DÖNEM: 24                          CİLT: 12                        YASAMA YILI: 2

 

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

57’nci Birleşim

26 Ocak 2012 Perşembe

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

I.  - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II. - GELEN KÂĞITLAR

III.  - YOKLAMA

IV.   - GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI

1.- Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı’nın, yerel basının sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Mersin Akkuyu bölgesinde yapılması planlanan nükleer güç santraline ilişkin gündem dışı konuşması ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı

3.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, yapmış olduğu gündem dışı konuşmasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın verdiği cevapta ileri sürmüş olduğu görüşlerden farklı görüşleri kendisine atfetmesine ilişkin açıklaması

2.- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, kimsenin kötü niyetli olmadığına, iktidarın ve muhalefetin ülkemiz adına mutlaka bir şeyler söyleyeceğine ve teknik hatalar olursa da karşılıklı düzeltileceğine ilişkin açıklaması

 

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 milletvekilinin, doktorların ve diğer sağlık personelinin güvenlik sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/118)

2.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve 22 milletvekilinin, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının ve özellikle Küçükçekmece Gölü’ndeki kirliliğin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/119)

3.- Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir ve 20 milletvekilinin, Sivas’ta meydana gelen elektrik kesintilerinin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/120)

B) Tezkereler

1.- TBMM Dışişleri Komisyonu üyelerinden oluşan bir heyetin, Kosova Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Albin Kurti'nin vaki davetine icabetle Kosova'ya resmî ziyarette bulunmalarına ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/738)

C) Çeşitli İşler

1.- Genel Kurulu teşrif eden Azerbaycan Parlamentosu Heyetine Başkanlıkça “Hoş geldiniz” denilmesi

 

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

 1.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve arkadaşları tarafından, “3’üncü Boğaz köprüsü konusunda sorunların neler olduğunun araştırılması” hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 26/1/2012 Perşembe günkü birleşimde okunmasına ve görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan’ın, İstanbul Milletvekili Erol Kaya’nın, partisine sataşması nedeniyle konuşması

2.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un, grubuna sataşması nedeniyle konuşması

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (1/538, 2/85, 2/119) (S. Sayısı: 137)

 

X.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın, kamu kurum ve kuruluşlarının satın aldığı veya kiraladığı araçlara ilişkin Başbakandan sorusu ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı (7/2141)

2.- Elâzığ Milletvekili Enver Erdem’in, 1978 yılında terör nedeniyle Elâzığ’a göç edenlerin mağduriyetlerinin giderilmesine ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in cevabı (7/2224)

3.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasına  ve Alevilerin asimile edildiği iddialarına ilişkin sorusu ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın cevabı (7/2404)

4.- Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün, dış ticaret istatistiklerinde ithalatla ilgili bazı verilerin gizliliğine ilişkin sorusu ve Ekonomi Bakanı Mehmet Zafer Çağlayan’ın cevabı (7/2452)


I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 

TBMM Genel Kurulu saat 13.03’te açılarak iki oturum yaptı.

 

Şanlıurfa Milletvekili Abdulkerim Gök, bölgesel gelişme politikaları ve yeni yaklaşımlar çerçevesinde Güneydoğu Anadolu Projesi’ndeki son gelişmelere,

Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, Silopi kayıplarının yıl dönümüne,

Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu, Kahramanmaraş ilinin sorunlarına,

İlişkin gündem dışı birer konuşma yaptılar.

 

Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, GAP’daki gelişmelere,

Muş Milletvekili Sırrı Sakık, Silopi ilçe yöneticisi ve ilçe başkanının on bir yıl önce gözaltına alınıp izlerine hâlâ rastlanmadığına,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

 

Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 milletvekilinin, faili meçhul cinayetler ve kayıpların (10/115),

Bingöl Milletvekili İdris Baluken ve 21 milletvekilinin, Bingöl-Karlıova’da bir köy korucusunun öldürülmesi sonucu bir araya gelen korucuların ilçede yaptığı saldırılarda hasar gören binaların tespitinin ve olayın sorumlularının (10/116),

Edirne Milletvekili Kemal Değirmendereli ve 27 milletvekilinin, Türkiye genelinde hayvancılık sektörünün sorunlarının (10/117),

Araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

 

Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının; korsanlık/deniz haydutluğu ve silahlı soygun eylemleriyle mücadele amacıyla yürütülen uluslararası çabalara destek vermek üzere, gereği, kapsamı, zamanı ve süresi Hükûmetçe belirlenecek şekilde Aden Körfezi, Somali karasuları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde görevlendirilmesi ve bununla ilgili gerekli düzenlemelerin Hükûmet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 10/2/2009 tarihli ve 934 sayılı Kararı ile Hükûmete verilen ve 2/2/2010 ve 7/2/2011 tarihli 956 ve 984 sayılı kararları ile birer yıl uzatılan izin süresinin Anayasa’nın 92 nci maddesi uyarınca 10/2/2012 tarihinden itibaren bir yıl daha uzatılmasına dair Başbakanlık tezkeresi (3/732) görüşülerek yapılan oylamadan sonra kabul edildi.

Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal, Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın,

Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’ın,

Partilerine sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.

 

Görüşmeleri izlemek üzere Genel Kurulu teşrif eden Moldova Cumhuriyeti Gökoğuz Yeri Özerk Bölgesi Meclis Başkanı Anna Harlamenko’ya Başkanlıkça “Hoş geldiniz” denildi.

 

19 Aralık 2011 tarihinde, Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ve Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan tarafından “KCK operasyonları” adı altında verilen Meclis araştırması önergesinin (269 sıra no.lu) Başkanlıkça Anayasa’nın 138’inci maddesi kapsamında değerlendirilmesi ve bu nedenle işleme konulmayıp iade edilmesinden dolayı Başkanlığın tutumu hakkında usul görüşmesi yapıldı. Başkanlığın tutumunda bir değişiklik olmadığı açıklandı.

26 Aralık 2011 tarihinde Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve arkadaşları tarafından “terör suçu” adı altında tutuklu sayısının artmasının araştırılması amacıyla verilen Meclis araştırması önergesinin Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak 25/1/2012 Çarşamba günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

 

Tunceli Milletvekili Kamer Genç, vermiş olduğu soru önergelerinin kaba ve yaralayıcı sözler içermesi nedeniyle Başkanlıkça iade edildiğine,

Yalova Milletvekili Muharrem İnce, eski tutanaklardan örnek vererek, iktidarın insanları değiştirdiğine,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

 

Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Bülent Turan’ın grubuna;

Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve Batman Milletvekili Ayla Akat Ata,

Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can’ın partilerine,

Sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.

 

Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve arkadaşları tarafından, 26 Ekim 2011 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına “Hrant Dink cinayetinde TİB’in sorumluluklarını yerine getirip getirilmediğinin araştırılması” hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin (92 sıra no.lu) Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak 25/1/2012 Çarşamba günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

 

Mardin Milletvekili Muammer Güler, Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın şahsına,

Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in AK PARTİ iktidarına,

Sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.

 

İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, ileri sürmüş olduğu görüşlerden farklı görüşleri kendisine atfetmesine,

Mersin Milletvekili Mehmet Şandır, İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili konuşmasına,

Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu, Hrant Dink’in kimin tarafından öldürüldüğünün ortaya çıkarılmasına,

Ankara Milletvekili Seyit Sertçelik, asılsız Ermeni iddialarının temelinde büyük Ermenistan projesinin olduğuna,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

 

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının;

1’inci sırasında yer alan ve görüşmelerine devam olunan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun (1/440) (S. Sayısı: 32) görüşmeleri tamamlanarak yapılan açık oylamadan sonra kabul edildiği açıklandı.

2’nci sırasında yer alan, Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu’nun (1/538, 2/85, 2/119) (S. Sayısı: 137),

3’üncü sırasında yer alan, İstanbul Milletvekili Mehmet Doğan Kubat’ın; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in; 5275 Sayılı “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun”da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ve Adalet Komisyonu Raporları’nın (2/241, 2/84) (S. Sayısı: 136),

Görüşmeleri komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.

 

Grupların anlaşması ve komisyonların bulunmayacağının anlaşılması üzerine, 26 Ocak 2012 Perşembe günü, alınan karar gereğince saat 13.00’te toplanmak üzere birleşime 18.25’te son verildi.

 

                                                                  Meral AKŞENER

                                                                    Başkan Vekili

 

                Bayram ÖZÇELİK                                                                   Özlem YEMİŞÇİ

                          Burdur                                                                                   Tekirdağ

                       Kâtip Üye                                                                                Kâtip Üye

 

 

 

 

 

II.- GELEN KâĞITLAR

                                                                                                                                             No: 73

26 Ocak 2012 Perşembe

Teklifler

1.- Kütahya Milletvekili Alim Işık ve Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekili İzmir Milletvekili Oktay Vural'ın; Türk Medeni Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/302) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor; Anayasa ile Adalet Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/01/2012)

2.- İstanbul Milletvekili Umut Oran'ın; 13/06/1952 Tarihli ve 5953 Sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/303) (Plan ve Bütçe ile Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/01/2012)          

3.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka'nın; Devlet Memurları ve İş Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/304) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ile  Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 13/01/2012)        

4.- Rize Milletvekili Hayati Yazıcı ve 2 Milletvekilinin; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/305) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 20/01/2012)   

5.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili Kayseri Milletvekili Sadık Yakut ile 5 Milletvekilinin; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/306) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 20/01/2012)      

6.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, Giresun Milletvekili Nurettin Canikli, Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal ve Adıyaman Milletvekili Ahmet Aydın’ın; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/307) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 20/01/2012)

Raporlar

1.- Kalıcı Organik Kirleticilere İlişkin Stokholm Sözleşmesine İlave Edilen Anlaşmazlıkların Çözümü Hakkında EK-G'nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Çevre Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/468) (S. Sayısı: 151) (Dağıtma tarihi: 26/01/2012) (GÜNDEME)

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sırbistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Çevre Alanında İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Çevre Komisyonu ile Dışişleri Komisyonu Raporları (1/500) (S. Sayısı: 152)          (Dağıtma tarihi: 26/01/2012) (GÜNDEME)

Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 27 Milletvekilinin, doktorların ve diğer sağlık personelinin güvenlik sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/118) (Başkanlığa geliş tarihi: 18/10/2011)

2.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve 22 Milletvekilinin, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının ve özellikle Küçükçekmece Gölü’ndeki kirliliğin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/119) (Başkanlığa geliş tarihi: 18/10/2011)

3.- Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir ve 20 Milletvekilinin, Sivas’ta meydana gelen elektrik kesintilerinin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/120) (Başkanlığa geliş tarihi: 18/10/2011)

Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı Soru Önergeleri

1.- Elazığ Milletvekili Enver Erdem’in, Elazığ’da bölge adliye mahkemesi kurulup kurulmayacağına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/1041)

2.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici’nin, AİHM’nin TCK’nın 301. maddesi ile ilgili vermiş olduğu kararlara ve bu kararların iç hukuka yansımalarına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/1043)

3.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, hükümlülerin Türkçe dışında bir dilde telefon görüşmesi yapmaları ile ilgili sorunlara ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/1045)

4.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in, cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklularla ilgili istatistiki verilere ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/1168)

5.- İstanbul Milletvekili Ercan Cengiz’in, İstanbul’un tarihi ve doğal siluetini bozan binalara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/1194)

6.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, HSYK’nın üye yapısının değişmesinden sonra görev yeri değişen hâkim ve savcılara ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/1206)

7.- Samsun Milletvekili Ahmet İhsan Kalkavan’ın, ruh sağlığı hizmetlerine ve intihar olaylarının önlenmesi çalışmalarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/1277)

8.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in, Van depremi sonrası çadır kentlerde yaşayan vatandaşların sorunlarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/1279)

 

 

 

 

26 Ocak 2012 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 13.02

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 57’nci Birleşimini açıyorum.

III.- YO K L A M A

BAŞKAN - Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre vereceğim.

Sayın milletvekillerinin oy düğmelerine basarak salonda bulunduklarını bildirmelerini, bu süre içerisinde elektronik sisteme giremeyen milletvekillerinin, salonda hazır bulunan teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise yoklama pusulalarını görevli personel aracılığıyla üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmasını rica ediyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz yerel basının sorunları hakkında söz isteyen Konya Milletvekili Sayın Mustafa Kalaycı’ya aittir.

Buyurun Sayın Kalaycı. (MHP sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı’nın, yerel basının sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

MUSTAFA KALAYCI (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Anadolu’nun sesi olan yerel basın, haberleşme temel işlevinin yanı sıra yerel demokrasinin güçlenmesi, toplumu bir arada tutan değerlerin yaşatılması ve yarınlara taşınması konusunda son derece hayati bir görevi de yerine getirmektedir.

Yerel basın, zor şartlarda, büyük bir fedakârlık ve özveriyle faaliyet göstermektedir. Yerel basının en önemli gelir kaynağı olan Basın İlan Kurumu gelirlerinde 2004 yılında yapılan düzenleme ile bir artış sağlanmakla birlikte, daha sonraki yıllarda geriye doğru gidiş söz konusu olmuştur. Bu konuda, bazı kamu idarelerince ilanlarının sayıca azaltılması, ilanların küçültülmesi, ilanların verilmemesi, dernekler ile kooperatifler genel kurul ilanlarının, KÖYDES, BELDES ilanlarının yayımlanmaması, ilçe ve beldelerde ilan tahtaları yolunun sıkça tercih edilmesi…

BAŞKAN – Sayın Kalaycı, bir saniye.

Sayın milletvekilleri, Genel Kuruldaki uğultuyu azaltabilir miyiz lütfen?

Buyurun Sayın Kalaycı.

MUSTAFA KALAYCI (Devamla) - …kamu ihalelerinin bölünmesi ve eşik değerlerin yükseltilmesi sonucu yaşanan ilan kayıpları, özelleştirmeler yoluyla ve başkaca konularda yaşanan kayıplar başlıca etkenler olmuştur.

Geçtiğimiz yasama döneminde hazırlanan Kamu İhale Kanunu tasarı taslağında ilanların tamamen elektronik yolla yayımlanması yaklaşımı ve şimdi de İcra İflas Kanunu’nda değişiklik yapılmasına yönelik tasarı taslağının da benzeri bir yaklaşıma sahip olduğu duyumları basın camiasında tedirginliğe neden olmuş durumdadır.

Aslında Basın İlan Kurumu, gazeteleri kendi İnternet haber siteleriyle birlikte marka yapacak bir sürecin önünü açmaktadır. Böylelikle gerek kamu ihale ilanları gerekse icra, iflas ilanları İnternet ortamında rahatlıkla yayımlanabilecektir. Bu itibarla, yapılacak yasal düzenlemelerde bu hususun mutlaka dikkate alınması gerekmektedir.

Anadolu basını, yönetenle yönetilen ilişkisinde yönetilenden yana tavır koymakta ve kamu adına denetim işlevine yardımcı olmaktadır. Bu anlamda yerel yayımcılığın bir kamu görevi olarak ele alınması ve mutlaka desteklenmesi gerekmektedir.

Kamu faaliyetlerinin saydam bir şekilde yürütülmesi ve hesap verme sorumluluğunun da bir gereği olarak, merkezî yönetim ile mahallî idarelerce, her ildeki faaliyetleriyle ilgili olarak o ildeki yerel basına belirli periyotlarla verilecek ilanlarla yöre halkını bilgilendirmeye yönelik uygulama başlatılmalıdır. Özellikle bütçe ve yatırım programı ile uygulamaları ve imar düzenlemeleri gibi konularda kamu idarelerinin halka bilgi ve hesap vereceği böylesi bir yapı mutlaka oluşturulmalıdır. Bu vesileyle, bulunduğu yerleşim birimindeki kamu faaliyetlerini karşılıksız olarak halka aktaran yerel basın da desteklenmiş olacaktır.

Anadolu basınının ciddi, basın ahlakına sahip, tarafsızlık ilkesine bağlı ve objektif bir yayın organı olarak faaliyetlerini sürdürebilmeleri için özel destek programları uygulamaya konulmalıdır. Böylelikle, ayakta kalabilmek için bazı kişi ve kuruluşların sesi olma yoluna gitmeleri de önlenebilecektir.

Bu amaçla, birçoğu çağ dışı kalmış ilkel makinelere sahip olan gazetelerin baskı tesislerini modern hale getirebilmeleri, televizyon ve radyoların teknolojilerini yenileyebilmeleri için bazı sektörlerde olduğu gibi faizsiz kredi desteği uygulamaya konulmalıdır.

Ekonomi Bakanlığınca uygulanan yatırım teşviklerinde, Anadolu’daki yerel gazete, radyo ve televizyonlar için asgari yatırım tutarı ile vergi, sigorta primi teşvikleri ve yatırım yeri tahsisinde uygulanabilir özel bir alan oluşturulması sağlanmalıdır. Kalkınma ajanslarının proje çağrılarında yerel gazete, radyo ve televizyonların projeleri destek oranının sivil toplum kuruluşlarına uygulandığı gibi yüzde 75 olmalıdır.

KOSGEB destekleri bir paket olarak yerel basına dönük yeni bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Bu kapsamda:

İşbirliği-Güçbirliği Destek Paketi’ne basın işletmeleri için yeni bir form kazandırılmalıdır.

KOBİ Destek Paketi’nde yerel gazete, radyo ve televizyonların bilgisayar donanım ihtiyacını karşılamak maksadıyla, Paket’teki makine desteği kalemi yükseltilmelidir.

Nitelikli İstihdam Teşvik Paketi’nde yerel gazete, radyo ve televizyonlar için hibe tutarı artırılmalıdır. Böylece, daha fazla sayıda iletişim fakülteli ve nitelikli eleman yerel gazete, radyo ve televizyonlarda istihdam edilebilecektir.

Tekrar hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kalaycı.

Gündem dışı ikinci söz, Mersin Akkuyu nükleer güç santrali hakkında söz isteyen Mersin Milletvekili Sayın Aytuğ Atıcı’ya aittir.

Buyurun Sayın Atıcı. (CHP sıralarından alkışlar)

2.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, Mersin Akkuyu bölgesinde yapılması planlanan nükleer güç santraline ilişkin gündem dışı konuşması ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın cevabı

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mersin’in cennet Akkuyu bölgesinde yapılması planlanan nükleer güç santraliyle ilgili olarak gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, sizlere Çernobil ve Fukuşima Nükleer Santrallerinde meydana gelen kazalardan sonra yaşanan felaketi tekrar hatırlatmama gerek var mı? Eğer yoksa, Akkuyu’ya nükleer santrali niçin yapıyorsunuz? Amacınız nedir? Eğer masum olduğunuzu düşünürsek cevabımız şu olabilir: Enerji ihtiyacımızı karşılamak, diğer ülkelerle rekabet edebilmek. Peki, bunlar iyi cevaplar. Bunlar için nükleer santral kurmaya gerek var mı? Cevap koskocaman bir “Hayır.” Peki, enerji sorunumuzu nasıl çözeceğiz? Çevremizi tüketerek, kirleterek değil, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarıyla, yani güneşle, rüzgârla, jeotermalle ve su kullanarak. Bu mümkün müdür? Size hayal gibi geliyor ama koskocaman “Evet.” cevabını buradan size veriyorum.

Gülmeyin Sayın Milletvekili, size ben anlatacağım, niçin, ne olduğunu. Daha da iyi anlatırım, merak etmeyin!

Buradan Enerji Bakanı ve Başbakana sesleniyorum, sizler de beni dinleyin milletvekilleri: Danışmanlarınız, bürokratlarınız sizleri yanıltıyor, size doğru bilgi vermiyor. Nereden mi biliyorum? Komisyonumuza geldiler, bize de bilgiler verdiler. Birçok yanlış ve kelime oyunları var. Arzu eden herkese uzun uzun ne olduğunu anlatırım. Yenilenebilir enerji kaynaklarımızın değerlendirilmesi durumunda, 2030 yılında bile elektrik talebimizin 2 katını karşılayacak kadar yenilenebilir enerji kaynağımız var. Ben bir bilim insanıyım ve bunları size tek tek ispat ederim. Ayrıca enerji tasarrufu ve kaçak kayıpların önlenmesiyle dört nükleer santralden elde edilecek enerjiyi sağlayabilirsiniz.

Gelin, küçük bir hesap yapalım. 2020 yılında -hadi çok uzağa gitmeyelim, hani “2023” diyorsunuz ya- enerji ihtiyacımız ne kadar? Sizin Bakanlığınız diyor ki: “400 terawattsaat.” Peki, yılda 350 gün ve günde 7,5 saat güneş gören ülkemizde yılda ne kadar enerji üretilebilir biliyor musunuz? Tam 400 terawattsaat yani tam ihtiyacımız kadar. Rüzgârı, jeotermali, hele hele o iğrenç fosil yakıtları hiç saymıyorum bile. Bunları da katarsam eğer sadece yenilenebilirle 2 kat enerjiyi elde ediyoruz.

Neymiş efendim, bürokratlarınız size diyormuş ki bu çok pahalıymış, çok zormuş. Zorlukları aşmak için iktidar oldunuz değerli milletvekilleri. Bu zorlukları aşacaksınız kardeşim. Küçücük bebekleri kanser yapmak yerine zorlukları aşmak mecburiyetindesiniz, başka çareniz yok. Etrafınıza bir bakın, millet ne yapıyor? Almanya’nın Libya’da ne işi var? Ben size söyleyeyim: Libya çöllerine tam on iki tane güneş enerji santrali kuruyor ve bize elektrik satacak. Bu neye benzer biliyor musunuz? Kutuplara gidip buzdolabı satmaya benzer. Lütfen, kimseyi aptal yerine koymayın.

Nükleer santrallerin finansmanı, işletimi, söküm maliyeti yüksektir, teknolojik olarak tamamen dışa bağımlıdır. Radyoaktif atık sorunu çözülememiştir. Bu atıklar, bakın, binlerce değil milyonlarca yıl yok olmuyorlar. Üretim güvenliği düşüktür, kaza riski yüksektir. Nükleer santraller yüzünden ekolojik denge bozulur. Olası bir sızıntı durumunda çok sayıda insan ölür, daha fazlası da kanser olur. DNA kırılmaları nedeniyle bu kanserler nesilden nesle aktarılır.

Buradan Sayın Başbakana sesleniyorum: Sayın Başbakan, siz çok yakın zamanda bir kanser korkusu yaşadınız. Bunun ne demek olduğunu siz ve sizi gerçekten çok iyi sevenler bilirler. Şimdi bu kanser korkusunu Mersin halkına nasıl reva görüyorsunuz? Bunu bir düşünün.

Sızıntı olmasa bile nükleer santral çevresinde lösemi insidansı, lösemi sıklığı 2,2 kat artmıştır. Bakın, buraya nükleer santral kurduğunuzda tarım olumsuz etkilenecek, kimse buradan sebze-meyve almayacak; turizm olumsuz etkilenecek, hiçbir turist gelmeyecek. Nükleer santrali soğutmak için denizi kullanacaksınız, denizin sıcaklığı 2 derece artacak ve burada hiçbir canlı yaşamayacak. Bu nedenle, artık, tüm dünya bunlardan vazgeçiyor, siz de bunlardan vazgeçmek zorundasınız.

Dönün Rusya ile yaptığınız anlaşmaya bakın. Bakın, en pahalı enerjiyi alacaksınız, en pahalı. On beş yıl alım garantisi verdiniz Rusya’ya, on beş yıl. Herkes, tüm dünyada nükleer enerjiyi 6-7 sente alırken biz 13,3, dikkat edin sayın milletvekilleri, siz hesaptan iyi anlarsınız, 13,3 sente biz alacağız. On beş yılda yaklaşık 71 milyar doları Ruslara vereceğiz.

Şimdi, size soruyorum Allah aşkına, Allah aşkına iyi düşünün ve kendinize karşı dürüst olun: Hangi biriniz evinizin yakınına nükleer santral ister? Allah aşkına ya! Bakın, biriniz el kaldırmıyor. Allah aşkına, hangi biriniz eviniziniz yanına nükleer santral istersiniz? Bir kişi el kaldırdı. Hayırlı uğurlu olsun, senin evinin yanına yapalım nükleer santrali.

Bakın, afetlerden siz sorumlu değilsiniz ama santralden siz sorumlu olacaksınız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Atıcı.

Hükûmet adına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız.

Buyurun Sayın Yıldız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Sayın Aytuğ Atıcı’nın gündem dışı konuşmalarda söz aldığı Mersin Akkuyu nükleer güç santralleriyle alakalı Hükûmetimiz adına bir kısım konulara değinme ihtiyacı hissettim. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, bilim adamı olmak hepimizin ulaşmak istediği bir yerdir ama bilim adamı oluyorum derken halkımızı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunu yanlış yönlendirmek doğru olmaz.

Şimdi, bu meseleyi subjektif ve hissî bakarak çözemeyiz. Dünyaya bir baktığımızda, bu nükleer güç santralleri kırk-kırk beş yıldan bu yana dünyada uygulanıyor. 442 tane şu anda nükleer güç santrali var. Bu 442 tane nükleer güç santralinin yarısı 3 tane ülkede: Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Fransa. 30 tane ayrı ülkede bulunuyor bu nükleer güç santralleri ve gelişmişlik endekslerine baktığımızda, hemen hemen G-20 ülkeleri içerisinde nükleer santrali olmayan 1 veya 2 tane ülke var.

Değerli arkadaşlar, tabii ki, Türkiye on yıl öncesinin Türkiye’si değil. Gayrisafi yurt içi hasılası 3 katına çıktı ve önümüzdeki on bir yıllık hedefte de inşallah bir 3 katına kadar daha çıkarmayı düşünüyoruz. Hedefimiz bu. Mademki bu hedefimiz var, buna uygun davranmamız lazım.

Şimdi, bakın bir kısım rakamlardan bahsedildi. Gerçekten ama gerçekten çok üzüldüm. Yani biz yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı ister su ister rüzgâr ister güneş ister jeotermal isterse biokütle, hangisi olursa olsun, her bir kaynağın sonuna kadar kullanılmasından yanayız. Bu bizim yerli kaynağımız, yenilenebilir kaynağımız, aynı zamanda yenilenemeyen ama yerli kaynağımız olan kömür var. Bunu da geliştirmemiz lazım. Hedeflerimiz bunlar. Ancak, her bir enerji kaynağının birinin diğerine göre avantajları ve dezavantajları var. Eğer siz güneşin yerine nükleer santrali veya nükleer santral yerine güneşi ikame etmeye çalışıyorsanız, bu yanlış bir şey arkadaşlar. Şimdi, her birinin ayrı önemi var. Her birinin kendine has bir gerçeği var. Rüzgâr santrallerinin önünü açıyoruz biz değil mi? 20 bin megavat yapacağız dedik, 20 bin megavatlık santralin, RES’in ortalama 8.640 saat içerisinde 2.200-2.500 saat civarında enerji alabiliyorsunuz. Yani rüzgâr estiği zaman alabiliyorsunuz, rüzgâr esmediği zaman alamıyorsunuz. Ben şimdi bir sanayicimize, meskenimize diyebilir miyim lütfen bekleyin üç saat sonra rüzgâr esecek? Ben bunu diyemem ama biz buna rağmen RES’lerin bu Türkiye için son derece gerekli olduğuna inanıyoruz ve lisanslamayla alakalı çalışmalarımızın önemli bir kısmı bitti, 12 bin megavatlık da bir rüzgâr santrali dört yıl içerisinde inşa edilmiş olacak. Şimdi, bunun yeri ayrı ama bir projeyi yapmak diğerinden vazgeçmek anlamına gelmiyor çünkü Türkiye’nin her bir yönüyle gelişmesiyle beraber bunları karşılayabilecek durumda olması lazım. Eğer siz güneş santrallerini 400 milyar kilovatsaat elde edeceğim diye yaparsanız ne tarım arazisi bırakırsınız ne sit alanı bırakırsınız ne mera vasfını kaybetmemiş arazi bırakırsınız ne kültür varlıkları ne tabiat varlıkları, hiçbir şey bırakmış olmazsınız. Bunların her birisinin bir denge içerisinde olması lazım geldiğini, bütün, enerjiyle uğraşanlar bilirler. Baz yük nedir, onun üzerine konulabilecek yükler nedir; bunların her birisi tek tek konuyor.

Bakın, Almanya’yla İspanya hem rüzgâr hem de güneş santrallerini geliştiren iki tane gelişmiş ülkedir, değil mi? Her ikisinin de nükleer santrali var. Almanya’nın nükleer santrali toplam elde ettiği elektriğin yüzde 27’sini karşılıyor. Bunlar küçük rakamlar değil, son derece ciddi rakamlar. Peki, Türkiye'nin, ülkemizin denize olan kıyısı 8.484 kilometre. Ben diyorum ki hem yeşili değerlendirelim, turizm varlıklarımızı değerlendirelim; üç tane medeniyetin geçtiği ülkemizdeki bu kültür varlıklarına sahip çıkalım -eyvallah- çevremize sahip çıkalım -tabii ki doğru, biz bunu yapacağız- ama müsaade edin de enerji kaynaklarına da sahip çıkalım. Sorum şu: Niçin Paris’in 90 kilometre çapında olduğu yerde 7 tane nükleer güç santrali turizme mâni olmuyor da Türkiye’deki yapılan nükleer güç santrali turizme mâni oluyor? Bana mantıklı bir cevabını verin lütfen. Paris şu anda dünyanın en fazla turist çeken şehridir, 55 milyon turist çeker. Türkiye'nin -hemen hemen 30 milyon kabul edersek- neredeyse 2 katına yakın turisti bir şehir çekiyor. 70 kilometre yakınında nükleer santral var. Yani Paris’e gelen turist tedirgin olmuyor, bizim Mersin’e gelecek olan turist tedirgin olacak! Böyle bir şey yok arkadaşlar. Şimdi, hem doğru oturup hem de doğru konuşmamız lazım.

“13,3 sent” dediniz, sürçülisan olduğu kanaatindeyim. 12,3 sentler civarında -12,35 olarak- biz anlaşmamızı yaptık. Şimdi, finanstan anlayanlar çok iyi bilirler. 2019 yılında işletmeye alınacak olan, on beş yıl boyunca, alım garantisi müddeti boyunca sabit fiyatlı olacak olan rakamın bugüne indirgenmiş değeri 6,40 dolar/senttir arkadaşlar. Eğer bana benzer bir fiyat getirebiliyorsanız, yarından itibaren o görüşmelere ben tekrar başlarım ama bu fiyatı söyleyen arkadaşımızın aynı zamanda şunu söylemesi lazım, çok ama çok önemli bir noktadır bu: “Alım garantileri bittikten sonra, nükleer güç santralleri amortismanlarını itfa ettikten sonra, buradan elde edilecek her 100 dolarlık kârın 20 doları, yani yüzde 20’si Türkiye Cumhuriyeti hazinesine aktarılacak paradır. Yani biz buna… Verdiğiniz örnekler, 6 sent, 8 sentler, vardır dünyada bu rakamlar, doğrudur ama finansmanını ödersiniz. 21 milyar dolar ödersiniz, hazinenizi borçlanma limitleri dâhilinde borçlandırırsınız, faizleriniz 1,5 puan civarında artar, bu cebinizden aldığınızı zannettiğiniz rakamı diğer cebinizden fazlasıyla verirsiniz ama bunların hesabını yapmış olmazsınız. Bunlar doğru şeyler değil.

O yüzden “Evinizin yanına yaptırır mısınız?” derseniz. Bugün, Kashiwazaki, dünyanın en büyük nükleer güç santrali Japonya’dadır. Yanına gidin, bir tane ev değil, kasaba değil, normalde bir şehir vardır. Paris’in yakınına bakın, İspanya’da bakın, Brüksel’de bakın, toplam elektriğin, tedarik edilen elektriğin yüzde 82’si, yüzde 76’sı bu dediğim ülkelerde nükleer güç santralleri tarafından karşılanmaktadır. Evet, kayıp-kaçakla alakalı bizim hedeflerimiz var, tasarruf miktarlarımız var, bunları yapacağız ama bunu yapmak, dediğim gibi, diğerine mâni olmak anlamına gelmez.

Bir traktör fabrikasında 5.100 tane parça var arkadaşlar, bir binek otomobilde 10.200 civarında parça var, bunların yapılması, sanayimize kazandırılması nasıl bizim için artıysa nükleer güç santrallerinin de yaklaşık 510 bin adet parçası var. Şimdi, biz, Rusya’yla anlaşmada diyoruz ki: “Ne kadar iade olacak?” “Ne kadarını yapabiliyorsanız o kadar iade olacak.” dediler. Yapamadığımız parçanın yerlisi olur mu? Şimdi, bize yeni bir hedef konuyor, 2023 yılına kadar Türkiye nükleer güç santralleriyle alakalı parçaları yerli sanayisinde yapmış olsun, şu anki sanayileşmenin yaklaşık 3 katı kadar bir hedefe ulaşmış olacak.

Yalnızca elektrik temini değildir nükleer güç santralleri, yalnızca bir elektrik sorunu değildir, aynı zamanda bir sanayileşme sorunudur. Güney Kore’nin 1970’li yıllardaki rakamlarına bakın lütfen. Güney Kore’nin 1950’li yıllarda -52’de, 54’te malumunuz biz oraya gittik ve bizzat da o savaşa katıldık- gayrisafi yurt içi hasılası ve kişi başına düşen millî geliri bizimkinden daha düşüktü ama iğneden ipliğe kadar 71-72 yılında yüzde 100’ünü Westhinghouse’dan aldılar. Şimdi, yüzde 100’ünü yapıyorlar ve 27’nci santrallerine sahipler, dış ülkeye teklif verebiliyorlar. Şimdi, Türkiye, yalnızca vücuduyla beraber değil, beyniyle beraber büyüdüğünde obezite olmaz, gerçekten o zaman büyümüş olur ve Türkiye, mühendisliğiyle beraber, teknik ekipleriyle beraber, beyniyle beraber büyüyebilecek bir kapasiteye ve kabiliyete sahiptir.

Ben diyorum ki, bizim yaklaşık 8.648 kilometre civarındaki kıyımızda 46 tane enerjiyle alakalı müracaat var arkadaşlar, 46 tane de itiraz var. Bunda bir gariplik yok mu? Bunda bir gariplik var. Hadi kardeşim, 20’sine itiraz ettin, diğerlerine niye itiraz ediyorsun? Ben özetini çıkartıyorum: Bu itiraz o yapılan projeye olan itiraz değildir, ülkenin kalkınmasına yapılan itirazdır. Kusura bakmayın, biz de buna müsaade etmeyeceğiz.

Ben bütün bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla, hürmetle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gündem dışı üçüncü söz Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıl dönümü münasebetiyle söz isteyen Ağrı Milletvekili Sayın Ekrem Çelebi’ye aittir.

Buyurun Sayın Çelebi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Efendim?

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Sayın Bakan, bilim adamı kimliğimle halkı yanılttığımı ileri sürdü. İzniniz olursa Başkanım, bir açıklama yapmak isterim.

BAŞKAN – Şimdi ben hatibi çağırdım.

Buyurun.

3.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması

EKREM ÇELEBİ (Ağrı) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu hakkında gündem dışı konuşma yapmak üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tarih, bir tecrübe alanıdır. Bu alandan ders almasını bilmek, buradan hisseler çıkarabilmek çok önemlidir. Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un da çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” II. Abdülhamit ise “Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor.” demiştir. Bunlar “Tarih bize neden gerekiyor?” sorusuna verilmiş cevaplardır.

1000-2000 arasındaki yüzyıllarda dünya iki büyük imparatorluğa sahne oldu. Bu iki büyük imparatorluğu da biz kurduk. 1071’de Doğu Anadolu’da Sultan Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’nın ilk komutunu verdiği ve beyaz elbiselerini giyip iki rekât namaz kıldığı yer, benim memleketim Ağrı’nın Patnos ilçesinin Doğansu köyünde bulunan ve ovaya hâkim olan Grebido Tepesi’dir. Ama tarih bunu Malazgirt Meydan Muharebesi olarak yazıyor ve biz de bunu böyle kabul ediyoruz.

Hepinizin malumu olduğu üzere Anadolu, 1071’lerden sonra İslam’la tanışmaya başlamıştır. Bu fetih anlayışıyla Anadolu bizim kılınmış, Anadolu milletimizin ana vatanı olmuş, bu tarihten bu yana bölünmeden, parçalanmadan, imparatorlukların kalbi, bedeni ve gücü olmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi 1299’dur. Oysa bu tarihe karşı olan bir diğer görüş ise hicri 699 yılını esas alan görüştür. Bunun miladi karşılığı 27 Ocak 1300 tarihidir ve Sultan Abdülhamit Han’ın da tespit ettirdiği tarih budur. Bu tarih, 20’nci yüzyıla kadar dünyaya nizam veren bir devletin doğuşu demektir. Bir beyliğin imparatorluk, bir aşiretin millet olmaya başlamasının ilk adımıdır.

Tarih, olaylar ve insanlar bahçesidir. Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından lezzet alır. İşte biz, girdiğimiz Osmanlı tarih bahçesinde sadece olumsuzluklara değil, açmış çiçeklere ve kokan güllere de bakacağız. 

Makam için fetva veren Turşucuzadelerin yanında; Kanuni’ye karşı çekinmeden “Padişah emriyle nameşru olan nesne meşru olamaz.” diyerek haykıran Ebüssuud’dan, Torlak Kemal ve Mithat Paşaların yanında; Molla Fenari’den ve Ahmed Cevdet Paşa’dan, devleti perişan eden Talat-Enver-Cemal üçlüsünün yanında Piri Mehmed Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa’dan, körü körüne ilmî gelişmelere karşı gelen Kadızadelerin yanında Lagari Hasan Çelebi ve İsmail Gelenbevi’den de bahsedeceğiz. 

Bir zamanlar, Avrupa’nın büyük devletlerine karşı savaşan ordumuzda Kur’an’dan alınan şu inanç vardı: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.”

Gerçekten Kosova Muharebesi’ne çıkan Murad Hüdavendigâr: “Ya Rab! Beni din yolunda şehit, ahirette sait eyle.” demiş ve bu duası da gerçekleşmiştir. 

Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, şevk ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakmış daima Avrupa’yı titretmiştir. Hangi duygu bu manevi değerlerin yerine ikame edilebilir? Hiçbir dünyevi duygu ve arzu bunun yerini alamaz. Bu iman ve idealin istikametinde yürüyen “devleti ebed müddet” asırlarca üç kıtaya hükmetmiştir ve medeniyet götürmüştür.

Bu şanlı tarihin ilk temelinin nasıl atıldığını ise 1071’de Malazgirt’te konuşan ve sesi tarihin derinliklerinden bize akseden Sultan Alparslan’dan dinleyelim: “Din ve devlet yolunda sırf Allah rızası için savaşacağız. Eğer şehit düşersem vurulduğum yere gömünüz, bir adım geriye bir adım ileriye bile değil. Hükümdar olarak değil, bir er gibi din ve devlet için dövüşeceğim.” 

Bu sesi duyan ve bu ruhla Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Bey de ölüm döşeğinde aynı ruhu oğlu Orhan’a da aşılamaktadır: “Oğlum, mesleğimiz Allah yoludur. Kuru kavga değildir”.

Bir milletin maddi bataryaları ne kadar modern silahlarla mücehhez olursa olsun ve o millet isterse imparatorluk seviyesine yükselsin, manevi bataryaları boş olduğu müddetçe o millet yıkılmaya mahkûmdur. 

Osmanlı bu kubbede hoş bir seda bırakıp gitti.  Şimdi Türkiye’yi konuşma zamanı, şimdi Türkiye'yi büyük kılma zamanı, Osmanlı'nın ihtişamını aşma zamanı. Eğer Osmanlı'dan bahsedeceksek, Osmanlı kadar dünya siyasetinde etkili ve belirleyici olmaktan bahsedebileceksek şuna uymamız lazım: Allah'a şükürler olsun ki artık Türkiye Cumhuriyeti, Sayın Başbakanımızın liderliğinde, rüzgârın götürdüğü yere savrulan bir ülke değil, kendi rüzgârına ülkeleri, siyaseti, dünya dengesini katan bir ülke. AK PARTİ ile rüzgâr yön değiştirdi. Bunları tarih yazacak, Osmanlıyı nasıl yazmışsa tarih, bugünleri de yazacak… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelebi.

EKREM ÇELEBİ (Devamla) – Sayın Başkanım, o zaman, şu kısa paragrafı okuyabilir miyim?

BAŞKAN – Hiç yapmadım, yapmıyoruz.

EKREM ÇELEBİ (Devamla) – Şunu okumak istiyorum.

BAŞKAN – Bana niye soruyorsunuz, süreniz bitti, isterseniz… Bir şey diyemem.

EKREM ÇELEBİ (Devamla) – Konuşmanın sonuna gelmişken son olarak Osmanlı’yı şöyle özetlemek isterim: Osmanlı sanattır, Osmanlı marifettir, Osmanlı ilmin tezahür ettiği medeniyet kaynağıdır, edebi terbiyedir, Osmanlının beyni hak ve adalettir, kalbi imandır, tezahürü emniyet, şefkat ve merhamettir.

Osmanlıyı kuran büyüklerimizi, cumhuriyeti bize bırakan önderlerimizi ve tüm ecdadımızı rahmetle anıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelebi.

Buyurun Sayın Aytuğ Atıcı.

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın, yapmış olduğu gündem dışı konuşmasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın verdiği cevapta ileri sürmüş olduğu görüşlerden farklı görüşleri kendisine atfetmesine ilişkin açıklaması

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Sayın Bakan, bilim adamı olarak sizleri yanılttığımı veya yanıltmaya çalıştığımı söyledi.

Sayın Bakan, gerçekten bilim yoluna kendini adamış insanlar, insanları bilerek yanıltmazlar ancak kim insanı yanıltır biliyor musunuz? Gözünü para bürümüş, hırsları aklının önüne geçmiş ve göbeğinden dışa bağımlı, çaresiz olan insanlar bilirler yanılttıklarını ve bile bile -eğer vicdan varsa- bazen de içleri kan ağlayarak insanları yanıltırlar. Ben sizin böyle yaptığınızı söylemiyorum, sakın beni yanlış anlamayın ama eğer yanıltan birileri varsa bu kişiler onlardır.

Bakın, siz dediniz ki: “Herkes, her önüne gelen nükleer santral yapıyor.” Hayır, tam tersi, Avrupa ülkelerinin tamamı, nükleer santralden belli bir program dâhilinde vazgeçiyor, bu programları az gelişmiş ülkelere yaptırtmaya çalışıyorlar. Sadece bir dakika elli bir saniyem kaldığı için uzun uzun anlatmayacağım ama lütfedin, ne olur, bizi davet edin bir araya gelelim, siz yoğunsanız arkadaşlarla bir araya gelelim bizim bilgi dağarcığımızdakileri sizlere anlatalım.

Bakın, biz muhalefet partileri elbette ki iktidar partisine vurmaktan keyif alırız, yanlış yaptığınız zaman basarız yaygarayı. Bu, öyle bir konu değil. İnanın bu muhalefet edilecek bir konu değil. Bu bir insanlık konusu. Oradaki bir sızıntıdan sonra siz nasıl dersiniz ki “İnsanlar etkilenmez.” Allah aşkına. Siz nasıl dersiniz ki Fransa’ya turist gidermiş de bize niye gelmezmiş? Yahu siz Fransa’daki, Avrupa’daki lobiciliği bilmiyor musunuz? Sen buraya nükleer santrali kurduğun an Yunanistan başta olmak üzere, İtalya başta olmak üzere “Orada nükleer santral var, gitmeyin.” diye yaygara koparacaklar mı, koparmayacaklar mı?

12,3 sente anlaştığınızı çok iyi biliyorum, KDV’sini söylemeyi unuttunuz. O yüzden, bu daha da fazla bir rakam olacaktır. “Bana daha düşük bir fiyat getirin.” diyorsunuz, gelmez, daha düşük bir fiyat gelmez çünkü burada başka, geri planda başka işler var. Elbette ki gelmez, getirmeyeceğiz çünkü biz bunu toptan reddediyoruz. “Finansman düşük.” diyorsunuz Sayın Bakan. Finansman düşük filan değil. “Bizim ödemelerimiz yani 71 milyar dolarımız gittikten sonra kâr edeceğiz.” diyorsunuz ama etmeyeceğiz. Güneşe eğer yatırım yaparsak. Bakın, matematikçiler bilirler, eksponansiyel olarak üretim fiyatı çok ciddi düşecektir. Ne olur buraya gelin. Nükleer santral dışa bağımlıdır. Biz enerjide yerli, yenilenebilir şeyleri kullanmak istiyoruz, dışa bağımlı olmak istemiyoruz. Biz nükleer santral yapamayız, yapamayacağımız için Rusya’ya el açtık, avuç açtık, gel buraya nükleer santral… Siz zannediyor musunuz ki nükleer teknolojiyi bize öğretecekler? Ama Allah sizi şaşırttı galiba. Dedi ki: Sadece elektrik sorunu değil sanayileşme. Eğer bunun arkasında silah varsa biz zaten buna karşıyız. Biz yerel değil ülkenin kalkınmasını, hem yerelin hem ülkenin kalkınmasını istiyoruz.

Çok teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Yerinizden.

Üç dakika sonra kapatacağız, eşitlik var biliyorsunuz.

2.- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, kimsenin kötü niyetli olmadığına, iktidarın ve muhalefetin ülkemiz adına mutlaka bir şeyler söyleyeceğine ve teknik hatalar olursa da karşılıklı düzeltileceğine ilişkin açıklaması

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) - Hayhay.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; tabii ben burada kimsenin kötü niyetli olduğunu söyleyemem yani ister iktidar ister muhalefet mutlaka ülkemiz adına bir şeyler söylemeye çalışıyoruz ama teknik bir hata varsa da onu karşılıklı tabii ki düzeltmek zorundayız.

Arkadaşlar, şimdi, güneş enerjisinin, Mersin Akkuyu’ya yapmayı planladığımız nükleer güç santrali... Bakın, rüzgârı savunan, güneşi savunan ve yerli kaynaklarımızı savunan birisi olarak söylüyorum, bunların hiçbirisinden vazgeçmeyeceğiz. Yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızın her birisini yapmamız lazım, bunda hemfikiriz ancak Türkiye'nin büyüme hızı bizim yenilenebilir enerji kaynaklarımızın büyüme hızından daha büyük. Çok net bir rakam bu.

Şimdi, bakın...

AYTUĞ ATICI (Mersin) – Değil, Sayın Bakan, ispat edeyim size.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Arkadaşlar, ben, yaklaşık... Yani bunları söylememiz, kendi adıma ayıp şeyler. Ben de otuz yıllık mühendisim ve tamamen enerji sektörünün içerisindeyim. Şimdi, arkadaşlar, bunu, sizinle bir yemekte karşılıklı, beraber rakamları paylaşırız.

Söylemek istediğim konu şudur: Bir nükleer güç  santralinin ürettiği enerji yaklaşık 8 bin saattir bir yılda. 5 bin megavatlık yaptığınız nükleer güç santralini 8 bin saatle, yaklaşık, çarptığınızda 40 milyar kilovatsaat enerji elde edersiniz. Yani şu anki Türkiye'nin tükettiği elektriğin yaklaşık beşte 1’i kadardır bu. Biz, bu inşa hâline geldiğinde de yaklaşık onda 1’i kadar elektriği bu nükleer güç santralinden üretmiş olacağız.

Yaklaşık 2,5 megavatlık 10 bin tane rüzgârgülünün... Bakın 10 bin adet, şu anda Türkiye’deki sayısı 6.600 civarındadır, 10 bin adet direkten üretilecek rüzgâr enerjisinin karşılığı hemen hemen bu rakamlar kadardır. Dedim ya her birinin avantajı ve dezavantajı var.

Şimdi, biz, 12,35 sentten bunu ödediğimizde... Biz kömürden veya güneşten ödediğimizde on yıllık alım garantisi veriyoruz bize müracaat etmeleri hâlinde. 13,3 dolar senttir ve Almanya’da 800 saattir bunun ışınımı ve 50 milyar euroluk sübvansiyonla beraber yapmaktadırlar. Sizin güneşi finanse ettiğiniz rakam, aynı zamanda vatandaştan tarife yoluyla aldığınız rakamdır. Yani bir ucuna bakarken diğer ucunu ihmal etmemek lazım. Biz, şu anda Avrupa’da güneşe en uygun ve en ucuz fiyat veren ülkeyiz, bunun faydasını hep beraber göreceğiz, vatandaşlarımızla beraber göreceğiz.

Ben son olarak, sürem bittiği için, şöyle bir toparlama yapmak isterim: Ne yerli kaynaklarımızdan ne yenilenebilir kaynaklarımızdan vazgeçmeyeceğiz, biz bunları yapacağız ama Türkiye daha hızlı büyüyor. O yüzden hepsini beraber gerçekleştireceğiz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, ayrı ayrı okutuyorum:

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı ve 26 milletvekilinin, doktorların ve diğer sağlık personelinin güvenlik sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/118)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizde, hekime ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarının sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Giderek yaygınlaşan ve telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuran şiddet olayları yüzünden sağlık çalışanlarının sağlığı bozulmuştur. Şiddet olaylarının nedenlerinin araştırılması, çözüm yollarının bulunması ve şiddeti önleyici politikaların oluşturulması amacıyla TBMM İçtüzüğünün 104 ve 105. Maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.

Saygılarımızla.

Gerekçe:

AKP Hükûmetinin "Sağlıkta Dönüşüm" adıyla yürüttüğü sağlık politikası yerleştikçe, sağlık çalışanlarına yönelik fiziksel, sözlü, psikolojik ve ekonomik şiddet olayları giderek artmakta ve bu konudaki haberler yazılı ve görsel basında giderek artan sayıda yer almaktadır.

Tabip odalarına ve diğer sağlık meslek kuruluşlarına başvurarak şiddete uğradığını bildiren ve destek isteyen sağlık çalışanı sayısı çığ gibi büyümüştür. Sağlıkta şiddet sağlık çalışanlarının ve kamuoyunun gündeminde üst sıralara yerleşmiştir. Nedeni ne olursa olsun şiddetin mazur görülmesi olası değildir.

Ne yazık ki Sağlık Bakanının ve zaman zaman Başbakanın ucuz politikalarla ve gerçekleri saptırarak sağlık çalışanlarını hedef göstermesi nedeniyle sağlık alanında yaşanan sorunlar sağlık emekçilerine mal edilmiştir. Şiddete maruz kalan ve sürekli olarak şiddete uğrama korkusuyla yaşayan sağlık çalışanlarının çalışma şevkleri kırılmıştır. Bu durum "defansif tıp uygulamaları" adı verilen bir durumu ortaya çıkarmış ve sağlık çalışanları hastalara dokunmaktan âdeta korkar hâle gelmiştir. Tüm bu sorunlardan hastalar zarar görmektedir.

Sağlık çalışanlarında, risk almamak adına tedavisi zor olan hastaları başka merkezlere gönderme eğilimleri başlamıştır. Bununla birlikte diğer branşlardan daha çok konsültasyon isteme, daha çok tetkikle kendi savunma dosyasını sağlam tutma gayreti gibi maliyet-fayda oranlarının sınırlarını zorlayan yöntemlere başvurma eğiliminin de arttığı görülmektedir. Yani sağlık çalışanları sadece hastasını düşünmek yerine şiddete uğrama korkusuyla gereksiz birçok şeyi düşünür hâle getirilmiştir.

AKP iktidarının ürünü "Sağlıkta Şiddet” bilimsel kongre ve sempozyumların konusu olacak kadar önemli bir boyut kazanmıştır. Hatta bu sempozyumların bir kısmına Sayın Sağlık Bakanı da katılmıştır.

AKP iktidarının sağlıkta dönüşüm adıyla hekime dayattığı "düşük ücret ve performans uygulaması", vatandaşa dayattığı "katkı payı uygulaması" sonucunda, hastaların yaklaşık üçte biri acil servislere başvurmaya başlamıştır. Böylece gerçekten acil sorunu olan hastaya verilen hizmetin kalitesi düşmüştür. Bu uygulamalarla acil servislerde hastaların bekleme süresi giderek artarken, doktorların hastalara ayırdığı zaman azalmaktadır. Bu durum şiddeti artıran en önemli nedenlerden biridir.

Sonuç olarak Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın toplumu hasta ettiği bunun sonucu olarak, sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin arttığı anlaşılmaktadır. Sağlık çalışanlarının güvenlik kaygılarının topluma sağlık sorunu olarak geri dönmesi büyük önem arz etmektedir.

1- Aytuğ Atıcı                                (Mersin)

2- Tolga Çandar                             (Muğla)

3- Özgür Özel                                (Manisa)

4- Ramazan Kerim Özkan              (Burdur)

5- Mustafa Sezgin Tanrıkulu         (İstanbul)

6- Atilla Kart                                  (Konya)

7- Aylin Nazlıaka                           (Ankara)

8- İzzet Çetin                                  (Ankara)

9- Bülent Tezcan                            (Aydın)

10- Celal Dinçer                             (İstanbul)

11- Muharrem Işık                         (Erzincan)

12- Bülent Kuşoğlu                       (Ankara)

13- Veli Ağbaba                            (Malatya)

14- Salih Fırat                                (Adıyaman)

15- Gürkut Acar                            (Antalya)

16- Mehmet Şevki Kulkuloğlu      (Kayseri)

17- Arif Bulut                                (Antalya)

18- Hurşit Güneş                           (Kocaeli)

19- Erdal Aksünger                       (İzmir)

20- Muhammet Rıza Yalçınkaya    (Bartın)

21- Ali İhsan Köktürk                   (Zonguldak)

22- Ahmet Toptaş                          (Afyonkarahisar)

23- Aykut Erdoğdu                        (İstanbul)

24- Selahattin Karaahmetoğlu        (Giresun)

25- Ramis Topal                            (Amasya)

26- Ali Serindağ                            (Gaziantep)

27- Doğan Şafak                            (Niğde)

2.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve 22 milletvekilinin, ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının ve özellikle Küçükçekmece Gölü’ndeki kirliliğin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/119)

                                                                                                                            18/10/2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Göl, nehir, okyanus, deniz ve yeraltı suları gibi su barındıran havzalarda görülen kirliliğe genel olarak su kirliliği denmektedir. Her çeşit su kirliliği, kirliliğin bulunduğu havzanın çevresinde veya içinde yaşayan tüm canlılara zarar verdiği gibi, çeşitli türlerin ve biyolojik toplulukların yok olmasına ortam hazırlar.  Su kirliliği, içinde zararlı bileşenler barındıran atık suların, yeterli arıtım işleminden geçmeksizin havzalara boşaltılmasıyla meydana gelir.

Su kirliliği, küresel olarak büyük bir sorun olduğu gibi, birçok ölüm ve salgın hastalık olaylarının nedeni olarak görülmektedir. Günde 14 bin insan doğrudan veya dolaylı olarak su kirliliğinin neden olduğu hastalıklar sonucunda yaşamını yitirmektedir. Ayrıca, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde bu kirliliğin azaltılması için çalışmalar yapılmaktadır.

Su kirliliği kavramı, genel olarak insanların neden olduğu etkenlerden dolayı oluşan kirliliği tanımlamak için kullanılır. Ancak kimi zamanlarda bazı canlı türlerindeki bozulan dengeler sonucunda da diğer canlılarca su kirliliği oluşabilmektedir. Doğal yoldan oluşan su kirliliğinin nedenleri arasında yanardağlar, aşırı alg üremesi, rüzgârlar ve depremler yer almaktadır.

İstanbul Küçükçekmece Gölü ve çevresi; Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana geleneksel olarak dinlenme, eğlenme ve rekreasyon bölgesi olarak önemini korumuştur. Aynı zamanda bu göl, ilçenin en önemli simgelerinden biri hâline gelmiştir.

Küçükçekmece Gölü, son zamanlarda adından kirlilikle söz ettirmeye başlamıştır. Benzer bir durum 1970'lerde, 90'ların sonunda ve 2000'in ilk yıllarında da kendini göstermiş ve göl zehir saçan bir yer hâline gelmiştir. Gölde son 20 yıldan fazla süredir denize girilmesi sakıncalı, deniz ürünlerinin yenilmesi sağlık açısından tehlikeli hâle gelmiştir. Marmara'da canlı yaşamının hemen hemen tükenmesine ve ekolojik bir felakete neden olan bu kirlilik İlçede ve ulusal kamuoyunda panik havasının doğmasına neden olmuştur.

Gölde yaşanan kirliliğin en önemli nedenleri arasında evsel ve endüstriyel atıkların uzun süredir arıtmaya tabi tutulmadan Küçükçekmece Gölü'ne bırakılması ve gölün gerektiği gibi korunamaması gelmektedir. Ayrıca; gölü besleyen üç derede aşırı kirlenme söz konusudur. Yıllardır süregelen kaçak yapılaşma, evsel ve sanayi atıklarının arıtılmadan deşarj edilmesi nedeniyle gölün ekolojik dengesi bozulmuştur. Küçükçekmece Gölü, Haliç'ten sonra belki en önemli kirlilik yüklerini taşıyan doğal sistem hâline gelmiştir. Gölde yaşanan renk değişikliği,balık ölümlerinin artması ve kuş türlerinde görülen azalma civarda yaşayan yurttaşlarımızı da korkutmaktadır.

Sivil toplum örgütleri, meslek odaları ve gönüllüler Küçükçekmece Gölü'nün kirliliği konusunda çeşitli girişimlerde bulunsa da bunlar yetersiz kalmaktadır. Yöneticilerin uyarılması ve daha sistemli, büyük girişimlerin gerekliliği açıktır. Meslek odalarının ve konunun uzmanlarının uyarıları da bu doğrultudadır. Özelde Küçükçekmece Gölü'nün kurtarılması için yeterli çabanın gösterilmemesi ve genelde çevre politikalarının eksikliği sorunların temelinde yatan nedenler olarak belirtilmektedir.

Ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının ve özelde Küçükçekmece Gölü'nde yaşanan kirliliğin nedenlerinin araştırılması ve bunlara çözüm yolu bulunması amacıyla Anayasa'nın 98. ve TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105. maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını saygılarımızla arz ederiz.

1- Ali Özgündüz                                 (İstanbul)

2- Atilla Kart                                       (Konya)

3- Turgut Dibek                                  (Kırklareli)

4- Ali Rıza Öztürk                              (Mersin)

5- Veli Ağbaba                                   (Malatya)

6- Celal Dinçer                                    (İstanbul)

7- Mehmet Şevki Kulkuloğlu             (Kayseri)

8- Candan Yüceer                               (Tekirdağ)

9- Malik Ecder Özdemir                     (Sivas)

10- Hurşit Güneş                                (Kocaeli)

11- Rıza Türmen                                 (İzmir)

12 - Kadir Gökmen Öğüt                    (İstanbul)

13- Ahmet İhsan Kalkavan                 (Samsun)

14- Bülent Tezcan                               (Aydın)

15- Gürkut Acar                                 (Antalya)

16- Muharrem Işık                              (Erzincan)

17- Salih Fırat                                     (Adıyaman)

18- Erdal Aksünger                            (İzmir)

19- Tolga Çandar                                (Muğla)

20- Aylin Nazlıaka                              (Ankara)

21- Ramazan Kerim Özkan                 (Burdur)

22- Arif Bulut                                     (Antalya)

23- Muhammet Rıza Yalçınkaya         (Bartın)

3.- Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir ve 20 milletvekilinin, Sivas’ta meydana gelen elektrik kesintilerinin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/120)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Elektrik kullanımı hava, su, gıda gibi yaşamsal ihtiyaçlardan biri haline gelmiştir. Elektrik enerjisi evde, iş yerinde, sanayide kaliteli, ucuz ve 24 saat kesintisiz olmalıdır. Son günlerde sıkça yaşanan elektrik kesintileri vatandaşları bezdirmiştir. Mevcut nakil hatları, şehir şebeke hatları, dağıtım trafoları çok eski olduğundan, trafolarda yanmalar meydana gelmekte, kayıp ve kaçaklar olmaktadır Hâl böyle olunca, sık sık yaşanan kesintiler olağan hâle gelmiştir. Kaliteli bir enerji için kaliteli eleman, kaliteli malzeme, üretim ve kaliteli tüketim olması şarttır.

Diğer illerimizde olduğu gibi, Sivas ilimizde de, dağıtım işini özel şirketler yapmaktadır. Divriği, Kangal ve diğer ilçelerimizde, yoğun elektrik kesintileri, sanayide ve konutlarda elektronik cihazların bozulmasına neden olmaktadır. Bu durum zaten kısıtlı geliri olan, yöre halkına maddi külfetler yüklemiştir. Bu konu ile ilgili yoğun şikâyetler almaktayım. Vatandaşlarımız sorunların çözümü konusunda, mülki amirliklere başvurmaktadırlar. Fakat yöneticiler, bu konuda denetim ve talimat yetkilerinin olmadığı cevabını vermektedirler. Şikâyetleri konusunda, dağıtım yapan firmalara yönlendirme yapılmaktadır. Vatandaşlarımız sorunlarının çözümü için, yetkili bir mercii görmek istiyorlar. Yasal bir değişiklik yapılarak, mülki amirlere şirketlerin denetim ve talimat yetkisi verilmelidir.

Anlaşılan odur ki; şirketler protokolde ki hükümlülüklerini yerine getirmemektedirler. Oysa rutin bakımlar yapılması, yeterli teknik eleman çalıştırılması, arızalara en kısa sürede müdahale edilmesi gibi yükümlülükleri yerine getirme zorunlulukları vardır. Aksi durumda, sözleşmenin iptali ve zararların tazmini, ilgili firmalardan karşılanmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, sorumluluk hükümete ait olacaktır. Bu durum devleti zorda bırakacağı gibi, hukuksal olarak ta tüketicilere tazminat yolunu açacaktır.

Vatandaşlarımızı maddi olarak zarara uğratan, mağdur eden kesintilerin neden kaynaklandığını, maddi zararların tespiti ve ödenmesi, dağıtımı yapan şirketlerin protokoldeki yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerini, ihmalleri olup olmadığını, elektrikte yaşanan kayıp ve kaçakların araştırılması, gerekli önlemlerin alınması ve bu sorunların çözüm önerilerinin tespiti amacıyla Anayasa'nın 98. ve TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105. maddeleri gereği Meclis Araştırması açılmasını saygılarımla arz ve talep ederim. 04.10.2011

1) Malik Ecder Özdemir                    (Sivas)

2) Kadir Gökmen Öğüt                     (İstanbul)

3 ) Ramazan Kerim Özkan                (Burdur)

4) Atilla Kart                                     (Konya)

5) Celal Dinçer                                  (İstanbul)

6) Mehmet Şevki Kulkuloğlu            (Kayseri)

7) Candan Yüceer                             (Tekirdağ)

8) Ferit Mevlüt Aslanoğlu                 (İstanbul)

9) Turgut Dibek                                (Kırklareli)

10) Ahmet İhsan Kalkavan               (Samsun)

11) Bülent Tezcan                             (Aydın)

12) Gürkut Acar                                (Antalya)

13) Muharrem Işık                            (Erzincan)

14) Salih Fırat                                   (Adıyaman)

15) Hurşit Güneş                              (Kocaeli)

16) Mustafa Sezgin Tanrıkulu           (İstanbul)

17) Erdal Aksünger                           (İzmir)

18) Tolga Çandar                              (Muğla)

19) Aylin Nazlıaka                            (Ankara)

20) Arif Bulut                                   (Antalya)

21) Muhammet Rıza Yalçınkaya       (Bartın)

BAŞKAN- Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutup oylarınıza sunacağım.

B) Tezkereler

1.- TBMM Dışişleri Komisyonu üyelerinden oluşan bir heyetin, Kosova Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Albin Kurti'nin vaki davetine icabetle Kosova'ya resmî ziyarette bulunmalarına ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/738)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu üyelerinden oluşan bir heyetin, Kosova Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Albin Kurti'nin vaki davetine icabetle Kosova'ya bir resmî ziyaret gerçekleştirmesi öngörülmektedir.

Söz konusu heyetin Kosova ziyareti, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 6. maddesi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur.

                                                                                                                   Cemil Çiçek

                                                                                                     Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                                                      Başkanı

OKTAY VURAL (İzmir)- Karar yeter sayısı…

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 13.53

 

 

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.05

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 57’nci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Başkanlığın tezkeresinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi, tezkereyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı vardır, kabul edilmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve oylarınıza sunacağım:

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve arkadaşları tarafından, “3’üncü Boğaz köprüsü konusunda sorunların neler olduğunun araştırılması” hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 26/1/2012 Perşembe günkü birleşimde okunmasına ve görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

                                                                                                               26.01.2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 26.01.2012 Perşembe günü (Bugün) toplanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                            Muharrem İnce

                                                                                                                  Yalova

                                                                                                        Grup Başkan Vekili

Öneri:

İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve arkadaşları tarafından, 4 Kasım 2011 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına “3. Boğaz köprüsü konusunda sorunların neler olduğunun araştırılması” hakkında verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin, (119 sıra nolu) Genel Kurul’un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 26.01.2012 Perşembe günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin lehinde ilk söz, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Özgündüz’de.

Buyurun Sayın Özgündüz. (CHP sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bugünlerde üçüncü köprü biliyorsunuz gündemi oluşturmaktadır. Biz, bu konuda Sayın Ulaştırma Bakanının cevaplaması istemiyle 26 Temmuz 2011 tarihinde bir soru önergesi verdik, bugüne kadar hâlen ne yazık ki soru önergemize cevap verilmedi. Orada “Bu konunun çevresel etki değerlendirmesi yapılsın, İstanbul’a ne gibi olumlu, olumsuz katkıları vardır? Bu konularda herhangi bir araştırma yapılmış mıdır? Bu üçüncü köprü ihalesinde Yüksek Planlama Kurulu ve Devlet Planlama Teşkilatı niçin devre dışı bırakılmıştır? Ülkemizin çok ciddi cari açığı varken bunun kaynağı nereden bulunacaktır?” gibi sorular sorduk ama bugüne kadar bu soru önergemize cevap verilmediğinden bu konuda bir Meclis araştırması açılması için bugün grup önerimizin lehinde söz almış bulunmaktayım.

Değerli arkadaşlar, size bazı istatistikler vereceğim bu köprüyle ilgili. Birinci köprünün yapımından sonra köprüden geçen taşıt sayısı yüzde 200 artarken, taşınan yolcu sayısında sadece yüzde 4’lük bir artış olmuştur.

Yine, ikinci köprü yapıldıktan sonra taşıt sayısında yüzde 1.180 artış olurken yolcu sayısında sadece yüzde 170’lik bir artış olmuştur. Dolayısıyla bu göstermektedir ki aslında köprüler daha çok taşıt trafiğine dönüktür, yolcu trafiğine dönük değildir.

Yine, bu köprü transit taşımacılıkta kullanılmak istenmektedir güzergâh olarak, bu da dolayısıyla İstanbul’un şehir içi trafiğinde herhangi bir iyileştirmeye olumlu katkı sağlamayacaktır. Bu köprü aynı zamanda İstanbul’un plansız bir şekilde büyümesine neden olacaktır. İstanbul, Büyükşehir Belediyesinin yaptığı öngörüye göre 12-13 milyonda tutulması gereken bir şehirdir ancak bu köprüyle birlikte, nüfus 20 milyona ulaşabilir. Değerli Gazeteci Metin Münir’in bir yazısında dediği gibi korkunç senaryo, cinnet senaryosu 23 milyondur. İstanbul nüfusunun 23 milyona çıkması, bu şekilde, bu köprüyle birlikte sağlanabilir. Bu durumda, İstanbul, Türkiye’yi ayakta tutan İstanbul batar.

Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, bu köprünün güzergâhının çok iyi hesaplanması, çevre ve şehircilik açısından doğru bir seçim olup olmadığı yönünde mutlaka uzmanların görüşünün alınması zorunludur.

Değerli milletvekilleri, bu köprüye, Devlet Planlama Müsteşarlığı, geçtiğimiz ocak ayında, İstanbul’un trafik sorununa çare olmayacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Yine, Karayolları, mutlaka, bağımsız ulaşım ve şehircilik uzmanları tarafından bu yönde bir rapor alınmasını gerekli görmektedir.

Devlet Planlama Teşkilatının raporuna göre, Boğaziçi Köprüsü’nden geçen trafiğin yüzde 99’u şehir içi ve bölgesel yani komşu illerden gelen trafiktir, transit trafik sadece yüzde 1-2 civarındadır. Bu durumda, Garipçe-Poyrazköy mevkinde yapılması planlanan üçüncü köprünün, şehir içi trafiğine rahatlatıcı hiçbir etkisi olmayacaktır; raylı sistem öngörülmediği için genel ulaşım sorununa da hiçbir katkısı ne yazık ki olmayacaktır.

Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Kemal Madenoğlu, 11 Ocak 2010’da, projenin sahibi Karayollarına bir mektup yollayarak, kurumun sakat ve eksik bulduğu noktaların altını çizdi, bu projenin bir kez daha değerlendirilmesini istedi. Ancak, Ulaştırma Bakanımız Sayın Binali Yıldırım, DPT’nin bu uyarısını dinlemeyerek “Bu sene içinde ihale etmeyi hedefliyoruz.” dedi; ihaleye çıktı, biliyorsunuz, teklif gelmedi. Şimdi de Sayın Bakan diyor ki: “Öz kaynaklarımızla bu köprüyü yapacağız.”

Değerli arkadaşlar, şu anda İstanbul’un birinci önceliği deprem midir yoksa üçüncü köprü müdür? Lütfen, yani elinizi vicdanınıza koyun, düşünün. İstanbul’da beklenen deprem olursa yüz binlerce insanın ölümünden ve şehrin tümüyle çökmesinden bahsediliyor. Allah korusun, böyle bir durum olursa, bakın, İstanbul Türkiye’yi ayağa kaldırabilir ama bütün Türkiye toplansa İstanbul’u ayağa kaldıramaz.

Dolayısıyla, gelin, buraya ayıracağınız kaynağı, köprü için ayıracağınız kaynağı depremle mücadele için, depreme karşı düzenlemeler için harcayalım. Bu daha çok, ülkenin ve İstanbul’un hayrınadır diye düşünüyorum.

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Trafiği nasıl çözeceksiniz?

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, “Trafiği nasıl rahatlatacağız?” diyorsunuz. Bakın, trafiği rahatlatmanın yolu var. Biz, bakın, raylı sistemi mutlaka şey yapmalıyız. Deniz ulaşımını bir alternatif ulaşım aracı olarak kullanmanız lazım. İstanbul’un ortasından deniz geçiyor, Boğaz var. Yani deniz ulaşımı kullanalım, yüzer viyadükler kullanalım. Bizim Cumhuriyet Halk Partisinin seçim bildirgesinde var yüzer viyadükler, raylı sistem. Yeni köprülerin, mevcut köprülerin iyileştirilmesi, genişletilmesi, bu şekilde trafiğe katkıda bulunulabilinir.

Metro yapalım; daha az maliyetle daha çok yolcu taşımasıyla trafiğe daha çok katkıda bulunacaktır ama “Öncelik” derseniz, benim açımdan, İstanbul halkı açısından öncelik köprü değildir, ulaşım bile değildir biliyor musunuz, depremdir, beklenen depremdir. Dolayısıyla deprem için öncelikle tedbirler alalım.

Arkadaşlar, yani felaket olur, Allah korusun. Yani bekleniyor, bütün bilim adamları diyor ki: “Efendim, Marmara depremi olacak.” Yüz binlerce insanın zarar göreceği, binlerce binanın yıkılacağı, köprülerin zarar göreceği… Gelin, buna karşı tedbir alalım. Birinci önceliğimiz üçüncü köprü değil.

Poyrazköy-Garipçe arasından, bakın, bu kuzeye doğru şehri genişletiyorsunuz. Yani çok ciddi nüfus artışı olacak; 20-23 milyon nüfustan bahsediliyor. Milyarlarca dolarlık rant sağlanacak. Yani kuzeye doğru, şu anda İstanbul’un içme suyu havzaları, yeşil alanları, İstanbul’un ciğerleri olan ormanlar yok edilecek. Gelin, yapmayın. Yani bu hem İstanbul’a kötülüktür hem ülkeye kötülüktür.

Dolayısıyla biz diyoruz ki değerli arkadaşlar, bu konuda bir Meclis araştırması yapalım. Yani en yüksek organ olan yüce Meclis bu konuyu enine boyuna uzmanlarla birlikte tartışsın. Bakalım, eğer faydalıysa güzergâhı uygun belirleyelim yapılsın ancak değilse başka alternatif çözüm önerileri üretelim. Bunun için de Meclis araştırması açılması gerekiyor. E, Meclis araştırma önergesi veriyoruz, yani lütfen… Şimdi aleyhte söz istemişsiniz, neyin aleyhinde? Niye araştırılmasın? Yani İstanbul’un çok önemli sorunları varken şu anda “üçüncü köprü” diye dayatıp “öz kaynakla yapacağız” demenin bir mantığı yok ki.  Yani siz nereden yapacaksınız? 80 milyar dolar cari açığınız  var. Nereden bulacaksınız kaynağı? Yani yeni baştan bir yük mü getireceksiniz?

AHMET YENİ (Samsun) – Siz iki köprüye de karşı çıktınız.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Efendim, bakın, biz köprüye karşı değiliz. Bakın, biz, bilimsel araştırmalar yapılmadan…

AHMET YENİ (Samsun) – Siz iki köprüye de karşı çıktınız.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Bilimsel içeriği olmayan yüklemler.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Yapın, dördüncüyü de yapın beşinciyi de yapın!

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Devlet Planlama Teşkilatı karşı çıkıyor değerli milletvekilleri, Karayolları karşı çıkıyor, ÇED Çevre Değerlendirme Raporu alınmamıştır, böyle bir şey olur mu? Yani böyle bir anlayış olur mu?

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Bilimsel içeriği yok.

AHMET YENİ (Samsun) – İki köprüye de karşı çıktınız.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Yani, araştırılsın diyoruz.

BAŞKAN – Sayın Yeni, lütfen…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) – Araştırılsın diyoruz.

Siz, bakın, bütün bu konuyla ilgilenen yazar-çizer arkadaşlar buna karşı çeşitli yazılar yazmıştır. Mehveş Evin olsun, efendim, Metin Münir olsun bu konuda defalarca yazılar yazmıştır.

Dolayısıyla, gelin, değerli arkadaşlar, bu konuda bir Meclis araştırması açalım, İstanbul’un önceliklerini tespit edelim. Siz, hep işiniz gücünüz rant olduğu için buradan da bir rant doğurma peşindesiniz. Yazıktır, günahtır. 350 milyar dolarlık ranttan bahsediliyor bu şeyin sonucunda, üçüncü köprüyle birlikte doğacak, yaratılacağı tahmin edilen ranttır. Ama konunun uzmanları, meslek odaları, dernekler, sivil toplum örgütleri hepsi karşı çıkmaktadır.

Bu nedenle, bu üçüncü köprünün yapımının gerekli olup olmadığı ve ne gibi sorunlar getireceği konusunda İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırmasının açılmasına uygun oyu vereceğinizi düşünerek hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özgündüz.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin aleyhinde, Rize Milletvekili Sayın Nusret Bayraktar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

NUSRET BAYRAKTAR (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisinin bugün gündeme alınmasının karşısında olarak AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İstanbul’un 1994 yılında öne çıkan beş önemli sorunu vardı. O gün birinci sorun susuzluktu, ikinci sorun yolsuzluktu, üçüncü sorun çevre kirliliği, hava kirliliğiydi, dördüncü sorun çarpık yapılaşmaydı, beşinci sorun trafik idi. Şimdi, 94’ten bu yana yapılan düzenlemeler ve çalışmalar sonucu bahsettiğimiz dört önemli alt sorun biraz geri planlara kaldı. Birinci sorun trafiktir ve ulaşımdır. Birinci sorun…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Birinci sorun depremdir.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Müsaade edin. Bakın, ben sonuna kadar saygıyla dinledim.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Yanlış bilgi veriyorsunuz.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Lütfen müsaade edin, sonuna kadar saygıyla dinledim, siz de lütfen saygıyla dinleyin.

Şimdi ise, İstanbul’u… Evet, deprem ve depreme hazırlıkla ilgili konu son derece önemlidir, aynen katılıyorum. Uzun yıllardan bu yana da yaptığımız çalışmalar ortadadır. Şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yaptığı çalışmalar ve yeni yasal düzenlemeler, birlikte alacağımız kararlarla dönüşüm ve depreme hazırlık konusunda gereken yapılacak. Maalesef çarpık yapılaşmalara karşı alınması gereken tedbirlerde “TOKİ gelecek, elinizdeki evleri alacak.” diyen muhalefeti de unutmamak lazım. Dönüşüm yapmak için fedakârlık yapmak lazım, vatandaşı korkutmamak lazım, ürkütmemek lazım. Vatandaşla olan karşılıklı anlaşma vatandaş mağduriyetine sebebiyet vermeden yaşanılabilir bir kenti oluşturmak yerel yönetim ve merkezî yönetimlerin görevidir, biz de bunları yapmaya çalışıyoruz.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – On yedi senede bir örnek verin.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Ama İstanbul’un bir numaralı sorunu trafik olduğuna göre şu an, İstanbul’da mevcut şartlarda 3 milyonun üstünde araç var. Bu araçların -takribî olarak söylüyorum- 1,5 milyonu seyir hâlindedir ve 1’inci köprüye karşı çıkıldı, 2’nci köprüye karşı çıkıldı… Raylı sistem doğrudur ama raylı sistem… Yüz elli yıldan bu yana hayal edilen Marmaray Projesi ancak AK PARTİ döneminde temeli atıldı 2007’de, 2013’te hizmete girecek. Hem lastik tekerlekli araçların geçişi hem de raylı sistemle ilgili. Bu köprünün ihalesinin biraz ertelenmesinin gerekçelerinden biri de sadece lastik tekerlekli sistemin değil yanına raylı sistemin de ilave edilmesi suretiyle kuzeyden geçen, hem İstanbul’un mevcut iş bünyesindeki trafik sirkülasyonunun rahatlaması. Uluslararası, şu an yüzde 1, yüzde 2 söyleniyor, bu hızla gelişen Türkiye’de, yüzde 7, yüzde 8 gelişen Türkiye’de on yıl sonra İstanbul’un trafiği ve uluslararası transit taşımacılığın, uluslararası değil ulusal transit taşımacılığın ne olacağını düşünmenizi istiyorum.

Ben 2002 yılında iktidara geldiğimiz dönem İstanbul’dan Ankara’ya gelirken yolda bir tek tıra rastlamıyordum ama şimdi tırlardan dolayı özellikle İzmit otoyolunda -iki gidiş iki geliş- İzmit’in kuzeyi Gebze’den Akyazı’ya kadar trafiğe bir bakın. On yıl sonra ne olacak?

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Yanlış şehircilik politikaları. Kendi yanlışınızı düzeltmeye çalışıyorsunuz.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Bugün temelini atmazsak, üçüncü köprüyle ilgili hazırlıkları geliştirmezsek -bakın ömründe belli bir kısıtlama oldu, 1’inci Boğaz Köprüsü’ne bakım yapılacak- bakım yapılacağı esnada bu köprünün yükünü kim kaldıracak? Marmaray ne zaman hizmete girecek de bunlarla ilgili şu andaki trafik artışına cevap verecek?

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – On yedi senedir siz yönetiyorsunuz İstanbul’u.

BAŞKAN – Sayın Eyidoğan, lütfen…

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Şimdi, ben vaktimin elverdiği ölçülerde size Kuzey Marmara Projesi’yle ilgili kısa bilgiler vereyim.

Bahse konu projedeki kriterler şöyle: 6 adet alternatifli proje hazırlanmıştır. Çevresel boyut, su ve orman kaynaklarının korunması, hava ve gürültü kirliliği, tarihî yapılar ve sit alanları, işletme maliyeti, akaryakıt, amortisman ve iş gücü, diğer trafik sistemleriyle uyum, mevcut durum ve gelişim planlarına uyumluluk, mevcut şehir içi trafik yükünün azaltılması, yol ağına katkısı, yeni sanayi ve yerleşim alanları üzerindeki etkisi, kamulaştırma ve arazi kullanımında ve inşaat maliyetlerinde Kuzey Marmara Otoyolu kapsamında yukarıda bahsedilen kriterler göz önüne alınarak 6 güzergâhın 6’ncısı Garipçe-Poyraz arasındaki geçiş uygun görülmüştür.

Böylece bu güzergâh su kaynakları ve orman alanlarının korunmasında en az zarar veren, hava ve gürültü kirliliğine ise etki etmemesi, güzergâh, tarihî yapılar ve sit alanlarına etki etmeyecek kadar az olması, şehir içi trafik yükünün azaltılmasına, bölgedeki yol ağlarının ve bölgesel gelişimine katkı sağlayacağı…

Bu, Türkiye’nin sadece kendi iç projesi değil. İpek yolu bağlamında Avrupa’nın Asya’ya bağlanacağı ulusal ve uluslararası bir köprü olacağını düşünmemiz gerekir ve bu konularla ilgili ÇED raporu alınmadığı söyleniyor. Oysa Karayolu aslında projeye karşı değil. Karayolu yapım süreci içerisindeki detay çalışmaları yaparken 1’inci, 2’nci, 3’üncü, 4’üncü, 5’inci alternatifler üzerinde çalışma yaparak 17/7/2008 tarih ve 26939 sayılı ÇED Yönetmeliği’nin geçici 3’üncü maddesi uyarınca ÇED Yönetmeliği hükümlerine tabi olmadığı belirtilmiş olmasına rağmen uluslararası yap-işlet-devret modeliyle bir kredi alımı söz konusu olabileceği kanaatiyle şimdi ÇED raporunun alınması hususunda da çalışmalar devam ediyor.

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Ama “öz kaynak” dedi Sayın Bakan, ne olacak?

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Tüm otoyol projelerinde güzergâh alternatif çalışmaları aşamasında kurumumuz tarafından ilgili tüm kurum ve kuruluşlara -valilikler, belediyeler, askerî birimler, il çevre ve orman müdürlükleri, kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurulları, Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü, söz konusu diğer buna benzer kuruluşlar- otoyol koridorunda mevcut ve planlanan tüm yapı ve varlıklarla ilgili görüşleri sorulmakta, mutabakata varıldıktan sonra Kuzey Marmara Otoyolu, üçüncü boğaz köprüsü geçişiyle ilgili projenin kesinleşmesine yönelik kararlar verilmektedir. Çevresel açıdan önem arz eden Belgrad ormanları, Fatih ormanları ve Polonezköy Millî Parkı gibi orman alanları ile tarihî değeri olan yapıların korunması temel hedef alınmış…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Su havzalarını nasıl koruyacaksınız? Yanlış bilgilendiriyorsunuz toplumu!

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – …bu bölgelerde kesilecek ağaç kadar bölgedeki kömür ocakları ve maden ocaklarından oluşmuş, tahrip edilmiş alanlara, alanların üzerinden geçeceği gibi bu alanlarda fazla miktarda ağaçlandırma çalışması yapılması esas alınmıştır.

Değerli arkadaşlar, seçilmiş olan bu güzergâh aslında şu anki şartlarda en uygun olduğu, alternatifler çerçevesinde kabul görmüş ve buna firmaların da önerisi doğrultusunda raylı sistemin ilave edilmesi hususu biraz öne çıkınca ihale şartları ve ihaleye girenlerin tekliflerinin biraz uzatılması hususunda talepleri olmuştur. Yakın bir gelecekte millî kaynaktan mı yoksa yine krediyle mi olacağı net, kesin olmamakla birlikte “Bütçe açığı ve cari açığa sebep olacak.” diyenlere sormak lazım. Bütçe açığına sebep olan, cari açığa sebep olan en önemli unsur enerji maliyetlerindeki dışa bağımlılığımızdır ve burada 40 milyar dolar yılda enerjiyle ilgili dışa verdiğimiz dövizin geriye kazanılması için HES projelerini gündeme getiriyoruz -25 milyar dolar- HES de çevreyi kirletiyor. Elbette her yatırımın artısı vardır, belli oranda da eksisi de vardır. Madem teknolojik gelişmeler ve dünya gelişmeleri bu boyutta ilerliyor, telefonu kullanmadan yapamıyoruz, otomobili kullanmadan yapamıyoruz, elektriği kullanmadan yapamıyoruz, yolları kullanmadan yapamıyoruz, araba almadan yapamıyoruz; o hâlde bunlara, çevreye en az zarar verecek, halkın ihtiyaçlarına en çok cevap verecek bir düzenlemeyi de birlikte yapmak mecburiyetindeyiz. Yoksa İstanbul’da trafiğin sıkışması sonucu kaybedilen zaman, çevre kirliliğine etkisi…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Bakın, köprü demek trafik demektir.

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – …artı, dışa bağımlıyız dediğimiz petrol kaynaklarına vermiş olduğumuz paraları da düşündüğünüz zaman, işte cari açıkla ilgili konular burada da gündeme geliyor. Kaldı ki Türkiye'nin gelişmesi ve kalkınması, bu sistemin de üstesinden gelebilecek bir boyuta geldiğimizi unutmamamız gerekir.

 ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Sayın Vekil, Karayolları Genel Müdürü bile “Bir kez daha değerlendirin.” diyor, lütfen ya…

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Değerlendiriliyor.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Hangi bilim adamlarıyla değerlendiriyorsunuz?

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Bakın, plansız büyüme ve kontrolsüz gelişmeden bahsediliyor. Hem merkezî yönetim olarak aldığımız kararlara -Türk Ceza Kanunu’nun 183’üncü maddesi, bakanlıklara verdiğimiz yetkiler ve bakanlıkların yaptığı denetimler- hem de yerel yönetimlere verdiğimiz yetki ve denetimler sonucu bütün siyasi partilerin Meclis üyeleri tarafından alınan ve alınmış olan proje kararlarına itirazlar vardır, hukuki sistemle müdahaleler vardır. Kontrolünü yapmadığınız zaman tabii ki bölgede haksız rant elde edilir.

İstanbul’un yoğunluğunu azaltabilmenin yolu, doğduğu yerde doyamayan Anadolu halkının İstanbul’a değil, göç ederek değil, Anadolu’da da yatırım yapılmak suretiyle geriye dönüşünü teşvik etmektir.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Niye yapmadınız on senedir? Şimdi mi aklınız başınıza geldi?

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – Geriye dönüşü teşvik etmek için üniversitelerin açılması, yolların yapılması, hastanelerin yapılması, okulların yapılması, tünellerin yapılması ve insanlarımızın doğduğu yerde mutlu olabileceği yatırımlar hususunda AK PARTİ’nin ne yaptığını bütün dünya biliyor.

Biz bir yandan üçüncü boğaz köprüsü, bir yandan Marmaray, bir yandan raylı sistem, bir yandan İstanbul’un dağlarını tünellerle bağlama, bir yandan da kuzey-güney bağlantısı gibi -ki Ovit Tüneli, 15 kilometre gidiş geliş, kuzeyi Mardin’e ve Orta Doğu’ya bağlayacak- tünellerle Türkiye’yi ulaşım arterleri açısından dünya literatüründe öne çıkartmış oluyoruz.

Hava yollarıyla taşımacılık yapılıyor, deniz yollarıyla yapılıyor, kara yollarıyla da yapılıyor ama büyüyecek olan gelecek Türkiyesi’ne cevap verecek yatırımları yapmak zorunda olduğumuzu hatırlatıyor, bu bakımdan…

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Geneli bırakın, İstanbul’daki üçüncü köprüyü konuşun!

NUSRET BAYRAKTAR (Devamla) – …bu konunun bugün gündeme alınması hususunun karşısında olduğumuzu belirterek hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) – Niye karşısındasınız? Bırakın araştırılsın!

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bayraktar.

Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisinin lehinde İstanbul Milletvekili Sayın Sebahat Tuncel.

Buyurun Sayın Tuncel.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu önerge üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Çevre düzeni planını yaptınız, terk ediyorsunuz. On yedi yıldır yönetiyorsunuz…

NUSRET BAYRAKTAR (Rize) – Terk etmiyoruz, hayır, değişimi…

BAŞKAN – Sayın Eyidoğan ve Sayın Bayraktar, isterseniz dışarı çıkıp konuşun, Sayın Hatibin sesini duyamıyorum ben sizden dolayı.

SEBAHAT TUNCEL (Devamla) – Aslında bu kürsüden daha önce de Barış ve Demokrasi Partisi olarak İstanbul’da üçüncü köprüye ilişkin yaklaşımımızı ifade etmiştik. İstanbul’un trafik sorununu çözecek olan üçüncü köprü değil, aslında, İstanbul’un trafik meselesinde İstanbul’u gerçekten yeniden ele alan bir perspektifin daha gerçekçi olacağını ifade etmiştik. Bu açıdan Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu araştırma önergesi önemli ancak ne sonuç ortaya çıkaracak belli değil çünkü geçen gün Başbakan açıklama yaptı, biliyorsunuz üçüncü köprüde ihaleye katılan firma olmadığı için bunu devlet bütçesinden karşılayacaklarını ifade ettiler. Dolayısıyla “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş!” gibi bir durum var, bizim burada tartışmamız ne işe yarayacak bilemiyoruz ama yine de kamuoyunu bilgilendirmek, bu konuda neden karşı olduğumuzu ifade etmek açısından bunu bir fırsat olarak değerlendiriyoruz.

Şimdi, trafik sorununa baktığımızda İstanbul’da kara ulaşımı toplamda yüzde 88,3, deniz ulaşımı yüzde 3,3, raylı sistem yüzde 8,4 dolayısıyla çok alternatifsiz değiliz. İlla üçüncü köprüyü yaparak bu işi, trafik sorununu çözeceğiz gibi bir yaklaşım doğru değil.

Biraz önce iktidar partisinden sayın milletvekilinin ifade ettiği gibi, doğru, İstanbul gelişmek durumunda, geleceği düşünmek durumundayız, trafiğinden tutalım hava kirliliğine kadar, iş yaşamına kadar her şeyi düşünmek durumundayız ama burada baktığımız nokta, baktığımız pencere önemli. AKP İktidarı hep rant penceresinden baktığı için bütün alanlara nasıl rant elde edebiliriz noktasında bakıyor. O açıdan ortaya çıkan durum hep bir tahribat oluyor, hem insanlık adına hem doğa adına böyle bir tahribatla karşı karşıya kalıyoruz.

Sayın milletvekilleri, devletlerin oluşum süreçlerine göz attığımızda her şeyin tasnif ile başladığını görürüz. Tasnif edilen kategorilere göre yeniden düzenlenen alanlardan biri de modernizmin neredeyse düşman olarak bellediği ve araçsallaştırmakta hiç tereddüt etmediği doğadır. Doğa kapitalizmin kendini organize edebileceği bir kaynak olarak insan tarafından araçsallaştırılırken, insan kendi geleceğini kendi elleriyle yok ettiğini ve sürdürülebilir bir yaşam politikasını yok saydığını görmezden gelmektedir. Aslında, AKP İktidarı da bunu görünmez kılmak için elinden geleni süslü sözlerle burada ifade etmektedir.

Tabii ki, biz İstanbul’un ulaşım sorununun çözülmesi konusunda hemfikiriz; nasıl çözeceğimiz meselesi önemli. Üçüncü bir köprü mü gerekiyor ya da başka olanaklar mı gerekiyor, “Bunu böyle yapacağız.” demekten önce bir tartışma yürütmek, bunun doğaya katkıları nedir, zararları nedir, insanlığa katkıları nedir; bunun tartışılmasını beklerdik, isterdik ama bunlar yapılmadan nasıl buradan rant elde edebiliriz, nasıl özellikle yandaş kesimlere yeni rant alanları sağlayabiliriz meselesini öne çıkaran bir yaklaşım içerisinde.

Biz, Barış ve Demokrasi Partisi olarak bir kez daha, üçüncü köprüye neden karşı çıktığımızı başlıklar altında ifade etmek istiyoruz: Bunun temel nedeni, doğayı bir hak öznesi olarak görüyoruz biz, Barış ve Demokrasi Partisi olarak, doğanın bir rant alanı olarak değil, bir hak öznesi olarak yaşamımızın temel bir parçası olarak ele alınması gerektiğini, dolayısıyla 21’inci yüzyılda yapacağımız her etkinliğin, doğaya karşı yapacağımız her şeyin ekolojik dengeyi bozduğunu da göz ardı etmeden ele almak durumundayız.

İstanbul’da üçüncü köprüye karşı çıkıyoruz bu yüzden. O yüzden derelerimize HES yapılmasına karşı çıkıyoruz. “Derelerin Kardeşliği Platformu” bu konuda çok iyi çalışmalar yapıyor. HES, enerji kaynakları açısından çok önemli bir projeymiş gibi sunulsa da, yaşam alanlarımızın elimizden alınması açısından olumsuz bir projedir. Yine diyeyim ki, “güvenlik” adı altında barajların yapılmasına karşı çıkıyoruz. İlla yapılması gerekiyorsa, bu, insanlığın lehine olmak durumundadır.

Üçüncü köprü konusunda öncelikle itiraz ettiğimiz konulardan birisi, yapılacak, seçilecek güzergâhın, türlerin yok edilmesi konusunda önemli ve ciddi anlamda ekolojik dengeyi bozacağı konusundaki kaygılarımızdır. Üçüncü köprünün yapılması planlanan bugünkü alanlarda önemli orman alanları, su havzaları, kumullar, barajlar, bentler, tabiat parkları, rekreasyon alanları ile çok sayıda endemik, başka yerde yaşamayan bitki ve hayvan türlerinden oluşan farklı ekosistemlerin bir arada bulunduğu bütüncül bir ekolojik alan yer almaktadır. Bu üçüncü köprünün yapılmasıyla birlikte bu alanlar talan edilmiş olacaktır.

İkincisi, ısı adası etkisi. Bugün, köprüyü yapanların finansal ve sosyolojik hesaplar yaparken gözden kaçırdığı bir hesap da İstanbul'da yapılan üst ölçekli arazi kullanımı ve ulaşım projelerinin doğal çevre üzerindeki tahribatları ve teşvik ettikleri yeni yapılaşmaların mikroklima üzerinde yarattığı ısı adası etkisidir. Şehirde etkili olan mikro iklim üzerinde serinleştirici etkisi olan orman alanlarının, doğal bitki örtüleriyle kaplı alanların ve yapılaşmamış açık alanların tahribatı ısı adası etkisini daha da artıracaktır. Boğaz'da yapılması düşünülen Üçüncü Köprü Projesi ve bağlantı yollarının kısa süre sonra kendi trafiğini yaratarak egzoz salınımlarını arttıracağı ve yeni yol ve bina yapılaşmalarını tetikleyerek doğal alan tahribatına yol açacağı düşünüldüğünde İstanbul üzerindeki ısı adası etkisinin ne kadar katlanacağını da sizlerin takdirine bırakıyoruz.

Üçüncü konu, su kaynaklarının tahribatı. Çok büyük bir kısmı su toplama havzalarında bulunan Üçüncü Boğaz Köprüsü’nün bağlantı yolları İstanbul'un önemli içme suyu rezervleri olan Ömerli, Elmalı, Darlık, Alibeyköy, Büyükçekmece, Sazlıdere ve Terkos havzalarını yoğun yapılaşma baskısı altında bırakacaktır. Ömerli havzasında 1935-1975 yılları arasında nüfusun 4 bin civarından kırk yıl sonunda yaklaşık 3 kat artarak 10 binin üzerine çıkmasına karşın, 90 sonrası, özellikle TEM otoyolu etkisi ile nüfusun 50 katın üzerinde bir artışla 600 bine yaklaşması İstanbul için yaşamsal öneme sahip havzalardaki nüfus baskınının ne kadar olduğunu ortaya koymaktadır.

Ne kadar doğal alan yok olacak; bu da önemli bir itiraz noktası bizim açımızdan. Köprü ve bağlantı güzergâhları içinde düşünülen 150 metrelik kamulaştırma işlemi sonucunda hattın geçeceği ve doğrudan, koşulsuz etkilenecek olan bölgede ise 680 hektar doğal sit alanı, 931 hektar tarım alanı ve 2,5 milyondan fazla ağaç barındıran 1.453 hektarlık ormanlık alan tamamen ortadan kalkacaktır.

Sayın milletvekilleri, bunları bile düşündüğünüzde üçüncü köprünün güzergâhının ne kadar yanlış olduğunu ve derhâl bu projeden vazgeçilmesi gerektiğini, illa bir köprü yapacaksak bu konuda bu kadar süslü sözler söylemeden önce, yeni bir araştırma yaparak gerçekten üçüncü köprü nerede olacak sorusuna hep birlikte cevap bulabiliriz ancak burada AKP İktidarının özellikle “Ben yaptım, oldu.” gibi yaklaşımı, yine İstanbul için düşündüğü “Çılgın Projeler” İstanbul’un sorunlarını çözmek yerine daha da ağırlaştıracaktır. Biz bu yanlıştan AKP Hükûmetinin dönmesi gerektiğini düşünüyoruz çünkü bu ülkede sadece AKP’liler yaşamıyor ya da bu ülkede sadece üçüncü köprüden yararlanacak olanlar ya da oradan rant elde edecek olanlar yaşamıyor; bir bütün bu İstanbul’da yaşayan herkesin sorunudur. Dolayısıyla İstanbullulara bu konuda soru sorulmalıdır. Eğer AKP Hükûmeti illa “Köprü yapacağım.” diyorsa bu konuda bugüne kadar uyguladığı yöntemlerden birisini uygulayabilir, İstanbullulara sorabilir, referandum yapabilir, İstanbullular üçüncü köprüyü istiyor mu, istemiyor mu. Bu konuda en azından sorumluluklar da ortaklaştırılabilir.

Bunların yapılması konusunda biraz önce, sözüme başlamadan önce söylediğim gibi, bizim konuşmamız ne kadar etkili olacak meselesi tabii tartışılır. Hükûmet sözcüleri de ifade etti, bu araştırma önergesine “Hayır” diyecekler, öyle görünüyor, sayısal çoğunluk olarak da bu ifade ediliyor ama bunu bir kez daha tarihe not düşmek isteriz ki AKP’nin bu projesi dünyada ve Türkiye’de, özellikle İstanbul’un ekolojik dengesini bozacaktır, insanlığa hiçbir faydası yoktur, yeni sorunlar ortaya çıkaracaktır, yaşam alanlarımızı elimizden alacaktır ve bir an önce bu projeden vazgeçilmelidir. Biz, en azından kendi çapımızda, bu proje konusunda, özellikle seçilen güzergâh konusundaki itirazlarımızı her fırsatta dile getireceğiz.

Barış ve Demokrasi Partisi olarak CHP Grubunun vermiş olduğu önergeyi destekliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tuncel.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisinin aleyhinde son söz İstanbul Milletvekili Sayın Erol Kaya’ya aittir.

Buyurun Sayın Kaya. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

EROL KAYA (İstanbul) – Sayın Başkan, kıymetli üyeler; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet Halk Partisi tarafından verilen Üçüncü Boğaz Köprüsü’yle ilgili soruların tespiti ve çözüm yolları konusunda Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin aleyhinde söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, on iki gün önce İstanbul’da Sayın Başbakanımızın da iştirakiyle dünyanın en önemli projelerinden biri olan Marmaray’ın ilk kaynak töreni gerçekleştirildi. Sayın Başbakanımızın da vurguladığı gibi Marmaray Projesi, İstanbul projesi olmasının ötesinde bir dünya projesidir. Böyle bir projenin heyecanını hâlâ hissederken bugün burada, İstanbul’a yapılması planlanan üçüncü köprüyle ilgili olumsuz bir yaklaşım içeren araştırma önergesiyle karşılaşmış olmak açıkçası, bütün milletimizle birlikte bizi de üzmüştür. Buradan sözümü hiç eğip bükmeden, imalara, dolaylı ifadelere başvurmadan ifade etmek istiyorum. Bu önergeyi verenler İstanbul’u da Türkiye’yi de anlamamış olan, vücutları 2012 yılında kalsa bile düşünceleri hâlâ 1940’larda, 1960’larda, en iyi ihtimalle 1990’larda kalmış bulunan kişilerdir. Türkiye'nin geldiği yer, İstanbul’un ulaştığı düzey nasıl üçüncü havaalanını…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Bunun bilimle ne alakası var, şehir planlamacılığıyla ne alakası var, bunu söyleyin.

EROL KAYA (Devamla) - …Boğaz’ı deniz dibinden geçen raylı sistemi, Avrupa ve Asya yakasında yüzlerce kilometrelik raylı sistemleri, teknoloji destekli trafik yönetim sistemlerini gerektiriyorsa aynı şekilde üçüncü köprüyü de gerektirmektedir. Üçüncü köprünün İstanbul için ihtiyaç olmadığını söyleyebilecek izan ve vicdan sahibi hiç kimsenin çıkmayacağına inanıyorum. Ha, bu işin yöntemi, güzergâhı, usulü ile ilgili tartışmalar ayrı bir konu. Biz böyle düşünürüz, siz başka türlü düşünürsünüz, diğerleriyse daha farklı düşünebilir. Sonuçta, ihtiyaçlar ve imkânlar bir araya getirilerek çözüm yolu bulunur ve uygulama aşamasına geçilir. Bu süreç büyük ölçüde teknik bir süreçtir. Bu sürece ilişkin eleştirileri ve tartışmaları saygıyla karşılamak ama son sözü sorumlulara bırakmak şüphesiz en doğru yoldur. Oysa araştırma önergesinin gerekçesine baktığımızda sadece olumsuz görüşlerin zikredildiği, her cümlesi buram buram “istemezük” anlayışı kokan  bir metinle karşılaşıyoruz. “Konuyla ilgili farklı görüşlerin alınması…” ifadesinin gerisine bakıldığında “Nasıl bu projenin tekerine çomak sokabiliriz, önüne set çekebiliriz, engel olabiliriz?” anlayışı net bir şekilde görülebiliyor. Geçmişte bu millete yeteri kadar zarar verdiğinizi, insanımızın geleceğini yeterince kararttığınızı hepimiz biliyoruz. Hiç kusura bakmayın arkadaşlar, artık aynı garabetin devam etmesine ne milletimiz ne de biz izin vermeyeceğiz. Birinci köprü size rağmen nasıl yapıldıysa, ikinci köprü size rağmen nasıl yapıldıysa, İstanbul’daki ve Türkiye’deki pek çok hizmet nasıl size rağmen yapıldıysa, üçüncü köprü de aynı şekilde yapılacak ve milletimizin hizmetine sunulacak.

Değerli arkadaşlarım, CHP’li milletvekili arkadaşlarımız tarafından verilen araştırma önergesinde, üçüncü köprünün raylı sisteme alternatif gibi gösterilmeye çalışıldığını görüyoruz. Oysa İstanbul’da gerçekten tarihî önemde bir raylı sistem seferberliği yaşanıyor. Marmaray, raylı sistem projesinin önemli bir unsuru. Banliyö hatlarının modernleştirilmesi, raylı sistem projesinin önemli bir unsuru. Metro ve tramvay hatları, raylı sistem projesinin önemli unsurları.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Beş senede rayları bitiremediniz ama.

EROL KAYA (Devamla) - Yakında hizmete girecek Kartal-Kadıköy metrosu aynı şekilde. 45 kilometreden 78 kilometreye çıkan İstanbul’daki raylı sistem, önümüzdeki yıl 213 kilometreye, 2023 yılında 640 kilometreye ulaşacak yani üçüncü köprü, raylı sistemin alternatifi değildir. Tam tersine, entegre bir çözüm gerektiren İstanbul ulaşımının tamamlayıcı unsurlarından biridir.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – 50 kilometre yukarıdaki köprüye nasıl entegrasyon yapacaksınız?

EROL KAYA (Devamla) - Araştırma önergesindeki itirazlar, İstanbul ulaşım sorununun raylı sistemi, denizi, kara yolu, hava yoluyla entegre çözümlere ihtiyaç duyulduğunu kavrayamayan bir yaklaşımın ürünüdür. Üstelik bizim ulaşım sorunlarının çözümü konusunda yaklaşımımız sadece İstanbul’a mahsus da değildir. Türkiye'nin 81 vilayetini, 780 bin kilometrekare vatan toprağının tamamını kuşatan bir çözüm anlayışıyla yolumuza devam ediyoruz. Havaalanları, duble yollar, hızlı trenler ve diğer tüm enstrümanları devreye sokarak Türkiye’de hızlı ve konforlu seyahat ve taşıma dönemini başlattık. Ankara-Eskişehir, Ankara-Konya hızlı tren hatlarında seyahat eden vatandaşlarımızın memnuniyetini kendilerinden dinlemenizi lütfen rica ediyorum. İnşası süren Ankara-Sivas ve Eskişehir-İstanbul hatlarıyla diğer hızlı tren projeleri tamamlandığında, inanın Türk insanının ülkesine olan bakışı değişecektir.

Biz elbette her şeyin mükemmel olduğu iddiasında değiliz ve hiçbir zaman da olmadık ama bizi eleştirenlerden en azından bizim kadar bu ülkeye ve millete hizmet etmiş olmalarını beklemek hakkımızdır. Bizi eleştirenlerden en azından bizim kadar bu ülkeye ve millete hizmet için proje ortaya koymalarını beklemek hakkımızdır. Bizi eleştirenlerden, olumsuzluk ve eksikler yanında, kendi orijinal tekliflerini, önerilerini ifade etmelerini beklemek hakkımız olmalı.

Değerli arkadaşlar, sonuç itibarıyla, biz İstanbul’un ulaşım sorununun çözümü için, raylı sistem projeleriyle, kara yolu, deniz yolu projeleriyle birlikte üçüncü köprüyü de hayata geçirmek zorundayız. Bu konuda araştırma önergesinde dile getirilen eleştirilerin hiçbiri de üstesinden gelinemez konular değildir. İnşallah, bu projeye karşı çıkan arkadaşlarımızın, üçüncü köprü hayata geçtiğinde, oradan keyifle ve konforla seyahat ederken bugünler akıllarına gelir ve bir parça da olsa mahcup olurlar.

Bu düşüncelerle araştırma önergesine karşı olduğumuzu ifade ediyor, Genel Kurulu bir defa daha saygıyla selamlıyor, hepinize saygılarımı arz ediyorum.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaya.

Sayın Eyidoğan, sisteme girmişsiniz. Ne vardı?

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Efendim…

BAŞKAN – Hayır, önce söyleyeceksiniz, sonra açacağım.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Bazı bilgiler var, o bilgiler verilmiyor. İstanbul Çevre Düzeni Planı diye bir şey var, kendileri yaptılar.

BAŞKAN – Siz konuyu anlatıyorsunuz. Şimdi, kendi araştırma önerge…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Yani orada köprü yok, çılgın projeler yok.

BAŞKAN – Müsaade buyurun bir dakika, ben…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Şimdi söyleyeceğimiz bilgiler var. Bilgiler çarpıtılıyor.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkanım, böyle bir usul yok efendim.

BAŞKAN – Şimdi, bakın, Sayın Tanal da…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Cumhuriyet Halk Partisi Boğaz’dan karşı karşıya geçişe engel değildir, karşı değildir. 

BAŞKAN – Bir dakika… Tamam. Muhterem, bir dakika…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Burada canı isteyen her şeyi söyleyemez, her şey kurallar gereği olur, her şey kurallara uygun olur efendim.

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Ucuz polemikler yapılıyor.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın milletvekilinin orada söylenen bir şeye, bir milletvekili arkadaşımızın konuşmasına cevap verme hakkı yok mu?

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, Sayın Milletvekili, “Cumhuriyet Halk Partisi geçişe engeldir.” diyerek…

BAŞKAN – Ben anladım, ben anladım.

MUHARREM İNCE (Yalova) – …partimizin olmayan görüşünü savundu, konuyu çarpıttı, onun için Sayın Eyidoğan söz istedi.

BAŞKAN – Hayır, hayır… Onu ben anladım Sayın İnce de ben başka bir şey diyecektim.

Şimdi, sizin grubunuzun grup önerisi ile ilgili olarak bir bilgi paylaşmak istediğinizi söylediniz, size söz vereceğim ama Sayın Tanal, yani bu daha evvel söylediğim şu 60’ıncı maddeye göre pek kısa söz talebinin üzerimden istismar edilmesine genel olarak bir tavrım mevcut. Aynı konuysa lütfen çıkın. Yani böyle birbiri ardı sıra gidersek bu işi çözemeyiz. Normal şartlarda -Sayın İnce bilir; bakın, onun için 60’a göre değil de 69’a göre istedi- 60’ı işletmem söz konusu olamaz çünkü sizin grup öneriniz. Onun için, ben şimdi Sayın Eyidoğan’a vereceğim bir dakikalık.

Sayın Tanal, size veremeyeceğim. 

Buyurun.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan’ın, İstanbul Milletvekili Erol Kaya’nın, partisine sataşması nedeniyle konuşması

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, Cumhuriyet Halk Partisi 15 milyon nüfusa yaklaşan İstanbul’un iki yakasından karşı karşıya geçişe karşı değildir. Burada bilim dışı ucuz polemikler yapılmaya çalışılıyor.

2006’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi yüzlerce bilim insanını topladı üç buçuk, dört sene çalıştılar ve İstanbul’un anayasası olan Çevre Düzeni Planı’nı yaptılar. Bu Çevre Düzeni Planı’nda yüzlerce insan gece gündüz çalıştı, milyonlarca lira harcandı. Çok değerli bilgiler ortaya konuldu. Bu Çevre Düzeni Planı’nda ne üçüncü köprü vardır ne çılgın projeler vardır. Buradaki bu planda İstanbul’un nasıl yerleşileceği, 44.851 hektarlık mevcut alana önerilen Silivri ve Tuzla, Ispartakule çevresindeki  15.379  ek eklenen hektarla İstanbul’un doğu-batı istikametinde genişlemesi önerildi. Bu Çevre Düzeni Planı İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 2009’da oy birliğiyle onaylattığı  bir İstanbul’un anayasasıdır.

Şimdi bunlarda bu köprü yok. Biz üçüncü köprüye karşı değiliz.  Biz, bu işin bilimsel kriterler altında tartışılmasını istiyoruz.

BAŞKAN –  Şimdi bakın Sayın Eyidoğan, siz bilginizi verdiniz. Zaten bu öneriniz sizin o nedenle verilmiş.

Şimdi kabul edip etmeyeceğine yüce Meclis karar verecek dolayısıyla…

HALUK EYİDOĞAN (İstanbul) – Kendi yaptıklarını kendileri bozuyorlar, böyle şey olur mu?

BAŞKAN – Ne yapayım ben? Şimdi zorla düzeltecek hâlim yok.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

 1.- İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz ve arkadaşları tarafından, “3’üncü Boğaz köprüsü konusunda sorunların neler olduğunun araştırılması” hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, 26/1/2012 Perşembe günkü birleşimde okunmasına ve görüşmelerinin aynı birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN –  Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım dedim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Karar yeter sayısı…

BAŞKAN –  Oylarınıza sunacağım, karar yeter sayısını arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 14.47 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 15.04

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 57’nci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun önerisinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı.

Şimdi öneriyi tekrar oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (1/538, 2/85, 2/119) (S. Sayısı: 137) (x)

BAŞKAN – Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Komisyon raporu 137 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde söz isteyen, Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan... Yok.

Diğer gruplardan?

MUHARREM İNCE (Yalova) –  Tümü üzerinde Ali Rıza Öztürk konuşacak. 

BAŞKAN – Tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Ali Rıza Öztürk. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz.

CHP GRUBU ADINA ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Karşılıksız çek keşide ettiği nedenle hapishanelere giren ya da hapis tehdidi nedeniyle evinden barkından kış kıyamet gününde ayrı yaşayan insanlarımızın yaralarını sarmak, onlara pansuman yapmak için bugün bir kanun tasarısı ve teklifi geliyor. Hükûmet adına gelen tasarı var. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bizim, Mersin Milletvekili olarak benim ve arkadaşlarımın ve Ankara Milletvekili Sinan Aygün ve arkadaşları tarafından verilen kanun teklifi var.

                             

(x) 137 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Değerli arkadaşlarım, 2009 yılında 5941 sayılı mevcut Çek Kanunu görüşülürken, görüşülmesi sırasında Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz çeke güven duyulmasının ve kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasının sağlanması, çekin kara paranın aklanmasında ve terörün finansmanında kullanılmasının önlenmesi için karşılıksız çek keşide etme fiilinin suç olarak düzenlenmesinin çözüm olmadığını belirtmişiz. Karşılıksız çek keşide etmenin bağımsız bir suç tipi olarak kabul edilmesi ve buna ceza uygulanması hem ceza adaleti bakımından hem de modern ceza hukuku bakımından kabul edilemez olduğunu söylemişiz. Karşılıksız çek keşide etme suçunun ceza hukukunun suç genel teorisi içinde dayandığı herhangi bir sorumluluk esasının olmadığını belirtmişiz. Çeke olan güvenin sağlanması, çekin güvenilir bir ödeme aracı olmasını sağlamak ve hamil tarafından çekin karşılığının tahsil edilebilmesi için çekin karşılıksız çıkmasıyla ilgili fiili suç olmaktan çıkartmak ve bankalara parasal sorumluluk yüklemek ve etkin, doğru çözüm ve yoldur demişiz. Hükûmetin, bankaların sorumluluğunu artırmak yerine denenmiş ancak sorunları hiç çözmediği gibi, tam aksine sorunların artmasına sebep olan ve modern ceza hukukunda ve diğer çağdaş hiçbir ülkede uygulaması olmayan bir cezanın ısrarından vazgeçilmiş olması, bugün –aradan geçen iki yıl sonra- olumludur değerli arkadaşlarım.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 23’üncü Dönem, her aşamada bu sorunu her vesileyle bu kürsüde dile getirdik; bütçe görüşmeleri sırasında dile getirdik, gündem dışılarda dile getirdik, değerli arkadaşlarımızın hepsi dile getirdi.

2009 yılında, 5941 sayılı Yasa görüşülürken, Sayın Grup Başkan Vekili, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekili Sayın Canikli “…özellikle hapis cezasıyla ilgili yani karşılıksız çıkan çekler muvacehesinde uygulanan hapis cezasının tümüyle kaldırılmasına yönelik birtakım talepler de gündeme geldiğini gördüm, zaman zaman buradaki konuşmacı arkadaşlar da bunu ifade ettiler. Ancak hiç kimse kusura bakmasın değerli arkadaşlar, böyle başarılı şekilde uygulanan bir sistemi ortadan kaldırmak istiyorsanız, yerle bir etmek istiyorsanız bu önerileri getirebilirsiniz yani hapis cezasını kaldırma önerisini getirebilirsiniz yani hapis cezasının kaldırılması demek, vadeli çek sisteminin, 265 milyar liralık ticaretin, mübadelenin büyük oranda -tamamen demeyelim ama- ortadan kaldırılması demektir. Ticarete ve ekonomiye gerçekten inanılmaz bir darbe vurmak demektir.” Yani biz 2009 yılında, karşılıksız çek keşide etme fiilinin suç olmaktan çıkarılmasını savunduğumuz zaman, gerçekten, Sayın Canikli’ye göre ekonomiye darbe vurmaya çalışmışız.

Devam ediyor Sayın Canikli “Tek neden demeyelim ama temel faktör, en önemli faktör hiç kuşkusuz arkasındaki hapis cezasıdır.” Yani çekin bağlı olduğu alacağın tahsilini garanti altına almanın aslında o çekin arkasındaki hapis cezası olduğunu Sayın Canikli de kabul ediyor. Ama değerli arkadaşlarım, çek bir kıymetli senettir, yani bir bonodur. Dolayısıyla, bir bononun ya da mahkeme ilamındaki alacağın tahsilini garanti altına almak için dünyanın hiçbir ülkesinde hapis cezası öngörülmemiştir. “Ceza” demek, aslında konusu suç olan bir fiilin karşılığıdır. Dolayısıyla, buradaki Sayın Canikli’nin bu görüşlerinden, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun, Hükûmetin gerçekten bu ısrarından vazgeçmiş olması ve hukuk kuralları içerisinde karşılıksız çek keşide etme fiilinden dönülmüş olması bence olumludur. Bu yönüyle Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuna ve Hükûmete teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten, karşılıksız çek keşide etme fiili suç olmaktan çıkarıldığı zaman... Yani “Çek mağduru kimdir, alacaklılar mıdır, borçlular mıdır?” tartışması çok uygulandı.

Şimdi, bakın, 1985 yılına kadar Türkiye’de ekonomi vardı ama “çek” diye bir kanun yoktu, Çek Kanunu yoktu. Peki, 1985 yılına kadar Çek Kanunu olmadığı dönemde bu işler yürümemiş mi, ekonomi yürümemiş mi? O zaman da çek vardı ama, Çek Kanunu yoktu, çek vardı fakat o zaman yürürlükte olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 503’üncü maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçundan cezalandırılma olmuştur. Daha sonra, 1985 yılında çek hamillerinin korunması hakkında bir kanun getirilmiş ve burada 16’ncı maddeyle karşılıksız çek keşide etme fiili suç olarak düzenlenmiş ve karşılıksız çek keşide etme fiilini işleyen kişiye bir yılla beş yıl arasında hapis cezası öngörülmüş.

Peki, değerli arkadaşlarım, karşılıksız çek keşide etme suçu azalmış mı, önüne geçebilmişler mi? Hayır. Ya da çekin, terörün finansmanının önlenmesinin önüne geçilmiş mi? Yok. Kara paranın aklanmasının önüne geçmiş mi bu ceza? Geçmemiş. Her geçen gün bu karşılıksız çek keşide etme suçu ve sorunu artmış ve nitekim yeni bir düzenleme yapılmak zorunda kalınmış 2003 yılında. Bu da şu, aynen gerekçesi: “Karşılıksız ve ödenmeyen çeklerin sayısının hızla arttığı, asliye ceza mahkemelerinin iş yükünün neredeyse yüzde 60’ını karşılıksız çek keşide etme suçları oluşturduğu, bu süreçte karşılıksız çek keşide etme suçuna uygulanan ağır cezaların çek kullanımını sınırlandırdığı, çeke olan ilgi ve güveni azalttığı, karşılıksız çek keşide etme fiillerinin tam bir sosyal felakete dönüştüğü” nedenleriyle bu doğrudan hapis cezasını kaldırmak zorunda kalmışlar.

2003 yılında yeni bir düzenleme yapılmış, orada ise çek bedeli kadar adli para cezası getirilmiş. Bakın, değerli arkadaşlarım, altını çiziyorum, yani doğrudan hapis cezasının 2003 yılında kaldırılmasının nedeni bu süreçteki karşılıksız çek keşide etme suçuna uygulanan ağır cezaların çek kullanımını sınırlandırdığı, çeke olan ilgi ve güveni azalttığı, karşılıksız çek keşide etme fillerinin tam bir sosyal felakete dönüştüğünü Hükûmet 2003 yılında gerekçesinde getirmiş. Bu nedenle 4814 sayılı Yasa’yla çek bedeli kadar adli para cezasını öngörmüş, bu da ödenmediği takdirde hapis cezasına dönüşen bir olaydır.

Arkasından, 2009 yılında arayışlar, çözüm arayışları devam etmiş, tabii ki, sistemi doğru oturtturamadığımız zaman… Yine, 5941 sayılı Yasa’nın 5’inci maddesiyle biz çekin karşılıksız çıkmasına sebebiyet veren kişi hakkında bin beş yüz güne kadar adli para cezası öngörmüşüz. Yani bir önceki yasadaki adli para cezası devam etmiş. Ödenmediği zaman  hapis cezasına dönüşen adli para cezası aynen sürdürülmüş.

Bugün, burada, gerçekten bu tasarının, bu kanun tekliflerinin esas özü karşılıksız çek keşide etme filinin suç olarak düzenlenmesinin kaldırılması ve sorumluluğun biraz daha bankalara yönelik artırılması.

Bu tasarının eksiklikleri yok mudur? Tabii ki, bu tasarının çok eksiklikleri vardır ama bu eksikliklerin de giderileceğini ben umuyorum.

Bu noktada, ciddi olarak düşünülmesi gereken husus, karşılıksız çek için bir cezai sorumluluk öngörülmesinin artık doğru olup olmadığı, giderek bir anlamda sulandırılan cezai hükümlerin korunmasına gerçekten ihtiyaç olup olmadığıdır.

Bakın, karşılıksız çek keşide etme fiilinden dolayı hapis cezası verilse bile ödendiği zaman, kesinleşse bile bu ceza düşüyor. Bunun anlamı şu demektir: Yasa koyucu aslında bu cezayı çok da önemsemiyor değerli arkadaşlarım. Çekin bağlı olduğu alacağı, tahsilini garanti altına almak için ceza ihdas edemezsiniz. O zaman, çekten daha kuvvetli mahkeme kararına bağlanmış alacaklar var. Peki, mahkeme kararına bağlanmış alacakların tahsilini sağlamak için siz onun arkasına bir cezai müeyyide koyuyor musunuz? Bono var. Çek nedir? Türk Ticaret Kanunu’nda açıklıkla belirtilmiş, çek, vadeli bir alışverişin ödeme aracı değildir. Taksitli bir alışverişin aracı değildir çek. Çek, peşin alışverişin ödeme aracıdır yani Türk Ticaret Kanunu’nun çeke yüklediği temel fonksiyon budur “Bu çekin karşılığındaki para bankadadır, git al.” demektir. Peki, ileri vadeli çek kesildiği zaman, o çeki aldığı tarihte çeki alan hamil aslında çeki aldığı tarihte çekin karşılığının olmadığını bilerek o çeki alıyor çünkü çekin üstünde ileri bir tarih var. Peki, ileri tarihli çeki neden alıyor? Şundan alıyor: Günü geldiğinde, o tarih geldiğinde o çekin karşılığının olacağı umuduyla onu alıyor. Peki, bu güveni doğuran nedir? Bu güveni doğuran ticari hayattaki olması gereken asıl güven midir yoksa yapay, suni bir güven mi vardır? Yani çek hamilini de aldatan bir güven mi vardır? İşte o güveni oluşturan şudur arkadaşlar: Çekin karşılıksız çıkması hâlinde arkasına diktiğiniz ceza yapay bir güven oluşturmaktadır. Çek hamili o yapay güveni oluşturarak o çeki almaktadır ama aldığı tarihte o çekin karşılığının olmadığını bilmektedir, bile bile almaktadır. Dolayısıyla, aslında o çeki Türk Ticaret Kanunu’nda tanımlanan anlamıyla çek olarak almamaktadır, senet olarak almaktadır. Yani senet olarak kullanılması gereken bir hususta çek verilmektedir. Dolayısıyla bu da günü geldiğinde ödenmemektedir; sosyal felaketler gün geçtikte artmaktadır.

Dolayısıyla, aslında burada üzerinde durulması gereken temel konu, benim anlayışıma göre şu: Ayrı bir Çek Kanunu’na gerek var mı yok mu? Aslında tartışmamız gereken konu bu. Yani 1985 yılına kadar ayrı bir Çek Kanunu yokmuş ama ekonomi tıkır tıkır ilerlemiş.

Şimdi biz, gerçekten çeki Ticaret Kanunu’nda düzenlendiği anlamıyla peşin alışverişin bir aracı, fonksiyonu hâline sokabilir miyiz? Pekâlâ sokabiliriz ama ayrı bir Çek Kanunu’na, benim kanımca, aslında gerek yok. Çek Kanunu’ndaki bazı düzenlemeleri Türk Ticaret Kanunu içerisine alarak, biz bunu pekâlâ çözebiliriz. Mevcut Türk Ticaret Kanunu’nda 691-736’ncı maddeler arasında çek düzenlenmiş, önümüzdeki Temmuz ayında sanıyorum, yürürlüğe girecek. Meclisimizin kabul ettiği Ticaret Kanunu’nda da 780-823’üncü maddeleri arasında kırk dört madde hâlinde çek düzenlenmiştir.

Ticaret hukuku yönünden yapılacak en isabetli düzenleme, bu çekle ilgili kimi hükümleri Ticaret Kanunu içerisine alarak Çek Kanunu’nu kaldırmaktır.

Değerli arkadaşlarım, öbür taraftan, bu karşılıksız çek keşidesi olgusunun bağımsız bir suç olarak düzenlenmiş olmasının geçmişte en önemli sonucu, karşılıksız çek olgusunu azaltmayıp, tam aksine artırdığıdır. Nedendir bunun nedeni? Bunun nedeni -demin de anlattım- bu oluşan yapay güven ortamı nedeniyledir. Karşılıksız çek keşide etme suçu olmadığı zamanlarda çeki yalnızca alelade bir ödeme aracı olarak gören ve kurulan ticari ilişki kapsamında ödemelerin çekle yapılmasını kabul edip etmemekte daha dikkatli davranan hamilin, karşılıksız çek keşide etme suçunun varlığı nedeniyle oluşan yapay güven ortamında, kendisine yapılacak ödemelerde çeki çok daha kolay kabul edebilmesi ve böylelikle, kötü niyetli keşideciler tarafından -deyim yerindeyse- çok daha rahat aldatılabilir hâle gelmesidir. Bu durum, çekin, işlevsel bakımdan bononun yerini alması ve bir ödeme aracı değil, kredi aracı olarak kullanılması sonucunu doğurmuştur.

5941 sayılı mevcut Yasa’da, karşılıksız çek keşidesi suçunun oluşmasında, uygulamadaki adıyla “vadeli çek” korunmuştur. Bu da çeki, özellikle, bononun yerine ikame eden uygulamayı daha da pekiştirmiştir. Aslında, bugünkü uygulama hâliyle, pratikte, uygulamada, işlevsel bakımdan, çekle bononun arasında herhangi bir fark kalmamıştır. Demin de söylediğim gibi, ileri keşide tarihli çeki alan bir hamil, çekin keşidesi anında karşılığının olmadığının bilincindedir ve bunu bile bile almaktadır.

Yine, Türk Ticaret Kanunu’nda salt saf bir argüman olan ödeme aracı olarak görülen ve özel hukuk enstrümanı olan çeke kendisinden beklenemeyecek fonksiyonlar yüklenilmeye çalışılmıştır. Bu yükü de bu çek kaldıramaz hâle gelmiştir. Bunun sonucunda, uygulamada, 5941 sayılı mevcut Yasa’daki, “tacir çeki”, “tacir olmayan çek”, “hamiline yazılı matbu çek”, “hamiline olmayan çek” gibi kavramlar, Türk ticaret hukuku bakımından kesinlikle kabul edilemeyecek kavramlardır ve bunlar hiçbir amaca hizmet etmeyecek kavramlardır. Bunlar, özel hukukumuzun içerisine girmiştir. Bunların da bence arındırılması gerekmektedir.

Gerçekten değerli arkadaşlarım, çek alacaklılarının şikâyetlerine dayanarak çekin, alacağın tahsilini garanti altına almak için karşılıksız çek keşide etmenin suç olarak savunulması mümkün değildir. Suç olan şey cezalandırılır, suç olmayan şey cezalandırılmaz. İnsanın borcunu ödeyememesi bir suç değildir. Nasıl ki bonodaki borcunu ödeyememesi, mahkeme ilamına dayanan alacaklardaki borçları ödeyemememiz bir suç değilse çeke bağlı olarak da o borcun ödenmemesi suç değildir. Burada özel hukuk devrededir. Benim de seçim bölgemden aradılar, soruyorlar: “Efendim, bu çekteki ceza kalkarsa biz alacağımızı nasıl tahsil edeceğiz?” E, mahkemeye verdiğiniz zaman mahkeme ilamıyla hüküm altına aldığınız alacağı nasıl tahsil ediyorsanız çekteki alacağı da öyle tahsil edeceksiniz; bu, bu kadar açık. Yani yine bonodaki, senetteki alacağı nasıl tahsil ediyorsanız… Bu, bu kadar açık. Çünkü aslında çeke bağlı bir alacak söz konusu olmaz. Yani demin de söyledim, çek bankada hazır bir paranın ödenmesidir.

Arkadaşlar, Türk Ticaret Kanunu senedi tanımlarken kayıtsız, şartsız belli bir tarihte ödemenin taahhüdünü içermektedir. Yani belli bir tarihte belli bir miktarı ödeme taahhüdünü içeriyor. Oysa çekin tanımına baktığımız zaman, taahhüt içermiyor, belli bir tarihte ödeme taahhüdünü içermiyor. Çek belli bir miktarı kayıtsız, şartsız ödeme emrini içeriyor. Şimdi, Ticaret Kanunu’nda bu düzenlemeler var. Biz bunların hiçbirisini görmemezlikten geleceğiz, “Canım, ekonomi şöyle, ekonomi böyle.” ya da “Şunlar şunu istedi, bunlar bunu istedi.” diye hukuktan saparak, hukukun evrensel ilkelerinden saparak yeni düzenlemelerin peşinden gideceğiz.

Arkadaşlar, gerçekten de bu noktaya gelinmiş olmasını ben önemsiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, bu konuda 23’üncü Dönemde verdiğimiz uğraşın sonuçlarını almış olmanın mutluluğunu görüyoruz. Elbette ki bu Parlamentoda çalışan, görev yapan bir milletvekili olarak, muhalefete mensup bir milletvekili olarak bir yasama dönemi boyunca ısrarla savunduğum düşüncelerin siyasi iktidar tarafından, yürütme organı tarafından geç de olsa benimsenmiş olmasını önemsiyorum, bunu küçümsemiyorum ama bundan sonraki çalışmaların da ben böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Artık yasa yapma konusunda özenli davranmak zorundayız, birbirimize kulak vermek zorundayız, birbirimizin ne dediğini anlamak zorundayız. Bu yasama organı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iktidarıyla muhalefetiyle halkın ihtiyacı olan kanunları ısrarla çıkarmak durumundadır. Bu da birbirimizle konuşmaktan, birbirimizle tartışmaktan geçer; birbirimizle kavga ederek birbirimizin ne dediğini anlayamayız arkadaşlar. Anlamamız için önce konuşmamız lazım, tartışmamız lazım diyorum.

Bu yasaya, eksikliklerine rağmen, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına destek verdiğimizi söylüyorum. Yasanın ticari hayata hayırlı olmasını diliyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öztürk.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Celal Adan. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA CELAL ADAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 5941 sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’na ilişkin düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak için söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Ancak esas konuya geçmeden evvel, Fransa’da cereyan eden gelişmelerle ilgili izin verirseniz küçük bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu olay, nereden bakarsanız bakın, sadece bir başka ülkenin hâlihazırdaki yönetiminin Türkiye’ye karşı provokatif bir girişimi olarak görülemez, kabul edilemez. Fransa Meclisinin ve Senatosunun bu kabul edilemez girişiminin arkasında, Türk milletinin varlığına dönük bir kötü niyet vardır. Türkiye'nin itibarının arttığını söyleyen Hükûmetin, Fransa’nın bu soysuz girişimini boşa çıkaracak tedbirler almasını tüm Türkiye gibi biz de beklemekteyiz. Hiç kimse, hiçbir devlet tarihî gerçekleri ters yüz ederek Türkiye'nin onuruyla oynayamaz. Bu girişim sahiplerinin mutlaka ödemeleri gereken bir bedel olmalıdır.

Ayrıca bir hususun üzerinde de önemle durulmalıdır: İnsanlık tarihinde düşünce ve ifade özgürlüğünün lider ülkesi olduğu iddia edilen bir ülkenin bu konuda düştüğü şu durum bütün demokratik dünya tarafından telin edilmelidir. Türkiye, bu açıdan da Fransa’nın ve bu ülkenin dar görüşlü yöneticilerinin peşinde olmalıdır.

Ayrıca bir konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Sokaklarda Ermeni kimliğine bürünüp nara atanlar Fransa’nın bu ahlak dışı girişimine karşı en ufak bir tepki göstermemişlerdir. Bu olay Türkiye’de millî düşünmenin ve milliyetçiliğin ne denli zaruri ve koruyucu bir önemi olduğunu da ortaya koymaktadır.

Değerli milletvekilleri, en baştan altını çizerek belirtmek isterim ki bu kanun ticari hayatımız açısından son derece önemli bir kanundur. Ticaretin en önemli ödeme araçlarından biri olan çeklerin kullanımını düzenleyen bu kanun tasarısı, her şeyden önce tarafların haklarını adil bir biçimde korumalı ve düzenlemelidir, ancak hazırlanan tasarı, alacaklı ile borçlu arasında yani çekin tarafları arasında eşit memnuniyeti, güveni tesis etmekten son derece uzaktır. Ticari hayata yönelik kanun yaparken, yeni bir düzenlemeye giderken çok daha dikkatli olunmalıydı; çek kanunu yapılırken piyasadaki vadeli satışlarda güven olgusunu yeniden tesis edecek, piyasanın vadeli yapısının devamını güven üzerine inşa edecek, piyasa ahlakı üzerinde en önemli tehdit olan ödemeden kaçınmaları en aza indirecek bir bakış açısı benimsenmeliydi. Adalet ve Kalkınma Partisinin Hükûmeti, her zamanki gibi sivil toplumu, ilgili kurumları, ticaret erbabını ve muhalefeti dinlemeden, onların hassasiyetlerini dikkate almadan, kendi bildiği gibi bir kanun tasarısını daha Meclisin gündemine getirmiştir, “Ben yaptım, oldu.” mantığı bu kanunla bir kez daha kendini göstermiştir.

Değerli milletvekilleri, hazırlanan, bugün önümüze getirilen tasarıyı incelediğimiz zaman iktisadi hayatı ve ticari alışverişi olumsuz etkileyecek birçok yanlış görmekteyiz. Çek demek itibar demektir ancak bu kanunla artık hemen her ticaret erbabının kullandığı çekler, ticari itibarı yüksek, güvenli bir ödeme aracı olmaktan çıkmaktadır. Eğer bu kanun kabul edilirse çeklerin herhangi bir ödeme senedinden hiçbir farkı olmayacaktır. Hepsinden önemlisi, ticaretin olmazsa olmazı “güven” hususu sorgulanır hâle gelecektir. Güven faktörünün eksik olduğu, birbiriyle ticaret yapan insanların güvensizlik girdabına düştüğü, itibarların sorgulanmaya başlandığı bir iklimden hiç kimse kazançlı çıkamaz.

Bir kişiye veya bir kuruma olan güven, o kişinin veya kurumun taahhütlerini tam ve zamanında yerine getirmesiyle oluşur. Verilen sözlerin, yerine getirilen taahhütlerin sayısı ne kadar çoksa, bu taahhütler ne kadar uzun zamandan bu yana yerine getiriliyorsa oluşan güven de o kadar büyük olur.

Güvenin toplumsal ve ekonomik hayatta oynadığı en önemli rol, insanlar arasında istikrarlı bir iletişim ve yapı kurması, belirsizliği azaltmasıdır. Güvenin yaygın olduğu bir ticaret ortamında maliyetler azalır, sermayenin daha geniş bir alanda kullanımı mümkün hâle gelir. Oysa bu kanun, üretimin ve tüketimin bütün aşamalarını kökünden etkileyecek, karşılıklı güven eksikliğini de beraberinde getirecektir.

Mevcut hâliyle uygulanan hapis cezası, hoşumuza gitsin veya gitmesin, belli bir yaptırım anlamı taşımaktadır. Biz, elbette, hiç kimsenin hapse girmesini, ticari itibarının zedelenmesini asla istemeyiz fakat makul bir caydırıcılığın da kanunlarla tesis edilmesi mutlak surette gereklidir.

5941 sayılı Çek Kanunu’nda öngörülen düzenlemeye göre, karşılıksız çek borcundan dolayı hapis cezası kaldırılmaktadır. Resmî rakamlara göre, 250 bin Yargıtayda, 350 bin ilk derece mahkemelerde olmak üzere 600 bin çek dosyası hâlihazırda yargının önünde beklemektedir. 2012 Ocak ayı itibarıyla, piyasada yaklaşık 600 bin karşılıksız çek dolanmaktadır. Dolayısıyla, bu kanun, borçluyu ödüllendirmekte, alacaklıyı ise mağdur etmektedir.

Nakit paradan sonra piyasada en güvenilir ödeme aracı olan çek, bu tasarıyla birlikte sıradan bir ödeme senedinden farksız hâle gelecektir. Malının ve hizmetinin bedelini vadeli çekle alanlar bundan böyle çeki, güvenli, itibarlı bir araç olarak kabul etmek tereddüdü yaşayacaklardır. Dolayısıyla, vadeli satış yapan alacaklılar, ister istemez banka teminat mektubu, gayrimenkul teminatı gibi güçlü teminat arayışına gireceklerdir. Güçlü teminat gösteremeyenlerin işleri kötüye gidecektir. Bu olumsuz durum, kısır döngü gibi piyasayı etkileyecek ve ticaret hacmini daraltacaktır.

Değerli milletvekilleri, bu kanunun gerekçesini ve mantığını “Mahkemelerde iş yükünün azaltılması” şeklinde izah edenler çok büyük bir hata ederler çünkü bu kanun, mahkemelerin iş yükünü azaltmak bir yana daha da arttıracaktır, piyasadaki kötü niyetlilerin sayısı daha da artacaktır. Ayrıca, mahkemelerin iş yükü eğer yeni mağdurlar yaratma pahasına azalacaksa hiç azalmasın daha iyi.

Türk ekonomisi vadelerle, sözleşmelerle, çeklerle dönmektedir. Yaptırımları ortadan kaldırmakla, örtülü aflar icat etmekle var olan güvensizliği daha da arttırırsınız. Bu kanun eğer bu şekilde kabul edilirse hiçbir esnaf, iş adamı, üretici, haklı olarak çek karşılığı iş yapmak istemez. Bunun sonucunda ekonomide yapısal bozukluk baş gösterir. Zaten diken üstünde yürüyen ekonomi daha da olumsuz şartlarla karşı karşıya kalır.

Ayrıca, sakın hiç kimse “Bu kanun bir Avrupa Birliği kriteri.” falan diye giydirmeye çalışmasın çünkü Türkiye'nin piyasa şartları, Türk toplumunun kültür yapısı Avrupa Birliğinin şartlarıyla aynı değildir.

Değerli milletvekilleri, ekonominin içinde olan hatta Hükûmete yakın olan sivil toplum kuruluşları bu kanuna ciddi ve haklı eleştiriler getirmektedir. İki taraftan birini memnun, diğerini mağdur eden bir kanun paketi adaletli değildir.

“Sattığımız malın ve hizmetin bedelini eksiksiz ve zamanında almak istiyoruz.” diyorlar. “Hapis cezasının kaldırılması alacaklı için büyük bir tehdittir. Alacaklının suçu ne?” diyorlar. “Devlet bizim adımıza bizim alacaklarımızı affedebilir mi?” diyorlar.

Şimdi soruyorum sizlere: Bu kadar insan, bu kadar kurum haksız mı? Bu kanunu hazırlarken hadi muhalefete sormuyorsunuz ama ticaret hayatının içinde olanlara niye danışmıyorsunuz? Niye her şeyi oldubittiye getiriyorsunuz? Eğer bu kanun bu hâliyle çıkarsa alacaklı ile borçlu arasında olacak olan şudur: Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı, kül oldu.

Değerli milletvekilleri, bu noktada bizlere düşen görev herkes için güvenli ve istikrarlı hukuksal bir altyapı kurmaktır. Sözleşmelerin tam anlamıyla yasal koruma altında olmadığı ülkelerde müteşebbis yetişmez, insanlar girişim yapmaktan, iş kurmaktan, riske girmekten çekinirler. Oysa siyasi iradenin görevi, girişimcinin önündeki bütün engelleri kaldırmaktır, girişimi özendirmektir, girişimciyi ve iş yapmak isteyeni teşvik etmektir.

Değerli milletvekilleri, bu kanun özellikle küçük esnafı perişan edecektir. Nakit para sıkıntısı yaşayan, borçlarını vadeli çeklerle çevirmeye çalışan, ancak kazandıktan sonra borcunu ödeyebilen esnafın hâli ortadadır. Zaten borcunu ödemeyen esnafı bu çek kanunuyla daha da perişan etmenin izah edilebilir hiçbir tarafı yoktur. Bu kanunla nakit parası olan kendini kurtaracak, olmayan ise faizcinin, dolandırıcının insafına terk edilecektir. Küçük balıklar büyük balıkların iştahını daha da kabartacaktır. Devlet, kendi vatandaşının, kendi iş adamının, kendi esnafının, üreticisinin, girişimcisinin önüne engeller koymamalıdır; aksine, üretmek isteyen, iş kurmak isteyen herkesin mali ve hukuki olarak önü açılmalıdır. Ne yazık ki ülkemizdeki mali ve hukuki sistem insanlarımızın kendi kaderlerini belirlemeleri için giriştikleri çabada onları yalnız bırakmaktadır. Sistemimiz iş yapmamayı, başkasının eline bakmayı, sadakaya muhtaç olmayı özendirmektedir. Borçluyu koruyup alacaklıyı kendi kaderiyle baş başa bırakmak zaten kıt olan girişimci kaynağımızı daha da kurutacaktır. Dünyanın hiçbir yerinde girişimci kolay yetişmemektedir. “Beyin göçü” dediğimiz şey aslında girişimci göçünden başka bir şey değildir. Ülkeler birbirlerinden girişimci, yatırımcı çalmaya çalışmaktadırlar. Bir ülkede toprak var diye, sermaye var diye kalkınma olmaz, bir ülkede girişimci varsa kalkınma olur. Dolayısıyla Türkiye’de uygulanacak ekonomi politikasının, maliye politikalarının temel hedefi girişimci yaratmak olmalıdır. Fakat gelin görün ki AKP Hükûmeti bırakın girişimci yaratmayı mevcudun önüne engeller koymak, girişimciyi bıktırmak için uğraşmaktadır. Bugün konuştuğumuz çek yasası emin olunuz ki Türkiye’de iş yapmak, para kazanmak isteyen herkesi derinden vuracaktır.

Değerli milletvekilleri, kasım ayı dış ticaret rakamlarına göre on bir aylık ithalatımız 220 milyar dolar, ihracatımız 122 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Dış ticaret açığı 90 milyarı aşmıştır. İhracatımız ithalat harcamasının sadece yüzde 55’ini karşılayabilmektedir, oysa ihracatın ithalatı karşılama oranı 2002 yılından 2009 yılına kadar yüzde 61’le yüzde 72 arasında değişmiştir. 2010 yılında bu rakam yüzde 61; 2011 yılında ise yüzde 55 olmuştur. Dış dengesizlik ise ekonomideki büyümeyi kırılgan yapmaktadır. Ne yazık ki AKP hükûmetleri döneminde bu sorunu ortadan kaldıracak hiçbir yapısal reform gerçekleşmemiştir. 2011 yılının Ekim ayı itibarıyla on iki aylık cari açığımız 78 milyar dolar olmuştur. İthalatta, dış ticaret açığında, cari açıkta hem dünya hem Türkiye rekoru kırılmıştır. Her 100 dolarlık ihracat için 82 dolarlık ithal malı girdi kullanıldığı ekonomi yönetimince açıklanmıştır. Bu durumda en acil alınması gereken tedbir ithalatın azaltılması, cari açığın düşürülmesidir.

Ocak-Kasım 2011 döneminde en çok ihracat ve ithalatın yapıldığı sektörlerden olan motorlu taşıt araçları ihracatı 14,3 milyar dolar, ithalatı 15,5 milyar dolar; kazanlar ve makinelerde ihracat 10,4 milyar dolar, ithalat 24,7 milyar dolar; demir-çelik ürünlerinde ihracat 10,1 milyar dolar, ithalat 18,6 milyar dolar olmuştur.

Değerli milletvekilleri, döviz geliri elde etmek için ne kadar döviz kullandığınız önemlidir. Bizim ekonomimizde ihracatın dövize bağımlı olması, üretimde ithal girdilerin kullanılması sonucu ihracat arttıkça ithalatı da arttırmaktadır. Dış kaynak girişi ve kredi artışıyla ivmelenen iç talep ve sonucunda oluşan yüksek cari açığa dayanan büyüme modelinden ne yazık ki vazgeçilememiştir. Dolayısıyla ülkemiz ekonomisinin büyümesi yurt dışı sermaye hareketlerine duyarlı hâle gelmiştir.

Hükûmetin övündüğü mali performans ise, esasında bu kırılgan büyüme modelinin sonucudur. Cari işlemler açığının arttığı dönemlerde tüketim vergileri artarak bütçe açığını azaltırken, tersi bir gelişmenin yaşanması durumunda bütçe açığı ve kamu borç yükü artış göstermektedir.

AKP İktidarı ne yazık ki sekiz yılı aşan sürede bütçenin bu konjonktür duyarlılığını azaltacak mali reformları hayata geçirememiştir. AKP’nin Hükûmet Programı’nda belirttiği ekonomi politikasının temelinde istihdam dostu büyüme vurgusu öne çıkmakla birlikte, iktidarları boyunca uyguladıkları politikalar programda belirttikleri politikalardan ayrılmaktadır. İthalata bağımlı ihracat odaklı büyüme performansı istihdam dostu olmaktan uzaktır. Nitekim, iktidarları boyunca ortalama büyüme hızı geçmiş yıllar ortalamasının üzerinde gerçekleşmemiş, tek başına iktidar olmanın gerektirdiği büyüme hızında istikrar sağlanamamıştır.

Değerli milletvekilleri, ülkemizin ekonomik olarak çok büyük darboğazdan geçmeye çalıştığı aşikârdır. Bu sıkıntıları maddeler hâlinde sıralayacak olursak;

Cumhuriyet tarihi boyunca sadece üretemediklerini zorunlu olarak ithal eden Türkiye, AKP İktidarı döneminde, ürettiği üretmediği her şeyi ithal ederek üretim yapısını bütün sektörlerde bozmuştur.

Türkiye ekonomisi üretimden kopmuş, üretmeyen, borçla tüketen bir hâle dönüştürülmüştür.

Kuru fasulyeden mercimeğe, tütünden sanayi ara malına, enerjiden ete ve canlı hayvana kadar her şeyi ithal eder hâle gelmiştir.

Hükûmetin fiyat ve kalite üstünlüğüne dayalı, üretime ve ihracata dayalı ekonomi politikalarını nasıl bir plan çerçevesinde devreye sokacağını açıklaması gerekmektedir.

Bunun için, önce tarımdan sanayiye, ticaretten hizmetlere bütün sektörlerdeki üretim kaybını telafi etmeye, ardından yüksek katma değere sahip alanları öne çıkarmaya ihtiyaç vardır.

Milliyetçi Hareket Partisinin seçim beyannamesinde “Üretim esaslı ekonomi politikaları” ifadesiyle vurguladığı “üreten ekonomi” diye veciz hâle getirdiği ekonomi anlayışının hâkim kılınması gerekmektedir.

Hem 2012’nin zor geçeceğini ilan edip hem de hiçbir şey yapmamak ekonomideki güvensizliği, güven bunalımına dönüştürecektir.

Bilindiği üzere Türkiye ekonomisi 2002 yılından sonra 57’nci Hükûmet döneminde alınan tedbirlerin, tayin edilen hedeflerin izdüşümünde bir süre olumlu performans sergilemiştir ancak 2008 yılında fitili ateşlenen ekonomik kriz Hükûmetin tembelliğini, kifayetsizliğini ve savurganlığını tescil etmiş, milletimizi büyük bir işsizlik ve yoksulluk vurgunuyla muhatap kılmıştır.

Değerli milletvekilleri, AKP Hükûmetinin sıklıkla müracaat ettiği “Bu kriz bizim krizimiz değil.” sözlerinin bir esprisi, manası da bulunmamaktadır. Netice itibarıyla güçlü ve dayanıklı bir ekonominin çevresindeki olumsuzluklardan hemen etkilenmesi, kendi bünyesiyle ilgili kronik sorunlara bir vesileyle anında teslim olması çok kolay değildir. Küresel ekonomik sürecin ümit verici olduğu bir dönemde bundan ziyadesiyle istifade eden Adalet ve Kalkınma Partisi zihniyetinin, işler sarpa sarınca acilen izaha girişmesi, suçu başka ülkelere yüklemesi, her şeyden önce milletimizin aklıyla, basiretiyle alay etmektir.

AKP Hükûmeti dokuz yıldır ekonomide taş üstüne taş koymamış, geçmişin mirasını hoyratça tüketmiş, sıcak para ve ithalata dayalı geçici ekonomik iyileşmeyi bir mucize gibi sunma kurnazlığına her fırsatta başvurmuş, böylelikle günü kurtarmanın kolaycılığına teslim olmuştur. “Madem kriz başkalarında var, o hâlde bir şey yapamayız.” diyerek ekonomik acziyeti ve tükenmişliği dillendirmiş ve bunu bir maharetmiş gibi takdim etmiştir.

Değerli milletvekilleri, bakınız, imalat sanayimiz büyük oranda ithalatla ayakta durmakta, ihracatımız da bir o kadar ithalatla nefes almaktadır. Kazandığımızdan daha çok sarf ettiğimizden dolayı sürekli açık veren, iki yakası bir araya gelmeyen bir ülke görünümünden de kurtulamamaktayız. Cari açık demek olan bu manzaranın Türkiye ekonomisini çıkmaza sürüklediği, yabancı paraya mecbur ettiği ve diken üstünde tuttuğu aşikârdır. Büyüme oranı gerilerken işsizlik oranı nasıl ve bizim bilmediğimiz hangi değerli politika uygulamalarıyla düşecektir? Döviz gelirlerinin azaldığı, finansman problemlerinin zirve yaptığı bir ortamda cari açık ekonominin tüm bariyerlerini yıkacak, milletimizi açlıkla, işsizlikle, çaresizlikle baş başa bırakacaktır. Cari açık AKP’yi içten içe korkutmuş ve vergi zamlarıyla kendince ön almaya sevk etmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi olarak bizim, sistemin özünü bozacak, iş ahlakının dengesini bozacak düzenlemelerin yanında olmamız mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz ekonomik şartlardan dolayı çek mağduru olan, hapishanelerde bulunan vatandaşlarımızın şartlarının iyileştirilmesi Hükûmetin boynunun borcudur.

Bugün, İstanbul’da aşağı yukarı 380 bin iş yeri çeki bir itibar evrakı olarak kullanmaktadır. Çeki itibarsızlaştırırsanız piyasayı altüst edersiniz ve inanıyorum ki bunun çok da ağır bedelini ödersiniz.

Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Adan.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan.

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 137 sıra sayılı çek yasasıyla ilgili söz aldım. Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçekten çok önemli bir konu çünkü küresel krizin ülkemize yansımaları, 2008 ve özellikle 2009 yılı itibarıyla çeklerin ödenememe durumu, icralar, iflaslar, şirketlerin batması, açılan davalar, çok sayıda icra dosyasının açılması, mahkemelerde karşılıksız çek nedeniyle açılan binlerce dosya. Bir yandan, işini kriz nedeniyle kaybeden ve borçlu duruma düşen, borçlu olduğu için, çekini ödemediği için de aldığı cezalar nedeniyle hapiste yatan binlerce insan, bunların aileleri, kapanan iş yerleri. Bir yandan, alacağını tahsil edemeyen vatandaşlarımız, onların ayrı bir durumu söz konusu. Yine ulusal üstü hukuktan ulusal hukuka farklı mevzuatlar var.

Burada bu konuyu konuşurken şunu açık ifade etmekte yarar var: Tabii, Türkiye anayasa değişiklikleri yapıldı 2001 yılında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 4’üncü Protokol’de de çok net, ekonomik suçlar nedeniyle cezai yaptırım, hapis yaptırımı uygulanamayacağına dair hükümler var. 4 no.lu Protokol’de geçen hüküm Anayasa’nın 90’ıncı maddesine göre uluslararası bir sözleşme ve bu sözleşme Türkiye’de iç hukukun üstünde. Bir bakıma, baktığımız zaman, Anayasa 90’ıncı madde, ekonomik suçlarla ilgili yaptırımlar; 4 no.lu Protokol, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, burada zorunlu bir düzenlemeyi getiriyor.

Bu zorunlu düzenlemeyi getirirken şuna dikkat etmek gerekiyor: Adaletli olmak gerekiyor, hakkaniyetli olmak gerekiyor ve bir gerçek ki bazen yasalar Anayasa’yı da dolanıyor, bunu da bilmek gerekiyor. Çünkü Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlar var geçmiş tarihlerde, 2002’de verdiği bir karar var, sonrası tartışmalar var. Çek Yasası’nı iptal etmemiş mesela o dönemde. Sonrası dönem tartışmaları var. Geliyoruz, daha 2009 Aralık ayında yapılan tartışmalar var. 10 Aralık 2009 sanıyorum, yanılmıyorsam. Sayın Öztürk, o dönemde siz de konuşmuştunuz, Sayın Canikli de. Oradaki tartışma noktalarına baktığımız zaman önümüze yine aynı konuların geldiğini görüyoruz.

Bir, Sayın İyimaya’nın o zaman da Komisyon Başkanı olarak hapis cezalarının kaldırılması, af durumu gibi bir konuda af düzenlemesi, Anayasa’daki nitelikli çoğunluk olan 3/5’lik oran konusunun tartışıldığını görüyoruz.

Yine muhalefet partilerinin, bankaların, bu ekonomik ilişkilerin bozulması nedeniyle tefecilerin, işte bilmem kimlerin güvenceye alınması için bazı eleştirilerinin olduğunu görüyoruz ama o dönemde yapılan tartışmalara iktidar partisi cenahından da baktığımız zaman aynı noktaya geliyor, yine çek mağdurlarıyla ilgili. Rakamlar çok büyük yani 300 milyara varan karşılıksız çekler, işlemde olan, takasa verilen çekler, bunların 25 milyon adedin üzerinde olması gibi ve bunların birçoğunun geri dönmesi gibi durumlar söz konusu.

Burada 2009’da infaz yasası sistemiyle bir dolanma durumu vardı, şimdiki durum da biraz daha teknik bir durum. Bakıyoruz ki Anayasa’daki hükümde yaptırım vasfı değişiyor yani nasıl bir şey? Cezai olan müeyyide idari bir tasarrufa döndürülüyor yani bu bir bakıma çek mağdurlarının hapis cezalarından kurtulmasını sağlayacak bir düzenleme olarak tezahür ediyor.

Şimdi, burada bankaların sorumluluğu konusu gündeme geliyor yani bankalar millî piyango bileti gibi önüne gelene de çek karnesi dağıtmasın, belli bir sistem olsun, belli bir denetim olsun, özellikle işinde dürüst çalışan, ticarette çalışan esnafımızın, insanlarımızın, gerçekten bu kriz nedeniyle zor duruma düşmüş, hapse düşmüş, sıkıntı yaşamış insanlarımızın yanında sayıları çok az da olsa, istisna da olsa, artık karşılıksız çeki bir dolandırıcılık aracı olarak kullanan -çok az sayıda da olsa- suiniyetli bir grubun olduğunu da biliyoruz. Şimdi, çok az sayıdaki bu suiniyetli gruba çok sayıda insanın büyük mağduriyetini, binlerce insanı feda etmek adaletli bir yaklaşım olmaz. Ceza hukukunun sistematiği içinde aslında bu tür suçluların tespiti, takibi farklı biçimde zaten mümkün.

O zaman ne yapacağız? Yasama olarak bu mağduriyetlerde dikkat edeceğimiz konu, her gün her gün aynı hataların, aynı durumun yaşanmaması. Çünkü kambiyo senetlerinin içinde en güvenilir ödeme aracı çektir. Eğer çeke güven sarsılırsa, yani bono düzeyine inerse, ticari hayattaki alışverişler, ödeme sistemi de zarar görecek. E, Türkiye büyük bir ülke, 74 milyon ve çok büyük bir ticari aksiyon içinde. Yani Türkiye’nin ithalatını, ihracatını, sistemini de sakatlamayacak bir düzenleme için gayret gösterilmesi kaçınılmaz oluyor.

Şimdi, komisyonda, baktım her çek sayfasına gelişte 600 lira olan, bin liraya çıkarıldı. Ha, burada bankalar daha özenli, daha dikkatli davranacak, çek karnelerini her önüne gelene vermeyecek. Yani bu aslında 2009 değişikliğinden bu yana karşılıksız çek kullanmanın oranlarının azalmasına da baktığımız zaman, bir noktada bu sistemi de getiriyor. Ha, bu sistem, bu güveni tam sağlar mı? Tam sağlamaz ama yani sigorta açısından, garantörlük açısından yani denetim açısından, ticari hayatın şeffaflığı açısından da asgari de olsa bir düzenlemenin getirilmesi gerekiyordu. Bunun olmasında da elbette ki yarar var.

Tabii, burada daha başka bir konu -bu gelir mi buraya, AK PARTİ çoğunluk tabii, kendisinin getirmeyeceği bir önergeyle… Bizim sayımız yetmez ama bir uzlaşı olursa- bu, çeklerdeki zaman aşımı sürelerinin eşitlenmesi, denk hâle getirilmesi bonoyla; altı ay, üç yıl olayında bir düzenlemenin yapılması gerekir diye düşünüyoruz. Bu, cezai yaptırımla idari yaptırım artı Merkez Bankasının arşiv ve sicil olayı yeni bir durum yaratıyor yani adli sicilden Merkez Bankası siciline bir kayma olacak. Burada bu yasa ile -sayıları, kimisi “600 bin” diyor, kimisi bilmem ne ama- belli ki adli yargının, asliye ceza mahkemelerinin, sulh ceza mahkemelerinin, hatta kolluğun, adli kolluğun yüzde 50’nin üzerindeki işleri bu karşılıksız çekler, davalar, alacak, verecek, icra, haciz, takip işleriyle… Bununla ilgili bir rahatlık getirir mi? Elbette ki bu yasa da bu konuda da bir adli rahatlama getirecektir.

Burada yine bir noktaya daha değinmekte yarar var. Bu “nitelikli dolandırıcılık” dediğimiz yani dürüst, işini yapan ama ekonomik kriz nedeniyle batmış, borçlanmış, ödeyememiş ve içeri düşmüş insanların mağduriyetleri giderilirken nitelikli bir şekilde dolandırıcılık suçu işleyenlerin -demin söylediğim gibi- mutlaka bu istisnanın ayrık tutulması şart. Peki, alacaklıların durumu ne olacak? Gerçekten, birçok kuruluştan, ticaret odasından yani birliklerden sesler yükseliyor, bize de sürekli e-mailler, fakslar geldi. Onlar da “Biz mağduruz.” diyor. Yani karşılıksız çek mağduru kadar alacaklı da diyor ”Ben mağdurum.” Bu alacaklılarla ilgili bir mağduriyet giderimi var mı? Doğrusunu isterseniz, beni burada tatmin edecek bir şeye rastlamadım. Yani gerçekçi konuşalım. Sadece, yaptığımız düzenleme çek mağdurlarıyla ilgili bir iyileştirme getiriyor, çekle ilgili bir sigorta güvenlik sistemi getiriyor, çekin soruşturulmasında, bu tür suçlarda adli yargının yükünü hafifletiyor, daha çok Merkez Bankasına ve idari tasarrufa doğru yönlendiriyor.

Burada yine bir noktaya daha dikkat çekmekte yarar var. Şimdi, borçluyu tutukluyorsunuz, içeri giriyor. Tutuklu insan çalışmazsa iş yeri kapanıyor, iş yeri kapanırsa borcunu ödeyemiyor, borcunu ödemeyince diğer çeklerin vadesi geliyor. Genellikle çek anında ödeme aracıdır ama ticari hayatta âdeta vadeli çek gibi bir teamül de oturmuş Türkiye’de ticarette, sanayide, organize sanayiye, ticari alanlara baktığımız zaman. Bu yönüyle de baktığımız zaman, ekonomik suç nedeniyle tutukladığınız bir kişiye “Borcunu ödeme, içeride yat.” demekten başka bir anlama gelmeyecek mevcut düzenlemeyi değiştirmenin aynı zamanda çek mağdurlarının çıkması ve kendi ticari hayatlarını yeniden idame ettirmesi, ayrıca borçlarının ödenmesi konusunda fırsat tanınması açısından sağlıklı olacaktır.

Tabii keşke Meclisin önüne çok sağlıklı bir veri konulabilseydi. Bu konuda, aslında bütün parti gruplarına, adli yargıda ne kadar çek var, ne kadar dosya var, ne kadar tutuklu var, ne kadar borç var, ne kadar karşılıksız çek var, ne kadar alacak var, ne kadar yok? Bunun yüzde kaçı nitelikli dolandırıcılıktır, yüzde kaçı gerçekten kriz nedeniyle etkilenmiştir? Kriz nedeniyle etkilenenlere, diğer iş kollarındaki gibi krizden etkilenenlere tanınan ayrıca kolaylıklar tanınacak mı tanınmayacak mı? Sosyoekonomik bir veri elimizde yok. İşte yasama, Meclis kanun çıkarırken bu verileri tam, sağlıklı bir tahlilden geçiremediği için işte 2009’da bir kanun çıkarıyoruz, geliyoruz, bir yıl geçmeden tekrar bir kanun çıkarmak zorunda kalıyoruz. Bunu niçin söyledim? Tartışmalar var, ondan çünkü karşılıksız çeke, sigorta sisteminden azaltılmasına, kriz nedeniyle rahatlamaya yönelik çokça açıklama var. Bunun bir de esprili yanları var, Başbakanın kitabında geçer, en yakın arkadaşı karşılıksız çekten kendini hapse attırmıştır, Pınarhisar Cezaevine, kendisini korumak için ve demek ki bir yöntem olarak da karşılıksız çek konusu da siyasi literatürümüze böyle giriyor. Hasan Yeşildağ’ın anılarında, kitapta geçiyor. Karşılıksız çek keşide ediyor, hâkime diyor ki: “Beni tutukla.” Tam da üç dört ay yatacak karşılık üzerine.

Şimdi, cezaevindeki esnaf ve iş adamı sayısının çok yüksek olması aslında bu krizden etkilenenlerin aileleriyle birlikte çok ciddi bir sayıda olduğunu gösteriyor. Onun için, bize, grubumuza gelenler, uğrayanlar, arayanlar, e-mail, faks gönderenler şüphesiz diğer gruplara da geldiler, gelmişlerdir. Bu düzenlemeleri niye geciktirdik, 4 no.lu Protokol niye bu kadar geç yürürlüğe girdi, bunun ayrıca sorgulanması lazım. Yani 2001’de Avrupa Birliği süreci başladığında 4 no.lu Protokolün gereğini niye on sene erteledik? Yani 2001’de düzenlemeler yapıldı, niye bugüne kadar? O ayrı bir konu.

İlginç şeyler de geliyor. Bakın, bazı alacaklılardan “Alacağımızı alamıyoruz, çek cezaları, hapis cezaları devam etsin.” diyenler var. Bu, elden gönderilen mektuplar ve mağduriyetler. “Kulun hakkını ne yapacaksınız?” diyenler de var yani. Peki, onlara ne yapacağız? Bu Meclisin, adaletin terazisinde karşılıksız çek nedeniyle yatanlar kadar alacaklıları da düşünme gibi bir zorunluluğunun olduğunu düşünüyoruz ve aynı şekilde, alacağını almadığı için iş yeri iflas eden, batan ve büyük mağduriyetler yaşayanlardan mektuplar alıyoruz, e-mailler alıyoruz ve bunlar farklı görüşler.

Şimdi, borç hapiste ödenmez, bunu herkes bilir. Borçlu hapiste tutuklu olsa çalışamaz, ödeyemez, bunu herkes bilir. Galiba, bu küresel krizden sonra sayıları 9 bin herhâlde, çekten tutuklu kişiye tahliye umudu doğarken bu ödenmeyen adli para cezaları, cezaların paraya çevrilmesi, karşılıksız çek ve bunun mukabili olan bu düzenlemenin ardından sanıyorum, yeni bir anlayışın gelişmesi gerekiyor. Eğer bu anlayışı geliştiremezsek, eğer bu konuda doğru ve sağlıklı düzenlemeler yapamazsak, bugün bu dosyaları erittik dersek, bu mağduriyetlerin büyük çoğunluğunu giderdik dersek, yine yarın aynı durumlar ortaya çıkar. Daha da kötüsü, bu sefer, icra iflasa gitmeyen, çek senet mafyasının devreye girdiği, kara paranın devreye girdiği, tefeciliğin devreye girdiği bir sürece zemin verilmemesi açısından da çok ciddi ekonomik, sosyal tedbirlerin alınması gerekiyor. İş yaşamı konusunda alarm konusu olan bazı noktaların yeniden düzenlenmesi gerekiyor diye düşünüyoruz.

Barış ve Demokrasi Partisi olarak biz, başından beri, “Ekonomik suça hapis olmaz, ceza olmaz; ekonomik suçta bunu yaptığınız zaman, ticari hayatı bu şekilde baskı altına aldığınız zaman ticari hayatı işletmeniz mümkün olmaz.” dedik çünkü Avrupa Birliği sürecinin getirdiği bir zorunluluk, bir mevzuat gereğiydi, Anayasa gereğiydi, 90’ıncı madde gereğiydi ve bugün, kısmen de olsa, yeterli de olmasa, bu düzenlemenin getirilmesi karşısında, grubumuz olarak yetersiz bulmamıza rağmen, bazı önergelerle bazı aksaklıkları düzelterek -umarım dört grup biraz daha düzenler bu konuyu- kerhen de olsa bu kanun teklifine grubumuz adına “evet” diyeceğimizi açıklıyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaplan.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Bartın Milletvekili Sayın Yılmaz Tunç, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın geneli üzerinde AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

1985 yılına kadar karşılıksız çeklerle ilgili ceza hukukunun genel hükümleri uygulanıyor ve karşılıksız çek keşide edenlere dolandırıcılık suçu nedeniyle ceza veriliyordu. 1985 yılında çıkarılan 3167 sayılı Kanun’un ilk hâlinde, karşılıksız çek keşide etme fiilinin yaptırımı bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmüştü.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek 4 numaralı Protokolüne paralel olarak 2001 yılında Anayasa’da “Hiç kimsenin yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamayacağına” ilişkin bir düzenleme yapılmıştı.

Anayasa Mahkemesi 11 Aralık 2002 tarihli kararında ve daha sonraki kararlarında ve en son 2011 Mart ayında verdiği kararında çekin temelde sözleşmeden bağımsız olarak kambiyo hukukuna özgü borç doğuran özel bir havale olduğu gerekçesiyle hapis cezasını Anayasa’ya aykırı bulmamıştı.  

2003 yılında da çağdaş ceza hukukunda “Ekonomik suça ekonomik ceza" ilkesinin doğması nedeniyle 3167 sayılı Kanun’da 4814 sayılı Kanun’la değişiklik yapılarak karşılıksız çek suçunu ilk kez işleyenler için para cezası, tekrar işleyenler için ise hapis cezası getirilmişti.

Bu değişikliğin gerekçesinde de “Çağdaş ceza hukukunda ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve çeşitlenmesi sonucu bu ilişkilerden doğan ve netice itibarıyla cezai müeyyideyi gerektiren eylemlere hürriyeti bağlayıcı cezanın başvurulacak en son çare olarak öngörülmesi ekonomik suça ekonomik ceza ilkesinin doğmasına yol açtığı, bu nedenle maddede yeniden yapılan düzenleme ile keşide edilen çekin karşılığının bulunmaması halinde bu suçu ilk defa işleyenler için çek bedeli tutarı kadar olmak üzere nispi para cezası verilmesi ancak çeke olan güvenin zaafa uğratılmaması ve cezada etkinliğin artırılması bakımından bu suçtan mükerrirler hakkında hapis cezası verilmesi hükme bağlanmaktadır.” şeklinde gerekçede ifade edilmişti.  Ancak, bu değişikliğe rağmen karşılıksız çek keşide etme fiiline mükerrirler bakımından hapis cezası uygulanması uygulama ve doktrinde eleştirilmeye devam etmiştir. 

Bu eleştirilerin temelinde karşılıksız çek keşide etme fiiline hapis cezası uygulanmasının ceza hukukunun ölçülülük ve hapis cezasının son çare olması ilkelerine aykırı olması yer almıştır.  Ayrıca her ne kadar Anayasa Mahkemesi düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmasa da Anayasa’nın 38’inci maddesinde yer alan “Hiç kimsenin yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamayacağına” ilişkin bu hüküm de eleştirileri desteklemiştir. 

2009 yılında da uygulamada çıkan sorunları çözmek ve doktrindeki eleştirileri karşılamak maksadıyla 5941 sayılı Çek Kanunu ile de karşılıksız çek keşide etme fiiline yaptırım olarak adli para cezası öngörülmüştür. Ancak adli para cezasının ödenmemesi durumunda infaz aşamasında hapis cezasına dönüştüğünden “Ekonomik suça ekonomik ceza” ilkesiyle ilgili eleştiriler tekrar yoğunluk kazanmıştır. 

Değerli milletvekilleri, görüldüğü üzere, bütün bu değişikliklere rağmen çekle ilgili tartışmalar azalmamış, çek hem alacaklılar açısından hem de borçlular açısından sorun olmaya devam etmiştir. Bu sorunları ve eleştirileri ortadan kaldırmak, uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’mızın 38’inci maddesine uyumu sağlamak, hem de karşılıksız çek davaları nedeniyle mahkemelerimizin iş yükünü azaltmak ve yargının hızlandırılması ve vatandaşlarımızın adaletin gecikmesinden doğan sıkıntılarını gidermek maksadıyla bu tasarı gündeme gelmiştir. 

Tasarının özünde karşılıksız çek keşide etme eylemi için öngörülen adli yaptırım idari yaptırıma dönüştürülmektedir. Karşılıksız çek keşide eylemini gerçekleştirenlere çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı öngörülmektedir. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararının cumhuriyet savcıları tarafından verileceği ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümlerinin uygulanacağı öngörülmektedir. İdari yaptırım süreci de şikâyete bağlı olarak başlayacaktır. Karşılıksızdır işlemi yapılması üzerine hamil, cumhuriyet savcısından çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına karar verilmesini talep edebilecektir. Cumhuriyet savcısı, Kabahatler Kanunu’nun hükümlerine göre çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına karar verecektir. İdari yaptırım kararı, aleyhine yasak kararı verilen kişiye tebliğ edilecek, karara karşı da Kabahatler Kanunu hükümlerine göre başvuru yoluna gidilebilecektir. 

Çek bedelinin ödenmesi durumunda, idari yaptırım kararı talebinin geri alınması durumunda ve on yıllık azami sürenin geçmesi hâllerinde de idari yaptırım kararı ortadan kalkacaktır. Burada şunu ifade etmek gerekir: Yürürlükteki kanuna göre verilmiş olan çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararları da uygulanmaya devam edecektir. Kısaca artık karşılıksız çek fiiline adli para cezası ve sonucunda da hapis cezası yerine çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı getirilmektedir. Bu ceza da hem çeke olan güvenin devam etmesini sağlayacak hem de karşılıksız çek keşide ederek piyasayı dolandırmak isteyenlerin önüne geçecek önemli bir tedbirdir. Tasarı muhalefet partilerine mensup milletvekillerimizin teklifleriyle de örtüşmektedir. Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu adli yaptırımın kaldırılması gerektiğini açıklamıştır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Risk Merkezinin hayata geçmesi şartıyla tasarıyı uygun bulmaktadır. 13 Şubat 2011 tarihli 6111 sayılı Kanun’la Bankacılık Kanunu’na eklenen ek maddeyle Türkiye Bankalar Birliği nezdinde Risk Merkezi kurulmuştur. Merkezin amacı kredi kuruluşlarıyla bazı finansal kuruluşların müşterilerinin risk bilgilerini toplamak, bilgileri bu kuruluşlarıyla gerçek veya tüzel kişilerin kendileriyle ya da onay vermeleri şartıyla özel hukuk tüzel kişileriyle de paylaşılmasını sağlamaktır. 2009 değişikliği sırasında adli yaptırımın kaldırılmamış olmasının en önemli nedeni bu Risk Merkezinin kurulmamış olması nedeniyle alacaklıların mağdur olmasından duyulan endişedir. Risk Merkezinin kurulması ve işlemesiyle çek sahibinin ekonomik durumu, çek hesabıyla ilgili geçmişi alacaklılar tarafından görülüp kontrol edilebilecek, dolayısıyla çekle alışveriş yapacak olan kişilerin daha güvenli bir ortamda ticaret yapmasının önü açılacaktır. Risk Merkezinin çalışmaya başlamasıyla ve bu tasarının uygulanmaya başlamasıyla artık ülkemizde “çek mağduru” tabiri büyük ölçüde ortadan kalkmış olacak. Ticaret hayatı daha güvenli, daha düzgün bir ortama kavuşacak, kötü niyetli kişilerden, çek hesabı açarak piyasayı dolandırmaya çalışanlardan arındırılmış olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunda tasarıya yapılan en önemli eleştiri, çekte hapis cezasının kaldırılıyor olması ve dolayısıyla alacaklıların mağduriyetine yol açıldığı yönündedir. Tasarı, kendi içerisinde alacaklının mağduriyetini koruyan hükümleri içermektedir.

Ayrıca, hazırlanacak olan önergelerle de bu konuda yeni güvenceleri birlikte bugün görüşüp tasarıya ilave etme imkânımız da olacaktır. Öncelikle geçici 3’üncü maddede eski çeklerin hukuki geçerliliğinin devam edeceği hüküm altına alınarak bu konuda da ortaya çıkacak mağduriyetlerin önüne geçilmesi sağlanmıştır.

Tasarının görüşmeleri sırasında biraz sonra gündeme gelecek olan, hazırlanmakta olan önergeyle de karşılıksız çek keşide eden ve bunu sürekli alışkanlık hâline getirmiş, mal varlığını alacaklıdan kaçırmış kötü niyetli çek borçluları için ceza hukukunun genel hükümleri gereğince işlem yapılacağı, dolayısıyla bu şahıslar için hapis cezası riskinin devam edeceği yönünde bir düzenleme yapılarak alacaklıların mağduriyetinin önüne geçilmiş olacaktır.

Yine, cezai soruşturmayı beklettiği için icra takibine konu edilmemiş karşılıksız çeklerin zaman aşımı sorununu da çözecek düzenlemeyle ilgili, ilgili kanunda bir değişiklik yapılabilecektir.

Tasarıyla bankaların her bir çek yaprağı için 700 lira ödemekle yükümlü olduğu sorumluluk miktarı Komisyonda bin liraya çıkarılarak alacaklıların mağdur olmaması için bankaların çek defteri verirken daha özenli davranmaları sağlanmış olacaktır.

Burada, şunu ifade etmek gerekir: “Bankaların sorumluluğunu daha çok artıralım ve alacaklı güvencede olsun.” yönünde kamuoyunda öneriler var. Ancak bankalar her bir çek yaprağı için sorumlu tutulacakları miktar kadar çek hesabı açmak isteyen kişiden teminat isteyeceklerinden bankaların bir kaybı söz konusu olmayacak ancak bunun yanında çek hesabı açma ve çek defteri verme yönünden çok istekli davranmayacaklarından piyasadaki çek miktarını ve çek kullanımını olumsuz yönde etkileyecek ve bu da teminat gösteremeyen küçük esnafın zararına olacaktır. O nedenle bankaların sorumluluğu her bir çek yaprağı için bin lira olarak belirlenmiş olmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Risk Merkezinin devrede olmasıyla birlikte tasarının ticaret hayatına olumlu etkileri olacağı gibi borçlunun karşılıksız çek bedeli kadar devlete para cezası ödemek zorunda olmayacağından bu parayı devlete değil alacaklıya ödeyecek ve alacaklının alacağına kavuşması ihtimali eskiye göre daha da artacaktır. Tasarıyla yaptırımların orantılı olması ve ceza hukukunun son çare olması ilkelerine uyum sağlanacaktır.

Kendi adına ya da kurduğu fason şirketler adına çek hesapları açtırıp yüzlerce çeki keşide ederek piyasayı dolandıran, şirketlerinin içini boşaltan kötü niyetli şahısların aslında kastı dolandırıcılıktır. Mevcut düzenlemede karşılıksız çek suçu şeklî bir suç olarak görüldüğünden bu şahıslar kasten işledikleri bu suçtan ceza hukukunun genel hükümleri gereğince yargılanmaları gerekirken karşılıksız çek keşide etme suçunun şeklî bir suç olması nedeniyle kasıt aranmamaktadır. İşte, tasarıyla bu sorun da ortadan kaldırılmaktadır. Karşılıksız çek keşide etme suçunun uygulamada şeklî bir suç olarak görülmesi ve bu suçun esasen kasten işlenebilecek bir suç olmasına rağmen kişinin kastının aranmamasından kaynaklanan olumsuzluklar da yine bu tasarıyla giderilmiş olacak, bu konuda da alacaklıların mağduriyeti giderilmiş olacaktır.

Tasarıyla mevcut kanuna göre verilen adli para cezalarının ödenmemesi durumunda cezanın infaz aşamasında hapis cezasına dönüştürülmesine ilişkin eleştiriler karşılanmış olacaktır.

Uyuşmazlık konusu ceza adalet sistemi dışına çıkarılmış olacağından karşılıksız çek keşide etme eyleminin mahkemelere ve Yargıtaya getirdiği iş yükü ortadan kalkacaktır. Savcıların da bu iş yüküne ayırdıkları zaman dilimini daha farklı konulara ayırmaları bu şekilde sağlanmış olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; karşılıksız çek davalarının AK PARTİ’li yıllarda arttığına ilişkin ifadelerin gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi sözcüsü ve Barış ve Demokrasi Partisi sözcüsü benden önce burada konuşma yaptılar, ekonomide taş üstüne taş koymadığımızı söylediler. Taş üstüne taş koyduğumuz için, Türkiye bugün artı 9 büyüyerek dünyada büyüme rekorları kıran bir ülkedir. Siz ne derseniz deyin. Ve AK PARTİ İktidarı taş üstüne taş koyduğu için bugün 3’üncü kez iktidara yüzde 50’yle gelmeyi başaran bir iktidardır.

AK PARTİ’nin iktidara geldiği 2002 öncesi Koalisyon Hükûmeti dönemini, hatırlamak bile istemiyoruz o kriz günlerini. Dünyada kriz yokken Türkiye'nin krizlerle boğuştuğu o günleri artık unutalım diyoruz, hatırlamak istemiyoruz. O yıllarda, 2002 öncesi Koalisyon Hükûmeti dönemi ile AK PARTİ’li yılları karşılaştırdığımızda, karşılıksız çeklerle ilgili olarak rekorun 1999, 2000, 2001 ve 2002 yıllarında olduğunu görmekteyiz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Yalan söylüyorsun! Yalan, yalan! Rakamlara iyi bak!

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Rakamlar burada, devletin istatistikleri burada…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Bu konuda rekor kırdınız! Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu rekoru egale edecek başka bir hükûmet daha gelmeyecek! 

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – …İnternet’e girdiğiniz zaman bu istatistiklere çok rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Hemen bir sıra önünüzde bilgisayar var, direkt İnternet’e girin, karşılıksız çek davalarının yıllara göre nasıl değişkenlik gösterdiğini orada net bir şekilde göreceksiniz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Siz rakamlara takla attırıyorsunuz!

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Şimdi, ben rakamları söylüyorum: 1999 yılında açılan 320 bin dava. Bakınız, bir yılda 320 bin dava açılmış ve bu davalarda 337 bin kişi yargılanmış. 2000 yılında 262 bin dava açılmış ve bu davalarda 281 bin kişi yargılanmış. 2001 yılında açılan dava sayısı -bakınız 2001’de bir rekor var- 307 bin olmuş ve yargılanan kişi sayısı 327 bin olmuş. 2002 yılında 177 bin dava açılmış, 191 bin kişi yargılanmış, MHP, DSP, ANAP Koalisyon Hükûmeti döneminde. Dört yılda 1 milyon 68 bin 222 dava açılmış, bu davalarda 1 milyon 137 bin kişi yargılanmış. Dört yılda 1 milyon 68 bin, bunu aklımızda tutalım.

AK PARTİ’li yıllara baktığımızda: 2003 yılında açılan dava sayısı 131 bin…

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Yanlış vermişler, yanlış.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) -  2004’te açılan 123 bin, 2005’te açılan 97 bin, 2006’da 128 bin, 2007’de 142 bin, 2008’de 211 bin, 2009’da 159 bin, 2010’da 105 bin dava açılmış, sekiz yılda toplam 1.114 bin dava açılmış.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Sırf 2009’da 1.900 dava açılmış.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) -  Yani dört yılda açılan dava sayısıyla sekiz yılda açılan dava sayısının birbirine eşit olduğunu burada görmekteyiz.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Rakamları yanlış söylüyorsunuz.  Milletin gözüne baka baka yalan söylüyorsunuz bu konuda.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) – Kayıtlar, resmî istatistikler…

LÜTFÜ TÜRRKAN (Kocaeli) – Hayır, kayıtlarda yok.

BAŞKAN – Sayın Türkkan, lütfen…

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - İnternet’e gir, Adalet Bakanlığının istatistiklerine, Hazine Müsteşarlığının istatistiklerine…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Alın onları, doğru bakın. 

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - … Bankalar Birliğinin istatistiklerine girin, bakın, bu rakamları sizler de göreceksiniz.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) -  2009’da karşılıksız çek kaç tane?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) -   Sizin Kütahya Milletvekiliniz Alim Işık’ın verdiği soru önergesine Sayın Adalet Bakanımızın Adalet Bakanlığının resmî istatistiklerini buradan açıkladığını hep beraber dinledik.

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – 1.974 bin sadece 2009’da.

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - AK PARTİ hükûmetlerinden önceki dört yıllık sürede yılda ortalama 267 bin dava açılırken son sekiz yılda ortalama 141 bin dava açılarak karşılıksız çek davalarında işlem sayısındaki artışa rağmen, yıllık ortalamada yarı oranında bir azalma söz konusudur.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Babacan “Yüz bin kişi içeri girecek.” diyor, yüz bin kişi. Doğru değil mi Sayın Bakan?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) -  Resmî kayıtlar bunu gösterirken, son yıllarda karşılıksız çek sayısında artış olduğu yönündeki açıklamalar gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Babacan doğru söylemiyor mu?

YILMAZ TUNÇ (Devamla) - Tasarı, uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’ya uyumu sağlamaktadır, alacaklının mağduriyetini giderecek hükümler içermektedir. Dünyanın hiçbir ülkesinde uygulanmayan, aslında bir ödeme aracı olması gereken çekin hapis cezası güvencesi nedeniyle vadeli bir ödeme aracı olarak kullanılması ve bu nedenle piyasada olumsuzluklara ve dolayısıyla hem alacaklıların hem de borçluların mağduriyetine yol açılması bu tasarıyla önlenmiş olacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle, tasarının hayırlı olmasını diliyor, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tunç.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Efendim...

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, demin hayatımın en sakin konuşmasını yaptım ama hatip çıktı yine dedi ki, grubumuzu kastederek “Muhalefet ‘AK PARTİ taş üstüne taş koymadı.’ dedi.”  dedi. Sanıyorum, söz hakkı doğdu.

BAŞKAN – Şimdi ben size söz vereceğim Sayın Kaplan, çünkü yüz ifadeniz falan da yani şey ama ben izleyemediğim için, tamamını dinleyemediğim için…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Yani bizim grubumuzu kastederek…

BAŞKAN – Bir dakika… Normal şartlarda tutanakları getirtmem lazım ama ben şimdi size söz vereceğim.

Lütfen, karşı cevap yani olmasına müsaade etmeyin.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Yok, yok.

BAŞKAN - Buyurun.

VIII.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR (Devam)

2.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un, grubuna sataşması nedeniyle konuşması

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Arkadaşlar, 10 bin çek mağdurunu BDP’liler içeri, cezaevine koydu! Biliyor musunuz?..

Biz “Taş üstüne taş koymadı.” demedik AKP’nin, çek mağdurlarını konuştuk. “Bu mağduriyet giderilsin.” dedik.

Arkadaşlar, AKP, taş üstüne taş koymuştur. Vallahi koymuştur. Bakın 2011 yılı rakamlarına; 17 banka vergi rekortmenidir, 28 holding en çok kazanandır. Yüzde 86 dolaylı vergi, ÖTV vergisi, KDV vergisini de emekçiden, işçiden, memurdan, çalışandan alıyorsunuz. Almışsınız işçinin, emekçinin, çalışanın taşlarını getirmişsiniz bankacıların, holdinglerin, tekellerin, sermayelerin binalarını, binalarını yükseltmişsiniz. Allah var doğru; taş taş üstüne koymuşsunuz!

Asgari ücretliye sorun, kaç tane taşını almışsınız? Bakın, işçiye sorun. Toplu iş sözleşmeleri görülüyor. Memura sorun, ne kadar paranız küçüldü? Bir yerden taşları alıyorsunuz, öbür tarafta da üst üste koyuyorsunuz. Bir avuç zengin yarattınız. Bir avuç azınlık yarattınız. Biz size demin bir konuşma yaptık çek mağdurlarıyla ilgili; üç, dört grup da burada destek veriyor. Onların sorununu konuştuk. Tek kelime de etmedim AK PARTİ İktidarına karşı. Bugün çek mağdurları dışında da bu konuşmamda konuşma gereğini duymadım arkadaşlar ama Sayın Hatip, alışkanlık, bizim grubumuzu, böyle, göstererek diyor ki: “Muhalefet partisi, taş üstüne taş koymamış…” Vallahi, bir şey söyleyeyim mi size: Siz, özgürlük alanında taş üstüne taş koymadınız, insan hakları alanında koymadınız, hukuk alanında koymadınız, demokrasi alanında koymadınız, cezaevinde 130 bini geçti tutuklu sayısı, en çok basın suçlusu Türkiye’de, en fazla avukat tutuklu Türkiye’de, en fazla siyasetçi tutuklu Türkiye’de, en fazla seçilmiş tutuklu Türkiye’de. Bakmayın bize, böyle sakin sakin konuşuyoruz biz bu kürsüde; terzi gibiyiz, terzi, söküğünü dikemeyen terzi gibiyiz. Şikecilere yasa çıkarıyoruz, çek mağdurlarına çıkarıyoruz ama 8 tane milletvekiline çıkaramıyoruz. Tutuklu 8 milletvekilimiz var. Bu ayıp bize yeter! Bu utanç bize yeter! Aha burada, bir taş üstüne taş koyamadınız, koyamazsınız. Koyamazsınız… İşte, bunu yapamadığınız için, lütfen, bari biz konuşmuyorken, yerimizde otururken bize sataşmayınız, bize de söz hakkı doğurmayınız. Başkanımız kızıyor sonra.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (1/538, 2/85, 2/119) (S. Sayısı: 137) (Devam)

BAŞKAN – Şahısları adına ilk söz Konya Milletvekili Sayın Harun Tüfekci. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Harun Beyi niye bu kadar az alkışladınız? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurun.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Harun, Başkanlık Divanı torpili var bu işte!

BAŞKAN – Evet…

HARUN TÜFEKCİ (Konya) – Öncelikle Sayın Başkanıma teşekkür ediyorum bu nezaketinden dolayı.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Çek Kanunu’nda değişiklik yapılması hakkında Kanun Tasarı’sıyla ilgili, tümü üzerinde, şahsım adına söz almış bulunuyorum. Öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Anayasa’nın 13’üncü maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında ölçülülük ilkesine riayet edileceği düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu’muzun 3’üncü maddesinde düzenlenen yaptırımların orantılı olması ve ceza hukukunun son çare olma özelliği bu anayasal ilkenin bir yansıması olarak görülmektedir. Yine aynı maddenin gerekçesinde ise suçun işlenmesiyle ilgili toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak ceza hukuku yaptırımlarının haklı ve ölçülü olması gerekmektedir. “Çünkü ancak haklı ve suçun ağırlığıyla orantılı bir yaptırım ile suç işleyen kişinin bu fiilinden pişmanlık duyması ve yeniden topluma kazandırılması söz konusu olabilir.” denmektedir. Buna göre, ceza hukuku işlemlerinde yarar ile zarar arasında bir oranın bulunması, aksi takdirde işlemden vazgeçilmesi gerekmektedir. Başka bir ifadeyle ceza hukuku toplumsal barışın devamı bakımından başvurulması kaçınılmaz olan son raddedir, son aşamadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ceza hukukunun en önemli ilkelerinden biri de “ekonomik suça ekonomik ceza verilmesi” ilkesidir. Ekonomik nitelikteki suçların yaptırımı hapis cezasından ziyade ekonomik yaptırımlar şeklinde olmalıdır. 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 5’inci maddesinde karşılıksız çek keşide etme suçu için adli para cezası öngörülmüş olmasına karşılık, bu cezanın ödenmemesi durumunda infazı para cezasının hapis cezasına dönüştürülmesi suretiyle yerine getirmesi yönünde düzenleme yapılmış ama bu konu da tartışmaya çok açılmış ve bugüne kadar da hep tartışılagelmiş bir konudur. Bununla birlikte borcunu ödeyemeyen kişi hakkında infaz aşamasında hapis cezası uygulanması bu kişinin ticari hayatının ciddi şekilde sarsılmasına veya sona ermesine neden olmaktadır. Ayrıca, borçlarını ödeyebilme ihtimali de neredeyse tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Hatta, bazen alacaklılar borçluların dışarıda olması ile alacaklarını daha iyi tahsil edeceği kanaatiyle bu hususu bize de sık sık ifade etmişlerdir. Diğer taraftan, Anayasa’nın 141’inci maddesinin son fıkrasında “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.” hükmüne yer verilmiştir. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesi herkesin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul süre içinde görülmesini isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bilindiği üzere, karşılıksız çek keşide etmek suçundan kaynaklanan uyuşmazlıklar, ceza-adalet sistemindeki iş yükünün önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu kanun, karşılıksız çek keşide etmek eylemine adli nitelikle bir yaptırım uygulaması nedeniyle yaşanan sıkıntılara çözüm getirmek ve adaletin etkinleştirilmesini, süratli ve etkin çalışmasını sağlamak amacıyla hazırlanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “Hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemiş olmasından dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.” hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’mızın 38’inci maddesi ve diğer uluslararası sözleşme hükümleri, doğrudan veya dolaylı olarak hürriyeti bağlayıcı ceza verilmemesi yükümlülüklerini bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla, anayasal norm ve diğer uluslararası sözleşme hükümleri karşısında bazı kanun hükümlerinin bu normla uyumlaştırılması amacıyla Çek Kanunu’nda değişiklik yapılması zorunluluk arz etmektedir. Özel borç ilişkilerindeki eylemlerin yerine getirilmemesine bağlanan yaptırım seçeneklerindeki uluslararası hukuk eğilimi, özgürlüklerden yoksun kılma kategorisinin terk edilmesi yönündedir. Bu kapsamda, gerek Anayasa’nın 90’ıncı maddesi gerekse uluslararası sözleşmeler bağlamında, karşılıksız çeklerle ilgili olarak hapis cezasını sürdürebilme imkânı kalmamıştır.

Ayrıca, yasama organının, bazı fiilleri suç olmaktan çıkarmak da, kimi başka olguları ve değişimleri göz önünde bulundurabileceği de unutulmamalıdır.

Değerli arkadaşlarım, üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde çekle ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılması hâlinde hamilin talebi üzerine her bir çekle ilgili olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmesi dahi çek sahipleri açısından yeterli bir caydırıcılık arz etmektedir. Diğer taraftan, karşılıksız çeklerin tedavülde bulunan çek toplamına göre hayli düşük olması bir yana, karşılıksız çek keşide etmenin suç olmaktan çıkarılmasının sebebiyet verdiği boşluk da uzun sürmeyecek ve intikal süresinin dolmasıyla, yerini, ekonomik işleyişin sağlayacağı doğal düzene bırakacaktır.

Öte yandan, çek alacaklısı, ifa edilmeyen edime yönelik takip yetkileri ve diğer özel hukuk yaptırımlarıyla donatılmış olmasının dışında, çek ilişkisine gireceği kişilerin ekonomik kapasitesini ve onu takip etme imkânını da bu yasayla beraber sağlamış olacaktır. Çek sahiplerinin elinde bulunan çeklerle ilgili olarak bankaların yükümlülükleri konusunda bir süre sınırı öngörülmemiştir. Bu nedenle bankalar ile çek defteri sahipleri arasında gayrinakdi kredi ilişkilerinin devam etmesini engellemek amacıyla bankaların ödemekle yükümlü olduğu tutar açısından sorumluluğu çekin üzerindeki tarihten itibaren beş yıl süreyle sınırlandırılmıştır.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, 5941 sayılı Çek Kanunu’nda yapılması düşünülen bu düzenlemeye şahsım adına destek verdiğimi ifade ediyor, olumlu oy kullanacağımı belirtiyor, siz değerli heyeti saygı ve hürmetle selamlıyor, hayırlı günler diliyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tüfekci.

Komisyon adına Ankara Milletvekili Sayın Ahmet İyimaya. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Ankara) – Değerli Başkanım, yüksek Parlamentonun değerli üyeleri; sözlerimin başında hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün yüce Parlamento, yasama yetkisinden çok daha farklı olan, Anayasa’da ayrı bir iktidar olarak tanımlanan ceza kurma, suç kurma, suçu yürürlükten kaldırma, cezayı yok etme iktidarını, yetkisini kullanıyor. Şu anda aranan cevap: Karşılıksız çek eylemi suç olmaya devam etsin mi yoksa suç olmaktan çıkararak bir özgürlük alanı mı üretelim? Bu soruya doğru, inandırıcı, kamuoyu tarafından kabul edilebilir bir yanıt oluşturabilmek için iki açılı bir değerlendirme yapmak gerekir. Birinci açı, bağlayıcı hukuk bakımından Parlamentonun iradesini belli bir noktaya tespit eden, farklı bir irade seçeneğini yok eden bir hukuk var mıdır yok mudur? Buna ben “bağlayıcı hukuk yararı” diyeceğim.

İkinci açı, gerçekten şu anda alacaklıların menfaati bakımından bu zorunlu çözümü denkleştirecek mekanizmalar gerekli mi, projede var mı açısıdır? Değerli arkadaşlar, kişiler arası ilişkilerden kaynaklanan borçların yerine getirilmemesi eylemi hukuk tarihinin gelişimi içerisinde farklı yaptırımlara bağlanmıştır. İlk dönemler özel borcun ödenmemesi kişi üzerinde hapsin, haczin ve evde tutulmanın bir nedeni sayılmıştır. Hatta Solon Kanunlarına göre alacaklılar borçluyu öldürebilir, etlerini paylaşabilir, kemiklerini bölüşebilirdi. Ilımlandı. Borcun ifa edilmemesi hâline mali edimler, mali yaptırımlar öngörüldü. Evrim 1950 yılında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan özgürleşme ve demokrasi eğilimi içerisinde doruğa ulaştı. Ceza doktrini dedi ki: “Hiçbir cezaya özel borcun ifası misyonu yüklenemez.” Espri budur. Cezanın amacı toplumsal barıştır, kamu düzenidir vesaire. Ve giderek 1950 yılında beliren, Kara Avrupası hukukuna yansıyan bu eğilim 1958 yılında Avrupa Birliği normu seviyesine dönüşmeye başladı. Sizinle ilginç bir bilgiyi, paradoksal bir bilgiyi paylaşmak isterim. Şu anda 4 No.lu Protokol dediğimiz  “Sözleşmelerden kaynaklanan borca hapis cezası, özgürlükten yoksun kalma yaptırımı uygulanamaz.” önerisinin fikir mimarı Türkiye’dir. Rahmetli Kasım Gülek ve rahmetli Bülent Ecevit -Avrupa Konseyi Danışma Meclisi zabıtlarını okuyunuz- bu teklifi yapmışlardır. 1963’te kurallaşmıştır ve 1994 yılında Türkiye ancak benimseyebilmiş, iç hukukuna aktarabilmiştir.

Değerli arkadaşlar, bizim Anayasa'mızın 38’inci maddesi kapsamında, özel borç ilişkilerinden kaynaklanan edimlerin yerine getirilmemesine hapis yaptırımını öngörmemiz mümkün değildir. Şu ana kadar yaşanan, bir hukuk ihlalidir, bir Anayasa ihlalidir ve ciddi hukukçular, rahat rahat bu konuda ön açıcı mekanizmaları dava kazanma yoluyla geliştirebilirlerdi.

Anayasa Mahkememiz, maalesef, bu konu gündemine geldiğinde “Çek borcu özel borç ilişkisinden kaynaklanmaz, sözleşmeden kaynaklanmaz.” dedi ve özgürlük aleyhinde bir yorum yaptı. Bir defa, Anayasa hukukunun temel işlevi, Anayasa'nın ve uluslar üstü sözleşmenin öngördüğü özlük alanını yorumuyla pekiştirmektir. “…”(*) Anayasa mahkemeleri özgürlük lehine yorum yapmak zorundadırlar; bu, temel bir ilke.

Ha, şu var: Bu çek -modern hukukta var, mukayeseli hukukta- başka bir suç oluşturabilir, gerek manevi unsurlar gerek maddi unsurlar bakımından başka bir suç için eylem oluşturabilir. O soruya zaten 1929 Parlamentosu cevap verdi. 1924 Anayasamızın 11 veya 12’nci maddesi zannediyorum. Parlamento boşluk alanlarını yorum yoluyla doldurabilirdi, doldurabiliyordu ve yüksek Parlamento, o dönemdeki anayasal yetkisini kullanarak çeklerde ihlal çeşitlerine göre dolandırıcılık hükümlerinin uygulanabileceğini öngördü. Bugün yaptığımız düzenleme, bağlayıcı hukuk normları bakımından zorunlu bir düzenlemedir, farklı bir şey benimsesek dahi aksi Anayasa ihlali olan bir düzenlemedir. Parlamento doğruyu yapıyor.

Peki, alacaklıların, ekonomik kamu düzeninin, piyasa işleyişinin yararları ne olacak? Bir defa, hukuk devletinde, piyasa işleyişi, alacaklı yararı, ekonomik kamu düzeni gibi gerekçelerle, bağlayıcı olan hukuk normunun aşılması mümkün değildir. “Bir defa delsek ne olur?” mantığı, hukuk devleti temel değerine saplanmış hançerdir ve bağlayıcı hukuku, hukukun üstünlüğünü bu mantıkla yakalamamız mümkün değil.

BAŞKAN – Sayın İyimaya, bir saniyenizi almak istiyorum.

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

C) Çeşitli İşler

1.- Genel Kurulu teşrif eden Azerbaycan Parlamentosu Heyetine Başkanlıkça “Hoş geldiniz” denilmesi

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, ülkemizi ziyaret etmekte olan Azerbaycan Parlamentosu Heyeti Meclisimizi teşrif etmişlerdir, kendilerine Meclisimiz adına "Hoş geldiniz." diyorum. (Alkışlar)

                               

(*) Bu bölümde Hatip tarafından Türkçe olmayan kelimeler ifade edildi.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün; 5941 Sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (1/538, 2/85, 2/119) (S. Sayısı: 137) (Devam)

BAŞKAN– Buyurun.

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şimdi, yaklaşım farkı. Bir defa, ciddi temel düzenlemelerin süregelen beklentileri etkilememesi mümkün değil ama her reformun, her dönüşümün kaderinde bir geçiş süreci veya süresi kaçınılmazdır. Şu anda bu çek alanındaki yeni düzenin meydana getirebileceği zihniyet dönüşümü, ekonominin kendi işleyişini düzeltmesi vesaire gibi hâller için bir buçuk senenin yeterli olacağını düşünüyorum. Bu, hukuk ihlalini bertaraf etmek bakımından siyaset kurumunun kabul etmesi gereken bir yapı olması gerekir. Kaldı ki hapis gerçekten ödeme amacını sağlıyor mu? Her iki açıdan cevap verilebilir; sağlıyor da denebilir, sağlamıyor da denebilir. Çoğu durumlarda kişi cezaevinde olduğu için, üreterek kazanma yeteneğini yitirdiği için hapis cezasının ödeme kapasitesini düşürdüğü söylenebilir veya hapiste kalma korkusu ifa psikolojisini destekleyebilir denebilir. O anlamda burada ekonomik bir model var, o da şu: Çek keşide yasağı. Çeki karşılıksız çıkan, koşullarının varlığı hâlinde, tavan süre olarak on senede bir daha çek keşide edemeyecek. Bu, caydırıcılık bakımından hapse yüklenen ifa yararını telafi edici bir unsurdur. Alacaklı modern hukukun takip imkânlarıyla donanmıştır, donatılmıştır; bu imkânlar içerisinde kendi alacağını tahsil etmeye çalışacaktır. Sonra, bundan sonra, çekin sağlam olması, ekonomik karşılığının bulunması, banka-çek ilişkisinin tamlığı yönünde bir risk analiz merkezi oluşmuştur. Yine, yaşadığımız deney karşı tezleri çürütmektedir. Daha çok yakın geçmişte yüce Parlamento çek suçları bakımından taksitli sözleşmeler öngörerek tutuklu olanların dışarıya çıkmasını ve yürütülen takiplerin askıya alınmasını mümkün kıldı ve o dönem içerisinde ekonomik semptom, ekonomik olumsuz bir etki gözlemedik.

Yine karşılıksız çekin çek tedavül hacmindeki karşılığı yüzde 2’yle yüzde 4 arasındadır. Bu oran büyük ekonomiler bakımından absorbe olunabilir, sindirilebilir, dönüştürülebilir ve risk kapasitesi olmayan oran olarak algılanabilir ama ben şahsen bu reformun yargı yükünü azaltacağı yönündeki gerekçesine katılmıyorum. Bu reform, doğrudur, sonuçları itibarıyla yargı yükünü azaltacaktır; dosyalar düşecektir, sanıklar çıkacaktır; bundan sonra adliye, yargı böyle bir şeyle uğraşmayacaktır. O hâlde sonucudur bu. Yani adli yükün, adli yargı yükünün azalması projenin bir gerekçesi değil, sonucudur.

Çözümün hayırlı olmasını diliyor, yüksek Parlamentoyu tekrar saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İyimaya.

Şahıslar adına son söz, Çanakkale Milletvekili Sayın İsmail Kaşdemir.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İSMAİL KAŞDEMİR (Çanakkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın geneli hakkında şahsım adına söz aldım, bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada toplumun önemli bir kesiminin çok ciddi bir sorunu hâline gelmiş bir meseleyi, yüz binlerce insanımızı ilgilendiren bir konuyu görüşmekteyiz. Çek Yasası diye ifade edilen ve ticari hayatımızda önemli bir yer tutan bir düzenlemeyi görüşüyoruz. Toplumu okuyan, toplumsal talepleri çözme iradesini en net hâliyle ortaya koyan bir ekibiz. O yüzdendir ki her kesimin taleplerine kulak kabartan Hükûmetimiz binlerce insanımızın beklentisi olan mezkûr konuyu masaya yatırmış ve ilgili tüm kuruluşlarımızdan gerekli çalışmaları talep ederek nihai kararı vermiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle bu düzenlemenin dünden bugüne, aceleyle yapılmadığını belirtmek isterim. Ekonomiyle ilgili bakanlarımız, ekonomi koordinasyon toplantıları, ilgili meslek örgütleri, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, esnaf odaları, Bankalar Birliği gibi tüm sosyal taraflarla iki yılı aşkın süredir önemli çalışmalar sürdürülmüştür.

Bildiğiniz gibi, çekle ilgili asıl ve köklü değişiklik 2009 yılında yapılmıştır. O günkü görüşmelerde sürekli “Çekte hapis yasağı olamaz.” denmiş ancak risk kontrol merkezi kurulamadığından bir anlamda bu talep ertelenmiştir. Şimdiki düzenlemeyle bu Risk Merkezi kurulmaktadır. Bu Merkez hayata geçirilemeyecek olsa bu düzenleme bugün görüşülemezdi. Bu düzenlemeyle çek bir dolandırıcılık aracı olmaktan çıkarılmakta, dünyadaki uygulamalara paralel hâle getirilmeye gayret edilmektedir. Dünyada neyse bizde de öyle olması hedeflenmektedir.

Değerli arkadaşlar, Anayasa’nın 13’üncü maddesi bize temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında ölçülülük ilkesi gösterir. Türk Ceza Kanunu’nun 3’üncü maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesi vazgeçilmezdir. Ceza hukukunda, adli ceza, düşünülebilecek en son infaz yöntemidir. Hukuki veya idari sorumluluğun yeterli olabileceği hâllerde adli nitelikte cezaların verilmemesi, hem Anayasa’nın hem de Ceza Kanunu’nun amir hükmüdür.

Ayrıca, taraf olduğumuz İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin Ek 4 No.lu Protokolü’nün 1’inci maddesi de “ekonomik suça ekonomik ceza verilmesi" diye özetlenebilir.

Anayasa’nın 38’inci maddesi de “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.” hükmünü içerir.

Yine, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme’nin 11’inci maddesinde de “Hiç kimse, salt bir sözleşme yükümlülüğünü yerine getiremediği gerekçesiyle özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.” hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla, artık, hem Anayasa’ya hem uluslararası sözleşmelere hem de ceza infaz hukukundaki birtakım genel ilkelere göre karşılıksız çeklerle ilgili olarak düzenleme yapılması kaçınılmaz olmuştur.

Değerli milletvekilleri, bu genel değerlendirmeden sonra uygulamayı kısaca hatırlayalım. Önce, şunu belirtelim: Zaten, yürürlükteki Çek Yasası’nda da direkt hapis cezası zaten yoktur. Cebri icradan sonra, karşılıksız çek şikâyetinden sonra hâlâ alacak tahsil edilmezse adli para cezası veriliyor yani alacak devlet alacağı oluyor, devlet hiç katkısı olmayan bir ilişkinden bir anda alacaklı oluyordu. Bu alacak ödenmezse hapis gündeme geliyordu. Dolaylı da olsa bahsedilen adli nitelikteki ceza, bahsettiğim ve benzer ilkeler dolayısıyla zaten doktrinde uzun zamandır tartışılmaktaydı. Bu dolaylı cezanın insani olmadığı, hukuka mugayir olduğu hep söylendi. Kaldı ki borcunu ödeyemeyen kişi hakkında infaz aşamasında hapis cezası verilmesi kişinin ticari hayatının tamamen bitirilmesi anlamına gelmektedir. Bir anlamda altın yumurtlayan tavuğun kesilmesi hikâyesini hatırlatmaktadır. “Efendim, kötü niyetliler var.” Tamam da “Suimisal emsal olmaz.” derler. Yani ticari sıkıntı nedeniyle çekini ödeyemeyip çek kullanma hakkını kötüye kullanan insanlar istisnadır. Bunlar için de kanundaki diğer cezai müeyyideler meridir. Fiilin durumuna göre dolandırıcılıktan emniyeti suistimale, sahte belge tanziminden başka birçok suça kadar birçok suç tanımı fiilin durumuna göre söz konusudur.

Değerli milletvekilleri, peki, çekin ifa ettiği görevde bir zafiyet yaşanmaması için karşılıksız çek keşide etme eyleminin cezasız kalması düşünülemez. Bu düzenlemeyle on yıla kadar çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı getirilmiştir. Üstelik bu ceza uzun mahkeme süreçlerine tabi olmayacak, şekil şartları yerine gelmişse savcılık kararıyla derhâl olacaktır. Bilenler bilir, en büyük ceza, en büyük sorun ticari itibardır. Bu itibarın kaybolması şahsın ticaretten ayrılması anlamına gelir. Sistem içinde kalmak isteyen her aktör borcunu ödemek zorunda kalacaktır yani çek alan kişi çek verenin Merkez Bankasındaki bilgilerine yani Risk Kontrol Merkezindeki bilgilerine ulaşabilecek ve ona göre çek kabul edecek; borçlu da o Merkezdeki kaydının kötü olmaması için azami gayret sarf edecek, on yıl çek alamama tehlikesi de hep göz önünde olacaktır. Bunlar ciddi tedbirlerdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; borçlunun ödeme gücü olmadığı için hapse atılması borcun tahsili yolu değildir. Zaten 2009 düzenlemesinden önce, yani çeke hapis cezası varken piyasadaki karşılıksız çek sayısı 1 milyon 900 bin civarındaydı. Hapis cezasının kaldırılıp “dolaylı hapis” dediğimiz şu anki uygulama başlarken bazı arkadaşlar “Piyasa mahvolacak, tahsilatçı çetelere gün doğacak.” demişlerdi. Oysa, karşılıksız çek 2010 yılında 900 bin, 2011 yılında ise 500 bin civarında oldu. Yani, çeke itibar kazandırmanın ve çeki güvenilir bir ödeme aracı hâline getirmenin yolu, karşılıksız çek keşide edenler için hapis öngörülmesi değildir; çek defterlerinin, ekonomik durumu itibarıyla onu kullanmaya ehil olanlara verilmesidir.

Dolayısıyla tasarıda öngörülen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağıyla, ekonomik durumu itibarıyla çek kullanmaya ehil olmayanların çek kullanabilmelerinin yolu kapatılmış olmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; düzenlemede ayrıca birkaç önemli hususu daha zikretmekte fayda görüyorum.

Yürürlükteki kanunda çeklerle ilgili olarak bankaların yükümlülükleri konusunda bir süre sınırı öngörülmediğinden, bankalar ile çek defteri sahipleri arasındaki gayrinakdi kredi ilişkisi uzun yıllar belirsizce sürmekteydi. Uygulamadan gelen arkadaşlar bilir; kaybolan çekler, kime verildiği bilinmeyen çekler, mahkemede delil olduğu için bankaya ibraz edilemeyen çekler hep bankayla çek defteri sahibini karşı karşıya getirmekteydi. Yeni düzenlemeyle, çek defterine basım tarihi yazılmakta ve sorumluluk da beş yıl süreyle sınırlandırılmaktadır.

Diğer bir düzenleme, çek keşide edenleri koruma maksatlı olarak, piyasadaki çeklerin çok büyük bir kısmının ileri tarihli çek olduğu düşünüldüğünden, çeklerin üzerinde yazılı tarihten -aslında olmayan vadeden- önce ibraz edilmelerinin önüne geçilerek bu engel 31 Aralık 2017 tarihine kadar uzatılmıştır.

Bir diğer düzenleme de, israf olunmaması gerekçesiyle, elde bulundurulan çeklerin 31 Aralık 2012’ye kadar kullanılabilme imkânıdır.

Bir diğer ilave düzenleme de, tahsilatı yapılamayan her bir çek yaprağı için banka sorumluluğu 600 lira iken, düzenlemeyle bu sorumluluk bin liraya yükseltilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizim siyaset anlayışımızın merkezinde yer alan en önemli parametre insandır. O yüzden “İnsanı yücelt ki devlet yücelsin.” düsturunu kendimize şiar edindik. Toplumun her kesiminin sesine kulak veriyoruz. Ufuk çizgimiz milletimizin selametidir. O yüzden bu adımı da milletin talebi doğrultusunda atıyoruz. Tabii ki adaletin kılıcı keskindir ve her kararın bir memnun olanı, bir de memnun olmayanı olacaktır. Adaletten yana, insan haklarından yana, daha az mağdur oluşturmaktan yana, uluslararası sözleşmelere, Anayasa’ya uygun görev yapmak hepimizin görevi. O yüzden kronik hâle gelmiş bu sorunu masaya yatırıyor ve doğruluğuna inandığımız için de bu düzenlemeyi yasalaştırıyoruz.

Görüşülmekte olan kanun tasarısının tüm milletimize hayırlı olmasını ümit ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Konuşmalar tamamlandı.

Şimdi soru-cevap işlemine geçiyorum.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 2003 yılından bu yana karşılıksız çeklerden dolayı adli para cezası kaleminde Hükûmetiniz ne kadar para biriktirdi? Ayrıca 2009 yılında yapılan düzenlemeyle 5941 sayılı Kanun’un iki yıl taahhüt süresi 1 Nisan tarihi itibarıyla doluyor. Şu ana kadar, son iki yılda taahhütte bulunarak hapisten çıkarılan veya hapse gitmekten kurtarılan kişi sayısı nedir? 100 binlerle ifade edilen rakamlar doğru mudur?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Doğru…

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Hükûmete sormak istiyorum: Ülkemizde çek mağdurları olduğu gibi çeşitli kredi kullanan insanların da mağduriyeti bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Tokat ili Reşadiye ilçesi Bereketli kasabasında hayvan üreticisi Duran Şirin’dir. Duran Şirin Hükûmetin verdiği hayvancılık kredisini alarak bunu kullanmıştır ancak aldığı krediyle almış olduğu hayvanların fiyatı ithal hayvan girişinden dolayı yarı yarıya düşmüştür yani pahalı almıştır. Bu durumda üretici perişan olmuş ve batma durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Duran Şahin gibi kredi kullanan insanlar borçlarını ödeyemiyorlar. Bu insanlara ne tavsiye ediyorsunuz? Bu çek kanunu gibi başka bir af kanunu da arkasından gelecek midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Öztürk...

OKTAY ÖZTÜRK (Erzurum) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu çek kanunu daha on gün oldu, değişiklik yukarıda görüşüldü, ama on gün geçmeden buraya geldi. Şimdi gördüğüm kadarıyla birçok eksiği var, harıl harıl önergeler hazırlıyorsunuz. On gün içerisinde bu kadar eksiği olan bir kanunun ne kadar yürürlükte kalacağını düşünüyorsunuz?

İkinci sorum: Kanunu hazırlayanların ve burada konuşanların tanıdıkları sadece çek verenlerden mi ibaret? Çek ödenmediği için, çekleri ödenmediği için mağdurlardan tanıdıklarınız yok mu? Hep ötekilerin haklarını korur bir vaziyettesiniz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Belen…

BÜLENT BELEN (Tekirdağ) – Sayın Başkan, delaletinizle Hükûmetten şu sorulara cevap istiyorum: 2011 yılı sonu itibarıyla takipte olan çek dosyası sayısı kaçtır? Bu dosyalardaki takipli alacakların parasal tutarı kaç TL’dir? Çekini ödeyemediği için hapiste olanların sayısı kaçtır? Yüksek yargıdaki dosya sayısı kaç adettir? İç piyasada kullanılmakta olan çeklerin ekonomideki parasal tutarı ne kadardır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Yılmaz...

KEMALETTİN YILMAZ (Afyonkarahisar) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan, çekleri karşılıksız çıkması neticesi alacaklarını tahsil edemeyen alacaklıların mağduriyetinin giderilmesi için ne tür bir düzenleme yapmayı düşünüyorsunuz? Tedavüldeki çeklerin karşılıksız çıkması, bir noktada işlerin iyi gitmediğinin, ekonominin iyi olmadığının, iyi yönetilemediğinin ve de ticarette güven ortamının kalmadığının işaretidir. Ticarette güven ortamının tesisi amacıyla kısa ve uzun vadede yapmayı düşündüğünüz çalışmalar var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Günal...

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan, az önce Sayın Yılmaz Tunç da “Risk Merkezi kurulmadığı için hapis cezası 2009’da uygulanmadı.” demişti. Risk Merkezi kuruldu mu, bu yıl içerisinde kurulması -bir yıl içinde- öngörülüyordu? TOBB bünyesinde bir risk takip merkezi var mı? Çünkü Sayın Babacan “TOBB’un risk takip merkezi şubat ayında faaliyete geçecek.” demiş, bir dil sürçmesi mi var, yoksa başka bir risk takip merkezi mi var? Basının bütün şeylerine baktım, aynı şey yer alıyor; bu konuda bir açıklama istiyorum. Risk Merkezi kuruldu mu? TOBB’un nezdinde başka bir takip merkezi var mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Erdoğan…

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şimdi, biz tabii ki milletvekilleri olarak sadece çek keşide edenlerin vekilleri değiliz, bir de çeklerin alacaklıları var. Özellikle tarım kesimindeki üreticiler ürünlerini sattıklarında çekle bunlar ödeniyor ve bu insanların ürün bedelleri, bir yıl emek çektikleri ürünlerin bedelleri ödenmeyince bunların karşılığı yok. Şimdi, bu kanunla çek kesenleri kurtaracağız. Bu gariban üreticinin hakkını bundan sonra kim, nasıl ödeyecek? Bunun hesabını hem burada hem öbür dünyada nasıl vereceğiz? Bunun cevabını istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, ekonomik suça ekonomik ceza mantığıyla düzenlenen bu yasa acaba bankalara karşı veya kredi veren kuruluşlara karşı yükümlülüklerini yerine getiremeyenlere de uygulanacak mı? Özellikle biraz önce Sayın Alim Işık’ın sorduğu gibi, çiftçilere de uygulanacak mı? Bu konuda bir hazırlığınız var mı veya hukukçu kimliğinizle bu anlamda bir tavsiyeniz olacak mı uygulayıcılara?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Köktürk…

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başbakan Yardımcımıza sormak istiyorum: Sayın Bakan, evrensel hukuk kuralı olan masumiyet karinesi ve bu karineyi iç hukukumuzda somutlaştıran Anayasa’mızın 38’inci maddesine göre, kişi, hakkında verilen mahkûmiyet kararı kesinleşinceye kadar masumdur. Ancak bu kurala rağmen cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü oranları tarafınıza sorulduğunda gerçek olmayan rakamlar veriyorsunuz. Ben burada size sormak istiyorum: Şu an cezaevindeki toplam tutuklu, hükümlü sayısı nedir? Tutuklu ve hükümlülerin birbirine oranları nedir?

BAŞKAN – Sayın Kuşoğlu…

BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, biraz önce Komisyon Başkanı Sayın İyimaya konuşmasını yaparken yüzde 2’lik bir problemin doğmasının normal olduğunu söylemişti. Bu yıl herkesin öngörüsü, ekonomide bir daralma olacağı yönünde, ekonominin sıkıntıya gireceği, ticari hayatta sorunlar olacağı yönünde. Ayrıca, çekle ilgili milyonlarca işlem yapıldığı dikkate alınınca yüzde 2’lik sorunun çok da önemli olduğu, yüz binlere vardığı görülecek. Tekrar tabii ki yargının yükü artacak, sıkıntılar çoğalacak.

Kamu olarak, Bakanlık olarak böyle bir çalışma, bir projeksiyon çalışması yapıldı mı? Yani ne kadar zamanda yine eski durumumuza geleceğiz ya da ne kadar azalacak bu yük? Bununla ilgili bir çalışma yapılmadan mı bu tasarı önümüze geldi acaba? Bunu sormak istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Sakık…

SIRRI SAKIK (Muş) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Ben de Sayın Bakana sormak istiyorum: Son günlerde, birçok cezaevinde açlık grevleri başladı. Bu açlık grevlerinin nedenleri nedir? Hükûmet bunu bizimle paylaşır mı? Bir.

İkincisi, yediden yetmişe, muhalif olan herkesi Terörle Mücadele Yasası’ndan mahkûm eden bir anlayış var. Yani bu çek yasasını olumlu buluyoruz. Acaba, Hükûmetin Terörle Mücadele Yasası’yla ilgili bir çalışması var mıdır, yok mudur? Bizi bilgilendirirse sevinirim.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Sayın Ağbaba…

VELİ AĞBABA (Malatya) – Sayın Bakan, Malatya 15 gazete, 17 radyo, 7 televizyon, 20’nin üzerinde İnternet haber sitesi bulunan, Doğu ve Güneydoğu’nun en etkin basın kuruluşlarına sahip bir şehir. Malatya basın alanında bölgede söz sahibi olan bir şehir ancak AKP Malatya’yı bu alanda da cezalandırdı. Anadolu Ajansının Türkiye genelinde 18 büro müdürlüğü bölge müdürlüğüne dönüştürüldü. Malatya Anadolu Ajansı büro müdürlüğü olarak kaldı, bölge müdürlüğüne dönüştürülen Sivas’a bağlandı. Acaba, Sivas’ın Malatya’dan bu alanda ne gibi büyüklüğü vardır, ne gibi bir üstünlüğü vardır? Onu sormak istiyorum.

Ayrıca, il özel idaresi küçültülen, işçileri istememelerine rağmen başka kurumlara gönderilen, Meteoroloji Bölge Müdürlüğü Elâzığ’a bağlanan, Şekeri, Tekeli ve Sümer fabrikaları kapatılan Malatya bir kez daha cezalandırılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bulut…

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Bakanım, ekonominin kötü yönetiminin mağduru vatandaşların çek mağduriyetine bir çözüm getirilmek isteniyor ancak kötü niyetli olarak kullanan, bu yaklaşıma kötü niyetli olarak bakan kişiler sebebiyle, alacaklarını tahsil etmek için yeniden çek, senet mafyasının oluşmasının zeminini mi oluşturuyorsunuz?

BAŞKAN – Sayın Susam…

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Bakandan sormak istiyorum: Sayın Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın “Türkiye Bankalar Birliğinin Risk Merkezinde toplanan tüm bilgiler üçüncü şahıslara açılacaktır.” şeklindeki açıklaması aslında, risk olayında alacaklı tarafı için çok fazla bir anlam da ifade etmiyor. Şöyle düşünün, alacaklı, parasını tahsil edemediği zaman bu Risk Merkezinden aldığı bilgiler dışında Bankalar Birliğinin alacaklılar için bir fon oluşturması sizin bu çalışmanız içerisinde var mıdır? Risk Merkezi sadece bir bilgi alışverişi midir yoksa alacaklılar için de ödenmeyen borçları karşısında bankacılık sektörünü devreye sokup onlara yardımcı olabilecek bir fon olayı üzerinde bir düşünceniz var mı? Bunu açıklamanızı rica ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; Sayın Alim Işık, 2003’ten bu yana adli para cezası kaleminde ne kadar para toplandığını, işte taahhüt süresi iki yıl olanlarla alakalı bir soru sordu ama şu anda bu sorulara net bilgi –arkadaşlardan sordum- verme imkânımız yok, elimizde değil, incelemeyi gerektiriyor bu. Uygun görürlerse bunu inceletelim, kendilerine yazılı olarak bu sorunun doğru cevabını verelim.

Sayın Reşat Doğru, tabii, Reşadiye’nin Bereketli kasabasından bir vatandaşımızın hayvancılık kredisiyle ilgili bir sorununu dile getirdi, benzer bir soruyu Sayın Şandır dile getirdi. Çek mağdurları için yapılan bu düzenleme benzeri, bu kredileri kullananlarla ilgili bir düzenleme yapılacak mı veya yapılıyor mu? Tabii, bu sadece bankalarla ilgilidir. Yani çek mağdurları için bir düzenleme gibi algılanabilir bu düzenleme çünkü sonuçta onlar bundan istifade edecekler ama esasında bu, 2001’den beri devam eden bir sürecin noktalanmasıdır Anayasa’da yapılan değişiklikle. Tabii, diğer kişilerle alakalı, şu anda benim bildiğim bir çalışma yok Hükûmet nezdinde. Şu anda…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Bu emsal olur mu yargı açısından?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Şu anda diyorum, şu anda böyle bir çalışma Hükûmet nezdinde yok. Ben sayın bakanlarla da görüştüm ama böyle bir çalışma şu an itibarıyla yok. İleride olur mu? Ona dair de şimdiden bir şey söyleme imkânımız yok ama şu an itibarıyla böyle bir çalışma olmadığını özellikle ifade etmek isterim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Emsal olur mu efendim?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Bir başka soruyu Sayın Oktay Öztürk sordu, başka milletvekili arkadaşlarımız da sordu. Tabii, Çek Kanunu on gün geçmeden gündeme geldi. Çekleri ödemediği için mağdur olan insanlar var. Esasında, Çek Kanunu on gündür değil uzunca bir zamandır Türkiye'nin gündeminde. 2001’de Anayasa’da yapılan değişiklikten sonra, 2003’te, 2008’de ve değişik zamanlarda, Çek Kanunu’yla ilgili düzenlemeler yapıldı. Parlamentoda, komisyonlarda bu konu çok detaylı tartışıldı. En son yapılan düzenlemede de düzenleme yapılırken de hapis cezasının kaldırılması konusunda Parlamentoda bulunan bütün grupların hepsi hemfikirdi. Bu, bir nevi iki günde gündeme gelmiş bir konu değil, hem ekonomi dünyasının hem de esnaf kesiminin, bütün temsilcilerin tartıştığı, paydaşların ortaklaştığı bir çalışma sonucunda ortaya çıkmış bir karardır. Tabii, şu anda öyle fazla bir önerge yok, benim bildiğim, üç tane önerge var. Bir tanesi, grupların oy birliğiyle -eğer anlaştılarsa- çıkacak, zaman aşımı süresiyle alakalı; bir diğeri de sadece malumu ilam kabilinden bir önergedir. Bu, yoksa yeni bir çalışma değil.

Tabii, çek mağdurları korunurken alacaklıların korunmamasına ilişkin de pek çok arkadaşımız ifade ettiler. Esasında çek, para hükmündedir, görüldüğünde ödenmesi gerekir ve çek alan kişiler de insanlara baktığı zaman, gözüne kaşına bakarak çek almıyorlar yani onlara ilişkin bir inceleme, bir araştırma mükellefiyeti var, bunu yapıyorlar, buna göre alıyorlar ama tabii, buna rağmen ödemelerde sıkıntı olduğu zaman çek alan kişi de mağdur oluyor. Merkez Bankasında bir sistem var şu anda, oradan istifade edebiliyorlar, başka kaynaklardan alabiliyorlar ama şu an itibarıyla risk santralizasyon merkezi kurulacak ve bu tamamen herkese de açık olacak, ilgili kişiler girip kendisine çek veren kişiyle alakalı oradan daha detaylı bir bilgi alma imkânı bulacaktır. Tabii, ayrıca özel araştırma yapma imkânı da olabilecektir, onu da yapacaktır.

Tabii, bankada çekin karşılıksız çıkması hâlinde ödenecek miktarın bin TL’ye çıkması da önemli bir rakam çünkü banka da çek verirken ona göre bir incelemeyi yapacaktır. Esasında bu düzenleme çeke kıymet kazandıracaktır çünkü hapis tehdidinin ortadan kalkmış olması, çek alan ve çek verenlerin, çekin muhtevası ve saygınlığı, itibarı konusunda ittifak etmelerini de kolaylaştıracaktır. Öylesine bizim şu anda çek uygulamamız var ki bonodan bir farkı yok. En son yaptığımız düzenlemeyle vade meselesini de getirip koyduk bir zaruretten. Onun için, bu düzenlemeler, bana göre, hem çek keşide edeni hem de çek alanı koruyacak düzenlemelerdir ve çeke de kıymet kazandıracak, görüldüğünde ödenecek bir para gibi muamele görmesini sağlayacak düzenlemelerdir. Ben onu görüyorum çünkü çekle ilgili hapis cezasının kalkması yeni olmadı esasında. Kalkıyor, önce adli para cezası veriyoruz; adli para cezası ödenmediği zaman, infaz aşamasında hapis cezasına dönüştürülüyor. Sizin bir kişiyi hapse sokmanız için, çok iyi bir avukatla günübirlik takip etseniz dahi… Ben buradaki arkadaşlara “Bir karşılıksız çeki çıkan kişi ne kadar zamanda hapse girebilir, bana bir süre verebilir misiniz?” diye sorduğumda asgari dört ila beş yıl arası bir zaman söylüyorlar, yani karşılıksız çıktığında hemen hapse girme şeyi yok. Ayrıca, o adli para cezasını ödediği zaman hapse girme ihtimali de zaten yok. Onun için, çekin karşılığında hapis cezası yaptırımı, esasında, anlamı kalmayan bir yaptırıma dönüşmüş durumda yani herkes esasında bu noktada bir aldatmaca içerisinde, biz bunu düzeltmiş oluyoruz, doğru olanı yapıyoruz.

Sayın Ali Babacan’ın TOBB’da Risk Merkezi olduğuna ilişkin bir açıklaması benim  bildiğim kadarıyla yok. Risk Merkezi -biliyorsunuz- Türkiye Bankalar Birliği nezdinde kurulacak. Bu yasa çıktıktan sonra iki ay içerisinde Merkez Bankası bir tebliğ yayınlayacak ve Risk Merkeziyle ilgili de ayrıca biz daha önce bir kanun çıkarttık -biliyorsunuz- Parlamentodan geçti ve onun şu anda en son durumunu ben bilemiyorum ama o kanun çerçevesinde Risk Merkezinin hayata geçirilmesi için gerekli adımlar atıldı. Sayın Bakanın açıklaması da  şubat ayı itibarıyla buranın da faaliyete gireceği. TOBB’la ilgili değil, TOBB’da böyle bir şey yok. Risk Santralizasyonu Merkezi Bankalar Birliğiyle alakalı bir durum, onu ifade etmek istiyorum.

Şimdi, tabii Ağbaba bir soru ifade ettiler Malatya’yla alakalı, tabii oradaki Anadolu Ajansının Sivas’a bağlanmasıyla alakalı. Tabii bunlar idari tasarruflardır, daha etkin yönetim açısından gerekli düzenlemelerdir. Malatya’da da başka bölge müdürlükleri var, başka illerde başkaları var. Bunların hiçbirisi yani orayı cezalandırmak veya eksik bırakmak, başka yeri ödüllendirmek için değil daha verimli bir yönetim anlayışı çerçevesinde planlanan şeylerdir. Malatya’da da başka birlikler vardır, başka yerde de olacaktır.

Sayın Köktürk’ün ceza ve infaz kurumlarında şu anda ne kadar tutuklu, hükümlü olduğuna dair… Şu anda ceza ve infaz kurumlarında 130.400 kişi var. Bunlardan 93.671’i hükümlü, 36.729 kişisi de tutuklu.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Sayın Bakanım, benim itirazım buna zaten.

TURGUT DİBEK (Kırklareli) – Doğru değil bu bilgi.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Şimdi siz hakkında verilen mahkûmiyet kararı kesinleşmemiş olanları hükümlü mü kabul ediyorsunuz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Hayır, hayır.

Bakın, şimdi…

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Evet, o oranlar yanlış…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Beni bir dinler misiniz?

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Dinliyorum.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Köktürk, bakın, şimdi, siz şu anda ne kadar tutuklu ve hükümlü olduğunu sormadınız mı?

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Evet, evet.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Ben de size tutuklu ve hükümlüleri söylüyorum.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Hükümlüden kastettiğiniz nedir Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Hayır, hayır, ben, hükümlüden kastettiğimle ilgili…

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Mahkeme kararı kesinleşmiş mi?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Bakın…

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Kesinleşmiş mi mahkeme kararı?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Bakın, şu anda Yargıtayın verdiği bir karar var, en son kararı. En sonunda yaşanan bir mahkeme kararı üzerine verilen bir karar var.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Sayın Bakanım, Anayasa’nın açık hükmü var.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Hakkında ilk derece mahkemesinin karar verdiği kişilerle ilgili hukuki nitelemenin bu anlamda, Yargıtay, hükümlü olduğunu söylüyor ama onun yüzde yüz suçlu olduğu anlamına gelmesi için tabii Yargıtaydan kesinleşmesi lazım. Ben, Yargıtayın uygulamasını söylüyorum. Tamam mı?

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Hayır, süreler açısından o…

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) –  Yargıtayın uygulaması şu an itibarıyla böyledir ve içeride hükümlü olan kişi sayısı demin ifade ettiğim gibi 93.671, tutuklu sayısını arz etmiştim.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Sayın Bakanım, sizin kavramınız ceza hukukuna uygun bir nitelendirme değil!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) –  Tutukluluk oranı yüzde 28,1, hükümlü oranı yüzde 71,9’dur.

ALİ İHSAN KÖKTÜRK (Zonguldak) – Sayın Bakanım, bizim, o zaman, buradan hukuk fakültelerine geri dönmemiz lazım. Böyle bir kavram yok!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) –  Bir arkadaşınızın başka bir sorusu: Şimdi, 2011 yılında çıkan karşılıksız çek sayısı 594.836’dır. Bunlardan karşılıksız damgası vurulduktan sonra ödenen çek sayısı 382.385, ödemesi yapılmayan, hâlâ takipte olan çek sayısı 212.451.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Süreniz doldu Sayın Bakan.

SIRRI SAKIK (Muş) – Bizim sorularımızı yok hükmünde sayıyorsunuz!

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Teşekkür ediyorum.

Diğer soruları cevaplayamadığım için kusura bakmayın.

BAŞKAN - Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 17.20

 

 

 

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.45

BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER

KÂTİP ÜYELER: Bayram ÖZÇELİK (Burdur), Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 57’nci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

137 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Tasarının  tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmış, maddelerine geçilmesi kabul edilmişti.

Şimdi 1’inci maddeyi okutuyorum:

ÇEK KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- 14/12/2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “adlî sicil” ibaresi, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” şeklinde değiştirilmiş ve aynı maddenin yedinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.

“d) Çekin basıldığı tarih,”

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Sayın Sinan Aydın Aygün. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz.

CHP GRUBU ADINA SİNAN AYDIN AYGÜN (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1 Ekim tarihinden beri, Meclise girdiğimiz günden beri ilk defa kürsüye çıkıyorum çünkü çıkacak, konuşacak bir konu yoktu.

Geldiğimiz zaman şuna bakıyorduk: Sağ taraftakiler elini kaldırıyordu, biz sol tarafta elimizi indiriyorduk, biz kaldırınca onlar indiriyordu. Şimdi ilk defa bu kanunla ilgili söz almış bulunuyorum.

Evet, 2009 yılında bu kanun çıktığı zaman, Sayın Adalet Bakanımızı, şimdiki Adalet Bakanını ziyarete gitmiştik; 10 kişilik bir heyet hâlinde gitmiştik, Ankara Ticaret Odası olarak. O zaman da tereddütlerimiz vardı. O zaman da Sayın Bakan dedi ki: “Burada iyi bir kalabalık var, burada yapalım anketi. Ne diyorsunuz bu kanunla ilgili?” O zaman da biz tesadüf eseri 5’e 5 bölünmüştük yani “Çekte ceza olsun mu olmasın mı?” diye tereddüde düşmüştük. Ama gelinen bu süreç içerisinde baktık gördük ki artık bunun tahammül sınırı kalmadı; yuvalar dağılmaya başladı, insanlar perişan olmaya başladı. Hem Anayasa’nın 38’inci maddesi hem de AİHM’in 4’üncü maddesine aykırı olduğu ortaya çıktı. 1 Ekimde Meclis açılır açılmaz, başta Sayın Genel Başkanım Kemal Kılıçdaroğlu’na böyle bir kanun teklifi sunacağımı söyledim, hazırlık yapmamı söyledi. Hazırlığımı yaptım, kanun teklifimi kendisine götürdüm. Daha sonra Grup Başkan Vekilimiz Sayın Muharrem İnce Bey’e sunduk; onlar da baktı, uygun olduğunu söylediler. Daha sonra tek başıma bu işi yapmadım, Sayın Adalet Bakanımız Sadullah Ergin’den randevu aldım. Önümdeki mevcut dosyayı ve kanun teklifini kendisine sundum. Cezaevinden tarafıma gelen mektupları beraberce okuduk, aşağı yukarı bir, bir buçuk saatlik bir tartışma oldu. O da bana, Hükûmete götüreceğini, Hükûmetten gelecek duruma göre Mecliste görüşülebileceğini söyledi ve özlenen gün, bugün geldi. Daha önce gelecekti ama işte başka kanunlar devreye girdi.

Şimdi, burada da gördüğüm kadarıyla hem Cumhuriyet Halk Partisi hem diğer partiler bir konsensüs içine girmiş vaziyette, o yüzden ben çok da fazla konuşmayacağım -bana ayrılan süre on dakika ama- ama bu kanunun çıkması gerektiğini, bu kanuna ihtiyaç olduğunu ve bu kanunun çıkmasını dört gözle bekleyenler olduğunu… Hem Türkiye Esnaf Sanatkârlar Konfederasyonu hem de Komisyonumuzu ziyarete gelen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği yetkilisi “Sicilin bize verilmesi kaydıyla biz de bu kanuna destek veriyoruz.” dedi. Burada var, İstanbul Ticaret Odası Başkanı açıklama yapmış, çekte hapis cezasının olmasının uygun olmadığını söylemiş.

Şimdi, mevcut kanun nedir? Adamın 10 lira borcu var, çeki karşılıksız çıkıyor, savcılığa gidiyor, 10 lira oluyor 20 lira ama onun 10 liralık diyeti olan adli para cezası dediğimiz cezaya -günde 100 liraya bölüyorlar, 10 bin bölü 100 eşittir 100 gün- ya 100 gün hapis yatacaksın ya da bu parayı ödeyeceksin. İsteyen gidiyor 100 gün hapis yatıyor, isteyen gidiyor parayı ödüyor ama bu sistemde, yani mevcut kanunda bizim alacaklının cebine bir şey girmiyor, paranın alınması gereken kısmı o alıyor. Şimdi, baktığınız zaman, bu yeni çek kanunuyla artık devlete para cezası ödemek zorunda kalmayacak, alacaklının alacağına kavuşma ihtimali daha çok artacak.

Şu anda bakıyorsunuz 405.704 tane dava var sırf 2004’te açılan, bunlar yüzde 50’sini oluşturuyor davaların, yine Yargıtayda bekleyen 217 bin dava var, topladığınız zaman aşağı yukarı 622 bin kişi şu anda bunu bekliyor, bu kanunu bekliyor. Bunların bir kısmı cezaevinde, bir kısmı yurt dışında kaçak yaşıyor, bir kısmı sahte kimlik kullanarak geziyor çünkü cezaları çıkanlar var, çıkmak üzere olanlar var, Yargıtayda bekleyenler var. O yüzden bu kanunun bir an evvel çıkması lazım diye düşünüyoruz.

Ben birkaç tane, size, cezaevinden gelen mektupların sadece başlıklarını okuyacağım, içine fazla girmeyeceğim: “Bizler hiçbir zaman için borçlarımızı ödemeyeceğiz demedik. Yıllardır ticaret yapmakta olup bu son süreçte bütün borçlarımızı ödedik ama ne olduysa bir sekteye uğradık, sonuç olarak hepsi üst üste geldi ve şu anda cezaevindeyim.” diyor. “Asıl cezayı bizler değil dışarıda olan ailelerimiz çekmektedir.” diyor. “Onların bu işte suçu, günahı nedir?” diyor. Yine bir cezaevi mektubu, yine aynı “Siz bu aile reisini hapse atarak geride kalan eş ve çocuklarına aynı cezayı vermiyor musunuz?” diyor. “Evlilikler sallanıyor.” diyor. “Cezaevinde borç ödenir mi?” diyor. “Yirmi iki aydır cezaevinde yatıyorum, hâlâ yatmaya devam ediyorum.” diyor. Bu mektuplar uzayıp gidiyor.

Beni geçen hafta Kuzey Irak’tan bir vatandaş aradı. Karşılıksız çekten dolayı hapis cezası çıkmış. “Şu anda Kuzey Irak’tayım.” diyor. “Orada iş buldum, orada çalışıyorum, Türkiye’ye gelemiyorum.” diyor.

O yüzden, bu kanunun… Ben başta benim kendi Genel Başkanım olmak üzere ve Grup Başkan Vekilime teşekkür ediyorum. Beni büyük bir nezaketle dinleyen, destek veren Sadullah Ergin Bakanıma bir kez daha burada huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum. Tabii ki diğer teşekkürüm de bunu buraya getirip karşımıza, aşağıya kadar indiren Bakanlar Kuruluna teşekkür etmek istiyorum.

Ben bu kanunun hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyorum. Grup başkan vekillerine fazla konuşmayacağım diye söz verdiğim için dört dakika alacağım olmak üzere sözlerime son veriyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum, her şey gönlünüzce olsun diyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –Teşekkür ederim Sayın Aygün.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Mehmet Günal. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, çok tartışılan bir kanun tasarısı ama şimdi ben, bazı gerekçelere bakınca, kanunun gerekçelerine bakınca ve az önce burada iktidar partisinden arkadaşlarımın söylediklerine bakınca açıkçası şaşırıyorum. Yani adliyelerin iş yükü artmış, öncelikle bunu diyorlar. “Adliyelerin iş yükü azalsın.” Adliyelerin iş yükünü azaltmak sadece Çek Kanunu’nu değiştirmekle mi olur? Yani bir sürü… Yük deyince sadece dosya sayısı mı anlaşılır? Yani ne bileyim, sözde Ergenekon dediniz, Balyoz dediniz, bir sürü davalar var, binlerce sayfa iddianameler var mesela. Bence önce bunları düzenlemekle başlasanız iş yükü düşer.

İkincisi: Bir sürü rakam veriyorlar. Burada birisi diyor ki: “Efendim, resmî rakam, yalan değil.” Öbürü “Doğru, vallahi doğru söylüyoruz.” Diğeri bir şey söylüyor.

Şimdi, ben anlamadım, “2003’te yapılan düzenleme” diyorlar, “2009’da yapılan düzenleme” diyorlar. Kim iktidardaydı? Efendim, aceleymiş. Peki, ne oldu? Yani bu mağduriyeti kim yarattı? Alacaklıları kim mağdur etti? Çek borçlularını kim mağdur etti? Ödeyemeyenleri kim mağdur etti? Ben gerçekten merak ediyorum. Şimdi, böyle biraz garip geliyor. Sanki böyle aceleyle bir sorunu çözüyoruz, bekleyen toplumsal bir sorun var. Sorun ne zaman çıktı, yeni mi çıktı? Yani bugünün meselesi olarak mı çıktı, ani bir şey mi çıktı? Burada bir belirsizlik var.

Değerli arkadaşlarım, evet, bir tarafta çekini ödeyemeyenler var, mağdur, hapse girenler var, mahkemesi devam edenler var -sayısı bizi ilgilendirmiyor, ister şuymuş, hükümlüymüş, tutukluymuş, var, rakamlar verilmiş- yüz binlerce insan mağdur. Sayın Bakanın tabiriyle de “Eğer bu düzenleme olmazsa 100 bin kişi hapse girebilir.” diyor, bilmiyoruz ne kadar doğruysa.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu kadar insan ne zaman davalık oldu yani hepsi bir yılda mı oldu? Hepsi 2002’den önce mi oldu? Yani dokuz on yıldır bunun çözülmesiyle ilgili ne yaptık? Yani ben anlayamıyorum. Demin Sayın Yılmaz Tunç dedi ki: “O zaman Risk Merkezi yoktu 2009’da olduğunda.” E, şimdi soruyorum, Sayın Bakan diyor ki: Risk Merkezi… Ben de bilerek soruyorum Sayın Bakanım. O Torba Kanun tartışılırken ben de oradaydım. Bir Merkez Bankacı olarak Risk Merkezinin nerede olduğunu biliyorum ama basına yansıyan şeyler var, beş altı ayrı kaynaktan baktım, hepsinde ”TOBB bünyesindeki Risk Takip Merkezi” diyor. Şimdi, ya Sayın Bakan okurken farklı bir şey söyledi ya arkadaşlarımız TBB’yi yani Türkiye Bankalar Birliğini TOBB yani Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği olarak okudular. Başka bir şey yok. Burada bir garabet var. Ya o anda Sayın Bakanın dil sürçmesi oldu.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sehven olabilir.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Onun için, kendisi burada olmadığı için, Sayın Bozdağ şimdi orada, bir şey demiyorum. Soruyu bilerek sordum. E, Sayın Tunç da dedi ki: “Efendim, Risk Merkezi olmadığı için.” Şimdi niye çıkarıyorsunuz, Risk Merkezi daha kurulmadı? Ben otururken baktım, “Bakın, elinizde bilgisayar var.” dedi. Rakamlar vardı ama, bütün Bankalar Birliğinin, Merkez Bankasının, BDDK’nın düzenlemelerine baktım, henüz bununla ilgili bir şey Resmî Gazete’de zaten yayınlanmamış. Risk Merkezi gene yok, şimdi niye çıkarıyorsunuz bu kanunu?

Tamam, kurulacak ama, “kurulacak” dediğimizden beri bir yıl geçti. Torba Kanun, geçen sene, seçime gitmeden önce burada çıkardığımız son kanunlardı. 6111’i siz de söylediniz, 149, 150’nci maddelerinde düzenlemesi var.

Peki, şimdi, şunu söylemeye çalışıyorum değerli arkadaşlarım: Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmeti kafası karışık bir şekilde o anda gündeme ne gelirse, birileri getiriyor, “Efendim, bu kanunu çıkaracağız.” E, çıkarıyorsunuz, alelacele getirdiğiniz için de ertesi sefer yine düzeltmeyle geliyorsunuz. Burada bir kafa karışıklığı var.

Şimdi, değerli arkadaşlar, burada, tamam, çek bir ödeme aracıdır, bunlar ödenmediği zaman da bazı müeyyideler getiriliyor, hapis cezasını kaldıralım, para cezası verelim. Peki, öbür taraftan, çekini tahsil edemeyenler ne olacak? Bir denge gözetmek lazım, yani adaletli olmanın temeli bu.

Çek bir ödeme aracı. Peki, bunun güvencesi kalkarsa, bankalara koyduğumuz güvence, teminat kısmı eğer yeterli düzeyde olmaz ise, bu ekonominin dönüşü nasıl olacak? Bunları nasıl yapacağız? Yani bu sefer başka teminatlar istemeye başlayacaklar.

Zaten şu anda sıkıntıda olan vatandaşlar için, “Kredi alalım.” diyor, bankaya gidiyor, “Efendim, Hükûmet şu kolaylığı çıkardı. Şunu da isteriz, bunu da isteriz.” Adamın zaten teminatı olsa gidip normal bankadan alacak, Kredi Garanti Kurumuna falan niye başvursun? Ama gidiyor, “Gayrimenkul teminatı isterim.” diyor. E, şimdi, bunun da eğer dengesini gözetemezsek, yarın hiç kimse çekle alışveriş yapmayacak.

Tamam, “Çek vadeli bir ödeme aracı değildir.” dedik, çek senet gibi değildir, görüldüğünde ödenir. Bize öğretilen bu ama bunun dengesini iyi kurmak lazım, teminat miktarını da caydırıcı bir şekilde koymak, bankaların da sorumluluğunu buna göre ayarlamak lazım.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu iş yükünün dışında diğer bazı sorunlar da var. Az önce rakamlardan bahsetti iktidar temsilcisi arkadaşım Yılmaz Bey, herhâlde salonda göremedim, burada da arkadaşlarımıza “doğrudur, yalandır” dedi. Ben size rakamları okuyayım, Merkez Bankasının rakamları, zaten, bakmadan, bizde var. Nereden nereye geldiğine bakalım. Sadece dava sayısını söyleyerek vatandaşları yanıltmayın. Eğer adam davadan bir sonuç alamıyorsa niye mahkeme masrafına girsin, niye dosya masrafına girsin? Zaten mahkemeden tahsilat yapamıyorsa bu davayı açmanın bir anlamı yok.

Şimdi ben size okuyayım, eğer bir tek kelimesi yanlışsa… Orada, Merkez Bankasından arkadaşımız da var. Sayın Bakan bize son seneninkini söyledi, sağ olsun, 594 bin küsur diye. Ben size okuyorum: 2002, karşılıksız çek miktarı 742.968, gidiyor, 831 bin, 893 bin, 1 milyon 6 bin, 1 milyon 144 bin, 1 milyon 324 bin diye devam ediyor. En son, krizin zirvesinde 1 milyon 900 küsur bin yani son yılda biraz da ekonomik daralmayla beraber… Zaten çeklerde de belli şey var, biliyorsunuz, artık insanlar onun teminatını alıp tahsilatını yapamadığı zaman artık çek kullanmanın da bir anlamı kalmadı, herkes dört beş tane kredi kartı alıyor, kredi kartı çekiyor. Bu sefer, kredi kartları ödenemez hâle geliyor. Şirketler üzerinde de kredi kartları var biliyorsunuz.

Bir de bunun miktarı ne? Yani dava sayısı ayrı, çekin sayısı ayrı, bir de burada ne kadarlık bir çek miktarı dönüyor? Toplam miktar nedir? Sayın Babacan bir yuvarlak rakam vermiş ama o da bilgi değil, tahminle ilgili bir şey. Bu çeklerin toplam rakamlarına baktığımız zaman ne katar tutuyor? Ekonominin ne kadarını döndürememişiz?

Peki, aynı şekilde senetlere bakıyoruz. Yine aynı şekilde, Merkez Bankası verilerini veriyorum değerli arkadaşlar: 2002’de 499 bin iken 2008’de 1.500; 2009’da 1.600; 2010’da 1.100; böyle gidiyor. Yani, son yılda birazcık düşüyor olmasını siz düşüş diye görüyorsanız, ben geldiği yeri söylüyorum: Bin mislinden fazla artmış bunlar, bin misli. Haa, şimdi bin mislinden 900 misline düştü diye eğer başarı diye söylüyorsanız başka söyleyecek bir şeyimiz yok.

Vatandaşları, öncelikle, tabii ki, hapis cezasından kurtarmak önemli ama önce bu çek borcunu, senet borcunu, kredi borcunu, kredi kartı borcunu ödeyebilir hâle getirmek, ekonomik sistemi buna göre düzenlemek, üretim, yatırım yapan bir ekonomik model ortaya koymak gerekiyor. Siz, üretim yapmadan tüketim yapan bir ekonomik modeli eğer desteklerseniz, ee ne yapacak? Üretmeden tüketmenin bir sınırı var; ya kredi kartına başvuracak ya çekini ödeyemeyecek veya bir yerden alıp ötekini yatıracak veya senedi protesto olacak. Bütün mesele, sadece olduktan sonra önlem almak değil, aynı zamanda bunların olmamasını sağlamak. Yani vatandaşın ödeme gücünü artırmak, esnafın, tüccarın, sanayicinin ödeme gücünü artırmak burada asıl sorun. Eğer bunları yapamıyorsak, burada yapacağımız düzenlemeler iş olduktan sonra alınan önlemler ve hasarın aza indirilmesiyle ilgili olacaktır.

Onun için, biz, gelin bu düzenlemelerin yanı sıra “Bunların borcunu ödeyebileceği, çeklerini, senetlerini ödeyebileceği, ekonominin döneceği, küçük esnafın, KOBİ’lerin, sanatkârların borcunu ödeyebileceği bir ekonomik sistem getirelim.” diyoruz. Dışarıya bağımlı, ithalata bağımlı olmayan, üretimi, yatırımı önceleyen, sizin de hep söyleyip ama yapamadığınız bölgesel teşviki hayata geçiren, sektörel teşviki hayata geçiren bir model ortaya koyalım. O zaman göreceksiniz, mahkeme sayılarını vermenize gerek kalmayacak. Ürettikten sonra, yatırım yaptıktan sonra zaten herkes çekini de ödeyecek, senedini de ödeyecek ama her ekonomide olduğu kadar minimum düzeyde tabii ki, ödeyemeyen olacak, kötü niyetliler olacak. Onları da yapacağımız düzenlemelerle hep beraber burada ayıklayacağız; ceza çekmesi gerekenler çekecek.

Onun için, burada çok büyük bir şey yapıyormuş gibi, senelerin biriken sorununu dokuz yıldır tek başına iktidarken çözmeyip, sanki bugün acil bir şey çözüyormuş gibi vatandaşı oyalamayalım.

Sayın Bakanım, hem çek mağdurlarını hem alacaklarını alamayanları gözetecek adil düzenlemeler yapalım. Onun için, teminat miktarlarını da, ilgili maddeleri de -Arkadaşlarımızın muhalefet şerhleri var, muhalefet partisi temsilcilerinin- bunları da dikkate alarak düzenleyelim. Yoksa söylenmeye, havanda su dövmeye devam ediyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Onun için hepinize teşekkür ediyor, bu önerileri dikkate alarak daha adil bir tasarı hâline getirmenizi tavsiye ediyorum.

Saygılar sunarım.(MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Günal.

Şahıslar adına ilk söz, Çanakkale Milletvekili Sayın İsmail Kaşdemir; buyurun.

İSMAİL KAŞDEMİR (Çanakkale) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Tamam.

Bolu Milletvekili Sayın Fehmi Küpçü… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

FEHMİ KÜPÇÜ (Bolu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 137 sıra sayılı, 5941 sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesiyle ilgili şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, aslında bu tasarıyla;

1) Ekonomik suça ekonomik ceza verilmesi ilkesinden hareketle, karşılıksız çek keşide etme eyleminin suç olmaktan çıkartılması,

2) Anayasa’mızda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirtilen, hiç kimsenin, borcu dolayısıyla özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı ilkesinden hareketle kişilerin cezaevine girmesinin önlenmesi,

3) Ceza mahkemelerinde açılan davaların yüzde 12’sini oluşturan çek suçlarına ilişkin davaların mahkemelere gelmesinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.

İş yükü anlamında 2010 yılı verilerine baktığımızda, çek kanunlarından kaynaklanan dava sayısı 405.704’tür. Bu sayı, sulh ceza mahkemelerinde açılan davaların yüzde 50’sini, özel kanunlar uyarınca açılan davaların yüzde 36’sını, toplam ceza davalarının ise yüzde 12’sini oluşturmaktadır ki bu rakamlar adalet mekanizması içerisinde iş yükünün önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Sadece Yargıtayda bu işle ilgili dört daire görevlendirilmiştir ve Yargıtayda olan 217.165 dosyanın 163.621’i başsavcılıkta ve dairelerde olan dosya sayısı da 53.544’tür. Ve en ilginç istatistik ise, para cezasının ödenmemesi nedeniyle ceza ve infaz kurumlarında bulunan hükümlü sayısı -şu an cari olan 5941 sayılı Yasa kapsamında- 140’tır.

Dolayısıyla ceza hukukunun temel prensiplerinden olan, Anayasa’mızın 13’ünde maddesinde tertip edilen ölçülülük ilkesi yaptırımlarının orantılı olması ve ceza hukukunun son çare olması özelliği yani ikincilik ilkesi, yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4 Numaralı Protokolü’nün 1’inci maddesi ve yine Anayasa’mızın 38’inci maddesinde tertip edilen, sözleşmeden doğan yükümlülüğü yerine getirmemekten dolayı özgürlüğünden alıkonulamayacağı ilkesi, yine Anayasa’mızın 141’inci maddesinde tertip edilen makul süre içerisinde yargılama hakkı ilkeleri bu değişikliğin temel gerekçelerini oluşturmakla birlikte, velev ki, bir an için bu hükümlerin olmadığını varsaysak bile, pratikte -demin verdiğim rakamları nazarı itibara aldığımızda- uygulamasında zaten sistem tıkanmış durumda ve sosyal bir vakıa olarak da karşımızda bulunmaktadır. Aslında bu tasarıyla, ceza hukukunun temel prensipleriyle örtüşmeyen ve pratikte beklenen amaca hizmet etmeyen ve infaz hukuku açısından rakamları ortada olan bu sosyal vakıayla ilgili yasada yapılacak işbu değişiklikle,

Bir: Pratikte yargı mekanizmasını tıkamış, ticari hayat açısından zaten yaptırım olmaktan çıkmış karşılıksız çek keşide etmek sadece ceza hukuku anlamında suç olmaktan çıkarılmakta, ancak çekin kıymetli evrak ve kambiyo hukuku açısından devir ve tedavül kabiliyetine, bir zafiyete yol açmaması ve ekonomik hayatta da yaptırımsız bırakılmaması için de idari yaptırım sorumluluğu tertip edilerek karşılıksız çek keşide etme fiilî yaptırımsız bırakılmamıştır. Hakeza, zaten hukuki sorumluluk devam etmekte ve sahte, çalıntı ve benzeri anlamdaki çekler açısından da cezai sorumluluğa ilişkin cezai normlar da zaten derdesttir, yürürlüktedir, devam etmektedir.

Bu meyanda, benim söz aldığım kanun tasarısının 1’inci maddesiyle ilgili olarak da demin söylediğim mülahazalara uygun olarak işbu tasarıyla karşılıksız çek keşide etmek, fiilî, adli yaptırım olmaktan çıkartılıp idari yaptırıma dönüştürüldüğünden ve hukuken de tasarının kanunlaşması hâlinde adli sicilde bu kayıtların tutulması hukuken mümkün olamayacağından 5941 sayılı Çek Yasası’nın 2’nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “adli sicil” ibaresi “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” şeklinde değiştirilmiş ve yine 2’nci maddenin yedinci fıkrasında ve çerçeve yasayla düzenlenen yazılı baskı tarihinden itibaren beş yıl içinde muhatap bankanın sorumlu olduğu miktar cihetiyle de ibraz şartı konulduğundan çek defterinin her bir yaprağına basılması gereken hususlar arasına “çekin basıldığı tarih” ibaresi eklenmiştir.

Değerli milletvekilleri, ezcümle zaten pratikte işlevini yitirmiş bu müessesenin, bu tasarının kanunlaşması hâlinde adalet mekanizmamızın hızlanmasına ciddi bir katkı vereceğine inancımla birlikte, ekonomik anlamda olumlu olacağına ve en nihayet aziz milletimize taahhüt ettiğimiz güçlü ekonomi ve ileri demokrasi yolunda ciddi bir katkı vereceğine yürekten inanıyor, kanunlaşmasını murat ediyorum. Şüphesiz bu kanun tasarısıyla ilgili takdir ve taltif yüce heyetin, Meclisindir.

137 sıra sayılı ilgili kanunda değişiklik yapılması hakkındaki bu kanun tasarısının bu milletin birlik beraberliğine, memleket insanlarına ve kardeşlik hukukuna katkı ve emek vermesini yürekten murat ediyor, hepinizi en kalbî duygularımla tekraren selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Şimdi madde üzerinde soru-cevap işlemine geçiyorum.

Sayın Işık.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, malum 2003 yılında çeke adli para cezası getirilerek o günden bugüne birçok mağdur yarattınız. En son 2009 yılındaki görüşmeler sırasında “Adli para cezasını kaldırınız.” dedik, kaldırmadınız, iki yıl taahhütle ötelediniz. Şimdi size soruyorum: 2009 yılındaki son değişiklikten bu yana yapılan düzenleme gereğince bugüne kadar kaç kişi, ne kadar borç ödeyebilmiştir? Bu düzenlemeden sonra bu insanların borcunu ödeyebilmesi için nasıl bir iyileştirme sağlanabilecektir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkanım, şu anda bununla ilgili elimizde sağlıklı bir veri yok. Bu, araştırmayı, incelemeyi gerektiren bir konu. Tasarının tümü üzerindeki soru-cevap kısmında da Sayın Işık sordular. Bu, incelendikten sonra kendisine cevap verebileceğimiz bir konu. Biz inceledikten sonra Sayın Işık’a yazılı cevap gönderelim bu konuda.

BAŞKAN – Sayın Kuşoğlu.

BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, kanunla ilgili olarak çok fazla mail alıyoruz, mektup alıyoruz. Özellikle bu geçiş dönemiyle ilgili çok fazla soru var. Bir de bankalara neden daha fazla yükümlülük getirilmediği soruluyor. Gerçekten de neden bankalara daha fazla yükümlülük getirmiyoruz? Çünkü çekin muhatabı var; lehtarı, hamili var, taraflardan bir tanesi de banka. Daha fazla yükümlülük getirilmesi gerekmez mi?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Ben teşekkür ediyorum.

Bu, önemli bir konu. Biz de sizin gibi bankalara daha fazla teminat yükümlülüğü getirilmesinin doğru olacağını ifade ettik konuşmalarımızda, tartışmalarımızda ama şöyle bir durum çıktı ortaya: Bankalar, uygulamada, şu anda, 655 TL her karşılıksız çıkan çek yaprağı karşısında banka ödeme yapıyor. Şimdi bu tasarıyla, bu bin TL’ye çıkıyor. Bunu 1.500, 2 bin, daha büyük yaptığınız zaman uygulamadan gördük ki bankalar bunlarla ilgili çek koçanı verdikleri kişilerden teminat istiyorlar. Siz rakamı çoğalttıkça bankaların alacağı karşı teminatları da çoğaltıyorsunuz ve o zaman tabii çek kullanan kişiler bir sıkıntıya giriyor ve burada piyasada bir daralma oluyor. Esasında baktığınızda daha fazla kişinin çek kullanması açısından bu oranı daha aşağı çekmek bana göre doğru olanı çünkü bankaların daha rahat bu çeki kullandırmaları için, ama bu rakam arttıkça her çek yaprağı için bin TL, tabii bankanın ödeyeceği miktar da ona göre yükseliyor, o da kendini garantiye almak için teminatlarını istiyor. Tabii, bu, çek konusundaki uygulamada daha fazla çekin piyasada dönmesine ve özellikle küçük esnafın çek kullanması konusunda sıkıntılar ortaya çıkmasına neden olacak bir durum. O nedenle bu teminatın artırılması yoluna gidilmedi, yoksa bu teminatın artırılmasında esasında bankaların “İyi olmaz.” diye şeyleri var ama öte yandan kendilerini garantiye aldıkları için bir itirazları da, köklü itirazları da yok ama uygulamada vatandaş aleyhine olacağı çok açık. O nedenle biz bunun daha fazla artırılmasının uygulamada vatandaş aleyhine olacağı kanaatiyle makul bir düzeyde tutulmasının doğru olduğunu düşünüyoruz.

BAŞKAN – Sayın Susam…

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Bakanın açıklaması gerçekten olaya çok fazla bankacılar açısından baktığı değil de, piyasa açısından baktığı şeklindeki bir açıklaması var ama bence öyle değil, çek karnesi başına alınacak parayı 600 liradan bin liraya çıkarsanız da fark etmez, bu, yükümlülük değildir, Çek Kanunu’ndaki art niyeti önlemeye yetmez çünkü yirmi beş tane sayfaya 25 bin lirayı verir teminat mektubu olarak ama art niyetliyse her şeyi yapabilir.

Burada bizim arkadaşlarımızın sorduğu soru şudur: Bankacılık sisteminde çek sistemini sigortalayabilecek bir sistemi bankacılığın kurması konusunda bankacılığı bir harekete geçirdiniz mi Hükûmet olarak? Bu konuda sizin partinizin değerli bir milletvekilinin de -Kütahya Milletvekilinin-  bu anlamıyla bir önergesi var grupta da sunduğu. Bence doğru bir önergedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Vaktiniz var daha. Alışkanlık bir dakika olduğu için. Kusura bakmayın.

Buyurun.

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Bu anlamıyla buna bu yönden bakmak lazım.

Bir sorum daha var. İkincisi: Şimdi bu yasayı çıkartıyoruz, hapis cezasını kaldırıyoruz. Bir kısım çek almış alacaklılar bugün soruyorlar: “Ben geçmiş yasaya ilişkin düşünerek çek aldım. Bu çeklerimi bu yasa var, bu yaptırım gücü var diye aldım. Şimdi bu yasayı bu anda siz çıkardığınız zaman, geçmişte aldığım, tahsili daha zamanı olan çekler konusunda ne yapacaksınız? Benim o kanuna güvenerek aldığım çeklerin güvencesi ne olacaktır?” diyor. Bu konuda düşünceniz nedir?

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Teşekkür ediyorum.

Tabii, sigortayla ilgili şu anda öyle bir çalışma yok. Dediğiniz gibi, herhangi bir garanti getirecek bir çalışma yapılması söz konusu değil. Çekler, şu anda piyasada bulunan çeklerle alakalı ise, yasa yürürlüğe girdiği takdirde bütün çekler için uygulama imkânı bulacaktır. Ama bu yasa hazırlıkları sürerken, demin de ifade ettim, bütün paydaşlarla bu konular görüşüldü, konuşuldu. Bu bir.

İkincisi: Çek şu anda teminatsız bir kıymetli evrak değil. Uygulamaya baktığınız zaman bir yasaklama uygulaması bundan sonra devam edecektir. Bankaların bin TL’ye kadar ödeme yükümlülüğü bankaları araştırmaya, daha dikkatli çek koçanı vermeye zorlayacaktır.

Öte yandan, risk santralizasyon merkezinin hayata geçmesi, çek alan kişileri daha iyi bir araştırma neticesi çek almasını sağlayacaktır. Ayrıca da eğer kişiler karşılıksız çek vererek piyasayı dolandırmak, insanları aldatmak, başka birtakım yöntemlerle bu konuda profesyonelce kişileri mağdur etmeye kalktıkları takdirde de dolandırıcılık hükümlerinden onun hakkında cezai işlem yapılmasına hiçbir engel yoktur.

Genel hükümler çerçevesinde, çek kullanarak vatandaşı dolandıranlarla ilgili cezai işlem uygulama imkânı vardır. 1985’ten önce bu tür uygulamalar yapılıyordu. Bu yasa yürürlüğe girdikten sonraki süreçte, gerçekten ödeme güçlüğüne düştüğü için, imkânsızlık nedeniyle çek ödemeyenler hariç, ama bu konuda dolandırmak veyahut da bilerek ve isteyerek karşılıksız çek vererek vatandaşları zarara uğratmak kastıyla hareket edenler için dolandırıcılıktan veya eylemine uyan başka bir suç varsa oradan, genel hükümler çerçevesinde ceza alacaktır.

Bir başka şey, şu anda uygulamada hapis cezası yok esasında. Ne var uygulamada? Adli para cezası var. Adli para cezasını ödemediği zaman, infaz aşamasında hapis cezasına dönüştürülmesi söz konusudur. Ondan önce de doğrudan hapis cezası yoktu; önce bir cezalandırmaya gidiliyor, para cezası, arkasından tekerrür hâlinde hapis cezasına gidiliyordu.

Baktığınız zaman, 2001’den bu yana, Çek Kanunu uygulamasında, Parlamento, bu konuda bir değişimi uzun süre içerisinde milletimizin yaşamasına imkân verecek yasal düzenlemeler yapmış. Hem hapis cezası olan dönemi gördük hem hapis cezasının mükerrerlik hâlinde verilmesini öngören hâli uyguladık hem de adli para cezasının infaz aşamasında hapis cezasına dönüştürülme süreci de yaşandı; gördük ki her üçünde de istenilen fayda temin edilemedi. Öyleyse bizim doğru olanı yapmamız lazım, Anayasa'nın 38’inci maddesi ve uluslararası hukukun gereğini yapmamız lazım ve vatandaşın mağdur olmayacağı mekanizmaları hayata geçirmemiz lazım. Şu anda biz, vatandaşımızın mağdur olmayacağı hem mekanizmaları hayata geçiren hem de bu işi doğru olması gerektiği şekilde yapan bir düzenleme yapıyoruz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- 5941 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “altıyüz” ibareleri “bin” şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan “şikâyette” ibaresi “talepte” şeklinde değiştirilmiş; maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“(9) Çekin, üzerinde yazılı baskı tarihinden itibaren beş yıl içinde ibraz edilmemesi hâlinde, muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu sona erer.”

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kırklareli Milletvekili Sayın Turgut Dibek.

Buyurunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA TURGUT DİBEK (Kırklareli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, 2’nci madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz aldım. Öncelikle, saygılarımla selamlıyorum sizleri.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Dün akşamüzeri burada görüşürken bugünkü gündemi, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’daki değişikliği ve bu tutuklu ve hükümlülerin insani birtakım haklarının düzenlenmesine yönelik olan değişiklikleri görüşeceğiz diye akşam buradan ayrıldık, gece ama bugün geldik, bu kanunu görüşüyoruz. Yani böyle, işte akşam yattık farklı bir şey, sabah kalktık farklı bir şey.

Niye böyle oldu? Onu da arkadaşlarla görüştüğümüzde, pek tatmin edici de bir yanıt alamadım. Zannediyorum önümüzdeki haftaya kalmış.

Tabii, Türkiye böyle yönetiliyorsa yani bunu da, değerli arkadaşlar, sizlerin ve kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Şimdi bu kanun, değerli arkadaşlar, bu hâliyle bu değişikliklere gelene kadar da Türkiye’de sürekli tartışıldı. Bir türlü sorunu çözemedik. Yani hapis cezası vardı önceden, işte bir yıldan beş yıla kadar.

Yine bu dosyalar -ben de adliyede görev yapıyordum o tarihlerde, buradaki hukukçu arkadaşlarımız da bilir- çekle ilgili binlerce, yüz binlerce dosya adliyede yine devam ediyordu, hiç eksilmemişti. Daha sonra farklı bir yöntem izlendi, işte dendi ki: “Ya, bu hapis cezası işi çözmüyor, farklı bir yol izleyelim.” İşte, bildiğiniz gibi, bir adli para cezasına dönüştü. Onun arkasından bir “hapis cezası getirilsin.” dendi. Geçen yıl onunla ilgili bir düzenleme yaptık -yine ben Adalet Komisyonundaydım, çözmeyeceğini söylemiştik o tarihte de- Yine sorun çözülmedi. Yine bakıyorsunuz değişik rakamlar var. İşte, milyonlarca dosya, yüz binlerce dosya ya Yargıtayda bekledi ya, efendim, yerel mahkemelerde bekledi. Sürekli gündemde olduğu için de konu, yani bu çek borçluları çekleri ödemek gibi bir -kötü niyetli olanlar için söylüyorum tabii ki- yola gitmediler, “nasıl olsa bir düzenleme yapılacak, nasıl olsa bu Türkiye'nin gündeminde” dendi. Yine, bu, böyle, sürüncemede kaldı, gitti. Aslında bunun daha önce çözümlenmesi gerekiyordu değerli arkadaşlar.

Sayın Bakan da belirtiyor, buraya çıkan, kürsüye çıkan hatip arkadaşlarımız da zaman zaman konuştular. Bizim Anayasamız’da 2001 yılında bir değişiklik yapılmıştı o zaman, 38’inci maddeye bir fıkra eklenmişti. Aslında o fıkranın gereği bu konuların çözülmesi gerekiyordu değerli arkadaşlar. Yani, çok net bir şekilde sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesinden dolayı insanların özgürlüklerinden alıkonulamayacağı hüküm altına alınmış, Anayasa’nın hükmü altına alınmış burada, sadece çek de değil. Bakın, belki bir süre sonra…

Şimdi, Adalet Bakanının açıkladığı bir paket var bu yargının hızlandırılmasına yönelik, önümüzdeki günlerde Meclise gelecek. Belki orada, işte icra takiplerinde bilinen “taahhüdü ihlal” dediğimiz bir suç var. Yani borçlu, alacaklıyla ilgili olarak, borcuna karşılık icra müdürlüğünde dosyaya “Ben bu borcu şu şekilde şu tarihte ödemeyi taahhüt ediyorum.” diyor, ödemiyor, ödemeyince ona da bir hapis cezası bizim İcra ve İflas Kanunu’muz öngörüyor. Bunu da kaldırmamız lazım. Yani, bu da, Anayasa’nın 38’inci maddesindeki hükmüne açıkça aykırı. Yani, burada hapis cezasının bu tür özel hukuku ilgilendiren konularda olmaması, alacak konularında olmaması gerekiyordu.

Ha, şimdi, beni de sizleri de arayan o kadar çok insan var ki. Bu öyle bir konu ki değerli arkadaşlar, hani, yukarı tükürseniz bıyık, aşağı tükürseniz sakal. Yani mektup var, az önce orada arkadaşlarımız okumuşlardır, bana da göndermişler. İşte, ”Kul hakkını Allah dahi affetmeyeceğini söylüyor, siz nasıl affediyorsunuz?” diye alacaklı bu şekilde söylüyor. Şimdi, o açıdan bakıldığında bu insanlar gerçekten sıkıntılı, mağdur. Yani bu işin sonunda birileri zarar görecek, görmemesi mümkün değil ama sistemin bir şekilde artık bu düzenlendiği hâliyle entegre olması lazım. Yani belki bir altı ay, bir yıl bir geçiş süreci olacak. Bu süre içerisinde… Çek mağduru olarak, işte, çek borçlularından bahsediyoruz. İşte, çek alacaklıları “Biz mağdur değil miyiz?” diyorlar. Onlar da mağdur, bana göre esas mağdur onlar. Onların bir kısmının ben zarar göreceğini düşünüyorum. Acı çekeceklerdir, alacaklarını tahsil edemeyeceklerdir. Alacağını tahsil edemediği için belki kendi düzenlediği, keşide ettiği çek var, kestiği çek var, o da kendi çekini ödeyemeyecek. Yani o tür bir durumla da karşılaşacak, çünkü bunlar zincir. Yani ben alacağımı alamıyorsam… Ki devletle ilgili, devlete iş yapan çok sayıda kişi var, müteahhit var devletten alacağını alamamış ama bu arada kendi borçlarına karşılık piyasaya çek kesmiş, hepsi karşılıksız kalmış. Bu tür insanlar mutlaka olacaktır ama şuna inanıyorum: Kısa bir süre içerisinde, belki altı ay, bir yıl içerisinde, oturacaktır diye düşünüyorum bu sistem yani doğru bir sistemdir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu yasaya destek veriyoruz. Zaten milletvekili arkadaşımız Sayın Sinan Aygün olsun, Ali Rıza Öztürk olsun değişiklik teklifleri vermişlerdi, öncelikle bunu belirtmek istiyorum sizlere.

Bu arada, komisyonda konuşuyorduk -Sayın Bakan burada yok, İstanbul’daymış yani bu yasa görüşülürken ben Adalet Bakanımızın da burada olmasını aslında arzu ederdim, işleri vardır diye düşünüyorum- orada konuşurken sormuştum ben, arkadaşlarımız da sormuşlardı -bu rakamlar da değerli arkadaşlar bir türlü gerçeği yansıtmıyor, ne kadar doğru onu da bilemiyorum- işte çeklerle ilgili gerek Yargıtayda bekleyen dosya, gerek yerel mahkemelerde bekleyen dosyaların sayısını sormuştum. Yaklaşık 220 bin civarı Yargıtayda dosyanın beklediğini söylemişti Sayın Bakan, 400 bini aşkın dosyanın da yerel mahkemelerde yani 600-650 bin civarı çekle ilgili dosya bekliyor, bu yasa değişikliğini bekliyor.

Bu arada şunu da sormuştuk, az önce konuşuldu gerçi de. Cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayıları. Onunla ilgili de aslında birkaç söz söylemek isterim. O, aslında sizin, değerli arkadaşlar, bence aynanız. Buraya çıkıp çok güzel süslü sözcüklerle Türkiye’nin çağ atladığını, nerelere geldiğini anlatıyor arkadaşlarımız, iktidar grubundan bahsediyorum; Sayın Başbakan da, bakanlar da anlatıyorlar.

Değerli arkadaşlar,  130 bini aşmış cezaevindeki insanlar. İnsan Hakları Komisyonundaki arkadaşlarımız var, zaman zaman cezaevlerine gidiyorlar. Ben şunu çok iyi onların tespit ettiklerini görüyorum. Bir yatağı 2 kişi kullanıyor cezaevlerinde, aynı anda değil tabii. Birisi geceleyin yatıyor, diğeri sabahleyin yatıyor değerli arkadaşlar; on iki saat biri, on iki saat biri. Cezaevlerinde böyle bir durum var. 130 bin kişi… Hatta Sayın Bakan dedi ki: “38 tane yeni cezaevi inşa ediyoruz.” Ben, tabii, 38 tane yeni cezaevi inşa edilmesini de ilginç bulmuştum, sormuştum: “Yahu, bu Çek Kanunu’nu değiştiriyoruz. Buradan yeni tutuklular gelmeyecek. İşte, 600 bin tane dosya işlemden kalkacak. Niçin 38 yeni cezaevine ihtiyaç var? Yani yeni dalgalar mı var? Yeni suç örgütleri mi ortaya çıkacak?” demiştim. Sayın Bakan “Ya, işte, bir kısmını yeniliyoruz.” demişti değerli arkadaşlar.

Bakın, değerli arkadaşlar, geldiğinizde, sizin döneminizde, 2005 yılında -burada baktım rakamlara- cezaevlerinde 56 bin kişi varmış, 56 bin kişi. AKP’nin işte 3’üncü yılı oluyor 2005, bugün 130 bin kişi var. Yıllara bir bakın, böyle kademeli olarak nerelere geliyor. Yani 56 binden 130 bine, hatta 131 bin. Az önce rakamı söyledi Sayın Bakan, yaklaşık 70 bin, 75 bin gibi bir fazlalık sizin döneminizde cezaevlerinde şu anda yatıyorlar.

Ben şöyle düşünüyorum, düz mantıkla, sıradan bir vatandaş olarak düşündüğümüzde: Arkadaşlar, insanlar cezaevine niye girsinler? Huzurlu bir ülkedeysek -sizin anlattığınız gibi- bizim vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan insanlar mutluysa, ceplerinde para varsa, işleri dönüyorsa niçin suç işlesinler? Niçin cinnet geçirsinler? Niçin insanlar kalkıp değişik yollara girsinler? Hani bir “kral çıplak” lafı var ya aslında bu rakamlar sizin açınızdan “kral çıplak.” sözünü, açıklamasını çok net bir şekilde ortaya koyuyor diye düşünüyorum. Öncelikle buna bir bakmanız lazım. Yani modern toplumlarda, demokrasilerde insanlar cezaevinde sayısı 3 kat, 2 kat arttığında o ülkede kıyametin kopması lazım. Siz tam tersi “Yüzde 9 büyüdük.”, “Ülkeye huzur getirdik.” gibi birtakım söylemlerdesiniz. Bence kendinizle önce bir yüzleşmeniz gerekir diye düşünüyorum değerli arkadaşlar. Yani bunu gerçekten içtenlikle söylüyorum.

Bu kadar sayı nereden çıktı? Rakamlara baktım. Dünyada 35 bin tane terör suçundan tutuklu var, 35 bin, 36 bin civarı. Yani terör suçunu işlediği iddiasıyla tutuklular. Toplam, dünyanın tüm rakamı. Türkiye’deki rakam değerli arkadaşlar, 13 bin, 14 bin civarı, yani terör suçu işlediğinden dolayı.

Şimdi, liseli gençler, bu YGS şifresi vardı, işte “Direnişçi Liseli Gençler” diye bir pankart açtılar. Bunlar o pankart sonucunda terör örgütü üyesi oldular bu ülkede. Hopa’daki eylem, Hopa’daki olay nedeniyle gençler işte eylem yaptılar, saçlarını kestiler. Onlar da terör örgütü üyesi oldular bu ülkede. Önce bunu çözmemiz lazım değerli arkadaşlarım. Gerçi sürem de bitiyor.

Şimdi, bizim esas meselemiz bence bu. İşin özü bu.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TURGUT DİBEK (Devamla) – Rahmetli Erbakan’ın çok güzel bir sözü vardır, bunu bilirsiniz değerli arkadaşlar. Böyle konular konuşulunca –sürem bitti ama söyleyeyim- yani ameliyatlık meseleler için “Ya bu iş ameliyatlık.” derdi. Yani bu iş pansumanlık gibi düşünüyorsunuz. Bence işin özü, diğer konuları çözmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Sayın Lütfü Türkkan.(MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli üyeler; 137 sıra sayılı kanunun 2’inci maddesi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına konuşacağım.

Ben öncelikle şu “çek” kavramının tanımının iyi yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çek, öncelikle bütün dünyada ödeme aracı ama maalesef Türkiye’de bir finansman aracı. Bugün piyasada 300 milyar lira dolayında çekin tedavülde olduğu söyleniyor. Bu çekin finansman argümanı olarak devreye girmesindeki en önemli etken çekin ödenmemesi karşısında bir yaptırımın var olmasıdır. Eğer, o yaptırımı biz geri aldığımız andan itibaren piyasada dolaşan çeklerin senetlerden, şimdi hiç tedavülde dolaşmayan senetlerden bir farkı kalmaz. Zaten likidite zorluğu çeken bu piyasalarda, göreceksiniz, çeklerin devreden çıkmasıyla beraber çok ciddi alışverişi etkiler hâle gelecektir.

Bu çekle olan alışveriş büyük firmaları çok ilgilendirmiyor. Bugün küresel anlamda, Türkiye ölçeğinde ciddi büyük firmalar zaten müşterilerinden çek almazlar. Herhangi bir büyük fabrikadan mal alan tacir ödeme günü verir, o ödeme gününde de ödemesini yapar. Eğer ödemesini yapmıyorsa karşısında verdiği teminat mektubuna başvurur mal satan firma. Çek yasasıyla mağdur ettiğimiz, alacaklı olan kesim bizim hep beraber “orta direk” dediğimiz, iktidarınız tarafından gittikçe yok edilen o orta ölçekli KOBİ’ler ve esnaflar. Çekten en çok mağdur olacak olan onlardır. E, tabii ki çeki kesip de cezaevinde yatanın mağdur olmadığını söylemek istemiyorum. Cezaevinde yatmak burada kuliste yatmaya benzemez. Orada, 16 metrekare yerde 4 kişinin ceza yattığını… Bir de hakikaten işleri rast gitmediği için, samimi bir şekilde borcunu ödeyemediği için oraya yatanların haksız olduğu anlamını da çıkarmamak lazım buradan. Ama bunların sayısı ne kadardır? Onlar için sadece yasa çıkarmak gerekli mi? Birisi bana dedi ki: “Ya, iki yüz elli bin tane dosya var.” Bir suç için çok dosya olması onların affını gerektiriyorsa bütün Türkiye'de herkes uyuşturucu kaçakçısı olur, dosyalar birikir, uyuşturucu da serbest hâle gelebilir. Böyle bir mantık olmaz, dosya sayısının çokluğu buna af getirilmesini gerektirmez.

Bir çek -aranızda tacirler var- karşılıksız çıktığı zaman önce gidersiniz, bunu birkaç defa yenilersiniz. Yeniledikten sonra bu ödenmiyorsa arkasını yazdırırsınız ve hukuki işleme başlarsınız. Biraz evvel Sayın Bakan da ifade etti, bir çekin hukuken, karşısındaki cezai yaptırım alması için çekten dolayı, asgari beş sene süre geçiyor. Bu beş sene süre içerisinde, işi bozulan adam zaten o sürede kendini toparlıyor. Sadece oradaki cezai yaptırımı bekleyip, tam yasa hakkında hüküm verdiğinde gidip  parayı ödeyen borçlular var. Sayın avukat biliyor, yakinen takip ediyor. Bunu beş sene bekliyor, tam ceza çıkıyor, ondan sonra gidiyor, o parayı yatırıyor.

Bakın, burada zaten, alacaklı beş sene bekleyerek çok ciddi mağdur oluyor. Eğer rakam büyükse, verdiği adli para cezasını götürüp o rakamdan sonra çıkıyor.

Burada şöyle bir uygulama yapılabilir: Bakın arkadaşlar, haklı olarak borçlu… O süre içerisinde ciddi şekilde faiz, temerrüt faizi, harçlar, vekâlet ücretleriyle beraber şişen o dosya borcunun ana parasını yatıran hapis cezasını ortadan kaldırır, adli para cezası yerine hapis cezasını ortadan kaldırır, diğer kısmıyla ilgili hukuki süreç, alacakla ilgili hukuki süreç devam eder. Ama hapis cezasını kaldırdığınız zaman adli para cezası da hükümsüz kalır bu durumda.

Bakın, bugün Sayın Ali Babacan’ın demeci var: “Avrupa’nın birçok yerinde hapis cezası yok.” diyor. Yanlış bir ifade bu. Çekin karşılıksız çıkması demek, Avrupa’da, bugün Almanya’da, bugün İngiltere’de dolandırıcılık suçu ifa eder, çekini ödemeyen insan dolandırıcılık yapmıştır. Zira, Avrupa’da da çek “Bankada olan paramı buyurun gidin, çekin.” anlamındadır. Bankada parası olmayan adamın çeki kesmesi bir dolandırıcılık eylemidir.

Çekteki hapis cezasını kaldırabilmek için önümüzde bir tane fırsat var. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisinin Grup Başkan Vekiline sesleniyorum: Sayın Ahmet Aydın, bu konuda lütfen, grubunuz olarak bir çalışma yapın. Avrupa’daki gibi şu anda Türkiye’de de “alacaklıların sigortalanması” diye bir kavram var. Bu çok yavaş işliyor, henüz Türkiye’de gelişmedi. Bir fatura kesiyorsunuz, karşısında, bu fatura alacağınızı alacaklı olduğunuz firmanın kredibilitesine uygun bir marjda sigortalıyorsunuz. Alamıyorsanız sigorta şirketinden paranızı alıyorsunuz. Zaten aynı gün sigorta şirketi size parasını ödüyor. Eğer onu sağlayamazsanız, çeki de çekerseniz göreceksiniz ticari alışveriş çok ciddi manada aksayacaktır. Ben iddia ediyorum, en geç bir sene sonra bu kanunla ilgili değişiklikler mutlaka bu Meclise bir daha gelecek. Doğru bir kanun değil bu. Hepimize geliyor, haklı olarak, annesi, babası, kardeşi cezaevinde yatan insanlar mağdur, geliyor buraya, size sızlanıyor, bize sızlanıyor ama neticede bir sistem söz konusu. Bu sistemi bütün baştan yok edip birkaç kişinin mağduriyetini gidermek doğru bir iş olmaz. Bizler tabii ki duygularımızla insanız ama bu sistemi var etmek zorunda olan da insanlarız, bu Mecliste bulunuş gayemiz de bu.

Bir şey daha var, bakın, bu Hükûmetin benim takdir ettiğim çok önemli bir icraatı var, Türkiye’de mafyanın çok ciddi belini bükmüştür, kabul ediyorum, takdir ediyorum, teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Ama bakın, inanır mısınız, bu çek tahsilatçıları bu yasadan sonra tekrar devreye girecektir ve şu anda örgütlü olan, çeki tahsil edebilecek kabiliyeti olan -bir tek- PKK’nın dışında başka hiçbir örgüt yoktur. PKK’ya sigara kaçakçılığı dışında yeni bir gelir kapısı daha açtınız, bilginiz olsun. Burada da göreceksiniz, duyacaksınız.

Bir soru sormuştu biraz evvel Cumhuriyet Halk Partisinden bir arkadaşımız. Yaklaşık üç ay vadeli çeklerle 300 milyar lira civarında bir çek var piyasada, tedavülde. Biz bu yasayı çıkaracağız 300 milyar lira alacaklı olan insanlara diyeceğiz ki: “Allah işini, gücünü rast getirsin kardeşim. Adın Ahmet, Allah’a emanet. Ne yapacaksan yap, silahını kuşan, git malını kaldır veya paranı al.” Böyle bir vicdansızlığa, böyle bir adaletsizliğe alet olmamamız gerekiyor.

Bir konuyu daha zatıalinize aktaracağım, ondan sonra da sözlerimi bitireceğim efendim.

Biz burada Adalet Bakanlığının hazırladığı reform paketini okuduk. O reform paketinden çıkarttığımız sonuç şu, alacaklıların mağduriyetini anlayasınız diye bir daha söylüyorum: Hiç kimsenin evinden eşyasını kaldıramayacaksınız. Kimse eşyasını kaldırarak birilerinden para tahsil etmez, o bir tacizdir yani borçluyu borcunu ödemeye ikna etme metodudur.

İkincisi, KOBİ’lerde ve işletmelerde fabrikasına gidip makinesini alamayacaksınız, bağlayamayacaksınız. İnanır mısınız, belki farkında değilsiniz, orta ölçekli bütün işletmelerin ticari faaliyetlerini durdurabilecek çok ciddi kararlar alıyoruz. Bundan geri dönüşü de çok yakın bir süreçte mecburen tekrar biz yapacağız ama deneme yanılma metoduyla ülkeyi idare etmek doğru bir sistem değil. Bakın, bunu dış ilişkilerde yapıyoruz. “Stratejik Çukur” diye bir kitap yazıldı bir zamanlar, o “Stratejik Çukur”un arkasından Türkiye’nin komşularıyla ilişkileri deneme yanılma sistemiyle çok kötü bir hâle geldi, Türkiye şamar oğlanına döndü. Herkes Türkiye’yi yumrukluyor, Fransa yumrukluyor, İran yumrukluyor, Irak yumrukluyor, Suriye yumrukluyor… Libya’ya ayrı şey söyleyebilirsiniz, Mısır için de aynı şey söz konusu.

Türkiye’nin terörde kat ettiği mesele de öyle. Terörü de deneme yanılma metoduyla… Önce “Af çıkarıyoruz.” dediniz, davul zurnayla karşıladınız, şimdi aynı adamlar, “Hayır, biz yanlış yapmışız.”, belediye başkanı, bilim adamı ne varsa onları bu sefer içeri alıyoruz.

Doğrudur değildir hiç bilemiyorum ama deneme yanılmayla ülke idare edilmez, onu söylemek… Doğruyu bulun, ondan sonra harekete geçin. “Dur şuna bir bakalım, doğruysa devam ederiz, değilse vazgeçeriz.” Bu sistemle ülke Adalet ve Kalkınma Partisinin oyuncağı hâline gelir.

Hepinize saygılar sunuyorum.

Sağ olun. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Türkkan.

Denizli Milletvekili Sayın Bilal Uçar?

Karaman Milletvekili Sayın Mevlüt Akgün? Buyurun.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, ben de söz istiyorum.

BAŞKAN – Mevlüt Bey geliyor. Bir saniye, o konuşsun Sayın Genç.

Buyurun.

MEVLÜT AKGÜN (Karaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarıyla karşılıksız çek keşide etmek suçuna uygulanan hapis cezası ortadan kaldırılmaktadır. Tasarı ve tekliflerde, karşılıksız çeke uygulanmakta olan hapis cezasının gerek Anayasa’mızın 38’inci maddesine gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 4 No.lu Protokolü’ne aykırı olduğu ifade edilmektedir. Buna göre, “Hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.” denilmektedir. Anayasa ve uluslararası anlaşma hükümleri dikkate alınmak suretiyle ekonomik suça ekonomik ceza uygulamasına geçilmektedir. Gerçekten tasarıyla adli para cezası uygulamasından vazgeçilmek suretiyle karşılıksız çek keşide eden kişiye talep hâlinde on yıl süreyle çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı getirilmek suretiyle idari para cezasına geçilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, tasarının 2’nci maddesinde, çekin karşılıksız çıkması durumunda muhatap bankanın sorumluluğu çek yaprağı başına bin liraya yükseltilmektedir. Ayrıca suçtan zarar görenin altı ay içerisinde cumhuriyet savcılığına yapacağı müracaat şikâyet değil, talep olarak düzeltilmiştir. Çünkü fiile verilen ceza, idari yaptırıma dönüştürülmektedir.

Maddenin ikinci fıkrasında ise yerinde bir düzenleme yapılmaktadır. Çekin üzerinde yazılı olan baskı tarihinden itibaren beş yıl içerisinde ibraz edilmemesi durumunda muhatap bankanın ödeme yükümlülüğü ortadan kaldırılmaktadır. Böylece çek karnelerinin basıldıktan sonra uzun yıllar piyasada elden ele dolaşmasının önüne geçilmek istenmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gördüğüm kadarıyla karşılıksız çekte hapis cezası uygulamasını kaldıran tasarıya tüm gruplar destek vermektedir. Değerli arkadaşlarım, ancak şunu ifade etmem gerekir ki, çek Türk uygulamasında diğer kambiyo senetlerinden farklı olarak özel güveni haiz kamu güvenine sahip olmuş bir kambiyo senedidir. Ticaret hayatında birçok görev ifa etmektedir ve bazen hapis cezası bu güvenin oluşmasında caydırıcı rol oynamaktadır. Hapis cezası kaldırılırken ticari hayatta kargaşa, güven bunalımı ve yeni sorunlara yol açmamamız gerekmektedir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi 17/03/2011 tarihli Kararı’nda, karşılıksız çeke uygulanmakta olan adli para cezası ve ödenmemesi durumunda hapis cezası uygulamasını Anayasa’ya uygun bulmuştur. Bu nedenle -komisyon görüşmelerinde de ifade ettiğim gibi- mutlaka mal satarak alacaklı hâle gelen ve çekin piyasada oluşan güven fonksiyonuna dayanan iyi niyetli alacakları da korumak gerekmektedir, aksi takdirde kötü niyetli alacaklılar ödüllendirilmiş olacaktır. Bu durum düşünülerek iyi niyetli alacaklıları koruyacak hükümleri de tüm Meclis olarak düzenlememiz gerekir diye düşünüyorum. Bu amaçla -defaatle ifade edildi- Merkez Bankasında risk kontrol merkezi sistemi oluşturulması bir güvence teşkil etmektedir ancak bunun yanında etkin bir icra iflas sisteminin kurulması, çekte limit uygulaması, karşılıksız çekte oluşan zararı gidermeye yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulması, bankaların bu anlamda sorumluluklarının artırılması gibi tedbirlerin de düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu düşüncelerle tasarının hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Denizli Milletvekili Sayın Bilal Uçar, buyurun.

BİLAL UÇAR (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Teklif’in 2’nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan önce Fransız Senatosunun Haçlı zihniyetinin çirkin yüzünü bir kez daha sahneye koyan malum kararını telin ediyorum. Yüz yıl önce hasta adam ilan ettikleri bu büyük millet bugün öz güvenle yeniden büyük Türkiye yolunda hızla ilerlerken Fransa ise sıtmaya tutulmuştur. Kendi çaresizliklerini gündemden düşürmek için Türk milletine olan asırlık kin ve nefretini kusanlar ne yaparlarsa yapsın, bu aziz millet yeniden büyük Türkiye’yi inşa edecektir, hiçbir güç bizi bu yoldan alıkoyamayacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; mevcut kanuna göre karşılıksız çek kesme fiilî şikâyete tabi iken yeni düzenleme ile talebe bağlı idari nitelikte bir yaptırıma dönüştürülmektedir. Bu nedenle, 5941 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesinin altıncı fıkrasında yer alan “şikâyette” ibaresi “talepte” şeklinde değiştirilmektedir.

Yine bu düzenleme ile çekin şekil şartlarına ilave olarak baskı tarihi de çekin üzerine yazılacaktır. Çek yaprakları bankalara iade edilmediği zaman veya ibraz edilmediğinde, belli bir süre sınırı öngörülmediğinden bir belirsizlik ortaya çıkmaktadır. Yapılan düzenleme ile çekin üzerinde yazılı baskı tarihinden itibaren beş yıl içinde bankaya ibraz edilmediği takdirde muhatap bankanın ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu da sona erecektir.

Ben bu düzenlemenin hayırlı olması dileklerimle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uçar.

Soru-cevap işlemine geçiyorum.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Bakan, Kredi Garanti Fonu’na benzer şekilde çek garanti fonu ya da çek sigorta fonu gibi bir fon kurarak şu ana kadar borçlarını ödeyememiş, ödeyemediği için de cezaevlerine girmiş birçok mağdurun mağduriyetten kurtulmasına katkıda bulunmayı düşünüyor musunuz? Bu tasarıya bir önergeyle bunu eklemeyi düşünür müsünüz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Teşekkür ediyorum.

Daha önce de benzer sorular oldu. Tabii böylesi bir garanti fonunun kurulmasıyla alakalı bir çalışma yapılması lazım. Doğru olur mu, ne kadar, nereden karşılanacak vesaire, bu konuyu uzmanların çalışması lazım. Şu anda böyle bir çalışma yok ama bu talebi ben ekonomiyle ilgili bakanlarımıza da ayrıca ileteceğim ama şu anda böyle bir çalışma yok, olursa bence de güzel olur ama ben ilgili bakan arkadaşlarıma ileteceğim.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Bu çözüm değil. Bu insanlar borçlarını yine ödeyemeyecek.

BAŞKAN – Sayın Şandır, buyurun.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Bakanım, soruya verdiğiniz cevap tatmin edici değil. Vatandaşlarımız bizi izliyor. Çek veren, karşılıksız çek vermek suçundan dolayı takibe düşen insanlarımız, hatta hapishaneye düşen insanlarımız, onların çocukları sizden bir cevap bekliyor, çekini tahsil edemeyen insanlar da sizden bir cevap bekliyor. On yıldan bu yana ülkeyi yönetiyorsunuz, hâl⠓Bir düşüncemiz yok, bir hazırlığımız yok.” diyorsunuz. Doğru oluyor mu gerçekten bu? Şimdi bizi izliyor insanlarımız. Ne diyelim yani? Şimdi, çek mağduru veya çekini tahsil edememekten dolayı mağdur olanlar platform kurmuşlar, sizden bir cevap bekliyorlar. Siz tribünde seyirci değilsiniz. Lütfen, on yıl oldu, bir çözüm üretememek, bu konuda bir hazırlık olmadığını söylemek yani iş değil ki bu, yani lütfen bir şey söyleyin. Yani bir mağduriyet var ve bu mağduriyet on yıldır ülkeyi yöneten siyasi iktidarın uyguladığı ekonomik politikaların… Rakamlar ortada, bir şey söyleyin Sayın Bakan.

BAŞKAN – Sayın Sarıbaş…

ALİ SARIBAŞ (Çanakkale) – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, bugün de dâhil olmak üzere tüm telefonlarımıza mesajlar yağıyor. Bu mesajlarla birlikte acaba bütün hepsinin soru işareti, soru sormak istedikleri, bu çek yasasıyla birlikte piyasadaki işveren ya da küçük esnaf “Biz nasıl çalışacağız, nasıl iş yapacağız?” sorularının karşılığını aramak istiyorlar.

İkinci olarak da: Yine bu arada -az önceki arkadaşlarımızın söylediği gibi- çeki elinde bulunan ve gerçekten mağduriyeti olan ve tahsil edemeyen ve bu güvencesini alamayan, ellerinde birikmiş çeklerle ilgili arkadaşlarımız “Biz bu konuda nasıl yapacağız? Biz bu yasa çıkarsa çok mağdur olacağız.” söylemi içerisindeler. Şimdi bunu tabii ki hukuki açıdan değerlendirdiğimizde farklı sonuçlar olabilir ancak sizin az önce ifade ettiğiniz cevaptaki bu bankalarla ilgili verilen…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Türkkan…

LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - Sayın Bakan, bugüne kadar olan uygulamalarda, adli para cezasını yatıran hapisteki vatandaşımız çıktı. Yalnız, o vatandaşın borcu ödenmedi, alacaklı da parayı alamadı. Parayı alan, Mehmet Şimşek Bey oldu, hazineye gitti para. O paralar ne olacak şimdi? O paraları iade etmeyi düşünüyor musunuz? Alacaklı alacağını alamadı, borçlunun da borcundan düşmedi, o paralar hazineye gitti. Bu yasadan sonra o paraların alacaklılara iadesini düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Evet, ben de teşekkür ediyorum.

Tabii, Sayın Şandır’ın söylediği husus, biz burada sorulara cevap verirken kendi cevabımızı kendimiz veriyoruz. Sizin takdir edeceğiniz bir cevap olabilir, takdir etmeyeceğiniz bir cevap olabilir, o sizin bileceğiniz bir iş ama burada olan bir hadiseyle ilgili, ben Bakan olarak yani olmayan bir hadiseye “Böyle bir fon çalışması yoktur.” diyorum, onu, gerçeği ifade ediyorum. Ama öte yandan, çeki karşılıksız çıkan, aldığı çek karşılıksız çıkan kişilerin mağdur olacağına ve bunların çok kötü duruma düşeceğine ilişkin yani bundan sonra bu paralar hiç tahsil edilemeyecekmiş gibi yaklaşımlar da doğru değil. Örneğin, bugün icra marifetiyle sadece çek değil, bonodur veya ilamlı icra takibidir veya başka tür takiplerle icraya konuyor ve devlet icra marifetiyle, alacağını normal yollardan vaktinde tahsil edemeyen insanların alacağını icra marifetiyle tahsil ediyor. Bir defa, bu uygulama ortadan kalkmıyor, bundan sonra da çekin karşılıksız çıkması hâlinde icra marifetiyle bunlar tahsil cihetine gidilecektir; bu, bir.

İki: Geçmişte çekle ilgili dolandırıcılıktan eğer şartları varsa ceza verildiği dönemde de veyahut da özel yasa çıkarılıp çeke hapis cezası öngörüldüğü dönemde de veyahut da çeke hapis cezasının mükerrerlik hâlinde verildiği dönemde de veya en son uygulamada adli para cezasının infaz edilememesi hâlinde hapse dönüştürüldüğü dönemlerde de yüz binlerce karşılıksız çek var. Rakamları burada sizden, bizden pek çok arkadaşlar verdi, benim de elimde var. Bu yıllara sari, 2000’de, 2001’de, 90’lı yıllarda, 80’li yıllarda, her zaman var. Hapis cezasının olduğu dönemde de var. Hapis cezası bu çeklerin karşılıksız çıkmasına engel olmuş mu? Olmamış. Onun içindir ki başka adımlar atılmış. Baktığınızda, her dönemde bu var ve şu anda da -demin ifade ettim- hapis cezası, çekin karşılıksız çıkması hâlinde, bunun zamanında ödenmesinin çok büyük bir teminatı gibi durmuyor ortada çünkü uygulamaya baktığınızda, çek karşılıksız çıktığında, bütün işler zamanında takip edilmiş olsa dahi, onun hapse girmesi için beş yıl veya altı yıl veya dört yıl veya daha fazla bir zaman gerekiyor. Bu kadar siz karşılıksız çeki veren kişiyi yargıda takip edeceksiniz, her şeyini takip ettireceksiniz, ondan sonra geliyor. Baktığınızda, hapis cezasının bu açıdan bir caydırıcılığı yok. Uygulamada bunu çok rahatlıkla görüyoruz.

Şimdi, yapılan bu düzenlemelerle risk santralizasyon merkezinin kurulması ve bunun hayata geçmesi -Şubat 2012 itibarıyla kurulacak, bunlarla ilgili yönetmelik yayınlanacak çünkü yasa çıktığında bir yıl süre verildi, 25 Şubat 2012’de bu süre doluyor- bir defa, çeki alan kişilerin kimlerden çek aldığını incelemesi bakımından kendini daha garantili bir duruma getirecektir. Öte yandan çek yasağının on yıl olması ve uygulanması… Eğer ticari hayatta gerçekten itibarlı ticaret yapmak istiyorsa bir kişi, çekinin karşılıksız çıkmasının ona nasıl ticari hayatta fatura olarak döneceğini o da biliyor, herkes de bunu biliyor.

Öte yandan hapse giren insanlar -geçmişte de- çıktığı zaman -yatıyor, çıkıyor- eğer imkânı yoksa parayı yine ödeyemiyor. Şu anda adli para cezasını ödeyemediği için… O kadar mağdur ki. Adli para cezasını ödese hapisten kurtuluyor. Çek trilyonlar bile olsa, çeki ödeme zorunluluğu yok. O insan bu adli para cezasını ödeyemediği için -o kadar çaresiz- hapse giriyor, ondan sonra da cezasını çekip çıkıyor. Peki, çekin karşılığını ödemekten âcizse, ödemediği zaman sizin onu bir kez daha aynı çekten hapse sokma imkânınız var mı? O da yok. Onun için, burada bakın, burada alacaklıları da koruyacak şey ve o borçluları da koruyacak şey ekonomik sistem içerisinde gerekli teminatların olduğu ve herkesin birbirini inceleyebildiği rahat bir sistemin oluşması lazım ve şu anda biz onu kurduk. Niye kurmadınız? Risk Santralizasyon Merkezini biz kurduk. Merkez Bankasında şu anda bir yapı var ama bu kurulan yapı aktifi pasifi birlikte gösteren bir yapı olacak ve sadece şu andaki sistem bankalara açık bir noktada ama bu herkese açık olacak. İlgili kişi verdiği zaman şifresini oradan açıp görülebilecek. Eğer 100 tane çek kesmiş de 1 kişi 90 tanesini karşılıksız bırakmışsa siz onun 91’inci çekini alıyorsanız basiretli bir tüccar gibi davranamamışsınız. Eğer çeki kesenler dolandırıcılık vesaire gibi bir saikle maksatla bunu yapıyorlarsa o zaman Çek Kanunu’ndaki hapis cezası hafif kalır ve bu çerçevede özel kanun olduğu için şimdi oradan ceza kesemiyor ama eğer dolandırıcılık kastı mahsusası varsa bundan sonra bunu yapanlar dolandırıcılık fiilinden dolayı bugünkü cezadan daha ağır bir cezayı almakla karşı karşıya kalacaklar. Yoksa tamamen karşılıksız da kalmayacak bu. Onun için de garantiler ortadan kalkmıyor. Bugün ortada bir garanti falan da yok aldığı para cezasına baktığınızda.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN –  Evet, teşekkür ederim Sayın Bakan.

Madde üzerinde iki önerge vardır, önergeleri önce geliş sırasına göre okutacağım sonra aykırılık derecesine göre işleme  alacağım.

İlk önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının 2. Maddesiyle 5941 sayılı Kanunun 3. maddesine eklenen 9'uncu fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesi arz ve teklif ederiz.

                    Mahmut Tanal                   Malik Ecder Özdemir                    Mehmet Şeker

                         İstanbul                                     Sivas                                    Gaziantep

                                           Ali Serindağ                          R. Kerim Özkan

                                             Gaziantep                                   Burdur

Madde 2-

(9) Çekin, üzerinde yazılı baskı tarihinden itibaren on yıl içinde ibraz edilmemesi halinde, muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu sona erer.

BAŞKAN –  Şimdiki önergeyi okutup işleme alacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının 2. Maddesinin birinci fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

                    Mahmut Tanal                           Celal Dinçer                            Ali Serindağ

                         İstanbul                                   İstanbul                                  Gaziantep

                                          Ahmet Toptaş                          Haluk Eyidoğan

                                         Afyonkarahisar                                İstanbul

Madde 2-

5941 sayılı Kanunun 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “altı yüz" ibareleri “keşide edilen miktarın yüzde onu" şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan “şikâyette" ibaresi “talepte" şeklinde değiştirilmiş ve aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

BAŞKAN – Komisyon katılıyor mu önergeye?

ADALET KOMİSYONU BAŞKAN VEKİLİ HAKKI KÖYLÜ (Kastamonu) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Türk Ticaret Kanununun 793'üncü maddesindeki düzenlemeye paralel olarak bankanın sorumluluğu, alacağın temliki sonuçlarını doğurmalıdır. Bankaların sorumlu olduğu miktar, çekin keşide bedeli ile orantılı olmalıdır. Bu ölçülülük ilkesinin gereğidir. Çekin keşide miktarı yükselirken, bankanın sorumluluk miktarının yerinde durması, çeke itibarı ve dolayısıyla çekin gücünü, ticari ilişkilerde çekin güvenilirliğini azaltır. Bu da Türk ticaret hayatını olumsuz etkiler.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge reddedilmiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının 2. Maddesiyle 5941 sayılı Kanunun 3. maddesine eklenen 9'uncu fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

                                                                                         Mahmut Tanal (İstanbul) ve arkadaşları

Madde 2- 

(9) Çekin, üzerinde yazılı baskı tarihinden itibaren on yıl içinde ibraz edilmemesi halinde, muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutara ilişkin sorumluluğu sona erer.

BAŞKAN – Komisyon katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKAN VEKİLİ HAKKI KÖYLÜ (Kastamonu) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Sayın Dibek, ne yapalım?

TURGUT DİBEK (Kırklareli) – Gerekçe…

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

5941 sayılı Kanun bankalara ibraz veya iade edilmemiş çek yaprakları için bankaların sorumlulukları konusunda belirli bir süre sınırı öngörmemiştir. Söz konusu tasarıyla bu sürenin sınırlandırılmasında beş yıl gibi kısa bir süre yerine Borçlar Kanununda da öngörülen genel zaman aşımı süresi olan on yılın uygulanması yerinde olacaktır. Böylelikle çeklerin daha uzun ömürlü olması ve müşterilerin korunması amaçlanmakta aynı zamanda ticari ilişkilerde istikrarın sağlanması öngörülmektedir.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge reddedilmiştir.

2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- 5941 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin başlığı “Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “hukukî ve cezai sorumluluk” ibaresi “hukukî sorumluluk ile idarî yaptırım sorumluluğu” şeklinde, birinci ve onuncu fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş; ikinci, dördüncü, dokuzuncu ve onbirinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

“(1) Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılması hâlinde, altı ay içinde hamilin talepte bulunması üzerine, çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişi hakkında, çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği veya çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer ya da çek hesabı sahibinin yahut talepte bulunanın yerleşim yeri Cumhuriyet savcısı tarafından, her bir çekle ilgili olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilir.”

“(10) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına karşı yapılacak başvuru ve itirazlar hakkında, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun kanun yoluna ilişkin hükümleri uygulanır. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına karşı yapılan başvurunun kabulü hâlinde, bu kararla ilgili olarak da 8 inci fıkradaki bildirim ve yayımlanma usulü izlenir.”

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Afyonkarahisar Milletvekili Sayın Ahmet Toptaş.

Buyurun Sayın Toptaş. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Sayın Sinan Aygün ve Sayın Ali Rıza Öztürk’ün Çek Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin teklifleri üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, ekonomik ve ticari hayatın gelişmesi, tüketim ihtiyaçlarının artması, tüketim ekonomisinin desteklenmesi, çok uluslu sermayenin çıkarlarına göre düzenlenen ekonomik hayatın sık sık krizlere yol açması sonucu piyasada alacak-borç ilişkilerinde de krizler ve mağduriyetler oluşmaktadır. Ticari hayatta çek bir ödeme aracı olarak önemli bir yer tutmakta ve özellikle kriz dönemlerinde binlerce mağdur yaratmaktadır. Piyasada çek kullanımının yol açtığı sorunların çözümü için 1985 tarihinde yapılan 3167 sayılı Yasa’yla keşide ettiği çekin karşılıksız çıkması hâlinde keşideciye hapis cezası öngörülmüştü. Daha sonra 5941 sayılı Yasa’yla hapis cezası yerine adli para cezası yolunda bir düzenlemeye gidildi. Şimdi ise çek keşidecisi çek karşılıksız çıktığı zaman hamilin talebi hâlinde yaptırım olarak on yıllık bir süre çek karnesi alamayacaktır. Yani on yıl süreyle çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı getirilmiştir.

Bu yasa tasarısı düzenlenirken çok dikkatli ve çok hassas davranmak gerektiğini düşünüyorum. Biraz önce belirttiğim gibi, genellikle ekonomik kriz dönemlerinde işi bozulan binlerce esnaf, tacir, sanayici keşide ettiği çekin bedelini ödeyememiş ve adli takibe maruz kalmış, tutuklanmış, hapse girmiş ve birçoğu da işini kaybetmiştir. Yani keşide ettiği çekin karşılığı bulunamadığı için binlerce mağdur ortaya çıkmıştır. Ancak, kriz dönemleri sadece çek keşide edenleri mağdur etmemiştir. Keşidecinin çekine ve yürürlükteki yasaların yaptırımlarına güvenerek mal ve hizmet satan binlerce insan da şu anda mağdur durumdadır. Biz çek keşide edenlerin ve ödeyemeyenlerin mağduriyetini, sorunlarını bu yasayla çözeceğiz. Peki, çek karşılığı mal ve hizmet veren mağdurların mağduriyetini bu yasayla giderebilecek miyiz?

Ben size alacaklı konumunda olan mağdurlardan gelen maillerden bir tanesini okuyacağım:  “Bundan üç sene önce, onlarca ödenmeyen müşteri çekleri yüzünden büyük bir iflas yaşadım. Altı tane bankaya şu anda bile 500 bin liranın üzerinde borçlarım var. İntiharın eşiğindeyim. Başbakanlığa yazı yazdım, durumumu anlattım, ‘Yardım etmezseniz intihar etmem kaçınılmaz.’ diyerek yardım talep ettim, bana verilen cevapta ‘Yapılacak bir şey yok.’ denildi. Üç senedir mahkeme mahkeme dolaştım, ödenmeyen çekler ile ilgili işlemler yaptım, avukat ve mahkeme masrafları ödedim, tam borçlular hapis korkusuyla bana ödeme yapma aşamasına gelmiş iken bir çek yasa tasarısı hazırlanıp bunun yasalaşacağını duyunca borçlular ödemekten vazgeçtiler. Benim yıllarca gece gündüz çalışıp emek sarf ederek aldığım iş yerim ve iki tane evim icra yoluyla satıldı. Benim borcum yine 500 bin liranın üzerinde. Ben, elimde bulunan müşteri çeklerini tahsil edemedim. Benim bankalara olan borçlarımı da Hükûmet affedecek mi?” diyor vatandaş.

Şimdi, biz çek keşide edenlerin mağduriyetlerini bu yasayla kaldırdık. Bu maili gönderen ve binlerce bu mail gibi mail gönderen, telefon eden insan var; bunlar da çok mağdur durumdalar. Bu yasa tasarısı düzenlenirken “çek mağdurları” diye sadece çekin karşılığını ödeyemeyenler mağdur değil, bu çeklerin karşılığını alamayanlar da mağdur. Bu insanların sorunlarının çözümü için Hükûmet yetkilileri, Sayın Bakan anlattı, biz de okuduk yasal düzenlemeyi; hiçbir sorun çözülmemiş, hiçbir önlem alınmamış.

Biraz önce grubumuzdan arkadaşlarımızın söylediği gibi, bu konuda çek mağdurlarının yani alacaklıların mağduriyetini giderme konusunda da herhangi bir girişimin olmadığını Sayın Bakan itiraf etti.

Değerli arkadaşlar, bu yasayı çıkarıyoruz, binlerce mağdurun mağduriyetini gideriyoruz ama binlerce mağdur yarattığımızın da farkındayız.

Sayın Adalet Bakanı, çek konusundaki düzenlemeyi anlatırken bir televizyon kanalında, adli para cezası sisteminin alacaklıların işine yaramadığını çünkü araya devletin girdiğini, çekin karşılığı çıkmadığında, şikâyet üzerine çek keşide eden şahsın adli para cezası alması hâlinde alacaklının bundan yararlanamadığını söylüyor. Hâlbuki durum böyle değil. Geçmişte çek mağduru alacağını alamadığı zaman, çek keşidecisini şikâyet ettiği zaman eğer kendisi hapisle tehdit edilirse adli para cezasını devlete ödemek yerine alacaklıya ödeyerek hem hapisten kurtuluyordu hem borcundan kurtulmuş oluyordu. Dolayısıyla, bu yöndeki bir değerlendirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden, çek mağdurları gerçekten… İki taraflı çek mağdurlarından birinin sorunu çözülürken ikincisinin sorununun çözümü yolunda hiçbir çaba gösterilmemiş olmasını da doğru bulmadığımı, binlerce insanı da mağdur ettiğimizi düşünüyorum.

Yine bu yasal düzenlemenin gerekçesi olarak “Ekonomik suça ekonomik ceza verilmelidir.” gerekçesi ileri sürülmektedir. Bu doğrudur ancak alacak-verecek ilişkilerinde sadece bu değil ekonomik suç olan, çek düzenlemesi dışında İcra ve İflas Kanunu’nun 340’ıncı maddesiyle düzenlenen taahhüdü ihlal suçu da sözleşmeden doğan bir ekonomik suçtur. Borçlunun evine icra memuru cebri icra için gelir. Borçlu ya da evde bulunan eşi, annesi, babası, cebri icra tehdidi altında evdeki eşyalarının gitmemesi için alacaklı vekilinin kabul ettiği bir miktarla ve süreyle taahhüt altına girer. Bu taahhüdünü, cebri icra tehdidi altında girdiği bu taahhüdünü ödemediği zaman da hakkında taahhüdü ihlalden hapis cezası düzenlenir. Bunun örnekleri binlerce, cezaevindedir şu anda, bu konuda mağdur olmuş binlerce insan da vardır.

Madem sözleşmeden doğan, madem “ekonomik suça ekonomik ceza” esasını kabul ediyoruz –ki bu, uluslararası bir standart hâline gelmiştir- taahhüdü ihlal suçları konusunda da yüce Meclisin bir düzenleme yapmasını ve o suçluların da, o mağdurların da mağduriyetlerinden kurtarılmasını bekliyorum.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Toptaş.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair  Kanun Tasarısı’nın değişikliğiyle ilgili bir müzakerede bulunuyoruz.

Değerli arkadaşlar, bu konu 23’üncü Dönem’de de Meclisimizi meşgul etmişti ve bu konuyla ilgili yapılan düzenlemenin uygulamasını erteleyen bir düzenleme de yapmıştık. Şimdi televizyonlar kapalı yani meselenin polemiğinin -muhalefet-iktidar sürtüşmesi zemininde tartışılmasının- dışında söylüyorum. Siyasetin görevi, geleceği öngörmek ve muhtemel sorunların çözümünde dengeli ve adaletli çözümler üretebilmektir. Şimdi, Sayın Bakanla, biraz önceki “soru-cevap” konusunda tartıştığımız konu bu. Bugün, burada, bir sorunu, bir toplumsal sorunu tartışıyoruz ve yürek yakan bir sorunu tartışıyoruz, iki yönlü bir sorunu tartışıyoruz: Biri, yaşanan ekonomik sorunlardan -kendisinin de ihmalinin olduğu birtakım sebeplerle- ama daha çok uygulanan ekonomik politikalar sonucunda, hatta küresel krizlerin sonucunda çekini ödeyememiş, bundan dolayı hapse düşmüş, takibe düşmüş, çocuklarından ayrı kalmış ve her gün telefonlarımıza, elektronik posta adreslerimize mesajlar gönderen, canhıraş çığlıklarla “Aman yardım edin.” diyen vatandaşlarımızın sorununu konuşuyoruz. Bir diğeri de, verdiği malın karşılığında aldığı çekin karşılığını alamamaktan dolayı kendisi de bir çek mağduru hâline gelen veya alacağına güvenerek çek kesip alacağını tahsil edemediğinden dolayı kendisi de karşılıksız çek keşide eden suçlu durumuna düşen bir toplum kesimi var. Bu bizim sorunumuz. Bu sorunu bu üslupla çözemeyiz Sayın Bakan. Hiçbir mazeretinizin haklılığı olmaz. Bugünleri öngörmeniz… Rakamlar ortada, rakamları siz de söylüyorsunuz yani bugün mahkemeler tıkanmış: “594 bin dosya” diyorsunuz, “karşılıksız çek” diyorsunuz. Yani bunlarla ilgili toplumda yaşanan… Şu anda bile bizi izleyen vatandaşlar doğru anlıyorlar, yanlış anlıyorlar ama burada söylenen her cümleden bir anlam çıkartarak bir endişeye düşüyor, telaşa düşüyorlar. Dolayısıyla bu sorunun müsebbibi, bu sorunun düçarı olan vatandaşlardan çok ülkeyi millet adına yöneten siyasi iktidarın zamanında, yeterince ve gerekli tedbirleri almamış olmasıdır. Burada her defasında kanun değiştirerek, hukuk düzenleyerek sorunları çözemiyorsak, sorunları büyütüyorsak, sorunları erteliyorsak görevlerimizi yapamıyoruz demektir.

Değerli arkadaşlar, farkında mısınız seçimden bu yana -yasama faaliyetine yeni katılan arkadaşlarım açısından söylüyorum- sürekli kanun değiştiriyoruz. Daha önce yapılan bir kanun doğru tanzim edilemediğinden, sorunun çözümüne katkı veremediğinden, kalıcı katkı veremediğinden dolayı burada kanun değişikliği yapıyoruz. E, buna hakkımız yok. Yani bu milletin bir ferdinin bile sorunu bizim sorunumuz olmalı. Bu sebeple ısrarla Sayın Bakana soruyoruz yani “Bu konuda bir sigorta fonu düşündünüz mü, var mı?” “Yok.” diyor. Niye yani niye yok? Geçen sene yapılan değişiklikle Merkez Bankasında oluşturulan merkez 2012’nin Şubatından itibaren faaliyete geçecek, o da hangi sonuçları verecek o da belli değil değerli arkadaşlar. Onun için ben ısrarla şunu söylüyorum: Bir kişinin sorunu bile bizim için önemli olmalı. Kaldı ki bir toplumsal soruna dönüşen bu hadise, bu konu böyle el yordamıyla, deneme yanılma metoduyla çözülmeye çalışılmasını doğru bulmuyorum. Bu Meclise, özellikle ülkeyi üç dönemdir yönetmek sorumluluğunu yüklenen veya bu noktada milletin güvenini kazanıp buraya gelen iktidar partisine hiç yakışmıyor.

Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak sürekli bu “çek mağdurları” denen yani karşılıksız çek keşide edip de hukuki takibe düşen insanların sorunlarını dinlemek ve onlara çözüm üretilmesi talepleriyle buralarda konuştuk. Ben birçok defa konuştum: “Gelin, şu çek mağdurlarının sorunları çözülsün.” diye. Bu kanunun komisyonda görüşülmesinde muhalefet şerhi de yazmadık. Ama meseleyi çözmeyen, yine bir deneme yanılma metoduyla yeni bir denemenin karşısında iktidarın bu serin duruşunu gerçekten anlamakta zorlanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, sorun tek yönlü değil, sorun çok yönlü ve bu sorunun oluşmasında sorunun muhataplarının birinci derecede sorumluluğu veya dahli yok. Uygulanan ekonomik politikaların sonucunda, hatta küresel krizlerin sonucunda insanımız bu noktaya gelmişse, bunun üzerinde daha dikkatli durmak ve çözüm üretecek hukuku kurmak, önce iktidarın ve sonra iktidarı ve muhalefetiyle Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.

Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu türlü sorunlara Hükûmetin bu yaklaşımını doğru bulmuyoruz. Bunun için burada ısrarla sorunu çok yönüyle, iki yönüyle ifade etmeye çalışıyoruz. Yoksa, Milliyetçi Hareket Partisi olarak bir kişinin bile, bir çocuğun babasına kavuşamamaktan dolayı bu gece üzüntülü yaşaması bizi etkiler. Bunu söylemeyi bile gerekli görmüyorum. Ama sistemin özünü bozan, dengesini bozan bir hukuk düzenlemesini de -ki her defa yaptığımız bu- yarın tekrar düzeltmek mecburiyetinde kalacağımız bir düzenlemeyi de doğrusu içimize sindiremiyoruz. Ama her şeye rağmen “çek mağduru” dediğimiz, karşılıksız çek kesmiş olmaktan dolayı takibe düşmüş insanlarımızın bir tekinin de olsa sorununun çözülmesine Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz katkı vereceğiz. Bunu herkes de böyle bilmeli.

Dolayısıyla daha konuşacaklarımız var. Tabii ki arkadaşlarımız konuşacaklar. Kanunu inşallah önümüzdeki hafta tamamlarız.

Ben her şeye rağmen bu kanunun bu yaşanan sorunun çözümüne katkı vermesini diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şandır.

Soru-cevap işlemine geçiyorum.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, biraz önce de ifade ettim, özellikle çek garanti fonu ya da çek sigorta fonu gibi bir fon kurulmadan ne içerideki mağdurların ya da içeriye gitmek üzere taahhüt verdiği için dışarıda kaçak gezen insanların ne de bunların karşısında çekinin alacağını almak isteyen insanların mağduriyetinin giderilmesi mümkün değildir.

Şu anda yüz binleri aştığı söylenen mağdurlar sadece iki yıl taahhüt ettiği için dışarıdadır. Bu kanun bugün çıksa dahi yarın yine bunlar ödeme yapamayacaklardır. Buna çözüm bulmak için mutlaka bu süreçte bir önergeyle böyle bir fonun kurulması ve bu fona bankaların mutlaka ortak edilmesi zorunluluğu vardır. Bir kez daha hatırlatıyorum size. Çözemeyiz bu sorunu başka türlü.

Çok teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Uzunırmak…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, tabii, siz ekonomiden sorumlu bir bakan değilsiniz ama aslında ona yöneltmemiz lazım.

Gayrisafi yurt içi hasıladaki çekin oranı nedir? 1’inci sorum bu.

2’nci sorum, Türkiye’de yılda vade ortalaması ve miktar olarak neye gelmektedir kullanılan çek, ekonomide dönen çekin yıllık vade ortalaması ve aynı zamanda miktarı doğru orantılı olarak neye tekabül etmektedir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurunuz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Teşekkür ediyorum.

Şu anda Sayın Uzunırmak’ın söylediği soru birtakım ekonomik verileri gerektiriyor. Şu anda arkadaşlarımın… Şu anda tabii 2010 yılı rakamı var. Bankalararası Takas Odaları Merkezine ibraz edilen çek tutarının dolaşımdaki para miktarına oranı 2010 yılı itibarıyla… Yani Takas Odasına ibraz edilen çek miktarı 245 milyar 185 milyon 862 bin, dolaşımdaki para miktarı 40 milyar 67 milyon 386 bin TL; Bankalararası Takas Odaları Merkezine ibraz edilen çek tutarı dolaşımdaki para miktarı oranı 6,2. Yani umarım cevap olmuştur.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Uzunırmak.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Bakanım, ben “gayrisafi yurt içi hasılaya oranı” dedim, “dolaşan para miktarına” demedim.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Yani şu anda elimde bunun dışında veri yok Sayın Uzunırmak, şu an elimdeki veriler bunlar. Onunla ilgili yazılı cevap verelim.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Tamam ama müsaade ederseniz bir soru daha sormak istiyorum vakit var.

Sizce Hükûmet olarak bu tasarıyı düzenlerken tanım olarak “mağdur” tanımında hangi taraftaydınız? Keşide eden tarafta mısınız, çekini tahsil edemeyen tarafta mısınız? Hangisi mağdur sizin bakış açınızla? Bu tasarı düzenlenirken “mağdur” tanımınız hangi tarafta?

Teşekkür ediyorum.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Biz tarafsızız bu konuda, onu bilmenizi isteriz. Doğru olan neyse onu yapma konusunda kararlıyız.

Bakın, ben şu anda karşılıksız çıkan çeklerin Türkiye'de toplam keşide edilen çekler içerisindeki oranı 2011 yılı on bir ay rakamına baktığınızda yüzde 2,81 gibi bir rakam. Yani bu rakamlar 2005’te 5,2. 2001’de bu rakamın daha yukarıda olduğunu görüyoruz. Şimdi, Türkiye'de AK PARTİ hükûmetlerinin uyguladığı ekonomik politikaların ortaya koyduğu sonuçlar bu oranı her geçen yıl aşağı çekmiş. 2011 yılının on bir aylık rakamında yüzde 2,81 oranı söz konusudur.

Bunu arz ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Halaman…

ALİ HALAMAN (Adana) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Ben Sayın Bakanımıza şöyle bir soru soruyorum: Bu çekten dolayı mağdur olan var, mağdur olmayan var. Ama genelde çek verirken para kazanan bankalardır. Bu kanunu yazarken bunun içine bankaları niye sokmuyorsunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakanım.

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkanım, bu konuda bankalar var içinde, eğer kanun tasarısı okunduğu zaman görülecektir. Bankalara da karşılıksız çıkan her çek yaprağı için de bin TL bir ödeme yükümlülüğü getirilmektedir. Bankalar bu işin içerisinde vardır.

Arz ederim.

BAŞKAN – Madde üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının çerçeve 3 üncü maddesiyle değiştirilmesi öngörülen 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümlenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

'Bu fıkra hükmüne göre çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı, karşılıksızdır işlemine tâbi tutulan çekin düzenlenmesi suretiyle dolandırıcılık, belgede sahtecilik veya başka bir suçun işlenmesi halinde de verilir.”

                     Ahmet Aydın                            Oya Eronat                     Mehmet Doğan Kubat

                       Adıyaman                               Diyarbakır                                 İstanbul

                     İsmail Aydın                             Salih Koca                              Mahir Ünal

                           Bursa                                    Eskişehir                            Kahramanmaraş

BAŞKAN – Komisyon katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKAN VEKİLİ HAKKI KÖYLÜ (Kastamonu) – Takdire bırakıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Katılıyoruz Başkanım.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Gerekçe okunsun Sayın Başkan.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 15 inci maddesinin üçüncü fıkrası, bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanması öngörmektedir.

Tasarının kanunlaşmasıyla birlikte karşılıksız çek keşide etme eylemi için uygulanan adli nitelikteki yaptırım idari nitelikte bir yaptırıma dönüşecektir.

Bir kişiyi aldatma kastıyla karşılıksız çek keşide etme suretiyle menfaat sağlayan kişilere dolandırıcılık suçundan dolayı işlem yapılabileceği konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.

Adli nitelikteki yaptırımın kalkmasından sonra, karşılıksızdır işlemi yapılan çekin düzenlenmesiyle aynı zamanda bir suç işlenmesi halinde, ayrıca çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının uygulanıp uygulanmayacağı konusuna açıklık getirilmesi gerekmektedir.

Karşılıksızdır işlemi yapılan çekin düzenlenmesiyle aynı zamanda dolandırıcılık veya başka bir suçun işlenmiş olması durumunda hem işlenen suç bakımından genel hükümler uyarınca gereğinin yapılacağı hem de Cumhuriyet savcılığınca Çek Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verileceğini hükme bağlamak amacıyla bu önerge hazırlanmıştır.

BAŞKAN – Komisyon Başkanının bir düzeltme talebi vardır.

Buyurun.

ADALET KOMİSYONU BAŞKAN VEKİLİ HAKKI KÖYLÜ (Kastamonu) – Sayın Başkanım, bu maddeyle değiştirilmesi öngörülen çek kanununun 5’inci maddesinin 10’uncu fıkrasında geçen rakamla “8” ibaresinin yazıyla “sekiz” olarak düzeltilmesini arz ediyoruz.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 4’ü okutuyorum:

MADDE 4- 5941 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılması

MADDE 6- (1) Karşılıksız kalan çek bedelinin, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte tamamen ödenmesi hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı Cumhuriyet savcısı tarafından kaldırılır. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırıldığı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına 5 inci maddenin sekizinci fıkrasındaki usullere göre bildirilir ve ilân olunur.

(2) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararının verildiği yer Cumhuriyet Başsavcılığına başvurularak talebin geri alınması hâlinde de birinci fıkra hükmü uygulanır.

(3) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına ilişkin kayıt, kaydın girildiği tarihten itibaren her hâlde on yıl geçmesiyle Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından re’sen silinir ve bu işlem ilân olunur.”

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İzmir Milletvekili Sayın Mehmet Ali Susam, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunda “Çek yasası” diye bilinen kanun tasarısıyla ilgili söz aldım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Az önce Adalet ve Kalkınma Partisinden arkadaşlarımız bir önerge verdiler, önergeyi de oyladılar. Oylanmadan önce bu önergeyi Sayın Canikli’den rica ettim, sağ olsun bana verdi. Bu önergenin bir yanı utangaçça bir şekilde, bu işte psikolojik olarak karşılıksız çek veren insanların üzerinde bir yaptırım uygulamaya çalışmak. Bunu şundan dolayı söylüyorum: Gerçekten, Adalet ve Kalkınma Partisinde de piyasanın içerisinden gelen arkadaşlarımızın bu kanunla ilgili olarak kafaları karışık ve bu konunun çok tartışıldığını da biliyorum. Grupta bakanların sunum yaptığını biliyorum. Doğru öneriler getiren arkadaşlarımız olduğunu biliyorum ama burada bazı şeyler üzerinde dikkati çekmek istiyorum: Bu, sonuçlar üzerine çıkan bir kanun. Neden bu kanunda pişmiş aşa su katmayı istemiyoruz, az önce konuşan arkadaşlarımız gibi? Onların da düşüncesine saygı duyarak şunu söylemek istiyorum: İçeride bir insanın bir gün hapis yatmasına kimsenin yüreği dayanmaz ama çeki karşılıksız çıkıp işleri bozulmuş insanların, alacaklıların mağduriyetine de kimsenin yüreği dayanmaz.

Şimdi, bütün bunların dengesi kurulurken, asıl, çek nasıl ortaya çıktı, çek ekonomik piyasada ne işlev görüyor ve neden önemli bu çek kanunu? Bu kanunu değiştirdiğiniz zaman sonucunda kimin hapis yatıp çıktığı değil, ekonomik hayatta çekin işlevinin bundan sonra ne olacağı önemli.

Değerli arkadaşlar, çek niye önemlidir? Çünkü çek, alan insan için parasının tahsil edileceğine büyük oranda güvence duyduğu bir ödeme aletidir ama aynı zamanda şunu söyleyeyim ki, çekin piyasada dünyadakinden bu kadar farklı bir hâle gelmesinin altında yatan neden, Türkiye’de işletmelerin işletme sermayeleri eksiktir, namusuyla, dürüstlüğüyle ticaret yapan insanlar çekini gününde ödeyerek kendilerine çek vasıtasıyla işletme sermayesi oluşturmuşlardır. Ciddi bir şekilde çekini ödeyen insanlar parası, işletme sermayesi eksik olsa da çekinden dolayı, sözünden dolayı piyasada itibarlıdır, mal alır, mal satar ve bu anlamıyla da ticarette eksik sermayeyle daha yüksek ciro yapma imkânına kavuşur ve bundan dolayı  da çek önemli bir ödeme aracı olarak kendini kabul ettirmiştir.

Şimdi, siz bu piyasada çeke güveni eğer ortadan kaldırırsanız, piyasada ciddi bir sıkıntıyı ortaya getirirsiniz. Piyasa çeke eğer güvenmiyorsa, çekte güvence yaşanmıyorsa bu anlamıyla sermaye sıkıntısı çeken insanların birçoğu çek kullanamaz hâle gelir ve bundan dolayı da çeki eğer kullanamadığı zaman ciroları, hacimleri çok ciddi şekilde düşer.

Bütün bunları düşünerek bu kanunun hazırlanması gerekliydi. Onun için burada Sayın Bakana sordum ama ekonomiden sorumlu bakan olmadığı için yanıtlayamadı. Bu kanunu çıkarırken yapmanız gereken, sigorta sistemini buraya koymanızdı. Ekonomiyi çığırından çıkarmamak, piyasada çekin itibarını devam ettirmek, çek alacaklısını mağdur etmemek, çek borçlusuna da hapis yatırmamayı istiyorsanız, bunun hepsini birden düzenleyebilecek olan mekanizma buydu. Bu çok kolay bir şekilde yapılır ama bankacıların ve büyüklerin itirazı karşısında bu maalesef getirilemedi. Ne yapılabilirdi, örnek veriyorum: Bankanın çek verdiği müşterisi çeki yazarken bankaya da “Ben şu çeki yazıyorum.” diye elektronik ortamda gönderir, gönderdiği çeki de -bankaların hepsinin sigorta şirketi var- sigorta ettirirdi bir kurumunuz olsaydı, ondan sonra da o alacaklı olan da bu anlamıyla o çekin sigortası olduğunu bilerek bu işi yapardı ama bankacılık sistemi bundan kaçıyor. Peki, pırasa gibi, herkese on tane, yirmi tane kredi kartını niye veriyor? Çünkü kredi kartından öyle bir miktar para kazanıyor ki toplam kazandığı para içerisinde kredi kartı ödemeyenlerin miktarı çok düşük olduğu için kazancıyla kaybını karşılaştırıyor, kazançlı olduğu için mümkün oldukça cirosunu yükseltiyor, kredi kartı kullanmayı teşvik ediyor. Bu anlamıyla bu noktada gereğini yapıyor. Biz sigorta sistemini kursaydık aynı zamanda kayıt dışı ekonomiyi kayda almış olacaktık, çek sistemi kayda girmiş olacaktı, devletin de bundan ciddi bir kazancı olacaktı. Bunları kurma konusunda bugün bu kanunda buna bir atıfta bulunmasanız bile buradan uyarıyorum: En kısa zamanda Ekonomi Bakanlığıyla, Merkez Bankasıyla, Bankalar Birliğiyle bu fonu oluşturmaya çalışın. Böylece de çek almış, çeke güvenmiş insanlar, çekle iş gören insanlar çekinin bir karşılığı çıkmadığı zaman karısının bileziğini satar, evini satar, arsasını satar, kendi ödemesi için bunları yaparlar. O insanları mağdur etmememiz lazım. Bundan dolayı burada bir garantör sistemi devreye sokmadan çekin bu hâliyle piyasada ciddi bir şekilde sıkıntıları olacağı açıktır. Ama çekten dolayı mağdur olmuş iyi niyetli bir sürü de insan var, bunları da ihmal etmiyorum, buna da inanıyorum. Adam ihracat yapmış, ihracata gönderdiği malın parasını ya siyasi olaylardan ya başka bir nedenden alamamış, tümüyle sistemi çökmüş ve çeklerinin karşılığını ödeyemediği için içeriye düşmüş insanlar var. İşte, bu sistemi sübvanse edecek önemli olay buydu; hem o insanları mağduriyetten kurtarırdınız hem çeki ekonomik piyasada itibarlı kılardınız hem de insanların çekle ticaret hacimlerini geliştirerek piyasada iyi bir itibarı olurdu.

Size belki söyleyememişlerdir ama TOBB’dan TİM’den TESK’e bağlı önemli kuruluşların çoğundan, bu şekliyle çıkacak bir çek kanununun piyasada daralma yaratacağını, ekonomik hayatı ciddi bir şekilde zora sokacağını ve bir süre sonra bunu düzeltme noktasında yeni arayışlar içerisinde olacağımız konusunda çok net bilgiler alıyorum ve piyasanın içinde olan bir insan olarak da bunu biliyorum ama tüm bunlara rağmen, pişmiş aşa su katmamak için, bugün bu yasanın çıkmasında bir itirazı dillendirmiyorum ama tedbirlerinizi alın diye sizi, Hükûmet olarak, uyarıyorum.

Bu fonu kurun, bu sigorta sistemini kurun, çeki itibarlı hâle getirin ve bunu hemen yapın, hemen. Geciktirdiğiniz zaman piyasada öyle bir sıkıntı doğacaktır ki o doğan sıkıntının altında herkes çok ciddi tedbirler almak zorunda kalacaktır. Piyasa kanunlarla bozulur ama kanunlarla düzelmesi çok kolay olan bir şey değildir. Piyasanın kendi kuralları vardır, o kurallar içerisinde kendisini tanzim eder, düzenler ve ona göre bir yol bulur. Onun için, değerli arkadaşlarım, ben bu kanunun Adalet ve Kalkınma Partisinin içerisinde de çok ciddi taraftar bulmadığına inanıyorum ama taraftar bulup bulmamasının ötesinde, piyasanın dinamikleriyle oynayabilecek bir kanunda acilen sigortaların, acilen tedbirlerin hayata geçirilmesi gerektiğinin bir kez daha sorumluluğuyla, bir muhalefet sorumluluğuyla, sorumlu bir muhalefet anlayışıyla bir kez daha dikkatlerinize sunuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Susam.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kütahya Milletvekili Sayın Alim Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Işık.

MHP GRUBU ADINA ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 137 sıra sayılı Çek Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 4’üncü maddesi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlamak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, öncelikle bu duruma nereden gelindi, bugün bu kanunu neden çıkarmak zorundayız önce onu iyi anlamamız lazım. Şimdi, karşılıksız çek fiiliyle ilgili geçmişe bakıldığında 1985 yılına kadar karşılıksız çek kesme fiilini işleyenler dolandırıcılık suçuyla cezalandırılıyordu, o kapsamda değerlendiriliyordu. Bu fiil 1985-2003 yılları arasında hapis cezasına denk getirildi, 2003 yılında, yani AKP’nin tek başına Türkiye’yi yönetmeye başladığı dönemin başından itibaren de adli para cezası uygulamasıyla çeki kesenin borcunu önce ikiye katlayan, sonra ödenemeyen anaparanın faizleriyle katlana katlana üçe, dörde, beşe kadar çıkaran bir uygulamanın sonucunda buradayız. 2003 yılından itibaren 10 bin lira borcu olan bir kişiye, ödeyememesi hâlinde, önce 10 bin lirayı devlet adli para cezasına çevirdi. Bu vatandaşım önce malını, mülkünü, ineğini, danasını sattı, devlete olan 10 bin lirasını ödedi, ondan sonra anapara 10 bin liraya elini dahi dokunamadı. 10 bin lira yıllarca faiziyle beraber 20, 25, 30 oldu, olay 2009’a kadar patlama noktasına geldi. 2009 yerel seçimler öncesiydi, 2011 de genel seçimler öncesiydi, tüm ısrarlarımıza, uyarılarımıza rağmen, iktidar bir palyatif çözüm uğruna “Gelin, taahhütte bulunun, ‘İki yıl süre içerisinde ben bu borcumu ödeyeceğim.’ deyin, hepinizi hapisten çıkardık.” dedi. Doğru mu? Doğru. Şimdi sıra, mart sonu itibarıyla bu iki yıllık sürenin maksimum dolduğu zamana geldi ve yüz binlerce insan da dışarıda, cezaevinden çıktı veya cezaevine girmekten kurtuldu taahhütte bulunduğu için ama adli para cezasını ve diğer parayı bulamadığı için ve işini de kaybettiği için şu anda ne yapacağını bilmez durumda.

Şimdi, yine bir palyatif çözümle Sayın Hükûmet getirdi bu tasarıyı önümüze, diyor ki şimdi “2017’ye kadar, bu önümüzdeki seçimleri de geçirecek bir yeni düzenleme bulalım.”

Değerli milletvekilleri, bu çözüm olmaz. Bakınız, yarın kapımıza, kapılarınıza, hepimizin kapısına feryatlar yağacak. Bunun çözümü belli:

1) Adli para cezası kaldırılıyor mu? Kaldırılıyor. Teşekkür ediyoruz. Cezaevine gitmeden kurtuluyor mu insanlar? Kurtuluyor. Bir kişinin dahi babasını cezaevinde göremeden evde beklemesine hiçbirimizin gönlü razı olmaz. Doğrusu budur bu kanunun ama bu problemi çözmüyor. Şimdi siz, cezaevine gidecek insanı, az kaldı, yirmi-yirmi beş gün sonra cezaevine tıkılacak insanları kurtaralım diye uğraşıyorsunuz ama bu insanlar işini kaybetti, bu insanların birçoğu kaçak, bu insanların birçoğu adli para cezasını bulmak için yıllarca uğraştı, devlete olan borcunu ödeyemedi, hâlâ anaparası katlandı. Siz anaparayı buradan azaltmıyorsunuz, yarın mahkemeye gittiği zaman yine o anapara faiziyle beraber işlem görecek.

Değerli milletvekilleri, yapacağımız iş bellidir. Gelin, bir çek garanti fonu veya çek sigorta fonu kuralım, buraya da bu çekleri veren bankaları en az üçte 1 riski alacak şekilde ortak edelim. Yoksa banka çeki veriyor, 600 lira… 2009 yılında, Sayın Başbakan Yardımcısının söylediği bin lirayı zaten siz önermiştiniz. Sonra buradan önergeyi geri çektiniz, Bankalar Birliği bastırdı 600 liraya düşürdünüz, şimdi yeniden çek yaprağı başına bin lira bankayı ortak ediyoruz demenin hiçbir anlamı yok. Yani 100 bin lira, 50 bin lira, 150 bin lira paraya karşılık gelen çek yaprağına bin lira ortak etmek, bankayı ortak etmek değil. Bankayı en az üçte 1’ine ortak edecek bir düzenlemeyi getirmemiz lazım. Yoksa bizim bu işin altından kalkmamız mümkün değil.

Ben soruyorum, özellikle sordum Sayın Bakana: Siz 2003 yılından bu yana “adli para cezası” adı altında devletin kasasına ne kadar para topladınız ve bu paranın ne kadarını bu mağdurlara verdiniz? Hiçbirini vermediniz. İşte, bundan sonra, bu bankalar ve devletin diğer kaynaklarından kısılacak bir miktar parayla bir fon oluşturulacak. Bu fon şu amaçla kullanılacak: Cezaevine girmekten kurtuldu ama borcunu ödeme gücü yok. Gelecek bu insanlar, siz orayı -garanti eden- aynen kredi kullanır gibi, bu insanları desteklemek için kullanacaksınız veya herhangi bir nedenle karşı taraftaki yani çekin karşılığını alamamış insanın mağduriyetini bu fondan karşılayacaksınız. Yoksa bu insanları…

Siz şimdi, sadece popülizm uğruna, “Bakınız, biz sizi cezaevine gitmekten kurtardık.” diyerek bu kanunu getiriyorsunuz çünkü bu kanun on beş yirmi gün sonra, mart ayı sonunda hepimizin önünde patlayacak sosyal patlama için buraya geldi. Biz bunu altı aydır, bir yıldır, iki yıldır söylüyoruz. Bu, problemi çözmez. Gelin, bu problemi çözecek köklü bir çözüm bulalım ve burada bir önergeyle bu fonu -en azından salı günü, çarşamba günü- geliniz kuralım, herkes bundan memnun olsun.

Şimdi, biz bir taraftan “Çek karşılığında alacak sahibi olanları, parayı alacak olan insanları da mağdur etmeyelim.” derken karşı taraftaki, cezaevine girecekler zannediyor ki… İşte “Bizim cezaevine, hapse girmemizi istiyor bazı partiler.” gibi yorumluyorlar. Buna fırsat vermeyelim. Şu anda millet bizi izlemiyor, biz birbirimizi izliyoruz ama bunun çözümü bu. Sayın Grup Başkan Vekilim, mutlaka bunu -Sayın Adalet Bakanı gelecek- salı günü çözmemiz lazım, çarşamba günü çözmemiz lazım. Yoksa bu problemi yine konuşacağız. Seçim öncesi yine konuşacağız, seneye yine gelecek, yani yerel seçimler öncesi yine konuşacağız çünkü milyonlara varan bir kitleyi etkileyen ve yüz binlerce dosyanın olduğu bir konuda bu bir çözüm değil. Yani bu çözüm, sadece, bugün, biraz önce dediğim gibi, 1 Nisan 2012 tarihi itibarıyla son günü dolan taahhüt süresinin getirdiği mağduriyeti öteleyecek bir çözüm ama bu köklü bir çözüm değil. O nedenle mutlaka bunu çözmemiz gerekiyor. Burada zaten 2009 yılında çıkarılan 5941 sayılı Yasa’da bahsettiğim konunun özü belli. O gün için de önerimiz buydu -Sayın Yılmaz Bey bahsetti ismimden de kendisine teşekkür ediyorum- 2009 yılından bu yana bu konunun çözümü için uğraşan insanlardan birisiyiz. Adli para cezasının mutlaka kaldırılması gerekiyordu, teşekkür ediyorum, geç de olsa,  on yıl sonra, bu kadar mağdur yarattıktan sonra da olsa bu doğru karar alındı, bu kalktı. Ama bunun kalkmasıyla çekteki hapis cezasının da beraberinde kalkıyor olması sanki hapse gidecek olanları bu sıkıntıdan kurtarıyor gibi gösteriyor ama bu çözmüyor. Bu insanlar bu defa idari takipler sonucunda başka mağduriyetlerle karşı karşıya kalacaklar. O nedenle  bunu mutlaka çözmemiz lazım.

Bunun çözüm yolu tek, aklın yolu bir. Öteleye öteleye bugüne getirdiğimiz bu kanunda mutlaka bahsettiğimiz… Fonun adı değişebilir, ben onu Kredi Garanti Fonu’ndan esinlenerek söylüyorum, çek sigorta fonu olabilir, çek garanti fonu olabilir ama bu fona mutlaka bankaların en az yüzde 33 oranında ortak olma şartını getireceğiz. Riski de paylaşacak, nimeti de paylaşacak ve devletin başka kaynaklardan aldığı İşsizlik Fonu’nda biriken para ve benzeri gibi birçok kaynağımız var. O kaynaktan bir miktar aktaracağız ve acil şu anda alacağı ve vereceği mağdur olmuş olan bir kitleyi derhâl bu sıkıntıdan kurtarmamız lazım, değilse sadece “Cezaevine gitmeyi kaldırıyoruz.” demek çözüm değil.

Bu nedenle ben bu maddede bu düşüncemi sizlerle paylaşmayı arzu ettim. Özelikle bizi bu geç vakitte dinleyen ve sabırla izleyen siz değerli milletvekillerine teşekkür ediyor, yasanın her şeye  rağmen hayırlı olmasını temenni ediyorum ama inanıyorum ki bu eksiklikleri giderildiğinde hepimizi mutlu edecek bir yasa olacaktır.

Hepimize şu anda mesajlar geliyor, İnternet’ten ve diğer kanallardan ama bunların hepsinin derdi sadece hapis kalktığı için seviniyor ama hapsin kalkması sorunun çözülmesi anlamına gelmiyor. Yarın aklı başına gelince, normal düşünmeye başlayınca bunun bir çözüm olmadığını onlar da anlayacaklar ama bunu bizim normal bir çözüm hâline getirmemiz lazım ve bu Meclis, bu sorunu çözebilecek güçtedir. İktidarıyla muhalefetiyle, akılcı yaklaşımlarla biz bu sorunu çözeriz ve inanıyorum ki çarşamba günü inşallah bu sorun kökten çözülmüş olarak bu Meclisten bu kanunun çıkmasıyla hallolmuş olur.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Işık.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Giresun Milletvekili Sayın Nurettin Canikli.

Buyurun Sayın Canikli. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii zor bir konu, bunu öncelikle belirtmekte fayda var yani bir kısmı burada zikredilen ve bu tasarı hazırlanırken birçok arkadaşımız tarafından, uzmanı tarafından, piyasayı çok iyi bilenler tarafından gündeme getirilen öneriler sayısız bir şekilde gündeme geldi, hepsi tartışıldı, hepsi değerlendirildi. Bu çalışma yapılırken istişare edilmeyen, üzerinde kafa yorulmayan hiçbir öneri yok. Çok net olarak söylüyorum ve biliyorum, bilerek söylüyorum, gündeme gelmeyen hiçbir öneri söz konusu değil, bütün boyutlarıyla değerlendirildi, hatta Genel Kurula geldikten sonra yine bir kez daha tekrar bir üzerinden geçildi, gözden geçirildi. Zor bir konu.

Şimdi, iki taraflı mağduriyet söz konusu, biraz sonra ona değineceğim ama ondan önce, zamanım bitebilir düşüncesiyle önce bu konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Fon meselesi de bunlardan bir tanesi yani bir sigorta fonu oluşturulması ya da benzeri bir fon oluşturulması ve bu şekilde karşılığı olmayan, karşılığı çıkmayan çeklerin bu fon tarafından karşılanması. Esas itibarıyla, biraz önce arkadaşlarımızın önerdiği ve daha önce de gündeme gelen -çok da çalıştığımız üzerinde- önerilerden bir tanesi.

Şimdi, bunun realize olabilmesi için şimdi ortaya koyacağımız tablodaki rakamların finanse edilebilmesi gerekiyor. Yaklaşık yıllık 300 milyar lira civarında çek keşide ediliyor Türkiye’de yani bu, millî gelirin yaklaşık –yani rakamlar aşağı yukarı- neredeyse dörtte 1’inden daha fazla, üçte 1’ine yakın.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Millî gelir deme, doğru tanımla!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Öyle, evet.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Millî gelir deme, doğru tanımla!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Rakam bu işte, rakam bu yani resmî rakamlar bunlar yani lütfen Ali Bey…

Biraz önce  Başbakan Yardımcımız da rakamların bir kısmını verdi, en son 2011 yılı rakamları itibarıyla yaklaşık yine yüzde 3’ü bunun karşılıksız çıkıyor ama konjonktüre bağlı olarak değişiyor. Yani özellikle doğal olarak ekonomik bir aktivite bu, ekonomideki gelişmelere, sıkıntılara bağlı olarak bir saykıl iniyor, çıkıyor; yüzde 7’lere kadar çıktığı oldu, daha da fazla olabilir, inebilir yani şu anda bir iniş trendinde. Tabii, şimdi böyle bir fon oluşturulduğu zaman bu rakam yükselir, kesinlikle yükselir. Yani hangi rakam? Karşılıksız çıkan çek oranı rakamı yükselir. Neden? Çünkü keşide edilen çek rakamı çok artar çünkü bir tür kredidir aslında, yani insanların çok kolay ulaşabilecekleri, iş âleminin çok kolay…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Kredi karşılıksız olmayacak Sayın Başkan…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – İzin verirseniz.

…ulaşabileceği bir kredidir. Dolayısıyla bugün 300 milyar liralık hacim yani tabii kesin bir tahminde bulunamayız ama en az, bana göre, yüzde 50’den daha fazla artar, doğal olarak artar çünkü çok rahatlıkla garantisi de var, sigorta fonu var, eğer ödenmediği… Hem alıcı açısından yani çeki kabul eden açısından hem de keşide eden açısından bakıldığında son derece kolaylaşıyor, daha garanti bir mekanizma hâline geliyor ve istediği kadar sınırsız bir kredi imkânı sağlıyor. Ucuz da bir kredi imkânı. Neden? Karşılığında ipotek vermiyor ya da buna benzer herhangi bir mali külfete katlanmıyor.

Bunun anlamı şu: Bugün yüzde 3 olan oran en az yüzde 10’a çıkar, miktar  olarak  da  yükselir  yani  450 milyara çıkar, bugün 300 milyar liralık -katrilyon- işlem hacmi vadeli çek üzerinden 450 milyar liraya çıkar. Çok kaba bir hesapla… Tabii, bu fonun kaynakları olacak. Nereden olacak? Prim olacak yani bir yerden para gelecek. Eğer hazineden gelmez ise kesilecek yani bir fon oluşturulacak, diyelim her çek başına… Ya da hazineden karşıladığımızı hesap edelim, en az 45 milyar liralık yıllık para lazım, 45 katrilyon lira sadece bu iş için. 45 katrilyon liralık parayı, çok kaba bir hesapla -işletme maliyetleri, başka şeyler de olabilir- buraya kanalize etmeniz gerekiyor. Böyle bir öneri için bu paranın kaynağının bulunması gerekiyor. Vergi mükellefinin parasını oraya aktarma konusunda toplumun rızasının alınması gerekiyor. Bu çok önemli bir rakamdır yani bir örnek verildi: “İşsizlik Sigorta Fonu’na kesilen paralar.” Onun amacı bellidir, oranın sahibi bellidir, oranın hangi amaçlar için kullanılacağı bellidir, kanunların ötesinde yani kanunla değiştirebilirsiniz ancak kimden kesiliyorsa onun söz hakkı vardır o para üzerinde. Dolayısıyla, ben buradan 45 milyar lirayı…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Kanun çıkardık GAP’a aktardık. Parayı çok farklı yerlerde kullandık şimdiye kadar.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yatırıma gitti, yola gitti vesaire, neyse. Yani 45 milyar…

ALİM IŞIK (Kütahya) – İşte buraya da gider.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – O ikisi çok farklı yalnız. Yani o Fon’dan yatırıma aktarılan bir parayla, bu amaç için, ödenmeyen, karşılığı çıkmayan çeklerin finansmanı için kullanırsanız olmaz.

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sigorta sisteminin kendi finansmanını yaratma şansı var.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, seçim öncesi Güneydoğu’da sosyal destek için kullandık bunu yani. Yapmayın şimdi! Gerçekçi olmamız lazım.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - “Bankayı ortak edelim. Yüzde 33’üne, üçte 1’ine bankayı ortak edelim.” Peki, banka ne yapacak? Banka kendisine gelen bu maliyeti…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Orada kullanıyoruz da burada niye kullanmıyoruz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – İzin verin Hocam, izin verin.

Bu maliyeti ne yapacak? Yansıtacak, doğal olarak yansıtacak. Ekonominin kuralı bu arkadaşlar. Yani gerçekçi olmak durumundayız. Ne yapacak? Bütün işlemlerine, bankacılık işlemlerine, en başta bu işlem olmak üzere, yansıtacak.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Aciz vesikası alacak aciz vesikası.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Ya şunu yapacak: Eğer prim koyarsak, bakın, prim, yani sigorta primi olarak eğer bir yük gelirse o zaman banka şunu yapacak: Bir, çek vermeyi inanılmaz şekilde sınırlandıracak. Sorumluluğu var çünkü. Çek verirken eğer karşılıksız çıkarsa üçte 1’inin sorumluluğu kendisinde ve kendisi ödeyecek. Doğal olarak banka buna nasıl bir refleks ortaya koyacak böyle bir olay karşısında? Çok hassas davranacak. Ne yapacak? Çek vereceği insanları seçecek. Hatta çek verirken teminat arayacak, ipotek isteyecek. Bunun iki sonucu var: Bir, iş âlemine ilave, inanılmaz bir maliyet getirecek. İki, daha önemlisi, piyasada kullanılan çek miktarında çok ciddi bir azalma ortaya çıkacak. Peki, bu azalmadan kim zarar görecek? Küçük esnaf zarar görecek, yani mal alırken çek veren. Genellikle vadeli çek kullanımının yaygın olduğu yer küçük esnaftır, bunu biliyoruz. Neden? Çünkü büyük esnaf zaten teminat alıyor, başka birtakım güvenlik mekanizmalarını devreye koyuyor. Ama esnafa veriyor malı, çeki de keşide eden, düzenleyen esnaf. Böyle bir şey yaptığınız zaman banka bu nedenle, bu gerekçeyle piyasaya verdiği çek miktarını daralttığı zaman bundan ilk etkilenecek, ilk şoku yaşayacak olan kesim küçük esnaftır. Neden? Çek alamayacak. Çünkü banka kısıyor, banka çek vermek için teminat mektubu istiyor ya da ipotek istiyor, başka şeyler istiyor. Kaç kişi bu imkânı sağlayabilir? Olsa bile ilave maliyet geliyor.

Dolayısıyla, bakın, bu öneri nerelere kadar uzanıyor, ne kadar yan etkileri söz konusu. Yani finansmanı sağlasanız bile böyle prim, kesinti yoluyla, yani çek düzenleyenlerden üçte 1’i bankaya sorumluluğu, diğer üçte 2’si de çeki kullanan ya da çeki keşide eden insanlardan prim kesilmek suretiyle yapmaya kalkıştığınız zaman en az yüzde 10 prim keseceksiniz. Rakama bakın, yüzde 10’luk bir prim çünkü bu nakit kredi karşılığında doğrudan.

İkincisi de belki bugün 300 milyar lira olan işlem hacmini, ticaret hacmini, çek üzerinden yapılan ticaret hacmini yarı yarıya düşüreceksiniz. Hemen ekonomide çok ciddi bir kasılma meydana gelecek çünkü yaratılan kaydi paradır aslında yani bu yolla paranın üç önemli fonksiyonundan bir tanesi olan mübadele fonksiyonunu çek yoluyla gerçekleştiriyoruz, bir nevi kaydi para yaratıyoruz aslında. Ha, Türkiye’ye özgüdür, olur, ekonomide böyle bir denge oturmuş gidiyor, bir sakıncası yok yani onda herhangi bir problem yok. Dolayısıyla, gördüğünüz gibi ekonomiyi daraltıyor, küçük esnafı vuruyor, inanılmaz bir mali yük getiriyor… Dediğiniz olay, yani teorik olarak tamam, bunu yapalım edelim ama biraz detayına indiğiniz zaman, biraz hesap kitap yapmaya kalkıştığınız anda, tablonun nasıl değiştiğini ve hemen hemen hayata geçirilmesinin imkânsız olduğunu görüyorsunuz değerli arkadaşlar. O nedenle -konuşmamın başında söyledim- inanın olabilecek en optimum düzenleme budur. Bütün, hepsi değerlendirilmiştir, her şey. Yoksa, öyle bir şey olsa niye yapılmasın? Niye yapmayalım yani? Biz de sonuç itibarıyla… Elbette iki taraf mağdurdur. Bir taraftan ödeyemeyenler, işte hapse girenler, hapis tehdidiyle karşı karşıya kalanlar ama diğer taraftan da elinde çeki olup da, malını vermiş çeki olup tahsilde zorlanan ya da tahsil edemeyen insanlar da en az diğerleri kadar mağdurdur elbette.

Ha, ne yapmaya çalışıyoruz? Bir önergemiz geçti, biraz önce ifade edildi, tamam, tam çözüm değil ama bu psikolojiktir. Nasıl, paranın arkasındaki güç nedir? Para kâğıttır ama devlet desteği olduğu için, devletin kamu otoritesinin de desteği olduğu için kabul görüyor; bu da böyle. Psikolojik olarak, psikolojik faktörleri devreye koymaya çalışıyoruz.

İşte bir önergemiz daha olacak biraz sonra inşallah. Altı aylık zaman aşımını çekte üç yıla çıkarmaya çalışıyoruz, kıymetli evrak olarak daha uzun süre işlem ifa etmesini, icra etmesini amaçlıyoruz. Ha, bunların da yüzde 100 çözdüğünü söylemiyoruz, bakın, onu da söylüyoruz ama getirilen hiçbir öneri bugüne kadar -biraz önceki burada tartıştığımız öneriler de dâhil olmak üzere- kesinlikle sorunu çözmüyor, tam tersine daha da ağırlaştırır ve bugüne kadar vadeli çekin ekonomiye yaptığı katkıyı, işlem hacmini, işte küçük esnaf için ucuz ve teminat istenmeyen bir kredi mekanizması olma yolunu tamamen kapatacaktır. Dolayısıyla, bütün bunları, arkasını önünü hesap ederek yapmamız gerekiyor değerli arkadaşlar. Ama şunu söyleyelim, bakın, şimdi inşallah bu mekanizma devreye girdikten sonra -yani risk santralizasyonu giriyor zaten devreye- orada sistem, çek düzenleme konusunda ve bunları zamanında ödeme konusunda kredibilitesi eksik olan, bu konuda yeteri kadar hassasiyeti olmayanları -şu veya bu nedenle, zorunluluk da olabilir bu- piyasadan ayıklama yöntemiyle onu çözmeye çalışıyoruz. Bu, doğru bir yöntem. Belki bugünden yarına sonuç vermeyebilir ama orta ve uzun vadede kesinlikle sorunu çözecektir.

Nasıl çözecektir? Diyelim, üç yıl sonra, dört yıl sonra, bu süre içerisinde karşılıksız çek verip ödemeyenler sisteme “sakıncalı kişi” olarak girecektir, kredibilitesi bu anlamda -tırnak içerisinde, sade buna özgü olarak kredibilitesi- “zayıf kişi” olarak girecektir ve bu kişiye çek yasağı gelecektir.

Ayrıca, daha sonra ödese bile ve yasaktan kurtulsa bile –ödediği zaman çünkü yasaktan kurtuluyor- yine çek…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Yok, vermedik bugüne kadar, tamam.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Peki, tamam Sayın Başkanım.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Yani verebilirim de o kuralı bozmayalım diyoruz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Peki, tamam Sayın Başkan.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Kendi koyduğun kural.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Tamam, peki.

Teşekkür ederim.

Şahıslar adına… Sayın Canikli, şahıslar adına…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Sayın Başkan, eğer yoksa ben bir beş dakika konuşmak istiyorum.

BAŞKAN – Hayır, var, sayıyorum ben. Belki yer değiştirmek ister arkadaşlarıyla Sayın Canikli, diye dedim.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Hayır, şahıslar adına var da eğer o arkadaş devrederse sözlü olarak, ben kabul ederim.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Eğer devrederlerse benim bir önerim olacak, eğer müsaade ederlerse bir önerim olacak.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Birkaç cümlem vardı Sayın Başkan, izin verirseniz onları o yolla tamamlayalım.

BAŞKAN – İki dakika var zaten.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Kuralı bozmayalım.

BAŞKAN - Hayır, zaten iki dakika süre var. Tamamlamanız için öyle alabilirsiniz.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Tamam.

Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Buyurun.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Birkaç yıl sonra ne olacak? Bu şekilde hassasiyeti olmayan arkadaşlar, kişiler piyasadan çıkacak, piyasadan çekilecek. Her geçen gün sistem uygulandıkça piyasada daha, bu konuda, çek düzenleme ve ödeme konusunda hassasiyet içerisinde olan ve o konuda kaydı daha düzgün olan -bu noktada yoksa iyi-kötü anlamında değerlendirmiyorum bunları- insanlar piyasada kalacak ve dolayısıyla bu oran daha da düşecek göreceksiniz. Ha, bugünden yarına olacak demiyorum. Sıkıntımız, geçiş dönemindeki bir sıkıntıdır. Onu da işte bu psikolojik faktörlerle atlatmaya çalışıyoruz. Yoksa hapis cezasının sürdürülmesine yönelik olarak -çünkü bu tür talepler de var- kaldıramazsınız. Esasında, baktığınız zaman şunu söylüyor bazı arkadaşlarımız yani ellerinde çek olanlar: “Ben bu çeki alıp malı verirken arkasındaki hapis cezasına güvenerek verdim, malımı ve çeki aldım. Dolayısıyla, siz şimdi oyunun kuralını oyunun ortasında değiştiriyorsunuz. Bunu yapmayın.” Haklı, baktığımızda gerçekten haklı. Dedim ya, zor bir konu gerçekten ama diğer taraftan da 600 bin dosya, en az 100 bin kişi hapis tehdidiyle karşı karşıya kalmış.

İşin bir başka boyutu da şu: Bu fiil, yani şu andaki uygulamada hapis cezasını gerektiren fiillerin önemli bir bölümü de kasıtlı olmaksızın yani kaçırmak amacıyla, ödememek amacıyla ortaya çıkan fiiller değil. Büyük çoğunluğu da ticari hayatın gerekleri çerçevesinde ortaya çıkan, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan, bazen de konjonktürel olarak yine yani sıkıntıların… Mesela, bakın, 2009 yılında global kriz nedeniyle bizim ihracatımızda yüzde 22 civarında bir azalma meydana geldi. Hiç kimsenin bir kabahati yok. Avrupa’daki sıkıntı bize de yansıdı, oradaki insanlar daha az Türk malı almaya başladılar, dolayısıyla sıkıntı yaşandı. İhracatçılarımız, nakit girişlerinde yüzde 22 azalınca ne yaptılar? Çeklerini ödeyemez hâle geldiler, hiçbir kabahatleri yok. Tamamen ticari hayatın doğal şeyi. Yani “mağduriyet” derken, burada, bunu kastediyoruz aslında. Yoksa, kendisi bilerek, isteyerek dolandırmak amacıyla yapıyorsa, o zaten genel hükümler çerçevesinde dolandırıcılık fiilidir, suçudur ve zaten biraz önce kabul edilen önergeyle de ona dikkat çekiyoruz. Hem yargıçları… Sistemin tümüne dikkat çekiyoruz. Ha, yani o olmasa da zaten o yapılır ama bir hassasiyeti ortaya koymak, bu konudaki iradeyi yansıtmak adına…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Canikli, bir saniye.

Sayın Hatibin üç dakikalık süresi var ama bizim zamanımız doldu o üç dakika…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Tamam gerek yok, sözümü tamamlıyorum. 

BAŞKAN – Yani oylama yapmak zorundayız ya, üç dakika uzatacaktım.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.

Yani İç Tüzük’ü yerine getirmek amaçlıydı.

Sözlü soru önergeleri ile -alınan karar gereğince- kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri görüşmek için 31 Ocak 2012 Salı günü, saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

 

Kapanma Saati: 20.02