TÜRKÝYE BÜYÜK MÝLLET MECLÝSÝ

 

YASAMA DÖNEMİ                 CİLT                YASAMA YILI

              24                                24                            2

 

 

TUTANAK DERGİSİ

122’nci BİRLEŞİM

 

20 Haziran 2012 Çarşamba

 

DÖNEM: 24                          CİLT: 24                        YASAMA YILI: 2

 

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

122’nci Birleşim

20 Haziran 2012 Çarşamba

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

    I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

  II.- GELEN KÂĞITLAR

 III.- YOKLAMALAR

 

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adıyaman Milletvekili Muhammed Murtaza Yetiş’in, Dünya Mülteciler Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, sınır ili Ardahan’ın sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz’ın, itfaiye çalışanlarının sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut ve 20 milletvekilinin, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan öğretmenlerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/322)

2.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri ve 19 milletvekilinin, Ankara tavşanının tekrar ülkemize kazandırılması, yaygınlaştırılması, ekonomiye katkı sağlaması, türünün devamı ve üretiminin arttırılması için uygun yöntemlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/323)

3.- Batman Milletvekili Ayla Akat ve 21 milletvekilinin, devletin yasalardan ve uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri doğrultusunda taahhüt altına alınan kadın istihdamında yaşanan gerilemenin nedenleri ve kadınların istihdama katılımının önündeki engellerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/324)

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- CHP Grubunun, 15/6/2012 tarihinde İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi ve arkadaşlarının iş kollarının belirlenmesi sürecini sürüncemede bırakarak toplu sözleşme hakkının fiilen kullanılmasını engelleyenlerin ortaya çıkarılması ile bu süreçte işçiler ve aileleri açısından ortaya çıkan mağduriyetlerin belirlenmesi ile alınması gereken önlemlerin tespiti amacıyla vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin Genel Kurulun 20/6/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

 

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

 

 

 

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279)

 

 

 

 

VIII.- USUL HAKKINDA GÖRÜŞMELER

1.- Başkanlığın, görüşülmekte olan kanun tasarısıyla ilgili kişisel söz taleplerini, usulüne ve İç Tüzük hükümlerine uygun olarak yapmadığı gerekçesiyle Başkanın tutumu hakkında

 

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

2.- Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

X.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Okul Sütü Projesi kapsamında dağıtılan sütten etkilenen öğrencilerle ilgili valilerin yaptıkları açıklamalara ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in cevabı (7/7484)


ı.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 15.04’te açılarak yedi oturum yaptı.

Muğla Milletvekili Ali Boğa, 10 Haziran 2012 tarihinde Muğla Fethiye’de meydana gelen depreme,

Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat, yurt dışında yaşayan vatandaşların oy kullanmasına,

Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu, Kahramanmaraş’ın ormanlarına,

İlişkin gündem dışı birer konuşma yaptılar.

Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut, Hakkâri’de 8 askerin şehit olmasına ve 16 askerin yaralanmasına ilişkin bir konuşma yaptı.

İzmir Milletvekili Oktay Vural, Hakkâri’nin Dağlıca bölgesinde 8 askerin, Hatay Belen’de 1 askerin şehit olmasına, Hükûmetin sınır ötesi operasyon yetkisini etkinlikle kullanması gerektiğine ve ülkücü ve milliyetçilerin imanını sorgulayan anlayışı kınadığına,

Yalova Milletvekili Muharrem İnce, Hakkâri’nin Dağlıca bölgesinde 8 askerin terör örgütü tarafından şehit edilmesine ve terörle özgürlüklerin inşa edilemeyeceğine,

Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, Hatay’da, Hakkâri’nin Dağlıca bölgesinde ve Şanlıurfa Cezaevinde hayatını kaybedenlere ve Hükûmetin silahlı çatışmayı sonlandıracak tedbirleri birinci sırada gündeme alması gerektiğine,

Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın, Yüksekova Yeşiltaş Karakoluna PKK terör örgütü tarafından saldırı girişiminde bulunulması sonucu çıkan çatışmada 8 askerin şehit olmasına ve 19 askerin yaralanmasına, terörün son bulması için her türlü tedbirin alınacağına,

İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel, Hakkâri’de ölenlere, Hükûmet ve Meclis olarak çatışmaya son verecek adımlar atmak gerektiğine ve son günlerde cezaevlerinde yaşanan olaylara,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

BDP Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan'ın, Dersim olaylarının (10/319),

BDP Grubu adına Grup Başkan Vekili Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın;

Kadına yönelik fiziksel, ekonomik, siyasal ve benzeri her türlü şiddetin kadın sağlığı üzerinde yarattığı etkilerin (10/320),

Ülkemizde yaşanan kadınlara yönelik cinayetlerin nedenlerinin (10/321),

Araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

Danışma Kurulunun, Genel Kurulun çalışma gün ve saatlerinin yeniden düzenlenmesine; 287 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın kırk sekiz saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 4’üncü sırasına, yine bu kısımda bulunan 279, 274, 275 ve 280 sıra sayılı kanun tasarılarının 3, 5, 6 ve 7’nci sıralara alınması ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; 26 Haziran 2012 Salı günkü birleşimde sözlü sorular ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 27 Haziran 2012 Çarşamba günkü birleşimde de sözlü soruların görüşülmemesine; 279, 287 ve 280 sıra sayılı kanun tasarılarının İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesine ilişkin önerisi kabul edildi.

İstanbul Milletvekili Umut Oran’ın, (2/458) esas numaralı Şehit Yakınları ile Gazilerin Toplumsal ve Ekonomik Durumlarının İyileştirilmesi ile Bazı Kanun ve KHK’lerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

Sağlık çalışanlarına yönelik artan şiddet olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/49, 113, 118, 252, 253, 254, 255, 256, 257 ve 258) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu üyeliklerine siyasi parti gruplarınca aday gösterilen milletvekilleri seçildiler.

Başkanlıkça, komisyonun başkan, başkan vekili, sözcü ve kâtip seçimini yapmak üzere toplanacakları gün, yer ve saate ilişkin duyuruda bulunuldu.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

1’inci sırasında yer alan ve görüşmeleri yarım kalan, İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi kabul edilen, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156) görüşmeleri, Komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.

2’nci sırasında yer alan ve görüşmeleri yarım kalan, İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesi kabul edilen, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu Tasarısı ile Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın; Meslek Hastalıkları ve İşçi Sağlığı Kanun Teklifi ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Raporlarının (1/605, 2/490) (S. Sayısı: 277) görüşmeleri tamamlanarak yapılan açık oylamadan sonra kabul edildi.

Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut’un, Süleyman Çelebi ve 6 milletvekilinin tasarının başlığının değiştirilmesine ve bu doğrultuda tasarı metninde geçen bir ibarenin tüm metinde değiştirilmesine yönelik önergelerini İç Tüzük’ün 87’nci maddesine uygun bulmadığından işleme almaması gerekçesiyle usul görüşmesi yapıldı. Başkanlığın tutumunda bir değişiklik olmadığı, önergenin işleme alınmasının mümkün olmadığı açıklandı.

Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapanların gece çalışmaları nedeniyle izinli sayılmalarına ilişkin bir açıklamada bulundu.

Alınan karar gereğince, 20 Haziran 2012 Çarşamba günü saat 14.00’te toplanmak üzere 03.48’de birleşime son verildi.

 

                                                               Sadık YAKUT

                                                               Başkan Vekili

 

             Fatih ŞAHİN               Muhammet Rıza YALÇINKAYA       Özlem YEMİŞÇİ

                  Ankara                                        Bartın                                 Tekirdağ

                Kâtip Üye                                  Kâtip Üye                             Kâtip Üye

 

 


II.- GELEN KâĞITLAR

                                                                                                                                         No: 171

20 Haziran 2012 Çarşamba

Tasarılar

1.- Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/640) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 18.06.2012)

2.- Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/641) (İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 18.06.2012)

3.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/642) (Plan ve Bütçe ile Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 18.06.2012)             

Teklifler

1.- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün'ün; Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/699) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler; İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 18.06.2012)

2.- Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl'ün; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/700) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor; Plan ve Bütçe ile Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 20.06.2012)

Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut ve 20 Milletvekilinin, öğretmenlerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/322) (Başkanlığa geliş tarihi: 23/11/2011)

2.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri ve 19 Milletvekilinin, Ankara tavşanının türünün devamı ve üretiminin arttırılması için uygun yöntemlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/323) (Başkanlığa geliş tarihi: 23/11/2011)

3.- Batman Milletvekili Ayla Akat ve 21 Milletvekilinin, kadın istihdamındaki engellerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/324) (Başkanlığa geliş tarihi: 23/11/2011)

Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı Soru Önergeleri

1.- Erzurum Milletvekili Oktay Öztürk’ün, Erzurum-Aşkale’deki HES’te yaşanan kazaya ve acil kurtarma helikopteri ihtiyacına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/6204)

 


20 Haziran 2012 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 122’nci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Dünya Mülteciler Günü münasebetiyle söz isteyen Adıyaman Milletvekili Muhammed Murtaza Yetiş’e aittir.

Buyurun Sayın Yetiş. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Adıyaman Milletvekili Muhammed Murtaza Yetiş’in, Dünya Mülteciler Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşması

MUHAMMED MURTAZA YETİŞ (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarih boyunca insanlığın en büyük problemlerinden biri, insanların çeşitli nedenlerle, doğdukları, büyüdükleri, emek verdikleri topraklarından çıkmak, vatanlarını terk etmek zorunda kalmalarıdır. Savaşlar, kıtlıklar, afetler, zulümler, baskıcı rejimler yüzünden insanların özgürlüklerinin kısıtlanması nedeniyle barış ve güvenlik içinde olabilecekleri yeni yurt arama ümidi her zaman olagelmiştir. Özellikle devletler arası savaş mülteciliğin daha da yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Bunun dışında, etnik çatışmalar, baskıcı ve otoriter rejimler, doğal afetler ve çevresel sorunlar mülteci akınlarını her geçen gün daha da hızlandırıyor. Yaşadığı toprağı terk eden insanların çoğu, yeryüzünde artık yaşanılamayacak boyuta gelen yaşamları için bu yolu tercih ediyorlar.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, dünyada yerlerinden zorla uzaklaştırılmış 42 milyon insan yaşamaktadır. 2050’ye kadar 200 milyon civarında insanın mülteci olacağı öngörülmekte. Öyle ki artık adı mültecilikle özdeşleşen halklar oluştu; Filistin, Somali, Afganistan, Afrika halkları gibi.

Değerli arkadaşlar, dünyada keyfî uygulamalar mültecilik sorununun daha da derinleşmesine yol açıyor. Örneğin, Uluslararası Af Örgütünün 2012 raporuna göre İsrail yetkilileri Eritreli ve Sudanlı sığınmacıların mülteci belirleme mekanizmalarına ulaşımlarını engelliyor. Bu engelleme resmî bir yasayla da Meclisten geçiyor ve şu anda, mülteci olabilen bütün insanlar üç yıl hapis cezasıyla cezalandırılıyor. Yani yaşamak için cezaevini seçmek zorundalar.

Yine aynı rapora göre, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki siyasi karışıklıklardan dolayı binlerce mülteci, güvenlikleri ve gelecekleri adına, güvenli olmayan botlarla, ciddi boyutlarda tehlikeli deniz yolculuğu yaparak Avrupa’ya geçiş yolunu deniyor. Aralarında hamile kadınların ve çocukların da bulunduğu en az 1.500 kişi sadece 2012 yılında bu yolculuklarda boğularak hayatını kaybetti. Avrupa Birliğinin tepkisi arama kurtarma çalışmalarını arttırarak denizde güvenliği almak yerine, Avrupa Dış Sınırlar Ajansı Frontex’in yetkilerini artırmak ve mültecilerin maruz kaldığı ayrımcılığın daha da artmasına yol açmak oldu. Ülkeler ekonomik gerekçelerle mültecileri ülkelerinden kovmakta.

Değerli arkadaşlar, Mülteciler Günü vesilesiyle değinmeden geçemeyeceğim bir mazlum millet daha var. Şu anda Türkiye’de 1.500’e yakın Kafkas, Çeçen mülteci bulunuyor. Bunların birçoğu maalesef çok zor şartlar altında Ümraniye, Beykoz, Fenerbahçe ve Yalova kamplarının yanı sıra İstanbul'un değişik semtlerinde yaşamlarını sürdürüyorlar. İçişleri Bakanlığımızca yayınlanan genelgelerle bazı yerleştirmeler sağlandı. Şu günlerde de komisyonda bu hususta çeşitli çalışmalar ve yasal düzenlemeler yapılıyor.

Esad zulmünden kaçarak ülkemize sığınan Suriyeli mültecilere gösterdiğimiz misafirperverliği bu yasal düzenlemeden sonra diğer mülteciler için de göstereceğiz.

Yıllardır yaşadığı topraktan sökülen bir ağacın başka bir coğrafyada, bambaşka bir iklimde ve alışık olmadığı bir ormanda yeniden dikilerek yaşamak zorunda kalmasına benzetebileceğimiz mültecilik, bir insanın, bir toplumun karşılaşabileceği en trajik durumlardan biridir. Göç edenlere yardım eli uzatılmaması ise tüm insanlığın trajedisi olarak karşımızda duruyor. Gelin, ortak bir gelecek adına insanlığın yetimleri olan mültecilere, bu sürgün yüreklere yardım elimizi esirgemeyelim.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı ikinci söz, sınır ilimiz Ardahan’ın sorunları hakkında söz isteyen Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’e aittir.

Buyurun Sayın Öğüt. (CHP sıralarından alkışlar)

2.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, sınır ili Ardahan’ın sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

Değerli arkadaşlar, sınır ilimiz Ardahan’ın gündemine başlamadan önce bugün toprağa vereceğimiz şehitlere Allah’tan rahmet diliyor, tekrar olmamasını diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun.

Değerli arkadaşlar, sınır ilimiz Ardahan, Kars’ta 8 tane adliye kapatıldı. Ardahan’da 2004 yılında Damal ilçesinin adliyesi kapatıldı, burası Gürcistan’a sınır. Şimdi ise Posof ilçesinin adliyesi kapatıldı, Türkgözü Kapısı’na sınır ve gümrük kapısı. Çıldır Adliyesi kapandı, Çıldır da, o da Gürcistan’a sınır, Çıldır Aktaş Kapısı ve Kars-Tiflis demir yolunun geçtiği yer. Onun dışında, Kars’ta Susuz ilçemizin adliyesi kapatıldı, Selim ilçemizin adliyesi kapatıldı, Digor ilçemizin adliyesi kapatıldı, Akyaka ilçemizin adliyesi kapatıldı.

Değerli arkadaşlar, Akyaka, Kars’ın tam Ermenistan sınırında, 57 kilometre Kars’a. Posof, tam Gürcistan’la sınır, Ardahan’a 80 kilometre. Çıldır, hem Ermenistan hem Gürcistan’a sınır, 42 kilometre. Bir de buradaki ağır kış şartlarını göz önünde tuttuğunuz zaman… Hele Posof’tan gelirken ve giderken 2.540 rakımlı Ilgar Dağı’ndan geçmek mümkün değil. Siz “adalet” ismini taşıyan Adalet ve Kalkınma Partisisiniz, adaleti sağlamak için Ilgar Dağı’ndan bu insanlar nasıl geçecek, bunu bir düşünmenizi istiyorum.

Ve hem Posof’un hem Çıldır’ın hem Damal’ın adliyelerinin yeniden açılmasını istiyoruz. Artı, onun yanı sıra, Susuz, Selim, Digor ve Akyaka… Digor’un nüfusu bütün ilçelerden daha fazla, daha çok göç alıyor. Yani Digor’un en ucundaki köyden Kars’a bir gidip gelme olsa, keşif olsa bir saatte gidip gelinmez arkadaşlar. Yani bu hangi tasarrufa göre yapıldı bunu anlamak mümkün değil.

Değerli arkadaşlar, bakın, Çıldır Aktaş Kapısı açılmak üzere. TOBB’la, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğiyle Gümrük ve Ticaret Bakanlığı sözleşme yaptı. Şimdi, Türk cumhuriyetlerine açılan bir kapı. Artı, Kars-Tiflis demir yolu önümüzdeki yıl açılıyor. Yani buraya daha çok hizmet gelecek, daha çok yoğunluk olacak. Bu yoğunluğu görerek sınır illerinde olan bu ilçelerimizin mutlak surette adliyelerinin geri verilmesi lazım. Yani Akyaka Ermenistan sınırında tüfek omuzda nöbet tutacak, Türkiye'yi bekleyecek, siz burada kardeşim, masanın başında “Ben Akyaka’nın adliyesini kapattım.” diyeceksiniz. Böyle bir adalet olabilir mi? Adalet olmadığı gibi, kalkınma da olmaz. Sizden istirham ediyorum, bunu yeniden düşünün, yeniden değerlendirin.

Değerli arkadaşlarım, burada siyasi parti polemiği yok, burada bir gerçek var. Tamam İç Anadolu’da bazı beldeler kapatıldı, adliyeler kapatıldı, buna saygı duyuyorum ama sınırdan bahsediyorum. Biz kırk üç yıl, Kars, Ardahan, Iğdır, o bölge kırk üç yıl Rus işgali altında kaldık. Rus işgali altında kalmamıza rağmen, Rus’a boyun eğmedik. Yani oradaki bizim halk ozanımız Aşık Şenlik sazını eline alarak “Can sağken yurt vermeyiz düşmana.” deyip halkı örgütledi, bağımsızlığımızı kazandık. Yani biz Ruslara teslim olmadık, şimdi burada geldik… Yani ne yaptığınızı bilmiyoruz.

Yani yüce Meclisten ben rica ediyorum ve istirham ediyorum… Bu adliyeleri ne gerekçeyle kapattınız kardeşim? Başka yerleri kapatabilirsiniz ama sınır illerindeki adliyeleri kapatmak stratejik anlamda doğru değil. Yani şimdi insanlar oradan göç etti. Ardahan’ın 1992’de 170 bin nüfusu vardı, şimdi 105 bine düşmüş, hatta 98 bine düşmüş.

Değerli arkadaşlar, yani Posof’ta nüfus iyice azalmış, senede 100 çocuk ya doğuyor ya doğmuyor. Yani bari hiç olmazsa Ahıska Türklerinin Posof ve Ardahan’a yerleşmesini yapalım da Ardahan’da nüfus artsın. Aksi takdirde, inanın, on sene sonra veya cumhuriyetin 100’üncü kuruluş yıl dönümünde Ardahan bir ilçeye dönecek, bu da hoş olmayacak.

Ben bunu istirham ediyorum, yeniden değerlendirilerek bu adliyelerimizin açılmasını bekliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündem dışı üçüncü söz, itfaiye çalışanlarının sorunları hakkında söz isteyen Isparta Milletvekili Nevzat Korkmaz’a aittir. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

3.- Isparta Milletvekili S. Nevzat Korkmaz’ın, itfaiye çalışanlarının sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; itfaiye teşkilatı hakkında konuşmak üzere söz aldım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

İtfaiye erliği gerçekten çok riskli bir meslek ve bir o kadar da önemli bir iştir, ancak ne yazık ki mevzuatımızda ne böyle bir meslek sınıfı vardır ne de yeteri kadar önemsenen bir teşkilat. Daha önce de bu kardeşlerimizin sorunlarını Meclis kürsüsünden dile getirmiş ve sizlerden toplum sağlığı ve güvenliği açısından bu meslek mensuplarına destek ve güç verilmesini, sahip çıkılmasını istemiştim ve bu konuşmamın akabinde de parti grup temsilcilerinin katıldığı bir araştırma komisyonu kurularak “İtfaiye teşkilatı ve mensupları hakkında yasama organı olarak ne yapabiliriz?”in araştırılması girişiminde bulunmuştum. Daha sonra, İskitler’deki itfaiye birimini ziyaret ederek orada hazır bulunan 30 kadar itfaiye eriyle konuşma imkânı buldum. Onların da dile getirdiği hususları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle belirtmek isterim ki itfaiye erlerimizin en önemli ihtiyacı, yaptıkları işin önemi kadar önemsenmeleri, itibar görmeleridir. Çünkü, arkadaşlar, hepinizin de takdir edeceği üzere, yüksek bir yaşam riski var, ücretler çok düşük. Onları motive eden ruh, topluma hizmet etme ve kahramanlık ruhudur. Öyle ya, bu arkadaşlar, herkesin çoluk çocuğundan vazgeçip can derdine düştüğü bir anda alevlerin arasına dalıyorlar. Ölüm ve yaşamın kan kardeşi olduğu, ciğerlerinin kül ve karbondioksit, hatta kimyevi zehir soludukları bir ortamda saatlerce kalıyorlar. Belediyeler, maalesef, şehre yaptıkları makyaj ve cilayı daha çok önemsiyorlar. Yangına müdahale için elzem olan özel kıyafetler, gerekli araç ve gereç ile eğitim masrafları için kaynak ayırmakta gönülsüzce davranıyorlar. Dolayısıyla, birçok çalışan yangına müdahaleye gönderilirken, yüksek ısıya, kimyasal reaksiyonlara dirençli kıyafetler yerine günlük kıyafetlerle gidiyor, korumasız, savunmasız, Allah’a emanet şekilde. Kimi zaman itfaiye erleri taşeron firmaların personelleri arasından görevlendiriliyor ki, hiçbir eğitim tatbikatına tabi tutulmadan.

Değerli milletvekilleri, itfaiye teşkilatı mensupları, tıpkı askerler, polisler gibi bir meslek sınıfı olmak istiyorlar. Sorunlarının büyük bir kısmının bir meslek sınıfı olarak kabul edilmemekten kaynaklandığını düşünüyorlar. Belediyelerdeki siyasi iş ve işlemler arasında sıkışıp kaldıklarını, bu nedenle belediye dışında bir örgütlenmenin çalışma şartlarını rahatlatacağını söylüyorlar. Mesai ücretlerinin pek çok belediyelerde, mevzuattaki yazılı şekliyle değil de keyfî belirlemelere göre ödenmesinden şikâyetçiler. Yıpranma payları, sadece yangına müdahale süresi dikkate alınarak hesap ediliyor, eğitim ve tatbikatlar dikkate alınmıyor. Sosyal Güvenlik Kurumuna yatırılan fiilî hizmet paralarının bir aylığını alamamaktan şikâyet ediyorlar. SGK’nın neye dayanarak bu parayı ödemediğini soruyorlar. Ülkemizdeki 1 itfaiyeci Avrupa’daki 4 itfaiyecinin işini yapıyor. 40 bin itfaiyeci eksiği var ülkemizin ancak asıl işleri dışında, temizlik işleri, çay, getir-götür işlerinde dahi kullanılıyorlar. Maaşları, yaptıkları işin riskleri ve ağırlığı dikkate alındığında son derece düşük. Kafaları geçim sıkıntısına takılmış durumda. Bu şartlarda afetlere nasıl müdahale edebilecekler, bu meseleye maalesef kafa yoran yok.

Süre az olduğu için ancak önemli birkaç sorunu sizlerle paylaşma imkânı bulabildim. Söylenecek çok söz var değerli arkadaşlar, çözülmesi gereken birçok sorun. Milliyetçi Hareket Partisi olarak 20 milletvekili ile imzaladığımız Meclis araştırması önergesine destek olmanızı bekliyorum.

Bu vesileyle, şehadet şerbetini içmiş tüm itfaiyeci kardeşlerimizi de rahmetle anıyorum, mekânları cennet olsun. Hayatta olan tüm itfaiyeci kardeşlerime de sağlık, mutluluk ve başarılar diliyorum.

Sözlerimin sonunda… Bugün yurdun dört bir tarafında son derece hepimizi de üzen cenaze merasimleri, şehit cenazesi merasimleri olacak. Ben, bu vesileyle, toprağa düşmüş, bayraklaşmış, vatanlaşmış bu şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Aileleri başta olmak üzere aziz milletimize sabırlar temenni ediyorum ve yine bu vesileyle, dünyanın görmüş olduğu en kanlı terör örgütü, en iğrenç terör örgütü olan PKK’yı, ona yardım ve yataklık edenleri, sözleriyle, iş ve işlemleriyle PKK’nın önünü açan siyasal yahut apolitik bütün teşekkülleri kınadığımı ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut ve 20 milletvekilinin, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan öğretmenlerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/322)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan öğretmenlerin sorunlarının araştırılması ve çözüm yollarının belirlenmesi amacıyla Anayasamızın 98'inci maddesi, İç Tüzüğün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince ekte yer alan gerekçe doğrultusunda Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Ahmet Duran Bulut                    (Balıkesir)

2) Mehmet Şandır                           (Mersin)

3) Oktay Vural                               (İzmir)

4) Faruk Bal                                   (Konya)

5) Hasan Hüseyin Türkoğlu           (Osmaniye)

6) Özcan Yeniçeri                           (Ankara)

7) Necati Özensoy                          (Bursa)

8) Ali Öz                                        (Mersin)

9) Alim Işık                                    (Kütahya)

10) Lütfü Türkkan                          (Kocaeli)

11) Koray Aydın                            (Trabzon)

12) Mehmet Erdoğan                      (Muğla)

13) Kemalettin Yılmaz                    (Afyonkarahisar)

14) Muharrem Varlı                       (Adana)

15) Bülent Belen                             (Tekirdağ)

16) Mesut Dedeoğlu                       (Kahramanmaraş)

17) Adnan Şefik Çirkin                  (Hatay)

18) Ruhsar Demirel                        (Eskişehir)

19) Ali Halaman                             (Adana)

20) Celal Adan                               (İstanbul)

21) Yusuf Halaçoğlu                      (Kayseri)

Gerekçe:

Öğretmen sorunları, eğitim sorunlarımızın en önemli boyutlarından birisidir. Öğretmenler kamu kesiminin en dar gelirlileri arasında yer almaktadırlar. Öğretmenlerimiz özveriyle çalışmalarına rağmen, maaşları yıldan yıla erimektedir. Türkiye eğitim çalışanlarının maaşları açısından OECD ülkelerinin oldukça gerisindedir. AB'yi hedefleyen bir ülkenin kendi eğitimcisine düşük maaş vermesi şaşırtıcıdır. OECD Bir Bakışta Eğitim 2010 yılı raporuna göre Lüksemburg'da ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmen yıllık brüt 48 bin 793, en yüksek derecedeki bir öğretmen yıllık brüt 101 bin 163 dolar, Almanya'da ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmen yıllık brüt 43 bin 524 dolar, en yüksek derecedeki bir öğretmen yıllık brüt 58 bin 510 dolar, Kore'de ilköğretimde göreve yeni başlayan bir öğretmen yıllık brüt 31 bin 532 dolar, en yüksek derecedeki bir öğretmen yıllık brüt 87 bin 452 dolar kazanırken, OECD 2009 yılı raporuna göre Türkiye'de göreve yeni başlayan bir öğretmenin yıllık brüt 14 bin 63 dolar, en yüksek derecedeki bir öğretmenin de yıllık brüt 17 bin 515 dolar kazanmaktadır. Hükümetin verdiği çok düşük zamla geçimlerini sağlamaya çalışan eğitim çalışanları yoksullukla mücadele etmektedirler.

Milli Eğitim Bakanlığı öğretmen açığına bir türlü çözüm üretememiştir. Yıllar geçmesine rağmen hala rafta duran bu sorun, eğitimin bitmeyen çilesidir. Bugün öğretmen açığı 150 bin kişidir. Atama bekleyen öğretmen sayısı ise yıldan yıla artmaktadır. Yaklaşık olarak 350 bin öğretmenimiz atama beklemektedir. Eğitim fakültelerinden mezun olan binlerce öğretmen adayımız işsizlik gerçeğiyle yüzleşmektedirler. Büyük bir şevkle, heyecanla görevlerini yapmayı bekleyen gençlerimiz ya öğretmen diplomasıyla işsiz olarak sokaklarda gezmekte, ya kendi mesleği dışındaki işlerde çalışmakta, ya da özel okullarda, dershanelerde olumsuz çalışma şartları, düşük ücretlerle sosyal güvenceleri olmadan çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu istihdam modeli gençlerimizin çaresizliğinden faydalanma anlamına gelmektedir. Her yıl 80 bin civarında ücretli öğretmen görevlendirilmektedir. Milli Eğitim Bakanlığının öğretmen açığını gidermek için kadrolu öğretmen atamak yerine, mevsimlik işçi gibi ücretli öğretmenler çalıştırması sömürü çarkının devlet eliyle döndüğünü göstermektedir.

Parçalanmış öğretmen aileleri Bakanlık tarafından çıkartılan kanun hükmünde kararname ile daha da artmış, aileler parçalanmıştır.

Gelecek nesillerimizi yetiştiren öğretmenlerimizin ve öğretmen adaylarımızın gelecek kaygısı taşımadan aile bütünlüğü içerisinde görevlerini ifa etmeleri en doğal haklarıdır.

2.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri ve 19 milletvekilinin, Ankara tavşanının tekrar ülkemize kazandırılması, yaygınlaştırılması, ekonomiye katkı sağlaması, türünün devamı ve üretiminin arttırılması için uygun yöntemlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/323)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Anadolu'nun öz varlığı olan, Ankara tavşanının tekrar ülkemize kazandırılması, yaygınlaştırılması, yeni iş olanakları oluşturularak ekonomiye katkı sağlaması, ırkının yaşatılması, türünün devamı ve üretiminin artırılması için gerekli önlemlerin alınması amacıyla Anayasa'nın 98 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün 104 ve 105. maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılması için gereğini arz ederiz.

1) Özcan Yeniçeri                           (Ankara)

2) Mehmet Şandır                           (Mersin)

3) Oktay Vural                               (İzmir)

4) Yusuf Halaçoğlu                        (Kayseri)

5) Hasan Hüseyin Türkoğlu           (Osmaniye)

6) Bülent Belen                               (Tekirdağ)

7) Ahmet Duran Bulut                    (Balıkesir)

8) Mehmet Erdoğan                        (Muğla)

9) Mehmet Günal                           (Antalya)

10) Adnan Şefik Çirkin                  (Hatay)

11) Kemalettin Yılmaz                    (Afyonkarahisar)

12) Necati Özensoy                        (Bursa)

13) Ruhsar Demirel                        (Eskişehir)

14) Alim Işık                                  (Kütahya)

15) Muharrem Varlı                       (Adana)

16) Ali Halaman                             (Adana)

17) Mesut Dedeoğlu                       (Kahramanmaraş)

18) Celal Adan                               (İstanbul)

19) Emin Haluk Ayhan                  (Denizli)

20) Ali Öz                                      (Mersin)

Genel Gerekçe:

Ankara tavşanı, diğer adıyla Angora tavşanı uzun ve yumuşak tüyleriyle tanınır. Ankara keçisi ve kedisi gibi safkan tavşanlar, Ankara ilinden tüm Dünya'ya yayılmışlardır. Anadolu'nun öz varlığı olan Ankara tavşanının Anavatanı Türkiye-Ankara olduğu bilinmektedir. Değişik kaynaklara göre, 1700’lü yıllarda Fransa Kraliçesine hediye olarak gönderildiği, Nachtsheim'e göre ise 1723 yılında Karadeniz kıyısından Fransa ve oradan da İngiltere' ye götürülerek ıslah edildiği belirtilmektedir.

Ankara tavşanının kökeni Türkiye-Ankara olmasına karşın Türkiye'de nesli tükenmiştir. Buna karşın dünyada Ankara tavşanı yetiştiriciliği uzun yıllardır yaygın olarak yapılmaktadır. Avustralya, Fransa ve Çin'e kadar birçok ülkede yetiştirilen ve sayıları milyonlarla ifade edilen Ankara tavşanı, anayurdundaki birkaç çiftlikte bine yakın bulunmaktadır.

Ankara tavşanının yetiştirilmesinin ilk amacı yün üretimidir. Ankara tavşanı dünyada beyazlık, parlaklık ve kadife gibi yumuşaklık açısından yün veren tek hayvandır. Ankara tavşanları ilk olarak 2 aylık olgunluğa eriştiğinde kırkılmaya başlanır. Sonra her 3 ayda bir kırkılarak, yıllık 4 kırkım sonucu bir hayvandan ortalama 1 kg kadar yün elde edilir.

Ankara tavşanından elde edilen Angora yünü, koyun yününe göre sekiz kat fazla ısı vermekte ve alerjiye de yol açmamaktadır. Ankara tavşanı yününden iplik elde edilen tek tavşan varyantıdır. Ankara tavşanının yününden yapılan korse, dizlik, iç çamaşırı, fizik tedavi ve nevraljide kullanılan termal giysilerin, dolaşım bozukluğu ve romatizma başta olmak üzere birçok hastalığa iyi geldiği bilinmekte olup, hafif ve yüksek ısı tutması, elektromanyetik etkisi ve alerjiye yol açmaması nedeniyle Ankara tavşanının yünü altın değerindedir.

Ankara tavşanı yetiştiriciliği konusunda üreticilerden gelen yoğun talep, bu hayvanın gen kaynağı olarak üretimini ve yetiştiriciliğinin ülke bazında sağlanmasını gerektirmiştir. Ankara tavşanının öncelikli verimi yünü (Angora)'dür, ikinci derecede et, üçüncü derecede kürk/deri, dördüncü derecedeki verimi gübre ve mezbaha artıklarıdır.

Dünyada Ankara tavşanı yetiştiriciliği uzun yıllardır yaygın olarak yapılmaktadır. Ankara tavşanı İngiliz denizcileri tarafından 1723 yılında Anadolu'dan Fransa ve İngiltere'ye götürülmüştür. Almanya'da ise ilk olarak 1777 yılında Ankara tavşanı yetiştirilmeye başlanmıştır. Günümüzde Çin, Fransa, Macaristan, Çekoslovakya, Arjantin, Şili, Almanya, Brezilya tavşan yünü üreten başlıca ülkelerdir. Tavşan yününü işleyen en önemli ülkeler ise İtalya, Japonya, Almanya, Fransa, Hindistan ve Şili'dir. Dünya'da Ankara tavşanı yünü üretiminin 8-12 bin ton arasında olduğu tahmin edilmektedir. Üretimin %90'ı Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yapılmaktadır. Tekstil sanayinde değerli olan Angora yününün fiyatı tüyün uzunluğuna, inceliğine, yumuşaklığına, temizliğine göre değişmektedir. Türkiye'de tekstil endüstrisinde hammadde olarak kullanılan Ankara tavşanı yünü maalesef dış alımla karşılanmaktadır.

Anadolu'nun öz varlığı olan Ankara tavşanını tekrar ülkemize kazandırmak, yaygınlaştırmak ve yeni iş alanları oluşturarak ekonomiye katkı sağlamak amacıyla yukarıda belirtilen sorunların çözümü ve alınacak tedbirlerin belirlenmesi ve araştırılması amacıyla bir Meclis Araştırması açılması gerekmektedir.

3.- Batman Milletvekili Ayla Akat ve 21 milletvekilinin, devletin yasalardan ve uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri doğrultusunda taahhüt altına alınan kadın istihdamında yaşanan gerilemenin nedenleri ve kadınların istihdama katılımının önündeki engellerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/324)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Devletin yasalardan ve uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri doğrultusunda taahhüt altına alınan kadın istihdamında yaşanan gerilemenin nedenleri ve kadınların istihdama katılımının önündeki engellerin tespiti amacıyla Anayasa'nın 98, İçtüzüğün 104 ve 105'inci Maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Ayla Akat                                    (Batman)

2) Pervin Buldan                             (Iğdır)

3) Hasip Kaplan                              (Şırnak)

4) Sırrı Sakık                                   (Muş)

5) Murat Bozlak                              (Adana)

6) Halil Aksoy                                 (Ağrı)

7) İdris Baluken                               (Bingöl)

8) Hüsamettin Zenderlioğlu             (Bitlis)

9) Emine Ayna                                (Diyarbakır)

10) Nursel Aydoğan                        (Diyarbakır)

11) Altan Tan                                  (Diyarbakır)

12) Adil Kurt                                   (Hakkâri)

13) Esat Canan                                (Hakkâri)

14) Sırrı Süreyya Önder                  (İstanbul)

15) Sebahat Tuncel                          (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane                        (Kars)

17) Erol Dora                                  (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkçü                        (Mersin)

19) Demir Çelik                               (Muş)

20) İbrahim Binici                           (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür                                (Van)

22) Özdal Üçer                                (Van)

Gerekçe:

Ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirleyen kişi başına düşen milli gelir, sanayileşme, okuryazarlık oranı gibi etkenlerin yanında kadınların istihdama katılım oranıdır. Ancak gelişmiş ülkelerde kadınların işgücüne katılım ve istihdam oranları artarken, gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye'de kadının işgücüne katılımında benzer bir artış yaşanmamıştır.

Nitekim Dünya Ekonomik Forumu'nun hazırladığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi”ne göre 2010 itibarıyla kadının ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliğinde Türkiye 134 ülke arasında 131. sırada yer almaktadır.

Türkiye tarafından 1985 yılında onaylanan Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı, ILO, OECD, AGİK gibi kuruluşların sözleşme, karar ve tavsiyelerinin Kahire Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Planının, 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı ve Pekin Deklarasyonu ile kadına yönelik her türlü ayrımcılıkla mücadele taahhüt altına alınmıştır. Anayasanın 90'ıncı Maddesi ile de taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri ulusal düzenlemeler karşında etkili hâle getirmiştir. Yine Anayasa'nın 10'uncu, 49'uncu Maddeleriyle devlet, kadın ve erkek eşitliğinin yaşama geçmesini sağlamayı ve kadının gelir kazanacağı bir işte çalışmasını güvence altına almıştır.

Böylece gerek kendi yasalarında gerekse Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğinin kadın erkek eşitliğini hedefleyen sözleşme ve düzenlemelerine taraf olarak kadının gelir kazanacağı bir işte çalışmasını, kadının insan haklarından biri olarak kabul etmiştir.

Üyelik müzakerelerinin sürdüğü Avrupa Birliği üyesi ülkelerle kıyaslandığı zaman Türkiye'de kadınların istihdam oranlarının düşük olduğu görülmektedir. Ne yazık ki Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitliğini bütün politika ve programlarına yansıtmayı taahhüt etmiş olmasına karşın bunu yerine getirme konusunda yeterince ilerleme gösteremediği, yıllara göre kadınların işgücüne katılım oranları göstermektedir. Kadınların işgücüne katılma oranı, %51,6'lık dünya ortalamasıyla kıyaslandığında oldukça düşüktür ve 2010 Eylül dönemi itibarıyla %27,9'dur.

Lizbon Stratejisi ile belirlenen AB hedefleri doğrultusunda, 2010 yılı itibarıyla Türkiye'de kadın istihdam oranının yüzde 60 olması gerekirken, 2008 itibarıyla toplam istihdam içinde kadınların istihdam oranı AB ve bütün OECD ülkelerindeki yüzde 50'nin üzerindeki oranının çok gerisinde yer almaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) Hanehalkı İşgücü Anketi sonuçlarına göre, 2009 yılı rakamlarıyla çalışan kadın oranı sadece % 26 iken, AB'de çalışan kadın oranı yüzde 63.9'dur. Türkiye kadın istihdamında bu rakamlarla daha çok Ortadoğu ve Afrika ülkelerine yakın durmaktadır.

Son yıllarda kadınların işsizlik oranı erkeklerinkinden daha hızla yükselmektedir. Aslında bu durum sadece Türkiye'ye özgü değil. Kadınların işsizlik oranı genel olarak erkeklerden yüksektir. ILO verilerine göre dünya genelinde erkeklerin işsizlik oranı yüzde 5.6 iken kadınların işsizlik oranı % 6,1'dir. Ortadoğu, Kuzey Afrika gibi bölgelerde bu oran % 14'e kadar yükselmektedir. Türkiye'de de özellikle kentlerde kadın işsizlik oranı oldukça yüksektir. 2009'da ülke genelinde resmî işsizlik oranı 11,3 iken kadınların işsizlik oranı % 14,3'tür.

Yine Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Prof. Dr. Gülay Toksöz'ün hazırladığı "Türkiye'de Kadın İstihdamı Durum Raporu"na göre, şu an her dört kadından yalnızca biri çalışıyor ve çalışanların dörtte birini kadınlar oluşturmaktadır.

Bütün bu çalışmalar da göstermektedir ki, kadına karşı ayrımcılığın en yaygın olduğu alanlardan birini de kadın emeği ve istihdamı alanı oluşturmaktadır. Toplumsal yaşamda süregelen cinsiyete ve çalışma yaşamına dayalı ayrımcılığın en önemli göstergesi ise, erkeklerin kazancının çalışma yaşamında birincil, kadınların kazancının ise ikincil olarak görülmesidir. Kadınların iş gücüne katılımındaki düşüklük, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve sosyo-ekonomik kalkınmanın önündeki engellerden biridir.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- CHP Grubunun, 15/6/2012 tarihinde İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi ve arkadaşlarının iş kollarının belirlenmesi sürecini sürüncemede bırakarak toplu sözleşme hakkının fiilen kullanılmasını engelleyenlerin ortaya çıkarılması ile bu süreçte işçiler ve aileleri açısından ortaya çıkan mağduriyetlerin belirlenmesi ile alınması gereken önlemlerin tespiti amacıyla vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin Genel Kurulun 20/6/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve ön görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerisi

                                                                                                               20.06.2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 20.06.2012 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                            Muharrem İnce

                                                                                                                  Yalova

                                                                                                        Grup Başkan Vekili

Öneri:

İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi ve arkadaşları tarafından, 15.06.2012 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına "İşkollarının belirlenmesi sürecini sürüncemede bırakarak toplu sözleşme hakkının fiilen kullanılmasını engelleyenlerin ortaya çıkarılması ile bu süreçte işçiler ve aileleri açısından ortaya çıkan mağduriyetlerin belirlenmesi ile alınması gereken önlemlerin tespiti" amacıyla verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin, (467 sıra nolu) Genel Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 20.06.2012 Çarşamba günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi lehinde söz isteyen Süleyman Çelebi, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; yüce Meclisi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisinin, iş kollarının belirlenmesi sürecine ilişkin -arkadaşlarım tarafından- verilen önergesi hakkında görüşlerimi paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, yaklaşık bundan tam bir yıl önce 15/7/2011 tarihindeki oturumda, bu Mecliste, Meclis tatile çıkmadan bir yasa teklifi görüştük ve bu yasa teklifinde bir kez daha uzatmak üzere yani geçen 12’nci ayın sonunda bitmek üzere istatistiklerin yayınlanmasını uzatmıştık ve orada yine bu mikrofonda konuşanlar, yine o zaman şehitler vardı, ilk önce o şehitlerin ölümünden duydukları üzüntüyü belirttikten sonra bu yasa üzerindeki görüşlerini açıklamışlardı. Bugün yine aynı şeyleri konuşuyoruz, yine bugün şehitlerimiz var ve yine Türkiye’de şiddetin, terörün devam ettiği bir süreçte böyle önemli bir konuyu konuşuyoruz.

Şimdi, sorun şu değerli arkadaşlar: Yaklaşık yedi aydan bu yana 900 iş yeri ve 200 bin kişiyi ilgilendiren, aslında aileleriyle beraber 800 bin kişiyi ilgilendiren bir toplu sözleşme düzeninden çalışanlar mahrum bırakılmıştır. Yani yasa dışı bir uygulamaya çalışanlar maruz kalmaktadır çünkü yasanın 12’nci maddesi çok açıkça “Altı ayda bir istatistikler yayınlanır, yayınlanan istatistiklere göre de sendikalara tespit yazısını Çalışma Bakanı verir.” diyor ama bu yasa hükmü  şu anda Türkiye’de uygulanmıyor. En son uzatılan süre ise on ikinci ayın sonuna kadar. Yani 1/1/2012’den itibaren yeni istatistik sürece girileceğini, o yasanın da o tarihe kadar çıkartılacağını Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı bu kürsüden ilan ve ifade etti, aynen kendi cümlesiyle okumak istiyorum; Sayın Bakan diyor ki: “Bugün huzurunuza getirdiğimiz bu düzenlemeyle, yine Üçlü Danışma Kurulunda bulunan konfederasyonlarla birlikte aldığımız bir karar neticesinde karar tek yönlü değildir. Yani şöyle bir kararı sizin huzurlarınıza getirmiyoruz: ‘Altı aylık bir öteleme yapalım, altı ay sonra yeniden bir ötelemeyle sizin huzurunuza gelelim.’ diye değil. Açıkça, oturduk konuştuk, dedik ki: ‘Ağustos ayında Üçlü Danışma Kurulunu 2 kez, eylül ayında da 1 kez olmak üzere 3 kez bir araya getirelim, 2822, 2821 sayılı yasaların, 12 Eylül ihtilalinden kalma bu yasaların değiştirilmesi konusunda bir mutabakat sağladık. Bu çalışmaları ağustos ayında bitireceğiz. -yani geçen ağustos ayında bitireceğiz- Türkiye Büyük Millet Meclisine bunların değiştirilmesiyle ilgili teklifimizi, kanun tasarımızı göndereceğiz ve yeniden bir uzatmaya fırsat vermeden bu sorunu çözme imkânını elde etmiş olacağız.’” Yani “Altı aylık bir uzatma ve bir daha huzurunuza bir uzatma talebiyle gelmeyeceğiz ve 12 Eylülden kalma yasaları, Sendikalar Yasası’nı değiştireceğiz ve bir daha böyle bir taleple Meclisin önüne gelmeyeceğiz.” dedi.

Oysa o uygulama, o tarih süreci bittikten bugüne kadar. Şimdi, sendikalar toplu iş sözleşmesi çağrısında bulunuyor, Bakan da benim yazdığım soru önergesine şu cevabı veriyor: “Yasa, toplu iş ilişkileri kanunu Meclise gönderilmiştir ve bu toplu iş ilişkileri kanunu Meclistedir. Tabii ki bugüne göre, bir istatistik uygulamasına göre de sendikalara yetki veremeyeceğimiz için top Meclistedir.” diyor. Ben onun için, Meclise görev düştüğünü, Meclisin bu sorunu çözmesi gerektiğini… Çünkü insanların kaderiyle oynanıyor. Bir yandan ileri demokrasi, bir yandan sendikal haklar, bir yandan 12 Eylül darbesi döneminin ürünlerini temizleyeceğiz derken tam da 12 Eylül darbesinin ürünleriyle bu Meclis karşı karşıya kalmaktadır ve uygulamada hâlen bu 12 Eylül yasaları devam etmektedir.

Bir taraftan, ileri demokrasi ve sendikal hak ve özgürlüklerin bu yasayla değiştirileceği ifade ediliyor… Toplu iş ilişkileri kanunu komisyonda görüşüldü, alt komisyonda görüşüldü, Meclis gündemine geldi ama ne zaman bu yasa çıkacak? Bu yasa çıkana kadar bu insanların, bu sendikaların, bu işçilerin mağduriyetleri nasıl giderilecek? Bir yıla yakın bir süredir toplu iş sözleşmesi yapamayan bu insanların hak gasbına kim çözüm üretecek? Elbette bu Meclis üretmek zorunda, elbette ilgili Bakanlık, elbette burada çoğunluğu olan iktidar partisi bunu yapmak zorunda. Bir yandan, grev önündeki engelleri kaldıracağız diye referandumda her yerde, billboardlarda ilanlar verildi, diğer taraftan bu ilanların yerine, işte, bir korsan yasayla, korsan bir taksici yasasının içerisine grev yasaklarının da konulduğu, Hava-İş kolunda grevlerin yasaklandığı bir süreci bu Meclis yaşadı ve AKP oylarıyla bu yasa bu Meclisten geçti ve 305 kişi sokakta. İşten atıldılar. Niye atıldılar? Temel haklarını kullanmak, toplu iş sözleşmesi hakkını kullanmak, toplu iş sözleşmesi hakkını elde etmek için ortaya koydukları bir eylemliliği, bir mücadeleyi, Anayasa’dan kaynaklanan, Anayasa’nın 90’ıncı maddesinden kaynaklanan hakkı kullandıkları için 305 kişi sokakta. Bakanın girişimleri var. Ama Bakanın girişimlerine karşılık ilgili genel müdürlük, ilgili Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı “Siz işinize bakın. Bizim işimize karışmayın. Biz attığımızı atarız, sattığımızı satarız. Siz bizim istediğimizi yaptınız ya siz çok yaşayın, gerisini bize bırakın.” diyor. Dolayısıyla, işte elinden grev hakkı, yasal grev hakkı alınan işçiler orada sokakta ve yaşamları kadar kutsal olan çalışma hakları ellerinden alınmış durumda.

Bugün bu yasa eğer Mecliste bir an önce çözüme ulaştırılmazsa… Bu önergeyi vermemizin nedeni de bu, bu yasanın akıbetinin bir an önce araştırılarak Meclis gündemine getirilmesine yönelik talebimizdir. Yoksa, yine bu Meclis görevini yapmamış olacak. Daha önce burada yasalaştırdığı yasanın gereğini yapmamış olacak ve gene işçilerin mağdur edilmesine seyirci kalmış olacak.

Dolayısıyla bu mağduriyetin giderilmesi gerekiyor. Bu mağduriyetin giderilmesi için ivedilikle ya yeniden bir uzatma eğer bu yasayı çıkartamıyorsa… Bu doğru değil. O gün de söz aldığımızda “Bu bir çare üretmeyecek.” demiştim, bu kürsüden konuştum; “Bu verilen sözler tutulmayacaktır.” demiştim, bu kürsüden konuştum. Bu kürsüden bir kez daha haklı olduğumuz ortaya çıktı. Biz haklı olmak için bunları söylemiyoruz. Keşke haksız olsaydık, keşke o 200 bin kişi bugün sözleşmesiz kalmamış olsaydı, 900 iş yerinde yetkiler verilmiş olsaydı. Ama en azından şimdi yetkiler verilsin. Bir ay mı süre istiyorlar, iki ay mı süre istiyorlar neyse, en azından yetkiler verilsin, işçiler mağdur olmasın. Bu yasayı da ivedilikle görüşelim diyorum.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grup önerisi aleyhinde söz isteyen Demir Çelik, Muş Milletvekili.

DEMİR ÇELİK (Muş) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin çalışanların toplu sözleşme ve grev hakkına ilişkin araştırma önergesi aleyhine söz aldıysam da lehine ifadelerimi dile getirmek üzere huzurlarınızdayım. Saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ister özel ister tüzel konumda olsun sermayeyi elinde biriktirenin, sermaye birikimine dayalı iktidarı elinde tutanın egemenlikçi ve hükümranlık ilişkisine bağlı olarak halkı, toplumu ezen, mahkûm eden, onun insani, vicdani, sosyal ve siyasal haklarını gasbeden konumda olması kabul edilebilir bir durum değildir. Kaldı ki, günümüz dünyasının, hukuk devletine dayalı, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir hukuk devletini işaret ettiği, buna dair önemli ve ciddi düzeyde değişmelerin ve gelişmelerin yaşandığı günümüz dünyasında Türkiye'nin de değişmek durumunda olduğu, dolayısıyla da 1960 Anayasası’nı da, 1982 Anayasası’nı da aşan niteliksel bir kısım değişimlere öncülük etmesi de açık olan bir realitedir. Ama ne yazık ki son dönemlerde ve zamanlarda yaşadığımız, gözlemlediğimiz, bu, böylesi bir süreçte kendisine dair olumlu noktada beklenen değişimin aksine, gerici, tutucu, muhafazakâr, toplumun temel çıkar ve menfaatini gözetmeyen, erkin, iktidarın ve devletin kutsanmışlığına dayalı olarak kendisini topluma dayatan bir zihniyet de gözlemlenmekte, tarafımızdan izlenmektedir.

Yakın zamanda Türk Hava Yollarında çalışanların toplu sözleşme ve grev hakkı yerine getirilmediği hâlde, bunu kullanmak isteyen insanların mağduriyeti orta yerdeyken, 305 çalışanın işine keyfî bir noktada son verilmişken, bu keyfiyeti hukuk devletinde bulmamızın mümkün olmadığı -buna dair bir kısım yasal yaptırımların beklentisi içerisinde toplumun temel talebini karşılamak varken- yine aylardır toplu sözleşmeyi bekleyen çalışanların, emekçilerin, kamu emekçilerinin beklentilerinin yerine getirilmediği, onların insani koşullara kavuşturulması yönlü bir duyarlılığın iktidar tarafından yerine getirilmediği bir gerçek olmaya da devam ediyor.

İster devlet olsun ister özel kurum ve kuruluş olsun, emeğiyle geçinmek zorunda olan kişinin yasal güvencesi olan grev ve toplu sözleşme sosyal ve siyasal bir haktır, sosyal ve siyasal hak olan bu hakkın yerine getirilmesi onun insani sorumluluğunun gereğidir. Hâl böyle iken, insanların insani yaşam koşullarına ulaştırılması, insani yaşam koşullarının sağlanması da hukuk devletinin göreviyken, bundan kaçınmak, bu görevi ifa etmemek, aksine hak gasbına yönelmek de hukuk devletinin işi değil.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; düşününüz ki Türkiye’de 25 milyon civarında vatandaşımız yoksulluk sınırıyla karşı karşıya. Yoksulluk sınırının 2.800 lira civarında olduğu ülkemizde birçok çalışanımız hâlâ asgari ücretten, asgari ücrete yakın bir seviyede yani açlık sınırının da altında bir maaşla çalışmak ve çalıştırılmak durumunda. Emeklilerimizin, BAĞ-KUR, SSK emeklisinin 700-800 lira aldığı, memurlarımızın 1.500-2 bin lira civarında bir maaşa tabi tutulduğu, özlük haklarının her geçen gün elinden alınarak yoksullaştırıldığı bir Türkiye’de devlete düşen, toplumu mutlu kılmaktır, özgür kılmaktır. Hele hele devlet, her seferinde dünyanın gelişmiş 16’ncı ekonomik gücü olduğu iddiasıyla övünürken, bu gelişmiş ekonomik düzeyini toplumla paylaşamıyorsa, adilane bölüştüremiyorsa, adil ve sosyal devlet olmanın gereği olarak onlara eşit mesafede duramıyorsa elbette ki burada bir kaos vardır, çelişki vardır, buradan da çatışmanın, çelişkilerin, huzursuzluğun ortaya çıkması muhtemeldir.

İşte, adaletsizliği gidermek, toplumu huzura kavuşturacak bir kısım sosyal ve siyasal tedbirleri devreye koymak da devletin bizatihi görevi olduğu gibi, onun yanında bu işi yürüten yasama organının da görevidir. Yasama organı yani Millet Meclisi her türlü hukuksuzluğun, adaletsizliğin ve eşitsizliğin olduğu yerde toplum lehine, birey lehine, insan lehine çözümleri öngören, ona dair araştırma önergeleri, yasal değişiklik teklifleri, kanun değişiklikleri teklifleri ve ilgili yasal, anayasal düzenlemeleri yapmak ve denetlemekle mükelleftir. Çalışanlarımızın milyonlarcasının yoksulluk sınırının altında bir gelire sahip olması, onların toplu sözleşme ve grev hakkından yoksun bırakılması, nasıl ki bir hukuk devletinin görevi değilse, aynı zamanda insanın da, insan dediğimiz sosyal varlığın da bizatihi sorumluluğu dâhilinde yerine getirmesi gereken bir koşuldur.

Biz en nihayetinde emekçinin ve ezilenin hem psikolojik hem sosyal varlık olmaktan ileri gelen temel ihtiyaçlarını karşılamadığımızda, hem onu üretimden ve üretimdeki aktivitesinden almış hem de toplumsal dayanışma, toplumsal etkinlik ve verimlilikten de alıkoymuş oluruz.

Günümüz dünyasının iyi yönetişimden anladığı sürdürülebilir, etkin, verimli, şeffaf ve adilane bir yönetişimse, bu herkesten çok toplumun hak ettiği, toplumda da ezilenin, emekçinin, yoksulun hak ettiği bir gerçektir. Bunu toplumdan esirgeyemeyiz, bunu halktan, ezilenlerden, emekçilerden esirgeyemeyiz, onların hakkı olanı gasbederek sermaye birikimine, iktidar birikimine yol açacak bir kısım yasal düzenlemelerden kendimizi uzak tutamayız. O anlamıyla, toplumu esas alan, devlete karşı, sermayeye karşı, iktidar odaklarına karşı tek ve meşru hakkı olan grev hakkını, toplu sözleşme hakkını emekçiden esirgeyemeyiz. Emekçinin ve ezilenin insani olan bu hakkını yerine getirme noktasındaki duyarlılık bu açıdan da herkesten çok Meclisindir, Meclisin içinden çıkan yürütme organınındır ve ilgili bakanlıklarınındır.

Bakanlıkların ve iktidar partisinin Meclisin bu ve benzeri hukuksuzlukları araştırmasına fırsat veren, onu kolaylayan bir duyarlılık içerisinde olması da elbette ki yapılması gerekendir. Hele hele 2012’nin kamu emekçileriyle ilgili toplu sözleşmelerinin, altı ay sonrasına ötelenmiş olmasına rağmen, onları insani koşullara kavuşturacak nitelikte ve içerikte olmayışı, yüzde 4+4 şeklinde, âdeta onların var olan sorunlarını hiçe sayan, dalga geçer bir yaklaşımla onları memnuniyetsizliğe sevk eden bir anlayış da yine bizim olmamalıydı.

Ne yazık ki bütün bu adaletsizliklerin, hukuksuzlukların diz boyu olduğu ülkemizde, on yıllık AKP İktidarıyla yapılmak istenenin çok da demokratik, meşru olmadığı, antidemokratik uygulamalarıyla toplumun temel taleplerini ortadan kaldıran, onları yok sayan, esasına almayan bir anlayış, giderek toplum dinamiklerini ötekileştirmiştir; Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların ve çocukların ve en nihayetinde cezaevindeki mahkûmların isyanına neden olacak, onların artık bedenini yakmaktan başka bir çaresi olmadığı durum ve gerçeklikle karşı karşıya bırakmıştır.

Bu yönüyle de yapılması gereken ertelenmeden her türlü araştırmanın açığa çıkarılması yönlü önergenin dikkate alınması gerektiğini belirtiyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi lehinde söz isteyen Ali Öz, Mersin Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çalışma yaşamımızı düzenleyen 2821 ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile de bu hakkın kullanılmasının usul ve esasları aslında saptanmıştır. Uzun zaman önce Komisyonda, 12 Eylül darbe döneminin kalıntısı olduğunu ifade ettiğimiz, antidemokratik olarak bulduğumuz, emeğin ve işçinin yanında olan yeni düzenlemelerin yapılması gerektiğine inandığımız bu yasanın komisyon çalışmalarını tamamlamış olmamıza rağmen, gerek ve usulleri tamamen tespit edilmiş olmasına rağmen henüz Meclisin raflı dolaplarında hâlâ beklediğini görüyoruz.

Bu yetki belirlemesinin belirsizliği toplu sözleşme yapılamaması ile işçilerin demokratik haklarını kullanamadığını görmekteyiz. 31 Ocak 2012 tarihinden itibaren demokrasinin vazgeçilmezi olarak kabul ettiğinizi ifade ettiğiniz örgütlenme hakkını bu insanlara vermemekte ısrarınızın nedenini gerçekten anlamak mümkün değildir. Toplu iş sözleşmesi yapmak isteyen sendikaların iş yerlerine yetkili olduklarına dair başvuruları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yanıtlanmak üzere bildirilmiş ancak henüz bugüne kadar bir cevap alamamışlardır.

Benden önceki hatiplerin de ifade ettiği gibi, iş hayatını, özellikle çalışanlarını, 900 iş kolunu ve 200 binden fazla insanı ailesiyle birlikte ilgilendiren bu sorunun bugüne kadar Meclis gündemine alınamayıp çözülmemesinde mutlaka bir sorumlu olması gerekmektedir ve dolayısıyla, sorumluların bunu mutlaka ifade edip, sorunu çözme yolunda adım atmasını, hem Meclisten hem de muhalefet olarak sizlerden bekliyoruz.

Toplu iş sözleşmesi için yetki bekleyen başvurunun 631’den 900’e çıktığını ve hatta aştığını biliyoruz, bu yasal hakkın kullanılmasının önündeki engelin de ne olduğunu mutlaka ortaya çıkartmak gerekiyor.

Genel Kurula getiremediğimiz, komisyon çalışmalarını tamamladığımız Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 12’nci maddesinin üçüncü fıkrasında “Bir işkolunda çalışanların yüzde 10’unun tespitinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca her yıl ocak ve temmuz aylarında yayınlanacak istatistikler esas alınır.” Bu istatistiklerde belirtilecek işkolundaki bütün işçi sayısı ile bu işkolundaki sendikalara mensup üye sayısı toplu sözleşme ve diğer işlemler için istatistik yayımlanıncaya kadar geçerlidir. “Yetki belgesi almak üzere müracaat eden veya yetki belgesi alan işçi sendikasının yetkisini daha sonra yayımlanacak istatistikler etkilemez.” denmektedir.

Yine, eski yasaya göre, Bakanlığın sendikaya altı iş günü içerisinde yetki başvurusuna ilişkin müspet veya menfi cevap verme zorunluluğu bulunduğu ifade edilmektedir.

Komisyon çalışmalarımız esnasında, bu kanunun acilen iş hayatındaki çoğu engeli düzenleyeceği gerekçesiyle çalışmalarımız tamamlanmıştı. Tabii ki çok kolay bir yasadan bahsetmiyoruz. Özellikle tarafları, sosyal tarafı fazla olan, emeği ilgilendiren, bir tarafta da sermayeyle beraber dengeli bir şekilde götürülmesi gereken bir yasanın düzenlenmesinden bahsediyoruz ancak her ne olursa olsun gerek grev ve lokavt yasaklarının kaldırılması -komisyon çalışmalarında da ifade ettiğimiz gibi- 12 Eylül darbe yasasının tam aksine, engelleri kaldıracağımızı ifade ettiğimiz, işçilerden yana olacağımızı ifade ettiğimiz, işçilerin, özellikle demokrasinin yerleşmesi anlamında örgütlenme haklarına engel olunmayacağını ifade ettiğimiz bu yasanın bir an önce Meclis Genel Kurulunda tartışılarak, mağdur olan 200 bin işçinin ve diğer toplu iş sözleşmesi noktasında beklentisi olan tüm iş dünyasının sorunlarını çözmesi adına, kimler engel oluyorsa onların mutlaka ortaya çıkartılıp, engellerden çekinmeden Meclis çatısı altında görüşülerek özellikle bu yeni oluşturulan kanunun Meclis Genel Kurulunda görüşülüp kanunlaşmasını ümit ediyor, hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi aleyhinde söz isteyen Mahmut Kaçar, Şanlıurfa Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MAHMUT KAÇAR (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi aleyhine söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 2821 ve 2822 sayılı Yasa’nın darbe ürünü bir yasa olduğu, çalışma hayatının demokratikleşmesi önündeki en büyük engel olduğu ilgili bütün sosyal tarafların üzerinde mutabakata vardığı bir husus çünkü Türkiye'nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler, Avrupa Birliği Sosyal Şartı ve kriterlerini de incelediğinizde, bu yasanın bir an önce değiştirilmesi gerektiği, Türkiye'nin normalleşmesine ve demokratikleşmesine paralel olarak çalışma hayatının demokratikleşmesi açısından da bu yasanın bir an önce yürürlüğe girmesi gerektiği hepimizin ortak mutabakatı.

Bir yıl önce bu istatistiklerin yayımlanmasının son kez ertelenmesiyle ilgili tek maddelik bir yasayı görüştük ve bu yasayı görüşürken de bu ertelemenin son kez olduğunu ve bununla ilgili yasa çalışmalarının bir an önce tamamlanacağını ifade ettik. Son bir yıldır bu bağlamda çok önemli adımlar atıldı, mesafeler alındı. 2821 ve 2822 sayılı Yasa yerine Toplu İş İlişkileri Kanunu adı altında yasa tasarısı Meclise sevk edildi. Bu yasanın ilgili bütün sosyal tarafları katkılarını almak üzere çağrılarak dinlendi, bununla ilgili alt komisyon oluşturuldu ve nihai olarak da üst komisyonda görüşmeleri tamamlanarak Meclis Genel Kurul gündemi aşamasına getirildi.

Şimdi, önümüzde iki alternatif var değerli arkadaşlar: Ya istatistikleri açıklayacağız veya yasayı bir an önce çıkaracağız. İstatistikleri açıklamanın ne türlü sakıncaları olduğunu çalışma hayatından gelen arkadaşlarımız çok iyi bilirler. Mevcut olan Sosyal Güvenlik Kurumundaki verileri esas aldığınız zaman, mevcut verilere göre, şu andaki yetki alan sendikaların 10 tanesi dışında çok önemli bir kısmının kapanmayla karşı karşıya kalacağı bir gerçek.

Yasanın çıkarılması noktasında önemli mesafeler alındı ve en son pazartesi günü Çalışma Bakanımızın öncülüğünde bütün sosyal tarafların da iştirakiyle yasanın bir an önce çıkarılması noktasında bir mutabakata varıldı.

Değerli arkadaşlar, bu komisyon çalışmaları tamamlanmış olan yasada, gerçekten hepimizin yıllarca beklediği çalışma hayatının demokratikleşmesi, çalışanların örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının önündeki engelleri kaldıran çok önemli düzenlemeler alt komisyonda ve komisyonda kabul edildi.

Biliyorsunuz, özellikle işçi sendikacılığında yetki itirazlarından dolayı uzun süren mahkemeler ve bunun sonrasında da çalışanların mağdur edildiği süreci bertaraf etme adına yetki itirazlarında iş kolu tespit talepleri bekletici mesele olmaktan çıkarıldı. Sendikal üyelikte ve üyelikten çekilmede notere başvurma şartı kaldırıldı. İş kolunda ve aynı zamanda farklı iş yerlerinde çalışan işçilerin birden çok sendikaya üye olabilmelerine imkân sağlandı. Sendikal nedenlerle ayrım ve sendikal nedenlerle feshi hâlinde işçinin hukuki hakları güçlendirildi. Yöneticilerin bireysel olarak işledikleri suçlar nedeniyle sendikanın kapatılması yerine yöneticinin cezalandırılması ve görevlerine son verilmesi kabul edildi. Yetki sorunlarına neden olmaması için tüm kayıtların elektronik ortamda tutulması konusu kabul edildi.

Yine çerçeve sözleşmeler… Sendikaların toplu sözleşme yapabilmeleri için getirilen yüzde 10’luk iş kolu barajı düşürüldü. İşletme toplu iş sözleşmelerinde yarıdan fazla çoğunluk yerine yüzde 40 çoğunluk getirildi ve anayasa değişikliğine paralel olarak, grevde bireysel eylemlerden kaynaklanan iş yeri zararlarının sorumluluğu sendikaların üzerinden alındı. Yani “Son bir yılda hiçbir şey yapılmamış.” gibi bir yaklaşımın ben doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Son bir yılda -bu yasa tasarısının- gerçekten, çalışma hayatının taleplerini karşılayacak, çalışanların, Türkiye'nin demokratikleşmesine paralel olarak çalışma hayatının demokratikleşmesi ve önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik olarak son derece önemli adımlar attık. Ben inanıyorum bu pazartesi günü, gerek işveren temsilcilerinin gerekse de işçi, çalışan temsilcilerinin de iştirak ettiği bu toplantıda varılan mutabakat ve çizilen yol haritası son derece önemli.

Ben, son bir yıldır, milletvekilleri olarak son derece önem verdiğimiz, son derece emek verdiğimiz bu yasanın da Meclis tatile girmeden önce yasalaşacağına olan inancımı burada tekrardan ifade ediyorum ve bu verilen önergenin aleyhinde olduğumu ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

                       

 

Kapanma Saati: 15.11


İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.26

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 122’nci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

1'inci sırada yer alan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın'ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç'in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

BAŞKAN - Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2'nci sırada yer alan, Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (x)

BAŞKAN - Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 279 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince bu tasarı İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında temel kanun olarak görüşülecektir. Bu nedenle, tasarı tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelerine geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Tasarının tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Yusuf Halaçoğlu, Kayseri Milletvekili.

MHP GRUBU ADINA YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) – Muhterem Başkan, değerli milletvekilleri; 279 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

                                      

(x) 279 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Tarih boyunca insan ve insani değerlere önem veren milletler dünyada büyük devletler kurmuştur. Türk milleti bu değerlere tarihi boyunca saygı göstermiş ve uygulamış bir millettir. Bu sebeple, on sekiz büyük devlet kurmuştur ki bunların hepsi “imparatorluk” denilen devletlerdir. Şurası da unutulmamalıdır ki imparatorluk kuran milletler asla ırkçı olamazlar; zira, ırkçı olanlar zaten imparatorluk kuramaz. Hâlbuki, milletlerin daha geniş topraklara hükmetme, daha nüfuzlu ve daha zengin bir toplum olma hırsı insanı ve insani değerleri geri plana iten bir anlayışı doğurmuştur. Hâlbuki, hemen bütün dinlerin temel felsefesinde yer alan en önemli ilkelerden biri, canlının Yaradan’la ilişkilendirilen kutsallığı ve canlılar içinde en muteber addedilen insana olan saygıdır.

Değerli milletvekilleri, Orta Çağ Avrupası’nda Amerika kıtasının keşfinden sonra burada yaşayan Aztek ve İnka toplulukları ile kıta Kızılderilileri büyük bir kıyıma uğramıştır. Bu kıtadan Avrupa’ya büyük miktarda kıymetli maden akmıştır. 1660 yılına kadar sadece İspanya’ya giren altın ve gümüş miktarı 218 tondur. Unutulmasın ki bu miktar 1492 yılına göre Avrupa’daki kıymetli madenin 4-5 katıdır. Kıtada ihtiyaç duyulan nüfus ise Afrika yerlilerinden sağlanmış, bunun ticaretini Katolik kilisesi üstlenmiştir. “Siyah abanoz ticareti” olarak adlandırılan zenci ticareti birçok kişinin büyük servetler edinmesine yol açmıştır. Bu arada Avrupa ülkeleri Orta Doğu’da, Afrika’da ve Amerika’da sömürgeler edinmiştir. Neticede Batı dünyasının insanlar arasında meydana getirdiği bu sınıf farkları ve insanlar üzerindeki hak ve hukuka aykırı davranışları 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yayınlanması ihtiyacını doğurmuştur. Bu bildirgeye göre “Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunma hakkı vardır. Herkes bu bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa, ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit koruma hakkına sahiptir.” denildi. Mamafih bu bildirgeden sonra da Fransa ve İngiltere gibi bazı devletler sömürge sistemini devam ettirdiler ve mesela Cezayir, Ruanda gibi ülkelerde soykırım suçu işlediler.

Değerli milletvekilleri, bu girişi neden yaptım? Dünyanın başka bölgesinde yukarıda söylediğim uygulamaların tamamen dışında bir dünya daha vardı, Türk dünyası. Amerika’nın 1492 yılında keşfedilmesinden sonra, başta İspanyollar olmak üzere, hemen bütün Avrupa devletleri Amerika Kıtası’nı âdeta yağmaladılar ve az önce söylediğim büyük bir kıyım yaptılar. Hâlbuki bu  tarihten altı yüz elli yıl önce Göktürk İmparatorluğu’nun büyük hakanı Bilge Kağan Orhun Yazıtları’nda şöyle diyordu: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında kişi oğlu oldu.” Yani “İnsan yaratıldı.” diyordu. Bu anlayışın sonraki Türk devletlerinde de devam ettiğini görüyoruz. Keza Kaşgarlı Mahmut’ta olduğu gibi Selçuklu Veziri Nizamülmülk de siyasetnamesinde devlet adamlarının nasıl olmaları gerektiğini ve halkla ilişkilerini anlatıyor. Buna bağlı olarak insana verilen değerin bir nişanesi olarak da sadece insanlar için değil, hayvanlar için bile vakıflar oluşturulduğu gibi, aşhaneler, darüşşifalar, çeşmeler, hamamlar, köprüler gibi kamu yararına eserlerle ülke imar ediliyordu. İnsana bakış Osmanlılarda da aynı şekilde devam etmiştir.

Her ne kadar Sayın Başbakan MHP’lilerin tarih bilgisinin olmadığını söylemekte ise de kendisinin hangi tarih kitaplarını okuduğunu bilmem ancak ona okuduğumuz kitapların bir listesini verecek olursam hayatı boyunca bu kitapları okumakla uğraşsa bitiremeyeceğini biliyorum.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Özet okuyor!

YUSUF HALAÇOĞLU (Devamla) - Öte yandan, insanın okuduklarını da doğru anlaması ve doğru nakletmesi önemlidir. Mesela Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü olarak bilinen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözünün gerçeği, “İnsana değer ver ki devlet yücelsin.” şeklindedir. Zira insanı yaşatmakla, insana değer vermek farklı şeylerdir. Nitekim, aynı felsefe Fatih Sultan Mehmet tarafından da devam ettirilmiştir. Fatih, bugün -her nedense ve kime dokunmuşsa- sur önünde törenlerin yasaklandığı İstanbul’u fethedince doğru Ayasofya’ya yönelmiş ve bu ulu mabedi camiye çevirmiştir. Bu caminin yaşaması için de bir vakıf kurmuştur. Bu vakfın ilk cümlesi “Kainatın özü insandır, bu vakfım insanlar içindir.” şeklinde başlamaktadır. Yani yine özde insan vardır. Bu anlayış gayrimüslimlerin yaşadıkları toprakların fethinden sonra buralarda yaşayan Hristiyan halk için neşredilen adaletnamelerle, “Onların can ve mal emniyetinin bizzat padişahın güvencesi altına alınması.” şeklinde tezahür etmiştir.

Keza Fatih, devlet hizmetinde çalışanlara yapılacak bir haksızlığı önlemek için de bir de teşrifat kanunu çıkarmıştır. Bu kanunda kimlerin hangi görevlere hangi görevlerden getirileceği yer almaktadır. Böylece, günümüzde siyasi mülahazalarla kıyıma uğrayan bürokratların aksine, liyakat sahibi kimselerin layık oldukları yerde görev yapmaları gibi ibretlik bir uygulamanın örneği verilmiştir.

Osmanlı mahkemelerinde ise mahkemenin nasıl işlediğine dair, doğru işleyip işlemediğine dair “şühûdü’l-hâl” adı altında bir gözlemci heyeti oluşturulmuş, bununla mahkemelerde adil karar verilmesinin sağlanmasına çalışılmıştır.

II. Bayezid döneminde Edirne'de yaptırılan darüşşifada akıl hastalarının kuş, müzik ve su sesiyle tedavi edildiğini görüyoruz. Keza Avrupa'da o tarihlerde ıssız adalara atılıp toplumdan tecrit edilerek ölüme terk edilen cüzzamlılara karşılık, II. Murad tarafından Edirne'nin fethinden hemen sonra burada bir cüzzamhane yaptırılmış olması Türklerin insana bakış açısını yansıtan önemli bir örnektir. Yine, Bursa’daki darüşşifada da cüzzamlıların tedavisi için cüzzamlılar kovuşu oluşturulmuştur. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan hastanede ise haftada bir gün fakirlere ücretsiz bakılmakta ve ilaçları ücretsiz verilmektedir. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan hastanede de akıl hastaları için bir koğuş bulunmaktaydı. Askerî ve siyasi başarılarından dolayı Batı kaynaklarında "Muhteşem, Büyük Türk" lakabıyla şöhret kazanan, Osmanlılar tarafından ise "Kanuni" sıfatına layık görülen Sultan Süleyman, bu sıfatına uygun icraatıyla hak ve adalet mefhumlarını yerleştirmiştir. Nitekim tahta geçer geçmez babası tarafından Tebriz ve Kahire'den İstanbul’a getirilen 500 kadar sanatçı, devlet adamı ve âlime istedikleri yere gitme izni vermiş, İran ile yapılan ipek ticaretini serbest bırakmış, yasak sırasında malları müsadere olunan tüccarın zararlarını hazineden tazmin ettirmiştir. Ayrıca, halka zulmeden devlet adamları ile askerî idarecileri cezalandırmıştır. Süleyman Sudi Efendi “Defter-i Muktesid” adlı eserinde, bu tarihte bütçenin beşte 1’inin kâr u kisbden mahrum olanlarla, kimsesiz, dul ve yetimlerin iaşe, ibate ve ilaç bedelleri için ayrıldığını yazar. Yani o tarihlerde bir işi gücü olmayanlara işsizlik ödeneği verildiğini belirtir. Kanunî'nin Budin Kalesi'nin fethinden sonra kale kapısına yazdırttığı rivayet edilen şu şiiri pek meşhurdur ve devletin insana bakış açısını ortaya koyar:

“Gaziler mekinnidir beyim bunda gayr olmaz.

Burada zulm eyleyenin âkıbeti hayr olmaz.”

Değerli milletvekilleri, geleneksel anlayışını sürdürerek insanı her şeyin üstünde tuttuğu ve değer verdiği dönemlerde Osmanlı Devleti büyük devlet olmuştur. Bu özelliğini kaybettiği dönemlerden itibaren ise çöküş süreci başlamıştır. Her ne kadar Sultan II. Abdülhamid devrinde din farkı gözetmeksizin bütün “aceze” denilen bakıma muhtaç insanlar için darülaceze yapılmışsa da, bu yeterli olmamıştır. Yeri gelmişken Osmanlı Devleti'nin bütün yazışmalarında Türkçe kullandığı, yabancı devletlerle yapılan muahedenamelerinde Türkçe ve o ülkenin kendi diliyle yapıldığını da belirteyim. Osmanlı arşivindeki 100 milyon belgede resmî yazışmaların tümü Türkçedir.

İşte, bugün görüştüğümüz bu yasa, insana ve insani değerlere karşı uygulamaları araştıracak ve bir teminat niteliği taşıyacak bir kurumun kurulmasını sağlayacaktır. Ancak bu kurumun gerçek işlevini yerine getirebilmesi için bağımsız nitelikte olması gerekmektedir. Oysaki,  yasanın 3’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında "Bu kanunla ve diğer mevzuatla verilen görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında, bağımsız olarak yerine getirir ve kullanır. Görev alanına giren konularla ilgili olarak hiçbir organ, makam, merci veya kişi, kurula emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz." denmesine rağmen, üyelerin seçimindeki hatalı uygulama sebebiyle bağımsız bir kurum niteliği taşımamaktadır. Hâlbuki, maddeye göre kurum bağımsız bir kurum olarak gözükmektedir. Ancak kanunun 5’inci maddesini incelediğimizde bunun böyle olmadığı ortaya çıkıyor.

Kanunun 5’inci maddesinde üye seçimleri şu şekilde gösteriliyor: Üyelerden 2’si Cumhurbaşkanı, 1’i Yükseköğretim Kurumu, 1’i baro başkanlığı ve 7’si ise Bakanlar Kurulu tarafından seçiliyor. Yani çoğunluk Bakanlar Kurulunda.

Değerli milletvekilleri, şimdi vicdanınıza ve aklınıza sesleniyorum. Dünyanın neresinde kendi icraatını denetlemek üzere atanacak denetim kurulunu denetlenecekler seçer? Yani yürütmenin kendini denetleyecek kişileri ataması ne kadar doğrudur ve adildir? Hâliyle atanmış bu kişiler, kendilerini seçenleri ne kadar objektif denetleyebilir? Siz istediğiniz kadar “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi Kurula emir ve talimat veremez.” deyin. Evet, Kurula emir veremez ama Kuruma veya onun başkanına verebilir.

Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları İnceleme Komisyonunda gerekli uyarılarda bulunduk. Ama ne yazık ki iktidar bildiğini okudu ve tasarının özünü değiştirmeden getirdi.

Bu Kurulun doğru çalışması için Kurul üyelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmesini önerdik. Tıpkı Osmanlı Devleti’nde bu işi yapan kurulun doğrudan doğruya Divanı Hümayuna bağlı olması gibi. Ama her yasada olduğu gibi iktidar, bu üçüncü ustalık döneminde, kendisini koruma telaşına düşerek, denetçilerini de kendisi seçmeyi tercih etti. Aslında bu davranışı iktidar için sonun başlangıcıdır. Kendisini koruma telaşına düşmüştür. Tarih her zaman göstermiştir ki bir iktidar yasaları kendini koruma düşüncesiyle çıkarıyorsa, çok zaman geçmeden iktidarı kaybetmiştir.

Sayın milletvekilleri, düşünebiliyor musunuz ki kanuna göre, seçilmek için gerekli şartları taşımayanların ve seçilme şartlarını yitirenlerin de görevlerine Bakanlar Kurulu son vermektedir. Yani atayan Bakanlar Kurulu, görevden alan Bakanlar Kurulu. Sözün doğrusu her ikisinde de inisiyatif Başbakanda. Bu durumda Kurul nasıl bağımsız ve baskı altında olmaksızın çalışacaktır? Tabii ki asıl kuruluş amacına uygun çalışamayacaktır. Ama gerçekten ihtiyaç olan böyle bir kurumu daha doğmadan öldürüyorsunuz. Dolayısıyla Hükûmet, kendi taraftarlarına 76 kadro sağlamaktan öte bir yararı olmayan yeni bir kurum oluşturmaktadır.

Nitekim, atanacak uzman ve uzman yardımcılarının atanma şartlarına baktığımızda da durum çok daha açık şekilde gözükmektedir. İnsan hakları uzmanı ve yardımcısı olarak atanacaklara ne gariptir ki sadece lisans düzeyinde bir eğitim şartı getirilmiştir. Hâlbuki, “Dış İlişkiler ve Proje Birimi” gibi alt birimi bulunan, ayrıca yurt dışında iki şubesi açılacak böyle bir kurumun, gerektiğinde bu uzmanlarının yurt dışında da görevlendirilecekleri göz önüne alınarak hiç olmazsa lisansüstü programını bitirmeleri ve İngilizce şartı getirilebilirdi.

Bu çerçevede değerlendirdiğimizde, on beş sene bir kurumun yöneticiliğini yapmış biri olarak İnsan Hakları Kurumunun verimli çalışamayacağını belirtmek istiyorum. Gerçekten de on beş senelik Türk Tarih Kurumu Başkanlığımda, devletin denetiminde olan bir kurumun bilimsel özerkliğe sahip bir araştırma yapmasını doğrudan doğruya beklemeniz hayal olur. Dolayısıyla, kurumun hem mali özerkliğine sahip olması hem de çalışma özerkliğine sahip olması gerekir ki bunun da en önemli dayanacağı nokta Türkiye Büyük Millet Meclisidir ve Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumlu olmak durumunda kalmasıdır. Aksi takdirde bu kurum daha doğmadan ölecektir.

Yukarıda belirttiğim hususların, özellikle üye seçiminin ve uzmanların tespitinin ve yine, bağlı bulunacağı kurumun değiştirilmesinin söz konusu olması hâlinde Kurum hem kanunda kendine verilmiş amaç ve görevleri hakkıyla yapmasını sağlayacak hem de Mecliste yer alan milletvekilleri olarak, Türk halkının bize verdiği sorumluluğu yerine getirmiş olacağız.

Sözlerime son verirken, özellikle Dağlıca’da şehit olmuş 8 askerimize Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına başsağlığı diliyorum, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum ve bu çerçevede, tekrardan iktidarın oturup bir kere daha düşünmesini diliyorum.

Terörle mücadele oturarak, görüşerek, tavizler vererek gerçekleşmez. Tarihin her döneminde olmuştur, Celali isyanlarında olmuştur, leventlerde olmuştur; devlet her seferinde oturup görüşmüştür ama her seferinde de terör devam etmiştir. 1550’lerde başlayan terör hareketleri Osmanlı Devleti’nde ancak 1770’te tamamen bitirilmiştir.

Değerli milletvekilleri, hepimizin sorumluluğu terörün önlenmesidir. Terörün kimler tarafından çıkarıldığını, destekçilerinin kimler olduğunu ve bunlarla ilgili çekinmeden, korkmadan terör elemanlarının kimler tarafından oluşturulduğunu göz önüne almadan ve itiraf etmeden terörü önleyemezsiniz.

Sözlerime son verirken yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Sezgin Tanrıkulu, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 279 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde CHP Grubu adına söz almış bulunmaktayım.

BAŞKAN – Sayın Tanrıkulu, pankartta ne var bilmemiz gerekiyor, nedir?

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Konuşmamda kullanacağım istatistikler, grafikler var.

BAŞKAN – Buyurun.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Sözlerime başlarken yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Geçmişten bu yana insan hakları ihlallerinin yoğun şekilde gerçekleştiği ve süreklilik arz ettiği Türkiye’de, hayata geçirilecek etkin bir insan hakları kurumunun ülke gerçekleri karşısında çok acil ve büyük bir ihtiyacın karşılığı olduğu aşikârdır. Bu gerçeklik ve ihtiyaç karşısında ise bugün burada tartışmakta olduğumuz kanun tasarısının olması üzüntü vericidir. Keşke bugün burada bütün Meclisin mutabık olduğu, halk ve sivil toplum örgütlerinin düşüncelerini de yansıtan, en önemlisi, Türkiye'nin ihtiyacını karşılayan bir insan hakları kurumunu konuşuyor olabilseydik ama ne yazık ki iktidar partisi Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’yla gündemimize yeni bir sezaryen vakasını getirmiştir.

Sayın Başbakan sezaryene karşı olduğunu söylüyor ama “demokratikleşme” adı altında hemen hemen tüm icraatlarını sezaryenle dünyaya getiriyor! E, malum, sezaryen yeni doğumlara mâni olduğu için de Adalet ve Kalkınma Partisi her gün daha da kısırlaşıyor. Bu kısırlaşmanın öfkesini de halktan, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerden, gösteri yapan memurdan, Metin Lokumcu gibi emekli öğretmenden, grev yapan Türk Hava Yolları görevlilerinden, Pozantı’daki TMK mağduru çocuklardan, sınır kaçakçılığı yapan gariban halkımızdan, kitap yazan gazeteciden, farklı cinsel yönelimi olan insanlardan çıkarıyor. Adalet ve Kalkınma Partisinin sezaryenle aldığı her demokrasi bebeği ölü doğuyor. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanun Tasarısı da şimdiden ölü doğmaya mahkûmdur. Zira, AKP’nin bu tasarıyı hazırlamaktaki amacı, insan haklarını takip etmek, takip altına almak, ihlalleri ve sorunları belirlemeye çalışan bir kurum oluşturmak değil; aksine, Avrupa Birliğinin ve Türkiye toplumunun gözünü boyamaktır.

Şahsen ben avukatlığımdan bugüne kadar tüm ömrünü insan hakları mücadelesine adamış biri olarak insan hakları lehine atılacak her adımı desteklemekten asla imtina etmem ancak önümüze sürülen İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı öylesine garabetler içeriyor ki bu tasarının bizzat kendisinin insan haklarını riske sokacağını daha baştan söyleyebiliriz. Şöyle ki: Yasa tasarısının hazırlık sürecinde baroların, üniversitelerin, insan hakları alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin ve uzmanların görüşlerine başvurulmamıştır.

Şimdi arkadaşlarımız da burada, Komisyon Başkanımız da burada, Alt Komisyon Başkanımız da burada, diyebilirler ki “geldiler.”

Öncesi var bunun, 2009 Mayısından beri Türkiye’nin gündeminde, hatta 2004 yılından beri Türkiye’nin gündeminde. Mayıs ayında Türkiye’nin gündemine geldi ama sivil toplum kuruluşlarının ancak Ocak 2010’da haberi oldu. 2011 yılının ocak ayında Anayasa Komisyonu kabul etti, kadük kaldı, şimdi aynı metin tekrar önümüze geldi sivil toplum örgütlerine danışılmadan.

Değerli arkadaşlar, biz de biliyoruz ki bu gereklilik, AB’ye olan yükümlülüklerimiz karşısında bir gereklilik ama biz de biliyoruz ki bu şekilde önümüze gelmemesi lazım. Sizler majestelerinin insan hakları kurumunu yapmaya çalışıyorsunuz. Böyle bir insan hakları kurumu anlayışı olmaz. Olmaz! Doğru yerden bilgi alacaksınız, sizi denetleyen kurumların bağımsız olmasına, şeffaf olmasına, çoğulcu olmasına, katılımcı olmasına özen göstereceksiniz. Bu başka bir daire değil, bayındırlık dairesi değil. Türkiye’de yeni bir bayındırlık dairesi kurmuyoruz, sağlık genel müdürlüğü kurmuyoruz, insan hakları ihlallerini denetleyecek, izleyecek, araştıracak, ortaya çıkaracak, cezalandıracak bir kurumdan bahsediyoruz. Bu ihlalleri kim yapar? Bu ihlalleri devlet yapar, hükûmet yapar. Hükûmetin atadığı memurlardan oluşan bir kurum nasıl bağımsız olacak, nasıl şeffaf olacak, nasıl katılımcı olacak, nasıl çoğulcu olacak, nasıl denetleyecek? Böyle bir anlayışla İnsan Hakları Kurumu yapılamaz.

Sayın Bakan, bari gelin, bunu beraber, doğru bir şekilde yapalım. Her şeyi yanlış yaptık bu Meclis çatısı altında ama Türkiye İnsan Hakları Kurumu gibi bir kurumu kuruyoruz, gelin, bunu beraber,  gerçekten Paris İlkeleri’ne uygun, BM ilkelerine uygun bir kurum hâlinde kuralım. Zorunluluk var biliyorum, ekim ayında ilerleme raporu çıkacak. İlerleme raporunda “Biz bunu yaptık.” demeniz için buraya getirmişsiniz ama hâlen elimizde fırsat var. Hâlen fırsat var, bir çalıştay toplayalım, o çalıştayda sivil toplum örgütlerinin görüşlerini alalım. Hep beraber bağımsızlığa…

HAMZA DAĞ (İzmir) – Yapılıyor.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Nerede yaptınız? Nerede yaptınız? Yahu, nerede yaptığınız Hamza’cığım? Nerede yaptınız Allah’ını seversen ya?

HAMZA DAĞ (İzmir) – Beş altı aydır çalıştay yapılıyor.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) - Böyle değil. Böyle olmadığını biliyorsunuz.

Bakın, top gelecek, elinizde yine patlayacak, bu ateş topu. İlerleme raporunda beraber göreceğiz, ekim ayında, bu Hükûmeti eleştiren, bu Meclisi eleştiren rapor çıkacak, o zaman da çıkıp böyle konuşacak mısın? Buraya çıkacak mısın? İlerleme raporu sadece seni ilgilendirmiyor, sadece bu Hükûmeti ilgilendirmiyor, ilerleme raporu bütün Türkiye’yi ilgilendiriyor. O nedenle söylüyorum. Bizi dinleyin biraz.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Dinledik, alt komisyonda dinledik, üst komisyonda dinledik.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) -  Doktora tezi yazmışım bu konuda, istersen sana vereyim. Yazdım 2010 tarihinde, doktora tezi var. Belki, sana da hediye etsem okursun. Yanlış yapıyorsunuz. Bu konuda yanlış yapmayalım.

HAMZA DAĞ (İzmir) – Yanlış değil, yanlış değil. 

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (Devamla) – Kendinizin, Adalet ve Kalkınma Partisinin kurumunu kurmuyorsunuz, Türkiye İnsan Hakları Kurumunu kuruyorsunuz; Paris İlkeleri’ne uygun olması lazım, atanmasından işleyişine kadar bağımsız olması lazım, şeffaf olması lazım, katılımcı olması lazım, çoğulcu olması lazım ama hiçbirisi bu tasarıda maalesef yok, hiçbirisi yok. Bari bunu düzgün yapsaydık.

Değerli arkadaşlar, bu tasarı birçok yönden ama birçok yönden, yapılış şekli dâhil olmak üzere, ilkelere aykırı. Dolayısıyla, gözden geçirme imkânımız var, hâlen var, geri çeker Hükûmet bu tasarıyı, yeniden ele alırız, bu kurumu da yeniden barış içerisinde, uzlaşma içerisinde, mutabakat içerisinde yaparız. Şimdi diyebilirsiniz “Evet, geldi, dinledi alt komisyon.” Daha önce de dinlemişiz 16 kurumu Anayasa Komisyonunda. Ama tek bir itirazları Anayasa Komisyonu metnine geçmedi. Alt komisyonda da dinlendi, hiçbir kurumun itirazı alt komisyon metnine geçmedi, sadece 12’nci maddede bir değişiklik yapıldı. Bunun dışında, bu kurumla ilgili olan, bu kurumun yapısıyla ilgili olan hiçbir öneri geçmedi. Şimdi, MAZLUMDER’den gelen birçok Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşımız var, onların önerisi var. Şimdi hemen arkasına sığınıyorsunuz: “MAZLUMDER eski MAZLUMDER değil.” Siz de eski Adalet ve Kalkınma Partisi değilsiniz, siz geldiğiniz yerleri inkâr ediyorsunuz, yoksa arkadaşlarımız durdukları yerde baştan beri duruyorlar, Türkiye'nin her yerinde insan hakları ihlallerine karşı çıkıyorlar diğer kurumlarla beraber. Değişen sizsiniz, o kurumlar değil. O kurumların eleştirisine bu nedenle kulak vereceksiniz, kulak vermelisiniz. Geldiğiniz yeri inkâr etmeyeceksiniz.

Değerli arkadaşlar, şimdi, üyelerini Bakanlar Kurulunun atadığı bir İnsan Hakları Kurumu olur mu? 7’sini Bakanlar Kurulu atıyor, 7’sini! 2’sini Cumhurbaşkanı atıyor. Hadi Sayın Cumhurbaşkanını bir tarafa bırakıyoruz. Çoğunluk, 11 kişiden 7 kişi! İnsan hakları ihlallerini kim gerçekleştiriyor? Bu Hükûmete bağlı, hangi Hükûmet olursa olsun, ona bağlı kurumlar gerçekleştiriyor. Sizin Hükûmetiniz döneminde veya başka bir Hükûmet döneminde, bunun sonrası da var, atadığınız memurlar nasıl bir denetleme yapacak? Niye bu Meclise güvenmiyorsunuz? Neden üçte 2 nitelikli çoğunlukla biz bunları seçmiyoruz? Neden İnsan Hakları Komisyonuna, Meclis İnsan Hakları Komisyonuna bu yasayla bir inisiyatif vermedik? Seçim konusunda, atanma konusunda, kriterler konusunda neden vermedik? Yok mu elimizde yetki? Vardı ama bu Meclise bile insan hakları ihlallerini tespit konusunda güvenmiyorsunuz, bu Meclise bile güvenmiyorsunuz, iyi seçim yapacağına güvenmiyorsunuz. Bu milletvekillerine güvenmiyorsunuz, bir seçim yapmaları noktasında güvenmiyorsunuz. O nedenle yetkiyi kendisinden almışsınız. 7 tane adam atayacaksınız, bunlarla da “Biz İnsan Hakları Kurumu kurduk.” diyeceksiniz.

Değerli arkadaşlar, kusura bakmayın ama bunu kimse yemez. Başta halkımız yemez, yurttaşlarımız yemez, sonra bizler yemeyiz, sonra da dünya yemez. Karşınıza gelecek, göreceğiz.

Bakın, 17-21 Ocak 2011 tarihinde ülkemizi ziyaret eden kurumun bununla ilgili verdiği rapor var. Kadük kalan yasayla ilgili olarak da aynısını getirdiniz. Aynen şunu söylüyor: “Başta bağımsız bir mekanizma öngörmemesi ve içerdiği diğer pek çok eksiklikler nedeniyle yeni bir kanun tasarısı hazırlanması gerekli.” diyor. Gelmişler, ziyaret etmişler, sizi ziyaret etmişler. O zaman bu Meclis yoktu ama bu Hükûmetten önceki Hükûmet vardı, eleştirmiş. E şimdi, aynı eleştiriyi yeniden almak, neye yarar bu? Aynı eleştiri, aynı bakanlar, aynı Hükûmet ama aynı eleştiriyi alacaksınız bir daha, aynı heyetten alacaksınız. Dolayısıyla, bu kadar çok ısrarla yanlış yapmanın bir anlamı yok. Aslında bizim bunları size söylemememiz lazım. Niye söylüyoruz? İleride eleştiri imkânı olacak ama biz Türkiye için, yurttaşlarımız için, insan hakları ihlalleri olmaması için bunları söylüyoruz.

Hükûmetin sorumluluğu altında bir İnsan Hakları Kurumu olmaz, dünyada örneği de yoktur. Ha vardır, başka demokrasilerde vardır, adı demokrasi olmayan ülkelerde vardır. Hükûmetin denetimi altında olmaz, Meclisin denetiminde olur, bağımsız olur, tarafsız olur, güvenceleri olur ama bunda, getirdiğiniz bu tasarıda bunların hiçbirisi yok.

Değerli arkadaşlar, niye bunları söylüyorum? Tasarının içeriği bakımından da, yetkiler bakımından da daha geniş bazı yetkiler buna neden konulmadı? Bir engel mi vardı? Mesela kadına yönelik şiddet dâhil olmak üzere kadın, insan hakları ve ayrımcılık, görev alanına giremez miydi? Mesela düşünce özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı, giremez miydi? Mesela ordu ve güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği ihlaller, giremez miydi? Mesela mahpusların insan hakları ayrıca giremez miydi? Çocuk hakları, giremez miydi? Azınlıkların ya da dezavantajlı grupların hakları, giremez miydi? Açık açık sayılamaz mıydı bunlar? Irkçılık ve nefret suçlarına karşı mücadele açık açık sayılamaz mıydı? Ama bunların hiçbirisi sayılmadı. Sayılmasında ne sakınca var? Bunları yazsaydık. Hangi sakınca var?

Değerli arkadaşlar, yine, bu tasarıyla getirmek istediğiniz önleme mekanizması da BM kriterlerine uygun bir önleme mekanizması değil, maalesef değil. Bununla da yasayı arkadan dolanmaya çalışıyorsunuz ama yine karşınıza çıkacak. BM’nin öngördüğü önleme mekanizması, Seçmeli Protokol’ün öngördüğü mekanizma bu tasarıyla gerçekleştirilebilecek nitelikte değil. Bu nedenle, bu nedenle de olsa bile, Seçmeli Protokol’e imza atmış Hükûmet ve Meclis bakımından da bu tasarının geri çekilmesi lazım.

Özetle, arkadaşlar, AKP’nin öngördüğü İnsan Hakları Kurumu, ihlalleri ve sorunları ortaya çıkarmaya değil, gizlemeye yarayacaktır. Bu tasarıdan hareket edersek, İnsan Hakları Kurumunun yürütmenin güdümünde, göstermelik bir kurum olmaktan öteye gitmeyeceği açıktır.

Değerli milletvekilleri, Adalet ve Kalkınma Partisinin, karakolları, cezaevlerini, sokakları karanlığa boğmaktan başka bir iş yapmadığını biz biliyoruz, halkımız da artık yavaş yavaş anlıyor ve görüyor. Her alanda temel insan hakları ihlalleri işleniyor. Şunları rakamlarla vereceğim. AKP iktidarları döneminde gözaltında yaşamını yitirenlerin sayısı 44’tür. Yetkililerin açıklamalarına göre bu 44 kişiden 23’ü intihar etmiş, 5’i kalp krizi geçirmiş, diğerleri ise ya yere düşmüş ya fenalaşmış veya güvenlik güçlerinin silahını almaya çalışırken ölmüş. Bu olayların hemen hiçbiri hakkında ciddi bir soruşturma ve kovuşturma gerçekleştirilmemiştir. Karakollardaki kameralar ise ölümlerin olduğu anlarda nedense hep bozuk çıkmıştır.

AKP iktidarları döneminde -bu tabloda var Sayın Başkan- 129 faili meçhul cinayet yaşanmıştır. Yine yargısız infaz, dur ihtarı ve rastgele ateş sonucunda 426 kişi yaşamını yitirmiştir. Cezaevlerinde ve gözaltında 322 kişi hayatını kaybetmiştir. Dikkatinizi çekerim bu rakamlara 2012 dâhil değildir yani Şanlıurfa Cezaevinde daha geçen gün meydana gelen ölüm olayları bu rakama dâhil değildir.

Yine, AKP döneminde kolluk güçlerinin müdahalesi nedeniyle 47 kişi öldürülmüştür. Bunların bazıları artık halkın yolcu uçağına bile almadığı İçişleri Bakanının "zararsızdır" dediği biber gazıyla yaşamını yitirmiştir. AKP'ye göre iş kazası veya kader, bize göre ise iş cinayeti olan vakalarda son on yılda tam 10.297 kişi yaşamını yitirmiştir. İş göremez raporu alanların sayısı ise 16 bin. Sayın Başbakanın kürtaja niye karşı çıktığını bu rakamlar daha iyi ortaya koymaktadır. On yılda 10 binin üzerinde işçisi ölen bir ülkenin başbakanı, elbette, iş sahasına sürülsün diye nüfus artışı isteyecektir. Bakın, tersanelerde 1985 ile 2003 yılları arasında ölen işçi sayısı 39’dur. AKP döneminde bu sayı ise 4 katına çıkmıştır yani 110 kişi olmuştur. Kadına yönelik şiddette ise binde 400’lük bir artış vardır. İnsan Hakları Derneğinin verilerine göre sadece 2010 yılında güvenlik güçlerinin açtığı ateş veya mayın-sahipsiz patlayıcılardan dolayı 13 çocuk hayatını kaybetmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara gelişinden 2011 yılına kadar öldürülen çocuk sayısı ise 152’dir. Başka bir ülkeden değil Türkiye’den bahsediyorum.

Pozantı Cezaevinde çocuklara yapılanları tekrarlamama gerek yok. Uludere’yi hatırlatayım mı? Şanlıurfa'yı unutmadık. Hrant Dink cinayeti ve davasını, Uğur Kaymaz'ı ve Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri döneminde bu dava için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sunduğu yüz kızartıcı savunmayı da unutmadık.

Sayın Başbakan Hitler'den çok sık bahsediyor. Bir kere Türkiye'de Hitler'in “Kavgam” kitabı AKP İktidarı döneminde rekor sayıda satış yaptı, onu söyleyeyim size.

İkincisi de Hitler veya Saddam neyle anılıyor? Gazla. Emin olun ki AKP İktidarı da biber gazıyla anılacak gelecekte.

Bakın, 2003-2010 yılları arasında işkence suçundan açılan dava sayısı 5.643, mahkûmiyet sayısı ise 2.858; bu kolluk güçlerinin yargılandığı davalar. Peki, kolluk güçlerine karşı direnme suçuna açılan dava sayısı ne kadar? 104 bin, mahkûmiyet sayısı ise 64 bin.

Bu rakamın meali şu değerli arkadaşlar: AKP döneminde işkenceciye sınırsız tolerans, vatandaşa ise sıfır tolerans. Gıkını çıkaran her vatandaş mahkemelik olmuş neredeyse.

AKP’nin insan hakları sicili alabildiğine kabarık, dolayısıyla bu kırıklarla dolu karnenizle önce hesaplaşın.

Karne demişken daha yakın zamanda, Uludere’de karnelerin dağıtıldığı gün çocuklara karne nedeniyle sıkılan gazı da unutmadık, ilkokul çocuklarına sıkılan gazı da unutmadık.

Peki, bu olaylar soruşturuluyor mu? Hayır. Sıraladığım insan hakları ihlalleri konusunda elle tutulur hiçbir yargı kararı da yok, zira yargı da Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetlerinin elinde.

Önceki iktidarlar döneminde kolluk güçlerinin “Kahrolsun insan hakları.” diye slogan attığını da hiç unutmadık ama şimdi, aynı uygulamadan daha beteri var.

12 Eylül referandumuyla “İşçinin haklarını artıracağız.” dediniz, grevi yasakladınız. Sırf bu olay bile, Adalet ve Kalkınma Partisinin her sloganının tam tersi icraatlara işaret ettiğini göstermeye yeter.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiği günden bu yana, uygulamada önceki iktidarları aratmayacak düzeyde bir performans ortaya koydu. Başta yaşam hakkı ihlalleri, işkence, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, çevre hakkı ihlalleri, LGBTT bireylerinin maruz kaldığı ayrımcı uygulamalar, Kürt sorunu, Alevi sorunu, Roman yurttaşlarımızın yaşadığı sorunlar, iş cinayetleri olmak üzere hemen her alanda ilkel devlet anlayışını kurumsallaştırarak sürdürmekte.

Bu anlayışa karşı bağımsız, failleri ortaya çıkarmak için etkin ve hızlı çalışacak bir İnsan Hakları Kurumuna elbette ihtiyacımız var ama mevcut tasarıyla önümüze sürülen İnsan Hakları Kurumuna sadece Adalet ve Kalkınma Partisinin ihtiyacı var. Biz de diyoruz ki: İnsan haklarını devletler veya hükûmetler ihlal eder ve hiçbir devlet veya hükûmet kendisine bağlı olan bir kuruma hesap vermez, veremez. Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, gelin bu tasarıyı geri çekin ve hep beraber oturup konuşalım ve ideal bir İnsan Hakları Kurumunu sivil toplum örgütleriyle beraber, halkımızla beraber yapalım.

Değerli arkadaşlar, nasıl ki, bir Bakanlığın sıfatının önünde “adalet” olması o Bakanlığı adaletli kılmıyorsa, bir kurumun başına da “insan hakları” demekle insan hakları savunulmuş olmuyor. Bu tasarı geri çekilmelidir, yeniden, sivil toplum örgütleriyle beraber, Paris İlkeleri’ne uygun, halkın görüşlerini aldığımız şeffaf bir süreçte, katılımcı, demokratik, atanmışların güvencesi olan, bağımsız ve tarafsız bir kurumu birlikte yaratmalıyız, buna hâlen imkân var, hâlen zamanımız var.

Eğer istenirse -Meclis kapanacak- ekim ayına kadar bu çalışmayı birlikte yaparız, ekim ayında da açılacak Meclisin ilk tasarısı bu olur. Birlikte bizi ziyaret eden bütün kurumlara ama bütün kurumlara “Beraber en doğrusunu yapacağız.” deriz, bizi ziyaret edecek bütün kurumlara. İlerleme raporunu yazacaklara da söyleriz “Güvencesi bizleriz, muhalefet partileridir.” deriz. O yüzden endişelenmeyin, gelin beraber, birlikte oturalım, ekim ayına kadar çalıştay toplayalım, sivil toplum kurumlarının görüşlerini alalım. Katılımcı bir modelle, Meclisin etkin olduğu, atamalarını Meclisin yaptığı, güvencesi Meclis olan yeni bir İnsan Hakları Kurumu yaratalım. Aksi hâlde, getirdiğiniz tasarıyla Majestelerinin İnsan Hakları Kurumunu kurmuş olacaksınız, bunun da adı “İnsan Hakları Kurumu” olmayacak.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkanım, gösterdiğim tabloyu siz görmediniz.

BAŞKAN – Önce göremedik tabii, teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına, Ertuğrul Kürkcü, Mersin Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; konuştuğumuz yasa tasarısının kanunlaşması ya da kanunlaşmaması hâlinde memleket için, halkımız için, insan hakları adına mücadele edenler için ne farkı olabileceğine dair bir örnekten hareket etmek istiyorum.

Engin Çeber, 8 Ekim 2008’te Metris Cezaevinde gardiyanların üzerine çullanarak kendisine günlerce uyguladıkları işkenceler ve meydan dayağı sonucunda hayatını kaybetti. Engin Çeber, daha önce de cezaevine konulmadan önce Sarıyer Karakolunda iki gün boyunca ağır işkenceler görmüştü. Bugün, Adli Tıp raporuyla geçtiğimiz günlerde, 18 Haziranda Engin Çeber’in cezaevinde yediği meydan dayağı, beynine ve gövdesine aldığı ağır darbeler sonucunda hayatını kaybettiğine dair raporla bu durum kesinleşti.

Şimdi, bütün bunlar olurken Türkiye’de bir İnsan Hakları Kurumu yoktu. Şimdi, biz bir İnsan Hakları Kurumu kuruyoruz ve İnsan Hakları Kurumuna işkenceyle mücadele görevi vermişiz bu yasaya göre ancak bu İnsan Hakları Kurumunun yetkisi şu: İhbar ve şikâyette bulunabilir insan hakları konusunda. Bunun bu yasa çıkmadan önceki durum ile bu yasa çıktıktan sonraki durum arasında mağdurlar bakımından hiçbir fark yaratmayacağı ortadadır çünkü ihbar ve şikâyette her zaman bulunabilirsiniz ama proaktif bir İnsan Hakları Kurumu, Paris İlkeleri’nde de açıkça belirtildiği gibi, uygun gördüğü insan hakları ihlallerine el koyabilir olmalıydı. Eğer biz böyle bir yasa çıkartmış olsaydık işkence duyumunu aldığı an İnsan Hakları Kurumu yöneticileri ve görevlileriyle birlikte derhâl Sarıyer Karakolunun kapısından içeri girer ve işkence gören mağduru o zalimlerin elinden alabilirdi. Bu duyumu aldığı an cezaevine girebilir ve o gardiyanların elinden o insanı alabilirdi. Oysa, şimdi durum, yakınan bir insan hakları kurumu kurmakla ilgilidir, bu kurum Hükûmetin bir organıdır, Hükûmetin bir organı olarak Hükûmete karşı yakınacaktır, yani hiçbir zaman yakınmayacaktır da aslında, çünkü Sezgin Tanrıkulu arkadaşımız da gayet güzel anlattı, ondan önce bütün Türkiye'de var olan, mücadele eden, on yıllardır yoksulların, mazlumların, mağdurların hakları için mücadele eden insan hakları kuruluşları, kendileri bizzat insan hakları savunucuları olarak hakları defalarca, sonsuz kere çiğnenen insanlar gelerek Komisyonumuza görüş bildirdiler. Dediler ki, hepimiz de diyoruz ki, insan hakları, esasen devlet ile birey arasındaki çelişkinin içinden türer, böyle bir kavramdır. İnsanın haklarının devlete karşı savunulması gerekir, çünkü iktidar, erk, güç, adam öldürme tekeli devlettedir. Buna karşı, bireyin haklarının savunulması için insan haklarına ihtiyaç vardır, yani devlet iktidarını sınırlayan bir ilkeler manzumesi.

O nedenle, insan hakları dendiği zaman, devletten uzak, kamunun malı olan ama devletin malı olmayan, kaynağını kamudan alan ama devlete hizmet etmeyen, bütün topluma hizmet eden bir kurumdan söz ediyoruz. Böyle bir kurum kurulmalıdır. Bunu biz kafamızdan icat etmedik. İnsan hakları kavramını da ne biz ne Hükûmet icat etmişti, bu büyük Fransız Devrimi’nden bu yana, İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin yayımlanmasından, hatta ondan önce Amerikan Devrimi’nden beri bütün medeni dünyanın temel yönetim düsturu. Biz bu düsturu kabul ediyoruz ve bunun çağımızdaki ilerlemelerini de içermeye çalışıyoruz.

Bir insan hakları kurumu, ulusal bir insan hakları kurumu ihtiyacı, esasen Birleşmiş Milletlerin 20 Aralık 1993’te kabul etmiş olduğu bir genel kurul kararına dayanıyor. O nedenle, bize bu genel kurul kararı yol gösteriyor ve göstermeli. Bu genel kurul kararının açık prensipleri var. Eğer hakikaten, dünyanın önünde Türkiye’de insan haklarını koruyan bir ulusal kurum var diyeceksek  her şeyden önce bir bağımsız kurum kurmamız gerekiyor.

Bu tartışma yapılırken, bu komisyonun üyelerinden, İnsan Hakları Komisyonu üyelerinden Profesör Naci Bostancı, hepimizle sanki alay edercesine, insan hakları kurumunun bağımsızlığının aslında Marksizmde bile yeri olmadığını anlatmaya çalıştı. Bu, tıpkı Ali ile Muaviye’nin savaşına benziyor. Muaviye’nin ordusu Ali’nin askerlerini şaşırtmak için mızraklarının ucuna Kur'an yaprakları takmıştı, Ali’nin askerleri şaşırmışlardı. Ama o savaşın üzerinden asırlar geçti, ne biz o saf askerleriz ne de Naci Bey o kadar duruma vakıf.

Bizim burada sözünü ettiğimiz şey, eğer bir bağımsızlıkla sadece bir göreli bağımsızlıktan söz ediyoruz yani bu, şu demektir: Evet, bu devlet netice olarak yurttaşlarının idaresine hakimdir ama bu hakimiyete aşağıdan gelen bir direnç burada bir dizi kuruma göreli bağımsızlık sağlar. Öyle olmasaydı yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılması, bunların bağımsızlığı söz konusu olmazdı.

Eğer Naci Bey’in dediğine inanacak olursak, o zaman hakikaten en katı anlamda, en kaba anlamda zalim bir burjuva idaresine, bu Hükûmete bu kurumu bağlamaktan söz ettiğini anlarız. Zaten bütün mücadele de budur, biz de buraya bağlanmaması gerektiğini söylüyoruz ve bunun için mücadele ediyoruz. O nedenle, bizi bütün bu kavramlarla kandırmak mümkün değil. Biz, bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz, bu yasa çıksa da edeceğiz, çıkmasa da edeceğiz ama yol yakınken, Sezgin Tanrıkulu Arkadaşımızın dediği gibi, bunu geri almak, toparlamak mümkündür çünkü her yerde Türkiye’nin yüzüne vurulacaktır. “Siz Hükûmete bağlı bir İnsan Hakları Kuruluşu kurdunuz. Siz, Hükûmetin yürüttüğü bütün polisiye, askerî operasyonlardan mağdur olan yurttaşların haklarını kendinize bağlı bir başka kurumla takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Biz buna inanmayız. Bize şuradan buradan örnek göstermeyin; Türkiye’deki durumu biliyoruz. Türkiye’de insan hakları ihlallerinin kaynağının ve merkezinin devletin bizatihi kendisi, kolluk güçleri olduğu açık ortadadır.” diyeceklerdir.

Zaten aslında, devletin iyiliğini isteyen bu kurumun bağımsız olmasını diler ki, devlet, ihlaller bakımından dünyada şöhret sahibi olmasın, bu bağımsız kurumlar tarafından denetlensin ve minimize olsun ihlaller. Ama ne yapıyorsunuz? Ben gerekçelendirilmesini de bu kurumun dinledim. Gerekçeler arasında şunlar sayıldı: Mesela “Bakın, Anayasa Mahkemesine Yargıtay kararlarını denetleme yetkisi verdik. Böylelikle AİHM’e gidecek dava sayısı azalacak.” denildi. Yani siz şunu yaptınız: Aslında adil olmayan bir yargı sisteminin sonuçlarının dünya önüne çıkmaması için bir filtre daha koydunuz. Bu da tıpkı bunun gibi, yürütülen güvenlik siyasetlerinin yol açtığı, terörle mücadele siyasetinin yol açtığı ihlaller doğrudan doğruya bağımsız insan hakları kuruluşları tarafından ele alınmasın, bu kuruluşlar tarafından uluslararası kamuoyunun ve Türkiye kamuoyunun önüne taşınmasın diye Hükûmete bağlı bir insan hakları kuruluşu oluşturdunuz.

Ne olacak? Şimdi, şöyle denilecek bundan sonra: “Bakın, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde siz bizden bir ulusal İnsan Hakları Kurumu istemiştiniz. İstememiş miydiniz? Buyurun, kurum burada.” Bunun aslı faslı anlaşılıncaya kadar yıllar geçecek ve bu arada dişleriyle tırnaklarıyla, şiddet ve zulüm altında yıllarca çalışarak kendilerine Türkiye’de ve dünyada saygın bir yer edinmiş olan İnsan Hakları Derneği gibi, İnsan Hakları Vakfı gibi, Mazlum-Der gibi pek çok insan hakları kuruluşu bu sözüm ona ulusal kuruluşun gölgesi altında kalacak, onların mücadeleleri görmezden gelinecek. Yani sadece bir şeyi yapmamış olmakla kalmayacaksınız, başkalarının da yapmasının yolunu kesmiş olacaksınız.

Sezgin Tanrıkulu Arkadaşımızın dediği gibi, diyoruz ki: Gelin, bunu yapmayın, yol yakınken buradan dönelim. Aslında İnsan Hakları Komisyonundaki arkadaşlarımız, AKP’li arkadaşlarımız da kalplerinden ve vicdanlarından, bizim gibi, biliyorlar ki bu tasarı aslında bu bağlam itibarıyla kadüktür. Her birisiyle şahsen konuştuğumuzda, konuşacak olduğumuzda, vicdanen, bu tasarının Paris İlkeleri’ne uygun olmadığını kabul edeceklerdir. Sadece dünyadaki bazı olumsuz örnekleri bize örnek göstererek “Bakın, ama orada da var, bakın, ama burada da var…” Şimdi, o zaman, olumlu örnekler söz konusu olduğu zaman “Bakın, ama bizim şartlarımız özel.” deniyor, bu durum söz konusu olduğunda da en olumsuz örneklere sığınılıyor.

Şimdi, Hükûmetin bu tasarıyı geri çekmesi, onun, hakikaten insan haklarının Türkiye’de iyileşmesi bakımından bir arzu içerisinde olduğuna dair bir kanıt teşkil edebilir. Gerçi bunun aksine o kadar çok realite var ki, sırf bu tasarıyı geri çektiği için biz insan hakları eleştirilerimizi geri alacak değiliz ama bu bir başlangıç olabilir.

Bu tasarının 2’nci, 3’üncü ve 4’üncü maddeleri, her bakımdan Hükûmete bağlı bir insan hakları kuruluşu kurmayı güvence altına almaktadır. Kurum üyelerinin seçimini, şimdi, bizim itirazlarımız üzerine, birkaç yürütme erki arasında paylaştırmıştır. Hükûmet 7 üyesini, Cumhurbaşkanlığı 2 üyesini, YÖK 2 üyesini,  bir de Barolar Birliği 1 üyesini seçecektir. Bu kuruluşların hepsinin… Barolar Birliği bir meslek kuruluşu olarak özel kanunla kurulmuş bir kurum olmasına rağmen, bir bakıma Hükûmet denetimi altındaki kuruluşlardan bir tanesidir, tamamen bağımsız… Öyle olmuş olsaydı bile, hiçbir şey değişmezdi. Bu 11 üyenin hepsi, kendilerinde hiçbir nitelik aranmaksızın sadece devlet memuru olmak için yeterli niteliklere sahip iseler İnsan Hakları Kurumu üyesi olacaklar ve Hükûmete bağlı olarak çalışacaklardır.

Şimdi, Paris ilkelerine geri dönelim. Biz bir şey icat etmiyoruz, hepimiz Paris ilkelerine atıfta bulunuyoruz. Paris ilkeleri, “Bu seçilecek üyelerin insan hakları mücadelesi bakımından tanınmış kişiler olmaları, bunların üniversitelerde insan hakları alanında çalışmalar yaptıklarının bilinmesi, eserleri ve eleştirileriyle bu alanda temayüz etmiş olmaları” gibi özelliklere atıfta bulunmaktadır. Ama bu tasarı, Hükûmete kimi isterse onu İnsan Hakları Kurumu üyesi yapma imkânı vermektedir ve ben eminim, bu yasa böyle geçerse İnsan Hakları Kurumunda İçişleri Bakanlığı müfettişlerini, polis şeflerini, ağır ceza yargıçlarını pekâlâ görmemiz mümkündür, çünkü bunun böyle olmasını engelleyen hiçbir hüküm yoktur. Neye dayanarak bizim dediğimizi yapmayacaktır? Hükümetin ve cumhurbaşkanının nasıl seçimler yaptığını YÖK atamaları sırasında gördük, biliyoruz. Üniversitenin 500 öğretim üyesinden 499’u birine oy veriyor, birisi de 1 tanesinin oyunu alıyor -örneği abartıyorum tabii ki- ama cumhurbaşkanı, o tek oy alan ya da 3’üncü sırada gösterilen, aslında üniversitenin azınlığının desteğine sahip olan kişiyi rektör olarak atamakta tereddüt etmiyor. E, bu durumda da ihlalleri örtmekle tanınmış olan insanları İnsan Hakları Kurulunun üyeliğine atamayacağına dair hiçbir garanti yoktur. Velev ki burada benim gösterdiğim adayların hepsini seçti Hükûmet, cumhurbaşkanı ve YÖK. Dedim ki ben: “Ahmet’i, Mehmet’i, Fatma’yı, Ayşe’yi seçiniz.” ve onlar da seçtiler. Bu dahi hiçbir şey ifade etmez. Çünkü - aşağıda dediğimiz gibi- yetkileri sınırlandırılmıştır, şikâyet yani bir sızlanma kurumu burada oluşturulmuştur. Israrlarımıza rağmen, Hükûmetin tutumlarını -Paris ilkelerinde olduğu gibi- eleştirebilmek, bunlara karşı görüş bildirebilmek, bunlara karşı Hükûmetin dikkatini çekmek, bakın, katliamlar artıyor, tedbir alın demek gibi bir yetkisi olabileceğine dair hükümler buradan çıkarıldı, bizim bütün ısrarlarımıza rağmen buraya konmadı.

Şimdi, arkadaşlar, o yüzden hakikaten öyledir. Biz, şimdi, Hükûmetin bir İnsan Hakları Kurumuna sahip olacağız. Bu İnsan Hakları Kurumu, aslını isterseniz bizim Meclisin İnsan Haklarını İnceleme Komisyonundan daha az yetkiye ve daha az güce sahiptir ve daha az çoğulcudur. Hiç değilse Meclis güvencesi altında, Meclisteki gücü oranında vekiller İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda yer alabilmektedirler ama burada bunun asla böyle olamayacağına şimdiden garanti verebiliriz. Evet, İnsan Hakları Kurumu doğrudan doğruya bir politik temsile dayanmak zorunda değil ama çoğulculuğu nasıl gözeteceksiniz? İnsan hakları yaklaşımı bakımından çoğulcu olacak, bu çoğulculuğu nasıl güvence altına alacaksınız? Hiçbir şekilde. O yüzden, İnsan Hakları Kurumu üyelerinin Mecliste üçte 2 çoğunlukla seçilmesi talebi, hem bağımsızlığı hem çoğulculuğu şeklen de olsa güvence altına alabilecek olan tek imkândı. Bu imkânı da elinizin tersiyle reddettiniz. Şimdi, kala kala elimizde ne kaldı? Bir devlet dairesi daha kuruluyor; Türkiye'nin devlet daireleri, merkezî Hükûmete bağlı daireleri eksikmiş gibi bir tane daha kuruluyor.

Türkiye tarihinde bu kadar çok merkezsizleşmeden söz eden, bu kadar çok ademimerkeziyetçilikten söz eden ama bu kadar çok iktidarı, gücü, kurumları merkeze toplayan bir başka Hükûmet daha görmüş olmadığımızı söyleyebilirim. Şu an yerel yönetimlerin birçok yetkisi Hükûmettedir, üniversitelerin yönetilmesi Hükûmet kontrolündedir, yargı Hükûmet kontrolündedir, medya Hükûmete yakın iş adamlarının kontrolündedir, Diyanet Hükûmetin kontrolündedir, İller İdaresi Hükûmetin kontrolü altındadır. Hükûmetin kontrolü altında olmayan bir tek insan hakları alanı vardı; Hükûmet, tıpkı bütün diğer alanlarda olduğu gibi, buraya gözünü dikti ve aldı. Nasıl spor kulüplerine gözünü dikiyorsa, nasıl bağımsız bütün cemaatlere gözünü dikiyorsa insan hakları camiasına da gözünü dikti ve buraya kendi bayrağını dikmeye karar verdi.

Şimdi, buradan bir hayır doğar mı? Hükûmet bundan ne hayır bekliyor? Olsa olsa Çetin Altan’ın çok yıllar önce söylediği gibi Türk’ün Türk’e propagandasını yapabilir, Hükûmetin Hükûmete propagandasını yapabilir. Kendisine bir ayna alır, bakar: “Ayna ayna söyle en güzel kim?” “Sensin.” der o ayna ona, Hükûmet de hakikaten buna inanır ama biz ona bir içbükey ayna tutmak istiyoruz, bütün sivilcelerini görmesi ve onları tedavi etmesi için, o ise bunu reddediyor, kozmetikle bütün bunları örtebileceğini sanıyor; böyle bir kozmetik dünyada icat edilmedi. Oluk oluk kan akan bir ülkede “İnsan hakları yolunda gidiyor.” diyecek bir insan hakları kuruluşu kurmak kimi kandırabilir? Bizzat bu yaşamlarını kaybeden, yaşam hakkı ihlaline maruz kalan insanların yakınlarını ikna edebilir mi? Türkiye’de cezaevlerinde her gün meydan dayağı yiyen insanları bu meydan dayaklarını yemediğine mi ikna edecektir? Türkiye'nin her tarafından, bacalarından isyan dumanları tüten cezaevlerinde hayatın iyi olduğuna mı ikna edecektir onları ya da o mahkûmların yakınlarına oğullarının ve kızlarının iyi bakıldığını mı söylemeye yardımcı olacaktır? O yüzden, gelin, bir kere daha hakikaten insan haklarını Türkiye’de merkezî bürokrasinin baskısından, emniyet ve ordunun ihlallerinden koruyabilmek için, hakikaten bağımsız bir kurumun oluşturulması için çaba gösterelim. Bu çabada biz varız, bütün yaz boyunca çalışabiliriz yeter ki Hükûmete bağlı bir İnsan Hakları Kurumu kurmayın.

Bakın, size söyleyeyim, bu İnsan Hakları Kurumuna bütün Türkiye tıpkı Diyanete antiterör vazifesi verdiğiniz zaman cemaatin verdiği cevabı verecektir. Nasıl camilerde terör hutbeleri okuttunuz, insanlar camileri terk etti, sokakta namaz kılmaya başladı, işte onun gibi bu İnsan Hakları Kurumu insan hakları fetvası verdikçe insanlar bu kurumun dışında kendilerine selamet ve gelecek arayacaklardır ve onu bulacaklardır. Türkiye’de insan hakları mücadelesinin soylu ve onurlu bir tarihi var. Bu tarihin içinden mutlaka kendi haklarını koruyacak insanları, kızlarını, oğullarını…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Devamla) - …bulup çıkartacak ve kendisini zulme karşı korumanın başka bir yolunu bulacaktır.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, kişisel söz haklarına geçmeden önce İç Tüzük 63’e göre, Mecliste çalışma usulleri ve Sayın Meclis Başkanlığının işlemleriyle ilgili bir usul tartışması talebim var çünkü Sayın Başkan, İç Tüzük’te kişisel sözlerin nasıl alınacağı açıkça yazılıdır, 61’de belirtilmiş, deniliyor ki: “Söz, kayıt ve istem sırasına göre yapılır.” Milletvekilleri tek tek başvurur.

Biz İnsan Hakları Kurumunu konuşuyoruz bugün burada. İnsan Hakları Kurumunu konuştuğumuz Mecliste -Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı da burada- ilk yasasının hazirunudur şu an yani bugüne kadar hep denetleme yapıyordu, ilk defa bir yasada bulunuyor. Sayın Başbakan Yardımcısı da burada.

Şimdi, sıra sayısı verilirken cuma günü; cuma günü Meclis tatildeydi Sayın Başkanım ve burada tek bir milletvekili yoktu. Zaten Meclis açılırken 3-5 kişi vardı, milletvekilleri de komisyon olmadığı için tatil edildi, cuma günü hiç kimse yoktu.

Fakat sıra sayı verilirken saat tam 16.15 veya 18.15 olabilir –kayıtlardan tam bilmiyorum- o saatlerde 279 sıra sayılı kanunla ilgili, AKP Grubundan tam doksan sekiz matbu başvuru yapılmış. Bu doksan sekiz matbu başvurunun aynı kalemle imzaları atılmış ve sadece üstte, teslim edildiğine dair, Yılmaz Tunç, Bartın Milletvekilinin teslim ettiğine dair üst yazısı var, diğerleri de ekinde verilmiş yani topluca bir kişi tarafından verilmiş. Yani tek tek milletvekillerinin yapması gereken başvurular topluca yapılmış. Şimdi, bir, milletvekili hazır değil. İki: İmza milletvekilinin değil. Üç: Kişisel söz hakkı için bu prosedürün yerine gelmesi lazım.

Şimdi, İnsan Hakları Kurumunu kuracak olan bu Meclis, önce kendi üyelerinin insan haklarına riayet etmesi gerekiyor. Burada aynı gün CHP’nin 62 tane başvurusu var, bireysel başvurusu. MHP’nin 12 tane var. CHP ve MHP’nin imzalarına bakın, farklı kalemlerden imza sahiplerinin imza attığını görürsünüz Sayın Başkanım. Şimdi, Mecliste etik komisyonunu kurduk, Meclis insan haklarını araştırma komisyonu…

BAŞKAN – Sayın Kaplan, buyurun, usul tartışmasını açıyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Evet, söz istiyorum.

Bu durumda kişisel sözlerle ilgili bunları, işlemleri iptal etmeniz gerekiyor ve etik davranmaya, imzalarına sahip çıkmaya, sahtecilik yapmamaya, insan hakları kurumu gibi bir kanun görüşülürken bari yasaya, insan haklarına, hukuka ve imzaya saygıya davet edeceğim. Bunun için bir tartışma açıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun, üç dakika süre veriyorum Sayın Kaplan. (BDP sıralarından alkışlar)

Lehte mi, aleyhte mi konuşacaksınız?

VIII.- USUL  HAKKINDA GÖRÜŞMELER

1.- Başkanlığın, görüşülmekte olan kanun tasarısıyla ilgili kişisel söz taleplerini, usulüne ve İç Tüzük hükümlerine uygun olarak yapmadığı gerekçesiyle Başkanın tutumu hakkında

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İnsan Hakları Kurumunu görüşüyoruz. Belli ki insan hakları pek ilgilendirmiyor. Şu Meclisin hâline bakın. Kaç üye oturuyor, iktidar sıralarına bakın ve genel olarak şu an bir oylama olsa muhalefet partileri 3 kat oy fazlasıyla burada.

Kişisel sözler alınıyor. Kişisel sözlerde bir usul, adap vardır, bir imza vardır, bir talep vardır. Burada dört grup var. Biz centilmenlik olsun diye Meclis Başkanlığının huzurunda toplandık. Konuşmaları gruplara göre konuştuk. Kişisel söz haklarında kime ne verileceğini ne verilmeyeceğini bir usule bağlayalım dedik. Bizim burada 6-7 tane bağımsız milletvekilimiz var. Bağımsız milletvekillerimizin konuşma hakları var. Ama Danışma Kurulu getirdiğimiz zaman, bağımsız olmalarına rağmen, blokun milletvekillerinin üyesiymiş gibi etik davranıyorlar ve Danışma Kurulu aleyhinde bile söz almıyorlar. Ama beş dakikalık bir kişisel konuşma hakkı onlara çok görülüyor. Bağımsız milletvekillerimiz konuşamıyor.

Peki, İnsan Hakları Kurumunu oluşturacak olan bu Meclis 98 tane sahte imza, sahte bireysel konuşma talebini Meclis Kanunlar Dairesine vererek, matbu vererek, aynı tükenmez kalemle, mavi, bir kişi hepsinin imzasını atarak burada söz hakkını sağlarsa… CHP’nin de var, MHP’nin de söz talepleri var, onların da imzaları burada. Bütün grup başkan vekillerini imzaları tetkike çağırıyorum, imzaları lütfen kontrol etsinler. Hem sahtecilik hem cuma günü tek bir milletvekili burada yok, Meclis kapanmış hem de 98 tane başvuru veriliyor; ondan sonra bağımsız milletvekillerinin, diğer grupların önü ve konuşmaları kesiliyor. Buna, Kanunlar Dairesi dâhil, Meclis Başkanlık Divanının izin vermemesi lazım.

Etik Komisyonunu kurduk. Meclis İç Tüzüğü’nün usulleri vardır. Burada her milletvekili buna uymak zorundadır. Bu yalnız etik değil, bu suçtur; sahte imzadır, sahtekârlıktır. İnsan Hakları Kurumunu kuruyorsunuz. “İnsan Hakları Kurumunda bari sahtecilik yapılmasın.” diyoruz. Yani bu tartışmayı biz keyfimizden açmıyoruz. Bu tartışmaları yaparken kişisel söz hakkı olan bağımsız milletvekillerimizin hakları bile gasbediliyor, yok sayılıyor. Meclis komisyonları oluşturulurken üyelik hakları da yok sayıldı.

Burada artık susmayacağız arkadaşlar. Ya herkes, her milletvekili kendi hukukunu bilecek ya da 8 milletvekilimiz tutuklu, bu Meclisin 8 milletvekilinin de en az bu sahte imzayı atanlardan daha fazla hakkının olduğu gerçeğiyle bu iradenin burada temsilini sağlayacağız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) - Başkanlık Divanının, söz haklarındaki dağılımı geri almasını talep ediyorum. Yanlışı da düzeltmeye davet ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

HASİP KAPLAN (Devamla) - Meclisi de bu sözün arkasında durmaya davet ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lehte mi konuştunuz aleyhte mi konuştunuz?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Aleyhte konuştum.

BAŞKAN – Peki.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kendi önerim. Bunu iptal edeceksiniz. Lehte konuşsam söz mü alırım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Kayda geçmesi için söyledim. Tamam, teşekkür ediyorum.

Başka söz talebi var mı?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, buyurun.

Lehte, aleyhte Sayın Elitaş?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Lehinde Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bir kanun tasarı veya teklifinin görüşmelerinde kimlerin konuşacağıyla ilgili, nasıl müracaat edileceğiyle ilgili bütün kararlar, bütün normlar İç Tüzük’te yazılı. Kanun tasarı ve teklifi bastırılıp dağıtıldıktan sonra milletvekillerinin buna, Meclis Başkanlığına müracaat etmeleri gerekir. Ama, milletvekili…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tek, tek… Kendi imzalarıyla.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Hayır.

Bakın, Sayın Kaplan, bilmediğiniz bir konu var.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Tek, tek… Kendi imzasıyla, sahte imzayla değil.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Kendi imzasıdır. Milletvekili arkadaşlarımızın imzaları kendi imzalarıdır. Hepsi kendi imzalarıdır.

Sadece bütçe görüşmeleri sırasında…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Adli tıp incelemesine var mısınız Sayın Elitaş?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Müsaade eder misiniz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Adli tıp incelemesine var mısınız?

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Sadece bütçe görüşmeleri sırasında Danışma Kurulu toplandığında şahsı adına söz alan milletvekillerinin… Milletvekilleriyle danışmanların gitmesi anında herhangi bir karşı karşıya gelme anlamı olmaması için milletvekilinin şahsı bizzat müracaat edip başka milletvekilinin danışmanıyla gittiğinde herhangi bir sürtüşmeye meydan vermemek adına Danışma Kurullarında alınan kararlar gereğince sadece bütçe görüşmelerinde, belirli bir saatte, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının görevlendireceği Başkanlık Divanı üyesinin huzurunda milletvekilleri bizzat giderek müracaatlarını yaparlar.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İşte bizzat gitmediler.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Ama en son bütçe görüşmeleri sırasında, en son bütçe görüşmesinde yani bundan önceki bütçe görüşmemiz sırasında da biz siyasi parti grupları olarak anlaştık. Dedik ki “Milletvekillerini sabah saat sekizde oraya toplamak yerine, şahsı adına konuşmaları siyasi partiler olarak centilmenlik gereğince şu konuda şahsı adına konuşma BDP’ye olsun, şu konuda CHP’ye olsun, şu konuda da Milliyetçi Hareket Partisine veya diğer siyasi parti gruplarına olsun, bağımsızlara da şu şekilde sözler olsun, paylaşalım.” diye bir centilmenlik anlaşması çerçevesinde oldu. Bakın, diğer siyasi partilerin verdikleri hak, AK PARTİ İktidarına mensup milletvekillerinin verdikleri önerge veya söz talebi hak olmuyor; burada yaptığınız büyük bir haksızlık. Milletvekili arkadaşlarımız…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Haksızlık değil, ben iddia ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Bakın, sizin de grubunuz çalışabilir, danışmanları müracaat edebilir, hangi kanun tasarı ve teklifinin ne zaman bastırılıp dağıtıldığını anlayabilir, ki Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi bunu sıkı sıkıya takip ediyor, bu takip çerçevesinde de gidiyor, müracaatını yapıyor.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Elitaş, ben farklı bir şey anlattım, anlamadınız herhâlde.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Ama burada müracaat çerçevesinde beş dakikalık bir konuşmayı…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Beş dakika değil.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – …ki eğer konuşma sürelerine bakarsanız, muhalefet partilerinin bütün konuşmalarını daha fazla yaptıklarını görmüş olursunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Elitaş, İç Tüzük’ü öyle biliyorum ki, bu maddede, her önergede istediğimiz kadar konuşuruz; öyle değil. Ama ahlaklı olmak lazım, sahte imza atmamak lazım, sahte başvuru yapmamak lazım.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Milletvekili arkadaşları burada sahtecilikle ifade etmeye çalışmak… Geçen dönemde de bir grup başkan vekilimizin attığı imzayı “sahte bir imza” diye ifade etmiştiniz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Buyurun, adli tıp incelemesi yapalım, davet ediyorum, 98 imza için adli tıp incelemesine davet ediyorum. Ben burada özür dileyeceğim.

MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Söz talebi…

Sayın Kamer Genç, lehte-aleyhte?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Aleyhte, aleyhte.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Hiç lehte konuştuğu görülmüş mü?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hiç bu AKP’nin lehinde konuşur muyum?

BAŞKAN – Aleyhte… (CHP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi Mustafa Elitaş’ı dinledim burada. Ben, Mustafa Bey, seni gayet iyi tanıyorum. Geçen dönem ben burada bağımsızken arkadaşlar, AKP’liler evvela getiriyorlar, bütün önergelerini veriyorlar, ondan sonra, söz haklarını kapatıyorlar, ben eğer Genel Kurul Salonundaysam söz isteyen olunca hemen AKP’liler çıkıyordu, konuşuyordu -herkes şahit buna- eğer ben Genel Kurul Salonunda değilsem söz isteyen yok; bu, bir defa, bir sahtekârlık yani normal bir davranış tarzı değil. Tabii, bu yalnız sizde değil, Meclisi yöneten yöneticilerde de var yani söz hakkı varsa o zaman söz hakkını falanca kişiler istemiştir deyip ondan sonra onları konuşturması lazım.

Ama şimdi sizin bir taktiğiniz var. Şimdi, biraz önce Mustafa Bey burada diyor ki: “Efendim, muhalefetin yaptığı konuşmalar iktidardan fazla.” Yahu, tabii ki, siz bir grupsunuz üç tane muhalefet var. Yani İç Tüzük açık, her grubun her konuda bir konuşma hakkı var ama 550 milletvekilinin de iki tane konuşma hakkı var ama hep bunu siz kapatıyorsunuz. Ondan sonra, tabii kanunlar basılıp da matbaadan gittiği zaman öteki grupların bazılarının hiç haberi olmuyor, hemen siz oraya kendi elemanlarınızı gönderiyorsunuz, bütün herkesi kapatıyorsunuz. Niye böyle korkuyorsunuz? Çünkü burada sizin yaptığınız yolsuzlukları, suistimalleri, kanunsuzlukları dile getirdiğimiz için çok rahatsız oluyorsunuz. Benim size tavsiyem şu: Yolsuzlukları, suistimalleri, talanları yapmayın, biz de çıkalım sizi burada övelim.

Şimdi, bakın, Tayyip Erdoğan geçen gün Almanya’da bir ödül aldı. Ödül almaya son anda gitmekten vazgeçti, ne dedi? “Efendim, asker şehit edilmiş, ben onun için gitmiyorum.” E, peki, bak şimdi 8 tane askerimiz şehit oldu, 16’sı yaralı, ayrıca da Urfa Cezaevinde 13 tane vatandaşımız yandı diri diri, niye o zaman seyahatini kesip de gelmiyor, mademki böyle hakikaten içinde vatandaş sevgisi varsa, asker sevgisi varsa. Başka bir yerde olsa, bırakın yani 10 kişilik, 5 kişilik vatandaşın ölmesini 2 tane vatandaşın haksız yere ölmesi veya öldürülmesi olayında bir vatan, millet, vatandaş sevgisini taşıyan insanlar gelir onların o acılarını paylaşır.

Yani hep insanları kandırmak peşindesiniz. Bari, hiç olmazsa, şu Türkiye Büyük Millet Meclisinde halkın karşısına çıktığınız zaman dürüst konuşmasını bilin. Ben biliyorum sizin ne kadar burada… Taa, umreye giden arkadaşlarınız burada oy kullanmadı mı? Buna ne derler Mustafa Bey? Buna “sahtekârlık” demezler mi? Hem umreye gideceksin hem Müslümanlık şartlarına -yani Müslüman’da bulunması gereken doğruluğu, dürüstlüğü- uygun hareket etmeyeceksin, umredeyken burada oy kullanıyorsunuz. Böyle bir şey olmaz ya, böyle bir şey olmaz. Böyle bir davranış insanlık vasfıyla bağdaşmaz. Onun için, yani burada biz birbirimizi iyi tanıyoruz. Burada yaptığımız…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Neyse…

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Başka söz talebi? Yok.

Sayın milletvekilleri, bir sıra sayısı üzerinde şahsı adına dâhil olmak üzere, tümü ve maddeleri ile oyunun rengini belirtmek amaçlı söz talepleri, sıra sayısının dağıtımından itibaren gerek Genel Kurulda Divandaki kâtip üyeler gerek Kanunlar ve Kararlar Başkanlığındaki görevlilerce tarih ve saat kaydıyla alınmaktadır. Temel kanun olarak görüşülmesi kabul edilen işlerde ise bölümler üzerindeki söz talepleri, temel kanun olma kararının Genel Kurulca karar verilmesinden itibaren alınmaktadır. Söz taleplerinin bizzat milletvekilince getirilmesi zorunlu değildir. Uygulamada milletvekillerinin taleplerinin Kanunlar ve Kararlar Başkanlığına görevlilerce getirildiği görülmektedir. Bu sıra sayısında da, dağıtımıyla birlikte, AK PARTİ, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri aynı anda şahsı adına söz talebinde bulunmuşlardır. Tasarının temel kanun olarak görüşülmesinin kabulüyle de 2 milletvekilinin bölümler üzerinde söz talebinde bulunduğu, daha sonra bu söz haklarını başka milletvekiline devrettiği anlaşılmaktadır. Başkanlık adına görev yapan kamu görevlileri, tarih ve saat kaydıyla, objektif olarak söz kaydı almaktadırlar. Uygulamalar İç Tüzük hükümlerine uygun bir şekilde yapılmaktadır. Parti gruplarının aralarında diyalog kurarak birbirlerine söz verdikleri de görülmektedir.

Bilgilerinize sunulur.

Görüşümüzde bir değişiklik olmamıştır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (Devam)

BAŞKAN – Tasarının tümü üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz isteyen Hamza Dağ, İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Dağ. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA HAMZA DAĞ (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 279 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, 1 tanesi de Kütahya’dan hemşehrim olan, bugün ahirete intikal ettirdiğimiz şehitleri rahmetle anıyor, ailelerine de başsağlığı diliyor ve yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.

İnsan hakları kavramının temelinde elbette insan olgusu bulunmaktadır. Akıl taşıyan, düşünen ve aynı zamanda psikolojik varlık olarak insanın, sırf insan olması nedeniyle doğuştan bazı haklarının var olduğu savı insan hakları düşüncesinin başlangıcı olmuştur. Genel olarak hak, bir kimsenin isteyebileceği, ileri sürebileceği ve kullanabileceği bir durumu belirtir. İnsanların gereksinimlerini karşılayacağını belirten devlet, onların doğuştan gelme bazı hak ve özgürlükleri bulunduğunu ve koruyacağını söylemiştir. Hak ve özgürlüklerinin güvende olduğunu gören insanlar da bazı sınırlamalara, bu güvence karşılığında, toplumsal yaşam içerisinde rıza göstermişlerdir. Hak ve yetki olguları aslında toplumsal düzenin temelinde vardır.

İnsan hakları, bütün insanların yalnızca ve yalnızca insan olmalarından dolayı sahip olduğu hakları ifade eder. Bu hakların temelinde insanın değerli bir varlık olduğu anlayışı yatar. 2001 yılında partimizin kurulduğu günden bu yana çok sık ifade ettiğimiz, Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözünün temelinde de bu anlayış yatmaktadır. Devlet odaklı insan felsefesini değil, insan odaklı devlet felsefesini baz alarak çıktığımız bu yolda insan hakları karşısında hiçbir zaman devlet çıkarlarını ön planda tutmadık çünkü bizim için aslolan insandır, devlet değildir. Halkının mutlu olmadığı, baskı gördüğü bir devletin var oluşu bir anlam ifade etmemektedir.

İnsan haklarının bir kavram olarak biçimlenmesi 18’inci yüzyıldan sonra başlamış olsa da aslında insan hakları kavramı çok daha eskilere dayanmaktadır. Dünyada bugün gelinen noktada ise artık insan hakları kavramı ulusal bir öge olmaktan çıkmış, uluslararası alana taşınmıştır çünkü en üst varlık olan insanın rengi, dili, dini, ırkı ne olursa olsun evrensel boyutta haklarının olduğu bugün tüm dünya tarafından kabul edilmektedir. Bugün dünyanın neresinde bir insan hakkı ihlali yapılsa biz buna göz yumamayız, sessiz kalamayız, aynen Suriye’de yaşanan insan hakları ihlallerine sessiz kalmadığımız gibi.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK PARTİ İktidarı döneminde ekonomi, eğitim, sağlık, ulaşım gibi birçok alanda çok önemli icraatlar yapılmış, Türkiye koalisyon hükûmetleri zamanında kaybettiği yılları geri kazanmıştır ama bunların hepsinden de önemlisi, yıllardır hak ettiği demokratik ve insan haklarına bağlı bir devlet olabilme yolunda çok önemli adımlar atmıştır. Demokratikleşme ve insan hakları alanında köklü bir dönüşüm gerçekleştirilmiş, güçlü olanın haklı olduğu değil, haklı olanın güçlü olduğu bir ülke olma yolunda önemli mesafeler katedilmiştir. Yeni, sivil, demokratik ve insan odaklı bir anayasa yapma sözü vererek çıktığımız 2011 seçimleri sonuçlarının da halkımızın bu noktada bize olan inancının ve güveninin en büyük göstergesi olduğunu açıkça ifade etmek istiyorum.

İktidarımız döneminde Bilgi Edinme Hakkı Yasası çıkarılmış, temel hak ve özgürlüklere ilişkin güvenceler artırılmış, düşünce ve ifade özgürlüğünün alanı genişletilmiştir.

“İşkenceye sıfır tolerans” diyerek başlattığımız çalışmayla cezaevlerinde, karakollarda sistematik olarak var olan işkence bitirilmiş ve bu konuda uluslararası kuruluşlardan olumlu raporlar alınmıştır.

Ender olarak yaşanan üzücü olayların ise sonuna kadar üzerine gidilmiş ve bu sorumlulardan hesap sorulmuştur. İşkenceyle mücadele hususunda her zamanki kararlılıkla, durmadan mücadele etmeye devam edilecektir.

Güneydoğu’da yaşanan üzücü olayların üzerine gidilmiş, olağanüstü hâl kaldırılmış ve 2002 sonrasında faili meçhul olay yaşanmamıştır.

Geniş bir kültürel zenginliğe sahip olan ülkemizde yıllarca yasaklanan farklı dil ve lehçelerde eğitim kurslarının açılması, televizyon kanallarının açılması sağlanmıştır.

Demokratik açılımla birlikte, konuşulamayan, tartışılamayan konular konuşulur, tartışılır ve çözüm aranır hâle gelmiştir.

Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinde değişikliğe gidilmiş ve bu anlamda birçok mağduriyet giderilmiş ve bu konudaki 1.025 tane izin başvurusundan büyük çoğunluğuna onay verilmemiştir.

Hiçbir şüphe yok ki, Türkiye, bugün, her alanda olduğu gibi, temel hak ve özgürlükler alanında da 2002’ye göre çok daha iyi noktadadır. Tabii ki mevcut durum yeterli değildir. Sivil, demokratik, insan odaklı, bireye ödevler yükleyen değil, haklarını garanti altına alan bir anayasayla insan hakları sağlam bir zemine oturtulacak ve lider ülke olma yolunda hiçbir engel kalmayacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; “Paris Prensipleri” olarak bilinen 20 Aralık 1993 tarihli Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması için kurulan ulusal kuruluşların statüsüne ilişkin temel ilkeleri ortaya koymaktadır. Paris Prensipleri ışığında hazırlanan bu tasarı tam anlamıyla Paris İlkeleri’ni kapsamakta ve ülkemize yakışır bir kurum olma özelliğine sahip olmaktadır.

Tasarının detaylarına girmeden önce kısaca Paris Prensipleri’ne değinmekte fayda mülahaza ediyorum. Ulusal kurumların statüsüne ilişkin ilkeler ya da yaygın olarak bilinen adıyla “Paris Prensipleri” ulusal insan hakları kurumlarının yetki ve sorumluluklarına oluşum, bağımsızlık ve çoğulculuk güvencelerine, çalışma yöntemlerine ve bunlara ek olarak yarı yargısal yetkilerle donatılmış kurumların statüsüne dair standartları belirlemektedir. Anılan prensipler gereğince ulusal kurum, yasa ile insan haklarının korunması ve geliştirilmesine ilişkin yetkilerle donatılacaktır. Bu prensipler, kuruma, devletin insan hakları alanındaki uluslararası yükümlülüklerinin uyumlaştırılması konularında hükûmet ve Parlamento başta olmak üzere, yetkili tüm makamlara bunların isteği üzerine veya resen tavsiyede bulunma ve görüş bildirme yetkisini sunmaktadır. Paris Prensipleri, ulusal kurumların üyeleri belirlenirken toplumun ilgili tüm kesimlerinin temsil edilebileceği çoğulcu bir yapı oluşturulmasına özen gösterilmesine ve nitelik, nicelik açısından görevlerini sorunsuz bir şekilde yerine getirebilecek derecede idari ve mali altyapıya sahip olmasına önem vermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 yılında Meclise sunulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı, o dönem Anayasa Komisyonuna gönderilmiş ve tasarı ile ilgili bir alt komisyon kurularak çalışmalara başlanılmıştır. Anayasa Komisyonunda çok önemli değişiklikler yapılarak Komisyonun raporunu verdiği tasarı o dönem görüşülememiş ve kadük kalmıştır. Bu dönemde, 5 Mart 2012 tarihinde tekrar Meclise gönderilen tasarı İnsan Haklarını İnceleme Komisyonuna esas komisyon olarak havale edilmiştir. İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun görüştüğü ilk tasarı olma özelliğini taşımakta olan bu tasarı, alt komisyon çalışmalarıyla birlikte yaklaşık üç aylık bir çalışmanın sonucunda son hâlini alarak Genel Kurulumuza gelmiştir. İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun bünyesinde kurulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Alt Komisyonu iki aya yakın bir süre çalışmalarda bulunmuştur. Alt komisyon olarak dernekleri, vakıfları, akademisyenleri, baroları, üniversitelerin insan hakları merkezlerini, uluslararası kuruluşları, bu konudaki akil kişileri, kısacası bu konuda söz söyleyecek “Sözüm var.” diyen herkesi sözünün son kelimesine kadar dinlemiş, önerilerini almış ve tasarıya katkı koyabilmelerini sağlamıştır.

11 madde olarak komisyonumuza gelen tasarı, alt komisyonumuzda ve üst komisyonumuzda yapılan çalışmalar ve gelen önerilerin değerlendirilmesiyle birlikte 24 maddeye çıkarılmış, gelen tasarıyla birlikte değerlendirildiğinde yaklaşık 30’a yakın değişiklik yapılmıştır. Sivil toplumun bu konudaki eleştirilerinin yoğunlaştığı alan ve muhalefetin eleştirilerinin yoğunlaştığı alan üye seçimi, seçim kriterleri, kurul oluşumu, üyelik teminatı, ilişkili olduğu kurum ve Paris Prensipleri ile uyumlu olup olmadığı noktasındadır.

Tasarıda yer alan “On bir üyeyi Bakanlar Kurulu seçer.” ibaresi alt komisyonumuzda ve daha sonra üst komisyonumuzda değiştirilmiştir. Yapılan değişiklik ile kurulun üyelerinin 7’si insan hakları alanında temayüz etmiş kişiler arasından Bakanlar Kurulunca atanır; 2 üye ise insan hakları alanında temayüz etmiş kişiler arasından Cumhurbaşkanınca atanır; 1 üye insan hakları alanında çalışma yapmış akademisyenler arasından Yükseköğretim Kurulunca seçilir; 1 üye ise bu alanda çalışmalarda bulunan, en az on yıllık avukatlık yapmış avukatlar arasından baro başkanlarının seçimiyle belirlenir. Böylelikle, üyelik seçiminde çoğulculuk sağlanmış, dinlediğimiz STK’ların özellikle “Kimin seçtiği değil, kimin seçildiği önemlidir.” noktası önemli görülmüş ve insan hakları alanında temayüz etmiş kişilerin seçilmesine önem verilmiştir.

Ayrıca, tasarıda en çok eleştirilen bir diğer konu olan “Kurulun Başkanını ve İkinci Başkanını Bakanlar Kurulu seçer.” ibaresi değiştirilmiş, Kurulun Başkanını ve İkinci Başkanını Kurulun seçme imkânı getirilmiştir. STK’ların “Bütün üyeleri ve başkanı Bakanlar Kurulu belirlerse bu kurum siyasi baskı altında kalır.” görüşüyle savunduğu bu öneri dikkate alınmış ve Kurulun bağımsız bir yapı içerisinde çalışabilmesi için gerekli değişiklikler yapılmıştır.

Burada, biraz önce, muhalefet partisinden arkadaşlarımız da Kurul konusunda, Kurum konusunda seçimle alakalı bazı eleştiriler getirdiler. Avrupa’dan, özellikle demokrasinin ön planda olduğu söylenen ülkelerden birkaç örnek vererek bu konulara cevap vermek istiyorum.

İngiltere’de, bütün üyeler ve başkan, bakan tarafından atanmaktadır. Kurumun bütçesi bakan tarafından belirlenmektedir. Bizim tasarımızda, Kurumun bütçesi bizzat Meclis tarafından verilmektedir. Bu, ICC tarafından Paris Prensipleri ile tam uyumlu olarak kabul edilmiştir.

Fransa’da, bütün üyeler ve başkan, bırakın bakanlar kurulunu, bizzat başbakan tarafından atanmaktadır ve başbakanın Fransa’daki yapısının da bizim Başbakanlık yapımız gibi olmadığını hepimiz biliyoruz. Kurumun bütçesi, başbakanlık bütçesi içinde yer almaktadır. Meclis tarafından başbakanlığa bir bütçe veriliyor ve başbakanlık bu bütçeyi kurula veriyor. Bizse bizzat Meclis tarafından bütçeyi Kurula ayırıyoruz ve bu da yine ICC tarafından Paris Prensipleri’yle tam uyumlu kabul edilmektedir. Bunun örnekleri çok daha, Avustralya’da, Norveç’te artırılabilmektedir.

Bizim tasarımızda ise dört ayrı kurum tarafından üyeler atanmaktadır. Başkan ve ikinci başkan, Kurulun kendisi tarafından belirlenmektedir. Bütçe, özel bütçeli olarak ifade edilmektedir. Mevcut kurumların çok daha ilerisinde bu kurumun kurulacağını açıkça ifade etmek istiyorum. Bu tasarının Paris Prensipleri’ni karşıladığı noktasında ufacık bir şüphemiz dahi bulunmamaktadır. Ayrıca, üyelerin sık sık baskı altında kalabilecekleri düşüncesiyle kamuda en üst teminat düzeyi olan hâkimlik teminatı da Kurul üyelerine sağlanmıştır. Bu da şu şekildedir: Kurul üyelerinin hiçbir şekilde görevlerine son verilemez. Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında yakalanamaz, aranamaz ve sorguya çekilemezler. İnsan hakları alanında çalışma yapan ve rapor hazırlayacak olan bu Kurulun en üst düzeyde teminat altına alınması, iktidarımızın bu konudaki yaklaşımını ve düşüncesini en iyi şekilde ortaya koymaktadır. Hâkimlerle ilgili teminat nasılsa Kurul üyeleri konusundaki teminat aynıdır. Hâkimlerin atanmasının ne şekilde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunlar, yargı bağımsız ve yargının bağımsız olduğunu söylüyorsak bu teminat sayesindedir. Kurul üyelerinin dört yıl boyunca görev yapacağı teminat altına alınmış ve ağır ceza suçu dışında yakalanamayacağı, gözaltına alınamayacağı da hüküm altına alınmıştır. Çünkü biz bu tasarıyla kurulacak olan Kurumun Paris Prensipleri ışığında, gerçek anlamda bağımsız, çoğulcu, demokratik ve sivil inisiyatif alabilmesini önemsedik. Çok şükür ki bugün de burada bu tasarıyı gönül rahatlığıyla savunuyor ve yasalaşması için uğraş veriyoruz.

Bir diğer eleştirisi konusu, Kurumun Başbakanlıkla ilişkilendirilmesi meselesidir. Bu noktada idare hukukumuzda üç tür yöntem bulunmaktadır: Bir, bağlı; iki, ilgili; üç, ilişkili. Biz en zayıf bağlılık olan “ilişkili” ibaresine önem verdik ve onu kullandık.

Geçen hafta Mecliste Kamu Denetçiliği Kurumu görüşülürken muhalefetten kamu denetçiliğiyle ilgili benzer eleştiriler gelmişti, Kamu Denetçiliği Kurumunun Meclisle ilişkilendirilmesi ve üyelerin Meclis tarafından seçilmesi eleştiri konusu olmuştu. Buraya dikkatinizi çekmek istiyorum, aynen ifadeler şöyledir, kamu denetçiliğiyle ilgili söylenen ifadeler: “Ne için yaptınız? Temel hak ve özgürlükleri korumak için. Kimi denetliyorsunuz? İdareyi. Ne zaman, ne yapıyorsunuz? İdarenin başındaki bakanı denetliyorsunuz. Kime denetletiyorsunuz? Gene o çoğunluğun seçtiği adama veya kişiye.”

Kamu Denetçiliği için Meclisin seçmesini eleştiren zihniyet, bugün de burada Türkiye İnsan Hakları Kurumu için Başbakanın ve diğer yönetim mekanizmasındaki Cumhurbaşkanımızın, YÖK’ün seçmesini eleştirmektedir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi de, yürütme de siyasi bir kurumdur. Siyaset mekanizmasının yapmış olduğu seçim sonuna kadar meşrudur. Biz akil adamların veya statükocuların seçimine karşıyız ama siyasi kurum olan hem Meclis hem yürütme her zaman bu tarzda kurumlara seçim yapabilecektir, yapabilmelidir.

Burada “Meclis seçsin ve 2/3 çoğunluk aransın.” yaklaşımı gerçekten doğru değildir. 2/3 çoğunluk aradığınız takdirde en ufak bir anlaşmazlıkta dahi kriz çıkabilmektedir. Örneğin, 2007 yılında yaşadığımız Cumhurbaşkanı seçiminin üçüncü turunda 2/3 çoğunluk aranmamasına rağmen, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karar ülkeyi krize sürüklemiştir.

Biz Kamu Denetçiliğiyle eğer Türkiye İnsan Hakları Kurumunu aynı noktada Meclisle ilişkilendirirsek, birinci sıkıntımız görev ve yetki noktasındaki uyuşmazlık olacaktır. Her ikisi de insan hakları konusunda yetkilidir ve Meclisle ilişkilendirildiği takdirde ileride görev ve yetki noktasında sıkıntı çıkacaktır. Biz on yıldır bu ülkeyi yönetiyoruz ve on yıldır kurumların ne şekilde kurulacağını çok iyi biliyoruz ama bu ülkeyi altmış yıldır yönetemeyen veyahut da bir daha yöneteceği mümkün olmayan, şimdiye kadar yönetmemiş olanlar kurumların kurulması konusunda tecrübe sahibi olamayabilirler. Bu konuda biz tecrübe sahibiyiz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –  On yıldır Türkiye’yi nasıl yönettiğiniz ortada zaten.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ara seçimle mi geldin?

HAMZA DAĞ (Devamla) - Bu tasarının yasalaşmasıyla birlikte, Türkiye gerçek anlamda Paris Prensipleri’ne uyumlu, şeffaf, özgürlükçü, sivil toplum kuruluşlarının temsil edildiği…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ara seçimle mi geldin?

HAMZA DAĞ (Devamla) - …insan haklarının doğrudan temayüz ettiği, 2023 vizyonuna yakışır bir kuruma sahip olacaktır.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Tanıyamadım ben seni, ara seçimle mi geldin?

 HAMZA DAĞ (Devamla) - 279 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’nın milletimize hayırlı olmasını temenni eder, Genel Kurulu saygıyla selamlarım.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Çıkaramadım, herhâlde ara seçimle geldin.

HAMZA DAĞ (Devamla) - Eğer ki Muharrem Bey o sözü bana söylemişseniz, bir milletvekiline hakaret ettiğinizin farkında olmanızı temenni ediyorum. Ara seçim falan da bu ülkede yapılmadı.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Hakaret değil.

HAMZA DAĞ (Devamla) - Ben 12 Haziran seçimlerinde 85 bin kişinin oyunu alarak bu Meclise geldim ve 12 Haziran seçimlerinden beri bu Meclisteyim. Levent Bey de bizi gayet iyi bir şekilde tanır.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Hakaret değil, espri o.

HAMZA DAĞ (Devamla) - Hepinizi tekrar saygıyla selamlıyor, yüce Meclisimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ama, bak, insicamın bozuldu.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Zeynep Karahan Uslu, Şanlıurfa Milletvekili.

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyor, Hakkâri’de şehit olan kardeşlerimize ve tüm şehitlerimize rahmet diliyor, yaralı askerlerimize acil şifa dileyerek yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Şüphesiz ki insan haklarını korumak ve geliştirmek devletlerin temel görevleri ve sorumlulukları arasındadır. Ancak dünya ölçeğinde de bugün gündemimizde olan Türkiye İnsan Hakları Kurumu gibi ulusal nitelikli kurumların oluşturulmasına ancak 90’lı yıllardan sonra başlanabilmiştir ve bu uygulamalar Birleşmiş Milletler eliyle teşvik edilmekte olup Birleşmiş Milletlerin 29/12/1993 tarihindeki Genel Kurulunda kabul ettiği 48/134 sayılı Karar’la teşvik edilmiştir ve bu tür mevcut kurumlarını güçlendirmeye, olmadığı takdirde de böyle kurumlar kurmaya davet eden Birleşmiş Milletlerin anılan kararının ekinde, Paris Prensipleri olarak da bilinen, ulusal insan hakları kurumlarının statülerine ilişkin ilkeler yer almaktadır. Ancak, hâlen Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yüzde 30’unda, yani sekiz üye ülkede dahi ICC akreditasyonlu insan hakları kurumu yoktur. Diğer bir ifadeyle, AK PARTİ Hükûmetinin insanı merkeze alan hak temelli siyaset kavrayışının yansımalarından biri olarak insan haklarının en üst düzeyde korunması ve geliştirilmesi hedefine hizmet edecek, ülkedeki demokratik dönüşümü güçlendirecek yeni bir kurumsal yapılanmayı birçok ülkeden önce oluşturma inisiyatifinin sergilenmesi de gurur vericidir.

Bu arada söz gelmişken, Paris Prensipleri’nin ulusal insan hakları kurumları oluşturulurken ülkelerin uygulayacağı belirli modelleri içermediği, ortaya konan genel ilkeler doğrultusunda ülkelerin kendi ihtiyaç ve özelliklerine en uygun yapılanmayı seçmesinin her devletin hakkı olduğunu kabul ettiği de ifade edilmelidir.

Bu bağlamda, görüşmekte olduğumuz kanun tasarısı çerçevesinde kurulacak kurumun bağımsızlığının ve etkinliğinin en üst düzeyde sağlandığı da belirtilmelidir. Kuruma devlet tüzel kişiliğinden bağımsız, ayrı, özgün bir kamu tüzel kişiliği tanınmış, kamu tüzel kişiliğinin daha da güçlendirilmesi adına da idari ve mali özerklik sağlanmıştır. Keza, Türkiye İnsan Hakları Kurumunun özel bütçeli bir yapı şeklinde teşkilatlandırılması dünya ve Avrupa Birliği üye ülkelerindeki uygulamalarla da uyumludur.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu şüphesiz ki idare hukukunun ilke ve esaslarına göre, herhangi bir bakanlık veya Başbakanlık ile mutlak suretle ilişkili olmak durumundadır, ancak bu noktada dahi Kurumun, en zayıf bağı ifade eden “ilişkili bir kurum” olarak Başbakanlığa bağlı tanımlanmış olması, Kurumun etkinliğinin ve özgürce çalışma yapabilme imkânının en üst düzeyde sağlanması adına önemlidir. Keza, kurum gelirlerinin esasının genel bütçeden tahsis edilecek ödeneklerle oluşturulması, bu durumda kurumun kendisine tahsis edilen gelirlerin harcanmasında da takdir ve yetkiye sahip olması da aynı özgürlükçü bakışın mali boyuttaki yansımasıdır.

Yetkilendirme açısından kurulun görevi esnasında bir suçun işlenildiğini öğrenmesi hâlinde genel hükümlere göre işlem yapabilmesi için gerekli gördüğünde cumhuriyet savcılarına ihbar ve şikâyette bulunabilmesine imkân tanınmıştır. Ayrıca vatandaşlarımızın kuruma bireysel başvuru yapabilmesi hak arayışları adına görev alanını genişletici bir yaklaşımdır. Yani bu yapı insan haklarının korunması anlamında işkence ve kötü muamele başta olmak üzere, ihlalleri önleme, mücadele etme, bu amaca hizmet eden eğitimleri yürütme, gelişmeleri değerlendirme olarak ifade edebileceğimiz konularda proaktif bir yaklaşım sergilerken toplumdan gelecek tüm hak ihlallerine yönelik reaksiyonları değerlendirip gereğini yapma sorumluluğuyla da donanmıştır.

Kurul üyelerinin seçilme biçiminde de sosyal paydaşların sürece katkı vermesinin önü açılmış, alanda uzmanlık vazgeçilmez bir unsur olarak açıkça tanımlanmış, barolar, Bakanlar Kurulu, YÖK, Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla üye yapısının çoklu kanallar üzerinden biçimlenmesine imkân tanınmıştır. Kurum mensuplarının görevlerini hiçbir tedirginlik yaşamadan yürütebilmeleri için hâkim ve savcıların bağımsızlığı ve teminatına yönelik mevzuatımızda bulunan düzenlemenin bir benzeri kurul üyelerinin tümü için sağlanmıştır. Kurum bünyesinde görev yapacak olan İnsan Hakları Kurulu başta kamu kurumları olmak üzere tüm insan hakları ihlallerini bu yöndeki iddialar doğrultusunda inceleyecek ve kurumun hazırladığı raporlar kurumlarca bilirkişi raporu olarak kabul edilecektir. Yani konuyla ilgili tüm kamu kurumlarının artık bir insan hakları karnesi olacaktır ve bu karne kamuoyuyla da paylaşılmak suretiyle şeffaflık ilkesi anlamında, bu anlamda da ileri bir düzeye erişilecektir.

İnsan hakları kuruluşunu müteakip geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa Cezaevinde yaşanan elim hadiseyle bir kez daha gündeme gelen cezaevlerindeki şartların değerlendirilmesinden koruma altındaki bireylerin yaşam koşullarının değerlendirilmesine değin geniş bir yelpazede de çalışmalar sürdürülecektir. Keza bu trajik hadisede hayatını kaybedenlere ve acılı ailelerine de başsağlığı ve rahmet diliyor, bu kurumun, bir daha asla böyle acıların en ufak boyutta dahi meydana gelmemesi için AK PARTİ Hükûmetinin konuya yönelik samimi sahiplenişinin yansımalarından biri olarak değerlendirilmesi gerekliliğinin altını bir kez daha çizmek istiyorum. Keza kurumun, sivil toplum kuruluşlarıyla düzenli istişarelerden hak ihlallerinin giderilmesine yönelik kampanya ve programlar yürütmeye değin geniş bir yelpaze üzerinde iş birliği modelleri oluşturma sorumluluğuyla donatılmış olması da ayrıca önemlidir, böylelikle katılımcı bir çalışma üslubu da teminat altına alınmıştır.

Ancak burada asıl göz önüne alınması gereken, Türkiye'nin demokratikleşme anlamında yaşadığı büyük değişimdir. Bu ülkede insan hakları konusunda son on yılda sessiz devrim olarak nitelenebilecek bir dizi hukuk reformu AK PARTİ Hükûmetinin inisiyatifiyle bir bir gerçekleştirilmiştir.

Pek çok düzenlemenin yanı sıra, gelişmiş demokrasilerde insan hakları alanında gerek şart olarak öngörülen dört ana kurumsal mekanizmadan biri olan Kamu Denetçiliği Kurumu yasal zemine kavuşturulmuştur. Diğer insan hakları ulusal kurumu ve ulusal önleme mekanizması yapıları bu tasarının kabulüyle ihdas edilecektir. Bir diğeri olan eşitlik kurumunu oluşturmak adına ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulu kanununa yönelik çalışmalar da sürmektedir ve elbette bu sürece somut katkı sunacak olan yapılarla da yetinilmemekte, örneğin kolluk şikâyet sisteminin daha etkili ve hızlı işlemesini sağlamak; saydamlığı, güvenilirliği geliştirmek adına kolluk gözetim komisyonunun kuruluşuna yönelik tasarı da yasalaşmak üzere Parlamentomuzun gündemindedir.

Bu ve benzeri gelişmeler yaşanırken aslında pek çok paralel süreç birlikte yürütülmekte; çok kültürlü, çok etnisiteli, çok dilli bir Türkiye adına kültürel haklar alanında da güzel şeyler olmaktadır. İşte, bakın, yıllarca bu topraklarda sadece Kürtçe şarkı dinledi diye vatandaşına suç işledi muamelesi yapan ceberut devletten, eğitim kurumlarında talep doğrultusunda bu ülkede konuşulan ve bu ülkenin zenginliği olan tüm dillerin öğrenilebildiği bir anlayışa işte tam da böyle geçilmektedir ve insan odaklı siyaset, halkına hizmetkâr, garson devlet anlayışı, işte bu bütüncül anlayış çerçevesinde hâkim kılınmaktadır.

Türkiye'nin, AK PARTİ hükûmetleriyle birlikte stratejik vizyonunu dönüştürmesi, vatandaş odaklı siyaseti sonuna kadar sahiplenmeye devam edecek bir ülke olduğunu vurgulayarak istikrarlı, kendi toplumuyla, toplumunun talepleriyle, değerleriyle -beklentileriyle değil, onlarla çatışarak değil- hedef birliği yaparak ilerleyen Türkiye'nin demokrasiye yolculuğu güçlenecek, güçlenerek sürecek; çok kültürlü, çok sesli, çok dilli bir Türkiye’de insan hakları yeryüzünün en barışçıl silahı olacak ve bizi silahlar değil, barış koruyacak diyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Çok dillilikten kastınız ne?

BAŞKAN – Tasarının tümü üzerinde, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün söz istemişlerdir.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) –  Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; 279 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu üzerinde Komisyon adına söz aldım. Bu vesileyle, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekillerimiz, burada, benden önce, konuşmacı arkadaşlarımız birçok konuya değindiler. Öncelikle bu kanunun buraya gelmesinde emeği geçen alt komisyon Başkan ve üyelerimize, komisyon üyelerimize, Hükûmetimize ve Değerli Bakanımıza gerçekten teşekkür ediyoruz.

Bu kanunun buraya gelmesi gelmemesinden çok daha hayırlıdır. İlk kez böyle bir kurum kuracağız. Dolayısıyla, bu kurumun kurulmuş olması, eksiğiyle gediğiyle gerçekten önemli bir konu. Kanun’un amacı, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla bir kurum kurmaktır. Bir kurum kuruyoruz. Yeni bir kurum, yeni bir oluşum. İnsan haklarını koruyacak ve geliştirecek; temel amaç, felsefe budur.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’de, insan hakları konusunda önemli gelişmeler olmuştur özellikle kurumsallaşma açısından. Bunu bu Meclis yapmıştır, katkı sağlamıştır. Daha geçen hafta bu Mecliste Kamu Denetçiliği Kurumu yasalaşmış ve inşallah en kısa süre içerisinde görevine başlayacaktır.

Yine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınmıştır. 23 Eylül 2012’de devreye girecek ve o da insanlarımız açısından bir kapı olarak ortaya çıkacaktır.

Bugün burada, yine çok önemsediğimiz İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’nı görüşüyoruz. İnşallah sizin katkılarınızla birlikte ve oylarınızla kanunlaşacak ve hayata geçecektir.

Yine bir başka kanun tasarımız, kolluk gözetim komisyonu ve bir diğeri de ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurumu da inşallah en kısa zamanda Meclisimizde görüşülecektir.

Dolayısıyla haziran ayı, insan hakları açısından çok önemli bir ay olarak değerlendirilebilir. İnsan hakları açısından yeniden hamle yapıldığı bir dönem olarak algılanabilir, kabul edilebilir.

Değerli arkadaşlar, insan hakları alanında kurulan bu kurumları üçlü sacayağı şeklinde de tanımlayabiliriz. Yargı kararlarını denetlemek üzere, yargı sistemi içerisinde bireysel başvuru sistemi kurulmuştur. Yargının kararlarını denetleyecektir. Çok önemsediğimiz bir kurumdur. Anayasa değişikliğiyle bu kazanım elde edilmiştir. Meclis bünyesinde, yasamanın içerisinde Meclise bağlı Kamu Denetçiliği Kurumu kurulmuştur geçtiğimiz hafta. Şimdi ise idare ve yürütmeyle –tırnak içerisinde söylüyorum- ilişkili İnsan Hakları Kurumu kurulmaktadır. Yani bu şekilde böylece, insan hakları alanında üçlü bir sacayağı; yargı içerisinde, yasama içerisinde ve yürütmeyle de ilişkili bir yapı tamamlanmış olmaktadır.

Değerli arkadaşlar, “Böyle bir sistem veya böyle bir kurum kurmaya ne zaman ihtiyaç duyulmuştur, nereden çıkmıştır bu fikir?” diye bakacak olursak, İkinci Dünya Savaşı sırasında, gerçekten, çok ağır insan hakkı ihlalleri yaşanmıştır, ondan sonra birçok yapılar kurulmuş -uluslararası yapılar, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi vesaire- bunların da önerileriyle devletler, kendileri içerisinde, ulusal insan hakları kurumlarının kurulması teşvik edilmiş, tavsiye edilmiş ve o, 1945’ten sonra da birçok devlette bu insan hakları kurumları kurulmuştur. Ancak, maalesef bizim ülkemizde bu husus belki de biraz geç kalmıştır ama “Geç olsun, iyi olsun, temiz olsun.” derler. İnşallah, bu kurum kurularak bu gecikmişliği de ortadan kaldıracaktır.

Değerli arkadaşlar, Birleşmiş Milletler bu süreçleri desteklerken aslında, motamot “Şöyle bir kurum kuracaksınız, şöyle yapacaksınız.” diye herhangi bir dayatmada bulunmamıştır devletlere ancak 1993 yılında bazı ilkeler benimsemiştir. “Bu kurumlar şöyle şöyle ilkelere bağlı kalırlarsa iyi olur.” şeklinde birtakım prensipler belirlemiştir. İşte, bu prensiplerin adına da “Paris Prensipleri” denmiştir.

Bu prensiplere baktığımızda -yani, eleştiriler oldu biraz önce, saygı duyuyoruz, bunlardan da istifade ediyoruz ama- gerçekten bizim kurduğumuz bu yapı Paris Prensipleri’yle uyumlu mu yoksa çelişiyor mu, buna hep birlikte bir göz atalım. Bakın, bu Paris Prensipleri’nin 1’inci ilkesi “Ulusal insan hakları kurumları kanunla kurulur.” demektedir. İşte, bugün bizim burada yaptığımız iş, bir kanun çıkarmak, bu kurumun bir kanuni dayanağını teşkil ettirmek. Yoksa bir yönetmelikle, bir genelgeyle belki kurulabilirdi ama bu yeterli güvenceler temin edilmemiş olurdu. O bakımdan, tam da Paris Prensipleri’ne uygun bir iş yapıyoruz bugün burada.  “Mümkün olduğunca geniş görev ve yetkilere sahip olmalı bu Kurum.” diyor. Bu kanunu incelediğimizde, 4’üncü maddesinde görev ve yetkiler sayılmış. Gerçekten burada çok fazla görevler verilmiş ama “Hayır, şu da eksik kaldı.” denirse bunlar da ilave edilebilir. Burada insan hakları ihlaliyle mücadele, bireysel başvuru hakkı, birtakım sempozyumlar düzenleme, her şey konmuş ama eksik bir şey kalırsa görev ve yetkiler içerisine bunlar da konulabilir.

Bir başka prensip, diyor ki: “Kendi bütçesi, personeli ve tesisi olmalı.” Şimdi, bakın, bu kanun diyor ki: “Kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli İnsan Hakları Kurumu kurulmaktadır.” Tam da Paris Prensipleri’nin istediği şekilde; özel bütçesi var, kendi personelini kendisi atıyor. Komisyonumuzda yaptığımız bir değişiklikle 60’tı personel sayısı, dedik: “Yetmeyebilir, 75 olsun.” Mukayese olsun diye söylüyorum arkadaşlar, ben şu anda İnsan Hakları Komisyonunda 7 tane uzmanla çalışıyorum, 75 tane personeli olacak bu Kurumun. O bakımdan, bu açıdan baktığımızda da gerçekten Paris Prensipleri’ne uygun olduğunu düşünüyorum. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren siyasi, sosyal ve sivil oluşumlarla etkin bir iletişim içinde olmalı ya da bunların kurumda çoğulcu temsiline imkân tanınmalı. Komisyondaki arkadaşlar bilirler, bu tasarı ilk geldiğinde tüm üyeleri Bakanlar Kurulu tarafından atanıyordu, hatta başkan ve başkan vekilini de Bakanlar Kurulu tayin ediyordu. Ancak bunun çoğulculuk ilkesine aykırı düşebileceği ortaya atıldı, Sayın Bakanımız da gerçekten katkı sağladı ve üyelerin seçimi farklı tabanlara yayıldı; işte 1 üyeyi barolar seçecek, 1 üyeyi YÖK seçecek, 2 üyeyi Sayın Cumhurbaşkanımız seçecek vesaire.

Bunun dışında, başka teminatlar kondu, “Aman ha, bu İnsan Hakları Kurumu görev yaparken buna kimse talimat vermesin.” dendi, üyelere hâkimlik teminatı getirildi. Bakın, bürokrasiye bakın, en fazla teminatla mahsur olan kesimdir hâkimler. Dolayısıyla bu kadar teminat var, para var, bütçe var, bina var; e, o zaman “çalışılsın” deriz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hangi hâkim teminatı söyler misiniz?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Devamla) – Bakın, şu koltukları değerli kılan sizlersiniz, sizler bir şey ürettiğiniz için bu koltuklar değerli. O bakımdan, bu kadar güvenceden sonra elbette kuruldan mutlaka bizim iş isteme hakkımız var.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sıkıysa bir tane Tayyip Bey’in aleyhine karar versin bakalım.

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Devamla) – Buna ek olarak “Bireysel başvuruya bakabilir.” diyor. Bakın, bunu ihtiyari bir prensip olarak koymuş ama biz gelmişiz burada “İnsan Hakları Kurumu bireysel başvurulara da bakacak, gerektiğinde burada bir ihlal varsa suç duyurusunda bulunacak, raporlayacak, bunu kamuoyuna duyuracak.” demişiz. Yani Paris Prensipleri’nin ihtiyari olarak düzenlediği bir konuyu dahi buraya bir mecburiyet olarak koymuşuz. O bakımdan, gerçekten bu kanunun Paris Prensipleri’yle uyumlu olduğunu düşünüyorum.

Bakın, şimdi, bu konuya, aslında belki de fazlaca mı önem veriyoruz bu Paris Prensipleri’ne? Çünkü bakın, mesela Fransa’da bütün bu üyelerin tamamını, başkanını, vesaire başbakan atıyor. Fransa’da başbakanın konumunu bilirsiniz, yani neredeyse bakan düzeyindedir. Ama Fransa’nın bu insan hakları kurulu Paris Prensipleri yönünden (A) notu almış. Yine İngiltere’de bütün üyeleri bir bakan atıyor. Oraya baktığımızda da “Paris Prensipleri’ne tam uyumlu.” diyor. Şimdi, dolayısıyla bu Paris Prensipleri meselesine çok fazla takılırsak, sadece bir ilkeye bağlarsak hakikaten yanılabiliriz.

Değerli arkadaşlar, bu kanun tasarısı aslında 23’üncü Dönemde Meclisimize geldi, o zaman -Sayın Başkanım karşımda- Anayasa Komisyonunda birlikte ele almıştık ancak sonra, 24’üncü Dönemde bu kanun tasarısı İnsan Hakları Komisyonuna sevk edildi. Yani belki merak edersiniz, ne oldu da 23’üncü Dönemde Anayasa Komisyonu baktı, 24’üncü Dönemde İnsan Hakları Komisyonuna geldi? Değerli arkadaşlar, bakın, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu 1990 yılında kurulmuş ama tek kanatlı bir uçak gibi kurulmuş, yani sadece denetim yetkisi var fakat yasama yetkisiyle yetkilendirilmemiş. İşte bu yıl başında yaptığımız bir değişiklikle -yine sizlerin oylarıyla geçti bu Meclisten, teşekkür ediyorum- Komisyonumuz gerçekten güçlenmiştir, Komisyonumuz bir esas komisyon yetkisi kazanmıştır ve kanunlara bakabilme imkânı kazanmıştır. O bakımdan işte bu kanun Sayın Meclis Başkanımızın da takdiriyle Komisyonumuza sevk edilmiş ve Komisyonumuzca ele alınmıştır. Bu Komisyonumuzda ciddi çalışmalar yapıldı, Alt Komisyon Başkanımıza ve üyelerine teşekkür ediyorum, birçok sivil toplum örgütünü dinlediler, birçok kişiyi dinlediler ve onlardan aldıkları önerilerle de birlikte bu kanun 11 madde iken 24 maddeye çıkarıldı, teşmil edildi. Esas yönünden de birçok değişiklik yapıldı.

Bakın, biraz önce bahsedildi, Kurul üyelerine hâkimlik teminatı Komisyonda getirilmiştir, “Kurul üyeleri rahat çalışsınlar, kimseden emir, talimat almasın.” diye bir hâkimlik teminatı getirilmiştir. Seçimle alakalı, daha önce de anlatmıştım, “11 üyenin tamamını Bakanlar Kurulu atar.” derken ama şimdi çoğulculuk adına bu üyeler çeşitlendirilmiştir. Sivil toplumu da dinledik, sivil topluma dedik ki: “Bir öneriniz varsa bize bir sunun. Hatta sizin kendi aranızda seçebileceğiniz bir yöntem varsa bunu getirin.” Ama bize en sonunda şunu söylediler, dediler ki: “Bizim bir üst çatı kuruluşumuz yok, dolayısıyla bizim böyle bir seçim yapma imkânımız ve kabiliyetimiz yok.” O bakımdan biz farklı yöntemlerle bu seçimi çeşitlendirdik ama bunun yanı sıra orada sivil toplum örgütlerine üye önerebilme imkânı getirdik.

Yine, burada üyelerin insan hakları alanında temayüz etmiş kişiler arasından seçileceği hükmü getirildi yani “Rastgele sokaktan bir adam seçilmesin, avukatlar arasından seçilirken on yıllığını doldursun.” ve yine “İnsan hakları alanında çalışma yapsın.” diye hükümler getirildi. O bakımdan bu çoğulculuğun da, çeşitliliğin de sağlandığı kanaatindeyiz.

Yine, Başkan ve üyeleri bizzat Kurul seçecek, Kurulun kendi içerisinden çıkacak. İlk tasarıda bu direkt Başkanı ve Başkan Vekilini Bakanlar Kurulu atıyordu ancak işte şimdiki bizim düzenlememizde ise Kurul Başkan, Başkan Vekili ve üyelerini kendisi seçecek.

Şöyle bir şey de geldi: “Efendim, Meclis seçse olmaz mı?” Olabilir, belki düşünülebilir ama bunun önünde engeller var. Bakın, daha önce “RTÜK üyelerini Meclis seçsin.” diye bir kanun tasarısı çıkmıştı buradan ancak Anayasa Mahkemesi dedi ki: “Anayasa’da Meclisin görevleri arasında açıkça sayılmayan bir yetkiyi veremezsiniz.” “Efendim, anayasa çalışmaları var, bunu koyabiliriz.” dersiniz belki ama biz, şu anda önümüze gelmiş bir kanundan bahsediyoruz.

Bir başka açıyı da biraz önce söylemiştim. Üçlü sacayağını düşündüğümüzde, zaten Meclisle bire bir çalışacak olan Kamu Denetçiliği Kanun Tasarısı çıkmıştır. Dolayısıyla, bu Kamu Denetçiliği Tasarısı Meclisle bağlantılıdır ama İnsan Hakları Kurumu ise Hükûmetle veya yürütmeyle sadece -tırnak içerisinde söylüyorum- ilişkili bir durumdur.

“Efendim, tamamen bağımsız yapalım, devlete bağlı olmasın, şu olmasın...” Olabilir; Ertuğrul Bey bunu söyledi ama o zaman bir dernek olur. Bakın, 75 tane personel, bina, cari giderler, incelemeler… Böyle bir şeyi kim karşılayacak? O zaman zaten dernekler var.

Bu, diğer Avrupa ülkelerinde de zaten bir devlet içerisinde, bir ulusal kurum olarak düşünülmüş ve tasarlanmış. Avrupa’daki örneklerinde üç tür görev yapıyorlar. Bir tanesi Hükûmete danışmanlık yapıyor; bir görevi. Bir tanesi -enstitüsü gibi çalışanlar kısmı var- enstitü gibi çalışıyor; işte panel yapıyor, yayın çıkartıyor. Bir de bireysel başvuruları alan kurumlar var. Avrupa’ya baktığımızda bunların bir tanesi tarafından yetkilendirilmiş olabilir, ikisini de yapabilen kurumlar var. Biz ise hem bireysel başvuruları alsın hem de bir enstitü gibi çalışsın düşündük.

“Efendim, Hükûmete danışmanlık maddesini ve yetkisini niye vermedik?” İşte, tam da onu verseydik, diyecektiler ki bu sefer: “Bakın, gördünüz mü Hükûmet bana danışacakmış veya işte Hükûmete danışmanlık yapacakmış.” Hükûmetle bire bir bağlantılı itirazlar o zaman yoğunlaşacaktı. O bakımdan, bunu buraya bilinçli olarak koymadık değerli arkadaşlar.

Şimdi, tabii alt komisyonda birçok değişiklikler yapıldı ama belki psikolojik bir etkisi olsun diye dedik ki: “İnsan Hakları Kurumu, bu kuruluş, en son 23 Eylül 2012’de kurulur ve çalışmalarına başlar.” Bu neyi size hatırlatıyor? Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının artık devreye girmesi. Yani istedik ki hem İnsan Hakları Kurumu hem de Anayasa Mahkemesi aynı anda insan hakkı ihlallerini inceleyebilsin. Bunun da böyle bir psikolojik etkisi olsun.

Değerli arkadaşlar, bakın, İnsan Hakları Kurumunu şöyle zihninizde bir hayal edin, merkeze oturttuğunuzda aslında birçok kurumla ilişkisi var. Türkiye Büyük Millet Meclisiyle ilişkisini kurduk alt komisyonda. Bu kurum, ihtiyaç duyulduğunda yılda en az 1 kez İnsan Hakları Komisyonuna gelip bilgi verecek, en az 1 kez. Ama ihtiyaç olur, 2 kez, 3 kez olabilir, her ay olabilir. Bu şekilde böyle Meclisle bağlantısı kurulmuş oldu.

Yine, üyelerinden 7 tanesini de Bakanlar Kurulu atıyor ve bu şekilde Bakanlar Kuruluyla, Hükûmetle bir bağlantısı kuruldu. Üyelerden 2 tanesini Sayın Cumhurbaşkanımız atayacak. Bu şekilde, Cumhurbaşkanlığının da bu kurumla bir bağlantısı olsun. Orada neler oluyor, gerçekten insan hakkı ihlallerinin üzerine gidilebiliyor mu denetleyebilsin, gözetebilsin, orada bir bilgi alsın, bir bilgi alışverişinde bulunulsun. Bu sağlandı.

Yine, üniversitelerle ilgisi sağlandı. Dedik ki: “1 üye, Yükseköğretim Kurulu tarafından, efendim, bu alanda çalışmalar yapmış ve hukuk ve siyasal dallarında çalışmalar yapmış üniversite hocaları arasından atanır.” Bakın, bir ilmiye sınıfıyla bir bağlantı kurduk.

Yine, barolarla, Barolar Birliğiyle bir bağlantı kurduk. Dedik ki: “1 üyeyi de, mesleğinde on yıllık süreyi doldurmuş, yine kendi alanında, insan hakları alanında çalışmalar yapmış kişiler arasından bir atama yapılır.” Böylece avukatlarla, hukukçularla, Barolar Birliğiyle, barolarla bir irtibatı kuruldu.

Sivil toplumla irtibatı kuruldu. Daha önceden, sadece kurula üye olmak isteyenler kendileri müracaat ediyorlardı ama öyle biri vardır ki müracaat etmek istemeyebilir. Dedik ki: “Sivil toplum örgütleri; dernekler, sendikalar herhangi birini önerebilsin, bu şekilde bu insanı da seçin diye önersin.” Bu getirildi. Yine, bu Kurumun, bu sivil toplum örgütleriyle ortak çalışmalar yapma imkânı getirildi.

Değerli arkadaşlar, eleştirilebilir. Yani insan hakları dernekleri veya insan hakları sivil toplum örgütleri başlangıçta “Neden fazla bizimle diyalog kurulmadı, yeterince diyalog kurulmadı?” diye bir tepkisellikleri vardı ama Komisyonda bunları tamamen görüştük, kendilerinin bütün görüşlerini aldık. Yani bu kanunun geriye çekilmesi, tekrar görüşülmesi, iki yıldır… Dolayısıyla bu kanunun geriye çekilmesinden ziyade, işte, burada, bence görüşülmesinde fayda vardır. Paris Prensipleri’ne uyumlu bir kanun tasarısıdır.

Dolayısıyla, ben, memleketimize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Katkı veren arkadaşlara da şimdiden teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tasarının tümü üzerinde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi en derin sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün ülkemizde demokrasi ve insan hakları alanında önemli bir tasarıyı görüşüyoruz. İlk defa ülkemizde kanunla “İnsan Hakları Kurumu” diye bir kurum kuruluyor. Ben de bu tasarı üzerinde Hükûmetimiz adına söz almış bulunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tabii, insan hakları, çağdaş, siyasal ve toplumsal düzenlerin en ayırt edici vasfı ve meşruiyet kriteri hâline gelmiştir bugün. Uluslararası alanda da toplumları, ülkeleri, devletleri değerlendirirken en önemli kriterlerden birisidir. Demokrasi konusunda en önemli, dikkat edilecek hususlardan birisidir. Daha doğrusu, modern dünyayla konuşmanın, iş birliğinin bir anlamda yeni dili insan haklarıdır.

Biz AK PARTİ hükûmetleri olarak, parti olarak, hükûmetler olarak kurulduğumuz günden bugüne en temel hassasiyetimiz bu olmuştur. Bunu bilerek söylüyorum. Partimizin kuruluşundan ve hükûmet oluşundan beri içinde olan birisi olarak ve özellikle bu boyutunda stratejik katkıyı en fazla vermeye çalışanlardan birisi olarak bunu söylüyorum. Yani hükûmetlerimizin en önemli hassasiyetidir. Hatta bu konuda, demokratikleşme ve insan hakları konusunda ta 58’inci Hükûmet kurulduğunda -şöyle bakılırsa- hemen Avrupa Birliği sürecinin hızlı başlatılması falan… Ha, “biz demokratikleşme adımlarımızı daha hızlı atalım, Avrupa Birliği rüzgârını da arkamıza alalım” şeklindeki değerlendirmelerle de irtibatlıdır. Dolayısıyla genel manada AK PARTİ dönemi tabii, bir demokratikleşme dönemidir.

Sayın Halaçoğlu konuşmasının ilk kısmında çok güzel ifadelerde bulundu, tarihimizle ilgili değerlendirmeler… Kendisine çok teşekkür ederim. Yani aslında insan hakları bizim medeniyetimizin özüdür, kendi öz medeniyetimizdir. Burada birkaç defa da atıfta bulunuldu Şeyh Edebali’ye. Tabii, o kavramları farklı söyleyebiliriz. “Yaşat ki, yücelt ki” anlamları vardır. “İnsanı yücelt ki devlet yücelsin” falan ama özü şudur: Kendisinin hem damadı hem müridi Osman Bey’e, -Osmanlı imparatorluğunun kurucu ismi, ecdadımız- diyor ki: “Evladım, -yeni bey olmuş, yeni yönetici olmuş. İmparatorluğun ilk günleri, ilk yılları- dikkat et.” O vasiyetname muhteşem bir şeydir. “İnsana değer ver önce. İnsana değer ver, insan memnun olmazsa devlet güçlü olmaz. Önce insan memnun olacak, mutlu olacak. Onun devlete ve yönetime güveni artacak ve o zaman sen daha güçlü olursun.” Demek istediği bu. Ve bizim medeniyetimize, şöyle geçmişimize bakarsak medeniyetimizin özü bu değerli arkadaşlar.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Söylediğinizin tam tersi bir tablo var. Yazık!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Ve inanın, biz kendi hükûmetlerimiz döneminde, beğenilir, beğenilmez, yetersizlikler vardır, bu bir süreçtir, insan hakları, demokratikleşme konusu bir süreçtir, daima en iyileri vardır ama hep bunun iyisinin arayışında olduk ve burada mümkün olabildiğince bunun altyapısını kurmaya, yasalarını çıkarmaya çalıştık. Ben şimdi onlara girmeyeceğim, son on yılda yapılan şeyleri burada sıralayacak değilim ama bunu pek çoğumuz zaten biliyoruz.

Bu haziran ayının, Parlamentomuzun bu yasama yılının bitmek üzere olduğu şu günlerinde de doğrusu Meclisimizde, yüce Mecliste insan haklarıyla ilgili önemli kurumların kurulması, önemli yasaların görüşülmesi çok sevindiricidir. Biz de bunu Hükûmet olarak arzu ettik. İşte, geçen hafta ombudsmanlık, kamu denetçiliği yüce Mecliste görüşüldü, kabul edildi. Hatırlanırsa, onu 2005 yılında yasalaştırmıştık ama bir önceki Cumhurbaşkanı veto etti, Anayasa Mahkemesi de “Anayasa’da Meclise böyle bir görev verilmemiştir.” diye bir gerekçeyle iptal etti. Ve dolayısıyla, 12 Eylül 2010’da Anayasa değişikliğinde ombudsmanlık anayasal kuruluş hâline getirildi ve şimdi de kanunu çıkmış oldu.

Şimdi İnsan Hakları Kurumu inşallah Meclisten bu vesileyle çıkmış olursa, yüce Meclis kabul ederse, peşinden kolluk gözetim mekanizması gelecek. O da çok önemli doğrusu, özellikle kollukla vatandaş ilişkisinde yeni bir mekanizma getiriyoruz. Ben İçişleri Bakanlığım döneminde onu hazırlatmıştım ama Meclise geldi, kadük oldu; şimdi tekrar geldi, herhâlde Kurula gelecek.

Bir de tabii, 3’üncü ve 4’üncü yargı paketlerini çok önemli görüyoruz. Yani 3’üncü yargı paketi özellikle, bir an önce tabii, Genel Kurulun gündeminde… Böylece insan haklarıyla ilgili -orada da insan haklarıyla ilgili çok boyut vardır- önemli tasarılar bugünlerde görüşülmüş oluyor.

Değerli milletvekilleri, gruplar adına konuşan arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum, şahsı adına konuşan arkadaşımıza ve Komisyon Başkanımıza, bu tasarının çok önemli boyutlarını esasen açıkladılar ama ben de birkaç hususa yine değinmek istiyorum.

Tabii, bu tasarıyı değerlendirirken insafla bakmak lazım yani burada söylenecek, bu konuda, olumlu-olumsuz pek çok şey olabilir ama iyi bir değerlendirme, dikkatli bir değerlendirme yapıldığında bu, gerçekten, ülkemizde ileri bir adımdır insan haklarıyla ilgili. Yani sadece Birleşmiş Milletlerin Paris İlkeleri’ni karşılama anlamında değil, bir kurum kuruyoruz. Yani böyle bir kurumun ismi bile bu alanda tabii, Türkiye'nin hassasiyetlerini ifade ediyor. Yani “hep ve hiç” değerlendirmesi yerine şöyle bakalım: Burada olumlu, iyi şeyler var, başka şeyler de olabilir miydi? Mesela ne olabilirdi? İşte, Meclis…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Urfa Cezaevinde 13 tane insan yanmazdı mesela.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Meclis işte seçsin, Meclis… Hatta bir milletvekilimiz dedi ki: “Milletvekillerimizden korkuyorsunuz, Meclise seçtirmiyorsunuz.” Değerli Milletvekilimiz Tanrıkulu’nun bu konularda çalışması var, insan haklarıyla ilgili güzel bir kitabı var, ben çok değer veririm ama bunu açıkladık komisyonda da. 

Değerli arkadaşlar, Meclis bizim için önemli. Meclis, millet. Millet, burada temsil ediliyor. Yani bizim Hükûmet ve parti olarak en önemli hassasiyetimiz milletin rehberliği ve Meclisin iradesi.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Yapmayın ya!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –Onun için mi temel kanun olarak getiriyorsunuz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Biz her konuyu Meclise getirmeye çok önem veriyoruz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Öyleyse niye kanun hükmünde kararnamelerle yönetiyorsunuz ülkeyi?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Şimdi, bu konuda da…

ALİ SERİNDAĞ (İstanbul) – Meclis AKP’nin...

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – …biz düşünebilirdik ve yine düşünebiliriz ama biraz önce Komisyon Başkanımız Ayhan Bey de ifade etti, ombudsmanlıkla ilgili konuyu ben tekrar hatırlatıyorum, Burhan Hocam da burada, çok iyi biliyorlar: Meclise ancak Anayasa’yla görev verebilirsiniz, kanunla görev veremezsiniz. Yani kanunla Meclis kendi kendine görev veremez. Bu konuda Anayasa’da Meclise bir görev verilmemiş. Ha, yeni anayasa yapılıyor, verelim, bu görevi de oraya verelim yeni anayasada ve seçsin.

Ben biraz önce ombudsmanlığı örnek verdim. Ombudsmanlığı 2005 yılında biz kanunlaştırdık, bu Meclisten çıktı, gitti. O zamanki Cumhurbaşkanı “Bu Anayasa’da ombudsman atamak gibi, seçmek gibi bir görev verilmemiş Meclise.” dedi ve Anayasa Mahkemesine gönderdi, Anayasa Mahkemesi de iptal etti. Ondan sonra işte anayasal kurum hâline getirdik.

Dolayısıyla, biz, inanın samimiyetle bunu ifade ederiz daima Hükûmet olarak, parti olarak, bu konuların hepsinin esas çözüm yeri Meclis olsun, karar yeri Meclis. Çünkü demokrasinin özü bu. Buna açığız, buradan da ifade ediyorum, bütün partilerimiz bilsin, biz de o konuda rahatça şey yaparız. Yani bu kurumla ilgili istenirse Anayasa Uzlaşma Komisyonunda gündeme getirilebilir ve bu Meclise seçimi verilebilir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu kurum bağımsız, özerk, özel bütçeli bir kurum. Bu kavramlar “özel bütçeli” falan, Meclisimiz biliyor; bütçe hakkı olan Meclisimiz, bütçeyi yapan Meclisimiz, yani özel bütçeli… Tabii, idari sistemde çok özel ifadelerdir bunlar. Doğrusu, bu konuda idarenin içinde olup, genel bütçeden kaynak alıp yine de en bağımsız bir kurum nasıl olursa onu gerçekleştirmeye çalıştık. Bu, tabii, 2010’da Meclise gelmişti, sonra kadük oldu, yeniden getirdik. Yeniden aynen getirmemizin sebebi, belki üzerinde biraz çalışılabilirdi ama gecikiyordu, alt komisyonda biz de Hükûmet olarak katkı verdik, bu çok değiştirildi zaten, yani bizim 2010’da Meclise gelen tasarıdan epey değiştirildi.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Siz bağımsız kurumları bile bağımlı hâle getirdiniz!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri, bakın, bunun da yürürlük tarihini 23 Eylül olarak koyuyoruz, sebebi de şu: 23 Eylül, Türkiye’de bir anlamda insan haklarıyla ilgili yeni bir tarihin de başlangıcı. Yani Anayasa Mahkememiz ilk bireysel başvuruları 23 Eylülden itibaren almaya başlayacak. Biliyorsunuz, 12 Eylül 2010’daki Anayasa değişikliğiyle bizim artık bir insan hakları mahkememiz var…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Başvuru ücretli mi Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – …yani Anayasa Mahkemesi, insan hakları mahkemesi hâline geldi ve iki yıl süre almıştı…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Başvuru kaç para?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – …şimdi o iki yıllık süre bitiyor ve Anayasa Mahkemesi eylül ayında bireysel başvuruları almaya başlayacak.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidilmemesi için, önünü kesmek için koydunuz o kuralı, bunlar onun için yapıldı.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – İnsan hakları mahkemesi görevini görecek ve bizim tam da o tarihte insan hakları kurumumuz da işlemeye başlayacak, ombudsmanlık da kurulmuş olacak.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – AİHM’in önünü kesmek için getirdiniz sadece o kuralı, hak dağıtmak için, adalet dağıtmak için değil. AİHM’e başvuruları engellemek için yaptınız.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – İnşallah, bu konu, büyük bir mekanizma olarak ülkemizde yürümüş olacak.

Değerli milletvekillerimiz, tabii, o insan hakları mahkemesi özelliğini çok önemli görmek lazım yani sizler de biliyorsunuz, bizim o konuda uluslararası alanda sorunlarımız var. Bu manada, onu, doğrusu, önemli görmek lazım.

Şimdi, burada, eleştirilen bir husus var, ona ben özellikle bu sürem içinde açıklık getirmek istiyorum. Bakın, burada, ombudsmanı Meclis seçiyor…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ama nitelikli çoğunlukla seçmiyor Sayın Bakan; iktidar seçiyor aslında, iktidar.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – …ama ona paralel bir de yeni bir kurum kuruyoruz. Bu, değişik kurumlardan geliyor. Burada, biraz önce ifade ettim, Meclise bu görevi veremiyoruz ama burada, işte, Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanlığı, YÖK, Barolar Birliği gibi kurumlara veriyoruz.

Değerli arkadaşlar, şunu ifade edeyim: Tabii, Türkiye’de, belki ülkemizin özelliği, samimiyetle bunu söylüyorum… Biraz önce Ayhan Bey ifade etti, “İnsan Hakları Kurumunun üyelerini ilgili bakan atıyor.” dedi “İngiltere’de, Fransa’da da başbakan tek imzayla, Bakanlar Kurulu değil.”

MAHMUT TANAL (İstanbul) – İngiltere’de bakan değil, parlamento atıyor, doğru bilgi değil.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Doğru bilgi, ben de tespit ettim onu.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Parlamento atıyor, doğru bilgi değil o, bakan değil.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, tabii, bütün ülke örnekleri de incelendi. Ha, Türkiye'nin durumu belki farklıdır. İşte, üyeler nereden atanırsa biz bir anlamda değerlendirmeyi biraz ona göre yapıyoruz, atanma şekline ve atandığı yere göre. Hâlbuki işin aslı şu: Ben de RTÜK bana bağlıyken o zaman çalışmıştım. Baktım, Avrupa’nın birçok ülkesinde RTÜK benzeri kuruluşların üyelerini iletişim bakanları atıyor.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Nasıl bağlı? Bağımsız değil mi? RTÜK nasıl size bağlı? Siz onu itiraf ediyorsunuz, size bağlı olduğunu.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) - Şimdi, önemli olan, ilkeler ve atanan kişilerin nitelikleri ve çalışması.

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; bakın, biz şöyle bir Hükûmetiz: Kendimizi aldatmak için bu kurumları kurmuyoruz.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) - Milleti aldatmak için kuruyorsunuz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) - Biz, insan hakları alanında daha mesafe almak için bu kurumları kuruyoruz. Eğer siz bir yere, emrinizdeki, bir genel müdürlük veya bir yönetime, bırakın ilişkili kuruluşa, bu ilişkili, bağlı kuruluşa bile o işi iyi yapmayan, o ilkelere göre çalışmayan, verimli olmayan, ehil olmayan birini getirirseniz kendinizi başarısız yaparsınız. Bu, kendinizi aldatmaktır. Yani biz böyle bir Hükûmet değiliz, biz başarılı olmak istiyoruz. Biz çalıştığımız alanda iyi işler yapmak istiyoruz. Yani emaneti ehline vermezsen başarısız olursun; bu, belirgin bir ölçü.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Ama beceremiyorsunuz!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Şimdi, burada diyoruz ki: “İnsan hakları alanında temayüz etmiş kişiler…” Bakın, uluslararası kurumlarla görüştük, sivil toplum kuruluşlarıyla görüştük.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kim tayin edecek Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) - Bu alanda sivil toplum kuruluşlarıyla, insan haklarıyla ilgili çalışan bizim temel altı-yedi derneğimiz vardır, hepsiyle benim irtibatlarım çok iyidir, hepsiyle de görüştük.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Kime göre temayüz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) - Göreceksiniz, burası Türkiye için çok önemli bir insan hakları koruma mekanizması olacak, bundan emin olabilirsiniz. O konuda biz elimizden gelenin hepsini yapacağız.

Sonra, arkadaşlarım ifade ettiler, “ilişkili” kamuda en zayıf irtibatı ifade eder. Bağlı, ilgili değil, ilişkili. Bunun, sadece, işte Mecliste bütçesini bir bakanın savunması gerekiyor falan, onun dışında da Başbakanlıkla hiçbir şeyi yoktur ilişkili kuruluşların.

Bizde ilişkili kuruluş örnekleri üst kurullardır. İlgili kuruluşlar vardır, diyelim ki TRT ilgili kuruluştur, ilişkili kuruluşlar BDDK gibi falan üst kurullardır. Bunların yönetimle, idareyle o manada hiçbir bağları yoktur. Biz o bağımsızlığı… Bir de, buranın üyelerine, tabii, neredeyse bağımsız hâkimlik güvencesi veriliyor.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Hâkimlerde güvence kaldı mı?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) - O manada, doğrusu bunun verimli bir kuruluş olacağına inanıyorum ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonunun da asli komisyon olarak yüce Mecliste ilk defa kendiyle ilgili, kendisiyle ilgili bir kurumun da böylece tasarısını kanunlaştırdığı, çalıştığı bir çalışma oluyor bu. İnsan Hakları İnceleme Komisyonumuz için de bu hayırlı olsun diyorum.

Bu kurul yılda bir defa en az, bu Komisyona da, İnsan Hakları Komisyonuna da bilgi verecek ve yılda 3 defa, insan haklarıyla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarıyla toplantı yapacak. Burada o mekanizmaların hepsini yürüteceğiz, bundan emin olunsun. Biz burada doğrusu bütün o alanıyla ilgili görüşmeleri, irtibatları sağlayacağız.

Burası, tabii, bir yargı mekanizması değil. Yargı var, bizim yargımız var.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Hangi yargı Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Ombudsmanlık başvuruyu alıyor. O kendi…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Özel yetkili mahkemeler insan haklarını ihlal ediyor Sayın Bakan. Onu nasıl açıklayacaksınız?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Burada ise önleyici fonksiyonunu biz daha öne alıyoruz, önleyici…

Bakın, insan hakları bilincini, duyarlılığını artırmak için eğitim ve bilinçlendirme faaliyetlerini yürütecek, projeler hazırlayacak, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, uluslararası kuruluşlar, kamu kurumlarıyla iş birliği yapacak, iletişim zemini oluşturacak… Yani toplumsal çoğulculuğun temsilinde önemli bir hizmet alanı olacağına inanıyorum ben.

Burada ayrıca şunu da ifade etmek isterim: Bizim özellikle bu konularda hem yasalarımız var hem uluslararası sözleşmeler var imzaladığımız; başta Birleşmiş Milletlerin İşkenceyi Önleme Sözleşmesi gibi falan. Bütün bunların uygulama alanını da denetleyecek ve uluslararası veya ulusal değerlendirme raporlarında buranın görüşü alınacak, katkı verecek yani Türkiye raporu çıkaracak.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz doğrusu bütün bu özellikleriyle katkınızı istiyoruz yani Meclisimizin buna başka katkıları olursa seviniriz.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Önergelerimize katkı verirseniz biz de size katkı veririz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) - Burada hepimizin amacı insan hakları alanında daha fazla mesafe almak…

Bazen de şöyle tartışmalar oluyor: “Ombudsmanlık var, İnsan Hakları Kurumuna ne gerek var?” İşte, belki şu günlerde önünüze gelecek, “Kolluk gözetim mekanizmasına ne ihtiyaç var?” gibi. Türkiye gibi ülkelerde, ben şuna inanıyorum, bu tür mekanizmaların farklı farklı olmasında hiçbir sakınca yok, yani hepsi biraz daha denetim sağlarsa fayda olur. Onun için, bunların alanları içinde bazen çakışmalar olabilecek. Yani ombudsmanlık sadece başvuru alacak, burası başvuru almayacak.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Çatışma olmaz, bir kişi karar veriyor, çatışma olmaz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Devamla) – Şahit olduğu her şeyin üzerine gidecek burası. Onun için, burada hiçbir sorun olmaz, endişe edilmesin. Yani bu tür kurumlar kendi arasında da paylaşarak, inşallah ülkemizde insan hakları alanındaki bilinci ve uygulamayı geliştirmede katkı verirler diyorum.

Destekleriniz için çok teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sağ olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Malik Ecder Özdemir, Sivas Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, Hakkâri’de hayatını kaybeden şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum, ulusumuza başsağlığı diliyorum.

Değerli arkadaşlar, Parlamentonun içinde bulunduğu tabloyu daha önceki arkadaşlarımız anlattılar. Boş masalarda insan haklarını konuşuyoruz. Biraz önce Sayın Başbakan Yardımcısını dinledik, AKP’den çok Değerli Milletvekili Arkadaşımız Sayın Zeynep Karahan’ı dinlerken, içimden şöyle bir duygu geçti: Keşke, Zeynep Hanım’ı, elinden tutup, dün Komisyon Başkanımızla birlikte gittiğimiz Şanlıurfa Cezaevine bir kere götürebilseydim.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Memleketine…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Orada canı yanan insanları, 13 insanın kendisini diri diri nasıl yaktığını, dışarıdaki ailelerin, annelerin feryadını bir kere duymuş olabilseydiniz diye düşünüyorum.

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Bu feryatları sizden daha iyi duyuyoruz, gereğini yapıyoruz, yapmaya da çaba gösteriyoruz. Siz söylediğiniz için değil, böyle…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Keşke, Sayın Milletvekilim, iki hafta önce gittiğimiz Mardin Cezaevine sizi götürebilmiş olsaydım da Mardin Cezaevindeki dramı gözünüzle görebilseydiniz. Eğer vicdanınız varsa gelip o zaman bu kürsüden bu kadar rahatlıkla konuşamazdınız.

Değerli milletvekilleri, Mardin Cezaevinde 20 kişilik koğuşlarda 62 kadın kalıyor.

Sayın Milletvekili, 20 kişilik koğuşta 60 kadın kalıyor!

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Bir yıl içinde Urfa’da iki yeni cezaevi daha hizmete girecek, önce bunu bilin.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) - Dicle Üniversitesinden tutulmuş, getirilmiş kız öğrenciler var, ev kadınları var, altmış beş-yetmiş yaşının üstünde…

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Gereğini yaptığımızı itiraf edin, ondan sonra konuşun.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) - …5 kadın Mardin Cezaevindeydiler ve oradaki tutuklu 5 kadın, yasa dışı terör örgütü üyesi olmak iddiasıyla yargılanıyorlar.

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Yani siz sadece konuşuyorsunuz ama biz iş üretiyoruz, çözüm üretiyoruz çünkü biz gerçekten acı hissediyoruz, dilimizle değil, kalbimizle, aklımızla.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) - Sayın Milletvekili, Türkiye'nin tablosunu anlatmak istiyorum, bir hanımefendi nezaketiyle dinlemeni rica ediyorum.

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Biz dinliyoruz ama siz gerçeği anlatmıyorsunuz, gerçekleri çarpıtıyorsunuz, güneşi balçıkla sıvamaya çalışıyorsunuz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) - Türkiye'nin tablosu senin anlattığın gibi değil, Sayın Başbakan Yardımcısının anlattığı gibi değil. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu kürsüde her şeyi konuşabiliriz, enflasyon değerlerini konuşabiliriz, hayat pahalılığını konuşabiliriz, yoksulluğu tartışabiliriz. Kendi pencerenizden baktığınızda haklı olduğunuz tablo olabilir ama bu iktidarın insan hakları konusunda konuşmaya hakkı yoktur. (CHP sıralarından alkışlar)

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – En fazla bu iktidarın var.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) - Eğer bu ülkede siz, biz, sokaktaki insan “Telefonum dinleniyor.” diye korkuyorsak, eğer bu ülkede yaşayan her yurttaş, yarın hangi davanın sanığı olacağından korkuyorsa, isimsiz ihbar mektubu, gizli tanık ifadeleriyle yarın mahkeme huzuruna çıkacağından korkuyorsa, bu ülkede adaletten, hukuktan bahsetmenin olanağı yoktur. Zaman zaman geçmişte hepimiz adaletsizliğe uğramış olabiliriz, karakollarda kötü muamele görmüş olabiliriz, devlet dairelerinde haksızlığa uğramış olabiliriz ama içimizde bir duygu vardı “Mahkemeye gidersem adalet yerini bulur ve hak ettiğimizi alırız.” diyorduk.

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Siz diyordunuz, biz demiyorduk.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) - Bugün, sizin yarattığınız bu tabloda adalete güven kalmamıştır. Devlet, adalet dağıtmaktan uzak, tam tersine, adaletsizlik dağıtan bir organ hâline gelmiştir. Bu tablodan övünmeniz değil, utanmanız gerekiyor. Bu ülkede, ilk önce, broşür dağıtan öğrencileri “Parasız eğitim istiyoruz.” diyen öğrencileri terör örgütü üyesi yaptınız, ev kadınlarını yaptınız. Mardin Cezaevinde yetmiş yaşındaki Cemile Yaşar’ı terör örgütünün yöneticisi yaptınız. Yetmedi, eski kuvvet komutanları yasa dışı terör örgütünün üyesi yapıldı, eski Genelkurmay Başkanı yasa dışı terör örgütünün üyesi yapıldı. Allah’tan korkun, böyle bir anlayış, böyle bir mantık Türkiye’de almış başını gidiyorken hiçbir sağduyulu insanın çıkıp bu kürsüde insan haklarından, demokrasiden, ileri demokrasiden söz etmeye hakkı ve haddi yoktur.

İktidara geldiğiniz dönemlerde cezaevlerinde toplam 49 bin tutuklu ve hükümlü vardı, şimdi 138 bin kişi oldu. Rakamı düzeltiyorsunuz, en son çıkardığınız şartlı salıvermeyle cezaevlerindeki rakamlar şu anda 126 bin.

Sayın Milletvekili, dün, 13 tane çocuğun öldüğü koğuşa girdik, hâlâ yangın yeri, tütüyor orası. 3 kişi için kurulmuş bir koğuşta, önce 6 kişi, şimdi 18 kişi kalıyor. Bu nasıl insan hakkı? Bu nasıl demokrasi?

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Ya 2 tane yeni cezaevi yapıyoruz, nasıl bu fenomeni isnat edersiniz?

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Bu nasıl anlayış?

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – 2 tane yeni cezaevi yapıyoruz sorunu çözmek için.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Cezaevi yapmayın, şartları düzeltin.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Bu tabloyu siz yarattınız, siz!

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – İhalesi yapıldı, 2013’te hizmete girecek.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Bu ülkeyi kim yönetiyor, kim?

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Bu ülkeyi yöneten sizsiniz Sayın Başbakan Yardımcısı...

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Böyle bir iradeyi nasıl göz ardı edersiniz?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Milletvekili, Türkiye’yi kim yönetiyor?

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Başka konularda konuşabilirsin ama insan hakları konusunda…

BAŞKAN – Sayın Milletvekili, lütfen…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – AKP’nin konuşmaya hakkı yoktur.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Allah o cezaevlerini size de nasip etsin!

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – 2 tane modern cezaevi yapıyoruz biri Urfa’da, biri Siverek’te.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Ya neyi savunuyorsunuz? Hayret ya!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Ve özel yetkili mahkemeler, Türkiye’de, sizi eleştiren “Gözünüzün üstünde kaşınız var.” diyen herkesi potansiyel suçlu ilan etti.

ZEYNEP KARAHAN USLU (Şanlıurfa) – Sadece çamur atmak için konuşuyor, konuşuyor ve konuşuyorsunuz!

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Ya bu kadar rahatsa Cenabıallah size de nasip etsin inşallah! Ne yapalım yani.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Şimdi, Komisyon Başkanımız burada. Sayın Milletvekili, ben, geçen dönem de İnsan Hakları Komisyonu üyesiydim. Bugüne kadar 30 tane cezaevi gezdik. 30 tane cezaevi gezdik, gittiğimiz her cezaevinde, kapasitenin 3 katı tutuklu ve hükümlü var. Pozantı Cezaevini 2010 yılında ziyaret etmişiz. Sadece ben ziyaret etmedim, AKP’li milletvekilleriyle beraber ziyaret ettik. “O koğuşlarda cinsel taciz, her türlü kötü muamele olabilir.” dedik, dikkate almadınız. Ne zaman ki orada çocuklara tecavüz kamuoyunda patladı, apar topar bu cezaevini kapattınız.

Sayın Adalet Bakanı burada olsa soracağım: Van M Tipi Cezaevine gitmişiz. 20-21 Nisan 2009 tarihinde, AKP’li milletvekilleriyle beraber gittik. Burada yazıyor: “Koğuşlar farklı tipte olup 18 adet koğuş bulunmaktadır. Kurumun kapasitesi 375 kişidir. 2007 yılında bazı ranzalar üç kata dönüştürülmüş ve şartlar zorlanmak suretiyle kapasite 520’ye çıkarılmıştır. Nisan 2009’da -yani gittiğimiz tarihte- kurumun mevcudu 716 kişidir.” Ve yine bu raporda var, demişiz ki: “Van bir deprem bölgesi. Bu cezaevi çok kötü koşullarda, derhâl yıkılması lazım.” ama Adalet Bakanlığı kılını kıpırdatmamış. Ne zaman ki Van’da o deprem olayı yaşandı -gazetelerden takip ediyoruz- cezaevinin duvarı yıkılmış, cezaevinden 200’ün üzerinde tutuklu ve hükümlü kaçmış. Şimdi, Sayın Bakana soruyorum: O tarihte cezaevinden kaçanların bir kısmının kendi iradesiyle geri döndükleri yine basında ifade ediliyor. Peki, dönmeyen kaç kişi var? Hâlâ firarda olan, Van M Tipi Cezaevinden firar etmiş kaç kişi var? Sayın Başbakan Yardımcısı, bunu öğrenmek istiyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Haberi yok.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Yine, Gaziantep E Tipi Cezaevine gittik. 550 kişi kapasiteli cezaevinde 1.650 kişi kalıyor. Komisyon Başkanımız orada oturuyor. Bu rakamlar benim çarpıttığım rakamlar değil, AKP’li milletvekili arkadaşlarımızın da bu raporda imzaları var.

Osmaniye Cezaevine gittik. 650 kişilik cezaevinde 1.212 kişi kalıyor. Cezaevlerinde keyfî muameleden geçilmiyor. Cezaevine giren herkes çırılçıplak soyuluyor, bu cezaevinde kıç muayenesi yapılıyor bu çağda. Bu tablodan eğer utanmıyorsanız, bu tabloya rağmen çıkıp burada insan hakları nutku atıyorsanız kendinize saygınız yok demektir değerli arkadaşlarım.

Şimdi, Urfa’daki tabloyu anlatmak için saatlerce konuşmak lazım. Gerekçesi ne olursa olsun, 13 tane genç insan kendi hayatına kıydılar. Cezaevlerinde bulunan her insanın, suçu ne olursa olsun, can güvenliği devlete ve hükûmete emanettir. Sayın Başbakan Yardımcısı, eğer size emanet edilen 13 canı koruyamadıysanız bundan daha büyük bir istifa gerekçesi olabilir mi? O koğuşları gördüğümde Madımak katliamı aklıma geldi. Hâlâ dumanlar tütüyordu. Madımak’ta da 35 insan sekiz saat boyunca -belki siz iktidar değildiniz ama- devleti aradılar. Eğer bir ülkede devlet adalet dağıtamıyorsa, alın geri kalan hizmetlerin hepsini başınıza çalın!  (CHP sıralarından alkışlar) Böyle bir anlayış olmaz! 

Bir ülkede insanları birlikte, bir arada tutan şey adalet duygusudur, adalet. Eğer bu duyguyu  insanlar, toplum kaybetmişse o ülkede kalkınmadan, o ülkede bölünmüş yoldan, o ülkede ekonomiden bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur ve -açıkça söylüyorum- bugün yarattığınız adaletsizliğin en son kurbanı siz olacaksınız.

OSMAN ÇAKIR (Düzce) – Hâlâ tehdit ediyorsunuz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Özel yetkili mahkemeleri eğer cemaatin bileğini büküp de kapatamazsanız -bu kürsüden söylüyorum- özel yetkili mahkemelerin en son sanığı Sayın Başbakan ve siz olacaksınız, o zaman sizi savunan hiç kimse kalmayacak bu memlekette. O nedenle…

HAMZA DAĞ (İzmir) – Suçumuz varsa yargılanmaya hazırız. 

OSMAN ÇAKIR (Düzce) – Tehdit ediyorsun!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Ben burada adalet istiyorum. Ben tehdit etmiyorum, gelecek tabloyu sana gösteriyorum.

OSMAN ÇAKIR (Düzce) – Biz bu adaleti korumaya çalışıyoruz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Özel yetkili mahkemeleri bugün kaldırmazsanız, onların en son yargıladığı sanıklar Sayın Başbakan olacak, siz olacaksınız.

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BÜLENT TURAN (İstanbul) – Sevinirsiniz, mutlu olursunuz.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Devamla) – Gücünüzün yetmediğini biliyorum. Sizi bir kere daha Türkiye’deki hukuksuzluğu, adaletsizliği son buldurmaya, son verdirmeye çağırıyorum.

Bu tasarı, Sayın Başkan, şimdiye kadar kurulmuş olan kurumlardan farklı olmayacaktır. Bu, Parlamento sıralarından  belli. Bu kanun teklifine bu yapısıyla, karşı olduğumuzu ifade ediyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ediyorum.

Birleşime beş dakika ara veriyorum.

                                                       

 

Kapanma Saati: 18.02


ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.08

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 122’nci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

279 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Tasarının tümü üzerindeki konuşmalar tamamlanmıştı.

Şimdi yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Kaplan, buyurun.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Başbakan Yardımcısı, insan hakları mücadelesi gönüllü, inançlı, sivil, riskli, cesaret isteyen bir iştir. İnsan Hakları Derneği ile MAZLUMDER’e bakarsanız, üye ve yöneticilerine, kaç tanesinin hapiste olduğu, kaç tanesinin hâlâ yargılandığı, kaç bin davanın açıldığı görülür. Bu yeni kurulacak Türkiye İnsan Hakları Kurumu bir nevi taltif, makam, makam yeri gibi gözükmüyor mu?

Yine buraya seçilecek üyelerle ilgili 5’inci maddenin (c) bendinde deniliyor ki kasten işlenen suç, bir yıl ve fazlası olsa, affa da uğramış olsa bile -devlet güvenliğine karşı- seçilemez. Yani bu tasnife göre Başbakan da 312’den daha önce DGM’de yargılandı ve bu kuruma üye olamıyor ama Başbakan olabiliyor. Bu nasıl bir çelişki, bunu izah edebilir misiniz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İkincisi: Niye bu insan hakları kuruluşu üyelerini almadınız?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Işık…

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Başkan.

1) Dağlıca’da 8 askerimizin şehit edilmesi saldırısında ihmal var mıdır?

2) Saldırıyı gerçekleştiren ve Kuzey Irak’tan Türkiye’ye girdikleri belirtilen teröristler Heronlar tarafından nasıl fark edilmedi?

3) Sivil halkı izleyen ve katledilmesine zemin hazırlayan Heronlar, kalabalık ve ağır silahlı terörist grubu nasıl fark edemedi?

4) Kaçakçıyı gören göz teröristi neden göremedi?

Saygılar.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tuncel…

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bildiğiniz gibi, bugün Dünya Mülteciler Günü. İnsan hakları konusunda en çok sorun yaşayanlar da mülteciler. Özellikle Suriye’den Türkiye’ye gelen mültecilere ilişkin Hükûmetin, İçişleri Bakanlığının çıkarmış olduğu bir yönerge var. Bu yönerge neyi içeriyor acaba? Bir de insan hakları kuruluşları bu yönergeyi öğrenmek istiyor, neden bu paylaşılmıyor, gizliliğinin nedeni nedir?

Diğer bir konu: Sayın Bakan kürsüde de ifade edince… Üçüncü ve dördüncü yargı paketlerinin gündeme geleceğini ifade etti. Türkiye’de insan hakları konusunda en büyük ihlal aslında bugünkü Terörle Mücadele Kanunu’dur. Acaba, bu dördüncü uyum paketinde ya da üç ve dördüncü uyum paketlerinde Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması konusunda bir çalışmanız var mı?

Yine diğer bir konu, cezaevleri konusu -kürsüde de ifade edildi- çok ciddi bir sorun. Özellikle Maraş Cezaevinde ve Malatya Cezaevinde kadınların bulunduğu ortamda…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Bu 279 sıra sayılı Kanun Tasarısı içinde “insan hakları uzmanlığı” diye bir uzmanlık var. Türkiye’deki yükseköğretim sistemi ve müfredatı içerisinde insan hakları uzmanlığı diploması var mı? Hangi üniversitelerde insan hakları uzmanlığı yüksek lisans ve doktora eğitim programı var? Bu programların açılması için bir hazırlık veya girişim var mıdır? Hangi üniversite bölümleri mezunları insan hakları uzmanlığı ve lisansüstü programlarına kabul edilebilir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Başkan, teşekkür ediyorum, sağ olun.

Ben Bakan Bey’e sormaktan ziyade Meclisin merkezine bir sual sormak istiyorum. Sürekli kanunlar çıkıyor, güncellemeler yapılıyor, “Halk bize oy verdi.” diyerek siyasi erk siyasi elitlerini, yüksek makamlarını oluşturuyor ama şehitler, bölücülük, yokluk, yolsuzluk, cezaevlerindeki isyanlar, orman yangınları, kara yollarının bozuk olması dolayısıyla trafik kazaları, dolayısıyla tarımın, çiftçinin, esnafın hâli iyi gitmiyor. Böyle bir yönetim olur mu?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Aksoy…

HALİL AKSOY (Ağrı) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bundan bir süre önce Erzurum Karayazı’da karşıdan karşıya geçerken Yusuf Yılan adında bir çocuk “akrep” olarak tabir edilen zırhlı aracın çarpması sonucunda feci şekilde can verdi. Onunla ilgili neler yapıldı, öğrenmek istiyorum.

Öte yandan, hemen dün İstanbul Fatih’te saat 02.30 sıralarında Türkiye’deki polis terörünü gözler önüne seren feci bir olay yaşandı. Bir kişi eşinin ve çocuklarının önünde 7-8 tane resmî kıyafetli polis aracılığıyla dövüldü, o yetmiyormuş gibi daha sonra ayağa kaldırılan şahıs tenha bir yere götürüldü ve arabanın içerisinde feci bir şekilde dövüldü. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Keza, Maraş’ta, Malatya’da kadınların kalmış olduğu koğuşlar var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Serindağ…

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, biraz evvelki konuşmanızda “RTÜK bana bağlıyken” dediğinize göre, daha evvel çıkardığınız bir yasayla bağımsız kurulları Hükûmete bağladığınıza göre, İnsan Hakları Kurulunun 2 üyesi Cumhurbaşkanı, 7 üyesi Bakanlar Kurulu, 1 üyesi YÖK ve 1 üyesi de baro başkanları tarafından seçileceğine göre, gerçekten siz İnsan Hakları Kurulunun bağımsız bir kurul olacağını düşünüyor musunuz ve İnsan Hakları Kurulunun bağımsız olarak görevini yerine getireceğini düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Yüksel…

ALAATTİN YÜKSEL (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, demokratik ve özlük haklarını talep eden memuru, işçiyi, sendikacıyı, parasız eğitim isteyen öğrencileri delilsiz, şüpheyle hapishanelere dolduran, seçilmiş belediye başkanlarını terör örgütü üyesi diye hapishanelere dolduran ve onlara zulmeden özel yetkili mahkemeler kaldırılmadan İnsan Hakları Kurumunun kurulmasının bir anlamının olacağını düşünüyor musunuz? Özel yetkili mahkemeleri kaldırmayı düşünüyor musunuz, kaldırılmasını istiyor musunuz?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Özcan…

TANJU ÖZCAN (Bolu) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, ben Sayın Bakana şu soruyu yöneltmek istiyorum: Son zamanlarda İmralı’da hükümlü olarak bulunan terörist başı Abdullah Öcalan’ın bir başka F tipi cezaevine nakliyle ilgili çalışmalar olduğunu duyuyoruz. Hükûmetinizin bu konuda çalışmaları var mı? Eğer varsa bu çalışmaların amacı ne? Neye hizmet edecek, kime hizmet edecek? Bunun cevabını istiyorum.

Bir de siz, Hükûmet tarafından iki yıl önce başlayan ve bana göre başarısız bir şekilde devam eden açılımın hem sözcüsü hem mimarı konumundasınız. Bu açılım hâlâ devam ediyor mu? Eğer bu açılım devam etmiyorsa, sonuçlandıysa, açılımın sözcüsü olarak bunu sizin ağzınızdan duyma imkânına sahip olabilecek miyiz?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, gerçekten hepimizi üzen -bir suçlama olarak söylemiyorum ama öğrenmek istiyorum- Şanlıurfa Kapalı Cezaevinde yaşanan hadise Türkiye'ye yakışmıyor. İnsan Hakları Kurumunu kurarken insanın yaşama hakkı en temel hakkı, insanı yaşatmak sorumluluğu ülkeyi yönetenlere ait. Tüm Urfa’da veya Türkiye'nin hemen her yerinde bilinen hapishanelerdeki bu sıkışıklığın böyle bir olaya ulaşacağını herkes konuşuyordu. Göz göre göre yaşanan bu hadiseden bir siyasi sorumluluk çıkartıyor musunuz? Millete ve topluma bu konuda bir özür borcunuzun olduğunu düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Mahalle muhtarlarının bulunduğu bölgedeki nüfus yoğunluğuna göre aylık 130 ve 160 TL arasında bir ödeme yapılmasına ilişkin bir düzenleme var mıdır? Var ise bu düzenleme nedeniyle Maliye Bakanlığından İçişleri Bakanlığına bir ödenek aktarılmakta mıdır? Ödenek aktarılıyor ise bu paralar neden muhtarlara ödenmemektedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Kaleli…

SENA KALELİ (Bursa) – Teşekkür ederim.

Türkiye Kayıplar Sözleşmesi’ne taraf olacak mı?

İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı uygulanmaması, toplu mezarların usulüne uygun açılması için çalışma başlatacak mısınız?

Birleşmiş Milletler… Hukuk dışı, keyfî ve yargısız infazların önlenmesine ve soruşturulmasına ilişkin kapsamlı bir düzenleme düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Işık, son soru.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, geçen hafta Taraf gazetesinde bir köşe yazarının terör örgütüyle mücadele için çalışan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının savaş suçundan yargılanacağı yönünde mutabakata varıldığı iddiaları doğru mudur? PKK-MİT görüşmelerinde böyle bir mutabakat metni onaylanmış mıdır ya da müzakere edilmiş midir?

İkincisi: Terör örgütünü cezaevinden yönetmeye devam eden Abdullah Öcalan’ın sosyal medya hesaplarından verdiği mesajlar kontrol edilmekte midir? Geçen hafta Twitter hesabından yayımladığı mesajlar Hükûmetin bazı sözleri yerine getirmesi hâlinde gerillayı iki ay içerisinde dağdan indireceği yönünde anlamlı idi. Bu konuda Öcalan’a verilen bir sözünüz var mı? Nedir bu mesajlar?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) -  Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Tabii, soruların bir kısmı belki cevap verebileceğimiz şeyler değil, Adalet Bakanlığımızla ilgili.

Birinci sorudan başlıyorum: “Bu İnsan Hakları Kurulu, işte, insan ödüllendirme yeri olabilir mi?” Ben biraz önceki konuşmamda ifade ettim. İnşallah, biz bu kurumu çok etkili bir insan hakları kurumu, mekanizması olarak düşünüyoruz. Göreceksiniz, burası kurulduğunda, çalışmaya başladığında o konuda çok belirgin bir yer olacak.

İkinci soru: “Dağlıca’da ihmal var mı?” gibi, Dağlıca ile ilgili sorular var, Heronlarla ilgili vesaire.

Değerli arkadaşlar, tabii, hain bir terör saldırısı yaşandı. Ben dün kendim de oradaydım, Yüksekova’ya gittim. Orada komuta heyetiyle, Genelkurmay Başkanımız, arkadaşları dinledik teferruatıyla, hem olayı yaşayan hem yerindeki arkadaşları.

Tabii, bu tür olaylar inceleniyor. Bu, silahlı kuvvetlerin kendi sorumluluğu içinde ama oradaki bizim aldığımız bilgi, benim şu anda size söyleyebileceğim, dün -taze bilgi- öğleden sonra aldığımız: Tabii, oradaki askerlerimiz burada doğrusu başarılı bir mücadele vermişler. Tabii gecenin yarısı, saat üç-üç buçuk gibi saldırı, çok ciddi bir orada çarpışma. Ben oradaki dinlediğim şeylerde, tabii, askerlerimizin orada doğrusu başarılı bir mücadele verdiği kanaatine vardım ama diğer boyutları tabii araştırılır. Allah’tan tekrar rahmet diliyoruz ve yaralılarımız var, 16 yaralı; bunun 3’ü biraz ağırca. Van’daki bölge hastanesinde onları ziyaret edip doktorlardan bilgi aldık. Allah onlara şifa versin. Diğer yaralıların durumu daha hafif.

Diğer bir soru mülteciler kanunuyla ilgili, yani genelgeyle ilgili. Onu tam anlayamadım, bakacağım ama bir sevindirici haber de vereyim: Göç ve mültecilerle ilgili bir tasarı bugün İçişleri Komisyonunda kabul edildi, yani benim İçişleri Bakanlığım döneminde çalıştırdığım. O çok önemlidir Türkiye için. Bizim bir göç ve iltica kanunumuz yok. Değişik kanunlarda düzenlemeler var. İlk defa böyle derli toplu, hepsini içine alan bir kanun yüce Meclise, Genel Kurulun gündemine gelmiş olacak.

Dördüncü paketle ilgili… Tabii, üçüncü, dördüncü yargı paketleri önemli, ikisi de demokratikleşme paketleri ve aynı zamanda yargıyı da hızlandıran, yargılama sürecini... “Orada Terörle Mücadele Kanunu da var mı?” diye bir soru. Oradaki temel özellik, dördüncü yargı paketinde -daha tabii, o kesinleşmedi, tasarı hâline gelmedi ama- bizim düşüncemiz şu: Şiddetle düşünceyi ayırmak mümkün olabildiğince bu konularda yani şiddet taşımayan düşüncenin ifadesini daha da mümkün kılma anlamında çalışmalar var.

İnsan hakları uzmanlığıyla ilgili, sayın milletvekilimizin sorusu var. Tabii, bu, bütün bakanlıklarda, kurumlarda şimdi uzmanlıklar var yani bunları o manada, bir eğitim olarak değil ama tabii, o uzmanlık oluşunca onun kendine göre tezleri falan oluyor. Diyelim ki Devlet Planlama Teşkilatı, işte, bizim önemli kurumlarımızdandı, orada planlama uzmanlığı vardı, biz orada tez veriyorduk, tez hazırlıyorlardı falan, sonra sınavlarla uzman oluyorlardı. Yani, bu alanda da öyle olacak. Hangi üniversite, hangi fakülte, o manada kanunda bir sınırlama yok. Hangisine ihtiyaç olursa, uzman yardımcısını o alanda alır. Bazen sosyolog ihtiyacı olur, bazen psikolog olabilir, bazen hukukçu olabilir; onu kurum kendisi, ihtiyacına göre belirleyecek; bizim yaklaşımımız o.

Burada, tabii, değişik olaylarla ilgili… Yani birçok yerde yanlışlar olabilir, hukuksuzluklar olabilir. Ben de bugün televizyonda, İstanbul’daki dün gece olan polis -vatandaş olayını izledim. Tabii, o onaylanacak bir şey değil Değerli Milletvekilimiz yani bunların gereği yapılır, zaten İçişleri Bakanlığı da hemen müfettiş görevlendirdi. Bizde şu anda –biliyorsunuz- işkence suçunun cezası çok ağır. 2005’te düzenlendi. Yeni pakette biz zaman aşımını da kaldırıyoruz. Orada -cezası çok ağır- kasten yaralamanın cezası öngörüldü, ondan sonra, paraya çevrilemez, tecil edilemez… Dolayısıyla, bu vesileyle ifade edeyim, son iki yılda Türkiye’de işkenceden dolayı dava hiç açılmamıştır, ne Türkiye’de ne İnsan Hakları Mahkemesine giden yoktur yani aldığımız o tedbirlerle, çünkü cezası çok ağırlaştı. Bunlarla da ilgili gerekenler yapılır, yanlışlıkların üstü örtülmez.

“Bu bağımsız kurumlar bağlı mı?” falan… Bağımsız kurumlar bağlı olmadı Sayın Milletvekili. Bizde üst kurul, kurum, kurul yetkisindedir, onlar sekiz tanedir, RTÜK de bunlardan biridir. Burası da işte onlar gibi ilişkili kurum olacak, gerçek bağımsız bir kurum olacak; biz ona inanıyoruz.

Bu özel yetkili mahkemelerle ilgili -tabii, bu, konumuzun belki biraz yan konusu ama Başbakanımız da açıkladı, biz de açıkladık- Adalet Bakanlığımızın sorumluluğunda bir çalışma yapılıyor, onu burada ifade edeyim. O konuda Başbakanımızın ve Hükûmetin aldığı bir karar var, kararlılık var ve o çalışma devam ediyor.

İmralı’yla ilgili bir soru var, “başka yere cezaevi” falan, “F tipi” falan… Daha önce de açıklamıştık, söylemiştik; sonra bu Başbakanımıza da soruldu, o da söyledi. Biz en yetkili ağızlardan… Bizim gündemimizde böyle bir konu yok değerli arkadaşlar, onu ifade edeyim.

Bu bizim Demokratik Açılım, Millî Birlik ve Kardeşlik Projemizle ilgili bir soru var. Tabii, bizim Millî Birlik ve Kardeşlik Projemiz ve o konudaki politikalarımız devam ediyor değerli arkadaşlar. Terörle mücadelemizin pek çok boyutu vardır, birisi güvenlik, onun dışında, tabii, sosyal, siyasi, hukuki pek çok boyutu vardır; o kararlılıkla sürdürülüyor. Bugüne kadar sürdürdüğümüz çalışmaların da hepsini, ben şahsen o çalışmaların da sorumlusu olarak, bugün de olsa yaparım, savunurum. Bizim bütün derdimiz Türkiye’yi bu terörden kurtarmak, huzurla, kardeşlik içinde ülkede hayatı sürdürmek. Taviz vermeyeceğimiz şeyler vardır, ülkemizin, milletimizin birliği, bütünlüğü ve hukuk içinde olmak. Bizim bütün mücadelelerimiz bu çerçevede yürür ve gene bu sorunları çözmek için aynı kararlılıkla bu çalışmalarımızı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz.

Mahalle muhtarlarıyla ilgili, doğrusu, Köy Kanunu içinde o konu çalışıldı. İçişleri Bakanlığım döneminde Köy Kanunu çalışıldı ve onun içinde muhtarlar konusu da var, çünkü onun yeri Köy Kanunu’dur. Orada bu konuda bir düzenleme olacak ama o kanun tasarısı şu anda hâlen Meclise gelmedi.

Bunun dışında, cezaevleriyle ilgili sorular var. Ben onlara şimdi tabii cevap veremiyorum.

Burada Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilgili savaş suçu vesaire… Tabii, bilemiyoruz onlar nerelerden alınıyor. Bizim bildiğimiz, duyduğumuz veya bizim düşündüğümüz şeyler değil, birileri böyle şeyleri herhâlde icat ediyorlar. Bizim yürüttüğümüz sistem çok bellidir. Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı olarak da söylüyorum, kurumlarımız arasındaki irtibat, güven, koordinasyon en etkili dönemini yaşamaktadır. İşte, dün de Genelkurmay Başkanımız ve komuta heyeti bir yandan, biz bir yandan, sabahın erken saatinde hepimiz ta Yüksekova’daydık. Bunlar önemli duyarlılıklardır, bu konuda kimsenin endişesi olmasın.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Soru-cevap işlemi tamamlanmıştır.

Böylece, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler de tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi birinci bölüm üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

Birinci bölüm 1 ila 14’üncü maddeleri kapsamaktadır.

Birinci bölüm üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Levent Gök, Ankara Milletvekili.

Buyurun Sayın Gök. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA LEVENT GÖK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce az önce Sayın Bakanımızın sorulara verdiği bir cevaptaki bir yanılgıyı düzeltmek istiyorum.

Sayın Bakanım, az önce Türkiye'nin işkenceyle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş kararları bulunmadığını ifade ettiniz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Oraya dava gitmedi son iki yılda, düzelteyim.

LEVENT GÖK (Devamla) – Evet, ancak bendeki veriler ne yazık ki böyle değil, 2011 yılında Türkiye’yle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin en çok ihlal edilen haklar sırasını adil yargılanma hakkı yüzde 28, işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağı yüzde 25 olarak oluşturmaktadır Sayın Bakanım.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Dava açılmadı son iki yılda.

LEVENT GÖK (Devamla) – Üstelik dayanak noktası bu belgeler, Başbakanlık raporlarından alınmış bir belgedir ve bilgidir. Sizin Başbakan Yardımcısı olduğunuzu biliyoruz yani Başbakanlık raporlarına giren bu bilgiyi sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün önemli bir yasayı tartışıyoruz ama bu yasa gerçekten anlamına uygun bir şekilde bugün Mecliste hak ettiği ilgiyi ne yazık ki göremiyor. “İnsan hakları” diyoruz, herkes insan haklarından söz ediyor ama böylesine önemli bir yasada ve Hükûmetin, Komisyonun da ilgiyle sunduğu bu yasayı ne yazık ki milletvekillerimiz dahi yeterince ilgiyle izlemiyor değerli arkadaşlarım. Oysa “insan hakları” kavramı bu kadar ucuz bir kavram değil, pek çok sayın konuşmacı bunlardan bahsetti, insan hakları her şeyden önce etik bir değerdir değerli arkadaşlarım. İnsan haklarının etik bir değer olduğunu bize İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1’inci maddesi söylüyor. Ne diyor 1’inci madde: “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar.” İşte böylesine tarif edilmiş insan hakları, tarihî gelişim içerisinde devletin sınırlandığı, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunduğu kavramlar olarak bugüne kadar gelmiştir. İnsan haklarında devlet bireye karşı korunmayacaktır, birey devlete karşı korunacaktır. Devlet bireyin hak ve özgürlükler alanına giremez. Türkiye'mizin yetiştirdiği aydınlardan, en önemli aydınlardan Profesör Doktor Tarık Zafer Tunaya Paris’te bir müzeyi gezerken gözleri küçük bir kitaba takılır. 1791 Fransız Anayasası’dır bu kitap. Eseri biraz daha yakından incelemek ister, biraz daha yaklaşır ve okuduğu şu cümle kanını dondurur Profesör Tarık Zafer Tunaya’nın: “Bu kitap, bu Anayasa insan derisiyle kaplanmıştır.” Bu söz hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, “özgürlük” denilen şeyin bedava olmadığını o kadar anlamlı anlatıyor ki hür yaşamanın bedeli açıkça anlaşılıyor bu sözden.

İşte, değerli milletvekilleri, bu mücadeleler bizi günümüzün demokrasi platformuna ulaştırmıştır. Amaç, insanın insan olmak onuruyla birtakım haklara ve hürriyetlere sahip bulunduğunu kabul ettirmektir.

İnsanın, içinde serbestçe hareket edebileceği, kendi kendini yönelteceği küçük bir dünyası vardır. Bu haklarını iktidar vermemiştir. O, onlara, doğuştan insan olarak doğduğu için sahiptir. İktidar bu dünyaya girmemelidir, girememelidir. Yönetenler bu hakları tanımakla, korumakla ve geliştirmekle ödevlidirler.

Fert fert, kitle kitle yapılmış olan bu ihtilallerin ortak amacı bu fikirlerde toplanmıştır değerli arkadaşlarım. Tarihin bize sunduğu iktidar türleri, krallar, emirler, sultanlar, yurttaşların haklarını bir bahşiş, bir ulufe saymışlardır. Ne demektir insan hakları? Onlar dağıttığı oranda insanlar hak sahibi olabilirler, insanlar birer kuldurlar, hak istemeye hakları yoktur. Görevleri, iktidarlarının yüceliğini ve gücünü artırmaktır, o kadar. İşte, bu fikirlerle savaşılmıştır. Bütün özgürlükçü ihtilallerin amacı bu otoriter kuralları yıkmak, bu yolda elde edilmiş sonuçlara yani gelişmelere eklemek olmuştur. Hürriyet mücadelesi, insan derisiyle kaplı anayasalar için bugün de devam eden uzun bir gelişme çizgisi izlemiştir.

Değerli milletvekilleri, bugün tartıştığımız İnsan Hakları Tasarısı ne yazık ki az önce tarif ettiğimiz insan hakları gelişimine uyan, bizi demokratik ülkelerle aynı seviyeye getiren bir yasa değildir. Bu yasa, içinde pek çok antidemokratik hükmü ve özellikle devletin yaptığı hak ihlallerini denetlemekle yükümlü olacak olan bir Kurulun tüm atama yetkisini yürütme organına vererek daha baştan ölü doğmuş bir yasadır.

Değerli milletvekilleri, bu yasayla Kurul üyelerinin yürütme tarafından büyük ölçüde atanması; 7’sinin Bakanlar Kurulu, 2’sinin Cumhurbaşkanı, 1’inin YÖK ve 1’inin barolar tarafından seçilmesi komisyonumuza, alt komisyonumuza bu konu için çağırdığımız bütün sivil toplum örgütlerinin, Türkiye’nin en saygın aydınlarının ve insan hakları savunucularının, bize bu konuda son derece öğretiye yatkın bir şekilde insan haklarını öğreten bilim adamlarının görüşlerinin aksine olarak bugün Meclise götürülmüştür. Meclis alt komisyonumuzda dinlediğimiz Türkiye’nin en önde gelen aydınları, barolarımız, Barolar Birliğimiz, insan hakları temsilcileri, MAZLUMDER, herkes, Helsinki Yurttaşlar Derneği, insan haklarının tüm kuruluşları; vakıfları, dernekleri, İoanna Kuçuradi gibi Türkiye’nin felsefesinin kuyruklu yıldızı, Diyarbakır Barosu, Ankara Barosu, bütün barolar, Barolar Birliği, bize geldikleri zaman söyledikleri tek bir şey olmuştur, “Bu yasayı derhâl geri çekin. Türkiye bu yükü taşıyamaz.” demişlerdir değerli arkadaşlarım. Komisyonda bu arkadaşlarımız, bu değerli bilim adamları saygınlıkla dinlenilmiş, gereği yapılacağı söylenilmiş ama ne yazık ki bizim de koltuklarında beraber oturarak insan hakları komisyon mücadelesini verdiğimiz yine AKP’li arkadaşlarımız bu görüşlerin bir tanesini dahi dikkate almadan bu tasarıyı büyük ölçüde aynen Genel Kurula getirmiştir.

Böyle bir haksızlığa Türkiye’nin tahammülü yoktur değerli arkadaşlarım. Türkiye, az gelişmiş ülkeler arasında olabilir ama Türkiye, demokrasisini ileri götürmek isteyen bir ülkedir. Türkiye’nin bu tavrını, bu olumsuz durumunu, bundan sonra çok daha acısını çekerek anlatmak durumunda kalacağız. Çırpındık Komisyonda, Sayın Bakanımız da bizi dinledi, bazı görüşlerimize iştirak ettiğini ifade etti, arkadaşlarımız da ellerinden geleni yapacaklarını ifade ettiler. Ama değerli arkadaşlarım, bu yasayla, Hükûmet Türkiye’deki bütün kurulları özelleştirirken İnsan Hakları Kurumunu tek kelimeyle devletleştirmiştir. Bunun tek adı budur. Türkiye’de İnsan Hakları Kurumu devletleştirilmiştir değerli arkadaşlarım. Bunu başka bir türlü şekilde izah edemezsiniz. Kurulun bütün üyelerinin yürütmenin yetkisinde olduğu, onun etkisinde kalacağı açık olan bir kurulun İnsan Hakları Kurulu olarak ifade edilmesi söz konusu bile değildir.

Burada birbirimizle lütfen dalga geçmeyelim. Hepimiz insan hakları mücadelesinden geçiyoruz. Hepimiz şurasından ya da burasından insan hakları mücadelesinin bir parça parçası olmuşuzdur. Bunları biz söylediğimiz zaman kötü oluyoruz. Ama ben size, isterseniz, Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda bu tasarı için ne söylenilmiş, o cümlelerin altını çizmek isterim. Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda değerli milletvekilleri aynen şunlar söylenilmiştir: “Türkiye İnsan Hakları Kanunu Tasarısı’nda Kurul üyelerinin Başbakana karşı sorumlu olması ve üyelerinin Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmesi Paris ilkeleriyle uyumlu değildir.” Aynen budur Avrupa Birliğinin İlerleme Raporu’ndaki ifadeler.

Peki, daha geçtiğimiz ay Avrupa Birliği Komisyonunun yeni Türkiye Temsilcisi Jean Morris Rippert’in sözlerini duymak ister misiniz? Türkiye’yi takip edecek olan yeni temsilcinin sözleri aynen şöyle: “Türkiye’nin hazırladığı Ulusal İnsan Hakları Kurumu Taslağı’nda iki önemli koşul var, bir türlü aşılamıyor. Birincisi, bu Kurum başkanı ve üyeleri Hükûmetten bağımsız olmalı; bulgularını, raporlarını bağımsızca yayımlamalı. İkincisi ise, ayrı bir bütçesi olmalı. Eğer bu hâliyle geçerse –değerli milletvekilleri takdirinize sunuyorum bu cümleleri- biz bunun Avrupa Birliği mevzuatıyla uyumlu olmadığını açıklamak zorunda kalırız ve herkes bir daha hoşnutsuzluk yaşar.”

Aynen Avrupa Birliğinin bakış açısı budur bu tasarıyla ilgili. Kendimizi aldatmayalım. Yol yakınken önergelerimiz üzerinde sağlayacağınız katkılarla gerekli değişikliği yaparak tasarının Paris ilkelerine uyumlu olmasına hep birlikte çalışalım diyor, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Bölüm üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Atila Kaya, İstanbul Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ATİLA KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, doğrudan yasa tasarısı üzerindeki değerlendirmelere geçmeden önce insan hakları kavramıyla ilgili her türlü görüşü daha anlamlı kılmanın zorunlu zemini olan felsefi arka planı dikkatlerinize sunmak isterim.

Değerli milletvekilleri, insan hakları, insan doğası anlayışından türetilmiş olan ve sadece insan olmakla edinilmiş olduğu varsayılan haklardır. Her insanın başkaca bir çaba göstermeksizin doğuştan bu haklara sahip olduğu kabul edilir. İnsan doğası kavramındaki “doğa” terimi sorgulamayı tercih etmeyen zihinlerde tam tersi bir algının oluşmasına neden olsa da, insan doğası doğal değil kültürel bir olgudur. Böyledir çünkü insan doğası dediğimiz aslında insanın tanımıdır ve bu tanımın içeriğinin tarihselliği bunun böyle olduğunu gösterir.

İnsan doğası kavramının kökenine ve anlam içeriğindeki tarihsel şekillenmelere baktığımızda görürüz ki bugün egemen olan algının zihinlere yerleşmesindeki en büyük pay liberalizmindir. Sözleşmeci kuram çerçevesinde hakları belirlenmek istenen insan, siyasal insan yani yurttaştır. Klasik liberalizmin gece bekçisi olarak devlet anlayışından liberter, minimal devlet anlayışına uzanan bir geleneğin sahibi olan liberalizm insan haklarını tanımlarken iki temel ayrımı belirginleştirmiştir. Bunlardan ilki, en temel insan hakkının mülkiyet hakkı olduğudur. Öyle ki yasama hakkı dahi mülkiyet kavramından türetilmiş ve insanın bedeni üzerindeki mülkiyet hakkı olarak görülmüştür.

Liberalizmin kurucu babalarının insan hakları derken sadece mülkiyet sahiplerinin haklarından bahsediyor olması liberalizmde “mülkiyet” kavramının merkezîliğine vurgu yaptığı kadar, “insan hakları” kavramının sözünü ettiğimiz içeriğinin tarihselliğine de vurgu yapar.

İkinci temel ayrım ise: İnsan haklarının devlet-yurttaş çıkar çatışması ekseninde tanımlanmak istenmesidir. Bu çabanın bir ürünü olan “daha az devlet, daha çok yurttaş” düsturu içinde anarşist bir tını barındırsa da günümüz dünyasında liberterler ile anarşistlerin kimi noktalarda buluşmaları artık kimseyi şaşırtmamaktadır. Ne var ki, mantıksal ve tarihsel birikim bu hareket noktasından ilerlemeyi engellemektedir. Unutulmamalıdır ki “yurttaş” kavramı ancak “devlet” kavramının bir türevi olarak ortaya çıkabilir. Bu uyarının bizlerden beklediği çabanın sonucu da “daha çok devlet, daha çok yurttaş” olmalıdır. Bunun karşıtının da “daha az devlet, daha az yurttaş” olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, inandığımız şudur ki: Liberaller toplum sözleşmesi kuramının kökenine yerleştirdikleri doğa durumunun niteliğini unutmuş gibidirler. Devleti insan haklarının önündeki bir engel olarak değil, insan haklarının kaynağı ve güvencesi olarak görmek gerek. Bu görüşün önündeki en büyük engel, yetersiz ve çıkarcı hükûmetlerin eylemlerinin devlete mal edilmesi ise onların ıslahı yahut ıskatı yoluyla bu algı ortadan kaldırılmalıdır. Bu algıyı doğuran en önemli nedenlerden biri, hemen her yer ve mevkideki memurun kendini devlet yerine koyabilmesidir. Bu durum Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri, sorun doğuran bir sorunudur. Bu sorun çözülmeden, muhataplarda oluşan algıyı tek sorumlu görmek çok da anlamlı değildir.

Türk devlet geleneğine bakıldığında da görülür ki, bırakınız herhangi bir memuru, devletin yöneticisi konumundaki Türk hakanları bile “Devlet benim.” deme hak ve yetkisine de, cesaretine de sahip olamamıştır. Böyle düşünme heveslileri kendilerini onların değil, XIV. Louislerin torunları saymalıdır.

Değerli milletvekilleri, insan hakları çerçevesinde “devlet ve yurttaş” kavramlarının ideal içeriklerine sahip olmalarının bir vasatı daha vardır ki, günümüz Türkiyesi’nde, siyasi iktidarı elinde bulunduran zihniyetin insan hakları konusundaki samimiyetsizliğini gösteren bu durum ”yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” olarak adlandırılır. Siyaset teorisinin insan hakları konusunda karşılaştığı sorunlardan biri de devletin hem taraf hem de yargıç olması durumudur. Bu sorunu çözmenin yegâne yolu da, açıktır ki, bağımsızlığına ve tarafsızlığına inanılan bir yargı düzeninin varlığıdır. 

Değerli milletvekilleri, AKP İktidarının, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına olan inancı ortadan kaldıran uygulamalarına hiçbir örnek vermeyeceğim çünkü bir Kafka romanını andıran günümüz Türkiyesi’nde bunu yapmak bana artık anlamsız geliyor. Kafka, bugün yaşasa ve Silivri romanını okusa, inanıyorum ki davasını yırtardı ve yine inanıyorum ki AKP milletvekilleri, bizlerin vereceği her örnekten daha fazlasını biliyor ancak susuyor. Bir gün geldiğinde, yine de “Ben bunları bilmiyordum.” mazeretine sığınmayı düşünenler varsa onlara da yüce Kitabımızın şu sözünü hatırlatmak istiyorum: “Bilmediğin şeyin ardından gitme çünkü kulak, göz ve gönül bunların her biri ondan mesuldür.”

Değerli milletvekilleri, bizim inancımızın, kültürümüzün ve medeniyetimizin toplumsal hayatı düzenlemek için buyurduğu en temel hareket ilkesi adalettir. Dinimizdeki en temel kategorik ayrım da adalet-zulüm ayrımıdır ve adalet sadece Müslümanlar için de değil bütün insanlar içindir. Kendisine hedef olarak dindar nesil yetiştirmeyi belirleyen Sayın Başbakan, bu işe nesilleri inandığın dinin “Zulüm öldürmekten daha kötüdür.” hükmüne inandırarak başlayamıyorsa insan haklarından da bahsetmeye hakkı olmasa gerektir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, biraz önce partileri adına söz alan değerli arkadaşlarımızın dile getirdiği hususların birçoğunda gerçekten bu kanun tasarısının içeriğine yönelik çok haklı eleştiriler var. Her şeyden önce, benim de alt komisyonda görev yaptığım esnada Komisyonumuza gelen ve insan hakları alanında yetkin, uzmanlaşmış, hakikaten bu konuda uzun yılların birikimine sahip olan değerli kuruluşları ve şahısları dinledik. İlk toplantıya gelen bu sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcilerinin söyledikleri şey şu oldu: “Bu kanun tasarısı toplumun beklentilerini karşılamaktan son derece uzaktır ve uluslararası sözleşmelerin, anlaşmaların ruhuna aykırıdır, onları karşılama noktasında yetersizdir, dolayısıyla bu tasarıyı geri çekin. Bu tasarının bu hâliyle kabul edilecek olması durumu, tıpkı gömleğin ilk düğmesini nasıl yanlış iliklerseniz o yanlışlıklar silsilesi devam edip gittiği örneğinde olduğu gibi, bu tasarının bu hâliyle çıkması da -biraz önce ifade ettiğim gibi- kendisinden beklenen işlevleri yerine getirme noktasındaki eksikliklerinden dolayı toplumsal beklentilere cevap verecek nitelikte değildir. Dolayısıyla, bu tasarının yapılma sürecinde bir çalıştay yapılmak suretiyle bütün bu kesimlerin görüşlerinin yansıyabileceği bir tasarı hâline dönüştürülmek suretiyle bu tasarı geçmelidir.” diye görüşlerini dile getirdiler. Ama ne yazık ki Komisyondaki AKP’li arkadaşların çoğunluğuyla, bu tasarı, esasına çok da fazla dokunmayan, çok da fazla etkilemeyen, birtakım makyaj diye nitelendirebileceğimiz değişikliklerle geçerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin huzuruna geldi. Dolayısıyla bu tasarının bu hâliyle geçmesi durumu, biraz önce ifade ettiğim gibi, kendisinden beklenen bütün bu hususları yerine getiremeyeceğinden dolayı eksiktir, yetersizdir. Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin siz değerli milletvekillerinin bu hususa dikkat etmelerini, bu hususu göz önünde bulundurarak, hiç olmazsa tasarının bundan sonraki maddelerine geçtiğimiz esnada bu sivil toplum kuruluşlarının ve değerli uzmanların bu konuyla ilgili yapmış oldukları eleştirileri, uyarıları dikkate alan… Onlar ışığında birtakım değişikliklerle geçmesi hâlinde faydalı olacağını, verimli olacağını ve kendisinden beklenen işlevleri yerine getiren bir kanun olacağını bildiriyor, bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Bölüm üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz isteyen Iğdır Milletvekili Pervin Buldan. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Türkiye İnsan Hakları Kurumunun kuruluşu hakkında kanun tasarısının birinci bölümü hakkında konuşmak üzere söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin hiçbir şekilde ilerleme kaydedilemeyen en büyük sorunudur hak ihlalleri. Gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukukun Türkiye’yle ilgili olarak en büyük uğraşısıdır insan hakkının ihlali. Bu nedenle, siyasi nitelikli çok önemli dönüşümlere ihtiyaç olunduğu kadar, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması adına bir kurumun devlet desteğiyle kurulması elzemdir. Ne var ki bu ülkede bağımsızlığı esas olan bir kuruma devlet elinin değmesi haklı olarak birtakım kaygıları da beraberinde getirmektedir, hele ki bu kurum insan haklarıyla ilgili olarak kuruluyor ise. Nitekim biz toplum olarak çok iyi biliriz ki devletin bizatihi kendisi en büyük hak ihlalcisidir. Kendi güçleri aracılığı ile yurttaşlarının temel haklarını gasbeden, insanlığın evrensel değerlerine ve evrensel insan hakları kriterlerine ters düşen her türlü uygulamayı yurttaşına reva gören bir devlet kendi hışmına karşın yurttaşının haklarını gözeten bir kurum mu oluşturacak? “Dostlar pazarda görsün, mesele insan hakları ise bizde onun da tabelası bulunur.” cinsinden klasik bir devlet uygulamasının ürünü olarak bugün bu yasa Genel Kurula indirilmiştir, temel mevzu işte budur.

Evet, değerli milletvekilleri, burada uzun uzadıya sıralamaya gerek yok. Devletin ve iktidarı elinde bulunduran Hükûmetin hak gasbı konusundaki faaliyetlerinin devasa boyutlarını hepimiz biliyoruz. Nitekim, bu konuda dünya derecesi yapma yolunda hızla ilerliyoruz.

12 Eylül darbesinin paşalarından dümeni devralan Hükûmetin otuz yıl önceyi aratmayacak uygulamalara imza attığını hep beraber izlemekteyiz ve de yaşamaktayız. İşte, en azından demokrasilerin olmazsa olmazı bu Parlamentonun çatısından dahi yola çıkacak olursak, binlerce oy alarak seçilen vekillerimizin hâlâ cezaevlerinde tutulması ve vekil seçilmediği hâlde Hükûmetin vekili olarak bu çatının altına hukuk dışı bir şekilde gönderilmiş kişinin vaziyeti, hak gasbı konusunda bu devletin bugüne kadar hiç olmadığı kadar mesafe aldığını göstermektedir.

Nitekim, bu hukuksuzluk yerel yönetimlerimizde de hayata geçirilmiştir. Onlarca belediye başkanımız, seçilmişimiz derdest edilip tutuklanmıştır. İşte, en son Van Belediye Başkanımız tutuklanıp görevinden alındı, Edremit ilçesinin belediyesi de bu yolla AKP’ye geçirildi.

Seçmenin iradesi üzerinde gerçekleştirilen bu gasp, devletin gasp konusunda kendisini bu Hükûmet yardımıyla taşıdığı en son noktaya ulaşmıştır.

Marabasına “Ancak benim tanıdığım kadar hak sahibisin, benim belirlediğim kadar insansın.” diyen bir ağanın düşüncesinden daha ilerisine sahip değildir devletimiz. İşte bu nedenledir ki ağır hak ihlalleri hız kesmeden devam ederken bizler de bu durumun trajik sonuçlarına tanıklık etmekteyiz her gün.

Bu noktada, demokrasilerin er meydanı olan cezaevlerinin durumu bizim en büyük yaramızdır. Bırakın bizim ülkemizi, dünya insanlık tarihine en büyük trajedilerden biri olarak geçecek Türkiye’de cezaevlerinin durumu.

Amerikan demokrasisinin karanlık döneminin adamı olan McCarthy bugün nasıl utançla anılıyorsa, devasa toplama kampları kuran Hitler faşizmi nasıl lanetleniyorsa AKP’nin bugünkü uygulamaları da aynı şekilde utançla anılacak, bu faşist uygulamalar lanetlenecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir ülkede Hükûmet, muhalif olan her düşünceyi cezaevlerine kapatmaya karar vermişse, belediye başkanlarından bilim insanlarına, gazetecilere, öğrenciye, emekçiye varan her kesimden yurttaşları tutuklayarak kendini tek güç yapacağına inanmışsa bu çürümüş siyasi anlayışın faturasının ne kadar ağır olacağı gün gibi aşikârdır. Yapılan uygulamalar demokrasi dışı olunca bu uygulamaların sonuçları da insanlık dışı olmaktadır. İnsana, insan düşüncesine ve canına değer vermeyen bir Hükûmet, her geçen gün yeni ölümlere, yeni kıyımlara sebep olmaktadır. Urfa’nın 45 derece sıcağında 8 kişilik havalandırmasız bir kodese tıkıştırılan 18 kişiden 13’ünün yanarak can vermesi nasıl bir vahşettir? Bu devlet bu vahşet karşısında nasıl oluyor da bu denli aymaz olmayı başarabilmektedir? Adalet Bakanı Sayın Ergin açıklıyor: “Rüyalarımda rahatsız oluyorum.” diye. Doğrusu halkla dalga geçtiğini düşünüyorum “Ancak rüyamda rahatsız olabilirim.” diye. Çünkü son derece yakıcı bir dram olan bu gerçekliğin karşısında üzülebilen bir Bakanımız ve de Hükûmetimiz olsaydı şayet, on yılda yüzde 100 artışla doldurulan cezaevleri birer vahşet merkezi olarak her defasında gündemimize taşınmazdı. Pınarbaşı’nda ring aracında diri diri yakılan tutsaklar için rahatsız olsaydı Sayın Bakan, deprem esnasında tutsakların üzerine kapılar sürgülenmezdi. Daha birer küçük kuzucuk olan çocuklarımız Pozantı’da devlet eliyle tecavüzcülerin önüne atılmazlardı. Bunca yurttaş sırf eziyet edilmek maksadıyla henüz hüküm giymeden onlarca yıl tutuklu tutulmazdı. Adaletin bu çürümüşlüğüne bunca zaman tahammül edilmezdi. 13 insanımızın canına mal olan bu faciayı önceden haber veren Urfa Barosu, İnsan Hakları Derneği ve Cezaevi Alt Komisyonunun raporları dikkate alınırdı en azından. Dahası, cezaevlerinde insanlık dışı koşullarda yaşamaya zorlanan tutsaklar için yeni kodesler yetiştirmekten daha başka, daha insani ve daha demokratik icraatların arayışı olurdu.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu olup biten insanlık trajedileri karşısında Hükûmetin takındığı tutum “Madem öyle, sen niçin, neyin bekçiliğini yapıyorsun?” dedirten cinsten. Bu ülkede olup biten hiçbir olayda sorumluluk üstlenmeyen bir Hükûmetle karşı karşıyayız ne yazık ki. İşsizlikten, yoksulluktan, açlıktan sorumlu olmadığını söyleyen Hükûmet, demokrasi sorunu konusunda da sorumluluk kabul etmemektedir; yargısız infazlar, işçi ölümleri, Uludere’de katledilen çocuklar için de sorumluluk üstlenmemektedir. Bu Hükûmete göre, bu ülkede yaşayan herkes bilerek ölüme atlıyor. Gözaltında öldürülen genç kendi kendini öldürmüştür aslında! İş güvenliğinin olmadığı ortamlarda can veren işçiler kendi bilinçsizliğinden ölmüştür! Van’da kış boyunca hemen her hafta yanan çadırlarda can verenler kendi ihmallerinin sonucunda yaşamlarını yitirmişlerdir! Hrant Dink düşüncelerini açıkladığı için kendi ölümüne sebep olmuştur örneğin! Uludere’de çocuklar mayına basmayı bilmedikleri için ölümle kucaklaşmışlardır! Bildiğiniz üzere, birinci ağızdan, Sayın Başbakan tarafından dile getirildi bu vahim açıklamalar. Koşmasa polis vurmayacak! Taş atmasa panzer ezmeyecek! Kışlaların uzağında dahi olsa, oyun oynamasa asker vurmayacak, küçücük avuçlarında bombalar patlamayacak çocuklarımızın! Klima için kavga etmeseler yangınlar içinde küle dönmeyecekti Urfalı tutsakların bedenleri! Tek başına iktidar olan ülkenin yürütmesi, idaresi kendilerine teslim edilmiş olan bu Hükûmet, ülkede olup biten hiçbir trajedi için sorumluluk kabul etmiyor. Suriye’deki demokrasi sorunu bu Hükûmetin sorumluluğunda. Afganistan’ın iç güvenliği, komşu ülkelere yapılacak olası saldırılarda kullanılacak füze kalkanlarına kurulacak yerin temin edilmesi bu Hükûmetin sorumluluğunda ama bu Hükûmetin icraatları sonucu yaşamından olanların durumu bu Hükûmetin sorumluluğunda değil. İşte, ülkedeki mevcut durum en çok bu nedenle trajiktir ve içinden çıkılmaz bir hâldir. Orta Doğu’da model ülke olmayı en büyük sorumluluk olarak gören bu Hükûmet, kendisini yurttaşının hakkından, hukukundan sorumlu görmediği için hem hak ihlallerinin faili olmakta hem de bu ihlallerin önünü almaktan imtina etmektedir.

 Bu nedenle, tekrar söylemek isterim: İnsan hakkının korunup geliştirilmesine belki de yeryüzünde en çok ihtiyaç duyan ülkelerden biri olmamıza rağmen, demokratik hukuk devleti olma sorumluluğunu taşımayan bu Hükûmetin bu yasayla da, hazırlanış süreçlerinde de ortaya çıktığı üzere, insan hakkı odağından beyhude hareket ettiğini görmekteyiz.

Bu duygu ve düşüncelerle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Birleşime saat 20.00’ye kadar ara veriyorum

                       

 

Kapanma Saati: 19.01


DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 20.03

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 122’nci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

279 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Sayın Başkanım, kanun tasarısının Komisyonda görüşmeleri sırasında, bu tasarının özel sözcüsü olarak İzmir Milletvekilimiz Sayın Hamza Dağ seçilmiş idi ve kararlaştırılmıştı. Yalnız, sehven komisyon raporuna geçmemiş. Bu hususun tutanaklara geçmesi açısından bir açıklama yaptım.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum, tutanaklara geçmiş oldu.

Şimdi, birinci bölümde şahsı adına söz isteyen Alim Işık, Kütahya Milletvekili.

Buyurun Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 279 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’nın birinci bölümü üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, böyle bir kanun tasarısının ülkemiz için gerekli olduğu düşüncemi ifade etmek istiyorum. Ancak “İnsan Hakları Kurumu” adı altında kurulacak olan bir kurumun diğer ülkelerdeki örnekler incelendiğinde, bu Kurumun en belirgin özelliği, özerk ve bağımsız bir kurum olduğu özelliğidir ama ne yazık ki bu kanun tasarısında Kurumun 11 üyesinin 7 tanesinin Bakanlar Kurulu tarafından atanıyor olması, bu kanunun veya bu kanunla kurulan Kurulun daha baştan ölü doğduğunun en önemli delilidir.

Sayın Başbakanın talimatıyla 7 tane kişinin atandığı bir kuruldan iktidarın aleyhine veya iktidarın desteklemediği herhangi bir konuda herhangi bir mağduriyetin giderilmesine yönelik bir kararın alınmasını beklemek, kelimenin en hafif şekliyle, iyi niyetliliktir. Biz bu iyi niyetimizi koruyalım ama bu kanunda eğer bu düzenlemeler yapılmaz ve muhalefetin eleştirileri dikkate alınarak gerekli düzeltmeler gerçekleştirilmez ise bu Kurulun çok önemli bir görev yapamayacağını ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Sayın Bakana biraz önce sordum, 10 Haziran 2012 tarihli Taraf gazetesinde Emre Uslu isimli bir köşe yazarı bir iddiada bulundu, aradan on gün geçti, bu iddia herhangi bir şekilde yalanlanmadığı gibi, tekzibine yönelik bir açıklamada da bulunulmadı. İddia aynen şöyle: “Güneydoğu’da görev yapan askerler ve polisler savaş suçlusu olarak yargılanacaklardır.” Nerede? MİT-PKK görüşmelerinde, dokuz maddeden oluştuğu ifade edilen protokollerde, hakem devlete imza altına alınarak teslim edilen protokolde bu hükmün yer aldığı ifade ediliyor.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yargılanıyorlar zaten, gerek yok. Zaten yargılanıyor garipler.

ALİM IŞIK (Devamla) – Bununla ilgili açıklamayı yüce Meclise ve aziz milletimize iktidar partisinin Sayın Hükûmetinin Başbakan Yardımcısının bizzat açıklamasını yararlı görüyoruz.

Eğer bu durumda, orada, bu milletin bekası, ülkenin geleceği adına şehit olmuş askerlerimizin yakınları, bunlara emir-komuta zinciri içerisinde vatan savunmasını emreden askerler, şehit düşen polisler ve beraber çalıştıkları arkadaşları, yarın terörle mücadele ettiklerinden dolayı savaş suçlusu olarak yargılanacaklar ve bunun mutabakat metninde yer aldığı ifadesi doğru ise burada hiçbir şeyden bahsetmeyelim. Bugün 8 tane can toprağa verildi, biz bunun mücadelesini yapmak zorundayız.

Diğer bir konu: Şehit ailelerine yaklaşık beş yıldır söz verilen bir ikinci iş istihdamı sözü var. Ne hikmetse bugüne kadar bir türlü Hükûmet tarafından bu yüce Meclise bu konu getirilemedi. En son Bakanlar Kurulundan çıktığı iddia edilen metinde, şehit ailelerine verilen ikinci iş sözünün bekâr şehitleri kapsamadığı iddiaları var. O zaman, on dokuz, yirmi, yirmi bir yaşındaki gencecik bekâr evlatlarımızı oralarda niye şehit veriyoruz Sayın Bakanım? Dolayısıyla, bunun mutlaka açıklanması gerekiyor.

Şimdi, bu kanunun sıkıntılı birkaç maddesi var. Bunlardan birisi -biraz önce ifade ettiğim- Kurulun yapısıyla ilgili düzenleme. Bir diğeri, Kurul Başkanı, başkan yardımcıları ve diğer üyeler herhangi bir şekilde tutuklanamayacaklar, yargılanamayacaklar, sorgulanamayacaklar. Böyle bir hüküm olabilir mi değerli milletvekilleri? Nasıl güveneceksiniz o zaman bunlara? Siz, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bir şekilde imtiyazlı bir kesim yaratacak bir düzenlemeyi bu yüce Meclise nasıl getirebiliyorsunuz? Bunun çıkartılması lazım.

Diğer taraftan, yine, Kurulun, İnsan Hakları Komisyonuna bilgi sunmasıyla ilgili belirsizlik var, bunun da giderilmesi lazım. Bu konudaki önergelerimiz yeri geldiğinde sizlerle paylaşılacak. Bu vesileyle hepinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –  Teşekkür ediyorum.

Bölüm üzerinde şahsı adına söz isteyen Ahmet Salih Dal, Kilis Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AHMET SALİH DAL (Kilis) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; oluşturulacak olan Kurum genel olarak insan haklarını korumak ve geliştirmek yönünde çalışmalar yapmak, bu çerçevede insan hakları ihlali iddialarını incelemek ve araştırmak, mevzuat ve uygulamayı izlemek, bilgilendirme, bilinçlendirme ve eğitim faaliyetlerini gerçekleştirmek, öneri ve tavsiyelerde  bulunmakla görevli ve yetkilidir. Ülkemizin şimdiye kadar ulusal insan hakları kurumuna sahip olmaması uluslararası düzeyde ve özelikle Avrupa Birliği üyeliği sürecinde  sıklıkla eleştirilmekteydi. Kurum görev ve yetkileri açısından bağımsız, idari ve mali açıdan özerk, kendi bütçe ve personeline sahip Türkiye İnsan Hakları Kurumunun kuruluşunu düzenlemektedir. Kurumun karar organı olan Türkiye İnsan Hakları Kurulu 11 üyeden oluşmaktadır.  Bunlardan 2 üye Cumhurbaşkanı, 7 üye Bakanlar Kurulu, 1 üye YÖK, 1 üye de baro tarafından seçilmektedir. Başkan ve ikinci başkan bu üyeler tarafından seçilir.

Değerli milletvekilleri, tasarının hazırlık çalışmalarında Paris Prensipleri’ne uygun olmadığı yönünde eleştiriler gelmiştir. Oysa ki Paris Prensipleri çoğulculuğun sağlanmasında iki noktaya vurgu yapmaktadır. Bir: Ulusal kurumların görev ve yetkileri insan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum güçleriyle etkili iletişime imkân verebilecek şekilde donatılmalıdır veya bu güçlerin kurumda çoğulcu bir şekilde temsiline imkân tanınmalıdır. Tasarı her iki noktayı da karşılamaktadır. Zaten Paris Prensipleri de  tavsiye niteliğinde olup ülkeleri bu kurumları kurmaya veya güçlendirmeye davet ve teşvik etmektedir.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin demokratik açıdan ne kadar ileride olduğunu Kurulun üye seçiminden de çok rahatlıkla anlayabiliyoruz. Paris Prensipleri’ne tam uyumlu görülen Fransa’da başkan ve üyeler başbakan tarafından atanmaktadır, İngiltere’de ise ilgili bakan tarafından atanmakta iken ülkemizde 11 kurul üyesi farklı makamlar tarafından atanırken Başkan ve ikinci başkan üyelerin seçimiyle belirlenmektedir.

Tasarıya göre Türkiye İnsan Hakları Kurumu bütçesinin özel oluşundan ve özerk bir kurum olmasından dolayı görev ve yetkilerinde bağımsızdır. Kimse görevleriyle ilgili konularda Kuruma emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz, dolayısıyla Kurumun bağımsızlığı teminat altına alınmıştır. Avrupa Birliği ve diğer ülkelerde kurumun bağımsızlığı tartışılabilmektedir.

Ülkemizin demokratikleşmesi bakımından çok önem arz eden Türkiye İnsan Hakları Kurumunun yasalaşması hâlinde hayırlı olacağına inanıyor, tasarının hazırlanmasında emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şimdi bölüm üzerinde on beş dakika süreyle soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Sayın Işık, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, biraz önce ifade ettiğim konuda cevap istiyorum. Bu iddialar doğru mudur? Doğruysa, Sayın Başbakanın “özel temsilci” olarak gönderdiği ve bu görüşmelerde Sayın Başbakan adına konuştuğunu beyan eden o günkü Başbakan Müsteşar Yardımcısı -bugünkü MİT Müsteşarı- bu mutabakat altına alınan sözü kimin adına vermiştir? Bu kişinin yargılanmaması yönündeki mücadelenizin sebebi bu mudur? Bu konuda bir tekzipte bulunmayı düşünüyor musunuz?

İkincisi, bu Kurumun yurt dışı temsilciliklerinin hangi ülkelerde açılması düşünülmektedir? Kanunda iki ülkede açılabileceği ifade edilmektedir. Bu konuda bir fikriniz var mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Serindağ…

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, demin bir soru sormuştum. Sayın Bakan kurulların bağımsız olduğunu söyledi. Şimdi dikkatinize sunuyorum: 3046 sayılı Kanun’da, Avrupa Birliği Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile yapılan değişiklikle bakanlara bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların her türlü faaliyet ve işlemleri üzerinde denetleme hakkı getirilmiştir ve bu şekilde bu kurumların mali ve idari özerklikleri zedelenmiştir, sona erdirilmiştir. Sayın Bakan da kürsüde konuşurken -dil sürçmesi olduğunu zannetmiyorum- “RTÜK bana bağlıyken” deyimini kullandı. Tüm bunlar bağımsız kurulların bağımsız olmadığını, Hükûmete bağlı kurumlar şeklinde çalıştığını ortaya koymaktadır. Devlet adamlarının en büyük özelliği halka doğruları söylemektir. Sayın Bakan bu yanlışı düzeltecek mi?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tuncel…

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakana biraz önce sormak istediğim soru yarım kalmıştı. Özellikle cezaevlerinde hak ihlalleri çok fazla, insan onuruna yakışmayacak uygulamalar var. Bunlardan birisi Maraş Elbistan Cezaevi ve Malatya Cezaevinde uygulanmak istendi ve özellikle kadın tutuklular buna itiraz ediyorlar, cezaevlerinde kadınların kaldığı koğuşlara kamera yerleştirilmesi konusunda. Bu, bilgileri dâhilinde midir? Nasıl bir uygulamayla…Yani bu genel olarak cezaevlerinde uygulanan bir yöntem midir? Zaten denetimi altında olunan bir yerde neden koğuş kamerayla izlenme gereği duyulur? Bu insan onurunu zedeleyen bir nokta.

İkincisi, Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Cezaevinde, yine saat 17.00’den sonra avukat görüşlerinde bile çıplak arama denilen bir yöntemle tutuklunun içerideyken çıplak aranması gibi bir yaklaşım var, bu insan onurunu çok zedeleyen bir durum. Bu uygulamaların önlenmesi konusunda herhangi bir çalışma var mı? Belki sorumlu Adalet Bakanıdır ama temelde Hükûmettir bu konuda. Bu sadece birkaç örnek, genel olarak cezaevlerinde bu tip insan hakları ihlalleri yoğun yaşanıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Şanlıurfa Cezaevinde bulunan Milletvekilimiz Sayın İbrahim Ayhan 13 Haziran tarihinde bana bir telgraf çekti ve Urfa Cezaevinde yaşanan baskıları, sıkıntıları, bütününü yazan bu telgraf, isyandan sonra, yedi gün sonra, 20 Haziranda bana ulaştı. Bugün bunu Meclis Başkanına, İnsan Hakları Komisyon Başkanına ilettim. Bu konuda bir milletvekilinden bir milletvekiline gönderilen bir telgrafın yedi gün yöneticiler tarafından, cezaevi yönetimi tarafından tutulup üstelik de bu cezaevi sorunlarını aktaran bu telgrafın tutulma nedeni nedir? Neden böyle bir uygulama yapmıştır cezaevi? Bu konuda bir çalışma yapılmış mıdır, bunun cevabını istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

İlk soruyla ilgili biraz önce cevap verdim aslında. Hiçbir temeli olmayan, yanlış, aslı astarı olmayan iddialardır. İnsanlar bir yerlerde bir şeyler yazıyorlar diye… Bunların hemen hepsi her zaman tekzip edilmeyebiliyor yani belki farkına bile varılmamıştır.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ya, bant çıkıyor ortaya, nasıl bir yerde bir şeyler yazılıyor?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Ama Sayın Başbakanın “Ben gönderdim.” dediği kişi.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Esasen, mutabakat diye de bir şey yoktur, öyle bir belge de yoktur, öyle bir konu da yoktur, bunu da bu vesileyle tekrar ifade edeyim değerli milletvekilleri. Yani öyle bir, sözü edilen manada bir mutabakat belgesi, şuna karar verilmiş, buna karar verilmiş -biz çok açığız bu konularda- yani öyle bir şey de söz konusu değil.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Hakem devlet var mı, giden görüşmeci var mı? Neyi yok yani bu hakem devlet yok mu orada?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – “Yurt dışı temsilcilikleri nerede?” O konuda henüz bir karar verilmiş değil.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yahu, kaçamayacaksınız bundan Sayın Bakan, kaçamayacaksınız, boş ver, kaçamayacaksınız bu işlerden.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Yurt dışı temsilcilikleri…

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Önce yalanlamadınız mı kaç defa Sayın Bakan?

BAŞKAN – Sayın Milletvekili, lütfen, soru sordunuz, Sayın Bakan cevap verecek, müsaade buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Bana sıra geldiyse, bana sıra geldiyse…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ama soruya doğru cevap vermiyor ki! Sayın Başkan, böyle bir cevap olmaz.

BAŞKAN – Ama müsaade edin bir cevap versin Sayın Bakan.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bant çıkıyor ortaya, her şey çıkıyor ortaya, Sayın Bakan “Yok böyle bir şey.” diyor. Böyle bir cevap olur mu?

BAŞKAN – Sayın Bakana biz ne söyleyeceğini dikte edemeyiz ki.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Canım, ne söyleyeceğini bir devlet adamının… Böyle bir cevap olur mu ya, Allah Allah!

BAŞKAN – Herkes kendi cevap verecek. Lütfen bir oturun, müsaade edin.

Buyurun Sayın Bakan.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Dürüst olsunlar ya, biraz, şöyle dürüst olsunlar, şu kadar! Şu kadar dürüst olsunlar ya!

BAŞKAN – Lütfen oturun Sayın Uzunırmak.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz, Sayın Milletvekilim, biz hep dürüstüz.

BAŞKAN – Böyle bir usul yok.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ya, boş verin siz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz -inanın inanmayın- açık ve dürüstüz, ne yaparsak söyleriz, ne yaparsak söyleriz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ya, bant çıkıyor ortaya, sen diyorsun ki… Hakem devlet çıkıyor ortaya, hakem devlet, sen diyorsun ki: “Yok böyle bir şey.” Hakem devlet çıkıyor ortaya.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Ben söylüyorsam, benim yaptığım budur, inanıp inanmamak sana aittir.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Başbakan “Ben gönderdim.” diyor. Neyini inkâr ediyorsunuz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Tamam.

Yurt dışı temsilcilikleri…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bu, Meclis kayıtlarına geçiyor, neyini inkâr ediyorsunuz ya!

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, lütfen oturun.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın)  – Allah, Allah! “Ben gönderdim.” diyor.

BAŞKAN – Sayın Bakan, siz buyurun cevap verin. Lütfen Sayın Uzunırmak…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Yurt dışı temsilcilikleriyle ilgili…

Tabii, biz nezaketle cevap veriyoruz, ondan sonrası size ait.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yalanla cevap veriyorsunuz, nezaketle değil!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Ne cevap veriyorum?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Başbakan diyor ki: “Ben gönderdim.”

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, soru sordunuz cevap veriyor Sayın Bakan, böyle bir usul var mı Sayın Uzunırmak? Lütfen…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Bakın, nezaketle oturun…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Nasıl olacak yani! Doğru söylemeyen kişiye nezaket mi göstereceğiz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Ben size öyle bağırmam. Bakın, öyle bağırmayın! Bağırmayın!

Sayın Başkan…

BAŞKAN – Lütfen oturun Sayın Uzunırmak.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yani doğruyu söylemeyip burada bizi mi kandıracaksın?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz hep doğru söyleriz. Biz hep doğru söyleriz.

BAŞKAN – Sayın Bakan, siz lütfen Genel Kurula hitap edin.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Başbakan “Ben gönderdim.” diyor, sen diyorsun “Yok böyle bir şey.”

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, lütfen…

SEYFETTİN YILMAZ (Adana) – Saklamadınız mı?

BAŞKAN – Sayın Bakan, siz lütfen Genel Kurula cevap verin.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz hep doğruyu söyleriz, hiç yalan söylemeyiz. Hiç yalan söylemeyiz.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Tabii, tabii, Deniz Fenerinde de doğruyu söyledin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Allah yalan söyleyenin iflahını söksün! Allah kahretsin! Oldu mu?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Belki beni vesile kılar senin iflahını sökmeye!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz yalan söylemeyiz Beyim, yalan söylemeyiz. Biz, ne siyaset için yalan söyleriz ne şahsi meseleler için yalan söyleriz, biz dürüstçe yaşarız, yaptığımızı açıkça yaparız.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – O zaman Başbakan yalan söylüyor “Ben gönderdim.” diyerek!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Başbakanın söylediğini iyi anlarsan, o öyle söylemiyor. Sen onu anlamak istediğin gibi anlıyorsun, anlamaya devam et! İstediğin gibi anlamaya devam et!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Başbakan “Hakan Fidan’ı ben gönderdim.” diyor.

BAŞKAN – Sayın Bakan…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, soru soruyorlar, cevapları dinlemiyorlar. Sayın Bakan yazılı cevap versin dinlemiyorlarsa!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – İstediğiniz gibi anlamaya devam edin! Bizim yaptığımız, ettiğimiz açıktır, istediğiniz gibi anlayın! Tamam! (MHP sıralarından gürültüler)

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Yalan söyleyen alçaktır!

MUHARREM VARLI (Adana) – Sen de istediğin gibi anlamaya devam et be! Ne yapacaksın, bizi mi döveceksin Sayın Bakan?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…Sayın Bakanın cevabını niye dinlemiyorsunuz?

MUHARREM VARLI (Adana) – Sayın Bakan cevap vermiyor ki, azarlıyor ya!

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – İşinize gelmiyor, rahatsız oluyorsunuz!

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Biz doğruyu söylemediği zaman rahatsız oluyoruz!

BAŞKAN – Lütfen… Bu doğru bir tarz değil sayın milletvekilleri.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Biz hamdolsun, ülkemiz için, milletimiz için neyi yaparsak açık yaparız, sorumluluğunu yükleniriz, hiç kimseden çekinmeyiz, hiç kimseden korkmayız, yaptığımız neyse ülkemiz içindir, bugün olsa yine yaparım. Hepsini yine yaparım, bunu da söylüyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Oslo açığa çıkmadan açık mı yaptınız?

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Kayseri Meydanı’nda duruyor o laf.

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak, böyle bir usul var mı?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sabote ediyor Sayın Başkan. Doğruları sabote ediyor burada.

BAŞKAN – Lütfen…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “Lütfen” diye oraya söyleyin, bana değil.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bakan doğruları sabote ediyor, Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Hak ihlallerinin… Tabii bu Maraş, Elbistan, şeyle ilgili, Sayın Milletvekilimizin sorusu, tabii o konuda ben de bilgi alayım, size sunayım.

Burada, tabii, Sayın Kaplan’ın, cezaeviyle ilgili, milletvekillerinin cezaeviyle ilgili konuda da benim şu anda kendisine verebileceğim…  Özel konuyla ilgili, bir sayın milletvekilinin Şanlıurfa’da… Onu bilemiyorum.

Bir de burada bir soru var. Şimdi, müsaade ederseniz onu biraz açıklayayım ben. Bir sayın milletvekili “Bu kurullar -üst kurulları kastediyor zannediyorum- bağımsız değil, şöyle bir şey getirildi.” diyor. 

Değerli arkadaşlar, üst kurulların statüsü, ifade ettiğim gibi, Hükûmetle ilişkili kurullardır. Bunların, bağlı, ilgili ve ilişkili kurulların yasada -burada o yasa da var- 3046 sayılı Yasa’da devlet sistemindeki bu bağlılıklar ifade edilir. İlişkili kurullar bağımsız çalışırlar. İlgili kurullar ise yönetim kurulları vardır ama bazı hususlarda yine irtibatları vardır. Bağlı kuruluşlar ise bakanlıkların genel müdürlükleri gibi, hepsi bildiğimiz tam bağlılık içindedir.

Ben burada bir kelime kullandım diye… Bu, şu manada: Devlet bakanlıklarına, başbakan yardımcılarına kurumlar irtibatlanır. Sorumlu olduğunuz kurumlar vardır. O manada, Devlet Bakanıyken RTÜK benimle irtibatlı bir kurumdu. Yani kelime istismarına gerek yok yani ne demek istediğimiz belli, RTÜK, BDDK, İhale Kurumu gibi bizde 8 tane üst kurul vardır biliyorsunuz, bunlar ilişkili kuruldur ve hepsinin statüsü aynıdır. Bunlarla ilgili siyasi, bağlı olduğu bakanın fazla bir yetkisi yoktur. Onlar, kendi kurulları vardır, kararlarını kendileri alırlar. Yani ben onu burada özellikle açıklamak istiyorum. Buradaki şeyle ilgili ise, bizim getirdiğimiz İnsan Hakları Kurumuyla ilgili ise, onu tekrar ifade etmek istiyorum: Bu, bağımsız bir kurumdur, yani ilişkilidir. Kendi kurulu var; zaten kanunda kurulun görevleri yazıyor. Bütçesine dahi Kurul kendisi karar verecek. Sadece ilgili, ilişkili bakan, Meclisteki bütçesini savunur. Onun dışında, Kurul, kendi kararlarını alır, bütün atamalarını kendisi yapar. Kanunu şöyle açıp, iyice lütfen bir maddelerini okursanız bunu göreceksiniz. Bütün tasarrufları Kurulun kendi kararlarıyla olur. Aynen bizim bugünkü üst kurullarda olduğu gibi.

Tabii, burada özellikle Kurumun bağımsızlığını sağlamak bizim kendimizin arzu ettiği bir şey yani biz şunu istiyoruz: Vatandaşlarımızın insan hakları ihlalleriyle ilgili hakkı, hukuku iyi korunsun. Bir Hükûmet olarak bizim bunu en iyi şekilde yürütmek istememizden daha tabii bir şey yoktur. Milletin güvenini kazanmak, milletin sevgisini kazanmak, milletin oyunu almak. İnsanımıza, milletimize biz daha insanca yaşama ortamını sağlamak için çalışıyoruz. Hükûmetler bunun için çalışır.

Ha, İnsan Hakları Kurumu ne yapacak? O da bu konuda zemin oluşturacak, eğitim yapacak, böyle bir bilincin gelişmesi için çalışacak. Neticede, insan hakları alanında duyarlılığı artırmak için bu Kurum elinden geleni yapacak. Yani bu Kurumu bağımsız, en bağımsız… Yarın o üyeler atandığında inşallah sizler de -Meclisimize de gelir bilgi veririz- değerli milletvekilleri göreceksiniz, Türkiye’de insan hakları konusunda en fazla emek vermiş, tecrübeli, bu konuda gerçekten katkı verecek üyeler buraya atanacaktır. Yani biz o konuda da en iyisini yapma gayreti içinde olacağız. Bu kurulların, buranın, İnsan Hakları Kurumunun bu konuda en iyi hizmet yapmasını en çok biz isteriz çünkü Hükûmetin, başta, kendi menfaatinedir insan haklarını en fazla koruyan olmak yani bundan daha tabii bir şey olmaz.

Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Sayın Serindağ, buyurun.

ALİ SERİNDAĞ (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bir süre önce, partinize mensup bir milletvekili, Gaziantep’te organize bir suç çetesi olduğunu, bu çetenin Gaziantep’in sermayesini, ticaretini ve siyasetini dizayn ettiğini iddia etmiştir. Bu husus gazetelerde yer almıştır. Gene, bu organizasyonun içerisinde bazı mahallî siyasetçilerin bulunduğunu da ifade etmiştir. Hatta bir ayağının Emniyet Müdürlüğünde olduğunu ifade etmiştir. Bu konuda ne işlem yapıldı, ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Benim vereceğim bir cevap yok.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Süre tamamlanmıştır.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yazılı verin, yazılı.

BAŞKAN – Birinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi birinci bölümde yer alan maddeleri, varsa o madde üzerindeki önerge işlemlerini yaptıktan sonra ayrı ayrı oylarınıza sunacağım.

Birinci madde üzerinde iki adet önerge vardır, okutup işleme alıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 1. maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Madde 1-

(1) Bu Kanunun amacı, Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini sağlamaktır.

(2) Kanun, Türkiye İnsan Hakları Kurumunun kurulması ile teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin esasları kapsamaktadır.

          Sezgin Tanrıkulu              Malik Ecder Özdemir                         Levent Gök

                 İstanbul                                  Sivas                                          Ankara

            Mahmut Tanal                    Hüseyin Aygün                           Orhan Düzgün

                 İstanbul                                Tunceli                                         Tokat

              Veli Ağbaba                         Melda Okur                                 Özgür Özel

                 Malatya                                İstanbul                                        Manisa

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 1’inci maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

             Hasip Kaplan                      Pervin Buldan                           Ertuğrul Kürkcü

                   Şırnak                                   Iğdır                                          Mersin

                Erol Dora                        Sebahat Tuncel                              Demir Çelik

                  Mardin                                İstanbul                                          Muş

“Madde 1- Bu Kanunun amacı, insan haklarının korunması ve geliştirilmesini sağlamak ve Türkiye İnsan Hakları Kurumunun kurulması ile teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin esasları düzenlemektir.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılamıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel. (BDP sıralarından alkışlar)

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1’inci madde üzerine söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, burada önemli bir konuyu konuşuyoruz, özellikle Türkiye’de insan hakları ve özgürlükler konusu ciddi bir sorun alanı, sadece cezaevlerinde değil, aslından bütün alanlarda ciddi anlamda bir problem. Bu Hükûmet ilk başladığında, daha doğrusu geçen dönem “işkenceye sıfır tolerans” diye başlamıştı, bu kürsüde çok defa edildi. Sayın Bakanın kendisi özellikle açılım sürecinde yine insan haklarına ilişkin sıfır toleransla yaklaşacaklarını ifade ettiler. O günden bugüne burada ne yazık ki işkenceye sıfır tolerans yerine, her yer işkence haneye dönüştü. İşte, insanlar HES’lere karşı olduğu için şiddete maruz kaldı, sokakta ana dilde eğitim istedikleri için, parasız eğitim istedikleri için ya da cezaevlerindeki durumu ifade etti… Artık insanlar diri diri yakılmaya başlandı. Bu, Türkiye’de insan hakları raporunun ne hâle geldiğini gösteriyor. Tabii ki bir kurulun olması önemli ama bu kurulun bağımsız olması, gerçekten sorunları çözer bir nitelikte olması gerekiyor. Ama ne yazık ki burada çıkarılan bütün yasalar “Avrupa Birliği istedi.” diye yapılıyor ve bunun gereği yerine getirilmiyor.

Sayın milletvekilleri, bu ülkenin en temel sorunlarına dokunmayan bir yaklaşım var burada. Bu ülkenin temel sorunu Kürt sorunu, bu sorun çözülmediği sürece de bu alanda da insan hakları ihlalleri ne yazık ki devam edecektir. Çatışmaların, savaşın yoğun olduğu yerler de en çok insan hakları ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Bu, sadece Türkiye’ye özgün bir durum değildir çünkü “Terörle mücadele ediyoruz.” adı altında bütün özgürlükler gasbedilmektedir. Türkiye’de neredeyse herkes teröristtir. Dünyada en çok teröristi olan ülke hâline geldik. Şimdi, bu bizim sorumuz mudur, değil midir; bu sorunu çözecek miyiz? Şimdi, burada bazen muhalefet liderlerinden ve diğer muhalefet partilerine mensup arkadaşlarımızla konuşurken bu ülkenin temel sorununa ilişkin böyle bir “Nasıl çözeriz?” yaklaşımından ziyade, bu sorunu görmezden gelen bir noktaya ya da daha milliyetçi yönlere çevirmek isteyen bir yaklaşım olamaz.

Sayın milletvekilleri, farkında mısınız bu ülkede onlarca farklı kimlik ve kültür var; bu ülkede 20 milyon Kürt var, bu insanların hak ve özgürlük sorunu var. Bu insanlar her gün insan hakları ihlallerine maruz kalıyor, her gün hakları gasbediliyor. Bu ülkede insanlar barış istedikleri için, ana dilde eğitim istedikleri için terörist ilan ediliyorlar. Nasıl çözeceğiz biz bu meseleyi? Bu yaklaşımı çözmediğimiz sürece, değiştirmediğimiz sürece insan haklarından, demokrasiden, hukuktan bahsetmek mümkün değildir çünkü tam da bu yaklaşım, terörizm yaklaşımı bu sorunları beraberinde getirmektedir. Biz bunu yapamadığımız sürece bu ülkede gerginlik olacaktır. Bu kürsüde her gün başsağlığı diliyoruz, bu bizim sorunumuz değil midir? O zaman bu sorunu çözeceksek herkes elini taşın altına koyacak ama böyle milliyetçilik yaparak falan değil yani, bu ülkenin temel sorununu gelip çözeceğiz. Bu ülkede Türk ne hakka sahipse Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni de aynı hak ve hukuka sahip olmalıdır, demokrasi bunun gereğidir. Bunu sağlamadığımız sürece bu ülkede insan hakları ihlallerini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bugün cezaevleri niye bu kadar dolu? 8 bin tane BDP’liyi KCK’li diye cezaevine gönderdiniz, milletvekilleri cezaevinde, belediye başkanlarımız cezaevinde. Hatta o kadar hızlı ki AKP Hükûmeti, belediye başkanımız daha tutuklanmadan ikinci gün görevden alma yazısı geliyor. Nasıl oluyor bu? Şimdi, bunları konuşmadığımız sürece istediğimiz kadar insan haklarından bahsedelim, bu sadece göstermelik adımlar olmaktan öteye geçmez. Samimiyet bu değildir. Samimiyet olacaksa o zaman sorunlarımızı çözeceğiz yani, insan hakları ihlallerini böyle çözebiliriz. Siz bir halkın haklarını gasbediyorsanız, dilini, kimliğini, kültürünü gasbediyorsanız orada tabii ki en büyük insan hakkı ihlali vardır. Şimdi, biz bunu çözecek miyiz, çözmeyecek miyiz? Şimdi, bu ülkenin en temel sorunu bugün İmralı’da kilitlenmiş durumdadır. Bunu polemik yapacağımız yere bu sorunu nasıl çözeceğiz? Sayın Öcalan on bir aydır ailesiyle, avukatlarıyla görüştürülmüyor, avukatları tutuklanmış durumda ve bu gerginliğe neden oluyor, savaşı derinleştiriyor, çatışmayı derinleştiriyor.

Şimdi, bu sadece BDP’nin de sorunu değil, bütün buranın sorunudur. Eğer gençlerimizin yaşamını yitirmesini istemiyorsak, eğer gerçekten demokratik bir Türkiye istiyorsak, eğer gerçekten halkların eşitlik temelinde kardeşliğini istiyorsak o zaman gereğini yerine getireceğiz, o zaman bu işi oturup birlikte çözeceğiz.

Müzakereden bahsediyor herkes: “Müzakere masasından kalkın.” Müzakere masasına oturulmuş mu ki kalkılsın? Oturulmadığı için sorun var zaten, oturulmadığı için sorunlar çözülmüyor, konuşamadığımız için… Bu olmadığı sürece Türkiye’de gerçek anlamda insan haklarından bahsetmek mümkün değildir sevgili arkadaşlar.

Ben bir kez daha herkesin şapkasını önüne indirip biraz daha bu perspektiften düşünmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hepinizi selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 1. maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Madde 1-

(1) Bu Kanunun amacı, Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini sağlamaktır.

(2) Kanun, Türkiye İnsan Hakları Kurumunun kurulması ile teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin esasları kapsamaktadır.

                                                                           Mustafa Sezgin Tanrıkulu (İstanbul) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılamıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde Hüseyin Aygün, Tunceli Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

HÜSEYİN AYGÜN (Tunceli) – Sayın Başkanım, çok sağ olun.

İnsan hakları ihlalleri bakımından bu kadar bereketli olan ama Genel Kurulda da ilginin bu kadar zayıf olduğu bir oturumun sonunda muhtemelen Bilgi Edinme Hakkı Yasası’yla oluşan heyecanı yok eden Bilgi Edinme Kurulu müessesesine benzer bir sonuç önümüzdeki haftalarda bizi bekliyor. O zaman da büyük bir beklenti vardı, bundan sonra idare denetlenecek, bilinmeyen sırlar kamuoyu tarafından öğrenilecek, yönetenler hesap verecek ama bugün kaç kişinin Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanmak için dilekçe verdiğini araştırırsanız hemen hemen hiç kimsenin başvuru yapmadığını çünkü bilgi edinme mekanizmasının işlemediğini görürsünüz.

Sevgili milletvekilleri, son beş gün içinde öyle olaylar oldu ki aslında İnsan Hakları Kurumunun, üzerinde tartıştığımız tasarının da ne kadar hayati bir değere sahip olduğunu görmek mümkün. Pankart açtıkları için ceza alan Berna ve Ferhat’ın gerekçeli kararı yayımlandı mesela. Mahkeme, Hükûmete dönük olası tepkileri de hafifletmek kaygısıyla olsa gerek, cezanın pankarta dayanmadığını, pankartın altındaki imzalardan ötürü örgüt üyeliğinden ceza verildiğini söyledi. Urfa’da 13 kişi öldü. Biz dün cezaevini gidip inceledik. 13 kişinin yandığı koğuşa girdik. Kitap, yatak ve terlik kokusuna yanmış insan kokusu eşlik ediyordu ve çok vahim bir manzara vardı. Oradan, seçilmiş İbrahim Ayhan’ın (BDP’li milletvekili) koğuşuna da gittik. İnanın ki 3 kişilik koğuşta nasıl 20 kişinin kaldığını, içeride nasıl nefes aldıklarını oraya gitmeden anlamanız mümkün değil. Biz orada denetim ve inceleme görevini yaparken Sayın Başbakanın açıklaması cep telefonlarına geldi. Cezaevi isyanlarının tümünün örgütle bağlantılı olduğunu söyledi. Dolayısıyla Komisyonun da aslında bir inceleme yapmasının, sonunda hazırlayacağı raporun hiçbir öneminin olmayacağı bu demeçten sonra görülmüş oldu.

Bu sabah Taksim’e neden cami yapılması gerektiğini kararlaştıran yargı, Taksim’in popülasyonunun değiştiğini ve camiye ihtiyaç olduğunu söyledi. Birkaç gün evvel Didim Cemevi’ne Didim’in Kaymakamı bir tebligat göndererek cemevini hazine arazisi üzerinde olduğu için otuz gün içinde yıkacağını ilan etti.

Anlaşılıyor ki yaşam hakkı, cezaevinde insani muamele görme, düşünce özgürlüğü, ifade hakkı, ibadet ve inanç hürriyeti bakımından büyük sorunlar var. Özetlediğimiz son beş günün gelişmeleri bunu ortaya koyuyor. Ama eğer Başbakan, bir komisyon cezaevi denetimi içinde görev yaparken “Bu, terörle bağlantılıdır, cezaevleri isyanları masum değildir.” derse, o ülkede ne ölüp giden 13 Kürt’ün hesabı sorulabilir, bu konuda bir müzakere yapılabilir ne de cezaevleri insanileştirilebilir. Zaten, Bakanlığın yeni cezaevleri yapma projesi de meselenin anlaşılmadığını, içerideki sorunların anlaşılmaya çalışılmadığını gösteriyor. Bu bakımdan, hani çok iyi bir Türkiye İnsan Hakları Kurumu yapsanız bile, eğer yürütme, yasama ve yargı arasındaki ilişkiler, kuvvetler ayrılığı prensibi, bağımsız bir yargı ve saydam, demokratik bir medya olmazsa o ülkede demokrasinin de kurulmasını bekleyemezsiniz. Kuşkusuz ki sizden evvel de Türkiye çok iyi bir ülke, demokratik bir ülke değildi ama gerçekten, büyük bir dürüstlükle şunu görmek lazım: Bütün veriler bakımından daha kötüye gidiyor, çok övündüğünüz ekonomi hariç bütün veriler Türkiye'de aslında alarm zilleri çaldığını gösteriyor, özellikle içerideki 132 bin tutuklu bakımından. Hükûmete… Hani neden korkarlar, neden çekinirler? Kendisini denetleyen Avrupa Birliği, ordu, Anayasa Mahkemesi gibi kurumların etkisizleştirildiği, Avrupa Birliğinden sorumlu Egemen Bağış’ın her gün Avrupalılara fırça attığı bir ülkede Paris İlkeleri’nin ne kadar caydırıcı olduğunu da takdirlerinize sunuyorum ama gerçekten cezaevleri çok felaket hâlde ve bu 13 ölü aslında bize yol göstermeliydi fakat bırakın o 13 ölüyü, bugün Dağlıca’da ölen 8 şehidi bile tartışamıyoruz çünkü Türkiye’deki ölümlere, katliamlara, kendini yakmalara, barbarca hayatına son vermelere kamuoyu da, medya da neredeyse alışmış durumda.

Dolayısıyla, değerli milletvekilleri, Bilgi Edinme Yasası’nda yaşanan hayal kırıklığına benzer yeni bir devlet kurumu yaratmayalım. Muhalefetin eleştirilerini bence dikkate alın. Aksi hâlde, önümüzdeki haftadan itibaren bu kurumun ne kadar işlevsiz olduğunu görürsünüz. Sayın Bakan “Dürüst, yetkin memurları atayacağız bu Kurulda görev yapacak.” dedi ama Ertuğrul Yalçınbayır’ın başına gelenleri de lütfen unutmayın.

Hepinizi selamlıyorum. Çok teşekkürler. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum…

III. – YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yoklama istiyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Aynı zamanda yoklama talebi var, yerine getireceğim.

Sayın İnce, Sayın Akar, Sayın Aygün, Sayın Serindağ, Sayın Demiröz, Sayın Susam, Sayın Tanal, Sayın Özgündüz, Sayın Yüksel, Sayın Bayraktutan, Sayın Tunay, Sayın Özel, Sayın Moroğlu, Sayın Köprülü, Sayın Tanrıkulu, Sayın Türmen, Sayın Güven, Sayın Tezcan, Sayın Onur, Sayın Kaleli.

İki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

                       

 

Kapanma Saati: 20.46
BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 20.58

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 122’nci Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

279 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün ve arkadaşlarının önergesinin oylanmasından önce yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi yeniden elektronik cihazla yoklama yapacağız.

III - YOKLAMA

BAŞKAN - Yoklama için iki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (Devam)

 

BAŞKAN – Tasarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün ve arkadaşlarının önergesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

2’nci madde üzerinde iki adet önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 2. maddesine aşağıdaki bendin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

(d) Ulusal Komiteler: Irkçılık, Cinsiyetçilik ve Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Komitesi, İnsan Hakları İhlallerini Önleme ve İhlal iddialarını Araştırma Komitesi, Sığınmacı Sorunları ve İnsan Ticaretiyle Mücadele Komitesi, Mevzuatın İnsan Haklarına Uygunluğunu İzleme Komitesi, İnsan Hakları Eğitimi Komitesi ve Bioetik Komitesini,

          Sezgin Tanrıkulu              Malik Ecder Özdemir                         Levent Gök

                 İstanbul                                  Sivas                                          Ankara

            Mahmut Tanal                    Hüseyin Aygün                             Melda Onur

                 İstanbul                                Tunceli                                       İstanbul

            Orhan Düzgün                      Veli Ağbaba                                 Özgür Özel

                   Tokat                                 Malatya                                        Manisa

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 2’nci maddesine aşağıdaki (d) bendinin eklenmesini arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

             Hasip Kaplan                      Pervin Buldan                           Ertuğrul Kürkcü

                   Şırnak                                   Iğdır                                          Mersin

              Demir Çelik                           Erol Dora                                Sebahat Tuncel

                    Muş                                   Mardin                                       İstanbul

d) İhlal izleme birimleri: İşkence ve kötü muameleyi izleme birimini, cezaevi izleme birimini, ırkçılık, cinsiyetçilik, ayrımcılık ve nefret söylemini inceleme birimleri, göçmen ve sığınmacı birimlerini ifade eder"

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) -  Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Hasip Kaplan, Şırnak Milletvekili.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Şanlıurfa’da 13 yurttaşımız kömür olduktan sonra bu önergeyle ilgili oylarınızı kullanırken elinizi vicdanınıza koyun. Cezaevi izleme komitesi birimi, ihlal, işkence, kötü muamele, ırkçılık, cinsiyetçilik -kadın milletvekillerine sesleniyoruz- ayrımcılık, her türlü ayrımcılık ve nefret söylemi. Eğer bir insan hakları kurumu kurulacaksa bunları izlemeyecek de ne yapacak? Bakın biz çok tarihî bir fırsatı iktidarın kaçırdığını buradan uyarmak istiyoruz. Tarihî bir fırsat kaçırılıyor. Çok önemli kararlar alıyorsunuz ama yanlış alıyorsunuz, tek başınıza alıyorsunuz, monolog demokrasisi yapıyorsunuz. Sizi biz değil, bütün dünyanın evrensel insan hakları  kuruluşları, Türkiye’nin bütün sivil insan hakları kuruluşları eleştiriyor. Ne diyor? İHD’den, MAZLUMDER’e, Türkiye İnsan Hakları Vakfından tutun Uluslararası Af Örgütü Mülteci Koordinasyonuna kadar, TESEV’den tutun Helsinki Yurttaşlara kadar hepsi uyarıyor. Diyor ki: “Kapsayıcı değil, şeffaf değil, birey yurttaşı değil devlet merkezlidir.” bence devlet merkezli de değil hükûmet merkezli. Eğer bir başka mekanizma düşünüyorsanız bunu Hükûmetin inisiyatifinde yanlış yapıyorsunuz, ”Tarafsız değil, bağımsız değil, bütçesi yok ve çoğulcu ve katılımcı değil, üyelerin seçiminde güvence yok.” diyor. Şimdi, İnsan Hakları Gözlem Örgütünün Meclise sunduğu bir rapor var, “Bu yasayı geri çekin.” diyor. Tabii, bunları dikkate almayabilirsiniz ama şu aşamada, bu hafta içinde Hükûmetin 23’üncü fasıl başlığı için Avrupa Birliğiyle yaptığı görüşmenin başlığı nedir biliyor musunuz: “Yargı ve temel haklar.” Şimdi, bu temel haklar için de ne yaptınız, ne yapacaksınız? Sonra 24’üncü fasıl “Adalet, özgürlük ve güvenlik.” Çok dikkatinizi çekerim, Türkiye bu sınavı geçecek mi, geçmesini istiyoruz. Yargı önemlidir, temel haklar önemlidir, adalet önemlidir, özgürlük önemlidir, güvenlik önemlidir. İnsan Hakları Kurumunun denetiminin en önemli konularıdır. Biz Türkiye’nin bu konuda ilerlemesini canıgönülden isteriz, katkı vermek isteriz ama, maalesef, Stefan Füle’ye verdiğiniz kıymetiharbiyeyi bu üç parti grubuna vermiyorsunuz, dinlemiyorsunuz, sivil toplum örgütlerine vermiyorsunuz.

Bakın, verdiğiniz sözler çerçevesinde 3’üncü yargı paketi duruyor, 4’üncü yargı paketi duruyor. Gelin, bunları birlikte çalışarak çıkaralım. Bunlar aynı zamanda Türkiye’de akan kanı durdurabilir, silahları susturabilir, barış atmosferini getirebilir. Rahatla, huzurla tatile gidin. Bu Meclis bunları çözmeden tatile gitme hakkını kendinde nasıl bulabilir? Değerli arkadaşlar, bunlar maalesef bekletilecek gibi gözüküyor.

Devlet sırları kanunu yarın getirilecek. Kişisel verilerin korunması,  kamu denetçiliği -yeni çıktı- ve bütün bunların yanında 24’üncü fasıl var. Maalesef, 30 fasıldan birini geçmiş tembel bir öğrenci edasının içindeyiz.

Maalesef, daha vahim şeyler de var. Size bu vahim şeylerden birini söyleyeyim: Şanlıurfa’dan bir telgraf geldi bana. Şu telgraf Urfa Cezaevindeki baskıları anlatıyor, kapasiteyi anlatıyor, sıcakların getirdiği felaketi anlatıyor. 13 Haziranda çekilmiş bu telgraf bana, isyandan, 13 kişinin ölümünden sonra bugün benim elime ulaştı. 13 candan sonra işte gelen telgraf, işte geç gelen telgraf, işte ölümleri haber veren telgraf. Siyah kurdelesiyle insan haklarımızın işte sembolü budur.

(Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan elindeki siyah kurdele takılı belgeyi mikrofona takarak kürsüye bıraktı)

Eğer insanlarımız cezaevlerinde yanıyorsa, eğer insanlarımız çatışmalarda ölüyorsa, eğer insan hakları raporlarında Türkiye’ye çok ağır ithamlar varsa, eğer bütün bunların karşısında biz susuyorsak, insan haklarında en büyük ihlallere uğrayan Türkiye ise, bunda hepimizin payı var ama en çok iktidarın payı var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) – Geç gelen telgrafa bakın, işte insan hakları budur arkadaşlar. Burada bırakıyorum.

Saygılarımla.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, lütfen dilekçenizi alın oradan, telgrafınızı… Lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İnsan Hakları İzleme Örgütü kurulacak onu…

BAŞKAN – Tamam, dile getirdiniz, anlaşıldı, tutanaklara geçti söyledikleriniz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, onu kurulacak kuruma teslim edin.

BAŞKAN – Gösteri yeri değil ki burası! Burası milletin kürsüsü, gösteri yeri değil, lütfen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Gösteri yeridir.

BAŞKAN – Gösteri yeri olarak kullanıyorsunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Burası insan haklarını hatırlatma yeridir Sayın Başkan.

BAŞKAN – Dile getirdiniz, tutanaklara geçti sözleriniz. Kimse burayı gösteri yeri olarak kullanamaz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Burayı gösteri yeri olarak iktidar partisi kullanıyor, tek taraflı kullanıyor.

BAŞKAN – Gösteri yeri olarak kullanıyorsunuz tabii!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Her gün insan hakları ihlallerinden Türkiye mahkûm oluyor, bundan daha büyük gösteri mi var?

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Güç göstermek serbest, dilekçe göstermek yasak mı Başkan?

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum önergeyi: Kabul edenler…

III - YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz efendim.

BAŞKAN – Sayın İnce, Sayın Akar, Sayın Serindağ, Sayın Demiröz, Sayın Susam, Sayın Onur, Sayın Tanal, Sayın Özgündüz, Sayın Yüksel, Sayın Dinçer, Sayın Özel, Sayın Özkoç, Sayın Moroğlu, Sayın Fırat, Sayın Köprülü, Sayın Tüzmen, Sayın Tezcan, Sayın Güven, Sayın Tunay, Sayın Öztürk.

İki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

 

Kapanma Saati: 21.12
ALTINCI OTURUM

Açılma Saati: 21.22

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 122’nci Birleşiminin Altıncı Oturumunu açıyorum.

III - YOKLAMA

BAŞKAN – 279 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve arkadaşlarının önergesinin oylamasından önce yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi yeniden elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için iki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (Devam)

BAŞKAN - Tasarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, Şırnak Milletvekili…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayım sonuçlarını şu kadardır diye açıklarsanız iyi olur.

BAŞKAN – Açıklayalım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Bilsek; iyi olur.

BAŞKAN – Açıklayalım bundan sonra; hayhay, peki.

Şimdi, Hasip Kaplan ve arkadaşlarının önergesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 2. maddesine aşağıdaki bendin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

(d) Ulusal Komiteler: Irkçılık, Cinsiyetçilik ve Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Komitesi, İnsan Hakları İhlallerini Önleme ve İhlal İddialarını Araştırma Komitesi, Sığınmacı Sorunları ve İnsan Ticaretiyle Mücadele Komitesi, Mevzuatın İnsan Haklarına Uygunluğunu İzleme Komitesi, İnsan Hakları Eğitimi Komitesi ve Bioetik Komitesi

                                                                           Mustafa Sezgin Tanrıkulu (İstanbul) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEŞİR ATALAY (Kırıkkale) – Katılmıyoruz Başkan.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen?..

Mahmut Tanal, İstanbul Milletvekili.

Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

279 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı üzerine söz almış bulunmaktayım.

Tabii burada, Türkiye’de, insan hakları sorunu hep sorunlu hâle gelmiştir, bugüne kadar çözülememiştir. Basında insan hakları sorunu var. Okulda insan hakları sorunu var. Hastanelerde insan hakları sorunu var. Cezaevlerinde insan hakları sorunu var. Mahkemelerde insan hakları sorunu var. Belediyelerde, caddelerde, sokaklarda, iş yerlerinde çalışanların, köylülerin, çocukların, kadınların, toplumun her katmanında, gerçekten ülkemizde insan hakları sorunu var.

Değerli milletvekilleri, bu yasa tasarısıyla ilgili evet, burada asıl amaç… Hukuk kuralları adalet esaslarına göre uygun hazırlanır. Hukuk, doğru ve adil olma sanatıdır. Bu tasarı, gerçekten doğru ve adil olma sanatına uygun bir şekilde düzenlenmiş midir, hazırlanmış mıdır? Söyleyeceğim hususları sizin takdirinize sunacağım, bu kararı herhâlde yüce Meclis verecek.

Değerli milletvekilleri, diğer ülkelerle karşılaştırma yapıldığı zaman, keşke, Komisyon Başkanı ve Bakan, İrlanda örneğine de bakmış olsalardı. Neden söylüyorum İrlanda örneğini? İrlanda’da bu tür kurumların üyeleri, insan haklarının ihlal edildiği davalarda, mutlak suretle kurul üyelerinin 1 tanesi, insan haklarının ihlal edildiği davaları izler. Eğer, biz ülke olarak, siyasal iktidar, eğer bu konuda, insan haklarının ihlalini engellemek ve hakların, insan haklarının gelişimi açısından bir adım ilerlemek istiyorsa -lütfen- bu kurul üyelerinin, insan haklarıyla ilgili devam eden davaları da izlemesi gerekir.

İkinci bir sorun: Yine, İrlanda örneğinde… Bu toplumun yarısı kadın, yarısı erkek. İnsan haklarının sadece kâğıt üzerinde kalmaması lazım. İrlanda örneğinde, yine, aynı şekilde, insan hakları kurumunun, seçilen 14 tane üyesi var değerli milletvekilleri, bu 14 üyenin yarısı kadın, yarısı erkek. Peki, mademki biz eşitlik arıyoruz, adalet arıyoruz, adaletin nüfus oranına göre de temsili gerekiyor. En azından, buradaki bu kurul üyelerinin yarısının kadın olması gerekir idi ki doğru ve adili bulmaya çalışalım.

Gelelim, bir başka örnek: Yine, aynı şekilde, yemin sorunu. Evet, daha önceki yasalarımızda, ombudsmanda yemin sorunu halledilmiş idi. Evet, orada, başkanın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yemin etmesi gerekiyordu. Madem bu, bu kadar tarafsız, bağımsız bir kurul, neden yemin gündeme getirilmedi? Yemin de bu kurulda büyük bir eksiklik değerli milletvekilleri.

Başkanın görev süresi. Başkanın görev süresi, Avusturya örneğinde, dönüşümlü olarak her üye bir yıl başkanlık yapar. Tasarıda bu da büyük bir eksiklik, bunu da gidermek lazım. Seçilen üyelerin görev süresi dört yıllık süreyle sınırlı, ancak 2’nci bir sefer bir daha seçilebilir, bu da yine hatalı. Neden hatalı? Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri dört yılda bir oluyor. Aynı zamanda, eğer Hükûmete bağlı, siyasal iktidara bağlı, seçimlere bağlı bir kurul olmasını istemiyor isek bunun görev süresinin, seçim süresinin en azından genel seçimlerden daha fazla olması lazım. Nedir? Genel seçimler dört yılda bir oluyorsa bunun beş yılda bir, diğer ülkelerde altı yılda bir olması gerekir ki bunun bağımsızlık ve tarafsızlığını koruyabilelim.

Siyasal iktidardan bağımsız bir kuruma dönüştürmenin yolu, şartları belirttiğim şekilde olması gerekir. Bu şekliyle bu tasarı eksiktir. Bu bahsettiğim konuların gözden geçirilerek, bunların da en azından tasarıya dercedilerek yeniden hazırlanmasında yarar var.

Hepinize saygılarımı sunuyorum, iyi akşamlar diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tanal.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum…

III - YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yerine getireceğim.

Sayın Gök, Sayın Akar, Sayın Özdemir, Sayın Susam, Sayın Demiröz, Sayın Serindağ, Sayın Tanal, Sayın Özgündüz, Sayın Yüksel, Sayın Özkoç, Sayın Köprülü, Sayın Özel, Sayın Dinçer, Sayın Genç, Sayın Özkan, Sayın Moroğlu, Sayın Fırat, Sayın Eyidoğan, Sayın Türmen, Sayın Kurt.

İki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (Devam)

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

3’üncü madde üzerinde üç adet önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

             Hasip Kaplan                      Pervin Buldan                           Ertuğrul Kürkcü

                   Şırnak                                   Iğdır                                          Mersin

                Erol Dora                        Sebahat Tuncel                              Demir Çelik

                  Mardin                                İstanbul                                          Muş

“(3) Kurumun merkezi Ankara'dadır. Kurum yurt içinde ve yurt dışında büro açabilir.”

TBMM Başkanlığına,

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 3. maddesinin 5. fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz.

“(5) Kurum, faaliyetleri hakkında en geç 6 aylık sürelerle yapacağı yazılı açıklamalarla veya TRT yayınları vasıtasıyla kamuoyunu bilgilendirir.”

                Alim Işık                        Muharrem Varlı                          Seyfettin Yılmaz

                 Kütahya                                 Adana                                         Adana

              Bülent Belen                     Yusuf Halaçoğlu                           D. Ali Torlak

                 Tekirdağ                               Kayseri                                       İstanbul

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 3. maddesinin 3, 4, ve 5 inci fıkralarının aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

(3) Kurum, gerektiğinde yurt içinde ve yurtdışında büro açabilir.

(4) Kurum, bu kanunla ve diğer mevzuatla verilen görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında, bağımsız olarak yerine getirir ve kullanır. Görev alanına giren konularla ilgili olarak hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Kurula emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Bu madde hilafına gerçekleştirilen eylem ve işlemler hakkında kişinin görevine bakılmaksızın Türk Ceza Kanunu'nun 257 nci maddesinin 1 inci fıkrası uygulanır.

(5) Kurum, faaliyetler hakkında internet ortamı, resmi bültenler ve basın-yayın organları aracılığıyla kamuoyunu azami ölçüde bilgilendirir.

          Sezgin Tanrıkulu              Malik Ecder Özdemir                         Levent Gök

                 İstanbul                                  Sivas                                          Ankara

            Mahmut Tanal                    Hüseyin Aygün                             Veli Ağbaba

                 İstanbul                                Tunceli                                       Malatya

              Melda Onur                          Özgür Özel                               Ali Özgündüz

                 İstanbul                                Manisa                                       İstanbul

                                                        Orhan Düzgün

                                                                Tokat

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Özgündüz…

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Ali Özgündüz, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, insan hakları, bildiğiniz gibi, 20’nci yüzyılın medeni milletlerinin en çok önem verdiği bir konudur. Avrupa Konseyi Statüsü’nün 3’üncü maddesi der ki: “Avrupa Konseyinin her üyesi, hukukun üstünlüğü prensibini ve yasal yetkisi altında bulunan her şahsın insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanma hakkını kabul eder.” Bildiğiniz gibi ülkemiz de Avrupa Konseyinin bir üyesi. Fakat insan hakları konusunda ülkemizin karnesi ne yazık ki zayıf durumdadır. Ülkemiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde 2.404 mahkûmiyetle yani Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal eden ülke olarak 1’inci sırada yer almaktadır. 6’ncı maddeyi, adil yargılanma hakkını düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesini 729 kez ülkemiz ihlal etmiş ve tazminata mahkûm olmuştur. İfade hürriyetini düzenleyen 10’uncu maddesini 207 kez, örgütlenme özgürlüğünü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını düzenleyen 11’inci maddesini 53 kez ihlal ederek mahkûm olmuştur.

Değerli arkadaşlar, bugün ülkemizdeki en önemli insan hakları sorunu -bunu samimiyetle söylüyorum, bir hukukçu olarak söylüyorum- şu anda özel yetkili mahkemelerin ihlal ettiği adil yargılanma hakkıdır. Ne yazık ki insanların tarafsız ve bağımsız bir mahkeme önünde hak arama hürriyetini düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesi, şu andaki özel yetkili mahkemeler tarafından ihlal edilmektedir, yer yer Hükûmet yetkilileri de yakınmaktadır, o nedenle de Sayın Bakan açıklama yaparken dedi ki: “Üçüncü yargı paketini önemsiyoruz, yakında Meclise gelecek.”  Umarım, üçüncü yargı paketinin temelini özel yetkili mahkemelerin ortadan kaldırılması ya da en azından revize edilmesi oluşturur.

Değerli arkadaşlar, bugün, insanların en önemli insan haklarından biri olan özel yaşamlarının korunması, aile hayatının korunması hakkı ihlal edilmektedir ülkemizde. Bildiğiniz gibi, insanların özel yaşamlarına müdahale edilerek telefonları dinlenmekte, hatta yatak odalarına girilerek kamerayla yatak odası görüntüleri alınıp yer yer İnternet’te, basında yer almaktadır. İnsanlar özgürce konuşamıyorsa, aile içinde, odalarında aile mahremiyetlerine müdahale edildiği korkusu yaşıyorsa o ülkede insan haklarından ne yazık ki bahsedilemez.

Değerli arkadaşlar, bu kanun, geçen hafta kabul edilen Kamu Denetçiliği Kanunu’na benzer bir görev yapacak Türkiye İnsan Hakları Kurumunun kurulmasını öngörmektedir fakat size ilginç bir şey söyleyeyim. Bu İnsan Hakları Kuruluna seçilecek Başkan ve üyelerde -5’nci maddede saydığınız nitelikler- 5’inci maddenin (2) no.lu fıkrasının (c) bendinde belli suçlardan mahkûm olmamak şartı aranıyor. İlginçtir, umarım, Komisyon ve Hükûmet bu yanlışı görür, düzeltir; işkence, eziyet, insanlığa karşı suç işleyenler, göçmen kaçakçılığı yapanlar, yani Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitabı’nın Birinci Kısmı’nın 1 ve 2’nci Bölümü’nde yazılan suçlar ve Türk Ceza Kanunu’nun 94 ve 96’ncı maddesinde yazılan işkence, eziyet suçundan mahkûm olanlar affedildiği takdirde bu Kurula Başkan ve üye seçilebilecekler. Böyle de komik bir durum var. Bunu iyi niyetli olarak uyarıyorum. Mutlaka, (c) bendine “Bu suçlardan mahkûm olanlar affa uğramış olsalar bile seçilemezler.” hükmünün konması gerekir diye düşünüyoruz.

Değerli arkadaşlar, bugün Sayın Malik Ecder Özdemir de grubumuz adına yaptığı konuşmada belirttiği gibi, bugün, en büyük insan hakları ihlallerinin yaşandığı yerler cezaevleridir. Yaklaşık 3 katı-4 katı doluluk oranıyla cezaevlerinde insanlar üst üste ve her gün bir cezaevinden isyan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Dolayısıyla, bu hususa da Hükûmetin dikkatini çekerek, bir çözüm bulacağını düşünerek hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum:  Kabul edenler…  Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 3. maddesinin 5. fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz.

“(5) Kurum, faaliyetleri hakkında en geç 6 aylık sürelerle yapacağı yazılı açıklamalarla veya TRT yayınları vasıtasıyla kamuoyunu bilgilendirir.”

                                                                                                   Alim Işık (Kütahya) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Lütfü Türkkan, Kocaeli Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hem Komisyonun hem Bakanın -alışık olduğu üzere- her önergeye yine “hayır” dediklerini görüyoruz. Bu konuda niye “hayır” dediklerini de anlayamadım.

İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı’nda diyor ki: “Kurumun faaliyetleri hakkında kamuoyunu bilgilendirir.” 5’inci maddede. Nasıl bilgilendirir? Bir süresi var mı? Nerede bir açıklama yapacak? Yok. Yani bizim teklifimiz şu: Altı ay içerisinde, ya TRT vasıtasıyla veyahut da bir kurumun yayınladığı bir duyuruyla bunu kamuoyuna duyurun. “Hayır, biz duyurmayacağız.” Niye? Her şeyi gizli yapıyoruz, her şeyi saklı yapıyoruz, ondan sonra Avrupa’ya gittiğimizde en çok karşılaştığımız konu insan hakları ihlalleri.

Geçen hafta, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubundan arkadaşlar da vardı, Avrupa Parlamentosundaydık. Türkiye’ye yöneltilen bütün suçlamaların altında insan hakları ihlalleri var. Yani birisi yalan söyledi, öbürü yanlış yaptı, diğeri düşmanlık etti, diğeri ilişkilerini bozmak için kötü söyledi ama hepsi birden mi kötü söyledi? Hepsi birden aynı konuda birleşiyorlar: “İnsan haklarını ihlal ediyorsunuz.” Yani bakın, ben, geçen hafta cezaevlerini gezen hem Adalet ve Kalkınma Partisi Grubundan arkadaşlarla hem de kendi grubumuzdan bir arkadaşımızla sohbet ettim, cezaevlerinin durumunu anlatıyor. O arkadaşımız, 12 Eylül sürecinde bizim gibi cezaevinde kalmış arkadaşımız, tek bir kelimeyle özetledi: Bakın, şu anda yargıladığımız, hukuka teslim ettiğimiz 12 Eylül yasalarından daha kötü yasalarla yönetiliyoruz. Cezaevi şartları 12 Eylülden daha kötü. Yerlerde insanlar yatıyor, üst üste yatıyor. “Nöbetleşe yatma sadece o zamanda kaldı.” demiştik biz, otuz iki sene evveldi. Otuz iki sene sonranın Türkiyesi’nde, sizin yönettiğiniz Türkiye’de, insanlar nöbetleşe gece uyku uyuyor. Yani insan hakları dediğiniz zaman, sadece burada oturan, kendisini elit kabul eden iktidar mensupları mı zannediyorsunuz? Cezaevindeki vatandaş da bizim vatandaşımız. Cezaevindeki vatandaşın bilerek ölüme terk edilmesi insan haklarıyla nasıl bağdaşıyor? Hayatımda hiçbir dönemde, hiçbir şekilde onlarla aynı yolda yürümeyebilirim, fikirlerim bağdaşmayabilir, aynı şeyleri düşünmeyebilirim ama cezasını çekmek üzere orada yatan insan, devlete teslim olmuş insandır. Bir anne diyor ki: “Ben oğlumu size sapasağlam teslim ettim, bana bir torba kömür olarak geri verdiniz oğlumu.” Bu annenin bu feryadını biz Avrupa Parlamentosunda duyuyoruz, sizler burada istediğiniz kadar duymamaya çalışın. Avrupa Parlamentosunda, her gittiğimizde yüzümüze çakıyorlar. Utanıyorum, sanki Afrika’nın bir kabile devletinden gitmişiz. Biz kendimizi demokrasiyle yönetilen, parlamenter sistemle yönetilen bir cumhuriyetin mensubu zannediyoruz, oraya gittiğimizde Cibuti Cumhuriyeti’nden bir vatandaş gibi karşılanıyoruz. Sebebi, faşistçe uygulamalar. Bunlardan vazgeçin, günahtır.

Diğer taraftan, geçen gün şehit olan 8 tane kınalı kuzunun üstüne Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Beyefendi Barzani’yle basın toplantısı yapıyor. Arkadaşlar, bu teröristlerin çok önemli bir kısmı Barzani’nin himayesinde yetiştiriliyor ve siz de Barzani’yi muhatap kabul ediyorsunuz, bu şehitleri öldüren teröristlerin ağababasıyla oturup, karşınızda, muhabbet ediyorsunuz ve sonunda televizyonda “Barzani’den çok daha fazla şeyler bekliyoruz.” diyorsunuz. Bu mudur devlet yönetimi? Türkiye'nin terör meselesi Barzani’ye mi ihale edildi? Bu kadar basiretsiz bir yönetim olabilir mi? Hiç vicdanınız sızlamıyor mu?

Sayın Genelkurmay Başkanının insani duygusal tavrını anlayabilirim, ağlayabilir, bir baba olarak zoruna gitmiş olabilir ama aynı Genelkurmay Başkanı 2 tane PKK’lıyı öldürdü diye 17 askeri tutuklattı; 1 tanesi albay, hâlâ cezaevinde. Siz o askeri nasıl bu PKK teröristiyle muhatap ediyorsunuz? Nasıl savaştıracaksınız?

Bütün bunların ışığında, siz dengeyi bozmuşsunuz, araba şarampole doğru yuvarlanıyor. Siz yuvarlanın gidin ama ülkeyi yuvarlamayın.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                Hasip Kaplan (Şırnak) ve arkadaşları

“(3) Kurumun merkezi Ankara'dadır. Kurum yurt içinde ve yurt dışında büro açabilir.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Efendim, katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Hasip Kaplan, Şırnak Milletvekili.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Değerli milletvekilleri, 23’üncü fasıl “yargı ve temel haklar.” 2006’da bunların tartışılmasına başlanmış. 24’üncü fasıl yine “adalet, özgürlük ve güvenlik.” Tam altı senedir AK PARTİ iktidar çoğunluğu Mecliste istediği yasayı çıkarabiliyor, istediği gibi kişiye özel yasa da çıkarabiliyor ama bu konularda bir türlü geçer not alamamış, garip değil mi?

Şimdi, burada benim dikkat çekeceğim iki nokta var: Gelin, insan hakları konusunda, kurumlar konusunda ortaklaşalım. Türk Ticaret Kanunu’nda ortaklaştık, Borçlar Kanunu’nda yaptık, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yaptık. Türkiye mademki 16’ncı dünyanın en büyük ekonomisi, Orta Doğu, Balkanlar, Kafkaslar arasında, Afrika’dan tutun Uzakdoğu Asya’ya kadar, gelin, insan hakları konusunda bir marka olsun. Yani birincilikle, ihlallerle, mahkûmiyetle olmasın. İnsan haklarını koruma konusunda da bir örnek olsun. Bunu yapmak mümkündür, zor değildir, yeter ki buna inanmak lazım. Eğer inanırsanız bunu yaparsınız. İtalya… En önemli ulusal sözleşmeler -bakın adına- Roma Sözleşmesi diye geçer. Bana bir tane Ankara sözleşmesi gösterebilir misiniz? Yani uluslararası bir sözleşmeye ev sahipliği yapıp hukuk nosyonuyla, hukuk projeleriyle dünya çapında imza attığımız  bir projemiz var mıdır? Hukuk alanında yaptığımız doğru dürüst bir şey var mıdır? Yok. En ağır suçlamalar konusunda sineye çekiliyor arkadaşlar. Bunu kabul edin. Yalnız Strazburg’da değil, Lahey’de değil, Lüksemburg ekonomi mahkemesinde şirketlerinizi milyarlarca dolar zarara sokan kararları bir kenara bırakıyorum.

Bakın, size bir şey okuyacağım ve Hükûmetten, Sayın Başbakan Yardımcısından bunun cevabını isteyeceğim. 24’üncü Fasıl’da çok önemli bir nokta var “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik”te dikkat edin. Birisi göç ve irtica politikası. Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin… 2002-2012, on yıldır tek başınıza iktidarsınız. Mahmur Kampı’nda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Şırnak’tan, Hakkâri’den giden 15 bin tane yurttaşınız hâlâ mülteci olarak yaşıyor. Birleşmiş Milletler gözetimi var. Bundan hiçbir hicap  duymuyor musunuz? Sizin vatandaşlarınız sığınmış, sığınmış arkadaşlar. Hangi koşullarda yaşıyor? İnsan Hakları Komisyonu veya kuracağınız bu kurum gidip ne yapıyorlar orada, nasıl yaşıyorlar merak etmez mi ya? Buradan Uludere’den gittiler, Beytüşşebap’tan gittiler, Şırnak’tan gittiler. Şimdi, Şırnak Valisi bugün Yeni Şafak gazetesine röportaj vermiş, diyor ki: “Şırnak Belediye Başkanı Ramazan Uysal niye tutuklandı, ne ben anladım ne Şırnak halkı anladı.” Hadi buyurun. Ama yargı tutukladıysa bir bildiği vardır. Vali bilmiyor, Şırnak Belediye Başkanı Ramazan Uysal tutuklanıyor, bilmiyor.

Arkadaşlar, daha vahim bir şey söyleyeceğim, lütfen buna dikkat edin, söyleyeceğim. İnsan ticareti konusunda şu raporu okuyacağım, tüyleri diken diken ediyor. Eğer onur varsa, dış politika…Diyor ki bu rapor: “Türkiye’nin seks köleliği ve insan ticareti ve köleliğinde kaynak, hedef ve transit ülke olarak kullanıldığı…” Buyurun. Hem de hangi ülkelerden? Gürcistan, Moldova, Ukrayna, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Rusya, Endonezya, Afganistan, Belarus, Kırgızistan, Romanya, Ermenistan, Kazakistan, Fas, Suriye, Moğolistan. Şimdi soruyorum: ABD raporu bu, ABD Dışişleri Bakanlığı Yıllık İnsan Ticareti Raporu. Hükûmet buna ne cevap vermiştir? Ya vardır ya yoktur. Varsa rezalettir, yoksa, cevap verilmemişse daha büyük rezalettir. Arkadaşlar, her yerde rezil olmak zorunda mıyız? Başımız önümüzde eğik dolaşmak zorunda mıyız? Her yerde rezalet var, insan hakları, ticareti… Kölelik ve seks köleliğinde, insan ticareti köleliğinde bir ülke. Bunu yaşamak zorunda değiliz, onun için bazı şeyleri paylaşmak zorundayız.

Saygılarımla.

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

4’üncü madde üzerinde iki adet önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 4’üncü maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

             Hasip Kaplan                      Pervin Buldan                           Ertuğrul Kürkcü

                   Şırnak                                   Iğdır                                          Mersin

                Erol Dora                        Sebahat Tuncel                              Demir Çelik

                  Mardin                                İstanbul                                          Muş

“Madde 4-

(1) Kurum, insan haklarının korunmasına, geliştirilmesine ve ihlallerin önlenmesine yönelik çalışmalar yapmak; işkence ve kötü muamele ile mücadele etmek; şikâyet ve başvuruları incelemek ve bunların sonuçlarını takip etmek; sorunların çözüme kavuşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunmak, ihlal vakalarına hükümetin dikkatini çekmek, hükümetin tavrına ilişkin görüş bildirmek, bu amaçla eğitim faaliyetlerini yürütmek; insan hakları alanındaki gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek amacıyla araştırma ve incelemeler yapmakla görevli ve yetkilidir.

(2) Kurum, bu Kanun ve diğer mevzuatla Kuruma verilen inceleme, araştırma, ziyaret ve başvuruları inceleme görevi esnasında bir suçun işlendiğini öğrenmesi halinde, genel hükümlere göre işlem yapılabilmesi için gerekli gördüğünde ihbar veya şikâyette bulunabilir ve uygun gördüğü insan  hakları ihlallerine el koyabilir."

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 4. Maddesinin 1. fıkrasında yer alan "görevli ve yetkilidir" ibaresinin "ve görüş oluşturmak ve bu görüşleri ilgili makamlara bildirmekle görevli ve yetkilidir" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

          Sezgin Tanrıkulu              Malik Ecder Özdemir                         Levent Gök

                 İstanbul                                  Sivas                                          Ankara

            Mahmut Tanal                    Hüseyin Aygün                           Orhan Düzgün

                 İstanbul                                Tunceli                                         Tokat

              Melda Onur                          Özgür Özel                                Veli Ağbaba

                 İstanbul                                Manisa                                       Malatya

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Özgür Özel, Manisa Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Dün akşam burada İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası’nı görüşürken Sayın Süleyman Çelebi bir konuya dikkat çekti, hatta bunun insan haklarına aykırı olduğunu söyledi, dedi ki: “Burada çalışan arkadaşlar, stenograf arkadaşlar ve kavas arkadaşlar sabahlara kadar çalışıyorlar, yarın da gelip burada çalışacaklar.” Sayın Grup Başkan Vekili Nurettin Canikli söz aldı ve aynen tutanaklardan aktarıyorum, dedi ki: “Biraz önce yapılan bir konuşmada, gece çalışmaları nedeniyle Mecliste görev yapan arkadaşlarla ilgili bir husus ifade edildi ve arkadaşımızın çok üzüldüğü görülüyordu. Kendisini rahatlatmak için -takaza yapıyor Süleyman Çelebi’ye- hem düzeltmek hem de bilgilendirmek gerekir. Gece saatlerinde çalışan arkadaşlarımız yirmi dört saat izinli sayılıyorlar Türkiye Büyük Millet Meclisinde, izin kullanıyorlar yani.” O bunu söyleyince hiçbir konuya tepki vermeyen stenograf arkadaşların bile şöyle bir “Yok artık” dediğini hissettik biz. Sonra kavaslara sorduk, zaten 7 tane kavas var, 3’ü burada gözümüzün önünde, 3’ü burada, 1 tanesi de Başkana hizmet ediyor. Nasıl olur bu yirmi dört saat izin? Ve bugün bir baktık ki kavaslar burada, stenograflar aynen burada ama Sayın Canikli yok.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Vekiller de burada.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Vekilleri de dâhil et.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Vekiller burada, Cumhuriyet Halk Partisi burada ama Sayın Canikli kayıp. Bunu tutanaklarda yer alması açısından ifade edelim. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, partimizin cezaevi inceleme komisyonu olarak yirmi beşten fazla, ağırlıklı olarak F ve L tipi olmak üzere, yüksek güvenlikli cezaevlerine gittik. Orada yaptığımız araştırmalar zaman zaman bu kürsülerden, zaman zaman da kamuoyuyla diğer araçlarla paylaşıldı ama genel bir tespit ve bir özet yapacak olursak eğer, samimiyetle şunu ifade etmek gerekir ki, ülkemizde cezaevlerinde Mussolini’nin icat ettiği devlet intikamı mantığı hâkim. Devlet cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerden intikam alma mantığı üzerine her şeyi kurmuş durumda ve Türkiye’de tutukluluk artık bir ön infaz yöntemi olarak kullanılıyor ve cezaevleri açıkça hasta üretiyor, hastalık üretiyor ve cezaevlerinde, sağlıklı giren herkes süreç içinde ciddi rahatsızlıklara sahip oluyor. Hemen hepsi göz rahatsızlığından şikâyet ediyor, hemen hepsinde hemoroit var, tamamına yakını ülserden şikâyet ediyor. Hipertansiyon hastaları, şeker hastaları, karaciğer hastalarına, hepsine ortak tek bir diyet yemeği çıkıyor. Düşünebiliyor musunuz, diyet yemeği patates yemeği olabiliyor ve şeker hastalarının en çok uzak durması gereken yemek şeker hastalarına diyet yemeği olarak veriliyor. Eklem rahatsızlıkları bu cezaevlerinde kalan herkesin hemen ortak şikâyetleri hâline gelmiş durumda.

Bu kapsamda daha önce Pozantı Cezaevindeki sizlerin duymadığı, Adalet Bakanının dokuz ay boyunca duymadığı çığlığı bizler Cumhuriyet Halk Partisi duymuştuk. Daha sonra bize “Üç gün gitmeyin.” diye bir yeni derin devlet dayanışması teklif edilmişti, reddedip gittiğimizde gördüğümüz manzara Pozantı Cezaevinin kapatılması sonucunu doğurmuştu. Benzer şekilde Osmaniye’de bir felaketle karşılaştık.

Geçtiğimiz günlerde Aliağa Cezaevine gittiğimizde Aliağa Cezaevinde, Şakran Cezaevinde özellikle kadın tutuklulara inanılmaz, insanlık onuruna aykırı muameleler yapıldığını gördük, onlara şahit olduk. Cezaevi Müdürü cezaevinin girişinde çıkışında ortalıkta yoktu, sorularımızı yanıtlamaktan kaçtı. Biz açıklama yaptıktan sonra Adalet Bakanlığı hiç utanmadan, sıkılmadan bir cevap verdi. Biz dedik ki: “Burada çıplak arama yapılıyor. Burada çok kötü şeyler oluyor.” Ve o bir açıklama yaptı “Cezaevinde çıplak arama yok.” diye. Kendisine şunu söylüyorum: Gidelim birlikte, o cezaevindeki bütün kadın mahkûmlara soralım, eğer çıplak arama yoksa… Demiş ki: “Her yerde kamera var, toplu yerlerde.” Ben kendisine o odayı göstereceğim, eğer o odada kamera varsa ayrı bir tartışma yapacağız, o odada kamera yoksa ayrı bir tartışma. Ama geçen sefer de “Öyle bir oda yok.” dediği odada, kamerasız bir odada Cezaevi Müdürünün kendi odasında bile bulunmayan bir müzik setinin niçin orada olduğunu, o kadar yüksek ses gücüne sahip olduğunu Adalet Bakanı yine açıklayamamıştı ve açıkça şunu söylemek lazım ki… Adalet Bakanı dedi “Burada Robocop diye bir şey yok, A Takımı diye bir şey yok.”

Sayın Adalet Bakanına bunu gösteriyorum, Adalet Bakanlığı armalı bu kişilere kendi Osmaniye Cezaevi Müdürü “Robocop” diyor, Aliağa’da bu çocuklar kendilerine “Biz A Takımı’yız.” diyorlar. Bunların görevi firar olursa müdahale etmek, kavga olursa müdahale etmek, ama bunlar eğer bir mahkûm çıplak aramayı reddederse 5 kişi o mahkûma saldırıp onların çıplak aranmasında işlev görüyorlar.

Ben bunu buraya bırakacağım, çıksın desin ki “Bu resimler montajdır, bunlar Robocop değil, bunlar A Takımı değil.”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 4'üncü maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Madde 4-

(1) Kurum, insan haklarının korunmasına, geliştirilmesine ve ihlallerin önlenmesine yönelik çalışmalar yapmak; işkence ve kötü muamele ile mücadele etmek; şikâyet ve başvuruları incelemek ve bunların sonuçlarını takip etmek; sorunların çözüme kavuşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunmak, ihlal vakalarına hükümetin dikkatini çekmek, hükümetin tavrına ilişkin görüş bildirmek, bu amaçla eğitim faaliyetlerini yürütmek; insan hakları alanındaki gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek amacıyla araştırma ve incelemeler yapmakla görevli ve yetkilidir.

(2) Kurum, bu Kanun ve diğer mevzuatla Kuruma verilen inceleme, araştırma, ziyaret ve başvuruları inceleme görevi esnasında bir suçun işlendiğini öğrenmesi halinde, genel hükümlere göre işlem yapılabilmesi için gerekli gördüğünde ihbar veya şikâyette bulunabilir ve uygun gördüğü insan hakları ihlallerine el koyabilir."

                                                                                                Hasip Kaplan (Şırnak) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Evet, önerge üzerinde söz isteyen Ertuğrul Kürkcü, Mersin Milletvekili.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; bu maddeyle ilgili değişiklik önergesinin anlamı hakkında iki şeye dikkat çekmek isterim. Birincisi, Paris İlkeleri’ne uygunluğundan söz edildi, değil. Şundan ötürü: Paris İlkeleri, ulusal kurumlara hükûmetler karşısında güç, imkân ve hareket kabiliyeti sağlanmasını öngörüyor. Bizim kurumun görevlerini tanımlayan maddeler ise aslında insan hakları konusunda bir araştırma yapmakla görevlendirilmiş bir dernekten daha fazla bir göreve sahip değil.

Paris İlkeleri açıkça söylüyor: Hükûmete, parlamentoya ve diğer bütün ilgili organlara görüş, tavsiye ve raporlar vermek, sunmak, insan haklarının korunması ve yaygınlaşması için yargının düzenlemesiyle ilgili hükümler öngörmek, yeni yasaların kabul edilmesini, yürürlükteki yasaların uyumlu hâle getirilmesini, vesaire, vesaire, vesaire; gidiyor. Yani Hükûmet karşısında, Parlamento karşısında İnsan Hakları Kurumunun elini güçlendiriyor. Burada yazıldığı gibi, araştırmalarda ve incelemelerde bulunmakla sınırlı bir görevi olan bir kuruma niye yargıçları koruyan yetki verilecek? Bu kurumun başına, bu üyelerin başına hiçbir şey gelmez ki, zaten Hükûmet tarafından seçiliyorlar ve zaten sadece pasif, reaktif bir davranış içerisinde bulunuyorlar. Oysa, gerçekten bu İnsan Hakları Kurumunun bütün üyelerine hem bu gücü vermek hem de şu yetkiyi vermek gerekir idi: İhlal vakalarına Hükûmetin dikkatini çekmek, Hükûmetin tavrına ilişkin görüş bildirmek… Hükûmetle bu kurumu karşı karşıya koymak icap ederdi ama bu yapılmadı. Böylelikle, şimdi karşımızda Hükûmet karşısında boynu eğik bir kurum var.

2’nci madde daha önemli. 2’nci madde, bu kuruma insan hakları ihlalleriyle karşılaştığı her durumda sadece Hükûmete ya da yargıya ihbar ve şikâyette bulunma hakkı ya da yetkisi tanıyor. Oysa, Paris İlkeleri çok açık, uygun gördükleri insan hakları ihlalleri vakalarına el koyarlar.

Arkadaşlar, bunun Türkçesi şu demektir: Şanlıurfa Cezaevinde insan haklarına aykırı bir muameleyi haber aldığımızda oraya gireriz, kapıyı açarız, o müdürün yakasından yakalar onu yargıya teslim ederiz. Hükûmete “Ne olur, bunu yapar mısın?” diye yalvarırız demek değildir. Eğer bu güce sahip olursa bunun bir imkânı var. Bizler milletvekili olarak, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyeleri olarak dahi bu cezaevine girerken büyük güçlükler çektik. Ne zaman 8’imiz bir araya geldik, ne zaman valilik üzerinden oraya ulaştık o zaman o kapılar açıldı; yoksa trafik polisleri bile bizim yolumuzu kesip bize cop gösterdiler.

Şimdi, idarenin eli bu kadar güçlenmişken, polisin bu kadar sınır tanımaz bir güce kavuşturulduğu bir durumda İnsan Hakları Kurumu üyelerine hem güç hem yetki hem de kendisine cop kaldıran polisi yakalayıp orada yargıca teslim etme yetkisini sağlamanız gerekir.

Görüyorsunuz televizyonlarda hoşunuza gidiyor mu? İnsanlara meydan dayağı çekiliyor saatlerce, saatlerce, saatlerce. İnsan Hakları Kurumu üyesi bunu gördüğü zaman ne yapacak bu yasaya göre? Gidecek şikâyet edecek en yakın polis karakoluna. Onlar da diyecekler ki “Sen de gel.”

Şimdi, böyle bir ilişki olamaz. O yüzden İnsan Hakları Kurumunun hem görevleri açık, sarih olarak tanımlanmalıydı hem takip edeceği hak ihlalleri çeşitleri açıkça belirtilmeliydi hem de onun el koyma yetkisinin altı burada açıkça ortaya konmalıydı. Bunlar şakadan, akla öyle geldiği için, telaffuz bunu gerektirdiği için konulmuş değil, dünya çapındaki deneyimin sonucu.

Hükûmet kadar eli güçlü bir başka kurumla Hükûmet kuvvetlerinin uygulamalarının dengelenmesi için bu kurumlara ihtiyaç var. Ama burada pasif, Hükûmet karşısında boynu eğik ve ancak reaktif davranabilen bir kuruluşla deminden beri arkadaşlarımızın saydığı ihlallere sadece ortak olur bu kurum. Cezaevlerinde, karakollarda, sokaklarda polisin, askerin, gardiyanın zulmüne uğrayan hiç kimsenin yardımına koşamaz. Sadece onların cenazelerini defneder, arkalarından ağlar. Böyle bir İnsan Hakları Kurumu bize hiç lazım değil arkadaşlar. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum…

III - YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama talebi var.

Sayın Gök, Sayın İnce, Sayın Akar, Sayın Özdemir, Sayın Serindağ, Sayın Susam, Sayın Yüksel, Sayın Kurt, Sayın Fırat, Sayın Moroğlu, Sayın Köktürk, Sayın Genç, Sayın Özkan, Sayın Çam, Sayın Türmen, Sayın Tanrıkulu, Sayın Atıcı, Sayın Sapan, Sayın Bulut, Sayın Güven.

Evet, iki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (Devam)

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

5’inci madde üzerinde üç adet önerge vardır, okutuyorum:

TBMM Başkanlığına,

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 5. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendinde geçen “yedi üye” ibaresinin “beş üye”, (c) ve (d) bentlerinde geçen “bir üye” ibarelerinin de “iki üye” olarak değiştirilmesini arz ederiz.

            Ali Uzunırmak                         Alim Işık                               Yusuf Halaçoğlu

                   Aydın                                 Kütahya                                       Kayseri

           Seyfettin Yılmaz                    D. Ali Torlak                            Muharrem Varlı

                   Adana                                 İstanbul                                        Adana

                                                          Bülent Belen

                                                             Tekirdağ

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 5’inci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki (g) bendinin eklenmesi, üçüncü ve dördüncü fıkraların aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

             Hasip Kaplan                      Pervin Buldan                           Ertuğrul Kürkcü

                   Şırnak                                   Iğdır                                          Mersin

                Erol Dora                        Sebahat Tuncel                              Demir Çelik

                  Mardin                                İstanbul                                          Muş

“Madde 5-

(1) (g) - İnsan hakları konusunda çalışan kurumlarda faaliyette bulunmak.

- Üniversitelerin haklar konusunda çalışan birimlerinde görev almak

- Haklar alanında araştırmacılık veya habercilik yapıyor olmak

- Yukarıda sayılan alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarınca aday gösterilmek."

(3) İkinci fıkrada belirtilen nitelikleri taşıyanlardan Kurul üyesi olmak isteyenler bu taleplerini yazılı olarak Kuruma iletirler. İnsan hakları alanında çalışmalar yapan; sivil toplum kuruluşları, sendikalar, sosyal ve mesleki kuruluşlar, akademisyenler, avukatlar, görsel veya yazılı basın mensupları ve alan uzmanları da Kurul üyesi olabilecek nitelikteki kimseleri yazılı olarak teklif edebilirler. Kurum, üye olma niteliklerine sahip olanları TBMM Genel Kuruluna sunulmak üzere TBMM Başkanlığına bildirir.

(4) Kurum üyeleri TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla seçilir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 5. maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Madde 5-

(1) Kurul, ulusal ve uluslar arası alanda insan hakları çalışmalarıyla ve düşünsel ile etik bağımsızlıklarıyla tanınan dokuz üyeden, Kurumun bünyesindeki ulusal komitelerin başkanlarından, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanından ve varsa ombudsmandan oluşur.

Kurul, başkanını ve başkan yardımcısını kendi üyeleri arasından seçer.

(2) Kurula Başkan ve üye olabilmek için

(a) 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 48. Maddesinin (A) bendinin (1), (4), (5), (6) ve (7) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartları taşımak,

(b) Herhangi bir siyasi partinin yönetim ve denetim organlarında görev yapmıyor olmak,

(c) En az 4 yıllık üniversite mezunu olmak,

(d) İnsan hakları alanındaki çalışmalarıyla temayüz etmiş olmak ve o güne kadarki yaşamıyla düşünsel ile etik bağımsızlığını kanıtlamış olmak gerekir.

(3) Birinci fıkrada belirtilen yedi kişi, insan hakları alanında on yıldan çok bir süreyle yaptıkları çalışmalarla tanınan sivil toplum kuruluşları, Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği ve üniversitelere bağlı insan hakları merkezleri tarafından gösterilen birer aday arasından TBMM tarafından 2/3 çoğunlukla seçilir.

(4) Aday gösterilen sivil toplum kuruluşlarının çoğulcu bir şekilde seçilmesine özen gösterilir.

(5) Üyelerin görev süresi dört yıldır. Süresi bitenler en fazla bir dönem daha yeniden seçilebilir.

(6) Üyelerin görev süreleri dolmadan herhangi bir sebeple sona ermesi durumunda, sona erme tarihinden itibaren en fazla bir hafta içinde durum, Kurul tarafından kamuoyuna duyurulur ve duyuruyu takip eden bir ay içinde üçüncü fıkrada belirtilen usulle yeni üye seçilir. Bu şekilde seçilenler, yerlerine seçildikleri kişilerin kalan süresini tamamlar. Bunlardan iki yıl veya daha az süreyle görev yapanların bu görevleri seçilme dönemi olarak değerlendirilmez.

          Sezgin Tanrıkulu              Malik Ecder Özdemir                         Levent Gök

                 İstanbul                                  Sivas                                          Ankara

            Mahmut Tanal                    Hüseyin Aygün                             Veli Ağbaba

                 İstanbul                                Tunceli                                       Malatya

              Melda Onur                          Özgür Özel                               Orhan Düzgün

                 İstanbul                                Manisa                                         Tokat

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde Levent Gök, Ankara Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

LEVENT GÖK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu tasarının en önemli maddesini konuşuyoruz. Bence tüm milletvekillerimizin dikkatle bu maddeyi irdelemesi gerekiyor. Bütün maddelerin içerisinde sivil toplum örgütlerinin ve bu konuda düşünsel olarak insan hakları alanında görüş sergileyen herkesin en özenle ve önemle durduğu maddedir bu.

Sizleri bugün pek bırakmayacağız ama çok önemli bir tasarıyı tartışıyoruz, sabaha kadar belki tartışacağız burada. Ama bunları iyi anlatmamız gerekiyor. Örneğin, “Paris İlkeleri” diyoruz. Paris İlkeleri’ni acaba arkadaşlarımızdan hangileri çok net biliyor? Parmaklar kaldırılıyor, indiriliyor ama ben hiçbirinizin Paris İlkeleri’ni bildiğini düşünmüyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu maddeyi Komisyonumuzda görüşürken çok önemli tartışmalar yaşadık. Ben tümü üzerinde yaptığım görüşmelerde de belirttim. Sivil toplum örgütlerinin ve tüm aydınların üzerinde durduğu en temel madde buydu ve bu şekilde düzenlenmesini yani üyelerinin Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmesini asla kimse kabul edemedi. Alt komisyonda bütün yapılan tartışmalara rağmen, alt komisyonda, Bakanlar Kurulunun tüm 11 üyeyi ataması şeklinde geçti. Üst Komisyona geldiğimizde Komisyon Başkanımız sevinçle bize dedi ki: “Size müjdemiz var, bu maddeyi değiştirdik.” Dedim ki insafa geldiler, sanırım sivil toplumu ve bizim önerilerimizi dikkate aldılar. Baktık ki madde metninde 7 üyeyi Bakanlar Kuruluna, 2 üyeyi de Cumhurbaşkanına bırakmışlar değerli arkadaşlarım. Şimdi, 1 üyeyi de YÖK belirleyecek, 1 üyeyi de barolar seçecek.

Şimdi, gerçekten böylesine komik bir yaklaşımla yani bizleri ciddiye almayan, sivil toplumu ciddiye almayan bir yaklaşımla karşılaşmanın derin üzüntüsünü o anda yaşadık değerli arkadaşlarım. Şimdi, 7 üyeyi yani çoğunluğu zaten Bakanlar Kurulu belirleyecek, 2 üyeyi de Cumhurbaşkanı belirleyecek ve böylece bu kurul Paris İlkeleri çerçevesinde ve sivil toplumun da arzuladığı ölçüde değişmiş olacak. Yani yazıklar olsun bu anlayışa değerli arkadaşlarım. Bu gerçekten insan hakları mücadelesiyle alay etmenin tam tipik bir örneğidir. Ben Sayın Başkanımızı da o gün kınadım burada. Sayın Başkanımızın hâlâ bu konudaki açıklamalarını hayretle karşılıyorum. Bunların tamamını Paris İlkeleri reddediyor değerli arkadaşlarım. Bakın, Avusturya’da, Danimarka’da, Portekiz’de bütün insan hakları kurulları üyelerini parlamento seçiyor. Verilen örnekler İngiltere, Fransa… Türkiye'nin demokrasi standardı İngiltere’yle bir midir değerli arkadaşlarım, Fransa’yla bir midir? Orada neye bakıyorlar biliyor musunuz? Gerçekten kafaca etik olarak insan hakları alanında bağımsız olsun, ona bakıyorlar. Yani öyle bir kişi olacak ki buna sağcısı da, solcusu da, hangisi bakarsa baksın “Tamam, bu işte, insan haklarını korur.” diyecek şekilde seçiyorlar. Bizde öyle mi oluyor? Hükûmetin yaptığı atamalara bakın, Cumhurbaşkanının yaptığı atamalara bakın, hepsinin altından birer cemaat sesi çıkmıyor mu değerli arkadaşlarım? RTÜK’teki üyelerinize bakın, Zahid Akman’ın durumuna bakın, Deniz Feneri’nin irtibatlı olduğu durumlara bakın. Alıyorsunuz, şimdi, onları bir de ödüllendiriyorsunuz, her yerlere yerleştiriyorsunuz.

Şimdi, bu insan hakları konusu çok önemli, Avrupa bunu çok dikkatle takip ediyor. Bakın, burada sizleri sert bir tonda eleştirmek istiyoruz, dikkatlerinizi çekmek istiyoruz. Ne yapalım muhalefet olarak? Yapmayın, Avrupa Birliği bunun peşinde. Böyle yaptığınız zaman, İnsan Hakları Kurulu Avrupa’dan geçerli not alamayacaktır, Türkiye’deki insan haklarından geçerli not alamayacaktır. Biz, bırakın Avrupa’yı, dünyayı, kendi insanlarımıza, kendi sivil toplumumuza bunu kabul ettiremezsek yazıklar olsun bize! O yüzden, bugün, buradan çıkmadan, değerli arkadaşlarım, önergelerimizi lütfen dikkatle takip edin. Bu şekilde, Komisyonun önerdiği, Hükûmetin önerdiği şekilde gelen öneri tam bir aldatmacadır, bundan İnsan Hakları Kurumu çıkmaz. Bakın, biz, Uludere Komisyonunda Uludere olaylarını eleştiriyoruz, ben Cumhuriyet Halk Partisinin Komisyon üyesiyim, Başbakan bize Mecliste yaptığı konuşmada karşı çıkıyor, diyor ki: “Muhalefet ileri geri konuşmasın.” Şimdi, başka bir partiden gelen İnsan Hakları Komisyonu üyesine eleştiri okları yönelten Başbakan kendisinin atadığı bir üyeyi eleştirmeyecek midir? O Başbakanın atadığı üye hangi hakka ve yetkiye dayanarak Başbakanın yaptığı ve Hükûmetin yaptığı antidemokratik uygulamaları eleştirme hakkını ve yetkisini kendisinde bulacaktır? Kendimizi aldatmayalım değerli arkadaşlar. Bu da tam bir aldatma maddesidir, en önemli madde budur. Bu madde bu şekilde geçtiği takdirde, burada biz İnsan Hakları Kurumu kurmuyoruz; devlete bağlı, devletin güdümünde, devletin devletleştirdiği bir İnsan Hakları Kurumunu sadece kâğıt üzerinde kuruyoruz. Bunun da ayıbı Türkiye Büyük Millet Meclisinin üzerinde olmasın. Bizden uyarması, takdir sizlerden.

Lütfen, geç olmadan tavırlarınızı gösterin ve bizim verdiğimiz önergeyi destekleyin diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Oylarınıza sunuyorum…

III - YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yoklama istiyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Yoklama talebi var, yerine getireceğim ve önergeyi oylarınıza sunacağım.

Sayın İnce, Sayın Gök, Sayın Akar, Sayın Özdemir, Sayın Tanrıkulu, Sayın Serindağ, Sayın Susam, Sayın Yüksel, Sayın Kurt, Sayın Fırat, Sayın Moroğlu, Sayın Genç, Sayın Köktürk, Sayın Özkan, Sayın Küçük, Sayın Özel, Sayın Atıcı, Sayın Türmen, Sayın Çam, Sayın Sapan.

İki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

2.- Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporu (1/589) (S. Sayısı: 279) (Devam)

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının 5’inci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki (g) bendinin eklenmesi, üçüncü ve dördüncü fıkraların aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                Hasip Kaplan (Şırnak) ve arkadaşları

“Madde 5-

(1) (g) - İnsan hakları konusunda çalışan kurumlarda faaliyette bulunmak.

- Üniversitelerin haklar konusunda çalışan birimlerinde görev almak.

- Haklar alanında araştırmacılık veya habercilik yapıyor olmak.

- Yukarıda sayılan alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarınca aday gösterilmek.

(3) İkinci fıkrada belirtilen nitelikleri taşıyanlardan Kurul üyesi olmak isteyenler bu taleplerini yazılı olarak Kuruma iletirler. İnsan hakları alanında çalışmalar yapan; sivil toplum kuruluşları, sendikalar, sosyal ve mesleki kuruluşlar, akademisyenler, avukatlar, görsel veya yazılı basın mensupları ve alan uzmanları da Kurul üyesi olabilecek nitelikteki kimseleri yazılı olarak teklif edebilirler. Kurum, üye olma niteliklerine sahip olanları TBMM Genel Kuruluna sunulmak üzere TBMM Başkanlığına bildirir.

(4) Kurum üyeleri TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla seçilir.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Halil Aksoy.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Halil Aksoy, Ağrı Milletvekili.

HALİL AKSOY (Ağrı) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye insan hakları ihlallerinin çok yoğun yaşandığı bir ülke, insan hakları kuruluşlarının yapmış olduğu incelemelere göre bu konuda en arkalarda, en gerilerde yer alan bir sırada.

Şüphesiz, bu çok yoğun insan hakları ihlallerinin yaşandığı her ülkede temel sorunlar üzerinde de bir bakış açısı olmak durumunda. Türkiye’ye baktığımızda da iki konuda Türkiye oldukça sıkıntılı bir durumda. Bunlardan birisi, demokrasi sorunu; diğeri ise Kürt sorununun demokratik ve barışçıl bir şekilde çözülmemesidir. Bu iki sorun var olduğu müddetçe de Türkiye’de insan hakları ihlalleri en yoğun bir şekilde yaşanacak, zaten yaşanmaya devam ediyor.

Bir kıyas yapılıyor, deniliyor ki: “İşte, geçmişle bugünü biraz kıyaslayalım.” Doğrusunu isterseniz, ben de kısaca bir kıyaslamak istiyorum çünkü 70, 12 Martında da; 80, 12 Eylülünde de; 2000’lerde de sık sık cezaevlerine girip çıktım. Görmüş olduğum muamelede bugün açısından da, dün açısından da hiçbir fark yok.

12 Eylülde İstanbul’da gözaltına alındığım zaman yanımda Ahmet Karlangaç adında bir genç öldürüldü ve benim bulunduğum hücreye bırakıldı. İki yıl önce yine ben gözaltına alınıp cezaevine götürüldüğüm zaman, benden birkaç saat önce Metris Cezaevine götürülen Engin Çeber de orada, görmüş olduğu işkence sonucunda öldürüldü. Şimdi, dikkat edelim: Dün yapılan öldürmeyle bugün yapılan öldürme arasında -sonuçta öldürme olduğuna göre- bir fark var mı? Bunun bir veyahut da on olması çok bir şey değiştirmiyor. Neden? Çünkü bu konuda biraz zihniyetin değişmesi gerekiyor, bu zihniyet de hem cezaevlerinde hem de sokakta değişmemiş.

Cezaevlerinde, belirttiğim örnekler önemli ama bir örnek de Urfa. Ben de yedi tane cezaevine gittim, birçok insanı dinledim, tutuklu insanı dinledim, kadınları dinledim, yaşanan tacizleri vesaireleri biliyorum. Bu konularda henüz zihniyette bir değişiklik olmadığı için insan hakları ihlalleri  devam edecek.

Mesela, bir savcı düşünün ki -Giresun- tutukluları veya hükümlüleri çağırıyor şunu söylüyor, diyor ki: “Burayı Diyarbakır’a benzetmeyin, orası Kürdistan. Belki size bazı tavizler verdik ama burada size taviz vermeyiz, gözünüzü çıkarırız.” Bunu söyleyen bir savcı ama bir gardiyan ne yapar onu düşünün.

Bir de şu var: Genel olarak bu sorunlar var olduğu müddetçe bir şiddet kültürü de gelişiyor doğal olarak. Bu şiddet kültürünü ortadan kaldırabilmek için ya da bir başka deyişle korku refleksini ortadan kaldırabilmek için de adımlar atmak lazım. Bu da bu sorunların çözümüyle ancak mümkündür.

Şimdi, bir de sokağa bakalım. Dün, daha dün, bir kişi, Fatih’te, İstanbul’da arabasıyla, eşiyle ve bir hastasıyla beraber gelirken polislerin hışmına uğruyor. 7-8 tane resmî giyimli polis bu şahsa işkence yapıyor, dövüyor, sürüklüyor, götürüyor tenha bir yerde tekrar dövüyor, sonra gözaltına alıyor, hastaneye götürüyor, askerî hastaneye götürüyor vesaire ama bunların hiçbirisinden sonuç almıyor götürüldüğü yerlerde rapor almak istediği için.

Peki, bunun dövülmesine, işkence görmesine sebep olan şey nedir? Gerçekten onun dövülmesine ve işkence görmesine neden olan şey eğer sadece trafik ihlaliyse belki hak verilebilir -tırnak içinde söylüyorum- ama bu adam daha tartışma başlamadan, gözaltına alacaklar, araba ve çocuklar yerde kalmasın, bir de hasta var, hamile kadın var, onu hastaneye götürüyor, kardeşine telefon açıyor ama ne yazık ki telefonda mahkemelerde “bilinmeyen bir dil” olarak ifade edilen Kürtçe konuşuyor. Kürtçe konuştuğu için de, benim de tanıdığım  Mustafa isminde bir polis tarafından hışma uğruyor ve öldüresiye dövülüyor, herkes de bunu gördü. Şimdi bu zihniyet değişmediği müddetçe, poliste, savcıda, şurada burada bu zihniyet değişmedikçe insan hakları konusunda bir düzelme meydana geleceğini düşünmek pek doğru olmaz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

TBMM Başkanlığına,

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 5. maddesinin 4. fıkrasının (b) bendinde geçen “yedi üye” ibaresinin “beş üye”, (c) ve (d) bentlerinde geçen “bir üye” ibarelerinin de “iki üye” olarak değiştirilmesini arz ederiz.

                                                                                              Ali Uzunırmak (Aydın) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Ali Uzunırmak, Aydın Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan tasarının 5’inci maddesindeki önergemiz üzerinde söz aldım. Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Bakan, bir teşekkürüm olacak ama o gelecekte, bugün eleştirim olacak, ondan da kusura bakmayın biraz. Eleştiri bugün, teşekkür gelecekte.

Değerli milletvekilleri, aslında son zamanlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi çok önemli yasalar çıkarıyor ama bu çıkan yasalar, bugün çıkardığınız yasa İnsan Hakları Kurumu kurulmasına yönelik olmasına rağmen insan haklarını çok ama çok inciten, aykırı yasalar çıkardık. Bakın, toptan şöyle bir hafıza yenilemesini yapmak istiyorum sizinle. MİT Yasası çıkardık. Acaba MİT Yasası insan haklarının en önemli unsurlarından birisi olan demokrasiye uygun bir yasa mıydı? Sayın Başbakan diyor ki: “Ben gönderdim, beni alın.” Sayın Başbakan, demokrasi, insan hakları neyle teminat altına alınır? Hukukla teminat altına alınır. Hukuka aykırı bir emir verdiyseniz elbette ki sizi alacaklar. Öyle, hukuka aykırı bir talimat verildiyse sizin bundan kaçmanız mümkün mü; mümkün olmaması gerekir. Hele hele ki icraatlar demokrasiye, insan haklarına ve hukuka aykırıysa.

Bakın, şimdi İnsan Hakları Kurumu kuruyoruz. Aslında kurumun yapısına, kuruluşuna baktığımızda, buna biz “devlete yalan söylettirme” kurumu desek daha uygun olur. Çünkü iktidarın atadığı, iktidarla bağı olan insanlardan kurulu bir kurumda, acaba yürütmenin aleyhine, yürütmenin uygulamalarının insan haklarına aykırı olduğuna dair bir görüş ortaya çıkması, denetlenmesi mümkün mü; mümkün değil. O zaman devlete yalan söylettirme kurumu kuruluyor burada.

Bakın, biz Kamu Denetçiliği Kanunu’nu geçirdik buradan. Gene iktidarla, kamu denetçiliğini atayan ve denetleyen bir kurum kurduk ve tabii ki bunlar iktidarın çoğunluğuyla kuruluyor. “Kurduk.” diye bir cümle kuruyoruz, muhalefetin katılmadığı birçok konu oluyor. Şimdi, devlet sırları kanunu geliyor. Bütün bu çıkan yasalara baktığınızda, değerli arkadaşlar, iktidar kendini koruyabilmek için surlar inşa ediyor, bu surların içerisine alıyor iktidar kendisini. MİT Kanunu’ndan İnsan Hakları Kurumu kanununa, devlet sırları, Kamu Denetçiliği Kurumuna varıncaya kadar çıkardığınız yasalarla hep iktidarı koruma surları altına alan, içine alan bir yasa makinesi durumuna geldi burası.

Ben burada sizlerin aklına ve vicdanına seslenmek istiyorum, diline    seslenmek istiyorum. Değerli milletvekilleri, devlet yalan söylemez, hele hele devlet adamı hiç ama hiç yalan söylememeli. Bakın, şimdi, sizin beyninize, sizin vicdanınıza ve sizin dilinize sesleniyorum. Milliyetçi Hareket Partisini “Terörist başını asmadınız.” diye suçladı. İçinizde düşünce ahlakına çok saygı duyduğum insanlar var ama onlar bile bu suçlamalara sessiz kalırken, Başbakan Yardımcınız için Sayın Başbakan belki ikinci, üçüncü defadır “Onun şahsi fikirleridir.” diyerek, bazı fikirler ihtiva ediyor terörist başının ev hapsine alınması konusunda ama içinizden hiçbir dil, MHP’yi suçladığı gibi onu suçlamıyor.

RECEP ÖZEL (Isparta) – Yanlış anlaşılıyor ya!

ALİ UZUNIRMAK (Devamla) – Bu aynı zamanda bir fikir ahlakının, düşünce ahlakının da olması gereken şekli olmalıdır.

Değerli milletvekilleri, tabii ki olayları öngörmeden olayların arkasından yorum yaparak toplumda oluşan kanaatleri farklı bir şekilde algıya yönelterek devlet yönetmek artık mümkün olmaz hâle gelmiştir. AKP yorulmuştur, bu on yılın yorgunluğu işte bu iktidarı surların içerisine alıp kendini koruma kanunlarıdır bunlar ama bunlar da kurtarmayacaktır.

Sayın Beşir Atalay’ın bedduayla, dilek ve temenniyle devlet yönetemeyeceğini biz anlatacağız ona. Öyle bedduayla falan devlet yönetilmez, hukukla devlet yönetilir, hukuka dayanarak devlet yönetilir, yalanla devlet yönetilmez ve yalan payidar olamaz.

Hepinize teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

RECEP ÖZEL (Isparta) – Yalan söylemiyor.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Komisyonun bir redaksiyon talebi var, buyurun.

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Sayın Başkanım, bir düzeltme talebimiz var: Görüşülmekte olan kanun tasarısının 5’inci maddesinin (4)’üncü fıkrasının (d) bendi olarak yazılan bendinin (ç) olarak düzeltilmesini talep ediyoruz.

BAŞKAN – Düzeltmeyle birlikte maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

6’ncı madde üzerinde üç adet önerge vardır, okutuyorum:

TBMM Başkanlığına,

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 6. maddesinin (2) fıkrasının madde metninden çıkartılmasını arz ederiz.

                Alim Işık                          D. Ali Torlak                               Bülent Belen

                 Kütahya                               İstanbul                                      Tekirdağ

          Yusuf Halaçoğlu                                                                      Mehmet Şandır

                  Kayseri                                                                                    Mersin

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 6. maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Madde 6-

(1) Üyelerin süreleri dolmadan, herhangi bir nedenle görevlerine son verilemez. Ancak, seçilmeleri için gerekli koşulları taşımadıkları ya da kaybettikleri Kurulca tespit edilen üyelerin üyelikleri son bulur. Kurul kararlarını süresi içinde haklı bir sebep olmaksızın imzalayan veya karşı oy gerekçesini haklı bir sebep olmaksızın süresi içerisinde yazılı olarak bildirmeyen Başkan, Başkan Yardımcısı ve üyelerin üyelikleri de aynı şekilde son bulur.

(2) Kurul tarafından kabul edilebilir mazereti olmaksızın bir takvim yılı içinde toplam üç Kurul toplantısına katılmayan; ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle iş göremeyecekleri sağlık kurulu raporuyla tespit edilen; görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlardan dolayı haklarında verilen mahkumiyet kararları kesinleşen; geçici iş görmezlik hâli üç aydan fazla süren veya üç aydan fazla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilip de cezasının infazına fiilen başlayan üyelerin üyelikleri düşer.

(3) Üyeler 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununa tabidir. Başkan ve üyeler göreve başladıkları ve görevlerinin sona erdiği tarihten itibaren bir ay içinde mal beyanında bulunurlar.

(4) Kurul üyeler ile Kurum personeli görevlerini yerine getirmeleri sırasında edindikleri kamuya, ilgililere ve üçüncü kişilere ait gizlilik taşıyan bilgileri, kişisel verileri, Kurumla ilgili gizlilik taşıyan bilgileri ve bunlara ait belgeleri bu konuda kanunen yetkili kılınan mercilerden başkasına açıklayamaz, kendilerinin veya üçüncü kişilerin yararına kullanamaz. Bu yükümlülük görevden ayrılmalarından sonra da devam eder.

(5) Kamu görevlisi iken Kurul Başkanlığına ve ikinci Başkanlığa seçilenlerin önceki kurumları ve göreviyle ilişkileri sona erer. Bunlar, memuriyete giriş şartlarını kaybetmemeleri kaydıyla, hakimler ve savcılar dâhil, görev sürelerinin sona ermesi veya görevden ayrılma isteğinden bulunmaları ve otuz gün içinde önceki kurumlarına başvurmaları durumunda, atamaya yetkili makam tarafından başvuru tarihinden itibaren en geç bir ay içinde mükteseplerine uygun kadrolara atanır. Görevin sona erdiği tarihten atama yapılıncaya kadar, almakta oldukları aylık ücret ile sosyal hak ve yardımların Kurum tarafından ödenmesine devam olunur. Bunların Kurumda geçirdikleri süreler, özlük ve diğer hakları açısından önceki kurum ve kuruluşlarında geçirilmiş sayılır.

          Sezgin Tanrıkulu              Malik Ecder Özdemir                         Levent Gök

                 İstanbul                                  Sivas                                          Ankara

            Mahmut Tanal                    Hüseyin Aygün                             Veli Ağbaba

                 İstanbul                                Tunceli                                       Malatya

               Özgür Özel                         Melda Onur                              Orhan Düzgün

                  Manisa                                İstanbul                                         Tokat

                                                          Kamer Genç

                                                              Tunceli

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı kanun tasarısının (6)’ncı maddesinin kanun tasarısından çıkarılmasını arz ve teklif ederim.

Saygılarımla.

            Sebahat Tuncel                     Pervin Buldan                           Ertuğrul Kürkcü

                 İstanbul                                  Iğdır                                          Mersin

                Erol Dora                          Hasip Kaplan                               Halil Aksoy

                  Mardin                                 Şırnak                                           Ağrı

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Gerekçe.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Tasarı, TİHK'nın bağımsızlığını güvence altına almamaktadır. İnsan hakları ihlallerinin temel sorumlusunun devletler ve hükümetler olması, ihlalleri önlemeye, hakları korumaya yönelik olarak oluşturulacak bir kurumun da mutlak surette devletin yönetim hiyerarşisinden bağımsız, onu dışarıdan gözlemleyebilen ve denetleyebilen bir örgütlenme modeline sahip olmasını gerektirirdi.

Tasarının öngördüğü atama prosedürü bağımsızlık ilkesine aykırıdır.  Tasarı, TİHK'yı Başbakanlığın yani Hükûmetin sorumluluğu altında düzenlemektedir. Herhangi bir kurum ancak onu oluşturan bireyler kadar özgür olabilir. Dolayısıyla atamanın hangi organ tarafından yapılacağı ve seçim süreçlerinin nasıl işletileceği konusu son derece önemlidir.

Tasarının öngördüğü görevden alma prosedürü bağımsızlık ilkesine aykırıdır. Görevden alma yetkisi bir ulusal kurumun bağımsızlığı ile yakından ilgilidir. Bağımsızlıktan ödün vermemek için ulusal insan hakları kurumu üyeleri kadro güvencesi altına alınmış olmalıdır. Başkanın ya da Kurul üyelerinin görevlerine keyfî biçimde son verilmesi olasılığının önüne geçilebilmesi için hangi koşullarda görevden alınabileceğini belirten objektif kriterler yasada açıkça ifade edilmelidir.

Tasarının öngördüğü mali yapı bağımsızlık ilkesine aykırıdır. Paris İlkeleri'ne göre oluşturulacak ulusal kurumun mali bağımsızlığı ile işlevsel bağımsızlığı arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır, Tasarıda TİHK'nın gelirleri, diğer gelirlerin yanı sıra "genel bütçeden ayrılacak yardımlar" olarak belirtilmiş durumdadır. Ayrıca Tasarıda, Kurumun sahip olacağı finansal özerkliğin hangi düzeyde olacağı açık değildir. Bu da uygulamada, Kurumun uygun ve bağımsız bir bütçeye sahip olmasını güvenceye almamaktadır.

TİHK, önceki tüm insan hakları kurumları gibi bir başkanlık mekanizması olarak tasarlanmıştır. Başkanın istememesi durumunda kurumun çalışma imkânı neredeyse yoktur. Kanun Tasarısı, TİHK için ikili bir kurumsal yapı öngörmektedir: Başkanlık sistemi ve İnsan Hakları Kurulu. Tasarıda tanımlandığı biçimiyle Kurul ile Başkanlık arasındaki yetki gücü bakımından oldukça büyük bir fark görülmektedir. Bu durum Kurulun şeklî bir işlevi olacağı kaygısına yol açmaktadır.

Tasarı, üyelerin seçim kriterlerini Paris İlkeleri'ne ve TİHK'nın işlevlerine göre belirlememiştir. İnsan hakları alanında çalışmak ve mücadele etmek, doğası gereği farklı mesleki arka planlara ve disiplinlere sahip uzmanların birlikte çalışmasını gerektirir.

Tasarı, Paris İlkeleri'nin öngördüğü çoğulculuğu güvence altına almamaktadır. Paris İlkeleri'nde de belirtildiği gibi, ulusal kurumun bağımsızlığını güvence altına alacak unsurlardan birisi de böylesi bir kurumun karar verme organı içinde yer alanların çoğulculuk ilkesine uygun bir biçimde oluşturulmasıdır. Yanı sıra, karar verme organının farklılıklara saygı gösterme yeteneği ile donatılması gerekir. Belli bir etnik, dinsel, kültürel ya da mesleki grubun üyelerinden oluşan bir ulusal kurum, toplumdaki çeşitliliği yansıtmaktan uzaktır ve bundan ötürü de içinden geldiği toplumu tam olarak temsil edemez.

Tasarı, TİHK'ya insan hakları ihlallerini önleme imkânını yeterince sunmamaktadır. Tasarı ile TİHK'ya geniş bir yetki alanı sunulmuş olmakla birlikte bu yetki alanı Paris İlkeleri'nde öngörülenin aksine spesifik ve ayrıntılı olarak belirlenmemiştir.

Tasarı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye Ek Protokolü'nün (Seçmeli Protokol) öngördüğü nitelikte bağımsız, işlevli ve etkin bir önleme mekanizmanın oluşturulmasına izin vermemektedir. Çünkü Seçmeli Protokol'ün öngördüğü bağımsızlığı güvence altına alınmış "ulusal önleme mekanizması" söz konusu Tasarı ile Türkiye İnsan Hakları Kurumunun bir alt birimi haline getirilmektedir. Bu, ulusal önleme mekanizmasının oluşturulması sürecinin de kapsayıcı ve şeffaf olmadığı anlamına gelmektedir.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, karar yeter sayısı…

SÜREYYA SADİ BİLGİÇ (Isparta) – Geç kaldınız!

BAŞKAN – Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

MUHARREM İNCE (Yalova) – Karar yeter sayısı var mı Sayın Başkan?

BAŞKAN – Önceden söylemiş olsaydınız; çünkü “Kabul edenler” diye sordum Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, bakın, ben zamanında söyledim ama siz Ahmet Aydın’ın bir yandan da talimatına uydunuz.

BAŞKAN – Hayır, Sayın Aydın’la ilgisi yok Sayın İnce. Ben “Kabul edenler” dedim, ondan sonra…

Tutanakları getirtebiliriz isterseniz.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Getirtelim tutanakları.

BAŞKAN – Hiçbir problem yok; olur.

İkincisinde değerlendiririz, merak etmeyin.

Diğer önergeyi okutuyorum:

TBMM Başkanlığına,

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 6. maddesinin (2) fıkrasının madde metninden çıkartılmasını arz ederiz.

                                                                                                   Alim Işık (Kütahya) ve arkadaşları

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, bu önergeyi değil, öteki önergeyi işleme koymanız lazım. Çünkü orada, madde metninden çıkarılmasını istiyoruz.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkanım, madde metninden çıkarılması önergesi var. En aykırı önerge o.

KAMER GENÇ (Tunceli) - O daha aykırı, en sona bizim önergeyi koymanız lazım.

BAŞKAN – Okunma sırası zaten öyle, kâtip üyenin yanlışlığı Sayın Genç. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 279 sıra sayılı tasarının 6. maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Madde 6-

(1) Üyelerin süreleri dolmadan, herhangi bir nedenle görevlerine son verilemez. Ancak, seçilmeleri için gerekli koşulları taşımadıkları ya da kaybettikleri Kurulca tespit edilen üyelerin üyelikleri son bulur. Kurul kararlarını süresi içinde haklı bir sebep olmaksızın imzalayan veya karşı oy gerekçesini haklı bir sebep olmaksızın süresi içerisinde yazılı olarak bildirmeyen Başkan, Başkan Yardımcısı ve üyelerin üyelikleri de aynı şekilde son bulur.

(2) Kurul tarafından kabul edilebilir mazereti olmaksızın bir takvim yılı içinde toplam üç Kurul toplantısına katılmayan; ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle iş göremeyecekleri sağlık kurulu raporuyla tespit edilen; görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlardan dolayı haklarında verilen mahkûmiyet kararları kesinleşen; geçici iş görmezlik hâli üç aydan fazla süren veya üç aydan fazla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilip de cezasının infazına fiilen başlanan üyelerin üyelikleri düşer.

(3) Üyeler 19/4/1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununa tabidir. Başkan ve üyeler göreve başladıkları ve görevlerinin sona erdiği tarihten itibaren bir ay içinde mal beyanında bulunurlar.

(4) Kurul üyeler ile Kurum personeli görevlerini yerine getirmeleri sırasında edindikleri kamuya, ilgililere ve üçüncü kişilere ait gizlilik taşıyan bilgileri, kişisel verileri, Kurumla ilgili gizlilik taşıyan bilgileri ve bunlara ait belgeleri bu konuda kanunen yetkili kılınan mercilerden başkasına açıklayamaz, kendilerinin veya üçüncü kişilerin yararına kullanamaz. Bu yükümlülük görevden ayrılmalarından sonra da devam eder.

(5) Kamu görevlisi iken Kurul Başkanlığına ve ikinci Başkanlığa seçilenlerin önceki kurumları ve göreviyle ilişkileri sona erer. Bunlar, memuriyete giriş şartlarını kaybetmemeleri kaydıyla, hâkimler ve savcılar dâhil, görev sürelerinin sona ermesi veya görevden ayrılma isteğinden bulunmaları ve otuz gün içinde önceki kurumlarına başvurmaları durumunda, atamaya yetkili makam tarafından başvuru tarihinden itibaren en geç bir ay içinde mükteseplerine uygun kadrolara atanır. Görevin sona erdiği tarihten atama yapılıncaya kadar, almakta oldukları aylık ücret ile sosyal hak ve yardımların Kurum tarafından ödenmesine devam olunur. Bunların Kurumda geçirdikleri süreler, özlük ve diğer hakları açısından önceki kurum ve kuruluşlarında geçirilmiş sayılır.

                                                                                         Sezgin Tanrıkulu (İstanbul) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN - Önerge üzerinde söz isteyen Tunceli Milletvekili Kamer Genç. (CHP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli üyeler; tabii, Meclis Başkanlığı makamında oturan arkadaşlarımız daha henüz Tüzük’ü öğrenemediler; nasıl, hangi önergenin işleme konulacağını bilmediler. Çünkü…

BAŞKAN – Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Devamla) – Bir dakika, ben söyleyeyim de siz dinleyin ondan sonra.

BAŞKAN – Söyleyemezsiniz Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Devamla) – Şimdi, önce önergeler geliş sırasına göre, sonra aykırılık sırasına göre…

BAŞKAN – Sayın Genç, önceki okunuş sırası belli, okunuş sırasında bir yanlışlık yok.

KAMER GENÇ (Devamla) – Maddenin tümünün…

BAŞKAN - Kâtip Üye Arkadaşın yanlışlığından kaynaklandı.

KAMER GENÇ (Devamla) – Sen o zaman niye orada oturuyorsun?

BAŞKAN – “Sen” diye hitap etme bir defa!

KAMER GENÇ (Devamla) – O zaman oturma orada.

BAŞKAN – Meclisin bir adabı var, bir usulü var, terbiyesi var.

KAMER GENÇ (Devamla) – Efendim?

BAŞKAN – Meclisin bir adabı, usulü ve terbiyesi var.

KAMER GENÇ (Devamla) – Adabını öğrenmen lazım.

BAŞKAN – Burada her sayın milletvekili birbirine hitap ederken dikkatli olması lazım.

KAMER GENÇ (Devamla) – Önce önergeler geliş sırasına göre, arkasından da aykırılık sırasına göre işleme konulur.

BAŞKAN – Sizden öğrenecek değiliz bunları!

KAMER GENÇ (Devamla) – Öğrenemiyorsun ki. Öğren bir defa, okumayı öğren ya, okumayı öğren.

BAŞKAN – Şu usul ve adaba bakar mısınız!

KAMER GENÇ (Devamla) – Birinci önerge, maddenin metinden çıkarılmasını isteyen önerge öncelikle oylanır, fıkranın metinden çıkarılmasını isteyen ikinci önerge ondan sonra oylanır.

BAŞKAN – Tutanaklara bakın, önergelerin önceki okunuş şekline.

KAMER GENÇ (Devamla) - Maddeyi değiştirmeyi öngören önerge ondan sonra oylanır. Ben sana doğruyu söylüyorsam niye daha karşı çıkıyorsun?

BAŞKAN – Sizin doğrunuza ihtiyacımız yok. Biraz önce…

KAMER GENÇ (Devamla) – Sen daha doğruyu öğrenmedin.

BAŞKAN – Tutanaklara bakın, önergeler daha önce nasıl okunmuş ilk defa.

KAMER GENÇ (Devamla) – Çünkü öğrenmen için daha bir fırın ekmek yemen lazım. Onun için, yani doğruları da bir defa söyle, yani öğren.

Şimdi, değerli milletvekilleri, biraz önce, tabii, burada biz…

SUAT ÖNAL (Osmaniye) – Sadede gel.

KAMER GENÇ (Devamla) – Ya ben anlamıyorum; doğruyu söylüyoruz karşı çıkıyor arkadaşım, İç Tüzük’ü okumuyor.

BAŞKAN – Sayın Genç, önceki okunuş şekline bakın, tutanakları isteyin.

KAMER GENÇ (Devamla) – Oraya çıkıyor, oradaki bürokratlar kendisine nasıl iplerini döndürüyorlarsa onlar, o yöne dönüyor. Böyle bir şey olur mu ya? Meclis Başkanlığı makamında oturan insanlar kişilikli olacak, bilgili olacak, İç Tüzük’ü okuyacak, kendi inisiyatifiyle Meclisi yönetecek ya. Böyle bir şey olur mu yani? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Türkiye güler buna Sayın Genç, Türkiye güler.

KAMER GENÇ (Devamla) – Meclisi yönetmesini bilmeyen insanların orada oturmaya ne hakkı var ya?

BAŞKAN – Türkiye güler Sayın Genç, Türkiye güler buna Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Devamla) – Neyse, herkesi Türkiye tanıyor.

BAŞKAN – Sizden alacak hiçbir dersimiz yok bizim.

KAMER GENÇ (Devamla) – Evvela öğrenmesini öğren, ondan sonra orada otur.

BAŞKAN – Hiçbir dersimiz yok sizden alacak.

TÜLİN ERKAL KARA (Bursa) – Doğru düzgün konuş!

KAMER GENÇ (Devamla) – Ya aklınız ermez sizin ya! Bırakın şimdi, tamam. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Şu usul ve adaba bakın lütfen, şu usul ve adaba bakın.

KAMER GENÇ (Devamla) – Bakın, benim konuşmam geçti arkadaşlar, böyle bir şey olur mu yani ya?

Şimdi, değerli milletvekilleri, bakın, temel hak ve özgürlüklerin korunması elbette ki demokrasiye inanan, insan haklarına inanan her insanın istediği, önemli bir konudur. İnsan Hakları Kurumunun kurulması, kamu yöneticiliğinin kurulması, ayrıca idareden, siyasi iktidardan ferdin temel hak ve özgürlüklerine karşı gelen saldırılara karşı bağımsız yargı kurumlarının görev yapması elbette önemli bir konu ama şimdi, Türkiye’de, AKP İktidarıyla beraber bir sistem geldi. Şimdi her şeyin ipi Tayyip’in emrinde, mahkemelerin ipi Tayyip’in emrinde. Kamu yöneticiliği kurumunu kuruyoruz, o yöneticinin ipleri Tayyip’in emrinde; insan haklarını koruma kurulunun ipleri Tayyip’in emrinde. Böyle bir şey olmaz ki! Öyle bir kurum getirmemiz lazım ki hakikaten bağımsız…

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Senin ipin kimin elinde?

KAMER GENÇ (Devamla) – Benim ipim vicdanımın elinde.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Haydi oradan!

KAMER GENÇ (Devamla) – Bakın, sizin vicdanınız… Siz vicdanınızı birilerine teslim etmişsiniz.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Olmayan şeyden bahsediyorsun.

KAMER GENÇ (Devamla) – Keşke müstakil bir vicdanınız, bağımsız bir vicdanınız olsaydı da bu memleket bu hâle gelmeseydi.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Sayenizde geldi, elli yıldır…

KAMER GENÇ (Devamla) – Bugün Sayın Özdemir çıktı, burada konuştu. “Beşir Atalay” dediğiniz arkadaş burada yok şimdi.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – “Sayın Bakan” diyeceksin.

KAMER GENÇ (Devamla) – Ne bakanı ya? Ben onları bakan…

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – “Sayın Bakan” diyeceksin.

KAMER GENÇ (Devamla) – Hani, bakan nerede yahu? Hani?

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Orada.

KAMER GENÇ (Devamla) – Yüzleri yok buraya gelsinler.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Orada, bak.

KAMER GENÇ (Devamla) – Hani? Hani? Hani? Yok. Bunların hangi yüzleri… Ben sizin yerinize olsam bunlara “Buraya gelmiyorsanız istifa edin yahu…” Yüzünüz yok Meclisin karşısına gelmeye! Dolayısıyla ondan sonra…

Şimdi, bak, Beşir Atalay Kırıkkale Rektörü idi. Niye görevden alındı biliyor musunuz? İrticanın rektörü olduğu için görevden alındı. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Ne alakası var!

KAMER GENÇ (Devamla) – Kayıtları var.

Şimdi, bu bizim Bekir -Bekir orada oturuyor ya- geçen gün diyor ki: “Efendim, Diyanet İşleri Başkanlığı laikliğe uymasın.” (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Peki, Bekir Bey, sen milletvekili seçildikten sonra gelip burada yemin etmedin mi? “Ben laikliğe saygılıyım, laiklik kurallarına uyacağıma…” Anayasa’ya sadakat göstermeye dair namusun ve şerefin üzerine yemin etmedin mi? Peki bu namus, şeref nereye gitti Bekir Bey? Yahu, şimdi yani belirli… Yani, siz burada bir yemin etmişseniz o yeminin gereğini yerine getireceksiniz.

TÜLİN ERKAL KARA (Bursa) – Düzgün konuşun, düzgün konuşun!

KAMER GENÇ (Devamla) – Şimdi, İnsan Hakları Kurulunun kurulmasına biz karşı değiliz de bu kurula bir güvence vermek lazım. Güvence vermedikten sonra…

Şimdi, niye bunları getiriyorsunuz? Yarın Tayyip Erdoğan diktatörlüğünü ilan… Zaten ilan etti. Diyeceksiniz ki: “Efendim, bakın, mahkeme bunun aleyhine karar verdi…”

İHSAN ŞENER (Ordu) – Böyle konuşamazsın!

KAMER GENÇ (Devamla) – “…İnsan Hakları Kurumu bunun lehinde bir karar vermedi, kamu yöneticiliği hakkında bir karar vermedi, demek ki bizim dediğimiz doğru.”

Şimdi, bu Beşir Atalay çıkmış, bu kadar memlekette işkence var…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KAMER GENÇ (Devamla) – Temel hak ve özgürlüklerin…

Neyse, zaten… (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Dolayısıyla böyle bir yönetim olmaz.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

TBMM Başkanlığına,

279 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 6. maddesinin (2) fıkrasının madde metninden çıkartılmasını arz ederiz.

                                                                                                   Alim Işık (Kütahya) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANI AYHAN SEFER ÜSTÜN (Sakarya) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Mehmet Şandır, Mersin Milletvekili. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçekten önemli bir kurum kuruyoruz, İnsan Hakları Kurumunu kuruyoruz. Diğer arkadaşlarımın da söylediği gibi, son zamanlarda, Türkiye’mizin ihtiyacı olan, demokrasimizin bir anlamda gereği olan kanunlar çıkartıyoruz. İşte, Ombudsmanlık Kanunu çıkarttık, Ara buluculuk Kanunu çıkarttık. Hem kültürümüzde var hem değerlerimizde var hem de gerçekten entegre olmaya çalıştığımız evrensel değerler kurumların hukukunda var. Burada iki soru ortaya çıkıyor değerli arkadaşlar: Yani bu kadar önemli kanunlar çıkartılması gerekiyordu, kurumlar kurulması gerekiyordu. Bugüne kadar neyi beklediniz?

Değerli arkadaşlar, buraya çıkan her iktidar partisi grubu sözcüsü bir şeyi unutuyor: On yıldır bu ülkede iktidar olduğunuzu unutuyorsunuz. Böyle bir kurum yani İnsan Hakları Kurumu… Ki Türkiye buna bir anlamda mecbur çünkü her yıl Avrupa Birliğinin, Avrupa Parlamentosunun veya Birleşmiş Milletlerin veya bu anlamda uluslararası geçerliliği olan kurumların azarını işitiyoruz. Buraya gelirken çıkarttım, yani en yeni raporlarda bile Türkiye, sicili bozuk ülke olarak… Uluslararası toplantılara giden arkadaşlarımız çok mahcup oluyorlar. Önlerine rakamlar konulunca… Yani böyle büyük ülke, güçlü ülke, lider ülke konumundaki bir Türkiye'nin insan hakları sicili bozuk. Bunu düzeltmek için oluşturulması gereken kurallar ve bunu uygulayacak kurumları kurmak için on yıl niye beklediniz?

Değerli arkadaşlar, geç de kalsa doğruyu yapıyorsunuz ama yanlış yapıyorsunuz. Nedir o? İnsan Hakları Kurumu kuruluyor ki yönetimin, idarenin uygulamalarından doğan insan hakları ihlallerinin tespit edilip uyarılması için. Bunu yurt dışındaki kurumlar uyaracağına biz uyaralım diye bir kurum kuruyorsunuz ama bu kurumu teşkil ederken burada görev alacak olanların belirlemesini iktidarın inisiyatifine bırakıyorsunuz. Bu doğru olmuyor. Yani ombudsmanlıkta da böyle oldu, ara buluculukta da böyle oldu, bunda da böyle oldu. Niye? Burada diyorsunuz ki: “Bize güvenmiyor musunuz? Bu milletin seçtiği Hükûmete güvenmiyor musunuz?” Ben de size soruyorum: Siz kendinize güvenmiyor musunuz? Yani bunu bıraksak da… Eğer kendinize güveniniz olsa muhalefetten seçersiniz. Seçiniz ki bir Molla Kasım kuralım oraya. Hani var bizim kültürümüzde bir Molla Kasım. Bu ülkenin bir Molla Kasım’a ihtiyacı var. Sizin yanlışınızı size söyleyecek, söylerken de art niyeti olmayan bir yapıya ihtiyaç var. Siz kendinize güvenmiyor musunuz? Yani burada sabahtan bu yana arkadaşlarımız bunu tenkit ediyor; Sayın Komisyon Başkanı, Sayın Bakan kalkıyor, bunun doğru olduğunu savunuyor. Neresi doğru değerli arkadaşlar? Gecenin bu saatinde, yani tabii ki bu çalışma şartlarında olumlu bir iklimin, havanın olmasını da çok beklemeyin. Yani gecenin on birinde, on ikisinde burada güzel konuşmalar da beklemeyin ama bu kadar önemli bir konuda uzlaşarak, Komisyonda, alt komisyonda, Genel Kurulda uzlaşarak, birlikte böyle müessese kursak da kalıcı bir kurum olsa, yaşayan bir kurum olsa, yakışmaz mı, gerekli değil mi değerli arkadaşlar? Bunu iktidar partisi grubuna söylüyorum, Sayın Hükûmete söylüyorum, Sayın Bakana söylüyorum. Nedir sizi korkutan hadise? Demin Sayın Ali Uzunırmak’ın çok doğru söylediği bir husus var; kendinizin etrafında koruma duvarları örüyorsunuz, bu böyle anlaşılıyor. Buna hakkınız yok. Bu millet size yüzde 50 oranında oy vermiş, yani korkunuz ne? Bizim memlekette bir söz vardır, denilir ki: “Bir insan en fazla neyin eksiğini duyuyorsa onu dile getirir.” Sizin, insan hakları konusunda, ara buluculuk konusunda, ombudsmanlık konusunda gerçekten bir korkunuz, bir endişeniz var arkadaşlar. Bu size de yakışmıyor, Türkiye’ye de haksızlık yapıyorsunuz.

Bakın, en son rapor “Türkiye'nin utancı büyük.” diyor. Türkiye 2.404 mahkûmiyetle dünyada 1’inci insan hakları ihlalinde. Burada övünmeye hiç hakkınız yok Sayın Bakan. Bu, tabii, yalnız sizin değil, Türkiye'nin ama bunu düzeltmenin sorumlusu sizsiniz. “Efendim, bu dünden gelen bir sorun.” Öyle değil. 2011 rakamı var; 2011 rakamında da 159 davada mahkûmiyet alarak… Yani Türkiye’ye yakışmaz…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – …AKP’ye de yakışmaz bir sonuç. Bunu düzeltmek için ortaya getirdiğiniz kurum da böyle tenkit edilen, eğri büğrü bir kurum. Doğru değil.

Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Başkanım, karar yeter sayısı istiyorum.

BAŞKAN – Arayacağım.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum:  Kabul edenler…  Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on beş dakika ara veriyorum.

                                                                   

 

Kapanma Saati: 23.08
YEDİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 23.26

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT