DÖNEM: 24                                                                                                   

 

 

 

YASAMA YILI: 2

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

CİLT : 14

 

66’ncı Birleşim

15 Şubat 2012 Çarşamba

 

 

 

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI

1.- Gümüşhane Milletvekili Feramuz Üstün’ün, Gümüşhane ilinin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Denizli Milletvekili Emin Haluk Ayhan’ın, yasama sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, Uşak Şeker Fabrikasının özelleştirilmesi ve sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

 

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Gümüşhane Milletvekili Kemalettin Aydın’ın, Torul, Gümüşhane ve Kelkit’in düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümüne ilişkin açıklaması

2.- Trabzon Milletvekili Mehmet Volkan Canalioğlu’nun, halk eğitim müdürlüklerinde sözleşmeli olarak görev yapan usta öğreticilerin memur kadrolarına atamalarının düşünülüp düşünülmediğine ilişkin açıklaması

3.- İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, PKK ve KCK’nın eylem ve eylemsizliklerinde MİT görevlilerinin iş birliği olup olmadığına ilişkin açıklaması

4.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Gümüşhane ilinin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümüne ve Gümüşhane’nin göç vermemesi için gerekli yatırım ve projelerin devreye sokulması gerektiğine ilişkin açıklaması

5.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, 1955 yılında kurulan Burdur Şeker Fabrikasının Burdur için önemine ve özelleştirilmesine karşı olduklarına ilişkin açıklaması

6.-  İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, kamuda çalışan uzman diş hekimlerinin kadro sorunlarına ilişkin açıklaması

7.- Osmaniye Milletvekili Suat Önal’ın, 13 Şubat 2012 tarihinde Şırnak ilinin Uludere ilçesinde teröristlerle çıkan çatışmada 2 güvenlik görevlimizin şehit edildiğine ve milletimizin vatanını korumak için birlik olduğuna ilişkin açıklaması

8.- Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt’un, özelleştirme kapsamında olan Eskişehir Şeker Fabrikasında üretimin sıfırlanmaması için üreticilerle iş birliği içerisinde bir çözüm düşünülmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

9.- Osmaniye Milletvekili Hasan Hüseyin Türkoğlu’nun, Şırnak ilinin Uludere ilçesinde şehit olan güvenlik görevlisi İbrahim Kurt’un ailesinin soru ve isteklerine ilişkin açıklaması

10.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş’ın, vermiş oldukları önerge hakkında yanlış algılamayı düzeltmek istediğine, basınla ilgili sorunların devam ettiğine ve komisyonun mutlaka kurulması gerektiğine ilişkin açıklaması

11.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Cumhuriyet Halk Partisinin Tam Gün Yasası’na karşı olduğunu söyleyerek halkı yanılttığına ilişkin açıklaması

12.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Genel Kurula gelirken yaşadığı olayın sorumlusunun Tülay Hanım olmadığı hususunda bir düzeltme yapmak istediğine ilişkin açıklaması

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 milletvekilinin, belediyelerin altyapı ile pis su arıtma, katı atık depolama ve işleme tesisleri yetersizlikleri ile bu yetersizlikleri gidermekte karşılaştıkları sorunların ve çözüm yollarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/145)

2.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 milletvekilinin, pamuk üretimindeki sorunların ve çözüm önerilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/146)

3.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 milletvekilinin, trafik kazalarına neden olan etkenlerin ve alınacak önlemlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/147)

 

VII.- ÖNERİLER

A) SİYASİ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından Adli Tıp Kurumunun araştırılması amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 15/2/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi

2.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş ve arkadaşları tarafından, yerel gazetelerin ve gazetecilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 15/2/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

 

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYON-LARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ

 

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

2.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/482) (S. Sayısı: 67)

3.- Çoğaltılmış Fikir ve Sanat Eserlerini Derleme Kanunu Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/485) (S. Sayısı: 128)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna  Dair  Kanun  Tasarısı  ve  Dışişleri Komisyonu Raporu (1/480) (S. Sayısı: 100)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında UNDP-İstanbul Uluslararası Kalkınmada Özel Sektör Merkezinin (IICPSD) Kuruluşu ile İlgili Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna  Dair  Kanun  Tasarısı  ve  Dışişleri Komisyonu Raporu (1/511) (S. Sayısı: 119)

6.- Türkiye Cumhuriyeti ile Filistin Adına Filistin Kurtuluş Örgütü Arasındaki Geçici Serbest Ticaret Anlaşmasında Değişiklik Yapılmasına Dair 1/2011 Sayılı Ortak Komite Kararının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/472) (S. Sayısı: 98)

7.- İstanbul Milletvekili Mehmet Doğan Kubat’ın; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in; 5275 Sayılı “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun”da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ve Adalet Komisyonu Raporları (2/241, 2/84) (S. Sayısı: 136)

8.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kore Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/414) (S. Sayısı: 76)

9.- Nükleer Terörizmin Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/328) (S. Sayısı: 14)

10.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Esendere ve Sero Kara Hudut Kapılarının Ortak Kullanımına Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/427) (S. Sayısı: 7)

11.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Türkiye-İran Hududunda Yeni Kara Hudut Kapılarının Açılmasına Dair Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/450) (S. Sayısı: 10)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın partisine sataşması nedeniyle konuşması

2.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in Başbakana sataşması nedeniyle konuşması

3.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Manisa Milletvekili Hasan Ören’in partisine sataşması nedeniyle konuşması

5.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın partisine sataşması nedeniyle konuşması

6.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

7.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin şahsına ve partisine sataşması nedeniyle konuşması

8.- Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın, Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın partisine sataşması nedeniyle konuşması

9.- Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın, Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

10.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin partisine sataşması nedeniyle konuşması

11.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın partisine sataşması nedeniyle konuşması

12.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin şahsına sataşması nedeniyle konuşması

 

X.- OYLAMALAR

1.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

3.- Nükleer Terörizmin Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İstanbul Milletvekili Atila Kaya’nın, C2 yetki belgesi sahiplerine verilen yurt içi eşya taşımacılık yetkisinin kaldırılmasına ilişkin sorusu ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın cevabı (7/2606)

2.- İstanbul Milletvekili Atila Kaya’nın, D4 taşımacılık belgesi sahiplerinin bazı yetkilerinin kaldırılmasına yönelik çalışmalara ilişkin sorusu ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın cevabı (7/2607)

3.- İstanbul Milletvekili Atila Kaya’nın, K1 yetki belgesi sahipleriyle ilgili bazı düzenlemelere ilişkin sorusu ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın cevabı  (7/2608)

4.- İstanbul Milletvekili Atila Kaya’nın, Karayolu Taşıma Kanunu gereğince mesleki yeterlilik belgelerinin esnaf ve sanatkârlar odalarınca verilmesine ilişkin sorusu ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın cevabı (7/2609)

5.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Van’da meydana gelen deprem sonrasında depremzedelerin bankalara olan borçlarını ödeyememesine ilişkin Başbakandan sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/2651)

6.- Balıkesir Milletvekili Haluk Ahmet Gümüş’ün, sosyal güvenlik sisteminin tek çatı altında toplanmasıyla ilgili hukuki düzenlemelere ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/2665)

7.- Bartın Milletvekili Muhammed Rıza Yalçınkaya’nın, iş sağlığı ve iş güvenliği konusunda alınan önlemlere ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/2813)

8.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, bağlı kurum ve kuruluşlarda hizmetlerde taşeronlaşmaya ve taşeron firma çalışanlarının bazı sorunlarına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2891)

9.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Bakanlığın merkez ve taşra teşkilatlarına ait binaların depreme karşı güçlendirilmesi çalışmalarına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/2899)

10.- Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak’ın, BDDK’da boşalan üyeliğe atama yapılmamasına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/2965)

11.- İzmir Milletvekili Alaattin Yüksel’in, kredi kartı kullanımına ve kredi kartları sahipleri ile bankalar arasında imzalanan sözleşmelere ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın cevabı (7/2966)

12.- Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’ın, Gebze-Eskihisar köyündeki sit alanının ticari amaçla tahrip edildiği iddiasına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2998)

13.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, Diyarbakır İçkale Projesi’ne ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/3001)

14.- Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın, Şanlıurfa-Halepli Bahçe çevresindeki çarpık yapılaşmanın ortadan kaldırılmasına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/3002)

15.- Muş Milletvekili Demir Çelik’in, Doğu illerinden batı illerine yaşanan göç olgusuna ve göçün beraberinde getirdiği sorunlara ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/3125)

16.- Hatay Milletvekili Hasan Akgöl’ün, dahilde işleme rejimi kapsamında gümrüksüz hammadde ve yarı mamul madde ithalatına ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/3210)

17.- Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı’nın, Konya’nın özel ekonomi bölgesi statüsüne alınıp alınmayacağına ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/3211)

18.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı binalarının bakım ve onarımına ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/3212)

19.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, Trakya Bölgesi’nde Hazineye ait tarım arazilerinin satışına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/3253)

20.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık teşkilatında ve bağlı kurum ve kuruluşlarda görev yapan üst düzey kadın bürokrat sayısına ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/3637)

21.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, bir gazetede yayınlanan, bazı milletvekillerine ve görevden alınan bürokratlara makam aracı tahsis edildiği iddiasına ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Mehmet Sağlam’ın cevabı (7/3746)

22.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, 24. Yasama Döneminde muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin vermiş olduğu kanun teklifi, araştırma önergesi ve soru önergelerine ilişkin sorusu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Mehmet Sağlam’ın cevabı (7/3748)


I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 15.00’te açılarak iki oturum yaptı.

İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, sağlık hizmetleri alanında artan sorunlar ve çalışanların huzursuzluklarına ilişkin gündem dışı konuşmasına Sağlık Bakanı Recep Akdağ,

Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Kütahya iline yapılan kamu yatırımlarına ilişkin gündem dışı konuşmasına Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu,

Cevap verdiler.

Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker, Suriye’de yaşanan sorunların sınır illerimize etkilerine ilişkin gündem dışı bir konuşma yaptı.

İzmir Milletvekili Oktay Vural, İç Tüzük’ün 73’üncü maddesine göre, MİT Kanunu’nda değişiklik öngören kanun teklifinin TBMM Başkanlığınca yalnızca Adalet Komisyonuna havalesine itiraz ederek, teklifin Anayasa, Millî Savunma ve İçişleri komisyonlarına da havale edilmesi gerektiğine ilişkin bir açıklamada bulundu.

Oturum Başkanının, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün “Kanun tasarıları ve komisyonlara havale” başlıklı 73’üncü maddesini İç Tüzük’e aykırı uyguladığı gerekçesiyle Başkanlığın tutumu hakkında usul görüşmesi yapıldı. Oturum Başkanı tutumunda bir değişiklik olmadığını  açıkladı.

Yalova Milletvekili Muharrem İnce, Adalet Komisyonunda görüşülen MİT Yasası’yla ilgili teklifin aslında tasarı görünümlü bir teklif olduğuna,

Ardahan Milletvekili Orhan Atalay, eski Ardahan mebusları Halit Paşa ile Hilmi Bey’in iadeiitibarlarını talep ettiğine,

Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sağlık hizmetleriyle ilgili yanıltıcı ifadelerde bulunduğuna,

İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, TRT Genel Müdürlüğünün Kamu İhale Kurumuna sormadan ve ihale yapmadan mal alması konusunda Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ne düşündüğüne,

İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt, genel tıp alanında özel sağlık kuruluşlarından hizmet alımı yapılırken diş hekimi muayenehanelerinin unutulduğuna ve Sağlık Bakanının bu konuda ne gibi bir çalışma yapacağına,

Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sağlık hizmetlerinde eskiyle yeniyi mukayese etmesine,

Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, hesapsız, kitapsız uygulamalar yaptığına,

İstanbul Milletvekili Melda Onur, cezaevlerinde yaşanan sağlık sorunlarına çözüm bulunması gerektiğine,

Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Bakanların sadece kendi illerine hizmet götürmemeleri, diğer illere de hizmet götürmeleri gerektiğine,

Tokat Milletvekili Reşat Doğru, Doğu Türkistan kökenli, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Uygur Türklerinden olduğu ileri sürülen Abdulhamit Davutoğlu, Kemal Ömeroğlu ve Ahmet Raşit isimli şahısların Tacikistan devleti makamlarınca tutuklandıklarına, Dışişleri Bakanlığının konuyla ilgilenmesi gerektiğine,

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır, 14 Şubat Sevgililer Günü’ne,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 20 milletvekilinin, şehit yakınları ve gazilerin sorunlarının ve çözüm yollarının (10/142),

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 20 milletvekilinin, elma üreticilerinin sorunlarının (10/143),

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 20 milletvekilinin, ülkemizde meydana gelen erozyon ve kuraklığa bağlı olarak oluşan çölleşmenin nedenlerinin ve sonuçlarının (10/144),

Araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in, Suudi Arabistan Şûra Meclisi Başkanı Abdullah Al-Şheıkh'in vaki davetine icabetle Riyad'da düzenlenecek olan G-20 Ülkeleri Parlamento Başkanları III. İstişare Toplantısı’na katılmak üzere beraberindeki Parlamento heyetiyle, Suudi Arabistan'a ziyarette bulunmasına ilişkin Başkanlık Tezkeresi kabul edildi.

BDP Grubunun, 31/1/ 2012 tarihinde Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü ve arkadaşları tarafından cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin giderilmesi ve araştırılması amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan (485 sıra no.lu),

CHP Grubunun, 4/11/2011 tarihinde Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve arkadaşları tarafından demokrasiye müdahaleye zemin hazırlayan karanlık olayların aydınlatılması, devlet içindeki yasa dışı örgütlenme ve yapıların açığa çıkarılması hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verilmiş olan (103 sıra no.lu),

Meclis araştırması önergelerinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 14/2/2012 Salı günlü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin önerileri, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

Muş Milletvekili Sırrı Sakık, Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, KCK operasyonu doğrultu-sunda bir partinin il binasında dokümanlar bulunduğuna ilişkin verdiği bilginin doğru olmadığına, BDP Diyarbakır il örgütünde böyle bir dokümanın bulunmadığına dair bir açıklamada bulundu.

AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma gün ve saatlerinin düzenlenmesi ile 128 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesine ilişkin önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.

İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin grubuna sataşması nedeniyle bir konuşma yaptı.

Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün (2/56) esas numaralı, Muhtarların Sosyal Güvenlikleri Hakkında Kanun Teklifi’nin doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

Gündemin "Sözlü Sorular" kısmının:

1’inci  sırasında bulunan  (6/11),

18’inci       “          “       (6/38),

24’üncü     “          “       (6/49),

142’nci      “          “      (6/229),

168’inci     “          “      (6/267),

184’üncü   “          “      (6/289),

204’üncü   “          “      (6/315),

312’nci      “          “      (6/451),

320’nci sırasında bulunan (6/461),

338’inci     “          “      (6/483),

340’ıncı     “          “      (6/485),

345’inci     “          “      (6/491),

347’nci      “          “      (6/493),

397’nci      “          “      (6/561),

428’inci     “          “      (6/606),

431’inci     “          “      (6/609),

463’üncü   “          “      (6/644),

470’inci     “          “      (6/651),

486’ncı      “          “      (6/674),

503’üncü   “          “      (6/694),

527’nci      “          “      (6/722),

589’uncu   “          “      (6/784),

600’üncü   “          “      (6/795),

667’nci      “          “      (6/862),

668’inci     “          “      (6/863),

669’uncu   “          “      (6/864),

670’inci     “          “      (6/865),

671’inci     “          “      (6/866),

682’nci      “          “      (6/877),

685’inci     “          “      (6/880),

694’üncü   “          “      (6/889),

764’üncü   “          “      (6/959)

Esas numaralı sözlü sorulara, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik cevap verdi.

Soru sahiplerinden Kütahya Milletvekili Alim Işık, Adana Milletvekili Ali Halaman, İzmir Milletvekili Hülya Güven, İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi, İzmir Milletvekili Mehmet Ali Susam, Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu cevaplara karşı görüşlerini açıkladılar.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de bu görüşlerle ilgili açıklamada bulundu.

Alınan karar gereğince, 15 Şubat 2012 Çarşamba günü saat 13.00’te toplanmak üzere birleşime 19.59’da son verildi.

 

                                                  Şükran Güldal MUMCU

                                                          Başkan Vekili

 

         Bayram ÖZÇELİK                      Fatih ŞAHİN                    Mine LÖK BEYAZ

                  Burdur                                   Ankara                              Diyarbakır

                Kâtip Üye                              Kâtip Üye                            Kâtip Üye

 

 

                                                                                                                                No: 87

II.- GELEN KÂĞITLAR

15 Şubat 2012 Çarşamba

Tasarı

1.- 2004 Gemi Balast Suyu ve Sedimanlarının Kontrolü ve Yönetimi Hakkında Uluslararası Sözleşmeye Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/570) (Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm; Çevre ile Dışişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/02/2012)

Teklifler

1.- İzmir Milletvekili Rıza Türmen ve Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Emine Ülker Tarhan'ın; Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/351) (İçişleri ile Adalet Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 23/01/2012)     

2.- Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi'nin; Özel Tüketim Vergisi ve Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunlarında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/352) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/01/2012)

Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin, belediyelerin altyapı, katı atık ve atık su yönetimindeki sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/145) (Başkanlığa geliş tarihi: 20/10/2011)

2.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 Milletvekilinin, pamuk üretimindeki sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/146) (Başkanlığa geliş tarihi: 20/10/2011)

3.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 Milletvekilinin, trafik kazalarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/147) (Başkanlığa geliş tarihi: 20/10/2011)


15 Şubat 2012 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 13.02

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 66’ncı Birleşimini açıyorum.

III.- Y O K L A M A

BAŞKAN – Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır. Görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce 3 sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz Gümüşhane ilinin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümü münasebetiyle söz isteyen Gümüşhane Milletvekili Feramuz Üstün’e aittir.

Buyurunuz Sayın Üstün. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI

1.- Gümüşhane Milletvekili Feramuz Üstün’ün, Gümüşhane ilinin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

FERAMUZ ÜSTÜN (Gümüşhane) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Gümüşhane ilimizin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümü sebebiyle gündem dışı söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Gümüşhane ilimizin düşman işgalinden kurtuluş yıl dönümü münasebetiyle her yıl olduğu gibi bu yıl da coşku ve heyecan içerisindeyiz. Bizlerin bu cennet vatanda asil bir millet olarak onurlu, gururlu ve hür olarak yaşayabilmemiz için hiç tereddüt etmeden canlarını feda eden aziz şehitlerimize yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Daha bir günlük evliyken her şeyini geride bırakıp şehadet şerbetini içmek için cepheye koşan  ecdadımız göstermiş olduğu bu iradeyle vatan toprağının ne denli önemli olduğunun bu şekliyle önemli bir örneği olmuştur.

Bilindiği gibi, 14 Şubat Torul ilçemizin, 15 Şubat Gümüşhane Merkez ilçemizin ve 17 Şubat da Kelkit ilçemizin düşman işgalinden kurtuluş günleridir. Ecdadımızın düşmana geçit vermeden canı pahasına savunduğu ilimizi, bizler de her alanda kalkınmış, daha yaşanabilir bir yer hâline dönüştürüp genç nesillerimize gelenek ve göreneklerimizi aktararak, bu ülke için canı ve kanı pahasına bedel ödeyenlere gösterilmesi gereken saygı ve ehemmiyeti asırlar boyu göstermeye devam edeceğiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yıllardan beri sorunları ile baş başa bırakılmış, bir bakıma unutulmuş olan ilimizde,  hamdolsun, Sayın Başbakanımızın liderliğinde, AK PARTİ hükûmetlerimiz dönemlerinde ilimizin kalkınması yolunda bütün büyük atılımlar yapılmış ve bence en önemlisi, insanlarımız yapılanları görerek yapılması gereken birçok işin de yapılabileceği noktasında umutlanır duruma gelmiştir. Halkımızın bu inanç ve güveni var oldukça, ülkemizin her köşesinde olduğu gibi Gümüşhane ilimizde de yatırımlar zirve yapacak, coğrafi ve kültürel özellikleri bakımından da öne çıkacaktır. Öyle zannediyorum ki ilimizin daha yaşanabilir şehir olması için atılan bu adımlar ile gözünü bile kırpmadan düşmana karşı göğsünü siper eden ecdadımıza karşı bizler de bir nebze de olsa sorumluluklarımızı yerine getirmiş olmanın onurunu yaşamış olacağız.

Bu duygu ve düşüncelerimle Gümüşhane il ve ilçelerimizin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümünü kutluyor, bu topraklar için canını, kanını feda eden başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, şükran ve minnetle yâd ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Üstün.

Gündem dışı ikinci söz, yasama sorunları hakkında söz isteyen Denizli Milletvekili Emin Haluk Ayhan’a aittir.

Buyurunuz Sayın Ayhan. (MHP sıralarından alkışlar)

2.- Denizli Milletvekili Emin Haluk Ayhan’ın, yasama sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yasama sorunlarına ilişkin gündem dışı söz aldım, sizleri saygıyla selamlıyorum.

Mecliste kanun yapım süreci sempozyumu yaptık, Millet Meclisinin idari kapasitesinin geliştirilmesiyle ilgili çalışmaları da tamamladık. Sorunlar hâlâ devam ediyor. Gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı, Genel Sekreterlik gerekse iktidar partisi bu çalışmalara katıldığı hâlde gereğini yerine getirmiyor. Yasamanın problemlerinin çözümü için Genel Kurulda bir öngörüşme yapılması, tali komisyonların etkinliklerinin artırılması, İç Tüzük için komisyonlar arası eş güdümün sağlanması, komisyon gündeminin önceden ayrıntılı olarak planlanması, görüş beyan edeceklerin, kurum ve kuruluşların usul ve esaslarının belirlenmesi, düzenleyici etki analizlerinin yapılarak kullanılabilir hâle getirilmesi hususu bunlardan bazılarıdır.

AKP Hükûmetinin gönderdiği tasarılar ve AKP milletvekillerince verilen kanun teklifleri hakikaten Meclisin tansiyonunun artmasına ve ortamının gerilmesine neden olmaktadır.

Bakın, yetki kanununa davet yazısının imzasının ne zaman atıldığı komisyonda belli değildir. Başkan Ankara’da olmadığı zaman onun yerine atılan bir imza mı? Şayet böyleyse, bu hukuken suçtur. Savcılığın haberi olsa tahkikat açar. Bu olaya Sayın Meclis Başkanı, Başbakan Yardımcısı olarak şahit olmuştur. Buna istinaden onlarca kararname, yüz binlerce kamu görevlisini ilgilendiren düzenlemeler yapıldı. Şimdi bunları düzeltmek için kanun yapmaya çalışıyorsunuz. Bunun bir mantığı olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Bir diğer husus İç Tüzük değişikliğine ilişkin. Koca bir yılı oturup çalışıyorsunuz, anlaştığınız metni kaldırıp atıyorsunuz, şimdi de “Ben getirdim, mecburen kabul edeceksiniz.” diyorsunuz. Geçen gün burada olan olaylar, iki parti milletvekillerinin on dakikayı aşan fiziki darp hâli yakıştı mı Türkiye Büyük Millet Meclisine, yakıştı mı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına? Burası Büyük Atatürk’ün makamının koltuğu. Ona yakıştı mı?

Bir diğer husus, komisyonların gönderdikleri gündemdeki konuların kadük olduğundan haberleri bile yok. Aynen bir komisyon başkanının konuşmasını tutanaktan okuyorum: “Biz tali komisyon olarak şimdiye kadar görüşmemiz gereken birçok şeyi görüşmemişiz. Bu tip konuları görüşmemişiz ancak tali komisyon olarak bizim karne notumuzda, daha doğrusu çalışma portföyümüzde bunlar hep bohçalanmış, böyle duruyor. Biz de istedik ki bunların hepsini getirelim, bir an evvel bitirelim, bizim gündemimizden çıksın gitsin, gündemimizde bir şey olarak kalmasın. Onun için bunları getirdik. Yalnız benim gördüğüm kadarıyla bunların bir kısmı kadük hâle gelmiş ama bu kadük hâle gelmesinden mütevellit de bize herhangi bir yazı filan da gelmemiş, yani kadük hâle gelen bir şey gündem maddesi olarak komisyon üyelerinin önüne komisyon başkanınca getiriliyor.” Bunun savunulacak bir tarafı var mıdır değerli arkadaşlar? Böyle bir tasarıyı tali komisyon olarak istemişler. Ana komisyondan “Biz bunları kaldırdık” diye yazı gelmemiş. Ana komisyonun yönetimi de dünyadan habersiz. Dolayısıyla “Bu sıkıntılar buradan kaynaklanıyor.” deniliyor.

Şimdi, bu hafta MİT Kanunu ile getirdiğiniz teklif. Teklifi veren milletvekilinin güvenlik uzmanı olup olmadığını bilemiyorum. Hele zamanlaması akla ziyan. MİT Müsteşarı sizin talimatınızla gidip geldi mi, gelmedi mi? Eskiden milletvekillerinin dokunulmazlığını “Memurların da var, hep beraber kalksın.” diye AKP Grubu olarak, AKP yetkilileri olarak, AKP Hükûmeti olarak iddia ediyordunuz. Şimdi, Sayın Başbakanı kurtarmak için memura dokunulmazlık getirmeye çalışıyorsunuz.

Çek Yasa Tasarısı’nı getiriyorsunuz. “Ekonomik suça ekonomik ceza.” diyorsunuz ancak “100 bin mahkûmiyet kararı var.” diyorsunuz, “125 bini yolda.” diyorsunuz, 235 bin kişinin cezaevine girmesinden korkuyorsunuz. Ama görülüyor ki siz her aklınızdan geçeni kanun hâline getireceksiniz, ondan sonra sıkıntı olursa kanuna da gerek yok diyeceksiniz. Maalesef, bu dönemde yasama zinciri emir ve komuta tahakkümü altına girmiştir. Bunun sonu nedir? Sivil diktadır. Şu getirdiğiniz yasayı bari görüşmelerde sıkıntı çekmemeniz için temel yasa olarak getirseydiniz de probleminiz kalmasaydı.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ayhan.

Gündem dışı üçüncü söz, Uşak Şeker Fabrikasının özelleştirilmesi ve sorunları hakkında söz isteyen Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’a aittir. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Yılmaz.

3.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, Uşak Şeker Fabrikasının özelleştirilmesi ve sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ben de sözlerime başlamadan önce Gümüşhane ilinin kurtuluş gününü kutluyorum.

Sizlere, ben de bir Kuvayımilliye, bir Kurtuluş Savaşı destanı anlatmak istiyorum.

Uşaklılar Yunan işgaline karşı onurlu bir direniş sergilemiş, kurtuluş mücadelesinde batı cephesinde önemli mücadeleler vermişlerdir. Büyük Taarruz’dan sonra Yunan Başkomutanı Trikopis Uşak'ta yakalanmış, Mustafa Kemal'e Uşak'ta teslim edilmiştir. Emperyalist işgale karşı halkımız canını dişine takarak büyük bir mücadele vermiş, neredeyse imkânsız denilen bir savaşı kazanmıştır. Ancak ülke Osmanlıdan kalan borç batağında, yoksulluk içinde bir yaşam savaşı verirken Uşak'taki Kuvayımilliye’nin liderlerinden Nuri Şeker ve arkadaşları bir imkânsızı daha başarmışlar ve ilk şeker fabrikasını sadece Uşaklıların katkısıyla kurmuşlardır.

Tarih 17 Aralık 1926: Ülkenin ilk şeker fabrikası, üstelik hiçbir devlet desteği olmadan özel sermaye ile kurulmuş, Kurtuluş Savaşı sonrası dayanışmanın bir sembolü olmuştur. Üretilen ilk şeker örneğini Nuri Şeker Mustafa Kemal'e götürdüğünde Mustafa Kemal "Her sahada madalyamız vardı, sen ilk iktisat madalyasını bize kazandırdın; ben Yunan’ı denize döktüm, sen iktisadi harp ilan ediyorsun." sözlerini söylemiş, ülkenin her yerinde bu olay örnek olmuştur.

Uşak Nuri Şeker Şeker Fabrikası daha sonra açılan tüm şeker fabrikaları için bir okul olmuştur. 1931 yılında devletleştirilmiş, ancak Uşaklılara hiçbir pay ödenmemiştir. Yani Uşak Şeker Fabrikası devletin değil, Uşaklılarındır. Uşak Nuri Şeker Şeker Fabrikası Uşak pancar köylüsünün, esnafının, hayvancılığının gelişmesine büyük katkı yaptığı gibi, iş olanakları ve sosyal yaşam açısından da bir cazibe merkezi olmuştur. Büyük bir alan üzerine kurulu olan fabrika arazisi içinde modern tarım ve hayvancılık faaliyetleri yapılmış, ilk sinema orada açılmıştır. Şeker Fabrikası Kompleksi âdeta modern Türkiye'nin bir simgesi olmuştur. Bizim için bu kadar önemli ve değerli olan Nuri Şeker Şeker Fabrikası gibi eminim ki diğer fabrikaların da bir öyküsü mutlaka vardır.

Sayın milletvekilleri, bu ülkenin onuru, tarihi ve geleceği olan şeker fabrikaları ne yazık ki bugün haraç mezat satılarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Önce IMF ve Avrupa Birliği dayatmalarıyla pancarda kota konmuş, pancar ekimi ve şeker üretimi sınırlandırılmıştır. Pancar üreticisine verilen tüm destekler kaldırılmıştır. 2000’li yıllardan itibaren şeker fabrikaları için teknolojik yenileme yaptırımları yapılmamış, personel dahi alınmamıştır.

GDO’lu mısır nişastasından üretilen kanserojen özelliği olan nişasta bazlı şeker üretim kotaları ise Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 2 iken ülkemizde yüzde 15’lere kadar çıkartılmıştır.

Şeker pancarı alım fiyatları neredeyse yerinde saymıştır. Mazot, gübre ve diğer girdi fiyatları artmış, pancar fiyatı bu girdileri karşılamadığı için köylü pancar ekmekten alıkonulmuştur.

Tüm bu olumsuz uygulamaların ardından ise “Fabrikalar zarar ediyor.” denilerek özelleştirme çalışmaları başlatılmıştır. Oysaki şeker fabrikalarının zarar ettiği iddiası koca bir yalandır. Uşak Şeker Fabrikasında bile son on beş yıldır hiçbir teknolojik yatırım yapılmadığı ve kapasitesi 250 bin ton olmasına rağmen, 190 bin ton pancar işlendiği hâlde 2011 yılında 1,5 trilyon lira kâr edilmiştir, eski Türk lirayla söylüyorum.

Uşak Nuri Şeker Şeker Fabrikası ve diğer şeker fabrikaları özelleştirildiği takdirde -29 Kasım 2011 tarihinde Özelleştirme İdaresinin yaptığı ihale sonucunda görüldüğü gibi Elbistan, Malatya, Erzincan, Elâzığ, Kırşehir, Kastamonu, Turhal, Yozgat, Çorum ve Çarşamba Şeker Fabrikaları, bırakınız  gerçek değerini, arsa değerinin bile altında satıldığı gibi- diğer şeker fabrikalarının da yok pahasına satılacağı açıktır. İhale şartnamesine göre bu fabrikaların en fazla beş yıl süreyle üretim yapma şartı vardır. Ya sonra? Sonra ne olacaktır? Kârlı olmadığı gerekçesiyle şeker fabrikalarının büyük çoğunluğu kapatılacak, çok değerli arsalarına çok katlı binalar yapılacak, şeker üretimi yapılmayacaktır. Bunun sonucunda ülkemiz şeker üreten değil, şeker ithal eden bir ülke olacaktır. Pancar köylüsü pancar ekemeyeceği için kente göç edecek, işsizlik artacaktır. Hayvan yemi olarak kullanılan pancar küspesi olmayacağından hayvancılık gerileyecektir. O kentin nakliyecisi, esnafı çökecektir. Yani şeker dünya çapında stratejik bir ürün olması yanında ülkenin ekonomisine çok fazla katkısı olan bir ürün olduğundan yıkımı büyük olacaktır. Bu nedenle de ben tüm iktidar milletvekili arkadaşlarıma ve AKP’ye sesleniyorum: Şeker fabrikalarımıza sahip çıkalım, lütfen şeker fabrikalarımızı yok etmeyelim.

Hepinize teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yılmaz.

Sayın milletvekilleri, 60’a göre en fazla on milletvekiline söz vereceğim.

Sayın Aydın…

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Gümüşhane Milletvekili Kemalettin Aydın’ın, Torul, Gümüşhane ve Kelkit’in düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümüne ilişkin açıklaması

KEMALETTİN AYDIN (Gümüşhane) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Torul’umuz, Gümüşhane’miz ve Kelkit’imiz doksan dört yıl önce Ermeni ve Rus işgalinden atalarımızın mücadelesiyle kurtarılmıştır. Son yıllarda ekonomik, sosyal, sağlık ve ulaştırma başta olmak üzere gelişmişlik kurtuluşu başlamıştır. Doksan dört yıl önce topraklarımızı işgal eden, katliamlara neden olanlar -ki örnek verecek olursak; kendi köyüm olan Zigana’da Maruflu Camisi’nden Çarşı Camisi’ne kadar 3 kilometrelik yol boyu akan katliam kanından hâlâ atalarımız bahsetmektedir- bunu yapan topluluklar bugün -başta Fransa Parlamentosu olmak üzere- dünya parlamentolarında bir kısım sözde tasarıları oylamaktadırlar. Kendilerini ve parlamentoların tarih yazmasını kınıyor, topraklarımızı bize kurtaran atalarımıza hürmet ve rahmet dileyip son yıllardaki kurtuluşu sağlayan başta Başbakanımız ve Hükûmetimize de şükranlarımızı sunuyoruz.

Teşekkür ederim Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Aydın.

Sayın Canalioğlu…

2.- Trabzon Milletvekili Mehmet Volkan Canalioğlu’nun, halk eğitim müdürlüklerinde sözleşmeli olarak görev yapan usta öğreticilerin memur kadrolarına atamalarının düşünülüp düşünülmediğine ilişkin açıklaması

MEHMET VOLKAN CANALİOĞLU (Trabzon) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Ben de komşu ilimiz Gümüşhane’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümünü kutluyor, Gümüşhaneli hemşehrilerimi tebrik ediyorum.

Bu kapsamda olmak üzere -bugün yine basında da vardı- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik 4/B’li olarak istihdam edilen 187.280 eleman ile sözleşmeli olarak istihdam edilen 10.758 personelin yani toplam 198.038 kişinin memur kadrolarına atandığını ifade ettiler. Bu, diken üstünde çalışanlar için güzel bir gelişme olmuştur. Bu kapsamda sözleşmeli olarak halk eğitim müdürlüklerinde çalışan usta öğreticiler için de düşünülmekte midir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Canalioğlu.

Sayın Erdoğdu…

3.- İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, PKK ve KCK’nın eylem ve eylemsizliklerinde MİT görevlilerinin iş birliği olup olmadığına ilişkin açıklaması

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sayın Başkan, 2011 seçimleri öncesi Kastamonu mitinginin ardından Ankara’ya dönen Başbakanlık ve AKP görevlilerinin bulunduğu konvoya Ilgaz Dağı eteklerinde teröristler el bombaları ve uzun namlulu silahlarla saldırdı. Bu saldırıda Polis Memuru Recep Şahin şehit oldu.

Tam seçim öncesinde AKP’ye oy kazandırma amacı güttüğü belli olan ve şehit kanı bulaşan bu saldırı da dâhil olmak üzere PKK ve KCK’nın eylem ve eylemsizliklerinde bugün yargıdan kaçırılan MİT görevlilerinin iş birliği var mıdır?

Hukukun ırzına geçen MİT Yasası bu iş birliğini gizlemek ve yeni katliamlar yapılmasını sağlamak için mi çıkarılmaktadır?

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Erdoğdu.

Sayın Yeniçeri…

4.- Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri’nin, Gümüşhane ilinin düşman işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümüne ve Gümüşhane’nin göç vermemesi için gerekli yatırım ve projelerin devreye sokulması gerektiğine ilişkin açıklaması

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Gümüşhane ilimizin Rus işgalinden kurtuluşunun 94’üncü yıl dönümünü kutluyorum. Bu vesileyle, ülkemizin düşman işgalinden kurtarılması için canını feda eden şehitlerimizi de rahmetle anıyorum. Büyük bir milletin çocukları olarak, bu ülkenin hangi fedakârlıklarla kurulduğunun bu vesileyle farkına daha iyi varılması gerektiğinin de altını çizmek istiyorum.

Gümüşhane ilimiz her şeye rağmen hâlâ göç veren bir ildir. Yapılanlarla yetinmek gerilemek anlamına gelir. Gümüşhane’mizin üretken, verimli ve refah bir il hâline gelebilmesi için mevcutla yetinmememiz gerekiyor. Bu vesileyle, Gümüşhanelilerin Gümüşhane’den göç etmemesi için gerekli yatırım ve projelerin devreye sokulması gerekiyor.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yeniçeri.

Sayın Özkan…

5.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, 1955 yılında kurulan Burdur Şeker Fabrikasının Burdur için önemine ve özelleştirilmesine karşı olduklarına ilişkin açıklaması

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Uşak Şeker Fabrikası gündeme getirilmişken ben de 1955 yılında yapılan Burdur Şeker Fabrikasının Burdur’un şah damarı olduğunu belirtmek isterim. Kesinlikle özelleştirilmesine karşıyız. Bu yıl 130 milyonluk bir getiri sağlamıştır. Burdur’un her şeyidir. AKP Hükûmetinin şu son on yılda yaptıklarının tamamını terazinin bir kefesine koysak Burdur Şeker Fabrikasının özelleştirilmesi yapılanların tümünü siler. Onun için Burdur Şeker Fabrikasının özelleştirilmesine kesinlikle karşı olduğumuzu belirtiyor, Hükûmeti bu konuda bir kez daha uyarıyorum. E portföy satışında Burdur Şeker Fabrikası Uşak, Afyon, Alpullu ve Susurluk ile satılmak isteniyor, özelleştirilmek isteniyor. Bu konuya tüm Burdurlular olarak karşı olduğumuzu bir anlamda bu kürsüden tekrar belirtmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özkan.

Sayın Öğüt…

6.-  İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün, kamuda çalışan uzman diş hekimlerinin kadro sorunlarına ilişkin açıklaması

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Sayın Başkan, kamuda çalışan uzman diş hekimlerine yeteri kadar kadro verilmemektedir, kadrolarının karşılığını da alamamaktadırlar. Bu konuda Hükûmetimizin elinden gelen çabayı göstermesini ve uzman diş hekimlerinin kadrolarına geçirilmesini istiyoruz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Sayın Önal…

7.- Osmaniye Milletvekili Suat Önal’ın, 13 Şubat 2012 tarihinde Şırnak ilinin Uludere ilçesinde teröristlerle çıkan çatışmada 2 güvenlik görevlimizin şehit edildiğine ve milletimizin vatanını korumak için birlik olduğuna ilişkin açıklaması

SUAT ÖNAL (Osmaniye) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

13 Şubat 2012 Pazartesi günü Şırnak Uludere’de PKK’lı teröristlerle çıkan çatışmada 15 terörist ölü ele geçirilmiş, 2 güvenlik görevlimiz de şehit olmuştur. Güvenlik görevlilerimizden Jandarma Astsubay Murat Bayram ve Uzman Çavuş İbrahim Kurt dün defnedilmişlerdir. İbrahim Kurt’un Osmaniye ili Düziçi ilçesinde dün defnedilmesi esnasında aziz milletimizin, bu toprakları, bu kutsal vatan topraklarını korumak için yek birlik olduğunu bir defa daha tüm kamuoyu görmüştür. Bu vesileyle tüm aziz şehitlerimizi saygıyla, hürmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz, ruhları şad olsun.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Önal.

Sayın Kurt…

8.- Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt’un, özelleştirme kapsamında olan Eskişehir Şeker Fabrikasında üretimin sıfırlanmaması için üreticilerle iş birliği içerisinde bir çözüm düşünülmesi gerektiğine ilişkin açıklaması

KAZIM KURT (Eskişehir) – Sayın Başkanım, Eskişehir Şeker Fabrikası da özelleştirme kapsamında ve bu yıl içinde özelleştirilmesi planlanıyor. Daha önceki özelleştirmelerde olduğu gibi bu özelleştirmede de üretimi sıfırlayacak bir sonucun ortaya çıkmaması için Eskişehir Şeker Fabrikasına, Pancar Üreticileri Kooperatifi ile birlikte düzenlenecek bir tahsis sözleşmesiyle çözüm bulunmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Çünkü daha önce yapılan özelleştirmelerde zaten devletten kredi alarak bu özelleştirmeler gerçekleştiriliyor, üreticilerle birlikte, iş birliği içerisinde bir çözüm yolu düşünülmesinden yana olduğumu belirtmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kurt.

Sayın Türkoğlu…

9.- Osmaniye Milletvekili Hasan Hüseyin Türkoğlu’nun, Şırnak ilinin Uludere ilçesinde şehit olan güvenlik görevlisi İbrahim Kurt’un ailesinin soru ve isteklerine ilişkin açıklaması

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben de dün, iki gün evvel Şırnak ili Uludere ilçesi Bestler Dereler mevkisinde şehit olan 2 güvenlik görevlimizden birisi olan İbrahim Kurt’un cenaze törenine katıldım. Kendisini bu yüce makama Düziçili ve Osmaniyeli bütün hemşehrilerimizle beraber büyük bir üzüntüyle uğurladık.

Ancak orada bize ifade edilen bazı hususları burada aktarmak durumundayım. İki şeyi istedi İbrahim Kurt’un, şehit İbrahim Kurt’un ailesi: Birisi, şehitlere 60 bin lira verilir iken, tazminat olarak ödenirken; kaçakçılık yaparken yanlışlıkla öldürülenlere niçin 123 bin lira para verildiğinin sorulmasını istediler. Bunu kayıtlara geçsin diye soruyorum.

Diğeri de, şehitlerimizin şehit olmalarına sebep olan terör örgütü, onların dağdaki uzantıları ve diğer uzantılarından hesap sormamızı istediler.

Bu mesajlarını iletmek istedim.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Türkoğlu.

Teşekkür ederiz sayın milletvekilleri.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, ayrı ayrı okutuyorum:

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ

1.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 milletvekilinin, belediyelerin altyapı ile pis su arıtma, katı atık depolama ve işleme tesisleri yetersizlikleri ile bu yetersizlikleri gidermekte karşılaştıkları sorunların ve çözüm yollarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/145)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

31.12.2004 tarihli ve 25687 sayılı Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği uyarınca Belediyelere verilen süreler çerçevesinde gerekli altyapı çalışmaları yapılmış değildir. Belediyelerin altyapı ile pissu arıtma, katı atık depolama ve işleme tesisleri yetersizliklerini tespit edip, bunların çözülmesinde karşılaşılacak mali, hukuki ve idari sorunları ve çözüm yollarını belirlemek için Anayasanın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104. ve 105. maddeleri gereğince bir Meclis Araştırması açılmasını arz ederiz.

Gerekçe:

Ülkemizde  mevcut 3.225 Belediyeden, % 67'sinin içme suyuna, % 81'inin kanalizasyon tesisine, % 92'sinin anıma tesisine, % 93'ünün  katı atık düzenli depolama tesisine, % 75'inin teknik personele, % 68'inin ekipmana ihtiyaçları olduğu saptanmıştır.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 2872 No'lu Çevre Kanunu'nun İşlenmeyen Hükümlerinin Geçici 4. Maddesinde:

"Atıksu arıtma ve evsel nitelikli katı atık bertaraf tesisini kurmamış belediyeler ile halihazırda faaliyette olup, atıksu anıma tesisini kurmamış organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim birimleri, bu tesislerin kurulmasına ilişkin iş termin planlarını bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde Bakanlığa sunmak ve aşağıda belirtilen sürelerde işletmeye almak zorundadır.

İşletmeye alma süreleri, iş termin planının Bakanlığa sunulmasından itibaren; belediyelerde nüfusu 100.000'den fazla olanlarda 3 yıl, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlarda 5 yıl, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlarda 7 yıl, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlarda 10 yıl, organize sanayi bölgeleriyle bunların dışında kalan endüstri tesislerinde ve atıksu üreten her türlü tesiste 2 yıldır.

Halen inşaatı devam eden atıksu arıtma ve katı atık bertaraf tesisleri için iş termin planı hazırlanması şartı aranmaz. Tesisin işletmeye alınma süresi bu maddede belirlenen işletmeye alınma sürelerini geçemez.

Belediyeler, organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim yerleri bu hükümden yararlanmak için bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde Bakanlığa başvurmak zorundadır.

Bu Kanunun 8 inci maddesi ile atıksu altyapı sistemlerinin ve katı atık bertaraf tesisleri kurma yükümlülüğü verilen kurum ve kuruluşların, bu yükümlülüklerini, bu maddede belirtilen süre içinde yerine getirmemeleri halinde; belediyelerde nüfusu 100.000'den fazla olanlara 50.000 Türk Lirası, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlara 30.000 Türk Lirası, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlara 20.000 Türk Lirası, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlara 10.000 Türk Lirası, organize sanayi bölgelerinde 100.000 Türk Lirası, bunların dışında kalan endüstri tesislerine ve atıksu üreten her türlü tesise 60.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir." denilmektedir.

Bununla beraber, 5393 sayılı Belediye Kanunu 03.07.2005 tarihinde yürürlüğe girmiş olmasına rağmen bütçe açısından Belediyelerin altyapı, pissu arıtma, katı atık depolama ve işleme sorunlarının çözümü olamamıştır. Bu sebeple Belediye Gelirleri Kanununda yeni düzenlemeler yapılması gerekmektedir.

Yukarıda anılan işlemlerin Belediyelerce projelendirmek, başlatmak ve tamamlamak için Hükümet tarafından İller Bankasına ülkemizde bulunan 3225 Belediyenin altyapılarını tamamlaması için 2008 yılı için ayrılan bütçede, 2007 yılına göre 1/3 oranına düşürülmesi öngörülmüştür.

2008 yılı için Bayındırlık ve İskân Bakanlığının Göl-Su ve Akarsu havzalarının korunması ve Harita-İmar planlamasının yapılmasına ilişkin olarak ayrılan bu bütçe, ancak 3-4 tane orta ölçekli belediyenin altyapısını karşılamaya yetebilir. Belediyelerimizin % 97'sinde altyapı yetersizliği olduğu düşünüldüğünde, yukarıda anılan belediye hizmetlerinin karşılanması için ortalama 6 milyar TL'ye ihtiyaç duyulmaktadır. 2008 yılı için İller Bankasına aktarılacak 40.000.000 TL ile bu hizmetlerin karşılanması mümkün görünmemektedir.

Bu nedenlerle "Belediyelerin altyapı ile pissu arıtma, katı atık depolama ve işleme tesisleri yetersizlikleri ile bu yetersizlikleri gidermekte karşılaştıkları sorunları tespit etmek ve çözüm yollarını önermek" amacıyla Anayasanın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104. ve 105. maddeleri gereğince bir Meclis Araştırması açılması gerekmektedir.

1) Mehmet Şandır                         (Mersin)

2) Ali Uzunırmak                          (Aydın)

3) Mehmet Erdoğan                      (Muğla)

4) Kemalettin Yılmaz                    (Afyonkarahisar)

5) Enver Erdem                            (Elâzığ)

6) Alim Işık                                  (Kütahya)

7) Ali Öz                                       (Mersin)

8) Seyfettin Yılmaz                       (Adana)

9) Yusuf Halaçoğlu                      (Kayseri)

10) Zühal Topcu                           (Ankara)

11) Mehmet Günal                        (Antalya)

12) Mustafa Kalaycı                     (Konya)

13) D. Ali Torlak                          (İstanbul)

14) Oktay Öztürk                          (Erzurum)

15) Celal Adan                             (İstanbul)

16) Mesut Dedeoğlu                     (Kahramanmaraş)

17) Erkan Akçay                          (Manisa)

18) Emin Çınar                             (Kastamonu)

19) Atila Kaya                              (İstanbul)

20) Emin Haluk Ayhan                 (Denizli)

2.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 milletvekilinin, pamuk üretimindeki sorunların ve çözüm önerilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/146)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Gerekçesini ekte sunduğumuz stratejik öneme sahip Pamuk Ürününün Sorunları ve Çözüm Önerilerinin Araştırılması ve bunun için yapılacak yasal düzenlemeler dahil olmak üzere alınacak önlemlerin tespiti için Anayasanın 98'inci İç Tüzüğün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ederiz.

Gerekçe:

Dünya'da pamuk ekimi daha çok Asya kıtasında toplanmıştır. Bunu izleyen kıtalar ise sırasıyla, Amerika ve Afrika'dır. Dünyada yaklaşık 25 milyon tonluk pamuk üretiminin %26'sı Çin tarafından gerçekleştirilmektedir. Dünyanın ikinci pamuk üretici ülkesi ise ABD'dir. ABD'nin dünya pamuk üretiminden aldığı pay %18'dir. Bu ülkeleri sırasıyla Hindistan, Pakistan, Brezilya ve Özbekistan izlemektedir. Ülkemiz ise %3,5'lik payla dünyanın sekizinci büyük pamuk üreticisidir.

Pamuk, tekstilden barut ve film malzemesi yapımına kadar 50 çeşit sanayi kolunun hammaddesini oluşturan en önemli tarımsal ürünlerden birisidir. Bilindiği üzere, Türk tekstil sanayi, sağladığı katma değer, tekstil ihracatının ülke ekonomisine kazandırdığı döviz miktarı, emek yoğun işgücü olmasıyla yaratılan istihdam hacmi ile vazgeçilemez bir sektördür.

Ülkemizin lokomotif sektörü olan tekstil sanayimizin stratejik ham maddesi pamuktur. Pamuk, tekstil sanayimizde olduğu kadar harp sanayinin de önemli bir hammaddesidir. Pamuk ayrıca bir yağ bitkisi olup tohumu, gıda sanayinde bitkisel yağ üretiminde kullanılmaktadır. Arta kalan küspesi ise, proteini yüksek bir hayvan yemi olarak büyük önem taşımaktadır.

Pamuk sahip olduğu özellikleri nedeni ile stratejik bir ürün olup uluslararası ticarette yeri büyüktür. Sentetik elyaf üretimi karşısında dahi öneminden bir şey kaybetmemiştir. Ülke ekonomisine sağladığı katma değerle yaklaşık 6 milyon kişinin geçimini sağlayan bir endüstri bitkisidir.

Özellikle Akdeniz bölgesinde pamuk üretimi artık yok denecek kadar azalmıştır. Son iki yıldır Ege bölgesinde de pamuk ekim alanlarında belirgin düşüşler gözlenmektedir. Çukurova'da da durum çok farklı görünmemektedir. Özellikle Ege Bölgesinde pamuk ekim alanları yerini hububata (mısır) ve meyve bahçelerine bırakmaktadır.

2002 yılında 721.077 ha (hektar) olan üretim alanı daha sonraki yıllarda düşmüş, 2005 yılında 579.940 ha kadar gerilemiştir. Ülkemizde 2002/2003 döneminde 1.365 bin ton olan pamuk tüketimi yıllar itibariyle artmış, 2006/2007 döneminde 1.479 bin tona ulaşmıştır.

Pamuk ithalatı %54,6 oranında Amerika Birleşik Devletlerinden, %25,3 oranında Yunanistan'dan yapılmakta olup, az miktarlarda Suriye, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan gibi ülkelerden yapılmaktadır.

Pamukta Ulusal bir politika oluşturulamazsa ekim alanları daha da daralacak dolayısıyla üretim azalacak ve ülkemiz pamuk ihtiyacının çok büyük bir kısmı ithalatla giderilmeye mecbur bırakılacaktır.

Lif uzunluğu sebebiyle diğer bölgelere göre daha kaliteli olan, Ege Bölgesi pamuğu üretim alanlarında 2006 ve 2007 yılları mukayese edildiğinde 2006 yılında 150.820 ha olarak gerçekleşen pamuk ekili alanı 2007 yılında % 20.14 ha düşerek, 120.440 ha olarak tespit edilmiştir.

Ülkemizde 2007 yılı ekim sezonunda iklim koşulları genel olarak pamuk tarımı için uygun gitmemiştir. Pamuk fiyatları ve ulusal tarım politikasına bağlı olarak çiftçilerin son üç yıldır pamuk üretimini azaltmayı sürdürdükleri, yerine alternatif ürün olarak mısır, daha düşük oranlarda ise domates, ayçiçeği ve susam ürün desenini benimsedikleri görülmüştür.

Tekstil sanayinin ham maddesi olan pamuğun üretimindeki girdi kalemlerinde maliyetlerin çok yüksek oluşu üretimin her yıl daha da azalmasına sebep olmaktadır. Ülkemizde hızla gelişen tekstil ve konfeksiyon sektörüne paralel olarak tüketimin hızla artması, üretimin artırılmasını zorunluluk olarak ortaya koymaktadır.

Açıklanan bu nedenlerle Meclis Araştırması açılması gerekmektedir.

1) Mehmet Şandır                         (Mersin)

2) Adnan Şefik Çirkin                   (Hatay)

3) Ali Uzunırmak                          (Aydın)

4) Mehmet Erdoğan                      (Muğla)

5) Enver Erdem                            (Elazığ)

6) Alim Işık                                  (Kütahya)

7) Ali Öz                                       (Mersin)

8) Seyfettin Yılmaz                       (Adana)

9) Yusuf Halaçoğlu                      (Kayseri)

10) Zühal Topcu                           (Ankara)

11) Mehmet Günal                        (Antalya)

12) Sümer Oral                             (Manisa)

13) Kemalettin Yılmaz                  (Afyonkarahisar)

14) Bülent Belen                           (Tekirdağ)

15) Ahmet Duran Bulut                               (Balıkesir)

16) Necati Özensoy                      (Bursa)

17) Durmuş Ali Torlak                                (İstanbul)

18) Celal Adan                             (İstanbul)

19) Mesut Dedeoğlu                     (Kahramanmaraş)

20) Atila Kaya                              (İstanbul)

21) Erkan Akçay                          (Manisa)

22) Emin Haluk Ayhan                                (Denizli)

23) Emin Çınar                             (Kastamonu)

3.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 19 milletvekilinin, trafik kazalarına neden olan etkenlerin ve alınacak önlemlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/147)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizde trafik kazaları her yıl önemli can ve mal kayıplarına neden olmaktadır. Trafik kazalarının farklı nedenleri sıralansa da bu nedenlerin giderilmesi için çalışmalar eksik kalmaktadır. Bu nedenlerle trafik kazalarına neden olan etkenlerin araştırılarak alınacak önemleri tespit etmek üzere Anayasanın 98. ve İçtüzüğün 104. ve 105. maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

Saygılarımızla.

Gerekçe:

Ulaşım, günümüzde bireylerin en temel ihtiyaçlarından birisi haline gelmiştir. Ülkeler, coğrafi koşulları ve ekonomik olanaklarına göre belirli ulaşım sistemlerini tercih etmektedirler. Ancak bu tercihler sonucu kimi zaman yetersiz kalan hizmetler ulaşımı, insan hizmetine olumlu sunduğu ulaşımı sorun olarak da ortaya çıkarmaktadır. Ülkemizde yolcu ve yük taşımacılığı büyük ölçüde karayolu ulaşımı ile sağlanmaktadır. Bu nedenle trafik kazalarının oluşumunda karayolu taşımacılığı önemli bir etkendir.

Dünyada, gelişmiş ekonomiler ulaşım sorunu ve genel olarak trafik güvenliği, ulaşım alanına yapılan yatırımlarla giderilmeye çalışılmaktadır. Ülkemizde ise nüfus, sürücü ve araç sayısındaki hızlı artışa rağmen ulaşım ve trafik güvenliği alanlarında yeterince yatırım yapılmamaktadır.

Uluslararası trafik literatürüne bakıldığında trafik güvenliği; altyapı hizmetleri, ilkyardım, acil müdahale, kaza sonrası kurtarma hizmetleri, eğitim, yasal mevzuat ve denetim hizmetlerinin yerine getirilmesi gibi alanları ifade etmektedir. Trafik güvenliği ve sayılan dört unsurun bir arada, uyumlu ve tam olarak yerine getirilmesi ile sağlanabilmektedir. Nitekim 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu, dokuz bakanlığa ayrı ayrı görev, yetki ve sorumluluk vermiş olması önemli bir göstergedir.

Öte yandan ülkemizde sadece şehirlerarası yollar değil, şehir içi yollarda da ciddi trafik kazaları görülebilmektedir. Bu nedenle, trafik kazalarının nedenleri araştırılırken şehir içi, şehirlerarası ayrımı yapılırken her iki alanı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Karayolu güvenliği kapsamında karayolu mevzuatı, karayolunu kullananların eğitimi, iyi taşıt, alt yapının güvenliğini artırıcı faaliyetler, denetim, kurumsal güçlendirme, trafik altyapısı gibi alanlar öne çıkmaktadır. Dolayısıyla trafik kazalarının önlenmesi bağlamında yapılacak araştırma çözüm önerilerinin bu konular üzerine yoğunlaşması gerekmektedir.

Trafik kazalarının önemli bir kısmı öngörülebilir ve dolayısıyla önlenebilirdir. Yüksek gelir düzeyindeki ülkelerde son dönemlerde yol güvenliğine yönelik bir anlayış ile gerçekleştirilen düzenlemeler ile trafik kazalarının can ve mal kayıplarında önemli bir azalma olmuştur.

Trafik kazalarının sonuçlan itibariyle önemli etkileri olmaktadır. Birincisi, sosyal boyutta her yıl trafik kazaları sonucunda binlerce insanımız yaşamını kaybetmekte, yüz binlerce insanımız yaralanmakta ya da sakat kalmaktadır. Öte yandan trafik kazaları sonucunda ölen ya da yaralananların yakınlarına dair psikolojik etkiler de hesaba katıldığında sosyal boyutun çok daha geniş bir alanı kapsadığı görülmektedir.

İkinci olarak, trafik kazalarının ekonomik bir boyutu vardır. Ekonomik boyutta ilk olarak trafik kazaları sonucu yaşanan maddi kayıplar değerlendirilmektedir. Ülkemizde meydana gelen trafik kazaları sonucu meydana gelen maddi hasarların Gayri Safi Milli Hasıla'nın %2'sine ulaştığı bilinmektedir. İkinci olarak, kazalarda yaralananlar için yapılan sağlık harcamaları da önemli bir ekonomik kayıptır. Birçoğu yurt dışından ithal edilen ilaçlar, protezler, ambulanslar, ameliyat malzemeleri önemli bir meblağ oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra doktorların ve diğer sağlık personelinin baktığı hasta sayısında artış olmaktadır. Kazaya karışanların iş gücü kaybı ve ölen ve sakatlananların iş gücü kaybı gibi etkenler de trafik kazalarının diğer ekonomik boyutlarını ifade etmektedir.

Trafik kazalarının etkilerinin bu kadar büyük olmasının önemli bir nedeni ulaşım konusundaki yanlış politikalardır. Trafik konusunda yaşanan sıkıntıların giderilmesi, teknik ve fiziki altyapının iyileştirilmesi, denetimin caydırıcı olması, yasaların işlerliğinin ve bu konuyla ilgili kurumlar arasında koordinasyonun sağlanması, toplumda yer alan bütün fertlerin bilinçlenmesi ve trafik içinde yer alan sürücü, yaya ve yolcuların yeterli eğitimle donatılmasıyla sağlanabilir.

Bütün bu gerekçelerle trafik kazalarına etki eden nedenlerin iyi bir şekilde belirlenerek trafik kazalarını en aza indirgeyecek çözüm önerilerinin belirlenmesi gerekmektedir.

1) Mehmet Şandır                         (Mersin)

2) Ali Uzunırmak                          (Aydın)

3) Hasan Hüseyin Türkoğlu          (Osmaniye)

4) Mesut Dedeoğlu                       (Kahramanmaraş)

5) Emin Çınar                                              (Kastamonu)

6) Alim Işık                                  (Kütahya)

7) Mehmet Erdoğan                      (Muğla)

8) Enver Erdem                            (Elazığ)

9) Ali Öz                                       (Mersin)

10) Seyfettin Yılmaz                     (Adana)

11) Adnan Şefik Çirkin                 (Hatay)

12) Zühal Topcu                           (Ankara)

13) Mustafa Erdem                       (Ankara)

14) Emin Haluk Ayhan                 (Denizli)

15) Celal Adan                             (İstanbul)

16) D. Ali Torlak                          (İstanbul)

17) Sümer Oral                             (Manisa)

18) Erkan Akçay                          (Manisa)

19) Oktay Öztürk                          (Erzurum)

20) Atila Kaya                              (İstanbul)

BAŞKAN –  Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Şimdi Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük'ün 19'uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım:

VII.- ÖNERİLER

A) SİYASİ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından Adli Tıp Kurumunun araştırılması amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 15/2/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi

                                                                                                                  15.02.2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu'nun 15.02.2012 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurul'un onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                                 Hasip Kaplan

                                                                                                                      Şırnak

                                                                                                            Grup Başkan Vekili

Öneri:

02 Ocak 2012 tarihinde, Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve arkadaşları tarafından verilen (308 sıra nolu), Adli Tıp Kurumu'nun araştırılması amacıyla, Türkiye Büyük Millet bekleyen Meclisine verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin, Genel Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 15.02.2012 Çarşamba günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde Bingöl Milletvekili İdris Baluken. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Baluken.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; heyetinizi saygıyla selamlayarak konuşmama başlamak istiyorum. Bugün özellikle uzun süredir kamuoyu vicdanında güvenilirliği ve işleyişiyle ilgili çok ciddi tartışmaların yürütüldüğü Adli Tıp Kurumuyla ilgili vermiş olduğumuz Meclis araştırma önergesinin lehinde konuşacağım.

Tabii, buraya getirdiğimiz araştırma önergelerinin pek çoğunun maalesef AKP’nin sayısal üstünlüğü sayesinde dikkate alınmadığı ve sorunlara çözüm getirme noktasında sıkıntılar yaşandığını bilmemize rağmen yine de arkadaşlarımızın vicdanına seslenmeyi burada bir şekilde deneyeceğiz.

Şimdi, değerli milletvekilleri, Adli Tıp Kurumuyla ilgili tabii bazı tanımlamalar yapmak gerekiyor. Bu işlevi gören değişik ülkelerdeki, bütün dünyadaki kurumların genel olarak sahip olması gereken bazı kriterler var. Bu kriterler içerisinde en önemli olan, Kurumun güvenilirliği, Kurumun tarafsızlığı, Kurumun niteliği ve kurulun bilimselliği.

Şimdi, Türkiye’deki Adli Tıp Kurumunun bu bahsettiğimiz kriterler açısından mevcut durumu nedir, onları birlikte paylaşmak istiyorum. Güvenilirlik açısından özellikle Adli Tıp Kurumunun bugüne kadar gerek uygulamaları gerek işleyişi gerekse almış olduğu kararlar doğrultusunda, hem kamuoyunda hem siyasi mercide hem adaletin değişik mekanizmalarında çok ciddi bir tartışmanın yürütüldüğünü biliyoruz. Hatta öyle ki Yargıtay Başkanından siyasi parti genel başkanlarına, toplumun mevcut davalarında mağdur olan kesimlerinden çok değişik toplumsal, sosyal katmanlara kadar Adli Tıp Kurumunun güvenilirliği açısından çok çeşitli tartışmalar yürütülmektedir. Burada temel sorun şudur: Güvenilirlik açısından Adli Tıp Kurumunun resmî bilirkişi heyeti olma sıfatını taşımaması, bundan çok siyasi erke bağlı ve siyasi erkin hoşnut olacağı kararların peşinden koşması kamuoyunda sıkça infial yaratmaktadır.

Değerli arkadaşlar, bildiğimiz gibi ülkemizde Adli Tıp Kurumu Adalet Bakanlığı bünyesinde faaliyet yürütüyor ve gerek yapısal işleyişinde siyasal iktidarın kadrolaşması, Kurum Başkanlığı ve kurul üyelerinin seçilmesinden tutalım da alınması gereken kararların mevcut siyasi yapının hoşlanacağı, hoşnut olacağı bir düzene çekilmesine kadar pek çok şeyin burada tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.

Burada Adli Tıp Kurumunun tarafsızlığıyla ilgili çok ciddi sıkıntıların olduğu kesindir çünkü adli tıp kurumu işlevini gören resmî bilirkişi kuruluşları dünyanın her tarafında bağımsız, özerk yapılanmaları olan ve hiçbir şekilde siyasi erkin mevcut iktidar yapısını göz önünde bulundurmayan, kendi merkezine, kendi referansına adalet açısından evrensel hukuk değerlerini, tıp açısından ise objektif bilimsel gerçeklikleri alan bir mekanizma olması gerekiyor.

Bir diğer kriteri “nitelik” olarak belirtmiştik. Adli Tıp Kurumunun nitelik açısından ne kadar yetersiz olduğu kamuoyuna yansıyan pek çok olayda açığa çıktı. Gerek bilişim teknolojisinin teknik birtakım desteğini alamama gerekse de bugüne kadarki uygulamalarda halkımıza çok ciddi mağduriyetler getirme, artık, nitelik açısından Adli Tıp Kurumunun bu işleyişle devam edemeyeceğini gözler önüne sermektedir.

Bakın, bölgede yaşanan çatışmalı bir süreç var ve bu çatışmalı süreç içerisinde yaşamını yitiren gerillalar var. Bu gerillaların DNA testinin sonucu iki aylık bir süreden sonra ailelerine bildiriliyor yani ölüm haberini alan bir aile, aradan iki aylık bir süre geçtikten sonra kendi cenazesini bir şekilde alma, bir şekilde kendi inancına göre defnetme imkânına sahip oluyor. Burada ciddi anlamda birtakım revizyonların yapılmasıyla ilgili sadece bahsetmiş olduğumuz bu örnek bile geniş bir perspektif sunuyor.

Diğer taraftan, JİTEM’in işlediği cinayetlerle ilgili ortaya çıkan toplu mezarlarda, yapılan kazılarda çıkan insan kemiklerinin Adli Tıp Kurumu tarafından “hayvan kemiği” denerek nasıl geri gönderildiğini ve sonraki incelemelerde de bu raporların nasıl asılsız olduğu defalarca kamuoyuna yansıdı. Dolayısıyla, burada hem güvenilirlik açısından hem de nitelik açısından son derece vahim bir durumla karşı karşıyayız.

Tabii, bilimsel birtakım kriterlerin oturması açısından ise Adli Tıp Kurumunun sadece iç işleyişine bakmamız yeterli. Kurumun kendi iç işleyişinde siyasi erki rahatsız eden herhangi bir beyanatı bulunan öğretim görevlileri bile, Kurum içerisinde ya sürgün edilmekte ya pasifize edilmekte veyahut da bir şekilde istifaya zorlanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, burada önemli bir sorunla karşı karşıyayız. Adli Tıp Kurumu hâlâ toplumsal ve sosyal yaşamın her alanında etkisini sürdüren 12 Eylülün darbeci, militarist, ırkçı, cinsiyetçi ve faşist uygulamalarının yansımasının olduğu bir kurum niteliğindedir. Bunu birtakım teknik detaylarla buraya getirecek değilim ancak yakın dönemde yaşanmış birkaç hadiseyi sizlerle birlikte paylaşmak istiyorum. On üç yaşındaki N.Ç. davasında, tecavüze uğrayan bir kız çocuğunun davasındaki sanık 26 kişinin nasıl aklanmaya çalışıldığını, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporlarda tecavüze uğrayan kişinin beden ve ruh sağlığının yerinde olduğuna dair vicdanları kanatacak uygulamaların nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz.

Diğer taraftan, Meclisin gündemine detaylarıyla birlikte getireceğiz ancak burada sadece bir pencere sunması açısından 2000 yılında Çanakkale Gelibolu’da askerlik yaparken, Bingöl Karlıova nüfusuna kayıtlı topçu er Aydın Dere’nin yaşamını yitirmesiyle ilgili Bursa Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumunda çıkan çelişkili raporları sizlerle birlikte paylaşacağız. Bursa Adli Tıp Kurumu raporunun “intihar” diyerek kapattığı bir sürecin, ailenin duyarlılığı ve ısrarı  sayesinde gerek bölge polis laboratuvarı kriminal bölümünün incelemeleri gerekse İstanbul Adli Tıp Kurumunun daha sonra otopsi incelemelerinde intihar olmadığı, kışla içerisinde yakın atışla yapılan bir cinayet olduğu hem kamuoyuna hem de yargının ilgili birimlerine yansıtıldı, ancak ailenin bu bahsetmiş olduğumuz duyarlılığına bugüne kadar herhangi bir şekilde cevap veren bir adalet anlayışı açığa çıkmadı. Bu konuyu çok detaylı bir şekilde Meclise getirip sizlerle birlikte paylaşacağız.

Diğer taraftan, hasta tutuklularla ilgili Adli Tıbbın pratiği, son on yıl içerisinde “Cezaevinde kalabilir.” raporu verdiği 973 tutuklunun yaşamını yitirmesidir. Hâlen 200’ün üzerinde, ağır olup, ölümü bekleyen, cezaevinin olumsuz koşullarında yaşayan tutuklu vatandaşlarımız vardır. Bu arkadaşların mevcut durumlarıyla ilgili bütçe görüşmelerinde Mehmet Aras’ın nasıl ağırlaştığı, nasıl yoğun bakıma alındığı ve nasıl yaşamını yitirdiğini neredeyse canlı yayında verecek şekilde burada kürsüde sizlerle birlikte paylaştık. Ancak bahsettiğimiz bütün bu duyarlılıklara rağmen üniversite hastanelerinin ve farklı hastanelerin “Cezaevinde kalması uygun değildir.” raporu verdiği, tutsaklara bile Adi Tıbbın siyasi bir alan üzerinden “Cezaevinde kalmaları uygundur.” raporu verdiklerini biliyoruz.

Diğer taraftan, bu yaklaşım varken siyasi erki hoşnut edecek kararları da sadece Hüseyin Üzmez örneğinde görmemiz mümkündür. Yetmiş altı yaşındaki bir insanın on dört yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüzüyle ilgili olayda Adli Tıp Kurumunun nasıl bir aklama mekanizması içerisinde üstün çaba sarf ettiğini hepimiz gördük. Dolayısıyla, Adli Tıp Kurumunun gerek işleyiş açısından gerek yapısal ve örgütsel durumu açısından yeniden ele alınmasına ihtiyaç vardır. Bağımsız ve özerk bir kurum bilimsel ve evrensel birtakım kriterler neticesinde bir çalışma yaparsa toplum düzeyinde tekrar güvenilirliğini kazanabilir. Bu nedenle Meclisin bu konudaki araştırması son derece önemlidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İDRİS BALUKEN (Devamla) - Bu vesileyle, adalet ve hukuktan bahsetmişken son bir konuya da değinmek istiyorum. Biliyorsunuz, bugün 15 Şubat. Şu anda bölgenin tamamı ayakta ve çok ciddi hadiseler yaşanıyor. 15 Şubat 1999 tarihinde uluslararası bir komployla Türkiye’ye teslim edilen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın on üç yıldır içinde bulunduğu ağır işkence sisteminin, İmralı işkence sisteminin tecritle nasıl içinden çıkılamaz bir sorunlar yumağı getirdiğini hepimiz görüyoruz. Bu tecridin kaldırılması, bahsetmiş olduğumuz İmralı işkence sisteminin artık, bir şekilde sonlandırılması toplumsal barışa en fazla ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde mutlaka Meclis tarafından ele alınması gereken bir konudur. Dönemin Başbakanı “Biz hâlâ Abdullah Öcalan’ın bize niçin verildiğini anlamış değiliz.” diyerek son nefesinde bile bir durum tespiti yaparken ülkemizin hâlâ Sayın Abdullah Öcalan üzerinden etnik bir çatışmanın ortasına sürüklenmek istenmesi ve siyasal iradesinin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Baluken.

İDRİS BALUKEN (Devamla) - …Orta Doğu bölgesel politikaları çerçevesinde Amerika’ya teslim edilmek istenmesine karşı bu Meclisin sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

Hepinize teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Önerinin aleyhinde Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi.

Buyurunuz Sayın Çelebi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; ilk önce Adli Tıp Kurumumuzla ilgili olarak değerli Meclise bir bilgi vermek istiyorum.

Sayın Başkanımızın ve değerli milletvekillerimizin bildiği gibi… Tabii, ben özellikle kendi ilimden başlamak istiyorum.

Bizim ilimiz gayrisafi millî hasıla içerisinde, seksen bir ilin içerisinde en son sıralarda gelen bir il ama özellikle AK PARTİ hükûmetleri iktidara geldikten sonra, sağlık açısından gerçekten çok büyük bir terakkiyât göstermiştir. Ben, bu anlamda, özellikle hem Sağlık Bakanlığımıza, bir de Adli Tıp Kurumu açısından Adalet Bakanlığımıza teşekkür etmek istiyorum.

Şimdi, niçin ilk önce kendi ilimle ben başladım, bunu sizlere arz etmek istiyorum. 12 Hazirandan  sonra, özellikle seçim esnasında biz Ağrı’ya gittikten sonra, bizim kendi bölgemizde vefat eden ve cenazelerimiz eğer adli tıpta adli tıp işlemi gerektirecek herhangi bir şey olduğu takdirde bunlar ta Trabzon’a kadar gidiyordu. Dolayısıyla, Ağrı’yla Trabzon arası yaklaşık olarak sekiz-sekiz buçuk saat. Bu, tabii, bir de bizim mesela uç sınırlarda olan ilçelerimiz var, işte bunlardan bir tanesi Doğubeyazıt’tır diğeri de Ağrı’dır. Dolayısıyla, gidiş gelişler, nereden bakarsanız on sekiz saate varan bir işlem vardı ama biz geldikten sonra, Adalet Bakanlığıyla, Sağlık Bakanlığıyla birlikte bir çalışma başlattık ve şu anda bizim Ağrı merkezimizde kurulan bir adli tıbbımız var. Ne zaman geçti faaliyete? 2011 yılı içerisinde ataması yapıldı, 2/1/2012 tarihinde ise bizim doktorumuz görevine başladı.

Ben, tabii, babamın vefatı nedeniyle geçen hafta da oradaydım. Bizim, özellikle Patnos’da bir gaz sızıntısından dolayı, LPG’den dolayı bir tane vefatımız vardı.

Şimdi, devlet şunu yapıyor: Daha önceki yıllarda devlet, mevcut bulunan ölüyü ta Trabzon’a kadar götürüyordu ama burada Sayın Bakanımız var, ben kendilerine hassaten teşekkür ediyorum. 41’inci dönem atamalarından sonra Ağrı’ya başlayan doktorumuz geldi, görevine başladı. Cumartesi günü olmasına rağmen, biz kendilerine telefonla haber verdik. Bizim Ağrı merkezle aramızda 93 kilometre… Ağrı ve Patnos arasında 8 kez çığ düşmesine rağmen, yollar kapalı olmasına rağmen bu doktor geldi, bizim Patnos Devlet Hastanesindeki vefat eden kardeşimize baktı ve otopsisini verdi, geri gitti. Dolayısıyla, ertesi sabah biz gittik, vatandaşlarımız toplanmışlardı. Samimiyetimle söylüyorum, devlet ricaline, devlete karşı o kadar büyük bir minnettarlık vardı ki. Neden dolayı? Çünkü on dokuz saatlik, daha önce, Trabzon’a gidip de morgda kalan bir vatandaşımız bundan sonra gitmiyordu ve Patnos’ta doktor onun ayağına geliyordu.

Ben, bununla birlikte, tekrar adli tıpla ilgili olarak sizlere bazı işlemleri sunmak istiyorum: 2659 sayılı Kanun’la adli mercilerce yöneltilen konularda resmî bilirkişilik yapmak üzere kurulmuş bulunan Adli Tıp Kurumunda son yıllardaki gerek ulusal gerek bölgesel ve gerekse uluslararası platformlarda önemli atılımlar yapılmıştır. İstanbul’da bulunan merkez birimiyle taşra teşkilatından oluşan Adli Tıp Kurumunun merkez biriminde 6 tane ihtisas kurulu ile 6 tane de ihtisas dairesi bulunmaktadır. Taşra yapılanması ise iki grupta toplanabilir: Morg ve Kimya İhtisas Dairelerinden oluşan grup başkanlıkları ile sadece 2 adli tıp uzmanının bulunduğu şube müdürlükleridir. Yani ne demek bu? Mesela, diyelim ki Trabzon merkezinde bir İhtisas Kurulu Daire Başkanlığı vardır ama Ağrı ilinde kurulan ise sadece bir şube müdürlüğüdür. Dolayısıyla, şube müdürlüğünde çok farklı, nüanslı cinayetler veya farklı usuldeki zehirlenmeler eğer adli tıp uzmanının içinden çıkamayacağı bir şeyler olursa bunları merkeze göndermeyecek, kendi ilinde bunları  çözümleyecek.

Merkez teşkilatında 82, taşra teşkilatında ise 124 adli tıp uzmanı ile adli olaylarda Kurum üzerine düşen görevi yapmaya çalışmaktadır. Merkez birimin yanı sıra, 8 ilde grup başkanlığı ile 41 ilde şube müdürlüğü hâlinde hizmet vermektedir. Şimdi, bunlara ilave olarak da bölgesel adli tıplar kuruluyor. Ne demek? Mesela, diyelim ki bunlardan işte bir tanesi Gaziantep’te kuruluyor veya bir tanesi Erzurum’da kurulacak, artık satha bağlanıyor. Adli tıplar eskiden, özellikle grup başkanlıklarında doktorlar illere gitmezdi ama bundan sonraki süreçte illere bunların dağılımları olacak. Bunlardan, özellikle, bir an önce, Ankara, Bursa, İzmir, Antalya, Adana, Trabzon, Malatya’da bulunan grup başkanlıklarına 2011 yılında Diyarbakır Grup Başkanlığı eklenmiş olup Erzurum Grup Başkanlığı hizmet binasındaki tadilat işlemlerinin bitmesi durumunda hemen hizmete alınacaktır.

Ayrıca, Samsun’da grup başkanlığı kurulabilmesi amacıyla yer tahsisi ve bina yapımı çalışmalarına devam edilmekte olup en kısa süreçte binaları da açılacaktır orada.

Adli Tıp Kurumunun modernizasyonu amacıyla 2012 yılı yatırım planlarına İzmir, Antalya, Bursa, Diyarbakır grup başkanlıklarının yeni hizmet binalarının yapılması için de girişimler yapılmaktadır.

Ülkece yaşanılan ve kamuoyunda Mavi Marmara olayı olarak da adlandırılan ve 9 vatandaşımızın ölümüyle sonlanan olayla ilgili olarak İstanbul Protokolü kapsamında 374 kişinin muayeneleri yapılmış, istenen tetkiklerin tamamlanmasından sonra raporlar yine adli mercilere ulaştırılmıştır.

Trabzon’da meydana gelen ve İspanyol askerlerinin ölümüyle neticelenen uçak kazası sonrası olay yeri incelemeleri ve kimliklendirme çalışmaları Kurumumuz elamanlarınca yerine getirilmiş, hazırlanan raporlar ve otopsi işlemlerine katılan adli tıp uzmanlarının İspanya mahkemelerindeki ifadeleri üzerine İspanya’da bazı askerî personel görevlerinden el çektirilmiş ve ülkemize övgüler yağdırılmıştır.

Yine, Mardin ilinde meydana gelen hepinizin hatırlayacağı olaylardan bir tanesi, 44 vatandaşımızın öldüğü ateşli silahlı saldırı olaylarında Adalet Bakanlığının da desteğiyle süratle bölgeye adli tıp uzmanları gönderilmiş, otopsi teknisyenleri sevk edilerek adli işlemlerin bir an önce bitirilmesi sağlanmıştır. Takip eden süreçte de gerek Diyarbakır gerekse Malatya grup başkanlıklarındaki adli tıp uzmanı sayıları artırılmış, böylece çevre illerde meydana gelen olaylara daha kısa zamanda müdahale edilme imkânına ulaşılmıştır. Bunun en son örneği ise yine Uludere’de meydana gelen elim olaydır.

Van ilimizde meydana gelen depremde Diyarbakır ve Malatya grup başkanlıklarına sevk edilen adli tıp uzmanlarıyla otopsi teknisyenlerince kimliklendirme işlemlerinin bir an önce yapılması sağlanmıştır.

TCK 102/5 ve 103/6’ncı maddeleri kapsamındaki cinsel istismara uğradığı iddia edilenlerle ilgili olarak, yine hem Adalet Bakanlığı hem Sağlık Bakanlığı ve Adli Tıp Başkanlığımız koordineli çalışarak daha az travmatize olmaları, muayenelerinin bir an önce ve bayan doktorlara muayene olmak isteyenler olabileceği düşüncesiyle konuyla ilgili olarak gerek Altıncı Adli Tıp İhtisas Kurulunda gerek adli tıp şube müdürlüklerinde bayan adli tıp uzmanları istihdam edilmiştir.

Bununla ilgili olarak yine özellikle Plan ve Bütçe Komisyonunda Sayın Bakanımız Fatma Şahin’in de bu konuyla ilgili çok büyük bir hassasiyetleri olmuştur. Bundan sonraki tecavüze uğrayan veya bu anlamda farklı vakalarda özellikle cam odalar faaliyete geçecek; bu da, özellikle bizim bakanlıklarımızın Adli Tıp Kurumuna ve bu anlamda hâkim ve savcılarımıza yardımcı olabilecek niteliklerden bir tanesidir.

Yine, Adli Tıp Kurumunun tüm birimlerinde standardizasyonun sağlanması amacıyla başlatılan çalışmalar çerçevesinde kimya ihtisas daireleri arasında koordinasyon sağlanmış -cihazlarda büyük eksiklikler daha önce vardı, özellikle 2002 yılı öncesinde- bu cihazların bütünlüğü temin edilmiş olup böylece şu anda özellikle Adli Tıp Kurumunun tüm kimya ihtisas dairelerindeki tetkikler çok açık ve çok net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Uluslararası platformlarda daha etkin olabilmek amacıyla Kurumumuzda başlatılmış olan akreditasyon çalışmalarının alanları da genişletilmiştir. Yine, şunu beyan etmek istiyorum: Özellikle bizim Türki cumhuriyetlerde ve bazı Balkan ülkelerinde adli tıp birimlerinin kendi ülkelerinde kurulmasına dair de Adli Tıp Kurumu Başkanlığımızda ve Adalet Bakanlığımız bünyesinde girişimlerde bulunulmaktadır.

Ben, bu vesileyle, özellikle tekrar Sayın Sağlık Bakanımıza ve Adalet Bakanımıza teşekkürlerimi sunmak istiyorum, bizim ilimizde yapılan bu Adli Tıp bürosunun işleme konulması nedeniyle. Ben yüce heyetinize de saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Çelebi.

Önerinin lehinde, İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu.

Buyurunuz Sayın Tanrıkulu. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; BDP grup önerisinin lehinde söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, grup önerisinde, Adli Tıp Kurumunun yaşadığı sorunların geniş bir çerçevesi çizildi. Ben de bu çerçeveyi tekrarlamak istemiyorum ancak şunu ifade etmek istiyorum: Geçen yıl Sayın Cumhurbaşkanının istemi üzerine Devlet Denetleme Kurulu harekete geçmişti ve Adli Tıp Kurumunun işleyişi, 2007-2008 ve 2009 yıllarına ilişkin işleyişi ve yeniden yapılandırılmasına ilişkin bir görev almıştı Devlet Denetleme Kurulu ve bu Kurul geçen yıl raporunu açıkladı, 545 sayfadan oluşan bir rapor yayınladı. Bu rapor kamuoyuna açık bir rapor değildi ve bunun 28 sayfası ancak kamuoyuna açıklandı, Devlet Denetleme Kurulu raporunun 28 sayfası açıklandı. Bu 28 sayfasında Devlet Denetleme Kurulu, Adli Tıbbın hem bilirkişilik bağlamında hem de yeniden yapılandırılması anlamında yirmi üç tane çok değerli tespite yer verdi. Ancak aradan geçen zaman içerisinde Adalet Bakanlığının Devlet Denetleme Kurulunun bu raporundaki istek ve önerilere bir yanıt vermediği anlaşılmakta. Bu nedenle Adli Tıp Kurumuyla ilgili olarak bu Meclisin yasama faaliyeti çerçevesinde geniş bir araştırma yapmasının son derece yararlı olduğunu düşünmekteyiz. Tabii, sizler yine dinlemiyorsunuz, araştırma önergelerinin ve burada yaptığımız faaliyetin bir yasama faaliyeti olduğunun farkında değilsiniz. Bunu tekrar size hatırlatıyorum.

Değerli arkadaşlar, bakın, bu kürsüde muhalefetin doğruyu söyleyebilme ihtimalinin var olduğunu düşünün -bunu bir kez daha söylemiştim, yine söylüyorum- kulağınızı bizlere tıkamayın. Burada Türkiye'nin temel sorunları noktasında önemli sözler söyleniyor. Sizler ise basmakalıp sözlerle çıkıp burada bizim önerilerimizin doğru olabilme ihtimalini bile görmeden ret konusunda beyanda bulunuyorsunuz ve daha sonra oylarınızla bunlar reddediliyor.

Değerli arkadaşlar, sadece Meclisin ihtisas komisyonları çalışma yapmaz. Burada 550 milletvekiliyiz, hepimizin çok önemli işleri yok, 550 milletvekilinin, özellikle iktidar partisi milletvekillerinin. Bizler her gün burada soru önergesi veriyoruz, araştırma önergesi veriyoruz, yasa önerisi veriyoruz, sizlerin çok fazla işleri yok, çok önemli işleri yok, bu faaliyetten daha önemli işleriniz yok. Bu nedenle, bu araştırma önergelerine neden karşı çıktığınızı, neden Türkiye'nin temel sorunları noktasında, araştırma önergeleri noktasında, bu Meclisin bir araştırma komisyonu kurması noktasında tutum almadığınızı anlamış değiliz, anlayamıyoruz. Aradan yedi sekiz aylık bir zaman geçti 12 Hazirandan bu yana, bu Meclis henüz bir araştırma komisyonu kurmuş değil. Söylediklerimizin hiçbiri mi değerli değil, hiçbirinin mi bir anlamı yok?

Bugün konuştuğumuz Adli Tıp Kurumuna ilişkin konu. Her gün bir gazetede adli tıpla, adli tıbbın işleyişine ilişkin büyük bir skandalla karşı karşıya kalıyoruz. Bunları okumuyor musunuz? Bir kulağınızdan girip diğer kulağınızdan çıkıyor mu?

Daha dün gazetelerde manşetler vardı, Hopa’da öldürülen Metin Lokumcu’ya ilişkin rapor. Adli Tıp Uzmanlar Derneği, Türk Tabipler Birliği alternatif bir heyet oluşturdu, bu heyet  Metin Lokumcu’nun ölümü üzerine yeni bir rapor yayınladı. Adli Tıp raporunun tam aksinde görüş ortaya koydular. Şunu söylüyorlar o raporda… Sizi ilgilendirmiyor tabii bunlar. İnsanların ölümü ilgilendirmiyor sizleri. Bugüne kadar biber gazından 10 kişi öldürüldü, biber gazından, bu iktidar döneminde, 10 kişinin, biber gazı nedeniyle ölümüne neden olundu. Bunlardan bir tanesi de Metin Lokumcu. Trabzon’daki Şube Müdürlüğünün raporu ne diyordu: “Efendim, bu, akciğer yetmezliği ve kalp yetmezliğinden ölmüştür” Sonra Adli Tıp Birinci İhtisas Kurulu ne diyor? O da aynı raporu tekrarladı. Oysa, elimizde yeni bir rapor var. Bu rapor tek başına bile, Adli Tıp Raporunun yersiz olduğunu gösteren bu rapor tek başına bile Adli Tıp Kurumuyla ilgili olarak bir araştırma yapılmasını gerekli kılar, diğerlerini söylemiyorum.

Türkiye'nin en temel sorunları noktasında bu kadar duyarsız, bu kadar görmezden gelen bir tutum olmaması gerekir.

Devlet Denetleme Kurulunu harekete geçiren Sayın Cumhurbaşkanı   -sizin içinizden seçilen bir Cumhurbaşkanı- kamuoyunun duyarlılığına kulak vermiş ve kendi yetkisinde olan bir kurumu harekete geçirmiş. Okudunuz mu acaba? 545 sayfa, 28 sayfalık da sonuç bölümü var, 23 tane çok değerli öneri var. E, gelin, bir yıl içerisinde neden bunlar yerine getirilmedi, neler yapılabilinir, yasama organı saygınlığı açısından da bunu yerine getirelim ama biraz sonra bir arkadaşımız daha çıkacak, işte, “Çok değerli çalışmalar yapılmıştır, Ağrı’da şube müdürlüğü kurulmuştur, burada bu kurulmuştur, kadro sayısı böyle olmuştur, Bakanımıza teşekkür ediyoruz.” diyecektir ve yine bu sorunlar hasıraltı edilecektir. Yasama organı saygınlığı açısından da olsa bu araştırma önergelerine kulak vermeniz gerekir. Zira, Adli Tıp Kurumu Türkiye’de adaletin kanayan yarasıdır. Sadece bugün değil, 12 Eylülden sonra oluşturulan bütün kurumlara bu kadar çok sahip çıkmanızı anlayabilmiş değiliz. Neden 12 Eylülün bütün kurumlarına bu kadar çok sahip çıkıyorsunuz? YÖK gibi Adli Tıp Kurumuna sahip çıkıyorsunuz? Neden özerk bir yapıya bürünmesine karşı çıkıyorsunuz? Neden idari açıdan özerk olmasına karşı çıkıyorsunuz? Neden bir bilimsel kurul olmasına karşı çıkıyorsunuz? Çünkü Şili’de olduğu gibi şu anda da Adli Tıp Kurumu iktidarın kirli çamaşırlarını yıkayan bir araç hâline dönüşmüştür, bu nedenle karşı çıkıyorsunuz, iktidar olduğunuz için karşı çıkıyorsunuz. Yoksa gelin, beraber bir araştırma komisyonu kuralım. Bu araştırma komisyonunda başlangıçta da Devlet Denetleme Kurulunun önerilerini dikkate alalım ve o öneriler doğrultusunda da bu Meclisin Adli Tıp Kurumunu yeniden nasıl yapılandıracağı noktasında öneriler ortaya koyalım, beraber bunu yapalım. Tek başına Adalet Bakanlığının yapacağı iş değil bu. Biz Adalet Bakanlığına burada milletvekilleri olarak, yasama organı olarak yol gösterebiliriz. Kamuoyunda da adaletin gerçekleşeceği noktasında, Adli Tıbbın özerk, bilimsel bir kurum olacağı noktasında bir inanç yaratmış oluruz. Bu hepimizin sorumluluğundadır ama bütün bunlara karşı çıkıyorsunuz hiçbir gerekçe göstermeden.

Son olarak şunu ifade edeyim değerli arkadaşlar: Meclis bugünlerde çok önemli bir tartışmayı yapmakta, Komisyon MİT’le ilgili bir tartışmayı yapmakta. Bununla ilgili olarak da şu görüşleri burada ifade etmek durumundayım, dün Komisyonda ifade ettim, burada da ifade ediyorum: Siyaseten ve hukuken yanlış yapıyorsunuz, bu konuda siyaseten ve hukuken yanlış yapıyorsunuz. Bunun siyasi hesabı da ağır olur, hukuki hesabı da ağır olur. Bu nedenle, bu Genel kurula gelmeden, kim yapacaksa, nasıl yapacaksa, bu teklifin geri çekilmesini sağlayın. Geri çekilmesini sağlayın, beraber bu teklifin arkasındaki nedenleri masaya yatıralım, beraber çözmeye çalışalım; yoksa, palyatif tekliflerle Türkiye’nin en temel sorunlarını çözemeyiz. Bir gün gelir tekrar sizi vurur çünkü mevzuatımız büyük mayınlarla dolu. Sizin döneminizde oldu bütün bunlar.

Biraz önce Başbakan Yardımcısını dinliyordum CNN’de -devletin bu kurumlarına bu kadar çok sahip çıkan bir anlayışı da kabul etmiyorum- aynen şunu söyledi: “Özel yetkili mahkemeler Türkiye’nin ihtiyacıdır. Özel yetkili mahkemeler geçmişte de olmuştur, olacaktır.”

Bununla, Sayın Başbakan Yardımcısı, sadece bugünkü özel yetkili mahkemelerin uygulamalarına sahip çıkmıyor, sıkıyönetim mahkemelerinin de gerekli olduğu düşüncesini ifade ediyor, devlet güvenlik mahkemelerinin de gerekli olduğu düşüncesini ifade ediyor, Yassıada mahkemelerinin de gerekli olduğu düşüncesini ifade ediyor. Aynen böyle, “Özel yetkili mahkemeler Türkiye’nin ihtiyacıdır.” diyor.

Eğer bugün iktidar bu noktaya gelmişse, özel yetkili mahkemeler konusunda dünyanın yarattığı standartların dışına çıkmışsa, bunu bir siyasi araç olarak kullanıyorsa bir gün bu araç gelir kendisini de vurur, sizleri de vurur. Bu nedenle, gelin, bu yasayı geri çekin, başta özel yetkili mahkemeler olmak üzere Türkiye’nin temel sorunlarına, beraber, burada, bu Mecliste çözüm arayalım.

Önerinin lehinde oy kullanacağız.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tanrıkulu.

Önerinin aleyhinde, Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can.

Buyurunuz Sayın Can. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisinin Adli Tıp Kurumunun sorunlarının gündeme getirilmesine yönelik grup önerisinin aleyhinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Benden önce Cumhuriyet Halk Partili Hatip, burada, AK PARTİ’nin kirli çamaşırlarını Adli Tıp Kurumunun örtbas ettiğine, kapattığına dair bir şeyler söyledi. Eğer bildiğiniz bir şeyler varsa, bunu bu kürsüden dile getirin, milletin kürsüsünden. Eğer bilmiyor da, bir şaibe oluşturmak için söylüyorsanız sizi ben müfteri ilan ediyorum. Müddei iddiasını ispat etmek durumundadır. Eğer müddei iddiasını ispat etmiyorsa müfteridir. Diğer taraftan, AK PARTİ’nin hiçbir dönemde kirli çamaşırı olmamıştır, AK PARTİ aksine kendisinden önceki kirli çamaşırları ortaya çıkaran bir parti olmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; grup önerileri artık klasik bir metot hâlinde Meclisin çalışmalarını kilitlemeye matuf günlük verilen öneriler hâline geldi. Bu nedenle grup önerilerini samimi görmüyoruz, samimi görmediğimizden, gündemi değiştirmeye matuf gördüğümüzden dolayı da “Kabul” oyu vermiyoruz.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Dilerim Adli Tıbba bir işin düşsün!

RAMAZAN CAN (Devamla) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Adli Tıp Kurumunun tarihine bir baktığımızda Adli Tıp Kurumu, ta Osmanlı dönemine, 1840’lara dayanmaktadır. 1840 yıllarında modern tıp eğitiminin kuruluşu olarak 14 Mart 1827 tarihinde Tıbhanei Amire ve daha sonra açılan Cerrahnamei Amire okulları birleştirilerek 1839 yılında adli tıpla ilgili ders verilmeye başlanmıştır. Dönemin padişahının fermanıyla ceza kanunlarında değişiklik yapılmış, modern yazılı ceza kanunlarıyla birlikte II. Mahmut tarafından bir mektep açılmıştır. Bu mektepte Avusturyalı Muallim Bernard tarafından da adli tıp dersleri okutulmaya başlanmıştır.

Ceza hukukundaki ilerlemelerle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi 1920 yılında 38 sayılı Tababeti Adliye Kanunu ile adli tabiplerin görev ve yetkilerini düzenleyen kanunu çıkarmıştır. Bu kanunla birlikte adli tıp hizmeti cinayetlerde, yaralanmalarda, şüpheli ölümlerde yargıya hizmet verir boyutta gelişmesini sürdürmüştür.

En son 14 Nisan 1982 tarihli 2659 sayılı Adli Tıp Kanunu kabul edilmiştir ve günümüze değin de Adil Tıp Kanunu 2003 yılında yapılan bir değişiklikle mevcut hâlini korumaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adli Tıp Kurumu Başkanlık binası Cerrahpaşa’da, Samatya’da maalesef içler acısı bir hâldeyken 2006 yılında Adalet Bakanlığımızca Yenibosna’da modern bir binaya kavuşturulmuştur. Bu modern bina modern tesisatlarla da donanmış ve yargının hizmetine sunulmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adli Tıbbın görevlerine değinecek olursak; Adli Tıp, mahkemeler, hâkimler ve savcılıklar tarafından görevlendirilen, adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildiren resmî bir kurumdur. Adli tıp uzmanlığı ve dal uzmanlığı eğitimi, tıpta uzmanlık çerçevesinde de hizmet vermektedir. Eğer bu Kurum içerisinde yanlış yapanlar varsa, yanlış rapor düzenleyenler varsa, eğer delilleri karartma noktasında hakkını kötüye kullanan, istismar edenler varsa tabii ki bu yönde şikâyet hâlinde Adalet Bakanlığına bağlı bir kurum olduğundan dolayı idari tahkikat yapılacaktır ve idari tahkikata konu somut bir şeyler ortaya çıktığında Adalet Bakanlığı da gereğini yapacaktır.

Diğer taraftan, yargısal denetimi de vardır. Eğer savcılığa bir şikâyet dilekçesi varsa, elde deliller varsa savcılık resen ya da bir ihbar üzerine konuyu araştıracaktır, gerekli görürse de kamu davasına ikame edecektir.

Adli Tıp Kurumunun gelişmesi, yargı gerçeğini, yargının ulaşacağı maddi gerçeğin ortaya çıkması anlamında da önemli hizmet vermektedir. Bu manada dönemimizde gerçekten güzel çalışmalar da yapılmıştır. Adli Tıp Kurumu, Başkanlık olarak İstanbul’da merkezi olmakla birlikte, bölgelerde de hizmet verir hâle gelmiştir. Ankara, Bursa, İzmir, Antalya, Adana, Trabzon ve Malatya’da bulunan grup başkanlıklarına 2011 yılında Diyarbakır Grup Başkanlığı eklenmiş ve Erzurum Grup Başkanlığı hizmet binasındaki tadilat işlemlerinin bitmesi durumunda hemen hizmete alınacaktır. Ayrıca, Samsun’da grup başkanlığı kurulabilmesi amacıyla yer tahsisi ve bina yapımı çalışmaları da devam etmektedir. Yine, Adli Tıp Kurumunun modernizasyonu amacıyla 2012 yılında planlamaya alınan İzmir, Antalya, Bursa, Diyarbakır grup başkanlıklarının yeni hizmet binalarının yapımı için de girişimlerde bulunulmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; otopsi işlemlerinde gecikme olmaması amacıyla Gaziantep ve Şanlıurfa illerinde otopsi merkezleri kurulması planlanmış, bunun için seçilen yerlerde tadilat işlemleri bitmek üzere olup çok yakın bir zamanda, bir iki ay gibi kısa bir süre içerisinde hizmete geçilmesi planlanmıştır.

Grup önerisinde dile getirilen cinsel istismarla ilgili konuya da değinmek istiyorum. Cinsel istismarla ilgili TCK’nın 102/5 ve 103/6 maddeleri kapsamında, cinsel istismara uğradığı iddia edilenlerle ilgili olarak Adalet Bakanlığımız Sağlık Bakanlığıyla koordineli çalışarak kişilerin daha az travmatize olmaları, muayenelerini bir an önce ve hızlı bir şekilde gerçekleştirebilmeleri amacıyla tek kişilik muayene odaları kurulmuş, bayan doktora muayene olmak isteyenler olabileceği düşüncesiyle, konuyla ilgili gerek Altıncı Adli Tıp İhtisas Kurulunda gerekse Adli Tıp şube müdürlüklerinde bayan adli tıp uzmanları istihdam edilmiştir. Başkanlık taşra teşkilatında da hizmetin bu şekilde yürütülebilmesi için çalışmalarına devam etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisinin grup önerisini samimi görmediğimizden aleyhe oy kullanacağımızı bildiriyor, yüce heyetinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Can.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, karar yeter sayısı istiyoruz.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı istenmiştir.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

On dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 14.24

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.38

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 66’ncı Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşlarına devam edeceğiz.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi, o öneriyi yeniden oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım:

Öneriyi kabul edenler…  Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım.

2.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş ve arkadaşları tarafından, yerel gazetelerin ve gazetecilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 15/2/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

                                                                                                                  15.02.2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 15.02.2012 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                               Muharrem İnce

                                                                                                                      Yalova

                                                                                                            Grup Başkan Vekili

Öneri:

Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş ve arkadaşları tarafından, 25.11.2011 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına "Yerel gazetelerin ve gazetecilerin sorunlarının araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi" hakkında verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin, (144 sıra nolu) Genel Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 15.02.2012 Çarşamba günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehine Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Sarıbaş.

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; bugün, 25 Kasım 2011 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi ve 25 arkadaşımızla birlikte verdiğimiz, yerel basının sorunlarının araştırılmasıyla ilgili önerge üzerine söz almış bulunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki ülkemizde yerel basınımızın ve gazetecilerimizin sorunlarını saymakla bitiremeyiz. Ancak o kadar sorunları olmasına karşın sorunlarının en başında basında, günümüzde, özgürlük gelmektedir. Bugün 105’e yakın gazetecimiz Terörle Mücadele Kanunu’ndan yargılanıyor. Halkımızın özgür ve bağımsız haber alma hakkı gittikçe daralıyor. Bazı gazeteciler örgütle bağlantıları olduğu iddiasıyla yargılanırken ortada ne örgüt var ne de örgüt adına rastlıyoruz. Hatta İstanbul Valisi protesto edildiği için tutuklanan gazetecimiz bile var.

Yazdıkları yazılar nedeniyle zindanlarda tutulan onlarca gazeteci arasında halkımızın oylarıyla milletvekili seçilen Gazeteci Yazar Mustafa Balbay, Kanal B televizyonunun imtiyaz sahibi Profesör Doktor Mehmet Haberal, Tuncay Özkan, Nedim Şener, Ahmet Şık, Profesör Doktor Yalçın Küçük, Soner Yalçın başta olmak üzere onlarca gazeteci suçlarının ne olduğunu bilmeden, “Ergenekon” adı verilen, davadan dolayı zindanlarda tutulmaktadır.

Bu tablo ile tutuklu gazeteci sayısının 105’lere çıktığı ülkemiz, dünyada tutuklu gazeteci sayısı itibarıyla da 1’inciliği ele geçirmiştir. AKP Hükûmetinin dört elle sarıldığı Terörle Mücadele Yasası ile siyasetçilere, öğrencilere, gazetecilere, sendikacılara, aydınlara yönelik tutuklamalar son hızla devam ederken, tutuklu gazeteciler gerçeği ayyuka çıkmıştır. Ocak 2011’de 39 olan tutuklu gazeteci sayısı, ne yazık ki Ocak 2012’de 105’e yükselmiştir. Bu hâliyle, ülkemiz, tutuklu gazeteci bakımından dünyanın en büyük hapishanesine dönüşmüştür. Hatta, kitabı dahi basılmadan, düşüncesi itibarıyla bile içeride bulunan yazarlarımız ve gazetecilerimiz vardır. Başbakanın, Cumhurbaşkanının, AKP’li bakan ve yöneticilerin peş peşe “Onlar gazeteci değil, teröristtir.” şeklindeki açıklamaları da ne yazık ki gerçeği örtbas edemiyor. Olsa olsa, bu açıklamalar, suçluluk psikolojisiyle yapılmış açıklamalardır.

Değerli milletvekilleri, yerel gazete ve gazetecilerimizin sorunlarının tespitini yaparken ulusal basınımızın ve gazetecilerimizin sorunlarından soyutlayarak saymamız söz konusu değildir. Ulusal gazete ve gazetecilerimizin sorunları neyse, yerel gazete ve gazetecilerimizin sorunları da aynıdır. Halkımızı aydınlatma ve zamanında bilgi sahibi yapma görevini yerine getirirken çok sayıda ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmakta, baskılar görmekte ve dolayısıyla ayakta kalmakta zorlanmaktadırlar. Yerel gazetelerimizin ayakta kalmalarının can damarlarından olan ilan pastasından pay alma konusunda sıkıntılar yaşanmakta ve Resmî Gazete ilan pastasından yeterince pay alamamaktadırlar. Ticari ilan ve reklam yetersizliği, kâğıdı temin etme zorluğu ve gazete okuma oranlarının düşüklüğü yanında, yetersiz tiraj, satışı artırmak için içeriği iyileştirmek yerine magazin haberleri ve promosyon kampanyalarında çare aramak, teknolojiden yeterince yararlanamama, kalifiye eleman bulma sıkıntısı gibi birçok etken yerel basınımızın gelişmesini olumsuz yönde etkilemektedir.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “fazilet adaları” olarak nitelendirdiği yerel basınımızın en önemli sorunlarının başında ekonomik sorunlar yer almakta; yerel basınımız haber malzemeleri bulmakta büyük zorluklar çekerken, bir yandan yerel iktidar çevrelerinin baskısı altında görev yapmaya, diğer yandan da iktidar baskısı altında kıvranıp durmaktadırlar. Bu zorluklar içerisinde yayın hayatını sürdürmeye çalışan gazetelerimiz gerçek anlamda gazetecilik faaliyetlerini yerine getirememenin sıkıntısını yaşamaktadırlar.

Resmî ilanların dağıtımında, Basın İlan Kurumunun bulunduğu illerde reklam ve ilan pastasından pay alma bir ölçüde aşılsa da, Basın İlan Kurumunun bulunmadığı illerde resmî ilanların yerel gazetelere dağıtımında çok ciddi sorunlar yaşanmakta, eşit bir şekilde dağıtım yapılmamaktadır.

Ayrıca yerel yönetimlerin ve büyük ticari kuruluşların da ilan ve reklam konusunda yeteri kadar duyarlı olmadıklarını görüyoruz. Bugün Anadolu’da bir banka, fabrika ya da hastane açan bir iş adamı, kuruluşunun tanıtımını yapmak üzere vermiş olduğu ilan ve reklamını yerel gazeteler yerine ulusal gazetelere vermeyi tercih etmektedir. Bu durum da yerel gazeteler açısından olumsuz bir durum yaratmaktadır. Ayakta durabilmelerini sağlayabilecek ekonomik dengenin bozulmasına neden olmaktadır.

Yerel gazeteler açısından resmî ilan pastasından pay almak çok önemlidir. Basın İlan Kurumunun bulunduğu merkezlerde yayının sayfa sayısına ve süresine bakılarak ilanlar dağıtılırken, İlan Kurumunun bulunmadığı yerde ise bu dağıtım valiliklerin ve kaymakamlıkların inisiyatifine bırakılmıştır. Valilik ve kaymakamlıklar da bu yetkilerini adil kullanabileceği gibi istismar da edebileceklerdir. Nitekim günümüzde vali ve kaymakamların günümüz iktidarı içerisinde siyasi birer ilçe başkanı ya da il başkanı gibi çalıştıkları göz önüne alınırsa -yerel basınımızın da- ne kadar  -bu paydan- tarafsızca görevini yerine getirildiği sizlerce malumunuzdur.

Yerel basınımızın bir diğer sorunu da yeteri kadar teknolojiden yararlanamama sorunudur. Teknoloji eksikliği gazetenin çıkmasına, yayınlanmasına ve dağıtımına kadar her aşamada kendisini hissettirmektedir. Yerel basınımız…

Son yıllarda yapılan araştırmalar yerel gazetelerin yüzde 28,6’sının elle, yüzde 39,6’sının makineyle, yüzde 31,7’sinin ise bilgisayarla dizildiğini ortaya koymuştur. Hâlâ ülkemizde yerel basının pedallı, portatif, fotokopi makinelerle çıkarılmaya çalışıldığını da gözlemlemekteyiz.

Diğer sorun ise yerel gazetelerimizin tiraj sorunudur. Gazetenin tüm teknik işlerinin ve içeriğinin hazırlanmasından sonra satış için tezgâhlara çıkması, daha değişik yöntemlerle okura ulaşması gerekmektedir. Gelişmiş ülkelere göre ülkemizde gazete okuma alışkanlığı fazla yoktur. Gazete okumaya ilgi az olunca da özellikle 1990’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar kuponla hediye dağıtma ve lotarya yöntemleriyle tiraj artırmak istenmiş, bu şekilde tirajlarını artırarak bazı ulusal gazetelerimiz ancak ayakta kalabilmişlerdir. 

Yerel gazetelerimiz, ulusal basınımızın yan kolu gibi algılansa da ne yazık ki yerel basınımız yayınlandığı bölgenin ve kişilerin sorunları başta olmak üzere, sorunların çözümü, ilişkilerin gelişimi ve olumlu yönde kamuoyu oluşturmaktadırlar.

Ülkemizde yaklaşık bin civarında olan yerel basınımızın ve basın mensuplarımızın sorunları çoktur. Çeşitli ilçelerde çıkan yerel gazetelerimiz başta olmak üzere, idari, mülki ve yayınlandıkları bölgelerdeki kamu kurum ve kuruluşları ile çok yakın ilişkileri olması dolayısıyla, başta haber kaynağına ulaşmakta zorluk  çekmektedirler. 

Çok değerli milletvekilleri, kuruluşlarımızın ve özellikle yerel basınımızın bu ulvi görevlerini yerine getirirken onların ekonomik anlamda desteklenmesi ve çözüm yollarının bulunması amacıyla arkadaşlarımızla birlikte vermiş olduğumuz önergenin desteklenmesini ve komisyon kurulmasını rica ediyorum.

En derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sarıbaş.

Aleyhinde İstanbul Milletvekili Tülay Kaynarca. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kaynarca.

TÜLAY KAYNARCA (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi aleyhine söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Önce bir tespiti yapmak gerekir diye düşünüyorum. Yerel basın, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Dolayısıyla teşvik edilmesi, güçlendirilmesi, destek olunması konusunda Hükûmetimizin de hassasiyetlerini vurgulamamızda fayda var. Yerel medyanın yetişmiş eleman ve teknik konularda yetersizliği, bunlara bağlı olarak okunabilirlik ve izlenebilirlik oranlarını artırabilme, bu konudaki çalışmalara yönelik Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğümüz bünyesinde birçok çalışma yapılıyor.

Önce bu tespitleri yerinde ifade etmekte fayda var. Nedir bunlar? Öncelikle, seminer düzeyinde çalışmalar var, mesleki eğitim düzeyinde çalışmalar var, haber ajansı, habere kolay ulaşabilme adına yapılabilirlikler var, basın kartı alabilmek adına yapılabilecek çalışmalar var. Bunlar, gerçekten, bugüne kadar, son on yıl içerisinde yerel basını teşvik edebilmek, güçlendirebilmek adına atılmış adımlar içerisinde ama hâlâ yapılabilecekler yok mu? Var. Onların taleplerinin de meslek örgütleri düzeyinde ele alınması, meslek örgütlerinin bu konuda, basın yayınla ilgili, gerek konsey gerek birlik gerek tüm çalışmalarda, cemiyetle ilgili tüm çalışmalarda yerel basın ayağıyla ilgili takılan noktalarda -bunun maddi boyutu da çok önemli elbette- gerekli adımları atmak lazım.

Ben, bunu kısa tutmamak adına birkaç reel sonuçtan da bahsetmek istiyorum. O da şu: Bu kapsamda yurdun değişik bölgelerinde, bölgesinde yılda iki kez yerel medya eğitim seminerleri düzenlenmektedir ki on yedi ili kapsıyor bugüne kadar yapılan çalışmalar içerisinde. Bunlar içerisinde röportaj eğitimi var, yapılan seminerler bunun içerisinde yer alıyor, yönetmelik değişiklikleri, basın ilanlarıyla ilgili, basın kartıyla ilgili yapılan çalışmalarla ilgili de bu eğitim kapsamı içerisinde yer alıyor, yılda iki kere sanıyorum on yedi ili geçen bir eğitim çalışması.

Yine, haber ajansı üyeliği var değerli milletvekillerimiz, bu da çok önemli. Habere ucuz ulaşabilme, habere daha rahat ulaşabilme adına yerel basına tanınan bir avantaj bu. Nedir? Yerel medyaya yönelik hizmetlerden haber ajansı üyeliği, medya kuruluşlarımıza Genel Müdürlüğümüzce sağlanan, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünce sağlanan haber ajansı avantajı var. Bu hem maliyeti düşürüyor hem güçlendirebilmek adına avantajlar sağlıyor yerel medyaya. Tabii İstanbul basını bu konuda farklı boyutta, onu ayrı tutuyorum.

Anadolu’daki gazetelere haber kaynağı oluşturmak, bölgeler arasında haber ve bilgi akışı sağlamak amacıyla hazırlanan aylık Anadolu’nun Sesi gazetesi var. Anadolu’nun Sesi gazetesinin yanı sıra bir de bir kanal, Anadolu’nun Sesi’ni içeren bir kanal çalışması da var. Bu da şu: Yerelde yer alan haberlerin ulusal anlamda, genel medya anlamında da destek görebilmesi arasında TRT’de yapılan bir anlaşmayla Anadolu’nun Sesi’ni Türkiye’nin her noktasına ulaştırabilmek için yapılmış bir çalışma bu.

Bu kapsamda bir diğer faaliyeti de Anadolu basınını özendirme yarışmaları. Belki yarışma sıfatıyla bakıldığında, hani bu kapsamda bakıldığında farklı algılanabilir ama bu yarışmalarda gerek meslek içi eğitimlerini almış gazetecilerin katılabildiği, teşvik etmek ve değerlendirmek amacını taşıyan bu çalışmalar, Anadolu basınını özendirme yarışmalarının da bu süreç içerisinde katkı verdiğini görebiliyoruz süreçte.

Yine, yerel medyaya yönelik haber, fotoğraf, yayın ve buna benzer destekler de son raporları aldığımızda artarak devam ediyor. Basınla ilgili nedir? İyi bir fotoğraf. Bazen sadece fotoğraf konuşur, iyi fotoğraf çekebilme tekniklerini alabilme.

Yine yayın kurallarıyla ilgili, haber kurallarıyla ilgili eğitimler de bu kapsam içerisinde yer alıyor.

İşin bir de dünyayla ilgili, dünya boyutu, basın çalışmalarıyla ilgili boyutu var ki yerelin sesini, yerel yayının sesini dünyaya ulaştırabilmek ve geniş yankı uyandıran TRT Anadolu kanalında yayınlanan “Anadolu’nun Sesi” programıyla yerel basının genel izleyiciye ulaştırılması da sağlanmaktadır.

Şimdi, aslında şöyle bir şey var: Anadolu’nun birçok yerinde yani seksen vilayetinde, TRT’nin “Anadolu’nun Sesi” kanalına katılabilmek mümkün ama İstanbul’da hizmet veren yerel gazetecilerimizse bundan faydalanamıyor ve bu yönde haklı bir şikâyetleri, haklı talepleri var, o da şöyle: İstanbul basını merkezde olduğu için orada yayın yapan, ilçeler düzeyinde yayın yapan yerel basın mensuplarının da haklı olarak bu kaynak, bu hizmetten faydalanabilme talepleri var. Bunun altını özellikle çiziyorum. Bu konuda da çalışma yapmak gerekir, en azından kendi adıma bu hakkı tanımak gerekir diye düşünüyorum, gereğini yapacağız.

Basın Kartı Yönetmeliği’nde bir değişiklik oldu biliyorsunuz. Basın Kartı Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikte, ilkokul mezunları da bir defaya mahsus olmak üzere yerel basınımıza da çok önemli katkı sunan kartı alabildiler, sarı basın kartı hakkına sahip oldular. Bunu atlayanlar oldu biliyorsunuz. İki yıl önceki bu haktan faydalanamayanlar için ocak ayında, 2012 yılı Ocak ayı içerisinde -en son 26 Ocak son başvuru tarihiydi- bu yönetmelik değişikliğini bilmiyor olanlara da bu hakkı tanımak adına Genel Müdürlüğümüzde bir çalışma yapılmasıyla -Basın ve Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünde- sanıyorum bayağı katılan olmuş ve ağırlıklı da yerel basın mensuplarının olduğunu görüyoruz. Ocak ayı itibarıyla da bu hak son oldu çünkü ilkokul mezunlarına yönelik, yıllardır mesleği yapıyor olan ama mezuniyeti dolayısıyla sarı basın kartı alamayanlara yönelik bir yeni hak çalışmasıydı.

Bir başka ayrıntıya dikkat etmek istiyorum ben, o da şu: Yerel gazetecilere yönelik yurdun çeşitli yerlerinde inceleme ve ziyaret programları da yapılıyor. Nedir bu? İnceleme ve ziyaret programlarında Anadolu’nun her noktasında hizmet edebilen basın mensuplarımız Urfa’dan Diyarbakır’a, Mardin’den Siirt’e, Batman’a kadar ülkenin birçok yerinde, İstanbul ve Çanakkale ziyaretleri gibi bu da ufuk açısından, ufku genişletme açısından önemli çalışma kaynaklarından bir tanesi. İl il yerel medya bilgilendirme toplantıları da ifade etmek istediğim çalışmalardan bir başkası.

Aslında çok şey var söyleyecek ama ben kalem kalem şu, bu demek istemiyorum. Şunun altını özellikle çizmek istiyorum ki, o da şu: Basın, yerel basın özellikle, demokrasinin olmazsa olmazı, güçlendirilmesi şart, teşvik edilmesi şart çünkü o bölgede yaşanan dinamikleri en iyi aktarandır. Genel medyaya baktığınız zaman, ülke geneli ekonomisiyle ilgili ağırlıklı çalışmaları verir ama yerel olanda, bölgesel olan yayın kuruluşlarında bu çok daha avantaj içerir, dolayısıyla buna katılmamak mümkün değil.

Yapılan çalışmaların altını da özellikle çizdim çünkü Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü Başbakanlığımıza bağlı ve bundan sonraki süreç içerisinde de çalışma kapsamımız içerisinde yeni hizmetlere de bu anlamda imza atacak.

Ben bugünkü gündemin yoğunluğu, bu programlanmamış çalışmalar nedeniyle de Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi aleyhine söz aldığımı ifade ediyor, bu duygu ve düşüncelerle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaynarca.

Önerinin lehine Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan.

Buyurunuz Sayın Türkkan. (MHP sıralarından alkışlar)

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli üyeler; yerel basının sorunlarını aslında Türkiye’deki diğer medyadan, diğer basından ayırmak çok mümkün değil. Kendine has bazı sıkıntıları olmasına rağmen genel medyanın sıkıntılarına bire bir yerel medyada da rastlıyoruz.

Ben Avrupa Birliği Uyum Komisyonu üyesiyim, önümüzdeki hafta Avrupa Birliğinin Karma Parlamento Komisyonunun İstanbul’da bir toplantısı var. En son Brüksel’deki toplantımızda karşımıza çıkan en büyük problem -Sayın Adalet Bakanımız da vardı- Türkiye’deki tutuklu gazeteciler problemiydi. Bizim o konuda, oradaki görüşmelerde, görüşmeleri mümkün olduğunca daha sonraya ötelemeye çalışmamıza rağmen, “Umuyoruz bir dahaki toplantıda bu sayı azalacaktır.” diye bir temenniyle geldik. Dün Adalet Bakanlığı bürokratlarının bize verdiği brifingde bu sayının, bu sefer 105’e çıktığını öğrendik. Yani 63 tutuklu gazeteciyle yargılanan Türkiye, bu sefer 105 tutuklu gazetecisiyle beraber Karma Parlamento Komisyonu toplantısına gidecek.

Sayın Genel Müdürün bize aktardığı bir şey var. “Bu gazeteciler gazetecilik suçundan dolayı cezaevinde değiller.” Neden dolayı cezaevindeler? “69’u PKK ve KCK tutuklusu, 24’ü Marksist, Leninist, Komünist Propaganda Birliği üyesi, 15’i ETÖ.” dediler. ETÖ ne dedim? Ergenekon terör örgütü. Ergenekon’a da yazık ettiniz, Ergenekon’a da yazık ettiniz. Ergenekon terör örgütü üyesi vesair.

Bakın, ben size bir şey söyleyeceğim: Türkiye’de Ergenekon diye bir gayya kuyusu açıldı. Bu gayya kuyusunun içerisinde muhalefet kim varsa, muhalif kim ses çıkartıyorsa atın içerisine, orası kaldırıyor.  Adam zaten gazeteci, Kürt’se PKK’lı diye atıyorsunuz; Komünist’se, Marksist, Leninist Propaganda Birliği üyesi diye atıyorsunuz; milliyetçiyse, terör örgütü üyesi diye atıyorsunuz. Dolayısıyla, gazetecileri içeri atmanın yolu terör örgütüne bulaştırmak. Geçmişte terör örgütü suçlamasıyla cezaevinde yatmış bir adam olarak söylüyorum. Bizler beraat ettik arkadaşlar. Sonradan, şu anda hesabını sormaya çalışıyorsunuz, otuz iki sene sonra. Otuz iki sene sonra o insanlar hesap soramayacaklar ama ahirette sizden hesap soracaklar, kapıda bekliyorlar sizleri haberiniz olsun. Yani, “Sırat köprüsünü geçtik, öbür tarafta işimiz sağlam.” diye bakmayın, orada, bu zulmettiğiniz insanlar sizi bekliyor, bilgi vereyim istedim.

Yerel gazetecilere geçince, yerel gazetelerin en büyük sıkıntısı şu: Yerelde, Adalet ve Kalkınma Partisinin yerel yönetimlerdeki gücü elde etmesinden sonra yerel medya üzerinde şöyle bir baskı var: “Sen muhalif haberlere ses verirsen senin reklam gelirini keseriz. Biz kesmekle kalmayız, sana reklam verecek olan sanayici, iş adamı gibi diğer kurumları da senin reklam almanı engeller hâle getiririz.” Bunu bölgede, kendi bölgelerinde bütün arkadaşlarım hissediyor.

Basın İlan Kurumunun kuruluşu bulunduğu yerlerde kamu ilanlarının verilmesinde nispeten bir zorluk çekilmiyor. Orada da nitekim bazı zorluklar çıkarılıyor ama bazı önemli yerlerde, Basın İlan Kurumu şubeleri olmayan yerlerde kaymakamlıklarda herhangi bir memur, bu konuda daha önce bilgisi olan, olmayan herhangi bir memur mevcut idarenin lehine haber yapana Basın İlan Kurumu reklamlarını veriyor, yapmayana vermiyor. Bu baskı ve zulüm yerel medyanın üzerinde sayenizde devam ediyor.

Aslında yerel medyayı yaşatacak en önemli şey, Basın İlan Kurumunun verdiği ilanlar. Zira, hakikaten, devlet, verdiği ilanlara en yüksek parayı ödüyor; 7 lira 45 kuruş. Diğerlerine göre çok fazla, ciddi bir ücret. Onları ayakta tutabilecek bu reklam gelirlerinden sadece ve sadece komünist Rusya’nın Tass Ajansı gibi haber yapanlara reklam vermek “Bu memlekete, demokrasiye inanıyorum.” diyenlerin yapacağı en büyük zulümdür. Muhalif sese ses çıkaramayanların bu ülkeyi götürebilecekleri bir tek menzil var; menziliniz faşizm olur.

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Götürdüler!..

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Bakın, her gittiğiniz mecrada “Faşist ve diktatör” sözlerini fazlaca işitmeye başladınız. Hiç dikkatinizi çekmiyor mu? Hiç rahatsız olmuyor musunuz? Bunda bütün muhalefete ait bir sürü söylemlerle suçlayabilirsiniz ama biraz aynaya dönün “Bunda hiç bizim kabahatimiz yok mu?” deyin. Bugün hazırlanan, komisyonlardan geçen MİT Yasası’ndan tutun da diğer hazırlattığınız kanun hükmünde kararnamelere kadar tamamen yönetiminiz demokratik parlamenter sistemden çıkıp Parlamentoyu baypas eden, faşizm diktatörlüğüyle yönetilen bir ülke hâline getirmeye çalışıyorsunuz.

Teknik bir mesele daha var; RTÜK, yerel medyaya ceza kesiyor bazı hatalı yayınlarda, hatalı basımlarda. Yerel medyanın gücü belli, çalıştıracağı insan sayısı belli, maddi imkânları belli; RTÜK’ün kestiği bu cezayı yerel medya kaldıramıyor, dolayısıyla kapanma cezasına razı olmuş oluyor. RTÜK bu konudaki düzenlemesini yerel medyaya uygun hâle getirebilmeli. Daha önce bu ülkede SEKA varken hükûmetler yerel medyaya verilen gazete kâğıdına yüzde 50 sübvansiyon uyguluyordu, SEKA kapatıldıktan sonra gazete kâğıdını sadece ve sadece şu anda yurt dışından ithal eden yerel medya ithalatçıların kurbanı olmuş durumda. Kendi başlarına ithalat yapma imkânları olmadığı için, ithalatçılar, dolar inerken dahi fiyat yükselterek yerel medyayı çok ciddi zor durumda bırakıyorlar.

Çalışanların problemleri var yerel medyada. Ayakta durmaya çalışan yerel medya sahipleri çalışanların önemli bir kısmını sigortasız çalıştırıyor, çalıştırdıkları gazetecileri gazeteci sigorta primi yerine normal ücretli primi ödeyerek çalıştırıyor. Sarı basın kartının herkese dağıtılması nedeniyle sarı basın kartı da bir prestij olmaktan çıktı. Daha önce sarı basın kartına sağlanan birtakım kolaylıklar, onlar da kaldırıldı.

Bir şeyi söylemek istiyorum: Türkiye’de her meslek sahibi bir okuldan mezun yani berber dahi berber sanatkârlar odalarından alacağı bir diplomayla berberlik yapıyor, Türkiye’de gazetecilik yapmanın hiçbir okulu yok, isteyen herkes gazeteci olabiliyor. Bu, birtakım yanlışları da beraberinde getiriyor. Yerel medyada da iletişim mezunu bir sürü gencimiz şu anda işsiz beklerken yerel yönetimlerle ilişkisi iyi olduğu bilinen bir partiliyi gazeteler muhabir olarak çalıştırmak zorunda kalıyorlar. Niye? “Şu belediyenin ilanlarını, reklamlarını bize transfer eder.” umuduyla. Gazetecilere mutlaka bir standart getirilmeli, bir eğitim aranmalı, eğitimi yeterli olmayanlara da gazetecilik imkânı verilmemeli diye düşünüyorum.

Sözlerimi burada tamamlarken hepinize saygılar sunuyorum. Sağ olun. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Türkkan.

Önerinin aleyhine İzmir Milletvekili Rıfat Sait… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Sait.

RIFAT SAİT (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin yerel basının sorunları ve çözüm yolları için araştırma yapılması hususundaki teklifi üzerine aleyhte söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biraz önce AK PARTİ Milletvekilimiz Sayın Tülay Kaynarca’nın da bahsettiği gibi, Basın İlan Kurumu ve Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün yerel basına oldukça önemli hizmetleri var. Ben yerel basından gelen bir kardeşiniz olarak ve sarı basın kartı olan bir kardeşiniz olarak, bizzat pratiğin içinden gelen bir insan olarak bunu söylemek istiyorum. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ve Basın İlan Kurumu son dönemde yerel basına önemli destekler vermektedir. Yine, Basın İlan Kurumunun KOSGEB’le birlikte yapmış olduğu yerel basına destekler bunlardan bir tanesidir. Burada Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da himayelerinde yapılan, Manisa, Bursa ve Edirne’de yapılan yerel basın toplantıları önemli etkiler yapmıştır. Aynı şekilde çok kısa bir süre önce Bursa’da organize edilen ve Balkan ülkelerinde Türkçe yayın yapan basının Türkiye’deki yerel basınla kaynaştırılması, buluşturulması toplantıları da oldukça faydalı olmuştur.

Burada Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün birkaç hizmetinden de bahsetmek istiyorum. “Yeni Medya Düzeni, Haklar ve Sorumluluklar” başlığı altında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan ve ülkemizdeki tüm iletişim fakültesi dekanları veya temsilcilerinin davet edilmesiyle 4-5 Şubat 2012 tarihlerinde Bursa’da bir toplantı gerçekleştirilmiştir. İzlenme oranı çok yüksek olan Genel Müdürlük İnternet  sayfasında basın sektöründeki tüm kuruluşlara ait bilgiler “Süreli Yayınlar” başlığı adı altında genel bir veri tabanında yayınlanmakta, böylece yerel süreli yayınların hem tanıtımı yapılmakta hem de lig bantlarına kolayca erişim sağlanmaktadır.

Anadolu’da yayın hayatını yıllardır kesintisiz sürdüren gazetelere bazı dönemlerde ödüller de verilmektedir. Belli aralıklarla düzenlenen Anadolu Basını Özendirme yarışmasında ödül alan gazetecilere dizüstü bilgisayarlar, fotoğraf makineleri, ses kayıt cihazları hediye edilmiştir. Yine, yerel medyaya yönelik eğitim seminerleri de önemli hizmetlerden bir tanesidir. Bunlardan birkaç tanesine ben de katılmış bulunuyorum.

Basın kartlarıyla ilgili, biraz önce Tülay Hanım’ın da bahsettiği gibi, ilkokul mezunlarına bir defaya mahsus basın kartı verilmesi, yerel basınımızın önemli bir mağduriyetini de ortadan kaldırmıştır.

Yerel gazetecilere yönelik yurdun çeşitli yerlerinde inceleme ve ziyaret programları gerçekleştirilmiş, bu kapsamda İzmir, Muğla, Manisa, Konya ve Şanlıurfa’ya ziyaretler gerçekleştirilmiş ve buradaki yerel basının kaynaştırılması ve tanıtımı sağlanmıştır.

Gazetecilerin uluslararası düzeyde çalışmalarının kolaylaştırılması için bazı basın mensuplarına yönelik hizmet damgalı yani gri pasaport verilmesi çalışması başlatılmıştır. Yerelin sesini tüm dünyaya ulaştıran ve geniş yankı uyandıran TRT Anadolu kanalında yayınlanan Anadolu’nun Sesi programıyla yerel basının genel izleyiciyle buluşturulması ve ulaştırılması sağlanmıştır.

Yine, yerel basın mensuplarına yönelik eğitim hizmeti olarak “Anadolu Basınının Yeni Yüzü” adlı sayfa tasarım kitabı hazırlanmış ve bu konuda CD’ler ücretsiz olarak yerel basına dağıtılmıştır.

Bir diğer önemli hizmet, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün tanıtım fonu ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğiyle birlikte medyaya, yerel medyaya yönelik vermiş olduğu yabancı dil kurslarıdır ve bu kapsamda bazı yerel basın mensupları da yurt dışına gönderilmiştir.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisinin yerel basınla ilgili araştırma yapılması teklifine katılmadığımızı belirtir, bu konuda ret oyu vereceğimizi saygılarımla sunarım.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sait.

Sayın Sarıbaş, sisteme girmişsiniz, niçin acaba?

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Efendim, önergemiz konusunda bir yanlış algılamayı düzeltmek istiyoruz.

BAŞKAN – Tamam, buyurunuz efendim.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

10.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş’ın, vermiş oldukları önerge hakkında yanlış algılamayı düzeltmek istediğine, basınla ilgili sorunların devam ettiğine ve komisyonun mutlaka kurulması gerektiğine ilişkin açıklaması

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkan.

Basın kartıyla ilgili önergemizde, düzenlemelerin yapıldığı ve bu konuda sorunların kalmadığı söylendi.

Ben, özellikle, basında çalışan bir emekçinin bir ay sigorta priminin yatmadığı ya da gazeteyi çıkaran kişinin BAĞ-KUR’unun yatmadığı anda sarı kart sahibi, basın kartı sahibi olamadığını biliyorum.

Bu kadar yoğun, herkesin, peynir ekmek gibi, bürokratların bile sarı basın kartı sahibi olduğu bu dönem içerisinde, esas sahipleri olan bu insanların bu sorunlarının mutlaka çözülmesi ve komisyonun kurulması gerektiğine inanıyorum.

Bu anlamda da bu komisyonun, az önceki açıklamalarda birinci aydan itibaren bu çalışmaların başladığını söylüyorlar ama bugüne kadar bu sorunların devam ettiği ve yerel basının da bu sorunları çözemediği için de bu düzeltmeyi yapmak gereği hissediyorum ve bundan dolayı da komisyonun mutlaka kurulması gerektiğine desteklerini bekliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Sarıbaş.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) SİYASİ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ (Devam)

2.- Çanakkale Milletvekili Ali Sarıbaş ve arkadaşları tarafından, yerel gazetelerin ve gazetecilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun 15/2/2012 Çarşamba günkü birleşiminde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri İle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ

1.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi ile Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında İçtüzük Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/242, 2/80) (S. Sayısı: 156)

BAŞKAN – Komisyon ve Başkanlık Temsilcisi? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampüs Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

2.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının  Uygun  Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/482) (S. Sayısı: 67) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon Raporu 67 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde gruplar adına, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Yıldırım Tuğrul Türkeş konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Türkeş. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA YILDIRIM TUĞRUL TÜRKEŞ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

                                 

(x) 67 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Konuşmama başlarken 13 Ocak 2012 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı, büyük siyasetçi ve devlet adamı, kahraman Rauf Denktaş Beyefendi’yi bir kez daha rahmet ve hürmetle anmak istiyorum. Rauf Denktaş'ın abidevi şahsiyetinde Kıbrıs Türkü'nün destansı bağımsızlık mücadelesi ve arzusunu şuurlarında idrak edememiş olanlara inat, ana vatan ve yavru vatan topyekûn birlik ruhuyla, merhum Denktaş'ın idealini ebediyen hafızalarda ve fiiliyatta canlı tutacaktır, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Değerli milletvekilleri, bugün burada Kıbrıs ve eğitim konularında söz almaktan dolayı mutlu olsam da ülkemizi son günlerde sarsan meselelere de kayıtsız kalmadığımı ifade etmeliyim. Zira, ne hazindir ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin itibarı ve otoritesi gün geçtikçe erimektedir. Bunu bir sade vatandaş olarak söylüyorum. Tanıklık ettiğimiz hadiseler can sıkıcıdır. Türkiye'de yıpratılmamış devlet kurumu kalmamış ve hukuk her gün yeni örneklerle ezilmekte ve yok sayılmaktadır. AKP'nin ileri demokrasi tasavvurunun ülkeyi, devleti ve milleti ne hâllere düşürdüğünü anlatmama herhâlde lüzum yok. Herkes görüyor ve herkes yaşıyor. Millî ne kadar değer, kurum ve fikir varsa hepsi tahrip edildi, ediliyor ve zedeleniyor. Çok üzgünüm. Umut ediyorum ki, bugün, mutlak bir millî bir davamız olan Kıbrıs’ın Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir üniversite kampüsünün kurulması sebebiyle dahi olsa gündeme gelmiş olması, devlet erkânına ve siyaset kurumuna asıl görevlerini hatırlatıcı bir işaret fişeği olacaktır.

Konumuz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kurulacak Çukurova Üniversitesi kampüsü ile alakalıdır. Tabii ki bu vesileyle tahlil ve tekliflerimizi geniş bir yelpazeye yaymak amacındayım. Zira, Kıbrıs benim için sadece siyasi nitelikte bir mevzu değil, aynı zamanda bir gönül meselesidir, kalbî bir meseledir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomide lokomotif sektörlerinden birisi, hatta önde geleni hiç kuşkusuz eğitimdir ve dolayısıyla da üniversitelerdir. Bugün itibarıyla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yükseköğrenime devam eden 42 bin öğrenci vardır. Bunlardan sadece yüzde 10’u Kuzey Kıbrıs vatandaşıdır, yüzde 70’i ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 65 farklı ülkeden öğrenci öğrenim görmekte ve yine, 35 farklı ülkeden gelen öğretim görevlileri de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üniversitelerinde görev yapmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 5 Kıbrıs menşeli üniversite mevcuttur: Doğu Akdeniz Üniversitesi, Girne Amerikan Üniversitesi, Lefke Avrupa Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi ve  Yakın Doğu Üniversitesi. Türkiye menşeli ve Kıbrıs’ta kampüs açmış olan üniversiteler olarak da Orta Doğu Teknik Üniversitesi  ve İstanbul Teknik Üniversitesini  sayabiliriz. Bu anlamda, Çukurova Üniversitesinin yeni bir kampüs girişimi de bu listede adını yazdıracaktır. Biz bu girişimi önemsiyoruz ve hayırlara vesile olmasını diliyoruz. Zira bizce üniversiteler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ekonomik ve kültürel manada katkıda bulunmakta ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen öğrenciler vasıtasıyla da dünyaya entegre olmaktadır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üniversitelerinden mezun olan farklı ülkelere mensup birçok başarılı siyaset adamı, sanatçı ve iş adamı vardır. Bunlar çok olumlu göstergelerdir. Bu başarı da Kuzey Kıbrıs’a üzerinde uygulanan ambargoyu aşan defakto bir tanınma ortamı yaratmaktadır.

Ayrıca “kampüs” fikri de ileride daha da yaygınlaştırılmalıdır. Zira dünyadaki genel eğilim de bu istikamettedir. Malumunuz olduğu üzere Bologna Süreciyle birlikte dünyada “ömür boyu eğitim” diye yeni bir olgu yaratıldı. Yani farklı yerlerde benzer eğitimleri yapmak hem talebeleri sirküle etmek hem de öğretim görevlilerini de bu manada farklı ülkelerde değerlendirmek konusu vardır. Kıbrıs da bunun için çok uygun bir altyapıya sahiptir. Ancak, tabii, burada kampüs açmakla ya da bu anlayışı geliştirip yaygınlaştırmak ile de konu bitmiyor. Zira nicelik kadar nitelik de mühim. Nitelik unsurunu çok boyutlu ele almak gerekmekte.

Burada sadece verilen eğitimin içeriğinden bahis açmıyorum, o elbette önem arz ediyor ancak asıl marifet, kaliteli yükseköğretimin yanı sıra bir de eğitimin elverişli şartlarda, üstün ve üretken bir ortamda verilebilmesidir. Dışarıdan bir ülkeye eğitim için gelen öğrenciler ucuz fakat aynı zamanda nitelikli hayat standartlarının olduğu ülkeleri tercih ediyorlar. Bugün ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde eğitime gelen talebeler açısından standartlar maalesef biraz pahalı denilebilecek seviyededir.

Peki, bunun için ne yapabiliriz? Birçok imkân var bununla ilgili. Çok açık ve basit bir biçimde özetlersek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayış koşullarını iyileştirmeli, ilerletmeli ve yükseltmeliyiz ve bununla birlikte az önce de değindiğim ucuzluğu, yani talebenin yaşayabileceği ama nitelikli yaşayabileceği vasatın da oluşmasına dikkat edilmeli.

Elbette yurtdışındaki eğitim fuarlarında da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne öğrenci çekmek ve bu ülkeyi, bu manadaki kalitesini tanıtmak da önemlidir. Türkiye burada önemli bir rol üstlenmelidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin dünyada parlayan bir akademik merkez olmasını arzulamaktayız. Ancak söz konusu çabalar ve gayretlerin meyve vermeleri için yegâne araç Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bütünüyle, kendi kimliği ile dünyayla kucaklaşmasına fırsat tanımak ve destek olmaktır.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti devletinin, 2012 yılı itibarıyla bu çizgide tutarlı bir siyaset icra ettiğini, böyle bir büyük tasavvura sahip olduğunu söylemek mümkün mü? Bizce değil. Bunu muhalefet partisi olduğumuz için söylemiyoruz. Keşke, AKP, iktidarının kendisine verdiği kudreti doğru değerlendirebilse, faydalı emeller için kullanmaktan çekinmese. Zira bizim için her şeyden önce Türkiye'nin menfaatleri gelir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Türkiye ile kardeşlik temelinde sarsılmaz bir duygusal bağının olduğu bilinmelidir ve bu sebepten dolayı da Türkiye'nin menfaatlerini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin menfaatlerinden ayrı tutamayız. Fakat, ne acıdır ki, 2002’den bu yana tek başına ülkeyi idare eden AKP İktidarının değişik dönemlerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, ana vatanın sıcaklığından, şefkatinden uzak kalmıştır, mahrum bırakılmıştır. Uluslararası platformda zaten yalnızlığa itilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, AKP İktidarının ilgisizliği neticesinde Türkiye'ye güvenemediği dönemler yaşamıştır.

Değerli milletvekilleri, şunu herkesin çok açık ve net biçimde bilmesini isterim ki, gelip geçici olan iktidar kimin elinde olursa olsun Kıbrıs meselesi bir millî davadır yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin tamamını, herkesi ilgilendiren ve her kesimin takipçisi olması gereken resmî ve millî düzeyde bir davadır. Bu anlamda, basit bir Hükûmet politikası olmaktan öteye, hakiki bir devlet meselesidir.

Bugün gelinen noktada ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin “Kıbrıs” diye bir davasının kalmadığı intibası yaratılmaya çalışıyor. Gerçekten de AKP Kıbrıs'ı bir dava olarak değil, bir sorun olarak değerlendirmektedir. Dış politikanın diğer tüm şube ve alanlarında olduğu gibi Kıbrıs meselesinde de AKP İktidarı teslimiyetçidir, millî değerlere nispeten çelişkilidir, tutarsızdır ve üzülerek ifade edeyim ki çifte standartçıdır.

Değerli milletvekilleri, AKP teslimiyetçidir: Zira, sözde “tabuları yıkan parti” profili edinmek için binbir kılıfla bu toprakları vatan yapan değerler manzumesini tahrip etmekten kaçınmamıştır. “Millî” vasıflı ne varsa “statükocu” sınıfına yerleştirmiş ve böylece malum odaklara hizmet etmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hususunda “Çözümsüzlük çözüm değildir.” safsatasıyla yılların eskitemediği merhum Rauf Denktaş'ı çözümsüzlüğün nedeni olarak gösterdiler. Nitekim 2005 yılında birtakım konferanslar için Türkiye'ye gelen merhum Denktaş'a Sayın Başbakan “Git kendi ülkende siyaset yap.” gibi yakışıksız ve saygısız bir cümle sarf etme cüretini dahi göstermiştir. Bunlar yaşandıktan sonra, mecburen dahi olsa Sayın Denktaş’ın cenazesi için Kıbrıs’a gitmiş olmasını da bu hatalardan bir dönüş olarak değerlendirmek ve ona inanmak istiyorum.

AKP teslimiyetçidir: Zira, Türkiye'nin topraklarını karış karış yabancılara peşkeş çekmekten geri durmayan zihniyetin öncüsü ve yegâne temsilcisi gibi görünmektedir. Aynı tavrı yani gurur duyduğu tüccar kafasını Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de göstermekten geri durmamıştır. Nitekim, herkesi, Sayın Başbakanın “Siyasette bir marketing var, bunu bilmiyorlar. Ben ülkemi pazarlıyorum. Aynı şeyi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için de söylüyorum.” sözlerini hatırlamaya davet ediyorum. Ama geçen yıl yaşadığımız  İsrail ile gerginlik -evvelsi yıldan itibaren- süresi içinde -Kıbrıs’ta İsrail’in yaptığı su dağıtım şebekesi yatırımı,  liman gibi konularında- o sert tavrı veyahut da Kıbrıs’a gösterilen o toleranssızlığı görmediğimizi de ifade etmeliyim.

2004’ten bu yana her fırsatta Annan Planı’nın arkasına sığınmakta ve saklanmaktadır AKP İktidarı.

Şimdi Sayın Başbakan'a seslenmek istiyorum: Sözde “Arap Baharı” esnasında gösterdiğiniz gayretin binde birini dahi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası toplumdaki haysiyetli yerini alabilmesi için ortaya koyabilseydiniz, şimdiye dek bu kutlu davamızda mutlaka galip olmuştuk.

Değerli milletvekilleri, tabii, AKP'nin teslimiyetçiliğinin ve tüccar anlayışının bir tezahürü olarak çifte standartçılığını da vurgulamak gerekir.

AKP İktidarı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni değişen konjonktürlere nispetle bir maşa gibi kullanmayı da ihmal etmiyor. İktidara yakın olan yazarlardan, araştırmacılardan duyuyoruz ve okuyoruz ki, İsrail'in Kıbrıs Adası’nın güneyinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlikte yürüttüğü malum faaliyetlerden şayet olumlu bir netice çıkarsa, yani daha açık olmak gerekirse, petrol veya doğal gaz bulunursa, Türkiye'nin Güney Kıbrıs Rum kesimi ile bir anlaşmaya gidebileceğini, bunlardan alacağı pay ile de Kıbrıs'ı bir sözde “baş ağrısı” olmaktan çıkaracağına dair bilgiler var.

Bir başka seçeneği de, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Kıbrıs Adası’nda bir veya iki tane askerî üs karşılığında geriye çekilebileceğini belirtiyor bu yazarlar.

AKP çifte standartlıdır. Zira, dış politikadaki bazı taşeron emelleri doğrultusunda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni iç politikada kullanmaktan, sahte iyi niyetlerle istismar etmekten de çekinmemektedir.

Şimdi bir sözde millî meseleler mevzusu çıktı. İlk bakışta “millî mesele” dendiğinde memnun olmamız beklenebilir veya AKP’nin geleneksel Türk dış politikasına tekrar sarıldığı yanılgısına da kolaylıkla düşebiliriz. Oysa, AKP’nin millî meseleler olarak adlandırdığı sınıfın içinde öyle değişik ve birbiriyle münasebetli olmayan meseleler var ki hakiki manada millî olan davamız Kıbrıs sıradanlaştırılıyor ve etkisizleştiriliyor. AKP’nin millî meseleleri o kadar geniş bir alana yayılıyor ki bu vesileyle söz konusu kavramın içi de boşaltılıyor. Buna göre, Gazze de, Şam da, Bağdat da, Kahire de, Trablus da, Tunus da Türkiye’nin birer millî meselesi konumuna terfi ettirildi.

Değerli milletvekilleri, buradan uyarıyorum: Gidişat sağlıklı değildir. AKP yayılmacı bir dış politika izlemektedir. Barışçıl değil yarı emperyal, hayalci bir duruş sergilemektedir. Bu esnada ise AKP’nin hayalperestliği uğruna Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti feda edilmektedir. Aslında tüm bu bilgiler ışığında vardığımız netice gösteriyor ki “Kıbrıs sorunu var.” diyenler aslında sorunun ta kendisidir, sorun AKP’dir. Biz devlet ve millet olarak kenetlendiğimiz vakit önümüzde hiçbir güç duramaz. ABD’den, AB’den veya başka mihraklardan medet ummak yerine, tüm kuvvetlerimizi hep beraber seferber edelim ve millî davamız olan Kıbrıs’ı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtalım ve yaşatalım. Öyle zannediyorum ki tıpkı bizim gibi milletimiz de sizden, iktidar olduğunuz müddette, küresel projelerin taşeronluğunu yapmaktansa millî hayallerin, millî davalarımızın takipçisi olmanızı istemekte ve beklemektedir.

Evet, Çukurova Üniversitesinin kuracağı kampüsün hayırlı olmasını temenni ederken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin her açıdan kalkınmasına ve özellikle tanınmasına AKP İktidarının en azından bundan sonraki süreçte etkin katkı sağlayacağını umuyorum ve bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Türkeş.

Sayın Varlı, sisteme girmişsiniz, ne için acaba?

MUHARREM VARLI (Adana) – Konuyla alakalı bir katkıda bulunmak istiyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN –  Buyurunuz.

MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kuracağı kampüs çok olumlu bir gelişmedir, bunu destekliyoruz. Bir Adana Milletvekili olarak Çukurova Üniversitesinin bu girişimini de takdirle karşılıyorum. Sayın Rektöre ve bu girişime katkıda bulunan bütün herkese teşekkür ediyorum.

Sağ olun Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Varlı.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı.

Buyurunuz Sayın Atıcı. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampüs Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kampüs kurması elbette ki bizleri çok mutlu eder. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olmuş bir kişi olarak beni biraz daha fazla memnun eder. Bilim insanlarımızın buraya yaptıkları çalışmalarla ülkemizin adını duyurmaları yine başta ben olmak üzere hepimize gurur verir. Gurur verir de bilim alanında acaba Türkiye'nin adı dünyada nasıl duyuluyor, şimdi buna biraz bakalım. Konuşmamın içeriğinde Türkiye’nin bilim alanındaki yeri dışarıdan nasıl görülüyor, buraya bir bakacağım; daha sonra, bu anlaşmayla, Çukurova Üniversitesinin kuracağı kampüsle -ağırlıklı olarak tıp fakültesi işlendiği için- tıp fakültesindeki ve diğer fakültelerdeki durumu birazcık irdeleyip konuşmamı sonlandıracağım.

Şimdi, bilim alanında bize dünya nasıl bakıyor? Küçük bir anı anlatacağım size, yakın bir anı, hepinizin de malumu: Geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte İngiltere’ye bir çalışma gezisi yapmış idik. Sayın Cumhurbaşkanı, İngiltere’de “Royal Society” denilen, Türkiye’deki karşılığı Türkiye Bilimler Akademisi olan kuruluşta bir konuşma yaptı ve bu konuşmada İngiltere’nin çok saygın bilim adamları vardı. Belki de Türkiye’yi hiç tanımayan, Türkiye’deki siyasi çekişmeleri hiç bilmeyen bir bilim insanı konuşmanın sonunda söz istedi ve Cumhurbaşkanımıza doğrudan şu soruyu sordu, dedi ki: “Sayın Cumhurbaşkanı, Türkiye Bilimler Akademisine niçin siyaset bulaştırıyorsunuz?” Aynen soru bu. Bakın, İngiltere nere, Türkiye nere! Ama bilim insanı -bilim evrensel bir konudur- dünyanın neresinde olursa olsun bilime yapılan bir saldırıya derhâl direnir ve karşı koyar.

Cumhurbaşkanı orada gerçekten sıkıntılı anlar yaşadı, -ben onun sıkıntısını en ön sırada oturarak izledim- “Ben taraflarla konuştum, evet, olmaması gerekiyor ama, işte, bir kereye mahsus yapacağız.” dedi ve salonda gülüşmeler oldu.

Şimdi, TÜBA gibi siyaset üstü olması gereken bir kuruma siyaset bulaştırarak Cumhurbaşkanımızı niçin orada zor durumda bıraktınız? Cumhurbaşkanı nezdinde Türk milletini niçin zor durumda bıraktınız?

Bakın, TÜBA üyelerinin üçte 1’ini yine TÜBA’nın asıl üyeleri belirliyor, üçte 1’ini YÖK belirliyor. Hani Hükûmetin, sizin borazanınız olan YÖK var ya, hani yok edecektiniz ya, hani hep YÖK’e karşı mücadele etmiştiniz ya, sonra YÖK sizin dediklerinizi yapınca birdenbire baş tacı etmiştiniz ya, hatırlarsanız, işte o YÖK belirliyor, yani Hükûmet belirliyor!

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Daha önce sizin borazanlığınızı mı yapıyordu?

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ha, şimdi sizin borazanlığınızı yaptığını kabul ettiniz zımni olarak. Biz hiçbir zaman 1950’den bu yana tek başımıza iktidar  olmadık Sayın Milletvekili. YÖK  hiçbir zaman bizim borazanımız olmadı ama siz bu söyleminizle “Eskiden başkasının borazanıydı, şimdi bizim borazanımız.” diyerek bizzat kabul etmiş oldunuz; teşekkür ederim katkınıza.

Şimdi, yetmedi, üçte 1 kaldı: Öbür üçte 1’i de hiç utanmadan, hiç sıkılmadan kalktınız, TÜBA gibi, siyaset üstü bir yer olması gereken bir kuruma Bakanlar Kuruluyla atama yapmaya kalktınız. Bakanlar Kurulu yahu, yani düşünebiliyor musunuz Bakanlar Kurulu! Hadi YÖK’e “borazanınız” dedik ama yine de içinden vicdanlı insanlar çıkabilir, tartışır, “evet” der, “hayır” der ama yani Bakanlar Kurulu, Hükûmetin kendisi değil mi? Atama yapmaya kalktınız, dünya ayağa kalktı, geri adım attınız, dediniz ki: “Vazgeçtik, TÜBİTAK atama yapsın.” son dakikalarda. TÜBİTAK’ı kim atıyor? Utanmadan yine Hükûmet atıyor.

Şimdi, bakın her şey döner, dolaşır, rücu eder; keser döner, sap döner, gün gelir, hesap döner. Siz mağdur olduğunuzu iddia ettiğiniz konularda elinize biraz fırsat geçince çok daha ağırını yaptınız. Bunu bilim adamları içlerine sindiremediler ve 50’ye yakın bilim adamı TÜBA’dan istifa etti. Doğrudur, bunu araştırıp bakabilirsiniz. Biz bunu dünyadaki insanlara, bilim insanlarına anlatamıyoruz, Cumhurbaşkanımız da anlatamadı zaten. Biz bunu Türkiye’de olan aklı başında bilim adamlarına da anlatamıyoruz. Bir yandan bilim gelişsin diye ciddi paralar harcıyoruz, diğer yandan da bilimi siyasetle kirleterek köküne kezzap suyu döküyorsunuz. Bilim ancak özgür ortamlarda gelişir değerli arkadaşlarım. Hayatının önemli bir kısmını bu camiada geçiren birisi olarak söylüyorum: Eğer bilimi siyasete alet ederseniz bu ülkede bilim gelişmez. İçinizde birçok bilim adamı olduğunu biliyorum, benim ne demek istediğimi onlar çok iyi anlarlar, parti farkı gözetmeksizin söylüyorum. Artık, sizin, TÜBA’ya bu şekildeki bir uygulama ile sayenizde bilim insanımızın tarafsızlığına kimse inanmayacak.

Çok önemli bir ricam var siyasetçilerden. Bakın, başta kim olursa olsun, şimdi AKP var, AKP’ye söylüyorum: Lütfen, ne olur, bilimi ve bilim adamlarını rahat bırakın, ne olur. Bakın, bilime verdiğiniz önemi gösteriyorum size: Hükûmet olarak siz 27 Ağustos 2011 tarihli Resmî Gazete’de bir kanun hükmünde kararname yayımladınız. Neyle ilgili, biliyor musunuz? Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının teşkilat ve görevlerini belirleyen 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararname. Gıda, Tarım ve Hayvancılık… Kalktınız, bunun üzerine Türkiye Bilimler Akademisi, TÜBA’nın işleyişini düzenlediniz. Yani sizin, bilime verdiğiniz, TÜBA’ya verdiğiniz önem bu kadar. Birtakım değişiklikler yapmak gerekti. Kalktınız, yine buna özgün bir şey çıkaracağınıza Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının teşkilat ve görevlerini belirleyen bir kararnamenin arkasına da yine TÜBA’yı sıkıştırıverdiniz. Yani Allah aşkına, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının bir teşkilat yasası var, öbür taraftan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının bir kanun hükmünde kararnamesi var; TÜBA’yı bunun içine sıkıştırıverdiniz. Sizin bilim anlayışınız budur, sizin bilime verdiğiniz önem budur. Paydaşlarla hiçbir müzakere süreci yürütmediniz. Şeffaf olmayan ve dayatmacı bir anlayışla hayata geçirdiniz bazı değişiklikleri ve TÜBA’nın bilimsel ve kurumsal özerkliğini, resmen bu özerkliği yok ettiniz. Siyaset üstü kalması gereken TÜBA’ya yapılan bu AKP müdahalesiyle kurumlara partizanca bir yön verme arzunuzu dile getirdiniz ve gösterdiniz. Böyle bir Bilimler Akademisi dünyadaki diğer akademiler nezdinde tüm saygınlığını yitirmeye mahkûmdur. Yani halkın anlayacağı bir dille; Türkiye'nin bilimini bütün dünyaya rezil ettiniz, siz yaptınız bunu. Eğer yapmadıysanız çıkın şuraya, kürsüye, deyin ki: “Vallahi biz yapmadık. TÜBA özgürdür, TÜBİTAK özgürdür, YÖK özgürdür, hiçbir şekilde siyasi etki yoktur.” Ben de sizden, geleyim şurada özür dileyeyim.

SONER AKSOY (Kütahya) – Sayın Atıcı…

AYTUĞ ATICI (Devamla) - Çıkın “Özgürdür” deyin, “Hiçbir bilimsel etkiye biz siyaseti bulaştırmıyoruz.” deyin, sadece özür dilemekle kalmayayım Sayın Milletvekili, önümü de ilikleyeyim ama bunu bana gösterin. Buna ihtiyacımız var. Peki, biz ne diyoruz?

SONER AKSOY (Kütahya) – Bugüne kadarkiler ne yaptı?

AYTUĞ ATICI (Devamla) - Oradan bağırmakla olmuyor. Öyle en arkaya geçip oradan bağırmakla olmuyor, dolu konuşacaksın.

MEHMET MUŞ (İstanbul) – Siz hep öyle yapıyorsunuz.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Biz ne diyoruz? Biz diyoruz ki: “Çoğulcu bir demokrasi için atılacak bütün adımların, yapılacak tüm yasal ve anayasal değişikliklerin en geniş katılımla hazırlanması ve toplumsal uzlaşma ile hayata geçirilmesi gerekir.” İstediğimiz bu. İstediğimiz demokrasi budur.

Şimdi, bakın, sizi o çok meşhur bir şekilde söylediğiniz işlere biraz örnek vereyim: “Çok iyi gidiyoruz.” diyorsunuz ya! Eğitim konusunda neredeyiz? Bakın, 34 tane OECD ülkesi var, 34 tane. Okuma becerisinde 32’nci sıradayız. Bu verileri ben uydurmuyorum. Gidin, bakın, OECD’den bulursunuz. Eğitim harcamalarında 34 ülkede 33’üncü sıradayız. Nüfusun ortalama eğitim yılı altı buçuk yıl, OECD’nin sonuncusuyuz. Yani biz bilimsel olarak iyiyiz ya, hani karışmıyorsunuz ya, hani özgür ya! Demokrasi Endeksi’nde tüm dünya ülkeleri içerisinde bu sefer 89’uncu sıraya geriledik, özgür ülkeler arasında ise 112’nci sıradayız. Basın özgürlüğü araştırmalarında 138’inci sıradayız değerli milletvekilleri. Bunları bilerek konuşmamız lazım. Yolsuzlukta puan vermişler ülkelere 10 üzerinden. Biz 10 üzerinden 4,4 kötü puanla 56’ncı sırayı almışız yolsuzlukta. Bunlar sizin hükûmetleriniz döneminde oldu. Küresel barışta 127’nci sıradayız, yani kırmızı listeye almışlar bizi dünyada. İnsani gelişmişlikte 93’üncü sıradayız. Genel eşitsizlikte 84’üncü sıradayız. Yani içinizi kararttığımın farkındayım. Çıkıp burada bakanlarınız, milletvekilleriniz “Vallahi şöyle yaptık, billahi böyle yaptık.” deyip duruyorlar, bunları esas dinleyeceksiniz; zaten siz onları yapmak zorundasınız, zaten Hükûmetsiniz, zaten iktidarsınız, zaten kapı kapı dolaşıp bunların oyunu isterken bunları söz verdiniz, ondan sonra bir kısım şeyler oldu diye kalkıp burada ahkâm kesiyorsunuz. Bakın, cinsiyet eşitsizliğinde 77’nci sıradayız, OECD’nin sonuncusuyuz. Eğitimde eşitliksizlikte 102’nci sıradayız dünyada, gelirde eşitsizlikte 65’teyiz. Şimdi, hâl böyle iken kalkıp gidiyoruz, Yavru Vatan’a kampüs kuruyoruz. Kuralım da, iyi; onlara iyilik mi ediyoruz, kötülük mü ediyoruz ben de bilmiyorum.

Şimdi, Sayın Sağlık Bakanı da buradayken konumun, konuşmamın akışını biraz değiştireceğim, yine anlaşmaya bağlı kalacağım, hariçten gazel okumayacağım çünkü bu anlaşmaya göre, bir tıp öğrencisi gidecek, üç sene Kıbrıs’ta temel eğitimini alacak, sonra Türkiye’ye gelecek, Çukurova Üniversitesine klinik eğitim almaya gelecek. Tamam, bir öykü size: Çocuk orada üç senesini okudu, döndü, Kıbrıs’a geldi. Geldi, bir de baktı ki bütün hocalar performans peşinde koşuyor. “Allah Allah, ‘performans’ diye bir şey varmış.” şaşırdı. Niye, neden herkes performans peşinde koşuyor? Hoca performans peşinde koşar mı? Koşmaz elbette, koşmamalı. Sonra öğrenecek ki bu ülkenin Sağlık Bakanı, hocalara demiş ki: “Kardeşim, biz size 1.500 lira ile 3.400 lira arasında bir temel maaş veriyoruz, geçinebiliyorsanız geçinin.” Bordrolar var, Sayın Sağlık Bakanı çıkıp orada, oralardan “20 bin lira para alıyorlar, 15 bin lira para alıyorlar.” diye söylüyor, ben de söz veriyorum, pratisyen hekimden tutun profesöre kadar herkesin bordrosunu getiririm buraya.

YUNUS KILIÇ (Kars) - Döner sermayeleri de getir.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Döner sermayeleri de getireceğim.

Ben, istifa ettiğimde, görevden ayrıldığımda maaş bordromda 3.400 lira para yazıyordu, 3.400 lira. 3.400 lira maaş alırken istifa ettim, bunlar kayıtlarda vardır, bakabilirsiniz. Ben, üniversite yaşamım boyunca Mersin Üniversitesinde bir tane özel hasta bakmadım, hiçbir şekilde de performans uygulaması için fazla mesai yapmadım, 3.400 liraya razı oldum. Diyor ki Sayın Bakan: “Yetmiyorsa kardeşim, daha çok hasta bak, ben de sana kelle başı para veririm.” Şaka etmiyorum, gerçekten de durum bu. “Neyse...” diyor çocuk “Peki, bari performans merformans olsun, hoca gene iş yapıyor, ben hocanın peşinde koşayım, belki bir şeyler öğrenirim.” diyecek, ondan sonra bir polikliniğe gelecek, bakacak ki poliklinikte hoca yok, hoca yok. “Nereye gitti bu hoca?” diye soracak, sonra diyecek ki bir tanesi: “Valla, Hakan Şükür’e milletvekilliği gibi kutsal bir görev yaparken astronomik rakamla ek iş yapmasına olanak veren anlayış, hocalara bu hakkı tanımıyor.” O hoca da yasal hakkını kullanarak ücretsiz izne ayrılmış. Dün Sayın Bakan dedi ya burada “Bin kişi ayrılmış.” diye, birazdan ona da değineceğim zamanım yeterse. Eee, hoca da yasal iznini kullanmış, iki sene. Ne zaman geri dönecek? İki sene sonra. Ama garibim bilmiyor ki gidenler dönmez. Sakın, sakın…

Burada çok önemli bir saptama yapacağım. Şimdi Bakan notunu alıyordur, gelip diyecek ki: “Aha CHP gene tam zamana itiraz etti. Gene bunlar, işte, muayenehaneyi savunuyor.” Hayır Sayın Bakan, biz muayenehaneyi savunmuyoruz, bunu sözel olarak da söylemiyoruz. Bir kanun teklifi verdik, o kanun teklifini de incelediğinizi çok iyi biliyorum. Cumhuriyet Halk Partisi tam zamanlı çalışmadan yanadır, bunun da kanun teklifini hazırlamıştır. Eğer samimiyseniz getirin kanun teklifini, komisyonda konuşalım, burada da geçirelim gidelim.

Hak ettikleri parayı öğretim üyelerine, hocalara verin, bu da emekliliğe yansısın, ondan sonra da gelin hesap sorun. Ha, diyeceksiniz ki: “Emekliliğe yansımayan gelir olur mu?” Olur emekliliğe yansımayan gelir. İşte, demin sizden bir milletvekilinin “Döner sermayeye bak! Döner sermayeye bak!” dediği bir laf vardı ya işte o, emekliliğe yansımıyor ve şimdi kaldırıldı Sayın Milletvekili. Şimdi o döner sermaye kaldırıldı, adına “performans” deniyor; çalışırsan alıyorsun, çalışmazsan almıyorsun. “Yok ben eğitim aşkıyla yanıyorum. Ben çocuklarla zaman geçireceğim, öğrencilerle zaman geçireceğim.” dediğin zaman, o zaman temel maaşını alıyorsun. Değilse, açık yüreklilikle çıksın, Bakan da burada, söylesin; ben de size getireyim bordrolarla bunu buradan ispat edeyim.

Şimdi, Kıbrıs’tan öğrenci geldi ya buraya, hani son üç yılını burada geçirecek. Hocalarla eğitime devam ediyor ama bakıyor ki bu hastanedeki doktorların büyük bir çoğunluğu bu Bakanı sevmiyorlar, şaşırıyor. Ya bir ülkenin Sağlık Bakanı, hangi partiden olursa olsun sevilmemeli mi? Sevilmeli. “Niye sevmiyorsunuz kardeşim?” diyor. AKP’lilere de soruyor, “Senin AKP’li olduğunu biliyorum, oy verdin; niye sevmiyorsun?” diyor. Diyorlar ki: “Sağlık Bakanı her fırsatta bize çirkin sözler söylüyor.” Diyorlar ki: “Sağlık Bakanı bize ‘yaygaracı’ diyor, hekimlere. Kendisi hekim olduğu hâlde çıkıp ‘yaygaracı’ diyor hekimlere, özellikle de öğretim üyelerine. Sonra diyor ki: “Sağlık Bakanı, bizim, doktorların hastaların parasını çaldığımızı söylüyor.” diyor,  “Biz nasıl sevelim bu adamı?” diyor. “Sürekli olarak, her mikrofonun başına geçtiğinde  ‘bıçak parası’ diyor, her mikrofonun başına geçtiğinde hekimleri hastalara karşı kötülüyor, ‘Ayağınıza profesörler gelecek, şöyle olacak, böyle olacak.’ diye söylüyor ve gerçekten kışkırtıyor. Galiba herkesi kendisi gibi zannediyor.” diyorlar ve “Biz bunun için bu Bakanı sevmiyoruz, keşke sevebilseydik.” diyorlar. Öğrenci bir hocalara bakıyor, bir Bakanın dediklerine bakıyor, utanıyor ama acaba gerçekten utanması gereken kim?

Şimdi, bu öğrenci geliyor, acil stajını yapıyor Çukurova Üniversitesinde. Gecenin bir vakti bir amca geliyor karın ağrısı şikâyetiyle. Doktorlar ve öğrenciler -eğitim de alıyorlar ya- iyice muayene ediyorlar. Bakıyorlar ki önemli bir şey yok, “Gaz sancısı var amca.” diyorlar ve amcayı evine gönderiyorlar. Bu arada bilgisayarda kaydını girerken bir de bakıyor ki öğrenci, doktor “yeşil alan” diye bir yere tıklıyor. “Abi, bu ne?” diyor, “Ya bu yeşil alan.” diyor,  “Yani acil değil ya bu hasta…” Ee? “Biz bunu yapacağız, SGK da gidecek, bu adamdan daha sonra katkı payı alacak.” “Ya biz doktoruz, bu adamın acil bir durumu olup olmadığını anlayana kadar canımız çıktı; muayene ettik, mıncıkladık, ettik, yaptık, sonra dedik ki bu gaz sancısıdır, teşhis koyup gönderdik. Biz ne yüzle bu adama diyeceğiz ki sen niye acile geldin de senin durumun acil değil. Adam nereden bilsin, belki apandisiti var. Adam o apandisit korkusuyla gelmiş. Gaz sancısıyla apandisiti ayırabilene aşk olsun incelemeden, uzman muayenesi olmadan. Şimdi biz kalkacağız, bu adama diyeceğiz ki sen yeşil alandasın.” Doktorun da, öğrencinin de boynu bükülüyor. İki gün sonraki nöbette aynı öğrenci, aynı amca bir daha geliyor. “Hoş geldin.” demeden amca yumruğu indiriyor öğrencinin gözünün üzerine. “Ne oldu amca?” filan, “Yahu siz beni nasıl ‘yeşil alan’ diye bir yere attınız da benim maaşımdan kestiniz?” diye soruyor. “Hiç Allah’tan korkmadınız mı? Benim üç kuruş emekli maaşım vardı, siz benim karnımın ağrısına gittiniz, ‘yeşil alan’ dediniz ve benden para kestiniz.” diyor. İşte bu sebeplerden dolayı, daha birçok sebepten dolayı da hekime ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet artıyor. Hocalar bile şiddete uğruyor sizin sayenizde.

Farklı birimlerde staj yapıyor bu öğrenci. Geliyor, bakıyor ki 4/B’li hemşire var, taşeronda çalışan personel var. “Yahu hani eşit işe eşit ücretti? Ben şimdi bir hemşireye bakıyorum, devlet memuru; öbürüne bakıyorum, 4/B’li; öbürüne bakıyorum, bu hemşire taşeron. Bunların hepsinin maaşları da farklı. Nasıl olacak bu iş? Bu eşit işe eşit ücret ancak AKP’de söz konusu olur, olsa da bu kadar olur.” diyor.

Geliyor şimdi bu öğrenci halk sağlığı stajını yapıyor, altıncı sınıfa geldi. Tıpçılar bilirler, bu stajda birinci basamak sağlık hizmetleri var. Bu birinci basamak sağlık hizmetleri içinde aile hekimliği merkezine geliyor. Aklında öğrencinin -biz de yetiştirdik ya onu- onurlu hekimlik ilkeleri var. Zannediyor ki bu devlet, bu Sağlık Bakanlığı, Anayasa’nın kendine verdiği görevler çerçevesinde halkın sağlığını koruyacak, en azından bunu bekliyor. Geliyor, aile sağlığı merkezi ekibiyle tanışıyor. Bakıyor doktorun yanında bir tane hemşire var, bakıyor ve ona göre de çok mutlu oluyor. Diyor ki; ne güzel, doktor, hemşire… Sonra bir bakıyor ki sekreterin parasını doktor ödüyor, binanın kirasını doktor ödüyor, oturduğu sandalyenin kirasını doktor ödüyor, temizlikçinin parasını doktor ödüyor. Diyor ki; “Ağabey sen nasıl para yetiştiriyorsun?” “Vallahi yetiştiremiyorum” diyor doktor “Bazen temizlik işlerini ben yapıyorum, bazen de arkadaşlarım yapıyor.” O zaman da bu çocuk hekim olduğuna mı yansın, yoksa başka bir şeye mi!

Bir gün gene bakıyor bu Kıbrıs’tan gelen çocuk; aaa aile sağlığı merkezindeki bütün hastalar çalınmış. “Ağabey hasta çalınır mı” diyor; evet çalınır. 3 bin tane hastadan 2 tane hasta kalmış. Üç beş saat sonra sisteme geri yükleniyor ve yüklendikten sonra anlaşılıyor ki, genel müdürün şifresiyle birisi giriyor ve daha önce size anlatmıştım bu Genel Kurulda, bütün hastaların bilgilerini alıyor. Sağlık Bakanlığından tıs var mı? Yok. Soru önergesi hazırladık, cevap var mı? Yok. Niye yok? Bilmiyorum, bilmiyorum. Sonra… Bu sonraları, bu sonraları uzun uzun anlatmak mümkün. Eğer Sağlık Bakanı isterse daha da uzun anlatırım.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Atıcı.

Hükûmet adına Sağlık Bakanı Recep Akdağ, buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Akdağ.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Görüşmekte olduğumuz bir anlaşma aslında Mecliste, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle yapılan bir anlaşma. Güzel bir imkân sağlayacak. Çukurova Üniversitemiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir kampüs oluşturuyor ve burada öğrenci yetiştirmeye imkân tanıyan  bir ortam oluşmuş olacak. Bir taraftan da Çukurova ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde okuyacak öğrencilerin eğitimleri açısından bir afiliasyon sağlanmış oluyor. Öğrenciler eğitimlerinin bir kısmını orada alacaklar, diğer kısmını da Çukurova’da alacaklar. Ben bu teşebbüs için hem Çukurova Üniversitesinin Değerli Rektörünü hem de bu anlaşmaya önayak olan değerli çalışanlarını, anlaşmayı bu noktayı getiren herkesi tebrik ediyorum.

Şimdi bu konu tartışılırken Meclis kürsüsünden, TÜBA’dan bahsedildi, daha sonra da Sağlık Bakanlığından bahsedildi, Türkiye’deki sağlık uygulamalarından bahsedildi, Tam Gün Yasası’ndan bahsedildi.

Değerli milletvekilleri, tarihi unutmamak lazım. Ben de üniversiteden siyasete gelmiş bir arkadaşınızım, yıllarım üniversitede geçti, daha sonra siyaset yoluyla şimdi ülkemize, insanımıza hizmet ediyoruz.

TÜBA’nın 1993’te kuruluşu var. Şimdi buradan, Meclis kürsüsünden konuşulurken gerçekleri milletin gözünden kaçırmaya çalışmamak gerekiyor. TÜBA’nın kuruluşunda bir hükûmet var o zaman, Bakanlar Kurulu 10 üye atıyor, daha sonra bu 10 üye kendi içerisinden 10 üye daha seçiyorlar, o günden bugüne kadar da kapalı bir kast sistemi içerisinde üyeler değişiyor. Bunun adına buradan konuşan bir değerli konuşmacı sanki o zamanki iş demokratikmiş gibi çıkıp konuşma yapıyor. Hakikaten, millet bunları gözden kaçırır mı zannediyorsunuz?

Bakın bugün TÜBA’ya, seçimler çeşitlendirilmiş bir durumda, bilim adamlarının rahatça bu sistem içine girebileceği, burada hizmet verebileceği, temsil edebileceği bir yapıya büründürüldü. Neden tarihselliğine bakıp da meselenin orada küçük bir havuzun oluştuğunu, o havuzun asla değişemediğini konuşmuyoruz? Neden milletin gözünden bunu kaçırmaya çalışıyoruz?

Değerli milletvekilleri, şimdi, bu kürsüden sağlık politikalarımızla ilgili çok şey konuşuldu ama söz konusu olan, millete birinci derecede bir hizmet alanı olduğunda elbette aziz milletimiz sonuçta konuşanın kendisi olduğunu sandıklarda her seferinde gösterdi. Bundan sonra da biz göstereceğini çok iyi biliyoruz.

Bir üniversite öğretim üyesinin bir taraftan üniversitede çalışırken, bir tıp fakültesi öğretim üyesinin, bir doktorun aynı zamanda muayenehanesinin olduğu ya da muayenehaneyi üniversitenin içine taşıdığı eski bir sistemden geliyoruz biz. Bunu halkımız herhâlde unutmadı. Burada öğretim üyelerinin, doktorların bir günahı yoktu, bir suçu da yoktu, bir yanlışı da yoktu ama geçmiş hükûmetler böyle bir sistemin kurulmasına önayak olmuşlardı, bu sistemin devamına da fırsat veriyorlardı. Bir üniversite öğretim üyesi olacaksınız, tıp fakültesinde çalışacaksınız, sabah dokuzda işinize gideceksiniz, dokuzda işinize gittikten sonra, saat on birde, on ikide muayenehanenize gideceksiniz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Bakan, şimdi olmadığını mı söylüyorsunuz?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) - Biraz önce değerli bir konuşmacı buradan konuşurken, değerli bir milletvekilimiz, bir öğrenciden örnek verdi, bir öğrencinin hayatından örnek verdi.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Yani şimdi bunun olmadığını mı söylüyorsunuz, bıçak parasının falan olmadığını mı söylüyorsunuz?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – Acaba o değerli öğrencimiz sistem böyle çalışırken muayenehanede mi gidip de ders alıyordu hocasından?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Başbakanı usulsüz ameliyat ettiler bu memlekette ya!

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – Yıllarca böyle devam etti bu iş değerli arkadaşlar. Eğer muayenehane yoksa, bu sefer, bir şekilde muayenehaneler hastanenin, üniversite hastanesinin içine taşındı. Önce mesai sonrası dendi, daha sonra ikiye çekildi, daha sonra öğle üzerine çekildi. Üniversiteye giderim, ben bir vatandaş olarak hizmet alacağım, burası devletin üniversitesinin hastanesi. E nerede, hocaya nasıl ulaşmam lazım? Özel muayene parası yatırırsan olur. Nasıl çektireceğim MR filmimi, tomografimi? Hocaya özel muayene için, özel işlem için para yatırırsan olur. Yatır parayı, bastır parayı al hizmeti; yatıramazsam, yoksulsam, garibansam, orta gelirli bir vatandaşsam kusura bakma buradan hizmet alamazsın.

Değerli arkadaşlar, tıp fakültelerimiz maalesef birer ticarethaneye döndürülmüştü. Şimdi bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Türkiye’nin gerçeğiydi bu, vatandaşlarımız bunu on yıllarca yaşadılar, öğrencilerimiz de yaşadılar. Siz unuttunuz mu değerli arkadaşlar, Antalya’da tıp fakültesinde dereceye giren bir öğrencimizin, bir değerli kızımızın diploma töreninde “Ben buradan mezun olan arkadaşlarıma annemi, babamı teslim edemem.” deyişini. İşte o köhne sistemin eseriydi bu. Eğer ben hocayı öğleye kadar muayenehaneden getirdiği hastalarla ilgilenirken bulursam, öğleden sonra da özel muayene, özel ameliyat, özel işlem adı altında, hoca üniversitenin âdeta ticarethaneye çevrilmiş ortamında kendi kaderiyle baş başa bırakılmışsa burada eğitim olur mu? Burada araştırma olur mu? Biz bu köhne sistemi değiştiriyoruz.

Şimdi gelelim şu performans sistemine. Değerli arkadaşımız bordroları buraya getirecekmiş, tabii getirebilir. Üniversitelerimizde, bu meseleye sahip çıkan her üniversitede, bugün değerli öğretim üyeleri hatta onların asistanları bordrolu maaşlarıyla beraber emeklerinin karşılığını bu ek ödemelerden büyük ölçüde almaya başladılar. Birçok Anadolu üniversitesi bu meseleyi çözdü, bitirdi. Bundan kısa bir süre önce -isim veriyorum ben şimdi size- Malatya Üniversitesinin değerli rektörü beni ziyaret etti, elinde hocalarına ödediği meblağlarla birlikte bana geldi. Bir profesör, tıp fakültesinde profesör olan bir klinisyen arkadaşımızın ek ödeme ortalaması 10.500 Türk lirasıydı. Evet, her üniversite böyle değil, herkes henüz bu yapıya bu şekilde adapte olmuş ya da bu meseleyi bu şekilde benimsemiş değil. İsmini söylemeyeceğim ama bir üniversitemizde de “Biz hasta bakmayacağız artık.” deyip de asistanlarının baktığı hastalar üzerinden ek ödeme alan, daha sonra da asistanlarının eylem yaptığı başka bir tıp fakültemiz de vardı.

Burada hangi tutumu benimseyeceğimize karar vermemiz lazım. Biz, üniversitelerimizi, tıp fakültelerinin hastanelerini birer ticarethane mi yapacağız, vatandaştan para alınan, “Parayı verirsen hizmet alırsın.” denen bir ticarethane mi yapacağız yoksa buralar devletin üniversitesi, devletin hastanesi olarak vatandaşa hizmet edecek, devlet de hocasının emeğinin karşılığını maaşıyla birlikte bu ek ödemelerden mi verecek? Buna karar vereceğiz.

Değerli milletvekilleri, bakınız, şimdi burada hayalî bir senaryodan bahsedildi. Efendim, vatandaş hastaneye gelmiş de orada yeşil alana onu götürmüşler de yeşil alanda hizmet aldığı için bir dahaki sefer gelişinde de öğrenciye yumruğu patlatmış. Değerli milletvekilleri, bunlar konuşulurken bir acil serviste bütün hastalara bilimsel olarak yeşil, sarı ve kırmızı kodlarıyla triajının yapıldığını bilmiyorsanız ya da bildiğiniz hâlde bunu gözden ırak tutmaya çalışıyorsanız, Meclis kürsüsünden milletin gözünün içine baka baka bu fahiş hataları yaparsınız.

Evet, bir acil servise giden vatandaş mutlaka hastalığının durumuna ve derecesine göre yeşil, sarı ve kırmızı triaja ayrılmak durumundadır. Biz şimdi acil servislerimizde bu bilimsel tasnifi yaptırıyoruz, yaptırmaya çalışıyoruz. Çünkü eğer bir yeşil triajı alan hasta belli bir alana ayrılmazsa, çekilmezse ya da yeşil triaj alan hastalar hastanelerin acillerini doldurmaya devam ederlerse büyük bir çoğunlukla, o zaman gerçekten ağır durumda olan, kırmızı kod alan bir hasta, yerine göre solunumu bozulmuş, ne bileyim, işte, ateşi 41 derece olmuş, ağır derecede yaralanmış bir hasta ya da yaralı gerekli hizmeti gerektiği biçimde alamaz.

Peki, yeşil triaj alan bu hastamız, hikâyedeki değerli amcamız öğrencinin burnuna yumruğu neden vurmuş? 5 lira katkı parası ödediği için, öyle mi? Bu millet sizin bu Meclis kürsüsünden ifade ettiğiniz bir millet değil. Hiçbir vatandaşımız, hiçbir büyüğümüz kendisinden 5 lira katkı payı alındı diye bir öğrenciye yumruk vuracak basiretsizliği göstermez bu ülkede. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Siz bu milleti tanımıyorsunuz, siz kafanızdaki hayali konuşturuyorsunuz Meclis kürsüsünde ve yanlış yapıyorsunuz.

ORHAN DÜZGÜN (Tokat) – Kaç doktor öldürüldü, kaçı darp edildi Sayın Bakan?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – Siz bu yanlışı yaptığınız müddetçe bu ülkenin insanı, Türk halkı, bu aziz millet AK PARTİ’nin hizmetlerinin arkasında durmaya devam edecek ve siz de bu yanlışı yapacaksınız çünkü muhalefeti yanlış bir biçimde götürüyorsunuz, muhalefeti gerçekleri çarpıtma biçiminde götürmek hiçbirimize bir fayda sağlamaz.

Şunu söyleyeyim, diyelim ki: “Evet, bir performans sistemi geldi, bu sistemin hekimlerimize getirileri var, ancak sistemi daha da geliştirmemiz lazım, iyice adaletli hâle getirmemiz lazım -ya da burada söylenenlerin hepsi yanlış değil, haklı bir cümle de ifade edildi- hekimlerimize mutlaka emeklilikleriyle ilgili artılar getirmemiz lazım.” Son derece haklısınız, çünkü sadece hekimlerimiz için değil, diğer çalışanlarımız için de temel maaşlar, bordrolu maaşlar dışındaki gelirler bir şekilde emeklilik keseneğine esas teşkil etmiyor, dolayısıyla emeklilik maaşları düşük kalıyor. Türkiye’de bazı sınıflar için, geçmişte yapılan bazı meslekler için geçmişte yapılan kanunlarla daha yüksek emeklilik maaşları var ama bugün hekim maaşları, emeklilik maaşları gerçekten düşük. Bunu mutlaka bir şekilde el birliğiyle düzeltmemiz lazım ve bu hususta da Başbakanımızın talimatıyla kamu maliyesiyle ve Sosyal Güvenlik Kurumuyla birlikte çalışmalarımıza başlamış bulunuyoruz.

Ancak, tekrar ifade ediyorum, siz eğer vatandaşı geçmiş köhne dönemin muayenehanelerine -evet, bu ismi Sağlık Bakanı Recep Akdağ koymadı, vatandaşın yaptığı isimlendirmeyle- bıçak parasına ya da benzeri kötü uygulamalara mahkûm etmek istemiyorsanız tam günün yanında duracaksınız. Eğer, siz tam günün yanında duruyorsanız, tam gün uygulamalarını Anayasa Mahkemesine götürmeyeceksiniz. Anayasa Mahkemesinin yanına neredeyse bir kulübe kurup orada bu işler için, her fırsatta bunları Anayasa Mahkemesine taşamayacaktınız. Bu yanlışı yaptınız.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sen de doğru dürüst kanun çıkart. Öyle şey olur mu yani hem doğru dürüst kanun çıkarmıyorsun hem de Anayasa Mahkemesine gitmeyin diyorsun.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri, gelelim işin öbür tarafına. Bakın, performans şu anlama geliyor, Sağlık Bakanlığının uyguladığı performans sistemini söylüyorum: Çalışanlara temel bir maaş verip temel bir gelir temin edip bunun üstünde de bizzat kendi emeklerinin ya da kurumlarının verimliliğinin ölçülmesi suretiyle emeklerinin karşılığının ödenmesi. Ben bu ülkenin dokuz yıldır Sağlık Bakanlığını yapan bir kişi, bir siyasetçi olarak bunun hakkaniyetli bir yol olduğuna inanıyorum.

Tekrar ifade ediyorum: Performans yönetimiyle ilgili, performans ödemeleriyle ilgili sistemi daha da geliştirebiliriz ve geliştirmeliyiz. Olabildiğince mükemmel hâle getirip adaletli hâle de getirmeliyiz ancak biz Türkiye’deki bu büyük iş yükünü ancak bu şekilde çözebilirdik. Bugün eğer vatandaşlarımız hastanelerin kapılarında boyunlarını büküp beklemiyorlarsa ortaya koyduğumuz bu yeni kamu yönetimi anlayışındandır. Sağlık Bakanlığı bu işte bir öncülük yaptı. Aslında, bana göre kamuda birçok alanda da bu performans yönetimi ortaya çıkmalı ve verimlilik artırılmalıdır. Kimse performansa ya da verimliliğe karşı çıkmamalıdır. Hani herkese aynı yüksek maaşı ödeyip daha sonra da yeterince çalışanla daha az çalışanı birbirinden ayırmamak da bir hakkaniyet olmaz.

Ülke ismi vermeyeceğim ama Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı hazırlarken başvurduğumuz, ziyaret ettiğimiz ülkelerin birinde bir sağlık bakanıyla görüşüyorum. Dedim ki: “İyi bir sistem kurmuşsunuz.” Ülke biraz eski anlayışla, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nden kalan bir anlayışla yönetilen bir ülke, ismini söylemiyorum. “İyi bir sisteminiz var ama hastalar bir de hekimlerini seçseler daha iyi olmaz mı?” dedim. Sayın Bakan bana şu cevabı verdi, dedi ki: “Bizim ülkemizde her öğrenci standart ve iyi bir tıp eğitimi alır ve her hekim standart ve iyi bir tıp eğitimi verir, herkes aynı işi yapar.”

Arkadaşlar, insanlar böyle değildir. İnsanlar farklı performanslar gösterebilirler. Nitekim, muayenehanelerde vatandaştan para alınarak sistemin yürümesine yıllarca karşı çıkmayanlar, oradaki meseleyi bir para alışverişi olarak görmeyenler, vatandaşın buradaki mağduriyetine gözünü yumanlar, bugün devletin bu ödemelerini bir şekilde yanlış bir yoldaymış gibi göstermeye çalışıyorlar.

Biz doğru olanı yapıyoruz. Biz vatandaşımızı ezdirmeyeceğiz değerli milletvekilleri. AK PARTİ hükûmetleri olarak, bugüne kadar hep garibanın yanında durduk, hep yoksulun yanında durduk, hep orta gelirli vatandaşın yanında durduk…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hangi garibanın, hangi garibanın?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – …bundan sonra da bu ülkenin onurlu insanları sağlık hizmetine ihtiyaç duyduklarında bu sağlık hizmetini almaya devam edecekler, biz bu sistemi geliştirmeye devam edeceğiz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akdağ.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, Sayın Bakan partimizin Anayasa Mahkemesine gitmesiyle ilgili çok ağır eleştirilerde bulundu. Kısaca bir cevap vermek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz efendim.

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın partisine sataşması nedeniyle konuşması

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, sağlık üzerinden politika yapılmaz, ahlaka, edebe, siyasete sığmaz, ama şimdi, yani ısrarla “Bunu söyle.” diyorsunuz.

Garibanın yanında durmuşsunuz hep…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Evet!

MUHARREM İNCE (Devamla) – Başbakanın sağlığıyla ilgili sağlanan haklar garibana sağlanıyor mu, Başbakan özel avantajla mı yapıldı? Bana bunu anlatın. Başbakana yapılan herhangi bir yurttaşa yapılabiliyor mu?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Elbette yapılıyor, elbette yapılıyor.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Geçin Sayın Bakan bunları! Kime anlatıyorsunuz bunları? Geç bunları! (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sen geç onu, sen geç!

MUHARREM İNCE (Devamla) – İki: Daha dün benim elime gelmiş, 30 bin lira para isteniyor, ameliyat olamıyor. Bunların her gün yüzlercesi var. İsterseniz size ileteyim.

Üçüncüsü: Adam gibi, doğru düzgün, hukuka uygun, Anayasa’ya uygun kanun çıkaracaksın, biz de Anayasa Mahkemesini gitmeyeceğiz.

Biz Anayasa Mahkemesine gittiğimizde hepsini Anayasa Mahkemesi kabul etmiyor ki, ret de ediyor. Muhalefet engelini aştıysan Cumhurbaşkanı engeli var, onu aştıysan Anayasa engeli var. Tabii ki, iktidara fren olmak isteyen güçler olacak, demokrasi böyle bir şey zaten.

Peki, Sayın Bakan, siz niye Fransız Anayasa Mahkemesinden medet umar hâle geldiniz “Sayı 60 mı oldu, 70 mi oldu, kaç oldu?” diye? Hatırlıyorsunuz değil mi? Daha geçen haftalarda şu Fransa Anayasa Mahkemesine gitse şu Fransız milletvekilleri, senatörler de şu yaptığımız dış politikadan, şu yaptığımız kötü dış politikadan kurtulsak diye Fransız Anayasa Mahkemesinden nasıl medet umar bir hâle geldiğinizi hatırlıyor musunuz? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Elmayla armudu karıştırıyorsun Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Devamla) - Bunu hatırlıyor musunuz?

Biz Fransız Anayasa Mahkemesinden medet ummadık. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Biz Türk Anayasa Mahkemesinden medet umduk.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın İnce.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Atıcı.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, Sağlık Bakanı Cumhuriyet Halk Partisinin Tam Gün Yasası’na karşı olduğunu söyleyerek halkı yanıltmıştır.

İzin verirseniz, düzeltme yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

11.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Cumhuriyet Halk Partisinin Tam Gün Yasası’na karşı olduğunu söyleyerek halkı yanılttığına ilişkin açıklaması

AYTUĞ ATICI (Mersin) -  Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Sayın Sağlık Bakanımız Cumhuriyet Halk Partisinin tam günü istemediğini, Anayasa Mahkemesine götürdüğünü söyleyerek sizi yanılttı. Benim burada konuştuğumu da dinlemedi, onun için de kötü bir duruma düştü. Ben Bakanımın kötü duruma düşmesini de istemem.

Cumhuriyet Halk Partisi, tam gün çalışmayla ilgili kanun teklifini Meclise aylar öncesinden vermiştir. Kayıtlara bakın. Eğer, yüreğiniz yetiyorsa getirin burada konuşalım.

Şimdi, söz almışken, birkaç noktaya değineceğim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Siz daha nelere karşı çıktınız.

AYTUĞ ATICI (Devamla) - Karşılıkla konuşalım.  Karşılıkla konuşalım.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sen yenisin, onları göreceksin.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – Ben yeni değilim Sayın Bakan, en az senin yaşındayım ve…

BAŞKAN – Karşılıklı konuşmayınız.

Sayın Hatip, Genel Kurula hitap ediniz.

AYTUĞ ATICI (Devamla) – … ve bu ülkeye otuz yıl hizmet ettim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Mecliste yenisin.

AYTUĞ ATICI (Devamla) - Ama onurumla hizmet ettim, bir dediğim öbürünü şey yapmadı.(AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Bilemiyorum, kimin onurlu… Ben kimseye onursuz demedim. Siz kendinize yakıştırıyorsanız bilemem Sayın Milletvekili.

Şimdi, halkı yanıltmaya devam etmeyin. Bir triajın ne olduğunu bilecek kadar iyi bir tıp bilgim vardır.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Bilseydin mugalata yapmazdın.

AYTUĞ ATICI (Devamla) - Benim size sorum şu: Kendisi karın ağrısının acil olup olmadığını bilmeyen bir vatandaş acile geldiğinde, siz de bunu yeşil alana atarsanız, bundan para almak eğer insanlığa sığıyorsa, çıkın burada onu söyleyin. Ben bunu istiyorum. Elbette ki, triaj yapılmalı, elbette ki, kırmızı alan olmalı, acil hastalar ayrılmalı bunlara bir itirazım yok.

Şiddet: Bizim halkımızı şiddet uygulamaya zorlayan sizsiniz. Sizin politikalarınız. Ben bunu söylüyorum. “Şiddet yok” deyin hadi çıkın. Doktorlar öldürülüyor. Bakın vurmaktan, tokattan bahsetmiyorum. Doktorlar silahla öldürülüyor; daha iki gün önce başımıza geldi. Ondan sonra diyorsunuz ki: “Bizim halkımız hiçbir şey yapmaz.” Kardeşim, yapıyor ya, öldürüyor. Ben bunu söylüyorum, gazeteler yazıyor; ispatlı bir şey.

İSMAİL TAMER (Kayseri) – Sizin döneminizde doktorları öldüren yok mu?

AYTUĞ ATICI (Devamla) - Ama niye yapıyor bizim bu güzel halkımız bunu? Çünkü siz onları kışkırtıyorsunuz. “El birliğiyle düzeltelim.” diyorsunuz. El insaf ya! On yıldır iktidarsınız. On yıldır tek başınıza düzeltemediniz de hâlâ mı bekliyorsunuz? Yazıklar olsun! (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarında gürültüler)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ (Devam)

2.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının  Uygun  Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/482) (S. Sayısı: 67) (Devam)

BAŞKAN – Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına, Diyarbakır Milletvekili Altan Tan.

Buyurunuz Sayın Tan.

BDP GRUBU ADINA ALTAN TAN (Diyarbakır) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kampüs alanı oluşturmak ve daha sonra da orada fakülte veya fakülteler açmasıyla ilgili söz almış bulunmaktayım.

Tabii ki, buna bizlerin bir itirazı yok yani hangi üniversite olursa olsun eğer kanunlar, yasalar çerçevesinde bilime, sanata, kültüre başka bir amaç gütmeden katkı sağlayacaksa bunlar desteklenir. Ancak, Kıbrıs meselesi açılmışken birkaç şey söylemek istiyorum:

Bugün Kıbrıs, 1974’ten beri fiili olarak Türkiye’nin ekonomisini, siyasetini, kültür hayatını, her şeyini ilgilendiriyor ve alakadar ediyor. Ondan evvel de tabii ki, böyleydi ancak 1974’ten sonra fiilî bir durum ortaya çıktı, otuz sekiz yıl geçti. En sonunda, yine, Kıbrıs’ın kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ın vefatıyla ilgili, yine, çokça Kıbrıs konuşuldu ve Türkiye siyasetinin neredeyse bütün duayenleri, mevcut ve eskiler, hepsi Kıbrıs’a gitti, törenler yapıldı.

Sevgili arkadaşlar, defalarca ifade ettik. Biz bazı meselelerin üstünü ne kadar örtersek örtelim, büyük sorunlar, büyük meseleler halledilmedikçe, bu sorunlar daha da katlanarak bir kartopu gibi, bir çığ gibi büyüyerek önümüze geliyor. İşte, bu çığlardan birisi de Türkiye'nin Kıbrıs politikalarıdır. Bazı soruları gündeme getirdiğimiz vakit, sorduğumuz zaman maalesef rahatsızlık duyuluyor ve hemen, millî dava meselesi öne geliyor. Şimdi soruyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’la ilgili stratejik ana politikası nedir? Kıbrıs, bir askerî üs müdür? Kıbrıs, güvenlik meselesiyle ilgili olarak mutlaka Türkiye'nin kontrolünde tutulması gereken bir ada mıdır? Kıbrıs’la ilgili, Türkiye'nin ticaret, turizm, sanayi, serbest pazar olma gibi bir politikaları var mıdır? Sevgili arkadaşlar, işte, bunlara doğru düzgün cevaplar verebilmek için, burada saatlerce konuşmamız lazım ve bir Meclis araştırması yapmamız lazım.

Bugün gelinen noktada -kimse alınmasın ve darılmasın- Kıbrıs, bir kumarhaneler merkezi, bir fuhuş merkezi, bir ekonomik bataklık ve aynı zamanda, uluslararası uyuşturucu trafiğinin de güzergâhından yapıldığı bir mekân hâline gelmiştir. İşte, otuz sekiz yıllık politikaların neticesi budur. “Bu böyle değildir, abartıyorsunuz.” veya “Yanlış söylüyorsunuz.” diyorsanız, lütfen, devletin elindeki bilgi ve belgeleri de ortaya koyarak gelin, bütün millî istihbarat belgeleriyle, bütün ekonomik verilerle, bütün yatırımlarla, maliyenin bütün harcamalarıyla gelin, Kıbrıs niye bu hâle geldi ve niye bu hâlde; konuşalım. Her yıl birkaç milyar dolarlık bir para o kara delikte kayboluyor, bunun hesabını veren yok. “Gelin, konuşalım.” dediğimiz vakit de “Bu bir millî davadır. Ne yapmak istiyorsun? Sen vatan haini misin?” diye hemen bildik mevzular gündeme geliyor.

Sevgili arkadaşlar, Kıbrıs’la ilgili bu değerlendirmeleri yapmazsak uluslararası politikada sorun olmaya yine devam edecek ve aynı şekilde, mali olarak da, kültürel ve ahlaki olarak da bu sorun Türkiye'nin ayaklarına dolanmaya devam edecek. Bugün Kıbrıs neredeydi, nereye geldi? Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti hangi ekonomik vaziyette ve Kuzey Kıbrıs hangi ekonomik vaziyette? Oraya harcanan paralar nereye gidiyor? Bu kara deliği kapatmak için orasıyla ilgili, cazibe merkezi olmasıyla ilgili nasıl bir plan hazırlıyorsunuz? Master planınız nedir? Maalesef, bunların hiçbiriyle ilgili derli toplu bir görüşme yok, sadece suskunluk ve millî dava var.

Sevgili arkadaşlar, bu durum böyle devam ettirilemez ve ayrıca, bugün orada daha başka şeyler de oluyor. Kıbrıs’ta yaklaşık 10 bin civarında Kürt Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğrenci öğrenim görüyor ve bunlar üzerinde de ciddi baskılar var; en son geçen ay 14 Kürt öğrenci, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürt öğrenci hiçbir ciddi belge, mahkeme ve soruşturmaya dayanılmadan sınır dışı edildi. Bunları konuşmadığımız müddetçe tekrar -konuşmamın başında da söylediğim gibi- bu olaylar büyüyerek ve ayağımıza dolanarak bizleri kilitlemeye devam edecek. Otuz sekiz yılın muhasebesini bütün hükûmetlerin ve hususen de son on yılda mevcut Hükûmetin vermesi gerekiyor. Ne yaptınız? Buyurun anlatın ve toplam bugüne kadar Kıbrıs’la ilgili harcanan para kaç milyar dolardır? Bu soruların hiçbirisine soru önergeleriyle bile sormamıza rağmen doğru düzgün, ciddi cevaplar alamıyoruz, yuvarlanıp gidiyor.

En son, sevgili arkadaşlar, Sayın Denktaş’ın vefatı ve cenaze töreniyle ilgili de bazı duygularımı ifade etmek istiyorum. Bunları aynı gün veya o günü takip eden birkaç gün içerinde ifade etmek gerekirdi ama yanlış anlaşılabileceği veya farklı hassasiyetleri devreye sokacağı endişesiyle bugüne sakladım. İzniniz olursa yazılı olarak kaleme aldığım bu duygularımı sizlere de zaman yettiği müddetçe aktarmak istiyorum.

Düğünler de, cenazeler de bizde önemlidir. Kimlerin gelip kimlerin gelmediği, gelenlerin nasıl davrandığı, giyindiği elbiseler, kıyafetler, yeterince üzülüp üzülmedikleri, hâl ve hareketleri, her şey, hemen hemen her şey inceden inceye takip edilir düğünlerde de, cenazelerde de. Çocukluğumdan beri her ne hikmetse ben de bu ayrıntılara dikkat ederim. Bugün sizlere düğünlerden bahsetmeyeceğim. Sizlere katıldığım yüzlerce cenaze töreninden birkaç tanesini anlatmak istiyorum, hafızamdan silinmeyen ve içimi burkan birkaç tanesini ve bu ölümleri, yine aynı tarihlerde vefat eden bazı Müslümanların cenaze törenleriyle kıyaslamak istiyorum.

İskenderpaşa Cemaati’nin Şeyhi Profesör Doktor Esad Coşan Avustralya’da bir trafik kazasında vefat etti. Necmettin Erbakan’dan Turgut Özal’a kadar yüzlerce ünlü ve önemli kişinin mensubu olduğu bir tarikatın lideriydi. Tarikatın özel okulları, hastaneleri, televizyon kanalları ve daha birçok şirket ve kuruluşu vardı. Cenaze Avustralya’dan getirildi ve muhteşem bir törenle toprağa verildi. On binlerce vatandaşın yanında Türkiye’de bilinen, tanınan ne kadar cemaat, tarikat, vakıf, dernek, örgüt ve parti lideri varsa cenazeye katıldı. Sayfalarca gazete ilanları yayınlandı.

Esad Coşan’dan kısa bir müddet sonra vefat eden İzzettin Yıldırım ise Zehra Vakfının lideriydi. Benim tanıyabildiğim kadarıyla samimi bir Müslüman, dindar ve hiç evlenmediği, çoluk çocuğu da olmadığı için inancını anlatma ve yayma dışında bir özel hayatı da olmayan bir şahsiyetti. Yaşantısı oldukça mütevazıydı.  29/12/1999 tarihinde İlim Grubu tarafından -“Hizbullah” olarak bilinen kamuoyunda- bir Ramazan gecesi teravih namazından sonra Üsküdar’da kalmakta olduğu evden kaçırıldı ve yaklaşık bir ay sonra 28/01/2000’de öldürüldü. İşin en ilginç yanı, Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’da polislerce öldürülmesinden iki hafta sonra cenazesi bulundu ve henüz birkaç saat önce öldürülmüş olduğu Adli Tıp Kurumu raporlarınca tespit edildi. Daha sonra ifadelerine başvurulan Hizbullah mensupları kaçırmayı kabul ettiler ancak öldürmeyi kabul etmediler. Velioğlu’nun öldürülmesinden iki hafta sonra kimlerin İzzettin Yıldırım’ı öldürdüğü bugüne kadar devlet tarafından açıklanmadı, tamamen mağdur ve mazlum bir ölüm olarak tarih sayfalarına geçti. Kaçırıldığı gecenin sabahından itibaren İzzettin Yıldırım’ın arkadaşları üzerlerine düşeni yaptılar. İstanbul Adli Tabipliğinin morgundaki cenazesinin teşhisinde bizzat ben de bulundum. İzzettin Yıldırım’ın Eyüp Sultan Camisi’ndeki cenaze töreninde Esad Coşan’ın cenazesine katılan ünlü ve önemli zevattan hiç kimse yoktu, İslami grup ve cemaatlerden ise birkaçının dışında kimse gelmemişti.

2008 ve 2009 yılında da beni etkileyen cenaze törenleri oldu, Cengiz Aytmatov, ünlü Kürt romancısı Mehmet Uzun, Muhsin Yazıcıoğlu, sinemacı Halit Refiğ ve Abdulmelik Fırat’ın cenaze törenleri; en son olarak da bu yıl, geçen ay kaybettiğimiz Sayın Rauf Denktaş’ın cenaze töreni. Bunları birbirine bağlayacağım biraz sabırlı olursanız.

Cengiz Aytmatov, ünlü Kırgız ozan; dinle, diyanetle arası ne kadar olduğu tartışmalı, kendi özel hayatı, hatta inanç anlamında Müslüman olup olmadığı da tartışmalı. Türkiye'nin en büyük İslami cemaatinin en önemli kişilerinden biri cenaze törenine katılmak için İstanbul’dan binlerce kilometre uzağa, Kırgızistan’a kadar gitti. Muhsin Yazıcıoğlu için de öyle; görüşüyordum, dostluk çerçevesinde bir arkadaşlığımız vardı. Allah rahmet eylesin. Türkiye’deki bütün sağcı, milliyetçi -tırnak içinde- dinci grupların en önemli şahsiyetleri askerlerin taşıdığı Türk Bayrağı’na sarılı tabutun arkasında yürüdüler. Türkiye'nin en büyük cemaatinin lideri gazetelerde sayfalarca ilan verdi.

Halit Refiğ’in vefat ettiği günün gecesi ise bir toplantıdaydım. Aynı toplantıya katılan yine çok önemli bir cemaatin çok önemli bir kişisi ertesi gün yapılacak cenaze törenini dahi beklemeden “Bu gece mutlaka aileye taziyede bulunmalıyım.” gerekçesiyle toplantıdan izin alarak terk etti ve koşar adım taziyeye gitti. Taziye bizim kendimizce o çok önemli toplantımızdan daha da önemliydi.

Sayın Rauf Denktaş’ın cenaze töreniyse çok yakında oldu. Uzun uzadıya anlatmayacağım. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’den, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dan Sayın Bülent Arınç’a kadar devletimizin, siyasetimizin ve toplumumuzun bütün önemli kişileri ya bizzat cenazeye gidip tabutun altına girdiler veya Sayın Bülent Arınç gibi Meclis kürsüsünden bu konudaki konuşmalarını yaptılar.

İşte arkadaşlar şimdi de birkaç diğer arkadaşımın cenaze törenlerinden örnekler vererek bu konuşmamı bitirmek istiyorum.

Mehmet Uzun’a gelince. O zaten Cengiz Aytmatov ve Halit Refiğ kadar bile bizim -tırnak içinde- İslamcılarımızca dindar değildi, nasıl ölçüyorlarsa! Edebiyat değeri ise -yine tırnak içinde- tartışmalıydı! Kimselerin varlığını bile kabul etmediği bir dilde, Kürtçede romanlar, hikâyeler yazmanın ne kıymeti harbiyesi olabilirdi ki! Cenazesine katılan, ona kıymet veren Yaşar Kemal, Şerafettin Elçi ve benim gibi binlerce kişi de zaten onun gibi sakıncalıydı!

Abdülmelik Fırat 2009’un puslu bir sonbahar günü Ankara’da bir hastane odasında vefat etti. Hınıs’taki köyünden ayrılmak istemiyor, köyü Kolhisar’da ölmek istiyordu. Çok ağırlaşınca çocukları rızası hilafına Ankara’ya götürdüler. Son günlerinde tedavi olmak bile istemiyordu. Vasiyet etti, askerî tören de istemiyordu, Türk Bayrağı da Kürt Bayrağı da istemiyordu. Tabutunun üzerine sadece ayeti kerime yazılı bir örtü örttüler; inna lillahi ve inna ileyhi raciun. İnsan Rabb’ine giderken Rabb’inin ayetlerinden başka, bayrakların, sancakların ne önemi olur ki! Allah’tan geldik ve yine ona döneceğiz.

Her şey istediği gibi oldu. Ankara’nın anlı şanlı büyükleri, bakanları gece karanlığında hastaneye gelerek veya biraz daha çekinenler telefonla başsağlığı dileklerini ilettiler; gündüz cenaze töreninde bulunmaya yüzleri tutmadı. Hayatı boyunca sakıncalı birinin tabutuyla bile aynı fotoğraf karesine girmek istemediler.

Cenaze töreninde Başbakan Sayın Erdoğan da yoktu, Cumhurbaşkanımız Sayın Gül de yoktu, Sayın Bülent Arınç da yoktu, Sayın Necmettin Erbakan -ki bir dönem beraber politika yaptılar- o da yoktu.

Hınıs Kolhisar’daki cenaze namazına, çok büyük bir çoğunluğu babaları ve dedeleri Şeyh Sait Efendi’nin mürit ve askerleri olan köylüler katıldı; fakir, mazlum ve mağdur köylüler; Palu’nun, Bingöl’ün, Genç’in, Piran’ın, Guleman’ın, Karayazı’nın, Karaçoban’ın, Tekbaş’ın, Tekman’ın, Muş’un ve Bingöl’ün ve daha nice yerlerin mazlumları.

Öğle namazı, sararan sonbahar çimenlerinin üzerinde köy meydanında kılındı. Yıllardır huşu içinde kıldığım en sade ve en gariban cemaat namazı. Cenaze namazını ise amcazadesi Şeyh Sait Efendi, Kürtçe, Türkçe, Zazaca ve Arapça cenaze namazını izah ederek kıldırdı. Tam bir birlik ve beraberlik tablosu ve tekbirler, evet, sadece  tekbirler. Büyük dedesi Şeyh Mahmut Efendi’nin de metfun olduğu, yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki bir dağın doruğuna doğru giden bir cenaze. Arkasında binler ve binlerin ağzından dökülen tekbirler: “Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber ve lillahil hamd.”

Evet, birkaç cenaze ve birkaç cenaze töreni. Tam da Yunus’un dediği gibi:

“Bir garip ölmüş diyeler,

Üç günden sonra duyalar,

Soğuk su ile yuyalar,

Şöyle garip bencileyin.”

Sağcıların, milliyetçilerin, anlı şanlı tarikat ve cemaat önderlerinin, bakanların, başbakanların ne önemi var ki? Abdülmelik Ağabey zaten hayatı boyunca hiç kıymet vermedi onlara.

İslam âlimlerinin büyük bir kısmı, bir insana salt zenginliğinden dolayı, mevki ve makamından dolayı izzet, ikram gösteren bir kişinin imanının yarısının gittiği görüşündedirler. İslam dininin en önde gelen prensiplerinden biri, sevginin de buğzun da Allah için olması, gösteriş ve gururun işin içine karıştırılmaması.

Evet, Abdülmelik Ağabey zaten hayatı boyunca böyle yaşadı ve Necip Fazıl’ın bir şiiri aklıma geldi:

“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam,

Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam.”

Evet, sevgili arkadaşlar, Kıbrıs’tan, Kıbrıs politikasından, Sayın Denktaş’ın cenaze töreninden buralara kadar geldik, bir ufuk turu yaptık. Sanırım, zülfüyâra dokundumsa da saygısızlık etmedim ama bütün bunları -Kıbrıs politikası da dâhil, bu cenaze törenleri de dâhil- böyle değerlendirmediğimiz vakit, eğriyi doğruyu doğru düzgün ortaya koymadığınız, koyamadığımız vakit, bugün Türkiye'nin aradığı barışı da bulması mümkün değil, kardeşliği de bulması mümkün değil.

Cenaze törenlerinde bile çifte standart var ise yazıklar olsun bu kardeşliğe. Selam, bütün mazlumlara ve barış isteyenlere olsun.

Saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tan.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Nurdan Şanlı.

Buyurunuz Sayın Şanlı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

NURDAN ŞANLI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 67 sıra sayılı Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampüs Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin en büyük devlet üniversitelerinden birisi olan Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kurmayı düşündüğü kampüs tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültelerini kapsamaktadır. Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde oluşturacağı eğitim kampüsü Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin iş birliğiyle gerçekleştirilecektir.

Çukurova Üniversitesi, ülkemizin Güney ve Güneydoğu Bölgesi’nin en büyük hastanesine, tıp fakültesine ve diş hekimliği fakültesine sahiptir. Bu itibarla, hastane yatırımı yapmadan Çukurova Üniversitesi tıp ve diş hekimliği fakültelerinin Adana’daki hastane ve uygulama alanlarının kullanılması amaçlanmaktadır. Bu tasarı ile tıp fakültesi için üç yıllık temel tıp eğitiminin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kampüsünde, üç yıllık stajın ise Adana kampüsünde yapılması; diş hekimliği fakültesi için üç yıllık temel diş hekimliği eğitiminin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kampüsünde, iki yıllık staj programının ise Adana kampüsünde uygulanması öngörülmektedir. Bu eğitim biçimi öğrencilerimizin çok daha iyi yetişmesi için ideal bir model olup bundan sonra sınava hazırlanan gençlerimiz için de teşvik edici olacaktır.

Görüşmekte olduğumuz çerçeve protokol ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, söz konusu kampüsün tesisi ve faaliyetleriyle ilgili olarak devlet ve vakıf üniversiteleri için öngörülen teşvik ve muafiyetleri sağlamayı taahhüt etmektedir.

Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kuracağı kampüsün ülkemize ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şanlı.

Şahsı adına Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç… Yok.

Soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Süremiz yirmi dakikadır.

On dakika sorulara ayırıyorum sayın milletvekilleri, on dakika da cevaba. Onun için, sisteme girmiş olan sayın milletvekillerimize sırayla söz vereceğim. Sorularınızı net sorarsanız, zamanı daha tasarruflu kullanmış oluruz.

Buyurunuz Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa’da bir tarikat mensupları hastane bastılar, bu basına yansıdı. Bu konuda bir soruşturma açıldı mı?

İkinci sorum: Performansa dayalı ek ödeme sisteminde -bugün yine medyada vardı- bir Türk doktoru Nobel alsa ödülü 140 lira. Nobel’i birkaç kişi alırsa bu ödül birleştirilecek. Şimdi, 11 milyar lira maaşı beğenmeyip 200 milyar liraya televizyonda yorumculuk yapan bir milletvekili, 4 komisyon toplantısının 3’üne katılmayan, 35 açık oylamanın 25’inde oy kullanmayan, soru önergesi ve araştırma önergesi bulunmayan, 1 defa bir dakikalık konuşma yapan bir milletvekilinin aldığı maaşla, aldığı ek televizyon yorumculuğuyla Nobel ödülü alan bir Türk doktorunun adaleti var mı? Adalet ve Kalkınma Partisinin programına, felsefesine uygun mu bu ücret dengesi?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın İnce.

Sayın Fırat…

SALİH FIRAT (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sağlık Bakanımız cevap verirken üniversite hastanelerinin ticarethane hâline geldiğini söyledi. Ben, buradan Türk milletine ve buradan yüce Meclise sesleniyorum: Bir devlet hastanesinde MR hizmeti, tomografi hizmeti, radyoloji hizmeti, fizik tedavi hizmeti, diyaliz hizmeti, acil servis hizmeti, laboratuvar hizmeti, yoğun bakım hizmeti özelden satın alınıyorsa bu ticarethane midir değil midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Fırat.

Sayın Kuşoğlu…

BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, dün sizin konuşmanız üzerine size soru sormak istedim ama ayrılmıştınız. Bugün de yine aynı mahiyette bir konuşma yaptınız. Onun için sorumu tekrarlayacağım.

Siz her platformda konuştuğunuzda “eski dönem-yeni dönem” diyorsunuz ve sanki Türkiye’deki sağlık sisteminin bu dönemde yeniden yapılandırıldığını, tümüyle modernize edildiğini, eskinin çok kötü olduğunu anlatıyorsunuz ama bunu bir türlü rakamlara da tam olarak dayandırmıyorsunuz. Bunun esası, biliyorsunuz ne kadar harcama yapılıyor, sizden önce yapılan harcamalar kaç kat artmıştır; bir de ölüm oranı ve tedavi süresi ne kadar iyileşmiştir. Bunu ortaya koyabilir misiniz lütfen?

Bunlar dışında, hastane hizmetlerinin, özellikle otelcilik hizmetlerinin iyileşmesinin tıbbi anlamı yoktur, siz gayet iyi biliyorsunuz. Bunu rakamlara dayandıralım. Mortalite nedir, yataklı tedavide, kalp operasyonlarındaki iyileşme oranları nedir, buna göre konuşalım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kuşoğlu.

Sayın Öğüt…

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, bildiğiniz gibi, ülkemizde diş ve diş eti sorunları toplumun yüzde 75’ini kapsamaktadır. Başta kalp ve damar hastalıklarına, yüksek düşük riskine ve birçok hastalığa yol açmaktadır. Diş ve diş eti hastalıkları önlenebilir hastalıklar sınıfına girmektedir. Bu toplumsal mücadelede kamudan yararlanıldığı kadar özel muayenehanelerden de yararlanılmalıdır diye düşünüyorum.

Genel tıp alanında özel sağlık kuruluşlarından hizmet alımı yapılırken diş hekimi muayenehaneleri unutulmuştur. 16 bin diş hekimi muayenehanesi bu topluma katkı sunmak için beklemektedir. Hizmet satın alma ne zaman hayata geçecektir? Bunu sormak istiyorum.

Performansta yüzde 30 maaş, yüzde 70 prim denklemi tersine döndürülmelidir. Biz, performansa hiçbir zaman karşı olmadık, sadece bu denklemin tersine dönmesini istiyoruz. Tam güne de en ufak bir şeyde itirazımız yok. İtirazımız, özlük haklarının emekliliğe yansıması üzerinedir, daha düzgün bir çalışma sisteminin oluşturulması içindir.

Teşekkür ediyorum beni dinlediğiniz için.

BAŞKAN- Teşekkür ederiz Sayın Öğüt.

Sayın Türkoğlu…

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Osmaniye’nin Düziçi ilçesi 100 bine yakın nüfusu olan bir ilçe ve bu ilçedeki devlet hastanesi geçtiğimiz aylarda uzunca bir süre yoğun bakım ünitesi olmaksızın çalıştı. Yeteri kadar ambulans ve yeteri kadar da ambulans şoförü olmadığı için ciddi problemlerle karşı karşıya kaldı hastalarımız. Şimdi de yoğun bakım ünitesi tek yatakla çalışıyor, cihaz ve personel yetersizliği dolayısıyla, ambulanslarda da yine sıkıntı var, şoförleri yok. Bu konuda bir düzenleme yapabilir misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkoğlu.

Sayın Dinçer…

CELAL DİNÇER (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, yurt dışından doktor ve hemşire getirileceği yönünde basında haberler çıkmaktadır. Hangi ülkeden ne kadar doktor ve hemşire getirmeyi planladınız? Bu konuda bir çalışma yaptınız mı? Bununla ilgili ön çalışmanız nedir? Hangi ülkelerden ne kadar doktor ve hemşire getireceğinizi öngörüyorsunuz?

Bir diğer sorum da, son çıkan Sağlık Bakanlığı teşkilat yasasını da içine alan kanun hükmünde kararname ile klinik şeflerini kaldırdınız, şef yardımcılarını kaldırdınız, eğitimci olarak görevlendirdiniz ve tümünü sözleşmeli yapmayı planlıyorsunuz. Böylece klinik şeflerinin, şef yardımcılarının güvencesi de ortadan kalkmış olacak. Bunların başına bir koordinatör atadınız. Bu koordinatörler, hiçbir kıstasa tabi olmadan, bir uzman da olabiliyor, bir profesörün başına bir uzman atanabiliyor ve klinikleri yönetebiliyor. Bu konuda yapılacak çalışmaları yapıp…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Dinçer.

Sayın Hilal Kaplan…

MEHMET HİLAL KAPLAN (Kocaeli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, iktidarınızın getirmiş olduğu sağlık sistemiyle vatandaşın hekimlere ve sağlık çalışanlarına olan güveninin yitirildiğini, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının da vatandaşa “Daha çok nasıl performansa dair para elde ederim.” mantığıyla baktığı bir süreçte sağlık çalışanlarının iş güvenliği noktasındaki iş güvencesinin azaldığını biliyoruz. Bu çerçevede son süreçte, acilde darp ve şiddet olaylarının arttığını da biliyoruz. Bunun oranını çıkardınız mı? Merak ettiğim sorulardan bir tanesi bu.

İki: Acil servislerde bakılan hasta sayısının yüzde 75’inin gerçek acil olmadığını… Acaba bu gerçek acil olmayışının nedeniyle mi triaj yapıp bazılarına sonradan fatura göndermeyi doğru mu buluyorsunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Sayın Türkkan…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Bakan, Kocaeli’nin Dilovası bölgesinde bilindiği gibi ciddi bir çevre kirliliği ve buna bağlı olarak çok ciddi bir kanser hastalığı mevcut ama aynı bölgede bu ilçeye hâkim ve rüzgâr yönünden de hiç rüzgâr almayan bir tepesine kömür tozlarının o bölgeye çökeceği bir şekilde kömür organize sanayi bölgesi planlanmıştır. Yöre insanının “Dilovası” değil “Kanser ovası” ismiyle anılmasına sebep olan, aynı zamanda yaşamsal mağduriyetlerini giderecek çalışmalar yaparak Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesinin şimdiki yerinden kalkması ve de kanser hastalığına sebebiyet verecek olan oluşumların ortadan kaldırılması konusunda çalışmalarınız olacak mıdır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkkan.

Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkanım.

Van’a giden 105 Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilinden biriyim, 3 kere gittim. Orada bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi var, Devlet Hastanesi var. Bu hastanede ne tür ameliyatlar yapılabiliyor? Ameliyatlar yapılabiliyor mu? 500 hasta yatak kapasitesi hizmette mi?

Ayrıca, gezdiğimiz çadır kentlerde genel sağlık problemlerinden bir tanesi yoğun, çok sayıda üst solunum yolu hastalıkları ve parazit hastalıkları, özellikle çocuklarda. Bu konuda neler yapılıyor? Çadır kentlerdeki sağlık hizmetleri ne durumda? Çadır kentler ne zaman kalkacak?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Eyidoğan.

Sayın Topal…

RAMİS TOPAL (Amasya) – Teşekkür ederim Başkan.

Bakanımıza soru soruyorum: Amasya Merzifon Kara Mustafa Paşa Hastanesi  fiziki olarak şahane bir hastane, emeklerine sağlık güzel bir hastane yapıldı. Yalnız, hastanenin eksikleri çok fazla. 1 tane çocuk doktorumuz, 1 tane beyin cerrahı, 7 tane diş doktorumuz bulunmaktadır. Ameliyathane perişan durumda, lambalar yanmıyor, masaları çok kötü durumda. Bunları iyileştirmeyi düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Topal.

Sayın Hasip Kaplan…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür Sayın Başkan.

Sayın Bakan, aile hekimliğinden sonra… Demirköy ilçesine bağlı İğneada beldesi kışın 3 bin ama yazın 50 binin üzerinde nüfusu olan bir yer, 100 bine kadar da çıktığı oluyor. İğneada beldesi, oradaki sağlık ocağındaki tek hekim de Demirköy ilçesine alınıyor aile hekimliği uygulamasından sonra. Sağlık ocağında şu an doktor yok. Doktor olmayınca oranın kapatılma durumu söz konusu olmuş ve özellikle on beşe yakın köyü olan bir belde, burada doktor yokluğu söz konusu. Aile hekimliğinde böyle bir durum söz konusu mu? Mutlaka ilçede olmaları mı gerekir? Yoksa, burada ayrıca bir uygulama mı var? Onu öğrenmek istedim.

Sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaplan.

Buyurunuz Sayın Bakan.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Değerli Başkanım, arkadaşlarımızın sorularına teşekkür ediyorum.

Sayın İnce, Şanlıurfa’da bir hastanede meydana gelen bir olayla ilgili olarak bir soru sordular. Bu hastanemizde yöneticiler arasında meydana gelmiş bir problem vardı. Bu problem için biz il valiliğine talimat verdik, ilde incelemeyi başlattık. Ancak, basına yansıyan, işte sizin de ifade ettiğiniz “Tarikat mensupları hastane bastı.” şeklindeki ifadelerin -bize gelen ilk bilgiler çerçevesinde söylüyorum, incelemenin tamamlanması gerekir- aslında pek de olayın aslını yansıtmadığı, bölgenin kendi yapısı itibarıyla iki farklı ailenin ya da farklı grubun birbiriyle, yöneticiler arasındaki münakaşadan dolayı hastanede karşı karşıya geldiği şeklinde; incelemeyi yaptırıyoruz.

Bu, performansa dayalı sistemde “Nobel Ödülü alan birine 140 lira verilecek.” meselesi için bugün basına bir açıklama yaptık biz Sayın İnce. Aslında üniversitelerimizde performansla ilgili ek ödemelerin nasıl dağıtılacağına ilişkin düzenlemeler, YÖK’ün hazırladığı bir çerçeve yönetmelik ve üniversitelerin de bu çerçeve yönetmelik içerisinde ortaya koyduğu kurallarla yapılıyor. Yani burada belirlenen performans puanlarının, gerek hasta hizmetiyle gerek öğrenciye verilen eğitimle gerek araştırmalarla gerekse en azından bugün için teorik olarak konulmuş olan birtakım ödüllerle ilgili puanların ne olacağına, bunların karşılığının ne olacağına üniversiteler karar veriyor.

Bizim, Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme olarak, Hükûmet olarak yaptığımız, bu ek ödemelerle ilgili üst sınırların belirlenmesidir. Biz alınabilecek en üst sınırları koyuyoruz, burada kanun yapıyoruz, size tasarı getiriyoruz. Daha sonra da buna göre YÖK ve üniversiteler kendi kararlarını alıyorlar. Eğer gerçekten, böyle bir alt düzenlemede, Nobel alan bir kişiye 140 liraya karşılık gelecek bir puanlama yapılmışsa çok yanlış yapılmış. Ama bunun benim Bakanlığımla, Sağlık Bakanlığının ya da Hükûmetin uygulamalarıyla bir ilişkisi yok. Kaldı ki bir Nobel Ödülü’nün böyle performans puanıyla falan değerlendirilmesi de mümkün değil. Yani Nobel Ödülü ya da benzeri ödül alabilecek bir araştırmacının, bir bilim adamının çok büyük ödüllerle ödüllendirilmesi gerekir ayrıca Türkiye tarafından, üniversitelerimiz tarafından.

Bir milletvekilimizle ilgili olarak ifade ettiklerinizi bence o milletvekilimizle siz burada konuşun, yani ona benim cevap vermemi beklemeyin, çok yakışık almaz.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ben konuşuyorum da gelmiyor, gelse konuşacağım.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Konuşuyorsanız, o da geldiğinde size cevabını verir, mesele çözülür yani.

Üniversitelerin ticarethane hâline şimdi geldiğini söylemedim Değerli Milletvekilim; Sayın Fırat’ın sorusuna cevap veriyorum. Üniversiteler, özellikle tıp fakültesi hastaneleri ticarethane hâline getirilmişti. Geçmiş köhne düzen böyle bir düzendi yani bunu herkes biliyor, bunu bilmeyen yok ki içimizde. Ben üniversitede çalışan bir tıp fakültesi öğretim üyesi olarak biliyorum, değerli arkadaşlarımdan üniversiteden gelenler var, onlar da biliyorlar, siz de vatandaş tarafından biliyorsunuz hastalarınızı götürdüğünüz zaman başınıza ne geldiğini. Şimdi bu sistemi değiştiriyoruz. Bütün meselemiz, bu sistemi daha adil, daha hakkaniyetli bir sistem hâline dönüştürmektir.

Devlet hastanelerinde vatandaştan herhangi bir fark falan alınmıyor. Böyle bir soru da soruldu. Devlet hastanelerinde vatandaşlarımıza hizmetler ücretsiz olarak veriliyor, yalnızca muayene için 5 lira katkı payı alınıyor. Bunun da ne amaçla alındığını daha önceki sorularla ya da Meclis kürsüsünde yaptığım açıklamalarla ifade ettim. Bu 5 lira gereksiz yere hastanelere gidilmemesi için konulmuş olan bir katkı ücretidir çünkü biz günübirlik hastalıklarımız için aile hekimimize gidebiliriz. Dahası, kronik hastalardan, sürekli hastalığı olan kişilerden -mesela diyabet hastaları, kalp hastaları, kanser hastaları- bu katkı payları alınmıyor Değerli Milletvekilim.

“Eski dönem-yeni dönem” diyoruz Sayın Kuşoğlu, buna hakkımız var elbette. Bazı arkadaşlarımız da ifade buyuruyorlar, biz on senedir, dokuz senedir iktidarda olan bir partiyiz, elbette bir eski dönem ve yeni dönem var. Zaten bir eski dönem ve yeni dönem olmasaydı vatandaşımız dokuzuncu senenin sonunda, onuncu senenin içinde AK PARTİ’nin arkasında bu kadar durmazdı. Yani daha önce hatırlayın, o parçalı koalisyon hükûmetleri bir sene, bir buçuk sene içerisinde, bilemediniz, iki sene içinde ömrünü tamamlar giderdi. Neden acaba bu Türk milleti, aziz milletimiz, bu kadar AK PARTİ’nin arkasında duruyor? Bir eski dönem-yeni dönem gerçekten var da onun için.

Peki, sağlık harcamaları açısından bunun anlamı nedir? Nedir eski dönem-yeni dönem? Biz geçmişe göre Türkiye’de sağlık harcamalarını 3 katına çıkarmış bir Hükûmetiz, bununla da iftihar ediyoruz ancak şunun altını çizerek özellikle ifade etmek istiyorum: Kamunun harcadığı para açısından sağlığa ayırdığımız para 3 katına çıkmış miktar, kamunun faiz dışı diğer harcamalarıyla paralel gitmiştir. Bu hususta kamuoyunda birtakım yanlış bilgilendirmeler oluyor, bir kafa karışıklığına yol açılıyor. Türkiye büyüdü, bütçemiz büyüdü, elbette sağlık gibi önemli bir alan bundan hakkını almalı. Zaten bunu başaramasaydık, ekonomimiz iyiye gitmeseydi, Hükûmetimiz, Başbakanımız sağlık meselesine önem vermeseydi ben Sağlık Bakanı olarak bunların hiçbirini yapamazdım, bu dönüşümü gerçekleştiremezdim.

Sağlığa ayrılan para kamu bütçesinden diğer kamu harcamalarına ayrılan parayla atbaşı gitmiştir ve çok verimli bir biçimde kullanılmıştır, verimli bir biçimde kullanmaya da devam edeceğiz.

Yaklaşık olarak 600 dolar civarında -kura göre bu değişiyor, bir de son yılın hesapları henüz çıkmadı, onun için kesin konuşamıyorum- bir toplam sağlık harcaması var kişi başına. Bunun 450 dolara yakınını kamu olarak biz harcıyoruz, geri kalanın 50 dolarını özel sektör yatırım yapıyor, 100 dolarını da vatandaş kendisi harcıyor, kişi başına, ortalama. Onun için, verimli bir sistemden bahsediyoruz.

Mesela “En önemli göstergelerden anne ve bebek ölümleri ne oldu?” derseniz, çok doğru bir sorudur bu. Hep OECD ülkeleriyle kıyaslamalar yapıyoruz. OECD ülkelerinin 1960’la 1990 arasında anne ölümlerinde aldığı yolu Türkiye Cumhuriyeti son sekiz yılda almıştır. OECD ülkelerinin bebek ölümlerinde 1960’tan 1990’a kadar aldığı yolu, aşağı yukarı yirmi beş-otuz yıl içinde aldığı yolu Türkiye Cumhuriyeti sekiz yıl içinde almıştır. Anne ölümleri yüz binde 70’ten yüz binde 15’lere, bebek ölümleri binde 30’dan binde 10’lara kadar çekilmiştir. Bu düzelmeler, bu iyileşmeler önümüzdeki yıllarda da devam edecektir.

Sayın Öğüt’ün diş hekimlerimizle ve diş hekim muayenehaneleriyle ilgili sorduğu soruyla alakalı olarak: Biz Sağlık Bakanlığı olarak muayenehanesi olan diş hekimlerimizle Sosyal Güvenlik Kurumu arasında bir ara yüz oluşturmaya çalışıyoruz. Aslında, doğrusu, ben Sağlık Bakanı olarak bu hizmetin diş hekimi muayenehanelerinden alınmasına taraftarım ancak sonuçta bu bir sigortacılık çalışması gerektiriyor, buraya ayrıca para da ayırmak gerektiriyor. Söylediğim gibi, bir ara yüz oluşturmaya çalışıyorum.

Şu anda Türkiye’de uzman hekimlerimiz açısından sabit maaş, sabit gelir diyelim -onun bir kısmı da döner sermayeden geliyor ama sabit gelirdir- sabit gelir ve ek ödeme oranları aşağı yukarı birbirine eşittir Değerli Milletvekilim. 3.400 lira civarında sabit gelir var, 3.400 lira civarında da uzman hekimlerimizde –ortalamadan bahsediyorum- ek ödeme var.

KADİR GÖKMEN ÖĞÜT (İstanbul) – Dişte öyle değil ama.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Aslında dişte de öyle çünkü bordrodaki maaş dışında ek ödemeden gelen bir miktarı biz şimdi sabitledik. Döner sermayeden geliyor ama o sabit bir paradır, dolayısıyla aşağı yukarı yarı yarıya hâle gelmiş durumdadır.

Özlük hakları konusunda, özellikle emeklilikle ilgili olarak konuşmamda da ifade ettim, hakikaten burada iyileştirme yapmamız gerekiyor.

Osmaniye ile ilgili sorusuna Sayın Türkoğlu’nun: Bunu incelettireyim, herhangi bir eksiklik varsa, onları inşallah karşılarız.

BAŞKAN – Sayın Bakan, süremizin sonuna geldik.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Bitti mi efendim?

BAŞKAN – Süremiz doldu efendim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – O zaman, geri kalan sorulara yazılı olarak cevap vereceğimi ifade edeyim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Biz teşekkür ederiz.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

On dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 16.59


ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.15

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 66’ncı Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmış, maddelerine geçilmesi kabul edilmişti.

Şimdi 1’inci maddeyi okutuyorum:

ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİNİN KKTC’DE KAMPUS KURMASINA İLİŞKİN ÇERÇEVE

PROTOKOLÜN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 15 Kasım 2009 tarihinde Lefkoşa’da imzalanan “Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokol”ün onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Ümit Özgümüş. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Özgümüş.

CHP GRUBU ADINA ÜMİT ÖZGÜMÜŞ (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurması Yasa Tasarısı üzerine söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle sizleri saygıyla selamlıyorum.

Konuya girmeden önce sizinle paylaşmak istediğim bir şey, bugün bu kanun tasarısından önce gündeme gelip ertelenen İç Tüzük değişikliği meselesi. Bundan memnuniyet duyduğumu söylemek istiyorum. Umarım ki bu geçici bir erteleme değildir, umarım ki geçen hafta olduğu gibi bir dayatmayla, bir oldubittiyle tekrar Meclisin gündemine gelmez ve geçen hafta yaşadığımız, yaşamak istemediğimiz, benim de içinde olmak istemediğim olayları tekrar yaşamayız çünkü bu olaya, yani geçen hafta yaşamak istemediğimiz olaylara ne yazık ki bizi sizler zorladınız, bize başka alan bırakmadınız. Bu kürsüyü korumak, bu kürsünün onurunu korumak zorunda bıraktınız bizi. Daha önceki dönemde Türkiye’de basını ele geçirdiniz. Basının bir kısmını, bizim verdiğimiz, halkın, vatandaşın verdiği vergilerle bir gruba kredi olarak verip bazı basın kuruluşlarını aldınız. Daha sonra, bazı basın kuruluşlarını baskıyla yıldırdınız,  tehditle yıldırdınız. Sonra, bizim burada kendimizi halka anlatabileceğimiz, öneriler getirebileceğimiz yasa maddeleri üzerinde, teklifler üzerinde görüş bildireceğimiz Meclis TV’yi kıstınız. En son olarak da Meclis TV’nin çalışma saatleri içerisinde muhalefetin burada kendini ifade etme imkânını ortadan kaldıracak Tüzük değişikliğini getirdiniz.

Değerli arkadaşlar, burası, bu nokta Türkiye Büyük Millet Meclisinin en kutsal yeridir. Burası Türkiye milletinin sesidir, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sesidir ama aynı zamanda milletin sesidir. Bir gün öncesine kadar burada selamlaştığımız, koridorda selamlaştığımız, komisyonlarda beraber çalıştığımız arkadaşlarımızla bir gün sonra koridorda karşılaştığımız zaman, değerli milletvekillerinin başlarını farklı taraflara çevirdiğini gördük.

Şimdi, bakın, Türk Ticaret Kanunu’nda nisaplar meselesi vardır yani oy yeter sayıları, karar yeter sayıları. Şimdi, şirketlerde, limitet şirketlerde, anonim şirketlerde bazı kararları yüzde 25 nisapla alabilirsiniz, bazı kararları yüzde 51’le, bazılarını yüzde 75’le ama limitet ve anonim şirketlerde, çok ortaklı şirketlerde ortakları ilzam eden, onları yeniden sorumluluk altına sokan ya da hak kaybına uğratacak olan maddeleri ancak ve ancak yüzde 100 nisapla geçirirsiniz, karar yeter sayısı yüzde 100’dür. Yani bir limitet şirkette sermaye artıracaksanız, bir anonim şirkette şirketin nevini değiştirecekseniz eğer, yüzde 99 oy çoğunluğunuz olsa bile o kararı alamazsınız ve geçiremezsiniz. Burasını da onunla paralel düşünürsek eğer, yüzde 50 oy çoğunluğunuz var ama buranın başka paydaşları da var, buranın başka yüzde 50 paydaşları da var ve eğer o paydaşların konuşma hakkını kısıtlıyorsanız, onların haklarında kısıtlamaya gidiyorsanız yüzde 51’le, 60’la, 70’le bu kararları geçiremezsiniz. Bırakın buradaki muhalefet partilerini, burada eğer 1 tane, 2 tane bağımsız üye olsa bile onların sesini kısacak, onların konuşma sürelerini kısacak, onların yasama faaliyetlerine katılacakları maddelerde eğer kısıntıya gidiyorsanız o zaman uzlaşmayla yapmak zorundasınız, uzlaşmayla yapmak zorundadır. Umarım ki bu ertelemenin sonucunda uzlaşmayla gelir Tüzük değişikliği yoksa burada parmak sayısı fazlalığıyla ya da geçen gün, çarşamba günü burada yaşanan, gece saat birden sonra üzerimize saldırarak sayısal çoğunlukla bizi yıldıracağınızı ve geri adım atacağımızı bekliyorsanız önümüzdeki günlerde yanıldığınızı göreceksiniz. Yani biz bir gelenekten geliyoruz. Biz, 12 Eylülde, 12 Eylülün cezaevlerinde elimiz kolumuz bağlı, işkenceye, işkencecilere boyun eğmemiş ve onurunu dik tutmuş insanlarız. Bugün burada kaba kuvvetle karşı karşıya kalırsak 8 tane, 10 tane, 20 tane fazlasınız diye bunun karşısında boyun eğmeyiz, bu kürsünün onurunu korumaya devam ederiz. Umarım bu kararlılığımızı denemezsiniz.

Çukurova Üniversitesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir kampüs açmak istiyor, yasa geldi. Elbette, buna karşı çıkacak durumumuz yok. Çukurova Üniversitesi bugün, Türkiye'nin de göz bebeği olan, Türkiye'nin en önemli üniversitelerinden biri tanesi. 14 fakültesi var, 4 yüksekokulu, 12 meslek yüksekokulu, 1 konservatuar, 3 enstitü, 25 araştırma merkezi, 2 bine yakın öğretim üyesi ve 40 bine yakın öğrencisi var. Özellikle, bölgenin sağlık alanında otorite, uzman bir üniversitesidir. Bu bilgisinden, birikiminden, deneyiminden yola çıkarak Kuzey Kıbrıs’ta bir kampüs açması elbette yararlıdır. Üçlü yararı var: Bir tanesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ekonomik katkısı olacaktır. İkincisi, şu anda Türkiye üniversitelerinde kontenjan bulamayan öğrenciler Balkan ülkelerine veya Kafkas ülkelerine giderek orada eğitim görmektedir, bu şekilde Kıbrıs’a giderek eğitim görecektir. Üçüncü olarak da Çukurova Üniversitesi devletten yeterli ödenek alamadığı zaman ona da ekonomik olarak katkısı olacaktır. Ama şunu söylemek istiyoruz: Türkiye’de şu anda önemli olan şey, üniversitelerin sayısını artırmak değil, üniversitelerin niteliğini artırmak, üniversitelerin kalitesini artırmaktır. Ne yazık ki üniversitelerin kalitesi 12 Eylül döneminden sonra kademeli olarak gittikçe bozulmakta ve sizin döneminizde eski uygulamalara devam edilmektedir.

Bütün dünyada ya da bütün dünyada değil, demokratik ülkelerde, sanayisi gelişmiş ülkelerde üniversiteyi üniversite yapan üniversitelerin özerkliği, mali bağımsız özerkliği, düşünce özgürlüğü ve ortaya çıkardığı düşünceleri de ifade edebilme özgürlüğüdür. Türkiye’de bunu yapabilmek için öncelikle Yükseköğretim Kurulunun, YÖK’ün kaldırılması gerekir. Siz 2002’de iktidara geldiğinizde, 2002-2003 programında o zaman YÖK’ten, şu anda bizden daha fazla şikâyet eden bir siyasi iktidarsınız ve Hükûmet Programı’nızda YÖK’ün düzeltileceği ve üniversitelerin birçok düşüncenin özgürce tartışılacağı bir forum olacağı yazılı. Ama biraz önce arkadaşım da söyledi, o dönemde YÖK’ten en çok siz şikâyet ederken YÖK’ü şu anda ele geçirdiğinizde YÖK’ü kullanmaya başladınız ve üniversitelerin demokratik özerkliğini, bilimsel özerkliğini yok ettiniz.

2 bin kişilik bir üniversiteyle 40 bin kişilik bir üniversite, vakıf üniversitesiyle devlet üniversitesi aynı çatı altında yönetilemez ya da üniversitede rektörlük için başvuran 6 kişiden bir üniversite hocası 1.200 oy alırken bir başkası 300 oy alıyor, bunlar YÖK’e gidiyor, YÖK en az oy alanı listenin başına koyarak Cumhurbaşkanına gönderiyor, Cumhurbaşkanı cemaate yakın olan, bize yakın olan birisini alıp götürüp üniversitenin başına koyuyor. Bir tarafta 1.200 oy alan birisi varken bir tarafta 150, 200 oy alan, bizden birisi üniversitenin başına geldiği zaman orada o rektörün saygınlığını artık siz düşünün.

YUNUS KILIÇ (Kars) – Onu en iyi siz yaptınız ama.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Siz de yaptınız, doğru.

ÜMİT ÖZGÜMÜŞ (Devamla) – Şimdi, bu, savunma değil. En azından eğer o dönemde, geçmiş dönemde bu yapılmışsa “Suimisal misal olmaz.” diye bir genel kaide vardır, o zaman oturur düzeltirsiniz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – O zaman eleştirmeyin.

ÜMİT ÖZGÜMÜŞ (Devamla) – Zamanım olsa Hükûmet Programı’nda söylediklerinizi açıklarım. Üniversitelerin ne hâle geleceğini, YÖK’ten şikâyetlerinizi açıklarım ama şu anda zamanım daraldı, başka bir zaman tekrar konuşuruz.

Tabii, sadece YÖK ve üniversiteler değil, aynı şekilde şu anda üniversitelerde öğrencilere uygulanan zulüm de 12 Eylül döneminden farklı değil. O zaman yine siz çok şikâyetçiydiniz ama bugün aynı noktaya geldiniz.

Bakın -geçen hafta burada konuşuldu- Yılmaz Güney afişlerini asan öğrencilere okuldan uzaklaştırma cezası verildi. Biraz evvel söyledim, AKP’nin Hükûmet Programı’nda, 82, 83’te var; “Üniversitelerde özgür düşünce ortamı olacak.” diye manzumeler var orada. Yılmaz Güney’in şu anda on bir tane filmi Kültür Bakanlığı tarafından devlet arşivine kondu.

Bakın, Pamukkale Üniversitesinde öğrenciler YÖK’ü tiyatroyla protesto etti diye onları bir ay okuldan uzaklaştırdınız. YÖK’ü biz de protesto ediyoruz, YÖK’ü siz de protesto ettiniz. Eğer öğrencilerin YÖK’ü protesto etme imkânını -tiyatroyla, skeçle veya bu tür olaylarla, o imkânları- elinden alırsanız, geçmişte başka türlü örgütlenmelere giderek nasıl protesto edeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Öğrencilerin başka bir isteği parasız eğitim. Evet, parasız eğitim istemek ya da parasız eğitim pankartı açmak suçsa ben o suçu işliyorum, partimiz de o suçu işliyor çünkü bizim, Cumhuriyet Halk Partisinin programında da sosyal devlet, sosyal eşitlik ilkesi adına üniversitelerin parasız olması var, biz de parasız eğitim istiyoruz. Kızılay’da hangi siyasi görüş -sağcı, solcu veya başkası- parasız eğitim istiyorsa, imza kampanyası açtıysa, şimdi ve bundan önceki dönemde, adımı, soyadımı, unvanımı yazarak hepsine imza attım çünkü çocuklar üniversiteye gelinceye kadar, babaları, anaları, kendilerine eşit imkân, sosyal adalet sağlansın diye, fırsat eşitliği yaratılsın diye vergiler veriyorlar ve çocuklarına fırsat eşitliği yaratılmasını istiyorlar. Evet, parasız eğitim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÜMİT ÖZGÜMÜŞ (Devamla) – Bundan dolayı eğer çocuklar cezaevine girecekse, ceza alacaksa, biz de o cezayı almaya razıyız. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Özgümüş, teşekkür ederiz.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Ali Halaman.

Buyurunuz Sayın Halaman. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ALİ HALAMAN (Adana) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sıra sayısı 67 olan, Çukurova Üniversitesi ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kurulacak olan kampüsün kurulmasıyla ilgili kanun hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Kıbrıs dendi mi Rauf Denktaş akla gelir, onu rahmetle anmadan geçemeyeceğim. Yine dün Şırnak Uludere’de şehit olan askerlerimizi rahmetle anıyorum.

Çukurova Üniversitesi; 14 fakülte, 4 yüksek okul, 13 meslek yüksekokulu, 1 devlet konservatuarı, 3 enstitü, 25 araştırma uygulama merkezi ile ülkemizin gelişmiş üniversiteleri arasında yer almaktadır.

Öğretime ve araştırmaya verdiği önemle, kütüphaneleri, laboratuvarlarıyla ülkemize nitelikli bireyler kazandırmayı amaç edinmiş olan Çukurova Üniversitesi, ana şehir merkezine 10 kilometre uzaklıkta, Seyhan baraj gölü kıyısında yeşillikler içerisinde eğitim ve öğretim yapmaktadır.

Çukurova Üniversitesi 1.871 öğretim elamanı, 32.700 lisans, ön lisans ve 2.600'ün üzerinde yüksek lisans, doktora olmak üzere yaklaşık 35.300 öğrencinin eğitim ve öğretimde görev aldığı yerdir. Üniversitemizde, çeşitli Avrupa ülkelerinden ve Orta Doğu ülkelerinden gelen öğrencilerimiz, üniversitemizde kampüs içindeki fakültelerimizde öğrenim görmektedir.

Balcalı kampüsünde yer alan Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı 1.608'i kız 1.204'ü erkek olmak üzere toplam 2.812 yatak kapasiteli Fevzi Çakmak Yurdu öğrencilere barınma olanağı sağlamaktadır. Kent merkezinde ise, yine Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı 544 öğrenci kapasiteli Hacı Sabancı Kız Öğrenci Yurdu ile 418 öğrenci kapasiteli Sümer Erkek Öğrenci Yurdu hizmet vermektedir.

Üniversitenin Balcalı Kampüsünde, kapalı yüzme havuzu, halı futbol sahaları, voleybol, basketbol sahaları, tenis kortları ve Çukurova Üniversitesi Spor Kulübü ise Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu öğretim üyelerinin de desteğiyle 16 branşta 650 aktif sporcu ile üniversitemizi temsil etmektedir.

Çukurova Üniversitesi elektronik ortamda çeşitli konularda yurt içi ve yurt dışı veri tabanlarıyla yirmi beş tam metin dergiye erişim sağlamaktadır.

Çukurova Üniversitesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yakın bir noktada bulunan ülkemizin büyük devlet üniversitelerinden biridir. Adana ve Lefkoşa arasında yoğun bir hava yolu ulaşımı mevcuttur.

Çukurova Üniversitesi, ülkemizin Güney ve Güneydoğu bölgelerinin en büyük hastanesine, tıp fakültesine ve diş hekimliği fakültesine sahiptir. Bu itibarla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde hastane yatırımı yapmadan, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Diş Hekimliği fakültelerinin Adana'daki hastane ve uygulama alanlarının kullanılması, Tıp Fakültesi için 3+3 yıllık, yine üç yıllık stajın ise Adana kampüsünde yapılması için, yine Diş Hekimliği Fakültesi için 3+2 yıllık,  üç yıllık temel diş hekimliği eğitiminin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ve iki yıllık staj programının ise Adana kampüsünde yapılması, öğretim programlarının uygulanması mümkün görünmektedir.

Bu durumda Çukurova Üniversitesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kampüsü diploması alacak öğrenciler için teşvik edici olacak ve öğrencilerimiz tıp ve diş hekimliği eğitimi için Orta Doğu, Balkan ülkeleri ve başka ülkelerdeki programlar yerine Kıbrıs'a yönlendirilebilecektir.

Yine Adana'da kurulan Bilim ve Teknoloji Üniversitesi, 2011 yılında kurulan bir devlet üniversitesidir. Bunun bünyesinde, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi, yine Denizcilik Fakültesi, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi bazı fakültelerden oluşmaktadır.

Bundan dolayı Çukurova Üniversitesinin Kıbrıs’ta kampüs açmasını bir Adana Milletvekili olarak çok uygun görüyoruz. Dolayısıyla bu kanun tasarısıyla ilgili elimizden ne geliyorsa gayreti içerisinde olacağız.

Bu duygularla, Çukurova Üniversitesinin rektörlerini, dolayısıyla görev alanları tebrik ediyor, başarılar diliyor, Cenabıhak yardımcıları olsun diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaman.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Nurdan Şanlı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Şanlı.

NURDAN ŞANLI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 67 sıra sayılı Çukurova Üniversitenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesiyle ilgili söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde oluşturacağı eğitim kampüsü, Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin iş birliği ile gerçekleştirilecektir. Bu eğitim biçimi, öğrencilerimizin çok daha iyi yetişmesi için ideal bir model olup gençlerimiz için de teşvik edici olacaktır.

Dolayısıyla Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampüs Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokol’ün onaylanmasının uygun olduğunu belirtir, bir kez daha Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kuracağı kampüsün ülkemize ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayırlı olmasını diler, saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Şanlı.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Emrullah İşler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın İşler.

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum. 67 sıra sayılı Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde  Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde söz almış bulunmaktayım.

Bilindiği gibi daha önce Kıbrıs’ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi bir kampüs kurmuştur. Orada Orta Doğu Teknik Üniversitesinin Kıbrıs diplomasını alarak öğrenciler eğitim görmektedirler. Ayrıca İstanbul Üniversitesinin de yine orada bir kampüs kurma çalışmaları devam etmektedir. Ancak Çukurova Üniversitesi oraya bir tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültesi kurma gayreti çerçevesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükûmetinin kendilerine tahsis etmiş olduğu kampüs alanında bir tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültesi kurma kararı almıştır. Bu karar, YÖK’ün muadili olan Kıbrıs’taki YÖDAK tarafından da uygun bulunmuştur.

Esas itibarıyla Çukurova Üniversitesine baktığımız zaman Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden birisidir. Adana, Kıbrıs’a yakın bir ilimizdir. Adana’yla Ercan Havaalanı arasında yoğun bir hava trafiği de söz konusudur. Dolayısıyla ulaşımda bir sıkıntı olmayacağı aşikârdır.

Bu fakülte kurulacak kampüste temel eğitimi üç yıl tıp fakültesinde orada alacak öğrenciler, diğer üç yıl stajlarını ise Adana’da yapacaklar. Aynı şekilde diş hekimliği fakültesinde de temel eğitim üç yıl Kıbrıs’ta yapılacak, iki yıl ise yine Adana’da staj olarak yapılacaktır.

Hacettepe Üniversitesi bildiğiniz gibi Yakın Doğu Üniversitesindeki tıp fakültesine öğretim elemanı göndererek katkı sağlamaktadır. Yakın Doğu Üniversitesinin aslında orada muhteşem bir de hastanesi bulunmaktadır. Dolayısıyla oraya bir hastane açmak yerine, böylece bir tıp fakültesi açarak oraya destek vermenin daha yararlı olacağını zaten Çukurova Üniversitesi Rektörü de komisyonda yapmış olduğu görüşmede, konuşmada ifade etmişlerdir. Bu, doğru bir adımdır. Orada bir hastane açmanın çok rantabl ve doğru bir yatırım olmayacağı kesindir. Dolayısıyla böyle bir yatırımın yapılmasında ben şahsım adına büyük fayda görüyorum.

Diğer yandan Kıbrıs’ta bildiğiniz gibi, Kıbrıs gelirlerinin büyük çoğunluğunu turizmden sağlamakta. Aslında Kıbrıs’ı bir eğitim merkezi hâline getirmek Hükûmetimizin politikaları arasındadır. Kıbrıs’ta çok sayıda üniversite bulunmaktadır, özel üniversiteler bulunmaktadır. Biraz önce söylediğim gibi, ODTܒnün de kampüsü bulunmaktadır ama bu Çukurova Üniversitesinin açacağı kampüsün de Kıbrıs’ta, Kuzey Kıbrıs’ta eğitimi canlandıracağı aşikârdır. Dolayısıyla, yurt dışından çok sayıda öğrencinin oraya eğitim almak için -başta Türkiye olmak üzere- gideceği de beklenmektedir.

Esas itibarıyla, Türkiye’de okuyamayan, tıp fakültesi okumak isteyen çoğu öğrencilerin başka ülkelere gittiğini de biliyoruz. Özellikle eski Doğu Bloku ülkelerinde eğitim seviyesinin düşüklüğü de işin uzmanları tarafından zaten ifade edilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültesi okumak için gidecek öğrencileri bu akıllı yatırımla oraya yönlendirmenin doğru olacağını düşünüyorum.

Biz Türkiye olarak Kıbrıs’ı her zaman destekliyoruz, Kıbrıs’ın yanındayız. Efendim, Kıbrıs’ta, Kıbrıs’ın dünyada tanınması, Kıbrıs’ın çeşitli ülkelerde, bizim iyi ilişki içerisinde olduğumuz ülkelerde ticaret ofisi açılması konusunda hep ikili görüşmelerde bunu ifade ediyoruz. Aynı zamanda Kıbrıs’taki üniversitelerimizden bahsediyoruz ve bu ülkelerin Kıbrıs’a öğrencilerini yönlendirmelerini tavsiye ediyoruz.

Burada biraz önce konuşan değerli bir milletvekili arkadaşımız Meclis kürsüsünün onurunu korumaktan bahsetti. Maalesef, geçen hafta çok talihsiz bir olay yaşandı burada. Sözlerimi bitirmeden şunu söylemek isterim: Bu Meclisin, bu kürsünün onuru bu kürsü işgal edilerek korunmaz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın İşler.

Soru-cevap bölümüne…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Milletvekili, herhâlde, daha önce defalarca anlatmamıza rağmen duymamış.

Bir, biz Meclisi işgal etmedik ama böyle bir eylem yapmayı, baktık biz, araştırdık, daha önce bunu Sayın Bülent Arınç yapmış.

Yine İç Tüzük tartışmalarında, eski Meclis Başkanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Sayın Bülent Arınç Refah Partisi milletvekiliyken İç Tüzük değişimlerinde, İç Tüzük teklifleri gündeme geldiğinde, burada bir ölüm olayı gerçekleştiğinde aynı işlemi yapmışlar, dolayısıyla bize anlatacağına önce kendi Bakanına anlatırsa Sayın Vekil daha iyi olur diye düşünüyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın İnce, kayıtlara geçmiştir.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Bahçekapılı.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Konuşmacının belirttiği gibi geçmişte bu uygulamaların yapılması bugün de bu uygulamaların yapılmasının doğruluğu anlamına gelmez.

Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri geçen hafta bu kürsüyü işgal ettiler. Bu kürsünün korunması milletvekillerinin burada ancak konuşturulmasıyla mümkündür, bizim milletvekilimiz bu kürsüde konuşturulmadı. Bu kürsü kutsal bir kürsüdür ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” sözünün temsilcisi olarak bütün milletvekillerimizin kullanımına açık bir kürsüdür. Ancak, CHP’li milletvekili arkadaşlarımız bu kürsüyü koruma adına işgal etmişlerdir. Kimi, nereden koruduklarını kendilerine sormak isterim. Onlar milletvekiliyse biz de milletvekiliyiz ve bu kürsü ancak milletvekilinin burada konuşmasıyla korunmaktadır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bahçekapılı.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkanım, efendim, tabii bu kürsü ne AKP’nin ne CHP’nin, milletin kürsüsü. Bu durumda bizim çağrımız şudur: Bu milletin kürsüsüyse milletin sesini kesecek, siyasi parti gruplarının bu konuda konuşma sürelerini parmak çoğunluğuyla kesmek isteyen bir İç Tüzük Teklifi’ne karşılık da iktidar partisinden bu konuda bütün siyasi partilerle uzlaşma sağlayıp böyle bir dayatmadan vazgeçmesini de bu konuşmayla bir taahhüt altına alındığını da görüyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Vural.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın İnce…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Bahçekapılı saat 19.00’da televizyon yayınlarının kesileceğini herhâlde biliyor ve bunun için MİT yasasını cuma günü getirmeyi, televizyon yayını yokken milletten gizlemeyi, saat 19.00’dan sonra burada olanları milletle buluşturmamayı, bunu düşünen iktidarın kendisidir.

İkincisi, Meclis açıkken kanun hükmünde kararnameler çıkarılmıştır. Anayasa’nın hükmü açıkken, onlar ivedilikle görüşülür derken, ne yazık ki burada görüşülmemektedir. On beş maddelik derleme kanunu temel kanun olarak iktidar getirmektedir. Burada İç Tüzük dayatmaları, televizyon yayınlarının kesilmesi, kanun hükmünde kararnameler, bütün bunlar baskı rejiminin bir ürünüdür; biz buna direndik, milletin sesini korumaya çalıştık. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın İnce...

Lütfen, konu netlikle anlaşılmıştır sayın grup başkan vekilleri.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, bugün... Son sözüm...

BAŞKAN – Lütfen...

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Son sözü söylüyorum: Bugün Meclis saat 13.00’te açıldı ve bugün, şu anda saat altıya çeyrek var  ve bu kadar zaman zarfında muhalefet gerektiği şekilde konuyla ilgili olsun olmasın konuşuyorlar, hiçbir müdahalemiz yok, son derece saygılıyız. İç Tüzük’ün gereklerini yerine getiriyorlar. Bundan ötesi, sadece siyasi bir rant ve popülerlik kazanmak adınadır ve bizim için de hiç itibarı yoktur. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Bahçekapılı, konu anlaşılmıştır.

Teşekkür ederiz.

Şimdi sayın milletvekilleri, soru-cevap bölümüne geçiyorum.

Madde üzerinde on dakika soru-cevap işlemi yapacağım. Beş dakika sayın milletvekillerine söz vereceğim, birer dakikayla sınırlı olduğunu tekrar hatırlatıyorum.

Sayın Demir...

NURETTİN DEMİR (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, geçen hafta Milas’ın köylerine gittim. Özellikle aile hekimliği aksamaları sonrası köy halkı ilaçlarını yazdıramıyorlar. Yani merkeze ya da hastaneye gittikleri zaman “Aile hekimleri yazacak.” diye köylüler, hastalar mağdur oluyor. Bu, Muğla’da, özellikle Milas bölgesinde ve bazı köylerde sıkça gördüğümüz bir olay; diğer illerden de zaman zaman geliyor. Bu organizasyonun sağlanmasını özellikle talep ediyorum.

İkincisi, diş hekimliğinde uzman olan kişilerin, 250 kişi civarında sanıyorum, bunların uzman kadro konusunda çalışmalarınız var mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Demir.

Sayın Atıcı...

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, yine “Halkımız sadece 5 lira katkı payı ödüyor.” diyerek halkımızı yine yanılttınız çünkü halkımız sadece 5 lira katkı payı ödemiyor, bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Hastaneye gidiyor 5 lira, reçete yazılırsa 3 lira, üç kalemden fazla, beş kalem yazılırsa mesela 2 lira da ek yani etti 10 lira; on gün içerisinde iyileşmeyip başka doktora giderse 15 lira ödüyor, toplam 25 lira ediyor; özel hastaneye giderse de 39 lira ediyor bu hesap Sayın Bakan, 5 lira değil. Lütfen halkı yanıltmayın.

Bir de bunlar yetmiyormuş gibi gelir vergisinden para ödeyen vatandaşımızın üzerine bir de GSS’den, genel sağlık sigortasından para bindirdiniz. Eh, ne diyeyim artık ben size?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Sayın Sağlık Bakanımıza soruyorum: “Adana’nın Kozan ilçesinde bir hastane yapacağız.” diyerek Adana AKP milletvekilleri sürekli yerel basında vurgu yapıyor. Ben bu hastanenin ne zaman yapılacağını, -ihalesi yapıldı mı, şartları oluştu mu- sormak istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaman.

Sayın Öz…

SAKİNE ÖZ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizlere kısaca bir yavrudan bahsetmek istiyorum. İklim İncedemiroğlu, üç yaşında, doğuştan skolyoz hastası yani sol tarafında dört kaburgası fazla, sağ tarafta ikisi eksik, çaresi uzman bir doktor tarafından ameliyat edilmesi. Aslında iyi bir doktoru vardı ama Tam Gün Yasası nedeniyle 9 Eylül Hastanesinden ayrıldı ve özel hastaneye geçti. Şimdi, o doktora ameliyat olabilmesi için bu kızın ailesinin 30 bin liraya ihtiyacı var. Sağlık Bakanlığının İklim gibi yavruların Tam Gün Yasası’ndan sonra yaşadığı bu durum mağduriyet değil midir? Bu çocuğumuza Tam Gün Yasası’nı delen bir uygulama yapılıp tedavisi yapılabilir mi?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Sayın Uzunırmak…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, aslında ben soru sormayacaktım ama bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum.

Biz hem siyasetçi olarak hem millet olarak sevdik mi hatasını görmüyoruz, kızdık mı iyi yönünü görmüyoruz. Herhâlde bunları en iyi törpülemesi gereken dünya görüşü olarak insanlardan biri sizsiniz. Yani siz de eskidiniz, on sene oldu, on senedir Türkiye’yi yönetiyorsunuz. Eskiyle çok uğraşmayın artık, eskiyle uğraşmaya başladığınızda kendinizle de uğraşıyorsunuz.

Şimdi, ben soruyu soruyorum: Acaba Türkiye'de hâlen açıktan para alınmadığına, “bıçak parası” denen bir şeyin olmadığına inanıyor musunuz?

İkinci sorum -çok üzülerek soruyorum bunu, istismar etmek için değil- Sayın Başbakanın ameliyatıyla ilgili yönetmeliklere, kanuna aykırı birtakım usul hatalarının olduğu söyleniyor. Ee, Sayın Başbakanı bir vatandaş gibi eğer usul hatasız biz yapamıyorsak bu ameliyatları, muayeneleri veya bir vatandaş Başbakanın statüsünde bu ülkede aynı usulleri çiğneyerek mi acaba olmak zorunda? Çünkü yapan doktorların hukuku çiğnediği konusunda kamuoyunda tartışmalar var. Acaba bu doktorlar hakkında soruşturma açmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Uzunırmak.

Buyurunuz Sayın Bakan.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Değerli Başkanım, teşekkür ediyorum size ve değerli arkadaşlarıma.

Milas’ın köylerinde ya da başka bir köyde aile hekimleri köylülerin ilacını yazmıyor gibi bir bilgi geldi. Ben Milas’taki durumu araştıracağım, normalde böyle bir şeyin olmaması gerekir. Yani uygulamayla ilgili olarak, ortaya koyduğumuz sistemle, yeni sistemle ilgili olarak oluşmuş bir şey olduğu kanaatinde değilim, belki uygulamayla ilgili bir hata olabilir. Ben meseleyi incelettireceğim, elbette vatandaşımızın ilaçlarını kolayca yazdırması, ilacına kolayca ulaşması gerekir.

Diş hekimi uzmanlarının, daha doğrusu yıllarca bir uzman gibi eğitim alarak doktoralı kabul edilen ve uzmanlık hakları verilmeyen diş hekimi meslektaşlarımızın, biliyorsunuz yakın bir zamanda oluşturduğumuz yeni kurallarla, kanun hükmünde kararnameyle uzmanlık haklarını kendilerine teslim ettik. Şimdi bu uzmanlık haklarıyla ilgili olarak kadrolarının kendilerine verilmesi lazım, kamu maliyesiyle ve devlet personelle bu çalışmaları yürütüyoruz.

Sayın Atıcı çok iddialı konuşmayı seviyor. Çok iddialı konuşmak insanı zaman zaman mahcup edebilir. Bu mahcubiyet üstüne yeniden çok iddialı konuşmayı getirebilir. Hepimiz bu konularda dikkatli olmalıyız. Ben konuşmalarıma oldukça itina ediyorum.

“5 lira katkı payı devlet hastanesinde alınan yegâne paradır.” dedim ben. “İlaca katkı payı ödemiyor vatandaş.” demedik ki. İlaca katkı payı öteden beri ödeniyor. Bu, çok normal bir şey, dünyanın her yerinde var, bizim ülkemizde de var.

Dünyanın birçok ülkesinde, gelişmiş, gelişmekte olan ülkede ilaca ödenen, vatandaşın cebinden ödediği miktar itibarıyla en az ödemenin yapıldığı ülkelerden birisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Yani ödediğini kabul ediyorsunuz.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Şu anda, ilaçlara yapılan ödemelerin yüzde 95’ine yakınını kamu yapmaktadır Değerli Milletvekilim.

Kronik bir hastalığı olan, şeker hastalığı, diyabet gibi, kalp hastalığı gibi, böbrek hastalığı gibi, kanser gibi hastalığı olan hiçbir vatandaşımızdan ne muayene katkı ücreti ne de ilaç katkı ücreti alınmamaktadır raporlu ilaçları için.

Dolayısıyla, Türkiye gerçekten cömert bir sistem kurmuştur. Bu cömert sistem, aslında, milletin hakkını millete teslim eden bir sistemdir. Biz, kimseye bir şey de lütfetmedik. Zaman zaman sizler konuşuyorsunuz “Bunları yapmanız gerekir, zaten iktidarsınız.” diyorsunuz. Doğrudur, iktidarların görevi budur. Biz de görevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Görevimizi yerine getirdikçe, vatandaşımız bunun kıymetini biliyor.

Benim eski dönemden, eski sistemden bahsettiğim şudur: Vatandaş, evet, bugün hastaneye gittiğinde 5 lira katkı payı ödüyor, özel hastaneye gittiğinde ilave katkı payları ödüyor, ilaç aldığı zaman katkı payları ödüyor. Çok doğru.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Cebinden ne çıkıyor Sayın Bakan? Onu söyleyin. Kimseyi kandırmayın.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Değerli milletvekilleri, bizi izleyen, bizi seyreden vatandaşlarımız çok iyi biliyorlar, eskiden bir muayenehaneye gitmeden hiçbir önemli hastalığınızı tedavi ettiremiyordunuz. Bir muayenehanenin ücreti 100 lira, 150 lira, 200 lira, 250 liraydı. Bunu bilmiyor musunuz? Bunu hepimiz biliyoruz.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Siz de mi öyle yapıyordunuz Sayın Bakan? Ben yapmadım. Siz öyle yaptınız mı hiç hayatınızda?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Değerli Milletvekilim sizi sükûnete davet ediyorum.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Ben sakinim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Şu alışkanlığınızı biraz değiştirin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Bakan, sizin önerinize ihtiyacım yok.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Bir öğretim üyeliği yapmışsınız, zamanında, öğrencilerinize böyle davranmıyordunuz herhâlde.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen karşılıklı konuşmayınız.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Kimse buna müsaade etmez. Ben size karşı nasıl naziksem; siz de aynı nezaketinizi korumaya mecbursunuz.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Ben konuşurken müdahale ettiniz.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Ha korumazsam ne olur diyeceksiniz?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri… Sayın Atıcı, lütfen karşılıklı konuşmayınız.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, ben konuşurken müdahale etti Sayın Bakan.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Nezaketinizi korumazsanız, milletimiz size de, bize de notunu verir hiç merak etmeyin. O notu ne ben size veriyorum, ne siz bana veriyorsunuz.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Ben konuşurken sen de müdahale ettin!

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Evet ben dokuz senedir, on senedir burada oturuyorum, bu Komisyon sıralarında. Bu gücü ve bu hakkı bana aziz Türk milleti verdi Sayın Milletvekili, biliyor musunuz onu? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bana da aynı gücü verdi tıpkı senin gibi.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum)- Evet, siz o muhalefet gücüyle devam edin.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Tabii gideceğiz.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Bu kafayla giderseniz hep bu muhalefeti yapacaksınız zaten.

AYTUĞ ATICI (Mersin) –  Yakıştı mı bu laf şimdi Sayın Bakan?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Yakışmayacak neyi var? Böyle giderseniz hep muhalefet olursunuz diyorum. Kötü bir şey söylemiyorum ki. Bunda ne hakaret var, ne yanlış bir şey var. Bir gerçekten bahsediyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sana halk verdi de bize kim verdi?

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bana teknik konuşun! Bana teknik konuşun, halk ağzıyla değil.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, lütfen müdahale eder misiniz?

BAŞKAN – Lütfen karşılıklı konuşmayınız sayın milletvekilleri, lütfen…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Adana Kozan’a bir hastane yapıyoruz. Bunun zamanıyla ilgili olarak, süreciyle ilgili olarak Değerli Milletvekilimize yazılı olarak cevap vereceğim.

“İklim” diye bir yavrumuzdan bahsedildi. Değerli Milletvekilim, yani Türkiye’de sadece muayenehanesi olan doktorlar mı İklim gibi yavrularımıza hizmet ediyor sanıyorsunuz?

Bakın, siz bana ister ismini verin, ister vermeyin; çünkü biz bunun sistemini zaten kurduk. Belki o yavrumuz ve ailesinin bundan haberi yoktu. Ben hemen onu arattıracağım. Türkiye’nin hangi hastanesinde, neresinde en mükemmel hizmet varsa onu almasını da sağlayacağım. Ama illa belli bir doktora götürülecek, o doktor da ondan hastane, özel hastane 30 bin lira alacak ya da üniversitede çalışırsa muayenehanesinde para alacak; biz bunda yokuz işte.

AYTUĞ ATICI (Mersin) –   Başbakana yaptığınız gibi mi? Başbakana yaptığınızın aynısını istiyor vatandaş.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Olmadığımız nokta budur.

BAŞKAN – Sayın Bakan, süremizin sonuna geldik, geçiyoruz.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Diğer sorulara yazılı cevap vereceğiz.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Şimdi, madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddenin oylamasından önce bir yoklama talebi vardır; şimdi bu talebi yerine getireceğim.

Önce, yoklama talebinde bulunan sayın üyelerin isimlerini okutup salonda bulunup bulunmadıklarını tespit edeceğim:

Sayın İnce, Sayın Ören, Sayın Atıcı, Sayın Eyidoğan, Sayın Serindağ, Sayın Topal, Sayın Karaahmetoğlu, Sayın Toptaş, Sayın Öner, Sayın Akova, Sayın Kuşoğlu, Sayın Ayata, Sayın Tayan, Sayın Acar, Sayın Bulut, Sayın Akar, Sayın Öz, Sayın Korutürk, Sayın Demir, Sayın Kurt.

III.- YOKLAMA

Şimdi yoklama için iki dakika süre vereceğim.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

2.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının  Uygun  Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/482) (S. Sayısı: 67) (Devam)

BAŞKAN – 1’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 1’inci madde kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu.

Buyurunuz Sayın Kuşoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sıra sayısı 67 olan, Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Konu, bizim de parti olarak desteklediğimiz çok önemli bir konu. Çünkü Kıbrıs çok önemli, özellikle son yıllarda Doğu Akdeniz çok önemli, çok önem kazandı. Dolayısıyla Kıbrıs’ın, Kıbrıs’taki yatırımlarımızın, Kıbrıs’la ilgili bütün ilgilerimizin çok önemli olması gerekir diye düşünüyoruz, biz de parti olarak bu tür etkinlikleri, faaliyetleri sonuna kadar destekliyoruz. Çukurova Üniversitesinin Kıbrıs’taki bu protokolü de önemli gördüğümüz, desteklediğimiz, devamını dilediğimiz bir protokoldür. Kıbrıs çok önemli dedim, son altmış-altmış beş yılda bizim dış politikamızda çok önemli bir yeri var Kıbrıs’ın. Aşağı yukarı son yarım yüzyıl içerisindeki daha da fazla bir dönemde Türk dış politikasını Kıbrıs’ı irdeleyerek ne yönde geliştiğiyle ilgili izlenimler edinebilirsiniz, çok önemli bir konu.

Biliyorsunuz, diğer taraftan Orta Doğu’da, Orta Doğu ülkelerinde, Orta Doğu içerisindeki özellikle İslam ülkeleri üzerinden bir güç yarışı, uluslararası bir güç yarışı da sürüyor. Bu konu çok önemli, çünkü dönemimizdeki bütün konuları, belki de iç politik gelişmelerin bir çoğunu bu konu belirliyor; çok önemli bir konu bu. Orta Doğu’daki güç yarışı enerji kaynaklarına sanki yönelikmiş gibi görünüyor, sadece enerji havzalarına ve enerji yollarına hâkim olmayla ilgiliymiş gibi görünüyor ama bundan çok daha önemli tarafları da var. Önümüzdeki yıllarda uluslararası güç olacak merkezlerin önünü kesmek, onların kıt kaynaklarına ulaşmalarını engellemek için özellikle yapılan bir yarış söz konusu. Bu yarış sadece enerjiyle ilgili değil, tabii ki askerî yöntemler de dâhil olmak üzere her türlü yol ve yöntem kullanılarak yapılıyor.

Biraz önce söyledim, Doğu Akdeniz uluslararası güç yarışında daima önemliydi ama son yıllarda biraz daha önem kazandı. Çünkü ilave olarak Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gazla ilgili önemli gelişmeler de oldu, milyar dolarla ifade edilen bir doğal gaz kaynağı, kaynakları keşfedildi. Ve Doğu Akdeniz, bu uluslararası güç yarışında, enerji yarışında daha da önemli bir yere sahip oldu. Biliyorsunuz, Amerika Birleşik Devletleri’nin Doğu Akdeniz’de bir deniz üssü var. İngiltere’nin yine Kıbrıs’ta bir üssü söz konusu. Yine İngiltere dışında Rusya’nın Suriye’de bir üssü söz konusu, askerî üssü. İsrail de önümüzdeki günlerde -böyle bir teklif olduğu söyleniyor- Kuzey Kıbrıs’tan üs almak peşinde; böyle bir amacı olduğunu öğreniyoruz. Böyle bir teklifte bulunulduğunu Netenyahu tarafından, bunun da olumlu olarak görüldüğünü, pazarlıkların başladığını öğreniyoruz, ne kadar doğrudur bilmiyoruz ama herkes Doğu Akdeniz’le ilgili, Kıbrıs’la ilgili olarak bir şeyler elde etmeye, burada yer tutmaya çalışıyor.

Değerli milletvekilleri, Doğu Akdeniz’de tabii ki biraz önce anlatmaya çalıştığım gibi uluslararası bir güç yarışı var ama bir taraftan da bizimle ilgili olarak bu “one minute” sonrası özellikle İsrail bizi bölgede sıkıştırmaya çalışıyor. İsrail’in buna ilişkin olarak birçok ülkeyle, Fransa, Almanya, Balkan ülkeleri, Yunanistan, Güney Kıbrıs da dâhil olmak üzere birçok ülkeyle anlaşması söz konusu. Hatta diğer taraftan Azerbaycan, Gürcistan gibi ülkelerle ilgili olarak da girişimlerde bulunuyor. Daha önce Türkiye-İsrail ekseni Orta Doğu’yla ilgili olarak belirleyiciydi, tabii ki bizim bir farklı politika izlememizden sonra bölgede farklı gelişmeler de oldu. Bizim bunları önceden öngörmemiz maalesef dış işleri politikamız tarafından becerilebilmiş bir şey olamadı, bu konularla ilgili olarak yanlışlar yapıldı. Bugün onun maalesef iç politikada da olumsuz etkilerini görüyoruz, önemli sıkıntılar yaşıyoruz bu konuyla ilgili olarak ama buna rağmen çok da farklı gelişmeler oluyor. Mesela, evvelsi gün NATO sözcüsü Carmen Romero, NATO ve İsrail’in Akdeniz’de askerî iş birliği yapacaklarını açıkladı. Bu, İsrail’in verdiği teklif üzerine gerçekleşen bir konu. İsrail’in teklifi üzerine Doğu Akdeniz’de NATO ve İsrail güçleri birlikte askerî iş birliği yapacaklar. Biz de işin içinde olacağız; biz, istemediğimiz, şimdiye kadar farklı, özellikle son yıllarda politika gütmeye çalıştığımız bir konuyla ilgili olarak tam zıddı politikalar izleme durumunda kalacağız mecburen. Bu da çok büyük bir yanlış olacak yani “one minute” sonrası İsrail bizden böyle adım adım her konuda intikam alıyor, biz de bunun farkında değiliz, sıkıntılarını çekiyoruz, buna karşı da herhangi bir stratejimiz yok maalesef. Ve bu Doğu Akdeniz’deki İsrail-NATO askerî iş birliğiyle birlikte biz de Malatya’daki radar üssüyle beraber zorunlu olarak bir diğer konuya daha girmiş olacağız. Biliyorsunuz Malatya’daki radar üssüyle ilgili olarak da yine hem Amerika’dan gelen açıklamalar hem NATO’dan, Rasmussen’den gelen açıklamalar bunun özellikle İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiği yönünde oldu. Burada da bizim Dışişlerinin açıklamalarının tersine bir durum maalesef söz konusu.

İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi’yle de çok girift ilişkiler içerisindedir. Bu da özellikle aleyhimize gelişen bir durum oluşturmaktadır.

Size özellikle Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül’ün bir yazısından bir bölüm aktarmak istiyorum. Özellikle inandırıcı olabilmek için bunu seçtim: “Akdeniz ve Balkanlarda İsrail’in Türkiye karşıtı etkin kampanyasını hatırlayalım. Onlarca yıl Orta Doğu’yu dizayn etmeye dönük Türk-İsrail ekseninin çökmesi dar anlamda Türkiye-İsrail ilişkilerinin çok ötesinde sarsıntılara yol açtı. Bu gelişme Akdeniz’den Karadeniz’e, Macaristan’dan Gürcistan’a uzanan geniş bir alanda Türkiye’yi çevreleme görüntüsü vermeye başladı. Türk-İsrail ilişkilerindeki gerilime karşıt olarak Tel Aviv kendi eksen arayışına girişti.” Bunun sonucu olarak da bizim Konya Ovası’ndaki uçuşlarını iptal etmemize rağmen onlar çok daha geniş bir alan buldular. Yunanistan’la anlaşmalar yapıp, Doğu Akdeniz’deki diğer ülkelerle anlaşmalar yapıp çok daha geniş bir alanda tatbikatlarını yapar hâle geldiler. Yani onlar kaybetmedi ama biz kaybediyoruz ve bunun da bilincinde, farkında değiliz değerli arkadaşlarım. Özellikle onu söylemek istiyorum.

Ekim 2010’da iki ülke, yani Yunanistan ve İsrail ortak hava tatbikatı düzenledi. Girit açıklarında yapılan yüzden fazla İsrail savaş uçağının katıldığı tatbikatta S-300 füzeleri de test edildi. İsrail uçakları 1.900 kilometre menzil denedi. Uzun menzilli saldırı tatbikatıydı bu, İran gibi hedeflere yönelik bir tatbikat. Rusya’nın İran’a sattığı ancak engellenen, Suriye’ye verdiği ancak İsrail’in bütün baskılarına rağmen engelleyemediği S-300 hava savunma sistemine karşı hazırlıklar yapıldı. İsrail, aynı dönemde Kıbrıs Rum Kesimi’yle de anlaşmalar yaptı, askerî anlaşmalar. Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile Rum Kesimi Dışişleri Bakanı defalarca görüştü.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunları şunun için ifade ediyorum: Kıbrıs bizim için çok önemlidir, Allah’ın lütfudur, atalarımızın gayretidir; buranın kıymetini bilmemiz lazım. Biz, geçmişte, burasının besleme olduğunu dahi söyleyerek burayı küçümsedik, önemsemedik, yanlış politikalar izledik ama bunun farkında olmamız lazım artık, bunun bilincinde olmamız lazım. Bu tür Çukurova kampüsü yetmez, onun haricinde birçok yeni, amaçlı, hedefli stratejiler oluşturmamız lazım bölgeyle ilgili olarak, Kıbrıs’la ilgili olarak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kuşoğlu.

BÜLENT KUŞOĞLU (Devamla) – Teşekkür ederim, saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Muharrem Varlı.

Buyurunuz Sayın Varlı. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MUHARREM VARLI (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kuracağı kampüsle alakalı yapılan anlaşmanın 2’nci maddesi üzerinde söz aldım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kıbrıs bizim için gerçekten çok önemli. Akdeniz’e, Doğu Akdeniz’e ve bütün Akdeniz’e hâkim olabilmemiz için Kıbrıs’ı kendi topraklarımız kadar önemsememiz lazım. Kıbrıs bizim millî davamız. Rumların enosis hayallerine karşı 1974’te gerçekleştirilen harekâtla orada binlerce şehit, kan, gözyaşı ve emekle elde edilmiş bir toprak parçası ve bizim için millî dava. Kimsenin bize lütfederek verdiği, haritalar üzerinde çizimler yapıp sınırlarını belirlediği bir toprak parçası da değil; bizim bileğimizin hakkıyla elde ettiğimiz ve bugün de her şeye rağmen korumamız gerektiğine inandığımız bir ülke.

Tabii “Kıbrıs” denilince oranın Kurucu Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs davasına çok emek sarf etmiş Sayın Rauf Denktaş’ı hatırlamadan, onu yâd etmeden, onun ruhunu yâd etmeden geçmek de mümkün değil. Sayın Rauf Denktaş, Kıbrıs davasına çok emek vermiş, orada bu mücadelenin belki de sembol ismi, Türk dünyasının da sembol ismi olmuş bir lider. Allah rahmet eylesin, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Keşke, ölümünde ona gösterdiğimiz saygıyı, değeri yaşarken de gösterebilseydik, onun dava adamlığını, onu mücadelesini yaşarken de anlayabilseydik, onunla birlikte hareket edip Rumların emellerine değil de Türklerin emellerine hizmet edebilseydik çok daha anlamlı, çok daha güzel olurdu diye düşünüyorum.

Tabii, böyle bir millî davamızın olduğu bir ülkede Çukurova Üniversitesinin bir kampüs açması, bir Adana Milletvekili olarak benim için de gurur verici bir hadise.

Çukurova Üniversitesi, Türkiye'nin çok önemli, en büyük üniversitelerinden bir tanesi. Yaklaşık 40 bin üniversite öğrencisine sahip bir üniversite. Çukurova Üniversitesinin Kıbrıs’ta bir kampüs oluşturması, orada tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültesini kurması Kıbrıs açısından da, Türkiye açısından da çok önemli çünkü Çukurova Üniversitesi eğitim kapasitesi yüksek bir üniversite. Burada tıp fakültesi çok gelişmiş bir fakülte. Bütün Güneydoğu Anadolu’ya, bütün güneye hitap eden, hatta İç Anadolu’nun belli kısımlarından hastaların geldiği, tedavi gördüğü çok büyük bir hastane. Böyle bir hastanenin hocalarının orada eğitim verecek olması, hem Kıbrıs halkı açısından hem bizim açımızdan çok faydalı olacaktır. Hem Kıbrıs’ta ekonomiye katkı sağlayacaktır hem de oradaki öğrencilerin son üç yılını Adana’da devam ettirmeleri Adana ekonomisine katkı sağlayacaktır.  Bu manada da katkı sağlayan değerli arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum.

Biz bu kampüsün kurulmasını çok faydalı görüyoruz. Kıbrıs her ortamda dünya kamuoyuna tanıtılmalı. Çukurova Üniversitesi gibi büyük bir üniversitenin orada kampüs açmasının da bu manada çok faydalı olacağına inanıyorum. Bu kanunla yapılacak anlaşmanın hayırlı olmasını diliyorum. Katkı sağlayanlara, başta Çukurova Üniversitesi Rektörü ve katkı sağlayan herkese çok teşekkür ediyorum.

Hayırlı, uğurlu olsun. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Varlı.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Nurdan Şanlı.

Buyurunuz Sayın Şanlı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

NURDAN ŞANLI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne kuracağı bu kampüsle ilgili bugün görüştüğümüz bu anlaşmanın 2’nci maddesiyle ilgili söz almış bulunuyorum ve Genel Kurulu bir kez daha saygılarımla selamlıyorum.

Bütün konuşmacılardan gördüğümüz gibi, edindiğimiz intibaya göre bu kampüs bütün gruplar tarafından kabul görmüştür faydalı olacağına dair. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile ilgili, Çukurova Üniversitesiyle ilgili yine buradaki konuşmacılar detay bilgiler verdiler. Dolayısıyla ben bir kez daha, yine, burada öğrenim görecek olan öğrencilerimize, ülkemize ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bu kampüsün hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şanlı.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Emrullah İşler.

Buyurunuz Sayın İşler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi sözlerime başlarken saygıyla selamlıyorum.

67 sıra sayılı Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım.

1’inci maddede de bu tasarıyla ilgili görüşlerimi aktardım. Zaten Mecliste yapılan konuşmalarda da, komisyonda yapılan konuşmalarda da bu kanun tasarısı, çerçeve protokol bütün gruplarca desteklenmektedir. Zaten 2’nci madde -dikkatlerinize sunuyorum- yürürlük maddesidir.

Dolayısıyla bu anlaşmanın hayırlı olmasını dileyerek yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın İşler.

Şimdi, soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

On dakika bu bölüm de.

Sayın Bulut…

ARİF BULUT (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu kürsüden sürekli bıçak parasını işleyerek hekimleri kamuoyunda aşağılamaktasınız. Dokuz yıllık bakanlık döneminizde bıçak parası alan kaç hekim hakkında işlem yaptınız? Sizden önce bu oran neydi? Bu konuda ne kadar başarılı oldunuz? Elinizde somut rakamlar var mıdır? Ayrıca, bıçak parasını bir rüşvet olarak kabul edersek hekimlerde diğer meslek gruplarından daha mı fazla rüşvet eğilimi vardır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bulut.

Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Sayın Sağlık Bakanına sorum: Adana’nın Saimbeyli ilçesi var. Nüfusu belki birazcık küçük ama bugüne kadar sağlık hizmetlerinden hiç faydalanamıyor. Oraya bir devlet hastanesi yaptırmayı düşünüyorlar mı?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaman.

Sayın Ağbaba…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, Arguvan ilçesi Malatya’nın en eski ilçelerinden biridir. Yaz aylarında şehir dışından gelenler ile birlikte nüfus artmaktadır. Ayrıca, yaz aylarında gerçekleştirilen Uluslararası Türkü Festivali ile Arguvan’a yurt içi ve yurt dışından binlerce kişi gelmektedir. Ancak Arguvan ilçesinde bir yoğun nüfus sirkülasyonuna rağmen maalesef bir devlet hastanesi yoktur. Merkezde bulunan sağlık ocağına ise 4 mahalle, 24 köy bağlıdır. Sağlık ocağında uzman bulunmamaktadır. Herhangi bir trafik kazasında ilk müdahalenin ardından yaralılar Malatya merkeze, hastanelere sevk edilmekte. En son geçtiğimiz yıl trafik kazasında yaralanan bir vatandaşımız Arguvan ilçesinde gerekli müdahale yapılmadığı için hayatını kaybetmiştir. Arguvan ilçesinin üvey evlat muamelesi görmesini kabul etmiyorum. Bu konuda sizin de girişiminizle bir devlet hastanesi yapılmasını talep ediyorum.

Bir şey daha ilave etmek istiyorum: Biraz önce Grup Başkan Vekilimiz Sayın Muharrem İnce’ye de bir uyarıda bulunmak istiyorum. Yoklama isteyerek AK PARTİ’li milletvekillerini hayati tehlikeye sokuyor. Biraz önce gelirken Balıkesir Milletvekili olduğunu sandığım bir bayan arkadaş beni ezme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı ve bir milletvekiline yakışmayan da hakaretlerde bulundu. Onu da buradan kınıyorum. (x)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ağbaba.

Sayın Atıcı…

                           

(x) Bu ifadelere ilişkin düzeltme bu birleşim Tutanak Dergisi’nin 83’üncü sayfasında yer almaktadır.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bir adam 1 lira da çalsa hırsızlık suçu işler bin lira da çalsa hırsızlık suçu işler ve yargılanır. Şimdi, ben demin size bir hesap yaptım, dedim ki: “Devlete muayene olanlar ikinci muayeneyi de olursa 25 lira ödüyorlar, özele muayene olanlar 39 lira ödüyorlar.” Şimdi, Sayın Bakan, bunun adı bıçak parası mıdır değil midir? Devlet sürümden kazanarak ciddi para alıyor mu almıyor mu?

Demin dediniz ki: “Biz bunu yaparak gereksiz hastaneye gelişleri önledik.” Hastane piknik yeri midir ki insanların oraya gereksiz gelişini engelliyorsunuz? Gerekli olup olmadığına siz nasıl karar veriyorsunuz? Göğsü ağrıyan bir adam acaba adale ağrısı mı, yoksa miyokart enfarktüsü mü, gerekli mi gereksiz mi nereden bilecek? Herkesin gelmesi gerekiyor.

“Bebek ölümlerini azalttık.” dediniz. Doğrudur. Azalmıştır. Hiçbir şey yapmasanız da zaten o azalacaktır ama verdiğiniz binde 10 rakamı bir yansıtma rakamıdır. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Hiçbir Batı ülkesi de bunun binde 10 olduğunu kabul etmez.

Sağlığa ayırdığınız pay “3 kat arttı.” dediniz. Bunun ne kadarı tedavi giderlerine yani ulus ötesi güçlere ve ilaca harcanmaktadır?

Sağlıkta işler iyi gidiyorsa…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Atıcı.

Sayın Gürkan…

FATOŞ GÜRKAN (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Ben de Çukurova Üniversitemizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir kampüs kurulmasıyla ilgili bu kanun tasarısının kanunlaşmasını özellikle diliyorum. Destek veren herkese Adanalı olarak teşekkür ediyorum. Hem Kıbrıs’ta okuyacak hem de Adana’da okuyacak öğrencilerimize şimdiden başarılar diliyorum.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Gürkan.

Buyurunuz Sayın Bakan.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, bir düzeltme yapmak için bir dakika söz alabilir miyim? Bir düzeltme yapabilir miyim Tülay Hanım’la ilgili yanlış bir şey söylemişiz?

BAŞKAN – Yanlış bir şey söylediniz, düzeltmek istiyorsunuz.

Sisteme girerseniz size söz vereceğim.

Sayın Bakan, devam edin.

Sisteme girince Sayın Ağbaba’ya söz vereceğim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Teşekkür ederim Değerli Başkan.

Sayın Bulut, ben asla hekimleri bıçak parası aldığı için suçlamadım, suçlamam. Biz, burada bir sistem tartışması yapıyoruz. Siz, bir hekime, ömrünü neredeyse eğitimle geçirmiş olan bir uzman hekime, geçmiş o yanlış uygulama dönemlerinde olduğu gibi, küçük bir maaş verirseniz ve sonra da ona “Geri kalanını git muayenehanede kazan.” derseniz hekime başka bir yol bırakmamış oluyordunuz. Yanlış bir sistem vardı ve bunun mağduru bir taraftan vatandaşımız, öbür taraftan da hekimlerimiz oluyordu. Bunu hepimiz biliyoruz, sizler de biliyorsunuz, bal gibi biliyorsunuz. Bunu bilmeyen yok. Şimdi, bu değişti. Türkiye’de şu anda 32 bin civarında Sağlık Bakanlığında fiilen çalışan uzman hekim var; asistanlarımız, pratisyenlerimiz, üniversitedeki değerli hocalarımız, kamuda çalışan 90 bin doktor var. Yaklaşık bir değer, rakam söylüyorum size ama işte o eski dönemin “Hadi gel muayenehaneye ya da şu adrese de para ver.” uygulaması bitti. Şimdi, elbette hekimler, bu ülkenin şerefiyle milletine hizmet eden çok değerli insanlarıdır. Ben, onların hepsinin ellerinden öperim, hepsinin başımın üstünde yeri var ama yanlış bir sistemle, vatandaşı muayenehaneye mahkûm etmek, vatandaşı devletinin üniversitesine gittiği zaman özel ameliyata, özel işleme mahkûm etmek, bunun dışında aylarca bekletmek bir sosyal devlete yakışmazdı. Biz bunu değiştirdik.

“Kaç kişi bu şekilde tespit edildi?” diyorsunuz. Doğrusu bunun istatistiğini yapmadım, yapmaya da niyetim yok. Zaten size söylediğim gibi artık kamuda bu işlerin yaygın bir biçimde yapılma imkânı tamamen ortadan kalkmıştır çünkü yanlış, kötü bir sistemi biz ortadan kaldırdık.

Adana Saimbeyli’yle ilgili konuyu değerlendirelim. Biz hastaneler inşa ederken, değerli arkadaşlar, mutlaka oranın nüfusuna, merkezlere yakınlığına bakıyoruz. Değerli milletvekilimiz “Sağlık hizmetlerinden faydalanamıyor.” dedi bu ilçemiz için. Elbette faydalanıyor sağlık hizmetlerinden. Orada aile hekimlerimiz var, acil hizmet olursa ambulanslarımız hizmet ediyor. Bir ilçede hastane olmaması o ilçede sağlık hizmetlerinin olmadığı anlamına elbette gelmez.

Aynı konuyu Malatya Arguvan için de söylemek istiyorum. Gerçekten, belli bir nüfusun altında, hastane inşa etmek oraya hizmet etmek anlamına gelmiyor. Kaldı ki acil sistemlerinde, 112 sistemlerinde uzman çalışmaz, dünyanın hiçbir yerinde çalışmaz, böyle bir şeye gerek de yok. Bu ambulanslarda ya da 112 servislerinde iyi yetişmiş acil tıp teknisyenlerimiz, paramediklerimiz, doktorlarımız var. Bunlar ihtiyaç olduğunda vatandaşımızın imdadına koşuyorlar. Arguvan’ın durumunu da inceleyeceğim, değerlendireceğim.

“Hiçbir şey yapmasanız da bebek ölümleri azalır.” demek, gerçekten, koruyucu sağlık hizmetlerinin ne anlama geldiğini bilmemek demektir değerli arkadaşlar. UNICEF’in, Dünya Sağlık Örgütünün, OECD’nin ya da dünyanın en muteber tıp dergilerinde çıkan makalelerin raporlarına bakarsanız Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu hususta bir sosyal devlet olarak vatandaşına yaptığı hizmeti çok daha kolay anlarsınız. Bundan iftihar etmek lazım, gurur duymak lazım. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin başarısıdır; bu sadece AK PARTİ hükûmetlerinin, Sayın Başbakanımızın, Sağlık Bakanının başarısı değildir ki. Biz böyle önemli bir başarıyı, bütün dünyaya örnek olacak bir ilerlemeyi, bebek ölümleri ve anne ölümlerindeki bu geriletmeyle ortaya konmuş olan bu ilerlemeyi milletçe başardık, sağlık çalışanlarımızla, diğer kurumlarımızla, diğer bakanlıklarımızla başardık ama takdir edersiniz ki bu işin lokomotifi, hükûmetlerimizin ortaya koyduğu Sağlıkta Dönüşüm Programı olmuştur. Tekrar ifade ediyorum: Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, bir milletvekili olarak hepimizin bununla iftihar etmesi gerekir. Daha iyisi olmalı mı? Tabii ki daha iyisini yapmaya çalışıyoruz. Size hedeflerimizi de ifade edeyim: 2015 için Türkiye'nin hedefi, Sağlık Bakanlığımızın hedefi anne ölümlerinde yüz binde 10’a, bebek ölümlerinde de binde 7’nin altına inmektir.

Bu arada biraz önceki sorulardan da… Kozan’a 200 yataklı bir hastane yapıyoruz 15 Ocakta inşaatını başlattık, Saimbeyli’ye de 20 yataklı bir entegre hastane için çalışmalarımız devam ediyor. Ben “Saitbeyli” diye yanlış söyledim herhâlde, Saimbeyli’ye 20 yataklı entegre hastane için çalışmalarımız devam ediyor.

Saygılar sunuyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Sayın Ağbaba, düzeltme için buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

12.- Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın, Genel Kurula gelirken yaşadığı olayın sorumlusunun Tülay Hanım olmadığı hususunda bir düzeltme yapmak istediğine ilişkin açıklaması (x)

VELİ AĞBABA (Malatya) – Şimdi, biraz önce bir olay yaşadım, Sayın Grup Başkan Vekilimiz Muharrem İnce sık sık yoklama istiyor, o nedenle de AK PARTİ'li milletvekili arkadaşlarımızın hayati tehlikesi oluşuyor, bu konuda, yapmaması konusunda bir ricam var benim.

Şimdi, biraz önce bir isim kullandım “Tülay Hanım” diye, ondan özür diliyorum. Şimdi Tülay Hanım’ı gördüm, o değil o davranışı bana yapan. Biraz önce yoklamaya gelirken B Bloktan 2 arkadaş çıkıyor, birisinin ismi İsmail Safi, diğer, bayan milletvekilini hatırlayamadım. Bir milletvekiline yakışmayan bir üslupla bayan arkadaşımız cam kapının arasına sıkıştırarak itti beni, hayati tehlike atlattım. Bu nedenle…(AK PARTİ sıralarından gürültüler ve gülüşmeler)

BAŞKAN – Daha nazik olacaklardır herhâlde, umuyoruz Sayın Ağbaba.

VELİ AĞBABA (Malatya) – …daha kibar olmasını ve bir milletvekili… Çünkü, o, milletvekili olup olmaması da önemli değil, bir vatandaş da olabilir. Çünkü, biraz önce Sayın Bakan “millî irade” diyor, bu konuda arkadaşlarımızı saygıya davet ediyorum ve o arkadaşı da kınıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ağbaba.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ (Devam)

2.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının  Uygun  Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/482) (S. Sayısı: 67) (Devam)

BAŞKAN – 2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – 3’üncü madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Gürkut Acar. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Acar.

CHP GRUBU ADINA GÜRKUT ACAR (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 67 sıra sayılı Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve  Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerinde söz aldım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlarken, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı  Rauf Denktaş’ı saygıyla anıyorum. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkına bir kez daha başsağlığı diliyorum.

Değerli milletvekilleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gelişmesi, ekonomik ve sosyal gelişmesi için her türlü katkının verilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu kampüs tasarısının da bu anlamda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gelişimine önemli katkılar sağlayabileceğine inanıyorum. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir üniversite ve turizm adası olarak anılması çok yararlı olacaktır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Akdeniz’in çağdaş, aydınlık bir bilim ve yükseköğretim merkezi hâline getirilmesi için başlatılan çalışmalar desteklenmelidir.

                           

(x) Bu düzeltmeye ilişkin ifadeler bu birleşim Tutanak Dergisi’nin 80’inci sayfasında yer almaktadır.

Değerli milletvekilleri, biz KKTC’ye şimdi üniversite ihraç ediyoruz ama bizim üniversitelerimizin durumu nedir? Üniversitelerimiz suskundur, üniversitelerimiz sessizdir. Türkiye’de her gün hukuk skandalları yaşanıyor ama hukuk fakülteleri suskun ve sessiz kalıyor.

Değerli arkadaşlarım, Atatürk’ün kurumlarından Atatürk’ün adı siliniyor. Üniversiteler suskun, üniversiteler sessiz. Kanun hükmünde kararnamelerle bütün kurumlar altüst ediliyor, üniversiteler yine suskun.

Üniversitelerin rehberi akıl ve bilim olmalıdır, üniversiteler hür tartışmanın merkezi olmalıdır ama nerede! Farklı bir düşünceyi ifade eden öğrenciler aylardır cezaevlerinde yatıyor. “Parasız eğitim” diyen gençler bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz ama “terör örgütü” kılıfıyla aylardır cezaevinde tutuluyor. Atılmamış yumurtaya kırk dört ay hapis cezası isteniyor. Öğrencilerin şenlikleri, toplantıları engelleniyor. Üniversitelerde rektörlerin, dekanların uygulamalarını eleştiren öğrenciler üniversitelerden uzaklaştırılıyor.

Eleştiriye tahammülü olmayan bir üniversite olur mu değerli arkadaşlarım? Eleştiriye disiplin cezasıyla, okuldan uzaklaştırmayla karşılık veren bir rektörü ne yapacağız? Böyle üniversite, böyle bilim olur mu? Takdirlerinize bırakıyorum.

Değerli milletvekilleri, TÜBİTAK, YÖK ve üniversiteler kadrolaşma yoluyla susturulmuştur. Sayın Bakan TÜBA’yla ilgili diyor ki: “Geniş bir seçim imkânı getirilmiştir.” Madem öyle bir derdiniz vardı, bu ülkenin Meclisi var ve şimdilik açık, o zaman getirin burada tartışalım. Neden bizden kaçırarak, Meclisten kaçırarak kanun hükmünde kararnameyle yapıyorsunuz bu genişlemeyi? Çünkü amaç bu değildir; amaç, son kalan özerk bir bilim kuruluşu olan TÜBA’ya egemen olmaktır. Atatürk’ün kurumlarının özerk olması zorunlu olan bilim kuruluşlarının hedef yapılması, özerk bilim kuruluşundan rahatsızlık duyulması gelecek açısından kaygı vericidir.

Değerli milletvekilleri, üniversitenin her ile götürülmesi doğru bir projedir ancak bu yanlış uygulanmıştır. Bakın, AKP’nin üniversitelere bakışının iki dönemi vardır: Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasından önceki dönem ve ondan sonraki dönem. Cumhurbaşkanının değişmesinden önce YÖK kötü, tu kaka bir kurumdu, mutlaka değiştirilmesi gereken bir yapıydı ama Cumhurbaşkanı değiştikten sonra AKP’nin YÖK’ten hiçbir şikâyeti kalmamıştır. Cumhurbaşkanı değişince AKP’nin YÖK ve üniversite derdi bir çırpıda çözülüvermiştir, bir anda da Türkiye'nin üniversite sayısı ikiye katlanmıştır, yeni üniversitelere yeni YÖK’ün rektörleri atanmıştır ama ne yazık ki ülkede üniversitelerin varlığı unutulmuştur. Sadece ÖSYM skandallarıyla üniversiteler akla gelmektedir ve ne yazık ki bu skandallarla ilgili her şeyin üzeri örtülmüş, skandalın sorumluları hâlâ koltuklarında oturmaya devam edebilmektedirler. Bunları anlamak, kabul etmek mümkün değildir. Son olarak da mükafatlandırılmak suretiyle YÖK Başkanı büyükelçi yapılmıştır.

Değerli arkadaşlar, üniversitelerimiz arttı, öğretim üyesi sayısı aynı oranda arttı mı? Hayır. Üniversite mezunlarımız iş bulabiliyor mu? Hayır. Binlerce, 100 binlerce gencimiz, elinde üniversite diploması, boş geziyor, işsiz, umutsuz dolaşıyor. Bir ülke için en büyük tehlike gelecekten ümidini kesmiş gençliğidir. Bu konuda YÖK’ün, üniversitelerin, Millî Eğitim Bakanlığının bir derdi var mı? Hayır. Bunu anlamak, kabul etmek mümkün değildir.

Millî Eğitim Teşkilat Kanunu’ndan “Atatürk”, “Türkiye Cumhuriyeti”, “Türk milleti” gibi kavramları çıkararak bu sorunlara çözüm bulunması mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, Sayın Bakan diyor ki: “Anayasa Mahkemesine niye gidiyorsunuz?” Nereye gidelim? Ulemaya mı gidelim, hacılara, hocalara mı gidelim? Siz yaptığınız işlerden eminseniz, hukuka uygun davranıyorsanız neden yargıya gidilmesinden şikâyetçisiniz? Siz istiyorsunuz ki hukuk olmasın, kanun olmasın, yargı denetimi olmasın, AKP istediğini yapsın. Bunun adı “Kanun benim.” demektir. Kanun hükmünde kararnameler bu zihniyetin ürünüdür, gündeme getirdiğiniz MİT kanun teklifi bu zihniyetin ürünüdür. Başbakanın adamları olsun, dokunulmaz olsun; Sağlık Bakanının adamları olsun, dokunulmaz olsun; istediğini istediği yere göndersin, istediğini şef yapsın, istediğine döner sermayeden pay dağıtsın, kimse buna ses çıkarmasın. Böyle bir yapıya izin vermemiz mümkün değildir.

Bir ülkede bilim adamları, üniversiteler konuşamıyor, konuşmaktan çekiniyorsa, konuşmak cesaret gerektiren bir süreç hâline gelmişse yazıktır o ülkenin hâline ve ne yazık ki Türkiye bu aşamadadır.

Değerli milletvekillerim, bakınız, hukukun, adaletin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Hukuka, adalete dayanmayan bir sistemde ne üniversite olur ne akıl olur ne bilim olur ne özgürlük olur ne de özgür gençlik olur. Türkiye bugün bu noktadır.

Böyle bir dönemde Sayın Başbakan diyor ki: "Ben dindar bir gençlik yetişsin istiyorum." Bunu, Arap ülkelerine “Laik yönetim kurun.” diyen Başbakan, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı söylüyor. Laik bir ülkenin başbakanının görevi çağdaş, akıl ve bilime dayanan bir eğitim sistemi kurmaktır, akıl ve bilimin rehberliğinde bir üniversite oluşturmaktır. Başbakanlar insanların neye inanacağına, hangi dine inanacağına veya inanıp inanmayacağına karışmaz, karışmamalıdır. Eğer demokrasi olacaksa laiklikle olur, laikliğin olmadığı yerde demokrasi olmaz, ileri demokrasi hiç olmaz, bu unutulmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, bu kürsüden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hakkında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkının hiç de hak etmediği “kumarhane adası” gibi sözler sarf ediliyor. Farklı politikaların uygulanmasını isteyebilirsiniz, mevcut duruma ilişkin farklı tespitleriniz olabilir ama birtakım yakışıksız ifadelerle bunların gündeme getirilmesinin iyi niyetle bağdaşır bir yanı yoktur.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin KKTC'nin yükseköğretim alanına kakı sağlaması olumlu ve desteklediğimiz bir süreçtir. Çukurova Üniversitesinin KKTC'de kampüs açmasının yararlı bir adım olacağına inanıyoruz.

KKTC'nin bir üniversite ve turizm merkezi olarak gelişmesine katkı sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Türkiye, KKTC'ye üniversite taşırken, Türkiye'deki üniversiteleri özgür düşüncenin merkezi hâline getirecek adımların da atılması gerekir. Eğer, Türkiye'deki zihniyet, KKTC'de açılacak üniversitelere taşınacaksa bunun bir anlamı olmayacaktır. Bu kurumların KKTC'ye bir katkısı olmayacaktır.

Ben, KKTC'nin bir üniversite, bilim ve turizm adası olmasını diliyorum. Bu tasarının da bu çabalara bir katkısı olacağına inancımı belirtiyor, sizleri saygılarla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Acar.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut.

Buyurunuz Sayın Bulut. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çukurova Üniversitesinin, Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’nde kampüs açması konusundaki çerçeve anlaşmanın onaylanması hususunda partim adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye için tabii ki çok önemli, bizim bir parçamız. Değerli milletvekilleri, bir ülkenin kalkınmasında eğitim, temel göstergelerden biri. Şimdi, bir üniversitemizin, devlet üniversitesinin Kuzey Kıbrıs’a kampüs açması konusundaki uluslararası çerçeve anlaşması Mecliste görüşülüyor. Oysaki, Türkiye’nin eğitim politikalarının değerlendirilmesi, Millî Eğitim Komisyonunda görüşülmesi, önceden çocuklarını Avrupa’ya, Amerika’ya göndermek durumunda kalırken Türkiye, şimdi hem kendi içindeki üniversitelerde çocuklarını eğitirken hem de Türk coğrafyasında, akraba toplulukların bulunduğu ülkelerde onlarla iş birliğinin, anlaşmanın, kaynaşmanın sağlanması adına “Eğitimde nasıl yatırım, nasıl katkıda bulunuruz?”un bu Komisyonda değerlendirilip, olgunlaştırılıp Parlamentoya getirilmesinde fayda olacağını düşünmekteyim. Çukurova Üniversitesi gibi Orta Doğu Teknik Üniversitesi de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kampüs açmış bulunmaktadır.

Kuzey Kıbrıs, kumar turizmi ve eğitimle ayakta durmakta. Belki dünyanın en güzel sahillerine sahip, en güzel topraklarına sahip Kıbrıs’ı yakın zamanda gezip gördüyseniz, gerek tarımda, hayvancılıkta ve turizmde ne kadar sahipsiz, ne kadar yalnız olduklarını göreceksiniz. İş adamlarının olduğu kadar devletin de bu anlamda, o bölgelerin kalkınması adına, o insanlarda, yavaş yavaş Hükûmetinizin uygulamış olduğu Kıbrıs politikaları çerçevesinde, Annan politikalarını onlara dayattırarak Türkiye’ye karşı bir soğumanın, şüphenin, uzaklaşmanın doğduğu bir durumda bunun telafi edilmesi; onlarla kardeş olduğumuzun, elimizi uzattığımızda tutacağımız, bağırdığımızda sesimizi duyuracağımız ama daha ötesinde Türkiye'nin güvenliği için Akdeniz’de bir yüzer gemi gibi, uçak gemisi gibi bulunan, hem onların menfaatini olduğu kadar Türkiye'nin de menfaatini düşünerek Kıbrıs’ı çok önemsemeliyiz.

Eğitim alanında Çukurova Üniversitesinin bu çalışmasını destekliyoruz, tasvip ediyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sadece kumar oynanan bir ada, kumar için oraya gidilen bir yer olmaktan mutlaka çıkması lazım.

Ancak, üniversiteyi açarken oradaki üniversitede okuyan çocuklarımızın bazı sorunlarını da değerlendirip düşünmemiz gerekmektedir. Oradaki özel üniversitelerin almış olduğu harçlar kadar, Türkiye’den orada kampüs açan Orta Doğu Teknik Üniversitesi de hemen hemen onlara yakın harç almaktadır. Şimdi, Çukurova Üniversitesi de orada kampüs açtığında oradaki diğer üniversitelerle rekabet olmasın düşüncesiyle yapılıyor ama onların da ayakta durmasının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Okul açılırken kampüsün yanına yurtların da mutlaka düşünülmesi gerekmektedir. Öğrenciler yurt konusunda büyük sıkıntı çekmekteler, ulaşımlarını zaten özel taksilerle sağlamaktalar. Yeme, içme noktasında bölgenin fiyatlarının yüksek olduğu, Türkiye’den oraya giden öğrencilerin ailelerinin büyük bir yük taşıdıklarını da bilmenizi isterim. Bu anlamda, açılan üniversitelerin ve yeni kampüslerin, Türkiye'nin ve oradaki öğrenci potansiyelinin eğitim almak adına, huzurlu bir şekilde eğitim yapması adına bunları düşünmeleri gerekmektedir.

Öğrencilerin karşılaştıkları en önemli problemlerden biri, çocuklar, öğrenciler şaşırarak, yanlışa uyarak oralarda gazinolara gitmekteler ve “bet” adı verilen oyun salonlarına alınmaktalar. Emin olunuz,  harç paralarını orada kaybetmiş ve ailelerini çok zor duruma sokmuş öğrenciler bulunmaktadır. Tabii ki kumarın, Türkiye’de olduğu gibi, dünyanın hiçbir yerinde meşru olmaması lazım. Bilhassa eğitim noktasında, bu çocukların yanlışa sapmamaları adına, ailelerinden uzakta orada eğitim gören bu çocuklara oradaki devlet disiplininin de mutlaka uygulanması, bu gibi yerlere alınmamaları konusunda Türkiye'nin oradaki yönetimlerin dikkatini çekmesi gerekmektedir.

Ülkemizin ihtiyacı olan tıp adamının, bilim adamının yetişmesi için bu okullara ihtiyaç var. Sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne değil, akraba topluluklara, Türk dünyasına da bu tarz kampüslerin açılmasında fayda var.  Bizim en büyük zenginliğimiz, kültür sınırımız burası ama bir coğrafi sınırımız var ki, siyasi sınırımızın ötesinde bir kültür sınırımız var ki bu zenginlikte dil birliğinin sağlanabilmesi, bilimin en kolay ulaşılabilir hâle getirilmesi, oradaki öğrenci alışverişi sağlanarak Türkiye’ye, Türkiye’dekilerin diğer ülkelere giderek bu iş birliğinin oluşturulması noktasında yine Türkiye’ye büyük görevler düştüğü kanaatindeyim.

Açılacak olan kampüsün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayırlı olmasını diliyorum. Üniversitemizin bu adımını destekliyor ve alkışlıyorum. Kıbrıs’ın, Kuzey Kıbrıs’ın bu noktada bir eğitim üssü olarak dünyada marka hâline getirilmesi, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Yakın Doğu Üniversitesi, Lefke Üniversitesi ve ODTܒnün kampüsünden sonra bu açılacak kampüsle oradaki yükseköğretim kurumlarının sayılarının artmış olması Kuzey Kıbrıs’ın bir zenginliğidir ancak bu zenginliğin sağlıklı yürüyebilmesi, sağlıklı gidebilmesi adına Türkiye'nin mutlaka takibinin gerektiğini, öğrencilerin                 -belirttiğim gibi- yurt sorunlarının, oradaki sosyal haklarının, yaşantılarının takip edilmesini, Kuzey Kıbrıs’la Türkiye’deki gençlerin birbirleriyle kaynaşmalarının bu anlamda sağlanmasının yerinde olacağı, faydalı olacağı düşüncesindeyim.

Kampüsün tekrar hayırlı olması dilekleriyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bulut.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Nurdan Şanlı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Şanlı.

NURDAN ŞANLI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kuracağı kampüs anlaşmasıyla ilgili 3’üncü maddesinde söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.

Eğitime olan katkıları, faydalarını konuştuğumuz ve bu faydalarla verimliliğini çok farklı açılardan değerlendirdiğimiz bu anlaşmanın yine bütün parti grupları tarafından olumlu bir şekilde onaylanacağına inanıyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şanlı.

Şahsı adına Ankara Milletvekili Emrullah İşler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın İşler.

EMRULLAH İŞLER (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

67 sıra sayılı Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 3’üncü ve son maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım.

3’üncü maddede aynen şöyle denmektedir: “Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.” Bu söz üzerine söylenecek bir şey bulamıyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın İşler.

Soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

On dakikadır.

Sayın Bulut…

ARİF BULUT (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Sağlık Bakanına sorduğum sorunun cevabını alabilmiş değilim çünkü bu soruya verecek bir cevabı yok.

Yirmi beş yıllık bir hekimim. Bu “bıçak parası” söylemi biz hekimleri yeteri kadar yıpratmakta, yaralamaktadır. Sayın Bakanı insafa davet etmek için bu soruyu sormuştum zaten. Kutsal bir meslek olan hekimliği, hekimlik mesleğini yeteri kadar hırpaladığı kanısındayım. Sayın Bakan artık buna bir son vermelidir.

Ayrıca, emekli hekimlerin hayat standartlarını yükseltmek için emekli maaşlarının bir an önce düzeltilmesi gerekmektedir. Sayın Bakana bunu da hatırlatırım.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bulut.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Değerli Başkan.

Değerli milletvekilleri, Şanlıurfa’da sürekli elektrik kesintileri yaşanmaktadır. Bu sebeple hem halkın buzdolabı ve televizyonlarına, beyaz eşyasına zarar veriliyor. Bu ne zaman giderilecek?

Soru iki: Şanlıurfa ili Akçakale Suriye Kapısı kapatıldı ancak Kilis, Gaziantep, Hatay kapatılmadı. Ticari yönden Urfa halkı gerçekten olumsuz yönde etkilenmekte. Bu eşitsizlik nedendir? Urfa halkına bu ticari hayatta neden reva görülmekte, üvey evlat muamelesi neden gösterilmektedir?

Üçüncü soru: Şanlıurfa Havalimanı’na sisli havalarda uçaklar iniş yapamamakta. İnişi sağlayan malzeme alınmamıştır. Bu trafik güvenliği açısından, hava güvenliği açısından tehlike yaratmaktadır. Bu ne zaman giderilecektir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın Erdoğan…

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Muğla iline bir araştırma hastanesini ne zaman yapmayı düşünüyorsunuz? Yine, Ortaca ilçemizde yapılacak devlet hastanesi ne zaman yapılacaktır? Kapasitesi ne kadar olacaktır?

Yine, bu son yapılan düzenlemeyle, sağlık reformuyla devlet hastanelerinde uzman hekim kalmamıştır. Bu çerçevede Ortaca Devlet Hastanesinden 4 uzman hekim ayrılmıştır. Bunların yerine ne zaman atama yapılacaktır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Erdoğan.

Sayın Canalioğlu…

MEHMET VOLKAN CANALİOĞLU (Trabzon) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, şu anda Sağlık Bakanımız burada değil ama Sayın Bağış da sanıyorum bu konuyla ilgili cevap verebilir.

Bilindiği gibi, kamu ve üniversite hastanelerinde yoğun bakım üniteleri yetersiz ve bu nedenle hastaların çoğu yoğun bakım ünitesine giremeden hayatlarını kaybetme noktasına gelmektedirler. Bu konuda ne gibi tedbirler alınmasını Sağlık Bakanlığı düşünüyor?

Çok teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Canalioğlu.

Sayın Atıcı…

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Kanun tasarısı Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kampüs kurması ve ağırlıklı olarak Tıp Fakültesini ilgilendiren ve Diş Hekimliğini ilgilendiren bir şey, doğal olarak sorular da sağlık alanından geliyor. Sorduğumuz sorulara Sağlık Bakanı bile doğru düzgün cevap veremediği için ben soru sormaktan vazgeçiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Atıcı.

Sayın Yılmaz…

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben de Sayın Sağlık Bakanımıza soracaktım ama ne yazık ki Sağlık Bakanımız burada yok ama Sayın Bakan Sağlık Bakanından ayrıntılı bir şekilde öğrenip bilgi verebilirse çok sevinirim çünkü bu Uşak için çok önemli bir konu.

Uşak’ta iki hastanemiz var: SSK Hastanesi yani şu anki adıyla Kadın Doğum Hastanesi ve Devlet Hastanesi. Bu iki hastane 650 yatağa sahip bir hastanedir. 2009 yılında yapılan bir protokolle TOKİ’ye devredilmesi, TOKİ tarafından da 400 yataklı bir hastane yapılması, bu iki hastanenin yerinin de, şehir merkezine olan yerlerin de AVM ve konut merkezi hâline dönüştürülmesi söz konusu. Yalnız, Uşak’ın merkezindeki bu sağlık tesislerinin biz korunmasını istiyoruz ve Bakandan da, sayın AKP’li milletvekili arkadaşlarımız kanalıyla TOKİ’ye devredilmeyeceği, sağlık tesisi olarak korunacağı şeklinde bazı sözler alındığını duyduk. Bu gerçek midir? Yani bizim iki hastane yerimiz, Devlet Hastanesi ve Kadın Doğum Hastanesi yeri korunacak mıdır? TOKİ’ye devirden vazgeçilmiş midir? Diğer 400 yataklı hastanemiz de araştırma hastanesi olarak görevine devam edecek midir?

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yılmaz.

Buyurunuz Sayın Bakan.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANI EGEMEN BAĞIŞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de, Çukurova Üniversitesinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’yla ilgili bu görüşmede Hükûmetimiz mensubu Sağlık Bakanımıza yönelik soruları not ettim. Tabii, takdir edersiniz ki, kendi görev alanım Avrupa Birliği reform süreciyle bağlantılı bir soru gelmediği için bu sorulara genel olarak bir cevap vermeyi çok doğru bulmuyorum ama Hükûmet olarak biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir vatandaşının sağlık hizmetinin en iyi standartlarda kendisine sunulma hakkı olduğuna inanıyoruz.

Bu çerçevede Türkiye’de geçmişte hayali bile kurulmayacak düzenlemeleri yapan bir hükûmetin mensubu olmaktan onur duyuyorum. Eskiden hastane kapılarında saatlerce kuyruk bekleyen vatandaşlarımız şimdi diledikleri hastanede diledikleri doktora tedavi olabiliyorlar. Eğer birtakım sorunlar varsa da bunların giderilmesi için de elimizden gelen her türlü katkıyı sağlıyoruz. Aynı şekilde eczanelerden de bütün vatandaşlarımızın  ilaçlarını alabilmesi için her türlü kolaylığı cumhuriyet tarihinde en kararlı bir şekilde ortaya koyan bir Hükûmetin mensubu olmaktan da onur duyuyorum.

Sayın milletvekilimiz, emekli hekimlerin hayat standartlarının yükseltilmesini sordu. Biz sadece emekli hekimlerin değil tüm emeklilerimizin hayat standartlarını yükseltmek için de çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Bu dünyada olmazsa öbür dünyada yükseltirsiniz.

AVRUPA BİRLİĞİ  BAKANI EGEMEN BAĞIŞ  (İstanbul) –  Şanlıurfa’daki elektrik kesilmeleriyle ilgili olarak Enerji Bakanımızın sayın vekilimizi cevaplandırması…

Aynı şekilde Akçakale Kapısı’nın kapatılması konusundaki soruyla ilgili olarak da Gümrük  Bakanlığımızın kendilerini bilgilendirmesi konusunda sorularını iletme konusunda elimden gelen katkıyı göstereceğim.

Tabii, Şanlıurfa’da sisli havalarda uçakların sorun yaşaması sadece Urfa’ya has bir olay değil, Ankara’da Esenboğa Havaalanında da aynı sorunları sıkça yaşıyoruz, uçaklarımız rötar yapabiliyor. Bu da yeni yapılan bir havaalanı değil, çok eskiden yapılmış, hatta bazı uyarılara rağmen yapılmış olduğu söylenen  bir havaalanı ama inşallah onların da hep birlikte üzerine gideceğiz.

“Muğla iline bir araştırma hastanesi yapılmasıyla ilgili Sağlık Bakanlığımızın bir çalışması var mı?” Emin olmamakla birlikte Sağlık Bakanlığımızın hem Muğla iline hem Ortaca ilçesine ne gibi projeler üzerinde çalıştıklarına dair Sayın Vekilimizi, Sayın Erdoğan’ı bilgilendirmelerini de kendilerinden rica edeceğim.

Aynı şekilde hastanelerimizin yoğun bakım üniteleriyle ilgili soruyla ilgili olarak da Sağlık Bakanlığımızın bu konunun üzerine düşmesini ve Sayın Vekilimizi bilgilendirmelerini rica edeceğim.

Tabii Uşak’ta, Sayın Yılmaz’ın sorduğu iki hastanenin yerine TOKİ’nin bir projesi olup olmadığı konusunda bir bilgim yok ama TOKİ Başkanlığımıza ve Sağlık Bakanlığımıza bu konuda da sizleri bilgilendirme konusunda mesajınızı ileteceğim.

Sayın Vekilimize, Sayın Atıcı’ya da özellikle bir teşekkürü buradan sunmak istiyorum. Kendisi çok açık ve içtenlikle konunun Kıbrıs’taki bir kampüsle alakalı olduğunu, bu çerçevede sağlıkla ilgili bir soru sormayı düşündüğünü ama Sağlık Bakanı olmadığı için de sormamayı tercih ettiğini söyleyerek gerçekten çok büyük nezaket ortaya koydu. Kendisine, milletvekili bir kardeşi olarak da buradan teşekkür ediyorum, ortaya koyduğu bu samimi davranışı için de şükranlarımı sunuyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN –  Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

MUHARREM İNCE (Yalova) –  İki  dakika süre kaldı, soru sorabilir arkadaşlarımız.

BAŞKAN – 3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…

MUHARREM İNCE (Yalova) –  Sayın Başkanım, daha iki dakika süre vardı.

BAŞKAN –  Oyladım artık, kusura bakmayınız. 

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Tasarının tümünü oylamadan önce, son söz milletvekilinin olmak üzere, Sayın Genç, Tunceli Milletvekili.

Buyurunuz efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Değerli milletvekilleri, biliyorsunuz, kış şartları her tarafta büyük bir sıkıntı yaratıyor. Özellikle bizim ilimizde, doğu, güneydoğuda, bugün Muş’ta gösterdiler, insanlar büyük bir sefalet içinde. Maalesef Hükûmet buraya akaryakıt bile göndermemekte ama Tayyip Bey yedi tane uçak kullanmaktan da çekinmemektedir. Abdullah Bey, keyfi geldiği zaman, uçaklara binip Avrupaları ziyaret etmektedir. Tayyip Bey son zamanlarda hasta oldu da çıkmıyor ama Abdullah Bey her gidişinde 700-800 milyar liralık para ödüyor bir şeye arkadaşlar.

Şimdi, değerli milletvekilleri, biraz önce AKP Grup Başkan Vekili diyor ki: “Efendim, geçmişte Bülent Arınç ile Mehmet Ali Şahin kürsüyü işgal etti, siz etmeyin.”

Şimdi, değerli milletvekilleri, burada getirilen, İç Tüzük değişikliğiyle yapılmak istenen, Türkiye Büyük Millet Meclisinde muhalefetin muhalefet etme imkânlarından yoksun bırakılması. Bir tek kanunlar üzerinde 2 kişinin konuşma hakkı var. İşte görüyorsunuz, AKP’liler çıkıyor, o 2 kişilik sözü de onlar kapatıyorlar. Ondan sonra, bu İç Tüzük değişikliği çıktığı zaman, muhalefet partilerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuşma hakkı kalmıyor. Dolayısıyla, bu duruma düşmemek için muhalefet partisinin milletvekillerinin burada mevcudiyetlerini devam ettirebilmesi için muhakkak burada bu hakları kaybetmemeleri için mücadele vermesi lazım.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Zorbalıkla…

KAMER GENÇ (Devamla) – Aksi takdirde bu İç Tüzük değişikliğinden sonra artık bizim burada konuşma hakkımız kalmıyor. O bakımdan burada bizim yaptığımız, bu kürsüde konuşma hakkımızı kaybetmeme yolunda verdiğimiz meşru bir mücadeledir. İktidar partisi, bütün konuşmaları, kanunları siz alıyorsunuz.

Şimdi, bakın, arkadaşlar, geçmişte bu konuda getirilen kısıtlamaların hep önü kesildi.

Şimdi, bir kanun getirdiniz. MİT mensuplarının ve Başbakanın görev verdiği kişilerin işlediği suçlara bir masuniyet getiriyorsunuz. Bu, dünyada en vahim bir şey. Şimdi Tayyip Erdoğan yarın rakiplerine diyecek ki birtakım adamları görevlendirerek “Git bunları öldür.” diyecek. Arkadaşlar bakın, Hakkâri’de 27 askerimizin şehit olduğu gün Tayyip Erdoğan’la Ahmet Davutoğlu İsrail’in serbest bıraktığı 11 tane Hamaslıyı  İsrail’den getirtmek için özel uçak gönderdiler, o gün onlarla ilgilendiler. Ben soruyorum, o 27 askerimiz kim tarafından şehit edildi? Şimdi o karakolları birdenbire gelip de, orada tarayıp da 27 askeri öldürmek mümkün değil. Şimdi savcının… Diyor ki savcı: “Ben bununla ilgili soruşturma yapmıyorum.”

Bakın İstanbul’da bir otobüse bomba atıldı. O bombada on yedi yaşındaki kız öldü. Birileri diyor ki: “Bunları bazı MİT mensupları yaptı.” Birileri diyor ki: Bu Kızılay’da atılan bombadan 4 tane vatandaşımız öldü. Ya bunları açıklayalım diyorum. Ben iddia etmiyorum, bunları açıklayalım; savcının iddiasını açıklayalım, dolayısıyla bu meseleleri kamuoyu bilsin. Siz niye çekiniyorsunuz? Demek ki suçlusunuz, demek ki korkuyorsunuz, demek ki bu işler gelecek Tayyip Erdoğan’a dayanacak. Tayyip Erdoğan korkuyor, sorumluluktan kaçıyor ve milleti susturmaya çalışıyor.

Arkadaşlar Anayasa’nın 138’inci maddesi var. Siz namusunuz ve şerefiniz üzerine Anayasa’ya sadakat yapacağınıza yemin etmediniz mi? O 138’inci madde ne diyor: “Görülmekte olan bir davayla ilgili olarak yargıya talimat verilemez, emir verilemez.” Peki, siz getirdiğiniz kanun, teklifiyle ne diyorsunuz? Efendim, yargının açtığı soruşturmayı kesiyorsunuz. Bu hangi şeref ve namus üzerine yemin etmek demektir. Namusu ve şerefi üzerine yemin eden insanların namusuna ve şerefine sahip çıkması lazım. Bu kanun teklifini getirenlerin ve buna parmak kaldıranların bu namus ve şeref meselesi üzerinde durmaları lazım yoksa… Şimdi, siz, yarın öbür gün arkadaşlar, kimin Başbakan olacağı belli değil. Siz bir insana var olması yani bir Başbakana  “Sen suç işlersen ben seni istediğim şekilde yargılamam, korurum.” diyor. Oslo’da yapılan konuşmalar ortada, orada kimlerin ne yaptığı, PKK’yla anlaştığınız ortada, orada PKK’ya… Tayyip Bey bu laflar ortaya çıktığı zaman “Bunu kanıtlamayan şerefsiz ve alçaktır.” dedi mi? Dedi. Ondan sonra Tayyip Bey’le PKK mensuplarının görüştüğü ortaya çıktı mı? (x) Peki, şerefsiz ve alçak kim? (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Kim? Kim? Kim? Kim? (AK PARTİ sıralarından “Sen, sen” sesleri)

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Sen!

KAMER GENÇ (Devamla) - Bu lafları söyleyenler. Dolayısıyla PKK’yla sen müzakere edeceksin ama bu karakterde de insanları…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Devamla) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Süreniz tamamdır efendim, beş dakikaydı, yanlışlıkla oldu üç dakika. Beş dakikanız doldu efendim, teşekkür ederiz.

KAMER GENÇ (Devamla) – Hayır efendim, daha beş dakikam dolmadı.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) – Geç otur yerine, dırdır etme! (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen… Lütfen sakin olunuz.

Sayın Genç, lütfen yerinize geçiniz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, sataşmadan dolayı söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Bahçekapılı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

                           

(x) Bu ifadeye ilişkin açıklama 16/2/2012 tarihli 67’nci Birleşim Tutanağı’nın 230’uncu sayfasında “Geçen Tutanak Hakkında Konuşmalar” bölümünde yer almıştır.

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

2.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in Başbakana sataşması nedeniyle konuşması

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün Meclis saat 13.00’te açıldı, bu saate kadar çalışıyoruz, elbette birbirimizi eleştiriyoruz, yanlışlarımızı söylüyoruz, zaman zaman bunun dozajını da artırıyoruz ama yine de insani ilişkiyi kaybetmiyoruz ama ne yazık ki son konuşmacı üzülerek söylüyorum ki bu değerini kaybederek, her konuşmada, her kanunun görüşülmesinin sonunda bu değerini kaybederek burada Meclisin çalışmasını geriyor, milletvekilleriyle birbirleri arasında bir gerginlik yaratma ortamını sağlamaya çalışıyor. Ben kendi adıma bu konuşmacıya cevap vermeyi -beş yıldır buradayım- hiç uygun görmedim çünkü bir konuşmacıya veya bir kişiye cevap verme gereği hissederseniz en azından seviyelerinizin aynı oranda olması gerekir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Veya bir konuşmacı size herhangi bir konuda bir eleştiri sunuyorsa veya sizi bir değerler silsilesi konusunda alt sıralara koyuyorsa o konuşmacının o değerler silsilesine, o insani erdemlere, namus gibi, şeref gibi o insani değerlere sahip olması gerekir diye düşünüyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Söylediği bütün sözleri kendisine iade ediyorum.

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Hani muhatap almayacaktınız!

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - Bakın, burada 326 milletvekili var. Bu milletvekillerine 22 milyon kişi oy vermiş. Bu milletvekillerinin sayısını 22 milyonla çarpıyorum, AK PARTİ teşkilatlarında çalışan herkesin sayısıyla çarpıyorum ve aynı sözleri bu çarpımdan çıkan sonuçla size iade ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bahçekapılı.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Konuşmacı “İnsanlık seviyesini kaybediyor.” dedi. Bir de “Ben onun seviyesine inemiyorum…” Sataşmadan söz istiyorum efendim. (AK PARTİ sıralarından “Yürü!” sesi, gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen. Hitaplarınız düzgün olsun.

Sayın Genç, lütfen, kimsenin şerefiyle ve şeref ve haysiyetiyle ilgili bir konuşma yapmayınız. Çünkü herkesin şerefi...

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, ben Anayasa’ya sadakat yemininden bahsettim. “Şerefim, namusum üzerine…” Müsaade ederseniz ben cevap vereyim efendim.

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, o “İnsanlık seviyesini kaybetmemesi lazım.” dedi. Bu bir sataşma efendim. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bazı değerler vardır, hiç kimse bu değerleri ağzına alıp bir başkasını eleştirme hakkına sahip değildir. Lütfen oylamaya geçiniz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, hepiniz gayet iyi biliyorsunuz ki, ben bu kürsüden defaatle bu konuda bütün sayın milletvekillerimize  tekrar ve tekrar söylemiş bulunuyorum. Şeref ve haysiyete yönelik hiçbir konuşmanın hiçbirimize uygun düşmediğini defaatle belirttim.

Lütfen Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, zaten sataşmadan iki dakika söz veriyorsunuz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sataşma yok efendim, lütfen.

BAŞKAN – Size sataşmadan dolayı sadece bir dakika bu konuyu düzeltmeniz için.

Buyurunuz efendim.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sözünü geri alsın efendim.

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Özür dilesin Başkanım.

BAŞKAN – Şeref ve haysiyete yönelik konuşmalar yapmayınız lütfen. Herkesin şerefi ve haysiyeti…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Hayır, hayır. Şimdi iki dakika verin de bari… 

3.- Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

KAMER GENÇ (Tunceli) - Şimdi, Sayın Başkan, ben “şeref ve haysiyet”ten şunu kastettim, dedim ki: “Biz milletvekili olarak..

MEHMET CEMAL ÖZTAYLAN (Balıkesir) – Lan salak mıyız biz ne dediğini anlamayacağız!

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen dinleyiniz.

KAMER GENÇ (Devamla) – …burada görevi yaparken Anayasa'ya sadakat göstereceğimize namusumuz ve şerefimiz üzerine yemin ediyoruz.” 

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) ¬– Ne söylediğinizi duyduk.

KAMER GENÇ (Devamla) – Ben de dedim ki: “Her milletvekili bu Anayasa’ya sadakat göstereceğine göre, namusu ve şerefi üzerine yaptığı yemine sadakat göstermesi lazım.”

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) ¬– Öyle demediniz.

KAMER GENÇ (Devamla) – Bunda anormal bir şey yok ki. Yani ondan sonra…

Şimdi, değerli milletvekilleri, bakın, AKP’nin o kadar büyük suistimalleri var ki bize bunları dile getirme imkânını vermiyorsunuz, konuşturmuyorsunuz. Buyurun, geçelim televizyonlara, açık konuşalım. Bakalım, eğer zaten siz haklıysanız ben sizden özür dilemesini bilirim ama siz bu ülkeyi dikta rejimine götürdünüz; siz bu memleketi dönüştürdünüz; Türkiye Cumhuriyeti devletini yok ettiniz, itibarını yok ettiniz; Türkiye Cumhuriyeti devletini böldünüz, itibarını sıfır ettiniz.

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Geri al! Sözünü geri al!

KAMER GENÇ (Devamla) – Dışişleri Bakanınız nerede? Dışişleri Bakanınız… Biz burada uluslararası anlaşmayı konuşuyoruz, Sağlık Bakanı geliyor. Dışişleri Bakanı kimden emir almaya gitmiş? Suriye’ye niye saldıracak?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Devamla) – Bunların hesabını vermesi lazım.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) ¬– Efendim, sataşma var ama sataşmaya cevap verme gereği hissetmiyorum. Bunu da Genel Kurulun bilgisine sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bahçekapılı.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ (Devam)

2.- Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının  Uygun  Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/482) (S. Sayısı: 67) (Devam)

BAŞKAN – Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik cihazla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Oylama için iki dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Çukurova Üniversitesinin KKTC’de Kampus Kurmasına İlişkin Çerçeve Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı açık oylama sonucu:

“Kullanılan oy sayısı :   283

Kabul                        :    282

Ret                            :        1(x)

 

                       Kâtip Üye                                                               Kâtip Üye

              Muhammet Bilal Macit                                                     Fatih Şahin

                         İstanbul                                                                   Ankara”          

 

Böylece tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır. Hayırlı olmasını diliyorum.

Sayın milletvekilleri, bir saat ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 19.11

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                          

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 20.13

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 66’ncı Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Şimdi, 3’üncü sırada yer alan, Çoğaltılmış Fikir ve Sanat Eserlerini Derleme Kanunu Tasarısı ile Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

3.- Çoğaltılmış Fikir ve Sanat Eserlerini Derleme Kanunu Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/485) (S. Sayısı: 128)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

4’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/480) (S. Sayısı: 100) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 100 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sakarya Milletvekili Münir Kutluata konuşacaktır.

Buyurunuz efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulmuş bulunan bu anlaşmanın 11 Mart 2011 tarihinde imzalandığı anlaşılmaktadır. Bir çerçeve anlaşma olması nedeniyle geniş kapsamlı bir özellik arz ediyor. Atıfta bulunulan prensiplerin ve taahhütlerin çok sayıda olması, iş birliği yapılması düşünülen alanların genişliği bunu gösteriyor.

Çerçeve anlaşmalar mahiyetleri itibarıyla genel, kapsamları itibarıyla geniş tutulduklarından uygulanma süreci tarafların takibine ve hassasiyetine bağlı olarak fayda sağlayabilecek anlaşmalardır. Bu sebeple, bir taraftan bu anlaşmaların karşı tarafı olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının neleri yapmakta olduğuna ve nasıl çalıştığına bakmak gerekiyor, diğer taraftan Türkiye-Kalkınma Programı ilişkilerinin seyrine bakmak icap ediyor.

                          

(x) 100 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Birleşmiş Milletlerin temel görevlerinden biri kalkınmayı, ekonomik ve toplumsal gelişmeyi teşvik etmektir. Birleşmiş Milletler çalışmalarının yüzde 70 kadarının kalkınmaya yönelik olduğu kabul ediliyor. Dünyada barış şartlarının oluşturulması için dünya çapındaki yoksulluğun ortadan kaldırılması ve refahın artırılması arzu ediliyor.

Birleşmiş Milletler çatısı altında yer alan bir kalkınma örgütü olan UNDP, Birleşmiş Milletler bünyesinde insani gelişme alanına en çok hibe veren kuruluş durumundadır. Temelleri Birleşmiş Milletlerin genişletilmiş bazı teknik yardım programlarıyla 1958 yılında kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Özel Fonu’nun birleştirilmesine dayanıyor. UNDP 1965 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kuruldu. Ülke ofislerinin çoğunda UNDP temsilcisi Birleşmiş Milletler sisteminin bütünü adına kalkınma etkinliklerinin koordinatörlüğü görevini de yürütmüş oluyor.

Kısaca “UNDP” diye adlandırılan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının amaçlarından da kısaca söz edecek olursak, temel görevi yoksullukla mücadeledir. Birleşmiş Milletlerin kalkınma örgütü olarak bu ödevi sürdürebilir insani gelişmeyi destekleyerek yerine getirmeye çalışıyor. Yoksulluğun azaltılması yönündeki en büyük hedef 2000 yılında Bin Yıl Kalkınma Hedefleri aracılığıyla daha somut bir biçimde tanımlanmış oldu. UNDP ağı, bu hedeflere varma konusundaki küresel ve ulusal çabalar arasında bağlantılar kurarak ikisi arasında uyum sağlıyor.

Görüşmekte olduğumuz 100 sıra sayılı anlaşmada önemli yer tutan UNDP’nin, yani Kalkınma Programının Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine de kısaca bakmak zorundayız çünkü bu 100 sıra sayılı anlaşma, büyük oranda bu Bin Yıl Hedeflerine atıfta bulunuyor.

2000 yılında Birleşmiş Milletler üyeleri, yeni yüzyıl için yeni bir gündem belirledi. Bütün Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler için genel bir taahhüt niteliği taşıyan Bin Yıl Bildirgesi’ni ortaya koydular. Bu bildirge, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ilkelerini yeni bir dünya ve yeni bir bin yıla uyarlama iddiasıyla “Bin Yıl Kalkınma Hedefleri” adıyla bir hedefler silsilesi ortaya koydu. Yani UNDP’nin hedefleri, Bin Yıl Kalkınma Hedefleriyle net hâle getirilmiş oldu ve takibi kolaylaştı.

Bu hedefler şunlardan ibarettir: Birincisi, aşırı yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması; diğeri evrensel temel eğitim sağlanması; diğeri cinsiyet eşitliğinin desteklenmesi ve kadının konumunun güçlendirilmesi; çocuk ölümlerinin azaltılması; anne sağlığının iyileştirilmesi; HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele; çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması; kalkınma için küresel ortaklık geliştirilmesi.

2000 yılında kabul edilen bu hedefleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2001 yılında onayladı. Birleşmiş Milletler Sekreterliği de UNDP’den bunun dünya çapında gerçekleştirilmesi yolunda gayret sarf etmesini istemiş oldu. Aslında, Bin Yıl Kalkınma Hedefleri ile ilgili çalışmalar 1990 yılında başlamış, 2000 yılında bildirgeye girmiş, 2001 yılında da onaylanmıştır. Başlangıcı ile kabulü arasında geçen uzun süre dikkate alınırsa Bin Yıl Kalkınma Hedeflerinin zamanla sınırlandırılması arzu ediliyordu, öyle de yapıldı ve “2015 yılı” diye bir hedef belirlendi, bir sınır konuldu. 2015 yılına kadar gerçekleşmese bile hedefler, gerçekleşme yoluna girildiğinin görülmesi arzu edildi.

Özetle, Bin Yıl Kalkınma Hedefleri 8 ana hedef, 18 alt hedef ve 48 göstergeyle belirlenen bir hedefler silsilesidir. Bu hedeflere nasıl ulaşılacağını gösteren stratejilerle sağlam bir bağ kurulması gerekiyor. O bakımdan UNDP ülke ofislerinin çalışmaları bulundukları ülkelerde büyük önem taşıyor. Sözleşmede vurgu yapılan iş birliği alanlarına baktığımız zaman bu sayılan sekiz hedefe ilaveten, özellikle afet riskinin azaltılması ve kurtarma faaliyetlerinin yürütülmesi alanlarında iş birliğinin geliştirilmesi, bilgi alışverişi yoluyla UNDP ve Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi arasında ilişkilerin geliştirilmesi, TİKA ve diğer devlet kurumlarıyla ilişkilerin geliştirilmesi, şekilleri taraflar arasında ayrı bir anlaşmayla belirlenecek UNDP İstanbul Uluslararası Kalkınma ve Özel Sektör Merkezinin kurulması, yoksulluğun azaltılması ve Bin Yıllık Kalkınma Hedeflerinin ve gelişmekte olan ülkelerin diğer uluslararası mutabık kalınmış kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve sayılan birçok alanda, daha ilave edilen birçok alanda iş birliği yapılması arzu ediliyor.

Çerçeve anlaşmanın amacına baktığımız zaman, “Bu anlaşmanın genel amacı: Bin Yıl Kalkınma Hedefleri dâhil olmak üzere uluslararası mutabık kalınmış kalkınma hedeflerini gerçekleştirmede kaydedilen ilerlemeyi hızlandırmak için küresel kalkınma ortaklıklarını geliştirmek.” deniliyor, “Gelişmekte olan, en az gelişmiş ve düşük gelirli ülkelerin zorluklarının ele alınmasına katkı vermek.” ifade ediliyor, “Kalkınma iş birliğinde haricî olarak uygulanan programlar ile ulusal olarak uygulanan programlar arasında sinerji oluşturmak.” gibi amaçlar sayılıyor. Türkiye'nin, UNDP’nin bölgesel ve küresel kalkınma kapasitesine katkısını artırmak amacı ve bu anlaşmalarda tanımlanan ortaklık temelinde taraflar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi isteniyor. Sayılan bu amaçlar sözleşmenin 1’inci maddesinde sıralanmış durumda.

Burada, değerli milletvekilleri, iki nokta dikkat çekmektedir. Bunlardan bir tanesi, Türkiye'nin bir donör ülke olduğu ve küresel kalkınma ortağı olduğudur. Yani Türkiye bu anlaşma ile Bin Yıl Kalkınma Hedeflerinin gerçekleştirilmesinde zayıf ülkelere yardımcı olacak ülke olarak kabul ediliyor. Dikkat çeken bir diğer yön “en az gelişmiş ülke” tabiridir. En az gelişmiş ülke ve düşük gelirli ülkelerin zorluklarının ele alınması isteniyor. Burada çok ciddi bir çelişki gözler önüne serilmektedir. Garabet düzeyindeki bu çelişki, G20 ülkeleri arasında sayılan Türkiye'nin, en az gelişmiş ülkelerdeki sorunların çözümüne yardımcı olmaya çalışırken aynı sorunları kendisinin yaşıyor olmasıdır. O bakımdan, bu “en az gelişmiş ülke” tabiri üzerinde çok kısaca durmak gerekiyor.

Bu, iktisat literatüründe canlılığı olan, işlerliği olan bir tabir değildir bildiğiniz gibi; gelişmemiş, az gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler -bunlar da nezaket ifadeleridir- ve gelişmiş ülkeler. En az gelişmiş ülkeler zaman zaman “üçüncü dünya ülkeleri” olarak ifade ediliyor. Bu ülkelerle kastedilen, çok yüksek doğum oranları, çok yüksek ölüm oranları, çok düşük ortalama ömür ve kalkınma imkânını ve potansiyelini yitirmiş ülkelerdir.

Şimdi, Birleşmiş Milletlerin, Kalkınma Örgütü vasıtası ile bu ülkelere yardımcı olmaya çalışırken Türkiye’yi donör ülke olarak görmesi ve kabul etmesi güzel bir husustur. Ancak, bu maddelere baktığımız zaman, Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine baktığımız zaman,  ne yazık ki Türkiye’yi birçok noktada “en az gelişmiş ülkeler” diye ifade edilen ve iktisat literatüründe pek de kullanılmayan bir tabirle, Türkiye’nin bazı özellikleri bakımından nitelendirilebildiği bir duruma düştüğünü görüyoruz. Sizlerin dikkatini çekmek istediğim tezat budur. Bu hedeflerden birincisi, biraz önce saydığım sekiz maddeden bir tanesi, mutlak yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılmasıdır. Bir tarafta dünyanın 17’nci ekonomisi olma durumu, diğer tarafta G20 ülkeleri arasında bulunma realitesi, öbür taraftan AB ülkelerinin imrendiği bir ülke pozisyonunda olduğumuzun iddia edilmesi meselesi ama onun arkasından “Günde 1 doların altında geliri olan insan kalmadı.” şeklinde değerlendirmelerin Hükûmet tarafından dile getirilmesi. Bunlar çok ciddi çelişkilerdir. Türkiye gibi bir ülkede, ortalama gelirinin 10 bin doları bulduğu ve aştığı söylenen bir ülkede 1 dolarlık, 2 dolarlık günlük gelirlerden söz edilememesi gerekirdi. Sayın Ali Babacan sık sık bunu dile getiriyor. En son 26 Aralık 2011’de diyor ki Sayın Bakan: “Geliri 1 doların altında kimse kalmadı, 2 doların altında olanları da binde 2’ye indirdik.”

Değerli milletvekilleri, G20’ye katılan bir ülkenin 1 dolar, 2 dolar gibi günlük gelir tartışmalarının olmaması gerekir. Bunu ortadan kaldırmak da marifet olmamalıdır. Çünkü, 365 milyon dolar tahsis etseniz, 1 milyon insanı 1 doların altında geliri olmaktan yukarıya çıkarmış olursunuz. Bunlar başarı hikâyeleri olarak söylenmemelidir. Bunlar dile getiriliyorsa Türkiye’de genel durumun iyi olmadığı ortaya çıkar.

TÜRK-İŞ’in 2012 için ilan ettiği açlık sınırı 958 Türk lirasıdır, yoksulluk sınırı 3.123 liradır. TÜİK’in 19 Aralık 2011’deki ilanına göre Türkiye’de yoksulluk sınırının altındaki insan sayısı 16,9’dur ve yoksulluk tehlikesi altında olan, sürekli tehlike altında olan nüfus da yüzde 18 civarındadır. Dolayısıyla Türkiye mutlak yoksulluk ve açlıkla mücadele konusunda Birleşmiş Milletlere katkı yapması gereken bir ülke olarak görülürken, diğer taraftan kendisi bu sorunları yaşıyor durumdadır, birinci nokta bu.

İkincisi, ikinci hedef, herkesin temel eğitim almasını sağlamaktır. OECD’nin 2011 yılı raporunda Türkiye’de ilkokullaşma oranı yüzde 91,3 olarak veriliyor ama OECD ülkelerinin ortalaması yüzde 98,6’dır; 91,3-98,6… Türkiye burada en kötü durumdadır ve 1’inci sıradadır maalesef. 2’nci sırada olan Polonya bile yüzde 94,1’le Türkiye'nin 3 puana yakın derecede önündedir.

OECD’nin bir başka raporunda OECD ve G20 ülkeleri içinde 5-14 yaş arası okullaşma oranı 4 ülke hariç yüzde 95’in üzerindedir. Hariç tutulan bu 4 ülkeden bir tanesi Türkiye’dir. Diğer taraftan, insani gelişmişlik endeksinde 187 ülke arasında 92’nci sırada olduğumuzu biliyoruz. Eğitimdeki öğrencilerin başarı sıralamasında 65 ülke içinde 41’inci sırada olduğumuzu biliyoruz. 25 yaşındaki nüfusun aldığı ortalama eğitim açısından 187 ülke arasında 126’ncı sırada olduğumuzu biliyoruz. Dolayısıyla bu da Türkiye'nin sadece yardımcı olabileceği bir alan değil, kendisiyle ilgili düzeltmeler ve gelişmeler yapması gereken bir alan olarak görülüyor.

Üçüncü hedef, kadınların konumunu güçlendirmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirmektir. Bu konuya insan hiç girmek istemiyor çünkü Türkiye’yi en az gelişmiş ülkeler safına itecek görüntülerin maalesef burada olduğunu biliyoruz. Neresinden başlasak vicdanlar sızlıyor, hâlâ kız çocuklarını okula gönderme kampanyaları yapmak zorunda olan bir ülke pozisyonundayız. On iki yaşında satılan evlatlar, on bir yaşında çok sayıda çocuk anneler söz konusu. Kendilerine yönelik şiddet karşısında âciz kadınların sayısı çığ gibi artıyor, öldürülmekten koruyamadığımız kadın sayısı gittikçe artıyor. Bu alanda Türkiye’de gelişme mi var, gerileme mi var? Gerçekten, bu hususların ciddi şekilde tespit edilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Çocuk ölümlerini azaltmak ve anne sağlığını iyileştirmek bu hedeflerin 4 ve 5’incisidir. Çocuk ölümlerinin azaltılması konusunda Türkiye mesafe almıştır, anne sağlığının iyileştirilmesi konusunda da Türkiye mesafe almıştır ama 2010 yılı UNICEF ve Dünya Bankası kaynaklı bir araştırmaya göre beş yaş altı çocuk ölüm oranı Türkiye’de binde 18’dir. Bu oran Tunus’ta binde 16’dır, Kongo’da bile binde 16’dır, Uruguay’da binde 11’dir, İspanya’da binde 5, Yunanistan’da binde 4’tür. 18 ile bunların kıyaslanması lazım. Bu konuda gerçekten mesafe alınmıştır.

Sayın Sağlık Bakanı yok galiba. Biraz önceki sözleşme görüşülürken…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Buradayım…

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Efendim? Burada mısınız Sayın Bakan?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Buradayım, burada…

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Güzel… Evet…

BAŞKAN – Buyurunuz efendim, devam ediniz.

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) –  Biraz önce Sayın Bakan “1960’la 1990 arasında OECD ülkelerinin çocuk ölümleri ve anne sağlığında kaydettiği mesafeyi biz son sekiz senede elde ettik.” dedi.

Ciddi bir haksızlık yaptı Sayın Bakan, onu söylemek istiyorum çünkü anne sağlığı ve çocuk ölümleri meselesi Türkiye’nin çok ciddiye aldığı ve uğraştığı bir konudur. Hatta Sayın Bakan, 1965 yılındaki Nüfus Planlaması Kanunu çıkarılırken Nüfus Planlaması Kanunu’na destek sağlamak amacıyla çocuk ölümleri ve doğum yaparken ölen anneler, yani anne sağlığı meselesi öyle gündeme getirildi, o kadar tartışma yapıldı ki, onun arkasından bu konuyla ilgilenme fevkalade arttı ve o tarihlerde 50 bin olarak ifade edilen ve kayıtlarda yer alan her yıl doğum yaparken ölen anne sayısı yavaş yavaş azaltılarak, ciddi şekilde azaltılarak bugünlere gelindi. “OECD ülkeleri bunları 1960 ile 1990 arasında yapmıştı, Türkiye’de de son sekiz yılda yapıldı.” demenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Türkiye bu konuya önem vermiştir ve ciddi şekilde azalma olmuştur ama hâlen baktığımız zaman beş yaş altı çocuk ölümlerinde binde 18 oranlarında olduğumuz görülüyor. Bunun da çok sağlıklı bir yol olmadığını, iyi bir sonuç olmadığını söylemeliyiz ancak gelişmelerin devam ettiğini de ifade etmiş bulunuyoruz.

Değerli milletvekilleri, bir başka hedef, çevresel sürdürülebilirliğin sağlanmasıdır. Çevresel sürdürülebilirlikte Birleşmiş Milletler ve gelişmiş ülkelerin şöyle bir yaklaşımı vardır: Çevresel sıkıntılar büyük oranda doğal kaynakların kullanımından ortaya çıkmaktadır. Doğal kaynaklarla ilgili, Birleşmiş Milletlerdeki esasen çalışmaların çoğunun stok kaynakların dış ticaret yoluyla gelişmiş ülkelere transfer edilmesi karşısında, o ülkelerin yenilenebilir kaynaklara aşırı yüklenmek suretiyle toprak, orman, su gibi bunların yenileme gücünü ellerinden almaları, Birleşmiş Milletler açısından en üzerinde durulan bir konu olarak ikinci planda bile gelmiyor. Onu ifade etmek gerekir…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) - Zamanımız bu kadar elverdiği için…Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kutluata.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Hasan Ören. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Ören.

Geçmiş olsun diliyoruz.

CHP GRUBU ADINA HASAN ÖREN (Manisa) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerine söz almış bulunuyorum.

Tasarı üzerinde görüşmeme geçmeden önce, geçmiş dönemlerde, 22’nci Dönemde iki yıl Dışişleri Komisyonu üyeliği yaptım. Bu ikili anlaşmalar o zaman da Parlamentonun gündemine gelirdi ve çok süratli bir şekilde geçerdi. Danışma Kurulunda grup başkan vekilleri belirli bir konu üzerinde veya bazı konular üzerinde anlaşmalar yaparlardı ve bu anlaşmalar doğrultusunda da bugün önümüze gelen ikili anlaşmalar çok süratli bir şekilde geçerdi. Ama ne yazık ki AKP’nin çıraklık döneminde ortaya çıkan tablo buydu, ustalık döneminde ise farklı bir şey çıkmaya başladı; Adalet ve Kalkınma Partisi, Danışma Kurullarında anlaşmaz bir tutum sergileyerek, bugün bu Meclisten şikâyet eden Adalet ve Kalkınma Partisinin grup başkan vekilleri, aslında Meclisin sesini kesmek ile Meclisi zorlamak ve halkın iradesini de Meclise yansıtmak isteyen muhalefetin de sesini kesmek istiyor.

Değerli arkadaşlarım, eğer bir ailede mutluluk var ise ailenin mutluluğu sokağa yansır. Bir siyasi partide demokrasi var ise, parti içi demokrasi var ise o parti içi demokrasi ülkenin demokrasisine yansır. Ama gördüğümüz kadarıyla Adalet ve Kalkınma Partisinin ileri demokrasi anlayışı yani ileri demokrasi anlayışının makyajı artık yavaş yavaş akmaya başlamıştır. Ne kendi partisi içerisinde demokrasi anlayışı vardır ne Türkiye’deki halk iradesine dayalı, halkın iradesinin temsilinin yapıldığı Parlamentoda demokratik hakların kullanılmasına müsaade etmez duruma gelmiştir.

Bu Parlamentonun üye sayısı 550. Sayın Adalet ve Kalkınma Partisinin grup başkan vekili çok sık bir şekilde, Meclis Başkanının arkasındaki “Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Milletindir.” yazısını göstermektedir. Eğer gerçekten egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin ise milletin iradesiyle hepimiz buraya geliyor isek bu Parlamentonun 8 milletvekili cezaevindedir. Acaba, gerçekten Adalet ve Kalkınma Partisinin milletvekilleri rahat uyuyabiliyorlar mı? Üç yılını doldurmuş Parlamentonun üyeleri, Parlamento üyesi oldukları tescil edilmesine rağmen içeride yatıyorlar. Peki, hangi ileri demokrasi? İleri demokrasi anlayışı bu olabilir mi? Onlar halk iradesiyle, halkın oylarıyla seçilmediler mi? Sayın Başbakan ne söylüyordu? Kendi yasağı kalkar iken ve kalktıktan sonra söylediği şuydu: “Damdan düşenin hâlinden damdan düşen anlar.” Sayın Başbakan damdan düşenlerden biriydi. Allah’tan, damın yüksekliği çok olmadığından dolayı sadece ayağı kırıldı, o ayağı kırıldığında da Cumhuriyet Halk Partisi yetişti; yetişmesinin bir tek nedeni vardı: Halk iradesi kimin arkasında ise o  halk iradesine saygı duymak gerekli diye, o gün Adalet ve Kalkınma Partisinin oyu yetmemesine rağmen, 367’nin üzerinde Anayasa değişikliği ile Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’ın milletvekili olmasına vesile olduk. Şöyle de sorabilirsiniz:  “Peki, bundan pişman mısınız?” Asla pişman değiliz. Biz onu Recep Tayyip Erdoğan’a yapmadık, halk iradesine olan saygımızdan dolayı yaptık, bugün olursa yine yaparız. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, Sayın Başbakan ne diyor? “İçeridekileri kurtarmak için hâkimlere telefon mu açayım?” Sayın Başbakan, hâkimlere falan telefon açma, size ne yapıldıysa sizin döneminizde, Cumhuriyet Halk Partisinin halk iradesine olan saygısından dolayı size verdiği destekle Anayasa’yı değiştirdik ve size milletvekili olma yolunu açtık, hak ettiniz onun için açtık çünkü halk iradesi vardı. Şimdi, hâkimlere telefon açmanı istemiyoruz, kendinden olursa açarsın, aç, o bizi ilgilendirmiyor ama bugün içeride 8 milletvekili arkadaşımız var ise, Anayasa değişikliğiyle veya ilgili maddeye küçük bir fıkra eklenmek ile dışarıya çıkacaklar ise, artık üç yıldan beri dosyalar üzerinde karartacakları hiçbir şey kalmamış ise şimdi gelin, bütün siyasi partilerin desteğiyle Anayasa’daki değişikliği yapalım, Sayın Başbakanın hiçbir şekilde bir hâkime telefon açmasına ihtiyaç kalmadan o arkadaşlarımızı da evimizin içine alalım. O arkadaşların arkasındaki oylar da halk iradesidir ama buraya geldiğinde ne yazık ki parti içi demokrasiyi işletemediğinizden dolayı buna gücünüz yetmez, yetmez çünkü yetebilmesi için özgür iradenizle burada oy kullanmanız gerekli. Nasıl kullanacaksınız? Kullanmanız mümkün mü? Gelişiniz belli.

MURAT YILDIRIM (Çorum) – Kendine bak.

HASAN ÖREN (Devamla) – Kendime bakarsam mahcup duruma düşersin, kendime bakar isem mahcup duruma düşersin. Cumhuriyet Halk Partisinin içerisinde parti içi demokrasi var.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Tabii, tabii!

HASAN ÖREN (Devamla) – Cumhuriyet Halk Partisinin içerisinde hâkim huzurunda kurulmuş sandıklarla gelen milletvekilleri var.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Ya, bütün televizyon, parti içindeki demokrasinizi tartışıyor herkes, hâl⠓var” diyorsunuz.

HASAN ÖREN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bakınız, milletvekilliğini anlarım, belediye başkanlığını anlarım, hatta il genel meclisi üyesini anlarım, hatta il başkanını anlarım ama artık AKP’nin içerisinde bir ilçede 3 tane ilçe başkan adayı çıkıyor ise genel merkeze sınava çağırıyorsunuz, genel merkezde sınavdan geçirip teke düşürüp geriye gönderiyorsunuz. Nasıl bir adalet? Nasıl bir demokrasi anlayışı?

MUHARREM İNCE (Yalova) – İleri demokrasi!

HASAN ÖREN (Devamla) – Gerçekten içinize siniyor mu? Uzlaşma mı bunun adı? Kim onları kontrol ediyor?

Ben Manisa Milletvekiliyim. Turgutlu ilçesi Türkiye’deki en büyük 5 ilçeden birisi. 6 tane Adalet ve Kalkınma Partisinin ilçe başkan adayı çıktı. Ankara’ya çağırdılar hemen, bir dakikada. Ankara’ya geldi. Hangi zihniyet, hangi düşünce, hangi yetkili, hangi yetenekli arkadaşımız sınavdan geçirdiyse on dakika sonra sınavı geçen, avukat olan arkadaşımız dışarıya çıktı, dedi ki -sanki demokrasi kahramanı- “Adalet ve Kalkınma Partisi 5 arkadaşımızı eledi, benimle göreve devam.” dedi ve seçim yaptınız orada. Niye seçim yaptınız? Zaten tek aday. 2 aday olan yerlerde hiçbir zaman seçim yapmıyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, artık makyaj düştü. İnsanlar Adalet ve Kalkınma Partisinin demokratik anlayışını görmeye başladılar. Ne yaptınız?

VELİ AĞBABA (Malatya) – Hasan Ören ön seçimle seçildi, bir tane ön seçim var mı burada?

HASAN ÖREN (Devamla) – Ne yaptınız?

VELİ AĞBABA (Malatya) – Hasan Ören ön seçimle seçildi, var mı bir tane sorsana.

HASAN ÖREN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, 29 ilde hâkim huzurunda ön seçim yaparak geldik, şimdi kurultayımızı yapıyoruz, şimdi 81 ilde yapacağız. Genel Başkanımıza saygımız olacak, Genel Başkanımıza sevgimiz olacak ama Genel Başkana dokunarak biz sevap kazanmayacağız. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler) Biz kazanmayacağız.

Şimdi, burası nedir? Parlamento. Bu Parlamentoda televizyon kanalları şu an veriyor mu? Vermiyor. Peki, TRT 3 niye kuruldu, Meclis TV? Meclisin yayınlarını versin… Halkın seçtiği, halkın iradesinin yansıdığı Parlamentoda vekillerin ne yaptığını takip etme hakkı yok mudur bu insanların? Bakınız, TRT 3 yayınları Meclis TV’nin üzerinden yapılıyor. Meclis TV’de 57 kişi çalışıyor. Meclis TV’ye bağlı, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir müdürlük var. 8 kameraman var, 8 muhabir var, 5 yönetmen var, 5 montajcı var, 31 teknik ve büro elemanı çalışıyor. Yirmi dört saat yayın yapan bir kanalda bile bu kadar insan çalışmıyor. Yayınları kestiniz, bu rakamlar azaldı mı? Azalmadı. Yani demek ki tasarruf amacıyla kesmemişsiniz. Peki, benim ve bütün Türkiye’deki insanların, özgür iradelerimizle hangi kanalı açıp da seyretme hakkımızın olduğunu hepimiz bildiğimize göre, 19.00’dan sonra seçtiği vekilleri denetleme hakkı yok mudur iktidarıyla, muhalefetiyle? Yani Hakan Şükür’ün nostaljik maçlarını mı seyretmek durumundadır insanlar, yoksa Tanju Çolak’ın 1989’daki Fenerbahçe-Galatasaray maçını mı seyretmek zorundalar? Niye kestiniz arkadaşlar? Ne oldu, neresinde problem çıktı?

AKİF ÇAĞATAY KILIÇ (Samsun) – İnternetten yayınlanıyor ya.

HASAN ÖREN (Devamla) – Yani bu kürsüden insanlar gelip sizi anlatmayacaklar mı? Siz insanlara, bu ülkede yaşayan seçmene yaptıklarınızı bu kürsüden anlatmayacak mısınız? Anlatmayacaksınız çünkü anlatma hakkınız yok. O zaman, muhalefetin sesini kesmek lazım.

3’üncü kanalı kapattınız, 3’üncü kanalda şu an hiçbir şekilde izleme olasılığı yok.

Evet, şimdi arkadaşımız der ki: “İnternetten izleyen arkadaşlarımız var.” E, İnternetten izleyen arkadaşlarınız var ama belki senin hanımın izleyemiyor, belki seçmenin izleyemiyor. Ben buradan sizin yaptıklarınızı anlatacağım ki o seçmen anlayacak. Ama aradaki farkı kaçırıyorsunuz. Aradaki fark şu: Sizin bu kürsüye ihtiyacınız yok, sizin bu kürsüden halka söyleyecek bir şeyiniz yok, söylemekle gelebileceğiniz bir makam yok. Sadece dokunarak, sadece çanta taşıyarak, sadece Sayın Başbakanın lütfuyla buraya oturacaksınız ama bizde öyle değil. Ben buraya çıkmak zorundayım; anlatmak koşuluyla seçildim. 15 bin insan sandığa girdi, 45 adayın içerisinden seçilerek geldim. Öyle sizin yaptığınız gibi temayül yoklamasıyla değil, hâkimin huzurunda seçilerek geldim. Onun için diyorum ki; bu kürsüde bizim konuşma hakkımız var, sizin olmayabilir, sizin talebiniz olmayabilir ama bizim talebimiz var. Bu talebi kısıtlama hakkınız yok.

Değerli arkadaşlar, şimdi…

MURAT YILDIRIM (Çorum) – Erzincan’da çantayı kim taşıdı onu söyle sen.

HASAN ÖREN (Devamla) – Ben, konuşmacının her zaman konuşmasında laf atan olursa konuşmanın iyi olduğuna inanırım. Biraz daha laf atarsan moralim daha iyi olacak.  (CHP sıralarından alkışlar)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Manisa, karıştırdın Manisa Milletvekili.

MURAT YILDIRIM (Çorum) – Hayır, çantayı taşıyanlar CHP’liydi.

VELİ AĞBABA (Malatya) - Sayın Ören, atamayla mı geldin temayülle mi geldin!

HASAN ÖREN (Devamla) – Gelmeyenlerin hepsine gelecek şimdi, 81 ilde size de örnek olacağız. Bu ülkenin lokomotifi, demokrasi lokomotifi Cumhuriyet Halk Partisidir. Bunu herkes görecek, katkımız olacak. Yani siyasi partilerin ülkeye katkısı olması gerekli, Cumhuriyet Halk Partisinin de katkısı olacak hiç merak etmeyin.

Şimdi, televizyonda Meclisin sesi soluğu kesildi, muhalefetin sesi kesildi. Haftada bir gün tüm siyasi partiler grup toplantısı yapıyordu. Yani, halkla ilişkiyi kurup, halkla iletişimi kurup, hafta içerisindeki değerlendirmeleri genel başkanlar çıkıp sunum yapıyordu, bunun neresi rahatsız etti sizi? Neresi rahatsız ediyor bu olayların, anlamakta güçlük çekiyorum. Biriniz lütfen şuraya çıksın söylesin “Biz grup toplantılarında genel başkanların konuşmalarını Türkiye’ye vermemekle şu kazancı sağlıyoruz, Meclisi konuşturmamakla bu kazancı sağlıyoruz” diye birileri bir şey söylesin; ama hiç birinizin bu kürsüye gelip sadece görev itibarıyla beş dakikalık konuşmalarınızı bir dakika yaparak, görevinizi savarak bu iş olmaz arkadaşlar ve orada da bitirdiniz. Şimdi genel başkanların konuşmasını da kestiniz, yetmedi; çünkü kafanızın arkasındaki düşünce başka arkadaşlar. Makyaj akmaya başladı, gerçek yüzünüz ortaya çıkıyor. Şimdi İç Tüzük dayatmasına geldiniz

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – On yıldır aynı şeyi söylüyorsunuz, on yıldır.

HASAN ÖREN (Devamla) – Ne istiyorsunuz İç Tüzük’le? Muhalefetin sesi kesilsin. Niye keseceksiniz? Yani niye kesiyorsunuz? Sayın Grup Başkan Vekilim, eğer siz çıkaramadığınız yasa varsa bir söyleyin, yardımcı olalım. Bütün yasaların hepsini çıkarıyorsunuz. 1.535 maddelik Türk Ticaret Kanunu’nu çıkardınız ama o zaman kalfalık döneminizdi, daha ustalık dönemine geçmediğiniz için danışma kurullarında bir mutabakat sağlıyordunuz, o mutabakata da ihtiyacınız yok, Kasımpaşalının buna ihtiyacı yok.

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Hasan Bey, hangi anlaşma üzerinde konuşuyorsunuz?

HASAN ÖREN (Devamla) – Şimdi hangi noktaya geldik? Hangi noktaya geldik şimdi? İç Tüzük’te diyorsunuz ki: Onar dakika fazla konuşmanız, beş dakika konuşun. Neden? Neden beş dakika konuşacağız? Demek ki siz yasaları çıkarmakla ilgili zamanı iyi kullanamıyorsunuz veya zaman yetmiyor. Zaman yetmiyorsa kolayı var. Sayın grup  başkan vekillerim kolayı var zaman yetmiyor ise, işte muhalefet burada, cuma günü çalışalım, cumartesi günü çalışalım, pazar günü çalışalım, pazartesi  çalışalım.

AHMET AYDIN (Adıyaman) –  Bu hafta başlıyoruz çalışmaya.

HASAN ÖREN (Devamla) – Neden üç gün içerisinde muhalefetin sesini kesmekle ilgili bir gayret içerisinde oluyorsunuz? Bunu halka anlatamazsınız, anlatamayacağınız için zaten geriye çektiniz.

AHMET AYDIN (Adıyaman) –  Hafta sonu çalışacağız.

HASAN ÖREN (Devamla) – Getirir iseniz aynı şeyle karşılaşacaksınız. Bu kürsü halkın kürsüsü, halkın milletvekilinin sesini kesme hakkı size verilmemiştir.

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) –  Hangi anlaşma üzerinde konuşuyorsunuz?

HASAN ÖREN (Devamla) – Sayın bakanlarım veya grup başkan vekillerim ikide bir buraya gelip “halk iradesi, halk iradesi…” Arkadaşlar, siz halk iradesiyle geldiniz de biz başka bir şeyle mi geldik? Bize oy veren insanlar, cezaevinde  yatan  Mustafa Balbay’a oy veren insanlar halk değil miydi sizin gözünüzde? Ama ötekileştirmekte ustasınız, ötekileştirmeyi çok seviyorsunuz. Size oy veren yüzde 49 sizden, diğerleri öteki. Ötekinin sesi de çıkacak burada.

Sizin gibi oy alıp da buraya gelen çok partiler oldu: Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi. Onlar da bu kürsülerde çok şeyler söyledi. Onlar söyler iken, iktidar iken bu muhalefetin koltuklarında da Sayın Bülent Arınç oturuyordu, burada Salih Kapusuz oturuyordu. Bizim yaptığımızın 10 kat fazlasını yapıyorlardı ama o günün muhalefeti veya iktidarı, onların halk iradesine dayalı bir siyaset yaptığını gördükleri için, hiçbir şekilde, sizin gibi, 50 kişinin üzerine 200 kişi yürümediler. (CHP sıralarından alkışlar) Hayatımda ilk defa gözünüze baktım, ilk defa hayatımda o çehrenizi gördüm. O çehrede iyi şey yok, o çehre insanları korkutucu bir çehre. Ona sahip olan Adalet ve Kalkınma Partisinin gerçekten gerçek yüzü gözükmüştür. Burada muhalefeti konuşturmadığınız zaman, bilin ki bir gün sizi de konuşturmayacaklar ama asla öyle bir zamanın gelmesini istemiyoruz.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Yarım saattir konuşuyorsun be!

HASAN ÖREN (Devamla) – Bugün iğne kendinize biraz battı, biraz battı iğne kendinize. Şimdi, yeni MİT yasasını getiriyorsunuz. Ne oldu, hani hukuka karışmayacaktık, hani hukuka saygılı olacaktık? Bu ülkenin terörüyle ilgili, devletin mensupları dahi olsa, kışkırtma veya buna benzer olayların içerisine girdiğinde bu makamları sorgulayacak kimse olmayacak mı? Hani saygılıydınız? Ne oldu, Deniz Feneri’nde aldığınız savcılara soruşturma başlattınız. Şimdi, Hakan Fidan’la ilgili ve diğerleriyle ilgili soruşturma başlatan savcıyı da görevden aldınız.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Biz almadık, savcı aldı, savcı…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – İtalyan savcısı aldı, onlar almadı!

HASAN ÖREN (Devamla) – Hangi adaletten bahsediyorsunuz, hangi demokrasiden bahsediyorsunuz? Neresi üzerinizde duruyor? Hiçbir yeri üzerinizde durmuyor. Anlamıyor mu? Anlıyor halk, anlıyor. Sizin de olacağınız, tabelayı indireceksiniz, tıpkı dün indirenler gibi, tabelayı indireceksiniz.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Basmadan ipek elbise olmaz!

HASAN ÖREN (Devamla) - O tabela indikten sonra yerinize başka birileri gelir.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – O tabelayı indirmeye gücünüz yetmez!

HASAN ÖREN (Devamla) –  Bizim gücümüz yetmez, halkın gücü yetecek, bizim asla gücümüz yetmez, halk iradesinin gücü yetecek. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)  Onun için bilin ki yaptığınız demokratik değil. Dün siz bunları yapar iken demokrasi olacak, muhalefet sesini biraz yükselttiğinde, muhalefet sizinle ilgili biraz konuları gündeme getirdiğinde sinir olacaksınız, kızacaksınız. Yok böyle bir şey! Demokrasiyi ilk önce içinizde yaşayacaksınız. Öyle dokunmakla falan sevap kazanılmıyor, kafanızda fikirlerinizi hayata geçirdiğinizde sevap kazanılır, doğruyu yaparak sevap kazanılır. Muharrem İnce’ye dokunmakla sevap kazanmam ben, kazanamam, Tayyip Erdoğan’a da dokunursam kazanamam. Demokrasiden ayrılmayacağız…(CHP sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ören.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ya, bir ameliyatlı olmasaydın kim bilir nasıl perişan edecektin bunları; ameliyatlı, ameliyatlı perişan ettin yani.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, sataşma var, söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bahçekapılı. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

4.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Manisa Milletvekili Hasan Ören’in partisine sataşması nedeniyle konuşması

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Hiçbir zaman bu kürsüden bir başka partinin iç işlerine karışılmasını doğru görmedim, hiçbir zaman da benim grubumdaki milletvekili arkadaşlar diğer partilerin iç işleriyle ilgili olan konularda bu kürsüden bir söz söylemedi ama madem söyleniyor, o zaman bizim de biraz söyleyeceğimiz şeyler var.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Hiç söylemediniz, ne Atatürk kaldı, ne İsmet İnönü kaldı, söylemediğiniz şey mi kaldı!

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - Mesela, diyorlar ki: “AK PARTİ’de parti içi demokrasi yok, bizde var.” O zaman ben size soruyorum: Gazetelerden okudum, televizyonlardan dinledim, mesela, 12’nci maddeniz varmış sizin tüzüğünüzde, Manisa’da bir gecede 1.600 tane üye olmayan kişiyi birdenbire aday yapmışsınız bir gecede, ön seçimde listeler altüst olmuş.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Cumhuriyet Halk Partisine çok talep var orada.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - Mesela, soruyorum: Kaç tane il ve ilçeyi görevden aldınız? Mesela, soruyorum: Diyarbakır’daki ilçe veya il örgütünüzü kayyum mu yönetiyor, Cumhuriyet Halk Partisinin yetkilileri mi yönetiyor? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Mesela, soruyorum: Bir başka partiye üye olan -yani AK PARTİ oluyor bu parti- bir kişiyi teşkilatlarınızda göreve getirdiniz mi, getirmediniz mi? Şimdi biz bunları sorma gereğini hissetmiyoruz ama…

OKTAY VURAL (İzmir) – Ya, siz CHP’nin genel sekreterini bakan yaptınız!

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - …madem konu açıldı biz de konuşalım dedik, o bapta söyledim.

Şimdi, Hakan Şükür arkadaşımla ilgili de bir söz söylemek isterim. Sayın Muharrem İnce ve Sayın Konuşmacı Hakan Şükür ile ilgili burada bir iki şey söyledi. Bakın, çok kötü bir şey vardır, burada olmayan kişiyle ilgili konuşmak hiç doğru bir şey değildir.

HASAN ÖREN (Manisa) – Olsun canım, niye gelmiyor? Bize ne yani!

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) – Hakan Şükür hasta, rahatsız ve evinde. Eğer yüreğiniz varsa, gücünüz varsa, o arkadaşımız burada olduğu zaman aynı sözleri tekrar edersiniz, o zaman cevabınızı alırsınız.

Ha bir de şöyle  bir şey var.  Diyorsunuz  ki: “TRT 3’te  sözümüz  kesildi.”  E  be  kardeşim,  biz 12 Haziran  seçimlerine  gitmeden  önce  TRT bangır bangır yayın yapıyordu. Ne yaptınız, ne aldınız 12 Haziran seçimlerinde? İşinize mi yaradı TRT 3? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASAN ÖREN (Manisa) – Size ne? Size ne?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - Mesele o değil. Mesele nedir biliyor musunuz arkadaşlar: Sözünüzün olması, vizyonunuzun olması ve halka değmenizdir. Bunu yaparsanız inanın çok kârlı çıkarsınız diyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bahçekapılı.

HASAN ÖREN (Manisa) – Sayın Başkanım, Manisa’yla ilgili 12’nci maddeden yapılan üyeleri söyledi, aldığı bilgiyi de bize sordu. Ben de gerekli cevabı vermek istiyorum. Gerçek nedir bilmesi için gerekli cevabı vermek istiyorum. Yani 1.600 rakamını vererek benim bulunduğum ilde Cumhuriyet Halk Partisinin 12’nci maddeden 1.680 tane kayıt yaptığını söyledi. Doğru beyan değildir.

BAŞKAN – Düzeltmek istiyorsunuz.

Buyurunuz Sayın Ören.

Yeni sataşmaya mahal vermeyiniz.

5.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın partisine sataşması nedeniyle konuşması

HASAN ÖREN (Manisa) – Değerli arkadaşlarım, Sayın Grup Başkan Vekilimiz Manisa’daki Cumhuriyet Halk Partisiyle ilgili bilgiyi nereden aldı bilmiyorum.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Gazetelerde okudum, televizyonlarda izledim.

HASAN ÖREN (Devamla) – Gazetelerden okuduğunuz doğruysa, bakın önünüzdeki gazetelere, o gazetede yazılanların birçoğu sizin şimdi iktidar olmamanızı gerektiriyor. Yani gazeteden okuyup da bir Grup Başkan Vekili buraya gelip…

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Soruyorum.

HASAN ÖREN (Devamla) – Soruyorsan, ben de cevabını vereyim.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bakın, sizin Grup Başkan Vekiliniz var ya, her hafta gazetelerden buraya bir liste getiriyor.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, tekrar bana sataştı.

HASAN ÖREN (Devamla) - Sayın Grup Başkan Vekilim, Manisa’da eğer 12’nci maddeden sizin söylediğinizin yarısı kadar, sizin söylediğinizin dörtte 1’i kadar eğer 12’nci maddeden kayıt olduysa ben bugün milletvekilliğimi bırakacağım. Ama sizden de bir şey istiyorum. Bana itimat edersiniz, meslektaşınız, milletvekiliyiz.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Tabii ki ederim.

HASAN ÖREN (Devamla) - “Aldığım bilgi doğru değildir. Özür diliyorum, kusura bakmayın.” demenizi istiyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Teşekkür ederim, sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ören.

OKTAY VURAL (İzmir) – Özür dileyecek mi efendim?

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Bahçekapılı adımı zikrederek açıkça, aleni bir şekilde bana sataştı. İzin verirseniz cevap vereceğim.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Bir şey demedim. Ben “Hakan Şükür burada.” diye konuşuyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) – CHP mesajı aldı.

BAŞKAN – Buyurunuz. Yeni sataşmalara mahal vermeyiniz.

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Tamam da sataşma yok ki zaten, söz veriyorsunuz.

6.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın şahsına sataşması nedeniyle konuşması

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bahçekapılı, “Başka partilerden gelenleri partinizde yönetici yaptınız.” dediniz. Siz, CHP’nin genel sekreterliğini yapmış kişiyi bakan yaptınız. (CHP sıralarından alkışlar)

Yani, Abdülkadir Aksu doğma büyüme AK PARTİ’li mi? Cemil Çiçek doğma büyüme AKP’li mi? Siz doğma büyüme AKP’li misiniz? Beraber aynı partide görev yapmadık mı?

AHMET AYDIN (Adıyaman) – AKP değil, AK PARTİ.

OKTAY VURAL (İzmir) – Beraber yürüdünüz siz o yollarda.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Sayın Bahçekapılı, şimdi, bir başkası… Kusura bakmayın, ben, Sayın Hakan Şükür’ü bu kürsüde aylık takibe aldım.

VELİ AĞBABA (Malatya) – Mehmet Sağlam “Beni saymadı.” diyor.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Ben yapacağım, kusura bakmayın. Bakın, 4 komisyon toplantısının 3’üne katılmamış; 35 açık oylama yapılmış, 25’ine katılmamış.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Buradaydı.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Hiç soru önergesi vermemiş, hiç araştırma önergesi vermemiş, 1 defa yerinden bir dakikalık konuşma yapmış. 11 milyarlık maaşı beğenmemiş, 200 milyar liraya gitmiş televizyonda yorum yapmış.

Ben dilekçe vermişim bu Meclis Başkanlığına “Balgat’ta Ömer Seyfettin Lisesi’nde dersler boş geçiyor. Ben fizik öğretmeniyim. Sabahtan Meclis yok. Sabahtan gideyim, ücretsiz olarak ders vereyim.” Yazdım Meclis Başkanlığına, Sayın Bülent Arınç’a yazı yazdım. Bana verilen cevap şu…

AHMET AYDIN (Adıyaman) – Özel ders verebilirsiniz.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Bana verilen cevap şu: “Öğretmenlik yürütmenin denetiminde olan bir iştir yani bakanlık müfettişleri gelir seni denetler. Dolayısıyla, sen yasamanın bir üyesisin, öğretmenlik yaparsan müfettiş seni denetleyeceği için yürütmenin emrine girmiş olursun, bunu yapamazsın.” diyor.

Ben, bu milletin çocuklarına, boş geçen derslerine ücret almadan öğretmenlik yapmak isteyeceğim, Meclis Başkanı bana izin vermeyecek, Hakan Şükür’e 200 milyar liraya ayda yorum yaptıracaksınız. Yazık ya! Yazık! Hangi vicdan bunu kabul eder? (CHP sıralarından alkışlar)

OKTAY VURAL (İzmir) – AKP vicdanı.

MUHARREM İNCE (Devamla) –  Hangi hukuk? Hangi İç Tüzük?

Tokat Milletvekilimiz Sayın Orhan Düzgün Meclis Başkanlığına müracaat etti, “Ben doktorum, cerrahım.” dedi, “Ben de sabahtan öğleye kadar doktorluk yapmak istiyorum.” dedi. “Hayır, sen doktorluk yapamazsın.”

Kusura bakmayın beyler, ben Hakan Şükür’ü görmek için burayı kapatıp TRT3’te Hakan Şükür’ün futbol maçlarını seyredemem, böyle bir şey yok. Gelecek bu kürsüye, buradan konuşacak.

İki, 11 milyar lira maaşı beğenmeyecek, 200 milyar liraya yorum yapacak, “Başbakan ona izin vermiş.”

Bir kere, Başbakan izin veremez. İzin makamı Meclis Başkanıdır. “Bana Genel Başkanım izin verdi.” diyor. Başbakanın böyle bir yetkisi yok. Bizler, genel başkanların marabası değiliz, öyle bir şey yok. (CHP sıralarından alkışlar) Biz, yasamanın bir üyesiyiz. Bizim yapacağımız bir işe Meclis Başkanı izin verebilir bize. Biz yasamanın bir üyesiyiz. Nasıl böyle bir izin verebilir Başbakan, Sayın Hakan Şükür’e?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın İnce.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Böyle bir izin veremez. Ayda bir bu tartışmayı bu kürsüden açacağım.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. (CHP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın İnce.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, bir düzeltme yapacağım, sataşma yapmayacağım.

BAŞKAN – Hangi konuda?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Şimdi, benimle ilgili olarak ve Sayın Ertuğrul Günay’la ilgili olarak CHP’li olmamıza rağmen AK PARTİ’de olduğumuza ilişkin bir beyanda bulundu. Onunla ilgili bir düzeltme yapacağım sadece.

BAŞKAN – Buyurunuz; yeni sataşmalara mahal vermeyiniz ve bu son olsun lütfen. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

7.- İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin şahsına ve partisine sataşması nedeniyle konuşması

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Şimdi, Muharrem İnce, yanlış anlattım herhâlde veya yanlış anladın ama yanlış anlattım kabul edeyim. Ben “Hakan Şükür veya bir başka arkadaşımızı eleştirmeyin.” demedim. Hakan Şükür burada olduğu zaman eleştirirseniz o zaman da cevaplarınızı haklı olarak almış olursunuz.

HALUK AHMET GÜMÜŞ (Balıkesir) – Gelmiyor ki eleştirelim.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Ama getireceğim, merak etmeyin.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - Bunu söylemiştim ama siz farklı anladınız, o sizi ilgilendirir.

Şunu söylemek istiyorum: Sayın Muharrem İnce dedi ki: “Siz de bir zamanlar CHP’deydiniz, şimdi AK PARTİ’desiniz.”

Bakın, ben geçmişte CHP’de oldum, SHP’de oldum, şimdi AK PARTİ’deyim çünkü SHP, CHP’nin söyledikleriyle yaptıkları arasında korkunç bir fark vardı.

OKTAY VURAL (İzmir) – AKP, CHP’nin söylediklerini mi yapıyor?

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (Devamla) - CHP “Ben sosyal demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten yanayım.” diyordu ama bunları gerçekleştiremiyordu. Ben AK PARTİ’ye geldiğim zaman CHP’yle yollarımı çoktan ayırmıştım. Ben bu partideyim. Bu partide olduğuma gurur duyuyorum. Çok iyi bir karar verdiğimi düşünüyorum. Sizlere de bunu öneriyorum, biliyor musunuz?

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bahçekapılı.

OKTAY VURAL (İzmir) – Efendim, biz de öğrenmiş olduk, AKP eski CHP’nin yapmak istediklerini yapıyor. Demek sağ gösterip sol vuruyorlar.

BAŞKAN – Lütfen, sakin olunuz.

VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) KANUN  TASARI VE TEKLİFLERİ (Devam)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/480) (S. Sayısı: 100) (Devam)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, şahsı adına Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can.

Buyurunuz Sayın Can. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 100 sıra sayılı Kanun Tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü Sayın Hasan Ören burada AK PARTİ’nin iç işlerine karıştı, biz kurultaylar partisi Cumhuriyet Halk Partisinin iç işlerine karışıyor muyuz? Karışmıyoruz. Biz işimize bakıyoruz, biz hizmete devam ediyoruz.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Birleşmiş Milletler arasında kalkınma programına ilişkin bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmanın evveliyatı, 1950 yılı 22 Ağustosunda Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere kaydıyla beraber yüz altmış ülke ortaklık anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma… 11 Mart 2011 tarihinde Türkiye bir protokole dercetmiştir. Bu protokolde demokrasinin geliştirilmesi, yoksulluğun yarı oranında indirilmesi ve bu konuda gayret gösterilmesi, çevre ve sürdürülebilir kalkınma, kadın haklarının güçlendirilmesi, özel sektörün geliştirilmesiyle ilgili faaliyetler yer almaktadır. Bu faaliyetlerle ilgili şartnamelerine de baktığımız zaman, TİKA’yla birlikte bu iş birliği yürütülecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son dönemde Türk dış politikası uluslararası kamuoyunda dikkatle izlenir hâle gelmiştir. Küresel gelişmelere ve ulusal önceliklerimize paralel olarak Orta Asya, Kafkaslar, Orta Doğu, Balkanlar ve Afrika’da yeni açılımlar gerçekleştirilmiş; dünyanın her noktasını dikkatle izleyen, kucaklayan, bütünleştirici bir yaklaşım benimsenmiştir. Dış politikada alanındaki bu açılımlara paralel olarak gerçekleştirilen iş birliği projeleri beş kıtaya yayılmıştır. AK PARTİ 12 Haziran seçimlerinde Türkiye genelinde her 2 seçmenden 1’inin oyunu alarak yüksek bir oranla 3’üncü kez bir parti olarak demokrasi tarihimizde örneği az görülebilir bir başarıyı sergilemiştir. 12 Haziran seçimlerimizde milletimiz AK PARTİ’nin gerek yurt içinde gerekse yurt dışındaki politikalarına onay vermiştir. İç politikadan dış politikaya, ekonomiden demokratikleşmeye kadar her alanda milletimiz AK PARTİ’nin politikalarına güvendiğini bir kez daha teyit etmiştir. İçine kapanmış, dünyayla arasına duvarlar örmüş bir ülkenin iç politikada istikrarı, ekonomide büyümeyi, demokratikleşmede reformları gerçekleştirmesi beklenemez.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; aynı şekilde ekonomisi zayıf, istikrarsız, güven zemininden uzak bir ülkenin dış politikada elinin güçlü olması da beklenemez. AK PARTİ hükûmetleri dokuz yıl boyunca işte bu hassas dengeyi gözetmiş, tek alanda değil, her alanda koordineli, uyumlu bir çalışmayla topyekûn gelişmeyi Türkiye’ye yaşatmıştır. Aktif dış politikamızın sıfır sorun ilkesinden, başta ekonomi olmak üzere, Türkiye’de her alanda, her boyutta yansımalarını görmekteyiz.

Bakınız, sıfır sorun susmak değildir, onaylamak değildir; sessiz, tepkisiz kalmak asla değildir. Biz, başta bölgemiz olmak üzere barışı tesis etmek için her zeminde, her fırsatta azami gayret gösterdik. Bütün komşularımızla sorunları masaya yatırdık ve aktif şekilde sorunların çözümü için çaba sarf ettik. Ancak bunu yaparken bölgemizde olsun, dünyada olsun haksızlıklara, zulme, çatışmalara, katliamlara, yoksulluğa ve gelir adaletsizliğine, hukuksuzluğa göz yummadık. Afganistan’daki insanı, Gazze’deki insanı da bir can olarak gördük. Afrika için, Somali için, Libya, Mısır, Tunus, Filistin için seferber olduk. Haiti için, Şili için, Gürcistan için de seferber olduk. Dinine, mezhebine, derisinin rengine, yaşadığı toprağın altındaki madenlere, petrole, elmasa bakmadan insana sadece insan olduğu için sahip çıktık, hakkını savunduk. Birileriyle ters düşeriz diye bakmadık, birilerini karşımıza alırız diye de tedirgin olmadık. Aziz Türk milleti de AK PARTİ’nin bu samimi politikalarına gereken desteği verdi, dış politikadaki başarılarımızı onayladı ve AK PARTİ’yi tek başına iktidara getirmeye devam etti.

Birileri kürsüden geliyor ve burada AK PARTİ’yi acımasızca eleştiriyor ama hâlâ muhalefet olmaya devam ediyorlar. Siz muhalefet olmaya devam edin, biz hizmete devam edeceğiz diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ  sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Can.

Şahsı adına İstanbul Milletvekili Mehmet Doğan Kubat.

Buyurunuz Sayın Kubat. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET DOĞAN KUBAT (İstanbul) – Sayın Başkanım, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte olan 100 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde şahsım adına görüşlerimi ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler küresel kalkınma ağı olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, 166 ülkede çeşitli ortaklarıyla birlikte toplumlara kendi buldukları çözümlerde yardımcı olarak onların ulusal ve küresel kalkınma çabalarına destek vermeyi hedefleyen bir kuruluştur.

UNDP Türkiye faaliyetlerini üç öncelikli alanda yoğunlaştırmış bulunmaktadır. Bunlar demokratik yönetişim yani halkın yönetim ve karar süreçlerine etkin biçimde katılımı için kapasite geliştirme, ikincisi yoksulluğun azaltılmasına yönelik eylem ve politika geliştirme, üçüncüsü ise çevre ve sürdürülebilir kalkınmadır.

2000 yılının Eylül ayında yeni bin yılın başlangıcında New York’ta yapılan Bin Yıl Zirvesi’nde dünya liderleri yüksek beklentili bir gündem üzerinde uzlaşmışlardır. Zirvede kabul edilen Bin Yıl Bildirgesi’nde 21’inci yüzyılın uluslararası ilişkiler açısından zorunlu görülen temel değerler özgürlük, eşitlik, dayanışma, hoşgörü, doğaya saygı ve ortak sorumluluk olarak tanımlanmıştır. Liderler, küreselleşmenin tüm insanlık için olumlu bir güce dönüştürülmesi ve bu ortak değerlerin yaşama geçirilmesine yönelik 8 hedef, bunlar Bin Yıl Kalkınma Hedefleri olarak nitelendirilen bu hedefleri belirlemişlerdir.

Liderler özgürlük, demokrasi ve insan hakları konularındaki taahhütlerinin yanı sıra 2015 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere kalkınmaya ve yoksulluğun azaltılmasına yönelik olarak 8 hedef belirlemişlerdir. Bu hedefler: Aşırı yoksulluğun ve açlığın azaltılması, evrensel temel eğitimin sağlanması, cinsler arası eşitliğin sağlanması ve kadınların yapabilir kılınması, çocuk ölümlerinin azaltılması, ana-çocuk sağlığının iyileştirilmesi; AIDS, HIV, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi; çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması, kalkınma için küresel bir ortaklık geliştirilmesi.

Bildirgede bu hedeflere ulaşmada başarının, her ülkede insanların kendi iradelerine dayalı demokratik ve katılımcı yönetişim olarak tanımlanan iyi yönetişime bağlı olduğu belirtilmekte ve Gündem 21’de belirtilen sürdürülebilir kalkınma ilkelerine verilen destek de vurgulanmaktadır.

UNDP, Bin Yıl Kalkınma Hedefleri konusundaki küresel görev alanına paralel olarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine, Bin Yıllık Kalkınma Hedeflerinin ulusal ölçekte teşviki ve bunlara odaklanılması konusunda artan ve çok yönlü destek sağlamayı sürdürmektedir.

UNDP, ayrıca yerel düzeyde Bin Yıllık Kalkınma Hedeflerinin olabildiğince gündelik yaşam ile bağlantılı ve görünür bir duruma getirilmesi açısından Bin Yıllık Kalkınma Hedeflerinin yerelleştirilmesinin önemini küresel ölçekte de kabul etmektedir. Bu itibarla, Türkiye ile UNDP arasında birçok alanda mevcut iş birliğinin ileriye götürülmesi, çeşitlendirilerek derinleştirilmesi, ilişkilere ivme ve stratejik boyut kazandırılması, Türkiye’nin millî kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesinde ulusal kalkınma iş birlikleri programları ve haricen uygulanan programlar arasında bir sinerji oluşturulması ve UNDP’nin bölgesel ve küresel kalkınmayı destekleme kapasitesine Türkiye’nin katkısının artırılması amacıyla, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşması imzalanmış. Bu anlaşma ile iki taraf arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi amaçlanmıştır.

Bu anlaşmanın ülkemize, milletimize hayırlı olmasını temenni ediyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kubat.

Tasarının tümü üzerinde soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Sayın Tanal…

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkan.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı İdari Teşkilatı Yasası’na göre istihdam edilen personelin, 15 Ocak-15 Şubat 2012 tarihleri arasında çalıştığı hâlde, sigortası yattığı hâlde, müstafi duruma düşmediği hâlde maaşı ödenmemektedir. Meclis çalışanları Meclisi icraya verirse Meclisin itibarını zedelemekten çekinmiyor musunuz? Bu ayıplanacak bir durum değil midir? Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Tanal.

Sayın Alpay…

ŞUAY ALPAY (Elâzığ) – CHP’li Milletvekili Arkadaşımız kürsüden hitap ederken özellikle AK PARTİ içerisindeki adaylık meselelerine bilgisizce, en azından hafif tabirle bilgisizce müdahale etmişti. Şöyle bir örnek vereyim: Sadece Elâzığ’da Alacakaya ilçemiz, Palu, Kovancılar ve Sivrice ilçemizde ikişer aday gayet demokrat bir ortamda yarışmışlar. Bunlar AK PARTİ Genel Merkezine çağırılmamış. Hemen geçen hafta da Elâzığ’da merkez ilçe kongremizi yaptık. Merkez ilçe kongremizde de 2 aday gayet demokratik bir hava içerisinde ve olgunlukla yarıştılar. Bu en azından eksik bilgiye dayalı talihsiz cümleler üzerine bu örneği AK PARTİ’deki demokrasi açısından Elâzığ örneği üzerinden vermek istedim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Alpay.

Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Ben Sağlık Bakanına bir soru sormak istiyordum, zannedersem Genel Kurulun içinde geziyordur.

1 Ocak 2012’de Adana’da Numune Araştırma ve Eğitim Hastanesi kuruldu. Bunun içinde acil servis yok, kan merkezi yok, çocuk merkezi yok. Şimdi, Hürriyet gazetesi dün veya geçen hafta şöyle diyor: “Yeni taşınan, açılan hastane tekrar ihaleye çıktı. Bu nasıl bir iş? Ben Sağlık Bakanından bunu öğrenmek istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Halaman.

Sayın Canalioğlu…

MEHMET VOLKAN CANALİOĞLU (Trabzon) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Çevre ve Şehircilik Bakanı değerli hemşehrim de burada. Kendisi de, bilmiyorum konuyu yakinen takip edebildi mi? Bu taşeron işçileriyle ilgili olarak, gerçekten zor şartlarda insanlar çalışıyorlar ve bu çalışma sonucu da hak ettikleri maaşı alamadıkları gibi geç alıyorlar. Örneğin, Trabzon’da taşeron işçilerinin hâlen maaşlarını alamadığı yönünde bilgiler bize iletilmişti. Bu konuda Sayın Bakanımızdan da ilgi bekliyoruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Canalioğlu.

Sayın Türkkan…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Benim sorum Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar Beyefendi’ye. Kocaeli Kandıra Akçaova ve çevresindeki 30 köyü su havzası olarak içine alacak olan Sungurlu Barajı Projesi yürürlükte midir? Yürürlükte ise ne zaman yapılacaktır? Köylülerin mağduriyetlerini gidermek için devlet tarafından istimlak yapılarak arazilerin ederlerinin ödenmesi konusunda çalışmalarınız olacak mı?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Türkkan.

Sayın Acar…

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Belki konuyla ilgili değil ama çok önemli olduğuna, bütün milletvekillerini ilgilendirdiğine inanıyorum.

Biliyorsunuz, Türkiye Büyük Millet Meclisi Teşkilat Kanunu değişti, 18 Aralıkta değişti. Diğer kurumlardan geçici görevlendirme yoluyla gelen danışman ve sekreterler bu ay maaş alamıyor. Neden? Nedeni şu: Bürokratik yazışmalar tamamlanamadı. Burada danışman ve sekreterlerin bir kusuru var mı? Yok. Burada bizlere yardımcı oldular mı? Evet oldular. Peki, böyle bir hak kaybı yaşanmasının haklı, makul bir açıklaması var mı? Yoktur. Bu konu, düzeltilmesi gereken bir konudur. Kendilerinin bir kusuru ve eksiği yoktur. Tamamen bürokratik süreçlerin yavaşlığından bu sorun yaşanıyor. Bunun bedelini kusuru olmayanlara ödetmenin anlamı yok ve burada görevli danışman ve sekreterlerin maaşlarının gecikmeden ödenmesini herkesten talep ediyorum.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Acar.

Sayın Eyidoğan…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanımız buradayken kendisine birkaç soru tevdi etmek istiyorum.

Bursa’da Doğanbey diye bir mahalle var. Bu mahallede 4 bin kişinin şu anda mağdur olduğu -2007’den beri evlerine girmeyi bekleyen- TOKİ uygulaması var. Bu 4 bin kişinin mağduriyeti konusunda Sayın Bakan ne düşünüyor?

Ayrıca, Bursa’da Akçağlayan ve Gürsu Dışkaya’da kentsel dönüşüm adı altında uygulamalardan ortaya çıkan mağduriyetler var. Sayın Bakanın bilgisi var mıdır?

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Eyidoğan.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Mahmut Tanal’ın sorduğu “15 Ocak 2012’den sonra çalışanların SSK’ları ödeniyor fakat maaşları verilmiyor…” Bunu  inceleyip yazılı olarak cevap vereceğimi arz ediyorum.

Elâzığ Milletvekili Sayın Alpay’ın sorusuna da aynı şekilde yazılı olarak, inceledikten sonra cevap vereceğimi arz ederim.

Sayın Halaman’ın ifade ettiği Numune Hastanesindeki eksikliklerle ilgili yapılan ihaleyle de ilgili olarak Sağlık Bakanımıza konuyu iletip bunun da cevabını temin edeceğim.

Trabzon Milletvekili Sayın Canalioğlu’nun “Taşeron işçiler maaşlarını alamıyor…” Bunlar hangi işçilerse, hangi kurumun işçileridir bunu bize tam, net olarak  bildirirse bunların da mağduriyetlerini giderme noktasında gerekli çalışmayı yaparız. Bunu da arz ediyorum.

Kocaeli Milletvekili Sayın Lütfü Türkkan’ın “Kocaeli Kandıra Sungurlu’daki baraj yapılması yürürlükte midir?” diye sorusu var. Bunu da inceledikten sonra kendisine yazılı olarak cevabını takdim edeceğim.

Antalya Milletvekilimiz Sayın Acar’ın yine “Geçici görevliler maaşlarını alamıyorlar…” Devlet kurumlarında, kamu kurumlarında böyle bir bilgim yok benim. Belki Meclistekilerle ilgiliyse belki prosedür tamamlanmamıştır, prosedür tamamlanınca maaşlarını zamanında ödeyeceğiz. Yoksa bir para olmamasından dolayı veya başka bir durumdan dolayı maaş ödememe söz konusu değildir. Bunda da gene, detaylı olarak bize sorusu olursa çok daha net bir bilgi takdim ederim.

Milletvekilimiz Sayın Haluk Eyidoğan’ın Bursa’daki konuyla ilgili sorduğu Doğanbey’de yapmış olduğumuz kentsel dönüşümde yaklaşık 4 bin kişi hak sahibidir. Burada tabii ki şehrin merkezinde olması hasebiyle arsa bedelleri, yine oradaki hak sahiplerinin yahut arsa sahiplerinin arsa bedelleri yüksek olduğu için konut fiyatları biraz yüksek çıkmıştır fakat konut fiyatlarının maliyet bedeli üzerinden Sayın Başbakanımızın yetkisinde olan yüzde 30 indirim yaptıktan sonra bunu kendilerine vereceğiz. Burada yüzde 90-95 vatandaşlar tarafından anlaşma sağlanmıştır, bir mağduriyet söz konusu değildir, vatandaşlar şu anda memnundur.

Yine Akçağlayan ve Gürsu’da da yapılan projeler kentsel tasarım projeleridir, bunlar kentsel dönüşüm projeleri değildir. Burada da yine yapılan sosyal konut projelerdir, vatandaşlarımıza on yıl, on beş yıl vade ile verilmektedir.

Arz ederim.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Vatandaş mektup yazıyor bize, feryat ediyor!

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) –Eğer burada ben cevap veremediysem onları detaylı olarak… Sorunuz var zaten, yazılı bu konuda sorunuz vardı, ona da yazılı cevap vermiştim, yine yazılı olarak tekrar detaylı sorarsanız çok daha detaylı cevap veririm.

Çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakan, iki soru daha var, vaktimiz de var.

Sayın Canalioğlu…

MEHMET VOLKAN CANALİOĞLU (Trabzon) – Ben Sayın Başkanım, Sayın Bakanıma şunu iletmek istiyorum: Sordu, teşekkür ediyorum. Trabzon Tıp Fakültesinde çalışan taşeron işçisi arkadaşlarımızdan böyle bir teklif gelmişti.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Canalioğlu.

Sayın Elvan…

LÜTFİ ELVAN (Karaman) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum.

Biraz önce sorulan soruya bir açıklık getirmek istiyorum -Meclis personeline yönelik olarak- Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı olarak.

Devlet memuru olarak çalışıp da danışman olarak, milletvekili danışmanı olarak göreve başlayan arkadaşlar için herhangi bir kayıp söz konusu değildir. Burada bir yanlış anlaşılma söz konusu zannedersem. Devlet memuru olan arkadaşlar 15 Ocak itibarıyla 15 Ocak-15 Şubat dönemine ait olan maaşlarını ilgili kamu kurumlarından aldılar. 15 Şubat itibarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde göreve başlayan milletvekili danışmanları sözleşmeli statüye geçmelerinden dolayı… Biliyorsunuz, devlet memurları maaşlarını peşin olarak alırlar, sözleşmeli olanlar ise hak ettikleri aydan sonra o maaşı alırlar. Dolayısıyla sözleşmeli statüye geçmelerinden dolayı 15 Şubat yerine 15 Mart tarihinde maaşlarını alacaklardır. Dolayısıyla ne sigorta primi açısından ne de maaş açısından herhangi bir kayıp söz konusu olmayacaktır.

Teşekkür ediyorum.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Şu an bir ay maaşsızlar! Borç alıyorlar, bir aydır maaşsızlar, kredi alıyorlar.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elvan.

Sayın Öz…

ALİ ÖZ (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

2008 yılı içerisinde Mersin’in Gülnar ilçesinde birkaç tane köyü beraber içerisine alan, 4 bin-5 bin hektar civarında ciddi bir orman yangını olmuştur. Bu orman yangınında 60-80 kadar hane kayboldu. Bunun dışında, o bölgede yaşayan köylülerin tamamen hayvanları da telef oldu. 2-3 tane de can kaybımız olmuştu o zamanki orman yangınında.

TOKİ’nin yapmış olduğu evler hâlen sahiplerine uygun fiyatlarla devredilmemiş olup bir kısmı da özellikle bu kış ayında üstü akar bir şekilde ortada kalmıştır. Bu konuyla ilgili bir araştırma yapıp köylünün mağduriyetini gidermeyi düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Öz.

Sayın Ağbaba…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Başkan, bugün bir gazetede -“gazeteci” demiyorum, gazetecilere hakaret olur!- “Tövbe, hem özürlü hem CHP’li” diye Şafak Pavey için bir yazı yazmış gazeteci olduğunu iddia eden birisi. Burada o gazeteciyi kınıyorum, o gazeteciyi kınıyorum.

Geçtiğimiz günlerde nefret suçlarıyla ilgili bir kanun teklifi vermiştim, bu kanun teklifinin de ne kadar önemli olduğunu, bugün okuduğum yazıda o suçlamayı, o hakareti görünce daha anlamlı olduğunu düşündüm.

Meclisten bu kanunun kabul edilmesini diliyor; bu gazeteciyi bir milletvekili olarak, bir insan olarak kınıyorum, onu protesto ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ağbaba.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI ERDOĞAN BAYRAKTAR (Trabzon) – Sayın Canalioğlu’nun dediği, Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde taşeron uhdesinde çalışan işçilerin maaşlarının, ücretlerinin verilmediği noktasında. Buradaki sistem şudur Sayın Başkan, değerli milletvekilleri: KTÜ tarafından bedel taşerona ödeniyor. O ay eğer işçilerin maaşlarını vermiyorsa, ikinci ay tüm işçilerin maaşlarının ödendiğine dair temiz belgesi getirmiyorsa taşerona ödeme yapılmıyor. Maaşlar ödendikten sonra hak edişler taşerona ödeniyor. Bu bakımdan, işin işleyişi gereği bir aylık bir mağduriyet söz konusu olabilir, ikinci ay mutlaka taşeron bu çalıştırdığı işçilerin maaşlarını ödemek zorundadır. İkinci ay eğer ödemezse kesinlikle kendilerine hak ediş ödenmemektedir. Bunu özellikle burada ifade etmek… Bir takip edelim, önümüzdeki ay ödenmezse bunların biz ödemesini temin ederiz. Saygıyla arz ederim.

Yine, diğer taraftan Sayın Öz’ün Mersin’deki orman yangınıyla ilgili… Konuyu ben bilmiyorum şu anda, TOKİ’nin yaptığı konutların ne şekilde verildiğini, onu inceleyip yazılı olarak kendilerine takdim edeyim.

Sayın Ağbaba da açıklama yaptı; açıklaması için kendisine teşekkür ediyorum.

Tekrar saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KALKINMA PROGRAMI ARASINDA ORTAKLIK ÇERÇEVE ANLAŞMASININ ONAYLANMASININ

UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 11 Mart 2011 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşması”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – 1’inci madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sedef Küçük.

Buyurunuz Sayın Küçük. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA SEDEF KÜÇÜK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 100 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde söz aldım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, kendisine iki temel misyon belirlemiştir. Bunlardan ilki, yoksulluk olmaksızın büyümenin sağlanmasıdır. Ülkemizde gelir dağılımının giderek bozulduğu ve nüfusun yüzde 16,9’unun yoksulluk sınırının altında yaşadığı hepimizin malumudur. İşte, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, yoksulluk altında ezilen bu kesimler için yoksullukla mücadele stratejileri oluşturmaya çalışmaktadır. UNDP, dünyada yürüttüğü böylesi sürdürülebilir mücadele programlarında pek çok başarıya imza atmıştır. Bu açıdan bu anlaşma ülkemiz için de faydalı olacaktır.

Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın temel misyonlarından bir diğeri ise demokratik yönetişimdir. Bu misyonu da ekonomik kalkınmaya ilişkin misyonu kadar önemlidir, belki de daha önemlidir. Geçtiğimiz haftalarda Sayın Cumhurbaşkanı Birleşik Arap Emirlikleri’nde demokrasi ve özgürlük çağrısı yaptı, “Düşünce özgürlüğü alanı kirlenirse diğer alanlarda ne yaparsanız yapın gözükmez.” dedi. Sayın Cumhurbaşkanının yaptığı saptama gerçekleri yansıtmaktadır, doğrudur. Düşünce özgürlüğünden nasibinizi almamışsanız, insanlarınız fikirlerini özgürce ifade edemiyorsa bütün yaptıklarınız nafiledir. (CHP sıralarından alkışlar)

Ancak şunu da tespit etmek gerekir: Gençlerin konser bileti sattı diye terör örgütüne üyelikten yargılandığı bir ülkede insan haklarından söz edemezsiniz. Parasız eğitim istediler diye öğrencilerin hapse atıldığı bir ülkede ifade özgürlüğünden, protestonun bir hak olduğundan söz edemezsiniz. Bunların olduğu bir ülkede bırakın ileri demokrasiyi, kâğıt üstünde bile demokrasiden söz edemezsiniz. (CHP sıralarından alkışlar) Başka ülkelerde demokrasinin sorunlu olduğundan bahsetmek, insan haklarından dem vurmak bize kendi demokrasimizin sorunlarını görmezden gelme hakkı vermez. Sizce de, başka ülkelere demokrasi dersi verirken ülkemizde demokrasi isteyenlerin, basın özgürlüğü isteyenlerin terör suçuyla hapishanelerde olması garip bir çelişki değil mi?

Değerli milletvekilleri, dünyada en çok terör suçlamasıyla yargılama yapan ülkelerden biriyiz. Hidroelektrik santrallerine karşı çıkan köylüleri de, basılmamış kitapların yazarlarını da, Kadınlar Günü’nde yürüyüş yapan gençleri de terör suçlamasıyla yargılayabilen bir ileri demokraside yaşıyoruz. Hatta, o kadar ileri bir demokraside yaşıyoruz ki Sayın İçişleri Bakanına göre, bu ülkede sanatçılar sanatlarıyla, bilim insanları makaleleriyle terör suçu işlemektedir.

Biz ileri demokrasiden geçtik, sıradan demokrasiye bile razıyız. Hani şu Batı ülkelerinde olan, ifade özgürlüğünün sonuna kadar kullanılabildiği, herkesin terör suçlusu sayılmadığı, hukuk devleti kurallarına göre yönetilen, üniversitelerin ve basının özgür olduğu, sıradan bir demokrasiye özlem duyuyoruz çünkü bakıyoruz, sıradan demokrasilerde hükûmeti eleştirdi diye gazeteciler işlerinden olmuyor. Sıradan demokrasilerde muhalefete mensup milletvekilleri tutuklu değil. Sıradan demokrasilerde ana muhalefet partisi lideri hakkında “Yargının çarpıklığına işaret etti, adaletin işleyişini eleştirdi.” diye fezleke düzenlenmiyor. Eleştiri sıradan demokrasilerde bir haktır, ileri demokrasimizde olduğu gibi, hükûmetin veya bir başkasının sunduğu bir lütuf değildir! Görünen o ki ileri demokrasimizde eleştiriye tahammül yoktur.

Sayın milletvekilleri, elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görürmüş. Özel yetkili mahkemeler de her sesini çıkaranı, her muhalefet edeni terörist olarak görmeye başladı. Gençlerin taktıkları aksesuarlardan, duvara astıkları posterlerden birer terör suçu yaratıldı. Yazılmamış kitaplar suç unsuru oldu. İnsanlar konuşmaya, eleştirmeye korkar oldular. İşte, yaratılan ileri demokrasi budur. Doğal olarak, ileri demokrasi böyle olunca basın özgürlüğü de buna uygun gelişiyor.

Bakınız, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün basın özgürlüğü listesinde Türkiye 179 ülke arasında 148’incidir. Rusya’nın, Kazakistan’ın, Kenya’nın, Tanzanya’nın gerisindeyiz. İnsan Hakları İzleme Örgütünün yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan raporunda, Türkiye’de terörizm tanımının çok geniş ve ucu açık tutulduğundan, hakkında yeterli delil olmayan kişilerin bile ceza aldıklarından, gazeteciler ve yazarlar hakkında sürekli davalar açıldığından, ifade özgürlüğünün baskı altında olduğundan söz ediliyor.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri yazdığı raporda “Adaletteki aşırı gecikmeler genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.” diyor. Şimdi, vicdanı olan bir kimse kalkıp “Hayır, bu raporlar yalan söylüyor, demokrasimizde sorun yok, basın özgür, yargı bağımsız, gençler ifade özgürlüğünü sonuna kadar kullanıyor.” diyebilir mi? Bunları diyemiyorsak mızrak çuvala sığmıyor demektir, bunları diyemiyorsak bu ülkede hukuk işlemiyor demektir. Hukuk devletini değerli kılan, yurttaşları arasında eşitliği sağlamasıdır. Eğer, bir devlet yurttaşlarını keyfî uygulamalara maruz bırakıyorsa, kişiye özel kanun çıkarıyorsa, kanun önünde eşitliği sağlayamıyorsa bunun adı “hukuk devleti” olmaz, bunun adı “keyfiyet” olur.

Değerli milletvekilleri, uygulamaya baktığımızda, özel yetkili mahkemelerin eski devlet güvenlik mahkemeleri gibi istedikleri zaman her muhalefet edeni terör örgütüne üye olmaktan, yardım ve yataklık etmekten hapse attığını görüyoruz. Özel yetkili mahkemelerin her yerde terör örgütü bulurken her nedense Hrant Dink cinayetinde bir örgüt bulamadığını görüyoruz. Bu cinayette ihmali olanların, raporlara inat, terfi ettiğini görüyoruz. Uygulamaya baktığımızda, Deniz Feneri sanıkları tutuksuz yargılanırken başka davalarda herkesin ısrarlı bir biçimde tutuklu yargılandığını görüyoruz; 12 Eylül yönetiminin çıkardığı kanunların, yönetmeliklerin hâlâ uygulandığını görüyoruz. Bu yüzden, haklarında kesin hüküm olmayan gençlerin üniversitelerden atıldığını görüyoruz. Bunlar “Sağlık olsun, bizim demokrasimiz de bu kadarmış.” denilecek uygulamalar değildir. Bir ülkede adalet sistemi yanlış işliyorsa her şey yanlış işliyor demektir. İnsanlarınızda adalet duygusunu incitiyorsanız sisteminizi tartışmalı hâle getiriyorsunuz demektir.

Değerli milletvekilleri, kuşkusuz, 21’inci yüzyıl Türkiye’si bunların yaşandığı bir Türkiye olmamalıdır. Gelin, hepimizin şikâyetçi olduğu bu sistemi çağdaş ülkelerde nasıl işliyorsa o hâle getirelim. Gelin, bu ayıptan Türkiye’yi kurtaralım.

Ancak biz bu çağrıları yaparken, bir bakıyoruz ki iktidar partisi yalnızca toplumsal muhalefetin değil, Mecliste de muhalefetin sesini kısmak için bir çaba içinde. Hem her fırsatta millet iradesinden söz edeceksiniz hem millet iradesini temsil eden milletvekillerinin konuşmalarını kısıtlayacaksınız; bu, dünya üzerinde hangi demokraside görülmüştür? Böylesi kerameti kendinden menkul bir demokrasi anlayışına nerede rastlanmıştır? Ortada bir inandırıcılık sorunu vardır, ortada bir demokrasi sorunu vardır.

Değerli milletvekilleri, uzlaşma, demokrasi kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Uzlaşma olmadan yaptığınız kanunlar hayat bulamaz, toplumun dertlerine çare olamaz. Geçtiğimiz hafta biz Mecliste konuşma özgürlüğünü savunurken, kürsünün onurunu yalnızca muhalefet için değil, tüm milletvekilleri için, gelecek için korurken bize uygulanan şiddet böylesi bir uzlaşmazlığın sonucudur, “Ben yaptım, oldu.” mantığının sonucudur. Türkiye’yi susan bir Türkiye hâline getirmeye hiçbirimizin hakkı yok.

Yapılmak istenenleri tüm halkımızın gördüğünü ve tarih önünde hepimizin sorumlu olduğunu hatırlatıyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Küçük.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Türkkan.

MHP GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu üzerinde Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini aktarmak üzere söz aldım. Bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Arasında Ortaklık Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu üzerine konuşmamın özünü ülkemizin ekonomik veriler üzerine yoğunlaştırmakta yarar var diye düşünüyorum. Hükûmetinizin sahip olduğu yoğun medya desteği ve iktidar olanaklarıyla ekonomide bir başarı hikâyesi anlatmakta ve milletimizi de bu masala inanmaya zorlamaktasınız.

Değerli milletvekilleri, 2002 sonunda yani çıraklık döneminizin başlangıcında şöyle bir ekonomi devraldınız: Büyüme yüzde 6’nın üstüne çıkmıştı.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Eksi 9’du.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Enflasyon bir yıl öncesine göre 39 puan birden düşerek yüzde 30’un altındaydı. Kamunun borçlanma faizleri de bir yılda 30 puanın üzerine düşmüştü. Kısa sürede mali disiplin sağlanmış, bankacılık sistemi yeniden yapılandırılmış, şirketler kesimi verilen desteklerle yeniden ayağa kalkmış ve güvenilirliğini kazanmıştı.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Niye sandığa gömüldünüz?

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – İşte, AKP böyle bir ekonomiyi ve güven uyandıran bir ekonomik programı devralmıştı. Hükûmetiniz de bu sayede, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcınızın da söylediği gibi, ekonomiyi otomatik pilota bağlamıştınız.

Çıraklık dönemini böyle geçirdiniz ancak değişen dünya şartlarını göremediniz ve ekonomideki kırılganlıkların birikmesine neden oldunuz. 2007’de, kalfalığınızın hemen başında ise ekonomik türbülansa girmeye başladınız. Şimdi bunları bazı göstergelerle anlatmak istiyorum.

Çıraklık döneminizde Türkiye 149 gelişen ve yükselen ekonomi içinde gelirini en hızlı artıran 44’üncü ekonomi oldu. 2007 yılında başlayan kalfalık döneminizden bugüne kadar ise ekonomiyi 98’inci sıraya gerilettiniz. Yani kalfalık döneminizde 54 ülke büyüme yarışında Türkiye’yi geçti.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Çin’den sonra 2’nci sıradayız.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Kalkınma yarışındaki durumumuzdan bahsetmek istiyorum size. Birleşmiş Milletlerin insani kalkınma raporlarına göre, Türkiye siz iktidara gelmeden hemen önce, 2000 yılında 80’inci sırada; çıraklık döneminizin sonunda, 2007 yılında da 85’inci sırada; kalfalığı bitirdiğiniz 2011 yılında ise 92’nci sıraya düşmüş.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – O rakamları nereden aldınız?

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Adında “Kalkınma” olan bir partinin iktidarında Türkiye kalkınma yarışında sürekli irtifa kaybetmiş, “Kalkınma” sadece partinizin tabelasında kalmış.

İşsizlik cephesinde ne var bir bakalım:

ADEM YEŞİLDAL (Hatay) – Doğru söylemiyorsun!

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Gelişen ve yükselen 71 ekonomi içinde Türkiye, iktidarı devraldığınızda işsizliği en yüksek 36’ncı ekonomiydi. İktidarınızda Türkiye işsizlik sıralamasında on dört basamak birden tırmandı; kalfalık döneminizin sonunda işsizliği en yüksek 22’nci ekonomi oldu. Başarı bu mudur, sizler bunu başarı mı sayıyorsunuz?

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elazığ) – Türkiye’den mi bahsediyorsunuz?

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) - Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı verilerine göre, Türkiye, 2010 yılında çalışma çağındaki nüfusun iş hayatına girmesi ve bunlara istihdam sağlanması bakımından teşkilatın en son sıradaki üyesidir. Ancak tablo kadınlarımız için daha da vahimdir. Kadınlar iş ve çalışma yaşamında kendine yer bulamamaktadır. Türkiye’de her 100 kadından ancak 30’u çalışma yaşamındadır. Muasır medeniyet seviyesini hedefleyen Türkiye’de böyle bir göstergeyi kabul edemeyiz.

Yükselen piyasa ekonomisi Kore ve Meksika’da her 100 gençten 10’u işsizken, bizde her 100 gençten 22’si işsizdir. Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusuyla hepimiz övünmüyor muyuz? Siz bu nüfusa iş sağlayamazken, bu üstünlüğü kullanamazken nasıl övünebiliyorsunuz, şaşmak gerek.

Kalfalık döneminizin en önemli eseri cari açıkların önlenemez yükselişidir. Hükûmetiniz, hiçbir cumhuriyet hükûmetinin yapamadığını yaptı, bu ülkede cari açık yaratma ve yükseltme rekoru şampiyonusunuz.

Ülkemizde ihracatın sahibi hükûmettir ama ithalat sahipsizdir, yetimdir. Türkiye’yi böyle bir iktidar anlayışıyla tam dokuz yıldır yönetiyorsunuz. Türkiye’nin rekabet gücünü hızla aşındırdınız. Ülkemizde kalabilecek iş ve istihdamı yurt dışına transfer ettiniz. Verdiğiniz dış açıklar ortada. 150 gelişen ve yükselen ekonomi arasında gayrisafi yurt içi hasılaya oranla çıraklığınızın ilk yılında Türkiye’den daha az açık veren ülke sayısı 48’di, çıraklığınızın sonunda Türkiye’den daha az açık veren ülke sayısı 77 oldu. Kalfalığı bitirdiğinizde bu sayı 104 ekonominin cari açığı içerisinde Türkiye’den daha düşük hâle geldi. 104 ülke ekonomisinde cari açık, Türkiye bu 104 ülkenin içerisinde daha düşük hâle geldi.  AKP İktidarında Türkiye'nin cari açığı yani döviz açığı 55 basamak birden kötüleşti. Buraya özellikle dikkat etmenizi istiyorum: AKP’nin çıraklık ve kalfalığı arasında büyüme sıralamasında 54 basamak düşen Türkiye, döviz açığı vermede 55 basamak birden yukarı çıktı. Bu tabloya bakınca insan içinden “Allah Türkiye’yi sizin ustalık döneminizden korusun.” demek istiyor.

AHMET AYDIN (Adıyaman) –  Ustalık dönemine geldik.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Devamla) – Nitekim, ustalığınızın daha ilk yılında cari açık 80 milyar dolara dayandı. Ülkemizi döviz açığı vermede Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından dünya 2’ncisi yaptınız, sizleri kutluyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye İstatistik Kurumunun açıkladığı rakamlar milletimizin yaşadığı gerçek ekonominin aslını ortaya koyuyor. Bu rakamlar, söyleyeceğim rakamlar TÜİK’in rakamları: Kalfalığınızın sonunda yani 2010 yılında 45 milyon 131 bin vatandaşımız hiç olmazsa iki günde bir et, tavuk veya balık içeren bir kap yemek yiyemiyor. 58 milyon 308 bin insanımız evinde eskiyen mobilyasını değiştiremiyor. Kendisine yeni giysi alamayan insanlarımızın sayısı 26 milyon 504 bin kişi. Evden uzakta bir haftalık tatile çıkamayan insanlarımızın sayısı 62 milyon 396 bin kişi. Çetin geçen kış günlerinde evini ısıtma olanağına sahip olmayan insanlarımızın sayısı 26 milyon 268 bin kişi. Borç ve taksit ödemeleri altında bunalanların sayısı 45 milyon 336 bin kişi. Bu, sizin kontrolünüzde olan TÜİK’in rakamları. 2010’da maddi yoksulluk sınırları altında yaşayan yurttaşlarımızın sayısını 861 bin kişi artırdınız, 45 milyon 303 bin kişiye getirdiniz. Kısaca “Kriz teğet geçti.” dediniz ama sıkıntısını