DÖNEM: 24

 

                                                    CİLT: 11                    YASAMA YILI: 2

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

 

51’inci Birleşim

12 Ocak 2012 Perşembe

 

 

 

(TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bu Tutanak Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

   I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI

1.- İzmir Milletvekili Erdal Aksünger’in, Türkiye’de bilişim sektörünün yaşadığı sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Muğla Milletvekili Mehmet Erdoğan’ın, Muğla ilinde yoğun yağışların yol açtığı sel felaketinde zarar gören vatandaşların mağduriyetlerinin giderilmesine ilişkin gündem dışı konuşması ve  Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı

3.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz’ün, Bursa ilinde iklimsel nedenlerden ortaya çıkan zeytindeki zarar ve üreticisinin içinde bulunduğu sıkıntılara ilişkin gündem dışı konuşması

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, Hükûmetin zeytine kilo başına destekleme vermesi konusuna ilişkin açıklaması

2.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un ileri sürmüş olduğu görüşlerden farklı görüşleri atfetmesi nedeniyle  açıklaması

3.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, narenciye üreticilerinin sorunlarının araştırılması konusunda bir komisyon kurulmasının uygun olacağına ilişkin açıklaması

4.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Başkanlık Divanındaki Kâtip Üyelerin yoklama yapılması sırasında Başkana yardımcı olmaları gerektiğine ilişkin açıklaması

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 milletvekilinin, sel felaketlerinin araştırılması ve sel riski taşıyan alanların belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/100)

2.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 milletvekilinin, başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü olmak üzere bazı şüpheli ölüm olaylarının ve faili meçhul cinayetlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/101)

3.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekili Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, JİTEM ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan faili meçhul cinayetlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/102)

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

 

1.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve arkadaşları tarafından, şeker pancarı tarımı ve pancar üreticilerinin içinde bulunduğu olumsuz durumun incelenmesi ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla verilen Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12/1/2012 Perşembe günkü birleşimde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi

2.- Narenciye üreticilerinin piyasada oluşan fiyat dalgalanmalarından korunması ve narenciye ihracatında ülkemizin potansiyelinin değerlendirilmesi ile ilgili sorunların tespiti ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilen Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin, 12/1/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi

3.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve arkadaşları tarafından, hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sorunları ile hapishanelerde yaşamlarını yitiren kişilerin olup olmadığının saptanması hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12/1/2012 Perşembe günkü birleşimde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

VIII.- SÖYLEVLER

1.- Kırgızistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in, Genel Kurula hitaben konuşması

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişik-likler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/440) (S. Sayısı: 32)

2.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/152) (S. Sayısı: 112)

3.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Ticari ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştiril-mesine İlişkin Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/451) (S. Sayısı: 48)

4.- Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti Arasında Terörle Mücadele Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/379) (S. Sayısı: 3)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Güvenlik İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğu-na Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/381) (S. Sayısı: 4)

6.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/412) (S. Sayısı: 5)

7.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/429) (S. Sayısı: 8)

X.- OYLAMALAR

1.- 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin oylaması

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Ticari ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştirilmesine İlişkin Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

3.-  Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Güvenlik İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu’nun, uzman yardımcılığı mülakat sınavlarına ve bu sınavlara yapılan itirazlara ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1154) (Ek  cevap)

2.- Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün, genel sağlık sigortası kapsamında alınan muayene ve ilaç ücretlerine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1593)

3.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez teşkilatı birimlerinin hizmet binalarına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı  (7/1594)

4.- Adana Milletvekili Ali Halaman’ın, emekliliğe hak kazananların yaş sınırı nedeniyle yaşadığı mağduriyete ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı  (7/1595)

5.- Manisa Milletvekili Erkan Akçay’ın, hayvan kaçakçılığı ve kaçak et miktarına,

Karkas et ve canlı hayvan ithaline,

Türkiye Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli kapsamında yapılan prim ödemelerine,

- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, gıdaların ve gıda kontrol laboratuvarlarının  denetimine, 

- Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün, Erbaa’daki fındık üreticilerinin fındık desteği kapsamına alınmasına,

- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, tarım alanlarının sulanabilmesine yönelik çalışmalara, 

- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, hayvancılığa verilen desteğin artırılması ile et ve canlı hayvan ithaline,

- Ankara Milletvekili Mustafa Erdem’in, Angora tavşanı üretimine,

- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez teşkilatı birimlerinin hizmet binalarına,

İlişkin soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/1612), (7/1613), (7/1614), (7/1615), (7/1616), (7/1617), (7/1618), (7/1619), (7/1620)

6.- Eskişehir  Milletvekili Ruhsar Demirel’in, Eskişehir ve bazı ilçelerinde asbestin yol açtığı hastalıklara ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın cevabı (7/1669)

7.- Ankara Milletvekili Zühal Topcu’nun, Başbakanlık ve Başbakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlarda çalışan özürlü personel sayısına,

Başbakanlıkta ve Başbakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlarda özürlü personel istihdamına,

İlişkin Başbakandan soruları ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı  (7/1558), (7/1718)

8.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, canlı hayvan ve et ithalatının durdurulmasına,

- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, hayvancılık sektörüne ve hayvan ithalatına,

İlişkin soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/1733), (7/1734)

9.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, KİT’lerde çalışan kamu personelinin yıllık izin kullanımına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1815)

10.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, KPDS puanının geçerlilik süresinin değiştirilmesine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1816)

11.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, YÖK tarafından belirlenen teknik eğitim programlarının yeniden düzenlenmesine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1818)

12.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Bakanlık merkez teşkilatı araçları ve lojmanlarının giderlerine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı   (7/1820)

13.- Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in, eczacıların ve hastaların, ilaç fiyatlarındaki iskonto oranının farklı uygulanmasından kaynaklanan mağduriyetine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1821)

14.- Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker’in, eczacıların ve hastaların ilaç fiyatlarındaki iskonto oranının farklı uygulanmasından kaynaklanan mağduriyetine ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1904)

15.- Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün, çalışmaya başlayan emeklilerin yeniden emekli olduklarında maaşlarının düştüğü iddiasına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/1925)

16.- Bursa Milletvekili Turhan Tayan’ın, zeytin üreticilerinin desteklen-mesine,

- Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen’in, usulsüz bir işlem yapıldığı iddiasına,

- Denizli Milletvekili Adnan Keskin’in, pamuk üreticilerinin sorunlarına,

- Niğde Milletvekili Doğan Şafak’ın, Niğde Patates Araştırma Enstitüsü ile ilgili bazı iddialara ve patates ihracatını artırmaya yönelik çalışmalara,

- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, hastalık tehlikesi taşıyan ithal hayvanlara,

İlişkin  soruları ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı  (7/1938), (7/1939),  (7/1940),  (7/1941), (7/1942)

17.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, 4/C statüsünde çalışan personelin özlük haklarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı   (7/1989)

18.- Adana Milletvekili Ali Demirçalı’nın, SGK’ya aktarılan bütçeye ve denetimine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/2016)

19.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Bakanlığın başta İstanbul’da olmak üzere ülke genelinde olası bir deprem için aldığı önlemlere ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/2017)

20.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, SGK çalışanlarının sorunlarına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/2020)

21.- İstanbul Milletvekili Sedef Küçük’ün, kamuda ve özel sektörde cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik çalışmalara ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/2026)

22.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, İzmir-Karabağlar Polis Karakolunda bir kadına şiddet uygulanmasına ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın cevabı (7/2083)

23.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu’nun, Bakanlığın başta İstanbul’da olmak üzere ülke genelinde olası bir deprem için aldığı önlemlere ilişkin sorusu ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın cevabı (7/2095)

24.- Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün, 2011 yılı dokuz aylık inşaat sektörü istihdam endeksine ilişkin sorusu ve Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’ın cevabı (7/2126)

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 

TBMM Genel Kurulu saat 13.03’te açılarak dört oturum yaptı.

 

Mardin Milletvekili Abdurrahim Akdağ, Beyaz Baston Körler Haftası’na,

Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü, Van’da meydana gelen deprem sonrası Mersin’de dinlenme tesislerine yerleştirilen depremzedelerin sorunlarına,

İzmir Milletvekili Aytun Çıray, birlikte yaşama ruhunun tahrip edilmesine,

İlişkin gündem dışı birer konuşma yaptılar.

 

Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın Başbakana ve grubuna,

İzmir Milletvekili Aytun Çıray, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın şahsına,

İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ile Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın partisine,

Sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.

 

Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın Irak devletinin bölge sorumlusuna hakarette bulunduğu iddiasıyla bir açıklamada bulundu.

 

Bartın Milletvekili Muhammet Rıza Yalçınkaya ve 21 milletvekilinin, tutuklu gazetecilerin sorunlarının (10/97),

İstanbul Milletvekili Durmuşali Torlak ve 24 milletvekilinin, denizcilik sektörünün sorunlarının (10/98),

Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan ve 19 milletvekilinin, Antalya’nın Serik ve Aksu ilçelerinde yaşanan sel felaketinin nedenlerinin ve sonuçlarının (10/99),

Araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin, sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminin, “Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler” kısmında yer alan (Yerel basın ve yayın kuruluşlarının sorunları hakkında); (10/46) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin görüşmesinin, Genel Kurulun 11/1/2012 Çarşamba günkü (Bugün) birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak ülkemizi ziyaret edecek olan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in, 12 Ocak 2012 Perşembe günkü birleşimde Genel Kurula hitaben bir konuşma yapma isteği kabul edildi.

 

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuna ait olup boş bulunan:

Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliğine Konya Milletvekili Mustafa Baloğlu,

Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu üyeliğine İstanbul Milletvekili Mehmet Domaç,

Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu üyeliğine Bayburt Milletvekili Bünyamin Özbek,

Seçildiler.

 

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının;

1’inci sırasında yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun (1/440) (S. Sayısı: 32) görüşmeleri komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.

 

2’nci sırasında yer alan ve görüşmelerine devam olunan, Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun (2/152) (S. Sayısı: 112) çerçeve 2’nci maddesi üzerindeki görüşmeler tamamlanarak kabul edildi, 3’üncü madde üzerinde bir süre görüşüldü.

 

Muş Milletvekili Sırrı Sakık, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in şahsına sataşması nedeniyle bir konuşma yaptı.

 

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Barış ve Demokrasi Partisi Grubuna yönelik sözlerinde kastı aşmış olduğu düşüncesiyle, Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Şükran Güldal Mumcu’nun talebi üzerine, bir açıklamada bulundu.

 

12 Ocak 2012 Perşembe günü alınan karar gereğince saat 13.00’te toplanmak üzere birleşime 20.00’de son verildi.

 

                                                    Şükran Güldal MUMCU

                                                             Başkan Vekili

 

             Fatih ŞAHİN                                                                  Muhammet Bilal MACİT

                  Ankara                                                                                    İstanbul

                Kâtip Üye                                                                                Kâtip Üye
II.- GELEN KÂĞITLAR

No: 63

12 Ocak 2012 Perşembe

Teklifler

1.- Sakarya Milletvekili Engin Özkoç ve 37 Milletvekilinin; 4634 Sayılı Şeker Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/247) (Tarım, Orman ve Köyişleri; Adalet ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2011)

2.- Aydın Milletvekili Bülent Tezcan'ın; 2090 Sayılı Tabii Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/248) (Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2011)

3.- Hatay Milletvekili Adnan Şefik Çirkin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/249) (İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

4.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek'in; 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinden Sonra Çalışmadan Alıkonulan, Kapatılan ve Münfesih Sayılan Mesleki Dernek ve Kuruluşların Yeniden Açılması ve Hazineye Devredilen Taşınmazlarının İadesi Hakkında Kanun Teklifi (2/250) (Plan ve Bütçe ile İçişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 06/12/2011)

5.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık'ın; Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/251) (İçişleri Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2011)

6.- Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Yalova Milletvekili Muharrem İnce'nin; 5102 Sayılı Yükseköğrenim Öğrencilerine Burs, Kredi Verilmesine İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/252) (Plan ve Bütçe ile Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2011)

7.- İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu'nun; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/253) (İnsan Haklarını İnceleme ile Adalet Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 19/12/2011)

8.- Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu'nun; Hatay İline Bağlı Olarak Payas Adıyla Yeni Bir İlçe Kurulmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/254) (Plan ve Bütçe ile İçişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 23/12/2011)

9.- Antalya Milletvekili Yusuf Ziya İrbeç'in; Memur ve Emeklilerinin Maaş Gösterge Dereceleriyle, Şehit, Gazi, Yaşlılık ve Malullük Aylığı Alanların Aylıklarıyla Aile, Doğum ve Ölüm Yardım Ödeneklerinin Artırılmasına Dair Kanun Teklifi (2/255) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler; İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

10.- İstanbul Milletvekili Osman Oktay Ekşi'nin; Türk Ceza Kanununun 216; 219; 299; 300; 301; 341'inci Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Yasa Teklifi (2/256) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

11.- İstanbul Milletvekili Osman Oktay Ekşi'nin; Türk Ceza Yasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Yasa Teklifi (2/257) (İnsan Haklarını İnceleme ile Adalet Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

12.- İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak ve Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ile 20 Milletvekilinin; Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/258) (İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/01/2012)

13.- Ağrı Milletvekili Halil Aksoy'un; 1136 Sayılı Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/259) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 04/01/2012)

Sözlü Soru Önergeleri

1.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, esnaf ve sanatkârların istihdam ettiği kişilerin sosyal güvenlik primlerinin Devlet tarafından karşılanmasına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından sözlü soru önergesi (6/759) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

2.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 2011 yılında yapmış olduğu araştırmalara ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından sözlü soru önergesi (6/760) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

3.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, esnaf ve sanatkârlara sıfır faizle kredi kullandırılmasına ilişkin Başbakan Yardımcısından (Ali Babacan) sözlü soru önergesi (6/761) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

4.- Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu’nun, TMO’nun açıkladığı buğday alım fiyatlarına ilişkin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanından sözlü soru önergesi (6/762) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

Yazılı Soru Önergeleri

1.- Manisa Milletvekili Hasan Ören’in, ÖSYM tarafından yapılan yerleştirmelere ve hatalara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2408) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

2.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, Diyanet İşleri Başkanlığının personel ihtiyacına ve kurum personelinin başka kurumlara atanmasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2409) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

3.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, ABD Başkan Yardımcısı ve Savunma Bakanının Türkiye ziyaretlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2410) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

4.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, FATİH Projesi kapsamında orta öğretim okullarına bilgi teknoloji malzemelerinin satın alınması ihalesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2411) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

5.- Adıyaman Milletvekili Salih Fırat’ın, özel hastanelere bütçeden ayrılan payın ve hastalardan alınan katkı payının artmasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2412) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

6.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Şırnak-Uludere’de 35 kişinin hayatını kaybettiği olaya ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2413) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

7.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın, bazı kamu kurumlarının eleman alırken KPSS şartı aramamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2414) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

8.- Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu’nun, İskenderun Limanı açıklarında batan Ulla gemisinin yol açtığı çevre sorunlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2415) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

9.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, bir köşe yazarının bazı iddialarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2416) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

10.- Adıyaman Milletvekili Salih Fırat’ın, deprem sonrasında Van’da yaşanan sorunlara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2417) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

11.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Şırnak Uludere’de sivillerin ölümüyle sonuçlanan olayla ilgili iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2418) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

12.- Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker’in, Kilis’te Suriyeli mülteciler için bir kamp kurulacağı iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2419) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

13.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, koğuşların elektrik bedelinin mahkumlardan tahsil edilmesine ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2420) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

14.- Bingöl Milletvekili İdris Baluken’in, cezaevi koşullarına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2421) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

15.- İstanbul Milletvekili Abdullah Levent Tüzel’in, açlıktan bayılan bir ilköğretim okulu öğrencisi ile ilgili bir habere ve Sosyal Dayanışma Fonundan yapılan yardımlara ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2422) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

16.- İstanbul Milletvekili Faik Tunay’ın, çocukların sorunları ve çocuk haklarına ilişkin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2423) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

17.- İstanbul Milletvekili Faik Tunay’ın, özelleşen kurumlarda çalışan personele nakil hakkı verilmesine ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2424) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

18.- İstanbul Milletvekili Faik Tunay’ın, iş kazalarının önlenmesine ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2425) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

19.- İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, Alanya’nın bazı belde ve köylerindeki kadastro çalışmaları ile ilgili iddialara ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2426) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

20.- İstanbul Milletvekili Faik Tunay’ın, Marmara Denizi’nin kirliliğine ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2427) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

21.- Aydın Milletvekili Bülent Tezcan’ın, Van depremiyle ilgili bir açıklamasına ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2428) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

22.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, Mudanya’da tapuları iptal edilen vatandaşların mağduriyetine ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2429) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

23.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Ulusal Bor Araştırma Enstitüsünde yapılan atamalara ve Enstitünün bütçesine ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2430) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

24.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Ulusal Bor Araştırma Enstitüsünün desteklediği projelere, personeline ve gelirlerine ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2431) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

25.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Ulusal Bor Araştırma Enstitüsünün desteklediği projelere ve enstitü personelinin mali ve sosyal haklarına ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2432) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

26.- Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın, ithalatına izin verilen GDO’lu ürünlere ilişkin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2433) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

27.- Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın, Ankara’nın tarımsal göstergelerine ilişkin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2434) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

28.- Aydın Milletvekili Bülent Tezcan’ın, ithalatına izin verilen GDO’lu mısır çeşitlerine ilişkin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2435) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

29.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, zeytin üreticilerinin sorunlarına ilişkin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2436) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

30.- Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, Uşak’ta aşırı yağışlar nedeniyle ürünleri zarar gören nohut üreticilerine ilişkin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2437) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

31.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, kontör dolandırıcılığının engellenmesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2438) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

32.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, hakkında mahkumiyet kararı verilen bir belde belediye başkanının görevden alınmamasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2439) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

33.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, bir Azerbaycan vatandaşının sınır dışı edilmesiyle ilgili bazı iddialara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2440) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

34.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, İstanbul’da yaşanan terör saldırısına ve yabancılara silah satışına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2441) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

35.- Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun, Hatay’a yapılan kamu yatırımlarına ilişkin Kalkınma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2442) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/12/2011)

36.- İstanbul Milletvekili Durmuşali Torlak’ın, İstanbul’da planlanan ve başlatılan kamu yatırımlarına ilişkin Kalkınma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2443) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

37.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, Mudanya’daki bir ilköğretim okulunun kapasitesinin artırılmasına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2444) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

38.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün Yazarlar Okulda Projesi kapsamında tavsiye edilen bazı kitaplara ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2445) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

39.- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, Karadeniz Ereğlisi’ndeki bir meslek lisesinde bulunan Atatürk Köşesinin tahrip edilmesiyle ilgili iddialara ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2446) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

40.- İstanbul Milletvekili Durmuşali Torlak’ın, İstanbul’da mevcut ve yapılması planlanan onkoloji hastanelerine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2447) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

41.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, ilaç temini konusunda yaşanan sorunların giderilmesine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2448) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

42.- Kastamonu Milletvekili Emin Çınar’ın, Kastamonu Doğu Çevre Yolu’na ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/2449) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

43.- Kastamonu Milletvekili Emin Çınar’ın, Kastamonu-Tosya kara yoluna ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/2450) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

44.- Kocaeli Milletvekili Mehmet Hilal Kaplan’ın, Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi nedeniyle Köseköy-Gebze demiryolu hattının ulaşıma kapatılmasının doğuracağı sorunlara ilişkin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanından yazılı soru önergesi (7/2451) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

45.- Ankara Milletvekili Sinan Aydın Aygün’ün, dış ticaret istatistiklerinde ithalatla ilgili bazı verilerin gizliliğine ilişkin Ekonomi Bakanından yazılı soru önergesi (7/2452) (Başkanlığa geliş tarihi: 29/12/2011)

46.- Adana Milletvekili Muharrem Varlı’nın, gümrük muayene memurlarının gümrük denetmeni kadrolarına geçirilmelerine ilişkin Gümrük ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/2453) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

47.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, F-35 savaş uçağı projesine ilişkin Milli Savunma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2454) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

48.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüklerinde yaşanan sorunlara ilişkin Başbakan Yardımcısından (Beşir Atalay) yazılı soru önergesi (7/2455) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

49.- İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun, Alanya’nın bazı belde ve köylerindeki kadastro çalışmaları ile ilgili iddialara ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2456) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

50.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Mut Barajı HES Projesine ilişkin Orman ve Su İşleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2457) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/01/2012)

Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 Milletvekilinin, sel felaketlerinin araştırılması ve sel riski taşıyan alanların belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/100) (Başkanlığa geliş tarihi: 13/10/2011)

2.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 Milletvekilinin, başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü olmak üzere bazı şüpheli ölüm olaylarının ve faili meçhul cinayetlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/101) (Başkanlığa geliş tarihi: 13/10/2011)

3.- BDP Grubu adına Grup Başkanvekili Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, JİTEM ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan faili meçhul cinayetlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi. (10/102) (Başkanlığa geliş tarihi: 13/10/2011)

12 Ocak 2012 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 13.04

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 51’inci Birleşimini açıyorum.

III.- YOKLAMA

BAŞKAN - Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Türkiye’de bilişim sektörünün yaşadığı sorunlar hakkında söz isteyen İzmir Milletvekili Erdal Aksünger’e aittir.

Buyurunuz Sayın Aksünger. (CHP sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- İzmir Milletvekili Erdal Aksünger’in, Türkiye’de bilişim sektörünün yaşadığı sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

ERDAL AKSÜNGER (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'de bilişim sektörünün sorunlarıyla ilgili gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Bilişimle ilgili, değerli arkadaşlar, çok önemli bir konuyu dile getirmek istiyorum. Türkiye'de 1999’da başlayan ve 2001’de adı değişen Pardus Projesi’yle ilgili size bir iki tane konuda çok ciddi bilgiler vereceğim, tehditleriyle ilgili konuları size anlatmaya çalışacağım.

Dünyada “özgür yazılım” diye çok önemli bir konu vardır ki bu, ülkelerin millî işletim sistemlerini filan ortaya çıkaran bir konudur. Bu 1999 yılında da ülkemizde çok ciddi olarak ele alınmıştır, 2001’de de “millî işletim sistemi Pardus” diye bir sistem ortaya getirilmek üzere TÜBİTAK’ta ciddi bir çalışma başlatılmıştır. Ama bu arada neler olmuştur, bu Pardus TÜBİTAK’ta ne hâle gelmiştir onları anlatacağım size.

TÜBİTAK 2001 yılında bununla ilgili, özel sektörde 20-25 tane arkadaşı devlet bünyesine alarak millî işletim sistemimizle ilgili konuda bir adım atmıştır. 2009’a gelindiğinde bu konu çok ciddi bir şekilde dünyadaki tehditlerle birlikte bizim de yapmamız gereken konuları ortaya döktüğü hâlde mevcut iktidar tarafından millî bir politikaya dökülememiş bir hâlde şu anda rafa kaldırılmak üzere bir kenara itilmiştir. Bu yapı, 2001’de başladığında dünyada gelişen en büyük, en ciddi yükselen on işletim sisteminden birisiydi, gerçekten çok değerli bir konuydu. Belki de dünyada indirilen işletim siteleri arasında ilk 10’a girmişti ama 2005’e geldiğimizde bu iş unutulmaya başlandı ve konu şu anda rafa kaldırılma aşamasında duruyor. TÜBİTAK’ta da bu arkadaşların çoğu tasfiye edilmiş durumdadır.

Nedir Pardus? Bugün, ülkemiz Amerikan, İngiliz ve İrlanda, İsrail yazılımlarının elinde şu anda tehdit hâlinde durmaktadır. Pardus o gün devreye sokulduğunda ülkenin kamu kurumlarında, askerî kurumlarında, maliyesinde, millî eğitiminde kullanılmak üzere devreye sokulmuştu. Ama neden başarısız olduğunu hiç kimse “Ya bu niye başarısız oldu?” diye gündeme getirmedi.

Çok basit bir şey anlatacağım size. Millî Eğitim Bakanlığının dört yıl önce bütün okullarda uygulanmak üzere çıkardığı bir proje vardı. Bütün okulları dijital platforma taşımak istiyordu. İhale sürecinden hemen önce, çok yakından tanıdığınız Microsoft’un dünya Başkanı Bill Gates apar topar Türkiye’ye geldi ve çok acil bir şekilde Başbakanımızla görüştü. Bu görüşmeden sonra millî eğitim projesinde yine Amerikan yazılımları kullanılmaya başlanıldı. İşte o günden sonra Pardus tamamen rafa kaldırılmak zorunda kalındı.

Peki, neden başarısız oldu bu hikâye? Neden bu uluslararası yazılımlar ülkemizde böyle ciddi bir şekilde yer bulabiliyor?

Bunun iki tane nedeni var: Ya ciddi bir baskı altında birilerine dayatılıyor ya da birileri bu işten nemalanıyor.

Bir Microsoft programıyla ilgili üniversitelere geldiğinde, bir bireysel kullanıcıya, ev kullanıcısına 100 dolara bir programı satıyorsa, üniversite ve okullarımıza ya bedava veriyor ya da 3 dolardan satmaya çalışıyor bunları. Nedir bunun nedeni? Çocukları hangi programa alıştırırsanız, ondan sonraki gerçek hayata bununla birlikte devam etme modunu yaratmaya çalışıyorlar. Bu ciddi bir tehdittir. Ülkenin güvenliği tamamen bu yazılımlarla birlikte Amerikan şirketlerine teslim edilmiş durumdadır.

Değerli arkadaşlar, çok önemli bir konu. Bizim ulusal güvenliğimizden bahsediyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz özgün yazılımları kullanmaya çalışıyor ama bu, devlet politikası olmadığı sürece bu işi başarmamız mümkün değildir. Birinci gündem maddemiz yapmak zorundayız. Bunu lütfen hepiniz ciddiye alın, bu çok önemli bir konudur. Türkiye’de bugün kullandığınız bütün bilgisayarların, kullandığınız bütün dijital her türlü veriyi bir yere gönderen cihazların hepsi Amerikan yazılımları veya İsrail yazılımlarıyla birlikte bir yerlerde kopya edilir vaziyettedir, bunu unutmayın.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aksünger.

ERDAL AKSÜNGER (Devamla) – Sayın Başkan, hepinize çok teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Gündem dışı ikinci söz Muğla ilinde yoğun yağışların yol açtığı sel felaketleri hakkında söz isteyen Muğla Milletvekili Mehmet Erdoğan’a aittir. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Erdoğan.

2.- Muğla Milletvekili Mehmet Erdoğan’ın, Muğla ilinde yoğun yağışların yol açtığı sel felaketinde zarar gören vatandaşların mağduriyetlerinin giderilmesine ilişkin gündem dışı konuşması ve  Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Muğla ili ve ilçelerinde 7 Ocak 2012 Cumartesi gününden bu yana devam eden fırtına, aşırı yağış ve seller neticesinde oluşan hasarlarla ilgili gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle son günlerde başta Muğla, Antalya ve Denizli’de olmak üzere devam eden fırtına, aşırı yağışlar ve seller dolayısıyla zarar gören bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum, Yüce Mevla’mdan ülkemizi ve milletimizi her türlü felaketten korumasını niyaz ediyorum. Ayrıca, bu felaket sırasında özverili bir şekilde çalışan bütün kamu görevlilerine ve belediyelerimize şükranlarımı arz ediyorum, kendilerinin başarılı çalışmalarının devamını diliyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 7 Ocaktan bu yana devam eden fırtına ve yağışlar sonucunda başta Köyceğiz ilçemiz olmak üzere Ula ve Bodrum ilçemizde de ciddi zararlar oluşmuştur. Köyceğiz ilçesinde Kargıcak Deresi’nin taşması sonucu ilçe merkezi, Balcılar, Hamitköy, Döğüşbelen, Çandır köylerimiz ile Toparlar Beldesi’ndeki üreticilerimiz, vatandaşlarımız ciddi zararlar görmüştür. Binlerce dönüm narenciye ve nar bahçesi ile birçok sera sular altında kalmıştır. Ula ilçesi Kıyra, Kavakçalı, Arıcılar, Yeşilova, Sarayyanı ve Turgut köylerindeki meyve bahçeleri ve ekili alanlar ciddi zararlar görmüştür. Fethiye ilçemizin Çaltıözü ve diğer bazı köylerinde meydana gelen su baskınları sonucu seralarda önemli hasar meydana gelmiştir.

Bölgemizdeki zarar gören arazilerin önemli bir kısmı tarım sigortası kapsamı dışındadır. Çünkü, bu afetten zarar gören bölgedeki tarım arazilerinin önemli bir kısmı 2/B arazileridir. 2/B meselesi çözülmediği için bu bölgedeki tarım arazileri tarım sigortası kapsamına alınamamaktadır. Çiftçilerimiz bu arazilerini ecrimisil ödeyerek kullanmaktalar. Dolayısıyla, vatandaşlarımız bu felaketten çok daha fazla etkilenmektedir. Bu yıl bu felaket sebebiyle ürününden para kazanamayacak olan bu üreticilerimiz, hem ecrimisillerini ödeyecekler hem kredi borçlarını ödeyecekler. Bu çiftçilerimizin ecrimisil ve kredi borçlarının faizsiz olarak ertelenmesi zaruret gerektirmektedir. Belediyelerimizin uğramış olduğu zararların da en kısa zamanda karşılanması, bölgede yaşayan vatandaşlarımızın belediye hizmetlerini daha sağlıklı almasını sağlayacaktır.

Bundan sonra böyle bir felaketten bölgemizin daha az zarar görmesi için Kargıcak Çayı başta olmak üzere tehlike arz eden derelerin ve çayların ıslah edilmesi önem arz etmektedir. Ayrıca, Köyceğiz’de yaşanan felaketin gelecekte Dalaman ilçemizde de yaşanmaması için Tersakan Deresi’nin yarım bırakılan ıslah çalışmalarının acilen tamamlanması gerekmektedir.

Yine, bölgemizde zarar gören yolların da bir an önce eski hâline getirilmesi önemlidir. Ancak alelacele yapılan yol ve köprülerin bir yağışta bu kadar büyük hasar görmesi de Hükûmetinizce yol ve köprüler yapılırken gerekli itinanın gösterilmediğinin açık işaretidir. Özellikle Namnam Çayı üzerindeki bölünmüş yol için yeni yapılan köprünün bağlantılarının zarar görmüş olması düşündürücüdür. Her şeyin 2002 yılından sonra yapıldığını dile getirir gibi açıklamalarda bulunan iktidarın bu örnekte olduğu gibi 2002 yılından önceki köprü olmasaydı Namnam Çay’ından geçişi sağlaması mümkün olmayacaktı. Bunu da bu vesileyle hatırlatmak isterim.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi Muğla ili en uzun kıyı şeridine sahip olan ilimizdir. Kıyılarımızda yeni yapılan marinaların ve barınakların çoğu özel sektör tarafından yapılmakta, bundan da küçük balıkçılar ve küçük tekne sahipleri yararlanamamaktadır. Bu konuda da devlet tarafından yeni barınaklar, limanlar yapılması önem arz etmektedir.

Yine, Türkiye’de üretilen çam balının yüzde 90’dan fazlası Muğla ilinde üretilmektedir. Muğlalı arıcılarımız ülkemizdeki gezginci arıcılığın en az yarısını gerçekleştirmektedir. Bu son yağışlarda ilimiz genelinde on binden fazla arılı kovan zarar görmüştür. Geçimini arıcılıktan sağlayan üreticilerimizin de mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesi önem arz etmektedir. Doğal afetlerden zarar gören vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin giderilmesi konusunda bir kanun çıkartılarak her afet için ayrı ayrı düzenleme yapılmaya gerek kalmaması önemli bir konudur.

Bu vesileyle bütün hemşehrilerimize tekrar en içten dileklerimle geçmiş olsun diyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Erdoğan.

Hükûmet adına Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Eroğlu.

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; MHP Muğla Milletvekili Sayın Mehmet Erdoğan’ın, Muğla’da yaşanan yoğun yağışların yol açtığı sel felaketleri konulu gündem dışı konuşmasına cevap vermek üzere huzurunuzdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Şimdi, efendim, öncelikle şunu bir belirteyim: Hakikaten Muğla’da, Edirne’de, Antalya’da bildiğiniz üzere cuma gününden, akşamdan başlayan, cumartesi ve pazar günü yoğun şekilde devam eden yağışlar neticesinde sıkıntı yaşadık ama tabii, ben oradaki bu bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum. Sevindirici yanı şu: Özellikle can kaybı olmadı. İnşallah, Cenabıallah’tan  bir daha böyle birtakım afetlerden ülkemizi, milletimizi korumasını dileyerek sözlerime başlıyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, öncelikle şunu belirteyim: Biz cuma günü -burada da kayıtlar var- 6 Ocak Cuma günü saat 16.36’da, bölgedeki bütün kaymakamlıklara, valiliklere, kurum ve kuruluşlara, cumartesi sabahtan itibaren başlayarak büyük bir fırtına ve yoğun, kesif bir yağış olacağını ifade etmiştik. Gereken tedbirler alındı esasen. Tabii ki bazen felaketin boyutu büyük olunca insanlar bir noktada aciz kalıyor. Ama ben şurada şunu ifade etmek istiyorum: Hakikaten o kadar büyük yağış oldu ki mesela Sayın Vekilimizin ifade ettiği Köyceğiz’de metrekareye kırk sekiz saat içinde 201,6 milimetre, yani 201,6 kilogram/metrekare bir yağış oldu. Bakın, Türkiye’deki ortalama yağışın 643 milimetre olduğunu dikkate alırsak, demek ki neredeyse Türkiye’deki yağışın üçte 1’i kırk sekiz saatte yağmış oluyor. Hakikaten büyük bir sıkıntı yaşadık ancak ben şunu ifade edeyim: Tabii böyle yağışlarda gerek ben ve gerekse Bakanlığımın mensupları, diğer kamu kurum ve kuruluşları sıkı takip ediyoruz. Hatta ben pazar günü bizzat konuya muttali oldum ve neticede Sayın Muğla Valisini de arayarak DSİ’ye gerekli talimatları verdik ve kısa zamanda, zaten Valimiz de biliyor, bütün ekipler oradaydı ve gerekli çalışmalar yapıldı. Tabii ki bu arada, hakikaten, sayın milletvekillerimizin de ifade ettiği gibi, bazı narenciye bahçeleri, tarım arazileri ve arıcıların kaybı var, bunu da biliyoruz. Zaten Vali tarafından gerekli zarar ziyan tespitleri de yapılıyor ancak arıcılarla ilgili şunu ifade edeyim: Biz, arıcılık konusunda Bakanlık olarak tam destek veriyoruz. Hatta, bildiğiniz üzere, arıcılar daha önce ormanlara dahi sokulmazken ben, yaklaşık on altı sayfalık bir genelgeyle arıcılara Orman ve Su İşleri Bakanlığı olarak tam destek verdim. Bazı mevsimlerde onlar başka yere gitmek istiyorlar. Hatta, biz, onlar rahatça arıcılıkla ilgili işlerini yürütsünler diye, 101 adet bal ormanı kurduk yani arıcıların önünü açtık. Tabii ki onların zararları neyse onlara bakacağız, gerekli tedbirler alınacaktır ama ben şunu ifade edeyim: Özellikle oradaki, Aydın’daki ve Edirne’deki taşkınların önlenmesinde… Bilhassa Muğla’da, biliyorsunuz, Mayıs ayında açtığımız Akköprü Barajı gerçekten çok büyük fayda sağlamıştır çünkü Dalaman Çayı’nın kapasitesi ancak 400-500 metreküp/saniyeyi geçecek kapasitede. Bildiğiniz gibi, eğer bu baraj yapılmamış olsaydı ki tamamen barajda suyu tuttuk, kontrollü şekilde su verdik, böylece Dalaman civarındaki, hatta havaalanı, Dalaman Çayı etrafındaki yerleşim alanları tamamen su altında kalacaktı, çok büyük zarar olacaktı. Dolayısıyla, hakikaten, bu Dalaman’daki Akköprü Barajı -ki Türkiye'nin 6’ncı büyük barajıdır, Ege Bölgesi’nin en büyük barajıdır- bu felaketi önlemiştir. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Biliyorsunuz, bunu Dalaman için yaptık, gerçekten faydalı oldu. Sadece bu barajın gövde yüksekliği temelden 162,5 metre yükseklikte, rezervuar hacmi dediğimiz su biriktirme kapasitesi 384 milyon metreküp. Bu gerçekten felaketi büyük ölçüde önledi. Sadece orada mı bakın, şu anda bizim, Sayın Başbakanımızın uğurlu elleriyle açtığımız Çine Adnan Menderes Barajı da -10/10/2010 tarihinde açmıştık- o da özellikle Aydın Ovası, Koçarlı, Bağarası ve Söke Ovası’ndaki büyük felaketi önlemiştir çünkü yağan yağışları tamamen Çine Adnan Menderes Barajı’nda tuttuk. Bunu da özellikle belirtmek istiyorum.

Bunun dışında, keza daha önce yapanlara özellikle teşekkür ediyoruz, geçmişte 1958 yılında yapılan Kemer Barajı da gerçekten felaketi önlemiştir. Bunu burada özellikle vurgulamak istiyorum.

Yalnız, bu konuda neler yapıyoruz?

Sayın Vekilim, tabii ki eksik kalan birtakım dere ıslahları varsa elbette bunları yapacağız ama ben şunu gururla ifade ediyorum: Hükûmetimiz döneminde, Muğla’ya hakikaten muhteşem yatırımlar yapıldı, siz de biliyorsunuz. Misal olarak sadece Bakanlığımızdan, sekiz buçuk yıl zarfında Muğla için, sadece bizim Bakanlığımız, 865 milyon TL’lik yatırım yapmış. Bakın, Bayır Barajı’nı biz bitirdik, Eşen sulaması, Akgedik Barajı, bunlar tamamen bitti, işte, Dalaman Akköprü Barajı. Bodrum Yarımadası’nda su yoktu, Bodrum Yarımadası’na su vermek için arıtma tesisleri, isale hatları, depolar, terfi merkezleri, bunların tamamı yapıldı, hatta açılışı yapıldı. Ayrıca, Eşen Çayı’ndaki yan derelerin dere ıslahları keza, Muğla Köyceğiz Toparlar taşkın koruma, Fethiye Göcek yerleşimleri taşkın koruma işleri, Fethiye’de Karadere, Karaköy ve Kumluova arazileri yan dereleri taşkın koruma dere ıslahları, Köyceğiz’de Çandır köyü Değirmen Deresi taşkın koruma, Marmaris’te Turgut köyü arazileri Değirmen Deresi taşkın koruma işleri tamamen tamamlandı. Bunun dışında, Fethiye’de Söğütlüdere, Marmaris ilçe merkezi Akçay Deresi ve Eşen Çayı yan dereleri ıslahları tamamlandı. Şu anda devam eden birtakım faaliyetler var, bunları -özetle- hızla bitireceğiz. Akgedik Barajı sulaması proje yapımı devam ediyor. Ayrıca, Derince Barajı’nın temelini atmıştık biliyorsunuz, inşallah onu da çok kısa zamanda tamamlayacağız.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Sayın Bakan, üreticilerin mağduriyetleri ne olacak?

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Devamla) – Yani netice olarak ben şunu ifade etmek istiyorum: Burada sizin söylediğiniz derelerin notunu aldım, eksik kalan derelerin de tamamı ıslah edilecektir. Zaten talimat verdim. DSİ ekipleri tamamen oradaydı. Hatta yaklaşık olarak 200 kişi ve çok sayıda araç gereçle -sayısını da söyleyebilirim- bütün ekipler oradaydı taşkından itibaren, kontrol altına aldılar.

İnşallah bir daha böyle felaketler yaşanmaz ama bu konuda da özellikle belediyelere çok önemli görevler düşmektedir çünkü belediyeler dere yataklarını işgal etmekte çoğu kere, yanlış birtakım menfezler ve birtakım geçitler vermektedir. Dolayısıyla belediyelerimizi de buradan özellikle ikaz ediyorum: Bu konuda, dere yataklarının kapatılması, daraltılması yasaktır, Başbakanımızın da kesin talimatı ve genelgesi var.

Hepimiz özellikle bu taşkınlara karşı hazırlıklı olmalıyız çünkü küresel iklim değişikliği sebebiyle yağışlardaki rejim tamamen değişti. Geçmişte düzenli bir yağış varken belli aylarda, bakıyoruz, kırk sekiz saatte, Giresun’da olduğu gibi, Artvin’de, Edirne’de, Marmaris’te olduğu gibi kısa sürede büyük yağışlar, büyük sel baskınları olabilmekte. Dolayısıyla bu konuda gerekli tedbirlerin alınması şarttır.

Sadece dere ıslahları yetmiyor. Bu konuda, derede birtakım biriktirme yapıları, barajlar, göletler, ayrıca erozyon kontrolü için ağaçlandırma çalışmaları, mera ıslahları, bunu topluca ele alıyoruz. Bu konuda da zaten biz her yılbaşında mutlaka bir değerlendirme yapıyoruz. İnşallah sizlerin de talep ettiği Muğla’yla ilgili dere ıslahlarını bizzat yakından takip edeceğim.  Cenabıallah bir daha böyle afetler bizlere göstermesin.

Ben bu duygularla hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eroğlu.

Gündem dışı üçüncü  söz, Bursa ilinde iklimsel nedenlerden ortaya çıkan zeytindeki zarar ve üreticisinin içinde bulunduğu sıkıntılar hakkında söz isteyen Bursa Milletvekili İlhan Demiröz’e aittir. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Demiröz.

3.- Bursa Milletvekili İlhan Demiröz’ün, Bursa ilinde iklimsel nedenlerden ortaya çıkan zeytindeki zarar ve üreticisinin içinde bulunduğu sıkıntılara ilişkin gündem dışı konuşması

İLHAN DEMİRÖZ (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri ve televizyon başında bizleri izleyen vatandaşlarımızı saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Barışın, bereketin, sağlığın ve ölümsüzlüğün simgesi kutsal ağaç zeytin altı  bin yıldır insanlığın hizmetinde. Dünyanın dar bir bölgesinde yetişmektedir. Ülkemiz zeytinin yetişebildiği şanslı ülkelerden birisidir. Zeytincilik Türkiye’de yaklaşık 500 bin ailenin geçim kaynağı, işlenen tarım arazilerinin yüzde 3,5’unu oluşturan bir sektördür. Zeytin üretimi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sağlıklı beslenmede, istihdam sağlanmasında ve diğer sanayi  kollarına pazar yaratımında yüksek katma değeriyle önem arz etmektedir. Doğrudan ve dolaylı olarak 10 milyon kişinin geçimini sağlamada tarımsal ve sosyoekonomik yönden önemlidir.

Değerli milletvekilleri, Bursa’ya gelmek istiyorum. Bursa’mızda 10 milyonun üzerinde zeytin ağacı bulunmaktadır. Türkiye’de dikili 10 zeytin ağacından 1’isi Bursa’dadır. Bursa’da zeytin üretim rekoltesi 2011, 2012 yıllarında 160 bin ton civarında gerçekleşmiştir ancak Bursa’da zeytin üreticisi zor durumdadır. Rekoltenin yüksek olması sevindirici ancak bu yıl zeytin hasadı gecikmiştir. Bursa’da Kasım 2011’de gece ve gündüz ısı farklarından kaynaklanan ısı değişimi ve tepelerdeki kar yağışı zeytinde kalite ve kilo kaybına neden olmuştu. Bu kalite ve kilo kaybı ilçe tarım müdürlüklerince de tespit edilmiştir. Bursa’da yüzde 70 kalite kaybı, yüzde 30 kilo kaybı gerçekleşmiştir.

Değerli arkadaşlar, bu nedenle, Marmarabirlik’in açıklamış olduğu başfiyattan hareketle 1 kilogram sofralık zeytin satış fiyatı 2,10 TL’dir. Orhangazi Ziraat Odamızın çalışmaları ışığı altında 1 kilogram zeytin üretim maliyeti 2,58 TL’dir. Mazotta yapılan artışın yüzde 42, taban gübresinde yüzde 85 zam olduğunu dikkate alırsak, Bursa’mızdaki zeytin üreticilerimizin zor durumda olduğunu anlamış oluruz.

Seslenmek istediğim, dikkatini çekmek istediğim kurum Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Sayın Bakan ve Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı ve üyeleriyle yaptığımız görüşmeler ışığı altında seslenmek istiyorum: Sayın Bakan, sofralık zeytine prim desteği verecek misiniz? 23’üncü Dönem milletvekillerinin araştırma önergesi neticesinde hazırladığı araştırma komisyonu raporunda önerdiği sofralık zeytine destek verilmesini uygulamamaya kararlı mısınız? Zeytinyağına verilen desteği sofralık zeytinden neden esirgiyorsunuz?

İki: Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı “Biz havza bazında destek veriyoruz.” diyeceklerse, Bursa’nın da içinde bulunduğu Güney Marmara havzasında zeytin desteklenmeyecekse ne desteklenecek? Bu bölgede buğday ve pamuğun desteklenmesinin anlamının ne olduğunu bilmek istiyoruz.

Üç: Geçici çözüm olarak afet kapsamına alarak, sofralık zeytinini kaybeden ve yağlığa veren zeytin üreticisinin zarar ve ziyanlarını ödemeyi düşünmez misiniz?

2010 yılında çiçek dönemindeki olan zarar karşılığı ödemelerin tümünü bugünkü tarih itibarıyla yapmamanıza rağmen afet kapsamına almanız, inanın, üreticiyi sevindirecektir.

Zeytin üreticilerinin uğradığı mağduriyeti göz önüne alarak Ziraat Bankası, Halk Bankası ve tarım kredi kooperatiflerine olan borçların ertelenme çalışmalarını başlattığınızı ifade etmenize rağmen hâlâ kesin bir sonuç alınmamıştır. Üreticiler hızla geçen süreçle ilgili kesin neticeyi bekliyorlar.

Hava koşullarına bağlı olarak oluşacak don, kalite ve kilo kaybının tarım sigortaları kapsamına alınması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Sayın Bakan, 2006 yılında yasalaşan Tarım Kanunu’na göre 2007-2011 yılları arasında çiftçiye 20 milyar TL borcunuz var, Bursa zeytin üreticisine bu borcunuzdan karşılamanız mümkün değil mi?

Saygılarımla, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Demiröz.

Sayın Bulut…

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkanım, yerimden bir soru soracağım Sayın Bakana.

BAŞKAN – Buyurunuz.

V.- AÇIKLAMALAR

1.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, Hükûmetin zeytine kilo başına destekleme vermesi konusuna ilişkin açıklaması

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Efendim, konu zeytin iken zeytin üreticisi Balıkesir bölgesinde de hayli çoğunlukta. Hükûmet ayçiçeğine destekleme vermekte, zeytinde ise zeytinyağına destekleme vermektedir. Desteklemeyi zeytine kilo başına vermesi konusunda bir çalışması olur mu Sayın Bakanlığının?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bulut.

Gündeme geçiyoruz sayın milletvekilleri.

Başkanlığa Genel Kurula sunuşları vardır.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, okutuyorum:

VI.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 milletvekilinin, sel felaketlerinin araştırılması ve sel riski taşıyan alanların belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/100)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye'de meydana gelen sel felaketlerinin etkilerini minimize etmek, yaşanan kayıp ve ölümlerin önüne geçmek amacıyla sel riski taşıyan alanların saptanması ve yerleşim alanlarıyla ekonomik faaliyet alanlarının buna göre seçilmesi için gerekli inceleme ve araştırmaların yapılması hususunda Anayasa'nın 98 inci ve İç Tüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını saygılarımızla arz ederiz. 13.10.2011

Gerekçe:

Türkiye'de çok sık görülen doğal felaketlerin başında sel olayları gelmektedir. Önemli can ve mal kaybına neden olan ve değişik nedenlerle oluşan sel, Türkiye'nin hızla değişen ve gelişen sosyal, ekonomik yapısı içinde daha da etkili olmakta, büyük ekonomik kayıpların ve acıların yaşandığı bir afete dönüşmektedir.

Türkiye'de görülen doğal afetler içinde sel, depremden sonra en büyük can ve mal kayıplarının görüldüğü olaydır. Her yıl bu afetten kaynaklanan ekonomik kaybın 160 trilyon Türk Lirası civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Son olarak birkaç gün önce Antalya'da görülen sel felaketinde, 6 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, birçok köprü, yol ve ev büyük hasarlara uğramıştır. Meteoroloji Bölgesel Tahmin Merkezi yetkililerinden edinilen bilgiye göre, 24 saatte metrekareye düşen yağış miktarı 300 kilogramı bulmuş, rüzgarın saatteki hızı ise zaman zaman 80 kilometreye kadar ulaşmıştır. Bu da ne kadar vahim bir olayla karşı karşıya kaldığımızı açıkça göstermektedir.

Sel felaketini önleme ve kaza zararlarından korunma çalışmalarına baktığımızda, meydana gelen ölümlerin yanında ekonomik kayıplar açısından da olumlu bir tablo çizmek mümkün değildir. Türkiye'nin hızlı ve çarpık bir biçimde artan nüfusunu da göz önüne alacak olursak sel felaketlerinden kaçışımızın olmadığını açıkça görebiliriz. Çünkü, hızlı nüfus artışı, sağlıksız kentleşmeyi de beraberinde getirmektedir, bu yerleşim alanlarında yeni yollar açılmakta, kurulan işletmelerle arazi yapısı değişmekte, ormanlar ve meralar tahrip edilmektedir. Böylelikle felakete davetiye çıkarılmaktadır.

Türkiye'de arazi kullanımı yönünden bakıldığında, ilk çağlardan günümüze kadar, başta ormanlar olmak üzere, doğal bitki örtüsünün büyük bir bölümü yok edilmiştir. Bitki örtüsü tahrip edilen alanlarda, eğim ve erozyon nedeniyle tarım yapılamaz hale geldiğinden, bitki yönünden de fakirleşen yamaçlar, sel oluşumunu hızlandıran bir etken haline gelmiştir.

Sel felaketlerinden dolayı oluşabilecek olası can ve mal kayıplarının önüne geçmek için Türkiye'nin ayrıntılı bir şekilde sel haritasının çıkarılması, sel ihtimalinin yüksek olduğu bölgelerin tespit edilmesi ve gerekli önlemlerin alınması için Meclis Araştırma Komisyonu kurulması gerekmektedir.

1)  Sırrı Sakık                           (Muş)

2)  Pervin Buldan                     (Iğdır)

3)  Hasip Kaplan                      (Şırnak)

4)  Halil Aksoy                        (Ağrı)

5)  Murat Bozlak                      (Adana)

6)  Ayla Akat Ata                     (Batman)

7)  İdris Baluken                      (Bingöl)

8)  Hüsamettin Zenderlioğlu     (Bitlis)

9)  Emine Ayna                        (Diyarbakır)

10) Nursel Aydoğan                (Diyarbakır)

11) Altan Tan                           (Diyarbakır)

12) Adil Kurt                           (Hakkâri)

13) Esat Canan                         (Hakkâri)

14) Sırrı Süreyya Önder           (İstanbul)

15) Sebahat Tuncel                   (İstanbul)

16) Mülkiye Birtane                 (Kars)

17) Erol Dora                           (Mardin)

18) Ertuğrul Kürkcü                 (Mersin)

19) Demir Çelik                       (Muş)

20) İbrahim Binici                    (Şanlıurfa)

21) Nazmi Gür                         (Van)

22) Özdal Üçer                         (Van)

2.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık ve 21 milletvekilinin, başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü olmak üzere bazı şüpheli ölüm olaylarının ve faili meçhul cinayetlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/101)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Kürt sorununun çözümü konusunda önemli girişimlerde bulunan 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın yanı sıra Eski Maliye Bakanı dönemin İstanbul Milletvekili Adnan Kahveci ve eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in kuşkulu ölümü ve peş peşe yaşanan bu ölümler arasındaki bağlantının bütün yönleriyle araştırılıp, aydınlatılması amacıyla Anayasa'nın 98'inci, TBMM İçtüzüğünün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz. 13.10.2011

Gerekçe:

1993 yılı hafızalarımızda kara bir yıl olarak kalmaya devam etmektedir. Kürt sorununun çözülmeye çalışıldığı ve başta dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın bu konudaki çabalarının filizlenmeye başladığı bu dönemde adına şüpheli ölümler diyebileceğimiz üç olay gerçekleşmiştir. Şüpheli ölümler zincirinin ilk halkası 17 Ocak 1993 yılında gerçekleşmiş, dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetmiştir. Birkaç gün sonra, dönemin İstanbul Milletvekili Adnan Kahveci de eşi ve çocuklarıyla 5 Şubat 1993 yılında geçirmiş oldukları bir trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdir. Ölümlere son olarak dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 17 Nisan 1993 yılında aniden kalbinden rahatsızlanarak hayatını kaybetmesi eklenmiştir.

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal Kürt sorununun çözümü konusunda önemli girişimlerde bulunmuş, 1992 yılında Başdanışmanı Kaya Toperi ve Başyaveri Albay Arslan Güner'i bu hususta bir rapor hazırlatarak, bu raporu MGK gündemine getirmiştir. Sorunla yüzleşilmesi gerektiğini ve askerî yöntemlerle sorunun üstesinden gelinemeyeceğini belirtmiştir. Aynı dönemde Adnan Kahveci ve Eşref Bitlis tarafından 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a iki ayrı rapor daha sunulmuş, Kahveci'nin raporunda; "Kürt sorunu artık siyasal yaşamı kilitleyen kriz hâline dönüşmüştür. Krizden çıkabilmek için Kürt Kimliği ve dili hızla kabul edilip siyasal alanda temsil olanağı sağlanmalıdır" demiştir. Bitlis ise raporunda çatışmalardan rant elde eden 28 devlet görevlisinin ismini bildirmiş ve bu isimlerin kademeli olarak bölgeden uzaklaştırıldığını beyan etmiştir. Bunun üzerine Özal, Kahveci Ve Bitlis'ten yeni bir ortak rapor hazırlamalarını istemiştir. 1992 Aralık ayında her ikisi buluşmuş ve yeni bir rapor hazırlamaya başlamışlardır. Raporda Adnan Kahveci, işin siyasi ve ekonomik yönü, Eşref Bitlis ise güvenlik boyutu üzerinde çalışılması, kültürel ve sosyal yönü üzerinde de Turgut Özal'a danışılması ve raporun 3-5 ay içerisinde bitirilmesi kararı alınmıştır. Fakat raporun tamamlanmasına ömürleri yetmemiş, 2 ay içerisinde ilk önce Eşref Bitlis, daha sonra Adnan Kahveci şüpheli sayılabilecek bir şekilde hayatlarını kaybetmişlerdir. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'da hayatını kaybedince rapor devlet arşivlerinde yer almamıştır.

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ailesinin beyanlarına göre, bütün ısrarlara rağmen otopsi yapılmamış, ABD'ye gönderilen saç telinde yapılan incelemede zehirlendiğine ilişkin bulgulara rastlanmış, saç ve kan örneklerinin incelenmesi için Hacettepe Hastanesine başvuru yapılmış, hastanenin bir hemşirenin kan örneklerinin bulunduğu tüpü düşürerek kırdığı söylenerek geçiştirilmiştir. Tüm anlatılanlar doğrultusunda tıpkı iki kaza gibi merhum Turgut Özal'ın ölümünde de büyük şüpheler olduğu aşikârdır. Kürt sorununda yaşanan bu çatışmalı süreçte meydana gelen bu şüpheli ölümler aydınlatılması gereken olgular olarak Türkiye'nin önünde durmaktadır. Adına suikast de diyebileceğimiz bu olayların araştırılması ve aydınlatılması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasının gerekliliğine inanmaktayız.

1- Sırrı Sakık                             (Muş)

2- Pervin Buldan                       (Iğdır)

3- Hasip Kaplan                        (Şırnak)

4- Murat Bozlak                        (Adana)

5- Halil Aksoy                           (Ağrı)

6- Ayla Akat Ata                       (Batman)

7- İdris Baluken                         (Bingöl)

8- Hüsamettin Zenderlioğlu       (Bitlis)

9- Emine Ayna                          (Diyarbakır)

10- Nursel Aydoğan                  (Diyarbakır)

11- Altan Tan                            (Diyarbakır)

12- Adil Kurt                             (Hakkâri)

13- Esat Canan                          (Hakkâri)

14- Sırrı Süreyya Önder            (İstanbul)

15- Sebahat Tuncel                    (İstanbul)

16- Mülkiye Birtane                  (Kars)

17- Erol Dora                            (Mardin)

18- Ertuğrul Kürkcü                  (Mersin)

19- Demir Çelik                         (Muş)

20- İbrahim Binici                     (Şanlıurfa)

21- Nazmi Gür                          (Van)

22- Özdal Üçer                          (Van)

3.- BDP Grubu adına Grup Başkan Vekili Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, JİTEM ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan faili meçhul cinayetlerin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/102)

                                                                                                                    13/10/2011

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

JİTEM ve Doğu/Güneydoğu bölgesinde yaşanan faili meçhul cinayetler/kayıplar konusunda, politikaların ve uygulamaların araştırılması; bu konuda gerekli çalışmaların yapılması için Anayasa’nın 98'nci, İçtüzük'ün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması için gereğini arz ve talep ederiz.

                                                                                                                  Hasip Kaplan

                                                                                                             Grup Başkan Vekili

Gerekçe:

Susurluk raporunda belirtildiği üzere, özel timlerin sevk ve idaresini koordine etmek için Jandarma içinde JİTEM diye, adlandırılan bir grubun faaliyete geçirildiği görülmüştür. Mahalli jandarmanın da bilgisi dışında, OHAL zamanında bölgede önemli etkili çalışmalar yapmıştır.

Silopi ilçesinde görev yapan Binbaşı A. Cem Ersever tarafından kurulan, bünyesinde yer alan asker ve sivil kişiler, korucular, itirafçılar, ajanlarca birçok yasadışı faaliyeti gözlenen JİTEM'in varlığı inkar edilse de, kaldırıldığı, tasfiye edildiği, personelinin başka birimlere dağıtıldığı söylense de halen varlığını ve etkisini sürdürdüğü görülmektedir.

Bu kesimlerin kırsal alanda yetkili, etkili ve serbestçe hareket edebilmeleri, giderek görev dışına çıkmaları ve içlerinde suç işleyenlerin hoşgörü ile karşılanmaları ve korunmaları karşısında, faaliyetlerinin araştırma konusu yapılması zarureti ortaya çıkmaktadır.

Bu uygulamaların bir sonucu olarak çatışmalı sürecin tırmanmasından dolayı Kürt sorunu çözülememiş, aksine sorun daha da ağırlaşmıştır. Geçen zaman diliminde Türkiye'nin milyarlarca lira ekonomik kaybına ve 40 bin insanın ölümüne sebep olmuştur.

Geriye dönüşü mümkün olmayan insan kayıpları binlerce ailenin yüreğini dağlamış, ocakları söndürmüştür. Bu kayıpların en acılı olanı da faili meçhul bir şekilde işlenen cinayetlerde öldürülen kişilerin cesetlerinin dahi ailelerine verilmemesidir.

1990 yılından beri işlenen siyasi cinayetlerin failleri ya bulunmamış veya yargılanmamıştır. Belirli dönemlerde cinayetlere karışanların verdiği ifadelerde adı geçen sorumlular hakkında ise adil yargılama gerçekleştirilmemiş, Susurluk davası ile başlayan yargılama süreci sonuçlandırılamamıştır. Açılan pek çok dava ya "takipsizlik", ya da "zaman aşımı”yla sonuçlanmıştır. Söz konusu kimi kayıplar hakkında AHİM'e yapılan başvurular sonucu; tanık ve bulgu araştırmalı yargılamalar yapılmış Türkiye birçok davada "yaşam hakkı ihlali" nedeniyle mahkûm edilmiştir.

Susurluk, Şemdinli olayları ile başlatılan soruşturma süreci Ergenekon soruşturması ile yeni bir boyut kazanmıştır. Tüm bu soruşturma süreçlerinde yargılanan kişilerin söz konusu faili meçhul cinayetlerden de sorumlu oldukları konusunda itirafçıların önemli beyanları olmuş, savcılıklarca yapılan araştırmalar sonucu da doğrulanmıştır.

Silopi ilçe idari sınırları içinde yer alan BOTAŞ tesislerinde JİTEM adlı yapı tarafından 1990'lı yıllarda öldürülen pek çok kişinin asitle yakıldıktan sonra gömüldüğü beyan edilmiştir. Beyanlarda; "...JİTEMCİ'lerin kullandığı mekânlar buralardı, net adres olarak, Habur sınır kapısına giderken Mardin'in eski ilçesi Cizre'den sınıra yakın yerde solda karşına bir tesis çıkar, askerler koruyordur. "Orayı kazarsan çok ceset çıkar" denmektedir.

Nitekim anılan yer ile ilgili gerek JİTEM kurucusu Ahmet Cem Ersever, gerekse yine o dönemde bölgede faili meçhul cinayetlere karışan itirafçı, Abdulkadir Aygan'ın ifadelerinde aynı şekilde BOTAŞ tesisleri adres olarak gösterilmiştir.

25 Ocak 2001 tarihinde HADEP Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış ile yardımcısı Ebubekir Deniz, jandarma tarafından gözaltına alınmış, kaybettirilmiş, dava AİHM'e yansımış ve Türkiye mahkûm olmuştur.

Bilindiği üzere bölgede 1990'lı yıllarda binlerce faili meçhul cinayet işlenmiş, yapılan araştırma ve soruşturmalar neticesinde faili meçhul cinayetlere kurban giden çoğu insanın cesedine ulaşılmıştır. Ancak bu cinayetler aydınlatılmadığı gibi başlatılan soruşturmalar da her nedense derinleştirilememiştir. Şırnak Barosu 01.12.2008 tarihinde Silopi Cumhuriyet Savcılığı'na başvurarak iddiaların araştırılmasını istemiştir.

JİTEM'in varlığı uygulamaları, yaşanan faili meçhul cinayetler, daha sonra kendi mensuplarının infazına kadar yaşanan sır ölümler, ortada kamu yararından çok, kamu zararının olduğunu göstermektedir. Bu nedenle meclis araştırma komisyonu kurularak, araştırma yapılması hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti olmanın zorunlu bir gereğidir.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler, gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım:

VII.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve arkadaşları tarafından, şeker pancarı tarımı ve pancar üreticilerinin içinde bulunduğu olumsuz durumun incelenmesi ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla verilen Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12/1/2012 Perşembe günkü birleşimde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi

                                                                                                                      12.01.2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu'nun 12.01.2012 Perşembe günü (Bugün) yaptığı toplantısında, siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisini, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurul'un onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                              Pervin Buldan

                                                                                                                      Iğdır

                                                                                                           Grup Başkanvekili

Öneri:

25 Ekim 2011 tarihinde, Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve arkadaşları tarafından (115 sıra nolu), Şeker Pancarı tarımı ve pancar üreticilerinin içinde bulunduğu olumsuz durumun incelenmesi ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla, Meclis Araştırma Önergesinin, Genel Kurul'un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12.01.2012 Perşembe günlü birleşiminde sunuşlarda okunması ve görüşmelerin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehine Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, sabah Şeker-İş Sendikasının bu konuda düzenlediği sempozyumdaydık, bütün parti temsilcileri de oradaydı, iktidar partisi dâhil. Ve Türkiye’de şu an, tartışılan, şeker fabrikalarının durumu, pancar üreticisinin durumu, yine, tarım iş gücü açısından doğacak sıkıntılar, işçilerin durumu, özelleştirme sonrası ve en önemlisi de özelleştirilecek olan şeker fabrikalarından 31 tanesinden 25 tanesinin kapatılacak olması; 25 fabrika ve bunların hepsi kâr eden durumda olan fabrikalar. En son, Çarşamba, Çorum, Kastamonu, Kırşehir, Turhal ve Yozgat fabrikaları da 11 Eylülde satışa çıkarılmıştı biliyorsunuz. Yine, kâr oranlarına baktığınız zaman, 3-4 milyar civarında bir bilançoyu görüyoruz.

Burada, üniversitelerimizin, akademilerimizin yaptığı çalışmalar var. Şeker konusunda, özellikle ülkemizde nişasta bazlı şekerin durumu, “NBŞ” olarak kısaca adlandırılan nişasta bazlı şekerin payının yüzde 15’e çıkarılması bir vahamet olayıdır -tek kelimeyle- çünkü Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama yüzde 2 civarındadır, yüzde 2 civarında. Örneğin, Fransa’da yüzde yarım, Almanya’da yüzde 1’in altında. Yine, biliyorsunuz genetiği değiştirilmiş organizmalı, GDO’lu mısırdan elde edilen nişasta bazlı şeker söz konusu özellikle. Bunun yanında, bir de “yüksek yoğunluklu tatlandırıcı” dediğimiz olay var, bu da yabancı şirketlerin iştahını kabartan çok önemli bir konu olarak önümüze çıkıyor ve en önemlisi de baktığımız zaman bütün bu verilere, eğer ülkemizde tarım endüstrisini düşünüyorsak, ülkemizde pancar üreticisinin durumunu düşünüyorsak, işçilerimizin geleceğini düşünüyorsak bu kâr eden kuruluşların özelleştirilerek 25’inin, 25 fabrikanın kapatılmasının coğrafyasına bir bakmakta yarar var. Van depreminin vurduğu Erciş’te şeker fabrikasını kapatmak zulümdür arkadaşlar. Erciş’teki şeker fabrikası da, hemen yanı başında Muş, Ağrı, Erzincan, Erzurum yine Karadeniz’e doğru geldiğimiz zaman, iç kesimlerde özellikle Kastamonu, yine iç kesimlerde Kırşehir, Elâzığ, Malatya, Turhal, Yozgat, Çorum, Çarşamba genellikle iş gücünün, işsizliğin çok olduğu yerler buralar, tarıma dayalı bir ekonominin olduğu yerler buralar ve doğu bölgesi, 4’üncü teşvik bölgesi olarak gösterilse de yüzde 50’sinden fazlasının yeşil kartlı olduğu yöreler buralar ve daha önce tütün fabrikaları, Tekel özelleştirmesi nedeniyle kapatılmış, sonra süt endüstrisi kurumları kapatılmış, özelleştirilmiş, arkasından et ve balık kurumları kapatılmış, şimdi de bu şeker fabrikalarının kapatılması gündeme geliyor. Bu öyle yabana atılacak bir konu değil. Bugün sempozyumda dikkat ettim, sendikacılar, Türk-İş’ten olsun, oraya gelen akademisyenler, oraya gelen bütün uzmanlar bu felakete dikkat çekiyorlardı ve bunun tartışmaları konuşuluyor. Bu şeker fabrikalarının 25’ini kapatmak sadece ülke ekonomisine, tarım endüstrisine vurulmuş bir darbe olmayacak. Çünkü pancarın zaten kotayla önünü kesiyorsunuz, üreticiyi mağdur ediyordunuz. Şimdi de bunları kapatarak Trakya’daki Alpullu fabrikasından tutun da Eskişehir fabrikalarına kadar, Malatya’ya kadar, bütün bu alanlardaki binlerce nakliyeci ailesini, pancar üreticisini perişan edeceksiniz.

Bu arada şunu ifade edeyim: Erciş, Muş, Van kesiminde bu yıl çok yoğun bir kış geçmesi nedeniyle pancar üreticisi ürününü topraktan alamadı, yani ürün toprakta kaldı. Bütün bunun üzerine, bu tür durumlarda zaten hükûmetlerin görevleri de bunlar konusunda önlem almaktır.

Şimdi, IMF’nin Türkiye ekonomisine müdahale ettiği 2000 yılında verilen niyet mektubuna bakıyoruz, diyor ki: “Özelleştirme gündemine Türkşeker’i, şeker fabrikalarını alın.” Hâlâ IMF’nin talimatları uygulanıyor bu ülkede. Hani IMF’ye borcumuz bitmişti, artık IMF buraya buyruk vermiyordu, Türkiye’yi yönetmiyordu? Bakın, IMF’nin 2000 yılı talimatını AK PARTİ İktidarı hâlâ devam ettiriyor. Etti on sene…

Şimdi Danıştayın verdiği iptal kararlarının üzerinde durmayacağım ama şunu çok açık söylemek gerekiyor: Dünyada insan sağlığı açısından tartışmaları devam eden NBŞ lobisine karşı, pancardan üretilen şekerin şeker fabrikalarını ve Türkiye'nin geleceğini, çıkarlarını korumak her partinin görevidir. Bu olaya partiler üstü bakmak zorundayız arkadaşlar. Partiler üstü baktığımız takdirde bu sorunun çözümüne katkı sunabiliriz. Bunun için bugün iki-üç gün sürecek bir sempozyum yapılıyor Ankara’da, Meclise de düşen bir görev var, Meclisin de bunu araştırması gerekiyor. Burasını, bu 25 şeker fabrikasını kapatmak ne getirecek, ne götürecek? Pancar üretimi ne olacak? Kotalar ne olacak? Nakliyeciler ne olacak? İşçilerin durumu ne olacak? Bütün bunları Meclisin bir araştırması gerekiyor.

Görev önümüzde yani öyle zübük siyasetinin de önü kapandı arkadaşlar. Zübükzadelerin siyaset yaptığı o ucuz dönemi 21’inci yüzyılda sürdürmenin artık imkânı yok. Biliyorsunuz zübük siyasetinde zübükzade siyasetçi tipi vardı; gayet kolay inanç ticareti yapar, arkasından da inanç ticaretinin ötesine bir de “Vatan, millet, Sakarya!” ticaretini ekleyip zübükzadeler türerdi. Şimdi, bu yakın zamana kadar bu Türk filmleri oynadı, Türk siyasetinin buna artık son vermesi gerekiyor. Türkiye’deki her siyasetçinin kimliği, inancı, düşüncesi ne olursa olsun bu yüzyılda zübükzade siyasetini hele hele Mecliste sürdürmesinin hiçbir anlamı yok. Varsa ülkenin ortak çıkarları, gelinir onun üzerinde konuşulur. Bu Meclis kürsüsünde, bu Mecliste artık hakaret, aşağılama, tahkir milletin iradesiyle seçilmiş üyelerine yönelik en üst düzeylerde açıkça yapılıyorsa, kirleniyorsa siyaset ve Meclis canlı yayınında bunlar yaşanıyorsa, ülkenin gerçek sorunlarını konuşamaz duruma düşüyorsa Meclis, bir yanlışlık var demek.

Bakın, sendikalar Polonya’ya gitmiş, aynı şeker fabrikalarının durumunu orada da incelemişler. Orada bir çözüm bulmuş Polonya, demiş ki: “Fabrikaları özelleştirmeyelim, kapatmayalım, verelim, pancar üreticisine verelim, işçilere verelim.”

Sahibi var, üreten var yani üretenler var, emeğiyle bunu, pancarı şekere dönüştürenler var, Türkiye’nin istikbaline çok büyük katma değer sağlayanlar var. O zaman, Türkiye’nin hemen hemen doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar yüzde 80 topraklarında yetişen pancar ürünü eğer GAP projesiyle birleşirse ki yüzde 17 oranında hâlâ sulama yapılıyor…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Bu araştırma önergesinin hepimizi ilgilendirdiğini düşünüyor, kabulünü diliyorum arkadaşlarım.

BAŞKAN – Önerinin aleyhinde, Kayseri Milletvekili Yaşar Karayel.

Buyurunuz Sayın Karayel. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

YAŞAR KARAYEL (Kayseri) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisinin şeker pancarı ve pancar üreticilerinin içinde bulundukları durumun incelenmesiyle ilgili vermiş olduğu grup önerisinin aleyhinde grup adına söz almış bulunuyorum. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, Barış ve Demokrasi Partimizin buraya, gündeme getirmiş olduğu bu konu, daha önce Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da aynı konuyla ilgili bir araştırma önergesi verilmiş ve bu Meclis tarafından -bu sorunlarla ilgili detayların hepsi- bu Mecliste tekrar ele alınmış ve görüşülmüştü.

Saygıdeğer milletvekilleri, ülkemizde şeker üretimi yapan fabrikalarımıza baktığımızda, bunun 25 adedi kamuda, 8 adedi özelleştirilmiş, bir kısmı da şu anda özelleştirme neticesine bağlanmak durumunda, 6 adedi de nişasta bazlı üretim yapan tesislerde üretilmektedir.

Pancar üretimi, ülkemiz için vazgeçilmez tarım ürünlerimizden olduğu da hepimizin bildiği bir gerçektir. Pancar üretimiyle uğraşmak zor ve meşakkatli bir iştir. Bununla uğraşan ve üreten, ülke ekonomisine katkı sağlayan 200 bin civarında pancar ekicilerine ve bu ekicilerin ailelerine buradan teşekkür etmek istiyorum.

Ülkemizde yıllara sâri olarak pancar üretimiyle uğraşan çiftçi sayısı 1997 yılında 450 bin civarına, 2000 yılında 411 bin, 2005 yılında 347 bin, 2009 yılında ise bu 188 bin civarına inmiş bulunmaktadır.

Ekici sayısı düşmüş olmasına rağmen pancar üretimi kesinlikle artmıştır. Ekilen alanlara baktığımızda da toplam ekili alanlarımız 328 bin hektar civarındadır. Şeker pancarı ülke ekonomimize 3 milyar dolarlık bir katma değer sağlamaya devam etmektedir.

Dünyada her yıl 140-150 milyon ton civarında şeker üretilmekte olup bunun hâlihazırda beşte 1’i pancardan, kalan kısmı da kamıştan elde edilmektedir.

Uluslararası piyasalarda dış ticarete konu olan şeker miktarı 50 milyon ton civarındadır. Kamışın tropikal bir bölgede yetişmesi bakımından dört-beş yılda bir ekilmesi, yılda 1 kez değil 4-5 kez hasat edilmesi şeker pancarına göre kamışa bir üstünlük sağlamaktadır.

Kamış şekeriyle dünya piyasalarında rekabet etme şansı gerçekten çok düşüktür. Kamış şekeri, maliyetlerinin çok düşük olması yanında dünya şeker borsa fiyatlarını da belirleyici durumundadır.

Şeker, dünya borsa fiyatları en değişken ürünlerden biri olup hatta gün içerisinde yüzde 10’lara varan bir dalgalanma da gözlenmektedir. Henüz geride bıraktığımız 2010 ve 2011 dönemlerinde dünya şeker üretimi en düşük seviyelerde bulunmasına rağmen fiyatlarda çok fazla gerileme olmamıştır. Şu anda 650-700 ton/dolar civarında seyretmektedir.

Ülkemiz, dünya pancar şekeri üretiminde yüzde 8 civarındaki payla Avrupa Birliği, Amerika ve Rusya’nın arkasından 4’üncü sırada yer almaktadır.

Gıda güvenliğinin dünya genelinde giderek kritik bir konu hâline geldiği son yıllarda, şekeri pancardan üretenler başta olmak üzere, ithalat iç fiyatlardan daha ucuza olsa bile, iç taleplerini yerli üretimle karşılama yoluna gitmektedirler.

2001 yılında yürürlüğe giren Şeker Kanunu’nun da temel amacı kendine yeterliliktir. Aynı Kanun ile kurulan ve on yıllık bir geçmişe sahip olan Şeker Kurumunun, Şeker Kanunu’nun uygulanmasının yanı sıra sektörün daha etkin, daha rekabetçi, sürdürülebilir bir yapıya kavuşması amacıyla yetkileri çerçevesinde gerçekleştirdiği faaliyetler, yaptığı düzenlemeler önemlidir. Yurt içi şeker talebinin yurt içinde yetiştirilen ham maddelerden karşılanması üreticilere düzenli gelir sağlayacak şekilde pancar, pancar şekeri ve nişasta bazlı şeker üretiminin bir denge içerisinde sürdürebilirliğinin sağlanması, şeker üretim arz ve fiyatlarının istikrarın sağlanması ve korunması gibi hedeflere ulaşılması bakımından kurumun görevleri çok önemlidir.

Pancardaki kota sisteminin ülkemizde pancar şekeri üretimini kısıtladığı, pancar üretiminin azalmasına yol açtığı iddiası doğru değildir. Ülkemizde kurulu şeker üretim kapasitesi 3,1 milyon ton civarındadır. 1 milyon tonu nişasta bazlı şeker olmak üzere 4 milyon tonun üzerindedir. Dünyada 2010-2011 pazarlama yılında 21 kilogram/yıl olan kişi başına şeker miktarı ülkemizde 25 kilogram civarındadır. Son on yıldaki yurt içi şeker üretimi ortalamamız ise 1 milyon 800 bin ton civarındadır. Ülkemizin kurulu şeker üretim kapasitesinin ihtiyacımızın üzerinde olduğu, düşük maliyetli kamış şekeriyle rekabet şansı bulunmayan pancar şekerinin ihracat olanaklarının da kısıtlı olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

Şekerle ilgili olumsuz yayınların kamuoyunu şeker tüketimini azaltmaya yönelttiği dikkate alındığında, kurulu kapasite düzeyinin de ya da iç talebin üzerinde şeker üretiminin sürdürülebilir olmadığı da aşikârdır. Nitekim, Şeker Kanunu’nun öncesinde kurulu taraflardan belirlenen pancar fiyatlarının üreticilere cazip bulunduğu yıllarda ortaya çıkan üretim fazlası sonucunda şeker stokları oluşmuş, daha sonraki yıllarda da kısıtlamalara gidildiği zaman da çok büyük dövizler harcayarak şeker ithal etmek zorunda kalınmıştır.

Bir başka önemli husus da kota sisteminin sayesinde aynı hedef piyasaya mal üreten pancar şekeriyle nişasta bazlı şeker sektörünün birbirlerine zarar vermeden ülkemizin ihtiyaçlarını karşılar durumda olmalarıdır. Şeker Kanunu’nun 2001 yılında yürürlüğe girmesiyle ilk kota tahsisi uygulaması 2002-2003 pazarlama yılında başlamış ve bugüne kadar da sürmektedir. Yaklaşık 5 bin yerleşim biriminde 200 bin pancar çiftçisi tarafından 330 bin hektar alanda 18 milyon ton pancar üretimi gerçekleştirilmektedir. Son on yılın en yüksek pancar üretim miktarına ulaşılmış, ayrıca şeker pancarı üretiminde şirketlerimizin rehberliğinde üreticilere, hayata geçirilen modern tarım uygulamalarının olumlu iklim koşullarıyla birleşmesiyle ülke tarihinin en yüksek pancar verimi olan 5.460 kilo dekar verimine ulaşılmıştır.

Pancar şekeri üreticisi şirketleri ile pancar üreticilerinin mutabakatına bağlı olarak belirlenen pancar fiyatlarında geçtiğimiz 2010-2011 pazarlama yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,59 artış olmasına rağmen şeker fiyatlarında bir değişiklik de olmamıştır. Kanunun yürürlüğe girmesi sonunda 2003 yılı fiyatları baz alındığında ülkemizde şeker fiyatlarının reel olarak düştüğü görülmemektedir.

Sonuç olarak, bugün ülkemizin ihtiyacına yetecek miktarda pancar şekeri ve nişasta bazlı şeker ile şekerin ham maddeleri olan pancar, mısırın yurt içinde üretilmesi hedef alınmıştır. AK PARTİ hükûmetleri olarak tarım sektörümüzü ve üreticilerimizi desteklemeyi sürdüreceğiz.

Sayın milletvekilleri, Ekonomi Bakanlığı ile yapılan ortak çalışmalar sonucunda şekerli mamul imalatçı, ihracatçılarına ihracat öncesi yerine ihracat sonrasında Şeker Kurulunca şeker tahsisatı yapılması sistemine geçilmiş, bu suretle ihracatın da garanti altına alınması sağlanmıştır.

Önceki hükûmetlerce çıkarılan Şeker Kanunu’nun uygulanması amacıyla benimsenen politikalar sayesinde ülkemizde gıda güvenliği sağlanmış, sektörün stok yükü azaltılmış, pancar şekeri ve nişasta bazlı şeker sektörü arasında dengeli bir büyüme ve rekabet ortamı sürdürülmüştür. Yerli ham madde kullanımı sağlanmış, denetimler ve idari yaptırımlar yoluyla kayıt dışı şeker arzı büyük ölçüde önlenmiş; saydam, katılımcı ve sektörün tüm kesimlerinin menfaatlerini buluşturan bir işleyiş tesis edilmiştir.

Özelleştirme… Bütün partilerin parti programlarında, seçim beyannamelerinde taahhütleri olduğunu biliyoruz. Özelleştirme mutlaka fabrikaların kapanması manasına gelmediği gibi ekicilerin de mağduriyeti anlamına gelmez. Biz özelleştirmeyi, memleketimizin ve milletimizin, Türkiye’nin ekonomisinin gerçekleri doğrultusunda destekliyoruz ve desteklemeye de devam edeceğiz.

Saygıdeğer milletvekilleri, özellikle pancar ekicileri kooperatiflerinin elinde bulunan Kayseri, Eskişehir, Adapazarı, Amasya gibi şeker fabrikalarımızda buraların yönetimleri son dönemlerde gerçekten iyi gitmemektedir. Özellikle seçim bölgemiz olan Kayseri’de, Kayseri Şeker Fabrikası şu anda bankalardan 450 milyon kısa ve uzun vadeli alınan paralar sayesinde ayakta durmaktadır. Tarım Bakanlığımızın gayretleriyle burada çıkarılan kanun neticesinde buralara kayyum tayin edilme yetkisi Meclisten geçmiş ve şu anda kayyum vasıtasıyla idare edilmektedir.

Kayseri Şeker Fabrikası 450 milyon zarar ettirilmiş, geriye doğru sekiz seneye baktığımızda bu zararın 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Şu anda konu adli makamlara intikal etmiş, soruşturmalar devam etmektedir. Ama kayyuma devredildikten sonra Kayseri Şeker Fabrikası 160 milyon civarında bu yıl kampanya döneminde kâr etmiş. Bu kârlılık dönemiyle inşallah iki üç sene içerisinde Kayseri Şeker Fabrikası ayağa kaldırılacaktır. Bunda yüce Meclisin vermiş olduğu desteğin payı büyüktür. Katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum.

Bu vesileyle Barış ve Demokrasi Partisinin vermiş olduğu grup önerisinin aleyhinde olduğumuzu beyan eder, sizleri saygıyla selamlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Karayel.

Önerinin lehine, Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan.

Buyurun Sayın Özkan. (CHP sıralarından alkışlar)

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda Meclis içinde yaklaşık 80 kişi varız. Türkiye de bizi izliyor.

Değerli Bakanım…

HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Sayın Bakan da dinlerse öyle konuş.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Değerli Bakanım, değerli arkadaşlarım; Meclisteyiz, sizlere bir şeyler anlatacağım, çok önemli bir konuya değineceğim.

BAŞKAN – Sayın Özkan, lütfen, Genel Kurula hitap edin.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Devamla) – Bu uyarılara ihtiyacımız var bugünlerde Değerli Başkanım.

Ben bir pancar üreticisi çocuğuyum, aynı zamanda şoför esnafı çocuğuyum. Burada pancar üreticileri, şoförlerin, esnafların adına şeker pancarının dile gelişini sizlere hicvetmek istiyorum.

“Ben bir şeker pancarıyım. Bakmayın böyle ufak tefek göründüğüme. İçtiğiniz çayın, kurduğunuz sofranın tadında ben varım. Soluduğunuz havada, kullandığınız ilaçta bile ben varım. İnanmıyorsanız anlatayım. Türkiye için her yıl 2,5-3 milyar dolar yerli katma değer sağlayan benim. 10 milyon insana iş, ekmek, aş veren benim. Yem, gübre, ilaç, maya ve kozmetik gibi onlarca sektörün ayakta kalmasını sağlayan benim.” Şeker pancarı diyor değerli arkadaşlarım bunu.

“250 bin çiftçiye yerinde üretim imkânı sağlayarak köyden kente göçü engelleyen benim. Köylüyü doğduğu topraklarda doyuran benim. Biyoetanolü biliyor musunuz? Hani şu alternatif enerji arayışında en hızlı artışın yaşandığı kaynak. İşte o biyoetanolün en verimli ve en temiz ham maddesi benim. Ha unutmadan, dedim ya soluduğunuz havada bile ben varım. Vallahi yalan değil, ekili olduğum her tarlada aynı ölçüdeki bir çam ormanına kıyasla 3 kat daha fazla oksijen üreten benim. Aslında kendimi övmeyi hiç sevmem çünkü boş başak dik durur. Çok konuşmayı da sevmem, yoğurt kesesi ağzından eskir. Bilin ki anlattıklarım kibrimden değil, çaresizliğimden. Bugüne kadar hiç feryat ettiğimi duydunuz mu? Günlerce toprağın altında kaldım, dirgenlerle sökülüp hoyratça kamyon kasalarına atıldım, lime lime doğrandım, kaynar kazanlara atıldım, yine de sesim çıkmadı, hep sizin için katlandım çünkü hayatınıza kattığım tat beni mutlu etmeye yetti. Ama şimdi sıra sizde çünkü beni yok etmeye çalışıyorlar. Önce ‘kota kota’ diyerek yaşam alanımı daralttılar, benim yerime ‘NBŞ’ dedikleri tatlandırıcıyı getiriyorlar. Soruyorum size: Hiç gerçeğiyle sahtesi bir olur mu? Şimdi de işlediğim şeker fabrikalarını satmaya çalışıyorlar, önce özelleştirip sonra da kapatacaklar. Oysa fabrika olmazsa üretim olmaz, üretim olmaz, üretim olmazsa istihdam olmaz. Benim için sorun değil, ben gider başka topraklar bulurum. Mesela beni Amerika’da stratejik ürün kapsamında değerlendiriyorlar, el üstünde tutuyorlar. Fransa’da da öyle. Önce şeker fabrikalarını satmaya kalktılar. Çok geçmedi, yaptıkları hatayı anladılar, şimdi kimselere vermiyorlar. Ama ben Anadolu’yu, Türk halkını seviyorum. Bu topraklara aidim. Çünkü bana sahip çıkmak Anadolu’ya sahip çıkmaktır, namusa sahip çıkmaktır. Sizlere teşekkür ediyorum. Şeker pancarı.” diyerek sesleniyor şeker pancarı.

Burada 100 kişiyiz, bu kararı hep beraber vereceğiz. Bu konu araştırılsın istiyoruz değerli arkadaşlarım. Bu konudan kaçmayalım. Türkiye'nin doğusuna batısına, kuzeyine güneyine bu şeker pancarı hitap ediyor. Ben Burdur Milletvekiliyim. Burdur’umuzun gelir ve getiri kaynağının yüzde 70’i şeker pancarı. Kamyoncularımıza, berberlerimize, terzilerimize, esnafımıza, inşaat sektörümüze, herkese iş veren bir sektör şeker pancarı, şeker fabrikaları. İşçileriyle bir ekol, bir okul; sinemasıyla, tiyatrosuyla, bahçeleriyle, örnek üretim alanlarıyla bir okul şeker fabrikaları ama bunu… Yarın pişman olacağız, yarın pişman olunacak. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya bakıyor, Erzurum’a bakıyor, Kars’a bakıyor, Van’a bakıyor, Erciş’e bakıyor, Trakya’ya bakıyor, İç Anadolu’ya bakıyor, Sakarya’ya bakıyor, Burdur’a bakıyor. Onun için -azınlık diyeyim, şu anda azınlık var içeride- bu önerge kaldıracağınız oylarla bir araştırma konusu olacak ve ağzımızın şekeri, tadı da bozulmayacak. Çok önemli…

Şimdi, biraz önce, bu Şeker Sempozyumu, Şeker-İş… Gitmenizi de tavsiye ederim. Biz bugün orada Sayın Malatya Milletvekilimiz, Sakarya Milletvekilimiz, Ankara Milletvekilimiz Sayın Gökhan Günaydın’la beraberdik, konuşmacıları dinledik. Değerli arkadaşlarım, iktidardan, sizden de Sayın Çalık vardı, Arkadaşımız. O da özelleştirmenin karşısında, bu konudaki özelleştirmenin karşısında, şeker fabrikalarının o da ekmeğimiz olduğunu savunuyor. Muhalefet de bunu savunuyor. Çözüm mercisi de burası, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Bundan neden korkuyoruz? Barış ve Demokrasi Partisi bir önerge verdi bu konuda. Araştıralım, yanlışsak “yanlış” diyelim. Bundan korkmayalım diyoruz arkadaşlarım. Bu oyun oluyor burada.

“Şeker fabrikaları yine istihdam sağlıyor.” dedim. Değerli arkadaşlarım, gerçekten, şeker pancarı tarlasına girdiniz mi, bilmiyorum. Girin, o tarlada bir serinlik vardır, bir esinti vardır. Şeker pancarının yaprağından hayvancılık yapılıyor, şeker pancarının kuyruğundan besicilerimiz yararlanıyor, küspesinden besicilerimiz yararlanıyor.

Bioetanol dedik. Etanol çok önemli bir konu, temiz enerji. Bunda da yarar sağlıyor. Avrupa Birliği ülkeleri bize “Bundan vazgeçin.” diyor, Fransa üretim alanlarını artırıyor, Amerika üretim alanlarını artırıyor, Arjantin üretim alanlarını artırıyor. Niçin biz bu şeker pancarından vazgeçmeye çalışıyoruz? Enerji sağlıyor, tat sağlıyor, doğaya temizlik veriyor, endüstri bitkisi, birçok insanı istihdam ediyor, hayvancılığı geliştiriyor.

Bakın, biz Burdur olarak günde 800 ton süt veriyoruz. Bunun birinci etkeni şeker pancarıdır ve posasıdır. Bu posa kuyruklarında, şu anda gidin bölgelerinize, o şeker fabrikalarında, 25 şeker fabrikasının küspe çukurlarında kamyoncularımız sıra bekliyor. Niçin? 10 liralık küspenin tonunu 50 liradan alıyor, 10 lira hâlbuki, 50 liradan alıyor o hayvanlarına bakmak için. Çünkü kaba yem ihtiyacını ancak onunla karşılıyor. Çok önemli bir girdi. O sıralarda kavgalar oluyor, hayvanının ekmeğini götürmek için kavgalar oluyor, birbirlerinin kafalarını yaralıyorlar. Burdur’da da oluyor bu, Sakarya’da da oluyor, Eskişehir’de de oluyor, Uşak’ta da oluyor, Alpullu’da da oluyor, Malatya’da da oluyor. Bunu bilen insanlarsınız. Onun için bu konuları araştıralım. Pişman olmama adına, bu şeker fabrikalarının özelleştirilmesinden… Bu Portföy E’de örneğin Burdur var, Afyon var, Uşak var, Alpullu var, Susurluk var. Burdur ve Afyon kâr ediyor. Bunun yanına sanki çorap satar gibi -çoraplar şimdi 1’er satılmıyor, 5’erli, 3’erli satılıyor- “Beş tane fabrika satılık” diyoruz. Biz Burdur halkı olarak örneğin Burdur’u almak istiyoruz, madem özelleştireceksiniz Burdurlu esnaflar, üreticiler, emekliler olarak Burdur Şeker Fabrikasını almak istiyoruz ama beşli, “Afyon’u da alacaksınız, Uşak’ı da alacaksınız, Susurluk’u da alacaksınız, görmediğimiz ancak askerde gördüğümüz Alpullu’yu, Trakya Şeker Fabrikasını da alacaksınız.” diyorsunuz. Böyle portföy satışı olmaz. Yani zarar edenleri kâr edenin yanında yem olarak satmak istiyorsunuz. Bundan ayırın, biz Burdur Şeker Fabrikasını Burdurlular olarak almak istiyoruz veyahut da yarın pişman olmama adına… Burdur Şeker Fabrikası Antalya’ya ev sahipliği yapıyor, Denizli’ye ev sahipliği yapıyor, Afyon’a ev sahipliği yapıyor yani pancarlarını bizim Burdur Şeker Fabrikası işliyor. Bu fabrikanın denge fabrikası olarak kalması gerekiyor.

Arılar dahi bu fabrikanın şekerini seçerek yiyor, şerbet yapıldığı zaman başka şerbetleri yemiyor. Arı dahi Burdur Şeker Fabrikasının yaptığı şekeri beğenerek… Çünkü onda hormon yok, onda GDO yok, değiştirilmiş organizma tipi değil, doğal, olduğu gibi doğal. Burdur’un şekerini tadan o arıyı da darıltmayalım. Onun için, bunları araştıralım, gidelim yerinde görelim.

Önergeye “evet” oyu vereceğinizi düşünerek hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özkan.

Önerinin aleyhinde Balıkesir Milletvekili Sayın Bulut, buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde pancar üretimi, pancar üreten çiftçinin sorunları gerçekten gündeme alınarak araştırılması gereken çok önemli bir konu. Yüce Meclise getirilen, ülkemizde yaklaşık 10 milyon insanı direkt veya endirekt etkileyen, ekonomimize yılda 3 milyar dolarlık bir katma değer sağlayan pancar dolayısıyla şeker sektörü 2000’li yıllardan bu yana özelleştirme adı altında giderek kapatılmaya, bitirilmeye çalışılmaktadır. Ülkemizde 1,5 milyar dolar sıvı yakıta, sıvı yağa, 2 milyar dolar hububata para vererek ithal edip, başkalarının çiftçisine para kazandırıp hazır yiyen, tüketen bir toplum hâline geldik. Şimdi, pancar üretimini azaltarak, fabrikaları özelleştirip, el değiştirtip, zamanla kapattırarak şekerde de bu hâle geleceğiz. Ülkemizde, zaten kanserojen etkisi yapan şeker yerine tatlandırıcı kullanılması had safhadadır. Pasta, tatlı sektöründe tatlandırıcı kullanılmakta, bunlar denetlenememektedir. Balıkesir Susurluk Şeker Fabrikası da bu özelleştirilme kapsamına alınmış, Elâzığ, Erciş, Elbistan, Malatya şeker fabrikaları bu kapsama girmiştir.

Değerli milletvekilleri, cumhuriyetin kurulmasıyla, cumhuriyet, genç cumhuriyet, Osmanlının bütün borçlarını 1950’li yıllara kadar ödemiş. Bu yıllara kadar öderken, yeni cumhuriyetin, yeni kurulan genç devletin kalkınması için başta şeker fabrikaları olmak üzere ülke ekonomisine getiri sağlayacak fabrikalarla ülkemiz donatılmış. O yoksulluk döneminde büyük maliyetlerle kurulan bu fabrikaları, ülkemizin ihtiyacı olan bu fabrikaları özelleştirme adı altında zarar ediyor diye satmanın akli, mantıki bir yolu olmadığını ifade ediyorum.

Geçen yıl yine bu kürsüde, Balıkesir Susurluk Şeker Fabrikasını ziyaretimde rekoltenin yüzde 23’e düşürüldüğünü ve tam kapasiteyle çalıştırılmadığını, bölgede rekoltenin düşürüldüğünü, sanki bir elin bilerek bu fabrikaları zarar ettirmeye çalıştığını ifade ettim. Fabrikanın dibinden doğal gaz geçiyor fakat fabrika kömürle çalışıyor! Kömür ihalesi Ankara’da yapılıyor. Alan firma, tam sezonda, getiriyor kömürü, bahçeye ürün –pancar- gelmiş fakat kömür yanmıyor, çok kötü kalitede bir kömür. Duran her gün, pancarın değeri düşmektedir. Dolayısıyla 200 milyon dolar civarında, o günkü rakamla ifade edilen bir zarara giriliyor. On gün geçiyor. Oradaki ürünün şırası akıyor, kalitesi bozuluyor, düşüyor ve sonunda, on gün sonra, yeniden bir ihaleyle kömür alınıyor ve kömürle geri kalan üretilmeye çalışılıyor. Sayın Maliye Bakanına geçen sene, niçin buraları tam kapasite çalıştırmıyorsunuz diye sorduğumda, verdiği cevap şuydu: “Bu fabrikaları tam kapasiteyle çalıştırır isek Türkiye'nin ihtiyacının 2 katı şeker üretilir.” Peki, “Sayın Bakanım, 2 kat şeker üretilmesi iyi değil mi?” dedim. İnsan tarlayı sürerken evinin ihtiyacı kadar mı buğday yetiştiriyor? Hayvancılık yaparken evinin et, süt, yumurta ihtiyacı kadar mı bunu yapıyor? İnsanlar çok üretecek ki kendi ihtiyacını da karşılayacak, artı para kazanacak, kendisine, ailesine, toplumuna faydalı olacak.

İSMAİL GÜNEŞ (Uşak) – Satamaz…

AHMET DURAN BULUT (Devamla) - Neden satamasın? Avrupa’da, Amerika’da üreticiye yapılan destekler Türkiye’den kat kat fazla ama maalesef, ülkemizde ise pancar üreticisine yapılan destek 142 avro. Diğer ülkelerde, bu Avrupa Birliği ve Amerika ülkelerinde 1.650 avro destek sağlanmaktadır. Tabii ki sadece pancarda mı? Bütün ürünlerde Hükûmetin takip ettiği taktik budur? Şimdi, ülkenin zeytinyağı ihtiyacı belirli bir miktardadır. Mevcut zeytinyağını Türkiye tüketemiyor. Zeytinyağı alışkanlığımız yok. Veyahut da evde hanımefendiye soruyoruz: “Bu balığı neyle pişirdin?” “Zeytinyağıyla pişirdim.” diyor. “Getir şu şeyi.” dediğimizde, bakıyoruz ki bir sıvı yağ, çiçek yağı. Zeytinyağını yeterince anlatamadığımız bu topluma, Tarım Bakanlığı, dönüm başına 250 milyon lira vererek yeniden zeytin ürünü ektirdi.

Şimdi, mevcudu satamıyorsun, sıvı yağa yılda 1,5 milyar dolar dışarıdan para veriyorsun, öbür tarafta, bunun tanıtımı için, bu elde duran ürünün tüketilmesi için bir çaba sarf etmiyorsunuz. Millî Savunma Bakanına dedim ki “Bu zeytinyağını, depolarımızda kalan, satamadığımız ve topluma yediremediğimiz zeytinyağımızı orduda tüketelim, çiçek yağıyla karıştırıp askere yedirelim.” Bu anlamda bir program, bir plan üretmeyen Hükûmetin şekerde de uyguladığı bundan farklı bir metot değil. Bu fabrikaların kapatılması, özelleştirilerek kapatılması çok tehlikelidir sayın milletvekilleri. Daha önce özelleştirdiklerimizi bir Rus konsorsiyum satın aldı, şekerle uğraşan bir konsorsiyumdu bu. Bir iki yıl çalıştırdı, daha sonra Türkiye’de üretim daha yüksek diye durdurdu üretimi, Rusya’dan biz şeker almaya başladık.

Biz üretmezsek nasıl para kazanırız? Biz üretmezsek borcumuzu nasıl ödeyebiliriz? Dünyada üretmeden kalkınmanın yolunun olduğu bir ekonomi yoktur. Bu ülkenin kalkınması için üretmesi, üretmesi için üreticinin desteklenmesi, Hükûmetin de bu anlamda onlara yol göstermesi, destek olması, ürünlerini pazarlaması, sanayi sektöründe fabrikacıya destek olması bu anlamla faydalı olur. Hükûmetin yetkilileri, Sayın Başbakan, bir tüccar mantığıyla ülkeye baktığını ifade etmekte. Eski Maliye Bakanımız “Her şeyi babalar gibi satarım.” diye ifade ederken bu satışı da bir ticaretçi mantığıyla değerlendirmesi gerektiğini düşünmekteyim.

Şimdi, cumhuriyet kurulduğunda bu şeker fabrikaları şehirlerin kenarlarına kurulmuştu, güzel yerlere kurulmuştu; şimdi bu fabrikalar, değerli milletvekilleri, şehirlerin göbeğinde, içinde kaldılar, etrafları doldu, rantı yükseldi. Kayseri Şeker Fabrikası bunlardan biri. Bakın üzerinde nasıl fırtınalar estiriliyor, ne dümenler çevriliyor? Bu konuda araştırma yapılsın diye kaç defa buraya getirildi ama dokunulmuyor. 1 lira karşılığında Büyükşehir Belediyesine satıldığı söyleniyor. Ondan sonra projelerle birilerine para kazandırılıyor. Kimin malı bu? Var yok, araştırılmalı, ifade edilmeli, Meclise getirilmeli.

İşte, bu gibi konuların araştırılması için gündeme getirilen bu araştırma önergesini Meclis getirmeli. Çeşitli dedikoduların, spekülasyonların, yanlış anlaşılmaların ortadan kalkması, mağdur olan çiftçinin elinden tutulması, bu ülkenin kalkınması adına çiftçimizin, fabrikaların desteklenmesi konusunda bir çabanın, bir gayretin gösterilmesini, Meclisin, Parlamentonun bu konuda üzerine düşen görevi yerine getirmesini diliyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bulut.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, Sayın Konuşmacı herhâlde tam bilgilerini doğrulamadan burada bir konuşma yaptı. Kayseri Şeker Fabrikası’nın belediyeye 1 lira bedelle satıldığını ifade etti.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – “Söyleniyor.” dedim.

BAŞKAN – “Söyleniyor.” dedi.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Efendim, bunlar burada söylentilerle olacak bir şey değil.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – “Bunu burada konuşalım, araştıralım.” diyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bakın, izin verirseniz o konuyu düzeltmek istiyorum.

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – “Söyleniyor.” diyorum. Burada görüşelim bunu, böyle mi, doğru mu değil mi?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Yeni bir sataşmaya mahal vermeden…

BAŞKAN – “Söyleniyor, araştıralım.” dedi ama buyurunuz.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Kayseri Şeker Fabrikasının temsilcisi mi Sayın Elitaş, kimin adına söz alıyor Başkanım?

AHMET YENİ (Samsun) – Söylentiyle olur mu?

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Hayır, Kayseri Şeker Fabrikasının temsilcisi misin Sayın Elitaş, avukatı mısın?

BAŞKAN – Buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

2.- Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın, Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un ileri sürmüş olduğu görüşlerden farklı görüşleri atfetmesi nedeniyle  açıklaması

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Balıkesir Milletvekilimiz burada konuşmasını yaparken şeker fabrikalarıyla ilgili bir konuyu gündeme getirdi ama şu ifadeyi kullandı: “Kayseri Şeker Fabrikasının 1 lira bedelle Büyükşehir Belediyesine satıldığı söyleniyor.” O Şirket, Kayseri Şeker Fabrikası Pancar Ekicileri Kooperatifinin şirketidir. Pancar Ekicileri Kooperatifinin yönetimindeyken, yapılan araştırmalar, incelemeler ve teftişler sonucunda, o dönemdeki yöneticilerin pancar ekicilerinin haklarını, menfaatlerini çarçur ettikleri ve bu konuyla ilgili bir mahkeme kararı neticesinde kayyuma devredildiğini biliyoruz. Geçen dönemde bunu, bu konuyla ilgili kanun değişikliğini, Türk Ticaret Kanunu’nda yapılan değişiklikler sırasında biz de, bütün siyasi parti grubundan arkadaşlarımız da ifade ettiler. Dediler ki: “Bu kanun şunu şunu ifade ediyor.” Ama açıkça söylüyorum: Kayseri Şeker Fabrikası yüzde 90’ı Pancar Ekicileri Kooperatifinin malıdır, yüzde 10’luk kısmı Özelleştirme İdaresinin yedindedir, Türk Şeker vasıtasıyla ortaktır, tamamı Pancar Ekicileri Kooperatifinin olmak üzeredir. Burada Kayseri belediyelerinin hiçbirinin bir tek hissesi yoktur, olması da mümkün değildir çünkü Pancar Ekicileri Kooperatifine üye olabilmek için pancar çiftçisi olmak gerekir. Pancar çiftçisi olmasının da şartları bellidir. Kayseri Büyükşehir Belediyesinin, herhangi bir yerde tüzel kişi olarak orada pancar ekicisi olması da mümkün değildir, zaten de bu işe girmez.

Sayın milletvekillerinin burada konuşurken duyumlar üzerine değil belgeler üzerinde bir şeyi ifade etmelerinin daha uygun olduğu kanaatindeyim.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elitaş.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici ve arkadaşları tarafından, şeker pancarı tarımı ve pancar üreticilerinin içinde bulunduğu olumsuz durumun incelenmesi ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla verilen Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12/1/2012 Perşembe günkü birleşimde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin BDP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım, daha sonra da oylarınıza sunacağım.

2.- Narenciye üreticilerinin piyasada oluşan fiyat dalgalanmalarından korunması ve narenciye ihracatında ülkemizin potansiyelinin değerlendirilmesi ile ilgili sorunların tespiti ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilen Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin, 12/1/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu'nun 12.01.2012 Perşembe günü (bugün) yaptığı toplantısında, Siyasi Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisini içtüzüğün 19 uncu Maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                            Mehmet Şandır

                                                                                                                  Mersin

                                                                                                    MHP Grup Başkanvekili

Öneri:

11 Ekim 2011 tarih ve 244 sayı ile "Narenciye üreticilerimizin piyasada oluşan fiyat dalgalanmalarından korunması ve narenciye ihracatında ülkemizin potansiyelinin değerlendirilmesi ile ilgili sorunların tespiti ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla" verdiğimiz Meclis Araştırma önergemizin 12.01.2012 Perşembe günü (bugün) Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin bugünkü Birleşiminde yapılmasını arz ederim.

BAŞKAN – Lehinde, Adana Milletvekili Ali Halaman. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Halaman.

ALİ HALAMAN (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Önerimiz narenciye, daha önce de verdik ama bugüne denk geldi; dünyada ve Türkiye’de narenciye yetiştiriciliği... Ekvator’un 40 derece güney ve kuzey enlemleri arasında yer alan ülkelerin tamamında turunçgiller yetiştiriciliği yapılmaktadır.

Türkiye turunçgillerin ana vatanı olmamakla birlikte, iki bin yıldan beri Anadolu’da turunçgiller yetiştiriciliğinin yapıldığı bilinmektedir.

Dünyada en büyük portakal üreticisi ülke Brezilya olup sonra ABD, Meksika, Hindistan, Çin, Endonezya, İspanya ve Türkiye de önemli üretici ülkeler olarak görülmektedir.

Dünya turunçgiller üretiminin yüzde 55’ini portakal oluşturmaktadır. Türkiye’nin 2008 yılı verilerine göre 635 hektar alanda 1 milyon 430 ton portakal üretimi yapılmaktadır. Ülkemiz dünya portakal üretiminin yüzde 2’lik kısmını üretir.

Türkiye’de narenciye üreticilerinin sorunlarını sizinle paylaşmak istiyorum. Değerli milletvekilleri, bir sonuç olarak söylüyorum: Bugün Adana’da, Mersin’de limon dalında kaldı. Ocak ayının sonuna ulaşılmasına rağmen henüz daha limonun yüzde 50’si kesilmedi. Limonun kilosu 30 kuruş, alan da yok satan da yok. Parası olan sandık almaya, işçi çalıştırmaya, depo tutmaya ve bahçesindeki ürünü kaldırmaya çalışıyor. Parası olmayan üreticiler dalındaki limonlarını dahi toplatamamaktadır.

Piyasada narenciye ürünlerini satın alan tüccar yok ve bu sorun her sene yaşanıyor. Bu, siyasetin ötesinde, tüm Çukurova halkı bugün şu saatte bizleri dinlerken, Adana’nın siyasetçileri olarak iktidarıyla muhalefetiyle yoğun bir gayret içerisinde vatandaşımızın, üreticimizin, tüccarımızın sorunlarını her defasında Bakan Bey’e, Hükûmete ulaştırmaya çalışıyoruz, yani “Bu işler için bir tedbir alınız.” diyoruz.

Değerli milletvekilleri, Adana’nın insanı ekmeğini taştan çıkaran, dişiyle tırnağıyla, çoluğuyla çocuğuyla o toprakta yaşamaya çalışan insanlar ama her sene narenciyede zarar ediyorlar. Buna hakkımız yok, buna bir çözüm üretmenin sorumlusu öncelikle Hükûmet ve bu Meclistir.

Bu dış ticaretin sorunlarını aşabilmenin bir yolu bulunmalı ama her sene dış ticarette yaşanan sorunlar maalesef çiftçimizi canından bezdirdi, hasat mevsimi ıstırap mevsimine dönüştü. Çukurova insanı haklı olarak tüm siyasete ve siyasetçilere tepki içerisinde, sitem içerisinde, kendi kaderiyle baş başa kalmıştır.

Son zamanlarda limona ihracat kaydıyla 125 dolar ton başı verilen destek hem zamanlaması itibarıyla derde deva olmamakta hem de peşin ödemesi yapılmamaktadır. Sonunda bu 125 dolar ihracat kaydıyla vereceğiz dediğimiz prim bazen tüccara cesaret de vermemektedir çünkü peşin ödenmediği için. Kaldı ki bu sene ton başına 125 dolar prim vermeyi düşünen Hükûmet, tüccardan, 896 dolarlık veya 892 dolarlık bir ihracat yapmayı şart koşuyor. Şimdi, dünyanın hiçbir tarafında ton başına 125 dolar teşvik verileceği gibi böyle bir uygulama yapılsa bile 892 dolara limon satılmıyor, satılmadığı için de 125 dolar prim alma şansı yok tüccarın. Buna bir de “mahsuplaşma” diyorlar. Mahsuplaşmayla yaptıkları için mahsuplaşmanın da yüzde 15’i tüccarın veya çiftçinin eline geçiyor, bunun da çok büyük bir faydası yok. Bundan dolayı, Sayın Bakanın, bu çiftçiye bir şey söylenmesi gerekir. Ne yapacağız? Felaketse felaket bu, afetse afet bu. Adamın evini sel basıyor, malı gidiyor ama şimdi mal dalında kalıyor.

Değerli milletvekilleri, 15 Temmuzda narenciye sezonu açılır. 15 Temmuzda doğru politikalar uygulanabilse eylül, ekim ayına gelindiğinde narenciye pazarlanmış olur, artık çiftçi parasını alır, bahçeden çıkar, tüccar bahçeye girer. Ama şimdi kasımın sonuna geldik, tüccar yok, olan tüccar da yanlış yönlendirmelerle sezonun başında 50-60 kuruşa limon aldı, şimdi onu satamıyor, depolar dolu.

Tekrar ediyorum, Adana çiftçisinin hasat mevsimi iyi olmadı. Narenciyeci mazot parasını, bankaya borçluysa banka borcunu, ilaç borcunu, varsa gübre borcunu ödemekte güçlük çekiyor.

Şimdi, Sayın Hükûmet, Sayın Bakan, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu çiftçiye çözüm üretmek mecburiyetinde. Bunu her defasında burada konuşuyoruz. Bu, ne iktidar siyaseti ne de muhalefet siyaseti değil. Gözümüzün önünde insanların emeği zayi oluyor.

Bahçe yetiştirmek çok zor, emek ister, ter ister. Narenciye her yerde yetişmez, iklim şartı arar, özel topraklarda yetişir. Cenabıhakk’ın lütfu, bu memleketimizde yani Akdeniz Bölgesi’nde özellikle, narenciyenin bol olduğu yerler özellikle Mersin, Erdemli’de. Bak, bugün, limonla ilgili, çiftçi veya bahçeci kendi sıkıntısının içerisinde her gün milletvekili arkadaşlarımızı telefonla arayarak “Bizim işimiz ne olacak?” diyor.

Dolayısıyla, ben Sayın Bakandan da rica ediyorum. Adana çiftçisinin, limon üreticisinin, narenciye üreticisinin hepsine, Hükûmetin, siyasetçilerin -dolayısıyla bürokratik engeller çok, ihracat, ithalat noktasında- bunlara elini uzatması lazım. Bu çiftçiye, üreticiye böyle kendi dertleriyle baş başa kalmasını söylemek doğru bir şey değil. Dolayısıyla siyaset, bir coğrafyanın üzerinde yaşayan insanların ürettikleriyle, tükettikleriyle ilgili ona şekil veren, biçim veren siyaset kurumu. Hükûmetlerin bir mücavir alan içerisinde oturan insanları rahat ettirmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak, onlarla ilgili kanun çıkartmak, nizam çıkartmak, uluslararası ilişkileri yönlendirmek gibi görevleri var.

Bundan dolayı Sayın Bakanımız da burada, bugün ile dünün kıyaslamasını yaparak, ortaya fiyatlar koyarak dün satılan mazotu, gübreyi, ilacı, bugün bahçenin dalında satılan limonu, portakalı, mandalinayı kıyaslayarak çiftçinin, üreticinin yani limon üreticisinin malının satılmasına yardımcı olma noktasında bir gayret göstermeli.

Bundan dolayı ben narenciye üreticilerinin sorunlarını dile getirmeye çalıştım. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum, hepinize saygı, sevgilerimi sunuyorum. Allah razı olsun.  (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Halaman.

Aleyhinde Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkcü.

Buyurun Sayın Kürkcü.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) – Sayın Başkan, sevgili arkadaşlar; önerge sahiplerine baştan söylemeliyim ki, tabii ki önergenin aleyhinde değilim, başka türlü konuşamayacağımız için böyledir fakat gene de ben önergenin görmediği bir yan hakkında konuşarak önergeyi tamamlamak isterim.

Önerge, esasen son dönemlerde hem mevsim koşullarının ve işletme koşullarının kötü gitmesi dolayısıyla ortaya çıkan sektörel sorun üzerinde durmakla birlikte, daha çok bu işletmelerin sahipleri, doğrudan üretim tesislerini yönetenler üzerinden meseleye yaklaşmaktadır. Tabii, bu sektörün bu açıdan sıkıntı içinde olduğu doğrudur, ancak sektörün tamamına baktığımız zaman, buradaki doğrudan üreticiler, gerçek üretici kitle, yani bu tarım işletmelerinde toprağı çapalayan, meyveleri toplayan, onları lojistik ve ambalajlama tesislerinde bir araya getiren, paketleyen ve bunların üzerinden yaşamlarını kazanmaya çalışanların durumlarının da en az üreticiler kadar, hatta onlardan çok daha geriye doğru gittiğine dikkat çekmek isterim, o yüzden araştırma bu alanı da kapsamalıdır.

İşin doğrusu, tarım iş kolunda düzensiz ve güvencesiz çalışma esastır, sendikalı ve sigortalı çalışma istisnadır. Gerçi, Hükûmetin uyguladığı neoliberal ekonomi politikalarının sonucu olarak, Türkiye'de güvenceli ve düzenli çalışma artık istisna hâline, güvencesiz, sendikasız, sigortasız çalışma ise bir kural hâline geliyor olmakla birlikte, tarım sektöründe bunun çok daha ağır bir maliyete yol açtığı çalışanlar için çok daha açıktır, çünkü neoliberal tarım politikaları sadece birim işletmeleri bozulmaya uğratmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi hayatlarını çiftçilikle kazanmaya çalışan, nispeten verimsiz, kıraç topraklarda ve de bölünen arazilerde çalışan çiftçilerin kendilerini işçi hâline getiriyor. Dolayısıyla, bir bütün olarak bu tarım topraklarında çalışan işçiler, aslında bir önceki kuşak çiftçilerdir ve bu çiftçilerin sürekli olarak işçileşmesi, onların sendikalaşması, sigortalanması, ücret gelirlerinin düzene kavuşması şeklinde, onlara bir uygarlık alameti olarak değil, onlar için aslında yeni türden bir feodalizm koşullarında çalışma sonucunu getirmektedir. Bu nedenle, araştırmanın bu çalışma koşullarına, özellikle çalışma koşullarını kötüleştiren iktisadi politikalara odaklanmasında çok büyük bir yarar olacaktır.

İkinci nokta, bu işletmelerde çalışan ve bu işletmelerde mağdur olan işçilerin çok önemli bölümünün kadınlar ve çocuklar olmasıdır. Türkiye’de hem kadın çalışması hem çocuk çalışması yasayla bir bakıma yetişkin erkeklere göre daha çok güvence altına alınmaya çalışılsa da gerçekte güvencesiz işçilerin çok büyük bir bölümünü kadınların ve çocukların oluşturduğu ya da güvencesiz çalışmadan en çok onların etkilendiği biliniyor.

Özellikle yaz aylarında, hepinizin hatırlayacağı, hemen gözünüzün önüne gelecek olan üçüncü sayfa haberleri arasında hep şunlar vardır: “Römork savruldu, 32 kadın işçi hayatını kaybetti.”, “Otobüs devrildi, 38 kadın işçi ve 20 çocuk hayatını kaybetti.” ve bu böyle gider. Sadece narenciye bölgelerinde değil, aynı zamanda fındık, pamuk, incir, üzüm bölgelerinde de aynı sonuçlar görülür.

Kadınların bu süreçten daha olumsuz bir biçimde etkileniyor olmalarının asıl önemli nedeni de onların emek güçlerini koruyan herhangi bir düzenlemenin gelenek içerisinde de yer almamasıdır. Geleneksel biçimde dayıbaşılık usulüne göre kiralanan bu işçilerin kadın olanları ise zaten evde de köle oldukları için gerçek üretimin çok büyük çoğunluğu kadınların, çocukların, genç işçilerin omzunda olmasına rağmen, hiyerarşik bir biçimde emek tabanının en altında yer almaktadırlar, dolayısıyla güvencesizin de güvencesizi koşullardadırlar.

Sektörün bu açıdan himaye altına alınması talebinin… Bu emekçilerin de koruma altına alınması ya da mevcut koruma mekanizmalarının herkesi kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiği açıkça ortadadır. Bugün, Türkiye’de, geçtiğimiz yılın rakamlarına göre yaş sebze ve meyve ihracatının Türkiye’ye getirisi 2 milyar dolar civarındadır. Bunun iç pazarda en az 4 kat olduğunu da göz önüne alacak olursak, yaklaşık 10 milyar dolarlık bir artık ürün, artık değer üretiminden işçinin payına düşenin ne kadar küçük bir rakam olduğunu, kamu harcamalarına onların güvenceleri için gereken miktarın yansımadığına da dikkat edecek olursak, burada son derece aşırı bir sömürü olduğunu göz önüne alabiliriz, bunu görebiliriz.

Ben kendi payıma özellikle seçim döneminde Mersin’in işte ücra semtlerinde, taşrasında, dışarısında yer alan tarım işletmeleri ve lojistik ambalajlama tesislerinin mümkün olduğu kadarını gezmeye çalıştım. Burada gördüğüm tablo şudur: Dışarıdan bakıldığında gerçekten Amerika Birleşik Devletlerinin bu entegre üretim tesislerini andıran parlaklıkta, modernlikte, yüksek teknolojili lojistik tesislerin içinde aslında üretim araçları, altlarına kıvırdıkları kendi ayaklarından başka bir şey olmayan şalvarlı genç kız ve kadınların, yaşları on beş ila yirmi beş arasındaki insanların aşağı yukarı günde en az on iki saat, çoğu zaman bundan daha fazla çalışarak, sadece ellerini kullanarak, bu, işte, hepimizin afiyetle yediği ve dışarıya da ihraç edilen meyveleri, sebzeleri paketlemeye çalıştıkları fakat kendi ücretlerinin o meyvelerden satın almak için aslında son derece yetersiz olduğu ve büyük zıtlıklar içerisinde, sanki hepimizin işte, 19’uncu yüzyıl edebiyatında daha çok Batı’da İngiltere’yi anlatan romanlarda, Charles Dickens’ın romanlarında gördüğümüze benzer tabloların her gün o fabrikalarda, o entegre tesislerde yeniden ve yeniden ve yeniden üretildiğini aklımızda tutmalıyız. Yediğimiz her dilim mandalinada, portakalda karşılığı ödenmemiş emeğin sahibi binlerce, on binlerce genç kadın, çocuk işçilerin emeğinin olduğunu aklımızda tutmalıyız. O yüzden, sektörü korurken sektörün neyin üzerinde yükseldiğini de görmemiz gerekir. Evet, sektör bu sene zarar etmiş olabilir ama onlarca yıldır birikmiş olan zenginlik, aslında, bu işçilerin ödenmemiş emeği üzerine kuruludur ve yeni düzenlemelerin bu işçilere güvence, sigorta, uygun koşullarda çalışma, sağlıklı yaşam olarak geri dönmesini beklemek hepimizin hakkıdır.

“Türkiye son on yılda şu kadar miktar büyüdü, şu kadar çok ilerledik, dünyanın bilmem kaçıncı sırasındayken şu sırasına geldik.” diye Hükûmet çokça övünüyor. Aslında, bir Hükûmet olarak bununla övünmesinde de şaşacak bir şey yok. Hakikaten rakamlar onu söylüyorsa, hakikat bu ise ne âlâ fakat bu hakikatin altına baktığımızda, bütün bu ilerlemenin içerisinde, gerçek üreticilerin, doğrudan işçilerin ve emekçilerin, tarımda olsun, sanayide olsun, hizmetlerde olsun, bilişimde olsun, ücretlerinde ve gelirlerinde hemen hemen hiçbir -sabit rakamlarla- ilerleme olmadığını görünce, o zaman, her zaman söylenen lafı tekrar etmek gerekir. “Çok verilenden çok istenir.” O yüzden, Hükûmet ve sektörün başta gelenlerinin, kendi gelirleri ve kaynaklarının kayda değer bir bölümünü gerçek üreticilere aktarmaları söz konusu olmadıkça, isterse narenciye üretimi şu kadar artmış olsun, Türkiye'nin insani sermayesinde herhangi bir artış ve gelişme olmayacaktır. Kendi emekleri üzerinden karnımızı doyurduğumuz kadın ve erkek ve çocuk işçileri ve onların hayatlarını her zaman aklımızda tutmamızı tavsiye ediyorum. Öneriyi de destekliyorum.

Teşekkür ederim. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kürkcü.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Sayın Başkan, özür dilerim. Tüzük’ün 62’nci maddesi “Her görüşmenin başından sonuna kadar Hükûmeti temsilen bir bakanın bulunması gerekir.” der. Benim mümkün olduğunca izleyebildiğim kadarıyla -Tüzük’ün emredici hükmü ama- hiç kimse yok. Bu usul eksikliğini tamamlayabilir miyiz acaba?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Daha gündeme geçmedik efendim, gündeme geçmedik. Gündeme geçildiği anda olur.

MAHMUT TANAL (İstanbul) – Efendim, “her görüşme” diyor, gündem diye ayrım bulamıyorum, böyle bir ayrım yok.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Görüşmeye başlamadık henüz. Geçen yine itiraz oldu. Başkanlık Divanı o konuda kararını verdi.

BAŞKAN – Başlangıçta vardı Sayın Tanal, gelirler herhâlde, buyrunuz.

Şimdi önerinin lehinde Mersin Milletvekili Sayın Seçer.

Buyrunuz Sayın Seçer. (CHP sıralarından alkışlar)

VAHAP SEÇER (Mersin) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisinin vermiş olduğu narenciye sektöründeki sorunların tespiti ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, huzurun, hukukun, demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin sancılı olduğu bir ülkede toplumun değişik sosyal kesimlerinin sorunlarını çözmek o kadar kolay değil. Eğer o ülkede sistem oturmamışsa işte işbaşındaki Hükûmet, yürütme enerjisini büyük çoğunlukla bu meselelere harcar, muhalefet aynı şekilde bu meseleleri tartışır durur.

Bakın, Türkiye dinamik bir ülke, yapısı itibarıyla, coğrafyası itibarıyla, sosyoekonomik yapısı itibarıyla dinamik bir ülke ve çok hızlı gündem değiştiriyoruz. Geçtiğimiz günlerde 34 vatandaşımız Uludere’de bombalandı, savaş uçakları tarafından bombalandı. Bu ne şekilde oldu, nasıl oldu, istihbarat paylaşımında bir sıkıntı mı yaşadı, devletin kurumları arasında bir sıkıntı mı var, Hükûmetle irtibat bozukluğu mu var, birileri birilerine yanlış bir şeyler mi söylüyor, yanlış bir şeyler mi yaptırıyor? Ama netice itibariyle 34 masum vatandaşımız Uludere’de öldü ve biz bunları tartışıyoruz, her gün televizyon ekranlarında bunlar tartışıldı ama bir hafta tartışıldı, on gün tartışıldı, bugün bunlar unutuldu. Ardından, Genelkurmay Başkanı hakkında tutuklama kararı, ardından Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun adil yargılamaya müdahale ettiği savıyla düzenlenen fezleke ki adil yargılama olan bir ülkede adil yargılamaya müdahale edilebilir. Zaten bizim savımız: Türkiye’de adil yargılama yok. Onun için bağırıyoruz, onun için sesimizi çıkartıyoruz. “Daha fazla demokrasi” diyoruz, “daha fazla insan hakları” diyoruz, “hukukun üstünlüğü” diyoruz, “adalet” diyoruz; onun için bağırıyoruz. Ama Sayın Başbakan, düzenlenen bu fezlekeyle ilgili konuya gayet soğukkanlı yaklaşıyor ve beklenen bir hadise olarak bunu telakki ediyor, değerlendiriyor. Ama her aşamada Sayın Başbakanın beyanatlarına dikkat edin, Türkiye’de sivil iradenin, sivil düşüncenin her zaman galebe çalmasından yana olduğunu söyler, ama mesele ana muhalefet partisi lideriyse onun görüşleri maalesef bu noktada değişiyor ve farklı mecralara, farklı alanlara kayabiliyor.

Değerli arkadaşlarım, tabii bugün burada Milliyetçi Hareket Partisinin vermiş olduğu önerge, toplumun önemli bir kesiminin geçim kaynağını sağladığı sektörle ilgili bir konu. Elbette ki bu konunun lehine burada sizlere hitap etme imkânı duydum. Elbette ki bu konular burada tartışılmalı; bu sektörün paydaşlarıyla ilgili yaşanan güncel sorunlar, geçmişten gelen sorunlar, geleceğe dair birtakım planlama konuları burada tartışılmalı. Konuştuğumuz konu, ekonomiye önemli katkılar yapan bir sektör. İhracatına baktığınız zaman, önemli rakamlar... Yaklaşık olarak Türkiye'nin 1 milyon ton narenciye ihracatı var. Yıllara göre değişmek üzere, 800 milyon dolar ile 1 milyar dolar gibi bir ihracatımız söz konusu. Gayrisafi millî hasılaya yaptığı katkı önemli. Toplam 57-58 milyar liralık yaş sebze, meyve ticareti içerisinde ya da hasılatı içerisinde üretilen 3,5 milyon ton narenciyenin parasal karşılığı yaklaşık olarak 3 milyar TL. Tabii bunlar Türkiye ekonomisi için önemli rakamlar.

Bu sektör içerisinde birçok paydaş bu sektörden payını alıyor. Üreticiden başlıyor, hasat eden tarım işçisine, bunu taşıyan nakliyecisine, pazarlayan halci esnafına, bunu yurt dışına sevk eden, pazarlayan ihracatçısına kadar birçok sektörün paydaşlarını ilgilendiren bir konu.

Türkiye’de narenciye sektöründe sorun vardır, şu anda da bu sorunlar devam etmektedir. Benim gibi narenciyenin üretim yapıldığı bölge milletvekilleri bunları gayet iyi bilir. Şu dönemde de üreticilerin kendilerine yoğun şikâyetler ettiklerini biliyorum. Ben de Mersin Milletvekili olarak bu şikâyetlerle karşı karşıya kalıyorum: “Ürün dalında kaldı.” şikâyetleri, feryatları, “İflas ettik.”, “Borçlarımızı ödeyemiyoruz.”, “Kredilerimizi ödeyemiyoruz.” şikâyetleri. İşte gidin, Silifke, Erdemli limon üretiminde önemli bir potansiyele sahip bir bölge. Silifke’de Limoncular Kahvesi vardır, şu anda gidin orada üretim yapan üretici arkadaşlarımız ya da bu işin ticaretini yapan tüccar arkadaşlarımız orada oturuyorlardır, onlarla bir hasbihâl edin, şikâyetlerini çok yakinen tespit etme şansına sahip olabilirsiniz. Dolayısıyla bütün bunların konuşulması lazım. Tabii ki bunların burada konuşulmasıyla kalmaması lazım, lafta kalmaması lazım.

Buradan her fırsat bulduğumuzda şikâyet ediyoruz, birtakım düzenlemeler yapıyoruz, yasal düzenlemeler yapıyoruz, kâğıt üzerinde bunlar gayet iyi, bütün siyasi parti grupları bu konuda görüşler belirtiyor; konu hangi konu olursa olsun, tarım konusu, sanayi konusu ya da sosyal güvenlik konusu, hangi konu aklınıza gelirse gelsin, burada bazı tasarılar uzlaşmayla çıkıyor, bazı tasarılar hükûmetin dayatmasıyla çıkıyor, kâğıt üzerinde bakıyorsunuz gayet güzel ama uygulamada bunların karşılığı yok.

Hemen geçtiğimiz günlerin önemli konularından bir tanesi de yeni yıl itibarıyla yani, 1 Ocak 2012 itibarıyla yürürlüğe giren, kamuoyunda “Hal Kanunu” olarak bilinen yasal düzenleme. Yasal düzenleme yürürlüğe girdi, 23’üncü Dönemde görev yapan milletvekili arkadaşlarım bunu hatırlayacaklar, aslında bu yasal düzenleme 2010 yılına ait bir düzenleme, Mart 2010 yılında yüce Meclis bunu kabul etti, 26 Mart itibarıyla da belirli maddeleri yürürlüğe girdi, belirli maddeleri de 2011’in Mart ayı itibarıyla yürürlüğe girecekti ama tabii, sistem yeni bir sistem. Nihayetinde “Hal Kanunu” olarak tabir ettiğimiz konuyla ilgili, iştigal alanıyla ilgili düzenlemeler, 1995 yılından beri süregelen kanun hükmünde kararnameyle sevk ve idare edilebiliyordu. Bütün grupların ortak katkısıyla bu yasa çıktı ve dediler ki: “Biz, bunu Mart 2011 tarihinde yürürlüğe koyarsak burada sıkıntılar yaşanır. Nihayetinde, hallerde bunun teknolojik altyapısı yok, gerekli altyapılar yapılmamış, onun için bunun yürürlük tarihini uzatalım.” Getirdiler, 1 Ocak 2012’ye kadar bunu uzattılar.

Şimdi, 1 Ocak 2012’de bu yeni Hal Kanunu yürürlüğe girdi ve sıkıntılar yine had safhada. Bu konuda da hem üreticilerden hem bu konuda ticaretiyle uğraşan tüccar arkadaşlarımızdan hem de hal esnafından şikâyetler alıyoruz.

Şunu anlatmaya çalışıyorum: Yasa yapıyoruz, düzenlemeler yapıyoruz, ikincil mevzuatı da çıkartıyoruz ama altyapı hazır değil. Ben isterdim ki tabii, konuyla ilgili bakan burada olsaydı, bu konuyla ilgili, en azından, şu gün hangi çalışmaların hangi noktada olduğuna ilişkin bizlere bilgi verseydi.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de, özellikle tarım sektörü gibi istihdam odaklı ya da istihdamın absorbe edildiği bir sektörde önemli sorunlarla her zaman karşı karşıya kalınabilir. Şimdi konusunu ettiğimiz narenciye konusunda da toplumda azımsanamayacak rakamlara ulaşan bir çalışan kesim var ve bu insanlar da zor koşullarda çalışıyorlar. Genelde, Akdeniz Bölgesi’ne gittiğiniz zaman, bu sektörlerde çalışan insanlarımız Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden göç eden insanlarımız. Tabii, bu insanlarımız kendi arzularıyla, kendi istekleriyle o bölgelere göç etmediler. Oradaki yaşadığı sıkıntılar neticesinde, orada yaşayanların çatışma ortamının kendilerine yarattığı huzursuzluk neticesinde, ekonomik sıkıntılar neticesinde o bölgelere göç etmiş insanlar. Elbette bu sektör içerisindeki ticaret yapanların, ihracatçıların, üreticilerin sorunlarını konuşalım, tartışalım ama o sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına kadar 3 kuruşa, 5 kuruşa, düşük ücretlere orada emek veren insanların da sorunlarını konuşalım. Onların sosyal güvenceleri var mı onlara bakalım. Onlar harcadıkları emeğin karşılığını alıyor mu onlara bakalım ve bu sorunların çözüm noktasında da Meclis devreye girsin ve gerekli düzenlemeleri yapsın diyorum.

Milliyetçi Hareket Partisinin vermiş olduğu Meclis araştırma önergesi lehinde oy kullanacağımızı belirtiyor, hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Seçer.

Aleyhine Antalya Milletvekili Sadık Badak.

Buyurunuz Sayın Badak.

SADIK BADAK (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; narenciye üretimi ve üreticilerin sorunlarıyla ilgili verilmiş bulunan araştırma önergesinin aleyhinde söz almış bulunuyorum, öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Önergede, ilgili sektörün, narenciye sektörünün hem üretim hem yurt içi, yurt dışı pazarlaması konusunda tedbirler alınması üzerinde durulmaktadır. Tabii ki bu tedbirlerin alınmasını hepimiz çok arzu etmekteyiz ve yakından takip ediyoruz -ki memnuniyetle görüyoruz- özellikle son dört yıldan bu yana, 2007 yılından bu yana daha fazla artan oranda alınmış olan tedbirler sonuç vermektedir.

Ben sırasıyla önergede ele alınan önerileri de dikkate alarak görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ülkemizde narenciye üretimi çok yoğun olarak üç ana bölgede meydana geliyor: Birisi Çukurova, diğeri Antalya bölgesi, üçüncüsü İzmir bölgesi. Her üç bölgede de daha önde olan narenciye ürünleri var portakal gibi, limon gibi, greyfurt gibi, altıntop gibi, biraz daha geride olan ürünler var. Efendim, önergede deniliyor ki: “Zirai ilaç kalıntısı konusunda farkındalık yaratılmalıdır.” Doğru, bu yerinde bir talep. Bu konuda çok ciddi çalışmalar özellikle son dört yıldır yapılmakta ve narenciye üretiminde zirai ilaç kullanımının denetim altına alınması ve ilaç kalıntısı konusunda ihracatta sorun yaşanmaması için ihracat iadesi yardımından yalnızca bitkisel üretimde kullanılan kimyasalların kayıt altına alınması ve izlenmesi hakkında yönetmelik çıkarılmış, uygulanmış ve sonucunun başarılı olduğu görülmüştür. Bu bakımdan, bu konuda yeniden, baştan bir  tedbir almaya gerek yok. Fakat çıkarılmış olan yönetmeliğin daha ciddi şekilde uygulamasını takip etmekteyiz.

Ayrıca, ifade ediliyor ki: “Mazot, gübre, sulama ve diğer konularda teşvikler verilsin ve üretim desteklensin.” Bu konudaki teşvikleri de ben şöyle bir gözden geçirdim, çok ciddi teşvikler sağlandığını gördüm. 2010 yılında uygulamaya başlanan Çiftçi Kayıt Sistemi’ne göre ülkemizde 36 bin işletmede turunçgiller yetiştiriciliği yapılıyor. Ancak diğer birçok üründe olduğu gibi turunçgillere de şu desteklemeler veriliyor. Öncelikle tarım havzaları üretim ve destekleme modeliyle bu desteklerin verimliliği artırılmış bulunuyor. 7 ayrı destek sağlanıyor. Çok kısaca bunlardan bahsetmek istiyorum:

Sertifikalı fidan desteği veriliyor. Turunçgiller bahçesi tesis edilmesi durumunda sertifikalı fidanla eğer bahçe tesis edilirse dekarda 200 lira, standart fidan kullanılırsa dekarda 100 lira destek veriliyor.

Mazot, gübre ve toprak analizi desteği sağlanıyor. 26 Şubat 2010 tarihli 27505 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2010/118 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı mucibince 2010 yılında Çiftçi Kayıt Sistemi’ne dâhil olan çiftçilerimize 2011 yılında mazot için dekara 3,25 lira, gübre için 4,25 lira ve toprak analizi için 2,5 lira destekleme ödemesi yapılmaktadır. Bu konunun detayları var, girmiyorum. Arzu eden arkadaşlarımla daha sonra paylaşabilirim.

Yine, 2010 yılı çiftçi kayıt sistemi ve kayıtlı üreticilere 642.643 dekar alanda 2 milyon 75 bin lira mazot, 2 milyon 713 bin lira gübre ve 1,5 milyon lira toprak analizi desteği verilmiştir. Yaklaşık 5,5-6 milyon lirayı aşan bir destek bu konuda sağlanmıştır.

Yine, 3’üncü destek, organik tarım ve iyi tarım uygulamaları desteğidir. Organik tarım yapan çiftçilere dekarda 25 lira, meyve ürünlerinde iyi tarım uygulaması yapan üreticilerimize dekarda 20 lira, örtü altı iyi tarım yapan üreticilere dekarda 80 lira destekleme ödemesi yapılmaktadır.

Ayrıca, sübvansiyonlu kredi kullanım desteği vardır. İndirimli faizli kredi yüzde 50 oranında 500 bin liraya kadar yatırım ve işletme kredisi verilmektedir.

5’inci destek, kırsal kalkınma yatırımlarının desteklenmesi. Kırsal kalkınma yatırımlarında ürün işleme, paketleme, tasnif, depolama, frigofrik taşıma ve sulama tesisleri gibi projelere yüzde 50 hibe desteği sağlanmaktadır.

Yine, ayrıca, damlama sulama sistemi, soğuk hava deposu, ambalaj, paketleme tesisi kuran çiftçilerimize proje tutarının yüzde 50’si hibe olarak verilmektedir.

Ayrıca, Ziraat Bankası tarafından sertifikalı bahçe yetiştiren çiftçilerimize verilen yüzde 50 indirimli 1,5 milyon liraya kadar kredi desteği de bulunmaktadır.

Yine, 6’ncı destek, TARSİM, tarım sigortaları desteğidir.

7’nci destek, tarım danışmanlığı desteğidir. Tarım danışmanlığı hizmetinden faydalanan üreticilere işletme başına 500 lira destekleme yapılmaktadır.

Yine, önergede tanıtım gruplarının oluşturulması ve geliştirilmesi önerilmektedir. Bu da 2007 yılında kurulan Narenciye Tanıtım Grubunun son derece faydalı çalışmalarıyla narenciye ihracatının artmakta olduğunu görmekteyiz. Ben bu konuda birkaç müşahhas örneği sizlerle paylaşmak isterim. Yurt dışı pazarlarda narenciye meyvelerinin ihracatının artırılması için çalışmalar yapılmaktadır. Aynı zamanda Alata Araştırma Enstitüsü, Çukurova Üniversitesi ve Batı Akdeniz Araştırma Enstitüsü BATEM tarafından yeni narenciye meyve çeşitlerinin geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Memnuniyetle söyleyebilirim ki BATEM tarafından sekiz ayrı narenciye türü geliştirilmiştir ve tescil edilmiştir. Patenti tamamen Türkiye’ye aittir, BATEM’e aittir. İsimlerini söylemek istiyorum: Portakalda üç tür… BATEM Fatihi, Washington çeşididir. BATEM Baharı, bu yine Washington çeşididir, baharda çıkar, üretimi sekiz aya yaymak amaçlıdır. Yine Washington da BATEM Şekeri adla tescillidir, ince kabuklu ve çok tatlıdır.

Mandarinde üç ayrı yeni tescil yapılmıştır. BATEM Yıldızı, çok iri bir mandarin çeşidi oluşmuştur; ince kabuklu, kabuğu kolay soyulur, çekirdeksiz ve lezzetlidir. İkincisi, BATEM İncisi, orta boy, ince kabuklu, çekirdeksiz. Üçüncüsü, BATEM Göral adıyla tescil edilmiştir, erkencidir, Satsuma’ya büyüklük açısından eşit, az çekirdekli ve lezzetlidir.

İki yeni limon çeşidimiz vardır. BATEM Pınarı, İnterdonat’a benzer ancak çok üstün ve çok suludur. İkinci limon çeşidimiz, BATEM Sarısı’dır. Olgunlaştığında rengi altın rengine benzer ve suludur. Dolayısıyla yeni ürün çeşitleri de bu çerçevede üzerinde çalışılan önemli bir konudur.

Yine tanıtım grubu, Uzak Doğu pazarlarına -Japonya, Malezya, Hong Kong gibi- ulaşmaktadır. Narenciye meyveleri ihracatı buralarda uzun soluklu çalışmalar neticesinde önemli artışlar kaydetmiştir. 2011-2012 sezonunda mandarin ihracatı 344 bin ton olarak gerçekleşmiş, bir önceki döneme göre Narenciye Tanıtım Grubunun çalışmalarıyla yüzde 8’lik bir artış gözlenmiştir.

Limon ihracatı 246 ton olarak gerçekleşmiş ve bir önceki döneme göre yüzde 10 artış gerçekleşmiştir. Portakal ihracatında yüzde 26’lık artış kaydedilmiş, greyfurt ihracatında da yüzde 10’luk bir artış görülmüştür.

Ben, son olarak -zamanım çok az kaldı- önergede narenciye ürünlerinin Hal Yasası kapsamından çıkarılması yönünde bir öneri var, bu öneriyi hiçbir şekilde anlayamadığımı ifade etmek istiyorum. Oysa biz konsensüsle ülkemizde kayıt dışılığın önlenmesi için çaba göstermekteyiz. Uygulanmakta olan Hal Yasası’yla bütün ürünlerde olduğu gibi narenciye ürünlerinde de hal dışında satılan narenciye ürünlerinden alınan yüzde 15 komisyon yüzde 2’ye, hal içindeki satılan narenciye ürünlerindeki komisyon da 2’den 1’e düşürülmüştür. Bunu desteklemek yerine narenciye ürünlerini Hal Yasası kapsamından çıkarmayı önermek bize çok isabetli gelmemektedir.

Bu itibarla önergenin isabetli olmadığını düşünüyoruz ve önergenin aleyhinde oy kullanacağımızı belirtiyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Badak.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkanım, 60’a göre kısa bir söz talep ediyorum.

BAŞKAN – Tabii, buyurunuz Sayın Şandır.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

3.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, narenciye üreticilerinin sorunlarının araştırılması konusunda bir komisyon kurulmasının uygun olacağına ilişkin açıklaması

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Efendim, bir sonuç olarak, bu narenciye üreticilerinin sorunlarının tartışılmasını talep eden önergemiz üzerindeki görüşmeleri bir kazanım olarak görüyorum ama bir sonuç olarak herkes kabul etmelidir ki narenciye üreticisi zordadır, sıkıntıdadır, her sene de zarar etmektedir. Bunun canlı tezahürü, limon bahçeleri kesilmekte, narenciye bahçeleri kesilmekte, yerine başka şeyler ekilmektedir, dikilmektedir. Dolayısıyla bugün narenciye üreticilerinin sorunlarını tartışmak için bir komisyon kurulması talebi doğru bir taleptir. Ayrıca yalnız narenciye üreticileri değil, tüccarlar, ihracatçılar da zor durumdadır. Sektör örgütlerinin talebi olarak narenciye ticaretinin Hal Yasası dışarısına çıkartılması örgüt temsilcilerinin talebidir. Dikkate alınmasını, incelenmesini de talep ediyorum.

Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şandır.

III.- YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama talebi vardır.

Önergeyi oylarınıza sunmadan önce yoklama işlemini yerine getireceğim.

Sayın Hamzaçebi, Sayın Demiröz, Sayın Tanal, Sayın Seçer, Sayın Özkes, Sayın Aksünger, Sayın Gök, Sayın Tufan Köse, Sayın Havutça, Gürkut Acar, Sayın Toptaş, Sayın Güven, Sayın Ekinci, Sayın Karaahmetoğlu, Sayın Ayaydın, Sayın Öner…

Tamam herhâlde.

Öztürk’ü yazdık. Şafak…

Yoklama için üç dakika süre vereceğim.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- Narenciye üreticilerinin piyasada oluşan fiyat dalgalanmalarından korunması ve narenciye ihracatında ülkemizin potansiyelinin değerlendirilmesi ile ilgili sorunların tespiti ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verilen Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin, 12/1/2012 Perşembe günü Genel Kurulda okunarak görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, efendim, bir konuyu Başkanlık Divanının ve Genel Kurulun dikkatine sunmak istiyorum.

Yoklama talebinde bulunduk, 20 arkadaşımız ayağa kalktı ama burada olup ayağa kalkan 2 arkadaşımız, Sayın Celal Dinçer ve Sayın İhsan Özkes, Divanın almış olduğu notlar arasında isim listesinde yok. Yani 20 kişi ayakta olduğumuz hâlde sanki 20 kişi yokmuş gibi bir izlenim veren bir tavır içerisinde bu notu tutan arkadaşlarımız.

BAŞKAN – Oradaki sayı 20’dir Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, Sayın Celal Dinçer burada, Sayın İhsan Özkes burada. En ön sırada ayağa kalkan 2 arkadaşımız Divanın tuttuğu yoklama listesinde yok ise bir problem var efendim.

BAŞKAN – Herhâlde isimleri not ederken biraz atlama olmuş, kusura bakmayın. Bir dahaki sefer daha dikkatli bakarız.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Efendim, ona göre meydana gelen gecikme nedeniyle iktidar partisi zaman kazanıyor tabii ki. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Ama Sayın Başkan…

AHMET YENİ (Samsun) – Müftüyü yok mu saydılar?

BAŞKAN – Lütfen… Şimdiye kadar…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, yoklama talep eden milletvekilleri ayakta beklerler. Orada söylenince ismi okunan oturur.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, sayın grup başkan vekilleri; bugüne kadar hep yapageldiğimiz bir şeydir. Arkadaşlarımız daha yeni olduğu için isimleri kaydederken eğer biraz gecikmemiz olduysa kusurumuza bakmayınız lütfen.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Hayır, dilekçe verseler bir problem yok efendim.

BAŞKAN - Bir kasıt ve bir şey olması mümkün değildir.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, şimdi, isimleri not etmek kimin görevidir acaba? Yani Divandaki arkadaşlar, size yardımcı olan arkadaşların bu konuda bir görevi yok mudur?

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Hayır efendim, görevleri değil.

BAŞKAN – Efendim, söyledim söyleyeceklerimi.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup işleme alacağım ve daha sonra oylarınıza sunacağım.

3.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve arkadaşları tarafından, hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sorunları ile hapishanelerde yaşamlarını yitiren kişilerin olup olmadığının saptanması hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12/1/2012 Perşembe günkü birleşimde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

                                                                                                                        12.01.2012

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 12.01.2012 Perşembe günü (Bugün) yaptığı toplantısında siyasi parti grupları arasında oy birliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İçtüzüğün 19’uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                         M. Akif Hamzaçebi

                                                                                                                   İstanbul

                                                                                                         Grup Başkan Vekili

Öneri:

Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve arkadaşları tarafından, 28 Ekim 2011 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına “Hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sorunları ile hapishanelerde yaşamlarını yitiren kişilerin olup olmadığının saptanması” hakkında verilmiş olan Meclis Araştırma Önergesinin (111 sıra nolu) Genel Kurul’un bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12.01.2012 Perşembe günlü birleşimde sunuşlarda okunması ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Lehinde Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk.

Buyurunuz Sayın Öztürk. (CHP sıralarından alkışlar)

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisinin grup önerisi üzerinde söz aldım. Bizim, Cumhuriyet Halk Partisi olarak verdiğimiz grup önerisi budur değerli arkadaşlarım. Biz, bu grup önerisiyle, yaşam hakları devletin güvencesi ve sorumluluğu altında olan hasta tutuklu ve hükümlülerin içerisinde bulunduğu koşulların, sağlık sorunlarının ve bu sorunlarının nedenlerinin araştırılması, sağlık sorunları nedeniyle hapishanelerde yaşamını kaybeden kişilerin olup olmadığının saptanması amacıyla bir Meclis araştırması komisyonu kurulmasını istedik.

Değerli milletvekilleri, yaşam hakkı insan haklarının en temeli, en başında gelenidir. Kişilerin vücut dokunulmazlığı ve sağlıklı yaşam hakkı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır.

İnsanların özgür olarak yaşamakta iken herhangi bir suç şüphesi nedeniyle tutuklanıp, cezaevine girip tutuklu ya da hükümlü olduklarında sadece hak ve özgürlükleri kullanma yönünden özgür insana göre eşitsiz bir duruma düştükleri, insan olma özelliklerini kaybetmedikleri, bilinen bir gerçektir. Devlet, koruması altındaki tutuklu ve hükümlülerin insan olduklarını unutmamak durumundadır. Onların sağlıklarını korumakla, hastaysa tedavi ettirmekle görevlidir. Devletin bu görevleri yapmaması, tutuklu ve hükümlülerin sağlığına ait tehlikeli sürecin ilerlemesine engel olmaması, açıkça insan hakları ihlalidir.

Yaşam hakkını tehdit eden başka bir unsur da adil yargılanma hakkının ihlal edilmesidir. Devlet, adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinin bertaraf edilmesi için gerekli bütün tedbirleri almakla görevlidir. Adil yargılanma hakkını kim ihlal ediyorsa onları etkisiz hâle getirmek durumundadır.

Değerli milletvekilleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, özellikle Türkiye’de adil yargılanma hakkından doğan insan hakları konusunda, son yıllarda Türkiye’yi tazminata mahkûm etmektedir. Türkiye, adil yargılanma hakkının ihlali bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda 1’inci sırayı almaktadır. Türkiye, tutukluluk kurumunun iyi çalışmadığı, insanların haksız yere özgürlüklerinden yoksun bırakıldığı, birçok AİHM kararında işaret edilmektedir. AİHM, Türkiye’de yargılama sisteminden ve yasadan kaynaklanan yaygın ve sistematik bir sorunun bulunduğunu tespit etmektedir ve bu sorunu, mahkemelerin tutukluluğun devamına karar verirken ya da tutuklama kararı verirken soyut tek tip gerekçe kullanmaları, suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, sanığın kaçma şüphesi gibi soyut klişe gerekçe kullanmalarından, teminatla salıverilme ya da başka koruma önlemlerini göz önüne almamalarından, tutuklamanın hukuka uygunluk denetiminin yapılıp yapılmamasının duruşmalı yapılmamasından ve Türkiye’de, hepsinden önemlisi, hâkim ve savcıların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını dikkate almamalarından kaynaklanmaktadır.

Biz, bu AKP İktidarıyla birlikte, Anayasa’nın 90’ıncı maddesini değiştirdik arkadaşlar. Orada “Eğer uluslararası sözleşmelerle Türkiye’deki yasalar arasında bir çatışma olursa Türkiye’deki yasaların önünde uluslararası sözleşmeler vardır.” dedik ve devam ettik… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini kabul etmiş bir ülkeyiz. Bunun Türkçesi şu demektir: Türkiye’deki yargıç ve savcılar, her şeyden önce, uluslararası hukuk kurallarıyla bağlıdırlar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamakla görevlidirler, yükümlüdürler; yani mahkemelerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına uymama gibi bir takdir yetkileri yoktur. Bu, Anayasa’nın 90’ıncı maddesini açıkça ihlaldir değerli arkadaşlarım.

Yine bu iktidar döneminde AİHM’e atanan Işıl Karakaş, mahkeme ve tutukluluk süresinin uzunluğuyla ilgili olarak, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle yapılan başvuruların son yıllarda çok arttığını belirtmiştir. Türkiye’de yargıçların, genelde, dava sürerken, klasik kriterleri göz önüne alarak sanıkların tutuklu yargılanmaları yolunda karar verdiğini kaydeden Karakaş, kişisel olarak, bunun yanlış olduğunu ve AİHM tarafından da yanlış bulunduğunu tespit etmiştir.

Değerli milletvekilleri, burada yine Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül tarafından 23’üncü Dönem 5’inci Yasama Yılının açılış konuşmasında aynen şunlar söylenmiştir: “Tutukluluk fiilî mahkûmiyete dönüştürülmüştür. Bu fiilî mahkûmiyete dönüştürülmesi, bu tür aksaklıkların düzeltilmesi…”  Geç tecelli eden adaletin adaletsizlikten farkı olmadığı anlayışıyla, gerekli yasal düzenlemelerin en kısa zamanda hayata geçirilmesini bu Parlamentodan istemiştir.

Şimdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir yandan bu konudaki aksaklıkların giderilmesini Türk Hükûmetinden istemekte ve Cahit Demirel kararında olduğu gibi, artık bu adil yargılanma hakkı konusunda sistematik ve yaygın bir hak ihlali olduğunu belirterek Türkiye’nin bu konuda önlemler almasını istemekte ve Avrupa Bakanlar Komitesine görev vermektedir.

Değerli arkadaşlarım, işte, en son, Avrupa Konseyi, özel yetkili mahkemelere karşı olduğunu, Türkiye’de adil yargılanma hakkının söz konusu olmadığını açıklamaktadır. “Süreç gazeteci tutuklamalarıyla başladı.” demektedir, “Hâkim ve savcıların devletçi zihniyeti egemendir.” demektedir ve “Özel mahkemeler gözden geçirilmelidir.” demektedir.

Yine, değerli arkadaşlarım, Avrupa Konseyi -en son buraya gelen- Komiseri, yaptığı incelemelerden sonra, iki ay önce açıkça “İncelemeden tutukluyorlar.” demektedir ve “Kararlar otomatik olarak alınıyor.” demektedir, “Lehte kanıtlar değerlendirilmiyor.” demektedir ve Avrupa’dan hâkim ve savcılara çok ağır eleştiri vardır.

Değerli arkadaşlarım, deminden de söyledim, Anayasa’nın 90’ıncı maddesine uymamak bir anayasa ihlalidir. Şimdi, Türkiye’de adil yargılanma hakkını kimlerin ihlal ettiğini ben söylemek istiyorum. Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı 9 Kasım 2011 günü Silivri’de cezaevinde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerini ziyaret ettikten sonra yaptığı açıklama nedeniyle adil yargılanmayı etkilemeye teşebbüsten hakkında soruşturma açılmış ve fezleke Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, her şeyden önce, bir şeyin etkilenebilmesi için o şeyin orta yerde olması lazım. Türkiye’de özellikle özel yetkili mahkemelerde adil yargılanma olayının olmadığı, bizim de yargı yetkisini kabul ettiğimiz uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi tarafından açıkça tespit edilmiştir. Bu konuda hiçbir kuşkuya gerek yoktur. Eğer Türkiye’de adil yargılanma var ise o zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi neden tazminata mahkûm ediyor? O zaman, Türk Hükûmeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şunu neden söylemiyor: “Hayır kardeşim, bizim adliyelerimizde adil yargılanma hakkı ihlal edilmemektedir, adil yargılanma hakkına saygı duyulmaktadır, o nedenle biz bu tazminatı ödemiyoruz.” Neden dememektedirler? Dolayısıyla Türkiye’de adil yargılanma hakkı bizzat adil yargılanma hakkını sağlamakla görevli hâkim ve savcılar tarafından ihlal edilmektedir. Bunun bu kürsüden tespit edilmesini istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Genel Başkan hakkında fezleke hazırlanmasına hiçbir itirazımız yok. Yani şu söyleniliyor: “Herkesin hakkında fezleke hazırlanır.” Evet, herkesin hakkında fezleke hazırlanır ama Türkiye’de adil yargılanma hakkını ihlal edenlere “Bu adil yargılanma hakkını ihlal ettiniz.” dediği için fezleke hazırlanıyorsa bu hukuk devleti adına ayıptır. Burada aslında yargının Parlamentoyu etkisiz hâle getirme anlayışı egemendir.

Bu olaydan sonra beni daha da çok üzen bir olay, Sayın Adalet Bakanının açıklaması. Sayın Bakan diyor ki: “Görevi yapan savcılara karşı bu hakaretleri, bu ithamları yapma hakkını Sayın Kılıçdaroğlu nereden alıyor? Başkalarına uygulanan yasalar Kılıçdaroğlu kim ki ona uygulanmayacak? Hangi özel sıfatları var ki diğer siyasetçilerin muhatap olduğu maddeler Sayın Kılıçdaroğlu’na uygulanmayacak.”

Değerli arkadaşlarım, biz Sayın Kılıçdaroğlu hakkında fezleke  hazırlanmasın demiyoruz ki. Elbette, Sayın Kılıçdaroğlu gerçekten suç işliyorsa Anayasa’nın 10’uncu maddesi gereğince her yurttaş gibi hakkında fezleke de açılabilir, dokunulmazlık da kaldırılır, buna bir itirazımız yok ama Sayın Başbakanın ve Meclis Başkanımızın Bülent Arınç’ın o tarihte söylediği çok laflar var değerli arkadaşlarım. Danıştaya ilişkin laflar var burada, Yargıtaya ilişkin lafları var ve diyor ki bakın Sayın Başbakan: “Mütalaa yürütmek sadece yargı kurumlarının tekelinde olamaz, yargı bağımsızlığı yargı kararlarının eleştirilemez olduğu anlamına gelmez.” Ve burada Sayın Başbakan Danıştay için diyor ki: “Bu Danıştay, bu ülkenin Danıştayı ve kuvvetler ayrılığı prensibi içerisinde, yargı başlığı altında, en büyük engelle karşı karşıyayız.”  Yine, “Bunlar bu gidişle evin içine de karışacaklar. Efendi, bu senin işin değil, bu Diyanetin işi.” diyor, Sayın Başbakan diyor bunu. Ne zaman diyor? 18.5.2006 yılında diyor.

Yine, millet iradesini temsil ettiklerini söyleyen Erdoğan türban ve AKP’ye yönelik kapatma davasında çok sert çıktı “Milletin iradesine kimse ipotek koyamaz. İstiklal ruhuyla kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesini kimse gölgeleyemez. Cumhuriyetin sahibi millettir. Kimse cumhuriyet millete bırakılamaz deme hakkına sahip olamaz.”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öztürk.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım…

BAŞKAN - Çok teşekkür ediyoruz Sayın Öztürk. Lütfen…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) – Şimdi Sayın Başbakan, en son bakın… “Tutuklu yargılanmak isabetli yol değildir.” dedi.

BAŞKAN - Sayın Öztürk… Lütfen…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) – Sayın Başbakan eğer bunda samimiyse bunun gereklerini yapmak durumundadır, bunu yerine getirmek durumundadır.

BAŞKAN - Sayın Öztürk, çok rica ediyorum, lütfen kürsüyü boşaltınız.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) – En son Bülent Arınç’ın sözleri “Lamı cimi yok.” diyor.

BAŞKAN - Sayın Öztürk beni duyuyorsunuz herhâlde.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) – Bu milletvekilleri çıkarılacaktır. Yargıya müdahaleden bahsedeceksek, yargının… (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Çok teşekkür ediyoruz.

VIII.- SÖYLEVLER

1.- Kırgızistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in, Genel Kurula hitaben konuşması

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün davetlisi olarak ülkemizi ziyaret etmekte olan Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Almazbek Atambayev şu anda Meclisimizi onurlandırmışlardır. Kendilerine yüce Meclisimiz adına “Hoş geldiniz.” diyorum. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

Dünkü birleşimde alınan karar gereğince, Sayın Cumhurbaşkanını konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ediyorum.

Buyurunuz Sayın Cumhurbaşkanı.

KIRGIZİSTAN CUMHURBAŞKANI ALMAZBEK ATAMBAYEV – Sayın milletvekilleri, Sayın Meclis Başkanı, Sayın Başbakan Yardımcısı, kıymetli dostlarım; Türkiye Büyük Millet Meclisinde sizlere hitap etmek benim için büyük bir gururdur. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Çok heyecanlıyım, affedersiniz. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Niye? Türkiye’yi seviyorum, tarihini de biliyorum. Ocak 1920 yılında İstanbul’da Osmanlı Meclisi Mebusanı tarafından Misakımillî bildirisinin ilan edildiğini de biliyorum. Daha sonra Meclisi Mebusan dağıtılmıştı. Birçok siyaset adamı tutuklanmış ama tutuklanmış olmasına rağmen, yeni Millet Meclisi 23 Nisan 1920 yılında bu sefer Ankara’da toplanmış ve kendisini ülkedeki tek meşru yönetim olarak ilan ettirmişti. İşte o zaman Meclis kendi Başkanını, Mustafa Kemal Atatürk’ü seçmişti. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

Hürmetli dostlar, Kırım’daki Kul Oba Kabristanı’nda birbirlerine sırtlarını dayayan ve düşmanlarına yay ile ok atmakta olan 2 Türk askerinin taşın üzerine çizilmiş resmi bulunmuştu. İşte, buna arkadaşların dayanışması denir. Eski Türkler her zaman birbirlerinin sırtlarını korumuşlardır, bu nedenle sadece 2’si kalsalar bile teslim olmadılar. “Arkadaş” sözünün tarihi böyledir. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

İşte, bu anlayış ile ulu Türk kağanlığı kurulmuş ve 552 ile 743 yılları arasında iki yüz sene ayakta kalmayı başarmıştı. Kardeş kardeşi, Türk Türk’ü sırtından vurmaya başladığında o devlet yıkılmıştı. Söz konusu kağanlığın sınırları Çin Seddi’nden Karadeniz’e kadar uzanıyordu o zaman. Çin Seddi’nden Karadeniz’e kadar… Kağanlığın içinde tüm Türk halkları vardı. İşte bu Türk kağanlığı döneminde Türkler Orta Asya bölgesini fethetmişlerdi ve o tarihten bugüne kadar Orta Asya bölgesinde kaldılar ve korudular.

Bu, atasözümüz: Geçmişe tabancayla ateş edersen gelecek sana top ile ateş eder. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Geçmişimizi unutmamalı ve korumalıyız, işte o zaman geleceğimiz de parlak olacak.

Değerli dostlar, arkadaşlar; eski zamanlarda halklarımız her zaman birbirlerinin yardımına koşmuşlardır. Ulu Osman Gazi Osmanlı Devleti’ni kurduğunda Anadolu’daki Bizans bölgesinde başlıca üç şehir vardı: Bursa, Akçakoca ve bu bölgenin başkenti olan Nikeya, şu andaki İznik şehri. Bildiğiniz gibi, Kırgız askerlerinden oluşan bir birlik Türk ordusuna yardıma gelmesine kadar kuşatma sırasında İznik’in demirlerle kaplı kapılarını hiç kimse açamamıştı. O gün Kırgızlar ordunun ilk sıralarında hücuma başlamışlar ve hücum sırasında tüm Kırgızlar şehit düşmüşlerdi. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Ama sonuçta kale kapıları açılmıştı, İznik fethedilmiş, Bizans İmparatorluğu’nun ordusu yenilmişti. İznik kuşatması sırasında Orhan Gazi’nin on binlerce askeri şehit düşmüştü ancak Orhan Gazi, sadece Kırgız askerleri için türbe inşa ettirmişti. Bu türbe, şu anda İznik’teki Kırgızlar Türbesidir. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

1919 yılında düşman ittifak orduları, Türkiye'nin şu andaki 81 vilayetinin yerine sadece 6 vilayet bırakmaya karar aldılar, biliyorsunuz, sadece 6 vilayet bırakma kararı aldılar. Düşman orduları tarafından İzmir ve Türkiye'nin diğer toprakları işgal edildiğinde Kırgızlar da dâhil, başka Orta Asya Türk halkları kardeşlerinin yardımına koşmuşlardı. Türk ordusuna yardım olarak Orta Asya Türkleri, 10 milyon altın toplamış ve Sovyet Hükûmeti aracılığıyla göndermişti o zaman. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Bu altın, bugünün parasıyla milyarlarca dolar olurdu. Sonuçta birlikte Türkiye’yi koruyabildik. Dostluğu ve sevgiyi parayla ölçmek olmaz, mümkün değildir.

Kırgızlar için Türkiye, gecenin gökyüzünde uzakta parlayan bir yıldızdır. Gökyüzü bulutlarla kaplı olsa bile bulutların arkasında bir yıldızın parladığını biliyoruz. Bu yıldız, kardeşimiz, arkadaşımız Türkiye’dir. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

Sevgili dostlar, arkadaşlar; söylediğim gibi Türk kağanlığı, Türkler kendi aralarında savaşmaya, Türk Türk’ü, kardeş kardeşi öldürmeye başlayınca yıkılmıştır. Şimdiki dünyada Türk halklarına kötülük yapmak isteyen çok güçler vardır.

Geçen ay Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın İslam Kerimov ile 2010 yılında Kırgızistan’ın güneyinde meydana gelen ve iki kardeş halkının çatıştığı, Kırgız ve Özbeklerin birbirini öldürdükleri, Türk’ün Türk’ü vurduğu, kardeşin kardeşi vurduğu, Müslüman’ın Müslüman’ın kanını döktüğü trajedik olayları konuştuk. Sayın İslam Kerimov bana şöyle demişti: Almazbek, düşmanlarımızın amacı Kırgızlar ile Özbekler değil Kırgızistan ve Özbekistan’ı birbirlerine düşürmekti. Bu savaşın sonucunda her iki cumhuriyetimizin yıkılması ve yok olmasını istemişlerdir, iki Türk yeni cumhuriyeti yok olsun istemiştir. Bu doğrudur, acı bir gerçektir ve bu gibi kötü niyetli denemeler devam edecektir.

Özbekistan’ın parçalanmasını, Kırgızistan’ın dünya haritasından yok olmasını isteyen kötü niyetli güçlerin var olduğu gerçektir ve bunun için şu an tam bir uygun dönemdir.

Kırgızistan yirmi yıl önce bağımsızlığını ilan etmiştir ancak bu tam bir bağımsızlık değildir. Şu anda ekonomik ve teknik yönden güçlü ülkelere bağımlıyız. Bu gerçek, acı gerçek. Petrol yataklarımız var, ancak işletecek kimse yok. Her sene büyük zorluklarla başka ülkelerden akaryakıt ithal ediyoruz. Doğal kaynaklarımız ülkemizden bedava çıkartılıyordu. Sadece Kumtor altın madenimizden son on yıl içerisinde 10 milyar Amerikan dolarından fazla tutardaki altın ülkeden çıkarılmış ve bunun sadece yüzde 3’ü Kırgızistan’ın hazinesine girebilmiştir. Kırgızistan’ı kredi ve maddi destek karşılığında dizüstü çökertmek istiyorlar ancak biz Türk’üz, biz eski Türk’üz. (AK PARTİ, CHP, MHP sıralarından alkışlar) Ve hiçbir zaman köle olmayız, çünkü her bir Türk için dik başlı ölmek, diz çöken kölelik yaşamından daha iyidir. (AK PARTİ, CHP, MHP sıralarından alkışlar)

Değerli dostlarım, arkadaşlarım; biz parlamenter demokrasi yolunu seçtik ve tüm dünya anlamalı. İktidarın gücü sadece halkların güvenine bağlıdır. Eğer güven yoksa ve halk adaletsiz ve hırsız yönetim istemiyor ise, ne tüfek ne tabanca ne top ne tanklar iktidarı kurtaramaz. (Alkışlar)

İşte, bunu, yakın geçmişte Arap ülkelerinde meydana gelen gelişmeler açıkça göstermiştir. Rusya lideri Vladimir Putin’in dediği gibi, Arap bahar hareketi aslında 2010 yılının Nisan ayında Kırgızistan’da başlamıştı. Bu arada, Vladimir Putin’in, Türkiye'nin yaptığı gibi, Kırgızistan’ı sürekli desteklediğini belirtmek istiyorum.

Çağdaş Kırgızistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra bizler Bağımsız Devletler Topluluğu’na üye olduk. Burada, Rusya hâlen önemli rol oynamaktadır.

Rusya, yarım milyondan fazla Kırgız’ın yaşadığı ve çalıştığı ülke. Rusya, stratejik ortaklarımızdandır. Son dönemde, sürekli gelişen Türkiye ve Rusya arasındaki ortaklık ilişkileri bize de güvence vermektedir. Kırgızistan-Rusya ve Türkiye-Rusya ilişkilerindeki gelişmelerden tüm halklarımız kazançlı çıkacaktır.

Hürmetli dostlarım, arkadaşlarım; demokratik ve güçlü bir devletin kurulmasında Türkiye Cumhuriyeti bize örnek teşkil etmektedir. Türkiye, bugün, Türk halkları için Kutup Yıldızı gibidir. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Demokratik ve ekonomik yönden güçlü bir Türkiye halklarımızın parlak geleceğine ümit vermektedir.

Ulu Türk kağanlığının halkları kendilerine “el” diyorlardı “el.” Şu anda, bu söz sadece Kırgızlarda kaldı, Kırgız Eli. Türk kağanlığının halkları cennete “Beyiş”, cehenneme “Tozok” derlerdi. Tozok, Türkçede tuzaktır. Kölelik ölümden beterdir, Türk için cehennemdir ve bu sözleri sadece bizler, Kırgızlar hatırlıyoruz. Kırgızlar Türk halklarının en eskisidir. Eski Türk’üz biz, bizler en eski sözleri, örf ve âdetleri, gelenekleri ve Türklerin özlüğünü muhafaza ettik.

Tabii ki, Türkiye anavatandır, bizim anavatan Türkiye. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Ancak dostlarım, şunları bilelim: Anadolu’ya gelmek üzere atalarımızın yola çıktıkları bir yer var. Atalarımız nereden geldi? O da ata vatan yani ata mekândır. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Kırgızistan, bugünkü Türkiye için bu topraklarda şehit olan atalarımızı unutmayınız, unutmayınız, bizim atalarımızdı.

Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kırgızistan’a ne kadar yardımcı olmak istediklerini biliyorum. Bu nedenle, sayın milletvekilleri, sizlere ve tüm Türk halkına hitap ediyorum. Tarih bize bir fırsat daha tanıdı. Ulu Türk kağanlığını kuramasak bile, en azından, Türk devletlerinin kardeşliğini pekiştirmeliyiz. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) İnşallah, kuvvetli bir Türk birliğini de yapmalıyız. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Ancak, bunun için, sadece Türkiye değil, diğer Türk cumhuriyetleri de sağlam, ayakta durmalı, ekonomik yönden gelişmiş, güçlü devletler olmalıdırlar; Kırgızistan da, Özbekistan da, Türkmenistan da, hepsi. Sadece eğer bir Türk cumhuriyeti olursa Türkiye, zor olur. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

Değerli dostlar, arkadaşlar, büyük Türkiye'nin temelini atan ve burada birlikte şehit düşen atalarımızın ruhları bize yardımcı olsun. Allah hepimize yardımcı olsun. Kardeş Türk milletine mutluluklar ve esenlikler dilerim. Allah saklasın, korusun, iyilik versin.

Teşekkürler. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Cumhurbaşkanı.

Sayın milletvekilleri, Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Almazbek Atambayev ve beraberindeki heyet Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Cemil Çiçek’in refakatinde Genel Kuruldan ayrılmaktadırlar.

Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati:15.53


İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 16.17

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 51’inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verdiği önerisinin görüşmelerine devam edeceğiz.

Şimdi söz sırası…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurunuz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Biraz önceki yoklama hususuyla ilgili olarak izninizle bir açıklama yapmak istiyorum. İzin verirseniz kürsüden iki dakika içinde görüşlerimi ifade edeceğim.

BAŞKAN – Buyurunuz efendim.

V.- AÇIKLAMALAR (Devam)

4.- İstanbul Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi’nin, Başkanlık Divanındaki Kâtip Üyelerin yoklama yapılması sırasında Başkana yardımcı olmaları gerektiğine ilişkin açıklaması

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, biraz önce bir grup önerisinin, Milliyetçi Hareket Partisi grup önerisinin oylanması sırasında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak yoklama istedik, 20’yi aşkın arkadaşımız ayağa kalkmak suretiyle talepte bulunduk. Sayının 20 olup olmadığı konusunda bir tereddüt oluştuğunu fark ettim Başkanlık Divanında, oysa 20’den çok fazla arkadaşımız ayaktaydı. Sonuçta 20 kişinin tamamlandığı anlaşılarak yoklamaya geçildi ve işlem sonuçlandı. Divana geldim, sizin sağınızda oturan Kâtip arkadaşın tutmuş olduğu listeyi aldım… Tabii, hata da olabilir, insanlık hâlidir, bunları da anlayışla karşılarım, bu da normaldir, bu kadar yoğunluk içerisinde, milletvekili de kâtip üye de insandır, hata da yapabilir, bunu da gayet anlayışla karşılarım ancak ben Sayın Başkanın söylediği isimlerin Divan Kâtibi tarafından not edilmediğini fark ettim, bu endişeyle kendisine birkaç şey söylediğimde “Başkan ne diyorsa ben onu kaydettim.” diyor. Esasen Başkanlık Divanındaki kâtip üyeler Başkana yardımcı olmak üzere oradadır yani bütün yükü Başkanın üzerine bırakarak “Ben sadece not ederim.” demeyi ben doğru bulmuyorum ama bunun takdiri Başkana aittir. Söyleyeceğim bu değil, “Başkan söylüyor, ben de not ettim.” dedi. Tutanakları aldım, Sayın Başkan diyor ki: “Sayın Tufan Köse?” Bu listede yok. “Sayın İhsan Özkes?” diyor Sayın Başkan, bu listede yok. Başka örnekler de var. Şimdi, kâtip üyelerin görevi orada oturup etrafı seyretmek değildir, kâtip üyeler görevlerini yapacaktır, hata yapmışsa “Kusura bakmayın hata yaptım.” der ve bu olay da kapanır ama hem hatayı üstlenmeyeceksiniz hem görevinizi yapmayacaksınız. Bunun kabulü mümkün değil.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Hamzaçebi.

Bu konuda bazen aksaklıklar oluyor. Demin de ifade etmiştim, daha dikkate alacağız.

VII.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

3.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve arkadaşları tarafından, hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sorunları ile hapishanelerde yaşamlarını yitiren kişilerin olup olmadığının saptanması hakkında verilmiş olan Meclis araştırması önergesinin, Genel Kurulun bilgisine sunulmak üzere bekleyen diğer önergelerin önüne alınarak, 12/1/2012 Perşembe günkü birleşimde sunuşlarda okunmasına ve görüşmelerinin aynı tarihli birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubu önerisi aleyhine Sivas Milletvekili Hilmi Bilgin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Bilgin.

HİLMİ BİLGİN (Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu tarafından yaşam hakları devletin güvencesi ve sorumluluğu altında olan hasta tutuklu ve hükümlülerin içinde bulunduğu koşulların ve sağlık sorunlarının araştırılması amacıyla Anayasa’nın 98’inci ve İç Tüzük’ün ilgili hükümleri uyarınca verilen Meclis araştırma önergesinin gündeme alınmasına ilişkin grup önerisinin aleyhinde söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ hükûmet programlarının ve icraatlarının temelinde insan vardır. Biz parti olarak “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” anlayışıyla hareket ettik ve tüm icraatlarımızın temelinde bu anlayış hâkim olmuştur. Hizmetin ve icraatın odağına, merkezine insanı, milleti esas alan bir anlayışla hareket ettiğimiz için de bugüne kadar milletimizin bizlere olan desteği artarak devam etmektedir.

Değerli milletvekilleri, Anayasa’mızın 17’nci maddesi “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” hükmünü içermektedir. Yaşam hakkı insan haklarının en temeli ve başında gelenidir. Bu hak Anayasa’mız ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’yle güvence altına alınmıştır. Bu manada tüm tutuklu ve hükümlüler de insan olmalarının doğal gereği olarak diğer özgür insanlar gibi bu hakların sahibidirler. Bu kesimin sağlıklarını korumak, tedavi ettirmek ve insanca bir yaşam sürme hakkı temin etmek devletin ve hükûmetlerin temel görevidir.

AK PARTİ hükûmetleri döneminde ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde kalan hükümlü ve tutukluların hayat şartlarının iyileştirilmesi, sağlık sorunlarının çözümü yönünde önemli ve ciddi adımlar atılmış ve bu yöndeki çalışmalar hız kesmeden devam etmektedir. Bu kapsamda cezaevlerinde sağlık sorunları yaşayan tutuklu ve hükümlüleri kapsayan uygulamalar şöyledir: Hükümlü ve tutukluların beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıkların tanısı için ilk muayene ve tedavi hizmetleri kurumda verilmekte, ileri tetkik, tedavi ve rehabilitasyon gerekenler devlet hastanelerine, daha ileri sağlık hizmeti gerekenler ise üniversite hastanelerine sevk edilmekte, yasa gereği gerekli olan her türlü muayene ve tedavi devletin teminatı altında ve ücretsiz yapılmaktadır.

Ceza infaz kurumlarında tetkik, tedavi ve sağlık takipleri yapılamayan ve hastanede yatarak tetkik, tedavi ve sağlık takiplerinin yapılması gereken hükümlü ve tutuklular için yasalar gereği ihtiyaç duyulan mahkûm koğuşları, devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerinde, insan ve hasta hakları çerçevesinde, tıbbi gereklilik ve mevzuata uygun olarak tahsis edilerek düzenlenmektedir.

Ceza infaz kurumunda bulunan ve fiziki rehabilitasyon ihtiyacı olan tutuklu ve hükümlüler hakkında da ilgili hastaneler tarafından düzenlenen sağlık kurulu raporu doğrultusunda hareket edilmektedir.

Bedensel engelli tutuklular ve hükümlüler hakkında, hastanede yatarak tedavi görmesi uzman hekim tarafından gerekli görülenler hastanelerin mahkûm koğuşuna alınarak, tedavi ve takibi burada sürdürülmektedir. Tedaviyi yapan hekimin raporuyla zorunlu olduğu bildirilmesi hâlinde, ilgili şahsın yanına refakatçi verilmektedir.

Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı Arasında Ceza İnfaz Kurumlarındaki Sağlık Hizmetlerinin Düzenlenmesi Hakkında Protokol’ün yürürlüğe girdiği 30 Nisan 2009 tarihinden bugüne kadar geçen süre zarfında, hükümlü ve tutuklu mevcudu, kurum personeli ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısının 5 binin üzerinde olduğu Ankara Sincan, İstanbul Silivri, İstanbul Maltepe ve Kocaeli ceza infaz kurumları kampüsleri bünyesinde sağlık birimleri Sağlık Bakanlığınca uygun görülen hastanelere bağlanarak, buralarda ceza infaz kurumu semt poliklinikleri açılmıştır.

Aile hekimliği uygulamasına henüz geçilmemiş olan ceza infaz kurumlarında sağlık hizmetleri, il sağlık müdürlüklerince görevlendirilen hekimlerce veya Sağlık Bakanlığına geçiş yapmamış olan kurum hekimlerince yürütülmektedir.

Yine, ceza infaz kurumları genelinde, 2010 yılı itibarıyla yüz altı ceza infaz kurumunda diş ünitesi bulunmakta olup, tamamında diş tabipliği hizmeti verilmektedir.

Değerli milletvekilleri, malumunuz olduğu üzere, yüce Meclisimiz bünyesinde İnsan Hakları İnceleme Komisyonu vardır. Bu komisyon, kurulduğu günden itibaren önemli ve sonuç alıcı çalışmalar yapmaktadır. Bu dönemde de İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesinde, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde incelemelerde bulunmak üzere alt komisyon kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştır. Alt komisyonda tüm partilerimizin üyesi mevcuttur. Etkin ve sonuç odaklı çalışma yapan bu komisyon bugüne kadar Konya ve Sincan cezaevlerinde incelemeler yapmış, varsa sorun ve sıkıntıları tespit etmiştir.

Alt komisyon önümüzdeki haftalarda Gaziantep askerî, sivil açık cezaevlerinde, Kilis Cezaevinde, Sivas ve Samsun cezaevlerinde de gerekli inceleme ve araştırmaları yapacaktır. Bu şekilde yapılacak bir çalışma programıyla Türkiye’deki tüm ceza infaz kurumları Meclis tarafından incelenecektir.

İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, bahsettiğim üzere etkin ve sonuç alıcı çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalara sadece birkaç örnek vermek gerekirse hükümlü ve tutukluların ana dilde görüşme yapma hakkının hayata geçirilmesi sağlanmış, askerî cezaevlerinde uygulanan tek tip elbise uygulamasının ortadan kaldırılması sağlanmış ve yine Askerî Cezaevleri Uygulama Yönetmeliği’nin şeffaf hâle getirilmesi sağlanmıştır.

Kısaca arz ettiğim üzere İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesinde oluşturulan alt komisyon, cezaevlerinde kalan sadece hasta değil, tüm tutuklu ve hükümlülerin sorunlarını bizzat yerinde tespit etmekte ve çözüm için gayret sarf etmektedir.

Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi içerisinde yer alan konular zaten yüce Meclisimiz tarafından İnsan Hakları İnceleme Komisyonu marifetiyle incelenmektedir. Dolayısıyla, Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi Meclis gündemini değiştirmeye yönelik olup grup önerisine katılmıyoruz.

Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bilgin.

Önerinin lehine, İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel.

Buyurunuz Sayın Tuncel.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin grup önerisinin lehine söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Konuya geçmeden önce, biliyorsunuz, iki gündür Diyarbakır’da eski cezaevinin bulunduğu ve JİTEM’in sorgu merkezi olarak bilinen yerde, restorasyon çalışmaları sırasında bir toplu mezar ortaya çıktı ve 8 kişiye ait kemiklere ulaşıldı.

Aslında bu ciddi bir sorun. Tabii burası bir işkence merkezi. Gözaltında kayıplara, gözaltında ölümlere dikkat çekmek açısından oldukça önemli. 12 Eylül rejimini bir kez daha gözler önüne sermek açısından, özellikle Türkiye’de Kürt sorunundan kaynaklı yaşanan savaş, çatışma durumundan kaynaklı, özellikle 80’li yıllarda, 90’lı yıllarda ciddi anlamda bir hak ihlallerini, yaşam hakkı ihlalini göstermesi açısından önemli. Kazı yapılan alanın genişletilmiş olması da önemli ama şimdiye kadar toplu mezarlar gerçeğinde şunu gördük ki sadece kemikler ortaya çıkıyor. Bu kemikleri… Yani o toplu mezarlara neden olan zihniyet henüz yargılanmış değil ve oradaki gerçek sorumlular yargılanmış değil. Bugün bizim beklentimiz bu duruma sebep olanların, bu zihniyetin ortaya çıkartılması ve yargılanmasıdır. Aksi takdirde sadece kazı yapılmış ve işte, insan kemikleri bulunmuşun ötesine çıkmayacak bir durum.

Sayın milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu grup önerisi aslında oldukça önemli ve Türkiye gerçeğini ifade ediyor. Cezaevlerinde ciddi anlamda bir doluluk durumu söz konusu. Her gün aslında bir sorun yumağı hâline gelmiş durumda. Bugün, Adalet Bakanlığının verilerine göre ocak ayı itibarıyla 35.183 tutuklu, 20.224 hükmen tutuklu, 66.997 hükümlü olmak üzere toplam 122.404 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır cezaevlerinde. Bu anlamda çok ciddi sorunlar var. Hem sadece bu tutukluların yaşam hakkı durumu ciddi anlamda sorun. Cezaevlerinde kapasite sorunu var. 300 kişilik cezaevlerinde bin kişi kalıyor. Özellikle KCK adı altında yürütülen operasyonlarla bu ciddi anlamda daha da hız kazandı yani insanlar, 2-3 kişi birlikte yatmak durumunda kalıyor. Bunlar ciddi sorunlar. Yine cezaevinde sağlık koşulları ciddi anlamda problemli. İnsanlar insanca yaşam koşuluna erişemiyor. Hükûmet bu konuda sorumludur. Cezaevleri –çünkü- Adalet Bakanlığına bağlıdır ve Adalet Bakanlığı bu konuda 5275 sayılı Kanun’a göre cezaevlerinde uygulamalar yapıyor. Bu anlamda insan hakları örgütlerinin raporlarına göre bu alanda çok ciddi bir insan hakkı ihlali var. Bu Meclisin bunu araştırması ve buradaki sorunların giderilmesi konusunda sorumlu olduğunu düşünüyoruz. Hele hasta tutuklular meselesi çok ciddi bir sorun. Geçenlerde Grup Başkan Vekilimiz Sayın Pervin Buldan bir hasta tutuklunun durumunu burada dile getirmişti. Bir iki saat sonra da ölümünü ne yazık ki bu kürsüde ifade etmek durumunda kaldı. Hâlâ ölüm sınırında olan 50’ye yakın tutuklu var. Bu konuda ciddi bir sorun var. Daha önceden Cumhurbaşkanının af meselesinde, özellikle 104’üncü maddeye göre özel af niteliği taşıyan cezalara ilişkin… Ne yazık ki bu dönem Sayın Cumhurbaşkanı çok cimri davranmakta bu konuda. 2008 yılında 2 kişi, 2009 yılında 7 kişi, 2010 yılında 2 kişinin hastalık nedeniyle cezası ertelenmiştir ama bu durumda olan çok fazla insan var. Bu konuda herhangi bir yaptırım da bulunmuyor. Bu, ciddi bir sorun. Çünkü cezaevlerinde yaşanan bu insan hakları aslında Türkiye demokrasisini göstermesi açısından da önemli.

Özellikle Türkiye’de tabii politik tutukluların durumu daha vahim. Türkiye’nin siyasi tablosu, Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeler direkt cezaevlerine yansıyor. Cezaevlerinde bu tecrit, izolasyon politikalarına dönüyor. İşte, biraz önce sayın milletvekili dedi ki: “Ana dilde telefonla görüşebiliyorlar.” Çoğu zaman bunlar kısıtlanıyor. İşte, ana dilde yayın yapan gazeteler alınmıyor. Bunlar çok ciddi sorunlar, sadece şey değil. Burada, hani, bunları ifade etmek, buradan sorunun çözümü konusunda yaklaşımları belirtmek istiyoruz.

İnsan haklarına başvurularda en çok, özellikle Samsun Bafra, Giresun, Trabzon, Rize Kalkandere ve Erzurum cezaevlerinde çok ciddi hak ihlalleri var. Bunlar temel olarak, sağlık sorunları, sevkler, sevk sırasında ve gidilen cezaevinde yapılan kötü muamele, haberleşme haklarına getirilen kısıtlamalar, disiplin cezaları, cezaevindeki kapasite fazlalığından kaynaklanan ihlaller, radyoların “zararlı yayınlar içeriyor” gerekçesiyle ellerinden alınması, spor ve hobi haklarının engellenmesi, zaman zaman adli mahpuslarla siyasi mahpusların karşı karşıya getirilmesi. Özellikle bu cezaevlerinde bu çok ciddi bir sorun ve çatışmaya neden oluyor. Yine, diyelim ki görüş, on saatlik sohbet hakkının uygulanmaması. Bunlar cezaevlerinde çok ciddi sorunlar ve bu sorunların çözülmesi gerekiyor. İktidarın bu sorunlara duyarsız, sessiz kaldığı ortada. Her gün, özellikle F tipi cezaevlerinde ciddi anlamda insan hakları ihlali ve işkenceye yönelik bize -muhtemelen İnsan Hakları Komisyonuna da geliyordur- şikâyetler geliyor. Bazı kitaplar mesela cezaevine alınmıyor. Aslında 12 Eylül rejiminden şikâyet eden bir hükûmetin 12 Eylül rejimini cezaevlerinde uygulaması kabul edilebilir bir nokta değil. Bu ciddi bir sorun ve bu Hükûmetin cezaevlerinde yaşanan bu konuyu araştırması, özellikle hasta tutukluların durumunu gündeme alması zorunludur.

Sayın milletvekilleri, özellikle cezaevlerindeki sorunlara ilişkin özel bir durum da İmralı sistemiyle ilgili. Biliyorsunuz İmralı cezaevinde Sayın Abdullah Öcalan’la birlikte 5 siyasi tutuklu var ve burada 27 Temmuzdan bugüne ciddi anlamda tecrit uygulanıyor. Ailesiyle ve avukatlarıyla görüştürülmüyor Sayın Öcalan. Bırakalım ailesiyle ve avukatlarıyla görüştürülmeyi, geçen aylarda avukatları gözaltına alındı ve tutuklandı. Aslında savunma hakkı ihlal edildi. Bu ciddi bir sorun ve Türkiye bu konuyu gündemine almak durumunda. İmralı sistemi ortadan kaldırılmadığı sürece Türkiye’de gerçek anlamda toplumsal barışın sağlanması, demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüklerin sağlanması mümkün değil.

Her gün bu kürsüde Hükûmet, Türkiye’nin dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olduğunu ifade ediyor ama İmralı kosteri hep bozuk. Hükûmetin acaba İmralı’ya bir koster alacak parası mı yok? Eğer parası yoksa ifade etsin, ailesi ve akrabaları alsın bu kosteri çünkü bu mesele çok önemli bir mesele. Türkiye’de gerçekten Kürt sorununun çözümü konusunda bu kadar gündemde olan ve krizlere, çatışmaya neden olan, savaşın derinleşmesine neden olan bu durumu göz ardı etmek, görmezden gelmek hiç kimsenin faydasına değil, hele hele Hükûmetin faydasına değil.

Anlaşılan o ki İmralı cezaevinde AKP Hükûmeti özel bir politika uyguluyor. İşte bir yasa hazırlığı var. Bu yasa hazırlığında da tecridi ve avukatlarıyla görüşmemeyi altı ayla sınırlandırma… Zaten uyguladığı şeye yasal kılıf uyduruyor. Bu ciddi bir sorun. Yani dünyanın hiçbir yerinde kişiye özel bir yasa olmaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok, demokrasilerde bu durum yok ama Türkiye’de bu durum var. Yasalarda bile neredeyse işte Abdullah Öcalan faydalanacak diye yasaları bile düzenleyen bir yaklaşım, kabul edilebilir bir nokta değil.

İmralı’daki sistemin bir an önce kaldırılması, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü konusunda Sayın Öcalan’ın rolünü oynaması konusunda koşulların yaratılması Türkiye’nin geleceği açısından önemli, Kürt sorununun çözümü açısından önemli. Bu hassas bir konu. Bu hassas konuyu olumsuz bir noktada ele almak değil, olumlu bir noktada ele almak Türkiye’ye kazandırır diye ifade ediyorum.

Sayın milletvekilleri, sonuç olarak biz, bu araştırma önergesinin tabii genişletilmesini öneriyoruz. Biz de Barış ve Demokrasi Partisi olarak aslında cezaevlerindeki hak ihlallerine yönelik birçok araştırma önergesi, kanun teklifi, soru önergesini de verdik. Özellikle hasta tutukluların durumu konusunda acil bir adım atılması gerekiyor. Bu konuda bazı yasal düzenlemelerin yapılması şart. 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 16’ncı maddesinin üçüncü fıkrası düzeltilmelidir acilen. Çünkü bu yasaya dayandırılarak aslında ciddi anlamda hak ihlalleri yaşanıyor. Çünkü hasta olan tutuklulara adli tıbbın karar vermesi gerekiyor. Bütün hasta tutuklular Türkiye’nin neresinde olursa olsun Ankara’ya işte İstanbul’a gelecek, adli tıp merkezine gelecek, orada karar verilecek, ona göre de mahkeme karar verecek. Bu ciddi bir sorun.

Diğer bir konu: Tabii ki İnsan Hakları Komisyonu gidiyor, bazı cezaevlerini ziyaret ediyor ancak bu yeterli değildir. Özellikle bu alanda çalışan insan hakları örgütlerinin, bu kurumların, sivil bazı kesimlerin yine uluslararası gözlemcilerinin mutlaka cezaevlerine gidip cezaevlerindeki hak ihlallerini tespit etmesi önemlidir. Cezaevlerinde çok ciddi hak ihlali sorunu var. Personel sorunu var, hastane sorunu var, ring sorunu var. Bütün bu sorunlar aslında ciddi anlamda yeni cezaevleri açmak yerine, mevcut cezaevlerine… Hükûmetin çünkü temel politikası bu çünkü yeni tutuklamalar için durmadan yeni cezaevi açıyor. Yeni cezaevi açmak yerine, mevcut cezaevlerini insanca yaşam olanaklarını sağlayacak koşula getirmek durumundadır. Sonuçta oradaki yaşanlar insan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SEBAHAT TUNCEL (Devamla) – Bunu unutmadan düzenleme yapmak lazım. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tuncel.

Aleyhinde Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can.

Buyurunuz Sayın Can. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

RAMAZAN CAN (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisinin, Anayasa’nın 98, Meclis İçtüzüğü’nün 104 ve 105’inci maddelerine istinaden vermiş olduğu Meclis araştırması açılması yönünde gündemi değiştirmeye yönelik grup önerisine katılmıyoruz. Cumhuriyet Halk Partili sözcü buraya geldi, grup önerisini açıklama ihtiyacı dahi hissetmedi. Anlıyoruz, Meclis gündemiyle ilgili konuşmuyorlar, maddeleriyle ilgili de konuşmuyorlar ama enteresandır, kendi vermiş oldukları gündemi değiştirmeye matuf grup önerisiyle ilgili de konuşmadılar, başka alanlara girdiler. Tabii ki Meclis kamuoyu grup önerisiyle ilgili bilgilenmek istiyor. Bu bilgiyi de yine AK PARTİ’ye  vermek düşüyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclis gündeminde biliyorsunuz kanun hükmünde kararnameyi değiştiren ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair on bir maddelik bir kanun teklifi var. Bu kanun teklifini iki haftadır görüşüyoruz, maalesef bu grup önerileri yüzünden 3’üncü maddesinden daha da ileriye gidemedik. Meclisi çalıştırmak istiyoruz, kamuoyunda belli beklentiler var bu kanun teklifinin kanunlaşması yönünde. Bunu da kanunlaştırmaya gayret etmek durumundayız. Bu nedenle grup önerisine gündemi değiştirmeye matuf olduğundan dolayı katılmadığımızı bildiriyoruz.

Peki, Cumhuriyet Halk Partisi bu grup önerisiyle ne getirmek istiyor? Cumhuriyet Halk Partisi bu grup önerisiyle hükümlü ve tutukluların cezaevindeki sağlık problemlerini, tedavi sıkıntılarını gündeme getirmek istiyor. Yaşam hakkı kutsaldır, insan haklarının içerisinde en önde gelenidir, devredilmez bir haktır. Gerçekten, cezaevinde hastalanan hükümlü ve tutukluların öncelikle tedavisi, cezaevinde bulunan polikliniklerde gerçekleştiriliyor, ileri derecede bir hastalık varsa hastanelere sevk ediliyor. Hastanelerde yataklı ya da refakatçi eşliğinde kalabilmesi noktası ise sağlık raporu ve tedavi eden doktorun takdiriyle mümkün olmakta.

Devletin, korumasında bulunan hükümlü ve tutukluları tedavi ettirmek zorunluluğu vardır, bu devletin bir görevidir. Devlet bunu Türkiye'de gerçekleştirme anlamında Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığıyla arasında imzalamış olduğu protokol çerçevesinde yapmaktadır. Hükümlü ve tutuklunun beden ve ruh sağlığının korunması, teşhis, tedavi ve tetkik ücretsiz olarak devlet tarafından karşılanmaktadır. Bu şu demektir: Yani hükümlü ve tutuklu hastanede veyahut da hastanenin evvelinde cezaevi polikliniğinde ve üniversite hastanelerinde yapmış olduğu, harcanan tetkik, tedavi giderlerinin tamamı devlet tarafından karşılanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cezaevinde gerekli rehabilite çalışmaları yapılmaktadır. Bu noktada, beslenmeyle ilgili birkaç hususa değinmek istiyorum. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 72’nci maddesine göre, Adalet ve Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan protokol çerçevesinde hükümlülere ve tutuklulara verilecek günlük kalori listesine göre yemekler verilmektedir. Şayet özel bir tedavi gerektiren hastalık varsa, hastalığın ilerlemesi mümkünse, diyet gerekiyorsa yine doktorun teşhisiyle ve takdiriyle diyet tedavisi de, diyete yönelik yemekler de verilmektedir.

Yine inancı gereği ve de yaşamsal olarak hayat tarzı itibarıyla vegan ya da vejetaryenlerle ilgili yemek listesi… Bununla ilgili de Adalet Bakanlığının çalışması vardır, ileriye yönelik bunlarla da ilgili talepler karşılanacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ölüm riski altında bulunan, ağır hastalığı olanlar, cezası affedilebilecek derecede hastalık, sürekli hastalık, kendi kendine yetememe, kocama, başkalarının yardımıyla hayatını devam ettirme gibi ağır hastalığı olanlarla ilgili ise doktorun talebi, hastanın talebi üzerine sağlık raporu alınacak ve adli tıp raporu alındıktan sonra bu konuyla ilgili hukuki ve idari yönlere başvurulacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hiç kimse Türkiye Büyük Millet Meclisinde teröristbaşına “sayın” diye hitap edemez. Eğer “sayın” diye hitap ediyorsa bunun gereği yapılmalıdır. Biz şunu özellikle söylüyoruz: “Sayın” diye başlayan, “Öcalan”la devam kelimeleri bir araya getiren Barış ve Demokrasi Partisi Sözcüsü bir yaptırımla karşı karşıya kalmalıdır.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Ne alakası var ya! Sana mı soracağız kime nasıl hitap edeceğimizi!

RAMAZAN CAN (Devamla) – Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisinde devletin bekası ve bölünmez bütünlüğüyle uğraşan biri cezaevinde olursa bununla ilgili de devlet gerekli önlemlerini alacaktır.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Kime nasıl hitap edeceğimizi senden öğrenecek hâlimiz yok! Siz kendi işinize bakın!

RAMAZAN CAN (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin grup önerisine katılmadığımızı bildiriyor, tekrar yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Can.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) – Sayın Başkan, karar yeter sayısı istiyoruz.

BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım.

Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 16.42


ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.01

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Fatih ŞAHİN (Ankara), Muhammet Bilal MACİT (İstanbul)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 51’inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verdiği önerinin oylamasında karar yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi öneriyi yeniden oylarınıza sunacağım ve karar yeter sayısı arayacağım: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmemiştir, karar yeter sayısı vardır.

Sayın milletvekilleri, şimdi gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

1'inci sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

IX.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşma ile 22 Ekim 2009 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kazakistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinin İşleyişine Dair Anlaşmaya Değişiklikler Getirilmesi Hakkında Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/440) (S. Sayısı: 32)

BAŞKAN - Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Şimdi de 2’nci sırada yer alan, Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

2.- Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/152) (S. Sayısı: 112) (x)

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

Dünkü birleşimde teklifin 3’üncü maddesi üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu konuşmuştu.

Başka söz talebi ve soru yoktur.

Şimdi, 3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 3’üncü madde kabul edilmiştir.

Şimdi, 4’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 4- Bu Kanunun 2 nci ve 3 üncü maddeleri 15/11/2011 tarihinden geçerli olmak üzere diğer maddeleri ise yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – 4’üncü madde üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına bir söz…

PERVİN  BULDAN (Ağrı) – Yok.

BAŞKAN – Söz talebi yok, peki.

Gruplar ve şahıslar adına söz talebi yok.

Soru-cevap yok.

4’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

5’inci maddeyi okutuyorum:

MADDE 5- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde söz talebi yoktur.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, şimdi, teklifin tümü açık oylamaya tabidir. Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Oylama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi ve Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in; 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi açık oylama sonucu:

“Kullanılan oy sayısı       :    208

Kabul                              :    202     

Ret                                   :         6 (x)

 

                                  Kâtip Üye                                      Kâtip Üye

                                 Fatih Şahin                           Muhammet Bilal Macit

                                    Ankara                                         İstanbul”

 

Böylece, teklif kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Şimdi de 3’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Ticari ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştirilmesine İlişkin Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

3.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Ticari ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştirilmesine İlişkin Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/451) (S. Sayısı: 48) (xx)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet? Yerinde.

Komisyon raporu, 48 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Isparta Milletvekili Ali Haydar Öner konuşacaktır…

Şahsı adına söz talebi?

Buradaki söz taleplerini geri çektiniz herhâlde, yok.

Tasarının tümü üzerinde…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, tümü üzerinde Nevzat Korkmaz ama komisyonda, gelecek.

BAŞKAN – Şahıslara da geçtik efendim, tümünü de geçtik.

Böylece, maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE ÇİN HALK CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ARASINDA İKİLİ TİCARİ VE EKONOMİK İŞBİRLİĞİNİN GELİŞTİRİLMESİ VE DERİNLEŞTİRİLMESİNE İLİŞKİN ÇERÇEVE ANLAŞMASININ ONAYLANMASININ

UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 8 Ekim 2010 tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Ticari ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştirilmesine İlişkin Çerçeve Anlaşması”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Ümit Özgümüş. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Özgümüş.

Süreniz on dakikadır.

CHP GRUBU ADINA ÜMİT ÖZGÜMÜŞ (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; öncelikle sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Son yirmi yılda dünyada ekonomide en başarılı ülkelerden bir tanesi, belki de en başarılısı Çin Halk Cumhuriyeti. Çin Halk Cumhuriyeti, son dönemlerde sürekli olarak ihracatını artıran, dünyadaki kriz dönemlerinde büyümesini artırabilen nadir ülkelerden bir tanesi ve uyguladığı ekonomik politikalarla da yaklaşık olarak yılda 200 milyar dolar dış ticaret fazlası veren bir ülke. Kendi ekonomisini koruyor, kendi tarımını koruyor ve bunun altında yatan neden de şu: Küresel düşünüp ulusal çıkarlarını koruyan bir ekonomi politikası uyguluyor. Onun için de sürekli olarak Türkiye dış ticaret açığı verirken, Çin Halk Cumhuriyeti dış ticaret fazlası vererek ekonomisini götürüyor.

Türkiye ile Çin dış ticareti sürekli olarak Türkiye aleyhine açık vermeye devam ediyor. 2002 yılında 1 milyar 100 milyon dolar civarında Türkiye aleyhine olan Türk-Çin dış ticaret açığı, 2010 itibarıyla yaklaşık olarak 18 milyar dolara -18 katına- ulaşmış durumda. Bugün görüşülecek olan çerçeve anlaşmada ya da Çin Halk Cumhuriyeti’yle yapılacak olan bütün ikili ticari ilişkilerde bunun, yani Türkiye aleyhine seyreden bu dış ticaret açığının kapatılması için uğraşılmak zorunda, maddeler bununla ilgili olmak zorunda ve aleyhimize gelişen bu ticaret giderilmek zorunda.

Ama tabii, sadece Çin’le değil, dünyanın birçok ülkesiyle yaptığımız ticaret de Türkiye aleyhine gelişmekte ve doğal olarak da dış ticaret açığı ve cari açık vermeye devam etmekteyiz. Bunun altında yatan önemli sebeplerden bir tanesi, Türkiye’nin, özellikle uluslararası ilişkilerde, dış ilişkilerde, yelkeni olmayan, rüzgâra göre hareket eden bir politika izlemesi. Çünkü hepimiz biliyoruz ki uluslararası ilişkilerde iyi siyaset ilişkileri, iyi uluslararası ilişkiler ticareti olumlu etkiler, ticaretin olumlu etkilenmesi de ikili ilişkileri, yani siyaseti etkiler; birbirini besleyen süreçlerdir. Ama Türkiye, özellikle son dönemlerde, uluslararası ilişkilerde, bizim aslında anladığımız -ama anlayamadığımız diyelim- bazı uluslararası ilişkilerden dolayı birçok ülkeyle ilişkisini bozmuştur.

Bakın, 2003 yılında AKP İktidarı döneminde 2013 ihracat stratejisi açıklandığında 2013 ihracat stratejisinin temel noktası komşularla ticaretti çünkü küresel rekabet ortamında artık nakliye önemli bir maliyet unsuru olmaya başladı. Onun için öncelikle komşularla ticaret. Komşularla ticaretin doğru yürüyebilmesi için öncelikle komşularla iyi ilişkilerin kurulması gerekir.

Şimdi, bundan üç ay, dört ay öncesine kadar Türkiye sıfır sorun politikası uygularken üç ay içerisinde ne oldu da bütün komşularla kavgalı ve bazı komşularla savaş edecek noktaya geldik? AKP İktidarının Türkiye Büyük Millet Meclisinde bunları açıklaması gerekir, açıklanamayan bazı noktalar olabilir ama genel olarak dış politikamızın, uluslararası ilişkilerin neden bu şekilde birdenbire 180 derece değiştiğini Türkiye Büyük Millet Meclisine saygı gösterip, Türkiye Büyük Millet Meclisine açıklamak zorundadır.

Bundan üç ay önce, dört ay önce Suriye’ye gidip Beşar Esad’ın evinde akşam yemeğine katılıyordu Sayın Başbakan. Bundan üç ay önce “Beşar Esad benim kardeşim.” diyordu Sayın Başbakan ve bu iyi ilişkiler doğrultusunda Suriye ile Türkiye arasında vize anlaşmasında Türkiye-Suriye arasında vize de kaldırıldı, vize şartı da kaldırıldı, serbest ticaret anlaşmaları imzalandı ve ticaretimiz artmaya başladı. Ama birdenbire, nereden geldiyse o emir, o emir doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti taşeronluk yaparak birdenbire Suriye’ye savaş ilan etti tam da ticari ilişkilerimizin geliştiği dönemde, tam da güneydeki, güneydoğudaki illerimizin o ülkeyle olan ticaretinin geliştiği dönemde.

Şimdi, değerli arkadaşlar, neden böyle olduğunu geçen bir konuşmada burada anlatırken AKP’nin o zaman –burada şu anda bulunmayan- Grup Başkan Vekili oradan laf attı, dedi ki: “Bayrağımızı yaktılar.” Bayrak yakmak eğer bir ülkeye savaş nedeni sayılıyorsa, söylemesi ayıptır, gençliğimiz Amerikan bayrağı yakmakla geçti. Sizin gençleriniz de her cuma İstanbul’da camiden çıktıktan sonra İsrail bayrağı yaktı. Birçok ülkenin gençleri, birçok yerde protesto ederken birçok ülkenin bayrağını yaktılar. Daha geçtiğimiz on beş gün, yirmi gün önce İran’da İngiltere bayrağı yakıldı. Suriye’de Türkiye’nin Bayrağı’nı kimin yaktığı şu ana kadar belli olmadı. Ajanlar mı yaptı? Serseriler mi yaptı? Orada şu anda ayaklanan Müslüman kardeşler mi yaptı? Bir provokasyon muydu belli değil. Ama şunu sormak istiyorum: Bayrağımızın yakılmasına karşı bu kadar duyarlıysanız ve bu kadar onurlu bir duruş sergiliyorsanız bundan yedi, sekiz sene önce Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerinin ve subayının kafasına çuval geçirildi. Suriye’de bizim bayrağımızı yakanların kim olduğu belli değil ama askerimizin kafasına çuval geçirenlerin kim olduğu, kimliğiyle, ismiyle, rütbesiyle, ülkesiyle tamamıyla belli. Eğer gerçekten bu kadar duyarlıysanız orada niye bu duyarlılığı göstermediniz? Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan etseydiniz. Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan edemiyorsanız İncirlik’i kapatsaydınız. İncirlik’ten Amerikalıları kovabilseydiniz. Hadi bunların hepsinden vazgeçtik. ABD Büyükelçisini çağırıp bir kulağını çekebilseydiniz. Öyle olunca bu tür konularda çok inandırıcı değilsiniz. Yani bugün Türkiye’yle savaş noktasına gelmiş olan Türkiye’nin şu anda hiçbir gerekçesi yoktur ki Suriye’yle savaş hâline gelmiş olsun. Burada çocuklarımızın kanı üzerinden bir pazarlık var. O pazarlığın ne olduğunu biz bilmiyoruz. Bir daha söylüyorum, çocuklarımızın kanı üzerinden bir pazarlık var. O pazarlığın burada, açık oturumda veya kapalı oturumda açıklanması gerekir. Aksi takdirde Türkiye, Suriye batağına girecek, Orta Doğu batağına girecek ve burada özellikle bu tarafa dönerek, vicdanı olan AKP’li dostlarıma, arkadaşlarıma, milletvekillerime seslenerek söylüyorum ki Türkiye Orta Doğu batağına girdiği zaman bir daha çıkamaz. Eğer taşeronluk adına, tetikçilik adına, Batı’nın taşeronluğu adına Suriye’ye girerse, Orta Doğu’ya girerse orada sadece Suriye’yle savaşmayacak, İran’la savaşacak, Rusya’yla savaşacak, arkadan Talabani, Barzani’yle savaşacak ve ABD’nin kendisiyle savaşacak. Ve bunun arkasında gelecek olan şey de merkezî otoritenin zayıflaması durumunda, silahlı kuvvetlerin orada bataklığa girmesi durumunda güneydoğu’da bağımsızlık ilanıdır. Bunu da buradan tarihe not düşmek için söylüyorum. Çünkü dünyada bütün bu ayrılıkçı hareketler ve rejimi değiştirecek olan hareketler merkezî otoritenin zayıflamasından sonra ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin batısında ve Avrupa’nın ortasında gelişen hareketleri incelerseniz ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız.

Tabii, bu yetmez, yani sadece Suriye’de ne olduğunu bilmiyoruz, başka yerlerde de ne olduğunu bilmiyoruz.

Örneğin, geçen gün burada konuşmamda dedim ki: “Cumhuriyet Halk Partisi sıralarından arkadaşlarımız önerge veriyor, bütçe görüşmeleri sırasında. Muhtarların durumu iyi değil, emeklilerin durumu iyi değil. Van’da insanlar depremden sonra açlıktan ölüyor, kaynak yok.” Ama dedim ki: “300 milyon dolar parayı hangi yetkiyle, kimin parasını alıp çanta içerisinde Libya’ya gönderiyorsunuz?” Değerli arkadaşlar, bakın, o nokta da karanlık.

Bir, Dışişleri Bakanı öncelikle bir zafer kazanmış Osmanlı komutanı edasıyla dedi ki:“Oradaki isyancılara 300 milyon dolar para gönderdik.” Temmuz ayında, henüz daha Libya’da hükûmet varken… Arkasına, Maliye Bakanı burada konuşurken -tutanaklar şimdi odamda- dedi ki: “O gönderdiğimiz 300 milyon dolar kredidir.” Arkasına, benim konuşmam üzerine Sanayi Bakanımız konuşması sırasında –yine tutanaklarda var- dedi ki: “O para kredi değildir. Uluslararası anlaşmalar çerçevesinde Türkiye’de bulunan Libya’nın parasının blokesinin çözülmesidir.” Birileri doğru söylemiyor. Hükûmet adına konuşan 3 bakan ayrı ayrı şeyler konuşuyor, bunların da ortaya çıkması lazım. Eğer, o gerçekten kredi olsa bile orada da bir yanlışlık ve yalan var çünkü karşınızda şu anda bir devlet yok. Verdiğiniz para, henüz daha Libya’da bir devlet, bir hükûmet varken oradaki isyancılara verilmiş bir paradır. Eğer gerçekten orada Kaddafi başarılı olsaydı ve isyancılar başarısız olsaydı o verdiğiniz 300 milyon doları nasıl geri alacaktınız?

Onun için, şu anda, birçok konuda olduğu gibi, ekonomide olduğu gibi, özellikle uluslararası ilişkilerde birçok şey Türkiye’den gizlenmekte, Türkiye gittikçe bir savaş bataklığına doğru götürülmektedir.

Hepinizi sevgi ve saygıyla tekrar selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özgümüş.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Isparta Milletvekili Nevzat Korkmaz. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Korkmaz.

MHP GRUBU ADINA S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bazı milletler, bazı ülkeler vardır ki onlarla ilişkileriniz ne zaman başlamıştır, kaç yüz yıldır devam edegelmektedir, bunları tespit etmeniz mümkün değildir; âdeta birinin tarihî yazılırken diğerinin de geçmişini anlatmış olursunuz; işte, Çin Halk Cumhuriyeti böyle bir ülkedir Türk milleti için.

Türk tarihî adına tespit ettiğiniz en eski bilgi içerisinde Çin tarihine ait kayıtlar da mevcuttur. Böyle köklü bir geçmişi paylaşmanın içerisinde ortak acılar, kederler, sıkıntılar ve sevinçlerle dolu komşuluk ilişkileri vardır; ortak bir iklimi, coğrafyayı paylaşmak vardır. Onların biz Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ederken hatıralarını taşımışızdır. Çin’e de bizim için son derece kıymetli canlarımızı, hatıralarımızı, hatta atalarımızın, dedelerimizin mezarlarını emanet etmişizdir.

Değerli milletvekilleri, her asırda var olan ve her asırda insanlık tarihini biçimlendiren iki millettir Çinliler ve Türkler. Bazen biri medeniyetin bayraktarlığını eline almıştır, tarih yazmıştır, bazen de ötekisi. Bazen biri şarkta, diğeri de Ön Asya ve Batı’da güç olmuş, insanlık tarihini dizayn etmiştir.

Yakın siyasi tarihimizde Çin ile diplomatik ilişkilerimiz 4 Ağustos 1971’de başlamıştır. Siyasi ilişkilerin niteliklerine baktığımızda, bu ilişkiler daha çok bakanlar düzeyinde ziyaretler şeklinde cereyan etmektedir, bunun da diplomasideki karşılığı, devlet başkanları ve başbakan düzeyinde olmadığından “düşük yoğunluklu ilişkiler” diye anılmaktadır.

Değerli milletvekilleri, hem Çin hem de Türkiye kendi bölgelerinde ve küresel düzeyde belirleyici, sözü olan ülkeler arasındadır, böyle de olmalıdır. Tek kutuplu bir dünyanın sorunlarını hep birlikte yaşıyoruz, tüm dünya yaşıyor. Uluslararası hukuk uzun bir süredir neredeyse tamamen gücün kontrolünde, gücün belirleyiciliğinde. Tek kutuplu bir dünyanın lideri Amerika Birleşik Devletleri bu avantajını uzun süre elinde tutabilmek için kendi gücüne muhalefet edebilecek her ülkeyi, her olayı kontrol etmeye çalışıyor. Sadece mevcutla yetinmiyor bazen sebep yaratıyor. ABD kendi gücü karşısında gelecekteki en önemli muhalefetin 1,5 milyar nüfusu ve geniş coğrafyasıyla dünya ekonomi liderliğine soyunan Çin olduğunu görüyor, hele hele Çin ve Rusya’nın içinde olduğu bir Şanghay İşbirliği Teşkilatı olduğunu düşünüyor çünkü dünya nüfusunun neredeyse yarıdan fazlasının küresel düzeyde yaratılan gelirin önemli bir kısmının bu örgüt içerisinde yer alan ülkelere ait olduğunu biliyor.

2007’de Bişkek’te yapılan zirvede dönemin Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’in “Tek kutuplu dünya kabul edilemez.” sözü teşkilat misyonunu da ortaya koyuyor. Şanghay İşbirliği Teşkilatında ilk ciddi ABD karşıtı adım 2005’te atılmıştır. Bu toplantıda ABD’ye Orta Asya’daki askerî varlığını sona erdirme çağrısı yapılmıştır. Bu çağrının sonunda Özbekistan’daki ABD askerleri ülkeyi terk etmiştir. Ondan sonra herkesin bildiği hikâye, bölge karışmıştır, karıştırılmıştır, olaylar yüzlerce insanın canına, ülkelerin huzuruna mal olmuştur.

Bugün olmasa bile yarın karşılaşılacak tehditlerde bölgesel iş birliği daha da önem kazanmaktadır. Dolayısıyla ülke yönetimlerinin bu iş birliği zeminin genişletmesi ve geliştirmesi zorunluluğu vardır. Ülkemiz açısından da bölgesel sorunların çözümünde Çin gerçeğinin ihmal edilmemesi ve siyasi, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve iş birliğinin güçlendirilmesi gerekmektedir.

Ekonomik ilişkilerimize gelince Çin Halk Cumhuriyeti Uzak Doğu’daki en büyük ticari ortağımız, ayrıca dünyada ithalat yaptığımız 3’üncü büyük ülkedir. 99 yılında 1 milyar dolar civarında olan ticaret hacmi neredeyse 20 kat artmıştır ancak ticaret hacmindeki artış hep Türkiye'nin aleyhinde cereyan etmiştir. Çin’den ithalatımız ihracatımızın neredeyse 9 kat önünde yer almıştır. Ekonomik ilişkilerimizdeki en önemli handikap aleyhimize artan bu dengesizliktir.

Değerli milletvekilleri, 2010 rakamlarına bir göz atarsak ithalat rakamı yaklaşık 17 milyar dolar, ihracat ise 2 milyar 260 milyon dolar civarındadır, yaklaşık yine 15 milyar dolar eksideyiz demektir.

Çin’in tüm dünyada en hızlı büyüyen ekonomi olduğunu, her yıl ekonomisinin 100 milyar dolar civarında dış ticaret fazlası verdiğini belirtmeliyiz. Serbest piyasa ekonomisiyle planlama sürecini birlikte yürüten, yabancı sermaye önündeki engelleri kaldıran Dünya Ticaret Örgütü üyesi Çin’in, kısa bir zaman içerisinde dünyanın en büyük ekonomisi olacağı aşikârdır. Türkiye'nin hızla büyüyen Çin piyasasını çok iyi etüt etmesi ve negatif olan dış ticaret dengesini iyileştirmenin ve pazar payını artırmanın yollarını araması gerekmektedir.

Ayrıca, Batı’nın giriş kapısı olan Türkiye'nin, Çin için de Batı’ya açılma stratejisinde önemli olduğu da bilinen bir gerçekliktir. Türkiye ve Çin, Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerinde iş birliği ve yardımlaşmayı başarabilecek iki güçlü ülkedir.

Bu gelişmelerle birlikte söylemeliyiz ki iki ülke arasında askerî ilişkiler de güçlenmekte ve yoğunlaşmaktadır. Askerî otoritelerin karşılıklı ülke ziyaretleri devam edegelmektedir.

Değerli milletvekilleri, “Çin” deyince Tayvan meselesini de gündeminize getirmek ve değerlendirmelerinize arz etmek istiyorum. Tayvan, 1971 yılına kadar tüm Çin’i temsil eden, Birleşmiş Milletlerin muhatap kabul ettiği bir ülkedir, 1971’de bu temsil Tayvan’dan alınıp Çin Halk Cumhuriyeti’ne verilmiştir ve bu statü Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.

35 bin dolar fert başı millî geliriyle dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olan Tayvan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nden bazı talepleri vardır.

Bunlardan biri İstanbul’da bir ticaret ve kültür ofisi açmaktır. Bu talep Çin Halk Cumhuriyeti’nin tepkisine sebep olsa da Amerika Birleşik Devletleri’nde 12, Japonya’da 5, Almanya’da 2 ofis olduğunu ve bu ofisler aracılığıyla ticaret hacimlerini artırdıklarını biliyoruz.

İkinci talepleri, Türkiye'nin Tayvan’a doğrudan uçak seferlerinin başlatılmasıdır. Aktarmalı seferler yirmi saati, yaklaşık bir günü bulabilmektedir.

Üçüncü talepleri ise, Tayvan Türkiye’ye uyguladığı vize işlemini tek yönlü, tek yanlı olarak kaldırmak istemektedir. Bugün, dünyada Türkiye’ye vize uygulamayan ülke kalmamıştır. Tayvan, ülkemizle artan ticaret ve kültürel ilişkilerini geliştirmek için Türk vatandaşlarına uyguladığı vizeyi kaldırmak ve bununla ilgili olarak yetkililerle görüşmeleri başlatmak düşüncesindedir. Ankara’nın Tayvan politikası Çin Halk Cumhuriyeti’nin etkisiyle yavaş ve tedirgin yürümektedir, ancak özellikle ticaret ve kültür hayatında ülkemize yeni ufuklar açacak Tayvan politikasında ortaya konacak birtakım gelişmeler Çin Halk Cumhuriyet’iyle aramızdaki ilişkileri de çok boyutlu hâle getirecektir.

Değerli milletvekilleri, zikrettiğimiz birçok iş birliği alanı vardır ancak bazı sorunlar da vardır Çin Halk Cumhuriyeti ile ülkemiz arasında.

En önemli sıkıntı, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşanan insan hak ve hürriyetlerinin ihlali problemidir. Uygurların kendi toprakları Doğu Türkistan 1759’da Çin Mançu İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş, o tarihten bugüne kadar da bu işgali kırabilmek için yüzlerce mukavemet gösterilmiştir. Doğu Türkistan İslam Devleti, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, Doğu Türkistan Cumhuriyeti gibi tarihte üç devlet kurulmuştur Doğu Türkistan halkı tarafından.

Çin’le yaşanan binlerce yıllık ortak tarih ve yaşanmışlığa rağmen, Çin’in dönem yönetimleri Doğu Türkistan’ı egemenliği altında tutmak amacıyla sistemli şiddet politikaları uygulamış, 1949’dan sonra ülkede tesis edilen komünist sistem çok çeşitli enstrümanları kullanarak, maalesef asimilasyon politikalarını daha sofistike bir boyuta taşımıştır. 90’lı yıllar boyunca dinî faaliyetler sınırlandırılmış, camiler kapatılmış, ibadetler engellenmiş, on sekiz yaşın altındakilere din eğitimi yasaklanmış, eğitimde ateist politikalara geri dönülmüştür. Çin’le binlerce yıllık ortak geçmişi ve tarihi olan, kendisine Uygur kardeşlerini emanet etmiş bir Türkiye’yi bu durum son derece üzmekte ve Türk kamuoyunda da Çin’le ilgili olumsuz imaj oluşmasına sebep olmaktadır. Ancak tüm olumsuz unsurlara rağmen Türkiye’nin Çin ile yürüyeceği her iki ülkenin menfaatlerine uygun politikaların var olduğunu biliyor ve bu anlaşmanın da bu amaca hizmet edeceğine olan inancımızı ifade ediyoruz.

Üzerinde görüştüğümüz anlaşmanın her iki ülke insanlarına da hayırlar getirmesini temenni ediyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Korkmaz.

Söz talebi yoktur.

Soru yok.

1’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 1’inci madde kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

Madde 2 – (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – 2’nci madde üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Mehmet Günal.

Buyurunuz Sayın Günal. (MHP sıralarından alkışlar)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Çin seferine gidenler belli oluyor!

MHP GRUBU ADINA MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Aslanoğlu “Çin seferine gidenler.” dedi. Doğru söylüyor. Geçtiğimiz ay içerisinde Çin Halk Cumhuriyeti’ne bir ziyaret gerçekleştirdik. Hem oradaki gözlemlerimizi ve iş birliği imkânlarını ve yapılması gerekenleri burada kısaca sizlerle paylaşmak için bu anlaşmayı da bir vesile olarak addediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Çin, son yıllarda çok fazla konuşulan bir ülke. Yükselen bir güç olarak bütün ekonomi ve siyaset çevrelerinde tartışılan bir ülke ve ülkemizle ilişkilerini de son yıllarda biraz daha bu dışa açılma politikasına uygun olarak geliştirmeye çalışan bir ülke. 1970’lerin sonunda başlayıp 80’lerden itibaren hızlanan ve 2000’li yıllarda daha da hız kazanan bir dışa açılma politikası, kontrollü bir açılma politikası izliyor.

Bu çerçevede, tabii ki, soğuk savaş sonrası dünya düzeninde tek kutupluluktan yeniden çok kutupluluğa doğru giderken Türkiye’nin de ciddi anlamda incelemesi gereken ve ilişkilerini geliştirmesi gereken bir ülke.

Ekonomik yapısı, değerli arkadaşlar, her ne kadar bir komünist parti yönetiminde olsa da bir piyasa ekonomisine doğru, kontrollü bir şekilde, kamu ve özel sektör ortaklığı içerisinde, devam ediyor ve bu açılımlara da, son yaptıkları çalışmalarla ve uluslararası toplantılarla devam ediyorlar. Genel olarak baktığımız zaman, önce ticari açıdan ve ekonomik açıdan bakarsak…

Sayın Başkanım, arkadaşların çoğu telefonla konuşuyor galiba. Ben, ciddi anlamda bir uğultuyla konuşuyorum.

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Yani, dinlemeyebilirler ama en azından sükûneti sağlarsak, önemli bir husustan bahsediyorum, ülkemiz açısından da önemli olan. Onun için, zaten, uluslararası anlaşma olmasına rağmen söz aldık.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Günal.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, dünyanın, şu anda, geçtiğimiz yıldan itibaren 2’nci büyük ekonomik gücü hâline gelmiş Çin Halk Cumhuriyeti ve yaklaşık 7 trilyona bu yıl itibarıyla ulaşması gereken, ulaşması beklenen bir gayrisafi yurt içi hasılası var. Geçtiğimiz yıl için 5,8 trilyonluk bir gayrisafi yurt içi hasıla var ve her yıl, 200 milyar dolardan fazla dış ticaret fazlası veriyorlar.

Bizim için, tabii, Türkiye’yle ilgili rakamlara baktığımız zaman, her ne kadar son yıllarda ciddi anlamda ticaret hacmimizde toplam olarak artış olsa da, bunun ihracattaki artışa rağmen, her ne kadar “Genel ihracatta da rekor kırıyoruz.” deyip ithalatımızın çok artması gibi, maalesef ithalatımız çok daha hızlı bir şekilde artıyor. “Dış ticaret hacmimiz artıyor.” diye sevinmemiz gerekirken aleyhimize olan açık çok daha hızlı büyüyor. Bu yıl, çok daha fazla, 16 milyar doların üzerinde bir dış ticaret açığının, iki ülke arasında olması bekleniyor. Geçtiğimiz yıl, yine, rakamlara baktığımız zaman, 15 milyar dolarlık bir açık aleyhimize gelişmiş durumdaydı. Bunun geliştirilmesi gerekiyor.

Bizim yetkililerle yapmış olduğumuz görüşmelerde, ikili olarak bazı anlaşmaların yapılmaya çalışıldığını, bugün de onayladığımız ticaretle, ekonomiyle ilgili anlaşmanın da bu çerçevede katkı sağlayacağını düşünüyorlar. Tabii, burada, gözlemlerimiz sadece ticaretle ilgili konularda değil, bunun başlıklarına da bakmamız lazım. Acaba hangi mallarda, hangi ürünlerde ithalat yapıyoruz? Neden bu kadar dış ticaret açığımız fazla? Bir taraftan ilk on ay itibarıyla bu yıl 18 milyar dolarlık ithalatımız var, öbür taraftan 2 milyar doları bulmayan bir ihracatımız var, 16 milyar 300 milyon dolarlık da bir dış ticaret açığımız var. Kendileriyle bunları görüştük. Tabii ki Hükûmetin de çalışmaları olduğunu biliyoruz, Sayın Çağlayan da girdi tedarik sistemi üzerinde çalıştıklarını söylediler, henüz bize brifing vermediler, Plan ve Bütçe Komisyonu olarak bekliyoruz o projenin ne aşamada olduğunu. Çünkü ithal ettiğimiz malların büyük bir kısmı baktığımız zaman, maalesef Türkiye’de de üretilebilecek olan mallar ama kur rejimindeki çarpıklıktan ve kur politikasındaki bazı sorunlardan dolayı bu malların büyük bir kısmını ve öncelikli olarak da Çin’den ithal ediyoruz. Şimdi baktım ben, ithalatımızdaki ilk on maddeye bakınca büyük ölçüde makineler, cihazlar, bunlar var ama onun dışında tekstil mamulleri, mamul eşya, oyuncaklar, aletler bunlar çok aşırı teknoloji gerektiren şeyler değil. Çin’de teknolojik ürünler de var ama baktığımız zaman ilk on madde içerisinde -ki bunlar yaklaşık 12-13 milyar dolarını oluşturuyor toplam 18-19 milyar doların- maalesef Türkiye’de de üretilebilecek olan bazı ham maddeler ve basit ürünler olduğunu görüyoruz. Onun için bu konunun ivedilikle gözden geçirilmesi ve bu başlatılan çalışmaların hızlandırılması gerekiyor.

Türkiye’yle ilişkilerinde -az önce arkadaşlarımız kısaca değindiler- 2009’da başlatılan bir çerçeve anlaşmayla bu yıl ve önümüzdeki yıl içerisinde de gelişmeler olacak. Bu yıl Türkiye’de “Çin Kültür Yılı” olarak ilan ediliyor Kültür ve Turizm Bakanlığının organizasyonuyla, önümüzdeki yıl da yine Çin’de “Türk Kültür Yılı” olacak. Bunu bir vesile kılmamız lazım. Ben Antalya Milletvekili olarak oradaki yetkililerle de görüştüm, maalesef Çin’in turizm pastasından biz gerekli payı alamıyoruz. Yani 50 milyonun üzerinde turist gönderiyorlar. Tabii, Çin’in nüfusuyla kıyasladığımız zaman, 1,4 milyara yaklaşan nüfus içerisinde ve ekonomik olarak zengin kitlelere baktığımız zaman ciddi anlamda Çinli turist dünyada farklı ülkelere gidiyor. Bizim bu kültür yılını bir vesile kılarak turizmle ilgili, tanıtımlarla ilgili çalışmaları da biraz yoğunlaştırmamız gerekiyor. Buradan Hükûmetin temsilcisi olarak Sayın Bakana, Sayın Kültür Bakanımız yok ama, iletmiş olalım. Onlarda da böyle bir beklenti var. Karşılıklı olarak hem ilişkilerin gelişmesi açısından önemli hem de turizm gelirlerinden pay almamız lazım.

Öbür taraftan, Çin’in önemli bir kaynak fazlası var ve 3 milyar dolardan fazla rezervinin 1,5 milyar dolara yakınını hazine bonolarında ve Amerikan dolarında tutuyor. Yani, şimdi bakıyoruz, biz sağdan, soldan, küçük ülkelerden, Körfez ülkelerinden kriz olduğu zaman 300-500 milyon dolarlık fon bulduğumuz zaman önemli bir başarı kaydetmişiz gibi görünüyor. Oysa önümüzde ciddi anlamda tasarruf fazlası olan bir ülke var. Onlarla karşılıklı anlaşmalarla… Özellikle yurt dışına büyük miktarlarda yabancı Çin yatırımı gidiyor. Afrika’da, Asya’da, Orta Asya’daki ülkelerde onlarla bu konuda da ortak yatırımlar yapılması gerektiğini görüştük. Ama tabii inisiyatifi hızlandırmak ve gerekli çalışmaları yapmak öncelikle Hükûmetin görevi. Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak, her zaman olduğu gibi, eğer bu konuda yapılacak çalışmalar varsa yapıcı, yol gösterici muhalefet anlayışımız çerçevesinde sizlere bu konularda destek olup, ihracattaki artışı hızlandırmak, ithalatı da azaltarak dengeli bir hâle getirmek, Çin’le olan dış ticaret açığımızı kapatmak için ne gerekiyorsa yapacağız. Tabii, turizmle ilgili yapılacak çalışmalarda sizlere destek olacağız.

Değerli arkadaşlarım, orada, az önce Sayın Aslanoğlu söyleyince aklıma geldi, önemli ziyaretler de yaptık. Az önce Kırgızistan Cumhurbaşkanını dinledik, kendisinin söylediklerinden hepimiz duygulandık ve ayakta alkışladık. Biz de oraya gidince Yusuf Has Hâcib’in, Kaşgarlı Mahmut’un, Apak Hoca’nın türbelerini ziyaret ettik. Oralarda neler yapıldığını kitabelerinde, açıklamalarda bir kere daha görmüş olduk. Ama yine Kültür Bakanlığımızdan özellikle istirham ediyorum; çevre düzenlemesi açısından da bakıma ihtiyaçları olduğunu görmüş olduk. Belli yerlerde belli çalışmalar yapıldığını biliyorum, Çin’le ilişkilerdeki hassasiyeti de biliyorum. Ama yine bu gelişmeleri, “Çin Kültür Yılı” olduğunu ve önümüzdeki yılın da Çin’de “Türk Kültür Yılı” olacağını bildiğim için, bu çerçevede bu kültür eserlerinin de beraberce dikkate alınabileceğini, hatta ortak olarak bir Kaşgarlı Mahmut enstitüsünün kurularak ortak bir araştırma enstitüsü kurulabileceğini düşünüyorum. Tarihimize olan, geçmişimize olan bir borcumuzdur. Az önce Sayın Cumhurbaşkanının burada söylediklerini dinlerken tekrar bunları sizlerin de dikkatine sunma ihtiyacı hissettim. Çünkü, yıllarca gezmiş Kaşgarlı Mahmut -yirmi yıla yakın, on beş yıldan fazla gezmiş- ilk Türk dilini, lügatini, ansiklopedisini, coğrafyasını, haritasını, hepsini çıkarmış. Onun için, bunu bir vesile edelim, bu çerçevede, yapılacak anlaşmalarla bunu da aradan çıkarmış olalım. Hem Türkiye'nin tanıtımı açısından hem de kendi tarihimize, kültürümüze olan bir borcu yerine getirmek açısından önemli buluyorum.

İki ülke, yükselen ülkeler olarak çok kutuplu dünyada bu ilişkileri rasyonel bir şekilde… Türkiye'nin de bölgesinde lider ülke olması, 2023’te lider ülke olması için bu ilişkilerin geliştirilmesine destek olacağımızı burada tekrar ifade ediyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET GÜNAL (Devamla) - İnşallah, Kırgızistan Cumhurbaşkanının dediği gibi, birlikteliğe vesile olur ve Türk devletleri de kendi arasında ekonomik ve kültürel birlik kurar diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Günal.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Isparta Milletvekili Ali Haydar Öner. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Öner.

CHP GRUBU ADINA ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) – Sayın Başkanım, değerli milletvekillerimiz; iki güzel vecizeyle Çin’le ilişkilerimize ilişkin görüşlerimi takdim etmek istiyorum. Birincisi, ünlü Çinli filozof Konfüçyüs. Konfüçyüs ne diyor: “Geçmiş kırgınlıkları unutmayanlar yeni dostluklar kuramazlar.” diyor. Bir diğeri de Büyük Atatürk: “Yurtta barış, cihanda barış.” diyor. Gerçekten de Çinlilerle uzun yıllar komşuluk ilişkileri yaşamışız, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Çin Seddi’nin yapılmasına vesile olmuşuz. Ama geçmiş kırgınlıkları çoktan unuttuk, yeni dostluklar kurma sürecine girdik. O süreci, bütün dünya ülkeleriyle olduğu gibi Çin’de de  bazı sorunlara karşın yaşıyoruz.

Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk de “Yurtta barış, dünyada barış.” diyerek, bu barış kapsamına dünyanın bütün uluslarını dâhil ediyor ki Çin 1,3 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi ve ekonomisi itibarıyla da dünyanın ikinci büyük ekonomisi.

Dünyanın 2’inci büyük ekonomisi yaklaşık 1,2 trilyonluk ihracat, 1,03 dolarlık da ithalat yapıyor. Türkiye’nin payı Çin ithalatında, Çin’in aldığı mallar itibarıyla binde 1, Türkiye’ye yaptığı ihracat itibarıyla yüzde 1 yani çok büyük bir açık var dış ticaret dengesinde. Buna karşın, son yıllarda gelişen olumlu ilişkiler de var. Özellikle bakanlarımız, Türk işadamlarının seyahatleri, bir yandan dostluk ilişkilerini, siyasal ilişkileri pekiştirirken, bir yandan da ticari ve ekonomik potansiyeli artırıyor.

Çinliler de Türkiye’nin stratejik konumunu, Orta Asya ve Balkanlardaki yerini, Orta Doğu’daki yerini biliyorlar. Soydaş cumhuriyetlerle iyi ilişkiler kurmanın yollarından biri de Türkiye’yle olan ilişkilerini daha iyi konuma getirmek.

Biraz önce Kırgızistan Cumhurbaşkanımızı çok sıcak duygularla dinledik. Kırgız kardeşlerimiz Ruslarla ilişkilerini geliştiriyorlar çünkü günümüz dünyası, ticari ilişkileri geliştirmek, yurttaşların ekonomik refah düzeyini yükseltmek.

Avrupa’da, Avrupa Birliğinde onca uğraşılarımıza karşın istediğimiz ilerlemeyi sağlayamıyoruz. Gümrük kapılarında “Others” denen muamele  gururumuzu çok incitiyor ancak soydaş cumhuriyetlerde ve Çin’de daha sıcak karşılanıyoruz. 2012 Türkiye’de “Çin Kültür Yılı” olarak iyileşmeleri artıracak, 2013 yılı da Çin’de “Türkiye Yılı” olarak sempatik duyguları, ticari ve ekonomik ilişkileri, siyasal yaklaşımları olumlu etkileyecek.

Çin’in Güvenlik Konseyi üyesi olduğunu dikkate alırsak Çin’le ilişkilerimizi iyileştirmenin siyasal alanda da çok olumlu etkiler yaratacağını değerlendirebiliriz.

Çin’in özgün bir ekonomik modeli var. Kendilerine “Halk Cumhuriyeti” diyorlar, “Komünist Çin” diyorlar ancak özgün ekonomik modelleri, kapitalist yaklaşımların bütün özelliklerini taşıyor. O bakımdan, Türk yatırımcıların Çin’de, Çinli yatırımcıların Türkiye’de yatırım yapmaları iki ülke açısından da yararlı görünüyor.

Son yıllarda Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bazı olumsuzluklar yaşadı soydaşlarımız. Çin Hükûmetinin, Çin devlet yetkililerinin bu konuda daha duyarlı olmalarını bekliyoruz çünkü oradaki soydaşlarımız çok uzun yıllar Marksist rejimin baskısı altında din ve vicdan özgürlüğünden yoksun kaldılar. Daha sonraki süreçte de provokatif eylemler nedeniyle ciddi sorunlar yaşadılar, çok sayıda soydaşımız hayatını bu ortamda kaybetti.

Bu konuda gerek Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetimizin gerekse Çin yetkililerinin karşılıklı iç ilişkilerine karışmamak koşuluyla fevkalade dikkatli bir diplomasi sergilemelerine ihtiyaç var. Oradaki soydaşlarımız bir yandan din ve vicdan özgürlüklerini kullanmak durumundalar bir yandan da demokratik haklarında kısıntıya uğratılmamaları lazım, hele hele insan haklarından yoksun bırakılmamaları insani bir zorunluluk.

Çin’de Türk sanayi bölgesi kurulmasına ilişkin yaklaşımlar var. İkili ortak ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin çok sayıda henüz onaylanmamış sözleşmelerimiz var. Bugün yüce Meclisin takdiriyle onaylanmasını beklediğimiz ve desteklediğimiz sözleşmeyle de bu ilişkilerin olumlu etkileneceğini düşünüyoruz. Çin pazar arayışında. Yurt dışında nereye giderseniz gidin Çinli yurttaşları dünyanın bütün ülkelerinde tıpkı Japonlar gibi boyunlarında kamera, ellerinde fotoğraf makinesiyle çalışırken görüyorsunuz.

Bakan düzeyinde ilişkilerimizin yoğunlaşması, Başbakan ve Cumhurbaşkanı düzeyinde de seyrek olan ilişkilerin artması Türk-Çin ticaret iş birliğini ve siyasal ilişkileri olumlu etkileyecektir diye düşünüyoruz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde sık sık stratejik ortağımız dediğimiz ülkelerle ters düştüğümüz oluyor veya stratejik ortağımız dediğimiz ülkeler bizi olumsuz ilişkilere zorluyor; tıpkı İran’la ilişkilerimizde olduğu gibi, Suriye’yle ilişkilerimizde olduğu gibi. AB’ye ya da ABD’ye bağımlılık yerine alternatif iş birlikleri aramamız Türkiye Cumhuriyeti adına da, yüce Türk milleti adına da olumlu sonuçlar verecektir. Biz, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken Çinlilerle kavgalıydık ama o kavga ortamı geride kaldığına -Konfüçyüs’ün dediği gibi- geçmiş kırgınlıklar unutulup yeni dostluk arayışına girildiğine göre Çinlilerle de bu ilişkilerimizi artırmalıyız. Özellikle ham madde ihracı bakımından yoğunlaştığımız ancak mamul madde ithalatı bakımından da olumsuz dış ticaret açığına düştüğümüz Çin’e daha fazla ürün satmanın yollarını bulmalıyız. Özellikle Türkiye’de mermer ihracatı bakımından -kütük mermer ihraç ediyoruz- bunu işlenmiş mermere dönüştürürsek son yıllarda mermer piyasasında haklı bir yer alan Isparta adına da, Afyon adına da, Türkiye adına da olumlu bir iş birliği yapmış oluruz. İnce dilimler hâlinde ihraç edeceğimiz mermerler, Türkiye açısından ihracat açığını kapatma olanağını bize sağlayabilecektir diye düşünüyorum. Çinlilerin Türkiye’de tarıma ve otomotive yönelik yatırımları da artıyor.

Bu anlaşmanın, iki ulus adına da, iki ülke adına da yararlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP, AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öner.

Söz talebi? Yoktur.

2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (I) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Iğdır Milletvekili Sinan Oğan.

Buyurunuz Sayın Oğan. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti arasında İkili Ticari  ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştirilmesine İlişkin Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında söz almış bulunuyorum, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Çin bildiğiniz gibi dünyada yükselen bir güç ve Çin bu gücünü kendi stratejisi çerçevesinde akıllıca kullanıyor. Çin yükseldikçe ekonomik ve siyasal etkisini artırıyor.

Peki bakmak lazım, Çin’in ekonomik ve siyasal etkisi öncelikle hangi coğrafyada artıyor? Bugün yüce Meclisimizde, Gazi Meclisimizde Türk dünyasının önemli ülkelerinden birisi Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev bir konuşma yaptı ve bu konuşmasında Sayın Cumhurbaşkanı Türk dünyasına vurgu yaptı. Gönül isterdi ki Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sayın Atambayev’in Türk dünyasına yaptığı vurguyu Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmeti de yapsın. Sadece bir örnek vermek istiyorum. Sayın Dışişleri Bakanı yeni Hükûmetin kurulduğu günden bugüne kadar örneğin daha Azerbaycan’a gitmiş değildir değerli milletvekilleri.

Türk dünyası maalesef bu Hükûmet döneminde âdeta göz ardı edilmiştir. İnşallah Sayın Almazbek Atambayev’in bu konuşmasından sonra Hükûmetimiz de Türk dünyasına ilgi gösterir çünkü siz ilgi göstermediğiniz takdirde, siz Arap coğrafyasının dehlizlerinde kaybolup gittiğiniz süre içerisinde Çin Türk dünyasında, Çin maalesef Orta Asya’da ekonomik ve siyasi etkisini her geçen gün artırmaktadır.

Elbette ki birçok ülkeyle olduğu gibi Çin’le de ekonomik ve ticari ilişkilerimizin geliştirilmesine biz de taraftarız ancak bunu yaparken Çin’in âdeta bir yayılmacı ülke gibi davranmasının da karşısında olmamız gerekir. Bugün, Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Türkiye’nin en önemli misyon coğrafyasıdır ama Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde Türkiye’den daha fazla Çin’i görmekteyiz. Bugün, Afganistan’da Çin yatırımları, orada işgalci olan Amerika’dan bile daha fazla durumdadır. Biz, Afganistan’ı kendimize en yakın ülkelerden birisi olarak görüyoruz ama bizim oradaki ekonomik ve ticari yatırımlarımız Çin’in çok gerisinde kalmıştır maalesef.

Tabii Çin’le ekonomik ve ticari ilişkilerimizi geliştirmek önemli ancak bir şeyi unutmamamız lazım: Çin ile ilişkilerimizde Doğu Türkistan bizim her zaman hassasiyet göstereceğimiz bir konudur. Doğu Türkistan meselesi sadece lafta kalmamalıdır. Bugün, içinde bulunduğumuz yıl itibarıyla, Türkiye’de “Çin Yılını” çeşitli vesilelerle kutlayacağız tabiri caizse, önümüzdeki yıl da Türkiye’de “Çin Yılı” kutlanacak. Bu vesileyle Doğu Türkistan’ın, Türkiye ile Çin arasında bir köprü rolü oynamasını mutlaka hayata geçirmek lazım. Bu, hem Türkiye tarafından hem Çin tarafından ifade ediliyor ancak ifadenin ötesine geçmiyor maalesef. Doğu Türkistan’ın sorunlarını, Çin ile her türlü görüşmelerimizde mutlaka gündemin bir maddesi olarak oraya koymak lazım. Bu, elbette ki Çin’in iç işlerine karışmak değildir. Biz Doğu Türkistan’la aynı etnik kökenden geliyoruz, aynı dili konuşuyoruz, aynı inanca sahibiz. Bizim orada elbette ki bir hassasiyetimiz olacaktır. Biz, elbette ki başka ülkelerin iç işlerine karışmayacağız ancak Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin de suçsuz bir şekilde hapse atılmasına, Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin de orada baskı görmesine sessiz kalmayacağız. Türkiye’nin coğrafyasının neredeyse 2 katı büyüklüğündeki, 2,5 katı büyüklüğündeki Doğu Türkistan’ın, Çin ile ilişkilerimizde mutlaka ve mutlaka bir köprü noktasına, bir köprü konumuna getirilmesi lazım. Bu çerçevede, Türkiye’de 2012 yılında yapılacak her türlü etkinlik içerisinde mutlaka Doğu Türkistan’ın da bulunmasına özen göstermemiz lazım. Biraz önce partimiz adına konuşan Sayın Günal ifade etti. Ben tekrar altını çizmek istiyorum. Özellikle Kültür Bakanlığımıza bu çerçevede büyük iş düşmektedir. Sadece ve sadece Çinli heyetleri davet edip, sadece ve sadece Çinli sanatçıları davet edip siz eğer Doğu Türkistan’a sırtınızı dönerseniz Çin bundan cesaret alarak elbette ki Doğu Türkistan’a baskı uygulamaya devam edecektir. Bu çerçevede biz Çin’le ilişkilerimizi geliştirelim, buna diyecek bir sözümüz yok, Çin dünyanın önemli ülkelerinden birisidir ama bunu yaparken Doğu Türkistan’ı göz ardı etmememiz lazım. Bu, haddizatında Türk-Çin ilişkilerinin geliştirilmesinde doğru kullanıldığı takdirde katkı dahi yapabilecektir. Biz eğer Doğu Türkistan’ı sözde değil, gerçekte bir köprü konumuna getirirsek bu hem Doğu Türkistan’ın refahının artmasına sebep olacaktır hem de Türk-Çin ilişkileri bu çerçevede sorunsuz bir şekilde gelişecektir.

Tabii, Çin’in ucuz iş gücü, Çin’in birtakım devlet desteğiyle birtakım ürünleri Türkiye'den daha ucuza mal ettiğini biliyoruz. Bizim Çin’le ilişkilerimizi geliştirirken bunun tek taraflı olmamasına da özen göstermemiz lazım. Türkiye'de birçok üreticimiz Çin’in ürettiği ucuz mallardan, kalitesiz mallardan çok daha iyisini üretirken, maalesef Türkiye'de aynı alanda üretim yapan iş yerleri Çin’in bu şekildeki mal ve ürünlerinin de baskısı altındadır. Biz öncelikle kendi üreticimizi, kendi sanayicimizi, Türkiye işletmelerini korumak durumundayız. Ucuz Çin mallarının o anlamda Türkiye'ye girişinde kapılarımızı sonuna kadar açmamalıyız. Birçok ülke bu korumayı, koruma tedbirlerini uyguluyor. Birçok ülke Çin mallarının kendi ülkesine girişinde birtakım kısıtlamalar getiriyor. O çerçevede, Türkiye'de üretilmeyen ürünler tabii ki gelsin burada, Çin ürünleri gelsin o anlamda ama eğer Türk üreticisi aynı şeyi üretiyorsa, eğer bir Türk sanayicisi aynı ürünü üretiyorsa bizim önceliğimiz elbette ki buradaki üreticimizin korunması olacaktır. Bu çerçevede Hükûmetin maalesef herhangi bir çabasının, herhangi bir hazırlığının olmadığını görmekteyiz. Nitekim, hangi pazara, hangi şehre giderseniz gidin bir Çin pazarının, âdeta bir Çin malları çöplüğünün oluştuğunu görmektesiniz. Dolayısıyla, Çin ile ilişkilerimizi geliştirelim, buna bir sözümüz yok, ama kendi üreticimizi de mutlaka bu çerçevede koruyalım, kendi ürünlerimizi de bu çerçevede koruyalım değerli milletvekilleri.

Şunu da unutmamak lazım: Çin önümüzdeki on yılların büyük ülkelerinden birisi olacaktır. Çin belki şimdi dünyadaki birçok hadiseye; Çin’in zaten, 2020 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri’ni ekonomik ve siyasi olarak yakalama ve hatta geçme projesi çerçevesinde, dünyadaki birçok hadiselere doğrudan katılmadığını görmekteyiz. Ancak unutmamak lazım ki Çin, Türk coğrafyasından Afrika’ya kadar birçok ülkede altyapıyı oluşturmakla meşguldür. Bu çerçevede, öncelikle Çin’in Afrika’daki yatırımlarının, Çin’in Afrika’daki girişimlerinin iyi takibi lazım, Çin’in Orta Doğu’da ne yapmaya çalıştığını iyi okumak lazım ama her şeyden önemlisi Çin’in Türk dünyasında ne yaptığının iyi takibinin yapılması lazım.

Değerli milletvekilleri, Şangay İşbirliği Örgütünün bu çerçevede iyi takip edilmesi lazım. Sayın Dışişleri Bakanımız Türk dünyasına ayıracak vakit bulamıyor, bunun farkındayız ama o Türk dünyası, şimdiye kadar yetmiş yıldır Sovyetler’in esareti altında olan o Türk dünyası şimdi bağımsızlığını kazanmıştır. Sovyetler’in askerî ve siyasi baskısı altında olan Türk dünyası yarın Çin’in ekonomik ve siyasi baskısı altına girebilir. Bunu da burada uyarmayı bir görev olarak addediyorum.

Değerli milletvekilleri, Türk-Çin ilişkilerinin geliştirilmesi ve bu çerçevede bu kanunun onaylanmasının yanındayız ama son olarak şunu ifade etmem lazım: Uygur meselesinin, Doğu Türkistan meselesinin de mutlaka Çin ile bütün görüşmelerimizde bizim gündemimizin önemli maddelerinden birisi olması gerektiğinin tekrar altını çiziyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Oğan.

Söz talebi yoktur, soru-cevap yoktur.

3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Oylama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İkili Ticari ve Ekonomik İşbirliğinin Geliştirilmesi ve Derinleştirilmesine İlişkin Çerçeve Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı açık oylama sonucu:

 

“Kullanılan oy sayısı         :       218

Kabul                                 :        218 (x)

 

                             Kâtip Üye                                               Kâtip Üye

                            Fatih Şahin                                         Mine Lök Beyaz

                                Ankara                                                Diyarbakır”

 

Böylece, tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Sayın milletvekilleri, 4’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Terörle Mücadele  Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

4.- Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti Arasında Terörle Mücadele Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/379) (S. Sayısı: 3)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

5’inci sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Güvenlik İşbirliği  Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

5.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Güvenlik İşbirliği Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/381) (S. Sayısı: 4)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

6’ncı sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

6.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/412) (S. Sayısı: 5) (x)

BAŞKAN -  Komisyon ve Hükûmet? Yerinde.

Komisyon raporu, 5 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Haydar Akar konuşacaktır. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Akar.

CHP GRUBU ADINA HAYDAR AKAR (Kocaeli) – Evet, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; söz verdim dün size, Kartepe’den her seferinde bahsedecektim ama Kartepe’den bahsetmeyeceğim, Kandıra’dan da bahsetmeyeceğim. İki belediyeden bahsetmeyeceğim çünkü İçişleri Bakanı yok. İçişleri Bakanının olduğu her toplantıda, her birleşimde Kartepe Belediyesini ve Kandıra Belediyesini getireceğim, bunu bilin. Şimdi, Ürdün konusunda konuşacağız.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükûmeti Arasındaki Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması’na ilişkin Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, komşularının aksine petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olmayan Ürdün’ün ekonomisi çevre ülkelerle yapılan ticarete dayanmaktadır. Tarih boyunca ticaret, barışı korumanın en büyük güvencelerinden birisi olmuştur. Bu açıdan değerlendirildiğinde Ürdün-Türkiye ilişkileri büyük önem arz etmektedir. Coğrafya itibarıyla çok stratejik bir bölgede bulunan Ürdün ile ilişkilerimizi hem siyasi hem ekonomik açıdan geliştirmenin hem Türkiye’ye hem Ürdün’e hem de bölgeye büyük yarar sağlayacağı açıktır. Ayrıca, Ürdün’de bulunan Akabe Özel Ekonomik Bölgesi Türk firmaları için önemli bir yatırım olanağı da sunmaktadır. Bütün bunlar değerlendirildiğinde, imzalanan karşılıklı yardım ve iş birliği anlaşması daha da önemli hâle gelmektedir. Bölge ülkeleri arasında imzalanan her türlü ticari, siyasi ve karşılıklı yardım anlaşması Orta Doğu’da barışın korunması için önemli rol oynayacaktır. Bu anlaşmanın her iki ülkeye de hayırlı olmasını yürekten diliyorum.

Değerli milletvekilleri, Ürdün Krallığı, kurulduğu 1946’dan bu yana, Batı’yla sıkı ilişkileri olan, iç istikrarını korumak adına denge politikası izleyen bir ülke olagelmiştir ancak Ürdün’ün gerek ekonomisini gerek dış politikasını belirleyecek temel konu Filistin’in geleceğiyle yakından ilişkilidir. İsrail’in baskısından kaçan, İsrail’in işgal ettiği topraklardan Ürdün’e sığınan ve yıllardır orada yaşayan çok sayıda Filistinli vardır. Ürdün, mülteci olan Filistinlilere yasal vatandaşlık hakkı tanıyan tek Arap ülkesidir. Ürdün ile Filistin sorununun birbirinden ayrılmayacak denli iç içe geçmiş olduğunu bu da göstermektedir. Filistin sorununda yaşanan her kriz Ürdün’ün hem iç hem de dış politikada güvenliğini tehdit etmiştir. Diğer yandan, Irak’ın işgali sonrasında yaklaşık 1 milyon Iraklı da Ürdün’e göç etmiş, bu, zaten var olan ekonomik ve sosyal sorunları da artırmıştır. 1994 yılında İsrail’in imzaladığı barış anlaşması ve sonrasında bu ülkeyle yakınlaşması, ülkedeki Filistin kökenli vatandaşların sert muhalefetiyle karşılaşmıştır. Nüfusunun neredeyse yarısı Filistin kökenli yurttaşlardan oluşan Ürdün, bu gelişmelerin sonucunda, 2009 yılında seçimle iş başına gelen meclisin feshi ile karşı karşıya kalmıştır. Zaten sakat olan demokrasisi tamir edilemez bir yara daha almıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Orta Doğu’nun tarihi kanlı bir tarihtir, bir şiddet tarihidir. Son zamanlarda ülkemizde de hızla bu şiddet tarihi içine yuvarlanmaya çalışılıyor. Orta Doğu’yu yeniden biçimlendirmek isteyenler, bunu sağlayabilmek için Türkiye üzerinde kurgular yaratıyorlar. Bölgeyi giderek istikrarsızlığın, savaşın ve kanın içine doğru itiyorlar. Bütün bunlar bir arada değerlendirildiğinde, bölgede ortaya çıkacak herhangi basit bir çatışmanın dahi büyük bir yıkıma yol açacağını görmek mümkündür.

Değerli arkadaşlar, peki, bütün bunlar olurken Türkiye ne yapıyor? Sayın Bakan “sıfır sorun” diye bir yaklaşım attı ortaya ancak bu anlayış ortaya döküldüğünden bu yana olanlara bir bakalım. Sıfır sorun dönüştü sıfır ilişkiye, bütün komşularımızla ilişkilerimiz soğuk savaştan bu yana bu denli sorunlu olmamıştı. Suriye’yle kavgalıyız. Irak konusunda elimizden hiçbir şey gelmiyor, olayları bir seyirci gibi kıyıdan izliyoruz. İran, füze kalkanı yüzünden Türkiye’yle ilişkileri askıya almak üzere. Suriye’yle ilişkilerimiz, dış politikada ne denli savruk olduğumuzun açık bir göstergesini oluşturmaktadır. Çok kısa bir süre öncesine kadar gerek siyasi gerek ekonomik ilişkilerimiz zirvedeydi. O zaman da Suriye’de hak ihlalleri vardı, o zaman da Suriye rejimi bugünküyle aynıydı, o zaman da Suriye’de muhalefet üzerinde yoğun baskı vardı. Bu kadar süre içerisinde ne değişti de ilişkiler bu hâle geldi, ne değişti de Türkiye'nin dış politikasında böylesine savrukluk yaşandı? Şunun tespit edilmesinde büyük fayda görüyorum: Türkiye “sıfır sorun” politikasıyla oyun kurucu olmak için çıktığı yolda oyunu dışarıdan seyreder bir hâle gelmiştir. Bu yalnızca komşularımızla böyle değildir, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin durumu da ortadadır. Avrupa Birliği hayali neredeyse tükenmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Ermenistan’a gidip Türkiye hakkında olmadık şeyler söyleyebilmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; elbette Türkiye kabuğuna çekilip çevresindeki sorunları görmezden gelmemelidir, elbette kendi kaderini de belirleyecek olan bölgedeki sorunlara kayıtsız kalmamalıdır ama bunlar yapılırken hata da yapılmamalıdır. Dış politika hata kaldırmaz. Bu nedenle, dış politika, gerçeklikler ve gerçekliklere dayanan bakış açılarıyla yapılır. Eğer dış politikada bugün dediğiniz yarın dediğinizi tutmuyorsa, dün “NATO’nun Libya’da ne işi var?” deyip ertesi hafta buna katılıyorsanız, Mısır’da meydanlarda demokrasiden dem vurup Suudi Arabistan’daki rejimi görmezden geliyorsanız, Sudan’daki kanlı rejimle bir sorunumuz yokken Suriye’deki rejime çatıyorsanız ortada bir inandırıcılık sorunu var demektir. Eğer böyle bir dış politikanız varsa hata yapıyorsunuz demektir. İşte böyle bir hata İsrail’in Gazze ablukasını meşrulaştırmasına neden olmuştur, işte böyle bir hata Irak’ta büyük petrol şirketlerinin girdiği ihaleye Türkiye Cumhuriyeti’nin sokulmaması demektir, işte böyle bir hata 3 milyonluk Ermenistan’ın Avrupa’da daha kabul görmesi demektir, işte böyle bir hata Libya’da Fransızların yüzde 35 pay alması demektir, işte böyle bir hata Suriye’de Türkiye’nin yalnızlaştırılması demektir.

İsrail’le ilişkilere döndüğümüzde, yalnızca Mavi Marmara katliamını yapan, uluslararası sularda 9 vatandaşımızı katleden İsrail’in yaptığı yanına kalmamıştır, insanlık dışı Gazze ablukası için İsrail’in arayıp da bulamadığı dayanak Birleşmiş Milletlerin raporuyla âdeta İsrail’e altın tepsi içinde sunulmuştur. Bu konuda “Böyle bir şey beklemiyorduk, rapor yanlıdır.” gibi açıklamalar kabul edilemez niteliktedir. Dış politikada söz uçar, yazı kalır. Türkiye o raporun altına imzasını attığı anda İsrail kazanmış demektir. O saatten sonra meydanlara çıkıp İsrail’i yerden yere vurmanın bir anlamı yoktur. Hatta bu durumu bir zafer gibi sunmaya çalışmak gerçeklerle örtüşmemektedir.

İsrail’le bununla da bitmiyor arkadaşlar. İsrail’in, biliyorsunuz, Akdeniz’de Güney Kıbrıs’la birlikte bir petrol arama macerası var, aslında Güney Kıbrıs’ın var. Orada da aynı hataları yaptık, “Aratmayız.” dedik, “Savaş gemilerimizi yollarız.” dedik, yollaya yollaya bir Piri Reis’i yolladık. İçinizde de bu Piri Reis’in adresini bilen yoktur. Ama İsrail petrol aramaya devam ediyor, şimdi sonlandırdılar, daha sonra doğal gazlarını çıkartacaklar ve sevk edecekler Güney Kıbrıs’la birlikte. Orada da bir hata yaptık arkadaşlar, orada da bir hata yaptık. Özel bir şirket, Akdeniz’de sismik araştırmalar yapıyor ve Akdeniz’de kıyısı olan ülkelere satıyor bu araştırmaları. Bu araştırmaları alan üç tane ülke var; Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs. Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti bu araştırmaları satın almıyor.

Sonuçta, bu araştırmalardan sonra, Güney Kıbrıs, bölgedeki ülkelerle ekonomik zone anlaşması yapıyor. Türkiye hiçbir ülkeyle ekonomik zone anlaşması yapmadığı için bize yutturulmaya çalışılan “Shell ile Akdeniz’de petrol arıyoruz.” hikâyesi de tamamen Türkiye'nin kendi kara sularında aramış olduğu bir petrol işidir, onun dışında başka bir şey yoktur. Tamamen devre dışı bırakıldık Akdeniz’de. İşte bu da dış politikadaki hatalarımızın bir örneğini göstermektedir.

Değerli milletvekilleri, dış politika da hata kaldırmadığı gibi çelişki de kaldırmaz. Füze kalkanı böylesi bir çelişkiyi açık seçik ortaya koymaktadır. AKP Hükûmeti, kimseye danışmadan, halkın tepkilerine kulak asmadan NATO’yla bir anlaşma imzaladı. Aslında NATO ile anlaşma imzalandığı söyleniyor. NATO ile anlaşma imzalanmadı, Amerika Birleşik Devletleriyle imzalandı. Evet, bir NATO ülkesiyiz. NATO, gerçekten bize füze kalkanı kurmamız gerektiğini söylüyorsa ve NATO’da böyle bir karar alınmışsa bu yapılabilirdi belki ama bu anlaşma NATO ile imzalanmamıştır. Bir kez daha söylüyorum, Dışişleri Bakanı buradayken de sorduk, daha önce soru önergeleriyle sorduk, Malatya Milletvekilimiz Veli Ağbaba defalarca sordu, NATO ile anlaşma imzalanmamıştır. Eğer imzalandığını iddia ediyorsanız buradayız. Amerika Birleşik Devletleriyle anlaşma imzalanmıştır, bir kez daha yineliyoruz, ülkemizi İran ile karşı karşıya getiren, Türkiye’yi ve Türk halkını hedef tahtasına koyan bir füze kalkanı anlaşması.

Peki, bu kalkan kimi korumak için? Filistin’de, Gazze’de, Celile’de, Sabra ve Şatilla’da insanları acımasızca öldüren İsrail’i korumak için. Eğer böyle olmasaydı İran füzelerini bize yöneltmezdi, eğer böyle olmasaydı Suriye füzelerini bize yöneltmezdi. Arkadaşlar, Amerika’nın taşeronluğunu yapmaktan vazgeçelim. Türkiye’nin geleceği, bölge ülkelerinin geleceği için bölgede daha istikrarlı bir politikanın savunucusu olalım.

Sayın Başbakan, Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki: “Bu savunma kalkanı İsrail için değildir.” İran’dan atılacağı varsayılan füzelerin menzili Türkiye dışında hangi NATO ülkesine ulaşacak ki NATO üyelerini korumak için bu kalkan oluşturuluyor. Çünkü İran’dan kalkan füzeler, bu füze kalkanı sonucu oluşturulan kalkanların Türkiye coğrafyası üzerinde vurulmasına neden oluyor. Yani eğer bir füze gelecekse ve Türkiye’yi koruyacaksa, Türkiye coğrafyası üzerinde koruyacak ama İsrail’i koruyacaksa, bu füzeler kalktığında Suriye üzerinde veya İsrail’e ulaşmadan imha etmek, vurmak mümkündür, bu füze kalkanları ile. Demek ki bizi korumuyor, zaten Türkiye’nin üzerine kadar geliyor bunlar. Soruyoruz: “Hangi NATO ülkelerini korumak için?” diyoruz. Amerika’yla imzaladık çünkü NATO ülkesini de korumaya yönelik değil, tamamen İsrail’i korumaya yöneliktir.

İşin doğrusu, bu savunma kalkanı İsrail’i korumak içindir, bu radar sistemi İran’a karşıdır. Bunu bütün dünya bilirken gerçekleri bu kadar çarpıtmak “Bu sistem İran’a karşı değildir, bu sistem İsrail’i korumak için değildir.” demek halkı kandırmaktan başka bir şey değildir. Eğer dedikleriniz ve yaptıklarınız arasında bu kadar büyük bir uçurum varsa dış politikanız güven veren bir politika değildir. Mısır’da meydanlara çıkıp İsrail’i yerden yere vuran bir ülkenin Başbakanı böyle bir anlaşmanın altına imza atmaz, atmamalıydı. Bu, açık bir çelişkidir.

Değerli milletvekilleri, dış politikamızın en önemli sorunlarından birini de Kıbrıs oluşturmaktadır. Bakınız, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail’in yardımıyla, bir Amerikan şirketiyle birlikte petrol arama çalışması yapıyor, biraz evvel bahsettim. Biz buna haklı olarak karşı çıkıyoruz ancak bu konuda bize destek veren bir tane bile ülke yok. Sorun yaşadığımız ülkeleri bir kenara bırakalım, müttefikimiz olan ülkeler bile haklı olduğumuz bu konuda bizim yanımızda yer almıyor. “Arap Baharı” sırasıyla desteklediğimiz ülkeler bize değil Güney Kıbrıs’a destek veriyor. Bu kadar desteği arkasına alan Kıbrıs Rum Rejimi istediği şeyi dilediği gibi yapıyor, bizimse elimiz kolumuz bağlı öylesine seyrediyoruz. Bu, dış politikamızın nedenli yetersiz kaldığının açık bir göstergesidir.

Bu duruma iki ay içinde gelinmedi. Dış politikaya bakış açımızı değiştiriyoruz. Bu süreç “Daha proaktif bir politika izleyeceğiz.” diye yola çıktığımız zaman başladı. O dönemde Cumhuriyet Halk Partisi Hükûmeti uyardı ama dinletemedi, yine uyarıyoruz, yine dinlememekte ısrar ediyorsunuz. Zürih’te Ermenistan ile anlaşma imzalanırken de uyardı, eksen kayması tartışmaları sırasında da uyardı, şimdi de uyarıyor.

Değerli arkadaşlar, cumhuriyetin kuruluşundan AKP iktidarının başlangıcına kadar dış politika her zaman siyaset üstü olagelmiştir. Bütün siyasi partiler dış politika ve güvenlik konularını günlük siyasi kaygıların dışında tutmaya azami özen göstermişlerdir. Haklı olunan konularda AKP Hükûmeti açıkça desteklenmiştir, hâlâ da haklı olunan meselelerde bu destek sürmektedir. Ancak şunun altının çizilmesi gerekmektedir: Türk dış politikası savrulmaya başlamıştır yıllardır ama özellikle son üç yıldır bir savrulma iyiden iyiye kendini belli etmektedir. İlkeler üzerine oturan politik anlayış, günlük siyasi kaygılar üzerine oturtulmaya başlanmıştır. Çok fazla hata yapılmaktadır, çok fazla çelişki yaratılmaktadır, bunların da olumlu sonuçlar doğurmayacağı ortadır. Bunun belirtilerini her yerde görmek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizin dış politikasının Avrupa’daki, Amerika’daki, Orta Doğu’daki algısı hiç de öyle sanıldığı gibi güçlü, sağlıklı değildir. Bizim saptamasını yaptığımız savrukluk ve çelişkiler batılı, doğulu, kuzeyli, güneyli tüm aktörlerin dikkatini çekmektedir. Öngörülmez bir dış politikaya sahip ülke algılaması yaratmanın, başta biz olmak üzere, hiçbir bölge ülkesine yararı olmayacağı açıktır.

Değerli milletvekilleri, Ürdün’le de diğer Orta Doğu ülkeleriyle olduğu gibi tarihten kaynaklanan derin bir bağımız vardır. Daha önce ifade ettiğim gibi Ürdün’ün sağlıklı bir demokrasiye kavuşması, istikrarlı bir ekonomiye sahip olması bu coğrafyayı paylaşan tüm ülkeler için önemlidir. Bu anlaşmanın Ürdün’e, Ürdün’de yaşamak zorunda kalan Filistinli kardeşlerimize büyük yarar sağlayacağını umuyorum. Nasıl ki Ürdün’ün geleceği Filistin’e bağlıysa Filistin’in geleceği de Ürdün’e bağlıdır. İstikrarlı ve ekonomik olarak güçlü bir Ürdün, demokrasinin gelişmesi, bölgede sağlıklı ilişkiler tesis edilmesi açısından kritik bir rol oynayacaktır. Ülkemizin karşılıklı ticaretini geliştirerek buna katkı sağlaması son derece önemlidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamın başında da belirtmeye çalıştığım gibi, bölgemizi hiç de iç açıcı bir gelecek beklemiyor. Sanayileşmiş ülkelerin enerji açığının Orta Doğu’yu bir savaş ortamına doğru ittiği açık seçik ortadadır. Orta Doğu’da çıkacak bir savaşın bölgeyle sınırlı kalmayacağı ve pek çok acıya neden olacağı da bellidir.

Küresel bir çıkar çatışmasının ortasında demokrasiyle yönetilen tek laik ülke Türkiye’dir. Böyle bir coğrafyada ve böylesi koşullarda sorunlardan azadeye kalmak elbette mümkün değildir ancak şu unutulmamalıdır: Bu kadim topraklarda işgalciler gelirler ve giderler. Halklar yine beraber yaşamak zorunda kalır. Küresel çıkar çatışmasında taraflardan birinin yanında çok fazla yer alırsanız bunun sonucunda bölgede o kadar düşman edinirsiniz. Bu coğrafyada yapılan hatalar kolay unutulmaz ve bedelleri de her zaman ağır olur. Bu nedenle dış politikamızı elden geldiğince dostluklar üzerine kurgulamak zorundayız.

Orta Doğu’da barış, her zaman pamuk ipliğine bağlı olagelmiştir. Bu ipi koparan biz olmamalıyız. Bu konuda “Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesi şiarımız olmalıdır. Türkiye’yi olası bir kanlı savaşın içine çekmek isteyeceklerdir, bu da açıktır. Bugün uygulanan dış politika bu konuda ülkemizi koruyacak, böylesi bir savaşın dışında tutacak bir politika izlenimi vermemektedir. Her an her şey olabilir çünkü dış politikamız bir ulusal politika olmaktan çıkmıştır. Ulusal politikanın anlamı: Siyasetin içerisinde olan, Mecliste olan, bu çatı altında olan siyasi partilerin, Hükûmetin bir araya gelerek Türkiye'nin geleceği için oluşturmuş olduğu ulusal politikadır. Hükûmetlerin değişmesiyle değişmeyen, Dışişleri bakanlarının değişmesiyle değişmeyen… Bizzat kendisine de söyledim Dışişleri Bakanının cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en kötü Dışişleri Bakanı ve en kötü Dışişleri yönetimi olduğunu hem bütçedeki Dışişleri bütçesi konuşmasında hem de diğer konuşmalarımda ifade ediyorum. Türkiye hiç bu kadar yalnızlaştırılmamıştır, Türkiye yalnızlaştırılmaya da devam etmektedir.

Sizlere soruyorum arkadaşlar… Herhangi bir arenada, dünyada herhangi bir platformda, herhangi bir kuruluşta, Birleşmiş Milletlerde, -NATO’da, NATO’yu kastetmiyorum çünkü NATO’da biz ret verdiğimizde zaten kabul olmuyor ama, onun dışındaki- tüm uygulamaların, Türkiye, dışında tutulmaktadır, hiçbir ülke yanımızda yer almamaktadır. Kadim dostumuz, kardeş ülke dediğimiz Azerbaycan bile Türkiye'nin uluslararası platformlarında zaman zaman yer almakta zorlanmaktadır çünkü Türkiye'nin bir ulusal dış politikası yoktur, Türkiye'nin Davutoğlu’na bağlı, Davutoğlu’nun gece göreceği rüya ve hayale bağlı bir dış politikası vardır.

Bunun için de çok hızlı bir şekilde Hükûmet bu dış politikayı gözden geçirmeli, Meclis içinde bulunan siyasi partilerin bu konudaki düşüncelerini, desteklerini almalı, topyekûn bir dış politika uygulamasını hep birlikte hayata geçirmeliyiz. Evet, ulusal bir dış politika olmalı, bu yıllar yılı hesaplanmalı, gelecek yıllara da atıfta bulunmalı ama zaman içerisinde dünyada gelişen konjonktüre göre de zaman zaman bu işler revize edilmeli. Böyle altı ayda bir, senede bir Amerika’nın talimatıyla ya da emperyalist güçlerin talimatıyla Libya’da yaptığımız gibi, Suriye’de yaptığımız gibi, diğer Arap ülkelerinde yaptığımız gibi yapar isek hem dünyada yalnızlaşırız hem de bölgemizde yalnızlaşırız ve hiç hayal etmediğimiz bir dönemde de Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşın içinde görürüz.

Şimdiden uyarıyoruz, Cumhuriyet Halk Partisi ana muhalefet partisi olarak defalarca uyardı ve uyarmaya da devam ediyoruz. Dış politikanızı gözden geçiriniz, tarihin en kötü uygulanan dış politikası ve en kötü Dışişleri Bakanını gerekirse görevden çekiniz ve ulusal bir dış politika oluşturunuz. Eğer bunu yaparsanız her türlü desteğimiz arkanızda olur dış politika konusunda diyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akar.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Mehmet Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Şandır.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Uluslararası sözleşmelerin yürürlüğe girebilmesi için bu şekil şartının yerine getirilmesi gerekiyor, burada kanunlaştırılması gerekiyor, böyle bir çalışmanın içindeyiz. Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükûmeti arasında 9 Mart 2010 tarihinde imzalanan bir sözleşmeyi bugün burada kanunlaştırıyoruz.

Öncelikle, yani Orta Doğu bölgesinde dostlukların çok önemli ve değerli olduğu bir süreçte, Ürdün gibi kilit düzeyindeki bir ülkeyle imzaladığımız bir sözleşmeyi iki yıl raflarda bekletmiş olmamızın gerçekten anlamı yok. Hâlbuki bu anlaşmalar dostluğa, ilişkilerin gelişmesine katkı verecek önemli sözleşmelerdir, bunların bir an önce kanunlaştırılarak gündeme, uygulamaya geçirilmesi önemliydi, ama her ne hikmetse Türkiye'de on yıl bekleyen sözleşmeler bulunmakta ve bu sözleşmelerin kanunlaştırılması bu ilgisizlik içerisinde gerçekleştirilmektedir.

Bunun için, dış politika konusunda, yani Ürdün merkezli dış politika konusunda görüşlerimi ifade etmeye çalışacağım, ama tabii -milletimizin dikkatine sunayım- konu Meclisimizin ilgi alanı içerisinde maalesef bulunmamaktadır. Sayın Bakan burada değil, Dışişleri Komisyon Başkanımız biraz önce buradalardı, onlar da şu anda salonda değiller…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Cumhurbaşkanımıza gittiler.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Evet.

Dolayısıyla, siyasi partilerin dış politikayla ilgili görüşlerini ifade etmek fırsatı olan bu tür görüşmelerde, maalesef konuşmaların muhatabı, ilgilisi burada bulunmamaktadır, acı olan durum bu. Dolayısıyla, iktidar partisinin verdiği önem ve değer kadar konular ağırlık kazanmakta, ne konuşursak konuşalım, sonuçta tutanaklarda yük olmaktan öte bir anlamı yok, maalesef öyle, ama biraz önce konuşan Değerli Arkadaşımı eğer dinlediyseniz -Cumhuriyet Halk Partisinin Sözcüsünü- çok iyi hazırlanmış, anlamlı, kapsamlı, endişelerini ifade eden bir konuşma yaptı. Bunların üzerinde ciddiyetle, dikkatle düşünmeye kalkarsak hepimizin ülkemizin, milletimizin geleceği açısından bazı endişeleri paylaşması bir zorunluluk hâline gelir.

Değerli milletvekilleri, Orta Doğu bölgesinde, bütünüyle bölgemizde son dönemlerde yaşanan hadiseleri eğer bir bütünlük içerisinde değerlendirirsek Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun işaret ettiği bir sonuçla karşı karşıya kalırız. Sayın Davutoğlu diyor ki: “Bölgede yeni bir savaşa izin vermeyiz.” Bunun anlamı, dış politika verilerine göre, bölgede bir savaş tehdidi var demektir. Bunu Sayın Ahmet Davutoğlu söylüyorsa, stratejik derinliğin ilmini yapan, kitabını yazan ve bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin Dışişleri Bakanlığını yapan bir zat söylüyorsa bunun dikkate alınması, üzerinde konuşulması ve düşünülmesi gerekmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu Genel Kurul, milletin oylarıyla seçilmiş siz değerli milletvekilleri, bu ülkenin geleceğiyle ilgili ifade edilen endişeleri, ifade sahibi kim olursa olsun, ama o ifadenin içeriğini tartışmaya, birlikte düşünmeye, bana göre, göreviniz gereği bir sorumluluk içerisindesiniz.

Değerli milletvekilleri, bakınız, son günlerde çıkan gazete haberleriyle söylüyorum. Ben dış politika uzmanı değilim, grubumuzda dış politika uzmanı olan arkadaşlarımız, Sayın Sinan Oğan, Dışişleri Komisyonu üyesi olarak grubumuza bu konuda çok ciddi endişelerini de ifade ediyor. Gerçekten, bölgemizde yaşanan gelişmeler bir savaşın eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Savaş, kolay değil arkadaşlar, insan öldüren olay ve bunu yaşayarak seyrediyoruz. Libya’da 50 bin kişi öldü, kısa süre içerisinde, gözümüzün önünde öldü. İnsan, bir insan, ananız babanız ölmedi mi? Ölümün ne demek olduğunu, yani en yakın nefsinizden hatırlatmak mecburiyetindeyim. Ama Libya’da kardeş kardeşi boğazlayarak… Küresel güçlerin desteğiyle, onlardan aldıkları uçaklarla, bombalarla insanlar birbirlerini yok ettiler; 50 bin insan. Irak’ta 1,5 milyon Müslüman öldü, hâlâ ölüyor. Bunun adı savaş.

Şimdi, bölgemiz için böyle bir savaş tehdidinin ve ihtimalinin çok yakın olduğu ifade ediliyor. Bu konuda veriler, gelişmeler öyle net ki, Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki: “Böyle bir savaşa izin vermeyiz.” Nasıl vermezsiniz? Hangi tedbiriniz var? Sayın Dışişleri Bakanı gelip bu sözünün gerçeğini, içeriğini gelip burada anlatmak durumunda değil mi? Burada bir genel görüşme yapılması gerekmiyor mu? Sayın Ali Babacan da lütfen buradaydı eski Dışişleri Bakanı, o da ayrıldılar. Kime söyleyeceğiz? Kime konuşacağız değerli arkadaşlar?

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (İstanbul) – Sayın Elitaş burada!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Bakın, birkaç olayı birlikte bir değerlendireyim.

Şimdi, Suriye’deki iç savaş hızla bir mezhep savaşına doğru sürükleniyor. Suriye’yi bilen bir arkadaşınız olarak söylüyorum. Suriye’deki hadisenin sebepleri çok sorgulanabilinir, tartışılabilinir ama sonuçları itibarıyla, Suriye’deki hadise hızla bir mezhep savaşına doğru gidiyor. Aynı durum Irak’ta yaşanıyor. Irak’ta, Amerika sonrası bile hadise hızla bir mezhep savaşına doğru yol alıyor.

Ee, bu mezhep farklılığının kaynağı, İran ve Suudi Arabistan arasındaki mezhep eksenli savaştır. Bunun arkasında da küresel güçlerin ekonomik projeleri, siyasi projeleri yatmaktadır. Bunu hepimiz biliyoruz ama değerli milletvekilleri, tüm stratejistler bilir ki, tüm dışişleri diplomatları bilirler ki, küresel güçlerin bu bölgedeki küresel projelerinin nihai hedefi Türkiye’dir. Türkiye’yi etnik temelde ayrıştırıp çatıştıramayan küresel güçler, şimdi, mezhep eksenli bir çatışmanın içine itebilmek için, komşularından başlayan bir kuşatma içindeler. Eğer tedbirini almadığımız takdirde, Libya’da olduğu gibi… Burada, çok üzüldüğüm için söyledim. Sayın Dışişleri Bakanının şahsiyetini ilzam edecek, onu üzecek bir tavrım olmaz ama Libya’daki 50 bin ölümle neticelenen o olayda Türkiye’nin aldığı pozisyondan övünmüş olmasından utandım. Değerli milletvekilleri, utandım. Sonuçta, 50 bin Müslüman öldü orada. Bunun içerisinde Türkiye'nin olmasını, “Bir insanlık görevi yaptık.” diye pay çıkartmış olmasını, Sayın Dışişleri Bakanının ne şahsına ne ilmine ne de Türkiye Cumhuriyeti devleti Dışişleri Bakanlığı gibi önemli bir görevi üstlenmiş olmasına yakıştıramadım.

Değerli milletvekilleri, bakınız, kafamızı kuma sokmayalım. Doğu Akdeniz çanağında, hızla, küresel güçler mevzilerini tutuyorlar ve hazırlık yapıyorlar. Türkiye'nin Sureyi rejimine karşı çıkışına bir karşı destek olarak Rusya, gemilerini Doğu Akdeniz’e gönderdi. İran’ın tüm yetkilileri Türkiye’yi tehdit ediyorlar. İran, İsrail’le, ABD’yle, Amerika Birleşik Devletleri’yle olan kavgasını öyle bir noktaya getirdi ki, Hürmüz Boğazı’nı kapatmak tehdidini ortaya koydu ve bunun kararlılığını ifade edebilmek için, on gün süren, çok ciddi de bir tatbikat yaptı. Şimdi, ABD artı İsrail, aynı tatbikatı, hava güçleriyle yapmayı planlıyor.

Çok daha sıkıntılı bir gelişme var, gözümüzün önünde cereyan eden, kardeş ve dost Pakistan bir iç savaşın eşiğinde. Haberleri izliyorsanız, Başbakanla Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı, birbirlerine karşı, açık tehdit ifade eden konuşmalar yapmaya başladılar. Tanklar sokaklarda yürüyorlar. Her an bir iç savaşın, her an bir ihtilalin olması bekleniyor. Afganistan’da çatışmalar devam ediyor. Irak’ta derseniz, yaşıyoruz işte, Şii, Sünni ekseninde Araplar, aynı ırktan gelen insanlar bugün birbirlerinin kanını akıtıyorlar, bir istikrar temin edebilmek imkânını maalesef oluşturamadılar. İran’ın nükleer çalışmalarının böyle tehdit, ileri bir tehdit anlamında yeni meydan okumalarını seyrediyoruz. Bunun dışında, Afganistan’ı hep beraber seyrediyoruz. İran’a uygulanan ekonomik ambargo öyle sıkıntılı bir noktaya geldi ki yani İran’ı boğmak niyetini Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama’nın başkanlığında tüm küresel güçler, tüm Batı güçleri ortaya koydular, İran buna karşı “Ben de sizin petrolünüzü bu Hürmüz Boğazı’ndan çıkaramam.” dedi. Dış politikada blöf olur, bir şey söylemiyorum ama bu gelişmelerden -bir ölçü olarak söylüyorum, Sayın Komisyon Başkanı da geldiği için tekrar söylüyorum- bunlardan farklı anlamlar çıkarabilirsiniz bir aydın olarak, bir düşünür olarak ama meselenin bilgisine bütünüyle sahip olmak durumunda olan, meseleyi teknik ve teorik olarak bilmek durumunda olan Dışişleri Bakanı bir savaş hazırlığı olarak görüyor ve diyor ki: “Bölgemizde bir savaş çıkmasına izin vermeyiz.” Bu demektir ki bölgede bir savaş hazırlığı var ve bu çok yakın bir tehdit.

Değerli milletvekilleri, ben bütün bunların ötesinde, Türkiye'nin tavır değişikliğini sorgulamak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğundan bu yana, yaklaşık doksan yıl bütün dünyayla ve özellikle de komşularıyla “yumuşak güç” dediğimiz bir yaklaşım içerisinde hem kendi gelişmesini tamamladı hem de komşularının dönüşümüne katkı verdi.

Doksan yıl içerisinde kimseyle savaşmayarak, bölgede ve dünyada yaşanan hiçbir savaşa katılmayarak Türkiye bugün bu sonucu oluşturdu. Ama bugün Sayın Davutoğlu’na atfen, izafeten söylediğim gibi ne değişti de ata bindi, kılıcı kuşandı, savaşın eşiğine geldi? Tüm dünya Türkiye'nin en kısa sürede Suriye’ye müdahale edeceğini konuşuyor. Bu noktada Barack Obama’nın Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklediğini ve Türkiye'nin politikasıyla, bölge politikalarıyla örtüştüğünü, arkasında olduğunu tüm Batı basını yazıyor.

Ne olacak, geri adım mı atacağız, bir ihtimal var mı değerli milletvekilleri? İsrail’le yaşadığımız o onur kırıcı restleşmeyi şimdi Suriye’yle de mi yaşayacağız? Hani, savaş sebebi sayacaktık İsrail’in tavrını devam ettirmesi hâlini veya Doğu Akdeniz’de petrol araması çalışmasını? Hani, donanma gemilerimizi de yardım gemilerinin peşinde gönderecektik? Çok onur kırıcı bir davranış, Türkiye’ye yakışmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başbakanı veya Türkiye’yi temsil eden tüm şahsiyetler dış politikada bir tavır ortaya koyarlarsa bu milletin tavrıdır ve sonuna kadar götürülmek durumundadır. Şimdi Türkiye, Suriye’ye, Suriye yönetimine, bana göre Suriye halkına da…

Lütfen, Lübnan gazetelerini takip edin, televizyonlarını izleyin; İran’ın gazetelerini okuyun, televizyonlarını izleyin. Manşetlerin tamamında Türkiye aleyhtarı demeçler var. Hani, “Dost, kardeş Lübnan.” diyordunuz? Sayın Başbakanın çok değer verdiği kişilerin yönettiği Lübnan. Ama bugün Lübnan’da Türkiye karşıtı öyle bir kamuoyu, öyle bir siyasi propaganda gelişti ki Türkiye'nin buralarda artık böyle bölgesel güç olmak, dost olmak, kardeş olmak şansı ve imkânı kalmadı. Niye böyle? Bunun böyle olacağını bir adım önceden görmeniz lazım çünkü bu hadise Şii ekseninin tavrı; İran, Irak, Suriye ve Lübnan, sizin bunun karşısına koyabileceğiniz bir argümanınız yok. Şimdi, eğer bu bölgede iç savaşa dönüşecek mezhep eksenli bir çatışma… Önleyebilme gücünüz yok, Türkiye'nin bunu önleyebilme gücü yok. Bunun Türkiye’ye yansıma ihtimalini -siyaset adamı geleceği öngörmek durumunda- bu ihtimali bugünden öngörmek mecburiyetindesiniz ve tedbirini almak durumundasınız.

Küresel projelerin uygulanmaya çalışıldığı bölgemizde ve dönemde, 21’nci yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye bu savaşlara karışarak -zımnen karışarak, taraf olup karışarak, tavır belirleyip karışarak- kendi birliğini, kendi geleceğini tehlikeye atmaktadır. Suriye’de yaşanacak bir mezhep kavgasının etnik kavgayla da desteklenerek… Suriye’nin de Kürt bölgesi var, “Kürt Konfederalizmi” dedikleri dört bölgeli Kürdistan’ın bir parçası da Suriye’dedir. Suriye’de yaşanacak bir Libya örneği sonrası bu konfederasyonun batı ucu olarak Suriye’de oluşacak bir Irak’ın kuzeyindeki siyasi yapılanmaya hangi tedbiriniz var Sayın Dışişleri Bakanı, Sayın Hükûmet, sayın yetkililer? Şimdi, Türkiye’de de, bizim kuzey komşularımız bulunmuyorlar ama farkında değil misiniz bu gerginlikten amaçlananın ne olduğunu? Hızla Suriye’de yaşanacak bir iç savaşın, Irak’ta yaşanan bir iç savaşın sonrasında yaşanan bir mezhep ayrışmasının Türkiye’ye yansıması için siyasi bölücülük öyle azgın hâle geldi ki, resmen meydan okuyorlar; “Bölündük.” diyorlar, bayrak istiyorlar. Nedir tedbiriniz?

Değerli arkadaşlar, komşularımızla ilişkimiz… Sayın Başbakan “Suriye bizim iç meselemiz.” demişti, bir anlamda doğru söylemişti. Bana göre bu bölgedeki tüm ülkelerin yaşadığı sorunlar bizim iç meselemiz olmak durumunda. Çünkü eğer ona karşı zamanında tedbir alamazsak veya tavır belirleyemezsek o sorun hızla bizim iç meselemiz hâline gelecektir.

Benden önce konuşan sayın arkadaşımın ifade ettiği hadise önemli. Dış politika millî politikadır. Siyasi iktidarların veya partilerin kendine özel politikaları olmaz. Bu politika milletin, devletin politikası ve bir değer ekseni etrafında sürekliliğinin olması gerekir. Bir muhalefet partisi olarak ben ülkemin dış politikasını zayıflatacak bir beyanda bulunmam, doğru olmaz. Ülkemizin elini zayıflatacak bir tavrımız olmaz bizim. Ama bir siyasetçi veya ülkesinin insanına, geleceğe mensubiyet duyan, buna hassasiyeti olan bir siyasetçi olarak geleceği öngörmek ve gereken uyarıları yapmak mecburiyetindeyiz.

Değerli milletvekilleri, bakınız -benim bu konuda geçmişte görevim olduğu için söylüyorum- ülkeler arasında savaşın da tedbiri dostluklardır; ikincisi de, ticarettir, ortaklıklardır. Şimdi, dostlukları öyle bir noktaya getirmiştik ki, artık ortaklık noktasına doğru ulaşıyorduk. Ama Suriye halkı adına Suriye halkının örgütlü gücü olan devletiyle dövüşmeyi seçtik. Ne yapacağız, şimdi Suriye halkı da bize düşmanlık duyuyor. Benim orada akrabalarım, kardeşlerim yaşıyor, biliyorum. Dün Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın Cumhurbaşkanı gerçekten çok itibarlı liderlerdi. Türk Bayrağı altında nümayişler yapılıyordu. Bugün öyle değil değerli milletvekilleri, yüreğim yanarak söylüyorum. Bu pozisyonumuz yanlış politikalarımızla kaybedildi.

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Sayın Başkanım, bir sonraki maddede konuşmayacağım eğer iki dakika verirseniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Verin de konuşmasın Sayın Başkan.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – İki dakikada bitireceğim.

BAŞKAN – Lütfen, uzatmamak kaydıyla, buyurunuz.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Sayın Elitaş’ın da müsaadesiyle efendim!

Değerli arkadaşlar, dostluklar gerçekten önemli. Eğer halkların dostluğunu kazandıysak, o halkların yöneticilerinin yanlış yapmasına müsaade edilmez. Biz, kazandığımız, dişimiz tırnağımızla kazandığımız Suriye halkıyla dostluğumuzu bir kalemde çizdik attık, yazık ettik.

Ben, Sayın Bülent Arınç’a gittim, dedim ki: “Efendim, yanlış yapılıyor. Siz, Suriye’nin siyasi rejimiyle kavga yapıyorsunuz. Sebebi size ait, çok doğru bulmuyorum, haklı bulmuyorum ama sorgulamıyorum ama halkıyla ne derdiniz var? Parlamentolar arası dostluk grubunu niye kurmuyorsunuz?”

Bu Parlamento, bu halkın temsilcilerinin olduğu yer. Suriye halkının Meclisi, Halk Meclisinin dostluk grubuyla Türkiye arasında köprüler, dostluk köprüleri devam etse olmaz mıydı?

Değerli arkadaşlar, tenkidim şudur: Yani iktidar partisinin dış politikasının kafası karışık. Sayın Davutoğlu’nun heyecanlarıyla o stratejik derinliğin karanlıklarında kaybolduk. Ata bindi, kılıcını kuşandı, tarihte örneğini gördüğümüz ham hayallerin peşinde Türkiye’yi bir yere doğru sürüklüyor.

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Malkoçoğlu!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Bunu durdurmamız lazım, bu yanlış. Bu yanlıştan nasıl döneceksek beraber dönelim. Bunu bir iç politika malzemesi olarak sizi tenkit etmek için söylemiyorum ama Suriye özelinde görüyorum; iyiye gitmiyor, bu iyiye gitmeyiş, Suriye, bölge açısından söylemiyorum, Türkiye açısından iyiye gitmiyor arkadaşlar. Bu mezhep eksenli çatışma Türkiye’ye sıçrarsa hiçbir tedbiriniz yok. Tarihin en kanlı çatışmaları mezhep eksenli çatışmalardır. Siyasetçi ve devlet adamı, geleceği öngörmek mecburiyetindedir. Bu öngörülerin endişeleriyle bunları ifade ettim.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şandır.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE ÜRDÜN HAŞİMİ KRALLIĞI HÜKÜMETİ ARASINDA GÜMRÜK KONULARINDA İŞBİRLİĞİ VE KARŞILIKLI YARDIM ANLAŞMASININ ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 1 Aralık 2009 tarihinde Amman’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması” ile söz konusu Anlaşmaya ilişkin Notaların onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Madde üzerinde söz? Yoktur.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Söz talebi? Yoktur.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Söz talebi? Yoktur.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler..: Kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik cihazla olmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler..: Kabul edilmiştir.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Ürdün Haşimi Krallığı Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı açık oylama sonucu:

 

“Kullanılan oy sayısı     :   216       

Kabul                             :   214       

Ret                                 :       2 (x)

 

                               Kâtip Üye                                                     Kâtip Üye

                              Fatih Şahin                                          Muhammet Bilal Macit

                                 Ankara                                                        İstanbul”

 

Böylece, tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Şimdi, 7’nci sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

7.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/429) (S. Sayısı: 8) (xx)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 8 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Kemal Ekinci.

Buyurunuz Sayın Ekinci. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA KEMAL EKİNCİ (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi adına söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Gürcistan’la yaklaşık bin yıllık bir ilgimiz var, Selçuklular döneminde başlamış, Osmanlı döneminde yaklaşık üç yüz dört yüz yıl kadar bizimle birlikte aynı imparatorluk sınırları içerisinde kalmışlar. 1921 yılında -son sınır anlaşmasıyla- Gürcistan Cumhuriyeti’nin Sovyetler Birliği tarafından işgalinden hemen sonra Gürcistan ile yaptığımız anlaşma Sovyetler Birliği tarafından da onaylanmış, o gün bugün sınırlarımız belirlenmiştir. 1990’dan sonra Gürcistan yeniden demokratik haklarını elde edip özerkliğine kavuştuktan sonra ilişkilerimiz hem kültürel boyutta hem ticari boyutta hem siyasi boyutta hem de stratejik özellikler itibarıyla iyi bir noktada seyretmektedir.

Yalnız, sadece siyaset, ticaret, strateji değil, Gürcistan’la olan ilişkilerimizde Ahıska Türklerinin sorunları var. Ahıska Türkleri 1944 yılında ana yurtlarından nedeni belli olmayan biçimde uzaklaştırılmış, Ön Asya’ya, Orta Asya’ya sürülmüş, önce Kazakistan’da kalmışlar, daha sonra Kırgızistan ve Özbekistan’a göç etmişlerdir. Kadersiz bir millet, orada da bir soykırıma kendi… Demin Kırgızistan Cumhurbaşkanımız kardeşlikten söz ederken, herhâlde onların üvey olduğunu hesap etmiş ki, orada da onlar bir soykırıma muhatap olmuşlardır, Kırgızistan’da da, Özbekistan’da da.

Şimdi, yeniden, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu Ahıska Türklerine Azerbaycan kucak açmış, 1992 yılında Türkiye Cumhuriyeti zannedersem 3835 sayılı Yasa’yla ilgili vatandaşlık hakkı vermiştir. Bunların ayrıca 2007 yılında Avrupa Konseyi anayurda dönüşleri konusunda bir yaptırım uygulamış, Gürcistan Cumhuriyeti bu yaptırıma karşılık “kabul” demiş, fakat bir türlü Ahıska Türklerine kendi anayurtlarında iskân izni vermemiştir. Şöyle söylüyor Gürcistan Cumhuriyeti: “Gelin, biz istediğimiz yerde sizi iskân edelim ama adınızı değiştirin.” Şimdi, Bulgaristan’ın daha önce oradaki soydaşlarımıza uyguladığı bir metottu; bundan dolayı da Türkiye, Bulgaristan’daki yurttaşlarımıza hem vatandaşlık hakkı verdi hem de çifte pasaport imkânı tanıdı, ayrıca Bulgaristan’daki özlük haklarının korunması konusunda da Bulgaristan Hükûmeti ile anlaştı. Aynı şey Gürcistan için yapılmalıdır. Bu bir temenni değil, mutlaka olması gereken şeydir diye düşünüyoruz.

Ahıska Türklerinin Ahıska’da 5 ilçesi, 200 köyü var; bu 200 köyün ve 5 ilçenin yarısını Gürcüler ve Ermeniler işgal etmiştir. Bu işgal edilen bölgelerin tekrar Ahıska Türklerine verilmesi konusunu Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin mutlaka Gürcistan Hükûmetine diyalog yoluyla empoze etmesi gerekir. Bunu Dışişleri Bakanına havale edersek, Dışişleri Bakanımız maşallah dediğini kırk gün yaşatmıyor. Onun için, diplomasinin başka bir dalını kullansak iyi ederiz.

İkinci mesele, Türkiye’deki ticaret anlayışıyla veya seyahat nedeniyle Gürcistan’a giden vatandaşlarımızın cebine uyuşturucu falan koyulup onları mahkûm ediyorlar, onlardan para sızdırıyorlar; bu çok yaygın. Bizim basınımızda da sık sık yer tutmaktadır. Bu konuda da Gürcistan Hükûmetinin uyarılmasında yarar var.

Aramızdaki temel ilişkilerin bizi zorlayacak bir başka noktası, Türkiye’de yaklaşık 500 bine yakın Abhaz vatandaş, yurttaşımız yaşamaktadır. Abhazya’yla Gürcistan arasındaki ilişkiler: Bir savaş nedeniyle Abhazya özerkliğini ilan etmiş ve bu özerklikten sonra sınırları çizilmiştir. Türkiye’yle Abhazya yurttaşlık ölçüsünde bizimkiler, ama kan bağı itibarıyla Abhazya’da yaşayan Abhazlarla ilişkileri var. Ne yazık ki Gürcistan’ın engellemesinden dolayı ulaşım imkânı bulamamaktadır. Özellikle deniz yoluyla kara sularını kullandırtmıyorlar, bu konuda sıkıntılar var. Türkiye’de yaşayan özellikle Adapazarı, Düzce yöresinde yaşayan Abhaz vatandaşlarımızın, yurttaşlarımızın ciddi sorunları var. Bu konuda da Türkiye Cumhuriyeti bir iyi niyet olarak, Gürcistan Hükûmetinin bu konuda yumuşak, daha dengeli, buradaki yurttaşlarımızın gönlünü alabilecek biçimde bir tolerans tanıyabileceğini düşünüyoruz. Bu bir temennidir, bu temenniyle Sayın Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ekinci.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Iğdır Milletvekili Sinan Oğan. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Oğan.

MHP GRUBU ADINA SİNAN OĞAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bugün, Sayın Kırgızistan Cumhurbaşkanının Meclisimizi ziyaretiyle ilgili bir televizyon bağlantım vardı, o yüzden yarım bırakmak durumunda kaldım onu.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptı’yla ilgili grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Gürcistan, bizim komşularımız içerisinde belki de Sayın Dışişleri Bakanının o çok üzerinde durduğu, çok ifade ettiği “sıfır sorun” yaşadığımız ülkelerden birisi, belki de yegâne ülkedir diyebiliriz. Bunda Hükûmetin öyle özel bir çabasının, özel bir katkısının olduğunu da düşünmüyorum. Zira, Gürcistan’la bu anlamda çok ciddi sorunlarımız zaten bulunmamaktaydı. Özellikle birkaç sene öncesinde, 2008’de Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan savaş sonrasında da Gürcistan tamamıyla Türkiye’ye dönük bir siyaset izlemiştir. Bundan zannediyorum iki sene önceydi, Gürcistan Cumhurbaşkanıyla bir görüşmemizde şunu ifade etmişti aynen: “Biz, Türkiye’yle vizeleri kaldırdık, yakında pasaportla geçişleri de kaldıracağız.” Bunlar tabii sevindirici gelişmeler. Bunlar sevindirici gelişmeler ancak bizim, o anlamda Gürcistan’dan beklentilerimizin sadece bu mevcut ifade edilen anlaşmadan veyahut da Gürcistan’la Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerden ibaret olmadığını belirtmem lazım. Gürcistan, biraz önce de ifade edildi burada, Ahıska Türklerinin de aynı zamanda ana vatanıdır değerli milletvekilleri ve Ahıska Türklerinin Gürcistan’daki tarihî ana vatanlarına dönmesi konusunda, dostumuz olan, çok iyi ilişkiler içerisinde olduğumuz Gürcistan yönetimi, üzerine düşeni yapmamıştır. Gürcistan’ın Avrupa Konseyine üyeliğinde vermiş olduğu bir söz vardı, bu söz de en kısa süre içerisinde Ahıska Türklerinin tarihî ana vatanlarına dönmesi noktasında Gürcistan üzerine düşeni yapacaktı. Ancak Türkiye, maalesef, bu konuda Ahıska Türklerini sahiplenmemiştir. Türkiye, Ahıska Türklerinin tarihî ana vatanlarına dönmesi konusunda Gürcistan’a gerekli baskıyı yapamamıştır. Aynı şekilde, Gürcistan da Azerbaycan Türkleri de -500 bin Azerbaycan Türkü de yaşamaktadır- dostumuz olan, iyi ilişkiler içerisinde olduğumuz Gürcistan yönetiminin orada Azerbaycan Türklerine yönelik zorla isim değiştirme kampanyasının da maalesef Hükûmet önüne geçememiştir.

Değerli milletvekilleri, biraz önce, Doğu Türkistan konusunda konuştuğumda bir hususun altına çizdim. Biz, hiçbir ülkenin iç işlerine karışmayız. Biz, bütün ülkelerin, bu çerçevede Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne saygı gösteriyoruz, toprak bütünlüğünün korunması için de biz elimizden geleni yapıyoruz Türkiye olarak, bu başka bir şeydir ancak oradaki bizim kardeşlerimizin haklarının savunulması da elbette ki başka bir şeydir.

Yine, aynı bu çerçevede, Gürcistan’ın toprak bütünlüğü konusu çerçevesinde, Ahıska Türkleriyle beraber Gürcistan’la bir savaş yaşayan ve Türkiye’de de birçok vatandaşımızın akrabasının bulunduğu Abhazya konusunun da elbette ki Hükûmetin dikkat merkezinde olması gerekir. Dış politikamız bu çerçevede dizayn edilirken bizim vatandaşlarımızın orada akrabalarının, daha doğrusu bizim oradaki vatandaşlarımızın haklarının da savunulması lazım. Bizim vatandaşımız diyorum çünkü bizim birçok vatandaşımız, Kafkas kökenli birçok vatandaşımız, zamanında sürgün edilen, Türkiye’ye göçmek zorunda kalan birçok vatandaşımız, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Abhazya’ya gitmiştir ve bugün Türkiye ile Abhazya arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Orada bizim vatandaşlarımız vardır ve o vatandaşlarımızın her birinin hakkının korunması da yine Hükûmetimizin görevidir.

Biz Gürcistan’a birçok konuda destek oluyoruz ancak ben bir hususu anlamakta zorluk çekiyorum. Gürcistan’la bugün aramızda yaşanan en büyük sorunlardan birisi Abhazya’ya giden gemilerin Gürcistan tarafından yakalanması ve el konulmasıdır. Zannediyorum bölgedeki milletvekillerimizin birçoğuna da, AK PARTİ milletvekillerine de bu konuda zaman zaman vatandaşlarımız müracaat etmektedirler. Burada benim anlamadığım husus şudur değerli milletvekilleri: Biz Gürcistan’a sahil güvenlik botları verdik, hibe ettik ve Gürcistan, bizim hibe ettiğimiz sahil güvenlik botlarıyla bizim gemilerimizi müsadere etmekte ve el koymaktadır. Bizim birçok vatandaşımız bu sebeple hapislerdedir. Bunun bir tek sebebi vardır, biz Gürcistan’a derdimizi anlatamamışız. Biz Gürcistan’a bizim vatandaşımızın vergisiyle alınmış sahil güvenlik botlarını hibe ediyoruz, Gürcistan bu hibe ettiğimiz sahil güvenlik botlarıyla bizim gemilerimizi müsadere ediyor. Bu nasıl bir anlayıştır? Buna Hükûmet nasıl ses çıkarmaz, nasıl Gürcistan makamlarına bu konuda gerekli girişimde bulunmaz?

Değerli milletvekilleri, elbette ki Gürcistan’ın kendine göre haklı sebepleri olabilir, bunu ifade edenler olabilir ancak eğer Gürcistan’a biz şunu anlatabilirsek, “Türkiye ile Abhazya arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi Abhazya’yı Rusya’nın egemenliğinden kurtarır ve zaman içerisinde belki Gürcistan’ın bu manada toprak bütünlüğünün de sağlanmasına katkıda bulunur.” tezini biz doğru anlatabilirsek zannediyorum ki bu sorundan da kurtulmuş olacağız. Ancak biz oradaki vatandaşlarımızı, Abhazya’daki vatandaşlarımızı Rusya’nın insafına bırakmışız, orayla bir şekilde ticaret yapmak isteyen vatandaşlarımızı da Gürcistan’ın insafına bırakmışız. Hâlbuki biz her iki sorunu da çözebilecek güçte bir ülkeyiz; yeter ki doğru politikalar uygulayabilelim, yeter ki bu manada etnikçi bir zihniyetle yaklaşmayalım. Bunun ne demek olduğunu çok açıklamak istemiyorum, bu manada birçok şey kamuoyu tarafından da zaten bilinmektedir.

Şimdi, bir taraftan Gürcistan’la gümrük ve kara geçiş anlaşması yapıyoruz ama öte taraftan -ben Iğdır milletvekiliyim- Iğdır’a da gelen Kars-Ardahan kara yolunun –ki bu, Gürcistan’a da aynı zamanda geçişlerin yapıldığı kara yoludur- yapımını biz hâlâ tamamlayabilmiş değiliz. Biz bu çerçevede Meclis Başkanlığına bir önerge de verdik, Sayın Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın cevaplaması isteğiyle. Ancak birçok konuda olduğu gibi bu konuda da daha henüz bir cevap gelebilmiş değildir. Dolayısıyla da sadece anlaşmaları imzalamak yetmez, onun altyapısını da bu çerçevede yapmak gerekir.

Değerli milletvekilleri, Gürcistan’la ticaretin geliştirilmesi, Gürcistan’la siyasi ilişkilerin geliştirilmesi, bu bizim Türkiye olarak çıkarımızadır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz, komşularımızla gerçek manada iyi ilişkiler kurma taraftarıyız ve bu konudaki uluslararası anlaşmaları eğer içerisinde ülke menfaatlerimizi olumsuz etkileyecek herhangi bir madde yoksa her zaman destekleme taraftarıyız ve desteklemekteyiz. Bu çerçevede bu anlaşmayı da biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak desteklemekteyiz ancak bunu yaparken ülkemizin oradaki menfaatlerinin de bütün detaylarıyla takibinin yapılması kaydıyla.

Daha önceki konuşmalarımda da ifade ettim, Kafkasya ve Orta Asya Türk cumhuriyetleri, genel itibarıyla bizim ilgi alanımızdan çıkmıştır değerli milletvekilleri. Biz, Orta Doğu’nun dehlizlerinde kaybolup gitmekteyiz. Biraz önce Grup Başkan Vekilimiz Sayın Şandır da ifade etti, biz Suriye’yle savaşın eşiğine getirilmiş durumdayız. Biz, yarın belki de aynı tehdidi ve tehlikeyi İran’la yaşayacağız.

Ancak Kafkasya’da önemli gelişmeler oluyor. Bu gelişmelerden birisi de, değerli milletvekilleri, bizi Fransa’da gelip buluyor. Fransız Parlamentosunda Türkiye aleyhine onaylanan bir yasa tasarısı var ve soykırımın inkârının suç sayıldığı bu yasa tasarısı sadece Fransa’nın girişimleriyle yapılmış bir tasarı değil, gündeme gelmiş bir tasarı değil, bunun arkasında aynı zamanda Ermenistan da bulunmaktadır. Ancak Kafkasya’da bulunan Ermenistan konusunda Türkiye hâlâ ne yapacağını bilemez durumdadır. Bu çerçevede hatta Gürcistan üzerinden biz Ermenistan’la her türlü ticari ilişkilerimizi sürdürmekteyiz. Biz, bir taraftan AKP Hükûmeti diyor ki: “Fransa’ya her türlü yaptırımı uygulayacağız.” ama bu tasarının arkasında olan ve yarın 2015 sürecinde başka tasarıların da arkasında olan Ermenistan’la AKP Hükûmeti kucaklaşmaktan da vazgeçmiyor. Dolayısıyla,  meselenin özüne inmekten uzak, sadece göstermelik, kamuoyuna yönelik açıklamalarla bu sorunu geçiştirmeye çalışıyorsunuz.

Bir şeyi yine anlamakta güçlük çekiyorum, yıllardır bu konuları çalışan birisi olarak. Sayın Başbakan açıklama yaptı, dedi ki: “Biz Fransa’ya yaptırımların ilk etabını hayata geçiriyoruz.” Fransa’ya yaptırımların ilk etabında ne var? Güney Akım Projesi’nin onaylanması var. Güney Akım Projesi Nabucco’nun rakibidir, o ayrı bir konu, hiç o konulara girmiyorum. Trans Anadolu Projesi’nin yani bizim olan projelerin rakibidir, işin bu boyutuna da değinmiyorum ama daha önemli bir boyutu var. Güney Akım Projesi’nin yüzde 15’i Fransız şirketine aittir. 22 Aralıkta Fransa Senatosu Türkiye aleyhine bir tasarıyı onaylıyor, bundan bir hafta sonra siz Fransız şirketinin yüzde 15 pay sahibi olduğu bir anlaşmayı onaylıyorsunuz. Yani Anadolu’da o tabir edilen “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” lafı aklıma geliyor yani bu nasıl bir iştir? Hangi mantıkla bunu yapıyorsunuz? Tabii siz bunu yaptığınız zaman Fransa da diyor ki: “Nasılsa biz Türkiye’ye karşı hangi adımı atarsak atalım, neticede birkaç geçiştirme lafla bunu geçiştiriyor, hatta bizi ödüllendiriyor.” Evet Fransa’yı ödüllendiriyorsunuz. Fransa ne yapıyor bunun karşılığında? Hızını alamayarak diyor ki: “Sadece bu anlaşma, soykırımın, sözde soykırımın inkârının suç sayıldığı anlaşma Fransa’da geçerli olmasın, Avrupa Birliği ülkelerinde de geçerli olsun.” diye girişimlerde bulunuyor.

Dış politika sadece kitap yazmayla olmaz değerli milletvekilleri. Sayın Davutoğlu çok güzel kitap yazabilir, ancak dış politikanın gerçekleri her zaman kitapların sayfalarıyla örtüşmez, dış politikanın reel gerçekleri vardır ve bunu bilmemiz gerekiyor. Örtüşmediği için zaten bugün sıfır sorun diye yola çıktınız, sorunumuz kalmayan ülke yok neredeyse, bütün ülkelerle sorunlu olduk. Suriye ile savaşın eşiğindeyiz, İran’la söz düellosu şimdiden başladı.

Değerli milletvekilleri, dolayısıyla bizim öncelikle -bu vesileyle ifade etmek istiyorum- Meclis olarak iktidarıyla, muhalefetiyle 2015 sürecini daha dikkatli takip etmemiz lazım. 2015 yılına giden süreçte Türkiye dış politikada ciddi sıkıntılarla karşı karşıya gelecektir. Siz eğer bu konuda ciddi bir duruş sergilemezseniz, siz bir taraftan “Fransa’ya yaptırım uygulayacağız.” deyip öte taraftan, üzerinden bir hafta dahi geçmeden yüzde 15 Fransız şirketinin ortaklığı bulunduğu bir projeyi, uluslararası projeyi onaylarsanız bunun arkası gelir ve nitekim önümüzdeki günlerde, 23 Ocakta Fransız Senatosundan büyük bir ihtimalle bu oylanarak geçecektir ve mesele bununla sınırlı kalmayacaktır. Fransa bunu şimdi Avrupa Parlamentosu gündemine getirerek Avrupa ülkelerinden de aynı tasarıyı geçirmeye çalışacaktır. “ne olur? Biz büyük ülkeyiz.” demekle olmaz. Bu meselenin sadece bir yasa tasarısı olmadığı, sadece bir inkâr ve ceza yasası olmadığı, bunun sadece meselenin ilk adımı olduğunu dikkatlerinize sunmak isterim.

Değerli milletvekilleri, Gürcistan’la ilişkilerimiz önemlidir dedik. Gürcistan, sorunlarımızın az olduğu ülkelerden birisidir. Ancak başka bir komşumuz olan Ermenistan, Gürcistan üzerinden Türkiye ile ticari ilişkilerini sürdürüyor, dolayısıyla da biz Gürcistan’la ilişkilerimizde bu hususu da dikkate almak durumundayız.

Ermenistan bir taraftan bizim açılımımıza karşılık “Ağrı Dağı’nı Ermeni gençlerine bıraktık.” diyor -daha önce de ifade etmiştim- bir taraftan Türkiye ile ticaretini devam ettirmeye çalışıyor ama bir taraftan da Avrupa üzerinden, Amerika üzerinden ve uluslararası camia üzerinden Türkiye’yi sıkıntıya sokmaya çalışıyor. Uluslararası ilişkiler karşılıklılık esasına göre yapılır. Ermenistan size bu manada her türlü kötülüğü yapmaya çalışırken sizin Ermenistan’ı hâlâ kucaklamaya çalışmanızı anlamak mümkün değil.

Bu çerçevede bir hususun daha altını çizmek istiyorum: Türkiye’de birçok, bu manada girişimler var, birisi de Ankara Büyükşehir Belediyesinin girişimidir, Fransız Büyükelçiliği karşısında bir Cezayir soykırım anıtı yapılacağı ifade ediliyor, olumlu bir gelişmedir. Ancak bir de Hocalı soykırımı anıtının yapılması lazım, çünkü hiç uzağa gitmeyin, 1992 senesinde Ermenistan ve bugünkü Devlet Başkanı Sarkisyan’ın da iştirakiyle Hocalı’da bir soykırım yaşandı, Azerbaycan Türkleri orada katledildi, soykırıma uğratıldı ve bugün Fransız Parlamentosunun bu kararının arkasında da Ermenistan vardır ve sizin sadece Cezayir noktasında bir girişiminiz yetmez. Ermenistan’la bu manada çok ciddi bir şekilde konuşmak lazım, Ermenistan ya aklını başına alacaktır, Türkiye'nin uzattığı dost elini aynı şekilde, aynı samimiyetle karşılayacaktır veyahut da bunun gereğini Türkiye yapacak ve Ermenistan da buna katlanmak zorunda olacaktır.

Nedir bunun gereği? Türkiye, Ermenistan’ın bu işgalci tutumunu bir an önce bırakması için Ermenistan’la her türlü ilişkisini kesmelidir. Bizim esas dostumuz, kardeşimiz olan Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si işgal altındadır. Kimin işgali altındadır? Ermenistan’ın işgali altındadır. O Ermenistan ki sizin açılım yaptığınız, futbol diplomasisi diye gittiğiniz Ermenistan’dır ama Ermenistan bunu anlamamıştır, bunu görmek istememiştir. O Ermenistan bugün Gürcistan üzerinden Türkiye’yle ticaret yapıyor, bizim bu sınır kapılarını, bugün görüştüğümüz sınır kapılarını, daha da iyi hâle getirelim dediğimiz, kara sınırlarımızı daha iyi bir noktaya getirelim dediğimiz, Gürcistan üzerinden Türkiye’yle ticaret yapıyor. Türkiye'nin de bu noktada gereğini yapması lazım değerli milletvekilleri.

Yine, dış politika konuşuyoruz, bu vesileyle bir hususun daha altını çizmemiz lazım. Sayın Grup Başkan Vekilimiz ifade etti ama zamanı yetmediği için bir iki hususu daha ben toparlamak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin Suriye’yle savaşa sokulmanın eşiğine getirildiğini dikkatlerinize bir kez daha sunmak istiyoruz. Batı basınına baktığımız zaman sorulan soru şudur: “Türkiye ne zaman Suriye’ye girecek veyahut da ne zaman bir koridor oluşturulacak veyahut da uçuşa yasak bölge Türkiye'nin kontrolünde ne zaman hayata geçirilecek?” sorusu sorulmaktadır. Bütün bunlar tesadüfen değildir, bu sorular ortada bir şey yokken ortaya çıkmış bir hadise değildir. Türkiye gizli pazarlıklarla Suriye’ye sokulmaya çalışılmaktadır. Bunu da yüce heyetinize sunmak istiyorum çünkü birçok mesele yüce Meclisin dikkatinden kaçırılmakta, kanun hükmünde kararname ve diğer hususlarla geçiştirilmektedir.

Yüce Meclis demişken, yüce Meclisin bir değerli milletvekili, bir açıklama yaptı. AK PARTİ Milletvekili Cuma İçten Beyefendi dedi ki: “Türkiye Kürdistan’ın kurulmasını desteklemelidir.” Bizim bu konudaki, Hükûmet olarak görüşümüzde bir farklılık mı var? Bizim bir kırmızı çizgimiz vardı ve orada ayrı bir devletin kurulması, Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanması bizim millî menfaatlerimize ters bir durumdu şimdiye kadar. Bizim bilmediğimiz bir husus mu var? AK PARTİ Grubunun, Hükûmetin ve Dışişleri Bakanının bu konuya bir açıklık getirmesi lazım. Biz Irak’ın toprak bütünlüğünün yanında mıyız, karşısında mıyız? AK PARTİ’nin, Adalet ve Kalkınma Partisinin Suriye’nin içişlerine elini sonuna kadar daldırdığını görüyoruz. Şimdi de Irak’ı parçalamaya mı soyundunuz? Bu konunun Adalet ve Kalkınma Partisi ve Hükûmeti tarafından açıklığa kavuşturulması ve bu milletvekilinin görüşünün Hükûmeti bağlamadığının burada açıklanması lazım. Aksi takdirde, Türkiye'nin böyle bir mecraya, böyle bir maceraya girişmesinin bir müddet sonra aynı niyetlerin Türkiye’ye doğru döneceğinin de kapısını açacağını ifade etmek istiyorum.

Yüce Meclisinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Oğan.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerinize geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE GÜRCİSTAN HÜKÜMETİ ARASINDA KARA GÜMRÜK GEÇİŞ NOKTALARININ ORTAK KULLANIMINA İLİŞKİN MUTABAKAT

ZAPTININ ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 11 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptı”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – Madde üzerinde söz talebi yoktur.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Söz talebi yoktur.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Söz talebi yoktur.

Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir. Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gürcistan Hükümeti Arasında Kara Gümrük Geçiş Noktalarının Ortak Kullanımına İlişkin Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı açık oylama sonucu:

 

“Kullanılan oy sayısı       :    222    

Kabul                               :    221    

Ret                                   :         1 (x)              

 

                                 Kâtip Üye                                                  Kâtip Üye

                                Fatih Şahin                                        Muhammet Bilal Macit

                                    Ankara                                                      İstanbul”

 

Böylece, tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Sayın milletvekilleri, siyasi parti gruplarının almış olduğu ortak karar nedeniyle, sözlü soru önergeleri ile kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işleri sırasıyla görüşmek için 17 Ocak 2012 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 19.37