülden teşekkür ediyoruz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda ilk kez Birleşmiş Milletler Evsahibi Ülke Anlaşması kırk dokuz yıl sonra ilk kez 23’üncü Dönemde bu Meclis tarafından imzalandı ve artık Türkiye, Birleşmiş Milletler ofislerinin bölgesi hâline gelmek üzere çok hızlı adımlarla, stratejilerle ilerlemeye devam ediyor.

Değerli milletvekillerim, Sağlık Bakanlığımızın da özellikle Türkiye’de yapmış olduğu sağlıktaki reformlarla ilgili ana çocuk sağlığı konusunda grubumuz çok yakın takip içerisindedir. Özellikle 2015 Milenyum Kalkınma Hedefleri çerçevesinde anne bebek ölümleri konusunda Türkiye'nin yapmış olduğu çalışmaların tüm dünya tarafından takdir edildiğini bilgilerinize sunmak isterim. Özellikle anne ve bebek ölümleri konusunda 1990’lı yıllarda yüz binde 100 olan anne ölümleri bugün yüz binde 16 seviyesine gerilemiş, bebek ölümleri ise binde 60’lardayken bugün binde 10’lara, binde 9’lara gerilemiş vaziyettedir. Özellikle anne ve bebek ölümleri konusunda tüm dünya Türkiye'nin bu konudaki ilerlemesini de takdirle izlemektedir.

Nüfus Kalkınma Grubumuzun yoksulluğun önlenmesiyle ilgili özellikle TİKA’yla yapmış olduğu çalışma yine bütün dünyanın severek izlediği bir pozisyon almıştır. Türkiye’nin, gittiğimiz ülkelerde, Afrika’da bir hastanede sunulan tedavi merkezinde, Gürcistan’da bir kanser erken teşhis merkezinde, Afganistan’da ya da Kosova’da çatışmalardan zarar görmüş halkın sığındıkları konutlarda Türkiye’nin adı var, TİKA’nın adı var. Bu konuda Sayın Bakanımıza, Başbakanımıza ve Hükûmet yetkililerimize de canı gönülden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Ve Nüfus Kalkınma Grubu, Türkiye Aile Planlaması Derneği ve TİKA anne-çocuk sağlığı konusunda özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere anne-çocuk sağlığı eğitimi vermek üzere yeni bir proje başlatmış bulunmakta. Grubumuzun 24’üncü Dönem toplantısını da arkadaşlarımızla yapıp bundan sonra neler yapacağımızı da sizlerle paylaşacağız.

Yine, Grubumuzun gündeminde ve  konusunda olan önemli konulardan bir tanesi demografik yapılar, nüfus artış hızı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

ÖZNUR ÇALIK (Devamla) – Özellikle Sayın Başbakanımızın üstüne basarak Türkiye’nin gündeminde tuttuğu “Her ailede mutlaka üç çocuk olmalı.” söylemi Türkiye’nin demografik yapısına baktığımızda gerek ve şarttır. Dünya yaşlanıyor ve Türkiye de bununla beraber yaşlanmaya devam ediyor. Eğer yaşlı bir nüfus istemiyorsak mutlaka her evde en az üç tane çocuk olması gerektiği konusunda Nüfus Kalkınma Grubu olarak da fikirlerimizi çok net beyan ediyoruz.

Sözlerime son verirken, Türkiye Büyük Millet Meclisi Nüfus Kalkınma Grubumuzun geçmiş dönemlerde üyeliğini sürdürmüş tüm milletvekili arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyor, yeni üyelerimizle birlikte yapacağımız yeni çalışmalarda, yeni projelerde sizleri de haberdar etmeyi temenni ediyorum.

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –Teşekkür ediyoruz Sayın Çalık.

Gündem dışı üçüncü söz, tutuklu öğrenciler ve adil yargılanma hakkında söz isteyen Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’e aittir.

Buyurunuz Sayın Aygün. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, tutuklu bulunan öğrencilerin durumlarına ve adil yargılanma yapılabilmesi için alınması gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşması ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Sayın Başkanım, çok teşekkürler.

Sayın Başbakan birkaç gün evvel Suriye’deki cezaevlerinde yatan insanların gördüğü işkencelerden duyduğu acıyı dile getirdi. Sayın Başbakana hatırlatmak isteriz. Aylardır bu ülkede gazeteler 500’ün üzerinde öğrencinin, aralarında çocukların da olduğu ve bir yandan da televizyonların utanmazca “Okula git.” kampanyası yürüttüğü bu ülkede 500’ün üzerinde öğrencinin olduğunu herhâlde unutmuş. Başka bir ülkeye, Suriye üzerinden, nedense Suriye üzerinden ders verirken kendi ülkesinin gençlerinin ne hâlde olduğunu, en azından, bizim de herhâlde görmediğimizi zannediyor.

Sayın milletvekilleri, Malatya Hapishanesinde 2 genç, sadece duruşma sırasında özel yetkili mahkemede birbirine baktıkları için bir kısmı Adıyaman’a bir kısmı Elbistan Cezaevine nakledildiler ve üç dört saatlik yoldan o mahkemeye getirilip götürülüyorlar, elleri kelepçeli, havasız ring araçlarında. Bunun nasıl bir zulüm olduğunu size, özellikle AKP Grubuna hatırlatmak isteriz.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; bu öğrenciler, Hopa olaylarında Başbakanı suçlayanların kırk iki yıla varan hapis cezalarıyla cezalandırılmaya çalışıldığı bir ülkenin ne yazık ki gençliğini oluşturuyor ve F tipi hapishanelerde tutuluyorlar, yetişkinlerle bir aradalar. Ne yazık ki onların ne AKP Grubundan bakan ve milletvekilleri ne de diğer partilerimizin gruplarından giden herhangi bir ziyaretçileri yok. Öylesine ihmal edilmişler ki Avrupa Birliğinin ilerleme raporunda bile unutuldular, tek satır olarak yer almadılar.

Suçları… On beş yıl ceza avukatlığı yapmış bir arkadaşınız ve TBMM üyesi olarak bu dosyaları incelediğimde dehşete kapıldım. Marks’ın kitaplarını okumak, Deniz Gezmiş’i anmak, Mahir Çayan hakkında gösteri yapmak, İbrahim Kaypakkaya’nın posterini yurttaki odasına asmak, 1970’li yıllarda yayınlanmış eserleri okumak, kırk iki yıla varan cezaların istendiği bu dosyaların delilleri olarak özel yetkili savcılarca ileri sürülebiliyor.

Şu anda Sincan F Tipi Hapishanesinde bulunan Ali Haydar Yıldız dört silahlı örgüte birden üye olmakla suçlanıyor ve ailesi Ankara’da avukat aramakla meşgul. Dünyanın hiçbir yerinde herhangi bir insanın, görüşleri ayrı dört ayrı terör örgütüne üye olması mantık kuralları açısından kabul edilemez olduğu hâlde, Türkiye’de Ankara’nın özel yetkili savcısı bu çocuğu hem eğitim hakkından mahrum ettiği gibi hem de dört silahlı örgütün üyesi yaparak toplum nezdinde hedef hâline getiriyor, ailesini de telafisi imkânsız acılara sürüklüyor.

Sayın milletvekilleri, AKP Grubu 12 Eylülle hesaplaşmayı gündemine alarak çok ciddi mesajlar verdi ve toplumun bir bölümünde büyük beklentiler yaratıldı. Kenan Evren’in yargılanacağı, darbecilerin hesap vereceğine dair söylemler nedense çabuk unutuldu. Size sadece bu konuda AKP’nin tutarsızlığını, samimiyetsizliğini, inandırıcı olmama niteliğini göstermek açısından bir tek örnek vereceğim. Sayısız örnek verilebilir, Mustafa Balbay verilebilir, Ergenekon’dan yatanlar, KCK tutukluları, çekilen acılar, Büşra Ersanlı’nın başına gelenler konuşulabilir ama tek bir örnek: 1985 tarihli bir öğrenci yönetmeliği var. Zahmet edip bakınız, bu yönetmelik okulda dernek kurmayı, okulda siyasi faaliyet yürütmeyi, okul yöneticilerini eleştirmeyi bir veya iki dönem okuldan uzaklaştırmayla cezalandırıyor ve biz inceledik, 1985’ten bu yana bu yönetmelikte ciddi hiçbir değişiklik yok, yapılan üç düzenleme esasa dair değil. Şu an Hopa olaylarından yatanlar, Malatya hapishanesinde tutulanlar, İstanbul’da yargılananlar, şu saatlerde sadece puşi taktığı için İstanbul Özel Yetkili Mahkemesinde hakkında verilecek kararı bekleyen kardeşimiz Cihan Kırmızıgül gibi arkadaşlar bu yönetmeliğin de ayrı mağdurları durumundalar çünkü okul hayatlarını da kaybediyorlar. Eminim pek çok milletvekilinin bu yönetmelikten, bunun 12 Eylül ürünü olduğundan dahi haberi yoktur çünkü pek çok milletvekilinin kendi mağdurlarını sadece Türkiye’de siyasi gündeminde tuttuğunu da acı bir deneyim olarak biliyoruz.

Çok kısaca benim önerilerim ve CHP’nin, mensubu bulunduğum partinin önerileri şu:

Özel yetkili mahkemeler hukuk katilleridir, bunların lağvedilmesi lazım. Adalet herkese lazım olur, geçmişte solcuları, devrimcileri, demokratları, yurtseverleri yargılayan bu mahkeme bir gün sizleri de yargılayabilir. Türkiye her türlü değişime gebe, garip bir ülkedir. O yüzden tutarlı olalım, hukuk devleti için adaletin, doğal hâkim ilkesinin hayata geçmesi için bence birazcık kafa yoralım. Bu mahkemeler bir an evvel lağvedilmeli.

Terörle Mücadele Kanunu’ndaki “terör” tanımı değiştirilmeli. Şiddet içermeyen eylemler terör kapsamı dışına çıkarılmalı.

TCK’nın çok tehlikeli bir maddesi, darbeyle hesaplaşan AK PARTİ Hükûmeti döneminde çıkarılan…

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayınız.

Buyurunuz.

HÜSEYİN AYGÜN (Devamla) – Çok sağ olun, teşekkürler.

...2005’te sizin Hükûmetinizce çıkarılan TCK’nın 220/6 ve 7’nci maddeleri çok tehlikeli, kaldırılmaları lazım. Zira, örgüt üyesi olmadığı hâlde örgüt adına eylemlere katılan kişiler de terör örgütü olarak altı yıl üç ay ceza alıyorlar. Bu çok tehlikeli, sanatçılar da, şairler de, düşünürler de bu maddenin kurbanlarıdır. Bu maddelere dikkat çekmek istiyorum.

En son özel yetkili savcılarla, cemaat, oradan hükûmet arasındaki inanılmaz paralele  dikkat çekerek sözlerimi bitireyim.

Sayın Başkanım mesela mezun olana da bir rektör soruşturma açmış. 4 Ağustos 2011 tarihli bir gazete haberine göre, rektörler o kadar AKP karşıtı öğrencilere ön yargılı ki Eskişehir Anadolu Üniversitesindeki Rıfat Çapar okulu bitirdiği hâlde rektörün gazabına uğramış. Yine, Sayın Bülent Arınç’ın “Okuldan at!” dediği öğrenciler okuldan atılmışlar.

Yargının, özel yetkili mahkemelerin ve üniversitelerin siyasallaşmadığı bir demokrasi istiyoruz.

Çok sağ olun, çok teşekkürler. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aygün.

Hükûmet adına Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ cevap verecektir.

Buyurunuz Sayın Bozdağ. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Milletvekilinin dile getirdiği hususlar üzerinde görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum. Türkiye bir hukuk devleti. Hukuk devletinin gerekleri neyse bunun yapılması, hepimizin üzerinde hassasiyetle durması gereken bir konu. Anayasa’mızın 2’nci maddesi ve ilgili başkaca maddeleri ve bu konuya ilişkin yasal düzenlemelerin hepsi, hukuk devletinin ayakta durması için birtakım kuralları barındırıyor kendisinde. Bir defa, siyasetçilere birtakım görevler yüklüyor. Nedir? Yargıyla ilgili konularda daha hassas davranılması ve yargının artık tekelinde olan soruşturmasında veya kovuşturma aşamasında olan konularla ilgili konuşurken, değerlendirme yaparken, yargı süreçlerine ilişkin değerlendirme yaparken burada büyük bir hassasiyete ihtiyaç var ki süreçler sağlıklı işlesin.

Yargıya birtakım görevler düşüyor. Yargı görevini yapan ister avukat olsun ister hâkim olsun ister savcı olsun, kim görev yapıyorsa, bu görevi yapanlar dosyaya karşı bir defa bağımsız olmalılar, tarafsız olmalılar, ön yargısız olmalılar, dosyanın taraflarına karşı da aynı şeyi gerçekleştirmeliler, taraflara karşı da aynı şeyde olmalılar, öte yandan kendilerine karşı da tarafsız ve bağımsız davranabilmeliler. Her hâkimin her savcının her avukatın elbette bir siyasi düşüncesi olabilir, elbette bir ideolojisi olabilir, elbette bir görüşe yakın, diğer görüşe uzak olabilir ama yargılama yaparken, soruşturma yaparken bir savcı veya hâkim kendi ideolojisine göre, kendi siyasi eğilimine göre değerlendirme yaptığı zaman işte orada hukuk devleti çok büyük yara alıyor demektir, yara almış demektir. O nedenle, yargıçların ve savcıların ve yargı görevi yapan avukatlar dâhil herkesin dosyalara bakarken, olaylara bakarken objektif bakabilmesi için taraflara karşı, kendi düşüncesine, ideolojisine karşı, dosyaya karşı tarafsız ve bağımsız olma zorunluluğu var. Medyaya karşı da tarafsız ve bağımsız olma zorunluluğu var. Bakıyorsunuz medyada özellikle devam eden kimi soruşturmalarla ilgili ikiye ayrılmış kampları görüyoruz. Bazı soruşturmalarda bazı medya veya bazı siyasiler “Bunlar kesin suçludur, bunlar cezasını almalıdır, şöyledir, böyledir.” büyük bir kabul içerisinde. Hâlbuki hukuk ön kabulleri kabul etmez, reddeder. Bu, yargılamanın sonucunda ortaya çıkacak bir husustur. Diğer kesime bakıyorsunuz, onlar da bu dosyalarda yargılananların suçsuz ama başka dosyalarda yargılananların suçlu olduğu yönünde bir kabule sahiptir. Bu da çok tehlikeli bir durum. Bir ülkede siyasiler, medya mensupları, insanlar davalar konusunda ikiye, üçe ayrılıyorsa, bir davadakiler suçlu, öbür davadakiler suçsuz yaklaşımını benimsiyor, ona göre kendi söylemlerini, eylemlerini tanzim ediyorsa, hukuk devletinin orada işlemesi fevkalade zordur. Bugün Türkiye’de maalesef bunu yaşıyoruz. Zaman zaman bakıyoruz, siyasi partilerin grup toplantıları âdeta mahkeme salonuna dönüyor, hâkimler, savcılar, yargıçlar, nelerle nelerle itham ediliyor ve suçlanıyor, yargılananlar aklanıyor. Hangisi doğru? İkisi de yanlış hem suçlamak yanlış hem aklamak yanlış. Suçlamak da bizim işimiz değil aklamak da bizim işimiz değil. Bu, yargı süreçleri sonucunda ortaya çıkacak bir husustur ama maalesef Türkiye’de biz bunu aşamadık.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Bunu öz eleştiri sayabilir miyiz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Ben bir hukukçu ve siyasetçi olarak bütün siyasi partilerden ve herkesten, her kesimden özellikle istirham ediyorum. Devam eden soruşturmalar konusunda herkesin kendisine de bir ölçü, mesafe koyması lazım. Bir iddia varsa, bir soruşturma varsa, bir karar varsa, bir tutuklama veya başka bir husus varsa bununla ilgili gazetelerin yazdıklarıyla konuşmak veya birilerinin ortaya koyduklarıyla konuşmak bizi doğru sonuçlara götürmez.

Geçmişte çok tartışıldı. İşte, imza ıslak mıydı, kuru muydu, kâğıt parçası mıydı, değil miydi ve daha işin başında tartışıldı ama daha sonra ne oldu? Bütün bilirkişi raporlarıyla ve kamuoyunun da kabul edeceği şekilde kâğıt parçası olmadığı, imzanın da ıslak olduğu ve kimlere ait olduğu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıktı.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Mahkeme sonuçlanmadı, bak sen de konuşuyorsun öyle Sayın Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Şimdi, “İnternet  andıcı” konuşuldu, tartışıldı, dendi ki şöyledir, böyledir, başka şeyler çıktı.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Bu mahkeme de sonuçlanmadı, konuştuğun mahkeme.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Ben onun için diyorum ki bunlarla ilgili konuşmanın yeri ne buradır, ne de gruplardır ne de siyasilerin ağzıdır veya yaptığı toplantılardır.

S.         NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Şu anda ne yapıyorsunuz siz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Biz bunları konuştuğumuzda iki gün sonra ortaya çıkacak bir mahkeme kararı, bir bilirkişi raporu veya ortaya çıkacak yeni bir delil bizi fevkalade zor durumda bırakabilir ve bırakıyor da.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Devam eden mahkemeyle ilgili konuşuyorsun Sayın Bakan. Kendi yanlışını kendin yapıyorsun ya.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Bir başka konu, o da şu: Bakın, Türkiye’de yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyen, ortadan kaldıran bana göre en önemli şey, Yargıtaya itaat etmek zorunda olan bir yargı sisteminin olmasıdır. Bugün Türkiye’de adli yargının Yargıtaya, idari yargının Danıştaya itaat etmeden yani onun kararlarına uymadan karar verdiği zaman terfi sistemi, fevkalade onun önünü kapayacak bir şekilde. Hâkimler kararlarında direnemiyorlar. Neden? Çok yanlış bir not sistemi var, çok yanlış bir terfi sistemi var, herkes bakıyor. Acaba Yargıtay daha önce bu konuda ne demiş, Yargıtay nasıl karar vermiş, ben karar verirken Yargıtayın kararına uyarsam ne olur, uymazsam ne olur, herkes onun derdine düşmüş. Hâlbuki Yargıtayın ne dediği elbette önemli yol göstericilik açısından, ama mahkemelerin tamamen Yargıtayın kararlarına itaat ederek, Yargıtay ne diyorsa o yolda adım atarak mesafe alması da fevkalade yanlıştır ve yargı bağımsızlığı açısından da çok büyük bir tehlikedir, maalesef, bu tehlikeyi Türkiye bugün yaşıyor.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Bütün bunları biz düzeltiriz, merak etme! Siz on yıldır düzeltemediniz!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Ben avukatlığım döneminde de, siyaset yaptığım dönemde de bu konuyu hep eleştirdim, yine de eleştirmeye devam edeceğim, çünkü bunun düzelmesi lazım, yargıçların Yargıtaya karşı bağımsız hâle gelmesi lazım, idari yargıda görev yapanların Danıştaya karşı tam bağımsız hâle gelmesi lazım. Onun için şu kadar iş yükü çıkacak, şu kadar, efendim, şu notla geçecek, geçmezse senin akıbetin şöyle olacak şeklindeki ilkel sistemin kaldırılması lazım…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Ama Hükûmete karşı bağımlı olması lazım!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – …bununla ilgili de Adalet Bakanlığının bir çalışması olduğunun müjdesini, ben, buradan yüce heyetle paylaşmak istiyorum.

Bir başka konu, Türkiye'nin hukuk devleti olması yolunda hepimizin kararlı çalışması lazım. Siyasetçilerin, medyanın, bilim dünyasının, ama en önemli çalışmayı da yargının yapması lazım.

Bugün devam eden ve eleştirilen konulara baktığınızda, Türk Ceza Kanunu ve ceza mevzuatımıza baktığınızda ve bunun içerisindeki düzenlemelere baktığınızda, hâkimlerin, savcıların, yargı görevi yapanların temel hak ve hürriyetlerden yana, özgürlüklerden yana, insandan yana, hukuktan yana yorum yapmasına engel olan bir düzenleme yok, esasında teşvik eden düzenlemeler var.

Örneğin bu ülkede yıllar yılı baş örtüsü zulmü yaşandı.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Ya bırak baş örtüsünü Bekir Bey Allah aşkına ya! Sen içerdeki adamlara bak ya! Masal okuyorsun orada ya!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Neyle yaşandı? Mahkeme kararıyla yaşandı.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Senin özgürlük anlayışın bu kadar! Baş örtüsü!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Şimdi, bakın, bir mahkeme, bir öğrenciyi başını örtüyor diye eğitim hakkını elinden alan karara imza atarsa, orada hukuk devletinden bahsedemezsiniz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Baş örtüsü! Senin özgürlük anlayışın baş örtüsü!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Anayasa Mahkemesi…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Dayak yiyen çocuklar ne olacak, dayak yiyen çocuklar?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Anayasa Mahkemesi, eğitim hakkını bir kişinin elinden alan…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Bakan, dayak yiyen çocuklardan bahset.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - … şu kıyafeti tercih ediyorsun diye, onun altına imza atarsa orada hukuk devletinin adı anayasada yazar ama uygulamada ararsınız, bulamazsınız.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Tabii… Hukuk devletinde insanlar içeri girer!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Onun için, biz diyoruz ki: Bakın, Amerika’sını da…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – İktidarlara bağlı olur hâkimler, hâkimler yargıya bağlı olmaz sana bağlı olur.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Bugün, ileri demokrasi dediğimiz ülkelerde hukuk devletinin inşasında en önemli gücü yargıçlar ortaya koymuşlardır. Demokratikleşmeyi de insan hakları alanında önemli adımlar atılmasını da….

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Onun için, insan hakları ihlalinde birinci sıradasınız dünyada.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - …hukukun evrensel ilkelerinin siyaset kurumu tarafından hayata geçirilmesini de mahkemeler zorlamıştır…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Tabii, tabii… Onun için birinci sıradasınız.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - …parlamentoları zorlamışlar, hükûmetleri zorlamışlar…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – İnsan hakları konusunda dünyada birinci sıradasınız. Gözünüzü açın Sayın Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - … siyasi partileri zorlamışlar, verdikleri kararlarla insan haklarının, hukuk devletinin yolunu açmışlar.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – İnsan haklarıymış! Hapishanede adamlar ölüyor, nasıl öldüğü belli değil. Bunun sorumlusu sizsiniz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Ama Türkiye’de bakın, tam tersi, yargı verdiği kararlarla Meclisin attığı adımların önünü kapattı. İşte Anayasa’nın 10 ve 42’nci maddesini hep beraber 411 oyla değiştirdik. Anayasa ayaklar altına alındı.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – İşine gelince 12 Eylül Anayasası, işine gelince Anayasa…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Böyle bir karar çıkar mı? Çıkmaz. Hâlbuki, mahkemelerin Parlamentoyu haklar, hürriyetler, hukuk devleti konusunda şöyle yanlış kanunlar var, maddeler var, hükümler var, bunları düzeltin diye verdikleri iptal kararlarıyla zorlamaları lazım ama öyle olmadı.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Bakan, 12 Eylül Anayasası’na, yasalarına karşı mısınız değil misiniz? Onu söyleyin. Bırak, masal anlatma.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bakın, 301 tartışmalarının yapıldığı günleri ben hatırlıyorum. O zaman, çok değerli tartışmalar yaşandı.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Masal anlatıyor. Dört senedir dinlerim seni.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Sayın Orhan Pamuk’la ilgili, savcılardan birisi takipsizlik kararı verirken bir tanesi tuttu dava açılması yönünde ve de daha büyük cezalarla dava açılması yönünde karar verdi.

İşte Şemdinli olayını yaşadık. Mahkemenin bir tanesi otuz dokuz yıla varan bir kararın altına imza atarken, bir başka mahkemeden fevkalade başka bir karar çıktı.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Kozinoğlu neden öldü hapishanede? Onu açıklasana.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Ben şimdi soruyorum, hem kendime soruyorum hem de hepimize soruyorum…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Kozinoğlu hapishanede neden öldü Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bir mahkemede bir kişinin otuz dokuz yıl ceza almasına ilişkin bir karar çıkar da bir başka mahkeme -Haydi buna yirmi yıl diyebilir, on beş yıl diyebilir- beraatine dair bir karar tesis ederse orada hukuk nasıl tecelli edecek?

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Sayın Bakan, muhalefet değilsin, iktidarsın. Çözüm söyle, çözüm.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Baktığınızda, bizim sıkıntılarımız var.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – İktidar değil misiniz Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Onun için, biz diyoruz ki: Hep beraber bu sıkıntıları aşmak zorundayız. Ama, en önemli sıkıntısı Türkiye'nin, yasalar değişse de değişmeyen kafalardadır, yasalar değişse de değişmeyen uygulamalardadır, yasalar değişse de değişmeyen alışkanlıklardadır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Biz AK PARTİ Hükûmetleri olarak, bugüne kadar bu ülkede değişmeyen alışkanlıkları değiştirmeye, değişmeyen uygulamaları değiştirmeye, hukukla bağdaşmayan uygulamaları hukukla bağdaşır hâle getirme noktasında son derece kararlıyız.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Yargıyı kendinize bağladınız, kendinize bağladınız!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bugüne kadar ciddi adımlar attık, atmaya da devam edeceğiz ve biz bu noktada, herkesin ezberlerini bozduk. Daha çok bozacağımız ezber var, onu da beraber yapmamız lazım. Böyle karşı karşıya gelerek değil, omuz omuza vererek yapmamız lazım çünkü aşacağımız daha çok büyük engeller var. Hepimiz bir araya geldiğimizde, ben inanıyorum ki, insan hakları ve hürriyetleri konusunda, hukuk devleti konusunda, şu Parlamentoda bulunan grupların anlaşamayacağı şey yoktur ama ideolojiler öne çıktığında, ön yargılar öne çıktığında…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Doğru söylüyorsun!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) -  …ön kabuller öne çıktığında da bizim tartışmaları sağlıklı yapma imkânımız yoktur.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hani biz seninle 12 Eylülle ilgili kanun çıkarıyorduk geçen sene, ne oldu? Hani çıkacaktı o kanun?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Ben, umarım, bu noktada, Anayasa tartışmaları Türkiye’ye önemli bir eşik atlatır, önemli bir noktaya getirir.

Biz hukuk devleti konusunda, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısını değiştirirken çok önemli bir adım attık. Ondan önce, baktığınızda, işte, Danıştaydan 2 kişi, Yargıtaydan 3 kişi seçiliyor, onlar oraya geliyor, işte, baktığınızda farklı bir yapı oluyor, Cumhurbaşkanı da onlardan atama yapıyor. Şimdi, onlar da Yargıtaya, Danıştaya üye atıyor.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Şimdi, hemşehrilerini atıyor!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Kapalı devre bir kast sistemi işliyor.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hemşehrilerini atıyor şimdi!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Şimdi, o sistemin içerisinde herkes birbirinin ağzına bakıyor. Neden? Çünkü, bütün yükselmeler oradan geçiyor. Biz ne yaptık? Biz dedik ki: Bu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kim hakkında karar veriyor? Hâkim ve savcılar hakkında. Öyleyse, hâkim ve savcılar kendilerini temsil edenleri doğrudan seçsinler. Doğrudan seçme yetkisi verdik, aracıyı taracıyı kaldırdık.

İki: Ne dedik? “Yargıtay kendini temsil edeni doğrudan seçsin, Danıştay kendini temsil edeni doğrudan seçsin.” dedik. Kötü mü yaptık?

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) - Sayın Bakan, özel yetkili mahkemelere gel ya!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Ama o zamanki Yargıtay Başkanımız da, Danıştay Başkanımız da çıktılar bunu eleştirdiler.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Gündem dışı konuşma özel yetkili mahkemeler, tutuklular.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Allah aşkına, dünyanın neresinde “Sizin adınıza sizi temsil edecekleri siz doğrudan seçin, biz size bu yetkiyi veriyoruz.” diye bir kanuni düzenleme olur da bu düzenleme lehine yapılanlar “Biz bunu kabul etmeyiz.” diye ayağa kalkarlar?

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Bakan, haksız tutuklamalara gel, tutuklamalara.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bunun hukukla alakası var mı? Bunun ideolojiyle alakası var.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Tutuklamalara gel, özel yetkili mahkemelere gel, gündem konusu oydu.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - O nedenle, biz bu alanda da önemli bir adımı attık, kast sistemini ortadan kaldırdık.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Gündemle ilgili konuşmuyorsun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Yargıçlar ve savcılar kendileriyle ilgili karar verecekleri bundan sonra doğrudan seçiyorlar. Bunun adı “demokrasi”dir, bu, hukukun evrensel ilkelerinin bu alanda hayata geçirilmesidir.

Bakın bir başka konu: Biz 12 Eylül halk oylamasında kabul edilen Anayasa değişiklikleriyle Türkiye’de önemli adımlar attık. Geçici madde 15’in kaldırılması önemli bir reform oldu, daha önce 2001’de bunun birinci fıkrası kaldırılmıştı, ikinci fıkrası kalkmamıştı ama biz tamamen maddeyi ortadan kaldırdık. Ne yaptık? O zaman, bu ülkede darbe yapanların yargılanmasını engelleyen düzenlemeyi ortadan kaldırdık. Herkes tartıştı. “Efendim, zaman aşımı dolmuştur, bu iş olmaz veya hukuka uygunluk nedeni vardır, bu şöyle olmaz, böyle olmaz.” şeklinde pek çok değerlendirmeler yapıldı. Biz o zaman da, bakın o zaman da Hükûmet olarak çok net ifade ettik, “Burada zaman aşımının işlemesi söz konusu değildir, işlemeyen bir zaman olduğu zamanda zaman aşımı söz konusu olamaz. Geçici madde 15 zaman aşımının işlemesini durdurmuştur. O nedenle, ’zaman aşımının işlemesi’ diye bir şey söz konusu değildir.” dedik ve bizim kararımız o, bizim düşüncemiz de o. Bu konuda son kararı elbette yargı verecektir. Bize göre darbe yapanlarla ilgili zaman aşımı 12 Eylül 2010 tarihinden itibaren işlemeye başlamıştır ama buna yargı karar verecektir.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – O size göre. Size göre o, size göre.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Farz edin bunun aksini söyleyenler olsun, “Yok, zaman aşımı dolmuştur.” veya “Hukuka uygunluk vardır.”

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Milleti kandırmak için yaptınız o yorumları.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Hangi görüşü benimserseniz benimseyin, ortaya çıkarsa çıksın bu ülkede darbe yapanlarla ilgili adli soruşturmalar yapılacaktır.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Hani yapılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Yapılmadan karar verilemez. Çünkü zaman aşımına ilişkin bir karar verilecekse soruşturmanın sonucunda karar verilecektir, eğer başka bir karar verilecekse yine soruşturmanın sonucunda verilecektir. Farz edin ki dava açılmaması yönünde bir karar çıktı ve bu karar nereye gidecektir? İtiraz üzerine mahkemeye taşınacaktır. Sonuçta, darbe yapanlar her hâl ve şartta savcıların önüne çıkacak hesap verecektir, yargıya gidecek hesap verecektir. Biz bunun adımını attık, yolunu açtık. Biliyorsunuz Kenan Evren’in de ifadesi alındı, dosya açıldı, soruşturması devam ediyor.

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Marmaris’te, Marmaris’te...

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – O gün burada bu geçici madde 15 kalkmasın diye uğraş verenleri de Türkiye gördü, meydan meydan gezip “Darbeciler yargılanmasın.” diyenleri de Türkiye gördü, bizi de gördü.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Çok yargıladınız Bekir Bey.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – O nedenle, biz bu noktada samimiyiz.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Ceza kanunundaki zaman aşımı süresini kaldıralım dediğimizde niye ret oyu verdiniz?

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Bekir Bey Adalet Komisyonunda 12 Eylül’le ilgili yasa bekliyor, biraz samimi olalım.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Ve yargılama devam edecektir.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Biraz samimi olalım. O yasadan senin haberin var, Grup Başkan Vekiliydin o zaman.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Cihan Kırmızıgül’le ilgili ve öğrencilerle ilgili de bir şeyi ifade etmek istiyorum. Şimdi, Sayın Vekilin ifade ettiği Cihan Kırmızıgül’le ilgili -bugün değişik medya organlarında da vardı- baktığımız zaman, aldığım bilgilere göre, tabii ben bilmiyorum ama öğrenci olduğu için mi gözaltına alınmış, yoksa öğrenci olduğu için mi tutuklanmış nedir konu diye baktığımızda …

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Galatasaray Üniversitesi öğrencisi.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – …PKK terör örgütü adına eylem yapmak amacıyla Kâğıthane ilçesi Etibank Caddesi üzerinde toplanan grup içerisinde yer alarak, toplanan kişilerin üzerine yüzünü kapatarak ellerindeki molotofkokteyllerini cadde üzerinden bir marketin camlarına doğru attıkları… Uzun uzun anlatıyor. Yani bir eylem var. Bununla ilişkin bir soruşturma devam ediyor. Şimdi, terör örgütü adına eylem yaptığı hakkında iddia olunanlarla ilgili cumhuriyet savcıları soruşturma açmayacaklar mı? Elbette açacaklar, yasa bu yetkiyi veriyor. Kolluk güçleri vazifesini yapmayacak mı? Elbette yapacak. Yani burada eylem yapılıyor, bunu yapanlar öğrenci diye geri duracak mı? Durmayacak, çünkü yasa ona o yetkiyi veriyor. O çerçevede bir değerlendirme yapılıyor ama konuyu farklı gösterip, öğrenciler böyle duruyor diye dendiği zaman bu da fevkalade yanlış bir yaklaşım olur.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Bakan, Sivas sanıkları Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’ndan yargılandı.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Diğer isimlere baktığım zaman, terör örgütüne üye olmak ve terör örgütü propagandası yapmak şeklinde birtakım eylemler nedeniyle itham edildiklerine dair bilgiler var. Tabii, bunlar doğru mudur değil midir, iddia bunlar, bunun doğru olup olmadığına yargı karar verecektir, bizim karar vermemiz fevkalade yanlış olur; ama bunlarla ilgili soruşturmayı, kovuşturmayı elbette yargı yapacaktır ve yargı sonucunu hepimiz beklemeliyiz ve yargının vereceği karar neyse ona da hepimiz saygı duyacağız.

Ben, bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bozdağ.

Sayın milletvekilleri…

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Sayın Başkanım, konuşmalarım çarpıtıldı. Bizim mahkeme kurduğumuz, siyasi partilerin yargıyı yargıladığı yönünde iddialarda bulundu.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - Öyle bir şey olmadı efendim, öyle bir şey olmadı, hayır.

BAŞKAN – Anlayamadım bir dakika.

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Bizim, siyasi parti olarak mahkeme kurduğumuzu, yargı hakkında kararlar verdiğimizi, bir mahkeme gibi davrandığımızı söyledi ve konuşmamızı çarpıttı. Bir dakika izin istiyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, gündem dışı konuşmasına Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın vermiş olduğu cevapta ifadelerini yanlış aksettirdiğine ilişkin açıklaması

 

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Sayın Başkanım, Bekiz Bozdağ’ın avukat olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum. On dokuz dakika sadece suya sabuna dokunmayan sözlerle hepimizi yine klasik AKP taktiğiyle aldatmaya çalıştı. Sadece iki dakika, Cihan Kırmızıgül ve diğer terör örgütü üyeleriyle ilgili bana göre son derece talihsiz, avukatlık mesleğiyle de uyuşmayan sözler etti.

Şimdi birincisi şu: 12 Eylülü falan yargılamadınız, lütfen kendinizi ve bizi aldatmayın. Kenan Evren, savcılara verdiği mülakattan sonra -ben ona mülakat diyorum- şöyle söyledi: “Ben iki tane savcıya, Ankara’dan geldiler, mülakat verdim” dedi. Bunun savunma olmadığını bizzat Kenan Evren söyledi ve geçen gün Ankara özel yetkili savcısının “Altı yüz seksen işkenceden ötürü, işkenceden ölümden ötürü elimizde dosya var ama daha tek bir kamu davası açılmadı” yönündeki sözlerini lütfen unutmayınız. Kimseyi aldatmaya çalışmayınız, Meclise yanlış bilgi vermeyiniz. 12 Eylülle hesaplaşılmıyor, sadece, daha arsız, daha korkunç, daha kuralsız ve insanların özel hayatlarını da didik didik eden vesayetin yerine, askerî vesayetin yerine cemaatlerin de denetimini koyan yeni bir düzen inşa ediyorsunuz, buna “demokrasi” demeyin.

Öğrencilerle ilgili de… Cihan Kırmızıgül Galatasaray Üniversitesi öğrencisi, ben ailesini tanıma imkânı buldum, şu an hakkında verilecek kararı biz de merakla bekliyoruz. Sayın Bakana ve yüce Meclise hatırlatmak isteriz: Cihan Kırmızıgül’ün eylemi bir yürüyüş eylemidir ve yüzüne poşu taktığı için yirmi iki aydır hapiste. Cihan’ın ailesi, avukatları, dostları, sivil örgütler, CHP milletvekilleri şu an Beşiktaş’taki mahkemede sonucu bekliyorlar. Galatasaray Üniversitesi gibi parlak bir okulun öğrencisine yirmi iki aylık tutuklamayla korkunç bir yargı zulmünün uygulandığını düşünüyorum. Cihan serbest bırakılıp okuluna geri dönmeli, tıpkı o demagojik reklamdaki gibi okulunda okumalıdır; küçükler için yapılan o reklamı çok beğendim ama bir ikiyüzlülük de görüyorum.

Diğer soruşturmalar da öyle sevgili milletvekilleri, kesinlikle öğrencilikle ilgili olmasa da yapılan yürüyüşler düşünce açıklaması niteliğindedir, yapılan yürüyüşler Hükûmete eleştiri içermektedir. Sayın Başbakanı bu ülkede protesto etti diye Berna ve Ferhat’ın on dokuz ay tutuklu kaldığını unutmayın.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Terör örgütüne üye oldukları için tutuklandılar.

HÜSEYİN AYGÜN (Devamla) - Özel yetkili savcılarınız ne yazık ki Berna ve Ferhat’ın on dokuz aylık tutukluluğundan sonra hem tahliyelerini hem beraatlarını istiyorlar. O on dokuz ayı kim o çocuklara geri verecek, bunu düşününüz. Özel yetkili savcılarda, özel yetkili mahkemelerde arkalarında Hükûmet olduğu için gerçekten korkunç bir vicdansızlık olduğunu biliyorum ama cezaevi kapılarındaki anaların ahı sizi tutar yani o yüzden bunu unutmayın.

Saygılar. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın milletvekilleri, şimdi isimlerini okuyacağım sayın milletvekillerine İç Tüzük’ün 60’ıncı maddesine göre bir dakika söz vereceğim.

Sayın Özkes, Sayın Canalioğlu, Sayın Şafak, Sayın Tüzel, Sayın Gök, Sayın Tanal, Sayın Doğru, Sayın Erdoğan, Sayın Yeniçeri, Sayın Atıcı, Sayın Sakık, Sayın Metiner, Sayın Özel, Sayın Eryılmaz. Bunun dışında sisteme girecek olan sayın vekillere söz vermeyeceğim. Bu okuduklarımla sadece sınırlı olduğunu tekrar beyan edeyim, bir dakika olduğunu tekrar hatırlatayım. Ona göre lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Sayın Özkes, buyurunuz.

2.- İstanbul Milletvekili İhsan Özkes’in, Suudi yetkililerince Kabei Muazzama’daki Osmanlı’nın yaptırdığı revakların yıkılmak istendiğine ilişkin açıklaması

 

İHSAN ÖZKES (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suudi yetkililerinin Kabei Muazzama’da Osmanlı’nın yaptırdığı revakları yıkacağı bilinmektedir. I. Abdülmecit’i anma etkinlikleri düzenleyenler Kâbe’de revakların yıkılmasına seyirci kalmaktadır. Daha önce de revakların yıkılması gündeme gelmiş ancak zamanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin dirayetli liderleri tarafından engellenmiştir. Maalesef imam hatip mezunu bugünkü liderler aynı dirayeti gösteremediler. Revakların yıkılmasını engelleme başarısı gösteremeyen iktidar, yıkılacak revakların enkazına talip olma acziyeti içerisindedir. Mekke’nin kavurucu sıcağında hacıların gölgelenmesi için yapılan bu revaklar Türkiye'nin istismar ikliminde Ankara’da Hacı Bayram Camisi ile İstanbul’da Sultanahmet Camisi’ne ve Konya’ya taşınmak isteniyor. AKP kendi acziyetini gizlemek için göz boyamak istiyor. İktidarda mağduriyet, başarısızlıkta mağruriyet ustası oldular! Libya’da Müslümanların birbirini öldürmesi için 400 milyon dolar veren AKP için…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Canalioğlu…

3.- Trabzon Milletvekili Mehmet Volkan Canalioğlu’nun, yeni atanan bakan yardımcılarının yetki, görev ve sorumluluklarının belirlenmesine ilişkin açıklaması

 

MEHMET VOLKAN CANALİOĞLU (Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, öncelikle sayın bakanlarımızın bakan yardımcıları atanmaya başlamış ve bu atanan bakan yardımcıları gittikleri illerde sanıyorum yetki, görev ve sorumlulukları belirlenmediğinden öncelikle ne yapacaklarını bilemiyor ve dahası stadyumlarda, protokollerde valilerden, milletvekillerinden önde yer alıyor ve ona göre davranıyorlar. Ve ayrıca gittikleri illerde millî eğitim müdürlüğüne bağlı, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda da sınıflara giriyorlar, okulları denetliyorlar ve de bağlı oldukları bakanı övüyorlar. Bunların etik olmadığını ve bir an önce bakan yardımcılarının yetki, görev ve sorumluluklarının belirlenmesi hem illerde valilerimizi hem de kamu görevlilerini rahatlatacaktır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Şafak…

4.- Niğde Milletvekili Doğan Şafak’ın, Niğde ilinin merkez köyleri ve Çiftlik ilçesinde meydana gelen don olayı nedeniyle patates üreticilerinin mağduriyetinin giderilmesine ilişkin açıklaması

 

DOĞAN ŞAFAK (Niğde) – Teşekkür ederim.

Değerli milletvekilleri, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü Niğde’nin merkez köyleri Hasaköy, Konaklı, Edikli, Orhanlı, Ağcaşar, Bağlama, Alay, İnli ve Çiftlik ilçesinde patates ürünleri donmuştur. Niğde Tarım İl Müdürlüğünün ön tespitine göre 1.400 üretici mağdur olup yaklaşık 50 bin dekarlık ekili alan donmuştur. Çiftçinin 4 ton dekar başına ürün aldığı hesaplanırsa, 200 bin ton patates tarlada donmuştur. Şu anda patatesin fiyatı kilo başına 300 kuruştur. Yaklaşık olarak 60 trilyon ekonomik kayıp ve çiftçimizin zararı vardır.

2090 sayılı Yasa’ya göre, yüzde 40 mal varlığını ve gelirini kaybeden çiftçinin mağduriyetinin giderilmesi gerekmektedir. Hükûmeti bu konuda acilen önemle hareket etmeye çağırıyorum.

BAŞKAN -  Teşekkür ederiz.

Sayın Tüzel…

5.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, Barış ve Demokrasi Partisine ayrımcılık yapıldığına ilişkin açıklaması

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizlere bağımsız vekil olarak sesleniyorum.

Dün Genel Kurulda yapılan gensoru görüşmeleri esnasında yaşananlar demokrasi ve özgürlükler adına kaygı vericidir. Yapılan konuşmalar, takınılan tutum halk temsiliyetine bir tahammülsüzlüğü göstermektedir.

Sayın Başbakan grup konuşmasında “BDP Mecliste olsa da olur olmasa da olur.” demiştir. İçişleri Bakanı gensoruya verdiği yanıtta BDP’yi hedef gösteren kışkırtıcı bir üslupla konuşmuştur. Son olarak bir TV programında konuşan Gençlik ve Spor Bakanı, gençlik politikalarıyla yapılan çalışmalarda AKP, MHP, CHP gençlik teşkilatlarını çağıracaklarını, görüşeceklerini söylüyor. “Neden BDP yok?” diye sormak gerekiyor. “Siyasette müzakere edeceğiz.” dediğiniz bu mudur? BDP’den vaz mı geçtiniz? Milyonlarca yurttaşın oyunu almış ve Kürt sorununun çözümünde çabası göz ardı edilemeyecek BDP hedefe konularak sorunlar çözülebilinir mi? Hükûmetin demokrasi anlayışında kendinden farklı düşünenlere yaşam hakkı tanımayacağı anlaşılmaktadır. Nedir bu ayrımcılık diye sormak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Gök…

6.- Ankara Milletvekili Levent Gök’ün, Van ilinde meydana gelen depremde yıkılan konutların bir an önce yapılarak teslim edilmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

LEVENT GÖK (Ankara) – Sayın Başkan, Van’da depremde yıkılan evlerin bir an önce yapılmasını hepimiz arzu ediyoruz. Dün de burada konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı, sekiz ay gibi bir zamanda yıkılan konutların yapılacağını ifade etti. Umarım daha da kısa bir süre içerisinde bunlar gerçekleşir ancak daha önceki uygulamalara baktığımızda bunun pek mümkün olmadığını söylemek istiyorum. Örneğin, hemen Ankara’mızın bir saatlik mesafesinde, Balâ ilçesinin Afşar beldesinde dört yıl önce meydana gelen depremde yıkılan konutların yerine yenisi daha henüz yapılmamıştır ve teslim edilmemiştir. İki yüz elli konutu yapamayan Hükûmet, acaba Van’daki depreme nasıl merhem olmaya çalışacaktır? Bu konuda Sayın Bakandan somut bir açıklama bekliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Tanal…

7.- İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal’ın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda Deniz Feneri davasının avukatlığını yapan üyenin olup olmadığına, var ise davanın avukatlığından ne zaman istifa ettiğine ilişkin açıklaması

 

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Değerli milletvekilleri, Sayın Bakandan şunu öğrenmek isterim eğer beni dinleme lütfunda bulunur ise Sayın Bakan.

1) HSYK’yı bu kadar övdünüz. Övüp seçmiş olduğunuz üyelerin arasında Deniz Feneri davasının avukatlığını yapan üye var mı? Var ise Deniz Feneri davasının avukatlığından ne zaman istifa dilekçesini verdi? Bu bir.

2) Başbakanın yargılandığı davada bilirkişi raporu düzenleyen üye var mı?

3) Aynı üyenin oturduğu villanın değeri 7 milyon dolar mı? Bu HSYK üyesi, bu kadar övdüğünüz üye kimdir, hakkında herhangi bir işlem yapacak mısınız?

Saygılar.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Doğru…

8.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Hükûmetin kanun hükmünde kararname yetkisini kullanırken ortaya çıkan sorunlara ilişkin açıklaması

 

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Hükûmetler acil hâller dışında olağanüstü hâller içerisinde kanun hükmünde kararnameler çıkartır. Bu birçok Hükûmet tarafından kullanılmıştır ancak 57’nci Hükûmetin çıkartmış olduğu kanun hükmünde kararnamelerin daha çoğu depremle ilgilidir yani çok aciliyeti olan durumlar içerisinde o kanun hükmünde kararnameler çıkartılmıştır ancak AKP İktidarı zamanında son olarak çıkartılan otuz beş tane kanun hükmünde kararname kısa zaman içerisinde, süratli bir şekilde çıkartılmıştır. Bunların bazılarında aciliyet yoktur. Mesela, Millî Eğitim Bakanlığının personeliyle ilgili çıkartılmış olanı veyahut da Sağlık Bakanlığının hem tam gün hem de teşkilatıyla ilgili olanıdır. Mesela, Sağlık Bakanlığıyla ilgili olarak çıkartılmış olan kanun hükmünde kararnamede tartışılması ve komisyonlarda görüşülmesi gereken birçok konu vardır. Yabancı doktorlardan, hemşirelerden tutun da bunun yanında hastane birliklerine kadar birçok konu ciddi manada tartışılması ve karar verilmesi gereken konulardır ancak bunların hepsi bir kenara bırakılmış ve kanun hükmünde kararnameyle birçok şey altüst edilmiştir. Korkarım ki önümüzdeki zaman diliminde yeniden tekrar torba kanunla getirilip…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Erdoğan…

9.- Muğla Milletvekili Mehmet Erdoğan’ın, Hükûmetin kanun hükmünde kararname yetkisini kullanırken ortaya çıkan sorunlara ilişkin açıklaması

 

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan açıklamaları sırasında kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisinin Anayasa’da yer aldığını belirttiler. Anayasa’mızda yasama, yargı ve yürütme ayrı ayrı yer almaktadır. Hükûmet kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisini kullanarak hem Meclisi hem de yargıyı bertaraf etmiştir. Şu anda cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar bürokrat işsiz konuma getirilmiştir. Bu bürokratların eski görevlerine dönme konusundaki yargıya başvurma hakları da gasbedilmiştir. Ben, özellikle bu konunun yeniden ele alınmasının gerektiğine inanıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Yeniçeri…

10.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Hükûmetin kanun hükmünde kararname yetkisini kullanırken ortaya çıkan sorunlara ilişkin açıklaması

 

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben biraz önceki konuşmam sırasında kanun hükmündeki kararnamelerin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna getirilmediğini ve burada görüşülmediğini ifade ettim. Elbette Meclis Başkanına götürecekler, Meclis Başkanına verecekler. Meclis Başkanına götürmekle sorun çözülmüyor ki. Önemli olan milletin Meclisine getirme, milletin vekilleriyle bu meseleyi tartışıp kanun hâline getirmek. Kanun hâline getirilmemiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelerden hiçbirisi Genel Kurula gelmemiştir, onu söyledim.

Anayasa’yı yasalara, yasaları da kanun hükmündeki kararnamelere bağladınız. Ben kanun hükmündeki kararnameleri çıkarmadınız demedim. Başka bir şey daha söyledim, Devlet Planlama Teşkilatı anayasal bir kuruluştur, siz Devlet Planlama Teşkilatını kanun hükmündeki kararname ile değiştiremezsiniz, kanun hükmündeki kararname ile bakanlığa dönüştüremezsiniz. Bu ancak anayasal bir değişiklik sonucu olur. Bir kanun hükmündeki kararname Anayasa hükmündeki kararname değildir, onu söyledim. “Hukuk devleti” diyorsunuz, kanun hükmündeki kararname ile birlikte hukukları elinden alınan …

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Atıcı…

11.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Hükûmetin sağlık hizmetlerine önem vermesi gerektiğine ilişkin açıklaması

 

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Öncelikle çok merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum: Van’da naylon çadırlarda çocuklar donarken Hükûmet üyeleri ve onları alkışlayanlar gece rahat yatabiliyorlar mı acaba?

İki, Nüfus Kalkınma Grubu üyelerine de bir hatırlatmam var: İnsanlar diyor ki: “Başbakana uyduk 3 çocuk yaptık, şimdi perişanız.”

Üçüncü olarak da yine, AKP’nin Sayın Milletvekili “Sağlıkta başarılı işler yapıldı.” dedi. Eğer sağlıktaki başarı özelleştirmeyse, performans denilen kelle başı ödeme yapmaksa, halktan katkı payı almaksa, süslü laflar söyleyip kavramların içini boşaltmaksa Hükûmet başarılıdır denebilir. Sağlıkta puan aldığını düşünen Hükûmetin, maskesi düşünce en ağır darbeyi de yine sağlıkta yiyeceğini hatırlatmak isterim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Sakık…

12.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Kıbrıs’ta üniversitelerde okuyan Kürt çocuklarının sorunlarına ilişkin açıklaması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Daha önce de burada dile getirdim, Sayın Bakanımız da burada, bu Kıbrıs’la ilgili, orada okuyan Kürt çocuklarının uğradığı bir haksızlık var. Yani “Kürt çocukları” dediğimiz zaman da tepki alıyoruz, “Kürt coğrafyası” dediğimiz zaman da tepki alıyoruz ama bu da hayatın bir realitesi. Sadece Kürt oldukları için, orada mahkeme kararı yok ortada ve orada öğrenci, hepsinin, büyük bir kısmının iki dersi var, mezun olacak ve mahkeme kararı da ortada yok ve bunlar sınır dışı edildiler.

Şimdi, bu ailelerin hepsi perişan, bu çocuklar perişan, bu ülkenin vatandaşları. Yani bunlar orada dört yıldır üniversitelere para veriyorlar, Kıbrıs’a para veriyorlar ve bu insanların sorununu gidermek Hükûmetin görevidir. Sayın Bakan bu konuda acaba ne düşünüyor, ne yapabilirler? Gerçekten aileler mağdur ve her gün bize başvuruyorlar.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Metiner…

13.-  Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, CHP’li bir vekilin, cemaat mensuplarının herhangi bir göreve gelmemeleri gerektiği görüşünün özgürlük anlayışına ters olduğuna ilişkin açıklaması

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, biz özgürlükler söz konusu olduğunda “ama”ları olan bir anlayışın mensupları değiliz. Eski Türkiye’ye ait ne kadar antidemokratik yasa varsa, yasaklar varsa buyurun Mecliste hepsini birlikte düzeltelim.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – KHK’lar var mı?

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Biz topyekûn, yeni bir Anayasa isterken bazı siyasal partilerimizin kırmızı çizgi siyaseti izlemeleri çelişki değilse birlikte düşünelim. Bir insanın…

ENGİN ALTAY (Sinop) – Başbakan da “Yirmi altı maddeyle oynatmam.” diyor. Niye? Onu söylesene.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – 12 Eylül faşist fermanının ruhunu değiştirmeden, zihniyetini değiştirmeden yapacağınız hiçbir düzenlemede inandırıcı olamazsınız.

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Geçen sene yapsaydınız.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Askerî vesayet yerine cemaatlerin vesayetinden bahsetti CHP’li vekil arkadaşımız.

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – YÖK’ü kaldırsaydınız.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Bu ülkenin herhangi bir yurttaşı herhangi bir cemaate mensup olabilir. O vekil arkadaşımız bu mensubiyeti herhangi bir göreve gelmemek için yeter sebep olarak kabul ediyorsa bence özgürlük anlayışını gözden geçirmelidir. Herkes için özgürlük isteyen bir anlayışın mensubuyuz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Özel…

14.- Manisa Milletvekili Özgür Özel’in, kanun hükmünde kararnamelerin kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal ettiğine ilişkin açıklaması

 

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Metiner’in bahsettiği, demokrasinin sıkıntıya düştüğü darbe dönemlerinin meşhur şarkısı “Bir gece ansızın gelebilirim” tehdidini, bu Hükûmet, bu Meclise ve pek çok alana, her gece, yetki kanununun sonu yaklaşırken yeni bir kanun hükmünde kararname çıkararak birer sivil darbe indirmiştir. Bunlardan bir tanesi de sağlık alanındaki Sağlık Bakanlığının Teşkilat Yasası’nın değiştirildiği Kanun Hükmünde Kararname’dir. Kararname’nin yayımlandığı gün Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmakta, hatta ilgili komisyon toplantı hâlindeydi. Komisyonun, iktidar ve muhalefet partilerinden seçilmiş, kendi alanlarının uzmanı, sağlıkçı tüm milletvekilleri yasama görevlerinin başındayken AKP demokrasiye yönelik bir sivil darbe daha gerçekleştirdi.

Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi, Meclisin çeşitli sebeplerle kanun çıkarma konusunda elverişsiz bir hâlde olduğu özel durumlarda devletin işleyişini acze uğratmamak için Meclis tarafından hükûmete verebilecek ancak her ne şartta olursa olsun demokrasi açısından tartışmalı bir yetkidir. Bu yetki AKP Hükûmeti tarafından kuvvetler ayrılığı ilkesinin açıkça ihlal edildiği…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Eryılmaz…

15.- Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz’ın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Yargıtay üyeleriyle ilgili iddialara ve Van depreminde mağdur olan depremzedelere yeterli yardımların yapılmadığına ilişkin açıklaması

 

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, siz daha önce Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri ile Yargıtay üyelerini dedelerden talimat almakla suçluyordunuz. Oluşturduğunuz yeni Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Yargıtay üyelerinin bu sefer tarikat şeyhlerinden talimat aldığı yönünde iddialar yer almaktadır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Siz bir hukukçu olarak doğal mahkeme ilkesine açıkça aykırı olan özel yetkili mahkemeleri nasıl savunabiliyorsunuz? Bu özel yetkili mahkemelerin kaldırılması konusunda neden katkı sunmuyorsunuz?

Üçüncü bir soru: Somali’de açlık çeken insanlara göstermiş olduğunuz yardımseverlik ve ilgiyi Van’da mağdur olan depremzedelere gösterdiğinize inanıyor musunuz? Van’da mağdur olan depremzedelere yaptığınız yardımı burada bizlerle paylaşmayı düşünüyor musunuz? Van’a kaç defa gittiniz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın milletvekilleri, şimdi gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Jerzy Buzek’in beraberinde bir Parlamento heyetiyle birlikte ülkemizi ziyaret etmesinin uygun bulunduğuna ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/631)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Sayın Jerzy Buzek’in  beraberinde bir Parlamento heyetiyle birlikte ülkemizi ziyaret etmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’nın 2 Kasım 2011 tarih ve 8 sayılı Kararı ile uygun bulunmuştur.

Söz konusu heyetin ülkemizi ziyareti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanun’un 7. Maddesi gereğince Genel Kurul’un bilgilerine sunulur.

                                                                               Cemil Çiçek

                                                              Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                   Başkanı

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının tezkeresi bilgilerinize sunulmuştur.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, ayrı ayrı okutuyorum:

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 20 milletvekilinin orman yangınlarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/53)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ormanlar; toprağın korunması, su rejiminin düzenlenmesi, iklim, halk sağlığı yurt savunması, rekreasyon, turizm, yaban hayatın korunması vb. gibi konularda olumlu etkileri ile sosyal ve kültürel nitelikte hizmetleri sağlayan ülkenin ulusal değerleridir. Orman varlıklarımızın korunması, son derece önemli ve ivedi çözüm bekleyen bir konudur.

Bu bağlamda, orman yangınlarının nedenlerinin, alınan önlemlerin, meydana gelen can kayıplarının ve maddi zararların araştırılması için Anayasanın 98., İçtüzüğün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.

1) Ferit Mevlüt Aslanoğlu                   (İstanbul)

2) İhsan Özkes                                   (İstanbul)

3) Atilla Kart                                      (Konya)

4) Kamer Genç                                   (Tunceli)

5) Sinan Aydın Aygün  (Ankara)

6) Erdal Aksünger                              (İzmir)

7) Candan Yüceer                              (Tekirdağ)

8) Mustafa Sezgin Tanrıkulu               (İstanbul)

9) Mehmet Şeker                                (Gaziantep)

10) Tufan Köse                                  (Çorum)

11) Kazım Kurt                                   (Eskişehir)

12) Mehmet Ali Ediboğlu                    (Hatay)

13) Salih Fırat                                   (Adıyaman)

14) Özgür Özel                                  (Manisa)

15) Celal Dinçer                                (İstanbul)

16) Aytuğ Atıcı                                   (Mersin)

17) Ali Rıza Öztürk      (Mersin)

18) Nurettin Demir      (Muğla)

19) Mehmet Şevki Kulkuloğlu              (Kayseri)

20) Ramazan Kerim Özkan                  (Burdur)

21) Malik Ecder Özdemir                    (Sivas)

Gerekçe:

Ormanlarımızı sadece usulüne uygun olarak yetiştirmek değil, aynı zamanda ormanların çeşitli tehlikelere karşı korunması, bu yönde gerekli tedbirlerin zamanında alınması ve bu tedbirlere rağmen ortaya çıkabilecek tehlikelerle mücadeleye hazır bulunması gerekmektedir.

Orman yangınları, başta Muğla, Antalya ve İzmir illerimiz olmak üzere ülkenin bir çok bölgesine sıçramış, hâlâ yer yer orman yangınlarının devam ettiği görülmektedir. Orman alanlarımızda meydana gelen bu yangınlar, sadece ormanlara değil, zeytin ağaçlarına, hayvancılığa, arıcılığa ve diğer tarımsal alanlara da büyük zararlar vermektedir.

2007 yılında tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşayan Türkiye'nin, hâlâ orman yangınlarına karşı ulusal bir politika oluşturamadığı ve Sayıştay Başkanlığının 2004 yılında TBMM'ye sunduğu raporda öne sürüldüğü üzere ''Hükümetin orman yangınları için yapılan uyarıları dikkate almadığı" görülmektedir. 

AKP Hükümetinin, orman yangınlarının önlenmesi, ormanlarda açma yapılması ve ormanların işgalini önleyecek önlem almak yerine, 2B statüsündeki orman alanlarını yerli ve yabancı şirketlere satma ısrarı; ormanların yağmalanmasını, ormanlarda açma açılmasını, madencilik adı altında tahrip edilerek ya da yakılarak insan eli ile yok edilmesini adeta teşvik etmektedir.

Kamuoyunda, orman yangınları ile ortaya çıkan alanlara "imar izni" verileceği ve bu alanların turizm ve konut alanlarına dönüşeceği ya da satılacağı yönünde bir kaygı yaşanmaktadır.

Ülkemizde artık sıkça örneklerine tanık olduğumuz bir konu, ulusal basınımızda "Antalya'da ormanı rant için yaktılar" başlığı ile yer almıştır. Söz konusu haberde, "deniz manzaralı ormanlık bölge’de iki ay içinde dördüncü kez orman yangını çıkması" AKP hükümetinin Orman dışına çıkartılan 2B arazilerini satacağı yönündeki beklentilerden kaynaklandığı öne sürülmektedir. (18 Eylül 2007 Hürriyet)

Bu bağlamda, orman yangınlarının çıkış nedenlerinin araştırılması, alınan önlemlerin yeterliliği, bugüne kadar ki can kayıplarının sorgulanması, yönetimden kaynaklanan görev ihmallerinin sorgulanması ve benzeri konularda ortaya çıkabilecek aşağıdaki sorulara yanıt aranması gerekmektedir. Şöyle ki;

1- Orman yangınları ile mücadele görevini üstlenen Bakanlık görevlileri arasında, orman yangınları konusundaki eğitim almayan bakanlık çalışanı var mıdır?

2- Bu eğitimler ne kadar ve hangi aralıkla yapılmaktadır?

3- Bakanlık, hava aracında görevlendirdiği personellerden uçmaya elverişli olduğuna dair "sağlık raporu" aramakta mıdır?

4- Orman yangınları artışının, 2003 yılından bu yana, yönetici konumundaki görevlilerin tamamının değiştirilerek, yerine orman yangınları konusunda deneyimli olmayan kişilerin getirilmiş olmasından kaynaklandığı yönündeki iddialar doğru mudur?

5- Orman Koruma faaliyetlerini yürüten teknik eleman ve Orman Muhafaza Memuru sayısının önemli oranda düşürülmesi, orman koruma faaliyetlerinin Köy Tüzel Kişiliklerine ve ardından özel güvenlik şirketlerine devredilmesi uygulamaları gözden geçirilecek midir?

6- Helikopterlerde görevlendirilen ve yangın söndürülmesini sevk ve idare edecek teknik ve yardımcı personel özel bir eğitimden geçirilmiş midir? Bu personelin diğer ormancı çalışanlardan farklı özlük hakları (yıpranma tazminatı, uçuş tazminatı vb. gibi) var mıdır?

7- JAR (AB Havacılık Kuralları) kuralları nedeniyle ülkemizin doğu bloku ülkelerinden yangınla mücadelede araç satın alınmasının engellendiği, bu nedenle 12 ton kapasiteli Rus yangın uçağı alımı yerine 2,5-4,5 ton su kapasiteli ABD, Kanada uçaklarının ülkemize dayatıldığı doğru mudur?

8- Kamuoyunda oluşan genel kanı; orman yangınları ile ortaya çıkan alanlara "imar izni" verileceği ve bu alanların turizm ve konut alanlarına dönüşeceği ya da 2/B kapsamına alınarak, yapılacak yasal bir düzenleme ile yerli ve yabancılara satılacağı yönündedir. Kamuoyunun bu kaygısı doğru mudur? Değilse, bu alanlarda AKP'nin ne gibi bir projesi bulunmaktadır?

9- 2003, 2004, 2005, 2006 ve 2007 yıllarında orman yangınları ile kaybettiğimiz alanların, iller bazında hektar olarak büyüklüğü nedir?

10- Orman alanları dışında meydana gelen zeytin ve arıcılık gibi, bu zararların ilere göre 2003, 2004, 2005, 2006 ve 2007 yıllarında ülkemize toplam maliyeti ne olmuştur?

11- Orman yangınlarından zarar gören ve tek geçim kaynağı tarımcılık ve ormancılık olan köylümüzün bu zararlarının giderilmesi için Hükümetinizce ne tür ekonomik önlemler alınmıştır? Alınmış ise, köylümüz bu önlemden ne zaman yararlanacaktır?

2.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve 21 milletvekilinin, küresel ısınmanın ülkemize etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/54)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılmaktadır. Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtır ama bazı ışınlar su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutulur. Bu da yeryüzünün yeterince sıcak kalmasını sağlar. Ama son dönemlerde fosil yakıtları yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artması gibi nedenlerle karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılması artış göstermiştir. Bilim adamlarına göre, işte bu artış küresel ısınmaya neden olmaktadır.

Birleşmiş Milletler ve İngiliz Stern Komisyonu'nun hazırladığı raporlar; dünyanın felakete gittiğini göstermiştir. Daha önce bu çağrıya burun kıvıran ülkeler şimdi küresel ısınmayla mücadele için program açıklamaktadırlar. BM tarafından hazırlanan iklim raporları felaketin boyutlarını gözler önüne sermiştir. Yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde 50'sinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması hükümetleri harekete geçmek zorunda bırakmıştır. İngiliz insani yardım kuruluşu Christina Ait, yayımladığı raporda, 2050 yılına kadar en az 1 milyar insanın küresel ısınmanın sonuçları yüzünden göç edeceği uyarısında bulunmuştur. Avustralya, geleneksel ampulleri yasaklayarak 2010 yılından itibaren çevre dostu ampuller kullanılması kararını aldı. Meksika hükümeti, ülke genelinde 250 milyon ağaç dikilmesi kararı aldı. Avrupa Birliği, otomobil üreticilerine küresel ısınma standardı getirdi.

Küresel ısınmaya bağlı olarak dünyanın bazı bölgelerinde kasırga, fırtına, sel ve taşkınlar bazı bölgelerde uzun süreli, şiddetli kuraklık ve çölleşme yaşanacağı bilinmektedir. Türkiye gibi kurak-yarı kurak iklim kuşağında bulunan ülkelerde ise en büyük sorun kuraklık olacaktır. Tüm Akdeniz havzasındaki 16 ülkede yağışlar son 25 yılda yüzde 20 azalmış durumdadır. 2050 yılına geldiğimizde, deniz seviyesinin Akdeniz'de 20-40 santimetre artması beklenmektedir. Bu durumdan en çok zarar görecek ülkeler, Türkiye ve Cezayir ile deltalar olacaktır.

Ülkemiz, kar yağmayan, yağış miktarı iyice düşmüş bir kış mevsiminin ardından küresel ısınmanın en ağır etkilerini yaşamaya başlamışken, İç Anadolu'daki göller bir bir kururken, kuraklık ve açlık kapımızdayken, sadece ülkemizi değil, bütün dünyayı tehdit eden küresel ısınma ve tarım sektörüne olası etkileri konusunda hükümetimiz tarafından hiçbir ciddi girişimde bulunulmamaktadır. Ülkemizin buğday ambarı diye bilinen ve buğday üretiminin yüzde 40'ını gerçekleştiren Konya Kapalı Havzasında yüzde 80'e varan rekolte kaybı olmuştur. Akdeniz bölgesinde ise rekolte yüzde 30-50 oranında düşmüştür. DSİ yetkilileri çiftçilere "Barajlarda su yok, ikinci ürünü ekmeyin" uyarısı yapmaktadır. Bazı bölgelerde barajlarda doluluk oranı yüzde 25'lere kadar düşmüştür. Kuraklık afeti, hem binlerce çiftçimizin yaşamını felakete çevirecek, hem de buğday, mısır ve diğer hububat başta olmak üzere birçok üründe çok ciddi verim düşüşlerine, bu da çok büyük oranda ithalata ve sonucunda enflasyon baskısına yol açacaktır.

Sağladığı bunca hayati işleve rağmen sulak alanlarımız gün geçtikçe kurumakta ve kirlenmektedir. Sulak alanların kaybedilmesinde en büyük etken yanlış tarımsal sulama yöntemlerinin kullanılması, yer altı sularının kontrolsüz şekilde çekilmesi ve suyun akış yönünün değiştirilmesidir. Sonuç olarak küresel ısınma dünyada olduğu kadar ülkemiz için de hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları ve TEMA önderliğinde gerekli araştırmaların titizlikle yapılması ve bir an önce önlem alınması gerekmektedir.

Tüm yerkürenin yakın gelecekteki en büyük tehdidi olan küresel ısınmanın ülkemize etkilerinin araştırılması amacıyla Anayasanın 98. TBMM İçtüzüğünün 104. ve 105. maddelerin uyarınca Meclis Araştırma açılmasını saygılarımla arz ederim.26.07.2011

1) Ensar Öğüt                                        (Ardahan)

2) İhsan Özkes                                       (İstanbul)

3) Mehmet Şeker                                    (Gaziantep)

4) Bülent Kuşoğlu                                  (Ankara)

5) Tufan Köse                                        (Çorum)

6) Candan Yüceer                                  (Tekirdağ)

7) Erdal Aksünger                                  (İzmir)

8) Metin Lütfi Baydar                             (Aydın)

9) Mehmet Ali Ediboğlu                          (Hatay)

10) Kazım Kurt                                       (Eskişehir)

11) Salih Fırat                                       (Adıyaman)

12) Aytuğ Atıcı                                       (Mersin)

13) Özgür Özel                                      (Manisa)

14) Nurettin Demir                                 (Muğla)

15) Atilla Kart                                        (Konya)

16) Sinan Aydın Aygün                           (Ankara)

17) Ramazan Kerim Özkan                      (Burdur)

18) Ali Özgündüz                                   (İstanbul)

19) Rıza Mahmut Türmen                        (İzmir)

20) Ali Rıza Öztürk                                 (Mersin)

21) Celal Dinçer                                    (İstanbul)

22) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                  (Kayseri)

 

3.- İstanbul Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu ve 23 milletvekilinin, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/55)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Mevsimlik tarım işçileri, yıllardır sadece hasat zamanlarında yaşanılan trafik kazalarında hatırlanan vatandaşlarımızdır. Bu hatırlamalarda da sorunların asıl nedenleri tespit edilerek, çözüm yolları araştırılmamış, sadece bir trafik kazası olarak çoğu yerde anılmıştır.

Oysa Türkiye'de mevsimlik tarım işçileri açısından yaşam, çok zor koşullar altında devam etmektedir. Her yıl, hasat mevsimine yakın zamanlarda, balık istifi kamyon kasalarında taşınan, beslenme ve barınma koşulları sağlanamayan, sağlık ve emeklilik güvencesinden yoksun, sosyal hakları olmayan bu insanlar çok düşük ücretler karşılığında uzun saatler çalışmaktadır.

Özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinden gelen mevsimlik tarım işçilerinin temeldeki sorunları yaşadıkları bölgede geçimlerini sağlayabilecekleri, üretim yapabilecekleri bir iş alanlarının olmamasıdır. Bu nedenle yılın belli dönemlerinde, ortalama dört ay süre ile yaşadıkları yerden ayrılarak daha çok Ege, Çukurova ve Karadeniz Bölgesi'nde çalışırlar. Bu süre zarfında kazandıkları para onların bir yıl boyunca geçimlerini sağlayacakları paradır. Günlük olarak aldıkları ücretleri 10 ile 15 YTL arasında değişmektedir. Üstelik kazanılan bu paranın bir bölümü de kendilerine bu işi sağlayan "dayıbaşı" ya da "elçi" olarak tabir edilen aracılara verilmektedir. Yani geçinmeleri için kalan para günlük 8 ile 13 YTL arasındadır. Barınma koşulları oldukça sağlıksızdır. Çadırlarda ya da barınaklarda kalan bu işçiler, temiz içme ve kullanma suyuna da sahip değildir. Bu sağlıksız ortam ve koşullar, anne ve babaları ile birlikte gelen çocuklar için riskli bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Çadır yerleşimleri açık alanlarda ve uygun altyapı koşulları olmayan yerlere kurulduğu için yaygın olarak salgın hastalıklara rastlanılmaktadır. Bu hastalıklar, beslenmeleri de yetersiz olan çocukları daha fazla etkilemektedir. Ortaya çıkan tablo, insanların asgari gereksinimlerini karşılamaktan uzak bu ortam, 19. yüzyıl koşullarını anımsatmaktadır. Şanlıurfa'da, Tokat'ta, Batman'da, Sivas'ta, Niğde'de, Kırıkkale'de ve son olarak Afyonkarahisar'da yaşanan, kazalar bize devletin mevsimlik tarım işçilerinin yaşadıklarını görmezden geldiğini açık bir şekilde göstermiştir.

Sosyal devlet, yaşamlarını yitiren mevsimlik tarım işçileri için "Hasat Döneminde Alınacak Trafik Önlemleri" genelgesi yayınlamanın çok daha ilerisine gidebilen devlet demektir.

21.  yüzyılda mevsimlik tarım işçilerinin Türkiye’de yaşamak zorunda bırakıldıkları ilkel koşulların düzeltilmesi için acil önlemlerin alınması gerekmektedir.

Uzun vadede bulundukları yerlerde iş ve üretim olanaklarının yaratılmasıdır. Kısa vadede ise; sosyal güvenceleri sağlanmalı bu çerçevede, sendikalı olma, sağlık ve emeklilik gibi özlük haklarını içeren düzenlemeler yapılmalıdır. Çalışma ve barınma koşulları iyileştirilmelidir. Çalışma saatleri düzenlenmeli, ücretleri arttırılmalı, çalıştıkları yerlerde barınmalarına olanak sağlayacak sosyal tesis ve yurtlar yapılmalıdır. Beslenmeleri konusunda desteklenmeleri gerekmektedir. Temiz içme ve kullanma suyuna rahatça ulaşabilmeleri gerekmektedir. Bu sayede salgın hastalıkların önü alınmış olacaktır. Aileleri ile birlikte geldikleri yerlerde, çocuklar için eğitim verilebilecek birimlerin oluşturulması gerekmektedir. Böylelikle, mevsimlik tarım işçilerinin çocukları açısından ortaya çıkan eğitimdeki eşitsizlik bir nebze olsun giderilmiş olacaktır.

Mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sorunların nedenleri ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti amacıyla, Anayasa'nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü‘nün 104. ve 105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını saygılarımla arz ederim.

1) Ferit Mevlüt Aslanoğlu                           (İstanbul)

2) Candan Yüceer                                      (Tekirdağ)

3) Erdal Aksünger                                      (İzmir)

4) Atilla Kart                                             (Konya)

5) Veli Ağbaba                                          (Malatya)

6) Kamer Genç                                          (Tunceli)

7) İhsan Özkes                                          (İstanbul)

8) Mehmet Şeker                                       (Gaziantep)

9) Mevlüt Dudu                                          (Hatay)

10) Mehmet Ali Ediboğlu                            (Hatay)

11) Kazım Kurt                                          (Eskişehir)

12) Salih Fırat                                           (Adıyaman)

13) Özgür Özel                                          (Manisa)

14) Aytuğ Atıcı                                           (Mersin)

15) Nurettin Demir                                     (Muğla)

16) Ramazan Kerim Özkan                         (Burdur)

17) Mustafa Sezgin Tanrıkulu                     (İstanbul)

18) Ali Özgündüz                                       (İstanbul)

19) Rıza Mahmut Türmen                            (İzmir)

20) Kadir Gökmen Öğüt                              (İstanbul)

21) Ali Rıza Öztürk                                     (Mersin)

22) Celal Dinçer                                        (İstanbul)

23) Mehmet Şevki Kulkuloğlu                     (Kayseri)

24) Malik Ecder Özdemir                            (Sivas)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler sırası geldiğinde yapılacaktır.

Sayın milletvekilleri, şimdi on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 15.36

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.52

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER:  Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

------ 0 ------

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 19’uncu  Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır. Okutup, işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve arkadaşları tarafından (124 sıra no.lu) Türkiye’de medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı hakkında alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi

16.11.2011

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu’nun 16.11.2011 Çarşamba günü (Bugün) yaptığı toplantısında oy birliği sağlanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurul’un onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                        Pervin Buldan

                                                                                               Iğdır

                                                                                     Grup Başkanvekili

Öneri: 14 Ekim 2011 tarihinde, İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve arkadaşları tarafından (124 sıra nolu) Türkiye’de Medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı hakkında alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin, Genel Kurul’un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 16.11.2011 Çarşamba günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Lehinde, Batman Milletvekili Ayla Akat Ata.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, lehinde de kura çektiniz mi? Lehinde de talep vardı.

BAŞKAN – Çekeceğiz efendim. Şimdi çekiyoruz konuşma sırasında. İlk talep onunki.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Nasıl? Daha yeni okundu efendim, şimdi okundu.

BAŞKAN – Önerge sahibi de olarak aynı zamanda...

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ama önerge sahiplerini… Bu şey değil efendim. Danışma Kurulu önerilerinde grup adına olmaz, önerge sahiplerinin konuşma hakkı yok, kurada ne çıkarsa odur.

BAŞKAN – Hayır, ben “Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, lehinde” diye okudum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, biz de BDP Grup önerisinin lehinde konuşma taleplerimizi bildirdik. Yani Grup önerisinde önerge sahibinin bu söz hakkını kullanma veya başkasına devretme hakkı yok.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Yeni usul mü yaratılıyor?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yeni usul değil, şu anda yeni usul uygulanıyor.

BAŞKAN – Sayın Elitaş, siz de uygulamayı gayet iyi biliyorsunuz, yakından da takip ediyorsunuz hepimiz gibi. Parti grup önerilerinin lehinde ve kendi parti grup önerileri için ilk söz daima o kişilere ait olarak veriliyor. Hangi partiyse onun milletvekiline veriliyor, biliyorsunuz. Bundan sonrakiler için kura çekeceğiz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, İç Tüzük 19’uncu maddesine göre, Danışma Kurulu çoğunluk sağlanamadığından veya uzlaşamadığından toplanılamadı kanaati oluşuyor.

BAŞKAN – Şimdiye kadar bütün yaptığımız çalışmalarımızda…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, grup başkan vekilleriyle yaptığımız anlaşmalar…

BAŞKAN – …lehine olarak partinin…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, müsaade eder misiniz? Grup başkan vekilleriyle yaptığımız anlaşmada muhalefet partilerinin aleyhinde olan sözleri iktidar grubuna, lehinde olan sözleri muhalefet kendi arasında anlaşacaktı. Diğer muhalefet partileriyle anlaştık fakat Barış ve Demokrasi Partisi bu konuda iki konuşmaya razı olmadığından dolayı, üç konuşma istediğinden dolayı bu…

BAŞKAN – Üç konuşma nasıl istenir zaten?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Üç konuşma diye istedi. Bunu da kuraya girelim dedik.

BAŞKAN – Sayın grup başkan vekilleri, anlayamıyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, müsaade ederseniz ben anlatayım, sonra siz devam edin.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkanım, izin verirseniz… Yanlış bilgilendirme yapılıyor ve İç Tüzük denen bir hüküm var.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İç Tüzük’ü uygulamanızı istiyorum Sayın Başkanım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Önerge sahibi her zaman kendi önergesi üzerinde konuşur.

BAŞKAN – Sayın grup başkan vekilleri, beş dakika ara veriyorum.

Lütfen bu konuyu netliğe kavuşturalım.

Kapanma Saati: 15.56

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 16.12

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER:  Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

------ 0 ------

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 19’uncu  Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş önerisi üzerinde konuşmalar yapılacaktı.

Öneri üzerine ilk konuşma, lehinde olarak, Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’ya ait.

Buyurunuz Sayın Ata. (BDP sıralarından alkışlar)

AYLA AKAT ATA (Batman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Barış ve Demokrasi Partisinin grup önerisinin lehine söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Bir grup önerimiz var. Medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı ve dili hakkında bir araştırma yapılması, bu yaklaşımın doğurduğu sonuçların incelenmesi ve medyada nefret söyleminin ortadan kaldırılması için hukuki altyapının hazırlanması vesilesiyle hazırladık bu grup önerimizi.

Sizlerin de hepinizin tanıklık ettiği üzere, son bir ay içerisinde, Van depreminin öncesinde ve Van depremiyle de açığa çıktığı üzere, medyanın kullanmış olduğu dilin toplumda bazı yansımaları var. Van depremi sonrasında açığa çıkan durum gösterdi ki toplumun tüm kesimleri esasında bu dilin yansımasından rahatsız, siyasi partiler de rahatsız. Siyasi parti liderlerinin, özellikle de Milliyetçi Hareket Partisi Sayın Genel Başkanının, Sayın Bahçeli’nin kamuoyunun vicdanını da rahatlatan bir açıklaması oldu. Tüm siyasi parti liderleri bu konuda kendilerini açıklama yapmak durumunda hissettiler açığa çıkan sonuçlar itibarıyla.

Çok açık ve net ki medyanın kullanmış olduğu dil üzerinde siyasetçilerin ciddi bir etkisi var. Evet, Montesquieu’den beri yasama, yürütme, yargı yetkisi var ama bugün itibarıyla medya ve sivil toplum örgütleri dördüncü, beşinci güç. Siyaseten kendinizi var etmek istediğinizde medyayı bir araç olarak kullanabilirsiniz ama bugün gördük ki, medyada siyasetçinin kullanmış olduğu dilin ve medyayı da kendi amaçları uğrunda kullanmasının toplumdaki yansıması ve açığa çıkardığı sonuçlar öyle kapanması çok da kolay yaralar açığa çıkarmıyor. Öyle yaralar çıkabilir ki açığa, yarın öbür gün değil bizler -ki bizler her koşulda belki konuşabiliyoruz ama- bizim çocuklarımız, gençlerimiz birbirleriyle konuşamayacak bir duruma gelecekler. Medyanın bu yönlü bir etkisi var üzerinde. Bizler, medyanın toplum üzerindeki etkisinin görülüp, özellikle siyasetin bu konuda bazı tedbirler alması gerektiğini düşünüyoruz. Şimdi, bu noktada defalarca kez kaygılarımızı dile getirdik ama ben bugün Sayın Başbakanı dinledim, Eşi Vefat Eden Kadınlar İçin Sosyal Yardım Programı toplantısında. Sayın Başbakan, evet, Van depremi sonrasında bir açıklama yaptı; özellikle, sosyal medyada paylaşılanlar, kamuoyuna yansıyanlar, kutu kutu gönderilen çöplük ve taşlar, bunlar üzerine herkesin vicdanı rahatsız oldu ve bir açıklama yaptı ama bugün Sayın Başbakan, tekrar: “BDP’li vekiller sefahat içinde yaşıyorlar, istismar ediyorlar.” ve son noktada da “Biz anaları ağlatmayacağız.” beyanı.

Şimdi, biraz gerçekçi olmak lazım, biraz topluma dokunmak lazım, biraz toplumdan nemalanmak lazım, ona göre siyaset yapmak lazım. Bizler, toplumun uzlaşma noktalarının çok da büyük olduğunu düşünmüyoruz, “çok” diyebileceğimiz konularda uzlaşma zeminimiz yok bizim ama kadın sorunu bunlardan biridir. Defalarca kez, bir önceki yasama döneminde de biz çağrı yaptık, dedik ki: “Kadın sorunu, kadına yönelik şiddet sorunu, kadının yaşadığı sorunlar partiler üstü ele alınması gereken bir konudur. Belki birçok konuda bir araya gelemeyebiliriz ama kadın konusunda bir araya gelebiliriz. Bizim için bir çıkış noktası olabilir. Bu konuda, bu zemindeki buluşmamız toplumsal birçok sorunun çözümünde araç olarak kullanılabilir.” Ama Sayın Başbakan kalkıyor, tam da 25 Kasımın arifesinde, böyle önemli bir toplantıda tekrar, bir diğer siyasi partiyi hedef alarak ve toplumu da bu şekilde yönlendirerek bir konuşma yapıyor. Bunun neresi akılcıdır? Bunun neresi topluma hizmet eder?

Dün bu salonda yaşananlar var. Herkesin duyduğu rahatsızlıkları, dün akşamdan itibaren biz dinledik ama şunu ifade edelim: Evet, şiddet, yaşamdan bir bütün çıkartılmalıdır, adına ne derseniz deyin. Eğer şiddete karşı mücadele ediyorsanız, eğer şiddeti savunmuyorsanız, o zaman bir gerekçe de bulmazsınız şiddete, “Ben buna karşıyım.” dersiniz, üzüntünüzü dile getirirsiniz ama bugün yaşadığımız bu değil.

Bakın, ben de son bir yıl içerisinde defalarca kez devlet kaynaklı şiddete maruz kaldım ama bunun karşısında, bu salonda oturanlar ya da Türkiye'nin bir bütünü, işte, kalkıp “Ya kadına yönelik bir şiddet var…” Şimdi, burada bir samimiyet testi de söz konusu. İşte, ben yıllarca kadına yönelik şiddetle ilgili çalıştım. Gidiyorduk, katledilen kadınların, mağdurların aileleriyle de görüşüyorduk, zaman zaman faillerle de görüşüyorduk anlayabilmek için biz. Hak etmişti çünkü namusunuzu kirletmişti. Hak etmişti çünkü sözünüzü dinlememişti. Hak etmişti çünkü ayağını çok uzatmıştı. Bunlar bir gerekçeydi, kadına yönelik şiddet için. Şimdi, bize sokak ortasında uygulanan şiddet için de: Evet, bunlar hak etmişti çünkü özgürlük, eşitlik talebi var. Çünkü bunlar hak etmişti çünkü kendilerine oy veren seçmene sırtlarını dönmelerini istiyorsunuz, onların yanında yer aldılar; yer almasınlar, o zaman şiddete maruz kalmazlar.

Şimdi, açık söyleyelim, hiç kimse bir diğeriyle bunu tartışmayacaktır. Hepimizi buraya getiren toplumsal ihtiyaçlar, talepler ve ideoloji vardır, kimse bunlara sırtını dönerek burada siyaset yapamaz, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Ama dün burada ifade edilenler için şunu söyleyeyim: Değerli milletvekilleri, sizin için söylenirse, inandığınız uğruna, ölümü göze aldığınız birtakım değerler adına sizin için aksi söylendiğinde ne hissediyorsanız biz de o kadarını hissediyoruz, ne eksiği ne fazlası. Ama şu da bir gerçek: Şimdi, böyle bir şiddet var ortada, AKP de şunu yapıyor: Siyasi iktidar şiddeti gerekçelendirmek ki olası mıdır, dün Sayın Bahçekapılı da “Benim grup başkan vekilime yönelirseniz ben de bunun karşılığını veririm.” dedi. Ya kadının kadınla bulaşacağı bir noktada, bu noktada, bu noktadan hareket edersek verilene hiçbir anlam veremediğimiz açıktır, ortadadır. Ama bunun üzerinden Barış Demokrasi Partisinin kadına yönelik şiddet konusundaki tavrını yargılamak çok ahlaki değildi, çok da doğru değildi.

Bakın, bizler, yaşamın her alanında, savaş ortamında büyüdük, ne yaşadığımızı biliyoruz, hangi şiddet ortamının hangi sonuçları doğurduğunu da çok iyi biliyoruz ama buna rağmen, şiddetin açığa çıkarmış olduğu sonuçlarla mücadele ediyoruz. Bakın, bu savaş uzadıkça kirlenecek. (AK PARTİ sıralarından “Ne savaşı?” sesleri, gürültüler) Arkadaşımız, “kirli savaş” diyor. Evet, bu savaş uzadıkça kirlenecek değerli arkadaşlar.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sen hangi tarafındasın bu savaşın? Sen hangi taraftasın?

AYLA AKAT ATA (Devamla) – Bizler, çok açık söyleyelim, bizler sorunun siyasetin çözümü tarafındayız. “Siyaseten çözüm” diyorsanız biz buradayız, tarafımız bu ama sizin o tarafta olmanız için daha sanırım çok mesafe geçmesi, çok yer geçmesi gerekiyor.

Bir diğer boyutu…

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) - Savaşın neresindesiniz?

AYLA AKAT ATA (Devamla) - Savaşın tam ortasındayız, orada çocukluğumuz oldu. Yani sıkıyönetim, olağanüstü hâl, savaş yılları tam da ortasında büyüdük, tam da savaşın ortasında. Şimdi, “Çocuklarımız savaş ortamında büyümesin ve savaşın ağır sonuçlarını yaşamasın.” diye uğraşıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz.

Diğer bir boyutu: Arkadaşlar, şimdi, evet, bu ülkede yaşanan 12 Haziran seçimleri sonrasında şiddet tırmandı ve bunun sonuçları açığa çıktı, sivil ölümleri yaşandı. Hepimiz üzüntü duyduğumuzu açıkladık, bunlara karşı sessiz kalmanın vicdani bir muhakemesinin olamayacağını kamuoyuna deklare ettik. Ama yapılmaması gereken neydi? Bunlar üzerinden siyaset yapmaktı, sivil ölümler üzerinden siyaset yapmaktı. Yani insanlar ölüyorsa siyaseten çözüm bu kadar kendini dayatmış…

SONER AKSOY (Kütahya) – İnsanlar ölmüyor, PKK öldürüyor.

AYLA AKAT ATA (Devamla) – …ama burada kapalı oturumlar yapıp senin ağzından tek kelime çıkmıyor, siyaseten çözüm getirmiyorsan, arkasından da bırakın elinde silah olan güvenlik güçlerini sivil insanlar yaşamını yitirdiğinde bile bunun üzerinden siyaset yapıyorsan burada ciddi bir sorun var demektir. Bunu yapmamak lazım, bundan bir an önce vazgeçmek lazım; aksine, ölümler dursun diye elinizi taşın altına koymak lazım. Burada sözüm sadece siyasi iktidara değil. Bu sorun Türkiye'nin sorunu; o yüzden MHP’nin de sorumluluğu var, CHP’nin de  sorumluluğu var.

OSMAN AŞKIN BAK (İstanbul) – Sizin yok mu?

AYLA AKAT ATA (Devamla) – O yüzdendir ki, biz, bu sorun bu Parlamentoda çözülür, siyaseten çözülür, atılacak adımlarla çözülür, demokratikleşmeyle çözülür, diyoruz. Sorunu açığa çıkaran nedenler neyse o nedenleri doğru tespit ettikten sonra çözüm için mesafe kat edebiliriz arkadaşlar. Bizler de “Hani ne yapılıyor?” diye sorulunca söylüyoruz arkadaşlar; biz savaş bitsin diye uğraşıyoruz, biz bu savaşta daha fazla ölüm yaşanmasın diye uğraşıyoruz. Bundan daha fazlasını söyleyen varsa tabii ki her platformda kendileriyle tartışmaya hazırız.

Yine, arkadaşlar şunu ifade edelim: Şimdi içinde yaşadığımız toplum çok kimlikli, çok dinli, çok kültürlü bir toplum. Şimdi, bu toplumda siz tek tipleştirmeye giderseniz vallahi bazı söylemleriniz havada kalıyor, Sayın Başbakanın olduğu gibi. Mesela, Medeniyetler İttifakında İspanya’yla birlikte bizim eş başkanlığımız var. Ya kendi toplumumuzda bu ülkenin Zerdüşti vatandaşları var, benim ilim Batman’da Ezidi Kürtler var, çok büyük katledilmişler,  Ezidi Kürtler bu ülkede yaşıyor ama dün bu salonda onları da hiçe sayarak ifade edilen sözler var. Yapmayın bunu. Kültür Bakanı oradaydı, oturuyordu. Bu ülke çok kültürlü; bunu görerek, bunu bilerek, herkese de saygı duyarak çözüme gidebilirsiniz.

Bir diğer boyutu arkadaşlar: Şimdi, bugün Başbakan söylemiş, çok önemli, güzel bir söz; diyor ki: “Toplum kadınla değişir, kadınla dönüşür. Kadınların değişimi ve dönüşümü eğer olumsuz yöndeyse biliniz ki o toplum uçuruma doğru yol almaktadır.” Tam da bu noktadayız arkadaşlar. Dün Sayın Bahçekapılı bunun örneğini ortaya koydu. Kadın, toplumun değişim, dönüşüm gücüdür arkadaşlar. Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez diyoruz ama kadının da özgürlük bilinciyle buluşması öyle çok kolay değildir. Ortada beş bin yıllık bir egemenlik varsa beş bin yıllık da bir ezilmişlik vardır. O beş bin yıllık ezilmişlik de bir feodalizm getirir, egemenlik de.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözünüzü bağlayınız.

AYLA AKAT ATA (Devamla) – Kadın hem kendini değiştirip dönüştürecek, o feodalizmle mücadele edecek hem de erkeği değiştirip dönüştürecek. Eğer şiddetin devamında fayda görenler varsa şiddete gerekçe üretmeye devam edebilirler ama biz bunda bir fayda görmüyoruz. Toplumdaki tüm eşitsizliklerin kaynağının kadın-erkek eşitsizliğinden kaynaklandığını düşünüyoruz, mücadele etmek için de her türlü ortak platformda buluşmaya hazırız. Bu platformları da içinde buluşulamaz hâle getirenlere karşı da hiçbir noktada sessiz kalmayacağız.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ata.

Aleyhine…

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Efendim.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Efendim sayın konuşmacı ismimi kullanarak, dünkü olaya da atıfta bulunarak bazı açıklamalar yaptı. Bir sataşma vardır, söz istiyorum efendim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkanım, dün fiilî saldırıda burada, Grupta Sebahat Hanıma… Kendi oturduğu yerden, Grup Başkan Vekiline, Pervin Hanım’a…

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Efendim ben söz istedim, lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Yani, burada önce bir özür dilemeye davet edin, ondan sonra istediğiniz kadar konuşsun.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Özür dilemesi gereken sensin.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Ben söz istedim efendim.

BAŞKAN – Dün davet etmiştim, buyurunuz Sayın Bahçekapılı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlarım; bu konuyla ilgili olarak dün düşüncelerimi açıklamıştım, bugün son kez açıklıyorum. Dünkü burada gelişen olayla ilgili olarak biraz önce Sayın Grup Başkan Vekili Pervin Buldan’ın yapmış olduğu basın açıklamasını da okuyarak ve bundan hareket ederek şunları söylemek isterim: Dün burada bazı gergin anlar oldu, fiilî olmasa da sözlü bir şiddet yaşadık. Sayın Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş, BDP grup sıralarına giderek bu olayı bastırmak anlamında veya önlemek anlamında bazı müdahalelerde bulundu fakat kendisine, bu faaliyetine karşılık olarak fiilî bir müdahaleye hazırlık anlamında bir hücum oldu. Ben de kendilerini durdurmak için oraya gittim ve oraya gittikten sonra -tabii ki bu anlık meseleler- bir itip kakışma oldu, ben ayrılıp yerime geldim ama maalesef bu gizleniyor. Sayın Pervin Buldan benim bu masamın önüne gelerek bana hakaret etti, ben de kendisine yerine gitmesini söyledim, giderken de bana “Terbiyesiz.” dedi. Olay bundan ibarettir. “Kadın şiddeti ilk defa oldu.” diye, “Meclisin yüzkarası.” diye bazı beyanlarda bulundular, ben de kendilerine olayın böyle olduğunu anlatarak samimi olmaya davet ettim.

Evet, şiddete karşıyız, hepimiz de karşıyız, BDP’li milletvekili arkadaşlarım da kadına karşı şiddete karşılar ama lütfen samimi olsunlar. Nedeni ne olursa olsun, haklı veya haksız, belki nedenleri ortaya çıktığı zaman kendilerine katılabilirim de, hak da verebilirim de ama nedenini bilmeden bir kadın milletvekilinin gencecik bir memura -bakın, görevinde haklı olabilir, BDP’li milletvekili arkadaşım da haklı olabilir- bir delikanlıya tokat atması, 74 milyonun önünde tokat atması kadın şiddeti olmuyor… (AK PARTİ sıralarından alkışlar) …benim burada göreve gelip müdahale etmem veya arkadaşımı engellemek anlamında olaya müdahale etmem kadın şiddeti oluyor. Takdiri size bırakıyorum.

Çok teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bahçekapılı.

Sayın milletvekilleri…

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Efendim Sayın Buldan.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Bahçekapılı benim ismimi kullanarak sataşmada bulundu, söz istiyorum. 

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, “BDP’li kadın vekiller” diyerek sataşmada bulundu, biz de söz istiyoruz.

BAŞKAN – Sayın Buldan, buyurunuz.

2.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz önce Sayın Bahçekapılı burada dün yaşananları ifade etmeye çalıştı ama her zaman olduğu gibi yine olayları gerçekten saptırmaya çalışarak, gerçekleri gizleyerek anlatmaya çalıştı, isterseniz ben de biraz gördüklerimi, tanık olduklarımı ifade edeyim.

Dün, evet, burada bizim Grubumuzun önünde istemediğimiz bir olay yaşandı. Sayın Sebahat Tuncel araya girerek erkek vekil arkadaşlarımızın yerlerine oturması gerektiğini ve bu yaşanan tartışmanın bitmesi gerektiğini ifade etmeye çalıştı ama bu arada Sayın Bahçekapılı Sayın Sebahat Tuncel’i eliyle itekleyerek…

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Ben ondan daha önce geldim oraya yalnız.

PERVİN BULDAN (Devamla) – Siz elinizle Sayın Tuncel’i iteklediniz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Ben daha önce geldim oraya.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Daha önce gelmiş olabilirsiniz Sayın Bahçekapılı.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – O bizi itti.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Yapmış olduğunuz hareket yanlıştı. Sayın Tuncel’e karşı fiilî bir saldırı gerçekleştirdiniz, elinizle ittiniz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Verdiğim örneğe cevap verin.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Ben de sizin yanınıza geldim. Yapmış olduğunuz hareketin çirkin bir hareket olduğunu ve bu konuda özür dilemeniz gerektiğini ifade etmeye çalışacaktım.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – “Terbiyesiz” diyerek mi?

PERVİN BULDAN (Devamla) - Elim böyleyken siz benim elimi itelediniz ve aynı saldırıyı bana da yaptınız.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Hayır, yanlış söylüyorsunuz. Yanlış, yanlış! Yanlış ve yalan!

PERVİN BULDAN (Devamla) - Bunun karşısında size “Terbiyesiz” dedim, doğrudur.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bana şurada “Terbiyesiz” dediniz siz.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Bu konuda sizden bir özür bekliyoruz Sayın Bahçekapılı.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bak, bana şurada “Terbiyesiz” dediniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “Terbiyesiz” dedin mi, demedin mi?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sen “Terbiyesiz” dedin mi, demedin mi?

PERVİN BULDAN (Devamla) - Bu konuda sizden bir özür bekliyoruz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Özür dilemeyeceğim.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Özür dilemediğiniz sürece sizinle ilişkilerimi askıya alıyorum ve sizinle kesinlikle görüşmüyorum Sayın Bahçekapılı.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Siz bana burada “Terbiyesiz” dediniz, burada.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Bu Meclise ve Türkiye’de siyaset yapan bütün kadınlara karşı bir özür borcunuz vardır.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Yapmıyorum.

PERVİN BULDAN (Devamla) - Bunu yapmadığınız sürece ben ilişkilerimi askıya alıyorum ve sizinle konuşmuyorum Sayın Bahçekapılı.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – O genç arkadaştan özür dileyin, ben de o zaman dileyeceğim.

BAŞKAN – Sayın…

PERVİN BULDAN (Devamla) – Ben de konuşmuyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

PERVİN BULDAN (Devamla) – Sizin bu kadınlardan, siyaset yapan bütün kadınlardan, özellikle BDP’li kadınlardan bir özür borcunuz vardır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Buldan.

Sayın milletvekilleri ve sayın grup başkan vekillerimiz; lütfen bu yaşanan… Sayın Bahçekapılı, Sayın Buldan, tek tek hepinizi dinledik, bu yaşananlar için lütfen karşılıklı özür dileyiniz ve bu konu kapansın ve bir daha böyle olayları yaşamayacağımızı umut edelim. Lütfen çok rica ediyorum, ikiniz de bu konuda karşılıklı olarak özür dileyiniz. Bir olay yaşanmıştır.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, müsaade eder misiniz?

BAŞKAN - Sayın Grup Başkan Vekilimiz, lütfen…

Bu Meclisteki grup başkan vekillerinin böyle yaşanmış bir olay karşısında en azından karşılıklı olarak birbirlerinden özür dilemelerini rica ediyorum. Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, “Terbiyesiz” diyenden özür dilenmez, “Terbiyesiz” diyen özür dilemeli.

BAŞKAN – Lütfen Sayın Elitaş…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, olayın muhatabı benim.

BAŞKAN – Karşılıklı olarak, kimin…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Fiilî saldırı iki defa olmuştur.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Fiilî saldırı diye bir şey yoktur.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Bahçekapılı’nın da özür dilemesi lazım, suçtur.

BAŞKAN – Bakın, Sayın Kaplan… Sayın Kaplan, karşılıklı olarak özür dileyiniz ve bu konu kapansın.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan, hayır. Ben özür dileyecek bir şey yapmadım.

BAŞKAN – Çok rica ediyorum. Lütfen, rica ediyorum çünkü bir daha bu Türkiye Büyük Millet Meclisinde böyle bir tartışmayı yaşamış olmaktan dolayı üzüntü duyuyorum. Şiddete karşı, lütfen, özür dilerseniz karşılıklı olarak. Çok rica edeceğim. 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN - Sayın Buldan… Sayın Buldan, lütfen.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkanım, hayır, ben özür dileyecek bir şey yapmadım.

BAŞKAN – Ama lütfen… Lütfen…

Sayın Bahçekapılı, lütfen…

İkiniz de grup başkan vekilisiniz, bu konuda lütfen özür dilerseniz bu konu da kapanmış olur. Çok rica ederim.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bana bakarak konuşmayın efendim.

BAŞKAN – Efendim?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bana bakarak konuşmayın, sadece bana bakıyorsunuz.

BAŞKAN – Ona da bakıyorum, size de bakıyorum. Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Biz gözünüzü görmüyoruz, o tarafa döndüğünü görmüyoruz.

BAŞKAN – Oraya da dönüyorum efendim, Genel Kurula genel olarak da hitap ediyorum. Bu konuyu gerginleştirmeyelim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Hayır ama buraya “Lütfen.” diyorsunuz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Evet… “Sayın Bahçekapılı, lütfen.” diyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Buldan’a da “Lütfen.” diyorum.

Lütfen, Sayın Buldan… Sayın Buldan… Sayın Buldan, lütfen, o sarf etmiş olduğunuz söz için özür dileyiniz, sonra da Bahçekapılı özür dilesin.

Lütfen, buyurunuz.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Ben özür dileyecek hiçbir şey yapmadım.

BAŞKAN – Sayın Buldan, bu gerginliğe gerek yok. Lütfen… Lütfen…

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Fiilî saldırıyı gerçekleştirmiş olan Sayın Bahçekapılı. Bu konuda çok kararlıyım.

BAŞKAN - Bu Meclisin Genel Kurulunun grup başkan vekillerisiniz, her biriniz birer partinin grup başkan vekilisiniz. Lütfen, gruplarınızın da şiddete karşı olması için, lütfen, rica ediyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, önce Bahçekapılı özür dilesin, iki defa fiilî saldırısı vardır. Önce o özür dilesin.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bana “Terbiyesiz.” denildi efendim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Önce o özür dileyecek.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, ya grup başkan vekillerini arkaya çağırırsınız, görüşürsünüz ama şu anda kamuoyunun önünde…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Televizyonlar açık, görülsün…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – …konuya hâkim olmadan bir meseleyi kalkıp da grup başkan vekilini özür dilemeye çağırıyorsunuz.

BAŞKAN – Yeterince açıkladılar Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Kendisi kürsüde “Terbiyesiz.” diye ifade ettiğini teyit etti, ikrar etti. Ondan özür dilemeyi istemiyorsunuz.

BAŞKAN – Ben de onun için karşılıklı özür dilenmesini rica ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, ya, arkaya çağırır grup başkan vekillerini, konuşursunuz yoksa burada olmayan bir şeyi, “Terbiyesiz” diye itham eden birisini, ikrar eden birisini özür dilemeye çağırmıyorsunuz.

BAŞKAN – Çağırdım efendim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Çağırın özür dilesin.

BAŞKAN – Çağırdım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ama “Ben özür dilemem.” diyor ama siz buraya hitap ediyorsunuz.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Elitaş…

BAŞKAN – Sayın Buldan…

PERVİN BULDAN (Iğdır) - …lütfen, siz yerinizde oturun, bırakın Sayın Bahçekapılı konuşsun. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, ben oraya, BDP Grubundan Sayın Bakana karşı üzerine yürüme olunca Grup Başkan Vekili olarak gittim.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, öyle anlaşılıyor ki karşılıklı özür dilemekten kaçınıyorsunuz. Onun için, konuya devam ediyorum.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve arkadaşları tarafından (124 sıra no.lu) Türkiye’de medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı hakkında alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Şimdi, aleyhte Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner; buyurunuz efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; BDP’nin önergesi aleyhinde konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Şiddet, terör, hiç kuşkusuz hiç kimsenin tasvip edemeyeceği bir şey ama eğer biz şiddete, teröre bir bütün olarak, ilkeli olarak karşı çıkmazsak asla inandırıcı olamayız. Şiddet nereden gelirse gelsin, terör nereden gelirse gelsin ve kime yapılırsa yapılsın hiçbir şekilde kabul edilemez, caizdir diye savunulamaz arkadaşlar. Hiçbir talep üzerinden gelişen şiddet eylemselliği asla kabul edilmemesi gereken bir durumdur.

Sevgili arkadaşlar, burada konuşan BDP sözcüsü birtakım iddialarda bulundular. Tabii ki medyanın kendi diline dikkat etmesi gerekiyor. Çatışmayı derinleştiren, toplumsal barışı bozan her türlü üsluptan herkesin kaçınması gerekiyor. Bu toplumda daha fazla acıların yaşanmasına gerek yok, daha çok kanın dökülmesine, gözyaşının akmasına gerek yok. Eğer ortada bir sorun varsa, birbirimizi kırmadan, dökmeden de konuşarak, müzakereler yaparak çözebiliriz ama burada dikkat etmemiz gereken bir konu var. Ortada çözülmeyen bir sorun var diye ki bu bir iddiadır, bunu da enikonu tartışmamız gerekiyor. Ortada çözülmemiş bir sorunun varlığına göndermede bulunarak terörü, şiddeti şu ve bu şekilde meşrulaştırıcı argümanları siyasetin diline taşıyamazsınız. Şiddete, teröre hiçbir şekilde arka çıkamazsınız. Sayın BDP sözcüsü dediler ki: “Bizden, seçmenlerimize, tabanımıza, toplumsal tabanımıza sırt çevirmemizi istiyorlar.” Hayır, hiç kimsenin, herhangi bir partinin seçmenine sırt çevirme çağrısı yok. Ama burada söylenen şey şudur, açık ve net bir biçimde söylüyoruz, AK PARTİ adına söylüyoruz: Teröre, şiddete kesinkes tavır koymak mecburiyetindeyiz. Siyaseten çözümün önünü açmak istiyorsak “ama”ların arkasına sığınmadan terörü meşrulaştırma anlamına gelebilecek hiçbir argüman arkasına sığınmadan terör eylemselliklerini mahkûm etmemiz lazım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Birlikte görev yaptığın Fırat Anlı terörist miydi?

MEHMET METİNER (Devamla) - Demokrasilerde sorun çözücü yöntem diyalogtur arkadaşlar. Siyasal, yasal bir partinin herkesten daha fazla diline dikkat etmesi gerekiyor. Yasallığın, siyasallığın zeminini tahrip etmeden topyekûn sorunu birlikte çözmek istiyorsak o zaman seçmenlerinize karşı sırtınızı dönmenizi değil ama teröre karşı, bir yöntem olarak teröre karşı, sorun çözücü bir yöntem olarak teröre karşı herkesin ilkeli bir biçimde karşı durmasını talep etmek hiç de yanlış değil.

Şimdi, arkadaşlar, biz, Türkiye’de vatandaşlarını düşman ilan eden, imha edilmesi gereken düşman ilan eden bir anlayışı yok etmek isterken, süregiden bir trajediyi tanımlarken “savaş” tabirini kullanmamız hiç de yakışık değil. Savaş iki düşman taraf arasında yapılır. Eğer iki düşman taraf varsa o zaman size tarafınızı tercih edin diye sorulur. İki düşmandan söz etmeyelim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Genelkurmay “düşük yoğunluklu çatışma” demişti, siz de bir isim bulun.

MEHMET METİNER (Devamla) - Ortada bir çatışma vardır, ortada bir sorun vardır ve bu çözülemeyecek bir sorun değildir arkadaşlar.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Muharebe, sizin dilinizle muharebe!

MEHMET METİNER (Devamla) – “Kürt meselesi” diye tanımlanan mesele çözülemeyecek bir mesele değildir. Biz AK PARTİ olarak Sayın Başbakanımızın da defalarca belirttiği gibi ret, inkâr, asimilasyon ve imha politikalarına karşı çıkan bir partiyiz ve bu anlayışı tarihe uğurlamış bir partiyiz. Evet, Kürt vatandaşlarımızın başkaca talepleri varsa bunlar ülkeyi bölen talepler değildir. Yeni bir anayasa yaparak biz bu sorunları çözebileceğimize inanıyoruz. Bunun için zamana ve sabra ihtiyacımız var arkadaşlar. Zamanı ve sabrı tüketen anlayışlardan, yaklaşımlardan her birimizin kaçınması gerekiyor. Özellikle bu yüce çatının altında faaliyet gösteren partilerimizin söylemlerine dikkat etmesi gerekiyor. Gerilimi, çatışmayı tırmandıran açıklamalardan her birimizin özenle kaçınması gerekiyor.

Şimdi, burada biz herhangi bir siyasal, yasal partimizin terör örgütüyle organik ilişkisi üzerinden konuşarak başka bir yanlış mecraya kendimizi kaptırmak istemiyoruz. Yargının işi yargıya aittir ama ortada terörün tanımından kaynaklanan, yasalarımızdan kaynaklanan yanlışlıklar varsa bu yüce Meclis terörle mücadele yasalarını değiştirir.

Biz herkes için demokrasi isteyen, herkes için özgürlük isteyen bir partiyiz ve Kürt meselesi de terör meselesi de bu ülkede çözülemeyecek bir mesele değildir. Eğer sorunlardan beslenmiyorsanız çözüm bulunabilir arkadaşlar. “Demokratik açılım” diye tanımlanan, bir başka deyişle ”millî birlik ve kardeşlik projesi” olarak tanımlanan anlayışımıza, projemize siyasal partilerimizin topyekûn karşı çıkmaları elbette ki düşündürücüdür. Sorunlardan beslenenler çözüme direniyorlar, işin gerçeği bu. Birbirinin hasmı biamanı olan partilerimizin demokratik açılım söz konusu olduğunda bir safta yer almış olmalarını Türkiye toplumunun sağduyusuna havale ediyoruz.

Gelin, bu sorunu birlikte çözelim. Gelin, birbirimizi kırmadan dökmeden, birbirimizi tahrip etmeden, birbirimizi imha edilmesi gereken düşman olarak görmeden bu sorunu çözelim. Bu sorunu çözmenin yegâne yolu da demokratik diyaloji yöntemidir. Şiddeti hiçbir şekilde gerekçelendiremeyiz, hele hele Kürt meselesinin çözülmemiş olduğu genel ezberinden hareketle terörü, şiddeti meşrulaştırma yoluna gitmemeliyiz. “Kürt meselesi” dediğimiz mesele etnik kimliğin inkârından kaynaklanan bir meseledir, bunu herkes biliyor. Ama bugün Türkiye’de etnik kimliğin inkârı üzerinden yol yürüyen bir iktidar yok, bir devlet anlayışı da yok. Ama Kürt kardeşlerimizin, Kürt vatandaşlarımızın çok haklı talepleri var, demokratik, siyasal, kültürel talepleri var.

Biz şunu açık yüreklilikle belirtiyoruz: On sene önce TRT Şeş’in açıldığı söylenseydi, ülkenin bölünüp parçalanacağını söyleyenler bugün yanıldıklarını artık görsünler. Birbirimizi ikna ederek bu sorunu çözebiliriz arkadaşlar. Birbirimizin duyarlılıklarını kaşıyarak, etnik fayları harekete geçirerek biz bu sorunu çözemeyiz. Türkiye'nin etnik bir sorunu var, geçmişte inkâr, asimilasyon, ret politikalarının önümüze koymuş olduğu bir sorun var ama biz  bu sorunla bir ömür boyu yaşayamayız. Bugünkü İktidarımız, AK PARTİ İktidarı bu anlayışı, devlet aklının üzerine oturduğu bu anlayışı tarihe uğurladı. Eğer biz AK PARTİ’nin devrimsel nitelikteki bu reformlarını görmezlikten gelirsek, AK PARTİ sanki hiçbir şey yapmamış gibi davranırsak çok yanlış yaparız arkadaşlar.

Evet, bu sorun çözülebilir, yeter ki sorundan beslenenler çözüme inatla direnmesinler. Bizim şiddet dilinden duyduğumuz rahatsızlığı herkes biliyor. Siyaseten müzakereye ne kadar açık olduğumuzu da herkes biliyor. Evet, terörle mücadeleyi biz, siyasi mücadelenin, topyekûn demokratik mücadelenin sadece ve yalnızca bir parçası olarak görüyoruz. Sadece ve yalnızca güvenlik algısı üzerine oturan bir anlayışımız yok. Ama demokrasinin yaşayabilmesi için de herkes takdir buyurur ki güvenlik ortamına ihtiyaç var.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, sorun, hangi önerge üzerinde konuşuyor, farkında mı? Önergenin adını biliyor mu?

MEHMET METİNER (Devamla) – Eğer bir örgüt, Kürtlerin büyük bir kısmına rağmen bile, bir coğrafya üzerinde silahlı bir vesayet rejimi oluşturmak istiyorsa burada demokrasi olmaz arkadaşlar. Adının önünde “Barış ve Demokrasi” olan bir partimiz herkesten daha fazla barış ve demokrasi konusunda ilkeli bir siyaset izlemek zorundadır.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Konuştuğunuz önergenin adını biliyor musun? Hele onu bir okuyun.

MEHMET METİNER (Devamla) – Devletten kaynaklı her türlü şiddete beraber karşı çıkalım ama örgütten kaynaklı şiddete de. Hele hele kendinden farklı düşünen Kürt vatandaşlarına karşı dahi tahammül edemeyen Stalinist bir örgüte karşı da onun şiddet politikalarına karşı da anlamlı bir ses yükseltmeliyiz. Şiddete karşı olmaklığın gereği budur arkadaşlar.

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Siz hangi taraftasınız, devlet tarafında mı, terör tarafında mı? Tarafınızı bilelim, tarafınızı!

MEHMET METİNER (Devamla) – Bizim tarafımız çok net Sayın KÜRKCÜ! Siz ne zamandan beri hangi taraftasınız bilemiyorum.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – KÜRKCÜ değil, yanlış söylüyorsun! (BDP sıralarından gülüşmeler)

MEHMET METİNER (Devamla) – Sayın milletvekilleri, şimdi, biz silahlı mücadeleyle…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

MEHMET METİNER (Devamla) - …siyasal mücadelenin artık birbirinden ayırt edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Silahlı mücadele herkese kaybettirir. Siyasi mücadele herkese kazandırır. “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın sorunu vardır.” şeklinde bir eleştiri üzerinden Sayın Başbakanımıza yöneltilen bir suçlama var. Burada söylemek istediğimiz şey şudur: Evet, ret, inkâr, asimilasyon politikalarının ürünü olan Kürt meselesi yoktur, PKK meselesi vardır ve ne yazık ki PKK Kürt sorununun çözümü önünde şiddet politikalarıyla bir engel oluşturmaktadır. Umarım, partisinin adı önünde “Barış ve Demokrasi” olan bir partimiz PKK’nın bu şiddet politikalarına, Kürt sorununun…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Çıkarırız konuştuklarını, veririz İnternete, rezil olursun sonra. Rezil olursun, Başbakana dediklerin gibi olur! 

MEHMET METİNER (Devamla) - …çözümsüzlüğünü derinleştiren bu şiddet politikasına da karşı çıkar.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Metiner.

Lehinde, Mersin Milletvekili Ertuğrul KÜRKC܅

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, “sözcü” diyerek ifadelerimizden…

BAŞKAN – Pardon, anlayamadım?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sataşmada bulundu.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Benim konuşmama atıfta bulunarak, “Sayın Sözcü” diyerek…

BAŞKAN – Ne söylemişti?

AYLA AKAT ATA (Batman) – Şiddete gerekçe ürettiğimizi, şiddeti meşru gösterdiğimizi söyleyerek…

BAŞKAN – Duyamıyorum, lütfen yüksek sesle…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, kendisinin söylediklerini tekrarlamak durumunda kalmak istemiyorum ama bizim şiddete meşruiyet kazandırdığımızı söyleyerek, defalarca “İsminin önünde Barış ve Demokrasi olan…”

BAŞKAN – Yani ben şahsınıza…

AYLA AKAT ATA (Batman) – “Sayın sözcü şiddete meşruiyet zemini yarattı” ifadesini kullandı Sayın Başkan.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan, şahsına herhangi bir sataşma, bir şey oldu mu ya?

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Konuşurken kendilerine bakmadı diye “Sataşmada bulundu” diyorlar!

BAŞKAN – Tamam iki dakika cevap verin ama yeni sataşmalara mahal vermeyin, konuyu netleştirin konu bitsin.

Buyurun.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Sayın Başkan, şahsına hiç sataşma olmadı, isim söylemedi, hiçbir şey demedi, niye üzerine alınıyor ki?

 

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

3.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

AYLA AKAT ATA (Batman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

“Sayın sözcü” dedi, burada konuşan bendim Sayın Grup Başkan Vekili, siz de takdir edersiniz.

Şimdi, bizim bu şiddet meselesinde söyleyecek çok sözümüz var arkadaşlar, öyle az değil yani. Şiddetin her türlüsüne maruz kalmış olan bir coğrafyadan geliyoruz, o koşullarda büyüdük, o yüzden şiddet konusunu geçin.

Şimdi, şöyle bir gelelim arkadaşlar, “Ortada inkâr yok, asimilasyon yok, imha yok.” deniliyor, “Bizim dönemimizde bu bitti.” deniliyor. Bunun yerine ne deniliyor? “Biz ne dedik? ‘Tek’ dedik.” Tek demek ne demektir arkadaşlar? İnkâr demektir, imha demektir, asimilasyon demektir. Hatta daha fütursuz davranıp buradan çıkıp bizlere, işte, farklı birtakım sıfatları beraberinde getiren konuşmalar yapmak demektir. Siz “tek” dediğiniz sürece bunun içinde inkâr vardır, “tek” dediğiniz sürece imha vardır, asimilasyon vardır.

Ne zamanki siz bu ülkenin çoğulcu yapısına uygun bir söylem ve politika ürettiniz, o zaman bu halk da sizin samimiyetinizi test eder, samimiyetinize güvenir ama bugün itibarıyla sınıfta kaldınız. Geçmişte yargı statüko, ordu statüko, şimdi AKP’nin kendisi statüko.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkürler.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Sayın Başkan… Sayın Başkan…

BAŞKAN – Lehinde, Mersin Milletvekili Ertuğrul KÜRKCÜ.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Sayın Başkan, az önce Sayın Mehmet Metiner her türlü şiddete karşı çıkılması gerektiği yönünde bir açıklamada bulundu. Ben AKP Grubunun bu konuda samimi davranmadığını iddia ediyorum. Eğer bu konuda bana bir iki dakikalık izin verirseniz… (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Allah aşkına böyle bir şey var mı ya?

BAŞKAN – İddianız tutanaklara geçmiştir efendim.

Buyurunuz Sayın KÜRKCÜ.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Bakın efendim, Suriye’den gelen muhaliflere karşı Türkiye’de silahlı eğitim verildiğini…

BAŞKAN – Lütfen yerinize oturunuz, iddianız da tutanağa geçmiştir.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Eğer izin verirseniz bunu AKP Grubuna da anlatmak istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Milletvekili…

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – On bir saniye alacağım var.

BAŞKAN – Ben yeniden sözünüzü vereceğim.

Lütfen yerinize geçiniz.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Efendim, burada Sayın Mehmet Metiner yirmi dakika boyunca şiddete karşı çıkılması gerektiğini beyan etti, aynen katılıyoruz efendim. Bu konuda samimi olmadıklarını…

BAŞKAN - Sayın Milletvekili, iddianız tutanaklara geçmiştir, lütfen yerinize geçiniz.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehdit edecek tavır içinde olduğunu anlatmaya çalışıyorum. (AK PARTİ sıralarından “Böyle bir usul yok” sesleri, gürültüler)

BAŞKAN -  Sayın Milletvekili, lütfen yerinize geçiniz.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Okuyun arkadaşlar, okuyun…

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve arkadaşları tarafından (124 sıra no.lu) Türkiye’de medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı hakkında alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi (Devam)

 

BAŞKAN - Buyurunuz Sayın Kürkcü.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar… (AK PARTİ ve CHP sıraları arasında karşılıklı konuşmalar) Bu böyle devam ederken, ben konuşmuyorum…

REFİK ERYILMAZ (Hatay) – Suriye’ye karşı mücadele eden muhalif gruplara karşı verilen silah desteğinden haberiniz var mı? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN - Sayın Milletvekili, lütfen yerinize oturunuz… Lütfen… (AK PARTİ ve CHP sıraları arasında karşılıklı konuşmalar) Karşılıklı konuşmayınız.

Buyurunuz.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) – Peki.

Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; biliyorsunuz, ben aranızda yeniyim, eskiden beri bu Mecliste olanlar var, fakat ben bu Meclise alışmakta gerçekten çok büyük güçlük çekiyorum. Çünkü, benden önce konuşan konuşmacının, Mehmet Metiner’in konuşmasını dikkatle dinledim. Şimdi, bizim üzerinde konuştuğumuz bir araştırma önergesi var, araştırma önergesinin ne hakkında olduğunu hatırlatmak istiyorum. Türkiye’de medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı ve dili hakkında bir araştırma yapılması, bu yaklaşımın doğurduğu sonuçların incelenmesi ve medyada nefret söyleminin ortadan kaldırılması için hukuki altyapının hazırlanması amacıyla bir Meclis araştırması. Metiner, bu önergenin aleyhinde konuştu, konuşmasının içerisinde bir tek kere “medya” sözü geçmedi.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Sizin konuşmacınız çok geçirdi çünkü.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) – Şimdi, böyle mi tartışacağız? Ortadaki önerge hakkında hiçbir şey söylemeden bunun reddedilmesini isteyeceğiz ve tamamen başka bir konuda nutuk atacağız ve vakit böyle geçecek, böyle geçecek, böyle geçecek kum saati akıp dolacak, fakat biz hiçbir şey yapmamış olacağız.

Şimdi, işin başına dönelim, başı şudur: Biz, Türkiye’de, özellikle içinden geçtiğimiz günlerde toplumun çeşitli kesimleri arasında artan birbirini dışlama, birbirine sırtını dönme, birbiriyle gerilerek yaşama ritminin değişmesi için medyanın oynadığı belirleyici rolde olumlu bir değişiklik için Meclisin harekete geçmesini talep ediyoruz çünkü sevgili arkadaşlarım, medya, biz onu ne kadar beğenmezsek beğenmeyelim, ne kadar eleştirirsek eleştirelim eninde sonunda toplumun birbiriyle haberleştiği en önemli ortam ve bu ortamın nasıl kurgulandığı, bunun dilinin nasıl kurgulandığı son derece önemli. Az çok bütün gençler, bütün çocuklar konuşmayı, kelime haznelerini, birbirlerine hitap şekillerini medyadan devralıyorlar, özellikle görsel ve yazılı medyadan devralıyorlar. Bu nedenle, Meclisin, Türkiye'nin bugün geçmekte olduğu zor durumu göz önüne alarak medyayı yapıcı bir role davet etmesi, şüphesiz ifade özgürlüğü, şüphesiz eleştiri özgürlüğü bahsini herhangi bir biçimde denetimi altına almaya kalkışarak değil, amma velakin yurttaşların birbirleri hakkındaki düşüncelerini nefret etmeksizin, birbirlerini dışlamaksızın ifade edecekleri bir çalışma, düşünme, konuşma, temas alışkanlığı kazandırması için harekete geçmesini istiyoruz.

Bu mesele sadece ve sadece Türkiye’de şu gün en çok konuştuğumuz Kürt meselesiyle ilgili değildir; bu mesele kadına karşı ayrımcılıkta kendini göstermektedir, bu mesele kendisini inançlara karşı ayrımcılıkta göstermektedir, bu mesele kendisini cinsel yönelimleri bakımından çoğunluktan ayrılan yurttaşlarımıza karşı göstermektedir. Dolayısıyla bir bütün olarak nefret söyleminin medyadan dışlanması için medyanın bugün nefret söylemiyle ilişkisini ve nefret söylemi karşısındaki durumunu gözlem altına alacak ve bu bakımdan tavsiyelerde bulunacak bir araştırma komisyonu öneriyoruz.

Her şeyden önce, nefret söylemi dediğimiz zaman neyi kastettiğimizin bilinmesini isterim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin tanımlarına dayanarak Avrupa Komisyonunun yaptığı bir çalışmada şu noktalar nefret söylemi kapsamında görülmektedir: Birincisi, ırkçı nefretin veya başka bir deyişle kişilere veya gruplara yönelik nefretin belli bir ırka ait olmaları nedeniyle kışkırtılması. İkincisi, cinsel nedenlerle nefretin kışkırtılması. İnananlar ile inanmayanlar arasındaki ayrıma dayalı nefretin kışkırtılması da aynı kefeye konulabilir. Son olarak, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin nefret söylemi üzerine tavsiye kararında kullanılan ifadeleri kullanacak olursak saldırgan milliyetçilik ve etnik merkezcilik şeklinde ifadesini bulan, hoşgörüsüzlüğe dayalı başka nefret türlerinin kışkırtılması.

Bugün, Türkiye medyası, bu nefret söyleminin bin bir varyantını başlıklarında, yorumlarında, analizlerinde, haberlerinde, görsel malzemelerinde, karikatürlerinde kullanagelmektedir ve bu, Türkiye’de zaten çok yaygın olmayan hoşgörü ortamının giderek daralmasına yol açmaktadır.

Deminki tartışmada, ister istemez bu tartışmanın bu önergenin başlığından ayrılmasına yol açan bir boyut var, bu boyuta geri dönmek isterim ve ben, eğer medyayı eleştireceksek, kendimizi medyadan ayırt edecek ya da medyanın olumsuz yaklaşımından ayırt edeceksek, buradan ayırt edecek bir tavrı hep birlikte benimsememiz ve bunun tersine davranışları da kendimizden uzaklaştırmamız gerektiğine dikkat çekmek isterim.

Örneğin, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son aylarda sıkça özellikle Kürt meselesi bağlamında ortaya attığı şu tartışmayı nereye koyalım? İkide birde, kendisi gibi düşünmeyenlere ya da karşısında yer alanlara “Zerdüşt” diye seslenen Başbakanın aslında Zerdüşt yurttaşlarımızın da Başbakanı olduğunu unutması düşünülebilir mi? Türkiye gibi bu kadar çok dinsel inancın, mezhebin, ırksal köken farkının bir arada yaşadığı bir yerde velev ki yurttaşlarımız Zerdüşt’tür, velev ki Zerdüştçe davranmaktadırlar, ne olacak? Tabii, ister istemez Başbakanın ağzından çıkan bu söylem medyada dalga dalga yayılmakta ve ona hak verenler bu söylemi, bu ifadeyi  olumsuz, aşağılayıcı bir ifade olarak kullanmaya devam etmektedirler.

Dünkü oturumda, buradaki nefret söylemi bağlamında açık ve net bir nefret söylemi olarak kabul edilmesi gereken bir ifade İçişleri Bakanımızın ağzından çıktı. İçişleri Bakanımız, inananlarla inanmayanlar arasındaki ayrımı körükleyecek şekilde BDP milletvekillerinden ya da Kürt militanlardan ya da kendisine muhalefet eden Kürtlerden “dinsizler” diye söz etti. Velev ki dinsizler, dinsizlerin de İçişleri Bakanı olmayacak mıdır İçişleri Bakanımız, dinsizlerin dinsiz olma hakkını korumayacak mıdır? Benim bildiğime göre, Anayasa’mız bunu emreder. Peki, ısrarla ve sistematik olarak din ayrımcılığı, inananlarla inanmayanlar arasındaki ayrımcılığın bu kürsüden, bu koltuklardan, bu mikrofonlardan yapılması kaçınılmaz bir biçimde medyada karşılığını ve yankısını bulmayacak mıdır?

Etnik kimlikleri dolayısıyla çoğunluktan ayrılan yurttaşlarımızı ya da çoğunluktan ayrılan başkalarını sistematik olarak suçlayan, örneğin, Suriye’deki çatışma söz konusu olduğunda Adalet ve Kalkınma Partisinin dış politikasını eleştiren milletvekillerini ya da politik parti liderlerini “Onlar da ötekiler gibi Alevidir.” diyerek dışlamanın medyada bir karşılığı ve yankısı olmayacak mıdır? Elbette olacaktır.

Bunların Adalet ve Kalkınma Partisiyle başladığını ya da onun sözcüleri tarafından icat edildiğini söylemiyorum. Bu, Türkiye’de yaygın kendiliğinden bilinçtir. Bu kendiliğinden bilinç ne yazık ki erkektir, heteroseksüeldir, Türk’tür ve Müslüman’dır. Dolayısıyla, bu zihniyetle yetişen çocuklar büyüdüklerinde, milletvekili olduklarında eğer hoşgörü eğitiminden geçmemişlerse, hoşgörü ikliminde siyaset yapma alışkanlığı edinmemişlerse kaçınılmaz olarak bu dili tekrarlamaktadırlar. O nedenle, ben, Meclisimizin böyle bir araştırma komisyonu kurarken kendisini de araştıracağını, kendi dilini de gözden geçireceğini ve topluma ibret olabilecek bir dil, söylem, ilişki biçimi geliştirmek için kendini de kontrolden geçirmiş olacağını düşünüyorum. O nedenle, bu önergenin aleyhinde, bana sorarsanız, hiçbir milletvekilinin olmaması lazım çünkü bu, Türkiye kamuoyunu biçimlendiren son derece eksik bir medya ahlakıyla, son derece eksik bir medya örgütlenmesiyle, son derecek eksik bir medya deontolojisiyle çalışan Türkiye gazeteciliğine de yardımcı olmaktır. Bu medya eğer bizim hepimizin buradaki sözlerimizin, düşüncelerimizin yayılması için ihtiyaç duyduğumuz şeyse ve burada tıpkı bir prizmada kırıldığı gibi bütün sözlerimiz, bütün düşüncelerimiz kırılarak, çarpılarak, ya küçültülerek ya da inanılmaz ölçüde büyütülerek, bağlamından koparılarak yansıyorsa, yanlış bir biçimde burada görüntüleniyor isek, bizim medya imgemiz hiçbir zaman istediğimiz gibi değilse, o zaman, bu medyanın kendi kendine bakması, bizim de ona bakmamız için yardımcı olmamız gerekmez mi? Niye bu önergenin aleyhinde konuşulur? Niçin bu önergenin reddedilmesi istenir? Bence, üyelerimizin hepsinin, bu önergeyi, bu araştırmayı, kendimizi araştırmak, toplumumuzu araştırmak, medyamızı araştırmak, medyamızın geleceğini araştırmak ve yeni ortaya çıkan medya türlerinin olumlu ve yapıcı bir iş görebilmesini sağlayabilmek bakımından desteklemesi gerekir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) – O nedenle, içinde bulunduğumuz tartışmalar ne olursa olsun, tartışmanın hangi tarafında olursak olalım, bizim hepimizin, hava gibi, su gibi, ekmek gibi, gerçeğin aynası olan bir medyaya ihtiyacımız var. Görüş ve kanaatleri, bakış açıları tamamen farklı olabilir ve olmalıdır. Çoğulcu bir medyaya ihtiyacımız var ama asla ve asla, nefret söylemiyle yurttaşları birbirine karşı konumlandıran bir medyaya ihtiyacımız yok. Bu medyaya söylemiyle, diliyle, üslubuyla, hitabetiyle, muhataplarını karşıya alışıyla kötü örnek olan, nefret söyleminin bizzat bu çatı altından topluma yayılmasına yol açan siyasetçilere ise hiç ihtiyacımız yok.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Kürkcü.

Aleyhinde, Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar.

Buyurun Sayın Tayyar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ŞAMİL TAYYAR (Gaziantep) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; BDP’nin medyayla ilgili verdiği araştırma önergesinin aleyhinde konuşmak üzere söz aldım. Hepinizi sevgi ve muhabbetle selamlıyorum.

Önergeyle ilgili konuşmadan önce bir iki konuya açıklama getirmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon kanalında ironik bir üslup ve metaforik bir yaklaşımla yaptığım açıklamaya ilk tepkiyi bölücü terör örgütünün kanalı Roj Televizyonu gösterdi, dakikalarca haber yaptı ve şahsımı PKK üzerinden tehdit etti.

Asıl öfkenin…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ne dediğinizi de söyleyin.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Asıl öfkenin…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ne dediğinizi söyleyin Meclis duysun!

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Dinleyin… Dinleyin…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ne dediğini söyle.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Dinleyin…

Asıl öfkenin bu konuşmamdan değil…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Mecliste, bu meydanda döversiniz, grup başkan vekilini dövüyor. Sen eşkıya mısın?  

BAŞKAN – Sayın Kaplan…

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – …piyasaya yeni çıkan, PKK ve Ergenekon’un kan kardeşliğini anlatan “Kürt Ergenekonu” isimli son kitabımdan kaynaklandığının farkındayım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Saygılı ol, ne dediğini söyle!

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Hiç önemli değil...

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Cesur ol, ne dediğini söyle!

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Hayatım boyunca çetelere pabuç bırakmadım, bunlara da bırakmam.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Televizyonda değil, gel burada…

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Unutmayın, Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Eşkıya mısın sen?

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen… Konuşmacıyı dinleyin lütfen.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Asıl üzüldüğüm nokta…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Eşkıya mısınız?

BAŞKAN – Dinleyin, dinleyin lütfen.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Asıl üzüldüğüm nokta, bir milletvekilinin PKK’nın bu tehdidini Meclis kürsüsünde dile getirmesidir. Kitabım için “çakma” dedi, ağır hakaretler savurdu. Bu iddia teknik olarak mümkün değil çünkü bu kitap benim eserimdir ama “çakma” diyen zat kimin eseridir, bunu bilmiyorum. Yıllardır beraber siyaset yaptığı arkadaşları ağır bedeller öderken o hep ayakta kalmayı başardı, acaba neden? Bu soruya yanıt vermesi gerekir. Misal, devletin derin dehlizlerinde Kürt siyaseti için devşirilmiş olabilir mi, açıkçası merak ediyorum.

SIRRI SAKIK (Muş) – Devşirme sensin.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Bu zat devam ediyor, diyor ki: “Haddini bilmeyen milletvekillerine haddini bildiririz.”

PKK’nın gölgesinde boks yapanlara buradan sesleniyorum: İşte buradayım, hadi gelin haddimi bildirin.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Siz söylediklerinizi bu kürsüden tekrarlasanıza.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Sonra utanmadan, sıkılmadan “O tetikçileri biz iyi tanırız.” diyor.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tekrarla cesaretin varsa televizyon ekranlarında konuştuklarını.

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Bakın, tetikçileri iyi tanıdığınızı biliyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Eşkıya mısınız?

ŞAMİL TAYYAR (Devamla) – Ben hayatım boyunca silahlı kamp görmedim, Bekaa’ya gitmedim, buralarda eğitim almadım, teröristlerle kol kola girip eylem yapmadım. Bu konuda hakkınızı teslim ediyorum!

Önergeye gelince… Medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı ve dili hakkında bir araştırma yapılmasını istiyorsunuz. Önce “g++ünaydın” diyorum. Biz, yıllardır medyanın sorunlu ve arızalı yapısını dile getirdik. Yirmi altı yıllık meslek hayatım boyunca bunun kavgasını verdim. Maalesef Türkiye’de genel olarak medya, darbeci cuntanın kaldıracı olarak davranmış, darbe öncesi şartların olgunlaşmasını sağlamak üzere kodlanmıştır. 27 Mayısta, 12 Martta, 12 Eylülde, 28 Şubatta bunun acı örneklerini yaşadık. 27 Mayıs darbesinden önce üniversite öğrencilerinin kıyma makinelerinde katledildiği yalanlarını yazanlar darbe gününe kadar bu pervasızlıklarını sürdürdüler. Darbeci tayfa ise yayınladıkları tebliğlerle bu medyanın işini kolaylaştırdılar.

İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Fahri Özdilek 1960 yılı Nisan ayında yayınladığı tebliğde medyaya bakın nasıl talimat veriyor: “Başlıklarda yetmiş iki puntodan büyük harf kullanmak, sürmanşet, dişi klişe, espaslı manşet, dört sütundan büyük resim kullanmak yasaktır.” Bu orducu siyaset anlayışı bir süre sonra medyanın ağababalarını darbe senaryosu üretimine kadar sürükledi.” 9 Mart cuntasının önemli üyeleri İlhami Soysal’dan Hasan Cemal’e kadar çok sayıda gazetecidir.

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Yakın zamanda Ergenekon sürecinde kimi gazetecilerin darbecilerle nasıl kol kola girdiklerine şahit olduk. Evet, medyamızın sorunlu ve arızalı bir yapısı var, bunun mutlaka düzeltilmesi gerekir ancak bunun mecrası Parlamento değildir. Parlamento aslan terbiyecisi rolüne soyunup medyaya çekidüzen vermeye kalkışmamalıdır. Basın çağdaş demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı gibi bağımsız bir kuvvettir. Basının akıbetini toplumsal dinamikler ve evrensel değerler belirlemelidir. Aksi hâlde takınacağımız tutum sansürcü bir yaklaşım olur, “Dört sütundan büyük resim kullanmak yasaktır.” diyen Fahrettin Özdilek Paşa’dan hiçbir farkımız kalmaz.

“Efendim, Hükûmet medyayı baskı aracı olarak kullanarak kendi politikalarını dayatıyor.” Bu iddia mesnetsizdir. Kaldı ki önergede imzası bulunan Sebahat Tuncel’in bu kadar gocunmasına da gerek yok. Terörist cenazelerindeki efe görüntülerini Roj TV, Fırat Haber Ajansı sürekli olarak veriyor. Bizlere de sürekli hakaret edip hedef gösteriyorlar. Önergenin gerekçeleri arasında bazı gazete ve İnternet portallarından çıkan haberlerin çıktısı var. Baktım, PKK’nın yayın organı Fırat Haber Ajansı bunların arasında yok. Hiç kusura bakmayın. Eğer Türkiye’de medyanın Roj gibi, Fırat gibi olmasını istiyorsanız, KCK’nın basın komitesi gibi çalışmasını istiyorsanız Kandil’e gidin.

Basın özgürlüğüne müdahale olarak algıladığımız ve Meclis gündemini engellemek için verildiğini düşündüğümüzden dolayı bu önergeye ret oyu vereceğimizi bildirmek istiyorum.

Yüce heyetinizi sevgi ve saygılarla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bu arada, belki Beyefendi’ye de bir ufuk açar diye bunu da Sırrı Sakık’a hediye ediyorum, buraya da bırakıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tayyar.

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, dün de bugün de şahsıma yönelik sataşma olmuştur, cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Yeni sataşmalara mahal vermeyiniz Sayın Sakık.

Lütfen buyurunuz.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

4.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Şimdi, Hatip burada konuştu. Bizi dost da tanır düşman da tanır. Biz hiçbir yerden, derinliklerden gelmiyoruz, çok şeffaf alanlardan geliyoruz. Orada doğduk, orada ölürüz. Biz böyle, ülkücü alandan gelip, DSP’den çark edip sonra AKP’ye çengel atanlardan da değiliz. Ben 5-6 kez tutuklanmışım. Sadece Allah adına, ön sayfada ismim olduğu için gidip bir yıl yatmışım. Başım gözüm üstüne, yine gelirse yine gideriz yine yatarız. Bu halkı özgürleştirmek bizim boynumuzun borcudur ama biz bu alandan nemalanmadık. İlk günden beri siz çıktınız… Hiçbir tartışmamız, konuşmamız yok sizinle. Ama siz çıktınız, ekranlardan bizi tehdit ettiniz. Hatta dediniz ki: “Yaşlı babamı da tehdit ettiler.” Kim ki senin yaşlı babanı tehdit ediyorsa alçaktır.

ŞAMİL TAYYAR (Gaziantep) – Teşekkür ederim.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Şimdi, ama yalan, dalaverelerle de siyaset olmaz. Çıkıp bunları söylüyorsun, Kürt ve Ergenekon. Bakın, benim ailemden, burada oturan bütün şahsiyetlerin ailelerinden, Ergenekon’dan 10’larca insan bu ailelerden öldürülmüştür. Bizi bunların yanına koyamazsınız.

ŞAMİL TAYYAR (Gaziantep) – Peki, PKK’dan öldürenler yok mu? Yok mu PKK’dan öldüren? 4 bin çocuğun kanını akıttılar.

AYLA AKAT ATA (Batman) – Bir hakikatler komisyonu kuralım, failler de mağdurlar da konuşsun.

ŞAMİL TAYYAR (Gaziantep) – Sadece PKK niçin… Buna da cevap ver hadi.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Şimdi, bakın, bakın…

AYLA AKAT ATA (Batman) – Hepsini aydınlatalım.

ŞAMİL TAYYAR (Gaziantep) – Efeleniyorsunuz, meydan okuyorsunuz, PKK’ya bir tek laf edebiliyor musunuz? Size soruyorum.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Şimdi, bakın, gelin, hakikatleri araştırma komisyonunu birlikte kuralım. Gelin, birlikte kuralım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Hakikatler komisyonuna varız.

SIRRI SAKIK (Devamla) – İşte, diyalog kuramıyoruz. Gelin, kim ki yapmazsa namerttir. Adres Kandil’e mi gider, size mi gelir, Ulucanlar’a mı gider, bilmem Silivri’ye mi gider, nereye giderse gitsin, gelin, bu hakikatleri araştırma komisyonunu hep birlikte kuralım, geçmişimizle yüzleşelim, Kürt sorununu bir rant sorunundan çıkaralım.

Ne yazık ki Kürt sorunu acımasız siyaset dünyasının kurbanıdır. Kürt sorunu olmasa siz tek kitap yazamazsınız, bu ekranlarda her gece Kürt sorununu tartışanlar ekranlarda tek kelime edemezler. Onun için, Kürt sorunu bir rant sorununa dönüşmüş, biz bunu da ranta dönüştürmeyeceğimizi söylüyoruz ve ben 6-7 kez tutuklandım, bilmiyorum, o kadar çok şey yaşadım ki ve hiç kimse de dönüp bana demedi…

Niye ayaktaysak diye üzülüyor musunuz? O zaman gelin, şiddete başvuran sizsiniz. Burada Uslu şiddete başvurdu, dün grup başkan vekili başvurdu, aha ben de buradayım, gelin, siz de şiddete başvurun, çözüyorsa çözün.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Bu söylediğine inanıyor musun?

SIRRI SAKIK (Devamla) – Söylediğime inanıyorum. Ben arkasında duramayacağım hiçbir söz de söylemem. Onun için…

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Hakaret etti.

SIRRI SAKIK (Devamla) – Kim hakaret etti? Siz ön yargılısınız ya!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SIRRI SAKIK (Devamla) – Yani, Sebahat Hanım’a nasıl bir ön yargılı olduğunuzu görüyoruz burada.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sakık.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve arkadaşları tarafından (124 sıra no.lu) Türkiye’de medyanın ayrımcı, ötekileştiren ve cinsiyetçi yaklaşımı hakkında alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmemiştir.

Şimdi de, Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

2.- "AKP İktidarı döneminde Afet ve Acil Müdahale Mevzuatında yapılan değişiklikler ve getirilen yeni yapılanma sonuçlarının Van depremindeki etkilerinin araştırılması, sonuçlarının tespiti ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla" verilen Meclis araştırması önergesinin 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde okunarak görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi

 

16.11.2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu’nun 16.11.2011 Çarşamba günü (bugün) yapılan toplantısında oy birliği sağlanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisini, İçtüzüğün 19 uncu Maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                                                 Mehmet Şandır

                                                                                                                                        Mersin

                                                                                                                           MHP Grup Başkanvekili

Öneri:

14 Kasım 2011 tarih ve 732 sayı ile "AKP İktidarı döneminde Afet ve Acil Müdahale Mevzuatında yapılan değişiklikler ve getirilen yeni yapılanma sonuçlarının Van Depremindeki etkilerinin Araştırılması, sonuçlarının tespiti ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla" verdiğimiz Meclis Araştırma önergemizin 16.11.2011 Çarşamba günü (bugün) Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin bugünkü Birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN- Önerinin lehinde Mersin Milletvekili Mehmet Şandır.

Buyurunuz Sayın Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii ki bu Danışma Kurulu, grup önerilerinin bir anlamı ve bir önemi var, bunu ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum. Grup önerileri, toplum kesimlerinin sorunlarını Meclis gündemine taşıma amacıyla hazırlanıyor. Araştırma komisyonu kurulması bir talep ama üzerinde konuşulması da bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Şimdi, buraya gelen konular üzerinde kırk dakika lehte, aleyhte konuşuyoruz. Böylelikle toplum kesimlerinin sorunlarına bir duyarlılık ortaya koyuyoruz. Bunu önemsemek lazım. Bu, Meclisi çalıştırmamak gibi, zaman kazanmak gibi, muhalefetin bir aracı değil, gerçekten bir demokrasi gereği, bir görev gereği, bir sorumluluk gereğidir.

Biz, bugün, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak Van’da ve Erciş’te yaşanan depremden sonra bu acıyı çok derinden yaşayan insanlarımızın sorunlarını gündemde tutmak, Genel Kurulda tekrar tartışarak onları sahiplenmek, onların acısını paylaşmak için bir fırsat olarak görüyoruz.

Değerli milletvekilleri, bazı konular vardır ki bunlar hepimizin ortak paydasıdır. Bu ortak paydaların önemini bilmek, birliğimizi geliştirmek anlamında bunları böyle bir siyasi kavganın aracı olarak değil, gerçekten ortak aklı üretmek, acıyı paylaşmak veya sevinci paylaşmak anlamında değerlendirmek gerekiyor. Deprem bizim ortak paydamızdır. Ülkemiz dünyanın önemli, önde gelen deprem bölgelerinden birinde bulunmaktadır. İlgili kurumların yaptığı araştırmalara göre Türkiye’de her yıl 6 ve yukarısı şiddette bir deprem olduğu bellidir, istatistiki birtakım rakamlar var ve deprem bizim hayatımızın, ülkemizin bir gerçeği. Bu konuyla ilgili alınması gereken tedbirleri -tüm iktidarları, tüm yöneticileri kapsayacak şekilde söylemek istiyorum- yeterince alamadığımız için maalesef her sene bu acıları yaşıyoruz. Her sene ülkemizin bir bölgesinde deprem dolayısıyla hayatlarını kaybeden insanlarımız, evlerini, işlerini kaybeden insanlarımızın acılarını konuşuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk milleti bu sorunu aşabilmek noktasında, bana göre, bize göre, yeterli iradeye ve güce sahiptir. Bunu doğru tanzim etmek, gereğini eksiksiz ve zamanında yapmak hepimizin sorumluluğu, özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve bu Meclisin içinden çıkmış siyasi iktidarın sorumluluğu. Sizlere de geliyordur. Her gün masamızda onlarca faks buluyoruz, e-mail, elektronik posta buluyoruz. Depremde yaşananların feryatları, yani, uykularımızı kaçırıyor. Öğretmenlerimiz, polislerimiz, lojmanlar yıkılmış, okullar yıkılmış, eşyalarını alamamışlar. Hiç farkına vardınız mı sayın bakanlarım? Polislerin bazılarının ayağında eşofman vardı -ben geçen gün bir televizyon programında izledim- eşyasını alamıyor, oturacağı yer yok, karakolu yıkılmış. Öğretmenler, eğitim yapacak okulları kalmamış. Şimdi, bu feryatları, bu sonuçları ülkenin gündeminden düşürmemek gerekiyor.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz bu konuda bir toplumsal sorumluluk, bir duyarlılık olarak bu konuyu tekrar gündeminize getiriyoruz hatta Sayın Başbakanın ifadesinin devamı olarak… Sayın Başbakan ikinci depremden sonra Van’a gittiğinde gördüğü manzara karşısında anlaşılıyor ki irkildi ve bu sonucun sorumlularından hesap soracağız anlamında sözler söyledi, çok önemliydi. “Sorumlular üniversiteden olabilir, bürokrasiden olabilir, nereden olursa olsun bunun arkasını arayacağız.” demişti. Çok doğru bir yaklaşım ama meselenin bir de siyasi sorumluluğu var sayın milletvekilleri.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Başbakan edebiyat yapıyor, edebiyat.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – İdari sorumluluğun gereğini yerine getirmek tabii ki Hükûmetin görevi ama işin siyasi sorumluluğu da var. Bu sorumluluk eğer konuşulmazsa, sorgulanmazsa herkes yaşadığı acıyla köşesinde kıvrana kıvrana “bu bizim kaderimiz” diye umutsuzluğa düşer.

Bu sebeple Milliyetçi Hareket Partisi olarak önümüzdeki hafta içerisinde de deprem ve deprem sonrasıyla ilgili, görevli Sayın Bakan hakkında da gensoru vereceğiz. Amacımız bu konu burada tartışılsın, sürekli gündemde tutulsun.

Bakın, bugün gündeminize getirdiğimiz çok önemli bir konu var. Biz diyoruz ki, siz… Burada bu deprem olunca ilk konuşmalardan birini ben yapmıştım, demiştim ki: “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Türk milletinin deprem ve deprem sonrası afetle, felaketle mücadele etmekte yeterli birikimi var, tecrübesi var. Bu tecrübeden faydalanınız. Marmara depremi sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Hükûmeti, bakanları, bürokratları, teknokratları çok önemli bir sınav verdiler ve yüz akı oldular. Dünyada Kobe depremi gibi çok önemli bir depremden çok daha başarılı bir sonuç aldılar. Gelin, bizim deneyimlerimizden faydalanın.” İlk günler söyledik bunu.

Bugün de getirdiğimiz husus şudur: Huzurunuzda bir soru soruyoruz sayın bakanlarım, sayın milletvekillerim. Allah indinde, millet huzurunda sorumluluğunuzu hatırlatmak anlamında, Parlamento olarak sorumluluğumuzu hatırlatmak anlamında bir soru soruyoruz. Bunun araştırılması sizin görevinizin gereği değerli iktidar partisi grubu milletvekilleri.

Diyoruz ki iktidarınız döneminde afet ve acil müdahale mevzuatında çok önemli değişiklikler yaptınız. Bu değişiklikler doğrultusunda, bu konudaki yapılanmayı, devlet kurumlarını feshettiniz, yeni bir kurum kurdunuz. 2000 yılında çıkartılan yapı denetimi uygulamasının genelleştirilmesini sekiz yıl ertelediniz, bu yılın başında genellediniz.

Ölümleri deprem yapmıyor, çürük binalar yapıyor. O çürük binaları denetleyecek yapıyı, mevzuatı -bilerek dersem yanlış olabilir ama hangi amaçla onu anlamakta zorlanıyorum, çünkü sizin bölgenizde, sizin döneminizde de 6 tane deprem yaşandı- Yapı Denetim Kanunu’nun Türkiye genelinde uygulanmasını sürekli ertelediniz.

Şimdi diyoruz ki Türkiye'nin afet ve afet sonrası müdahale ve mücadelesinde birikmiş hafızasını sildiniz, mevzuatını değiştirdiniz, yeni mevzuatı da uygulamadınız ve Van depreminde görünen bir sonuç var ki yine Başbakanın ifadesiyle “Başarısız olduk.” diyor, “İlk yirmi dört saatteki müdahalede başarısız olduk.” Zaten ölümler de o zaman oluyor, ölümler de o zaman oluyor. Gelin, bu konuyu araştıralım. Yani Türkiye'nin deprem ve deprem sonrası afetle mücadelede, müdahalede hafızası, bilgi birikimi durumuna gelmiş olan mevzuatını değiştirmenizin ve bu konudaki kurumsal yapıyı bozup yeni bir yapı kurma gayretlerinizin Van depremi üzerindeki etkilerini, gelin, birlikte araştıralım, tartışalım, tespitler yapalım, sonuçlar çıkaralım ve alınması gereken tedbirleri alalım ki her yıl bir büyük deprem yaşamak durumunda olan ülkemizde bu acılar yaşanmasın.

Değerli milletvekilleri, kırmızı koltuklarınızda rahat oturuyorsunuz ama inanınız ki Van’da insanlar soğuktan tir tir titriyorlar, çocuklar, yavrular çadırlarda hayatlarını kaybediyor. O çadırların altında, o yağmurun, karın içinde o polis memurları, güvenlik güçleri, milletin, halkın güvenliğini emanet ettiğimiz o insanlar, evi yıkılmış, karakolu yıkılmış, eşyası yok. Rahat olamazsınız, sorumluluktan kaçamazsınız. Bu konu bu ülkenin gündeminde sürekli kalmalıdır. Ne yapılması gerekiyorsa ama ne yapılması gerekiyorsa onu tamamen bir bütünlük içinde…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Tekrar ediyorum: Deprem konusunda ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak sorumluluğu bu Parlamentonundur, bu Parlamentodan çıkmış olan siyasi iktidarındır. Bundan kaçamazsınız. Ağıtlar yakarak, nutuklar atarak, hem Allah indindeki sorumluluğunuzdan hem millet nezdindeki sorumluluğunuzdan kurtulamazsınız.

Bu sebeple diyorum, gelin bir konuyu araştıralım. Söylediğimiz konu, değiştirdiğiniz mevzuatın ve değiştirdiğiniz devlet yapılanmasının Van depremindeki etkilerini araştıralım, alınması gereken tedbirleri bu dersten, bu acıdan çıkaralım diyoruz. Bu komisyon kurulmalıdır. Bu komisyonun kurulmasına “Hayır.” demeniz hâlinde veya şimdi aleyhte konuşacaksınız, Marmara depremini belki dile getireceksiniz ama Marmara depreminin tecrübelerinden faydalanmak konusunda gösterdiğiniz isteksizliği millet nezdinde şikâyet ediyorum, sizi millete havale ediyorum ama Van’da çekilen acıların…

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ŞANDIR (Devamla) - …yok sayılmasını asla kabul edemeyeceğimizi ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şandır.

Önerinin aleyhinde, Niğde Milletvekili Alpaslan Kavaklıoğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kavaklıoğlu.

ALPASLAN KAVAKLIOĞLU (Niğde) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

AK PARTİ İktidarı döneminde afet ve acil müdahale mevzuatında yapılan değişiklikler ve getirilen yeni yapılanma sonuçlarının Van depremindeki etkilerinin araştırılması, sonuçlarının tespiti ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi için Meclis araştırması açılması önergesi aleyhinde şahsım adına söz almış bulunuyorum.

Sözlerime başlarken Van depreminde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum, geride kalan yakınlarına başsağlığı, bütün Vanlı kardeşlerime ve orada görev yapan arkadaşlarıma sabır ve kolaylıklar diliyorum.

Ayrıca, Niğde ilinde meydana gelen don afeti neticesinde zarar gören patates üreticisi çiftçilerimize “Geçmiş olsun.” diyorum. Konuyla ilgili, Hükûmetimiz tarafından gerçekleştirilmekte olan çalışmaları yakından takip ettiğimizi belirtmek istiyorum.

Sayın milletvekilleri, Türkiye’de afet yönetim sistemiyle ilgili tartışmalar 1992 yılında başlamıştır. Erzincan’da 13 Mart 1992’de 6,8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, 653 kişi ölmüş ve 8.057 bina yıkılmış, çökmüş, ağır hasarlı olmuştur. Erzincan’ın hasarlarının ortadan kaldırılması ve yeniden imarı için Dünya Bankasından proje desteği ve para desteği istenmiş, Dünya Bankası tarafından gönderilen uzmanlar tarafından hazırlanan proje ve borçlanma hususunda anlaşma sağlanmıştır. Fakat, Dünya Bankası uzmanları, 1992 yılında, ülkemizin afet yönetim yapısının iyi olmadığını ve yeniden yapılanması gerektiğini beyan etmişler ve bu hususu proje kapsamına koymayı teklif etmişler, kurumsal yapılanmayı, borçlanma projesi içine koymak istemişler. O zamanki Hükûmet bunun için yani kurumsal yapılanmanın yapılması için para gerekmediğini, bunu kendi kendimize yapabileceğimizi düşünerek bunun proje dışında bırakılmasını istemiş ve Dünya Bankasından alınan paralarla Erzincan yeniden imar edilmiş fakat kurumsal değişiklik konusunda herhangi bir faaliyet, çalışma yapılmamıştır.

1992’den gelmişiz 1999’a, Marmara depremine. 1999 Marmara depreminden sonra biz, Dünya Bankasından Marmara depreminin zararlarının telafisi için proje ve para desteği istemişiz. Yapılan görüşmeler neticesinde Marmara Depremi Yeniden Yapılandırma Projesi ve bununla ilgili borçlanma o zamanki Koalisyon Hükûmeti tarafından imzalanmıştır. Bu defa, Dünya Bankası kurumsal yeniden yapılandırmayı borç paranın ön şartı yapmıştır yani “Siz afet yönetim yapınızı iyileştirmezseniz, biz size kalıcı konutlar için para vermeyiz.” demiştir ve yapılan borç sözleşmesinde bu bir hüküm olarak yer almıştır.

O zamanki Koalisyon Hükûmeti, 22 Kasım 1999’a kadar İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Sivil Savunma Genel Müdürlüğü -ki o zamanki koalisyon döneminde Anavatan Partisindeydi İçişleri Bakanlığı- ve MHP kontrolündeki Bayındırlık Bakanlığı bünyesindeki Afet İşleri Genel Müdürlüğünün tek çatı altında İçişleri Bakanlığı bünyesinde birleştirilmesi hususunda karar vermiş ve bu anlaşmayı imzalamıştır. Yani İçişleri Bakanlığı bünyesinde Sivil Savunma Genel Müdürlüğü ve Afet İşleri Genel Müdürlüğü birleştirilecektir. Bu birleşmeyi sağlamak için bakanlıklar arasında müsteşarlar seviyesine kadar on bir toplantı yapılmıştır. Hiçbir parti elindeki bir teşkilatı başka bir partinin kontrolündeki bakanlığa vermek istemediği için herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır. 21 Kasım gelmiş fakat birleşme sağlanamamıştır. 21 Kasım akşamı Dünya Bankasıyla görüşmeler yapılmış, Başbakanlık bünyesinde Acil Durum Yönetimi Başkanlığı altında yeni bir çatı teşkilatı kurulması ve bir süreç dâhilinde diğer iki kurumun bu çatı altında birleştirilmesi teklif edilmiş, Dünya Bankasınca ek bir mektupla uygun görülmüş ve kalıcı konutlar için finansman sağlanmıştır. 22 Kasım 1999’da Hükûmet sahip olduğu kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini kullanarak Başbakanlık Türkiye Acil Durum Yönetimi Başkanlığı teşkilatını kurmuştur. İki teşkilatı tek teşkilat hâline getirmek için yola çıkılmış fakat Koalisyon Hükûmetinin bir marifeti olarak iki teşkilat üç teşkilat hâline gelmiştir. Daha sonra, 2000 yılında yeni bir kanun hükmünde kararname çıkartılarak burası genel müdürlük hâline getirilmiş, kalıcı bürokratik yapılanması sağlanmış, diğer iki kurum mevcut hâldeyken bu yeni kurulan Genel Müdürlük kalıcı hâle getirilmiştir.

Sayın milletvekilleri, 2009 yılında 5209 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun çıkartılmış, bu üç kurum böylece tek çatı altına getirilmiştir. Yeni kurulan Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı hızla teşkilatlanarak görev alanlarıyla ilgili çalışmalara hızlı ve etkin bir şekilde başlamıştır ve devam etmektedir.

Ülkemizde afet yönetim sisteminin temel kanunları soğuk savaş dönemi ve NATO konseptinin etkisi altında çıkmıştır. Önce 1958’de Sivil Savunma Kanunu, arkasından 1959’da “Afet Kanunu” dediğimiz Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun çıkmıştır.

Değerli milletvekilleri, bu iki kanun hâlâ yürürlüktedir, herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Bu iki kanunla ilgili değişiklik çalışmaları ilgili kurumlarca bitirilmiştir ve yasama sürecine sunulmak üzeredir.

Afet ve sivil savunma kanunları ile teşkilat kanunlarının fonksiyonlarının birbirlerine karıştırıldığını düşünerek bu önergeye karşı oy kullanacağım. Bu sebeple oyumu buradan beyan ediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kavaklıoğlu.

Önerinin lehinde İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan.

Buyurunuz Sayın Eyidoğan. (CHP sıralarından alkışlar)

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, Van-Erciş depremi, sonuçları itibarıyla bir yapı denetim ve afet yönetim faciasıdır. On yıldır birçok kurumun, üniversite mensubunun, uzmanların, meslek odalarının ifade etmesine rağmen Yapı Denetimi Yasası kapsamı on dokuz ille sınırlı kalmıştır. Van da bu kapsamın dışında bir ilimizdir ve yarısı birinci derece deprem bölgesi, yarısı da ikinci derece deprem bölgesidir. Acaba gözden mi kaçtı bilemiyorum. Ne zamana kadar? 1 Ocak 2011’e kadar on dokuz ilde kalmıştır. Bunun tabii açıklanması gerekir. 1 Ocak 2011’den itibaren birinci ve ikinci derece deprem tehlikeli Van, Yapı Denetimi Yasası uygulamasına girmiştir. O zamana kadar da yapılan yapılar, eski sistem, teknik uygulama sorumlu sistemi ve belediyedeki süreçler çerçevesinde karşımıza, depreme dayanıksız, plansız, denetimsiz bir yapı stoku çıkarmıştır, bir intihar havuzu çıkarmıştır.

Ne diyor Sayın Van Valisi 5,6 büyüklüğündeki depremden sonra? “Van’da kamu kurumu olarak iki tane bina ayakta kaldı.” diyor. 26 Ekim 2011’de TV 8’de Sayın Valimiz röportaj yapıyor, diyor ki: “Şehirde bütün oteller dolu, yer bulamıyoruz. Hiçbir endişe yok. 7-8 katlı otellerde kalıyorlar. Endişeleri varsa merkezimize gelsinler, mühendislerimiz gelsin baksın, kullanılabilir raporu veriyorlar. Öncelikle kamu binaları bitti, vatandaşın binasında da ön tespit yapıyorlar.” diyorlar. 26 Ekim TV 8 röportajına bakarsanız daha ayrıntılı ifadelerini görürsünüz.

15 Kasım günü Bakan şöyle ifade ediyor: “23 Ekimde hasar 28 bindi, 5,6’dan sonra 35 bine çıktı.” Peki, 5,6 büyüklüğünde, 15 kilometre uzaktaki depremde 7 bin yapı birden daha fazla nasıl hasar alıyor; birçoğu nasıl yıkılıyor, onlar sağlamdı da mı yıkıldı? Şimdi, sağlam bir yapı, depreme dayanıklı raporu verilmiş bir yapı 5,6’da yıkılır mı? Yıkılıyor. Neden? Çünkü konuşmamın başında da söylediğim gibi Van’da yaşadığımız vaka bir yapı denetim ve sonrasındaki afet yönetimi faciasıdır.

Sayın AKP Sözcüsü biraz önce bize tarihsel süreci anlattı afet yasalarıyla ilgili ve AFAD’ın kurulmasıyla ilgili. Bunları hepiniz biliyorsunuz. Şimdi, 1959 tarihli 7260 sayılı Afet Kanunu’na bakın ve ona ek olarak 1968’de bir yönetmelik var. On iki yıldır söylüyoruz: Bu yasalar eskimiştir, bu yasaların ülkenin koşullarına göre, yeni bilgilere göre, gelişmelere göre güncellenmesi gerekir. Bu yamalı bohça yasa bir sürü eklentilerle doludur, her depremden sonra eklentiler yapılmıştır. Eğer bu konuda ciddi iseniz on yıldır bunu niye değiştirmediniz? AFAD Yasası’nın oluşumunun tarihsel sürecini anlattı Sayın Sözcü. Şimdi, bu depremde, Van depreminde yaşadığımız olaylar… Bir dizi sorun yaşadık. Bu sorunlara baktığımız zaman burada şu anda yara sarma mahiyetindeki AFAD Yasası nedeniyle bir afet yönetim zafiyeti karşımıza çıkmaktadır.

Bakınız, deprem oldu, önce 6,7 diye açıklandı. AFAD, görevi olduğu hâlde açıklamadı, Kandilli açıkladı; iki buçuk saat herkes tartıştı, sonra 7,2 diye açıklandı. 6 kat enerji farkı bir durumu yetkililere, üst yönetime, afet ve acil durumu yapmakla görevli kurumlara iki buçuk saat sonra açıkladınız. Yani daha küçük bir deprem olarak açıkladınız, sonra bunu düzelttiniz. Bu deprem sorunlar, hatalar ve zafiyetler dizisi olarak daha çok sık gündeme gelecektir.

Büyüklük, çeşitli kurumların, bakanlıkların birbiriyle çelişkili açıklamaları, AFAD’ın sessizliği, hasar tespitindeki sorunlar ve artçı depremlerle ilgili bazı çalışmaların yapılamaması -vaktimiz olursa bu konuda da önemli şeyler söylemek isterim- ve tahliye konusu.

Şimdi, bakın, AFAD’ın sayfasına girin. Bazı yerleri tıkladığınız zaman boş çıkıyor. Bütün gün araştırdım, bir haftadır araştırıyorum, Allah aşkına -bu depremde hasar tespiti yapılıyor ya 23 Ekimden bu yana- ağır hasar, orta hasar ve hafif hasar sayıları hakkında bir sayı biliyorsanız lütfen bana bu kürsüden ifade ediniz. 23 Ekimden beri hasar tespitleri yapılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yapıyor. O niye yapıyor, niye AFAD yapmıyor, o da ayrıca tartışılır. Biz daha hâlâ ağır hasar, orta hasar ve hafif hasar değerlerini, sayılarını bilmiyoruz. Ama 26 Ekimde Vali diyor ki:  “Biz bu hasar tespitlerini yaptık. Oteller çalışıyor. Vatandaşlara da, gelenlere de söylüyoruz.” Nasıl bir rapordur bu? Ortada rapor var mı? Sözlü olarak! Kesin hasar tespitleri sonra yapılacakmış. Peki, kesin hasar tespitleri yapılmadan oteli nasıl işletiyorsunuz, bazı yapıları nasıl açık bırakıyorsunuz, kullanıma açıyorsunuz? 28 binden 35 bine nasıl çıkıyor hasar? Ne zaman saydınız? Hangi yöntemle saydınız?

Şimdi, bunun dışında, hasar tespitleriyle ilgili olarak ön hasar tespitleri yapılıyor ama Türkiye’de hasar tespitleri konusunda ne bir araştırma kurumu ne bir araştırma enstitüsü var. Bu da deprem şûrasında en az on tane resmî kurum, üniversite raporlarında bunlar tartışıldı.

AFAD’a göre bölgeye 200 tane uzman gönderiliyor hasar tespitiyle ilgili, Bakanlığın sayfasına göre 300 tane. Hangisi doğru? Üniversitelerimiz ve ilgili meslek odalarımız diyorlar ki: “Hasar tespiti konusunda sizlere yetkin uzman mühendis desteği verelim.” Cevap yok. Tabii ki tespitler eksik ve yetersiz ve yavaş ve tartışmalı; ondan sonra ortada veri yok.

İki otel çöküyor. Hasar tespitini kim yaptı? Otel sahibi kendine göre bir şeyler söylüyor, yetkililer değişik şeyler söylüyorlar ve ortada kalmış bir durum.

Eskiden, AFAD’tan önce, Afet İşleri Genel Müdürlüğü zamanında hasar tespitleriyle ilgili bilimsel araştırmalar ya da koordinasyonlar yapılıyordu. 1999 depreminden sonra -ben hatırlıyorum- o zaman bir zafiyet ortaya çıktığında, hızla hasar tespit uzmanı yetiştirme konusunda bir haftada çalışmalar yapıldı, yeterli değildi ama o zaman 1.200 hasar tespit uzmanı    -bendeki kaynaklara göre- sahaya çıkmış ve hasar tespitleri yapılmıştı. Dolayısıyla, bu konuda hem Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hem de AFAD sınıfta kalmıştır.

Sayın Bakan Bayraktar “Yine diyorum, sağlam evlere girin hasarlı evlere girmeyin.” diyordu. Bu zaten biliniyor. Peki, Allah aşkına nerde bu hasar raporları? Ben gitsem oraya, siz gitseniz, elinizde bir hasar raporu olmadan nasıl gireceksiniz bir binaya? DASK hasar raporu bekliyor ki ağır hasar ve orta hasar hak edişlerini versin. Resmî tespit raporu olmadan DASK nasıl ödeyecek ağır hasar ve orta hasar hak edişlerini? Bunlar cevapsız sorular.

Evet, Sayın Van Valisinin feryatlarına kulak veriniz, “Van sıfırlandı.” diyor ve yardım bekliyor. Somali’ye 500 milyon lira…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

HALUK EYİDOĞAN (Devamla) - …Van’a 200 milyon lira yardım yaptık. AFAD sayfasına girin, oradan okuyun lütfen.

Saygılar, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eyidoğan.

Önerinin aleyhine Sinop Milletvekili Mehmet Ersoy.

Buyurunuz Sayın Ersoy. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET ERSOY (Sinop) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Milliyetçi Hareket Partimizin bu önerisi aleyhinde söz aldım.

Hepinizin bildiği gibi AFAD idaresi 2009 yılının son günlerinde faaliyete geçti. Ben de o kurumun Kurucu Başkanı olarak 5 Ocak tarihinde kurumda Başkan olarak göreve başladım.

AFAD kurulmadan önce Türkiye'nin, afetlerle ilgili temel görevleri ifa eden üç ayrı kurumu vardı. Bunlardan bir tanesi Bayındırlık Bakanlığına bağlı Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Başbakanlığa bağlı Türkiye Acil Durum Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığına bağlı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü.

Acil Durum Genel Müdürlüğü, adı üstünde acil durumlarda müdahale yapardı. Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, kamu binalarının ve halkın sivil saldırılara karşı korunmasına yönelik tedbirleri ve buna bağlı arama kurtarma faaliyetlerini yürütürdü. Afet İşleri Genel Müdürlüğü ise afet sonrasındaki iyileştirme faaliyetlerini yapardı.

Özellikle 1999 depreminden sonra görülen koordinasyondaki sıkıntılar ve eksiklikler… Sayın Şandır, gerçekten Türkiye 1999 depreminden çok ciddi dersler aldı, oradaki eksikliklerini gördü ve bunu Türkiye'nin afet yönetimi açısından bir milat kabul etti. Bundan alınan derslerin bir sonucu olarak da zaten bu üç kurumun birleştirilmesi gündeme getirildi ve Afet ve Acil Durum Başkanlığı Başbakanlığa bağlı olarak, bir çatı kuruluş olarak kuruldu.

Şimdi, Değerli Hocam Haluk Eyidoğan’la birlikte çalıştık o süreçte, konuşmasını da dikkatlice takip ettim. Tabii, cevapsız hiçbir soru yok. AFAD’ı siz, sahadaki uygulayıcı bir kuruluş olarak algılarsanız o zaman bazı sorunlar çıkar ortaya.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Hayır, öyle değil.

MEHMET ERSOY (Devamla) – AFAD her şeyden önce bir çatı kuruluştur. Afetlerle mücadele, hiçbir zaman, ülkenin ne tek bir kurumuyla ne tek bir idaresiyle yapılabilir. Afetlerle mücadele, bir devletin ve bir toplumun devletiyle, siviliyle, sivil toplumuyla, bütün kurum ve kuruluşlarıyla yapılabilecek bir mücadeledir. Afet ve Acil Durum Başkanlığı da bu koordinasyonu ve devletin elindeki kaynakları tek bir elden kullanmayı sağlamak amacıyla kurulmuş bir kuruluştur.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Bak, hiç laf atmadım, kıyağımı bil.

MEHMET ERSOY (Devamla) – Sayın İnce, ben daha ziyade bir bürokrat olarak konuşuyorum zaten. Bu uygulamaları yapan bir insan olarak bilgilendirmeye çalışıyorum.

Şimdi, gerekçede özellikle “Bu tecrübelerden faydalanılmamış, bu üç kurumdan faydalanılmamış ve üç kurumun tecrübesi aktarılmamıştır.” ifadesine kesinlikle katılmıyorum. Sonuç itibarıyla, bu üç kurum kapatılırken oluşturulan kuruma, Sayın Şandır, dışarıdan yetkili olarak hiç kimse alınmamıştır. Kurumun 100’ün üzerindeki mühendis kadrosunun hemen hemen tamamı Afet İşleri Genel Müdürlüğünün bu tecrübeli elemanlarından oluşturulmuştur. Kurumun yaklaşık 400 civarındaki personelinin yine hemen hemen tamamı üç genel müdürlükte çalışan personelden oluşturulmuştur. Kuruma atanan 6 daire başkanının 6’sı da bu üç kurumda çalışan personelden seçilmiştir. O itibarla hem hafızamız hem arşivlerimiz hem de tecrübelerimiz orada birleştirilmiş ve hem Hükûmet açısından hem kamuoyu açısından yeknesaklık sağlanmıştır.

Şimdi, elbette ki bugün Van’da yapılan hasar tespitlerinin sonuçlarını AFAD sayfasında göremezsiniz çünkü henüz bitmemiş, henüz kesinleşmemiş bilgiler, belgeler ancak ildeki kriz merkezinde bulunur ve bütün bu çalışmaların ilin valisinin sorumluluğunda yerinde yürütülmesini sağlar AFAD. İlin neye ihtiyacı varsa, müdahale için ne eksikliği varsa onu temin etmek üzere Türkiye'nin bütün kaynaklarını, yetmezse uluslararası kaynakları oraya seferber etmek için vardır.

Bunda aslında küçümsenemeyecek, bunda aslında gerçekten önceki dönemlere göre, önceki yıllara göre çok ciddi mesafeler aldığımızı -teşekkür ediyorum- daha önceki konuşmanızda zaten beyan ettiniz. Türkiye özellikle müdahale konusunda bugün bütün dünyanın gıpta ettiği, teşekkür ettiği, şükranla andığı, saygı duyduğu bir yapıya kavuştuysa bu gerçekten bütün ülkemizin, devletimizin başarısıdır. Bu başarıda da herkesin emeği vardır, emeği geçen herkese çok teşekkür ediyoruz.

Evet, eğer sizin bir afette yıkılan binanız çoksa müdahalede her zaman kaos yaşarsınız. Esas itibarıyla afetle mücadelenin en önemli dayanağı yıkılan binanızın az olmasıdır. Bunun da en sağlıklı yolu kentlerde kentsel dönüşüm, kırlarda kırsal dönüşümü gerçekleştirmektir ve yapılmak istenen bütün bu çalışmalara, hiçbir siyasi kaygı, endişe taşımadan, devletin, bütün kurumların, yerel yönetimlerin, belediyelerin mutlaka destek vermesi gerekir. Yıkılan binanız çok olduğu sürece müdahaleye ne kadar iyi hazırlanırsanız hazırlanın ilk günde kaos yaşamanız kaçınılmazdır çünkü sonuç itibarıyla orada yaşayan bütün insanlar bu afetten etkilendiyse, dışarıdan uçurmaya çalışsanız bile ancak bu kadar oluyor.

Evet, Van depremi olduğunda depremin ilk akşamı Türkiye'nin kırk sekiz vilayetinden, otuz yedi kurumundan arama, kurtarma ve sağlık ekipleri olay bölgesine sevk edilmiştir. Evet, Van Havaalanı, Yeşilköy Havaalanı yoğunluğunda çalıştırılabilmiştir. Ama eksiklikler olur mu? Evet, orada bu işi yapacak bütün görevliler de bundan etkilendiyse, ilk günde, ilk bir iki günde bu eksikliklerin olması kaçınılmazdır. Ama sonuç itibarıyla, çok başarılı bir müdahaleyle 250’ye yakın vatandaşımız o enkazların altından kurtarılabilmiştir.

Yine çok kısa süre içinde, değerli milletvekillerimiz, yetmiş bir bin beş yüz çadır ulaştırılmış, üç yüz elli bine yakın battaniye gönderilmiş ve nihayetinde, Van depreminden hemen sonra yüz altmış dokuz kargo uçak seferi düzenlenebilmiş, yüz yetmiş altı yolcu seferi düzenlenebilmiş, kara yoluyla yapılan çalışmalar hariç.

Hiçbir zaman, afetlerden sonra yapılan hasar tespitleri kesin hasar tespitleri değildir. İdareye ve hak sahiplerine bundan sonraki hukuki süreçte kullanabilecekleri hukuki belgeleri düzenleme amaçlı, onların haklarını koruma amaçlı düzenlenir. Bugün hasar tespitlerinin bitmiş olması mümkün mü? 7,2’den sonra 5,6 oldu. Bu arada iki bine yakın küçük deprem oldu. Bunların her biri hasarları artırmakta, vatandaşlarımız sürekli müracaatlarda bulunmaktadır.

Yine Afet İşleri, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı kurulduktan sonra sadece Türkiye’deki afetleri değil, uluslararası alandaki her türlü acil müdahaleyi de ülkemiz adına yüreklilikle, onurlu bir şekilde, hepimizin gurur duyacağı bir şekilde koordine edebilmiştir. Haiti’den Şili’ye, Endonezya’dan Japonya’ya, Orta Asya Türki cumhuriyetlerine, Pakistan’a ne zaman Türkiye gittiyse, bu kurumların koordinasyonu ve iş birliği sayesinde gidebilmiştir.

Yine hepimizin gurur duyduğu, bütün dünyanın keyifle izlediği İsrail, Tunus, Mısır ve nihayetinde Libya operasyonunu başarabilen bir Türkiye'nin, bugünkü müdahale kabiliyetini gerçekten hepimizin takdir etmesi gerekir. Elbette ki bütün afetlerden, elbette ki bütün acılardan bütün toplumun alması gereken dersler vardır. Van depreminden de idarenin alacağı dersler mutlaka olacaktır ama bugün bütün kamu görevlileri görevlerinin başındayken, bütün devletimizin bakanları, neredeyse Bakanlar Kurulunu haftalık olarak Van’da topluyorken böyle bir araştırma önergesiyle konunun yeniden gündeme getirilmesi ve hukuki mevzuat boyutunun bugün konuşulur, tartışılır hâle gelmesini zamansız bulduğumu ifade ediyorum. Bu itibarla…

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Ne zaman uygun olur, ne zaman?

MEHMET ERSOY (Devamla) – Zamanı gelir Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ben demedim ya!

MEHMET ERSOY (Devamla) – Özür diliyorum.

Şimdi bütün görevlilerimiz, devletimiz orada, Vanlıların acılarını dindirmeye, onların…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

MEHMET ERSOY (Devamla) - …hayatlarını bir an evvel normale dönüştürmeye, çadır altında kalan vatandaşlarımızı bir an evvel konteynerlere  yetiştirmeye gayret ederken Elâzığ’da yaptığı gibi, Kütahya’da yaptığı gibi sekiz ay içinde binlerce afet konutunu oradaki afetzedelerimize sunmanın gayreti içindeyken onları bu tür çalışmalarla mütereddit kılmanın bir gereği yok diyorum.

Bu itibarla önergenin aleyhinde olduğumu ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ersoy.

Sayın Eyidoğan’ın bir kısa düzeltmesi var.

Buyurunuz.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Efendim, Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığına, Başbakanlığa bağlı olarak 2009 yılında kurulmuş olan bu kuruma deprem öncesi, anı ve sonrası tüm görevler verilmiştir. Ben deprem sonrası Van’da yaşanan olaylarla ilgili konulara değindim ama öncesi ve anı için de tabii ciddi konular vardır, onlar konuşulur. Bu yasa zaten eksiktir ve geçen sene bu yasa taslağı üzerinde üniversiteler ve uzmanlar görüş bildirmiştir, danışma kurulları bu konuda görüş almıştır. Eğer o görüşler göz ardı edilerek önümüze tekrar yasa gelirse ve bu yine yara sarma yasası olarak, yara sarma içerikli bir yasa olarak icra edilecektir ve bunun değişmesi gerektiğini, buna bağlı mevzuatın değişmesi gerektiğini söylüyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eyidoğan.

Sayın Yılmaz’ın bu konuda kısa bir açıklaması var yanlış anlaşılmayı düzeltmek üzere.

Buyurunuz efendim.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın hatiplerden birisi, Sayın Başbakanımızın “Van depreminde başarısız olduk.” şeklinde bir ifadesi olduğunu söyledi. Bu, gerçeği yansıtmamaktadır. Oradaki ifade edilen söz çadırların tesliminde bir gecikme olduğu konusudur. Bu doğrudur. Daha doğrusu halkın çadır talebi yönetilemedi. Yoksa, bu an itibarıyla dağıtılan çadır 71 binin üzerindedir. Buna konteynerler, Mevlânâ evleri, genel maksatlı çadırlar dâhil değildir.

Yine bir başka hatip de âdeta acıları yarıştırırcasına “Somali’ye bunu yaptınız da Van, Erciş’e bunu yaptınız.” gibi bir açıklamada bulundu. Bu da doğru değildir. Acılar, mağduriyetler yarıştırılmaz, gaye her mağdura el uzatabilmektir. Genel ilkemiz, mağdurun kimliği de sorulmaz, ister Haiti’de olsun ister Somali’de olsun ister ülkemizde olsun, her kimin ihtiyacı varsa bizim ona yardım etmemiz insanlık vazifemiz. Türkiye Cumhuriyeti devletine de bu yakışır diyorum.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yılmaz.

Sayın milletvekilleri, oylamaya geçiyorum…

III.YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yoklama talebimiz var.

BAŞKAN - Yoklama talebi…

Sayın İnce, Sayın Gök, Sayın Öğüt, Sayın Erdoğdu, Sayın Yalçınkaya, Sayın Ören, Sayın Özen, Sayın Namal, Sayın Eyidoğan, Sayın Tanal, Sayın Soydan, Sayın Kesimoğlu, Sayın Dibek, Sayın Kartal, Sayın Ekşi, Sayın Korutürk, Sayın Pavey, Sayın Aygün, Sayın Keskin, Sayın Canalioğlu.

Üç dakika süre veriyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- "AKP İktidarı döneminde Afet ve Acil Müdahale Mevzuatında yapılan değişiklikler ve getirilen yeni yapılanma sonuçlarının Van depremindeki etkilerinin araştırılması, sonuçlarının tespiti ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla" verilen Meclis araştırması önergesinin 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşimde okunarak görüşmelerinin aynı birleşimde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup daha sonra, işlemleri yaptıktan sonra oylarınıza sunacağım.

3.- (10/20) esas numaralı, Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunlar hakkındaki Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmesinin, Genel Kurulun 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

 

                                                                                                      16.11.2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 16.11.2011 Çarşamba günü (Bugün) yapılan toplantısında oy birliği sağlanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisini, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                               Muharrem İnce

                                                                                    Yalova

                                                                         Grup Başkan Vekili

Öneri:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler Kısmında yer alan (Kazdağlarında Yaşanan Çevresel Sorunlar hakkında); 10/20 Esas numaralı Meclis Araştırması Önergesinin görüşmesinin, Genel Kurul’un 16.11.2011 Çarşamba günlü (Bugün) birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan.

Buyurunuz Sayın Soydan. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Çanakkale) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunların ivedilikle çözülmesi, sağlıklı ve dengeli bir çevre için gerekli tedbirlerin alınması amacıyla Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili arkadaşlarımla birlikte vermiş olduğum Meclis araştırması önergem hakkında söz almış bulunmaktayım. Hepinize saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, sözlerime başlarken özellikle şunu ifade etmek istiyorum: Bugün, burada bizlerin, çocuklarımızın, torunlarımızın soluyacağı havayı, içeceği suyu, yiyeceği besinleri konuşacağız. Bizler, her birimiz tarihe kendi yaşamını karartan, içtiği suyu kirleten, havasını solunmaz kılan, toprağını verimsiz ve sağlıksız hâle getiren nesiller olarak mı geçeceğiz? Bu sorumluluk ve bilinç altında bugünü değil geleceği düşünen, geleceği yaşanabilir kılan, siyasetçiler olarak hiçbir siyasi ayrım gözetmeksizin, hiçbir ideolojik baskı altında kalmadan, yaşanabilir bir çevre için hep birlikte olalım.

Değerli arkadaşlar, Kaz dağ yöresi yer üstü ve yer altı su kaynaklarını oluşturan, besleyen ve onların sürekliliğini sağlayan, Bandırma’dan Ayvalık’a… (Gürültüler)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, uyarır mısınız arkadaşları.

BAŞKAN – Tamam.

Sayın milletvekilleri, lütfen biraz sakin olalım.

Buyurunuz efendim, siz devam ediniz.

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Devamla) – ... hatta Midilli’ye, hatta Gökçeada’ya kadar yaklaşık 2,5 milyon insanın temiz ve güvenilir su kaynağıdır. Barındırdığı bitkilerle,hayvanlarla, temiz havasıyla ve sularıyla can verdiği tarım alanlarıyla yüzyıllardır tüm yörenin yaşam kaynağı olmuştu ve olmaya devam etmelidir. Bölgedeki bütünlüğü korunan önemli orman örtüsü, küresel ısınmanın nedeni olan fazla karbondioksiti emerek küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltırken fotosentez sonucu ürettiği oksijen ile yöreyi oksijen bolluğu açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri yapar ve tüm yörede solunum yapan canlıların, başta insanlar olmak üzere, sağlıklı yaşamını sağlamaktadır.

Kaz dağı yöresi, barındırdığı bitki ve hayvan topluluklarıyla Anadolu’nun en önemli sığınaklarından birini oluşturmaktadır. Yaban hayatı için çok değerli bir yaşam alanıdır. İçerdiği 82 nadir bitki türünden 37 tanesi sadece Kaz dağı’na özgüdür. Bu nedenle, önemli bir gen merkezidir. Burası aynı zamanda kuşların ikincil göç yollarındandır.

Kazdağları, zengin biyolojik çeşitliliği nedeniyle uluslararası değerlendirme ölçütlerine göre önemli bitki alanı ve önemli doğa alanı olarak kabul edilmiştir, 2006 Dünya Dağlar Yılı’nda dünyanın en iyi iki dağından biri seçilmiştir.

Akdeniz ile Karadeniz iklimleri arasında bir geçiş bölgesi özelliği taşıyan Kaz dağı yöresi, sahip olduğu fiziki coğrafya ve buna bağlı olarak da iklim koşulları sayesinde doğal bitki örtüsü ve tarımsal etkinlikler açısından çevreye göre daha zengindir. Bu yüzden, tıpkı antik çağlarda olduğu gibi bugün de burada tarım oldukça önemli bir yer tutar. Bölge nüfusunun yaklaşık yüzde 50’si tarımla geçinmektedir.

Yine Kazdağları tarihî ve mitolojik alandır. Geçmişten devraldığımız, titizlikle koruyarak gelecek kuşaklara devretmemiz gereken değerli tarihsel ve kültürel mirastır.

Çoğunlukla bölgenin kuzeyinde yer alan termik santraller ve kurulması planlanan çimento fabrikalarının bacalarından çıkacak zehirli gazlar ve etrafa yayılan küller havayı kirletecek, oluşan asit yağmurları ise tarım alanlarını ve Kazdağlarının bitki örtüsünü yok edecektir. Kül depolama alanlarından etrafa yayılan radyoaktivite ölümcül hastalıklara neden olmaktadır. Dünyanın en kirli sanayilerinin ve madenlerinin böyle dünyada eşi olmayan bir bölgede işletilmesinin hiçbir haklı gerekçesi yoktur.

Değerli arkadaşlar, son yıllardaki olağan dışı artış sonucu, ülkemizin yüzde 50’sinden fazlası, küresel sermaye tarafından, maden aramaları - özellikle altın ve gümüş- gerekçe gösterilerek, onur kırıcı ruhsat bedelleri karşılığı ipotek altına alınmıştır. İpotek altındaki bölgelerden birisi de Kazdağlarıdır. Bölgede özellikle altın tekelleri sondaj çalışmalarını tamamlamak üzeredirler. Bu amaçla Kazdağlarında altı adet firmanın otuz yedi farklı yerde yüzlerce sondaj deliği açarak çalışmaları devam etmektedir. Fırsat bulurlarsa yakında işletmeye başlayacaklardır. Yani Kazdağlarının hemen tamamında, çapı 600 metreye, derinliği 400 metreye varan cehennem çukurları açacaklardır. Yer altı sularımızı, havamızı zehirleyecekler, radyoaktiviteyi artıracaklar, bölgedeki tarımsal üretimin değerini ve miktarını düşüreceklerdir. İnsan başta olmak üzere, tüm canlıların amansız hastalıklara yakalanmalarına sebep olacaklardır. Başka bir deyişle, “yeryüzü cenneti” olarak adlandırılan bu bölgede doğal yaşamı bitireceklerdir, katledeceklerdir.

Değerli arkadaşlar, doğal yaşam için en temel ihtiyaçlardan biri olan suyun artan nüfus ve plansız büyümeyle birlikte tükenmeye başlaması, kullanılabilir, içilebilir temiz suya erişimde yaşanan sorunlar, su yoksunluğu ve yoksulluğu, suyun ticari bir meta olarak görülmeye başlanmasıyla uluslararası su politikası da değişmeye başlamıştır. Su artık yeni dünyanın en önemli yaşamsal kaynağı hâline gelmiştir. Su yüzünden gelecekte savaşların çıkması kaçınılmazdır. Siyanürle altın madenciliğinde 1 ton kayaç için 3 ton su kullanılmaktadır, yani başka bir deyişle, 1 gram altın için 3 ton su siyanürle kirletilerek dönüşü olmayacak bir şekilde yok edilecektir.

Kazdağlarında milyarlarca ton suyun maden çıkarmada yok edileceği açıktır. Kazdağları sınırlarında sulanabilecek alanların yüzde 60’ı sulanmakta, yüzde 40’ı su beklemektedir. Gerçekler bu iken, çokuluslu altın tekellerine sularımızı kirletip yok etsinler diye 1 gram su tahsis etmek gibi bir lüksümüz olamaz, olmamalıdır, olmayacaktır.

Sayın milletvekilleri, Kaz dağı yöresinde altın madeni işletmeciliği başlar ise 2,5 milyar ton kayaç ve toprak işlenecek, yaklaşık 400 bin ton siyanür kullanılacak, 2 milyon 580 bin dekar orman alanı ve başta 10 milyon adet zeytin ağacı ve kiraz, şeftali, elma gibi dünyanın en kaliteli meyve ağaçları ile tüm bitkisel üretimimiz olumsuz etkilenecek, yöre tarımının can damarı olan su kaynaklarının tamamı kirlenecek, tarımla uğraşan yaklaşık 750 bin kişi etkilenecek. Altından bir defa elde edilecek parasal değer, tarımsal üretimden kazanılan ve ülke ekonomisine giren bir yıllık kazancı bile karşılayamayacaktır. Kaldı ki kaybedilen çevresel değerlerin hiçbir şekilde telafisi mümkün değildir. Kaybedilen, yaşamın ta kendisidir. Yaşamı parasal değerlerle yerine koymak mümkün mü? Mümkün olmadığını birileri, hatta birçokları ifade etmeye başladı hem de gür sesleri ve yürekleriyle. Kimler mi onlar? Onlar, Çanakkale Çan Söğütalan köylüleri, Lâpseki Şahinli köylüleri, Bayramiç Kuşçayırı köylüleri, Biga Elmalı köylüleri ve çevrede yaşayan Çanakkaleliler, Balıkesirliler. Çocuklarına, torunlarına yaşanabilir bir çevre bırakmak isteyen duyarlı insanlardır onlar.

Çanakkale Ziraat Mühendisleri Odası, Çanakkale Çevre Platformu, Çanakkale’de görev yapan tüm yazılı ve görsel basın mensupları, belediye başkanlarımız; gelin bu insanlara sizler de katılın, güç verin.

Değerli arkadaşlar, Anayasa’nın 56’ncı maddesinde de belirtildiği gibi, herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların görevidir. Kazdağlarında altın işletmecilerine ruhsat vermeyelim. Kazdağlarını özgür bırakalım, yaşama yaşam katmaya devam etsin yüzyıllardır olduğu gibi. Çanakkale savaşlarının 100’üncü yılını kutlamaya hazırlandığımız bugünlerde Kazdağlarında yaşanan gelişmeler, bu topraklarda verdiğimiz yüz binlerce şehidin kemiklerini sızlatmaktadır. Çok ağır bedeller ödeyerek yurt edindiğimiz bu ülkede toprağımız, suyumuz, havamız, ormanlarımız yasa tanımaz iş birlikçilerin rant aracı olmamalıdır. Buna izin vermeyelim.

Değerli arkadaşlar, sözlerimi bir hatırlatma yaparak bitirmek istiyorum. 1925 yılında yani tam seksen altı yıl önce, Atatürk, bozkır ortasında kurulmuş bir ülkenin başkentinde “Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark edebilsin.” diyerek modern bir çiftliği yani bugünkü Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulmasını istemiştir. Bizler de çocuklarımız da, torunlarımız da renk zevkinden mahrum kalmasın, kalmayalım. Hep birlikte temiz su içelim, temiz hava soluyalım, temiz topraklarla tarım yapalım, gerçek modern insanlar gibi yaşam kaynaklarımıza sahip çıkalım. Unutmayalım ki Kazdağlarının üstü altından daha değerlidir.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Soydan.

Önerinin aleyhine, İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Tüzel.

ABDULLAH LEVENT TÜZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Genel Kurula sunulan Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunların çözülmesi, sağlıklı ve dengeli bir çevre için gereken yasal tedbirlerin tespit edilmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına dair önerge üzerinde konuşmak üzere söz almış bulunuyorum.

Kazdağları başta olmak üzere ülkemizde doğanın tahribatı ve tarihî, kültürel varlıkların talanı giderek üretim ve yaşam alanlarını yok edecek boyutlara ulaşmış durumdadır. Geçtiğimiz yıllarda yöre halkının ve ülke kamuoyunun yoğun tepkisi nedeniyle bir süre uykuya yatırılan Kazdağlarında altın işletmeciliği yeniden gündeme gelmiştir.

Kazdağlarında 2007 yılından günümüze kadar yüzlerce yerde sondaj kuyusu açıldı. Bölgede toplam on altı firma otuz dört ayrı nokta için altın arama ve işletme ruhsatı aldı.

Mitolojik efsanelere kaynaklık eden Alp Dağlarından sonra dünya üzerinde oksijeni en bol olan yer Bin Pınarlı İda bu sondajlar nedeniyle âdeta delik deşik edilmiş durumda.

Kazdağları, barındırdığı bitki ve hayvan topluluklarıyla Anadolu’nun en önemli sığınaklarından biri durumunda. Dünyada bulunan seksen iki nadir bitki türünden otuz yedi tanesi sadece Kazdağlarında vardır Bölge, bu zengin biyolojik çeşitliliği nedeniyle uluslararası değerlendirme ölçütlerine göre önemli bitki alanı ve önemli doğa alanı olarak kabul edilmiştir.

Kazdağlarındaki tarımsal üretimlerin ekonomiye katkısı 4 milyar 750 milyon dolar, hayvansal üretim katkısı ise 2 milyar 750 milyon dolar civarındadır. Yöredeki tarımsal üretimin parasal değeri yanında yarattığı istihdam, sosyal değerler ve kültürel yaşama sağladığı katkıyı da göz önüne alırsak, Kaz dağlarının bölge açısından önemini daha iyi anlayabiliriz.

Günümüzde Kazdağlarında faaliyet göstermek için çalışmalarını sürdüren Kanadalı “Alamos Gold” adlı şirket, raporlarında altının onsunu 314 dolara mal edeceklerini yazmaktadır. Günümüzde 1 ons altın  1.800 doları bulmaktadır. Bu, ülkemizin yer altı zenginliğinin yok pahasına uluslararası altın tekellerince yağmalanması anlamına gelmektedir.

İşletilen şirketler için çok kârlı olan altın madenciliğinin ülke ekonomisine bir katkısı da yoktur aslında. KDV’den muaf olan bu işletmeler pek çok teşvikten yararlanmaktadır. Bütçeye katkısı yüzde 2’lik, yüzde 1’lik devlet hakkıyla sınırlıdır. Bölgede bu kadar büyük bir kazanç özel sektöre sunulurken, bütün toplumsal varlık ve değerler risklerle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Eğer yörede altın işletmeciliğine izin verilirse neler olacağını hep birlikte görmeliyiz. Yaklaşık 400 bin ton siyanür kullanılacak. 10 milyon adet zeytin ağacı olmak üzere tüm bitkisel üretim olumsuz etkilenecek. Yöre tarımının can damarı olan su kaynaklarının tamamı kirlenecek, tarımla uğraşan yaklaşık 750 bin kişi etkilenecektir. En önemli nokta ise tarım yapılacak toprak kalmayacak, yöredeki tüm sular içme ve kullanım suyu olarak kullanılmayacak, başta yöre halkı olmak üzere tüm canlılar olumsuz etkilenecektir.

Sayın milletvekilleri, ülkemizdeki yer altı zenginliklerine göz diken çok uluslu altın ve gümüş tekelleri tam yirmi yıldır ülkemizde faaliyet hâlindedir.

Bergama köylülerinin yaşam alanlarını korumak adına verdikleri onurlu direniş, “Almanya kışkırtıyor, arkalarında dış güçler var.” yalanlarıyla karalayan devlet-şirket koalisyonu, kesinleşmiş mahkeme kararlarını yok sayarak bugün ülkemizin dört bir yanında altın işletmeciliği yapmakta ya da girişimlerde bulunmaktadır.

5 Haziran 2004, yani Dünya Çevre Günü’nde 5177 sayılı yeni Maden Yasası ve bazı yasaları değiştiren yasa yürürlüğe girdi. Bu yasa, madencilik lobilerinin doymak bilmez kâr hırsları için ülkemizin çevresel felaketlere sürüklenmesine yol açacak bugüne kadar planlanmış en büyük yıkım projesidir. Bugün fıstık çamları ve doğal bitki örtüsüyle ünlü Bergama Kozak Yaylalarında, İzmir’in hemen yanı başında yer alan su havzası Efemçukuru köyünde, Fırat Nehri’ne 200 metre uzaklıkta yer alan Erzincan İliç’te, Dersim Ovacık’ta, Niğde Ulukışla’da, Eskişehir Kaymaz’da, Gümüşhane Mastra’da ve onlarca yerde altın işletmeciliği yapılmakta ya da hazırlıkları sürmektedir.

Altın işletmeciliğinin yol açabileceği kazaların sonuçları en son Kütahya Eti Gümüş Tesislerinde görüldü. 2005 yılında Ovacık altın madeni civarındaki içme ve kullanma sularında Ege Üniversitesi tarafından yapılan tahlillerde limit değerlerin yaklaşık 30 katı arsenik tespit edildi. 2006 yılında Kışladağ altın madeninin bulunduğu Eşme ve çevresindeki köylerde yaşayan 2 bine yakın insan siyanürden zehirlendi, köylerde sakat ve ölü hayvan doğumları büyük artış gösterdi.

Altın işletmeciliği dayatılan ülkelerde bu işletmeciliğin sonuçları daha çok yoksulluk ve borç anlamına gelmektedir. Yer altı zenginlikleri olan az gelişmiş ülkeler, emperyalist devletlerin yağması nedeniyle gittikçe daha kötü duruma düşmektedirler. Ruanda, Irak, Afganistan, Libya gibi ülkeler örnektir.

Bu, siyanürle altın işletmeciliğine karşı yöre halklarının yaşam alanlarını koruma mücadelesi aynı zamanda ülkemizin doğa ve kültürünün, çocuklarımızın geleceğinin, demokrasi ve hukuk mücadelesinin birer parçası durumundadır.

Altın madenciliği yanı sıra, bilim insanları, Manisa'nın Turgutlu ve Gördes ilçelerinde sülfürik asit liçi yöntemiyle yapılmak istenen nikel madenciliği hem yöredeki canlı yaşamını, su kaynaklarını, Gediz Nehri ve yeni yapılan İzmir'in içme suyunun önemli bir bölümünü karşılaması beklenen Gördes Barajı’nı ve toprağı kirleteceği uyarısında bulunmaktadır.

Karadeniz Bölgesi’nde yoğunlaşmak üzere, ülke genelinde 2 bine yakın hidroelektrik santrali projesi vardır. Geçtiği yerlere yaşam veren, o yörenin flora ve faunasını belirleyen, kültürüne katkı koyan derelerin akış yönlerinin değiştirilmesi, tamamen kurutulması, tıpkı Karadeniz Otoyolu Projesi gibi büyük bir çevre katliamına yol açacaktır. Küresel iklim değişikliğinin her geçen gün daha çok kendini hissettirdiği zamanda ülkenin su kaynakları yönünden en zengin bölgesi olan Karadeniz'de yapılacak böyle bir hareket, geri dönüşü olanaksız zararlara yol açabilecektir. Ayrıca, bu HES projeleri, tüm canlılar için bir yaşam hakkı olan suyun, ticari bir meta olarak alınıp satılmasının da yolunu açabilecektir.

Çevreye olan yıkıcı etkileri, canlı yaşamında yol açtığı sağlık sorunları yıllardır gözlemlenen Yatağan, Çan, Afşin, Elbistan gibi termik santrallere onlarcası eklenmek istenmektedir. Ülkemizin en gözde tarım, turizm, balıkçılık beldelerinden İskenderun Körfezi’nde, Amasra'da, Aliağa-Foça'da, Karabiga'da, Gerze'de yapılmak istenmektedir bu kömüre dayalı termik santraller.

İki bin yıllık antik sağlık yurdu Allianoi, henüz su dağıtım kanaletleri bile yapılmayan ömrü en fazla elli yıllık olan Yortanlı Barajı'nın suları altına gömüldü. Hasankeyf’te sular altında kalma tehlikesi sürüyor.

Bunun yanı sıra, Aliağa yakınlarındaki Kyme antik kenti, Karabiga'daki Priapos, Biga'daki Parion antik kentleri, Kazdağlarındaki onlarca antik kent, demir çelik, termik santral ve maden işletmelerince yok edilme tehdidi altındadır.

Manisa Kula yakınlarında bir yıldır faaliyet yürüten ve daha şimdiden yarattığı sorunlar nedeniyle halkı isyan ettiren tehlikeli atık bertaraf tesisleri, Kütahya Şaphane'de kurulmak istenen asit fabrikası, ülkenin birçok yerinde yapılmaya çalışılan çimento fabrikaları, demir çelik fabrikaları halkın yaşam alanlarını tehdit etmektedir.

Kentsel dönüşüm, yoksulları yerlerinden etmenin, önemli rant alanları hâline gelen mahalleleri büyük sermaye çevrelerinin peşkeşinin adı olmuştur. Çevresel etkileri hesaplanmadan apar topar yapımı planlanan otoyollar, köprüler, alt-üst geçitler hem kentsel dokuları bozmakta hem yaşamları risk altında bırakmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, bütün yapılacak faaliyetler canlı yaşamı odaklı olmalıdır, ekolojik yıkıma yol açabilecek hiçbir faaliyete izin   verilmemelidir, uluslararası tekellerin çıkarlarını ifade eden "sürdürülebilir kalkınma” değil, "yaşamın sürdürülmesi" gözetilmelidir. Nihayetinde altın madenciliği bir ülkenin bütçesi kadar para getirse de insan olmadıktan sonra hiçbir kıymeti olmayacaktır.

Sizlere bir kez daha saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tüzel.

Önerinin lehinde Bursa Milletvekili Necati Özensoy. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Özensoy.

MHP GRUBU ADINA NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu Kazdağlarıyla ilgili önerge üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, Kazdağları gerçekten Allah’ın bu millete bahşetmiş olduğu en önemli güzelliklerden bir tanesi. Florasıyla, yani bitki zenginliğiyle, tabii güzellikleriyle, turizm potansiyeliyle gerçekten önemli bir bölge. Şimdi burada Kazdağlarından, tabii, bahsedeceğim sıkıntılarından ama dün Sayın Bakanın ifade ettiği gibi, aynı şeyi söylemek durumundayım. Orayı buradan, Çankaya’dan veya bürokratların masalarından değerlendirmek doğru değil diye düşünüyorum. Yani, oraya gidip görmenizde, o Kazdağlarının güzelliklerini gözüyle görmenizde çok daha fazla fayda var. O güzelliklerin nasıl mahvedildiğini de gözlerinizle lütfen bir görün.

Şimdi, bakın bu konuda “Uluslararası Kazdağları ve Edremit Sempozyumu” diye bir sempozyum düzenledi Edremit Belediyesi Kültür ve Turizm Bakanlığının da katkılarıyla. Buraya yine yirmi beş farklı ülkeden 55 yabancı, Türkiye’den de 105 bilim insanı katıldı yani böyle önemli bir yer.

Ben oranın güzelliklerinden bahsederken farklı bir pencereden de bakacağım. Mesela yine Edremit Belediye Başkanı Sayın Avukat Tuncay Kılıç Bey dünyanın beş kıtasını gezdiğini hatırlatarak “Dünyadaki tüm dağları, Fujiyama ve Alp Dağları dâhil gördüm. Yaptığım naçizane tespit şu: Kazdağlarındaki flora zenginliği dünyanın hiçbir dağında yok. Kaz dağlarına şimdi hep beraber çıksak benim rehberliğimde, üç yüz altmış beş gün hiçbir gıda yardımı olmadan yaşayabiliriz. Yamaçlarındaki zeytinler, daha yüksek rakımdaki kestaneler, vadilerindeki fındık ve pelit, yabani otlar ve dünyadaki birçok bitki Kazdağlarında mevcut. “Dünya küresinde Kaz dağlarını aldığınız takdirde güzellik kalmaz.” diyor Sayın Belediye Başkanı.

Yine, Edremit Kaymakamı bu sempozyumda Kaz dağlarının doğasıyla bölgenin gelinliği olduğu ifadesini kullanıyor. “Bu gelinliğin tacı ise Sarıkız’dır.” diyor. “Gelinliğin içindeyse güzel insanlarımız yer almaktadır. Kaz dağlarımız görselliğinin yanı sıra kültürüyle dikkat çekmektedir.”

Yine, Balıkesir Üniversitesi Rektörü Profesör Sayın Mahir Alkan “Edremit ilçesi, Kazdağları  ve Edremit Körfezi’yle birlikte sahip olduğu doğal, arkeolojik, tarihî ve kültürel kaynak değerleriyle yüksek potansiyele sahip bir yöremiz. Bu yörede yaşayanların refah toplumu olabilmesi için tüm kaynaklarının verimli bir şekilde değerlendirilmesi ve etkin bir planlama yapılması gerekmektedir.” diyor.

Şimdi, bakın, bu sempozyumla ilgili sonuçlar da var da, oraya gelmeden önce, yine bizim Balıkesir Milletvekilimiz bir soru önergesi vermiş Bakanlığa, diyor ki: “Kazdağlarının kendisi altındır. Altın için oyulmasına gerek var mıdır? Bölgede açılan tahribat konusunda ne yapılacaktır? Balıkesir ve Çanakkale’de tarımın Kazdağlarıyla hayat bulduğu bir gerçektir. Bu doğa alanlarının korunması doğrultusunda ne tür çalışmalar yapmaktasınız? Yerli ve yabancı firmaların maden aramalarında Kazdağlarına açacağı tahribatların önüne geçmesi konusunda ne tür çalışmalar yapacaksınız?” diye bir soru önergesi veriyor, ama cevap gene sığ her zaman olduğu gibi: “Çanakkale ve Balıkesir illeri sınırları içerisinde yer alan, Kazdağları olarak isimlendirilen alan millî park olarak ilan edilmiştir. Kazdağları millî park içerisinde, madencilik faaliyetlerinde bulunulması mümkün değildir. Yine “Kazdağları” olarak isimlendirilen, ancak Kazdağları millî parkı dışında Çanakkale ve Balıkesir illeri arasında kalan bölge için müracaat olmasına karşın verilmiş ÇED olumlu kararı bulunmamaktadır.” diyor, ama Madencilik Kanunu’nda da, biliyorsunuz, arama için ÇED’e de gerek yok, bu da ayrı bir problem.

Yine, maden mevzuatı uyarınca maden ruhsatı verilmesiyle ki… “Verilen ruhsatlarla ilgili iş ve işlemlerin yürütülmesi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlıdır.” diye bir cevap.

Şimdi, bakın, “Millî Park” diye ilan edilen Kazdağları bölgesinin alanı sadece yüzde 10’uyla sınırlı. Dolayısıyla, yani bu Kazdağlarının biraz önce ifade ettiğimiz, yine Cumhuriyet Halk Partisinin konuşmacısının da ifade ettiği bütün bu güzelliklerin sadece yüzde 10’u koruma altına alınmış. Dolayısıyla, Kazdağlarıyla ilgili gerçekten bir araştırma önergesinin gündeme alınması ve araştırma komisyonu kurulması gerçekten zaruridir.

Bakın, işte bu sempozyumda bir sürü görüşmeler yapılmış. Bununla ilgili sonuç bildirgesinde şu ifade edilmiş. Diyor ki: “Yaklaşık 258 bin hektarlık bir alana yayılan, ekolojik, kültürel, toplumsal, tarihsel ve biyoklimatik özellikleri çevresiyle birlikte bütünlük gösteren Kazdağlarını, en başta yangınlar olmak üzere biyotik ve abiyotik birçok tehlike beklemektedir. Bu önemli karasal ekosistem sadece Balıkesir il sınırları içinde kalan 21.542 hektarlık kısmının millî park statüsü altında korunmasının yanlış, riskli ve sorun yaşattığı yıllardır süregelen bilimsel çalışmalar, deneyim, gözlemlerle anlaşılmıştır. Bu sakıncanın bir an önce giderilmesi için, Kazdağlarının Çanakkale sınırları içinde biyolojik çeşitlilik açısından risk altında bulunan kesimlerin ‘Korunan alanlar’ statüsüne kavuşturulması, korumada bütünselliğin bir an önce sağlanması ivedi ve yaşamsal önem taşımaktadır.” diyor sonuç bildirgesinde.

Bunun dışında, çeşitli başlıklar da verilmiş. “Yöre insanlarıyla buluşacak bir doğa kültür turizmi hedeflenmeli.” denmiş “Gezi ve ziyaret planlanması, tüm yaban yaşamı, endemik türleri ve çok özel bitki örtüsünü koruyacak bir biçimde yapılmalıdır. Kazdağları yerel yönetimler birliği kurulmalıdır. Eğitim ve bilimde bütünlük sağlanmalıdır. Kazdağlarında maden ve özellikle altın aranması durdurulmalıdır.” diye bir sonuç çıkmış.

Yine “Bir profesörden Kazdağları için ürküten bir rapor.” diye yine basında yayımlanan bir rapor var. Burada, Sayın Profesör, burada kullanılan siyanürlerin doğaya etkisinden de bahsetmiş, aynı zamanda ekonomik getirisi de ortaya koymuş yani Kazdağlarından elde edilecek toplam 388 ton altının, rezervin ülke ekonomisine on yılda kazandıracağı rakam 40 milyar dolar civarında ama o bölgenin insanının kazandığı, şu anda ekonomiye katkı sağladığı rakam on yılda 75 milyar dolar.

Zaten var olan bir gelir bu. Şimdi, bütün bunları göz önünde bulundurursak, burada bu Kazdağlarını katletmek, bu maden aramalarına, altın aramalarına, özellikle siyanürle altın çıkarılmasına müsaade etmek âdeta bir katliamdır.

Bakın, zaman zaman siyanürle altın aramada bazı bilim adamları veya öyle olduğunu iddia edenler çıkıp sıkıntı olmadığından bahsediyorlar. Dünyada birçok yerde siyanürle altın aramada kazaların meydana geldiği vakıadır ve bunlar artık tescil edilmiştir. Binlerce insan bu kazalardan dolayı ölümlere maruz kalmışlardır. Çok öteye gitmeyelim, geçtiğimiz aylarda Kütahya’da Eti Gümüş tesislerinden siyanür sızıntısı olduhepinizin bildiği gibi. Bu Eti Gümüş sızıntılarından sonra, bölgedeki sulara karıştı, bölgedeki insanlar rahatsızlandılar, hastanelere gittiler. İşin çok daha vahim tarafını söyleyeyim Kütahya’yla ilgili: Burada çalışan işçilerden 100’ün üzerindeki işçi bu siyanürlerden dolayı rahatsızlandıklarında ve Kütahya’daki hastanelere başvurduklarında, Kütahya hastaneleri, şu anda, bu işçileri kabul etmiyorlar, meslek hastanelerine sevk ediyorlar. Dolayısıyla, elbette burada çalışan işçilerin, bu anlamda, bu raporlarla ortaya çıkmaları, siyanürle aramanın, altın veya gümüş aramanın tehlikelerinin ne boyutlarda olduğunu bir kez daha ortaya koyacaktır diye düşünüyorum.

Gerçekten Kazdağlarını, bütün milletvekillerinin, sadece turistik gezi için bile olsa, gidip görmelerini ve gördüklerinde de gerçekten bu madencilikle ilgili olan uygulamaların yanlışlığını orada bizzat göreceklerdir diye düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi bitiriniz, buyurunuz.

NECATİ ÖZENSOY (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Bakın, o bölgenin en önemli gelir kaynaklarından bir tanesi de zeytincilik. Bakın, Zeytin Kanunu da var. Zeytin Kanunu’nda, yine, zeytinleri kesmek de yasaklanmış bir durumda ama maalesef Maden Kanunu’ndaki birtakım boşluklardan dolayı zeytin ağaçları da kesiliyor.

Bu arada, diğer maden aranan yerlerde de ormancılarla, ormancı bürokratlarla da iktidar mensubu arkadaşların, sayın bakanların da görüşmesini ben buradan tavsiye ediyorum. Ormancılar da, bu anlamda, madencilerden son derece şikâyetçiler.

Bir an önce, Türkiye'nin gözbebeği olan, oksijenin en bol olduğu, hasta gidip sağlıklı dönenlerin yöresi olan bu Kazdağlarıyla ilgili bu araştırma komisyonunun kurulmasını buradan talep ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özensoy.

Önerinin aleyhinde, Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Daniş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET DANİŞ (Çanakkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunların çözülmesi konulu araştırma önergesinin aleyhinde söz almış bulunuyorum. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak hakkına sahip olduğunun, çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve çevre kirliliğini önlemenin devletin ve vatandaşların vazifesi olduğunun belirtilmesi yasal zeminlere dayanmıştır ve bununla ilgili mevzuat da gerçekten ülkemizde hem kanunlar anlamında hem de yönetmelikler anlamında, Avrupa Birliği süreci de dâhil olmak üzere, bazı konularda Avrupa Birliğinden de daha hassas bir şekilde kanunlar çıkarılmıştır. En son Maden Kanunu 2010 yılında… 2004 yılında Maden Kanunu’muzu yapmıştık, 2010 yılında da 5595 sayılı değişiklikle de bunu aslında yeniledik ve maden aramayı da, işletme ruhsatı alabilmeyi de daha da zor ve birçok alanda, mesela özel çevre alanlarında, millî parklarda, özel korunan alanlarda daha da zor hâle getirdik, yaban hayatın korunduğu yerlerde de bunları daha da zorlaştırdık ve bu, hatırlarsınız, 2010 yılında gerçekten çok ciddi bir alt komisyon oluşturuluyor ve ben de zaman zaman yöremizdeki maden arama ve işletmelerin yoğun olduğundan dolayı bu alt komisyon çalışmalarına katıldım, iktidar, muhalefetle çok ciddi bir alt komisyon çalışması sonucunda bu tasarı kanunlaşmıştır.

Bakın, tabii, “maden” dediğimizde sadece altını, “çevre duyarlılığı” dediğimizde sadece siyanürü anlarsak ve objektif bilginin ötesinde bazı kulaktan dolma veya moda olmuş söylemleri dilimize dolarsak hiçbir sonuca varamayız.

Şimdi, 2003 yılında Türkiye’ye baktığımızda, mesela 15 tane katı atık deponi alanı var düzenli olarak, bu, 2011’e geldiğimizde sayı 59’a çıkmış. Yine deniz kirliliği ölçüm istasyonlarına baktığımızda 26 iken, bu sayı 231’e çıkmış.

Kazdağları, tabii, söz konusu olunca muhalefet partisine mensup arkadaşlarımın da duyarlılığı gerçekten bizim için takdire şayandır. Hem Balıkesir milletvekillerimizin hem yöre milletvekillerimizin hep beraber gerçekten de Kazdağlarını önemsiyor olması önemli.

Tabii, Kazdağları Çanakkale’nin güneyinde yer alır, Ayvacık’tan başlar; Ayvacık, Bayramiç, Çan, Yenice istikametinde devam eder ve hemen hemen de coğrafyamızın yarısını ilgilendiren bir alandır. Tabii ki Çanakkale’deki 3 millî parktan 1’i de Kazdağlarında bulunmaktadır. Arkadaşlarımın da ifade ettiği gibi, bitki ve hayvan varlığı bakımından da endemik türleri içerisinde barındırır. Bunların da belki en önemlisi Kazdağı köknarıdır. Aynı zamanda mitolojide, Homeros’un İlyadası’nda “İda” olarak yer aldığı gibi, dünyada var olan, var olduğu düşünülen 7 tane Olimpos dağından da 1’i olduğu ifade edilmektedir. Gerçekten, arkadaşım da davet etti, hepinizi Kazdağlarına davet ediyoruz, bekliyoruz.

Daha önce, yani 23’üncü Dönemde Meclisimizde bununla ilgili bir araştırma komisyonu kuruldu aslında. Belki arkadaşlarımız biraz daha dikkatli bir araştırma yapsalardı bunu görürlerdi. Bizim önergemiz ile yine Milliyetçi Hareket Partisi Milletvekilimiz Mustafa Kemal Cengiz ve 27 arkadaşının verdiği araştırma önergesi birleştirilerek, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının araştırılarak sürdürülebilir çevre politikası için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir araştırma komisyonu kuruldu. Bu komisyon Çanakkale’ye geldi, Çanakkale’de kaldı, Kazdağlarına gitti ve bütün Kazdağlarındaki araştırmalarının neticesini de Çanakkale’de değerlendirdi. Buraya da bakarsanız, bu raporun 328’inci sayfasında Kazdağlarıyla ilgili de, Çanakkale’yle ilgili de hem tespitleri hem de çözüm önerileri var. Bakın…

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Çanakkale) – Kaç yılında?

MEHMET DANİŞ (Devamla) – 2008 yılında.

Hatırlarsanız 2007 yılında da yine bu söylemler Çanakkale’de artmıştı. Âdeta şöyle kategorize ediliyordu, karikatürize ediliyordu olay: “Siyanürle hepiniz öleceksiniz, titreye titreye öleceksiniz, hayvanlarınız ölecek, elma ağaçlarınız kuruyacak.” Bunlar anlatıldı insanlarımıza. Yine, arkadaşım hatırlar, seçim çalışmaları boyunca bir canlı yayın programına katıldık, beraberindeki heyetten bir arkadaş bana geldi dedi ki: “Bayramiç’te çeşmelerden siyanür akıyor, çeşmelerden çamurlu su akıyor.” Oysa hiçbir altın arama işleminde siyanür kullanılmamaktadır. Altın aramalarının yapıldığı yerleri gidip gördüyseniz, fotoğrafları var gösterebilirim, 10 santimetre çapındadır, çıkmadığında veya betonlandığında da bu 20’ye 30 veya 30’a 30 gibi betonlanarak da kapatılmaktadır.

Bakın, sadece altını konuşmakla aslında gerçek iyi niyetimizi ortaya koyabilmiş değiliz. Yıllarca dere yataklarından, maden, kum ocakları olarak kullanıldı ve topraklarımız gitti. Birçok madenler var, taş ocakları var, bunlardan hiç kimse bahsetmiyor. Türkiye’de gerçekten de bu altın konusunu, siyanür konusunu açık yüreklilikle herkes konuşmalıdır.

2007 yılında, Çanakkale’de Kolin Hotelde, Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odasının organize ettiği bir toplantıda, dönemin Enerji Bakanımız Mehmet Hilmi Güler, akademisyenler ve iş adamları, madenciler, çevreciler, Bergama’da hani o meşhur olmuş arkadaşlarınız da salonda olmak üzere saatlerce tartışıldı. Süre sınırı konulmadan bunların hepsi ifade edildi.

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Oradaydık, oradaydık.

MEHMET DANİŞ (Devamla) - Arkadaşlar lütfen biraz okuyun. Ne diyoruz? Bilimin ışığında ilerleyebiliriz. Lütfen bilime kendinizi biraz teslim edin. Siyanür nedir…

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Mehmet Bey, ben kimya mühendisiyim siz avukatsınız.

MEHMET DANİŞ (Devamla) – Ben avukatım.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Bu konuyu da benim kadar bilemezsiniz.

MEHMET DANİŞ (Devamla) – Ama siyanürü 2003 kasımından bugüne dek sürekli araştırıyorum.

Bakın, siz de ifade ettiniz, Türkiye’de Kazdağlarında 400 bin ton siyanür kullanılacak deniyor. Ben ifade ediyorum, resmî rakamlar, Türkiye’de bugün yılda kullanılan siyanür 300 bin tondur, sadece yüzde 1’i madencilik sektöründe kullanılmaktadır, altında da değil. Sadece madencilik sektöründe kullanılan 3.000 ton siyanürdür. Siyanür bir zehirdir; eyvallah. Siz tuzu da gereğinden fazla tüketirseniz, doz aşımında bulunursanız zararını görürsünüz. (CHP sıralarından gülüşmeler)

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Ne alakası var!

MEHMET DANİŞ (Devamla) – Lütfen gülmeyin, dinleyin.

Bakın, Amerika’da, Avustralya’da, Kanada’da -yalansa yalan deyin- iki yüzün üzerinde siyanürle altın işletmeciliği yapılan ocaklar var. Şimdi bunlar geleceklerini yok mu ettiler?

Bir tane vakıa ifade edebilir misiniz. Arkadaşlar, bunları biz yerel seçimlerde çok konuştuk. Arkadaşlarımızın da başka konusu yoktu. O Kazdağlarını da karış karış hep beraber dolaştık, Evciler’de yaptığımız toplantıyı arkadaşlarımız bilir. Bakın, Şahinli köyü  benim köyüme 10 kilometre. Şahinli köyündeki sondajda içme suyunu kirletti madenci, arama yapan şirket. Arkadaşlarım gitti, şeffaf bir bidona çeşmeden akan çamurlu suyu koydu, gazetelere poz verdi, fotoğraf verdi. Ben tam bir saat dağın içinde yolculuk yaparak o sondajın yapıldığı kuyunun başına gittim, su kaynağının başına gittim, Sayın Valimiz de talimatlarıyla aramaları durdurdu, o şirketin aramalarını durdurdu.

Yani bakın, Çanakkale’de Katı Atık Çöp Depolama Alanı Projesi’ni gerçekleştirdik. Çanakkale’nin çöp depolama alanı üniversitenin bahçesindeydi, yazları geldiğinizde de yanar dururdu. Avrupa Birliği projesi… 20 milyon dolarlık yaklaşık bir projeyi, yüzde 73’ü hibe olmak üzere, Çanakkale’ye kazandırdık. Geçen dönem Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk Bey o dönemde Müsteşar Yardımcımızdı Çevre Bakanlığında, bize çok büyük destekleri oldu. Çanakkale’de eğer çevre sorunu tartışılacaksa bakın açık yüreklilikle ifade ediyorum, Çanakkale’nin atık suyunu yıllardan beri arıtmadan Çanakkale Boğazı’na bırakıyoruz. Çanakkale Boğazı, şimdi, bu dünyanın en güzel yerlerinden biri değil mi? Gelecek nesillere emanet etmeyecek miyiz? Orada da deniz canlıları yaşamıyor mu? İller Bankasında yirmi beş yıl ucuz kredi de var bak, buyurun atık suyu hep beraber yapalım; adım atın, siz de öncülük edin, biz de destek olalım ama tık yok. Yapabileceğiniz şeylerde adım atmıyorsunuz ama kafaları karıştırabileceğiniz her konuda da bunu sonuna kadar kullanıyorsunuz.

Bakın, arkadaşım dedi ki: “Kimya mühendisiyim.” Gelin, bir daha bilimsel toplantı yapalım, Çanakkale’de yapalım, siz de buyurun, sizi de konuşmacı olarak alalım.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Altın arama ile altın çıkarmayı birbirine karıştırmayın Mehmet Bey, biz çıkarmaktan bahsediyoruz.

MEHMET DANİŞ (Devamla) – Bakın, termik santrallere karşısınız, çimento fabrikalarına karşısınız, altın madenciliğine karşısınız. Türkiye 7 milyar ile 10 milyar dolar altına para ödüyor yılda; yılda ödüyor kardeşim. Dünyanın 2’nci altın rezervine sahibiz, Hindistan’dan sonra en fazla altını biz ithal ediyoruz, bir buçuk milyar dolarını da bunun işleyip atıyoruz. Lütfen…

VELİ AĞBABA (Malatya) – İnsanlığın satılmasına karşıyız.

MEHMET DANİŞ (Devamla) – Satmak bizim… Bunlar çok ucuz söylemler ya da beni açmıyor yani üçüncü dönem artık Parlamentoda, bunlar bana çok bayat geliyor. Bunlar bana çok bayat geliyor.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Bütün dağları delik deşik ettiniz. Dağları sattınız.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Milletvekilim, sen ciddiye alma. Millet seni ciddi bir şekilde dinliyor.

MEHMET DANİŞ (Devamla) - Gerçekleri açık yüreklilikle tartışmak için her zaman varız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET DANİŞ (Devamla) - Önergenin aleyhinde olduğumu belirtiyorum, arkadaşların biraz daha  özenli davranıp, daha önce yapılmış Meclis araştırma komisyonunun raporuna bir göz atmalarını öneriyorum.

Tekrar hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Daniş.

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Çanakkale) – Sayın Başkanım…

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Sayın Başkanım, Sayın Hatip, konuşmasında benim konuşmalarıma ve konuşmalarımı çarpıtarak yanlış bilgilendirdi demin. Cevap vermek, düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Özensoy, buyurun.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

5.- Bursa Milletvekili Necati Özensoy’un, Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş’in, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Mehmet Bey Çanakkale Milletvekilimiz. Gerçekten bölgesine de elbette üçüncü döneminde iyi hizmetler eden bir milletvekili ama Kazdağlarıyla ilgili bu hassasiyeti bu anlamda niye çarpıtarak bizim söylediklerimizi çürütmeye çalışıyor, onu da anlamıyorum.

Ben Kimya Mühendisiyim. Yani siyanürün, siyanür çözeltisinin, altının nasıl çıkarılacağını Sayın Avukat Mehmet Bey mi daha iyi bilir, ben mi daha iyi bilirim! Yani şimdi “Okuyun” diyorsunuz, “Araştırın” diyorsunuz…

MEHMET DANİŞ (Çanakkale) – Niye bilemeyeyim? O zaman sadece kimyayla ilgili…

NECATİ ÖZENSOY (Devamla) – Benim ilim saham da bu. Yani şimdi ben hukuk konusunda nasıl ahkâm kesemezsem burada, sizin de o konuda bize “Okuyun, araştırın.” demek gibi bir durum da olmaz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Anayasa’da çok konuştun ama Anayasa’da! Anayasa’da çok konuştun sen! Anayasa’da hiç kimyacılık şeyleri yoktu!

NECATİ ÖZENSOY (Devamla) - Şimdi bakın, şöyle bir şey söyleyeyim: Dünyadaki siyanürle ilgili olan kazaları burada vaktim olmadığı için tek tek anlatmadım. Siz altın aramasından bahsediyorsunuz. Aranırken elbette bir tehlike yok. Ben altın çıkarılmasından, altın üretilmesinden bahsediyorum. Yani Kazdağları gibi bir bölgede…

Bakın, başka bir örnek vereyim. Sayın Bakan Faruk Çelik de yok burada ama. Keles’te yine geçtiğimiz dönemde bir termik santral kurulması için girişimde bulunuldu. Yerli kaynaklar lazım mı? Evet. Ama yedi tane köy boşaltılıp üzerinde 200 bin tane kiraz ağacının kesileceği bir termik santrali orada köylüler ne yapsınlar? Bakın o Keles’deki, o bölgedeki kirazları buradaki hiçbir milletvekili yememiştir. Oraya gitmeden yiyemezsiniz çünkü dünyanın en iyi kirazları üretiliyor ve direkt ihracata gidiyor.

Bakın son dört yılda Amerika’da tam iki yüz elli tane baraj patlatıldı. Barajlar yani hidroelektrik santralleri nedir? Yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Elbette doğayı kirletmiyor ama ekolojik dengeyi bozduğu için, oradaki doğayı tahrip ettiği için Amerika’da son dört yılda iki yüz elli tane baraj patlatıldı. Biz, Türkiye’deki yenilenebilir enerjilerin, yerli kaynakların kullanılmasından yanayız. Enerji sıkıntımız var ama doğayı katlederek değil yani bir hidroelektrik santrali yapıyorsanız boru tipi değil de işte göl tipi yapın vesaire. Bütün bunları yani ülkenin çıkarları konusunda elbette hemfikir olmak durumundayız.

MEHMET DANİŞ (Çanakkale) – Altını nerede işlediniz? Nerede çıkardınız?

NECATİ ÖZENSOY (Devamla) - Ama doğanın tahribatı konusunda hele hele sizin gibi Çanakkale Milletvekili… Ben Bursa Milletvekiliyim ama o bölgeleri iyi bilirim, askerliğimi de orada yaptım, yine sürekli gidip geldiğim yerler. Ben üzülüyorum şahsen. Dolayısıyla, böyle bir yerin heba olmaması için biz milletvekilleri olarak, Büyük Millet Meclisi olarak üzerimize düşeni yapmak durumundayız.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özensoy.

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, bir konuda yanıltıcı bir bilgi var onu düzeltmek istiyorum. 69’a göre söz istiyorum.

BAŞKAN – Ne için?

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Çanakkale) – Yanıltıcı bir bilgi var.

BAŞKAN – Sisteme girerseniz lütfen. Bilgiyi düzeltmek için sisteme giriniz lütfen. 4 milletvekilimiz de sisteme girmiş. Düzeltme için lütfen.

Sayın Sarıbaş, bir dakika süre.

Buyurunuz.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- (10/20) esas numaralı, Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunlar hakkındaki Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmesinin, Genel Kurulun 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

 

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkan.

Şunu hatırlatmak istiyorum: Altın bir kez çıkarılır. Çanakkale’nin Çan ilçesindeki Grup suları, Çan ilçesinin doksan tane çeşme suları, içme suları ve bölgenin, Bayramiç’in ve diğer yöredeki insanların kullandığı içme suları Kazdağı havzasının sulama bölgelerindedir. Burada altın genelde madencilerin de bildiği gibi sulak araziler, suların olduğu bölgelerde çıkarılır. Bir başka deyişle bu su havzalarıyla oynandığında bölge susuz kalacaktır. Bir başka deyişle “Altının üstü mü değerli altı mı değerli?” lafının altında şu yatar: Oradaki tarım ürünleri, meyve ürünleri, Kazdağı’nın endemik yapılarından bahsetmiyorum ama oradaki kestanesi de dâhil olmak üzere yıllık geliri 8 milyar dolardır. Net rakam, bilimsel rakam. 2 kez uluslararası konferans, 2 kez de bu konferans içerisinde bilim adamlarının, çevre belediye başkanlarının…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz katkınız için.

Sayın Özel…

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, benim mesleğim eczacılık. İktidar partisinin grubundaki sayın 9 meslektaşım da eczacı olan diğer meslektaşlarım da çok iyi bilirler ki ilaçla zehir arasındaki tek fark dozdur. Her ilacın uygun dozu tedavi edici olurken fazla miktarı zehirdir ancak düşülmemesi gereken en büyük hata, zehirlerin düşük dozlarının zararlı olmadığı kanısıdır yani bu önermenin karşıt tersi doğru değildir.

Bu yüzden, zehrin az miktarının da çok miktarının da zehirli olduğunu, Sayın Milletvekilinin ifadesindeki dozun, örneğin tuzu düşünün, “Azı karar, çoğu zarar.” ifadesiyle siyanürün özdeşleştirilmesinin son derece fahiş bir hata olduğunun mutlaka tutanaklara geçmesi gerekmektedir. Siyanürün az miktarı da birikme yaparak insan sağlığına son derece zarar veren, doğa, insan ve hayvan sağlığı açısından son derece tehlikeli bir zehirdir.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Ağbaba…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, şükürler olsun Malatya’da altın olmadığı için altınları satamıyorlar ancak Malatya’da bir başka şeyi satıyorlar, Malatya’da ne kadar dağ varsa dağları satıyorlar.

Malatya’nın, 600 bin kişinin içme suyu kaynağı olan Gündüzbey’deki kaptajda bir taş ocağı açılmış. Yine, Atalar köyünde, Kırlangıç köyünde, Kelhalil köyünde, Dedeyazı köyünde, Beydağı beldesinde Malatya’nın bütün dağları taş ocakları için satılıyor.

Ayrıca, Ören ve yöresindeki bütün meralar, çiftçiler, hayvancılık yok edilme pahasına satıldı. Bu son dönemlerde satılmayan bir tek yer kalmadı. Malatya’nın dağları satıldı ve yaranarak, peşkeş çekilerek satılmaya devam ediyor. Bunların önünde “Dur” denilmesini istiyoruz.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Külünk…

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

16.- İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün, Süveyş Kanalı’nın açılış yıl dönümüne ilişkin açıklaması

 

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Sayın Başkan, bugün Süveyş Kanalı’nın açılış yıl dönümü. Doğu Akdeniz son yıllarda gündemin sıcak konularından birisi durumuna yükselmiştir. Antik Çağ’dan bugüne dünya ticaretinin kilit su yollarından birisi olan Doğu Akdeniz, Asya’yla Batı dünyasını birbirine bağlamasının yanı sıra enerji rezervlerinin hemen yanı başında ve üstünde olmasıyla jeostratejik ve ekopolitik çerçevede önemi haizdir. Osmanlı tarafından planlanan ancak tamamlanması İngilizlerce gerçekleştirilen Süveyş Kanalı’nın 16 Kasım 1869 tarihindeki açılışı Doğu Akdeniz’in az önce saydığımız konumunu güçlendirmiş ve elbette bu bölgedeki küresel rekabeti sertleştirmiştir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz üstündeki hakları saklıdır ve uluslararası hukukun kendisine sunduğu tüm hakları Doğu Akdeniz’de sefer serbestiyetini sağlamak başta olmak üzere kullanmaya hazırdır. Çin ve Hindistan gibi süper güçlerin hızla yükseldiği bu yüzyılda petrol, doğal gaz gibi… (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Soydan, buyurun.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- (10/20) esas numaralı, Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunlar hakkındaki Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmesinin, Genel Kurulun 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

 

MUSTAFA SERDAR SOYDAN (Çanakkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; şimdi, Kazdağları gündeme geldi. Önce şunu ifade etmek istiyorum: Hepimizin siyasi bir kimliği var. Hepimiz siyasi düşüncemizden dolayı buradayız. Hepimiz siyasi partimizden dolayı buradayız ama bazı konular vardır ki siyasetin dışındadır, siyaseti de aşar. Bu konu insani bir konudur, bu siyasi bir konu değildir çok değerli arkadaşlar. Bu bir ülkenin geleceğidir.

Biz, Kazdağlarını kurtarmaya çalışıyoruz. Yapılan yanlışları söyledik, siz yanlış yapıyorsunuz demedik. Ama ben Sevgili Mehmet Daniş’in de bu konuya sahip çıkmasını isterdim, bunun için de çok çok üzüldüm. O araştırma raporunun arkasına sığınmayalım çünkü 2008 yılında Kazdağları delinmemişti. Şimdi Söğütalan köyünde sular bulanık akıyor, Gökçeada Marmaros Şelalesi bulanık akıyor Sevgili Mehmet Daniş. Senin köyün neredeyse zehirli su içecek. Yani bunlar… Günlük müdahalelerle bu iş düzelmez arkadaşlar. Müdahaleyle bir suyu düzelttiniz ama bayram günü insanlar bir köyde taşıma suyla bayram geçirdi değerli arkadaşlar. Burayı, tekrar ifade ediyorum, bu siyasi bir konu değildir, bu insani bir…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

MEHMET DANİŞ (Çanakkale) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Daniş.

MEHMET DANİŞ (Çanakkale) – Sayın Başkanım, arkadaşım, malumunuz yani konuşması içerisinde her cümlede ismimden bahsetti. Müsaade ederseniz, iki dakikada buna cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Yerinizden sisteme girerseniz lütfen, yanlış anlaşmayı düzeltecek bir açıklama size vereceğim.

Buyurun.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

6.- Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş’in, Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

MEHMET DANİŞ (Çanakkale) – Şimdi, Başkanım, arkadaşlarım, hem Sayın Özensoy da kimya mühendisi olduğunu ifade etti, eczacı arkadaşım da…

Bakın, “400 bin ton burada kullanılacak.” deniyor. Ben diyorum ki Türkiye’de -şu anda 300 bin ton siyanür giriyor- yüzde 1’inin madencilikte kullanıldığı ifade ediliyor. Buyurun, bunu beraberce yorumlayalım.

Sayın Soydan arkadaşım da bu konuya bizim sahip çıkmamızı ifade ederken… Bakın, o Bayramiç’teki, Kazdağlarındaki bütün köylere, bu aramaların yapıldığı, hassasiyetin meydana geldiği bütün köylere bizzat gitmişim. Bunun ötesinde, 2007 yılında bölgede çok büyük bir toplantı yapmışız. Bütün tarafların katılabildiği, belediye başkanlarının, sivil toplum örgütlerinin, Bergama’dan dahi gelen sivil toplum örgütlerinin, akademisyenlerinin katıldığı ve altın arama ve işletmenin tartışıldığı bir toplantı yapmışız. Biz, yine bunları yapabiliriz.

İddia ettiğim şey şudur: Gelin, bunları akademik çevrelerle, bilim çevreleriyle konuşalım ve insanımızın…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Daniş.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- (10/20) esas numaralı, Kazdağlarında yaşanan çevresel sorunlar hakkındaki Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmesinin, Genel Kurulun 16/11/2011 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

 

BAŞKAN – Oylamaya sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Sayın milletvekilleri, bir saat ara veriyorum.

                                        Kapanma Saati: 18.54

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 20.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER:  Muhammet Bilal MACİT (İstanbul), Fatih ŞAHİN (Ankara)

------ 0 ------

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 19’uncu Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Şimdi gündemin “Seçim” kısmına geçiyoruz.

IX.- SEÇİMLER

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim

1.- Millî Savunma ve  AB Uyum Komisyonlarında açık bulunan üyeliklere seçim

 

BAŞKAN – Millî Savunma Komisyonunda boş bulunan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuna düşen 1 üyelik için Malatya Milletvekili Ömer Faruk Öz aday gösterilmiştir.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi de AB Uyum Komisyonunda boş bulunan ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna düşen 1 üyelik için İzmir Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu aday gösterilmiştir.

YUSUF ZİYA İRBEÇ (Antalya) – Sayın Başkan, usul tartışması istiyorum çünkü bakın, Sayın Başkanım, dünyanın hiçbir ülkesinin hukukunda ihtiyati tedbir dolayısıyla herhangi bir dava sonucu istenemez, karar alınamaz. Şu anda kesinleşen bir karar olmamasına rağmen burada karar alıyorsunuz. Beni ilgilendiriyor, onun için söz istiyorum veya da usul tartışması açarsınız.

BAŞKAN – Şimdi, usul tartışması açmayı uygun görmüyorum böyle bir konuda. Size yerinizden açıklama yapmak üzere söz verebilirim bu konudaki itirazınızın ne olduğunu anlamak için.

YUSUF ZİYA İRBEÇ (Antalya) – Peki, tamam.

BAŞKAN – Buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

17.- Antalya Milletvekili Yusuf Ziya İrbeç’in, hakkındaki disiplin takibatının sürdüğüne ve hâlen Milliyetçi Hareket Partisinin üyesi olduğuna bu nedenle AB Uyum Komisyonu üyeliğinin devam ettiğine ve bu komisyona seçim yapılamayacağına ilişkin açıklaması

 

YUSUF ZİYA İRBEÇ (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 22’nci maddesine göre, bir milletvekilinin siyasi partisiyle üyelik bağının sona ermesi hâlinde yerine başka biri seçilebilir ancak üyelik bağının nasıl sona ereceği İç Tüzük’te yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü Siyasi Partiler Tüzüğü’ne yollama yapar. Milliyetçi Hareket Partisi Siyasi Partiler Tüzüğü’nün 81’inci maddesinin birinci fıkrası ise “Bir milletvekilinin kesin çıkarma -dikkat edin Sayın Başkan- isteği ile Disiplin Kuruluna tedbirli sevki hâlinde partideki görevinden uzaklaştırılır.” diyor. Bu ifade bir milletvekilinin parti içindeki görevinden uzaklaştırma şeklinde bir nitelemedir. Uzaklaştırmanın anlamı ise süreklilik ve kesinlik değildir. Uzaklaştırma, milletvekilinin partisiyle kesin ilişkisinin ve özlük haklarının kesilmesi demek değildir, askıya almak demektir. Kişinin partiye bağlılığı hukuken devam eder ama partideki genel sekreter, genel başkan yardımcısı, MYK üyesi gibi sıfat ve yetkilerini kullanması durdurulabilir, kısıtlanabilir. Disiplin kuruluna tedbirli sevkin anlamı bir yoruma açık da değildir. Tedbir, doğrudan talep sonucunu getirmez, sadece mevcudun korunması ve değiştirilmemesi anlamındadır. Bu durumda konu, parti içindeki MYK üyeliği gibi idari görevlerin askıya alınmasından ibarettir. Milletvekilinin parti idaresindeki görev kısıtlılığı ise Türkiye Büyük Millet Meclisindeki yasama görevini etkilemez. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki komisyon üyeliği de doğrudan yasama faaliyetidir.

Şu hâlde, benim, partimle devam eden özlük hakkım ve hukuki bağım Parti Disiplin Kuruluna tedbirli sevke rağmen sürmektedir. Zira, parti grubu resmen üyesi olamayan bir milletvekili hakkında disiplin soruşturması yürütemez. Ben bu partinin resmen şu anda üyesiyim dolayısıyla disiplin takibatı devam eden bir milletvekiline, başka bir ifadeyle siyasi partisiyle hukuken ilişkisi kesilmeyen bir milletvekiline Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 22’nci maddesinin veya 3620 sayılı Yasa’nın 3’üncü maddesinin uygulanması söz konusu olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Yasa’nın dış görevle ilgili üyeliğin sona ermesini düzenleyen 3’üncü maddesi “…mensubu olduğu siyasi partiyle üyelik bağı sona eren milletvekili…” tabirini kullanmaktadır. Bir milletvekilinin partisiyle üyeliği ya kabul görmüş istifasıyla olur -ben istifa etmedim- veya kesinleşmiş ihracıyla olur. Bunun ikisi de mümkün değil.

Onun için, Sayın Başkan, şu anda burada işari oylama bile olsa bu konu oylanamaz, bu konu gündeme gelemez.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın İrbeç, bu konudaki itirazınızı dinledik.

Antalya Milletvekili Yusuf Ziya İrbeç Milliyetçi Hareket Partisi Grubundan Avrupa Birliği Uyum Komisyonu üyesi iken Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanlığının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiği 27/10/2011 tarihli yazısı ile ilgili Milletvekili hakkında tedbirli olarak disiplin takibatı yürütüldüğü ve takibat sona erinceye kadar Milliyetçi Hareket Partisi Grubuyla bir ilişkisinin kalmadığı bildirilmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun ilgili yazısı üzerine, Başkanlık tarafından 2/11/2011 tarihinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna yazılan yazı ile Antalya Milletvekili Yusuf Ziya İrbeç’in Avrupa Birliği Uyum Komisyonu üyeliğinin Grubun 27/10/2011 tarihli yazısıyla sona erdiği belirtilerek yeni bir adayın belirlenmesi istenmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun Başkanlığa yazdığı 10/11/2011 tarihli yazısı ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonuna Grupları adına İzmir Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun aday gösterildiği bildirilmiştir.

Bu çerçeve içinde ve bu süreç içinde Yusuf Ziya İrbeç’in Milliyetçi Hareket Partisi Grubuyla takibat sona erinceye kadar ilişkisinin kalmaması nedeniyle, Başkanlığımızca Avrupa Birliği Uyum Komisyonuna üyelik için Milliyetçi Hareket Partisi Grubundan aday istenmesi ve seçiminde İç Tüzük ve geçmiş Başkanlık uygulamaları dikkate alındığında bir aykırılık bulunmamaktadır.

IX.- SEÇİMLER (Devam)

A) Komisyonlarda Açık Bulunan Üyeliklere Seçim (Devam)

1.- Millî Savunma ve  AB Uyum Komisyonlarında açık bulunan üyeliklere seçim (Devam)

 

Sayın Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun adaylığını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, alınan karar gereğince gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/330) (S. Sayısı: 41)  (x)

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

Komisyon raporu 41 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İzmir Milletvekili Aytun Çıray söz istemiştir.

Buyurunuz Sayın Çıray. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 41 sayılı Kanun Tasarısı hakkında konuşacağım.

Değerli milletvekilleri, AKP’nin en çok hedef aldığı ve küçümseyerek eleştirdiği kurumlardan bir tanesi Dışişleri Bakanlığı ve yine küçümseyerek eleştirdiği politikalardan biri geçmişte dış politikalardır. AKP’lilere göre Türk dış politikasını tanımlayan kavram yabancılaşmadır, “Yurtta sulh, cihanda sulh.” ibaresi ise bu yabancılaşmanın bir ifadesidir. Yine, AKP’ye göre pasif, kişiliksiz, tarihsel köklerinden ve derinliğinden kopuk bir dış politika anlayışı Türkiye’yi ait olduğu tarihsel ve kültürel bağlarından koparmıştır, bu da özellikle Türkiye'nin İslam dünyasından dışlanmasına yol açmıştır. AKP’nin çekirdek kadrosu böyle düşünüyor. 

Sonuç olarak, AKP İktidarının, cumhuriyetin başından beri uygulanmakta olan Türk dış politikasının genel istikametine karşı olduğu, bu politikaları kişiliksiz, Dışişleri bürokrasisini ise insanımıza yabancılaşmış unsurlar olarak gördükleri herkeslerin malumudur. Nitekim, Sayın Başbakanın 2009 yılında Sivas’ta yaptığı bir konuşmada, izledikleri dış politikayı eleştiren diplomat kökenli bazı siyasetçileri “Monşer geldiler, monşer gidiyorlar.” diye suçlaması bu zihniyetin açık bir tezahürüdür. Hâlbuki cahilce olmasa bile ön yargılı bir bakış açısını yansıtır bu çünkü hiçbir ülkenin dış politikası mutlak sabitlere dayanmaz. Uluslararası gelişmeler ve dengeler geliştiği anda ülkeler de dış politikalarını gözden geçirmek ve günün ihtiyaçlarına, gereklerine göre ve en önemlisi kendi vatandaşlarının genel çıkarlarına göre ayarlamak zorundadır.

Dış politikada sadece güç değişimlerinin değil, küresel iktisadi ve sosyokültürel dinamiklerdeki kalıcı görünen değişimlerin de dikkate alınması zorunludur. Türk dış politikasını AKP’den önce yürüten iktidarlar böyle yapmışlardır. Dünyadaki değişimleri her zaman dikkate almışlardır. Bu dikkatin ölçüsü ise Türkiye'nin modernleşme çizgisini belirleyen kriterlerdir. Yani daha önceki yönetimlerce dış politika partiler üstü bir anlayışla ele alınmıştır. Ülkemizi güçlendirecek dış politika ayarları hangi coğrafyada yaşadığımızın bilinciyle gerçekleştirilmiştir.

Burada sizlere dış politika tarihine girecek değilim ama birtakım art niyetli cahillerin “faşist” diye iftira atmaya çalıştıkları İsmet Paşa sayesinde Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı cehenneminden kendini nasıl koruduğunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünyada kendine nasıl bir yer bulduğunu hatırlatmak isterim. Yine, 80’lerin sonlarından itibaren Sovyet Blok’unun çöküşüyle ortaya çıkan politik, ekonomik ve kültürel fırsatları değerlendirmek için merhum Erdal İnönü, Özal ve Süleyman Demirel’in nasıl büyük bir çaba içine girdiklerini -Türk dünyasında- yine sizlere hatırlatmak isterim. Bugün AKP’nin övündüğü dışa açılma politikalarının asıl temelleri geçmiş dönemlerde, işte o zamanlarda atılmıştır. Kısacası, Türk dış politikası, cumhuriyetin kuruluşundan AKP’nin iktidara gelişine kadar, ülkemizin muasır medeniyetin itibarlı ve müreffeh bir üyesi olma hedefine uygun olarak sürekli gözden geçirilmiş ve yenilenmiştir. Ancak şimdi Sayın Başbakan, medyada kurduğu zorbaca hâkimiyetin etkisiyle, kendisinden önceki Türk dış politikasının statüko bataklığına saplandığı izlenimini yaratmaya çalışmaktadır.

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – 70 sente muhtaçtınız.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Bu, sadece cahilliğin değil, kibirli bir zihniyetin yaygarasından ibarettir. İşin acı yanı, tamamen ideolojik bir mahiyet taşıyan bu kibirli zihniyetin güya yenilikçi dış politikası tam bir fiyaskoya dönüşmüştür.

Bu ülke çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan bir muhalefet partisi olarak, kendine stratejik bir derinlik vizyonu vehmeden bir Dışişleri Bakanının takip ettiği politikaların çökmesinden elbette memnuniyet duymayız çünkü Sayın Bakanın stratejik derinlik vizyonunun aslında bir tür İslamist neoittihatçılık idealinden başka bir şey olmadığı anlaşıldığı anda büyük bir bedeli de ödemiş olacağız. Sadece millî muhalefet görevimizin sorumluluğuyla sizleri uyarıyoruz: Türkiye, görüşü ideolojik saplantılarla bulanıklaşmış bir Dışişleri Bakanının aslında kof bir retorikten başka bir şey olmayan vizyonuyla çok tehlikeli bir belirsizliğe doğru koşar adım gidiyor.

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – IMF’ye borcumuz ne kadardı, onu söyle.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Ne yazık ki Sayın Bakanın ve dolayısıyla Sayın Başbakanın stratejik vizyonu, İsrail’le oya tahvil edilen, şova dayalı ama bedeli de İsrail’e bir türlü ödetilemeyen efelenmelerinin sonucunda 9 vatandaşımızın hayatına mal olarak Doğu Akdeniz’de sulara gömülmüştür. Bu yetmedi, Piri Reis güya Doğu Akdeniz’deki petrol arama haklarımızı göstermek için Kıbrıs açıklarına gönderildi ama her ne hikmetse gösterişle seyre çıkarılan Piri Reis Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinde herhangi bir caydırıcı etki yaratmadı. Bizim medyayı etkileyen Başbakanın meydan okumaları demek ki Rumları etkilemiyor.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Piri Reis’in öyle bir yeteneği de yok.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – İsrail deneyiminden biliyorlar ki, Batılılar, Rumlar İsrail deneyiminden biliyorlar ki: Sayın Başbakan meydan okur, döner döner yine meydan okur. O kadar.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) – Siz olsanız ne yapardınız?

AYTUN ÇIRAY (Devamla) –  Biz iktidar olduğumuzda öğreteceğiz size ne yapacağımızı. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Sonuçta Piri Reis Kıbrıs Limanı’nda yedek parça bulamazken Başbakan meydan okurken Rumlar İsrail’le ortak orada petrol  buldular. Siz Piri Reis’e yedek parça bulamadınız. Bu, gerçekten trajikomik ama stratejik vizyon bu kez de Kıbrıs’ta bir meçhulün içinde kayboldu ve gitti.

Abarttığımı düşünebilirsiniz, abartmıyoruz, az bile söylüyoruz. Hatta ülkemize ve insanımıza duyduğumuz sorumluluktan ötürü karşı karşıya getirildiğimiz çok keskin tehlikelere temas dahi etmiyoruz.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Ankara’dan çıkmayın, Ankara’da oturun!

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Ama bakın “Komşularımızla sıfır sorun.” diyen ve üstelik bunu gerçekleştirdiği iddiasında olan bir iktidar, Türkiye’yi komşularıyla seksen sekiz yıllık tarihinde görülmemiş bir düşmanlığın içine düşürmek üzeredir. Türkiye, dış ilişkilerini kirli oyunlar ve tezgâhlar üzerine kuran bir ülke görünümünü almak üzeredir. Bu, cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Müslüman kanı dökülmesine  sebep olacaksınız, sizi uyarıyorum. Bugün gelinen noktada yüksek ahlaki ve demokratik değerler adına Suriye yönetimine karşı Türkiye’de konuşlandırılmış silahlı muhaliflerin bir iç savaşı ateşlemek üzere olduğu iddia ediliyor. Bunu sadece Cumhuriyet Halk Partisinin Hatay milletvekilleri söylemiyor, uluslararası haber ajansları, Reuters bunları yazıp çizip aktarıyor. Çok değil iki yıl önce Suriye yönetimiyle ortak Bakanlar Kurulu toplayanlar, bugün stratejik bir bel hareketiyle Suriye yönetimiyle tüm ilişkilerini kesiyorlar, Suriye’yi düşmanımız ilan ediyorlar. Dışişleri Bakanına sordum, dedi ki “Suriye’de demokrasi yok.”

Şimdi, tabii ki devlet umuru görmüş insan olarak bazı benzetmeler yapmak istemem ama Sayın Bakan eğer daha önce Suriye’de demokrasi var zannediyorsa bunu, bu anlayışı, bu cehaleti sizin takdirinize bırakıyorum.

Şimdi, sanki AKP’liler…

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Bir AK PARTİ diyemedin.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – …Sayın Başbakan Suriye’yle el ele, diz dize otururken Suriye’de demokrasi vardı. Aman Sayın Bakan, Allah korusun sizin getireceğiniz demokrasiden. Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a demokrasi getirdiniz ya, hâlleri ortada! Gelin siz başka ülkelere demokrasi getirmeyi bırakın da Türkiye’deki otokratik, antidemokratik tavrınızdan vazgeçin, önce Türkiye’ye demokrasi getirin. (CHP sıralarından alkışlar)

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Tek parti döneminde oldu o dediğiniz.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Anlıyorum, anlıyorum, Sayın Bakan hizmetleri sonucunda Başbakan olmak istiyor, Sayın Erdoğan’dan sonra Başbakan adayı, bunu anlıyorum ancak -kendisi burada yok herhâlde- değerli milletvekilleri, dostlarına söylüyorum, kendisini uyarın, bu yolla Başbakan filan olamaz.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Fas’ta…

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Geçmiş olsun.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Hasta değil, Fas’ta.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Sayın milletvekilleri, Türkiye, ne yazık ki etrafında yarattığı düşmanlığın ağır bedeliyle karşı karşıya kalmak üzere. Yarın çok daha büyük bedeller ödemeyeceğimizi, Suriye’de yaşanacak, uyarıyorum, Suriye’de yaşanacak çok kanlı hesaplaşmaların ve bölünmelerin Türkiye'nin yakın geleceğini çok kötü bir şekilde etkilemeyeceğini bu Dışişleri Bakanı ve Başbakan acaba neye dayanarak garanti edebilir bize? Neye dayanarak garanti edebilirsiniz?

BÜLENT TURAN (İstanbul) - Ankara’dan çıkmayın, Ankara’da oturun.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bunlar Amerikan menfaatini düşünüyor.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) – Bakın, sayın, değerli milletvekilleri, eğer ülkenin sorunları bana laf atmakla çözülecek olsaydı hep beraber konuşmanızdan büyük memnuniyet duyardım ama savaştan söz eden bir siyasi iktidar var. Merhum Bülent Ecevit savaşırken bile “Barış harekâtı” demişti. Savaş, öyle devlet adamlarının ağzından kolay kolay çıkacak bir laf değildir. Savaş lafı mermi gibidir, çıktı mı ya yaparsınız ya bunu söylemezsiniz. O zaman itibarınızı yok edersiniz. (CHP sıralarından alkışlar)

Bakın değerli milletvekilleri, AKP politikalarının bizi bekleyen çok daha kalıcı, çok daha kötü bir yanına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu kafayla giderseniz eğer gelecek kuşakların alnına komplocu bir ülkenin vatandaşları lekesini sürersiniz. Türk dış politikasında hiçbir zaman komplo olmamıştır. Karşı karşıya bulunduğumuz asıl tehlike budur.

Libya’da yaşanan sözde devrimin öncesini hatırlayalım. Hatırlamak ister misiniz? Bundan bir yıl önce Sayın Başbakan, Kaddafi’den barış ve insanlık ödülü almak üzere Libya’ya gitti. Demokrasi mi vardı Libya’da? Sonra Libya’ya karşı Haçlılar tarafından malum operasyon başlatıldı, Putin öyle diyor, “Bu bir Haçlı operasyonudur.” diyor. Bunun üzerine Sayın Başbakan Libya’ya yönelik muhtemel NATO operasyonu konusunda “Böyle saçmalık olur mu, NATO’nun ne işi var Libya’da?” dedi. Dedi mi? “Demedi” diyen yok, demiş demek ki. Bu lafı söylediğinde Sayın Başbakan tarih 28 Şubat 2011’di ve birden değiştir şarkıyı denilen Sayın Erdoğan aynen değiştir yarışmacısı gibi çark ediverdi. Putin’in Orta Çağdaki Haçlı seferlerine benzettiği operasyona katılma kararı aldı. Bu defa da “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu göstermek için Libya’ya girmelidir.” dedi. Bu lafı söylediği zaman tarih 21 Mart 2011’di. Arada kaç gün var? Yirmi gün. Ne vizyon ama ne büyük vizyon, kutluyorum! (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, sonrasını biliyorsunuz. Her insan gibi adil yargılanma hakkına sahip olan Kaddafi, sözde bir mahkemeye bile çıkartılmadan linç edildi. Diktatörlüğünü, tuhaflıklarını hiçbir zaman onaylamadığım Kaddafi’ye uygulanan vahşet karşısında vicdanım sızladı ve bu adam ölmeden önce aynı Esad gibi, Esad’ın şimdi söylediği gibi, Sayın Erdoğan’dan duyduğu hayal kırıklığından söz etti, son sözleri buydu.

Kaddafi’nin yaşadığı ibret verici bu hayal kırıklığı beni bu kadar ilgilendirmiyor, beni Sayın Davut’un stratejik masallarının bize ödeteceği bedellerin utancı ve acısı daha çok ilgilendiriyor.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Çok ilgilendiriyor, çok!

AYTUN ÇIRAY (Devamla) - Biz, stratejik derinlik vizyonunun aslında  bir derin stratejik aldatma olduğunu biliyoruz da endişemiz bu stratejik vizyonun hepimizi lekeleyecek stratejik bir ahlaksızlık politikasına dönüşmesidir. Bu ihtimal gerçekleştiği takdirde, gelecek kuşakların alnına bu lekeyi sürenleri milletimiz asla affetmeyecektir.

Sözde, Müslüman ülkelerine örnek olunacaktı. Buradan Müslüman ülkelerine ahkâmlar kesildi, akıllar verildi. Şimdi Mısır’da askerî rejim, Tunus’ta bambaşka bir rejim. Libya’da da ilan ettiler, antidemokratik, otoriter bir rejim kuruldu. Allah sizin örneğinizden korusun demek lazım bu Müslümanları, korusun demek lazım.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sizin tek parti döneminiz gibi.

AYTUN ÇIRAY (Devamla) - Bu ihtimaller gerçekleştiği takdirde, gelecek kuşakların alnına bu lekeyi sürenleri milletimiz asla affetmeyecektir.

Son olarak, Başbakana ve AKP politikalarına haksızlık etmemek için başarılarınızdan da söz etmeliyim, adil olmalıyız. Üç büyük dış politika başarısından ilki İsrail’in yıllarca başaramadığını başarmış olmanızdır. Gazze kuşatmasının Birleşmiş Milletlerce meşruiyetinin sağlanmasına siz yol açtınız. Savunduğunuz Gazze’yi Birleşmiş Milletlerde bu hâle siz düşürdünüz. Bu yüzden İsrail sizden duacıdır.

İkincisi ise uyguladığınız Kıbrıs politikaları ile Müslüman Mısır’ın da katkılarıyla, bugünkü yönetimin de katkılarıyla, Rumların ve İsrail’in ortak olarak doğal gaz ortaklığını sağladınız ki Rumlar da bu konuda size duacı.

Son olarak Arap dünyasına dönük uyguladığınız politikalarla Kıvanç Tatlıtuğ’a ve oynadığı diziye iyi para kazandırdınız.

Hepinize saygılar sunuyorum, iyi akşamlar diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çıray.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Isparta Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz.

Buyurunuz Sayın Korkmaz. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Deniz taşımacılığının ayrı bir öneme sahip olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Denizcilik sektöründe gerçekleştirilecek olan tüm faaliyetlerin belirli kurallara bağlanarak düzene sokulması ve denetim altında tutulması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu kapsamda ülkeler deniz imkânlarını kullanmak ve sürdürülebilir çevreyi korumak için Uluslararası Denizcilik Örgütünün yönlendirmesi ile birçok sözleşmeye taraf olmuşlardır. Deniz taşımacılığı faaliyetlerini düzene sokmak, birtakım riskleri azaltmak ve denizcilik faaliyetlerini daha kolay kılmak amacıyla yapılmış uluslararası denizcilik konvansiyonları sayesinde çeşitli kurallar geliştirilmiş ve hükme bağlanmıştır.

Ülkemiz limanlarında son üç yıl içerisinde Romanya Bayraklı gemiler hiç tutulmamışken ne yazık ki aynı hassasiyeti Romanya Denizcilik İdaresi Türk Bayraklı gemilere göstermemiştir ve son üç yıl içerisinde çok basit nedenlerle yedi gemimizi tutarak Türk ticaret filosunun maddi ve manevi kaybına sebep olmuşlardır. Bunun sonucu olarak Paris Memorandum’unda Türk bayraklı gemilerin yer aldığı beyaz listedeki yerini kaybedebileceği ihtimali ortaya çıkmıştır.

Türkiye ile Romanya arasında imzalanan denizcilik anlaşmasındaki bahsettiğim sebepler ve anlaşma metninde yer alan belirsizlikler nedeniyle tasarının bu hâline Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak komisyondaki gibi karşı oy vereceğimizi bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, 1980’li yıllardan sonra uluslararası kural ve kaidelere göre yönlendirilen ve yönetilen denizcilik sektöründe serbestleşmenin yolları aranmıştır. Memnuniyetle belirtmeliyiz ki 2581 sayılı Kanun ile sektörel serbestleşmeyi ilk başaran sektörlerden biri denizcilik olmuştur. Yaşanan bu süreçte mevcut yapının eksikliklerini daha iyi tespit eden yetkililer ve sektör temsilcileri, yaşanan değişimi planlamak, yönetmek ve çağdaş yapılanmayı sağlamak için denizciliğin tek bir çatı altında toplanması çalışmaları yapmışlardır. Ne var ki bakanlık kurulması talebiyle başlayan süreç, Başbakanlığa bağlı bir müsteşarlık olarak, 1993 yılında yeni bir teşkilatlanma ile sonuçlanmıştır.1993 yılından 2011 yılına kadar her hükûmet döneminde denizcilik bakanlığı kurulması çağrıları dillendirilmiştir.

Değerli milletvekilleri, denizcilik, ülke yük taşımasının yaklaşık yüzde 95’inin yapıldığı ana sektördür ve doğal otobandır, ucuz taşımacılığın da adresidir. Denizlerimiz, kara suları ve münhasır ekonomik bölgesiyle denizin altı ve üstü dâhil petrol, doğal gaz, madenler yönetimini de ihtiva eden faaliyet alanına sahiptir. Aynı zamanda, kara sınırından fazladır denize olan sınırımız. Dolayısıyla, güvenlik ve seyir güvenliği, deniz emniyeti, boğazlar ve denizdeki trafik sorunları, denizdeki çevre kirliliğine müdahale etme gibi birçok görevleri de içinde barındırmaktadır.

Dolayısıyla, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin denizciliğinin büyük bir bakanlık içerisinde genel müdürlük seviyesinde temsilinin, bu alanda yer alan sektör temsilcilerinin de gücünü ve etkisini azaltacağı aşikârdır. Denizciliğin uluslararası özelliği gereğince bu yapının güçlendirilerek ayrı ayrı ele alınması, ulaştırma, iletişim başlıklarının sınırlarını aşması dolayısıyla da ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Alan olarak çok ciddi bir katma değer yaratan sektörün yönlendiricisinin Genel Müdürlük seviyesinde olması bu faaliyetlere bakış açısındaki vizyon eksikliğini ortaya koymaktadır.

Yüz binlerce insanın ekmek yediği denizcilik sektörünü güçlü bir idare yapısına kavuşturmak yerine, ulusal ve uluslararası alanda büyük bir tecrübe sahibi olan Denizcilik Müsteşarlığını kapatarak Genel Müdürlük düzeyine indirmek uluslararası camiada Türkiye'nin iddiasından vazgeçtiği ve sektörde geri çekileceği görüntüsü vermiştir. Bu kabul edilemez bir durumdur. Denizcilik Bakanlığı, inşallah, daha önce sektöre vaat ettiğimiz üzere, Milliyetçi Hareket Partisi iktidarında kurulacak ve dünya denizciliğinde çıta yükseklere taşınacaktır.

Sektörde yaşanan birçok sorun AKP hükûmetleri döneminde kangren hâline gelmiştir. Bu sorunların çözümü gibi bir irade de gözükmemektedir. Türk deniz yolu taşımacılığının yurt içi yük taşımacılığındaki payının yüzde 3,6 gibi çok düşük değerlere düşmesi düşündürücüdür. Yine ulusal ve uluslararası yük taşımacılığında bazı önemli şehir limanlarımızın demir yolu bağlantısının olmaması en önemli altyapı eksikliklerinden bir tanesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Akdeniz bölgesinde bulunan limanlarımız Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerine ana denizcilik hattından gelen yüklerin iletilmesinde aktarma-transit limanı işlevi görebilecek konuma sahip iken bu konumunu yeterince değerlendirememektedir. Avrupa Birliği tarafından oluşturulan Trans-Avrupa ve Pan Avrupa ulaşım koridorlarının Türkiye bağlantısı ve bu koridorların doğuya uzatılması açısından Marmara bölgesindeki limanların önemi büyüktür. Ancak konteyner trafiğinde yüzde 76’lık paya sahip olan özel limanların demir yolu bağlantılarının bulunmaması, kombine taşımacılığın maliyet avantajlarından istifade edilememesine yol açmaktadır. Dünyada değişen ekonomik, siyasi ve teknolojik gelişmelere paralel olarak deniz taşımacılığı dökme taşımacılıktan konteyner ve Ro-Ro taşımacılığına doğru giderken bu yarışta Asya ile Avrupa arasında bir köprü olan Türkiye'nin geride kalması maalesef Hükûmetin başarısızlığıdır.

Türkiye'nin uluslararası denizcilik platformlarında hak ettiği yere gelebilmesi için dünya standartlarını ve teknolojik gelişmeleri yakalamış limanlara sahip olması bir zorunluluktur. Bu bağlamda deniz ticaret filosunun gençleştirilmesi, gemi inşa ve yatçılığa hak ettiği önemin verilmesi gibi gerçeklerin bir an evvel hayata geçirilmesi elzem olmuştur.

Belirsizliklerin yaşanmaya devam ettiği küresel krizin hem makro hem de mikro düzeyde değişimlere, yeni yapılanmalara ve yön değişikliğine yol açması kaçınılmazdır. Ancak istikamet neresi olursa olsun rekabet kaldığı yerden tüm hızıyla devam edecektir. Rekabet gücünü geliştirmeye yönelik çalışmaların gündeme alınması ve bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, bunların dışında bir diğer sorun da gemi inşaat sektörünün yaşadığı sıkıntılardır. Bağlı bulunduğu Bakanlığın maalesef hak ettiği önemi vermediği gemi inşa sektörü bu sahipsizlik ortamında 2008 küresel krizi sonrasında batma noktasına gelmiştir ve yan sanayisiyle birlikte 100 binden fazla insanımızın işsiz kaldığı bir çıkmaza sürüklenmiştir. Ekonomideki yapısal sorunların üstüne bir de AKP Hükûmetinin vurdumduymazlığı ve ekonomik krizin neden olduğu finansal darboğaz eklenince gemi inşa sektörünü içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir. Bu gelişmeler gemi inşa yan sanayisini de etkilemiştir. Hem gemi inşa sektörü hem de yan sanayisi önümüzdeki yıla önünü göremez bir hâlde girmektedir, birçok kapanmalar yaşanmaktadır. Çünkü gemi inşa sanayisinin çalışmadığı bir ortamda yan sanayisinin de var olması mümkün değildir. Küresel krizden en ağır darbeyi alan gemi inşa sanayisi Türkiye’den çok dışarıya bağımlı bir sektördür ve dolayısıyla dünyada yaşanan krizlerden en çok etkilenen sektörlerden biri olduğu unutulmamalıdır,  tedbirler buna göre alınmalıdır.

Öte yandan denizcilik sektörünün Avrupa Birliğine ülkesinden evvel ilk giren sektör olduğunu da hatırımızdan çıkarmamalıyız. Gemi inşa sektörü ticari olduğu kadar stratejik önemi haizdir, çünkü Türkiye dünyada askerî gemi yapan az sayıda ülkelerden biridir. İnşa ettiği askerî gemiler ve deniz kuvvetlerimize verdiği diğer hizmetlerle ülke savunmasına katkı sağlamaktadır. Bu nedenlerle gemi inşa sanayisinin başarısı ve istikrarlı bir şekilde büyümesi, inşa, bakım, onarım ve tadilat faaliyetlerinin kurumsal bir yapıda ulusal ve uluslararası mevzuata uygun olarak yürütülmesi, Türkiye'nin dünyadaki prestiji açısından da son derece önemlidir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye gemi inşacı bir ülkedir ve bu konuda küresel bir oyuncudur, kalitesi ve kapasitesi itibarıyla dünyaya kendini kabul ettirmiştir. Sektörü büyük bir aile olarak kabul edersek, ülkenin stratejik bir değeri olarak görürsek çözüme daha kolay ulaşırız.

AKP Hükûmetinin çözüme yönelik tedbirler üretmemesi nedeniyle, küresel krizin gemi inşa sektörüne negatif etkisinin 2012 yılı sonuna kadar süreceği tahmin edilmektedir, sektörün kendisini toparlaması da maalesef 2015 sonlarını bulacaktır.

Ülkemize doğrudan döviz sağlayan, Türk ekonomisinin lokomotifi ve binlerce insanımıza istihdam sağlayan gemi inşa sektörünün sorunlarının bir an önce masaya yatırılması hayati bir önem kazanmıştır. Her tersane yaklaşık bin kişiyle çalışmaktayken, bugün kapasite kullanımının yüzde 5’lere kadar düştüğü günlere gelinmiştir. Sadece Tuzla’da yaklaşık 150 bine yakın insanımız işsiz kalmıştır, çünkü tersanede çalışan bir kişi dışarıdaki 6 insana iş vermektedir, o insanlar da işlerini kaybetmiştir.

Değerli milletvekilleri, yeni tersane alanları tahsisi doğru bir karardır, bu doğru bir adımdır. Bu ülkede hakikaten 127’den daha fazla tersane olmalıdır, ancak kurulan tersaneler asla desteksiz bırakılmamalı, “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra.” denilmemelidir.

Bakın, bugün gelinen noktada bütün tersaneler, bütün denizciler batma noktasına gelmişlerdir. Buradan Sayın Bakana sormak lazım. Neden denizcileri borçlandırıp yalnız bıraktınız? Kredi vermekle devletin görevi bitiyor mu?

Değerli milletvekilleri, denizcilik sektörü sıkıntıya düştüğünde Kredi Garanti Fonu oluşturuldu, yaklaşık 100 firma müracaat etti, ancak faydalanan sadece 10 tersane ve 13 armatör firma. Kimdir bu firmalar? Müracaat edip de bu fondan faydalanamayanların eksiklikleri nedir? Sayın Bakandan açıklama bekliyor bütün sektör.

Ben sizlere arz edeyim değerli milletvekilleri: Bu fondan AKP nezdinde kredibilitesi olanlar istifade etmiştir, olmayanlar faydalanamamıştır. O zaman da şu soruyu sormak lazım: Kurduğunuz bu fon kendi yandaşlarınız için miydi?

Kıymetli arkadaşlar, Millî Savunma Bakanlığı özel tip gemiler inşa ettiriyor. Kime? Seçilmiş 4 veya 5 tersaneye. Bir tersaneye 5 gemi yaptırmak yerine her tersaneye bir gemi yaptırmak ve onları da ayakta tutmak daha doğru olmaz mıydı? Türkiye’deki her tersane ve yat imalatı yapan firma tüm dünyada beğeni toplarken bu dağılımı neden yapmıyorsunuz?

Milliyetçi Hareket Partisi olarak denizciliği eskisi gibi daimî istihdam alanı olarak görmek istiyoruz. İstihdam yaratacak her çalışmaya destek olacağımızı beyan ediyoruz çünkü ülkemizin ve insanımızın buna ihtiyacı var.

Türkiye’de yüzde 90 oranında tersaneler boş iken, Türk armatörleri dünya tersanelerine sipariş vermeye devam etmektedirler. Bu gemileri Türkiye’de yapmak mümkündür ancak bunun altyapısını oluşturmak lazımdır ve bu sorumluluk da öncelikli olarak Hükûmetindir yani Çin’i, Japonya’sı, 50 bin dead weight tonluk gemi yapabiliyor da biz neden yapmayalım? Hükûmet destek ve teşvikleri oluşturduğunda, bu gemiler ülkemizde yapılabilir. 1980’li yıllarda 450 civarındaki Türk Bayraklı gemiyle Akdeniz âdeta bir Türk gölü gibiydi. Bugün bu koster sayısı 40 ila 50 kadardır. Bugün cezalandırdığınız armatörler bu gemilerle denizlerde Türk Bayrağını dalgalandırmaya devam etmektedirler. Koster filosu yenilenmelidir, yeni teşvikler mutlaka getirilmelidir.

AKP Hükûmeti ihracatımızın arttığını söylüyor; oysaki 1 dolarlık ihracat için 82 sent ithalat yapıyorsunuz. Bu durumda gerçek ihracatınız kıymetli arkadaşlar, 18 senttir. Yapılan bu ihracat da yabancı bayraklı gemilerle taşınınca, bu kazanç da yabancı armatörlere navlun olarak ödenmektedir. Peki, bu durumda kazancımız nedir? Türk gemi taşımacılığının deniz taşımacılığındaki oranlarını mutlaka yükseltmek mecburiyetindeyiz.

Bu söylediklerimi klasik bir muhalefet anlayışıyla dillendirdiğimi düşünmeyin. İçinizde veya yakınınızda denizciler vardır, onlara da sorarsanız, bu söylediklerimizden farklı bir şey duymayacaksınız.

Bugün tersane bölgeleri ve denizler maalesef terk edilmiş şehirler hâline gelmiştir. Bunun da vebali AKP Hükûmetine aittir. Unutulmamalıdır ki, denize sırtını dönen ülkeler hep kan kaybetmişlerdir, hep zayıflamışlardır. Denizin bereketini terk etmek doğru olmamıştır.

Değerli milletvekilleri, insanlar denizcilik bakanlığı beklerken, hiçbir sivil toplum kuruluşunun görüşü alınmadan denizciliği genel müdürlük düzeyine indirmek yanlış olmuştur. Bu yanlıştan mutlaka geri dönülmelidir. Ancak ne söylersek söyleyelim, üzülerek belirtmeliyim ki, denizcilik sektörünün tüm temsilcileri Sayın Bakandan umudunu kesmiştir.

Ülkemizin denizden temin ettiği bereketin artması dileklerimle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Korkmaz.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan.

Buyurunuz Sayın Kaplan.

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, 41 sıra sayılı Kanun Tasarısı üzerine Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına  söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, bu teknik sözleşmelerde zaman zaman hep deriz:  “Bürokratlar bunları hazırlıyor.” ama meraklısı, şöyle bir içeriğine baktığı zaman, içinde, teknik olarak gözden kaçan çok ciddi hatalar olduğunu da görebiliyor.

Tabii, Romanya’nın Türkiye açısından önemi üzerinde fazla durmak istemiyorum. Osmanlı döneminde uzun yıllar birlikte yaşanılan bir ortak yaşamdan, 1877’lerde bağımsız bir devlete, 47’de de cumhuriyete evrilmenin ötesinde, şu an, 15 bin, Türkiye’deki şirketin çalıştığı bir Romanya’yla karşı karşıyayız ve Karadeniz’den, Tuna deltasından ulaşımın yapıldığı, devasa bir ulaşımın yapıldığı ve Boğazlardan geçişin, gidip gelişin olduğu bir Romanya söz konusu.

Petrol haritalarında Azerbaycan’dan, Azerbaycan havzasından paralel olarak Bulgaristan, Romanya’ya kadar bir petrol havzası olayından bahsediyor haritalar. Ki bu, Osmanlı döneminde, Sultan Abdülhamit dönemindeki haritalarda da şimdi yapılan uydu tarama haritalarında da çok ciddi bir, doğal gaz, petrol -denizaltı ve karasal olarak- bulunduğunun tespiti var.

Şimdi, buradan baktığımız zaman, Tuna Nehri gibi ulaşım deltasından birçok ülkeden gelen gemilerin Türkiye’ye giriş yaptığı görülür ve bir kanal gibidir genellikle bu gemi seyri yapılan yer ve Türkiye’den geçişleri sağlanır.

Şimdi, burada denizcilikle ilgili bir sözleşme yapıldığı zaman şuna bakıyoruz: Tabii ki birçok ilişkimiz var Romanya’yla. Ticaretin geliştirilmesi, doğru. Adam, gemi adamı belgeleri, gemi sicili konusu -o teknik bir konu- doğru. Çevrenin korunması, doğru. Uluslararası platformlarda iş birliği, doğru. Gemi inşa, bakım, onarım ve diğer alanlarda iş birliği sağlanması. Şimdi, burada, bunu okuduktan sonra, eğer -bütün milletvekili arkadaşların önüne geliyor bunlar, ofislerine- şöyle bir çevirip hemen maddelerine baksalar şöyle bir şeyle karşılaşırlar; şimdi, bu sözleşme neyi kapsamıyor arkadaşlar, bunu size okuyayım: Savaş gemileri ve askerî amaçlı kullanılan yardımcı gemileri, balıkçı gemilerini, hidrografik, oşinografik ve bilimsel araştırma yapan gemileri, münhasıran idari ve devlet hizmeti veren gemileri, tehlikeli atık taşıyan gemileri, nükleer gemileri, ticaretle ilişkisi olmayan eğlence gemilerini, ticari amaçlar dışında kullanılan gemileri. Peki, ne giriyor şimdi bunun kapsamına bir değerlendirme yaparsak arkadaşlar? Mavnalarla şilepler kaldı geriye değil mi? Bu nasıl deniz ticaret anlaşması şimdi söyler misiniz? Mavnayla şilep için bu kadar sözleşme yapmaya gerek var mı Sayın Komisyon Başkanı? Ne kaldı geriye? Mavnaları bir römork çekiyor, zaten gerek de yok. Tuna deltasından gelen gemiler bir kanalla, motoru durduruyorlar akıyorlar, doğru İstanbul’a geliyorlar, o kadar rahat. Şimdi, şilepler de geliyor. Şimdi, Romanya’dan çıktı Tuna deltasından geldi gemi, Beğendik’te balıkçı barınağı var gemi sığmaz, İğneada Limanı’na hiç sığmaz açıklarında durur fırtına olunca, Kıyıköy’de zaten hiç duramaz, Karaburun’da da duramaz, boğaza geldiği zaman da Fener Limanı var, orada da durma imkânı yok, açıklarda duruyor, kala kala Marmara’da durabileceği bir alanı var.

Şimdi, buradaki sözleşmede, bu sözleşmede bu kadar unsuru siz kapsam dışı bıraktığınız zaman geriye ne kalıyor? Hakikaten kimin şilebi var -şimdi merak etmeye başladım- kimin mavnası var? Çünkü bunca büyük gemiyi kapsamıyorsa bu sözleşme burada bir sorun var.

Şimdi, bir şey daha: “Gemi” derken tanımlanıyor “Gemi siciline kaydedilmiş, devlet mevzuatına uygun gemi bayrağı taşıyan…” Bu da çok enteresan bir olay; Romanya’daki sicil ile Türkiye’deki sicilin yanında Romanya ve Türkiye gemilerinin çoğunun da başka sicillere bağlı olduğunu biliyor muyuz? Örneğin Malta’ya bağlı olduğunu. Şimdi, enteresan bir durumla daha karşı karşıyayız. Tamam, buradan elimizi kaldırır, oyumuzu veririz.

Şimdi burada ilginç bir noktaya daha değinmek istiyorum. Burada özellikle Romanya, Tuna Deltası’nın kirlenmesini, çevre yapısını kapsam dışı bırakmış, tekeline almış. Peki, Tuna’dan gelen gemilerin getirdikleri atıklar, kurşun, kirlilik nereye akıyor? Karadeniz’e. Karadeniz kime komşu? Bulgaristan ve Türkiye’ye komşu. Tuna Deltası’ndan akan bu ticari gemilerle gelen, tamam Romanya’da denetleniyor ama hangi deltadan dışarı veriliyor? Tuna Nehri’nden veriliyor. Ee, demek burada da Romanya’nın yetkisi ilginç bir şekilde korunuyor.

Yine buradan Türkiye'nin çıkaracağı bir derse değinmek istiyorum. Sene 1993 Romanya’ya gitmiştim, o zaman daha yeni Çavuşesku olayları yaşanmış, Romanya’da bir rejim dönüşümü var. O tarihlerde gittiğim, gördüğüm Romanya ile şu an Avrupa Birliği üyesi olan Romanya’dan bahsediyoruz. Son on beş sene… Avrupa Birliğinin ilk on beş ülkesi Gümrük Birliğine dâhil oldukları için Türkiye ile bir problem yok, çünkü Türkiye de o zaman 1995’te Gümrük Birliğine üye olmuştu. Ama bu son on ülke, Avrupa Birliğine üye olduktan sonra Gümrük Birliği sürecine girdiler. Şimdi, Türkiye ufak ufak problemler yaşıyor. Bu sözleşme bu problemleri aşıyor mu? Aşmıyor arkadaşlar. Yani Türkiye'nin on binin üstünde şirketi Romanya’dadır. Romanya’daki bu şirketlerimizin gemilerle diyelim ki taşımacılık yaptığını, iş yaptığını düşünün. Avrupa Birliği üyesi bir ülke karşınızdadır, çifte vergi vermeye başlarsınız. Buranın neresi, bu sözleşmelerin, sizin işinize yarayacak? Bu da ciddi bir problem olarak karşınızda duruyor.

Fakat buna rağmen, benim, Romanya’nın, bu geri kalmışlık sürecinden ve gerçekten o yoksul hâlinden Avrupa Birliği sürecine girdikten sonra hızla yaptığı ekonomik kalkınmadan sonra takdir ettiğim bir yanı var. Bu yazılım programları konusunda sıçrama yapan bir ülke ve 1 milyar euronun üzerinde yazılım programlarına sahip olan bu ülkeyle keşke yazılım alanında bir sözleşmemiz olsaydı. Biliyorsunuz, dünyada Hindistan, sonra İrlanda yazılım programları konusunda, yazılım endüstrisi konusunda son derece gelişmiş ülkeler. Ben mesela Romanya’nın katma değer konusunda bu kadar başarılı olduğunu bu alanda, bu sözleşme nedeniyle araştırma yaptıktan sonra öğrendim ve şaşırdım gerçekten, muhteşem bir şey. Yani Türkiye’de bunlar yapılamıyor mu? Yani yapılabiliyorsa karşılıklı ticari sözleşme kapsamında gemi ticareti için de, yani “gemiciliğin yazılımı” denen olay balıkçı gemilerinden koruma gemilerine, her alana o yazılım endüstrisi niye bu sözleşmelerin içinde yok? Bunu da anlamış değilim doğrusunu isterseniz.

Sayın Bakanımız Müsteşardı, Denizcilik Müsteşarıydı öncesi, gerçi bu konuları bilir fakat Millî Savunma Bakanlığı… Tabii bu yeni bir sözleşme imzası, yenilenmiş bir sözleşme. Burada, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesi durumunda 80 civarında parlamenteri olacak, değil mi Sayın Başkanım?

VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – 90.

HASİP KAPLAN (Devamla) – 90 mı? 90…

Arkadaşlar, 90 parlamenter ne demek biliyor musunuz? Demin Avrupa Birliği bütçesi görüşülüyordu. Egemen Bağış oradaydı. Gittim, biraz dinledim, biraz da takıldım Sayın Bağış’a. “Durumlar nasıl?” “İyidir.” “Putin ‘İmza tamam, benim için problem yok.’ diyor.” dedim. Yani bu iş olsa, bir de 90 parlamenterimiz Avrupa Parlamentosunda olsa… 90 parlamenteri Türkiye’de seçtiğimizi düşünün. Romanya’nın 30 parlamenteri var. 30 parlamenter o, 90 Türkiye’den gidecek.

Avrupa Parlamentosunun filleri olarak tabir edilen Fransa, Almanya, birkaç ülke var ve Türkiye'nin parlamenter sayısı onlardan fazla olacak. Türkiye'nin Kafkaslar blokundaki ilişkilerinin iyi geliştirilmesiyle böyle bir olayı bağladığınız zaman, bir de özellikle Ermenistan, Azerbaycan, Türki cumhuriyetlerin de bu Avrupa Birliği sürecine üyelik için çalışmalarının devam ettiğini… Gerçi onları yakın bir zamanda görmemekle birlikte… Yakın planda Türkiye’yle yarışan ülkeler de var. Bunu iki noktada değerlendirmek lazım. Avrupa Birliğinin ekonomi politikalarıyla -küresel kriz sonrası seyriyle bu sözleşmelerin hepsi ekonomik politika- yeni süreci denk düşürmek lazım. Denk düşürmediğiniz zaman, imzalarsınız, iş yaptım zannedersiniz, aleyhinize döner ve burada yaptığınız sözleşmeler, sigorta alanından birçok yatırım alanına sadece üç beş kişiye veya şirkete yarayan birer sözleşme durumuna geçer.

Doğrusu ben burada şaşkınım. Son derece eksik bulduğum… Her tarafı -üç tarafı- denizlerle çevrili Türkiye'nin Marmara’sı ve… Dünyada ender bir şekilde deniz sahasına sahip olan Türkiye'nin yine bir deniz sahil şeridi olan Romanya’yla bunu imzalarken burada sadece Romanya’nın işine yarayan nüvelerin öne çıkarılması beni düşündürüyor. Yani ne kazanacağız buradan? Gerçekten, boğazdan geçen otuz tane Romanya bandıralı bayrak taşıyan gemiyle ticaret yaptığınız zaman, bunca saydığımız gemi bunun dışında kaldıktan sonra ne işe yarayacak? Koskoca balıkçı gemilerini kapsamıyor. Balıkçılar, o devasa büyük balıkçı gemileri ticaret alanına girmiyor mu? Nükleer araştırma yapanlar girmiyor mu? Petrol araması yapacak sismik gemiler girmiyor mu? Türkiye Sinop’ta sismik araştırma biliyorsunuz Brezilya’dan gelen büyük bir platformla. Yine Bulgaristan’ın Kırklareli sınırlarında biliyorsunuz senelerdir, birkaç senedir süren petrol aramaları var.

Peki, petrol hukukumuz çıktığı zaman ne olacak? Yani bunu da anlamış değiliz, NABUCCO’yu da anlamış değiliz arkadaşlar. NABUCCO enerji hatlarının geçişi hem Rusya’dan hem Azerbaycan’dan. Yine Romanya üzeri öngörülüyor. Bu da yok bu sözleşmede. Peki, borularla götürdük, NABUCCO Romanya üzeri Avrupa’ya gitti. Bu da yok sözleşmede. Biz ne ticareti yapıyoruz. Şimdi, orada nükleer santralleri zenginleştirip fazla elektrik satıyor Romanya, Türkiye de deniz altından kabloyla bu elektriği Türkiye’ye taşıma gayreti içinde şu an. Bunun için de bu sözleşmeye gerek yok. Yani bu kablo deniz altından döşenecek, bunun için buna bir gerek var mı? Yani sanıyorum, burada Dışişleri Komisyonu ile asıl ekonomiyi ilgilendiren ihtisas komisyonu arasında bir kopukluk var arkadaşlar. Niye burada enerji ihtisas komisyonunu atlamışsınız, görüşünü almamışsınız, Plan ve Bütçe Komisyonuna gitmemiş, onun düşüncesi alınmamış? Yani bunlar hakikaten niye atlanmış? Bunu düşündüğümüz zaman şöyle bir durum belki zor gelebilir: Yani çabuk sözleşme, çabuk yasa çıkarma mantığıdır, yani “Bunlara gidersek takılır.” eksiklikler… “Yok, bunlar bürokratik iştir, arkadaşlar, teknik iştir, biliyorsunuz, yani lüzumlu mevzuattır.” deyip geçersek vallahi doğru bir şey yapmış olmayız. Bu “lüzumludur” dediğimiz bürokratik mevzuatların bazı vakalarda öyle önünüze çıktığını görürsünüz Çernobil faciasından sonra başınıza iş gelince. Niye? Şimdi, tekrar döneceğim ve sözlerimi bitireceğim.

Bu anlaşma, arkadaşlar, tehlikeli atık taşıyan gemileri kapsamıyor. Ne diyelim? “İsteyen Karadeniz’e atığını atabilir.” öyle mi diyelim? Bakın, ticari amaçlar dışında kullanılan gemileri kapsamıyor. Hangi gemileri kastediyoruz? Karadeniz’de gemilerin bazılarında balık üretimi yapılıyor, biliyoruz, devasa bilmem kaç yüz tonluk gemiler var, farklı üretim için kullanılan var ve en önemlisi savaş gemileri, askerî amaçla kullanılan yardımcı gemiler, devletin idari ve devlet hizmeti gemileri ve SOS veren nükleer gemileri kapsamıyor bu sözleşme, nükleer gemileri de kapsamıyor. Yani nükleer çalışma yapan bir gemi Köstence’den veya deltasından Tuna’nın gelebilir, boğazdan geçebilir, gidebilir ve bu ticari bir gemi olarak adlandırılmıyor. Artık, nükleer santralleri gemilerde taşıyabilen ülkeler olduğunu biliyoruz.

Bu yönleriyle bu sözleşmelerin biraz daha titizlik gerektirdiğini, daha incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yani “Yetmez ama evet.” de diyecek hâlimiz yok. Oylarınız yetiyor, sizler çıkarın, sorumluluğuna katlanın. Onu değiştirmek sonra o kadar kolay olmuyor. Hakikaten bu tür uluslararası sözleşmeler onaya, kabule gidiyor, depo ediliyor ve belli bir sıkıntısı var dış ilişkiler ve diplomasi açısından. Ama kime yarıyor, vallahi Komisyon Başkanım biliyorsunuz. Kimlerin gemileri var, gemicikleri var?

Allah selamet versin, hepinize kolay gelsin.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaplan.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Volkan Bozkır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Bozkır.

AK PARTİ GRUBU ADINA VOLKAN BOZKIR (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Öncelikle, Romanya’da dört sene büyükelçilik yapmış bir kişi olarak bu anlaşmanın onaylanması aşamasında burada konuşuyor olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum.

Dost ve müttefik ve Karadeniz üzerinden komşumuz olan Romanya ile ilişkilerimizin ulaştığı düzeyden gerçekten memnuniyet duymaktayız ve ülkelerimiz arasında hazırlıkları devam etmekte olan bir stratejik ortaklık bildirisinin de imzalanmasıyla dostluğa dayanan, son derece önemli iş ilişkileri olan, ticaretimiz olan, komşumuz olan Romanya’yla bir başka boyuta da yakınlarda geçecek olmamızın bu anlaşmanın burada görüşülmesiyle aynı zamana tesadüf etmesini de önemli bir gelişme olarak nitelendiriyorum.

Romanya’yla bu anlaşmanın hangi amaçlarla imzalandığı aslında gerekçede yer almaktadır. Deniz ticaretinin geliştirilmesi, gemi ve gemi adamı belgelerinin karşılıklı olarak tanınması, deniz çevresinin korunması, denizcilikle ilgili uluslararası platformlarda iş birliği, ekonomik ve ticari faaliyetlere ivme kazandırılması, gemi inşası, bakım, onarım ve diğer alanlarda iş birliği sağlanması, denizlerdeki yasa dışı olaylarda iş birliğine gidilmesi, liman hizmetleri ve kolaylıklarından karşılıklı yararlanılması, deniz taşımacılığını engelleyici tedbirlerden kaçınılması.

2010 yılında ticaret hacmimizde kaydedilen önemli artışla 6 milyar dolara ulaşmış bir ticaret hacmine sahip olduğumuz bir ülkeyle Denizcilik Anlaşması’nın da, yürürlüğe girmesiyle birlikte, hem ticaretimize hem dostluğumuza önemli katkılar sağlayacağını düşünüyoruz. Bu anlaşmanın, onaylanması hâlinde, Türkiye’ye katkı sağlayacağını, ilişkilerimize katkı sağlayacağını ve bölgede yeni bir ilave iş birliği imkânı yaratacağını düşünüyoruz.

Romanya’yla ilişkilerimizden söz ederken tabiatıyla daha önce söz almış çok değerli konuşmacılarımızın değindiği bazı hususlarla ilgili olarak da görüşlerimi belirtmek istiyorum.

Öncelikle, otuz sekiz yıl beş ay yirmi gün diplomasi hayatında dirsek çürütmüş bir kişi olarak ve şu anda Mecliste meslektaşınız olarak, diplomasiyi siyaset gibi dinamik bir süreç olarak nitelendirmemiz lazım ve tek bir resme bakıp sürekli olarak o resim üzerinden politika üretmenin ve diplomasi alanında stratejiler geliştirmenin yanlış olduğunu bilmemiz lazım. Diplomasi ve siyaset son derece dinamik unsurlardır ve bazen bir günde dahi meydana gelen değişiklikler, uygulanacak stratejilerin, alınacak kararların değişik olmasını gerektirebilecektir. Bunun ötesinde, aynı stratejiyi değişik ülkelere uygulamak da mümkün değildir. Her ülkenin kendi özelliklerinden kaynaklanan, komşularıyla ilişkilerinden kaynaklanan, ekonomik yapısından kaynaklanan, siyasi yapısından kaynaklanan değişiklikler vardır ve bu ülkelerle ilişkilerde bunları kale almaksızın politika uygulandığı takdirde de sonuç yanlış olabilecektir.

Dış politika ayrıca bir devlet politikasıdır. Benim yaşadığım meslek hayatımda dış politika her zaman Türkiye bakımından bir devlet politikası olmuştur ve muhalefetiyle iktidarıyla, kol kırılır yen içinde kalır hesabı içinde politikaların doğruluğu yanlışlığı tartışılmıştır ama hiçbir zaman, bu politikalarda, yurt dışında yabancı muhataplarımızın karşısına çıkıldığında ayrı görüşler içinde olmamışızdır. Son zamanlarda buna tam uymayan davranış biçimlerini görmekten de duyduğum üzüntüyü  daha önce de bu kürsüden dikkatinize getirmiştim. Ancak burada çok önemli bir unsura parmak basmak istiyorum: Türkiye, cumhuriyet tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor. Gerek ekonomik istikrarıyla, ulaştığı ekonomik boyutlarla, siyasi istikrarıyla bölgesinde ve dünyada oynamakta olduğu uluslararası rol ile gerçekten cumhuriyetin hiçbir döneminde rastlamadığımız ve mukayese etme imkânı bulunmayan bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Türkiye bu nedenle eski politikalarıyla bu yeni düzeni devam ettirme imkânına sahip değildir. Türkiye büyük, güçlü bir devlet hâline gelmiştir ve büyük ve güçlü bir devletin uyguladığı politikalarla küçük ve ezik bir devletin uyguladığı politikalar arasında da farklı olması son derece doğaldır. Bu, Türkiye'nin bugün ulaştığı noktaya gelmesi bir günde ve kolaylıklarla olmamıştır. Türkiye, tırnaklarıyla kazıyarak, son derece önemli engelleri aşarak, doğru politikalar uygulayarak ve Türkiye'nin haklarını doğru şekilde ve güçlü bir şekilde savunarak bu noktaya gelmiştir.

Türkiye'nin bu noktaya gelmesi aslında bir vizyondur. Gerçekten bu vizyon akla gelmeyen politikaların son dönemde gerçekleştirilmesiyle bu noktaya gelmiş bir Türkiye’den bahsediyoruz.

Bugün Türkiye, daha önce gerçekten “Gidelim mi gitmeyelim mi? Var olalım mı olmayalım mı?” denilen Afrika’da en güçlü şekilde büyükelçilikler açarak, iş adamlarını yollayarak, okullar açarak, son derece önemli bir ilişki kurarak Afrika’da mevcudiyetini artırmaktadır. Büyükelçilik sayısı yakında otuza yükselecektir.

Latin Amerika’ya baktığınızda Türkiye’yi Latin Amerika’da görüyorsunuz, Uzak Doğu’ya baktığınızda Türkiye’yi Uzak Doğu’da görüyorsunuz. Dünyanın neresine baksanız Türkiye orada güçlü bir şekilde diplomasisiyle, ekonomisiyle,  iş adamıyla, eğitim kurumlarıyla, gönderdiği bürokratlarla, siyasi alanlarda katkılarıyla gözlemlenmektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin bugün ulaştığı noktadan dolayı aslında hepimizin iftihar etmesi, bundan da bir sıkıntı duymamamız gerektiğini düşünüyorum. Dünyada gerçekten bir siyasi değişim süreci ve bir tarafta da çok büyük bir ekonomik kriz yaşanmaktadır. Dünya tarihinde görülmemiş bir ekonomik kriz içinde yaşanırken ve dünyada gerçekten otuz-kırk yıldır beklendiği hâlde bu yıla tesadüf etmiş olan çok önemli siyasi bir değişim süreci yaşanırken Türkiye'nin bunlardan etkilenmediğini, bilakis ekonomik krizden ve bu siyasi değişim sürecinden çok daha güçlenerek çıktığını gördüğümüz zaman bununla aslında iftihar etmemiz gerekiyor.

Şimdi, bakınız, Birleşmiş Milletler, İkinci Cihan Savaşı’nın sonrasında oluşmuş yanlış bir yapı nedeniyle bugün âdeta iş göremez ve itibarını kaybetmiş bir kurum niteliğindedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyeleri, veto hakkına sahip üyeleri İkinci Cihan Savaşı’nın galipleri arasından seçilmiştir ve burada aslında bulunmayı hak eden Brezilya gibi, Hindistan gibi, Almanya gibi, Japonya gibi ve Türkiye gibi belki ülkeler burada yer almadığı için aslında dünyanın gerçekleriyle ve diplomasinin gerçekleriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bir yapı ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler, dünyadaki hiçbir soruna artık el uzatamaz bir konuma gelmiştir. NATO’nun keza özellikle bizim bölgemizde çok büyük sıkıntıları vardır.

Şimdi, böyle bir örgüt, dünya örgütü eksikliği varken bir de dünyada önemli lider eksikliği gözükmektedir. Bakınız, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir Başkan Yardımcısının olduğunu geçenlerde 11 Eylülü anma töreninde Amerika Başkan Yardımcısı Biden konuşma yaparken hatırladık hepimiz. Oysaki eski dönemlere baktığınızda, Orta Doğu’da bir Arap baharı yaşanacak, ülkeler liderlerini devirecek, demokratik hareketler olacak, eskiden olsa Amerika Başkanı, Amerika Başkan Yardımcısı evine gitmez oralarda yaşar hâle gelirdi. Amerika’yı buralarda göremiyorsunuz. Avrupalı liderler, kendi dertlerine düştüğü için bu bölgede artık önemli görüntüler veremiyorlar. Dünyada ve Avrupa’da bugün önemli lider diye saymaya kalksanız sayıları, renkleri ve liderlik kapasiteleri o kadar azalmıştır ki dünyada eskiden görmeye alıştığımız dünya siyasetine damgalarını vuran liderlerden de şu aşamada pek fazla görmüyoruz. Şimdi böyle bir ortamda Birleşmiş Milletler sıkıntıdayken, NATO bölgemizde etkili olamazken, bu lider eksikliği varken Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı bölgede ve dünyada ismi hatırlanan 5-10 liderden biriyse, saygı duyulan, sevgi duyulan bir liderse, bu Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanına gittiği her yerde büyük bir sevgi seli gösteriliyorsa, içten sevgi duygularıyla karşılanıyorsa, nümayişler yapılıyorsa bundan dolayı neden üzüntü duyalım da gurur duymayalım bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Dünyada Türk pasaportuyla dolaşırken eskiden Türk pasaportunu göstermekten sıkıntı hissettiğimiz dönemleri hatırlıyoruz. “Türk pasaportunu aman göstermeyelim.” diye pasaportun üzerine deri kılıflar taktığımız, başka isimler yazan kılıflar kullanıp da “Aman Türk olduğumuz belli olmasın.” dediğimiz dönemleri hep birlikte yaşadık ama bugün böyle değil. Dünyanın neresini dolaşsak Türk pasaportunu iftiharla çıkartıyoruz, üzerine hiçbir kap geçirmeden de ay yıldızı göstererek âdeta gurur duyuyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki: “Bize bu vizeyi Avrupa Birliği vermiyor, dünyada sıkıntı çekiyoruz.” Vizenin Türkiye’ye neden konulduğunu da iyice hatırlamamız lazım çünkü insan hafızası bazen unutkan olabilir. Vize neden konulmuştur sayın milletvekilleri? 12 Eylül askerî darbesinden sonra Türkiye’de baskıya tabi tutulan, işkenceye tabi tutulan Türk vatandaşlarının yoğun bir şekilde Avrupa ülkelerine gitmesi nedeniyle bu vize Türkiye’ye konulmuştur ve biz 1982 yılından beri bir askerî rejimin Türkiye’ye mirası olan bir vizeyle de yaşamak zorundayız. Şimdi böyle bir durumdan çıkmak için ne kadar uğraşsak bu sıkıntı, bu korku Avrupa ülkelerinde giderilmiş değildir ama bunun çok fazla da önemi de yoktur. Türkiye eğer bu kadar güçlüyse, bu kadar güçlenmeye de devam edecekse, Avrupa Birliği ülkeleri bu ekonomik sıkıntı içinde becelleşmeye devam edeceklerse, Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik çıkışlarını Türk insanının oraya yatırım yapmasında, turist olarak gitmesinde, orada iş yerleri açmasında bulacaklarına ve buldukları noktada da bu vizeyi kendilerinin kaldırmayı talep edeceklerine ben yürekten inanıyorum. Öyle günler çok yakındadır ki Türkiye ile Avrupa Birliği arasında vizeyi kaldırsak, Türkiye’den Avrupa’ya giden insan sayısına bakarsanız, Avrupa’dan Türkiye’ye gelen, çalışmak için, iş aramak için gelen insan sayısı çok daha fazla olacaktır.

Bakınız, Brüksel’de veyahut Avrupa’da insanlar otuz beş saat çalışıyorlar haftada. Bu otuz beş saatin de acaba kaç saatini kaytarabilirim, acaba ne kadar az çalışabilirim görüntüsü içindeler. Yunanistan’da bir tabir var -neden ekonomik kriz içindeler ve neden çıkamazlar sorularının cevabı da burada- Yunanistan’da çok güzel bir tabirleri var: “Sadece saatler ve enayiler çalışır.” diyorlar Yunanistan’da. Oysa bakın, Yunanistan bu ekonomik krizden çıkmak için çırpınırken ve şahsi kanaatime göre de çıkma imkânını pek fazla bulamayacakken, Türkiye yaşadığı 2000 ekonomik krizinden, bankacılık krizinden neden bir buçuk iki senede çıkabilmiştir? Çünkü Türk insanı son derece çalışkandır, vizyon sahibidir, son derece emek taraftarıdır ve günde on altı saat de çalışır, yirmi saat de çalışır, yirmi beş saat olsa yirmi beş saat de çalışır. Böyle bir Türk insanıyla, böyle bir Türk devletiyle, böyle bir Türk iş adamıyla ve böyle bir ilişkiler manzumesiyle Türkiye’nin gelecekte bu vize sorununu da aşacağına tamamıyla inanıyorum.

Bakınız, Türkiye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğini yıllar sonra eline geçirdi ve bunu gayet takdir edilecek bir şekilde de yerine getirdi ve normal olarak belli sürelerin geçmesinden sonra talip olduğunuz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine Türkiye yeniden talip oldu ve bu üyeliği tekrar elde etme imkânı da son derece olağan gözüküyor. Çünkü dünyada kazandığı itibar, dünyada ülkelerin Türkiye’ye duyduğu güven, Türkiye’ye duydukları sıkıntılı anlarındaki ihtiyaç Türkiye’yi gerçekten hem uluslararası bir aktör hâline getirmiştir hem de bu uluslararası aktör hâline gelen Türkiye, bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine tekrar adaylığını koymuş ve kazanma yolunda ilerlemektedir.

Bakınız, dünyadaki çok önemli görevlere Türkler tayin olmaktadır. Bugün İKÖ Genel Sekreteri bir Türk vatandaşıdır. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi Başkanı bir Türk vatandaşıdır. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin Başkanı ilk defa Sayın Mevlüt Çavuşoğlu sayesinde Viyana’nın doğusuna gidebilmiştir, bundan iftihar duymamız lazım. UNCTAD Başkanlığını bir Türk yapmıştır. Akdeniz İşbirliğinin Genel Sekreterliğinde Türk vardır. Bütün önemli kuruluşlarda, bütün önemli örgütlerde Türkiye adaylığını koysun diye gözümüzün içine bakan bir dünyayı görüyoruz. Bunun gocunulacak ne tarafı vardır? Bundan ancak hepimizin iftihar etmesi gerekmektedir.

Burada çok önemli bir hususa daha değinmek istiyorum. Türkiye çok uzun zamandan beri sıfır sorun politikasını uygulamaktadır.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Büyükelçi, sırf sorun mu, sıfır sorun mu?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Sıfır sorun politikası aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri uyguladığı bir politikadır. Türkiye'nin komşuları on üç tanedir. Türkiye dünyada en çok komşuya sahip dördüncü ülkedir. Bu kadar çok komşuya ve renkli komşuya sahip bir Türkiye'nin komşularıyla sıfır sorun politikasını uygulamasında ne yanlışlık vardır Allah aşkına?

Türkiye bu sıfır sorun politikasını uygularken eğer bu komşularında sorunlar çıktıysa, Türkiye'nin katkısı olmayan, elinde olmayan nedenlerle kırk yıldır mevcut olan diktatörlükler yıkıldıysa, bu diktatörlükler yıkıldıktan sonra Türkiye bunlarla olan ilişkilerini gözden geçirdiyse, bu ilişkileri sıfır sorun politikasının başarısızlığıyla bağlamanın ne anlamı vardır?

Suriye’yle dostluk kurduk diye burada tenkit edilmenin ne anlamı vardır? Suriye bizim komşumuzudur, Suriye’yle eğer iyi ilişki kurmayan bir Türkiye düşünülebiliyorsa bu en büyük yanlışlığın başıdır.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Şimdi niye düşmanlık yapıyorsunuz peki?

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Suriye’ye biz iyi ilişki de kurarız, Suriye eğer demokrasiye uymuyorsa, halkını öldürüyorsa o Suriye yönetimiyle biz kötü ilişki de kurmayı biliriz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Suudi Arabistan’da var mı demokrasi? Katar’da, Birleşik Arap Emirliklerinde…

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Ama, burada Türkiye tercihini Suriye devletinden, Suriye Hükûmetinden yana değil, Suriye halkından yana kullanmıştır ve Suriye halkından yana dostluk elini uzatmış, politikalarını buna göre düzenlemiş bir Türkiye Suriye’de geleceğe yatırım yapmaktadır ve Türkiye’yle Suriye dost olmaya mahkûmdur, Türkiye komşularıyla dost olmaya mahkûmdur. Dolayısıyla sıfır sorun politikasında komşularımızla veya dünyanın bazı bölgelerinde, bazı ülkelerde sorunlar çıktı diye...

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Büyükelçim, göz göre göre bizi aptal yerine koyuyorsunuz ona üzülüyorum ya! Bizi kör, sağır, dilsiz zannediyorsunuz ya!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - ...efendim, bayram edip de “Türkiye’de aman sıfır sorun politikası uygulanamadı, ne güzel oldu. Keşke bu ülkelerle kötü ilişki olsa da Türkiye savaşa girse de, asker sevk etse de, Türkiye'nin refahı için harcayacağı kaynakları savaş için kullansa da...” diyebilen Türkiye’de insanlar görüyorum ve bundan üzüntü duyuyorum.

Gerçekten, Türkiye bir barış amaçlı bir ülkedir. Türkiye dış politikası her zaman barış içinde olmuştur ve barış amaçlı olmuştur. Eğer Türkiye sıfır sorun politikasını uygulamaya...

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sırf sorun politikası, düzeltin bunu.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - ...devam edecekse bunu desteklememiz lazım, kösteklemememiz lazım.

Burada, Sayın Başbakanımıza atfen, daha önce söz alan bir milletvekili gerçekten Sayın Başbakanımızın hak etmediği bazı ibarelerde bulundu. Bu arada Sayın Başbakanımıza atıfta bulunurken de “Efendim, işte monşerler hakkında şunu dedi, bunu dedi.” dediler. Arkadaşlar, ben Dışişleri Bakanlığında otuz sekiz yıl görev yapmış, on beş yılı büyükelçi olarak geçirmiş bir arkadaşınızım ve bu dönemde...

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – O zaman daha doğruları söyleyin.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - Ve bir memur çocuğu olarak tırnaklarımla bugün, buraya gelecek bir sürecin içinde yaşadım. Ben otuz sekiz yıl boyunca Dışişleri Bakanlığında, 52 şehit vermiş bir kurumda monşer görmedim.

Sayın Başbakanımızın kimlere “monşer” dediğini belki de burada tekrarlamakta fayda var. Eğer Sayın Başbakanımız birilerine “monşer” dediyse benim o zaman AK PARTİ’den milletvekili olmamam gerekirdi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Arada 1-2 monşer gerekiyor canım!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - Ben neden buradayım da daha önce başka partilerimizde yer almış ve esas Başbakanımızın “monşer” tabirini kullandığı kişiler şayet bu partilerimizde şu anda görev yapmıyorsa o zaman “monşer” tabirinin...

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Monşerlerin de bir temsilcisi olsun Parlamentoda, yakışır!

VOLKAN BOZKIR (Devamla) - ...kimler için kullanıldığını, ne anlamda kullanıldığını da iyi hatırlamamız lazım.

“Monşer” tabirini ben size anlatayım. “Monşer” tabiri, hayatın nimetlerinden istifade eden ve hayatın güçlükleriyle hiç ilgisi olmayan ve benim Dışişleri Bakanlığında görev yaptığım dönemin çok öncesinde görev yapmış, senede iki tane telgraf çekip çektikleri telgrafları kokteyllerle kutlayan ve çok çalışmaktan yorulan, az çalışmaktan keyif alan bir zümre için kullanılmıştır. Bugün Dışişleri Bakanlığında ve Türkiye’de “monşer” denilebilecek kişi yoktur, dünyanın her tarafında en zor şartlarda, savaş şartlarında çalışan Dışişleri mensupları vardır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Başbakanımızın “monşer” olarak nitelendirdikleri de bugün ne Meclisimizde vardır ne de Dışişleri Bakanlığında vardır.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Bana göre temsilcileri var.

VOLKAN BOZKIR (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bozkır.

OKTAY VURAL (İzmir) – O zaman Başbakan doğruyu söylememiş.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan…

 BAŞKAN – Buyurun Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, Sayın Bozkır milletvekillerine “sayın meslektaşlarım” diye hitap etmiştir ve bazı anlam değişmeleri yapmıştır. Bu konuda sataşma vardır, söz istiyorum.

BAŞKAN – “Yanlış anlaşmaya yol açacak bir şey” demek istiyorsunuz anlam değişikliğinden kastınız herhâlde.

Buyurunuz efendim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, siz yardımcı olmaya çalışıyorsunuz herhâlde.

BAŞKAN – Hayır, anlam değişikliğinin ne demek olduğunu anlamaya çalışıyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Meramını ifade etmesine yardımcı olmaya çalışıyorsunuz herhâlde.

BAŞKAN – Hayır Sayın Elitaş, lütfen, rica ederim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, yani Sayın Grup Başkan Vekili meramını anlatabilecek nitelikte bir arkadaştır. Niteliksiz mi gördünüz ki yardımcı oluyorsunuz?

BAŞKAN – Ben anlamaya çalışıyorum efendim.

Buyurunuz, iki dakika.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

7.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, İstanbul Milletvekili Volkan Bozkır’ın, partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Öncelikle Sayın Bozkır’a teşekkür ediyorum. Başbakanın açıkça Dışişleri personelini aşağılayıp “monşer” denmesinden bile bir hikmet çıkarabilen bir büyükelçi, bundan bir hikmet çıkardı.

İkincisi: AKP Hükûmetine teşekkür ediyorum sizi milletvekili yaptığı için. Ya büyükelçi olarak kalsaydınız, ya büyükelçi olarak kalsaydınız? (CHP sıralarından alkışlar) Yani siz Türkiye’yi bu mantıkla mı temsil ettiniz Allah aşkına? Diyor ki: “Sayın Başbakanın saygınlığı üst düzeyde.” Doğru, doğru, Libya’yı bombalarlarken yardımcı olursan, Suriye’yi sıkıştırırken emperyalist güçlere yardımcı olursan, Irak’ı bombalarken yardımcı olursan, sen bu dönemde bütün emperyalist güçlerin her dediğini yaparsan seni saygın yaparlar, saygın gibi gösterirler, bu doğru, bu doğru hatta heykelini bile dikerler. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Heykel dikmeyi siz bilirsiniz.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Bir diğer konu: Batılılar için saygınlık söylenileni yapmaktır. Kim söylenilenleri daha fazla yapmışsa onu daha saygın gösterirler. Biz sizin meslektaşınız değiliz, çünkü milletvekilliği bir meslek değildir; geçici bir süreliğine seçilmiş bir otobüs yolculuğu gibidir; bir durakta binersiniz, öbür durakta inersiniz. Milletvekilliğinin temel kavramını bile anlayamamışsınız. Çok teşekkür ediyorum sizlere. Yani büyükelçi kalmadığınız için Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasına önemli katkılar yapacağınızı düşünüyorum!

Saygılar sunuyorum sizlere. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın İnce.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/330) (S. Sayısı: 41) (Devam)

 

BAŞKAN – Şahsı adına İstanbul Milletvekili Metin Külünk. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Külünk.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye konumu itibarıyla kuzey-güney, doğu-batı ekseninde yoğun kültürel, siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkilerin tarihinin adıdır aslında. Kafkasya, Hazar bölgesi, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Balkanlar bu bölgelerin belli başlılarındandır. Dönem dönem bu bölgelerin biriyle ilişkilerde yoğunlaşma yaşanmış, diğer bölgelerde de ilişkilerin sürdürülmesine özen gösterilmiştir.

Balkanlar bu anlamda Türkiye tarihi için son derece önemli bir coğrafyadır ve bu anlamda sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkilerinde her zaman ön planda yer almış, özellikle Sovyetlerin çöküşünün ardından Türkiye'nin önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. Bir dönem Demirperde’nin ardında kalan bu ülkelerin 90 sonrası oluşan yeni küresel sisteme dâhil olmaları Türkiye'nin bu ülkelerle ilişkilerini geliştirmesini de kolaylaştırmıştır.

İkili ilişkilerin son yirmi yılda hızla geliştiği bu Balkan ülkelerinden birisi de Romanya’dır. Yüz otuz yıllık bir geçmişe sahip olan Türkiye-Romanya ilişkileri, bu ülkenin demokrasiye ve çağdaş ülkeler sistemine entegre olmasıyla yoğunluk kazanmıştır. Son birkaç yıla baktığımızda, AK PARTİ hükûmetleriyle birlikte iki ülke arasında resmî ziyaretlerin yoğunlaştığını görmekteyiz. Bu çerçevede, Romanya Dışişleri Bakanının 2009’da Türkiye ziyareti esnasında Türk-Romen ilişkilerinin stratejik ortaklık temelinde geliştirilmesine karar verilmiştir.

Romanya-Türkiye ilişkileri kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda da son derece kuvvetli bir yapıya sahiptir. Romanya, NATO, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Güneydoğu Avrupa İşbirliği süreci ve sair tüm uluslararası kurumlarda iş birliği içinde çalışmaktadır. Romanya’nın AB sürecinde Türkiye'nin üyeliğine verdiği destek de burada not edilmelidir. İki ülke arasındaki ilişkiler, sahip olduğu güçlü bağ, bölgesel iş birliğinin sürdürülmesi, barışın korunmasında önemli bir sacayağı oluşturmuştur.

Saygıdeğer milletvekilleri, iki ülke Romanya’da yaşayan Türk azınlık dolayısıyla da derin kültürel bağlara sahiptir. Dünyaca ünlü tarihçimiz Kemal Karpat Hoca’mızın Dobruca doğumlu olması iki ülke arasındaki kültürel ve tarihî bağı göstermesi açısından önemlidir. Romanya’da resmî kaynaklara göre 29.533 Osmanlı Türkü, 24.649 Tatar Türkü olmak üzere toplam 54.173 Türk yaşamaktadır. 1 Ağustos 2010 verilerine göre de Türkiye’de 1.238 Romen vatandaşı ikamet etmektedir.

Romanya ekonomik anlamda da ülkemiz için önem taşımaktadır. 90’lı yılların başında Çavuşesku Dönemi’nin bitişiyle beraber hızlanan bavul ticareti ekonomik ilişkilerde günümüzde son derece önemli bir yer tutmaktadır.

Romanya ülkemizin Balkanlardaki en önemli ticari ortağıdır. Ayrıca İtalya, Almanya ve Fransa’nın ardından Romanya ülkemizin dördüncü büyük ihracat pazarıdır. 2010 yılında 6 milyar dolar seviyesinde bir dış ticaret hacmimiz söz konusudur. Romanya’daki Türk yatırımları 5,5 milyar dolar seviyesine ulaşmış; bu bağlamda Türkiye, Romanya’da yabancı sermaye yatırımı yapan ülkeler arasında değer itibarıyla 9’uncu, yatırımcı sayısı itibarıyla da 3’üncü ülke konumundadır.

Ülkemizin Romanya’daki başlıca yatırım alanları bankacılık, inşaat, gıda sanayi, ambalaj, plastik maddeler üretimi, elektronik eşya ve tekstildir. Romanya’da 6 bin civarında Türk firması, 15 bin kadar da Türk iş adamı faaliyet göstermektedir.

Tüm bu istatistiklerde de görüleceği gibi Romanya ile ekonomik ilişkilerimiz son derece derin ve stratejik bir öneme sahiptir. Bu sebeple iki ülke arasındaki ilişkilerin derinleştirilmesi bir tercihten ziyade gerekliliktir. Çünkü Romanya, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapılarından birisidir.

Ülkemizin Romanya ile ilişkilerini geliştirmesi hem Balkanlardaki konumumuz hem Karadeniz’deki konumumuzun sağlamlaştırılması hem de AB üyelik sürecinde verilecek destek açısından kıymetlidir. Türkiye’nin proaktif dış politikasında Romanya ile sahip olduğumuz sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkiler göz ardı edilmeyecek öneme sahiptir.

Cebelitarık’tan Babülmendep’e kadar etkisini artıracak lider vasıflı Türkiye için Romanya gibi dostlara, stratejik ortaklara sahip olmak vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Bu vesileyle, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde hizmeti geçen tüm siyaset ve devlet adamlarına teşekkür etmek boynumuzun borcudur.

Tabii ki, bu vesileyle, Cumhuriyet Halk Partisinden söz alan milletvekili arkadaşımızın burada sağlıklı bir dış politika analizi yapmasını beklerdik. Ancak dostlarımıza tavsiyem… Özellikle de değerli dostum Grup Başkan Vekili Muharrem İnce’yi Sayın Başbakanımızın Mısır, Libya ve Tunus seyahatine davet edemediğimiz için çok üzgünüm. Çünkü oradaki manzarayı birlikte yaşamayı, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak birlikte teneffüs etmeyi isterdim. Ben o seyahat esnasında vardım. Mısır’daki havaalanından itibaren, Tunus’taki Tunus Meydanı’nda, Libya’daki Şüheda Meydanı’nda, Bingazi’deki meydanda, o bölge halklarının bu ülkenin lideri Sayın Başbakanımıza karşı ve de Türk Bayrağı’na karşı, bugüne dek sadece Dışişlerinin misyon temsilciliğini yapan, ülkemizin temsilciliğini yapan büyükelçiliklerimizin önündeki direklerde gördüğümüz Türk Bayrağı’nı, o ülkelerde, bu coğrafyada, o ülke vatandaşlarının büyük bir aşk ve şevkle taşıdıklarını, büyük bir heyecanla, Bingazi’de saat altı buçuktan gecenin on ikisine kadar, hiç tereddütsüz, Sayın Başbakanımızı, Türkiye’yi bekleyişlerindeki heyecanı birlikte yaşamayı isterdim.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Üç beş sene sonra söylerim bunu sana!

METİN KÜLÜNK (Devamla) - Çünkü o havayı teneffüs etselerdi, bu coğrafyadaki yeni zamanın ruhuna uygun olarak gerçekleşen değişimi, bu coğrafyada gerçekleşen dönüşümü daha iyi anlamış olurlardı.

OKTAY VURAL (İzmir) – Peki, bu coğrafyada İngiliz muhipleri olduğu zaman ne olacak?

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Bu, Türkiye için de bir kazanç olacaktı şüphesiz.

Tabii ki uluslararası ilişkiler hiçbir zaman devlet meselesi olmanın önüne geçmemiştir. Uluslararası ilişkiler, bir devlet aklı meselesidir ve bir devlet felsefesi meselesidir. Bugün de Türkiye'nin, bu anlamda, uluslararası ilişkilerde izlediği, kendi çevresinde, önce gücü üzerinden, soft power üzerinden süreç yönetmeyi esas alan, bu anlamda da etrafındaki ülkelerin demokrasi, özgürlük ve zenginlik bağlamındaki, halkların talebini destekleme noktasındaki iradesi, şüphesiz ve koşulsuz bir şekilde, bu ülkenin gerçeğidir, hakikatidir, tarihî zorunluluğudur çünkü tarih, önümüze yeni bir fırsat çıkarmıştır. Türkiye'nin bu fırsatı asla kaybetme şansı yoktur. Nasıl, Lozan’da masaya oturduğumuzda, bu ülke, İstiklal Savaşı’nın ardından tarihî bir fırsatı gerçekleştirerek, değerlendirerek, o fırsatı Anadolu topraklarında yeniden bir devlet olmanın var olması için irade ortaya koymuş ve Lozan’da gücünü ortaya koyup…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Lozan’da kim oturdu o masada? Lozan’da o masada oturan kimdi?

METİN KÜLÜNK (Devamla) - …gücünü ortaya koyup bugünkü devletin ve…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Hani her gün küfrettiğiniz birisi var ya, oydu Lozan’da oturan, her gün küfrettiğinizdi.

METİN KÜLÜNK (Devamla) -  …bugünün temellerini attıysa, bugün de AK PARTİ İktidarının son on yılda izlediği dış politikayla,tarihî bir fırsatı Anadolu topraklarında bin yıldır var olan bu devletin 21’inci yüzyıla hitabı açısından son derece gerekliliktir.

Bu vesileyle hepinizi en kalbî duygularla selamlıyor, saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Külünk.

Şahsı adına Kars Milletvekili Ahmet Arslan.

Buyurunuz Sayın Arslan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AHMET ARSLAN (Kars) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerine şahsım adına söz aldım ve görüşlerimi kendime göre bir sırayla hazırlamıştım, ancak denizcilikle ilgili söylenen sözler birtakım açıklamaların yapılması gereğini ortaya koydu, dolayısıyla konuşmanın bir kısmını böyle, bir kısmını belki onlara açıklık getirerek sizlere arz edeceğim. Dolayısıyla, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Deniz taşımacılığı, diğer taşıma türleriyle kıyaslanmayacak kadar özellikle bir seferde büyük yük taşınması, maliyetlerin diğer taşıma türlerine göre çok daha uygun olması ve çevre bakımından en az kirliliğe sahip olan taşıma türü olması nedeniyle uluslararası ticarette taşımaların yaklaşık yüzde 90’ı oranında pay almaktadır. Bu özellikleri dolayısıyla deniz taşımacılığı, ticaret, emniyet, çevre korunması, bürokratik işlemlerin kolaylaştırılması gibi birçok alanda tüm dünyada uluslararası kurallarla düzenlenmekte ve yürütülmektedir. Bu kapsamda, deniz taşımacılığı münhasıran ulusal bir faaliyet olmaktan ziyade uluslararası bir önemi haiz ve uluslararası rol almaktadır. Dolayısıyla deniz taşımacılığının etkili ve verimli yapılabilmesi için ülkeler arasında taşımacılık bağlarının oluşturulması ve ikili ve çok taraflı ilişkilerin geliştirilmesi büyük önem arz etmektedir. Zira, doğu-batı arasındaki mal hareketinin geçiş noktasında satın alma gücü paritesine göre yaklaşık 1 trilyon doların üzerinde gayrisafi millî hasılası ile bu coğrafyadaki dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi olan ülkemiz, iki kıtanın kesişme noktasında olması nedeniyle de özellikle Avrupa-Asya-Orta Doğu arasında doğal bir köprü tabii ki, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma Koridoru yani TRACECA koridorları; TEN-T, Avrasya Ulaştırma Bağlantıları ve Pan-Avrupa Koridoru IV’ün ağ ve koridor güzergâhlarının geçiş noktasında bulunmaktadır. Hâl böyle olunca, tabii ki hükümetlerimiz denizciliğe çok büyük önem vermiş ve tabii ki hükümetlerimiz son dokuz yılda denizcilikte çok büyük değişiklikler yapmışlardır.

İşte, bu değişikliklerden sizlere birkaç bilgi vermek istiyorum ki bilgiler ve değerlendirmeler daha sağlıklı yapılabilsin. Dendi ki: “Denizcilik sektörü ihmal edildi.” Bilesiniz ki denizcilik sektörü ihmal edilmedi. Neden? Çünkü Denizcilik Müsteşarlığında yüzde 5 olan denizci personel bugün yüzde 30’un üzerine çıkarılmıştır. Bu çok önemli bir veridir. Böyle olmuş da ne olmuş? 2002’de kara listede olan Türk bayraklı gemiler -ki o gün, 2002’de 146 tane gemi tutuluyordu yurt dışındaki limanlarda- bugün beyaz listededir. Neden? Çünkü yüzde 5 olan denizci sayısı yüzde 30’a çıkarıldı, denetimler sağlıklı ve sıhhatli yapıldı. Uluslararası bir sektör olan denizcilik sektöründe geçen yıl 40 gemi tutuldu, bu yıl bugüne kadar 21 gemi tutuldu. Bu, iyi bir cevaptır. 2002’de 146 gemi tutulmuş, bugün 21 gemi tutulmuş. Yine çok önemli bir ifade: Romanya’da son üç yılda Türkiye'nin 2 gemisi tutulmuştur, doğrudur; Romanya’nın ise Türkiye’de gemisi tutulmamıştır, bu da doğrudur. Neden? Çünkü Türk sahipli filo Türkiye'nin yaklaşık 20 milyon grostondur, Romanya’nın ise 1 milyon grostondan daha azdır. Siz Karadeniz’de, Akdeniz’de çok ciddi bir taşımacılık yapıyor iseniz tabii ki gemileriniz denetlenecek, tutulabilir ancak asıl iki gemiye bakmamak lazım, 2002’de 146 gemiyken bugün 21 gemiye bakmak lazım; 2002’de siz kara listedeyken bugün eğer bayrağınız beyaz listede prestijli bir konumda ise buna bakmanız lazım.

Yine, sektör çok ciddi bir şekilde desteklenmiş, ÖTV’si sıfırlanmış yakıtla yaklaşık 2,4 milyar Türk liralık destek verilmiş, hem yük taşımacılığında hem yolcu taşımacılığında, kabotajda çok ciddi artışlar olmuş.

Yine, limanlarımızda elleçlenen yük miktarı 190 milyon ton iken bugün 350 milyon tona çıkmıştır. Konteyner için bir ölçü olan TEU ölçüsü vardır, 20 feet konteyner için 2002’de 1,93 milyon konteyner elleçlenirken bugün bu sayı 6 milyona çıkmıştır.

Yine, uluslararası bağlantılı Ro-Ro gemileri ile Karadeniz ve Akdeniz’de on beş hatta bölgeler arası taşıma yapıyoruz ve bölgemizde lideriz.

Yine, verdiğimiz önemin bir başka göstergesi, Ro-Ro gemileriyle taşınan araç sayısı 200 bin iken bugün 321 bine çıkmıştır.

Limanlarımızı ziyaret eden kruvaziyer gemi sayısı 800’den 1.500’e çıkmış ancak çok daha önemlisi, 350 bin yolcu sayısı 2 milyon yolcuya çıkmıştır.

Yine bir başka önemli gösterge, bin groston ve üzeri gemileri kapsayan dünya filosunun yüzde 85,8’ini kontrol eden 30 ülke arasında ülkemiz 19 milyon 660 bin dead ton filo kapasitesiyle 15’inci sıraya yükselmiştir. Buradaki artış oranı da yaklaşık yüzde 110’dur.

Yine, tersanecilikle ilgili çok önemli bilgiler söylendi ama bir şey atlandı, dendi ki: “Efendim, küresel kriz var. Denizcilik sektörü küresel çalışan bir sektördür. Dolayısıyla küresel krizden çok etkilenmiştir ancak AK PARTİ hükûmetleri nedeniyle bu sektör ihmal edilmiştir.” Bir defa, başlangıçta kendiniz söylüyorsunuz: Küresel kriz var. Denizcilik sektörü küresel bir sektördür dolayısıyla bütün sektörlerden önce etkilenecek sektör olması normaldir.

Gemi inşasına gelince: Biliniz ki 550 bin dead weight tonluk yıllık kapasite bugün 3,6 milyon dead weight tona çıkmışsa bu AK PARTİ hükûmetlerinin bir başarısıdır. 37 tersane 70 tersaneye çıkmış ve devam edenlerle 126 tersaneye çıkacak ise bu AK PARTİ Hükûmetlerinin bir başarısıdır ve yine eğer denizcilik sektörünü Tuzla’ya sıkışmış olmaktan çıkarmış, eğer bunu Yalova’ya, eğer bunu Samsun’a, Trabzon’a, Ünye’ye, Ereğli’ye taşımışsanız bilesiniz ki bu denizcilik sektörünün bir başarısıdır.

Zaman dar, aslında çok şey söylenebilir ama bir iki cümleyle toparlayayım. Yine, tabii ki askerî gemi, tabii ki nükleer gemi, tabii ki bunun gibi birçok tehlikeli madde taşıyan gemiler özel gemilerdir ve bunların kendine has uluslararası denizcilik sektörünün kabul görmüş ve herkesin kabul ettiği kuralları vardır. Bu istisnaları getirip yolcu ve yük taşımacılığı anlamında bütün sektöre indirgemek doğru değildir.

Mavna çok özel bir yapıdır. Küçük yükleri taşırsınız. Tabii ki römorkörle taşırsınız ancak bilesiniz ki -az önce söyledim- 20 milyon dead weight tonluk bir filonuz var ise bunu kesinlikle getirip askerî gemilere, bunu kesinlikle getirip tehlikeli yük taşıyan gemilere veya nükleer atık taşıyan gemilere indirgememek gerekir. Zira çok ciddi bir sektördür.

Denizcilik sektöründe yapılanlar bunlarla sınırlı değil, birçok şey var ama ne yazık ki zamanım çok çok daraldı. Bilesiniz ki… Sayın Bozkır ilettiler ne işe yarayacak, dolayısıyla ona girmeyeyim.

Bir şey daha söyleyeyim son bir dakikada. Cumartesi günü akşam İstanbul’da bir toplantı vardı. “Denizcilik sektörünün oscarları” denen Altın Çıpa ödülleri veriliyordu. Orada denizcilik sektörünün duayenleri kürsüde dediler ki: “’Denizcilik Müsteşarlığı kaldırıldı.’ denince biz ‘Eyvah’ dedik ancak sonra bir baktık ki karşımıza Denizcilik Bakanlığı çıkmış; Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme.”

Yine bir şey daha söylendi: “Bu sektör Bakandan umudunu kesti.” Bilesiniz ki o sektör… 21 kişilik jüriden oluşan, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinin aday adaylarının ve adaylarının da içinde bulunduğu, denizcilik sektörü duayenlerinden yılın siyasetçisi ödülünü almış bir Bakan ve çok ciddi bir şekilde bir alkış ve Denizcilik Bakanlığının kurulmuş olmasının hazzı, teşekkürü vardı o akşam. Dolayısıyla, sektör umudunu kesmemiştir, sektör doğru ellerdedir, sektör doğru yoldadır.

Bu anlamda, ben hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Anlaşmanın ülkemize ve denizciliğimize, Romanya’ya hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Arslan.

Sayın milletvekilleri, şimdi soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Soru-cevap bölümü yirmi dakikadır.

Sayın Türkkan, Sayın Işık, Sayın Vural, Sayın Dedeoğlu, Sayın Erdoğan ve Sayın Şeker sisteme girmişler.

Tekrar hatırlatıyorum sorulara bir dakika süre vereceğimi.

Buyurunuz Sayın Türkkan.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Romanya’yla yapılan bu anlaşmadan yola çıkarak bir şey sormak istiyorum.

Geçtiğimiz yakın bir dönemde Denizcilik Müsteşarlığı lağvedilerek Denizcilik Müsteşarlığı Ulaştırma Bakanlığına bağlandı. Yalnız, sektör temsilcileriyle hiçbir şekilde görüşülmeden, zaten krizde olan denizcilik sektörünü tekrar biraz daha sıkıntıya koyabilecek bir kararı neden aldı? Hükûmete bunu sormak istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkkan.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, hâlen ülkemizin bu anlaşma kapsamına giren ve devletin gemi siciline kaydedilmiş kaç gemisi bulunmaktadır? Bu gemilerin ne kadarı devlete, ne kadarı da özel sektöre aittir?

İkinci sorum: Doğu Akdeniz’e petrol arama ve araştırma amacıyla gönderilen  “Piri Reis” isimli geminin faaliyetleri sonucunda ne tür bulgulara varılmıştır?

Güney Kıbrıs Rum yönetimi ve İsrail’in doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz çıkartmaya yönelik faaliyetleri Piri Reis gemisiyle yapılan çıkartmadan ne düzeyde etkilenmiştir?

Yine aynı kapsamda ikinci bir sismik arama gemisinin kiralandığı yönünde kamuoyunda çıkan haberler doğru mudur? Doğruysa bu gemi hangi şartlarda ve nereden kiralanmıştır, bu amaçla ne kadar kira bedeli ödenmiştir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Sayın Vural…

OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür ederim.

Aracılığınızla Sayın Bakana… Denizlerde münhasır ekonomik bölgeyle ilgili belirlediğimiz alanlar var mıdır? Bu konuda bilgi verirseniz memnun olurum.

Bir diğer, tabii, konuyla ilgili değil ama müsamahanızla, şehit ailelerinin bir yakınını işe almak ve- milletvekillerimiz defalarca dile getirdi- ikinci bir yakınını da işe almak konusunda olumlu birtakım gelişmeler var mı, somut adım atıldı mı? Aynı zamanda, şehitlerimiz için verilen bu haktan malul gaziler için de malul gazileri de eşitlik ilkesi çerçevesinde faydalandırmayı düşünüyor musunuz? Eğer mümkün olursa buna da cevap verirseniz memnun olurum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Vural.

Sayın Dedeoğlu…

MESUT DEDEOĞLU (Kahramanmaraş) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Romanya ile imzalanan anlaşmanın “Tanımlar” başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen “Bir akit taraf devletin ülkesi” ifadesinin tanımında, “yer altı suları” ve “iç sular” gibi terimlere anlaşmada neden özel bir yer verildiğini…

İkinci sorum: Bu anlaşma ile ülkemize nasıl bir katma değer sağlandığı veyahut da sağlanacağı öngörülmektedir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Dedeoğlu.

Sayın Erdoğan…

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Muğla, kıyı şeridi en uzun olan ilimizdir. Muğla’nın başta kruvazör turizmi olmak üzere denizcilik sektöründen daha fazla yararlandırılması için Denizcilik Müsteşarlığının herhangi bir çalışması var mıdır? Bunu öğrenmek istiyorum.

Gene son yıllarda, mavi yolculuk konusunda Muğla kıyıları artan bir önem arz etmekte ve burada deniz trafiği hızla artmaktadır. Bu deniz kirliliğinin kontrolü konusunda Muğla’ya özel bir projeniz var mıdır? Çünkü Muğla’nın turizmden elde ettiği çok ciddi bir gelir vardır. Eğer denizler kirlenirse uzun vadede bu manada ciddi sıkıntılar ortaya çıkacaktır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Erdoğan.

Sayın Şeker…

MEHMET ŞEKER (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bozkır konuşurken vize ile ilgili şu sözleri sarf etti: “Avrupa Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı vize uygulamadan vazgeçerse Türkiye’den kimse yurt dışına gitmez, onlardan daha çok insan Türkiye’ye gelir.” Oysa biz o ülkelere sınırda vize uygulaması dışında bir vize uygulamıyoruz. Kaldı ki İnternet’in “Google” sayfasına bile girdiğinizde Türkiye’ye vize uygulayan ülkeler iki karış tutarken bizim vize uyguladığımız ülkeler sadece sınırda kalmaktadır. Bize Türki cumhuriyetler, hatta Müslüman ülkelerin çoğu vize uygulamaktadır. 1980 yılından beri vize uygulayan Avrupa Birliğine karşı biz şimdiye kadar niye bir şeyler yapamamışız? Kaldı ki bu ülkelerin içerisinde Türki cumhuriyetler ve Müslüman ülkeler var. Bunlar bize karşı niçin vize uygulamaktadır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şeker.

Sayın Çalık…

ÖZNUR ÇALIK (Malatya) – Efendim, ben Millî Savunma Bakanımıza özellikle bedelli askerlerimizin beklediği haberi sormak adına söz aldım. Bedelli askerlikle ilgili süreç konusunda bilgi verebilir misiniz Sayın Bakanım?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Çalık.

Sayın Selamoğlu…

TÜLAY SELAMOĞLU (Ankara) – Sayın Bakanım, özellikle bedelli askerlikte yaş sınırlarıyla ilgili çok talepler geliyor bizlere. Bu taleplerle ilgili bilgiler yani istekler size de geliyordur. Bunun, kararların belirlenmesinin hızlı olmasını arzu ediyoruz çünkü bu gençler arasında konunun çok genişlemesi oluyor. Onunla ilgili çalışmalar hakkında bilgi istiyorum.

Sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Selamoğlu.

Buyurunuz Sayın Bakan.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Denizcilik Müsteşarlığının kapanması denizciliğin küçülmesi olarak yorumlanabilir mi veya Hükûmetin önem vermediği… Bu doğru değildir. Sayın Kars Milletvekilimiz Ahmet Arslan da bu konuda açıkladı. Artık Ulaştırma Bakanlığı Denizcilik Bakanlığı oldu. Müsteşarı Denizcilikten gelme, Müsteşar Yardımcısı Denizcilikten gelme, içine konulacak 4-5 tane genel müdür Denizcilikten gelme. Eğer öyle bakarsak, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı.

Binali Bey başarılı bir bakan, ondan hiç şüphe yok. Dokuz yıldır herkes, Sayın Devlet Bahçeli bile “Bölünmüş yolları çok güzel yaptı, hepimiz kullanıyoruz.” dedi. Deniz Baykal da öyle dedi. Dolayısıyla, Ulaştırma Bakanının başarılı olduğu konusunda hiç kimsenin şüphesi yok ve kendisi de gemi inşa mühendisi. Bakın, orada İhsan Kalkavan Bey var, çok güzel, CHP milletvekilimiz, denizciliğin ne noktaya geldiğini bilir. Burada Ali Torlak Bey var MHP’den, o da denizciliğin ne noktaya geldiğini bilir. Binali Bey başarılıdır. Hiçbir başarılı bakan kendisini daha başarısız kılacak bir eyleme imza atmaz. Binali Bey’e güveniyoruz. Kendisi denizcidir, gemi inşa mühendisidir, denizciliği de, ulaştırmayı da alınmış olduğu noktadan çok iyi bir noktaya getirdi, bundan sonra da daha iyi bir noktaya getirecektir, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Yine sayın hatip söyledi, dedi ki: “Bugün Türkiye tersanecilikte, gemi inşada küresel aktör olmuştur.” Bunu söylediniz. Küresel aktör nasıl olacaksınız? Demek ki gemi inşada çok iyi bir noktaya gelebilmek lazım. Gemi inşada çok iyi bir noktaya geldiğiniz için küresel aktör oldunuz. Yine, gemi inşada, mega yat inşasında dünyada ilk beş arasındayız.

Yine dedi ki: “Biz yurt dışında 50 bin dead weight tona kadar gemi yaptırabiliyoruz.” İşte, Çin’dedir, Kore’dedir, Japonya’dadır. Türkiye’de 300 bin dead weight tona kadar da gemi yapılabilmekte. Dolayısıyla, Türkiye’nin gemi inşada katetmiş olduğu mesafe, gerçekten, Türkiye’nin gurur duyacağı bir mesafedir.

Bir kriz yok mudur geçmişe kıyasla? Muhakkak ki bir kriz vardır ancak bu, dünyadaki daralmayla alakalı bir husustur. Dolayısıyla, Türk denizciliği kesinlikle 2002’deki durumdan da çok daha iyidir, 2007’deki durumdan da çok daha iyidir, daha iyi olacaktır diye düşünüyorum.

Yine bir başka sayın hatip söyledi: “Denizcilik sektörü AB’ye girmiştir ülkesinden önce.” MİLGEM’i yapan bir ülke, MİLGEM’i yapan, millî gemisini yapan… İnanın Türkiye'nin gurur duyması gereken bir husus. Askerî gemi yapmak daha yüksek teknolojiyi gerektirir.

Ben yurt dışında bulunduğumda inanın ki gelen birçok savunma bakanı: “Bu gemiyi nasıl yaptınız?” Bunu, Brezilya Savunma Bakanı dahi dile getirdi. Türkiye'nin ulaşmış olduğu teknolojik standardı göstermesi açısından çok önemlidir.  Belki dağın tepesinde olanlar dağın yüksekliğini  bilmezler, dağdan uzaklaştıkça dağın yüksekliğini anlarsınız. Türkiye'nin gemi inşada gelmiş durumunu belki takdir edemesek bile dışarı çıkıp bakıldığında Türkiye gemi inşada çok iyi bir noktaya gelmiştir. MİLGEM de, millî gemi de bunlardan bir tanesidir.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Bakan, bir şey sorabilir miyim?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ  (Sivas) – Tabii.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Bakan, çok başarılı olan Ulaştırma Bakanının geçmişte Müsteşarlığını yaptınız mı?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ  (Sivas) –  Yaptım, Denizcilik Müsteşarlığı yaptım. Bundan da hiç şey etmiyorum, gururla söylüyorum çünkü denizcilik konusunu ben iyi biliyorum.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Sayın Bakanım, Karadeniz Ereğli’deki tersanelerden kaç tanesi açık haberiniz var mı?

BAŞKAN –  Sayın milletvekilleri, lütfen…

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Açık olan tersane var mı?

BAŞKAN –  Sayın Köktürk…

Sayın Bakan, devam ediniz.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ  (Sivas) –  Bir başka soru Kredi Garanti Fonuyla ilgili. Kredi Garanti Fonu’ndan… Ben ne söylersem doğruyu söylerim -ben yani öyle şey değil- onun için söylediğim sözlere lütfen güvenin yani yanlış bilgi vermem. “Kredi Garanti Fonu’nu 10 tane kendi adamınıza veya yandaşlarınıza vermiş.” diye  bir ithamda bulunuldu, bu da doğru değil, yakıştıramam. Niçin? Kredi Garanti Fonu 1991 yılında kuruldu. TOBB ortak, TESK ortak, KOSGEB ortak, Türkiye Halk Bankası ortak ve yönetimde TOBB var. Dolayısıyla, TOBB’un da herhâlde ne kadar böyle siyasete açık olduğunu yine sizler çok iyi takdir edersiniz. Dolayısıyla, burada kesinlik böyle bir siyasi yönlendirme yoktur.

Bir başka husus: Şimdi burada arkadaşlarım söylediler, Sayın Metin Külünk de söyledi; ben de Kahire’de, Mısır’da bulundum, ben de Libya’ya gittim Sayın Başbakanla, ben de gittim Tunus’a. Her gittiğimiz yerde Türk Bayrağı’nı gördük, gururla gördük. O seferden döndükten sonra Filistin Büyükelçisi -herkes gidip sorabilir- beni ziyaret etti “İsmet Bey yüz yıl önce bu coğrafyanın her tarafında Türk Bayrağı vardı, bunu siz açmıştınız ancak şimdi her noktada Türk Bayrağı var, bunu de biz açtık.” dedi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Her tarafta Türk Bayrağı’nı görüp de bundan sadece Türkiye’ye düşman olanlar sırf sorun diye bakar ama Türkiye'nin bu her tarafında bayrağının dalgalanmasından herkesin gurur duyması lazım. Bundan rahatsızlık duyulur mu? Her tarafta inanın bayrak dalgalanıyor mu?

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Her taraftaki Türk Bayrağı’nı da yakıyorlar işte!

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Eskiden sadece diplomatik misyonlarınızda bayrak dalgalanırdı, şimdi sokaklarda da. Resimlerini görmediniz mi? Göndereyim. İnternet sitelerini görmediniz mi?  Göndereyim.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Bakan, Sarkozy gittiğinde Fransız bayraklarıyla aynı adamlar oradaydı.

HÜSEYİN BÜRGE (İstanbul) – Yapma, yapma!

BAŞKAN – Lütfen, lütfen sayın milletvekilleri, Sayın Bakan…

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Bak bak…

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen sorulara cevap veriniz.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Evet, sorulara cevap veriyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) – Türkiye’de İngiliz Bayrağı’nın dalgalanmasından memnun mu olacaksınız?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – İki: Biz, her tarafta Türk Bayrağı'nın dalgalanmasından…

OKTAY VURAL (İzmir) – Siyaset bayrak üzerinden yapılmaz Sayın Bakan.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

Sayın Bakan, lütfen soruları…

OKTAY VURAL (İzmir) – Burada hiçbir milletvekilinin birbirine söyleyeceği bir şey yoktur.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Sayın Vural… Sayın Vural…

OKTAY VURAL (İzmir) – Elbette gurur duyarız.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Ha, gurur duymak lazım. Bunu söylediğiniz an problem bitmiştir. Amaç, bu bayrağı daha yükseğe çıkarmak. Bu 4x400 bayrak yarışı ise biz bu bayrağı aldığımız noktadan daha iyi bir noktaya getirdik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

OKTAY VURAL (İzmir) – Bu konuda kiminle rekabet edebilirsiniz? Bu konuda rekabet etmek kim ya?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Yine bir başka arkadaşım söyledi, dedi ki: “Bu sözleşmede nükleer gemi yok.” Yani konuyu bilerek söylüyorum ki tehlikeli atıkların sınır ötesi taşınmasına ilişkin Basel Sözleşmesi’ne hem Türkiye hem Romanya taraftır. Dolayısıyla, onların taşınması ayrı bir statüye tabidir. Bizim bir tane nükleer gemimiz var mı? Yok. Romanya’nın bir tane nükleer gemisi var mı? Yok. Olmayan gemiler hakkında mı sözleşme yapmamız gerekirdi? O da ayrı bir şey. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Yine bir başka husus, Sayın Vural şehitler, gazilerle ilgili çalışma yapılıyor mu… Bugün Sayın Başbakanımız açıkladı, daha önceden şehitlerimizin yakınlarından bir insan kamu kuruluşlarında görevlendiriliyordu, inşallah bu sayıyı yakında ikiye çıkaracağız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bir de hem İçişleri Bakanlığımız hem Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımız hem de Millî Savunma Bakanlığının ortak bir çalışması var. Diyoruz ki bu şehitlerin yakınları ve gazilerimiz bize en büyük emanettir. Onlar bu ülke için yapılabilecek fedakârlıkların en büyüğünü yapmışlardır. Bunlara ne versek hakkıdır diyoruz, onlara ne versek biz hakkıdır diyoruz.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Onun için mi Başbakanlığın önünde coplandılar?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Güzel kardeşim, canım kardeşim, şehit sadece bu dönem olmadı ki 2002’den önce de şehit vardı.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Başbakanlığın önünde coplamadık mı zaten…

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Sizin döneminizdeki verilen hakları biz daha iyi duruma getiriyoruz, daha kötü duruma getirirsek bize ne söyleseniz hakkıdır ama biz aldığımız noktadan daha iyi bir noktaya getireceğiz, inşallah çok kısa zamanda da onu getireceğiz.

MURARREM İNCE (Yalova) – Başbakanlık önünde coplamadılar mı? Adamların kolu bacağı çıkmadı mı?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Biz ne versek… Biz daha iyi bir duruma getireceğiz. Biz sadece bunun istismarını yapmadık, hiçbir zaman da istismarını da yapmadık…

OKTAY VURAL (İzmir) – Bu konuyu niye vicdani retle ilgili bir dönemde getirdiniz?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen karşılıklı konuşmayınız.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas)  – Sayın Vural, onunla ilgili bir alakası yok. Bu, aylar önce yapılmış bir çalışmadır. Dolayısıyla bunu Sivas’ta -eğer ki yani açın lütfen gazetelere bakın- bayramlaşmaya gittiğimde de her yerde söylediğim ibaredir. Şehit yakınlarımız ve gazilerimiz bize bu milletin emanetidir. Bu emanete ne talepleri varsa herkesten yazılı talep istedik. Dolayısıyla o talepler geliyor. Ortak olarak baktık, inşallah en kısa zamanda bir neticeye ulaştıracağız.

Bedelli askerlikle ilgili Sayın Başbakanımız bugün açıkladı. Bu hafta sonuna kadar veya önümüzdeki hafta sonuna kadar bu işi neticelendireceğiz. Dolayısıyla biz de onu söylüyoruz ki bu iş af gibidir ya dile getirmemek lazım ya da dile getirdikten sonra en kısa zamanda sonuçlandırmak lazım. Bunu da bugün Sayın Başbakanımız açıkladı ya bu hafta ya da önümüzdeki bu neticelenecektir.

Bir diğer husus: “Libya’ya Haçlı seferi var.” diyor. Kim söyledi? Putin. Yani Libya’ya yapılan bir seferde Libya halkı sokaklara dökülmüş. Ya Kaddafi’nin safında olacaksınız ya Libya halkının safında olacaksınız. Libya’daki bu harekâta katılan Türkiye, Haçlı seferinde olabilir mi? Libya’ya katılan harekâtta Katar, Haçlı seferinin içinde olabilir mi? Birleşik Arap Emirlikleri, bu operasyonun içerisinde Haçlı seferinde olabilir mi? Ama hangi gözle baktığınız önemli? Putin’in gözünde bakarsanız öyledir ama biz Libya halkının gözünde bakıyoruz ki Libya halkı ne talep etmişse biz onu yerine getirmişizdir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) - Amerika’nın gözüyle bakılıyor, Libya halkının değil.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Ne zamandan beri Libya halkının gözüyle, ne zamandan beri?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) - Dün de Libya halkının yanındaydık bugün de Libya halkının yanındayız, bundan sonra da Libya halkının yanında olacağız diyorum.

Bir başka husus…

OKTAY VURAL (İzmir) – ABD söyledikten sonra. Kaddafi’den insan hakları ödülü aldığı zaman Libya halkı...

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Çelişki olmasın çelişki…

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen sorulara cevap veriniz.

Buyurunuz.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) -  Bir başka soru: Piri Reis’in Kıbrıs’ın güneyindeki araştırmaları tamamlanmıştır, verilerin işlenmesine başlanmıştır. Bu verilerin iki aylık süre içerisinde neticeleri alınacaktır ve kamuoyuna açıklanacaktır.

Bir başka, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ikinci sismik araştırma gemisini Norveç’ten kiralamıştır. Yeni bir alım ve yapım çalışmaları da bu arada devam etmektedir. Bunun da inşallah sözleşmesini isteyene iletiriz.

Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesi... Biliyorsunuz, münhasır ekonomik bölge, denize kıyısı olan iki ülkenin anlaşmalarıyla belirlenmiştir. Karadeniz’de tamamen münhasır ekonomik bölge çizilmiş durumdadır. Gerek Bulgaristan’la gerek Romanya’yla gerek Ukrayna’yla gerek Rusya’yla gerekse Gürcistan’da tamamıyla Karadeniz’de münhasır ekonomik bölge taraflar arasında çizilmiş ve belirlenmiştir. Buradan da baktığımızda, Karadeniz’in bütün diğer ülkeleri bir yanda, yaklaşık Karadeniz’in yarısı Türkiye’de kalmıştır. Onu da çok net olarak belirtelim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Akdeniz?

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Akdeniz’de ikili görüşmeler önemli, söyledik ya. İkili görüşmelerde ilk defa, işte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle sözleşme imzalanmış durumda. Diğer ülkelerle de bu görüşmeler devam etmektedir.

Bir başka sonuç, yine denildi ki: “Bu sözleşme ne getirecek?” Bu sözleşmenin ne getireceği bu sözleşmede yazıyor. Ne diyor? Gemi inşası, gemi tamiri, gemi sökümü dâhil olmak üzere seyirle ilgili konularda teknik iş birliği ve eğitim alanında iş birliği yapmak.

Bir başka, Türkiye veya Romanya bayrağını taşıyan gemilerle deniz yoluyla uluslararası taşımacılık konusunda tek taraflı kısıtlamalardan kaçınmak.

Yine bir başka, limanlardaki gerekli işlemleri kolaylaştırıp hızlandırmak, bürokratik işlemleri azaltmak, liman formalitelerini basitleştirmek. Uluslararası sözleşmeleri de göz önüne alarak tarafların birbirine kolaylık göstermesi.

Yine gemilerde gemi adamı çalışır. Bu gemi adamları çalıştığı zaman pasaport da taşımazlar. Kendilerinin gemi adamı cüzdanı pasaport yerine geçer. Gemiyle gelenler o gemi adamı cüzdanıyla karaya çıkabilirler, o ili ziyaret edebilirler. İşte burada o da yazıyor.

Millî mevzuatına göre gemilerdeki mürettebat üyeleri yolcuların tanzim edilmiş kimlik belgelerini tanıyacaktır ve Türkiye Cumhuriyeti için gemi adamı cüzdanı, işte Romanya için de “Seaman’s Book” bu niteliktedir ve bunları iki taraf da kendi ülkelerinde kabul edecektir.

Yine “Bu evraklara sahip olanların vizesiz olarak karaya çıkmalarına ve dolaşmalarına izin verilecektir.” denir.

Yine, eğer ki bir deniz kazası geçirilirse o deniz kazasında yolcuların taşınması veya yükün taşınması konusunda, başka gemilere aktarılması konusunda çok büyük bir kolaylık getirilecektir, o da burada belirtilir.

Yine, çevre koruma konusunda iki ülke iş birliği yapacaktır, herhangi bir deniz kazasında veya deniz kirlenmesi konusunda o ülkenin mevzuatına tabi olacağı da belirtilmiştir ve ortak bir denizcilik komitesi kurulması kararlaştırılmıştır ve Tuna Nehri’yle ilgili olarak da deniz ulaştırmasından en kolay şekilde faydalanılabilmesi için ikili görüşmelerde birbirine destek olacaktır.

Tuna’yla ilgili seyrüseferler ayrı bir sözleşme konusudur. 1948 tarihinde, 18 Ağustos 1948 tarihinde Belgrat’ta, Tuna’da Seyrüsefer Rejimi Sözleşmesi imzalanmıştır. Yine 1994 yılında Tuna Nehri’nin Korunması ve Sürdürülebilir Kullanım Sözleşmesi vardır ve Avrupa mevzuatı da yine Tuna’yla ilgili seyrüsefer hukukunu düzenlemektedir. Dolayısıyla, burada da, bu sözleşmede de o sözleşmelere atıflar yapılmaktadır.

Yine, bir başka soru soruldu, “Yer altı ve iç sular” tabirinin Romanya tarafından önerildiği, heyetimizin bu tabirlere gerek olmadığı… Ama, ülke tanımından ne anlaşılması gerekir? Ülkenin havası da ülkenin bir parçasıdır, ülkenin toprak parçası da bir parçasıdır, ülkenin deniz hattı da -karasuları diyoruz- bir parçasıdır, karasularının altındaki toprak da ülkenin bir parçasıdır. Bu kapsam şeyinde bu cümle kullanılmıştır.

BAŞKAN – Sayın Bakan, süremiz doldu. Yazılı olarak cevap verirseniz diğerlerine…

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Uygundur.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Kendi sorularının cevaplandırılmadığını düşünen sayın milletvekillerimizin sorularının yazılı olarak cevaplandırılacağının bilinmesini isterim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Vural…

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Bakan “Ben ne dersem doğrudur.” dedi, hatta “Denizcilikteki gelişmeleri Milletvekilimiz Ali Torlak Bey’e sorarsanız ne kadar memnun olduğunu kendisi de ifade edecek.” dedi.

Biraz önce telefonla konuştum “Ya, beni güldürmesinler!” dedi. Yani, gerçekten Sayın Bakanın doğruları bu kadarsa… Biraz önce telefonla konuştum, Sayın Milletvekilinin denizcilik sektörünün sorunlarıyla ilgili verdiği araştırma önergeleri, soru önergeleri vardır. 1.100 çalışanından 65’e düşürdüğüne göre gerçekten birilerinin işi iyi olabilir ama bazılarının işi iyi değil.

BAŞKAN – Sayın Vural, teşekkür ederiz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Evet, yeni tersane yapanların işi iyi.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sizin siyasal tercihlerinizin ve yandaş arayışınızın belli yörelerde nasıl yapıldığını da biliyoruz. Yakında o konudaki sizin de dahlinizi açıklayacağız.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Vural.

AHMET İHSAN KALKAVAN (Samsun) – Sayın Başkan, Sayın Bakan ismimi zikrederek...

OKTAY VURAL (İzmir) – Demek ne derseniz doğru değil.

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – Benim her söylediğim doğrudur.

AHMET İHSAN KALKAVAN (Samsun) – İsmimi zikretmiştir Sayın Bakan. Sataşma yok, bir açıklama getirecektim efendim.

BAŞKAN – Sayın Kalkavan, yerinizden, buyurunuz.

AHMET İHSAN KALKAVAN (Samsun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, bizim Deniz Ticaret Odalarının kuruluşundan bu yana rahmetli kurucular, birisi bugün sağdır ve bugün yönetimde olanların tek isteği denizcilik bakanlığıydı ama bizim denizcilik bakanlığı görüşümüz bütün denizcilikle ilgili birimlerin bir çatı altında toplanıp –sizler de iyi biliyorsunuz- bir bakanlık oluşturulmasıydı ama bugün bakıyoruz ki limanlar, bazı şeyler Ulaştırma Bakanlığına bağlı, yatçılık Turizm Bakanlığına bağlı, balıkçılık sektörü Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bağlı. Bunlar, tabii, bakanlıkların birtakım düşünceleri yüzünden hiçbir şekilde bir araya getirilip kurulamadı.

Şimdi, kurulacak bir denizcilikle ilgili bakanlığın bu turizmi, balıkçılığı, Limanları ve Müsteşarlığın şu ana kadar yapmış olduğu bütün görevleri bir araya toplayıp kurulacak bir bakanlık olacaksa biz öyle bir denizcilik bakanlığının hem Deniz Ticaret Odaları olarak hem Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak doğru olduğuna inanıyoruz. Böyle bir konuyla, yani...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kalkavan.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. Maddelerine...

III.- YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan yoklama talebimiz vardır.

BAŞKAN – Yoklama talebi vardır.

Oylamayı yoklama talebinden sonra yerine getireceğim.

Sayın Erdoğdu, Sayın Tezcan, Sayın Köktürk, Sayın İnce, Sayın Öner, Sayın Kalkavan, Sayın Soydan, Sayın Tanal, Sayın Öğüt, Sayın Özdemir, Sayın Dinçer, Sayın Ekinci, Sayın Bulut, Sayın Havutça, Sayın Demir, Sayın Şeker, Sayın Atıcı, Sayın Değirmendereli, Sayın Özcan, Sayın Serindağ.

BAŞKAN – Üç dakika süre veriyorum sayın milletvekilleri.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

X.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/330) (S. Sayısı: 41) (Devam)

 

BAŞKAN –Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE

ROMANYA HÜKÜMETİ ARASINDA DENİZCİLİK

ANLAŞMASININ ONAYLANMASININ UYGUN

BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

 

MADDE 1- (1) 3 Mart 2008 tarihinde Bükreş’te imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Denizcilik Anlaşması”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – 1’inci madde üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Gaziantep Milletvekili Ali Serindağ. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Serindağ.

CHP GRUBU ADINA ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Romanya Hükûmeti Arasında Denizcilik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, denizcilik sektörü ülkelerin dünyaya açılımını ve entegrasyonunu sağlayan en önemli sektörlerden biridir. Bu açılım ve entegrasyon ne derecede güçlü olursa ülkelerin ekonomik gücü de o derece yüksek olmaktadır. Türkiye, denizcilik sektörü açısından jeopolitik ve jeostratejik bir öneme sahiptir. Dünyada değişen ekonomik şartlar, siyasi olaylar ve teknolojik gelişmelere paralel olarak deniz taşımacılığı dökme taşımacılıktan konteyner ve Ro-Ro taşımacılığına doğru kaymıştır. Ancak bu gelişmelerde, coğrafi konumu Asya ile Avrupa arasında bir köprü durumunda olmasına rağmen, Türkiye oldukça geride kalmıştır. Türk deniz ticaret filomuz taşıma taleplerini karşılayabilecek seviyede değildir. Denizcilik faaliyetlerinin önemli bir bölümünü teşkil eden Türk gemi ve inşa sanayisi uzun vadeli ve istikrarlı, bağımsız bir gelişme politikasına sahip değildir ve yeterince teşvik görmemektedir.

Ülkemizin uluslararası deniz ulaşım yollarının kavşağında bulunduğunu hepimiz biliyoruz ancak bu jeostratejik ve coğrafi konumuna rağmen, 8.333 kilometre kıyısı bulunmasına rağmen, dünya ticaretinde hak ettiği yeri ülkemiz maalesef alamamıştır. Bu nedenle, Türkiye’yi doğu-batı, kuzey-güney ulaşım koridorunda transit uğrağı konumuna getirmek için Türk deniz ticaret filosunun nicel ve nitel olarak taşıma talepleriyle uyumlu, dünya standartlarına ve teknolojik gelişmelere uygun bir yapıya kavuşturulması önem arz etmektedir.

Sayın milletvekilleri, ülkeler arasında yapılan anlaşmaların hangi alanla ilgili olursa olsun diğer alanlarda da o ülkelerin ilişkilerini olumlu yönde geliştirdiği bilinmektedir. O nedenle biz, Romanya ile Deniz Ticaret Anlaşması yapılmış olmasını bir bölge ülkesi olarak önemli görüyoruz.

Biliyorsunuz, AKP iktidara geldiği vakit, bölge ülkeleriyle ve komşu ülkelerle ilişkilere önem verdiğini belirtmiş ve bu konuda sıfır sorun politikası izleyeceğini deklare etmiştir. Ancak hepimiz biliyoruz ki ve son gelişmeler de gösteriyor ki, bu sıfır sorun politikası sorunlar yumağı hâline gelmiştir. Nasıl? İsterseniz sayın milletvekilleri, kısaca bir iki örnek vermek istiyorum.

Biraz evvel konuşan arkadaşlarımız, sayın milletvekilleri, grup sözcülerinin bir bölümü Libya’dan bahsettiler. Biliyorsunuz Libya, Türkiye ile ilişkileri fazla olan bir ülkeydi. Öyle fazlaydı ki, Kaddafi, Sayın Başbakanımıza İnsan Hakları Ödülü verdi, ilişkilerimiz o kadar ileriydi. Sonra, Libya’daki olaylar üzerine NATO’nun müdahalesi gündeme geldiği vakit Sayın Başbakanımız “NATO’nun orada ne işi var?” diye yüksek sesle görüşünü dile getirmişti. Ama sonra ne oldu? Hepimiz biliyoruz ki, denizden ablukaya bizim gemilerimiz iştirak etti ve sayın milletvekilleri, dünya literatürüne girmiş olan Türk usulü para taşımacılığıyla, biz, bir gruba 300 milyon dolar gönderdik ve bunun adı “Türk taşımacılığı” oldu.

Sonra ne oldu? Kaddafi hepinizin gördüğü şekilde ve zannediyorum gayrinsani bir şekilde hayatını kaybetti.

 Biz Kaddafi’yi savunuyoruz değiliz, kesinlikle. Biz, diktatörleri savunmayız ama ülkelerin diğer ülkelerle ilişkilerinde millî çıkarlarını göz önünde bulundurması gerektiğine inanırız. (CHP sıralarından alkışlar)

Daha sonra ne oldu? Suriye’yle ilişkilere bakalım: Suriye’yle ilişkilerimiz o kadar ileri dereceye vardırıldı ki ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yaptık. Başka ne yaptık? Beraber tatil yörelerine gittiler. Başka ne oldu? “Schengen yerine biz Şamgen’i kuruyoruz.” dedi Sayın Başbakanımız ve kısa bir süre sonra, sanki o Suriye o Suriye değilmiş gibi, o Beşar Esad başka Beşar Esad’mış gibi, ilişkilerimiz bugünkü noktaya geldi. Savaş durumuna geldik. Ticaretimiz olumsuz etkilendi. O kadar olumsuz etkilendi ki komşu illerin esnafı feveran eder hâle geldi. İşte, Gaziantep’te, esnafın basına yansıyan görüşleri. Evet sayın milletvekilleri, şöyle diyor basın: “Gaziantep’in Laleli’si konumunda olan İnönü Caddesi’ndeki İran Pazarı’nda esnaf Suriye’nin ithalatı durdurma kararı ile yıkıldı. 6 aydan beri yaşanan sıkıntının son kararla doruğa çıktığını belirten esnaf, ‘Bu karar bizim kepenkleri kapatmamız anlamına geliyor.’ şeklinde konuştular.”

İşte, komşu ülkelerle yaratılan sorunların neticeleri bunlar ve şu soruyu hepimizin sorması lazım, aslında sayın milletvekilleri, bana göre, sizin de sormanız lazım: Beş altı ay içerisinde ne oldu? Suriye mi değişti, biz mi değiştik, Beşar Esad mı değişti? Beşar Esad önce çok demokrattı da sonra mı diktatör oldu? Bu soruyu niye kendimize sormuyoruz?

MUHARREM İNCE (Yalova) – Beşar Esad da mı gömlek değiştirdi acaba?

ALİ SERİNDAĞ (Devamla) - Şimdi, Suriye, bölgemizin önemli ülkelerinden birisi, gerek Orta Doğu politikasında ülkemizin komşusu olması nedeniyle gerekse bölgede önemli bir konuma sahip. Suriye egemen bir ülke, biz Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına önem veriyoruz. “Suriye’de sorun yoktur.” demiyoruz ancak Suriye’de var olan sorunların Suriyeliler tarafından, Suriye halkı tarafından çözümlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Biz, başka ülkelerin iç işlerine karışmak gibi bir politikayı benimsemiyoruz. Sayın Başbakan, Suriye’deki sorunları bizim iç işlerimiz olarak görüyor. Bizim zaten kendimize yetecek kadar iç sorunumuz var, neden Suriye sorununu, Suriye meselesini iç politika meselesi hâline getirelim?

İngiltere’den gelen biri anlatıyordu, diyor ki: “Bir arabanın arkasında şu söz var: ‘Amerika’yı kızdırma, yoksa ülkenize demokrasi getirir.’” Değerli arkadaşlarım, işte bizim Suriye’yle ilgili geldiğimiz nokta burada.

Devam edelim, İsrail’le ilişkilerimize bakalım. İsrail’le görünürde çok… İsrail’e karşı sert politikalar izliyoruz ama bir yandan da füze kalkanını getiriyoruz, İsrail’i koruyacak şekilde Malatya’ya monte ediyoruz. Mavi Marmara gemisinde 9 yurttaşımız hunharca katledildi. Ne yaptık? Hani özür dileyeceklerdi, hani tazminat ödeyeceklerdi? Sesimiz çıkmadı.

Şimdi, Sayın Davutoğlu şöyle diyor: “Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrüsefer güvenliğini sağlamak için önlem alacaktır, gerekirse donanmasını gönderecek, uçaklarını kaldıracaktır.” Peki, ne oldu? İşte hepiniz de biliyorsunuz ki İsrail dünyanın gözü önünde iki gemiyi durdurdu ve limanlarına çekti. Ne oldu arkadaşlar?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen, sözlerinizi tamamlayınız.

ALİ SERİNDAĞ (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başbakanımız Gazze’ye gidecekti. Neden gitmedi, ne oldu?

Değerli arkadaşlarım, işte bu soruları sizin sormanız gerekmektedir. Komşularımızla ilişkilerimiz, sözlerimin başında da söylediğim gibi, sıfır sorun noktasından sorunlar yumağına gelmiştir. İran’la ilişkilerimiz bozulmuştur. Azerbaycan’la ilişkilerimiz bozulmuştur, iki devlet tek millet olan Azerbaycan’la ilişkilerimiz bozulmuştur. Ve komşu ülkeler üzerindeki güvenimizi, maalesef, muhafaza edemedik. Türkiye çok önemli bir ülke, ben Sayın Bozkır’ın o konudaki görüşlerine katılıyorum, çok önemli ama AKP, maalesef, bu büyüklüğe uygun bir politika izleyememiştir. Sayın Bozkır’ın söyledikleri Türkiye güçlü…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Serindağ.

ALİ SERİNDAĞ (Devamla) – Evet, güçlüdür; ama AKP döneminde askerlerimizin başına çuval geçirilmiştir, Gazze’ye müdahale meşru hâle getirilmiştir.

BAŞKAN – Sayın Serindağ, teşekkür ediyoruz.

ALİ SERİNDAĞ (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum, sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu.

Buyurunuz Sayın Halaçoğlu.

MHP GRUBU ADINA YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepimizin bildiği gibi, tabii bu yıllardır söylenir, Türkiye'nin üç tarafı denizlerle kaplıdır ve Türkiye denizcilikte yeterince ilerleyememiştir. Hâlbuki, Yunanistan’a baktığınız zaman, Yunanistan’da ciddi bir deniz ticaret hacmi vardır. Türkiye’de de aynı hacme ulaşılması şarttır. Tabii ki dediğim gibi, üç tarafı denizle kaplı bir ülkenin muhakkak ki bir denizcilik bakanlığına ihtiyacı vardır.

Tarihin hemen her döneminde deniz ve deniz ticareti devletler için büyük önem taşımıştır. Her ne kadar Metin Kardeşimiz Türkiye ile Romanya arasındaki ilişkilerin yüz otuz seneyi bulduğunu söylemişse de -Metin Bey Kardeşimiz duymuyor galiba ama- yüz otuz sene değil biliyorsunuz, Türkiye'nin kuruluşu 1923 olduğu için doksan senedir ama Türk-Romen ilişkilerini ele alırsanız beş yüz elli senedir. Beş yüz elli senelik bir süreç vardır, bir de Sarı Saltuk’u eklersek o altı yüz seneyi de geçer biliyorsunuz ama tabii, tarihçi olduğum için yutmadım ne yapayım, bu da benim şeyim.

Şimdi, değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri; Osmanlı Döneminde de yine Osmanlı Devleti’nin gücü iki kuvvete dayanmıştır. Birisi kara kuvvetleridir silahlı güç olarak, diğeri de deniz ticareti ve denizcilik yönündedir. Bunun için tersaneler kurulmuştur, İstanbul’da tersaneler kurulmuştur, Karadeniz’de kurulmuştur, Süveyş’te kurulmuştur ve Basra Körfezi’nde tersaneler oluşturulmuştur ancak Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmesi deniz ticareti ile de bağlantılı olarak kapitülasyonlar sebebiyledir. Kapitülasyonlar aslında karşılıklı ticaret anlaşmasını gerektiriyor fakat Osmanlı ticaret filoları zayıf olduğu için kapitülasyonlar Osmanlı Devleti’nin aleyhine işlemiştir. Dolayısıyla bugün biz Karadeniz’de kıyısı bulunan ülkelerle -tabii ki Romanya bunun içerisinde yer almaktadır- en iyi şekilde ticari ilişkiler kurmak zorundayız. Hele hele bunu Osmanlı Devleti’nin genel coğrafi alanı olarak da gördüğünüzde bunların kaçınılmaz olduğunu değerlendirebiliriz.

Hepimizin bildiği gibi, 20 Temmuz 1936’da Montrö Anlaşması’yla boğazlardan geçiş meselesi yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenleme aslında Türkiye'nin 24 Temmuz 1923’teki Lozan Anlaşması’ndaki birtakım açıkları kapatma anlaşmasıdır. Fakat bununla beraber günümüzde Sayın Başbakanın bir proje olarak ortaya attığı, Karadeniz’den Marmara Denizi’ne bir kanal projesi vardır. Bu proje Osmanlı Devleti tarafından çok önceden farklı bir coğrafyada düşünülmüştür. Gerçekten, Boğaz trafiğini hafifletmek gerekir. Osmanlı Devleti’nin proje olarak ortaya koyduğu bu yol, Sakarya Nehri’nden Adapazarı’na kadar gelen ve oradan Sapanca Gölü’ne bağlanan, Sapanca Gölü’nden de İznik Körfezi’ne ulaşan bir yoldur. Çok daha ucuz, çok daha avantajlı bir yol olarak Osmanlı Devleti bunu planlamıştır.

Romanya’yla yapılan bu ticaret anlaşmasında benim gördüğüm bir önemli nokta bulunmaktadır. Karadeniz bir iç denizdir. Bu iç denizin her geçen gün kirlenmiş olduğunu görüyoruz ve kirlendiğini görüyoruz. Bunun en başında Tuna Nehri’nde kıyısı bulunan ülkelerin atıklarının Tuna Nehri aracılığıyla Karadeniz’e dökülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu ticaret anlaşması yapılırken Romanya’yla, Karadeniz’in kirliliğinin önlenmesi konusunda da buraya bir madde konabilirdi diye düşünüyorum.

Bizim, hepimizin değerlendirmeleri içerisinde yer alması gereken en önemli hususlardan bir tanesi de deniz ticaretinde sadece Romanya değil Balkan devletlerinin tümü ve Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer ülkelerle de ticaretimizin, deniz ticaretimizin geliştirilmesini sağlamamız gerekir. Osmanlı Devleti aslında hem Karadeniz’in her iki kıyısında hem de Akdeniz’de önemli bir filo oluşturmuştur ve iskeleler kurmuştur. Tabii ki bunu şunun için söylüyorum: Osmanlı Devleti gerek Cenevizlilerle gerekse Galata tüccarıyla birlikte -Marsilya da dâhil- doğu-batı ticareti arasında önemli bir rol oynamıştır. Bu rol Osmanlı Devleti’nin bir dünya devleti hâline gelmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Bugün Türkiye de üç tarafı denizlerle çevrilmiş bir ülke olarak, doğu-batı ticaretinde bu rolü üstlenebilir ancak şurasını belirteyim, Türkiye bazı konularda, ciddi birtakım konularda değerlendirmeler yapmak zorundadır. Avrupa Birliği, hepimizin bildiği gibi, büyük bir çöküntü içerisine girmiştir. Yakın bir zaman içerisinde de Avrupa’nın bu fonksiyonu bütünüyle ortadan kalkacaktır. Bu ortadan kalkmaya bağlı olarak, Türkiye Orta Doğu’da göstermiş olduğu faaliyetlerin daha fazlasını Türk cumhuriyetlerinde göstermek zorundadır.

Devlet yönetiminde bayrakları görmeniz o devletin size dost olduğunu göstermez. Yani bugün gurur duyabilirsiniz Mısır’da, Libya’da Türk bayraklarıyla karşılanmaktan ama karşılayanların sayısı bin kişidir, daha fazla değildir. Bırakın onu, geçen yıl, bu olaylar çıkmadan önce Suriye’ye gittim. Suriye’de Hama’yı, Humus’u, Halep’i, Şam’ı, Rakka’yı, Deyrizor’u dolaştım araba kiraladım ve kendiliğimden, kendim kullanarak ama bir Allah’ın kulu beni durdurup “Nereye gidiyorsun?” diye sormadı. Bu kadar iyi bir ilişki vardı ve ayrıca Şam’da Kapalıçarşı’da Sayın Başbakan ile Sayın Cumhurbaşkanının isimleri bez afişlere yazılmış ve asılmıştı ve övgüyle bahsediliyordu. Bakın, Şam bu övgüyü gösterirken aradan geçen birkaç ay sonrasında Türk Bayrağı yakılıyor ve Başbakanın posterleri yakılıyor, Büyükelçiliğimize, konsolosluklarımıza saldırılar yapılıyor.

Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri, devletler arasındaki ilişkiler bu şekilde iyi niyete veya dostluklar üzerine oturtulamaz. Devletler arasındaki ilişkiler veya devletlerle olan bağlantılar karşılıklı çıkarlar üzerine oturmak zorundadır. Bugün dost olduğunuz yarın düşmanınız, bugün düşman olduğunuz yarın dostunuz hâline gelebilir. Mısır’da veya Libya’da olan olayları yarın, inşallah aksi olur ama… Geçen gün, Mısır Büyükelçimizle uçakta birlikte seyahat ederken oradaki iş adamlarımızın ve iş durumumuzun çok büyük sıkıntıya girdiğini ifade etti, yanımda da Ömer Çelik Bey vardı. Dolayısıyla, bu gibi görüntülere aldanmayalım. Bu aldanma Türkiye'nin gelecekte büyük badirelerle karşı karşıya gelmesine yol açacaktır. Irak’ta da, bakın, Amerikan bayraklarıyla Amerika’yı karşıladılar, daha sonra da Amerika’ya karşı mücadeleye başladılar. Libya’da daha önce ne oldu? İtalyan bayraklarıyla İtalya’yı karşılamışlardı, Tunus’ta da Fransız bayraklarıyla karşılamışlardı, Suriye’de Fransız bayraklarıyla karşılamışlardı, daha sonra, bu devletleri ülkelerinden attılar. Dolayısıyla, komşularımızla olan ilişkilerimizi karşılıklılık prensibine ve dostluk üzerine değil, çıkar ilişkileri üzerine oturtmak zorundayız. Ne yaparsanız yapın, yarın Suriye ile iyi ilişkiler kurmak zorunda kalacaksınız.

Bugün dünya genelinde düşünecek olursanız Orta Doğu politikasının temelinde Çin’in yükselen ekonomisinin yattığını hepimiz biliriz, görürüz. Bu politika çerçevesinde Amerika’nın, Çin’in en çok ihtiyaç duyduğu petrol bölgelerini ele geçirmesi yatmaktadır ve Orta Doğu projesinin temelinde de bu vardır. Yarın bu durum tersine dönecektir çünkü Çin büyük petrol yatakları bulmuştur hem de Suudi Arabistan’ın petrol rezervinin yüzde 80’i oranında. Yarın ne olacaktır?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) – Teşekkür ederim Başkan.

Çin petrolü kullanmaya başladığı andan itibaren Orta Doğu’da her şey altüst olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye'nin başka bir ülkenin iç işlerine karışmaktan vazgeçmesi… Tabii ki Esad’ın diktatörlüğünü desteklememiz mümkün değil ama oradaki Türkleri de düşünmesi gerekir. O gün gittiğimde Türkler artık rahatça Türkçe konuşuyorlar, istedikleri gibi rahat hareket ediyorlardı, bugün baskı altındalar.

Diğer önemli bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Suriye’nin bu şekilde Türkiye’ye düşman olması sebebiyle, orada yaşayan Ermenilerin yarın Suriye Parlamentosuna soykırım meselesini getirdiklerinde Suriye tarafından da soykırımın kabul edildiğini göreceksiniz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Halaçoğlu.

Şahsı adına ilk söz…

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Bir düzeltme yapmak istiyorum. Hocam konuşması esnasında…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Kanaldan sorumlu AKP milletvekili!

OKTAY VURAL (İzmir) – Neyini düzelteceksin?

BAŞKAN – Sayın Külünk, zaten sizin söz sıranız var.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – O başka, bu başka.

BAŞKAN – Buyurun, yerinizden, açarsanız sistemi size söz vereyim efendim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ama Sayın Başkan, kürsüden…

OKTAY VURAL (İzmir) – Hayır, ne oldu efendi?

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Ben kürsüden rica ediyorum.

BAŞKAN – Neyle ilgili?

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Hocam ismimi anarak…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Biraz önce Sayın İnce’ye verdiğiniz sözü istiyor Sayın Başkan. 69’a göre Sayın İnce’ye verdiğiniz sözü istiyor.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Senin söylemediğin bir şeyi söylemedi ki, “’Yüz otuz sekiz yıl’ diyor, öyle değil.” dedi. 

BAŞKAN – Sayın Elitaş, Sayın Milletvekili talebini iletebilir herhâlde, anlamak istiyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Anlamanıza yardımcı olmaya çalışıyorum.

BAŞKAN – Sayın Külünk, ne için istediğinizi anlamak istiyorum.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Sayın Halaçoğlu’nun, konuşmam esnasında vermiş olduğum tarihle ilgili olarak, kendisinin tarihçiliği üzerinden cümlelerime ait bir yorumu oldu. O yoruma kürsüden…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Düzeltmem oldu, yorumum değil.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Düzeltme yapacak.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Düzeltme yapacağım.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Ben düzelttim zaten.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Düzeltmeyi düzelteceğim ben.

BAŞKAN – Buyurun, düzeltmenin düzeltmesini yapmak istiyorsunuz, buyurun efendim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sataşma değil ki efendim, bu ne ya!

BAŞKAN – Tarihler nasıl değişecek bilmiyorum.

Buyurun Sayın Külünk.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, tabii ki bu kürsü milletin kürsüsü. Bu kürsüde mesleğinin erbabı, işinde ustalardan gerektiğinde öğrenmek bizim için bir hoşluktur, güzelliktir. Biz, bize bir harfi öğretenin kölesi olmayı bilen bir medeniyetin mensuplarıyız. Bu anlamda hiç de Hocamın düzeltmesinde gocunacak bir tarafımız yok çok şükür. Hocamla da şahsen de özel bir hukukumuz vardır. Ancak benim Romanya’yla ilgili tarihteki esas aldığım an, Berlin Kongresi sonrasındaki Romanya Krallığı’ndan itibarendir. Dolayısıyla, bu coğrafyada Babülmendeb’den Cebelitarık’a, Baltık’tan Ümit Burnu’na kadar olan bu koca coğrafyada bizim, her milletle, bin yıla varan, daha öncesine varan hukukumuz vardır. Dolayısıyla, bu noktada tarihî kayıt düşmeye kalktığımızda, bin yıl öncesine, bin beş yüz yıl öncesine gitmek zorundayız. Bunun farkındayım ancak konuşma esnasında esas aldığım tarih, Berlin Kongresi’nin ardındaki tarihtir. Yoksa, Romanya’yla bu coğrafyadaki ilişkilerimizin geçmişini biliyorum.

Saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Külünk.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Sayın Başkanım, bir konuyu dile getirmek istiyorum.

Berlin Kongresi’ni esas aldığını söylüyor.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Berlin Kongresi’nin ardından.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Berlin Kongresi’ni esas aldığınızı söylüyorsunuz, “onun ardından” diye söylüyorsunuz ama o zaman Türkiye Cumhuriyeti yoktu. “Türkiye ile Romanya arasındaki” dedi. Hâlbuki, Osmanlı Devleti vardı. 1923’ten sonra Türkiye Cumhuriyeti vardır ve hâliyle, doksan senelik bir geçmişi vardır.

BAŞKAN – Tutanaklara geçmiştir efendim, teşekkür ediyoruz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Bunun için de bir düzeltme yapabilir Sayın Milletvekili. Bir düzeltme de bunun için yapsın.

BAŞKAN – Şahsı adına Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yok Sayın Başkan.

BAŞKAN – Peki.

Şahsı adına İstanbul Milletvekili Metin Külünk.

Buyurunuz Sayın Külünk. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Süreniz beş dakika.

METİN KÜLÜNK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Türkiye kimin devamı? Osmanlı’nın devamı.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Türkiye değil, Türkiye Cumhuriyeti devleti.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – Osmanlı kimin devamı? Anadolu Selçuklusunun devamı. Bu topraklarda kim, ne kurulmuşsa, bir öncekinin üzerine kurulmuştur. Osman Gazi’nin, 1299’daki, Devleti Âliyeyi Osmaniye’nin, Söğüt’te, Domaniç’te attığı temel neyse…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Metin, o tarih de 1299 değil, o  da tartışmalı.

METİN KÜLÜNK (Devamla) – …1923’te, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Birinci Mecliste Türkiye Cumhuriyeti devletinin temelinin atılışı arasında bağ vardır, birbirinin devamıdır. Bunu Hocam da iyi bilir ki birbirini nesh etmez, birbirini tamamlar. Dolayısıyla benim buradaki “Türkiye” tanımını Osmanlı ile neshetmeye çabalamak -kusura bakmayın- ancak bir sürçülisandır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu topraklardaki bin yıldır var olan bu milletin devlet kurma geleneğinin Osmanlı’dan sonraki bir parçasıdır, bir devamıdır.

Hepinize saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ediyoruz Sayın Külünk.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli)  – Bin yıldır Türkler var, Türkiye Cumhuriyeti yok, bin yıldır Türkler var.

OKTAY VURAL (İzmir) – Yine bir düzeltme yapmamız gerekiyor. Burada bir düzeltmeye ihtiyaç var.

BAŞKAN –  Bir tarih düzeltmesine dönüştü bu iş.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Bunu ben düzeltebilir miyim efendim müsaade ederseniz?

BAŞKAN –  Bir dakika efendim… Şimdi, bir dakika…

Şimdi, devamlı düzeltmenin düzeltmesi oluyor Sayın Halaçoğlu. Lütfen düzeltmenizi yapın, tutanaklara geçsin, bu konuyu kapatalım.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Herkes duyar mı sesimi bilmiyorum?

BAŞKAN –  Duyar efendim, duyar.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Peki efendim, düzelteyim o zaman.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Tutanakların duyması önemli.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Şimdi, birbirinin devamı olabilir devletler, nitekim Mustafa Kemal Atatürk de şöyle söylüyor Türk tarih tezini ortaya koyarken: “Türklerin tarihi sadece Osmanlı ve Selçuklulardan ibaret değildir, ondan önce de Türkler büyük devletler ve imparatorluklar kurmuştur. Ne zaman tarihte bir Türk devleti yıkılmışsa geriye yeni bir Türk tarihi kurulmuştur, Türk devleti kurmuşlardır.”

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Hocam, dersini iyi almışsın buradan. Metin’den ders iyi almışsın, bak Metin düzeltti seni.

OKTAY VURAL (İzmir) – Anlamazsın sen Elitaş bu tip entelektüel…

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – “Şimdi de Osmanlı Devleti çökmüştür ama tarihî zincir kopmayacaktır.” diyor. (MHP sıralarından alkışlar) Bir dakika efendim, lütfen dinleyin.

BAŞKAN –  Teşekkür ederiz.

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Hayır bitmedi, son bir cümlem: Dolayısıyla, Türklerin Anadolu’daki varlığıyla Türk devletlerini karıştırmayın. Türkiye Cumhuriyeti adını taşıyan devlet 1923’ten sonra vardır. Osmanlı Devleti yani Türklerin yönettiği devlet ise 1299’da ama Selçukluyu derseniz 1056’dan itibaren. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Ama Türklerin varlığı 5 bin yıl önceye dayanır. Eğer bunu söyleyecekseniz düzelteyim.

BAŞKAN –  Teşekkür ediyoruz Sayın Halaçoğlu, bu konu da düzelmiştir, tutanaklara geçti.

Şahsı adına Yalova Milletvekilleri Muharrem İnce…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Sayın Başkan, Ramazan Can burada efendim, Ramazan Can geldi.

BAŞKAN – Ramazan Bey çağırdığımızda yoktu efendim.

Buyurunuz Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii denizcilikten bir tarih tartışmasına geldik. Çok doğal, çok doğal…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Her şey karman çorman.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Maalesef her şeyi karman çorman ettiniz bu ülkede.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –  Siz yapıyorsunuz!

MUHARREM İNCE (Devamla) – Çok doğal, Denizcilik Bakanlığı, Türkiye’de yalnızca denizcilik sektörüyle ilgilenmez, Anayasa Mahkemesiyle de ilgilenir. Hatırlayın, bir aylık bir süre için atanıp sonra Anayasa Mahkemesine nasıl üye yapıldığını en iyi Denizcilik Bakanlığı bilir.

Şimdi gelelim, mademki bir tarih tartışması yaptınız Metin Bey’le Sayın Halaçoğlu... Ben, Sayın Halaçoğlu’yla bir tarih tartışmasına girecek kadar kendimi yetkin bulmam. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Ama şunu da söylemek lazım: Bence bu ülkede tarihini en iyi bilmesi gerekenler bu Mecliste olanlardır. Neden biliyor musunuz?

Bakınız, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, bunlar bizim kumandanlarımızdır, bunlar bizim Kurtuluş Savaşı’mızın kahramanlarıdır. Savaş bittikten sonra, siyaset araya girince araları bozulmuş olabilir, aralarında problem çıkmış olabilir, zaman zaman ters düşmüş olabilirler. Peki… Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılmış da olabilirler.

Size bir soru soracağım: Siz, hiçbir Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanından -buna Bülent Ecevit, Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu, Altan Öymen, hepsi dâhil- ya da Cumhuriyet Halk Partisinin herhangi bir milletvekilinden ya da Cumhuriyet Halk Partisinin bir il başkanından, Fevzi Çakmak’a, Kazım Karabekir’e ait bir tek kötü söz duydunuz mu? Duymamışsınızdır. (CHP sıralarından alkışlar)

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) - Hüseyin Aygün’den duyduk!

MUHARREM İNCE (Devamla) - Bizim devlet terbiyemiz, bizim siyaset ahlakımız, bizim Türkiye Cumhuriyeti’ne bakışımız budur.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) - Hüseyin Aygün’den duyduk!

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Muharrem İnce, bak bak, ne diyorlar?

MUHARREM İNCE (Devamla) - Bizim partimizle o dönemlerde sorun yaşamış olsalar bile, partiden ayrılmış olsalar bile hiçbir Cumhuriyet Halk Partili, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarına, Fevzi Çakmak’a, Kazım Karabekir’e tek kelime kötü söz söylemez ama siz çok partili yaşama geçmesine rağmen, o seçimi kaybedeceğini bile bile Türkiye’yi demokrasiyle tanıştıran, Türkiye’yi çok partili rejime taşıyan ve seçimi kaybettikten sonra da çantasını, şapkasını, pardösüsünü  alıp Çankaya’dan aşağıya sessizce inen ve bir muzaffer kumandan gibi inen, bunu bir başarı olarak gören birisine, Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Cumhurbaşkanına, Kurtuluş Savaşı kahramanımıza, Lozan fatihine bu kürsüden ya da milletin başka kürsülerinden defalarca hakaret ettiniz. Bu, tarihe ihanet ettiğinizin, tarihi bilmediğinizin kişisel küçük siyasi hesapların, yetmiş yıl, seksen yıl öncesini günümüze taşıyarak hakaret ettiniz, yanlışlık ettiniz. Bu kürsüye çıkan insanlar bunu yapmamalıdır. Biz bunu yapmadık hiçbir zaman, Kurtuluş Savaşı kahramanlarımıza hiçbir zaman hakaret etmedik, siz etmiş olsanız bile biz etmeyeceğiz, işte aramızdaki fark da budur diyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın İnce.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elitaş.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Grup Başkan Vekili konuşmasında bize bir soru sordu.

İkincisi, sorusunu açıklarken de ihanetle suçladı.

Sorusunda şunu ifade ediyordu: “Hiçbir milletvekilinden tarihî kahramanlarla ilgili bir söz dinlediniz mi?” diye ifade etti. İzin verirseniz o konuya açıklık getirmek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Elitaş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

8.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Konuştuğumuz konu Romanya’yla Türkiye Cumhuriyeti devleti arasındaki denizcilik anlaşması, bu sektörün geliştirilmesi. O konuyla ilgili bir milletvekili arkadaşımız, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına çıkan milletvekili arkadaşımız konuştu, konuştu, ne olduğunun hiç farkına varamadım. Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili meseleleri gündeme getirmeye çalıştı ama yani arapsaçına döndürdü. Romanya ile ilgili “r” harfi dahi geçmeyen bir konuşma yaptı. Kişinin ne olduğuna baktım, zamanında müsteşarlık yapmış, Sağlık Bakanlığı müsteşarlığı yapmış. Koskoca Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde bu konuyu konuşabilecek, sağlık meselesinden hariç dış politikayla ilgili meseleyi bilen bir arkadaşımız yok muydu? Orada denizcilikle ilgili milletvekili arkadaşınız var ama o milletvekili arkadaşı konuşturmuyorsunuz, sağlıkla ilgili sağlıksız bir konuşma yapmasına burada müsaade ediyorsunuz. (CHP sıralarından gürültüler)

Şimdi, bakınız değerli milletvekilleri, Sayın Grup Başkan Vekili bir soru sordu: 10 Kasım 2011 tarihli gazete. Kim? Hüseyin Aygün. Ne diyor? “CHP Tunceli Milletvekili Aygün, Dersim olayları konusunda çarpıcı açıklamalar yaptı. Olayların sorumlusunun devlet ve o dönemde iktidar olan Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu kaydederek, CHP, Kılıçdaroğlu döneminde bu konuda tarihiyle yüzleşiyor.” Arkasından diyor ki: “1937 ve 1938’de jenosite (soykırım) varan bir operasyonla Dersim meselesi tarihe havale edilmiş oluyor.”

Bakın, değerli milletvekilleri, burada konuşmacınızı seçerken yanlış yapıyorsunuz. “Somali’ye, aç kalmış insanlara gönderiyorum.” dersen Genel Başkanınızı, yanlış yere gönderiyorsunuz, Kenya sınırları içine gidiyorsunuz. Suriye’ye gidiyorsunuz, siz oradaki, Suriye’deki faşist bir iktidara, milletine eziyet çektiren, zulmeden iktidara Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini şikâyet ediyorsunuz. Başından sonuna yanlış…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elitaş.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkanım, hangi milletvekilini nerede konuşturacağımıza biz karar veririz, grubumuza hakaret etmiştir.

Ayrıca, bir milletvekilimizin basına yansıyan haberlerini çarpıtarak anlatmıştır. Söz verirseniz…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Milletvekilin düzeltmesini yapsın, Milletvekili düzeltme yapsın.

BAŞKAN - Tekrar sataşmaya mahal vermeyiniz lütfen, bu konuyu bitirelim.

Buyurunuz.

9.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, grubuna sataşması nedeniyle konuşması

 

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Elitaş, önce şunu anlatayım: Bir: Arkadaşımız söz konusu gazeteye bir tekzip metni gönderdi, o metAin aynısını Grup Başkan Vekilliğine gönderdi. Orada ağzından böyle sözler çıkmadığını söylüyor. Gazete bu tekzip metnini yazmayınca bugün MYK’mız yine arkadaşımızın savunmasını istedi.

Zaman zaman hepimiz medyada bu tür, söylemediğimiz sözlerle karşılaşmış olabiliriz; siz de karşılaştınız, ben de karşılaştım, bunları yaşadık.

Sonra, milletvekillerinden kim konuşacak? Sağlık kökenli bir arkadaşımız, hekim bir arkadaşımız konuştu ama bence size bir dış politika dersi verdi Sayın Elitaş. (CHP sıralarından alkışlar) O zaman sizin de bir ticaret erbabı olarak burada büyük devlet işlerinden hiç konuşmamanız lazım; sadece çek, senet, aldı-verdi, bunları konuşmanız lazım. Bu olmaz.

Bir diğeri, Sayın Kılıçdaroğlu’nun Somali’ye giderken yanlış yere gittiğini, başka ülkeye gittiğini söylediniz. Bakın, bu doğru değil. O ülkenin sınırında bir kampa gitti.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Kenya gözetimi altındaki kampa gitti.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Şimdi, bakın Sayın Elitaş, zaman zaman da kendini süvari zannediyor insanlar, ata biniyor, düşüveriyor. Bunları karıştırma.

Mesela, zaman zaman grupta Genel Başkan, Başbakan bir harita gösteriyor, yanlış bir haritayı bütün milletvekilleri alkışlıyor. Hatırlarsınız değil mi? Yanlış haritayı nasıl alkışladığınızı hatırlarsınız değil mi?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yanlış yolda da gitmiyor!

MUHARREM İNCE (Devamla) – Ben size şunu soracağım şunu: Siz Libya’daki muhaliflere 300 milyon dolar para gönderdiniz de Van’daki kardeşlerimize niye 217 milyon gönderdiniz? Van’daki depremzedelere 217 trilyon para gönderip, Libya’daki muhaliflere neden 300 milyon dolar gönderdiniz Sayın Elitaş? Bunun hesabını verin.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Eğer sağlıkçılar sağlık konuşacaksa ticaret erbabı da yalnızca ticaret konuşsun.

BAŞKAN – Sayın İnce… Sayın İnce, teşekkür ediyoruz.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, tamamen yanlış bilgi veriyor. Bakın, Milletvekiliyle ilgili… Bugün Sayın Milletvekili gazetede sözlerinin arkasında olduğunu ifade ediyor.

İki: Libya’ya gönderilen parayla ilgili tamamen yanlış bilgi… Kulaktan dolma bilgiler desem, o da yanlış olur. Müsaadenizle düzeltiyorum.

BAŞKAN – Sayın Elitaş, yani tutanaklara geçti, arzu ederseniz…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, ama benim konuştuklarım da tutanaklara geçmişti, yerinden de verebilirdiniz.

BAŞKAN – Buyurun. Peki, buyurun.

Lütfen, tekrar rica edeyim, yeni sataşmalara mahal vermeden.

10.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Milletvekili, Sayın Grup Başkan Vekili diyor ki: “Arkadaşımız tekzip gönderdi ama o gazete yayınlamadı. Gazete yayınlamadıktan sonra biz bugün MYK’da gündeme getirdik, o konuyu düzeltmesini söyledik. Savunmasını istedik.” Arkadaşımız ya tekzip göndermedi ya siz doğru bilgi vermiyorsunuz.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Tekzip elimde.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Niye savunmasını istiyorsunuz? Savunmasını istemek yerine, gazeteye dava açmayı önerebilirdiniz. Ama bugünkü basında diyor ki: “Ben sözlerimin arkasındayım.” Şimdi, o milletvekilinin söylediği kendi görüşüdür ama siz burada iddialı bir söylemde bulunuyorsunuz. “Hiçbir milletvekili arkadaşım şu konuda böyle söyledi.” diye ifade ederken bakın iddianızın arkasında durmanız gerekir.

İki: Biz tarihe mal olmuş, tarihî kişiliklerimizle ilgili, kahramanlıklarla ilgili bir konu gündeme getirmiyoruz. Ne zamanki çok partili siyasi hayata geçilmiştir, ne zamanki 11 Kasım 1938 tarihinden itibaren başka bir dönem başlamıştır 1946 yılından itibaren çok partili siyasi hayat başlamıştır, o zaman kim olursa olsun, eğer muhalefet ve iktidar varsa eleştirme hakkına herkes sahiptir. “Onlar tarihî kişiliktir.” diye siyasi partilerin yaptığı işlemler doğrultusunda “Bununla ilgili eleştiri yapamazsınız.” dediğiniz takdirde tabulaştırma noktasına gidersiniz ki herhâlde siz de hiç kimseyi tabulaştırmak istemezsiniz.

Doğruları söylemek bazılarını incitebilir ama bunu “hakaret” diye algılamak incindiğiniz anlamına gelmez. İncindiğinizi hakaret olarak anlamazsınız ama şimdi siz burada kalkıp da Sayın Başbakanla ilgili konuları farklı farklı bir noktaya getirip ailesini gündeme getirdiğinizde hakaret olmuyor ama biz o dönemdeki yapılan yanlışları, millete yapılan zulmü dile getirdiğimiz zaman hakaret oluyor. Eleştiriyle ilgili...

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ailesine bir şey mi söyledim? Sayın Elitaş, ailesine ne dedim, bir şey mi dedim, bir şey dedim mi ailesine?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - Cumhuriyet Halk Partisinden o konuşan milletvekili arkadaşımız burada neler söyledi, tutanaklara bakın. Tutanaklara bakın, “Şahsiyetsiz, kişiliksiz dış politika.” diye ifade etmeye çalıştı. Bunları... Sayın İnce, konuşan arkadaşın ne konuştuğuna dikkat edin. Onu dinlemiyorsunuz, burada eleştiri noktasına gidiyorsunuz.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elitaş.

Sayın milletvekilleri...

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, Sayın Elitaş, bir kere, benden özür dilemeli. Benimle ilgili konuşmasını açıklarken başka bir milletvekiliyle ilgili konuşmaya geçti.

Ben Sayın Başbakanın ailesine yönelik tek bir söz söylemedim, öyle bir şey etmedim, hiçbir dönemde de etmedim, sadece bugün değil, bundan önce de söylemedim.

Bir ikincisi, MYK’mızın ne karar vereceğini, önümüzdeki MYK toplantısına Sayın Elitaş’ı çağıracağım…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Beni ilgilendirmez MYK.

MUHARREM İNCE (Yalova) – O da bize talimat versin. Kendisi başka partilerde de görev almaya alışkındır, herhâlde bizim MYK davetimizi de kırmayacaktır diyorum.

Sen mi karar vereceksin bizim MYK’nın ne yapacağına?

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İnce.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremizin sonuna geldiğimiz için, kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için, 17 Kasım 2011 Perşembe günü saat 14.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 22.58



(x) 41 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.