TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                           TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                         39’uncu Birleşim

                                                                                  27 Aralık 2008 Cumartesi

                                                                                              İçindekiler

 

 

 

 

I.— GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/656) (S.Sayısı:312)

2.- 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının  Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/622, 3/521) (S.Sayısı: 313)

 

III.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, konuşmasında, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sözlerini yanlış yorumladığı iddiasıyla açıklaması

2.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, konuşmasında, kullandığı bir cümleyi yanlış yorumladığı iddiasıyla açıklaması

 

IV.- OYLAMALAR

1.- 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın oylaması

2.- 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylaması

27 Aralık 2008 Cumartesi

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.00

BAŞKAN: Köksal TOPTAN

KÂTİP ÜYELER: Yusuf COŞKUN (Bingöl), Canan CANDEMİR ÇELİK(Bursa)

____ 0____

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Programa göre, 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki son görüşmelere başlıyoruz.

 

II.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/656) (S.Sayısı:312)(*)

2.- 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının  Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/622, 3/521) (S.Sayısı: 313)(*)

 

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

Sayın milletvekilleri, Genel Kurulun 26/11/2008 tarihli 22’nci Birleşiminde alınan karar gereğince bütçe görüşmelerinin sonunda gruplara ve Hükûmete birer saat süreyle söz verilmesi, İç Tüzük’ün 86’ncı maddesine göre yapılacak kişisel konuşmaların ise onar dakika olması kararlaştırılmıştır.

Şimdi, grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum:

Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan ve Diyarbakır Milletvekili Sayın Gültan Kışanak.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Trabzon Milletvekili Sayın Mehmet Akif Hamzaçebi.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır ve İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Giresin Milletvekili Sayın Nurettin Canikli.

Şahısları adına: Lehinde, Konya Milletvekili Sayın Orhan Erdem, Çorum Milletvekili Sayın Agâh Kafkas, Kırıkkale Milletvekili Sayın Turan Kıratlı ve Bursa Milletvekili Sayın Sedat Kızılcıklı; aleyhinde, Sivas Milletvekili Sayın Muhsin Yazıcıoğlu.

Şimdi söz sırası Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan’a aittir.

Sayın Kaplan, buyurunuz. (DTP sıralarından alkışlar)

Süreyi eşit mi kullanacaksınız Sayın Kaplan?

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Eşit, otuzar dakika efendim.

BAŞKAN – Süreniz otuz dakikadır.

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Toplum Partisi adına 2009 Yılı Bütçe Tasarısı’nın tümü üzerindeki görüşmelerimizi açıklamadan önce, şahsım ve partim adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Dünyadaki 1974-1975 petrol krizini 1979-1980’deki daralma izlemişti. 1984 Latin Amerika borç krizi, 1987 New York borsasının çöküşü, 1997 Asya, 1998 Rusya krizleri… Sonrası, deprem, Türkiye 2001 yılında tarihinin en büyük krizini yaşadı. Şimdi, daha büyük bir küresel kriz yaşanıyor.

Dünya gelirinin adaletsiz paylaşımı en çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri vuruyor. Dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan 31 ülke dünya hasılasından yüzde 56 pay alıyor, 141 ülkenin payı da yüzde 43’lerde kalıyor.

Başta ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere, ki bu ülkelerle ihracatımız, ithalatımız yüzde 60 iken 2008’de yüzde 43’e gerilemiş, 100 milyar kapasitesi vardır.

Kriz, Japonya, sonra Hindistan ve Çin ekonomilerini etkiledi. Dünya borsaları tepetaklak oldu, önemli düşüşler oldu; sadece Rusya RTS endeksinde düşüş yüzde 71’leri buldu, ABD Nasdaq’taki düşüş yüzde 43’e ulaştı, Hindistan, Arjantin borsaları düşüş yaşadı. 12 Kasıma kadar yirmi beş ülkenin kurtarma paketleri 6 trilyonu aşmış bulunuyor.

IMF kapısında İzlanda, Ukrayna, Macaristan ve Türkiye var. Şu an Türkiye’de, Ankara’da IMF yetkilileri Hükûmetle pazarlığını sürdürüyor. IMF’yle stand-by anlaşmasına hazırlanılıyor çünkü Türkiye’de iş çevreleri bunda da diretiyor.

Krizden etkilenen ülkelerde Ağustos 2008’de devlet müdahaleleri de etkili olmadı. G-20 zirvesi toplandı, Sayın Başbakan da katıldı. Kriz karşısında tüm ülkeler yeni ekonomi politikaları geliştirir, paketler hazırlar, stratejiler belirlerken, AKP Hükûmeti “Nasılsa önümüze paket koyar, geçmişte olduğu gibi biz bunu uygularız.” diye krizi hafife alıyor.

Türkiye, 2002-2006 dönemi ucuz emeğe dayalı büyümesinin ardından 2007’de zaten inişe geçmişti. 2007’nin başından itibaren büyümeye başladı, enflasyon iki haneye sıçradı, işsizlik artarak kronikleşti, cari açık hızla tırmandı, dolayısıyla bugünkü krizi dışarıya bağlamak doğru değil. Aslında AK PARTİ’nin Türkiye’de yönetememe krizi olduğu ortaya çıkıyor. Demokratik Toplum Partisi olarak bunları gördük, uyardık, ekim ayında küresel finans kriz konusunda Meclis araştırması istedik. Tek parti olarak biz bu konuda bir girişimde bulunduk.

Türkiye son yıllardaki büyümesini de ağırlıklı olarak dış kaynak girişiyle sağladı. Bu dış kaynak girişinde de doğrudan yabancı sermaye girişleri başta varken daha sonra çekilme başlıyor. 50 bankadan 26’sını yabancılar satın aldı, medya alanına girdiler. Türk firmaları şimdi yabancı ortak gelmesiyle kaynak artışını biraz zorluyor.

Körfez parasına biraz tamah başladı. 2005’te 44 milyar dolar, 2006’da 46, 2007’de 50 milyar dolara yaklaştı. Sonra ne oldu? Bir günde 50 milyar dolar borsadan çekildi, Türkiye’yi terk etti. 1 dolar, 1,18 YTL’den bir günde 1,75 YTL’ye fırladı. Türkiye 2001 krizinin travmasını aşamadan 2008’de yeni bir krize yakalandı. Kemal Derviş’in altyapısını hazırladığı Asyalaşmanın 2006’da sonuna gelindi. Ekonomide büyüme temposu düştü, patinaj başladı. 2008’in ikinci çeyreğinde büyüme oranı yüzde 2’nin altına düştü. 2007’ye kadar süren yüzde 5-6’lık büyümeye rağmen -ki OECD ülkeleri içinde biz Türkiye olarak 23’üncü sıradayız, en geride takip ediyoruz- istihdam sürekli geriledi. Merkez Bankasının aylık beklentileri ölçtüğü anketler 2007’den sonra iyi sinyaller vermiyor. 2008’in ikinci yarısından sonra daha da kötüleşti. Tüketicilerin geleceğe dair güvenleri azaldı. Kriz sanayide başlıyor. İşten çıkarmalar, üretimi kısmalar başladı.

Vergilerde adaletsizlik ise sürüyor. Yedi yıldır bir vergi reformu hazırlayamayan Hükûmet bir yana, zenginler vergi de vermiyor, zekât da vermiyor. Verseydi Türkiye bu kadar yoksulluk yaşamazdı.

Türkiye'nin risklerine bakarsak, ihracatta yüzde 60 Avrupa Birliğine olan daralma, talep azalması sürecek. Yoksullaştırıcı, ihracata dayalı büyüme tıkanacak. Dünya kriziyle büyümenin ihtiyacı dış kaynağın girişinin azalması söz konusu. Dış borçları ödeme güçlüğü, sıkıntıları yaşanacak. Türkiye mali sektörün krizdeki Avrupa Birliği bankalarının kontrolüne girmiş olmalarının taşıdığı riskleri yaşayacak. AKP’nin TÜSİAD’la, toplumun diğer kesimleriyle gerilime girmesi güven kaybetmesine yol açacak. Güneydoğu’da Kürt sorununa barışçı çözümlerin üretilmemesinin getirdiği gerginlik ve harcamalar artacak.

Türkiye'nin dışa açılması aynı zamanda riske açılması demektir. Bakıyoruz, dünya ekonomisiyle bütünleşme... Dış ticaret dış yatırım yoluyla katlanırken, 2000-2007 arası ihracatın millî gelire oranı yüzde 10’dan yüzde 16’ya çıkarken ithalatın payı da yüzde 20’den yüzde 25’e çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 51’den yüzde 63’e çıktı.

Bütünleşmenin bir diğer ayağı olan dış borç stokunun millî gelire oranı yüzde 50’ye yaklaşıyor. En zayıf halka ne yazık ki bütçemizde cari açık. 2007 sonunda 39 milyar dolar, 2008 Ağustosuna gelindiğinde ise döviz açığı 49 milyar dolara yaklaştı.

Dış borç riski artacak çünkü 2008 ortasında 284 milyar doları bulan dış borç stokunda banka ve özel firmaların payı yüzde 67’ye ulaştı. Bakın bu çok önemli bir konu. 141 milyar doları bulan borçlu reel sektörün artan kurla birlikte yaşayabilecekleri ödeme güçlükleri hızla banka sistemini de etkisi altına alabilecek.

Batık kredilerde tırmanma olacak. Batık kredilerde 2008 Haziran sonunda bu rakam 10,80 milyar YTL’ye çıktı. Batık kredilerin yüzde 31’i ailelerin kullandığı tüketici kredisi ve kredi kartları borçlarından oluşuyor. Tekstil yüzde 14 payla ikinci sırada, gıda ve inşaat da yüzde 5 paya sahip.

Yaprak dökümü ne yazık ki hızlanıyor. Biz burada kriz tellallığı yapmıyoruz muhalefet olarak. Sayın Başbakan hep, ikide bir bunu kullanır. Bu bizim görevimiz, hatırlatmak Hükûmete.

Yine yaprak dökümü niye hızlanacak? Kriz Türkiye’yi vurdu, vurmadı tartışması yapılırken, 2008 Ocak-Ağustos döneminde 2007’nin aynı dönemine göre kapanan şirket sayısı yüzde 48 arkadaşlar. Protestolu senet tutarı yüzde 205 artarak 4 milyar YTL’yi aştı ve karşılıksız çek meblağı da yüzde 38 artarak 2,5 milyar YTL’ye ulaştı. Ben de muhalefet olarak soruyorum: Eğer bu rakamlar doğru değilse, lütfen Hükûmet çıksın, desin ki “Dedikleriniz doğru değil.”, o zaman anlayalım.

Ne yazık ki kaynak çıkışı da başladı, üstelik hızlanacak. Bunun emareleri krizden en çok etkilenen ülkelerin de aldığı tedbirler.

Borsadaki düşüş: Bakın, İMKB’deki 319 şirketin 2007 sonunda 290 milyar dolar olan piyasa değeri kasımda 107,7 milyar dolara geriledi. Bunlar rakamlardır. Yine derecelendirme kuruluşu Fitch 2008 içinde Türkiye’nin gayrisafi dış finansman gereksinimini 133 milyar dolar olarak tahmin etmişti. Oysa ki işlerin yolunda gittiği ağustos ayı sonuna kadar dış kaynak girişi 53 milyar, yıl sonuna kadar da 80 milyar. E, bu da bulunamayacağına göre, sıkıntı demek.

Tabii gündemdeki tehlikeler toplumu, Allah korusun, sosyal patlama eşiğine getirebilecek kadar. Sadece etnik ve mezhepsel çatışmalar boyutunda değil, en büyük kriz verisi şu an ekonomi. Ekonomi sosyal patlama olayında birinci risk durumuna geçmiş. Niye? Yeni bir hayat pahalılığı dalgası. Niye? Tensikatlar. Niye? Yeni işsizlik dalgası, IMF reçeteleriyle kentlerde ve kırda yeni yoksullaşmalar; devletin asker, polis bütçelerini artırıp sosyal harcamaları iyice kısması, daha fazla özelleştirme, kamusal yoksullaştırma, batık banka ve firmaları kurtarma faturası, borçlu ailelere icra iflas davaları, antisendikal saldırılar, antidemokratikleşme.

Dikkatini çekmek istiyorum yüce Meclisin, iş verenler, patronlar hep der ki: “Ekonomi özgürlük.” Ekonomi önemlidir. Özgürlükleri kısarlar; sendikal hak özgürlüklerini, grevleri... O bir taraftan. AKP Hükûmeti devlet olarak düşünerek güvenlik-özgürlük denklemini kurar ve “Güvenlik önemlidir.” der, özgürlükleri kısıtlamaya çalışır, yani, demokratik düşünce, ifade hürriyeti. Ve geçen 1 Mayısta o kadar çok gaz bombası kullandı ki yüzde 22 oranında emniyetin, jandarmanın bütçeleri artırılmak zorunda kalındı.

Bu yeni pahalılık dalgası bu reel rakamlara dayandığı için sıcak para çıkışı bir yana, arkadaşlar, 50 milyar dolar sadece doğal gaz ithalatına verdiğimiz para ve açıktır. Yedi yıldır AKP Hükûmetlerinin enerji politikalarında ithal ve dışa bağımlılığının getirdiği çöküştür bu. Kaynak enerji yerine geçiş enerjisi. Kendi ülkenin öz kaynaklarını kullanma yerine İran’dan, Rusya’dan alınan doğal gaz ve Türkiye’de yapılan zamlar tabii.

Şimdi bu elektrik ve doğal gaz fiyatlarına yapılan zamlar otomatiğe bağlandı. İlk defa bir iktidar döneminde zamların otomatiğe bağlanmasını yaşıyoruz ve bununla iftihar duyabilir AKP Hükûmeti.

Tarımdaki üretim düşüşleri, gıda fiyatlarının hızla artması… Ne yazık ki bakın daha dün Mecliste görüşülürken tarım sektöründe bütçe kısıtlaması için önerge verdi AKP Hükûmeti.

Şimdi bu yeni işsizlik dalgası konusunda şunu söyleyeyim: Tarım dışında resmen yüzde 12, gerçekte yüzde 20 olan işsizliğin daha ileri boyutlara ulaşacağı söyleniyor.

Bu işsizlikle ilgili, yeri gelmişken Kasımpaşa’dan gelen bir mektup var elimde. İki gün önce. Sayın Başbakanın ilçesinden. “Ne olur AKP milletvekillerine okuyun…” diye başlıyor.

”Bana yurdumdan bir haber verin.

Boş gezen olmasın, işsiz olmasın.

Çalışır insanım ben.

Yeter ki namerde muhtaç olmasın.” diyor.

Bu Ferdici… Geçen gün “Batsın bu dünya!” demiştim, onun altını çizeyim.

Gelir bölüşümünde kötüleşme… Arkadaşlar, 2000 sonrası bölüşümde kötüleşme var zaten. Gayrisafi millî hasıla serilerine bakıldığında 2004’te yüzde 14,4; 2006’da 9,5’e gerileme var. Bu, köylülükteki hızlı çözülmenin de aslında bir başka göstergesi.

Yine, krizde bütçe üstünden eşitsizlik artıyor ne yazık ki. Bakıyoruz vergide eşitsizlik değişmiyor. Dolaylı vergilerin payı 2007’de yüzde 66 olarak gerçekleşti. Dolaylı vergilerden geriye kalan yüzde 34’lük dolaysız vergi payının yüzde 23’ü gelir vergisi. Ancak bu vergi türünde de ağırlığı ücretlerden ve kaynaktan kesen vergiler oluşturuyor. Bütçeden faize 2007’de bütçenin yüzde 24,4’ü harcandı. Maaşlar ise yüzde 19,5 pay aldı 2007’de.

Özelleştirmelerle yeni kamusal mülksüzleştirme ne yazık ki söz konusu. Bakın, Haydarpaşa, Galata, İstanbul’un diğer kamu mülkleri satılacak, buradan söylüyorum, çünkü para lazım, daha önce satılanlara baktığımız zaman…

Aileler icra iflas eşiğine geldi; boşanmalar arttı, intiharlar artmaya başladı. Bunlar sosyal patlamanın işaretleridir.

Vergide büyük adaletsizlik… Büyük gelir eşitsizliği olan Türkiye’de gelir uçurumunu bütçe üzerinde daraltmak mümkünken, tersine vergi ve harcamalarla eşitsizlik büyütülüyor. Vergilerin ağırlığı gelir vergisi yoluyla doğrudan, tüketim harcaması yaparken de dolaylı olarak da çalışan sınıftan alınıyor. Şirketler, bankalar, varlıklı sınıf gücünün çok altında vergi ödüyor.

2008’in ilk dokuz ayında vergilerin üçte 2’si yine dolaylı vergi olarak tüketiciden, alt ve orta sınıf gelirlilerden, benzin, doğal gaz, telefon kullanırken tüketim malı içki, sigara alırken dolaylı vergi ödedikleri gibi ücret ve maaşlarda en önemli vergi mükellefleri oldular.

Vergide yüzde 22 olan gelir vergisinin ağırlık kısmı 10 milyonu aşkın işçi, memur tarafından ödeniyor. Banka ve şirketlerden alınan kurumlar vergisi payı yüzde 10’un altında. Şimdi sormak istiyorum: Geçen dönem işverenlerin primini yüzde 5 indirip bütçeye 4,8 milyar yük yüklediniz. Neden işçinin asgari ücreti 527 YTL oldu şimdi? Niye işçinin hakkını koruyup ondan kesinti yapmadınız? Tabii ki varlıklı sınıfın maliyetinden, mülkiyetinden alınan vergiler ise yüzde 3.

Şimdi, bu tablo karşısında devletine en fazla vergisini ödeyen işçilerin, memurların, yoksul halkımızın önünde saygıyla eğiliyor ve ısrarla söylediğim hâlde Sayın Maliye Bakanı en çok vergi ödeyen bu kesime teşekkür etmediği için, muhalefet olarak en çok vergisini ödeyen işçime, memuruma, yoksul emekçi halkımıza, tarım kesimine huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Bu devlet onların ayakları üzerindedir.

Bakın şu dolaylı vergilerin adaletsizliğine. Rakamlar ortada. Şimdi bu dolaylı vergilerle bütçe ayakta tutuluyor ama kurumlara dönüyorsunuz maalesef oran düşüyor. Bakın, vergilerdeki payı üçte 2’lik büyüklüğe ulaşan dolaylı vergilerin -üçte 2 dikkatinizi çekiyorum- gelirlerinin çoğunun tümünü harcamak zorunda olan ve harcarken vergilendirilen alt ve orta sınıflar ödüyor. Dolaylı vergilerin yüzde 31’i ithal malların üstünden alınırken, akaryakıt ve doğal gaz tüketimi üstünden de yüzde 22’si alınıyor. Ve maalesef bu adaletsiz sistem ve ibre, işverenlerin, sermayenin lehine politikaları AKP’nin… Vergi yükü yine çalışanların ama bütçe harcamalarında da adaletsizlik var. Bakıyorsunuz bütçe rantiyeye, baskıcı devlet aygıtlarına öncelikle ayrılırken eğitim, sağlık, yoksulluğu azaltma hizmetlerine devlet harcamaları hep geride kalıyor.

Dikkat edin iki gün önce bir önerge verdi Hükûmet, AKP. Hangi kalemlerde indirim yapılmasını, kısıntı istedi IMF? Eğitim, sağlık, adalet, tarım. Hayati konularda kısıntıya girdi, 3-6 milyar dolar kısıntı onlardandır.

Şimdi bütçe, diyoruz ki “Rantiyeye, silaha gidiyor.” Maalesef 2008’in sekiz ayında bütçe ödeneğinin yüzde 64’e yakını harcanırken bütçeden en büyük pay faiz harcamalarına ayrılmış.

Arkadaşlar, bu ülkenin dış borç faizlerinin bir ödeme kalemi Dışişleri Bakanlığımızın bütçesinden büyükse dış politikada onurlu bir duruş gösteremezsiniz, bakın, bunun altını çiziyorum. Öyle “Dünyanın en büyük 17’nci ekonomisiyim.” derseniz de gülerler size. Niye? Çok açık, ödüyorsunuz en büyük payı dış borç ve dış faiz… Yani borçlunun alacaklının önünde diklendiğini gördünüz mü, yoktur bu, insanlık tabiatına da aykırı.

Türkiye’de bütçeden öğrenci başına ayda 134 YTL ayrılıyor, dikkatinizi çekmek istiyorum bu konuya. 2008 bütçesinde savunma, güvenlik –demin söyledim- yüzde 22. Bütçeden en alttakilere yüzde 6 ayrılmış.  Krize karşı Hükûmetin hâlâ bir projesi, bir paketi, bir çalışması yok. G-20 Zirvesi’nden dönen Başbakan gelip ana muhalefet parti liderlerini bilgilendirme gereğini duymuyor. “Ya, bu sorun hepimizin, beraber konuşalım, bir çözüm bulalım...” O da yok!

Şimdi, Sayın Başbakan ilk gün sunuş konuşmasında “Küresel finans krizini Türkiye için fırsata dönüştürme bütçesi bu bütçe.” dedi; sonra dedi ki: “Muhalefet kriz tellallığı yapıyor.” El insaf! Bu nasıl bütçedir ki daha görüşmeleri sürerken revizyona uğradı! Bana cumhuriyet tarihinde bir tek bütçe gösterin ki bütçe taslağı üstünde görüşme sürerken revizyona uğramış. Bunu Türkiye cumhuriyet tarihine AKP Hükûmeti armağan etti. Bakın, IMF’nin 20 milyar olduğu öngörülen -gizli pazarlıklar bugünkü gazetelerin ekonomi sayfalarına bakın- yine, bütçe hakkını kullanan Meclisin denetimi dışına alındı. Şimdi biz burada bütçe onaylayacağız ama Hükûmet arkadan pazarlık yapıyor, ocakta stand-by anlaşmasını imzalayacak, kendi kendine 20 milyara hangi yerden kısıntı getirecek, bizim tartıştığımız bütçe boşa çıkacak.

Şimdi, bakıyoruz, tarımda çöküş bir yana, eğitim, sağlık, adalet, kara yolları, DSİ, Millî Eğitim, DLH yatırımları, adalet yatırımı. Kısıntı yaptığınız bütçe bu. Peki, niye askerî harcamalardan, güvenlik harcamalarından yapmıyorsunuz? Yapamazsınız çünkü sizin altına imza attığınız o taahhütler size o imkânı tanımaz. Bu kriz sizi, Hükûmetinizi, iş birliği içinde olduğunuz sermaye çevrelerini teğet geçebilir. Ekonomik ahlak çöktüğü zaman “Devletin malı deniz, yemeyen domuz.”, “Bal tutan parmağını yalar”, “Yağmur yağarken küpleri doldurmak gerek.” özdeyişleri sıkça bir toplumda tekrarlanır duruma gelirse ahlak çöküntüsünün işaretidir. Yolsuzluk, ihtilas, sahtekârlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, kara parayı aklama, bir günde köşeyi dönme rakamlarına da bakmak gerekir. Bakın, “Adam işini biliyor, helal olsun.” anlayışı içinde olanları kriz teğet geçebilir. Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı 2007 Faaliyet Raporu: AKP döneminde 2003-2007 yılları arasında planlı yolsuzluk operasyonları iki katına çıktı, 805 bürokrat yolsuzluk soruşturmalarıyla tutuklandı, görevlerinden alındı, 156 yolsuzluk dosyası 2.678 ve sair… Bu rakamlar son olarak enerji ve sağlık alanında her gün artıyor. Bugün Mecliste 274 tane dokunulmazlık dosyası var. Bunun içinde benim de var. En çok da rekor bizde. Bakın, düşünce suçları nedeniyle bizim fezlekeler var.

Sayın Başbakanı bu kürsüye davet ediyorum. Başta kendisi dokunulmazlık fezlekesinde neyle suçlanıyor, kendi milletvekilleri neyle suçlanıyor, bunu açıklarsa seviniriz. Çünkü biz inanıyoruz ki hiçbir milletvekilinin ekonomik suçlarda dokunulmazlıkların ardına saklanmaması gerekir.

BAŞKAN – Sayın Kaplan, beş dakikanız kaldı.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Sayın Başkan, yetiştirmeye çalışıyorum.

Soruyorum tabii. Gelin dokunulmazlıkları kürsüyle sınırlandıralım, kimse bunun arkasına sığınmasın. Kriz Türkiye’de vergi de vermeyen, zekât da vermeyen mutlu yüzde 1’lik zengin azınlığı, 100 bin kişiyi de teğet geçebilir. Bir de işçiye, memura, esnafa, dar gelirliye, yoksula sorun, kredi kartlarından, cep telefonlarından, otomatik zamma bağladığınız doğal gaz fatura mağdurlarından sorun, icra-iflas kıskacında inim inim inleyen halkımıza, sade vatandaşımıza sorun. Kriz onları teğet geçmiyor, onların ciğerini deliyor, ciğerini. Siz bunun farkında olmayabilirsiniz.

Yalnız bir konuda AKP hükûmetlerinin hakkını teslim etmek istiyorum. Paraya para demiyorlar. Bulmakta üstlerine usta hükûmet görmedim. Niye? Dış borç mu var, faiz mi var? “No problem.” diyor, rahat; “Satacaksın kardeşim.” diyor, özelleştireceksin, satacaksın; “Yap-işlet-devret” diyeceksin, satacaksın; “İhale Kanunu” diyeceksin, satacaksın; “Enerji Piyasaları Kanunu” diyeceksin, satacaksın; “vergi barışı” deyip kara parayı aklayacaksın, devlette kadrolaşacaksın, yerel yönetimlerde şirketler kurup zengin yandaş yaratacaksın, BOTAŞ’ın borçlarını takıp vatandaşa doğal gaz zammı bastıracaksın. Ormanları yakanları seyredecek, 2/B yasaları çıkaracaksın. Garibim TEMA Türkbükü’nde her yangın sonrası fidan dikecek. Özelleştireceksin. Doğu, Güneydoğu’ya tek fabrika açmayacaksın, sonra başlayacaksın sizden öncekileri satmaya; Türkiye Şeker Fabrikalarını, Kars’ı, Erciş’i, Muş’u. Olmadı, “Talih Kuşu”nu, Millî Piyangoyu satacaksınız. Olmadı, Karayolları Genel Müdürlüğünü satacaksınız; yapımı, bakımı, onarımı, işletme, tesis hakkını, köprüleri. Yeni vergiler koyacaksınız; kiraya, emlake, cebe, çevreye, kâğıtlara, pasaporta, nüfusa, ehliyete, gaza, elektriğe, akaryakıta. Satacaksın Galataport’u Haydarpaşa’yı, limanları, kıyıları. Körfez’e, Arap ülkelerine yelken açacaksınız, “Ya habibi, semen fülûs.” diyeceksiniz. İstiklal Savaşı’nda yedi düvele karşı kahramanlık destanı yazmış halkımızın kanı, canı pahasına kurtardığı vatanımızı parsel parsel satacaksınız; bağımsızlığımızı ayaklar altına alacaksınız, şeyhe, Bush’a esas duruşa geçeceksiniz. Napolyon gibi, her seçim gelişinde bir kumandan edasıyla kaybetmemek, yenilmemek için “Para, para, para.” diyeceksiniz ve seçim bölgesi uygulayacaksınız. TEPAV’ın dediği gibi, 29 Mart yerel seçimlerindeki seçim faturası 50 milyon.

Hakkınızı teslim ediyoruz. Para deyince akan sular duruyor. Para bulmakta üstünüze yok. Gelelim harcamaya. Bütçeye bakalım neye harcıyorsunuz? İşte, burada kayaya tosluyorsunuz. Harcarken, dağıtırken batıyorsunuz. Adil değilsiniz, eşit davranmıyorsunuz, ayrımcılık yapıyorsunuz; sonradan görmeler gibi ilkel, kültürsüz, bilinçsiz, plansız, hukuksuz dağıtım yapıyorsunuz. “Sosyal yardım” diyorsunuz, seçim dönemleri kömüre, makarnaya asılıyorsunuz. Eğitimi, sağlığı, kültürü kısıyorsunuz, askerî harcamalara ayırıyorsunuz. Takım takım korumalarla gezip emekli olanlara zırhlı Audi’ler taltif ediyorsunuz. Çetelere dava açtı diye savcılar görevden alınıyor. Azıcık muhalefet edenleri de suçluyorsunuz. “Yolsuzluk” denince portakal rengi, ceylan derisi koltuklarınızdan fırlıyorsunuz, muhalif basına Genelkurmay gibi akreditasyon uyguluyorsunuz, yasak koyuyorsunuz. Sizi sevmeyenlere, muhalefet edenlere “Ya seveceksin, ya gideceksin.” diyorsunuz. Pompalı tüfekleri savunuyorsunuz. Bir yazarımızın dediği gibi “Krizi hayatın her alanına yaydınız. İktisadi kriz ahlakı tepetakla oldu, tasavvufun ilahî gündelik hayatına girdi, aşk bile lümpenleşti. Ayıp olan sembolize “Recep İvedik” filmleri, “Muro”lar, yine Bertolt Brecht’in “Puntilla Ağa”sı tiplemeleri öne çıktı. Hiç düşündünüz mü? İmam böyle yaparsa cemaati ne yapar? Cemaati şaşmaz mı arkadaşlar?

Öyle “2002’de işçi, memur ücretleri şu kadardı, şu kadar zam yaptık.” demeyin bize. Biz bu edebiyatı yutmayız. Sorarlar size: “Siz ekmeğin kaç para olduğunu biliyor musunuz kardeşim?” Sorarlar: “İstanbul’da 2002’de 200 gram ekmek 250 bin TL’ydi, biliyor musunuz?” 2008’de 80 YKr. Altı sıfır attınız. Fiyat Ankara’da aynı ve yüzde bin civarında ekmeğin fiyatı arttı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kaplan, süre bitti, lütfen bitirin.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Bağlıyorum Sayın Başkanım.

Şimdi, yüzde bin civarında sadece ekmek zammı. Memura verdiğiniz yüzde 150’yi geçmiyor. Su: İstanbul’da bir metreküp 852 bin TL idi, 2008’de 18 YTL. Altı sıfırınızı koyun, 18 milyon. Yüzde 3 bin oranında.

Bakın, arkadaşlar, daha bütçesi görüşülürken reforma olan bu Hükûmet Anayasa reformu yapamadı, Kürt sorununu çözemedi, Alevi yurttaşlarımıza ayrımcılıkta adım atamadı, AB müzakere sürecini aşamadı, siyasi demokrasi tıkandı, kültürel demokrasi olamadı, ekonomik demokrasi işleyemedi, saydam bütçe, şeffaf bütçe hayata geçemedi, savaşın yıkımı, kara deliği, çatışmaların durdurulması için çaba harcanmadı.

Yeni bir yıla giriyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle yeni yılınızı kutluyor, tüm halkımıza, dünyaya yeni yılda barış, kardeşlik, sağlık ve mutluluklar diliyorum.

Teşekkür ediyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kaplan.

Demokratik Toplum Partisi adına ikinci konuşma Diyarbakır Milletvekili Sayın Gültan Kışanak tarafından yapılacaktır.

Sayın Kışanak, buyurun. (DTP sıralarından alkışlar)

Süreniz otuz dakikadır.

DTP GRUBU ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı üzerinde Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Öncelikle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Komisyondaki görüşmeler de dâhil olmak üzere yaklaşık bir aydan beri 2009 yılı bütçesi üzerinde müzakereler sürüyor. Tüm muhalefet partileri “Ekonomik kriz var, önlem alalım.” diyor. Dışarıda, sermaye kuruluşları aynı şeyi söylüyor. Emek örgütleri “Krizin faturasını emekçi ödemeyecek, önlem alın.” diye eylem yapıyor. İş yerleri kapanıyor, işçiler kapının önüne konuluyor, direnişler yapılıyor. Bütün dünya önlem alıyor, AKP Hükûmeti ise “Kriz Türkiye’yi teğet geçecek.”  söylemiyle halkı uyutmaya çalışıyor. Ancak, IMF “Teğet geçecek.” söylemine itibar etmedi ve iki gün önce kamu harcamalarının azaltılması için talimat verdi, Hükûmet de hemen iki değişiklik önergesi vererek kamu harcamalarının yüzde 16,5 civarında kısıtlanmasını sağladı ve başladı küresel krizin arkasına sığınmaya.

Değerli milletvekilleri, Türkiye ekonomisi zaten küresel krizden önce inişe geçmişti. 2001 krizi sonrası girilen yol Türkiye’ye ucuz emeğe dayalı büyüme imkânı tanımıştı. Ayrıca, 2002’den itibaren dünya ekonomisi genel olarak büyüme sürecine girmiş, AKP’nin iktidarı da bu şanslı dünya konjonktürüne denk gelmişti.

Türkiye, son yıllardaki büyümesini ağırlıklı dış kaynak girişiyle gerçekleştirmişti. İlk yıllarda sıcak para, ardından da yabancı sermaye girişleri arttı. Bankaların ve sigorta şirketlerinin yabancılar tarafından satın alınması, özelleştirme uygulamaları, dış kaynak girişini 2005’te 44 milyar dolara, 2006’da 46 milyar dolara, 2007’deyse 50 milyar dolara kadar yükseltti. 2007’nin ikinci yarısından itibaren bu şanslı dönemin sonuna gelindi. Dış kaynağa dayalı büyüme modeli tıkandı. Türkiye ekonomisinde durgunluk başladı ve 2008 yılı hedeflerinin hiçbiri tutturulamadı. Geçen yıl bütçe görüşmeleri sırasında bunları anlattığımızda, AKP Hükûmeti bu gerçekleri reddederek sanal bir başarı hikâyesi anlatmaya devam etti. Ama büyüme yavaşladı, enflasyon iki haneye çıktı, işsizlik kemikleşti, cari açık hızla tırmandı, kırılganlık arttı. Şimdi, küresel krizin de etkisiyle bu baş aşağı gidiş hızlanmaya başladı.

Değerli milletvekilleri, ben, konuşmamı fazla rakamlara boğmak istemiyorum. İki haftadan beri, bu kürsüden, rakamlarla sanayinin tıkandığı, tarımın çöktüğü, ekonomik büyümenin lokomotif sektörü inşaat sektörünün nasıl hızla daraldığı anlatılıyor. Kapanan iş yeri sayısı, protestolu senet tutarı, karşılıksız çek tutarı gibi göstergelerde hızlı bir tırmanışın olduğu, yeni açılan iş yeri sayısında hızla bir azalmanın yaşandığı biliniyor. Her gün yüzlerce işçi emekçi işsizler kervanına katılıyor. Bu tablonun sorumlusu olan AKP Hükûmeti ise kendi kötü yönetiminin ve küresel krizin faturasını halka, emekçilere ödetmenin hazırlıklarını yapıyor.

Kriz dönemleri yalnızca ekonomiyi değil toplumsal ve siyasal yapıyı da derinden etkileyen dönemlerdir. Krizlerin toplumsal maliyetinin en aza indirilmesi için krize karşı oluşturulacak mücadele programının ekonomik alanda olduğu kadar sosyal ve siyasal alanlarda da alınacak tedbirlerle desteklenmesi gerekir. Geniş anlamda, bütünlüklü bir program etrafında toplumun geniş kesimlerinin mutabakatı ve iş birliği olmaksızın ortaya atılan çözümlerin etkili ve kalıcı olması mümkün değildir. Ancak, Hükûmet, IMF hariç hiç kimseyi dinlemeye niyetli değil. Bugüne kadar yaşadığımız deneyimler göstermiştik ki geniş toplumsal kesimlerin talepleri dışlanarak uluslararası sermaye kuruluşlarının tavsiyeleri ile hazırlanan kriz reçetelerinin hiçbiri çözüm üretmemiştir. Krize çözüm üretme adına uygulamaya konulan her tedbir bir sonraki krizin nedeni olarak ortaya çıkmıştır.

Kriz süreçlerinde artan hayat pahalılığı ve işsizlik dar gelirlilerin ve ücretlilerin yaşamlarını zorlaştırmış, acı veren toplumsal sonuçlar yaratmıştır. Emekçiler dün alanlardaydı, bugün de eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kamu kaynaklarının IMF’ye, borç faizlerine, savaşa değil, halka ayrılmasını istiyorlar. IMF’nin talimatıyla hazırlanan ve emekçileri yoksulluğa, açlığa mahkûm eden, sosyal devleti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu bütçenin geri çekilmesini, sosyal mutabakata dayalı emekten yana bir bütçe hazırlanmasını istiyorlar. Emek örgütleri krizden en az zararla çıkış için sosyal diyalog öneriyorlar; KESK, DİSK, TTB ve TMMOB daha krizin ilk belirtileri görülmeye başlayınca krizden çıkış için sosyal dayanışma ve demokratikleşme programı açıkladılar. İşçilerin, kamu emekçilerinin, çiftçilerin, dar gelirlilerin, meslek sahiplerinin, küçük esnafın, gençlerin, kadınların, kent yoksullarının, köylülerin, yani toplumun çok geniş kesimlerinin çıkarları doğrultusunda hazırlanmış bir programla krizin olumsuz etkilerini azaltmanın mümkün olduğunu anlatmaya çalıştılar. Ama AKP Hükûmeti her zaman olduğu gibi bu talep ve önerileri görmezden geldi. Şimdi de IMF’nin talimatıyla, güvenlik harcamaları hariç tüm kamu harcamalarında kısıtlamaya gidiliyor. Eğitime, sağlığa, adalete, ulaşıma, yerel yönetimlere, yani insanı yaşatmaya para yok ama çatışmaya, savaşa, ölüm siyasetine para çok, diyor. AKP Hükûmeti krizin faturasını emekçilere, yoksullara, kadınlara, gençlere ödetmeye çalışıyor. Ama yanılıyor, halk krizin sorumlularını çok iyi biliyor ve onlara gereken dersi 29 Martta vermeye hazırlanıyor.

Değerli milletvekilleri, bütçeler, eşitsizlikleri gidermenin, adaleti sağlamanın en etkin araçlarıdır. Bütçeler, halktan toplanan vergilerin nerelere harcandığını, yani iktidarın kimden yana olduğunu gösterir.

Türkiye, kadın-erkek eşitsizliği, sermaye-emek eşitsizliği, bölgeler arası eşitsizlik gibi temel eşitsizlik alanlarında oldukça adaletsiz bir ülkedir ve önümüze getirilen bu bütçede bu adaletsizliği hiç değilse azaltmaya dönük hiçbir yaklaşım göremediğimiz gibi, aksine artıran bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu bütçede yoksullar yok. Bu bütçede emekçiler, işsizler, emekliler yok. Bu bütçede kadınlar yok. Bu bütçede Kürtler yok. Oysa bölgesel eşitsizlik Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri, hem de sadece ekonomik değil, beraberinde sosyal ve siyasal sorunlar da üreten bir sorun.

Türkiye, üyesi olduğu OECD ülkeleri arasında bölgesel eşitsizlik bakımından birinci sırada. Bölgeler arası eşitsizliği gösteren Gini katsayısı Türkiye için 0,27 iken, OECD ülkeler ortalaması 0,15’tir. OECD ülkeleri arasında bölgesel eşitsizliği en çok gözeten ülke İsveç, ardından Japonya ve üçüncü sırada ise komşumuz Yunanistan bulunmaktadır. Türkiye’deki bölgesel eşitsizlik sorunu AB üyelik sürecini de etkileyecek derecede önemli bir sorundur. AB tarafından kabul edilebilir ölçülere gelinebilmesi için bölge illerinin gayrisafi millî hasıladan aldıkları payın en az 2 ila 5 kat arasında artması gerekmektedir. TÜİK’in 2001 verilerine göre ise gayrisafi millî hasıladan Güneydoğu Anadolu’nun aldığı pay yüzde 5, Doğu Anadolu’nun aldığı pay yüzde 3, Karadeniz’in aldığı pay yüzde 9, Akdeniz’in aldığı pay yüzde 12, Ege’nin aldığı pay yüzde 17, İç Anadolu’nun aldığı pay yüzde 16, Marmara’nın aldığı pay ise tek başına yüzde 38’dir. Bu konuda ne yazık ki resmî verilerden AKP Hükûmeti döneminde nasıl bir gelişme ya da gerileme yaşandığını izleyemiyoruz. TÜİK millî gelirin illere ve bölgelere dağılımı ile ilgili 2001 yılından beri istatistik üretmiyor. Son olarak 2001’de üretilen verilere göre Türkiye nüfusunun yüzde 16’sının yaşadığı bölgenin millî gelirdeki payının yüzde 7 olduğunu görüyoruz. Bu rakam eşitsizliğin ulaştığı boyutları göstermek için yeterlidir. Yanlış kurgulanan teşvik politikalarından da bölge illeri yararlanamamış, eşitsizlik makası giderek açılmıştır. 2002-2006 döneminin teşvik yatırımlarından Gaziantep hariç yirmi bir ilin aldığı toplam pay ancak yüzde 4,4 olmuştur, Marmara Bölgesi ise yüzde 39 pay almıştır. Bölge illerinin tamamının aldığı teşvikin toplamı olan yüzde 4’ü Bursa tek başına almıştır.

AKP döneminde hız verilen özelleştirme politikaları ve kamunun ekonomiden çekilmesi süreci de bölgede yoksulluğu ve eşitsizliği tartışma götürmez bir şekilde artırmıştır. Bölgeye aktarılan kaynakların da büyük çoğunluğunun savunma, güvenlik harcamaları ile sonuçları bölge insanına yansımayan enerji yatırımları olduğu bilinmektedir.

Giderek yoksulluk arttı, rakamlar bunu gösteriyor. Yaşanan yoksulluk artık insan yüreğini ve vicdanını yaralayan boyutlara ulaşıyor. Yoksulluğun en önemli göstergelerinden biri yeşil kart sahipliğidir çünkü yeşil kart hiçbir sosyal güvencesi olmayan ve ailesinin aylık geliri asgari ücretin üçte 1’inden az olanlara verilmektedir. Sağlık Bakanlığının 2008 Şubat ayı verilerine göre yeşil kart kullanan nüfus 9 milyon 362 bindir. Bunların yüzde 46’sı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndedir. Bu 21 il dışında kalan 60 ilde yeşil kartlı nüfus, toplam nüfusun yüzde 8,5’ini oluştururken 21 ilde nüfusun yüzde 38,4’ü yani neredeyse yarısı açlık sınırının altında yaşadığı için yeşil kart sahibidir. Yeşil kart oranı Hakkâri, Ağrı, Van ve Bitlis gibi illerde nüfusun yarısından bile fazladır.

Değerli milletvekilleri, bölgeler arası eşitsizliğe neden bu kadar vurgu yapıyoruz? Çünkü ülkemizin en temel sorunu olan Kürt sorununu çözme senaryoları içerisinde bölgenin kalkındırılmasına yönelik öneriler sıkça gündeme geliyor. Doğrudur, ekonomik sorunlar ile siyasal sorunlar birbiriyle oldukça ilişkilidir ama bu ilişkinin biçimini doğru tanımlamak gerekir ki çözüm önerileri de gerçekçi olsun. Doğu ve güneydoğunun ekonomik olarak geri bırakılması Kürt sorununun en önemli sonuçlarından biridir. Bölge halkı yoksul olduğu için Kürt sorunu ortaya çıkmamıştır; tam tersine Kürt sorunu olduğu için bölge geri bırakılmış, halka yoksulluk reva görülmüştür.

Tabii ki Türkiye'nin farklı bölgelerinde, illerinde, ilçelerinde, köylerinde de yoksulluk ve geri kalmışlık sorunu var. Ancak bölgede yaşanan geri bırakılmışlığı diğer bölgelerden ayıran birkaç temel özellik var: Birincisi ve en önemlisi, bu durumun seksen beş yıldan beri kesintisiz olarak devam etmesi ve giderek de kötüye doğru gitmesidir. Resmî verilere göre Doğu ve Güneydoğu ilerinin gayrisafi millî hasıladan aldıkları pay her geçen yıl biraz daha azalmıştır. Bölge illerinin millî gelirden aldığı pay 1965’te yüzde 10,3; 1975’te yüzde 9,5; 1979’da yüzde 8,1; 1987’de 7,7; 2001’de ise 7,1 olmuştur. Bu rakamlar bölge insanının istikrarlı bir şekilde yoksullaştırıldığını göstermektedir. Bugünlerde yapılan yeni bir araştırma ile gündeme gelen Sayın Profesör Doktor Binnaz Toprak, birkaç yıl önce batıda, ilköğretim çağındaki çocuklar arasında yaptığı bir araştırmada çocuklara yoksulluğun tanımını sormuştu. Aldığı cevap çok ilginçti: “Uzak bir memleketten gelen, bizim anlamadığımız bir dili konuşan esmer çocuklar yoksuldur.” Batıdaki çocuklar yoksulluğu tarif ederken göçle gelen Kürt çocuklarını tanımlamıştır. Yaşanan gerçekler ne yazık ki bu kadar dramatik boyutlardadır. Bu konuda geçen yıl kamuoyuna yansıyan iki raporda çok çarpıcı iddialar yer alıyordu ve kimse de çıkıp bu iddiaları yalanlamadı. Dönemin Başbakanı Sayın İsmet İnönü’nün 1935’te hazırladığı Kürt Raporu’nda bölgedeki iller tek tek sayılarak her ilde ne gibi sosyal ve ekonomik tedbirler alınması gerektiği yer alıyordu; bu illerdeki demografik yapının ekonomik tedbirlerle nasıl değiştirileceği anlatılıyordu. 1960 darbesinden sonra belli ki bu rapor güncelleniyor ve yeniden hükûmetlerin önüne konuluyor. Dönemin Başbakanı Sayın Bülent Ecevit’in arşivinde bulunan bu raporda da, bölgenin kendilerini Kürt sananlar lehine olan nüfus yapısını Türk lehine çevirmek için alınacak ekonomik önlemler anlatılıyordu. 1990’lı yıllarda ise bölgede yaşananlar, binlerce köyün nasıl boşaltıldığı bizzat Meclis araştırma komisyonu raporlarında yer almaktadır.

Değerli milletvekilleri, bunlar bizim hep beraber yaşadığımız gerçekler. Bu gerçekleri görüp samimi bir şekilde, bir arada yaşama stratejisi oluşturulmadan bölgenin geri bırakılmış sorunlarını çözmek mümkün değildir. Ülkemizdeki farklı kimlikleri bir zenginlik olarak görmeden refahı sağlamak mümkün değildir ve ne yazık ki politik yanlışların ekonomik faturasını Türkiye halkı bir bütün olarak ödüyor. Belki bölge illerinin payına biraz daha fazlası düşüyor. Ekonomiyle siyaset arasında kopmaz bir bağ vardır. Ekonomik politikalar siyasi politikalara göre şekillenir. Onun için bugün Hükûmetin bölgede zorunlu olarak yapılan bazı küçük kamu yatırımlarını anlatarak sanki sorun çözülüyormuş, bölge kalkınıyormuş gibi bir imaj yaratması doğru değildir. “Şunu yaptık, bunu yaptık, şu kadar para harcadık…” Bunlar, bütçe analizinde bir şey ifade etmez. Bütçeler öncelikleri ve karşılaştırmalı oranlarıyla sorgulanır. Temel soru: Var olan imkânlardan kim, ne kadar yararlanıyor? Bu sorunun cevabıyla bütçelerin karakteri ortaya çıkar. AKP Hükûmeti ısrarla bu soruların yanıtını vermekten kaçıyor. AKP Hükûmeti kişi başına millî gelirin 10 bin dolara yükseldiğini ileri sürüyor. Ancak bu konuda da illere göre dağılımı gösteren bir veri üretilmediği için kişi başına millî gelirin Hakkâri’de, Şırnak’ta, Muş’ta, Bitlis’te de 10 bin dolar olup olmadığını öğrenemiyoruz. Ama hayatın gerçekleri bunun böyle olmadığını gösteriyor tabii ki.

Bu konuda en son veri, biraz önce de ifade ettiğim gibi 2001 yılına ait. 2001’de Türkiye genelinde kişi başına millî gelir 2.146 dolar. Bölgedeki 21 ilin hiçbiri bu ortalamaya ulaşamıyor. En yoksul olan Ağrı’da 568 dolar, en iyi durumdaki Elâzığ’da ise 1.704 dolardır. Devlet Planlama Teşkilatının 2003 yılında yayınladığı illerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında da bölgedeki 21 ilden 17’sinin en alttaki 20’lik dilimde yer aldığı görülüyor. AKP Hükûmeti döneminde kişi başına millî gelirin illere göre dağılımını gösteren veri neden üretilmiyor? AKP hükûmetleri döneminde illerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasına ilişkin veri neden üretilmiyor? Bu gerçekler neden halktan gizleniyor? Bu soruları bu kürsüden defalarca sorduk, neden Hükûmetin bir yetkilisi bu sorulara yanıt vermiyor? Bu veriler bölge illerinin AKP Hükûmeti döneminde daha da yoksullaştığını gösterecek de ondan bu soruya yanıt verilmiyor. AKP Hükûmeti döneminde bölgeler arası fark daha da artmıştır. Bu gerçek gizlenmek istendiği için bu rakamlar açıklanmıyor.

Değerli milletvekilleri, ancak DTP’nin Meclisteki varlığı birçok konuda olduğu gibi bölgeler arası gelişmişlik konusunda da en azından sorunların gündeme gelmesi, tartışılması konusunda önemli bir rol oynuyor. Bizim eleştirilerimiz sonucunda AKP Hükûmeti, altı yıl unuttuğu GAP’ı keşfetti ve gündemine alarak GAP Eylem Planı’nı açıkladı. Geçen yıl bütçe görüşmeleri sırasında bu konunun sıkça gündeme gelmesi üzerine, cazibe merkezi oluşturulmasına dair, bütçeye bir madde eklendi. Biz bu vaatlerin peşini bırakmıyoruz. GAP Eylem Planı’nda öngörülen 4 milyon istihdamın ne olduğunun, hangi aşamaya geldiğinin, cazibe merkezlerinde neler yapıldığının her zaman takipçisi olacağız ve buradan bunların hesabını soracağız.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin en çok istismar ettiği konuların başında sosyal yardımlar geliyor. Seçim dönemlerinde iyice ayyuka çıkan bu istismarcılık, sosyal devlet ilkesinin ardına saklanmaya çalışıyor. Ben buradan yurttaşlara bir çağrı yapmak istiyorum çünkü bu istismara son verecek olan halktır. Ben diyorum ki: “Ey yurttaşlar, sizlerin sadece bu ülkede bir yurttaş olarak yaşamanızdan kaynaklı çok önemli haklarınız var. Her şeyden önce insanca yaşam koşullarına sahip olmak, yani sağlıklı beslenme, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanma, sağlıklı bir evde barınma haklarına sahipsiniz. Bu hakları kullanabilmeniz için gerekli koşulları yaratmak da devletin, yani devleti yöneten iktidarların görevidir. AKP Hükûmeti ve önceki hükûmetler bu görevlerini yapmadıkları için, adil bir yönetim anlayışına sahip olmadıkları için siz yoksul yurttaşlarımız insanca yaşam koşullarına sahip değilsiniz. Başınızı sokacak bir eviniz, ısınmak için kömürünüz, doktora gitmek için sağlık güvenceniz, çocuğunuza defter almak için paranız, akşam sofraya koyacak bir kap sıcak yemeğiniz yoksa bunun sorumlusu devlettir, yani hükûmetlerdir. Bu tablonun sorumlusu şimdiye kadar iktidar olmuş tüm partiler ve son yedi yıldır da iktidarda bulunan AKP Hükûmetidir. Bu nedenle, sizlere dağıtılan çeşitli yardımlar için Hükûmete minnet duymanız, karşılığında da AKP’ye oy vermeniz gerekmiyor. Ayrıca, dağıtılan bu yardımların parası da hiçbir politikacının ya da siyasi partinin cebinden çıkmıyor. Bu para, zaten sizin paranız. Devletin bütçesi, tüm yurttaşlardan, hepimizden alınan vergilerden oluşuyor. Kimsenin sizin paranızla size iyilik yapmasına izin vermeyin, hakkınız olan bu yardımları alın ve oyunuzu da sizi bu yoksulluğa mahkûm edenlerden hesap sormak için kullanın.”

Değerli milletvekilleri, yapılan yardımların siyasi istismar aracı olarak kullanılmadığı, sosyal devletin bir gereği olduğu iddia ediliyorsa Hükûmet adına bu kürsüden bu çağrı tekrarlansın, “Ey yurttaşlar, yapılan sosyal yardımlar karşılığında AKP’ye oy vermek zorunda değilsiniz. Bu, zaten sizin paranız, sizin hakkınız.” desinler.

Sosyal devlet ile hayırsever devlet arasında çok büyük bir fark vardır. Sosyal devlet, yurttaşlarının haklarını kullanmaları için imkân yaratır. İki yıldan beri söylüyoruz, dünyadaki medeni ülkeler yoksul yurttaşlarına “vatandaşlık geliri” adı altında maaş bağlıyorlar. Devletin resmî ödemesi, kimsenin istismar etmesine imkân tanımayan bir yöntem, hak temelli bir yaklaşım. İnsanların onurunu inciten, aynı zamanda da istismara açık olan bu yardımlar için harcanan paraların tümü bir fonda toplansa yoksul tüm yurttaşlara insanca yaşam imkânı sağlayacak bir maaş ödenebilir. Hayır, AKP Hükûmeti bunu yapmıyor çünkü devletin imkânlarıyla yapacağı yardımların karşılığında halktan oy alma hesapları yapıyor.

BAŞKAN – Sayın Kışanak, beş dakikanız kaldı.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, iki gün önce TRT’den Kürtçe test yayını başladı. TRT halkın parasıyla yayın yapan bir kurum. TRT’de yapılan tüm harcamaların parası bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların, Türk’ün, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, Rum’un, Ermeni’nin verdiği vergilerden karşılanıyor ve bu nedenledir ki TRT’nin zaten bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların sosyal, kültürel ve iletişim ihtiyaçlarını karşılayan bir yayıncılık yapması gerekiyor. Bu bir haktır, bu bir lütuf değildir. Şimdiye kadar bu hak gasbedilmiştir. Artık, bu hakkın teslim edilme zamanı gelmiştir. Devletin, artık “Ey yurttaşlar, ben sizin hakkınızı teslim ediyorum. Kamusal yayıncılığın bir gereği olarak Kürt yurttaşlarımın ihtiyaçlarını karşılamak benim görevim. Bu görevimi yerine getirmek için Kürtçe yayın yapıyorum.” demesi gerekir. TRT’den Kürtçe yayın yapılmasının sosyal, kültürel, psikolojik ve hukuksal sonuçları mutlaka ki olacaktır. Ancak, iletişimin sınır tanımadığı günümüzde, artık, her yurttaşın evinde bir televizyon, tercih hakkını kullanabileceği binden fazla kanal ve en az da Kürtçe yayın yapan yirmi tane televizyon kanalı var. Sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını kendi tercihleri doğrultusunda karşılama hakkına zaten sahip halkımız. Şu anda TRT’den ve yerel TV kanallarından günde kırk beş dakikayı, haftada da dört saati geçmeyecek şekilde Kürtçe yayın yapılmasına izin verilen bir yasal düzenleme var. Böylece, Kürtçe yayıncılık konusunda yaratılacak psikolojik etki de büyük ölçüde tatmin edilmiş durumda. Geriye işin hukuki boyutu kalıyor, yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin, yurttaşlarından bir kısmının Kürt olduğunu, bunların da kullandığı “Kürtçe”  denilen bir dil olduğunu hukuki olarak kabul etmesi. TRT’nin Kürtçe yayın yapması ancak bu durumda bir heyecan yaratabilir, toplum tarafından kabul görmesini sağlar, hatta Kürt sorununun çözümünde önemli bir katkı sunar. Ancak AKP Hükûmeti ne yapıyor? Bu hukuki hakkın tanınmasını sağlayacağına konuyu yine siyasi istismar konusu yapıyor.

TRT Yasası görüşülürken bu kürsüden defalarca durumu anlatmaya çalıştık. Ancak yine, Yasa’da sadece “TRT Türkçe yayın yapar.” cümlesinin arkasına eklenen “Farklı dil ve lehçelerde de yayın yapar.” cümlesi dışında hukuki bir düzenleme yapılmadı.

Türkiye hukuk sistemi içerisinde hâlâ hiçbir yasada, yönetmelikte, hiçbir hukuki belgede Kürtçe dilini kabul eden bir tek cümle, hatta “Kürtçe” kelimesinin kendisi bile yer almıyor. Bu ülkede hâlâ Kürtçe, Meclis tutanaklarına “bilinmeyen bir dil” olarak yazılıyor. Hâlâ AKP Hükûmetinin İçişleri Bakanlığı müfettişleri bayram kartına “… …” (*)yani “Bayramınız kutlu olsun.” yazdı diye DTP’li belediye başkanları hakkında soruşturma açıyor. Gerekçesi de ne biliyor musunuz değerli milletvekilleri? Kamuyu  zarara uğratmak, belediyenin parası ile basılan bayram kartında Kürtçe kullanmak. Peki, bir yurttaş TRT yetkilileri hakkında aynı gerekçeyle “Kamunun parasını Kürtçe için nasıl harcarsın?” diye dava açsa ne olacak?

Sur Belediye Başkanı ve Meclisi neden görevden alındı biliyor musunuz değerli milletvekilleri? Kamu hizmeti verirken Türkçeden başka bir dilin kullanılmasına izin veren bir Meclis kararı aldı diye. TRT bir kamu kurumu değil mi? Kamu hizmeti üretmiyor mu? Neden TRT’de serbest de Kürtçe, Sur Belediyesinin çöp toplama saatlerini gösteren duyurunun Kürtçe olması yasak? Neden belediyenin parklara Kürtçe çiçek ismi vermesi yasak? Neden Diyarbakır’da bir parka “Berfin” ismi verilemiyor? Neden sadece TRT Kürtçe yayın yapıyor da bu hak özel televizyon kanallarına tanınmıyor?

Değerli milletvekilleri, ortada bir samimiyet varsa öncelikle bu komediye bir son vermek gerekir. Kürt sorunu psikolojik bir sorun değildir. Kürt sorunu bir hak ve özgürlükler sorunudur. Çözümü de, hak ve özgürlüklerin hukuksal temelde güvenceye kavuşmasından geçer. Kürt halkı bunu istiyor, bunu bekliyor, bunun mücadelesini veriyor. Bugün gelinen noktada TRT’den Kürtçe yayın yapılmasında kendi mücadelesinin katkısını da görüyor.

Değerli Kürt sanatçıları Şıvan Perver ve Civan Haco’nun sanatsal gücü Kürt halkının onlara beslediği sevgi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kışanak, lütfen bitirin.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

…tartışmasız bir gerçektir ama Kürtçenin hukuksal olarak tanınması da en az bu kadar gerçektir. Gelin, Şıvan ve Civan Haco’nun gücünü istismar etme yolunu arayacağınıza, onların yıllarca halkına, ülkesine hasret kalmalarına neden olan bu hukuksuzluğu ortadan kaldıralım.

Dün, TRT 6’da, yani Kürtçe yapılan yayınlarda bir röportajda, “Dil, bir halkın onurudur.” deniliyordu. Evet, dil bir halkın onurudur, gelin kimsenin onuruyla oynamayın.

TRT’den Kürtçe yayın yaparken, ana dilde eğitim taleplerini bölücülükle suçlamayın. Gelin, farklılıklarımızı zenginlik olarak görelim. Kürtler dâhil tüm kültürlerin gelişmesi, gelecek kuşaklara aktarılması için imkânlar tanıyalım. Türkiye bahçesindeki çiçeklerin zenginleşmesine hizmet edelim.

Değerli milletvekilleri, bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyor, 2009 yılının, daha özgürlükçü, daha adil, daha demokratik, daha barışçıl politikaların hayata geçtiği bir yıl olmasını diliyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kışanak.

Şimdi bir hususu açıklamam lazım, Sayın Kışanak’ın üzerinde durduğu, daha önce de DTP’li arkadaşlarımızın zaman zaman dile getirdiği bu tutanaklarla ilgili.

Değerli arkadaşlarım, bu kürsüden Türkçe konuşmak durumundayız, çünkü konuşan arkadaşımızın Başkan tarafından izlenebilmesi, konuşan arkadaşımızın milletvekili tarafından anlaşılabilmesi ve sonuçta, konuşan arkadaşımızın, milletimizin tamamı tarafından izlenebilmesi için başka bir yol ve yöntem yok. Şu örnek de yanlış: “Yabancılar geliyor burada İngilizce konuşuyor, Fransızca konuşuyor.” Hayır, onları da Başkan ve milletvekili arkadaşlarımız Türkçe dinliyor çünkü simultane tercümeyle onlar anında Türkçeye çevriliyor. 1991 yılından bu yana gelen uygulamaya göre de, burada “Anlaşılmayan bir dille” meram ifade edildiğinde tutanaktaki arkadaşlarımız “Anlaşılmayan bir dil” olarak geçiyorlar.

SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Bilinmeyen Sayın Başkan, bilinmeyen.

BAŞKAN - Keşke daha yumuşak bir ifadeyle “Türkçe olmayan bir dil” denilebilseydi, bu daha iyi olabilirdi. Mümkünse, ben arkadaşlarımdan da rica ediyorum, bundan sonra ifadeyi o şekilde yumuşatmakta da yarar var.

HAMİT GEYLANİ (Hakkâri) – “Anlaşılmayan” ile “bilinmeyen” ayrı şeyler Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hayır, yani “Türkçe olmayan bir dil” diyorum ben. Yani öyle olsa daha yumuşak olur diyorum.

GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, hangi dilde konuşuluyorsa o dilin adı yazılsın.

BAŞKAN – Ama, yani onu tutanaktaki arkadaşlarımız bilemez ki sevgili arkadaşlarım, yani burada…

SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Sayın Başkan, bizim DTP Grubu olarak talebimiz, Meclis kürsüsünde Kürtçe konuşulsun şeklinde değil. Zaman zaman arkadaşlarımız bir özdeyiş kullanabiliyor Kürtçe dilinde. Dolayısıyla, bu “Stenografların bilmediği bir dil” olarak geçerse bu daha mantıklı olur.

BAŞKAN – İşte onu düzeltmekle de meşgul de olacağım. O şekilde düzeltmeye onu çalışalım.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kürtçe bilen stenograf da koysanız kolaylaşır biraz.

BAŞKAN – Yalnız, sevgili arkadaşlarım, burada şimdi iki değerli arkadaşımız çıktı, bana göre, çok güzel gerekçelerle Hükûmeti eleştirdiler, bütçeyi eleştirdiler. Şimdi, bunu böyle sürdürmekte bana göre yarar var. Yani kural olarak burada birbirimizi anlayabilecek bir dili kullanmak zorundayız. Yani Anayasa’nın da emri bu, işin gereğinin de emri bu. O nedenle, arkadaşlarımızın bu konuda hassas olmalarını rica ediyorum.

Bir ikinci husus, söze başlamışken: Bu yurt dışı gezilerle ilgili Sevgili Hasip Kaplan arkadaşımız bunu sıkça dile getiriyor. Şimdi, çok deneyimli bir arkadaş olmasa gençleri tahrik mi ediyor diyeceğim; hem hukukçu hem çok deneyimli bir arkadaşımız. Üç kere Başkanlığa soru önergesi verdi, üç kere de biz cevap verdik. Dedik ki: Başkanın yurt dışı gezilerini düzenleyen bir kanun var. O Kanun’a göre, grupları güçleri oranında temsil eden bir heyet Başkana refakat eder. Şimdi, böyle olunca, 5 kişiyle yurt dışına gittiğimizde, 3 arkadaşımız Adalet ve Kalkınma Partisinden, 1’er arkadaşımız da Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinden oluyor. Niye oluyor? İşte, böldüğümüz zaman öyle bir oran ortaya çıkıyor.

M. NURİ YAMAN (Muş) – O zaman 8 kişiyle gidin Sayın Başkan.

BAŞKAN – 8 kişi de olsa olmuyor. Yani, bizim…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Başkanım, İç Tüzük’te var, “Grup katılır.” diyor.

BAŞKAN – Kanun var Sayın Kaplan, siz bunu çok iyi bilirsiniz. Katılır ama nasıl katılacağı da o ilgili özel Yasa’da belli. DTP’li arkadaşlarımızın bir yurt dışı gezisine Başkanla beraber gitmesi için o heyetin en az 21 kişi olması lazım. 21 kişilik bir milletvekili heyetiyle gidilmez.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – İç Tüzük’te var Başkanım, “Bütün gruplardan birer üye katılır.” diyor.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – AKP Grubu arada bir sırasını versin.

BAŞKAN - Ama ben ne yaptım? Yani bu kanun kapsamı dışında olan heyetler de zaman zaman oluyor. Sayın Sırrı Sakık bileceklerdir; mesela, ben bir Amerika gezisi önerdim, bir Almanya gezisi önerdim, ikisine de gelmediler. O nedenle, bu konuda mevcut yasa yürürlükte olduğu sürece yapabileceğimiz bir şey maalesef yok. Ama bir yasa önerisi verilir, Meclis ona…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Başkanım, İç Tüzük diyor ki: “Her gruptan 1 kişi, sonra oranlar artırılır.” Onu da çözmezseniz Meclis Başkanı hakkında idari yargıda dava açacağız, bak açık söyleyeyim. Onu da AİHM’e götürürüz, tam mahkemelik oluruz Başkanım, onu söyleyeyim yani. Aşalım bunu, grup başkan vekillerimiz birlikte aşsın.

BAŞKAN – Tamam, mahkemenin verdiği karara saygımız var, gider, ben…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Vallahi mahkemelik oluruz Başkanım.

BAŞKAN – Sevgili arkadaşlarım, ben yurt dışına giderken yanımda bir DTP’li arkadaşın bulunmasından rahatsız olur muyum, böyle bir şey olabilir mi?

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Ama Başkanım, İç Tüzük…

BAŞKAN - Ama idari yargı yoluyla, kanun değişikliği yoluyla yaparsanız ben çok memnun olurum.

Teşekkür ediyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Peki, teşekkür ederim Başkanım.

BAŞKAN - Söz sırası Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Trabzon Milletvekili Sayın Mehmet Akif Hamzaçebi’de.

Sayın Hamzaçebi, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz altmış dakikadır efendim.

CHP GRUBU ADINA MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

2009 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nı görüşüyoruz. Biz, bir yandan 2009 yılı bütçe tasarısını görüşürken diğer yandan Hükûmet, gerek 2009 yılı bütçe tasarısını, onun büyüklüklerini gerekse 2009 yılını da içine alacak şekilde daha uzun bir dönemde uygulanacak olan programın ayrıntılarını IMF’yle görüşüyor.

Türkiye IMF’yle bir program uygulamasına 1999 yılı Aralık ayında başladı ve o tarihten bu yana, altısı AKP hükûmetleri tarafından olmak üzere, toplam dokuz tane bütçe hazırlamıştır ve IMF’yle olan anlaşmamız geçtiğimiz mayıs ayında sona ermiştir. Dolayısıyla bu bütçe, AKP’nin yedinci bütçesi IMF’siz olarak hazırlanan veya hazırlanmaya çalışılan ilk bütçedir. Bu nedenle altı yıl hükûmet etmiş olma ve aynı zamanda altı yıl IMF’yle beraber çalışmış olmanın tecrübesini görmemiz gereken bir bütçedir. Bu tecrübenin bütçeye yansıtılıp yansıtılmadığı, bütçenin ekonominin ve vatandaşın ihtiyaçlarına, önceliklerine uygun olarak hazırlanıp hazırlanmadığı, küresel kriz şartlarını, durgunluğa giden Türkiye ekonomisinin sorunlarını dikkate alıp almadığı önemlidir; bütçede bunlara bakmamız gerekir.

Yine, bütçede, biraz önce saydıklarım çerçevesinde, onların toplamı olarak ifade edebileceğimiz ve bakmamız gereken bir şey daha var: Türkiye ekonomisinde şu an hiç olmayan, olmadığı için de en çok aranan, en çok ihtiyaç duyulan şey güvendir. Bütçe, bu güveni topluma, vatandaşa, piyasalara, dünyaya vermek için iyi bir fırsattır. Hükûmet bu fırsatı gereğince kullanabilmiş midir, bütçe güven vermekte midir, bunlar üzerinde durmak gerekir. Konuşmamı bu çerçevede sizlere sunmaya çalışacağım.

Türkiye 2000’li yıllara bir IMF programıyla girdiğinde toplam yirmi beş ülke IMF’yle program yapmıştı, Arjantin, Brezilya, Uruguay, Endonezya, Romanya gibi birçok ülke IMF programı uyguluyordu. Bizim programımız 2008 yılının Mayıs ayında sona erdi. Bizim programımızın sona ermesine doğru IMF’yle program yapan, program devam ettiren ülke sayısı sadece birkaç taneydi; Afrika’da Gabon, Güney Amerika’da Peru, Honduras gibi birkaç ülke dışında IMF’yle program uygulayan bir ülke kalmamıştı, hepsi programını sonlandırmıştı. Şu anda, mayıs ayında IMF anlaşması sona erdiğine göre anlaşmanın sona ermesinden sonraki yedinci aydayız ve Hükûmet eylül ayından bu yana IMF’yle olan görüşmelerini sürdürüyor. Öyle anlaşılıyor ki bu görüşmeler bir anlaşmayla sonuçlanacak. Nitekim, evvelsi gün Genel Kurulda bütçe kanununun maddeleri sırasında kabul edilen önerge muhtemel anlaşmanın gereği olarak bütçe kanununa girdi; kamu harcamalarında, bütçe ödeneklerinde toplamı 3,6 milyar YTL’ye ulaşan bir kesinti yapıldı.

Değerli arkadaşlar, ilgili Bakan, IMF’yle ilişkilerden sorumlu Bakan “Bu kesintiler IMF olmasa da zaten yapılacaktı.” anlamında değerlendirmeler yapıyor. Bunu Parlamentonun bütçe hakkına bir saygısızlık olarak görüyorum. Eğer bu değişiklikler IMF olmasaydı da yapılacak idiyse, bütçe 17 Ekim tarihinden bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisinde, iki haftadır Genel Kurulda görüşüyoruz, iki haftadan önce uzun bir süre de Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşüldü, bu değişiklikleri pekâlâ orada yapmak mümkündü.

Değerli arkadaşlar, IMF’yle varılacak olan anlaşmanın gereği sadece 3,6 milyar YTL’yle sınırlı değildir, daha başka kesintiler de olacaktır, daha başka gelir önlemleri de mutlaka olacaktır ama bugün görüşeceğimiz ve bugün oylamasını yapacağımız bu bütçeye bunlar maalesef yansıtılmamıştır, yansıtılmayacaktır. Yüzde 4 büyüme hedefiyle 2009 yılında bir bütçe tasarlıyoruz, bunu kabul edeceğiz ama Hükûmet IMF’yle bu büyümenin yüzde 2 mi, 3 mü veya 2’nin altında mı olsun görüşmelerini yürütüyor. Değerli arkadaşlar, bunların eskiden de olduğu şeklindeki bir açıklama geçerli değil. 2006 yılında Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu yürürlüğe girdi. Cumhuriyet Halk Partisinin de katkı ve destek verdiği bu Kanun kamu mali yönetiminde yeni bir düzen getirdi, bütçe hakkı en geniş şekliyle tanımlandı. Parlamentonun, yasama organının karar verdiği konularda bir bakanın, bir bürokratın imzaladığı niyet mektubuyla değişiklik yapmak o kanuna aykırı, Parlamentonun bütçe hakkına aykırıdır.

Değerli arkadaşlar, bu tablo, Hükûmetin IMF’siz olarak yapmaya çalıştığı, hazırlamaya çalıştığı, niyet ettiği ilk bütçe girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını gösterir. Hükûmet bir bütçe yapamamış, bu bütçeyi yapmak için IMF’ye başvurmuştur. Bunu üzüntüyle karşılıyorum. Türkiye'nin bu bütçeyi küresel krizin şartlarına, durgunluğa giden Türkiye ekonomisinin sorunlarına duyarlı olacak şekilde, çözüm araçlarını kapsayacak şekilde hazırlayacak deneyimli kadroları vardır. Türkiye'nin kriz tecrübesi vardır. Bu kadrolar, bu tecrübe bütçe sürecine yansıtılmamıştır. Son gün bütçe kanunu maddeleri görüşülürken yapılan değişiklikler bunu göstermektedir.

Sayın Başbakan “Biz göreve geldiğimizde IMF’ye 26,5 milyar dolar borçla Türkiye’yi devraldık.” diyor, “Şimdi 8,5 milyar dolar borcumuz var, bu borcu biz ödedik.” diyor. Bu cümle, ondan önceki, AKP’den önceki Hükûmetin ciddi bir eleştirisini taşıyor: “Türkiye ekonomisini, Türkiye Cumhuriyeti’ni IMF’ye muhtaç hâle getirdiniz, IMF’den borç aldınız, hâlâ ödüyoruz, bitmedi.” Bunu, bu eleştiriyi yapan Sayın Başbakan, şimdi IMF’den 20-25 milyar dolar -veya belki daha başka bir rakam olarak kesinleşecek- almanın çalışmalarını, hazırlığını yürütüyor. IMF’yle ilişkilerden sorumlu Sayın Bakan da evvelsi gün burada yaptığı konuşmada IMF’den alınacak olan borcun faziletlerinden söz ediyor; bu borcun düşük faizli olduğundan, bu borcun alınmasının Türkiye'nin menfaatine olduğundan söz ediyor.

Kısa bir süre öncesine kadar IMF’ye karşı iddialı cümleler sarf eden yetkililer -Sayın Başbakanımız, sayın bakanlarımız- bugün bu sözlerinden (U) dönüşü yapmışlardır. Bu (U) dönüşüyle, çiftçiye yapılan destek ödemesinden 550 milyon YTL kesinti yapmakta tereddüt etmemişlerdir.

Yeniden IMF’ye gidilmesini krizle açıklamak mümkün değil. “Efendim, şimdi  küresel kriz var, ne yapalım? IMF’ye gitmezsek buradan çıkışımız yok.”

Değerli arkadaşlar, böyle dersek, Türkiye ekonomisinin kendi dinamiklerinden, uygulanan programdan ileri gelen, kaynaklanan sorunlarını görmezsek, yine düze çıkamayız; sorumluluğu başkalarına atarsak dünyadaki krize atarsak, dışarıdaki krize atarsak biz bu bütçeyle, hazırlanacak olan programla yine düze çıkamayız.

2006 Mayıs-Haziranında yaptığımız hatayı yapmayalım. Neydi 2006 Mayıs-Haziranındaki olay? 2006 Mayıs-Haziranında, hepinizin hatırlayacağı gibi, dünyada bizim dışımızda, diğer ülkelerde piyasalarda bir dalgalanma oldu, borsalar düştü, dolar yükseldi, faizler yükseldi. Her ülkede oldu, bizde de oldu ama biz daha çok etkilendik. Biz, en çok etkilenen bir iki ülkeden bir tanesiyiz, çok etkilendik. Nisan sonunda yani 2006 Nisanının sonunda ikincil piyasada hazinenin borçlanma faizi yüzde 14’ün altına inmişti, yüzde 13,7’deydi, kur 1,3’tü. O dalgalanmayla beraber kur 1,6’lara kadar yükseldi. İç borçlanma faizimiz yüzde 20’leri geçti, 22’ye yaklaştığı dönemler oldu. Borsa düştü. Daha sonra dengeler yerli yerine oturmaya başladı. Ama faizler bir daha hiçbir zaman o seviyeye inmedi. Yüzde 16’nın altına inmedi faizler.  Devamlı yüksek seyretti. 20 oldu, 21 oldu, 18, 19... Bir daha o faizi yakalayamadık. Kur daha aşağıya indi, 1,3’ün de altına, 1,2’nin bile altına inen seviyeyi hatırlıyoruz. Borsa tekrar o dönem yükseldi, toparlandı. Ama faizler hiçbir zaman inmedi. Bu sorun bizim ekonomimizin birtakım yapısal sorunları olduğunu gösterir, bu tablo onu gösterir. Hükûmet bunlara bakmadı. Büyümeye baktı. Ama büyümeyi diğer ülkelerle kıyaslamadı. Evet, ekonomi büyüyor, ama diğer ülkeler bizden daha fazla büyüyorsa buna dikkat etmek gerekir. 2006’dan itibaren rakamlara bakıyorum: Büyümede, biz, bize benzeyen ülkelerden kopmuşuz. Gelişmekte olan ülkelerin 2006 yılı büyümesi yüzde 7,9. Biz kaçız? 6,9. 2007’de biz 4,6’ya düşmüşüz, bu ülkeler 8 düzeyinde büyümüş. Afrika ülkeleri 2008 büyümesi 6,3. Sadece biz büyümüyoruz, değerli arkadaşlar, konjonktür öyleydi. Bağımsız Devletler Topluluğunun 2007 büyümesi 8,6; Orta Doğu ülkeleri 5,9. Demek ki bizim büyümemiz ekonominin sağlıklı olduğunu göstermiyor. Büyüme oranlarında zaten düşüşe geçmişiz.

Kur politikasıyla ilgilenmedik. Cari açığa bakmadık. Tasarruf yetersizliğine bakmadık. Bugün “Krizi fırsat olarak değerlendirelim.” diyenler 2006 yılında bu dalgalanmayı bir fırsat olarak değerlendirip bizim ekonomimizin dengelerini sağlamlaştıracak şekilde birtakım adımları atabilirlerdi. Bu yapılmamıştır, çünkü 2006 dalgalanması bizden kaynaklanmıyordu. Şimdi de yaklaşım: “Sorun bizde değil, sorun dışarıda. Küresel kriz nedeniyle Türkiye ekonomisi etkileniyor.” Bu çok yanlış bir yaklaşım. Kurdaki yükselişin gerçekleştiği ayda, ekim ayında “Şimdi de ihracatçı sevinsin.” dediğiniz anda ihracat düşüyorsa, krize iyi teşhis koyamamışsınız demektir. “Kriz psikolojiktir.” dediğiniz zaman, iş adamları borç yüzünden intihar ediyor, fabrikalar üretimlerine ara veriyor, kapatıyor veya azaltıyorsa, işçi çıkarıyorsa, krize doğru teşhis koyamamışsınız demektir.

Değerli arkadaşlar, konu budur, konu küresel kriz meselesi değil. Evet, o bizi tabii ki etkiliyor ama bizim kendi ekonomimizin sorunları var. Bu sorunları çözmemiz gerekir. Uygulanan programın hatalı sonuçları var.

Değerli arkadaşlar, 2009 yılı bütçesini görüşürken, evvelsi gün burada kabul edilen önerge üzerinde durmak istiyorum çünkü bu çok ciddi bir yaklaşım, Hükûmetin yaklaşımını gösteriyor. Bu yaklaşım nedir? Toplam 3,6 milyar YTL’ye ulaşan bu kesintide, aşağı yukarı bunun yarısı yatırım harcamalarından kesinti olarak şekillendirilmiş. 1,8 milyar YTL yatırımlardan kesiyoruz. Peki, 2009 yılında biz çok mu yatırım yapacağız? Hayır. 2009 yılı yatırımı, toplam kamu sektörü yatırımının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 3,7. Bir artış yoktur. 2007 yılı 3,8’dir, 2008 yılı 3,7. Hatta küsuratları ifade etmedim, 2009’da 2008’e göre bir düşüş var.

Şimdi, özel sektör talebi düşüyor, yatırımı azalıyor. Bütün dünya, Avrupa Birliği, “Talebin azaldığı, özel sektör yatırımlarının azaldığı bu dönemde talebi artırmak, ekonomiyi canlandırmak üzere kamunun ağırlıkları altyapıya verilmelidir” şeklinde bir çözüm arıyor. Daha üç hafta önce Avrupa Birliği Komisyonunun aldığı karar, toplam 200 milyar euroluk teşvik paketinin en önemli unsuru kamunun altyapı yatırımlarını yapmasıdır. Biz şimdi, bu önergeyle, geleneksel IMF yaklaşımını benimsemiş olduk: Harcamalar kısılacak, gelirler arttırılacak, faiz dışı fazla sağlanacak ve bununla Türkiye borçlarını ödeyecek. Geleneksel IMF yaklaşımı benimsenmiştir. Ekonominin kendi sorunları dikkate alınmamıştır, ekonominin direksiyonu yeniden IMF’ye verilmiştir.

Bu kesintinin bir diğer alt kalemi tarımsal destekleme, 550 milyon YTL. Hiç tereddüt etmemiştir Hükûmet, tarımsal desteklemeden 550 milyon YTL’lik kesinti yapılmasında tereddüt etmemiştir. Evet, bunu yaparken, Hükûmet bunu yaparken kendine bir siyaset alanı bırakmayı da ihmal etmemiş. Yerel yönetimlere merkezî bütçeden yapılan transferlerde çok ciddi artış var, yüzde 22 oranında artıyor. Millî gelir, gayrisafi yurt içi hasıla ne artacak 2009’da? 11,8. Hiç 11,8’in üzerinde bu bütçede herhangi bir toplum kesimine verdiğiniz bir şey var mıydı? Yok. Peki, onu keselim? Hayır. Neden? Çünkü orada seçim hesabı var, 2009 yılı Mart ayında seçim var. Seçim nasıl olsa köylerde değil, seçim beldelerde. Onun için çiftçinin desteğini 550 milyon YTL kesebiliriz anlayışı var. Bu ne demektir? Seçim harcamaları 2009 yılında çiftçinin sırtından karşılanacaktır.

Değerli arkadaşlar, tarımdan devam etmek istiyorum. Tarım sektörünün 2008 yılı destek tutarı 5,9 milyar YTL’ydi, 2008 yılı. Bütçe ne getirmişti buraya? 5,5. Şimdi 550’ye yakın bir kesinti yaptık, 4,9’a düştü, 4,9 milyar YTL. Bu, taa, 2006 yılı rakamına yakın. Tarımsal desteklemede çiftçinin desteğinde üç yıl geriye gittik ve asıl önemli olan bu destekler gayrisafi yurt içi hasılaya oranla yapılır. Ekonomide o yıl yaratılan gelirin ne kadarı oranında çiftçiye destek verdiniz, ölçü budur. Hükûmetin o beğenmediği, eleştirdiği 2002 yılında bu oran yüzde 0,53’tür. Neye inmiştir şimdi 2009’da? Bu kesintilerle 0,45’e. 2002’nin rakamını alıp “Onu şu kadara çıkardık.” demek doğru değil, yanlış. 2002 yılının gerisindedir tarımsal destekleme.

Şimdi, birçok ödemeyi de Hükûmet arada bir yapmıyor, atlıyor. Unutuyor mu diyelim acaba? Mazot ödemesini 2006 yılında yapmadınız, gübreyi de yapmadınız. 2005’te yaptığınız mazot ödemesi de aslında 2004’ün ikinci taksitidir. Öyle baktığımızda 2005’te de mazot ödemesini yapmadınız. Demek ki 2009 yılında çiftçiye ciddi bir şekilde belli kalemlerde kesinti yapacaksınız, bunları belki yine yapmayı unutacaksınız veya belki başka şeyleri.

Fındıkta 2004 yılında bir don afeti meydana geldi Karadeniz’de. Üreticinin 298 milyon YTL zararı oluştu. Bu zararın 200 milyon YTL düzeyindeki kısmı 2004 yılından beri çiftçiye ödenmemiştir. Bu 5’inci bütçedir. Her sene bütçesinde bunu söylüyorum. Tablo bu. Şimdi, belki        -seçim var- bir miktar, burada, bu konuşmadan sonra bir ödeme yapılabilir.

Değerli arkadaşlar, yeni bir bütçeyi konuşmaya başlarken ekonomimizin hâlâ en önemli, en temel sorunu tasarruf yetersizliğidir. Türkiye’de toplam yurt içi tasarrufların düzeyi giderek düşmektedir. 99 yılında ekonomide meydana gelen küçülmeyle azalan, 2000 yılında uygulanmaya başlanan programla beraber azalmayı sürdüren tasarruflar 2003-2008 düzeyinde en düşük seviyelerine gelmiştir. Şimdi, ilgili bakanlar “Bu Türkiye ekonomisinin klasik sorunudur.” diyorlar, “Türkiye ekonomisi öteden beri tasarruf açığı verir, cari açık verir.” yaklaşımındalar.

Değerli arkadaşlar, 2004 yılında toplam yurt içi tasarruflarımızın gayrisafi yurt içi hasılaya oranı 98 yılında yüzde 24,3’tür, yüzde 24. Özel sektörün tasarrufu, kamu sektörünün tasarrufu, bunu millî gelire oranlıyoruz yüzde 24,3. O yıl toplam yatırım, ekonominin yarattığı toplam yatırımın tutarı 22,4. Bakın, açık yok burada. Tasarruf yatırımdan daha fazla. Açık nedir? Tasarrufunuz 100’dür, 120 yatırım yaparsınız, aradaki 20’yi gidip yurt dışından temin ederseniz. Genellikle borçlanılır bu. Açık bu. Bakın, 98 yılı açık yok. 98 öncesi bazı yıllarda açık var ama hiçbir zaman 2003-2008 dönemindeki düzeyde bir açık söz konusu değil çok daha yüksek yatırım tutarlarına rağmen, çok daha yüksek tasarruf oranlarına rağmen.

Bu dönemde ne olmuş? 2002’de bakın toplam tasarrufların düzeyi yüzde 18,5. Siz 2002’yi vereceksiniz mutlaka. Şimdi nedir? 2008’de 15,8. Aşağı inmiş. Kamu sektöründe bir miktar düzelme olmuş 2004’ten itibaren, 2005’te artıya geçmiş, 2006’da iyi bir seviye yakalanmış. 2006’dan itibaren kamu tasarrufları tekrar azalmaya başlamış. 2007 düzeyi 2006’nın aşağı yukarı yarısı. 2008, 2007’den de aşağıda. Özel sektör tasarrufları ne olmuş? Özel sektör tasarrufları 98’de 25,7, 2002’de 23,4’e, 2008’de 13,8’e inmiş. 2009 aşağı yukarı aynı rakamı öngörüyor. Özel sektör tasarrufunda yarı yarıya bir azalış var. Özel sektör yurt dışından kaynak temin ediyor yatırım yapmak için. On yılda yarı yarıya düşen bir tasarruf seviyesi var.

Efendim, belki başka ülkeler de öyle olabilir diye düşünülebilir. Böyle bir tablo yok. Tasarruf eksiği olan ülkeler var, onları da şimdi size söyleyeceğim ama dünya ortalaması 2007 yılı için yüzde 23,7. Bizden aşağı yukarı üçte 1 oranında fazla.

Efendim, dünya ortalamasını gelişmiş ülkeler yükseltiyor olabilir diye düşünülebilir. Hayır. Bakın, gelişmekte olan ekonomilerde bu oran yüzde 33 değerli arkadaşlar. Çin ve Hindistan’ı vermiyorum, onlar çok daha yüksek. Yeni sanayileşen Asya ülkeleri yüzde 32. Kimler düşük? IMF’ye giden ülkeler. Macaristan 18, Letonya 13,6; İzlanda 13,3. Çoğaltabiliriz. Kimin tasarrufu düşükse o ülke IMF’ye başvurmuş. Bizim de tasarrufumuz düşük. Uygulanan program tasarrufları düşürmüştür. Yurt dışından gelen kaynaklarla, önemli ölçüde borçlanmayla ekonominin çarkları çevrilmeye çalışılmıştır. Para girişi durduğu anda, azaldığı anda sorun başlıyor ve IMF’ye gidiliyor. Tablo budur. Kısır döngü. 2002 öncesinin de sorunları vardı ama böyle bir sorun bu dönemde derinleşmiştir. Bu dönemde derinleşmiştir. 90’lı yıllar, büyüme oranlarının düşüklüğüne rağmen tasarruf açısından problem yaşamadığımız dönemlerdir.

Cari açık: Tasarruf eksikliğinin, yetersizliğin öbür yanı cari açıktır. Ekonomi cari açık veriyor. Yine IMF’den sorumlu Sayın Bakan evvelsi gün burada açıklama yapıyor. “Cari açık büyümenin doğal sonucudur, hep vardır Türkiye’de. Hep vardır.” Bakalım var mı?

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Hazineden sorumlu diyecektiniz galiba, “IMF’den sorumlu” dediniz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – IMF’yle ilişkilerden sorumlu Sayın Bakan veya hazineden sorumlu Sayın Bakan.

Evet, şimdi, bakın, cari açık giderek yükseliyor Türkiye’de. Büyüme oranının düşmesine rağmen giderek yükseliyor. Fazla oran vererek sizi rakamlara boğmayayım. Ben 83-97 dönemini aldım, bu dönemden on bir tane yıl seçtim, büyüme oranlarının yüksek olduğu yılları aldım. Bu on bir yılın ortalama büyümesi yüzde 7,2. En düşük büyüme burada 4. 4’ten aşağı büyüme olan yılları almadım. Yine bu dönemin cari açık ortalaması              -aritmetik ortalamayı aldım- yüzde 1,8. -83-97- yüzde 9’luk gayrisafi millî hasıla büyümeleri var. Bakın, 87 yılında 9,8’lik büyüme var, cari açığımız eksi 0,9.

Değerli arkadaşlar, en yüksek cari açık 8,1’lik büyümenin olduğu 93 yılında, 3,5. 3,5’ten daha yüksek bir cari açık yok. O nedenle iddia edemezsiniz büyümenin doğal sonucu cari açıktır diye; böyle bir şey yok.

İkinci gerekçe nedir? “Efendim, petrol fiyatları artıyor, petrol, enerji ham maddeleri, doğal gaz, bunların ithalatına verdiğimiz para artıyor.” Evet, artıyor, doğru ama Türkiye ithalat yapıyor, ihracat yapıyor. Bunun ithalat içindeki payına bakmak gerekir. Bunun ithalat içindeki payı 2002 yılında yüzde 18. 2007 yılında neye gelmiş bu? 19,9’a. İhracata bakalım, ihracat gelirlerimizin yüzde 25,6’sı bu petrol ve enerji ithalatına gidiyordu, 2007’de yüzde 31,5’i. Evet, bir miktar artış var ama cari açıktaki bu kadar olağanüstü yükselişin gerekçesi olabilecek bir durum yok ortada. Ayrıca, yabancılar, Türkiye’ye kredi verenler “Petrol fiyatları yükseldi, ne yapalım, Türkiye'nin böyle bir mazereti var.” demiyorlar, cari açığın büyüklüğüne bakıyorlar. Cari açık cari açıktır.

Değerli arkadaşlar, peki, bu cari açık niye artıyor? Doğrudan doğruya uygulanan kur politikası, bu kuru, bu kur politikasını da, kur seviyesini de bir şekilde destekleyen faiz politikası. Şimdi “Bizim kur hedefimiz yok, dalgalı kur var.” denebilir, ama yüksek kurla, yüksek faizle her zaman Türkiye’ye para girişini sağladık ve Türkiye’de kur daima aşağı düştü. Bunun sonucunda ne oldu? Bunun sonucunda bizim sanayimiz imalat sanayimiz ithalata bağımlı hâle geldi.

Rakam vermek istiyorum. Dâhilde işleme rejimi vardır biliyorsunuz, yani ihraç edilmek üzere Türkiye’de üretilecek olan bir malın girdisinin ithal edilmesi hâlinde, bu girdi nedeniyle ithalatta KDV, ÖTV ödenmez. Hangi şartla? Üretilen ürün ihraç edilmek şartıyla. Örneğin iplik getirirsiniz, kumaş üretirsiniz, kumaşı ihraç edersiniz. Bu şekilde ithal edilen girdilerin ihraç edilen ürünlere oranı 1997 yılında yüzde 45; 2002’de yüzde 44,3; 2007’de 62,1. Sanayi dışa bağımlı, sanayiyi ithalata teşvik etmişiz, Uzak Doğu’dan ithalatı teşvik etmişiz. Kur politikasının yarattığı baskı, sanayiciyi ayakta kalabilmek için daha ucuz girdi arayışına yöneltmiş, böylece bizim dış ticaret açığımızda Asya ülkelerinin payı giderek artmaya başlamış. Buna “dış ticaret açığının Asyalılaşması" diyoruz.

Sanayici ne yapıyor? Bir: Bu yola başvuruyor. İki: İstihdamı sınırlıyor. Üç: Ücret artışlarını sınırlıyor. Kamu ve özel sektör işçilerinin reel ücret düzeylerinde -2002-2007 dönemini kıyaslarsak- artış değil, azalış vardır. Hükûmet asgari ücretteki artışı söylüyor ama özel sektör işçisinin ücretindeki, reel ücretteki azalmayı söylemiyor. Peki, neden bu politikada ısrar ediliyor? Mademki sanayiciye, imalat sanayisine, Türkiye ekonomisine bu kadar olumsuz etkisi var, bu kur politikasında, bu faiz politikasında -kısaca- bu programda neden ısrar ediliyor?

Değerli arkadaşlar, bir: Düşük kur enflasyonu indirmede yardımcı oluyor, evet, bir yönü bu. İki: Bir şekilde döviz cinsinden borçlarımızın az gözükmesine neden oluyor. Doların karşılığı YTL tutarı azaldıkça, YTL cinsinden tanımladığımızda döviz borçlarımızın miktarı azalıyor. E, dolar cinsinden kişi başına millî gelir artışları hepimizin hoşuna gidiyor, hepimizin. 2002 yılında kişi başına millî gelir 3.517 dolardan, şimdi, 2008’de 11.200’e çıkmış gözüküyor. Ancak Devlet Planlama Teşkilatının rakamları bu kıyaslamanın sabit fiyatlarla yapılması gerektiğini söylüyor. Bu rakam da 2002’de 4.210 dolar, 2008’de -eğer tutarsa, tutmayacak tabii- 5.668 dolar, 2007 sonunda 5.514 dolardır. Yani beş yılda 2002’den 2007’ye yüzde 31’lik bir artış vardır. Peki, 3 kat artış ne oldu? Onları kazanmamıştık, onları düşük kurla kazanıyor gibi gözükmüştük. Şimdi yükselen kurla onları geri vereceğiz, elimizde biraz önce bahsettiğim oran kalacak. Eğer onu da koruyabilirsek, 2009 ekonomisinin, 2009 programının nasıl bir sonuç vereceğini bilmiyoruz.

Değerli arkadaşlar, değerli ulusal para politikasını sonsuza kadar götürebilmiş bir ülke yok. Mutlaka, kur, sonunda bir yerde kendisini düzeltiyor.

Değerli arkadaşlar, borç stokuna gelmek istiyorum. Borç stokunda gayrisafi yurt içi hasılaya oranı Hükûmet kullanıyor, “Bir düşüş sağladık.” diyor. Ancak bu düşüşün artık sonuna gelindi, 2009’dan itibaren borç stoku gayrisafi yurt içi hasılaya oran itibarıyla da yükselecek. Bir hesap yaptım: 2009’da ortalama kur 1,64 olursa, büyüme 1,1 olursa, deflatör 9,8; faiz de yüzde 18 düzeyinde olursa -bizim bu borcumuz- IMF’den de işte 20-25 milyar dolar deniliyor, onun da 10 milyar dolarlık bölümü alınırsa yüzde 39 düzeyinde olan bu oran yüzde 43’e yaklaşıyor. Evet, borç kıyaslamalarında artık IMF’den alınacak olan borcu da hesaba katmak gerekiyor.

Ekonominin toplam borcu, kamu-özel sektör borcu 221 milyar dolardan 2008’de 498; 500 milyar dolara çıkmıştı.

“Efendim, net borç stoku, İşsizlik Fonu var, kamunun mevduatı var, bunları düşelim…” O ayrı bir hesap. Dışarıya, alacaklıya ödeyeceğimiz para -kamu ve özel sektör- 500 milyar dolar. Nereden devraldı Hükûmet bunu? 223 milyar dolardan devraldı. Evet, 2,5 kata doğru giden bir artış var.

Şimdi, Hükûmet, değerlendirmelerinde kamu sektörü borcunu esas alıyor, özel sektör borcunu dikkate almıyor. Yani, “Özel sektör borcu bize ait değil.” şeklinde bir anlayış var. Değerli arkadaşlar, bütün borçlar ekonominin borcudur. Şimdi, özel sektörün borcu dediğimiz zaman bu hafife alınacak bir rakam değil. Bakın, özel sektörün borç rakamlarını Merkez Bankası yayımlıyor. En son yayımladığı rakamda –eylül ayı itibarıyla yayımladı- kısa vadeli borçlar yok, kısa vadeli borçları da kattığımız zaman özel sektörün 2002 yılı borcu 43 milyar dolardır, şimdiki borcu, 2008’in Eylül ayı itibarıyla, yaklaşık 195 milyar dolardır. Bu borcun üçte 2’si reel sektöre, üçte 1’i bankalara aittir.

Reel sektör itibarıyla konuşuyorum: Reel sektörün döviz borcu yanında döviz varlıkları da vardır, bunu da dikkate almak gerekir. Bunu da dikkate alırsak, reel sektörün yani üretim sektörünün toplam döviz açığı 81 milyar dolardır. 81 milyar dolar açık var. Şimdi, “Bana ne.” diyemezsiniz. Bu programın, Hükûmetin bugüne kadar uyguladığı programın temel varsayımları neydi: Kamu sektörü yatırımları azalacak, özel sektör ağırlıklı bir büyüme modeli olacak. Belli yıllarda çok yüksek büyümeler de elde edildi ve Hükûmet bu büyümelerle övündü. Eğer, büyüme yüksekse övünmek de Hükûmetin tabii ki hakkıdır, ama büyümeyi sahipleneceksiniz, iş borca gelince, “Ben karışmam.” diyeceksiniz! İş 43 milyar dolardan 195 milyar dolara çıkmış, sizin döneminizde.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA(İstanbul) – Kaç yıllık borç? Kaç yıla yayılmış borç?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) -  Bakın, kısa vadeli borcu söyledim. Hemen önümüzdeki bir yıl içinde ödenmesi gereken yaklaşık 47 milyar dolardır. Öyle zannetmeyin ki, hepsi uzun vadeli. Bir yıl içinde ödenmesi gereken borç 47 milyar dolardır, kısa vadeli olanları saymıyorum.

Şimdi, programa herkesin inanmasını isteyeceksiniz, programa güvenip, o günkü kura güvenip borçlanan özel sektörü kur yükselişi karşısında yalnız bırakacaksınız, yolda bırakacaksınız, yarı yolda bırakacaksınız. Değerli arkadaşlar, bunu kabul etmek mümkün değil.

Değerli milletvekillerim, bütçe açığına gelmek istiyorum. Bütçe açığında 2002’den bu yana bir azalış var ama bu azalışın -2006’da en iyi seviyesine gelen bu azalışın- 2007’den itibaren tekrar yükselmeye başladığını unutmayalım. Açık yükseliyor. Tekrar her seferinde “Efendim, 2002 böyleydi.” deyip 2002’yle kıyaslamayı doğru bulmuyorum, bugüne gelelim artık. 2008 bütçesinin bütçe açığı 14,1 milyar YTL ancak bu açık gerçekçi değil. Bugüne kadar olmayan bir şeyi Hükûmet yaptı; İşsizlik Fonu’nun nema gelirinin 1/4’ünü gelir yazdı 2008’de. Bugüne kadar hiçbir hükûmet bu cinliği akıl etmedi. 2009’da da yine İşsizlik Fonu ve Özelleştirme Fonu gelir fazlalarını -bu, 2008’de de var- bütün bunları gelir yazdı, özelleştirme gelirlerini bütçeye aldı. Bugüne kadar yok bunlar. Telekom dışında hiçbir KİT’in satışından elde edilen gelirin bütçenin gelirleri arasına alınması söz konusu değil merkezî yönetim bütçesinde. 2008’de bu şekilde bütçeye gelir yazılan rakam 7,1 milyar YTL, 2009’da bu rakam 14,1 milyar YTL. Gerçek açık ne oluyor o zaman? 2008’in 14,1 milyar YTL olan açığı 21,2 milyar YTL’ye çıkıyor. 2009 ne oluyor? 13 milyar YTL’lik açık 14 milyar YTL ilavesiyle 27 milyar YTL’ye çıkıyor, açık bu. Şimdi, evvelsi gün kabul edilen önergelerle işte bunu biraz düşürmeye çalışıyor Hükûmet.

Burada geçen hafta bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler sırasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal, ihracattaki azalışı gösteren tablolar sunmuştu. Devletin rakamlarına dayalı olarak hesaplanmış tablolar. İktidar partisinin grup başkan vekili bir arkadaşımız bunu illüzyon olarak nitelemişti. İllüzyon burada değerli arkadaşlar. İllüzyon burada. Buralara kadar bu bütçeyi getirdiniz ama illüzyonu IMF’ye anlatamadınız herhâlde. Bütçe açığındaki durum bu.

Faiz giderlerinde durum nedir? Faiz giderlerinde bir azalış var ama bu azalış 2007’den itibaren durmuş durumda. 2007-2008 bütçe giderlerinin yüzde 24’ü düzeyinde faiz gideri, orada kalmış, daha aşağıya inmiyor. Bundan sonra da yükseliş söz konusu. Neden inmiyor? Ya pahalı borçlanıyoruz ya borcumuzun vadesi kısa ya da hepsi birden.

Değerli arkadaşlar, borç stokumuzun, borcumuzun faizi yüksek. Büyüme oranı düşmesine rağmen, faizlerde herhangi bir düşüş yok ve reel faizin büyüme oranından daha fazla olduğu dönemlerde -ki bunlar 2006-2007 dönemleridir, 2008 dâhil- borç stokunun artışı gibi bir sonuç doğar. Kur yükselişini ihmal ederseniz, kur etkisini ihmal ederseniz, eğer büyüme oranından daha yüksek faiz veriyorsanız borç stokunuz azalmaz, faiz giderleriniz azalmaz. 2006’da reel faiz olarak da hazinenin faiz rakamlarını alıyorum. 2006 büyümemiz 6,9; 2006 reel faiz oranımız yüzde 7,8; aşağı yukarı 0,9 puanlık, 1 puanlık fark var. Bu fark 2007’de 3,2’ye çıkıyor. 2003-2007 ortalaması yüzde 2,1. Büyüme oranı düştükçe reel faizi düşürmediğiniz sürece faiz giderlerinde azalma sağlamak mümkün değildir.

Diğer ülkeler nasıl? Diğer ülkeler bizden iyi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerini vermeyeceğim. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin faiz giderleri ortalaması bizim yarımız kadar. Biz onların 2 katı düzeyde faiz ödüyoruz, onlarla kıyaslamayacağım. Bakın, borçlanma faiz oranı Hindistan’da yüzde 13, “Efendim, TÜFE düşük orada, enflasyon düşük.” denebilir. Hayır, enflasyonu da yüzde 6-7 aralığında. Mısır’ın faizi yüzde 12,5; enflasyonu yüzde 11 düzeyinde. Endonezya, faizi yüzde 13,8; enflasyonu yüzde 7’lerde. Pakistan yine aynı şekilde. Hepsinin faizi bizden çok daha iyi konumda. Yani biz, “bize benzer” demeyelim, bizim kendimizle kıyaslamaya uygun görmediğimiz ülkelerden daha yüksek faiz oranlarıyla borçlanıyoruz. Bu, bir problem olduğunu göstermiyor mu değerli arkadaşlar? O ülkelerin cari açıkları, borç stokları da bizden daha iyi durumda değil. Bakın, Hindistan’ın borç stoku bizim yüzde 50 fazlamız gayrisafi yurt içi hasılaya oran olarak, cari açığı yüzde 2,8. Bakın, cari açığı yüzde 2,8; buna dikkat edin. Mısır, 3 kata yakın borç stokunda ama ona rağmen, borçlanma faizi yüzde 12,5’larda, cari açığı 2007 yılında son derece düşük, yok denecek düzeylerde.

Değerli milletvekilleri, değerli YTL politikası, cari açık, bu iki problem Türkiye'nin yüksek faiz vermesini gerektiriyor. Şimdi, IMF ile yeni bir dönem anlaşmasını yapacak Hükûmet. IMF yine geleneksel yaklaşımını gösteriyor, Hükûmet de bunu aynen kabul ettiği takdirde sorun derinleşecektir, önümüzdeki dönem Türkiye ekonomisinin sorunlarına çözüm getirmeyecektir.

Bütçe gelirlerine gelmek istiyorum. Bütçe gelirlerinde durum iyi değil. Gelir performansında bir düşüş var. Güçlü bir gelir idaresinin varlığına rağmen, Hükûmetin politika kararlarındaki zayıflık, bazı vergi indirimlerindeki önceliğin iyi belirlenmemiş olması, gelir seviyesinin düşmesine neden olmuştur. Bizim gelir seviyemiz, toplam bütçe geliri seviyemiz, 2002 yılından daha aşağıdadır. 2002 yılı bütçe gelirlerinin gayrisafi yurt içi hasılaya oranı 22,7’dir, 2008’de bunun 21,7 olması öngörülmüştür. Biraz önce, İşsizlik Fonu’ndan, Özelleştirme Fonu’ndan yapılan aktarımlardan söz ettim, onlar hariç. Onu da dâhil ettiğimizde 1,8’e düşüyor. Yani, bu demektir ki 2008 yılında Hükûmet 2002 düzeyinde gelir toplayabilmiş olsaydı 17 milyar YTL daha bütçede gelir olacaktı. Şimdi diyor ki yetkililer, bakanlarımız: “Efendim, bütçenin durumu malum, o nedenle oran indirimi yapamıyoruz.” Tablo burada, onu da kendi içinde tutarlı kabul etmiyorum ama bütçenin gelir düzeyini Hükûmet bu hâle getirmiştir.

Vergi yükünde, 2009 yılı bütçesinde de 2008’e göre bir artış var, ciddi bir artış var yani 2009’da vergi yükü artıyor. “Efendim, vergi borçlarını taksitlendirdik.” Oradan elde edilecek gelirle izahı mümkün değil bu artışın. 2003-2004’te de vergi barışı uygulaması yapıldı. O dönemin vergi geliri düzeylerine bakın, normal, anlamlı yani kendi içinde makul sayılabilecek artışlardır onlar. Gelir tarafı tutarlı değil.

“Vergi adaletinde Hükûmet başarılı olamamıştır.” şeklinde nazik bir ifade yerine “Başarısız olmuştur.” ifadesini kullanacağım. Vergi adaleti kötüleşmiştir. Hepimizin bildiği ölçü, dolaylı vergiler yani özel tüketim vergisi, katma değer vergisi gibi, tüketicinin sırtından bütçeye giren vergilerin oranı 2002 yılında yüzde 59, bu oran 2008 yılında yüzde 65’e gelmiş. Bozuluyor, vergi yükü daha çok tüketicinin omzunda, daha çok dar gelirlinin omzunda.

Şimdi, bakanlarımız şöyle bir kıyaslama yapıyorlar, yine, Hazineden sorumlu Bakanımız burada yaptı: “Efendim, sosyal güvenlik primlerini de dâhil ederek bir kıyaslama yapmak gerekir.” Doğru, uluslararası kıyaslama öyledir. O şekilde bir kıyaslama yapalım: Sosyal güvenlik primlerini de dâhil ettiğimizde bizim dolaysız vergilerimiz yüzde 51’e, dolaylı vergiler de yüzde 48-49’a geliyor. Peki Avrupa Birliği ortalaması nedir dolaylı vergilerde? Bu şekilde yapılan kıyaslamada yüzde 34. Yani Avrupa Birliği ortalamasından yaklaşık yüzde 50 oranında yükseğiz.

Vergi yüküne, vergi konusuna gelince, Sayın Maliye Bakanının bütçenin tümü üzerinde yaptığı konuşmada söylediği bir şey vardı, onu sizlere hatırlatmak istiyorum. Kendi dönemlerini anlatırken “Efendim, 90’lı yıllarda mali denge vergisi vardı -ekonomik denge vergisini kastediyor- Şimdi var mı, bakın.” diyor. Evet, şimdi yok ama 99 yılındaki depremden sonra o zamanki Hükûmetin çıkarmış olduğu süreli vergiler vardı: Cep telefonu konuşmaları üzerinden alınan özel iletişim vergisi. Evet, bu verginin süresi 31 Aralık 2002 tarihinde sona eriyordu. O zamanki AKP Hükûmetinin 2003’te yaptığı ilk iş, özel iletişim vergisini daimî hâle getirmek oldu. Bu yetmedi, ondan iki yıl kadar sonra evlerdeki, iş yerlerindeki sabit telefonlarla yapılan konuşmalar üzerinden de özel iletişim vergisi alınması uygulamasını getirdi. Belki vatandaşlarımız bu elektronik ödeme nedeniyle faturalarda o rakama dikkat etmiyor olabilir, ama sabit telefon faturalarına bakıldığında görülecektir. Bu da bu Hükûmetin maharetidir, öyle söyleyelim.

Başka vergiler de var. Özel işlem vergisi de geçiciydi, bazı işlemlerden, kâğıtlardan alınıyordu. Onu da kaldırdı, güya o vergi şimdi yok ama diğer vergilerin, harçların arasına katarak onu da gözden kaybetti. Ama o vergiler var.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uygulanan ekonomik programın başarısını ölçmemiz gereken alanlardan birisi de işsizlik alanıdır. İşsizlik konusunda program ne kadar başarılı olmuştur? Eğer ekonomi büyüyor, buna rağmen işsizlik azalmıyorsa, istihdam artmıyorsa bu büyümede bir problem var demektir, bu büyüme bazı vatandaşlarımıza gitmiyor demektir.

Sayın Başbakan buradaki konuşmasında “Biz göreve geldiğimizde işsizlik oranı yüzde 10,3’tü, şimdi de 10,3’tür.” dedi. Yani “Başarılı olamadık ama başarısız da değiliz.” anlamında anlıyorum ben bu cümleyi.

Bir kere, kıyaslanan rakamlar doğru değil. Rakamlar doğru, dönemler doğru değil. Sayın Başbakanın sözünü ettiği 10,3’lük rakam Ağustos, Eylül, Ekim 2008 rakamıdır yani bu yılın son çeyreği değil. Dolayısıyla bu yılın bu rakamını 2002 yılında o döneme denk gelen bir dönemle kıyaslamak gerekir. Dönemlerde bir ay TÜİK kayma yaptı. 2002’nin Temmuz, Ağustos, Eylül dönemini alıyorum, bu rakam o zaman yüzde 9,6’dır. Yani 9,6’dan 10,3’e çıkmıştır işsizlik, eğer bu dönemi kıyaslayacaksak. Bu dönemde daha küresel krizin etkileri yok, biz kendi ekonomik programımızı uyguluyoruz. O nedenle bu artışı da onunla açıklamak mümkün değil.

BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi, on dakikanız kaldı.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İşsizlik oranı 2002’de neydi, 2002 sonunda? 10,3. 2007’yi alırsak 9,9. 2008’in ne olacağını  bilmiyoruz henüz. İşsizlik oranında bir düşüş gözüküyor 2002’den 2007’ye.

Değerli arkadaşlar, bunu biraz açmak istiyorum: Bu bize doğruları göstermiyor. Bunu iş gücüyle beraber değerlendirmemiz gerekir. Türkiye’de nüfus her yıl artıyor. Artan nüfusa paralel olarak çalışabilir nüfus dediğimiz on  beş yaşın üzerindeki nüfusun çalışabilecek konumda olan kişilerini ifade ediyor, artıyor. Çalışabilir nüfus artarken, çalışma çağındaki nüfus artarken bunun, iş gücü olarak, iş arayan, çalışan kısmında bir azalma olabilir mi? TÜİK rakamları azalma gösteriyor. 2002 yılında yüzde 49,6 olan bu oran, 2007’de 47,8’e inmiş. O nedenle işsizlik oranı -biraz- 2008’de 9,9’a inmiş gözüküyor. İş gücüne katılma oranını, 2002’deki yüzde 49,6’yı aynen 2007’de alırsak yani 2007’de de bu oran olsaydı bizim iş gücümüz yaklaşık 900 bin kişi fazla olacaktı. Bunun anlamı işsiz sayımız da bu miktar artacaktı. 2 milyon 333 bin olan işsiz sayımız 3 milyon 200 binlere çıkacak, onu geçecekti. İşsizlik oranı da 9,9 yerine 13,2 olacaktı. Ğerçek budur.

İşsizlik rakamlarını aslında daha da düzeltmek gerekir fakat oraya girmeyeceğim ama bu çerçevede bir şeyi daha söylemek istiyorum: TÜİK’in istatistiklerinde işsiz olup da iş aramayan bir kesim var. Bu kesim, iş aramıyor ama iş bulursa hemen işbaşı yapmaya hazır. bu kesimin sayısı 1 milyon 800 bin. 2002 rakamı 1 milyon 20 bin. 2002 ile 2008’i rakamsal olarak, miktar olarak kıyaslamak aslında doğru değil çünkü 2006’dan geriye bu rakamları TÜİK düzeltmedi ama düzeltirse 2002 rakamı daha azalacak. Ben şimdilik onu esas alıyorum. Buna göre 800 bin artış var.

Bunun bir alt kalemi daha var: İş bulma umudunu kaybetmiş olanlar. O rakam 73 bin, şimdi olmuş -2007 sonunda- 641 bin. Program iş bulma umudunu kaybeden vatandaşların sayısında bir patlama yaratmış. Evet, bu insanlarımızın psikolojisini sizlerin dikkatine sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, enflasyon hedeflemesi rejimini uyguluyor Hükûmet 2006’dan bu yana. 2006 yılından bu yana bu rejim başarılı olmadı. Hedeflenen enflasyondan daima daha yüksek oranda bir enflasyon gerçekleşti. 2006 yılında hedeflenen enflasyon 5’ti, gerçekleşen bunun 2 katına yakın, yüzde 9,6 oldu. 2007’de hedeflenen yüzde 4’tü, gerçekleşme 2 katından daha fazla oldu; 8,4. 2008’de 4 hedeflenmişti, gerçekleşme yüzde 10 olarak bekleniyor. Dikkat ettiyseniz 2004 yılındaki oran 9,3; 2005’te 7,7. 2004 yılında Türkiye tek haneli enflasyonla tanıştı, olumlu bir gelişmeydi, 2005’te bu devam etti ama 2006’dan itibaren enflasyon tekrar yükselmeye başladı ve Türkiye dört yıllık aradan sonra ilk kez bu yıl çift haneli enflasyonla yeniden tanışmış olacak. Bunu uluslararası emtia fiyatlarıyla, efendim, ithal edilen ürünlerin fiyatlarıyla açıklamak mümkün değil. Kur politikasının yardımına rağmen bakın burada fiyatlar yükseliyor. Demek ki bir şeyler yanlış gidiyor. Merkez Bankası bunun bir yanılma payını koymuş, işte “2 puan altında, 2 puan üstünde yanılabiliriz. Yanılırsak olabilir, o normaldir.” demiş, o yanılma paylarını da geçmiş gerçekleşmeler.

Değerli arkadaşlarım, peki enflasyon hedeflemesi, açık enflasyon hedeflemesi ne işe yarıyor? Bir tek işe yarıyor: Kamu personelinin ücretlerini sınırlandırmaya yarıyor. Hükûmet kamu personeline yapacağı ücret ödemelerini hedeflenen enflasyon kadar veya onun çok sembolik sayılabilecek bir düzeyde üstünde belirliyor. Bu farkı geçerse eğer gerçekleşen enflasyon, bütçe kanunuyla memura verilmesi öngörülen, kamu personeline verilmesi öngörülen rakamı geçerse aradaki farkı da telafi ederim diyor Hükûmet. Evet, telafi ediyor, ediyor ama enflasyon rakamları ortaya çıkıp kesinleştikten sonra. Yani kamu personeli on iki ay veya yılın ilk altı ayı veya ikinci altı ayı, neyse, o yüksek enflasyonla yaşıyor, daha sonra temmuz ayında veya yılın ikinci yarısı için ise bu, ertesi yılın ocak ayında bu fark veriliyor. Bir yıl süreyle o yüksek enflasyonla memur yaşıyor. Bu bir telafi değil değerli milletvekilleri, bu bir telafi değil.

Hükûmetin enerji politikasına çok kısaca girmek istiyorum çünkü enerji bu bütçenin de önemli bir alt kalemi, ekonomimizi de çok yakından ilgilendiriyor. Bütçe rakamlarına göre enerji politikasında bir başarısızlık var. 2002’den 2008’e enerjide AKP yatırımsız bir döneme imza atmıştır. Her yıl artan yüzde 8 oranındaki enerji talebine, elektrik talebine karşılık ne kamu sektörü ne özel sektör ciddi bir yatırım yapmamıştır. Talep artmış, yatırım yapılamamış ve bu, ekonomide durgunluğa giden bu sürecin başlangıcı sayabileceğimiz döneme kadar Türkiye enerji yedeği olmayan bir ülke konumundaydı. Arz yetmiyor, arz güvenliği kalmamış. Şimdi ekonomideki küçülme Hükûmetin enerjideki umudu olmuştur. Ekonomideki küçülme enerji talebini düşürdüğü için Hükûmet umudunu maalesef buna bağlamıştır.

Değerli milletvekilleri, enerjideki yatırım rakamları 2002’den 2008 yılına çok ciddi bir azalış göstermektedir. Çok ciddi bir azalış vardır. Kamu sektörü ve özel sektör yatırımlarının toplamı olarak alırsak 2002’deki yatırım tutarı 5,4’tür, 2008’de bu rakamın 9,4 olması öngörülmüştür. Kamu sektörü ne yapmış? 3,5 milyar YTL’lik 2002 yılında yatırım yapmış, 2008’de bu rakamın altında. Özel sektör yatırımı da durumu kurtarmıyor. Hepinizin bildiği gibi bu yatırımları millî gelire, gayrisafi yurt içi hasılaya oranla ölçmek gerekir. 2002 yılındaki oran 1,5’ken bu oran 2008’de 0,9’a düşmüştür. 2003-2008 döneminin 2002’ye kıyasla eksik kalan yatırımlarını bugün tamamlayalım desek 40 milyar YTL’lik bir yatırım gerekmektedir enerjide ama böyle bir niyet, böyle bir arzu maalesef göremiyorum.

Şimdi, küresel kriz Türkiye ekonomisini de etkiliyor tabii ki. Bizim kendi ekonomimizden kaynaklanan sorunlar yanında küresel kriz bizim ekonomimizi de etkiliyor. “Hükûmet ne önlemi almıştır?” diye sorarsam benim vereceğim cevap: Almış olduğu herhangi bir önlem yoktur.

Merkez Bankasının para politikasına yönelik olarak aldığı önlemler vardır, para politikası önlemleri ama kriz çözüm araçları diyebileceğimiz önlemler grubunda Türkiye hiçbir şey almamıştır, hiçbir önlem almamıştır. OECD’nin bu konuda yayınladığı bir raporu var. Raporda Türkiye, kriz çözüm araçları grubunda hiçbir önlem almayan ülke olarak tanımlanmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi, bitirin lütfen.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

Mevduat garantisine ilişkin yetkiyi Hükûmet Meclisten almış, bugüne kadar bu yetkiyi kullanmamıştır. Şimdi yapılan, Sayın Başbakan tarafından, bankaların hedef gösterilmesi olmuştur. Bankalar kredi açmıyor. Evet, bankalar kredi açmıyor, bankalar kredi açsın.

Değerli milletvekilleri, bu şekilde olmaz. Ekonomide güven ortamını sağlayacaksınız. Güven sağlayacak adımları atacaksınız. “Kriz psikolojiktir.” cümlesiyle “Güven sağlayacak adımı attık.” demek mümkün değildir.

Avrupa Birliği Komisyonunun krize yönelik olarak almış olduğu bir önlem paketi var. Toplam 200 milyar euroluk bir önlem paketi. Bunun 170 milyar eurosunu Avrupa Birliği kendi karşılayacak, 30 milyarını da üye ülkeler karşılayacak. Bunun içinde birkaç unsur var: İstihdam maliyetlerinin azaltılması var, KOBİ’lerin istihdam maliyetlerinin azaltılması var, altyapı yatırımlarının kamu tarafından gerçekleştirilmesi var, emek yoğun sektörlerde vergi indirimi var, daha birçok önlem var.

Şimdi derseniz ki “Ben Varlık Barışı Yasası’nı çıkardım, önlem aldım.” olmaz. O önlem değil. Vatandaş, şirket sahibi, sıkışmış, gayrimenkulünü şirkete sermaye olarak koyacak, yüzde 5 oranında vergi alıyorsunuz ondan. 2002 yılında da o zamanki Hükûmet yaptı bunu. Patronlar isterse özel sektör gayrimenkulünü koysun, koysun ki şirket düze çıksın. Üstelik yurt dışından getirirse şimdi yüzde 2 oranında vergi var. Böyle bir adaletsizlik de yarattınız.

Son cümlelerimi ifade ediyorum değerli arkadaşlar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Bütün bunların sonunda, uygulanan programın sonunda nereye geldik, başarılı olduk mu, yeni bir bütçeyi konuşurken geldiğimiz nokta Türkiye için başarılı sayılabilir mi, bunu bir iki cümleyle değerlendirmek istiyorum.

Daha önce rakamlarını verdim. Sadece biz büyümedik, bütün dünya büyüdü yani bütün ülkeler büyüdü. Bütün ülkeler büyüyorsa hatta ortalamalar diğer ülkelerin bizden daha fazla büyüdüğünü gösteriyorsa biz aramızdaki mesafeyi kapatamadık demektir. Birleşmiş Milletlerin yayınladığı bir insani gelişme endeksi var. Türkiye o endekste 2002 yılında 85’inci sırada, 2007 yılında da geldiğimiz nokta 84’üncü sıradır. Eğitimi ölçüyor orada, gelir düzeyini ölçüyor, sağlığı ölçüyor. Bu üç unsurdan hareketle kişilerin yaşam memnuniyetini ölçmeye çalışan bir çalışma eskiden beri yayınlanıyor. Bu endeksle Türkiye ileri gitmemiş, yerinde saymış.

Değerli milletvekilleri, 2009 yılı bütçesinin saydığım sorunlara çözüm getirebilecek bir bütçe olmadığını düşünüyorum. Rakamlar bunu göstermektedir. Hükûmetin IMF’yle yürütmüş olduğu çalışma da IMF’nin geleneksel yaklaşımını yansıtacaktır. Ne dünyadaki krizi görebilen ne de Türkiye ekonomisinin sorunlarını görebilen bir anlayış o programda yoktur. O programın ilk işaretlerini evvelsi gün burada gördük. O nedenle, bu bütçenin çözüm getirmeyen bir bütçe olduğunu söylüyorum.

Sözlerimi burada bitirirken bu bütçeye “Hayır” oyu vereceğimizi, ret oyu vereceğimizi ifade ediyor ve hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Hamzaçebi.

Sayın milletvekilleri, söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubunda.

İlk söz Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır’ın.

Buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

Sayın Şandır, süreniz otuz dakikadır.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. Bütçemizin ülkemize, milletimize hayırlı sonuçlar getirmesini temenni ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, öncelikle yaptığımız işi bir birlikte tanımlayalım. Bütçe görüşmeleri, aslında bir genel görüşmedir. Bu görüşmede üç şeyi birlikte yapıyoruz:

Biri, 2007 yılı bütçe uygulamalarını, Hükûmetin uygulamalarını, hesaplarını gözden geçiriyoruz, bir anlamda Hükûmet için ibra niteliği taşıyan bir oylama yapıyoruz. Bunun bir ayrı gündemle yapılmasını, bütçe görüşmelerinin en önemli unsuru olduğunu daha önce de ifade ettik, başka arkadaşlarımız da ifade ettiler ama maalesef yine birlikte görüşülüyor. İç Tüzük’te bu yönde bir değişiklik yapılması talebimiz maalesef şu güne kadar neticelendirilmedi, böylelikle kesin hesap çok sıradan bir görüşmeye dönüştürüldü.

İkinci yaptığımız iş, 2008 yılı bütçe uygulamalarını, Hükûmetin yapacağı işleri burada tartışacağız.

Bir diğer husus da 2009 yılı için öngörülerimizi, hedeflerimizi, önceliklerimizi ve politikaları tartışacağız, Hükûmetin bu konularda getirdiklerini tartışacağız.

Ayrıca, değerli milletvekilleri, bütçe metinleri bir siyaset belgesidir, bütçe görüşmeleri ülke siyasetinin de tartışıldığı çok değerli bir imkândır, fırsattır. Burada, her siyasi parti, ülke ve millet için gelecek öngörülerini, tehdit algılamalarını, yatırım önceliklerini, siyasetlerini, programlarını bu sebeple, bu vesileyle ifade ederler ve bir anlamda da milletimizin önüne iktidar alternatiflerini koymak imkânına sahip olurlar. Aslında, bütçe görüşmeleri, birlikte, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte dün, bugün, yarın tartışmasıdır; ülkemizin ve milletimizin hem dününü sorguluyoruz hem bugününün tespitini yapıyoruz hem de geleceği tartışıyoruz, bunu da birlikte yapıyoruz. Bu anlamda, bütçe görüşmeleri çok değerli bir imkândır. Bütçe görüşmeleri, iktidar için hesabını verebileceği bir fırsattır, öyle görülmesi lazım. Ayrıca, muhalefet için de bütçe görüşmeleri hesap sorma imkânı olmalıdır, böyle değerlendirilmelidir.

Değerli milletvekilleri, bu sebeple, bütçe görüşmeleri, bana göre her milletvekili için ve her siyasi parti için bir asıl görevdir, bir asil görevdir. Bu görev yapılırken hak ve sorumluluk bağlamında burada görüşlerimizi ifade etmemiz lazım. Bu sorumluluğumuz, Anayasa metninde yer alan ve bu kürsüde milletin önünde yaptığımız yeminimizde ortaya koyduğumuz taahhütlerin idrakinde olmaktır, sorumluluğumuz bu. Bu taahhütler, bizim burada milletin vekili olmamızı temin eden taahhütlerdir. Dolayısıyla, bütçe görüşmelerinde maalesef üzücü birtakım sözler söylenmiş, birtakım davranışlar ortaya konulmuştur. Bu yeminin sorumluluğunu tekrar hatırlatmayı gerekli görmekteyim.

Bütçe görüşmelerinde hak ve sorumluluklarımızdan hakkımızsa bütçe hakkı kapsamında algılanmalıdır. Bütçeler bir bütünlük içerisinde millete ait olan kaynakların nasıl kullanılacağını, hangi önceliklere ve politikalara göre dağıtılacağını belirleyen metinlerdir ve görüşmelerdir. Dolayısıyla, milletimizin kendi kaynaklarının nasıl kullanıldığını öğrenebilme imkânı hakkıdır. Bu hak, milletvekilleri eliyle kullanılıyor. Dolayısıyla buradaki görüşmeler, bir anlamda, hukuktan kaynaklanan bir hakkımız da olmak durumundadır. Bütçe hakkı, bir hukuk alanıdır, toplumun vazgeçilmez ve tartışılmaz en temel hakkıdır ve bütçe hakkı aslında demokratik toplum yapısının gelişmişliğinin ve hukuk devleti olmanın da çok önemli bir göstergesidir.

Şimdi, bu kapsamda sorgulama yapmak lazım. Bu kapsamda bütçeyi tartışabildik mi değerli milletvekilleri? Bir müzakere yapabildik mi? Şu anda yapabiliyor muyuz? Basın bile ilgi göstermiyor maalesef. Dolayısıyla bir şekil şartını yerine getirmeye dönüştürdüğümüz bütçe görüşmelerinin yeterince tartışılmamasının bana göre sorumlusu, sorumluluğu AKP İktidarında ve AKP Meclis Grubundadır. Bütçe görüşmelerini, maalesef, geçmişi suçlamakla geçirdiniz. Ne günün sorunlarının çözümlerinin ne gelecekle ilgili endişelerin tartışılmasına imkân vermediniz. Sürekli geçmişi suçlayarak bugünü anlatmaya, bugünü geçiştirmeye çalıştınız. Dolayısıyla değerli milletvekilleri, bütçe görüşmelerine bir kapsam ve anlam kazandırabilmek açısından ben bugün burada biraz farklı bir konuşma yapmayı düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, sizleri zaman ve mekân bütünlüğünde birlikte düşünmeye davet ediyorum. Konuşmayı çok başaramıyoruz ama gelin, düşünmeyi başarmaya çalışalım.

Ayrıca, Sayın Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in “Gelin, birlikte bir vicdan muhasebesi yapalım.” davetini de özellikle AKP Hükûmetine ve iktidar partisi grubu milletvekillerine hatırlatıyorum. Gelin, burada, gerçekten bir vicdan muhasebesi yapalım. Ancak şunu ifade ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bu ülkeye, bu millete bir gram emeği geçen herkese Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak şükranlarımızı sunuyoruz. Bundan sonra söyleyeceklerim hiçbir şeklide hiçbir şey yapılamadığını ifade etmek anlamı taşımaz.

Değerli milletvekilleri, yeni bir yüzyılın hatta yeni bir binyılın başındayız. Zaman, küreselleşme olgusunun kuşatmasında yeni bir hukuk ve siyaset anlayışıyla dünya düzeninin yeniden şekillendiği bir zaman dilimindeyiz. Her yeni yüzyılın başında bu böyle olmuştur çünkü. Mekân ise Türkiye ve Türk coğrafyasının jeopolitiği dünya tarihinin en değerli ve önemli bir konumuna yükselmiştir. Artık bu coğrafyayı kontrol edemeyen küresel güçler kendilerini kendi evlerinde güvende veya küresel güç hissetmiyorlar.

Şimdi, gerçekten yeni yüzyılın ilk çeyreğinde dünya yeniden düzenleniyor. Tarihin sonunun geldiğini ve artık medeniyetler çatışması yaşanacağını düşünen küresel güçler bölgelerimizde küresel projeler uygulamaya çalışıyorlar. Bugün, komşularımızda yaşanan yangının yarın bize gelmeyeceğini kim söyleyebilir? Bu ihtimale karşı devletimizin, Hükûmetin, özellikle de bu bütçe tasarısıyla önümüze getirdiği bir tedbir, bir öngörü var mıdır? Eğer bir vicdan muhasebesi yapılacaksa bu soruya samimiyetle ve dürüstçe cevap bulmamız gerekir. Siz karar vericiler, Türk milleti adına nasıl bir gelecek öngörüsünde bulunuyorsunuz? Bu bütçe tasarısıyla bu öngörünüzü ortaya koyabildiniz mi, milletimize ifade edebildiniz mi, tartışabildiniz mi? Küreselleşme olgusunu güce ve hukuka dönüştürenlere karşı tedbir olarak neyi öneriyorsunuz? Dünyanın yeniden tanzim edildiği bu süreçte Türkiye paylaşılan, parçalanan bir ülke mi olacak yoksa gerçekten paylaşılamayan, gıpta edilen, lider bir ülke mi olacak; buna öngörünüz nedir, kararınız nedir?

Bir başka şey: Bir siyaset belgesi olması gereken bu bütçe metninde ortaya koyduğunuz bir siyaset felsefesi var mıdır? Bize göre maalesef AKP Hükûmetinin böyle bir anlayışı da yok bu bütçe tasarısında, böyle bir öngörüsü de bulunmamaktadır. Varsa da bunu tartışmaya ne siz yanaştınız ne bu Genel Kurulda buna imkân verdiniz.

Değerli milletvekilleri, aslında AKP’nin genel politikasında da böyle bir vizyonu bulunmamaktadır. Bu sonuca nereden varıyorum? Şu: Buraya çıkan her bakanınız, her konuşmacınız, hatta Sayın Başbakan, sürekli olarak bugünü dünle mukayese ederek ortaya koyuyor. Eğer sizin gelecekle ilgili bir vizyonunuz, bir ülkünüz, bir hedefiniz olsa kendinizi düne göre endekslemez, geleceğe göre sorgularsınız. Ortaya koyduğunuz hedeflere veya zamanın, mekânın getirdiği sonuçlara göre neyi başardığınızı, neyi başaramadığınızı sorgular, muhalefetin veya toplum dinamiklerinin bu noktadaki katkısını talep edersiniz. Hâlbuki öyle değil? Siz sürekli olarak dünle boğuşmaktasınız. Aslında bunu dürüstçe de yapmıyorsunuz, doğru da yapmıyorsunuz. Birtakım rakamlara takla atarak iktidar olmak iddiasındasınız. Bu, ülkemize bir şey kazandırmıyor, milletimize umut vermiyor. Bu halk sizi bunun için iktidar yapmadı. Bağışlayın, Nasrettin Hoca’nın metodu bu. Direksiyona ters oturarak bu aracı ileriye götüremezsiniz. İşte yine bir duvara toslamanın eşiğinde bulunuyorsunuz.

Kaldı ki suçladığınız, kendinize referans gösterdiğiniz, bugün övünmek için gerekçe gösterdiğiniz 2002’yi de doğru değerlendirmiyorsunuz. Bana göre dürüstçe de değerlendirmiyorsunuz. Türkiye bugün eğer 2002’yi arar duruma geldiyse, bu soruyu, bu sorgulamayı kendinizin doğrudan yapması gerekir. Teslim aldığınız Türkiye’de yani 2002 Kasımında enflasyon düşüyordu, faizler düşüyordu. Yükselen bir büyüme yakalanmıştı, Dış ticaret açığı, cari açık problem değildi. Yapısal birçok düzenleme yapılmıştı. Para piyasası düzenlenmiş, bankalar güçlendirilmiş, Merkez Bankası ve kamu bankaları özerkleştirilmişti; üç yıllık bir program yapılmış, bir istikrar ve güven ortamı yaratılmıştı; etnik, bölücü terör artık kan akıtamaz duruma getirilmişti, mağlup edilmişti; yurt içinden ve yurt dışından çok önemli avantaj ve imkânlar yakalanmıştı. Teslim aldığınız Türkiye, böyle bir Türkiye’ydi. Hâlbuki, 1999 Nisanında 57’nci Cumhuriyet Hükûmetinin teslim aldığı Türkiye'nin bütçesi bile yoktu. Yılların getirdiği sorunların krize dönüştüğü bir Türkiye’yi 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti teslim aldı.

Yaşanan depremi hiç göz ardı edemezsiniz. Yaklaşık 20 bin insanımızın canına mal olan, Türkiye'nin sanayisinin, ticaretinin, altyapısının büyük kısmının harap olduğu bir deprem yaşanmıştı.

Yaşanan 2001 krizi, küresel bir projeydi. Türkiye’yi yönetecek, kendilerinin projelerine taşeronluk yapacak, iş birlikçi bir hükûmete ihtiyaçları vardı. 2001 krizi, böyle bir krizdi. Ama 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti, hiçbir komplekse girmeden, yapılması gereken ne varsa anında yaptı ve kısa sürede atlatıldı. 2002 yılında, Türkiye yeniden büyüme trendine girdi. Bizim size bıraktığımız Türkiye’de büyüme yüzde 6’nın üzerine çıkmıştı.

Dolayısıyla, değerli milletvekilleri, değerli AKP milletvekilleri, kısacası, siz her şeyi hazır buldunuz. Bunun şükrünü, bunun teşekkürünü ifade etmeden, 2002’deki rakamlara takılı kalarak bugünü anlatmanız ve 2002’yi suçlamaya kalkmanız, bence, gerçekten sizin gelecekle ilgili bir vizyonunuzun, bir öngörünüzün, böyle bir iddianızın olmadığının en canlı ifadesidir. Ortaya koyduğunuz her hedefte yanılıyorsunuz, bir yıl içinde hemen her hedefi birkaç defa revize etmek durumunda kalıyorsunuz. Artık dikiş tutmaz yamalı bohça hâline geldiniz, Türkiye’yi taşıyamıyorsunuz.

Sayın AKP milletvekilleri, inanınız Türkiye’yi taşıyamıyorsunuz, inanınız ki Türkiye de sizi taşıyamaz bir noktaya geldi. Çünkü, sizin yönettiğiniz Türkiye her geçen gün zarara batmaktadır, daha kötüye gitmektedir. İstesiniz de bu kötüye gidişi de durduramıyorsunuz.

Şu iki üç gündür yaşadığımız hadiseyi, birlikte yaşadığımız hadiseyi görüyorsunuz. Sayın Maliye Bakanının “Titizlikle hazırladık.” deyip övünerek burada sunduğu bütçeyi daha buradan çıkmadan değiştirmek durumunda kaldınız. Hem de yaptığınız değişiklik, dışarıya ödediğiniz faizleri azaltmak değil, bu ülkenin üretim gücüne vermek mecburiyetinde olduğunuz destekleri kısmak şeklinde oldu. Kimin talebiyle oldu? IMF’nin talebiyle oldu. Türkiye'yi iyi yönettiğinizi söyleyemezsiniz. Türkiye'yi sizin kendinizin yönettiğini, Türk milletinin dinamiklerine dayalı yönettiğinizi  söyleyemezsiniz. Canlı örneği, yaşadığımız örnek.

Değerli milletvekilleri, bir vicdan muhasebesi yapmaksa ve bunda samimiyseniz size bir şey hatırlatmak istiyorum: 2002 yılında, halkımız, milletimiz -sebebi kendine ait olmak kaydıyla, onu sorgulamıyorum- size, gerçekten beklemediğiniz oranda oy verdi, sizi tek başına iktidara taşıdı. Yetmedi, bir dönem daha, daha fazla oy vererek iktidara taşıdı. Sizden ne istedi bu millet? Yani, bu milletin önüne koyduğunuz hangi proje vardı dünden farklı? Sizden istediği şey şu: Yeni bir yüzyılın başında -milletimizin sağduyusu, inanınız ki çok daha ileri bir noktada- Türkiye'yi yıllardır, on yıllardır devam eden, kronikleşmiş sorunlarından arındırarak, bu gelişmekte olan ülke zincirlerinden kurtararak gelişmiş bir ülke konumuna getiresiniz diye size bu oyu, bu desteği verdi; bir umutla verdi. Hak etmediğiniz bir desteği, maalesef hazmedemediniz. Netice: Bugün gelinen nokta, yine kriz konuşulmaktadır; gelinen nokta, yine IMF’nin kapısıdır. Bu millet sizi bunun için iktidar yapmadı.

Bir vicdan muhasebesi yapmaksa meselemiz, Sayın Bakan, İktidarınız altı yılını doldurdu. Bugün, ülkemizde dün de yaşanan sorunların hangisinde kalıcı bir çözüm ürettiniz? 2002’de var olup da bugün olmayan bir sorunumuz var mı? Altı yıllık İktidarınızda insanımızın hayatında ne değişti?

Şimdi, biraz önce Sayın CHP Sözcüsünün de ifade ettiği gibi, dünya arenasında, milletler arasında ülkelerin durumu insani gelişmişlik seviyesiyle ölçülür. Daha yeni açıkladı 2007-2008 Raporu’nu UNDP, 177 ülke arasında Türkiye 84’üncü sırada. “Büyüdük, geliştik, uçtuk.” diyorsunuz, nutuk atıyorsunuz. Kaç sıra atlatmışsınız Türkiye’ye? Bir sıra. Bu mudur başarınız? Eğer bir vicdan muhasebesi yapmaksa, bunu gelip burada itiraf etmeniz lazım.

Türkiye’ye çağ atlatamadınız. Türkiye’nin sorunlarını çözmekte dünden farklı bir başarı ortaya koyamadınız. Türkiye, insani gelişmişlik endeksinde Ermenistan’dan daha geride, Kazakistan’dan daha geride. Yunanistan 24’üncü sırada, Türkiye 84’üncü sırada. Polonya’dan daha gerideyiz. Bu mudur başarınız? İyiden yana, güzelden yana ne değişti değerli milletvekilleri? Aş mı arttı, iş mi arttı? İşsizliği önleyebildiniz mi?

Hani bu gelişen, büyüyen ihracat, 120 milyar dolarlara ulaşan ihracatın yarattırdığı istihdam nerede? Bu çocuklarımıza kim iş bulacak? “Çözümsüzlük çözüm değildir.” Dediniz. Türkiye’nin hangi sorununu çözdünüz? Kıbrıs sorunu, Güneydoğu sorunu, Ege sorunu, Ermeni soykırım yalanları bitti mi? Enerji sorununa kalıcı bir çözüm üretebildiniz mi Allah aşkına? Yerli kaynaklara dönebildiniz mi, yoksa dışa bağımlılığınız daha mı arttı, daha mı azaldı? Gelir dağılımı adaletsizliğini bitirebildiniz mi? Sosyal güvenlik sorunu bir kara delik olmaktan çıkarıldı mı? Emeklilerimizin durumu ne durumda? Anadolu’da maalesef tarlalar ekilmez oldu. Çiftçi, çiftçilikten vazgeçmeye başladı. Büyük büyük marketlerin açılmasını desteklediniz, esnaflar dükkânlarını kapatıyor. Artık tüketmiyor Türkiye. Maliye Bakanınız bütçe sunumunda 150 milyar dolarlık yıllık ara malı ithalatı olduğunu ifade etti. Eskiden bu ara mallarının büyük kısmını Türkiye üretirdi, Türk KOBİ’leri üretirdi. Şimdi ihracatımızın içindeki ara malı miktarı yüzde 60’ın üzerine çıktı. Dolayısıyla Türkiye’yi üretimden uzaklaştırdınız, artık Türkiye üretmiyor. Türkiye yabancının malını, yabancının parasıyla yüksek faizlerle temin edilen borçlarla tüketen bir ülke durumuna geldi. Türkiye’yi bu noktaya getirdiniz.

Asayiş, güvenlik sorunları azaldı mı arkadaşlar? Övündüğünüz duble yollarda bayram tatilinde kaç vatandaşımız hayatını kaybetti? Günde kaç cinayet işleniyor? On yedi aylık kız çocuğunun ırzına sizin döneminizde geçildi.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Olacak iş mi bu? Çok ayıp bir şey!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Yalan mı, yanlış mı?

NURETTİN AKMAN (Çankırı) – Ayıp denen bir şey var.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Mehmet Bey, hakikaten yazıklar olsun!

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Çok ağır bir şey! Türkiye’de yaşanan her şeyden biz mi sorumluyuz? Çok ayıp, çok çirkin bir şey!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – “Çok ağır” diyorsunuz, doğrudur.

BAŞKAN – Sayın Şandır, bunun bütçeyle ne alakası var Sayın Şandır?

NURETTİN AKMAN (Çankırı) - Hiç yakışmadı, gerçekten yakışmadı.

BAŞKAN – Değerli arkadaşlar, lütfen…

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Üzüntülerimi ifade ediyorum.

Şimdi size bir soru daha soruyorum: Bir vicdan muhasebesiyse yapmak, mesele buysa ve buna ihtiyacı Sayın Başbakan Yardımcınız ifade ediyorsa bu ülkedeki her meseleden sorumlu olmanızı kendinizin kabul etmesi lazım. Bunu ifade etmek bize keyif vermiyor. Hani söz vermiştiniz, yasaklar bitecekti, baş örtüsü meselesini çözecektiniz, çözdünüz mü? Hani?

MEHMET NİL HIDIR (Muğla) – O konuda da söyleyecek sözünüz varsa, pes!

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü dünden daha iyi durumda mı? Kızmanıza gerek yok. Tekrar ediyorum: Bir vicdan muhasebesi yapmaksa mesele, bunların cevabı bu milletin önünde, huzurunda verilmeli.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – 1999-2000 arasının kaydını tuttunuz mu?

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Siz 1999’da kaldınız. Bu millet sizi 1999 için getirmedi iktidara, Türkiye’yi çağ atlatasınız diye getirdi, bu sorunlar yaşanmasın diye iktidara getirdi.

Yoksulluk, devri İktidarınızda azaldı mı? Kaç aileye kömür dağıtıyorsunuz? Kaç aileye yeşil… Övündüğünüz… Azaldı mı yoksulluk?

Yolsuzluk bitirilecekti; ta genel başkan yardımcılarınıza kadar ulaşmadı mı bu yolsuzluk iddiaları ve ithamları?

Sıfır terörle teslim aldığınız ülkede, altı yıllık İktidarınızda kaç şehit verdik?

Eğer -tekrar ediyorum- vicdan muhasebesi yapılacaksa, bunlar dürüstçe ifade edilmelidir.

Değerli milletvekilleri, ben -hakaret etmek niyeti falan yok ama- bir tespit olarak söylüyorum: Milleti hayal kırıklığına uğrattınız, milletin zamanını çaldınız; çok stratejik bir dönemde, bir çağın ilk çeyreğinde bu ülkenin on yılını boşa harcadınız, bunu söylemeye çalışıyorum.

Öncelikle korktunuz. Milletin verdiği, size verdiği desteğin idrakinde dik duramadınız. Birçok konuda iddialı laflar ettiniz, sonra geri adım attınız, hem içeride hem dışarıda. Hani sonuna kadar gidecektiniz? Hani IMF’ye bu milletin gırtlağını sıktırmayacaktınız?

İkincisi: Millî olamadınız. Kararların tamamını başkaları verdi. Avrupa Birliğine göre, IMF’ye göre, Dünya Bankasına göre karar verdiniz. Bu sorun Türkiye'nin temel sorunu. Türkiye, çok uzun zamandan bu yana, kendi kararını kendi veremez, verdiği kararın arkasında duramaz bir noktaya gelmiştir.

BAŞKAN – Sayın Şandır, beş dakikanız kaldı.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) - Ama milletin verdiği bu tek başına iktidarıyla siz bunu çözmek mecburiyetindeydiniz, çözemediniz. Türkiye’yi soydurdunuz arkadaşlar. Bu düşük kur, yüksek faiz, borsa üçgeninde Türkiye gerçekten tüm kaynaklarıyla soyuldu. Ne kadar faiz ödediniz İktidarınız döneminde Sayın Hazineden sorumlu Bakan? 250 milyar doların üzerinde. Çiftçiye verdiğiniz 5 katrilyonla övünüyorsunuz. Faize ödediğiniz parayı niye söylemiyorsunuz?

Değerli milletvekilleri, bir sonuç olarak söylemek gerekirse, yeni bir yüzyılın ilk çeyreğinde küresel güçlerin kontrol altında tutmak istedikleri bu coğrafyada Türk ve Müslüman kimliğimizle egemen ve bağımsız yaşamak istiyorsak, birliğimizi koruyarak yaşamak istiyorsak, bu politikalarla çağı yakalayabilmemizin mümkün olmadığı netleşmiş, ortaya çıkmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, kendinizi yeniden gözden geçirmeniz lazım.

Bir başka şey daha söylemek istiyorum: Türkiye kötü yönetiliyor ama Türkiye çok kötü de tehditler altında bir uçuruma doğru sürükleniyor. Bir iki tespit ifade edeyim: Bakın, öncelikle uyguladığınız politikalarla Türkiye’yi hem üretimden uzaklaştırdınız hem borç batağına batırdınız. Türkiye’de bugün, hem devlet borçlu hem kamu sektörü borçlu, özel sektör borçlu hem de vatandaş borçlu. Üretimden de uzaklaştık. Bu borcu nereden çevireceğiz? Değerli milletvekilleri, bugün, eğer Türkiye'miz yeniden bir Duyun-u Umumiye sürecine girdi, böyle bir sonucun tehlikeleri konuşulur noktadaysa, içinizde tarihi bilenler vardır, geriye dönün, 1839 Balta Limanı Antlaşmasından 1854’teki ilk ikrazdan ve Duyun-u Umumiyeden sonra devletin yıkılması sürecine kadar ulaşan o süreci tekrar bir sorgulayın. Bunun için, gerçekten tehlikeli bir noktaya doğru ülkeyi sürüklüyorsunuz. Özelleştirmenin yabancılaştırmaya döndüğünü bile anlamadınız. Özelleştirme diye, doğrudan yabancı yatırım diye Türkiye’ye gelen yatırım   -şimdi, burada bilenler vicdanlarına sorsunlar- Türkiye'nin üretim gücüne mi yatırım yaptılar, yoksa tüketim gücüne mi yatırım yaptılar? Lütfen bunu bir sorgulayın. Sizin eski Genel Başkan Yardımcınız, Başbakan Yardımcınız Abdüllatif Şener’in bu yöndeki uyarısı ta 2003 yıllarında, 2004 yıllarında yapılmıştı. Yabancı sermaye dediğiniz eğer Türkiye'nin üretim gücünü artıran, ihracat gücünü artıran bir imkân olsaydı, ülkeler böyle kalkınmıştı ama Türkiye'nin tüketim potansiyelini pazarladınız.

Türkiye’de bir kimlik sorunu oluşturdunuz arkadaşlar, çok tehlikeli buluyoruz. Türkiye’de alt kimlik, üst kimlik diyerek maalesef 2005 Ağustosunda, “Kürt kimliğini tanıyorum, bu kimliğin sorunlarını demokrasi içerisinde çözeceğim.” demenizin geldiği sonucu bugün hep beraber görüyoruz. Bugün “Sayın Devlet Bahçeli’nin endişelerine katılıyorum.” diyerek “Tek devlet, tek millet.” demek meseleyi halletmiyor. İşte bu kürsüde Kürt coğrafyasından bahsediliyor.

Değerli milletvekilleri, ekonomik çok sıkıntımız olabilir ama bu millet birliğini kaybederse, komşusundan emin olamazsa gecenin hangi saatinde camına taş atılacağı gibi bir korkuyla uyuyamaz. Ülkeyi bu noktaya doğru sürüklüyorsunuz, tedbir almıyorsunuz en azından. Politikalarınız, söylemleriniz maalesef böyle bir sonucu getirdi. Bunlar hep üzüntülerim.

Bir başka şey daha dikkatimi çekiyor: Kimliğimizle birlikte geçmişimizi de tartışmaya açtınız. Bu “Ermeni soykırımından özür diliyorum.” diyenler cesareti kimden alıyor? Türk Ceza Kanunu’nun 76’ncı, 77’nci maddesinde soykırım suçunu niye tanımladınız, cezasını niye zaman aşımının dışına taşırdınız? Neydi mesele? Acaba bir sürece katkı mı vermek, iç hukuk zeminini mi hazırlamak gibi bir dayatma içerisinde kaldınız, Avrupa Birliği dayatması?

Vakıflar Yasası’nı niye çıkardınız? Bu toprakların eski sahipleri olduğunu iddia edenlerin bugün bir mülkiyet iddiasını, bir hukuk iddiasını ortaya koyacakları bir zemini hazırlamaya niye mecbur kaldınız? Kanlarımızla, atalarımızın kanlarıyla vatanlaştırdığımız…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şandır, bitirin lütfen.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – …bu toprakları birileri tekrar elimizden almak için her türlü gayreti gösterirken, bu millet adına tedbir alması gereken AKP Hükûmetinin söylemleri ve politikaları, maalesef bugün bu ülkede kendi tarihine, kendi milletine söven, hakaret eden bir sonucu geliştirdi.

Biz endişelerimizi her zeminde ifade ediyoruz. Endişemiz, milletimizin, ülkemizin geleceği için. Siyaset bir suçlama değil, bir sorumluluk alanıdır. Millete karşı duyduğumuz sorumluluğun gereği bunları ifade ediyoruz. Bir umuda kapıldık. Sayın Başbakan, “Sayın Bahçeli’nin endişelerine katılıyorum.” dedi. Tedbirlerini bu bütçede görmedik. Sayın Başbakan Yardımcısı, “Gelin bir vicdan muhasebesi yapalım.” dedi ama maalesef o söyledi orada kaldı. Burada sürekli geçmişi suçlayarak, gelecekle ilgili yapamadıklarınızın muhasebesini yapmaktan ısrarla kaçındınız. Dolayısıyla biz artık sizin için yolun sonunun görüldüğünü, geldiğini düşünüyoruz. Artık Türkiye’ye zarar veriyorsunuz. Türkiye yeni bir yüzyılın çeyreğinde bu küreselleşme olgusu ve kuşatması altında millî ve milliyetçi bir siyaset tarafından yönetilmelidir. Türkiye, bize göre Milliyetçi Hareket Partisi tarafından yönetilmelidir. (MHP sıralarından alkışlar)

Bütçemizin, bütün bu olumsuzluklarına, çapsızlıklarına rağmen, ülkemize ve milletimize hayırlı sonuçlar getirmesini Milliyetçi Hareket Partisi olarak temenni ediyoruz, diliyoruz ve tüm ülkemize ve milletimize yeni yılda esenlikler dileyerek sizlere saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şandır.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural.

Sayın Vural buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz otuz dakikadır.

MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinize şahsım ve grubumuz adına saygılarımı sunuyorum. Bu vesileyle, İstiklal Marşı’mızın şairi Mehmet Âkif Ersoy’u, 72’nci ölüm yıl dönümünde rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

Bugünkü bütçede Hükûmetin kullandığı varlıklar, kapasite, potansiyel, aslında bundan önceki dönemlerde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan bütçeler sonucunda oluşmuştur. Bu bütçe yoktan var edilmemiştir. Elbette bütçelere eleştirilerimiz olmuştur, olacaktır ancak ülkeye hizmet etmiş, katkı sağlamış olanlara da teşekkür etmemiz gerekiyor.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak eleştirilerimizi dile getirirken daha güler yüzlü vatandaşların beraber ve birlikte yaşadığı bir Türkiye, daha mutlu bir toplum vizyonundan hareket ediyoruz. Bizler, muhalefet olarak elbette verilen görev çerçevesinde sorgulamamızı yapacağız, Hükûmet de çoğunluk partisi de yaptıklarını anlatacaktır. Yaptığımız sorgulamanın hepsi aslında çözüm yollarını da içermektedir. Bu konuşmamın da maalesef bütçenin ilk günkü konuşmalarında ortaya konan görsellikten uzak bir konuşma olacağını da ayrıca ifade etmem gerekiyor.

Sayın milletvekilleri, bütçe görüşmelerinde Hükûmete yönelik eleştirilerimize AKP sözcülerinin ve Hükûmetin iki klasik cevabı olmuştur. Birinci cevap, krizlere atıf yapıp bugünü gözlerden kaçırmak. Buna verilecek en güzel cevap, daha önceki bütçe görüşmelerinde söylediklerimize karşılık AKP sözcüsünün anlattığı Temel fıkrası olacaktır: Temel, arabasıyla kalabalık bir kavşakta durmadan dönüp dururken trafik polisi fark eder ve Temel’i durdurup sorar: “Niye durmadan dönüp duruyorsun?” Temel de cevap verir: “Sinyal takıldı da.”

İkinci cevap ise “Sorunları anlatıyorlar, eleştiriyorlar ama çözüm yolu önermiyorlar.” şeklinde olmuştur. Aslında bu mantık, sorunların varlığını ve eleştirilerin haklılığını zımnen kabul etmektedir. O zaman da şu soruyu yöneltmek gerekmez mi: Neden milletimizin sıkıntılarını siz dile getirmiyorsunuz? Haksızlık varsa susmak bir çözüm müdür?

Bu sıkıntıları dile getirmemekten AKP sözcülerinin de rahatsız olduklarını düşünüyorum. Mutlaka kalplerinden geçiriyorlar. Kalplere de mühür vurulacak değil ya! Gözler varsa görmeli, kulaklar varsa duymalı, dil varsa söylemeli.

Aslında AKP Hükûmeti ve sözcüleri bu ifadeleriyle güya milletimize “Muhalefet çözüm yolu önermiyor, dolayısıyla bizden başka alternatif yok.” demeye getiriyorlar. Allah’a şükür demokratik bir ülkede yaşıyorsak, bu ülkenin hür vatandaşı isek, kula kul değil isek, Allah’tan ve ölümden başka her şeyin alternatifi ve her sorunun çözümü vardır. Çözecek iradeyi de belirleyecek olan elbette millet iradesidir. Türk milleti kimseye ve AKP’ye mecbur ve mahkûm değildir.

Sayın milletvekilleri, kırk yıllık geçmişe sahip bir siyasi parti olarak Milliyetçi Hareket Partisi, geçmişini inkâr etmeden geleceğe yönelik dersler çıkararak hep sahip olduğumuz siyasi kimlikte başkalaşmadan gelişmiş bir siyasi parti olarak milletimizin huzurunda olduk. Maske takmadık. “Parti menfaati için papaz elbisesi bile giyeriz.” demedik. Amerika Birleşik Devletlerine gidip “Sifonu çekmeyin, bizi kullanın.” demedik. AB kapılarına gidip siyasi merhamet dilenciliğine soyunmadık. Biz göründüğümüz gibi olduk, olduğumuz gibi göründük.

Eleştirirken siyasal bakış açımızı ve duruşumuzu ifade ediyoruz. Görüşlerimizi ortaya koyarken Milliyetçi Hareket Partisini muhatap almayanların sonra Sayın Genel Başkanımızın duruşuna ve görüşüne katılmalarını da ilahî takdirin bir tecellisi olarak görüyorum. Umarım, bugün burada ortaya koyduğumuz görüşlerden de gereken hisseler çıkarılır.

Bugün Türkiye’yi kendi ifadeleriyle “muhafazakâr demokrat” denilen bir siyasal anlayış yönetmektedir. Bu bakımdan, bu siyasal anlayışın eylemlerini ortaya koymak, onları anlamak için daha doğru olacaktır. Bütün siyasal söylemlerde en önemli vurgu etnik kimlikleri olmaktadır. Milletimiz bazen 26, bazen 36 gibi sayılarla tadat edilmekte, sayısını tamamlayamadıklarında ise etnik kimliklerin bir kısmını da vesaire kategorisine sokmaktadır. Millî kimlik ve millî kültür yerine etnik kimlik ve etnik kültüre verilen siyasal işlevin, esas itibarıyla köken ve soy arayışlarına yol açtığı açıktır.

Etnik kökenlere göre siyasal duruşları tanımlamak veya sorunları etnik kökenler çerçevesinde sorgulamak, ırkçı bir yaklaşım olarak, vatandaşımızın algıladığı muhafazakârlıkla ne ölçüde bağdaşmaktadır?

Bu kimlik politikasına bazen “Türkiyelilik” bazen de “Anayasal vatandaşlık” gibi çerçeveler bulma gayreti, millî kimlik ve millî kültürü inkâr politikasının bir tezahürüdür. Türkiye, milletimizin sadece bir adresi değildir. Unutmayalım ki bu milleti birbirine bağlayan değerleri vardır; tarihi vardır, muhtaciyeti vardır, mecburiyeti vardır, ezgisi vardır, sezgisi vardır, inancı vardır. Türk milleti bu coğrafyayı böyle vatan yapmıştır, böyle millet olarak yaşamıştır. Anayasa’da bunlar yazılmaz ama millet bunları yaşayarak, yaşatarak var olmuştur ve var olacaktır.

Bugün toplumun sosyal kontrol mekanizmalarının tamamı sorgulanır hâle gelmiştir. Kimliğimiz, devletimiz, cumhuriyetimizi kuran irade, dinimiz maalesef örselenmeye, aşındırılmaya başlanmıştır. Bütün bunlar yapılırken, acaba muhafaza edilen, örselenmeyen hangi millî ve manevi değerlerimiz kalmıştır sorusunu sorma vaktiniz geçmedi mi?

Baş örtüsü gibi bir inanç değerini siyasi simgeye indirgemek, bu sorunu çözmek yerine bu meyveyi yemeyi hedeflemek nasıl bir muhafazakâr anlayışın tezahürüdür? Milletimizin inanç değerlerini mana ve muhtevadan uzaklaştırarak indirgemek hangi okyanus ötesi projelerin hedefidir? Bu konuda gerilimler oluşturan, açılım, saçılım, katılımlarla tahterevalli siyasetinin mimarları ve aktörlerinin, milletimizin dengesini oluşturan değerlerini marjinalleştirmesinin kime yarayacağı idrak edilmelidir.

Ortak değer ve yargıları buluşma adresi olarak görüp çözümü burada oluşturmak isteyen Milliyetçi Hareket Partisinin aynı aktörler tarafından pusu veya tuzak kurmakla hedef alınmasını tesadüf mü, yoksa kutsal bir ittifak olarak mı değerlendirmek gerekir? Şurası bilinmelidir ki: Milletimizi birbirine bağlayan değerler ekseninde buluşmasını, kaynaşmasını engelleyecek tuzakları bozmak Milliyetçi Hareket Partisinin varlık sebebidir. Tahterevalli siyasetinin aktörleri için, “Ava giden avlanır.” atasözünün doğruluğu bu vesileyle de ortaya konmuştur.

Sayın milletvekilleri, millî ve manevi değerlerimize dayanarak dayanışmacı anlayışımızla ihtiyaç sahiplerine ulaşma yolunda büyük bir medeniyet anlayışına sahibiz. Bunu yapmak için de insanlığa vakıf gibi bir müesseseyi kazandırmış bir milletiz. Muhtaç olana ulaşmak, sıkıntısının çözümünü sağlamak, sosyal devletin yanında milletimiz bizim için önemli bir güç kaynağıdır. Ancak, Almanya’da mahkûmiyetle sonuçlanan bir dava, milletimizin yardım duygularının kişisel ve siyasal amaçlar için istismar edildiğini açıkça ortaya koymuştur. Böyle bir davanın failleriyle girift ilişkiler, bu davaya ve bu eksende yapılan tartışmalara bakış açıları inanç hortumculuğunun boyutlarını ortaya koymuştur. Bu yaklaşımları muhafazakârlığın yansıması olarak milletimiz kabul ediyor mu? Yurt dışında bulunan vatandaşlarımızın birikimlerini manevi değerleri istismar ederek hortumlayanlarla beraber yürüyerek sırça köşklere yerleşenler acaba bu tablodan insanlık namına üzüntü duyuyor mu?

Sayın milletvekilleri, bütçesini görüştüğümüz AKP’nin demokrasiye bakış açısı da söylem ve eylemler arasında kırılganlığı ortaya koymak bakımından ilginç olacaktır.

Muhalefeti muhatap almayanlar, Türkiye’nin sorunlarını muhalefetle beraber milletin önünde değerlendirmekten kaçanlar gerçekten demokrat mıdır?

Demokraside halkın bilgiyi edinme gücü olan medyayı tehdit etmek, işine gelmeyen haberlere tepki gösterip kapatılmasını istemek, medyayı boykot edip yandaş medya oluşturmak nasıl bir demokrat düşüncenin eseridir?

Suçla mücadele için hizmet vermesi gereken yasal dinleme ve takip mekanizmalarının vatandaşların üzerinde yasa dışı tahakküm, bastırma çabaları ile nüfuz imkânı için kullanıldığına dair kuşkular artmıştır. Demokrasi alanını genişletmekten söz eden AKP, oluşturmaya çalıştığı korku diktatörlüğüyle anayasal ve demokratik hakları bile kontrol altına almaya çalışmaktadır. Bugün, demokrasimizin kurumları arasındaki çatışma ve gerilim hangi demokratlığın ölçütüdür? Tahammülsüzlük, çatışmacı siyaset, hesap vermekten kaçınma, gizli anlaşmalar, görüşmeler demokratlığın yansıması olabilir mi? “Bunu ulemaya sordun mu?”, “Ben bu yargı kararını tanımıyorum.”, “Yargı darbesi.” gibi söylemlerle demokrasinin hukuk temellerine nasıl sahip çıkılabilir? Yargı kurumları arasında fitne körükleme yüksek demokrat bir anlayışın tezahürü müdür?

Sayın milletvekilleri, bugün bütçesini müzakere ettiğimiz siyasal düşüncenin söylemleri arasında tutarlılıkları tespit etmek bazen gerçekten çok zor oluyor. Zaman ve mekâna göre söylemler çok çabuk değişiyor, mazeretler uyduruluyor. 22 Kasım 2004’te ekonomik sıkıntıların çözülmemesinin sorumlusu olarak bürokratik ve sivil oligarşiyi bulan odur. Ona göre, toplumun sorununu çözmek kendisine tuzak kurmaktır. İşsiz olan bir gence “Taşı sıkıp suyunu çıkaracaksın.” diye cevap veren odur. Şeker pancarı fiyatından memnun olmayan çiftçiye “Önce şehirli olmak gerekir.” cevabını veren odur. İşsiz üniversiteliye “Kimseye iş sözü vermedim.” diyerek azarlayan odur. Tekelin özelleşmesiyle işsiz kalacaklara “IMF’ye borcunuzu ödeyin, öyle gelin.” diyen odur. İşsizliğe çözüm için adres olarak iş adamlarını gösterip “Her biri 1 kişiyi işe alsa işsizlik sorunu kalmaz.” diyen odur. Bankalara “Neden kredi vermiyorsun?” diyen odur. Ona göre, krizin müsebbipleri “Ekonomik sıkıntı var.” diyenlerdir. Terörün artmasının sebebi ülkemizin gidişatının iyi olmasıdır. Medya eleştiriyorsa hortumları kesildiğindendir. Anayasa değişikliğini gündeme getirip “Benim değil.” diyen odur. Ona göre, küresel likidite genişlerken ülkemize yabancı sermayenin girmesi kendi başarısıdır, bugün küresel likidite daralırken ülkemize sermaye girişinin azalmasının müsebbibi ise küresel krizdir. Ona göre, enerji fiyatları azalınca kendisinden, artınca dolar ve dünyadaki petrol fiyatı artışındandır. Yaşadığımız krizi dünyanın krizi olarak mazur gören odur. Ona göre, kapanan kepenkler, kaybedilen işler, borç artışı, yükselen işsizlik, şok zamlar, ekonomik sıkıntıların hepsi psikolojiktir. Aslında bütün bu ifadeler ülkeyi yöneten birilerinin olmadığını, Türkiye’de sorumlu bir hükûmetin olmadığını göstermiyor mu?

Bütün bu sorumluluklardan kaçan kimdir? O kimdir? Bence bir zihniyettir. O, her şeyi bilendir. O, mağrurdur, bazen de fedakârdır, bazen de mağdurdur ama her zaman mazurdur. O, bulunmaz Hint kumaşıdır. Bence o fikir firarisi veya zeytinyağı politikasıdır.

Sayın milletvekilleri, bugün burada bütçesini müzakere ettiğimiz muhafazakâr, demokrat AKP’nin ekonomik tercihlerinin sorunlarını da değerlendirmek gerekir. Aslında Adalet ve Kalkınma Partisinin yargıya bakış açısı “adalet” kelimesinin anlamını zaten ortaya koymuştur. Adaletin ekonomik anlamda gerçekleri ortaya çıkınca daha iyi anlaşılmaktadır. 2004-2007 döneminde belirlenmiş olan açlık sınırı tüketim değerleri seviyesi 2002 yılı tüketim değerinin gerisindedir. Reel olarak açlık sınırı altındaki insanlar 2002 yılı seviyesindeki gıdayı dahi tüketememişlerdir.

Kamu kesimi tarafından yapılan gıda ve ihtiyaç maddeleri yardımlarının sürekli olarak her yıl artması, milyonlarca kişiye milyonlarca kömür dağıtılması, yeşil kart uygulamasından istifade edenlerin sayısında azalma olmamasına rağmen Türkiye’de aç ve yoksul sayısının azalıyor gösterilmesi, TÜİK’in yoksullukla ilgili bu çalışmalarında elde ettiği sonuçlarla diğer veriler arasında çapraz bir değerlendirme yapmadığını da ortaya koymaktadır.

Kişi başına yapılan harcamalar incelendiğinde en yoksul kesimin harcamalarında 2002’ye göre düşme, en zengin kesimin harcamalarında ise artış olmuştur. Nüfusumuzun yüzde 18,56’sı yoksuldur. Harcama esaslı yoksul sayısı 2002’ye göre 3,6 milyon fazladır.

“Asgari ücreti vergi dışı bırakıyoruz.” diyerek, asgari geçim indirimi getirip ondan sonra da özel indirim tutarı ve vergi iadesini kaldırarak ücretlilerin cebinden 3 katrilyonu aldınız. Şimdi, milletimiz elbette bunları görünce “Bu nasıl bir adalettir?” diye soruyor.

Şimdi de kalkınmanın anlamını bir çıkartmamızda fayda vardır. Bütçe vesilesiyle milletvekillerimizin eleştirilerine geçmişteki krizle cevap vermeye çalışanlar aslında sapla samanı karıştırmaktadır. 1990’ların ekonomik sıkıntılarının bir sonucu olan 2001 krizinin, mali, ekonomik ve siyasi yapıdaki dirençsizlikten kaynaklandığı açıktır. Bu kriz sebeplerine karşı tedbir alınmış, bankacılık sistemi güçlendirilmiş, kurallara ve denetime bağlanmış, kamu fonları kaldırılmış, görev zararları sona erdirilmiştir. Krizin yapısal sorunlarını ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler alınmıştır. Bugün BDDK olmasaydı bankaların durumu ne olacaktı? Doğrudan gelir desteği olmasaydı çiftçilerin durumu ne olacaktı? İşsizlik sigortası olmasaydı işsizlerimize nereden, ne verecektiniz? Bütün bu araçların hepsi aslında sizden önce oluşturulmamış mıydı? Bugün, bankacılık kesiminde sıkıntı olmadığını söyleyenler, herhâlde, daha önceki hükûmetin aldığı bu yapısal tedbirlere en azından teşekkür etmelidirler. Dün yapılanı eleştirenler, bugün mali krize karşı tedbir alan ülkelerin bankacılık sistemine sahip çıkmasına, kaynak aktarmasına acaba ne demektedir? Dün krizden çıkmak için alınmış bunca tedbiri görmezden gelenler, bugün krize karşı hangi tedbirleri aldıklarını sorgulamalıdırlar. Bugünün sorunlarının dünden farklı olduğunu 2008 yılı bütçe görüşmeleri sırasında iletmiştik. Sorunları tadat etmiş, cari işlemler açığından, azalan rekabet gücünden, ithalata bağımlılıktan, küresel sermayenin millî ekonomi üzerinde kabul edilemez etkisinden, istihdam yaratmayan büyümeden, artan işsizlikten ve yoksulluktan bahsetmiştim. Bir yıl önce ekonomik sorunların iç açıcı olmadığını ifade etmiştim.

Sayın milletvekilleri, Sayın Başbakan “Kriz teğet geçecek, Türkiye en az etkilenecek, kriz psikolojik.” demesine rağmen, bugün tablo ortada. 2008 yılının başından beri Türkiye’ye yabancı sermaye girişi azalmaktadır. Büyüme düşme trendine girmiştir. Enflasyonun artma trendine girdiği unutulmuştur. Yüce heyetinizi rakamlara boğmak istemiyorum. Ancak enflasyon hedefi 2-3 kat şaşmıştır. Bakanlar Kurulundaki hesap çarşı pazara uymamıştır.

Gerçek şekilde gelir vergisi mükellef sayımız Ocak 2002’ye göre 2008 Kasım ayında 37 bin, basit usulde gelir vergisi mükellef sayımız 58 bin, toplam gelir vergisi mükellef sayımız 95 bin azalmıştır. Katma değer vergisi tahsilatı kasım ayında ekim ayına göre yüzde 21 oranında azalma göstermiştir.

Açılan şirket sayısında 2007 yılının sonundan beri düşme var,  2008’de ise bir önceki döneme göre eksilme var.

Son bir yıl içerisinde kayıtlı işsiz sayısı yüzde 18 artmıştır. 2008 Ekim ayında işsizlik ödeneğinden faydalanmak için 28.307 kişi başvurmuştur. Eylül ayı itibarıyla 2007 yılında 2,2 milyon olan işsiz sayısı bugün 2,5 milyona çıkmıştır. İş bulma umudu olmayanların sayısı 12 kat artmıştır.

Aralık 2008’de benzinin rafineri çıkış fiyatındaki vergi yüzde 409’dur. Benzin bedavaya alınsa bile, üzerindeki vergi yükünden dolayı 1,9 YTL’nin altında satılması dahi mümkün değildir.

İthalat teşvik edilmiş, düşük kur politikasıyla kendi ayağımıza kurşun sıkılmıştır. Dâhilde işleme rejimiyle ithalat cazibesi artırılmış, ara malın üretimi yerine ithalat tercih edilmiştir. İthalatçılar bu dönemin kaymağını almıştır. İhracat ise karın tokluğuna yapılmıştır, maliyetleri ancak karşılamıştır. İçerideki girdi maliyetlerinin yüksekliği ihracatı da ithalata daha bağımlı hâle getirmiştir. Böylece ihracat sektörü dünya ekonomisinden yeterince faydalanamamıştır. Şu anda ihracat birim değerinde de, miktarında da düşme vardır.

Türkiye 2004’ten bu yana 200 milyar YTL faiz ödemiştir. Aslında dolar olarak borçlanma yapsaydık bu ödeyeceğimiz faiz sadece 20 milyar YTL olacaktı. Bu carry trade’in maliyetini kim ödemiştir? Yüksek kurla ülkeye girenler yüksek faizle paralarını değerlendirdiler, çıkarken de daha düşük kurla, daha fazla kaynağı dışarıya götürdüler.

Vatandaşın hane halkı borç miktarı 4 kat arttı, kredi kartı borcu arttı, vatandaşın geliri ipotek altında kaldı. Ürünlerine para vermeyenler çiftçiyi borçlandırdılar, borcunu ödemek için tarlasını, traktörünü satmak zorunda kaldı. Piyasayı canlandırmayanlar esnafı borçlandırdılar, borcunu ödemek için varlıklarını satmak zorunda kaldı. Enflasyonda yüksek faizle borç vermeyi maharet sandılar, bununla övündüler. Aslında bu politikayla bankacılık kesimini finanse ettiler. Bu tablonun vatandaşları bir borç krizine sürükleyeceğini söyledik, gelecekteki gelirleri bugünden harcattığınızda ekonomik durgunluğun olacağını söyledik, tedbirleri sıraladık ancak deve kuşu psikolojisiyle görmezlikten gelindi. İşte bu tablo şunu ortaya koyuyor ki adalet adalet değil, kalkınma kalkınma değil. O zaman acaba “ak” ne anlama gelmektedir, Bunun cevabını sizlerin takdirine bırakıyorum.

Sayın Başbakan “İddia ediyorum, krizden en az etkilenen ülke biz olacağız.” demişti. Aslında tablo onu göstermiyor. Döviz kurlarında ABD dolarına karşı değişimlerden en fazla etkilenen 25 para birimi içinde 10’uncu sıradayız, bizden daha az etkilenen 15 ülke var. Dünya Borsalar Federasyonuna göre İstanbul Menkul Kıymetler Borsası yüzde 51,7 kayıpla en çok kaybettirenler arasında 19’uncu sırada yer almıştır.

Sayın Başbakan, ekonomik durumun iyi olduğunu ortaya koymak için kurban satışlarını bile gerekçe gösterdi “İç tüketim canlı, içeride otomotiv satışında azalma yok, artış var.” dedi. Oysa istatistikler talep daralmasını, durgunluğunu gösteriyor. TÜİK, trafiğe kayıtlı motorlu taşıt sayısının geçen yılın aynı ayına göre yüzde 12 azaldığını söylüyor. Kasım 2008’de otomotiv satışları 2007’ye göre yüzde 53,8 azalmış, ihracat azalması ise yüzde 44.

Ülkenin ekonomik durumu iyi olduğu için, kimi zaman geçmiş krizlerden bahsedenler şimdi içinde bulunduğumuz duruma ne diyebilirler? Geçmişteki kuyruklardan bahsedenler bugün ekmek kuyruklarına, işsizlik maaşı kuyruklarına, iş bulma kuyruklarına, imaret kuyruklarına, sosyal yardım kuyruklarına acaba ne diyeceklerdir?

Sayın milletvekilleri, Sayın Başbakan ülkenin bu gidişatını ortaya koyanları eleştiriyor, “Henüz ölüm sinyalleri vermeyen bir hastaya kefenini hazırlayan bir doktor, aile gördünüz mü?” diye soruyor ve “Ben de burada bunları söylemek zorundayım, ben de ülkemizin doktoru olma görevini üstlenen bir Başbakanım.” diyor.

Şüphesiz sayın başhekimin bu tedavi usulünün doğru olup olmadığının cevabını hekimlerimiz vermelidir. Ancak “Kriz yok, kriz teğet geçecek. Bu, dünyanın krizidir.” diyerek krize yanlış teşhis koymanın bedelini de milletimiz ödemektedir. Maalesef Sayın Başbakanın bu teşhisleri kötü hekimlik uygulaması kapsamına girmektedir. Belki de moda olan bir özür kampanyası bir de bu yanlış teşhisten dolayı sizler tarafından başlatılmalıdır!

Sayın Başbakan 28 Ekim 2008’de aynen şu ifadeleri kullanıyordu: “IMF eğer bizi bütçede böyle aşırı baskı altına almaya kalkarsa, yatırımlarımızı engellemeye kalkarsa, bizim büyüme oranımızı düşürmeye kalkarsa bunlara sıcak bakmıyoruz. Bu dönemde yatırım yaparsanız ülkeyi ayakta tutarsınız. Bu dönemde yatırım yapacağız ki istihdam noktasında sıkıntı yaşamayalım. Yatırım yapmazsak istihdamdaki çöküntü alır başını gider. Yani IMF’nin yetkililerine şunu söyleyin: -Geçenlerde dedim yani bizim öyle bir tabirimiz var- Ümüğümüzü sıkmaya kalkmasınlar. ”

IMF’ye ümük sıktırmayacaklarını belirtenler aslında daha önceden milletimizin ümüğünü sıkmışlardı. Doğal gaza, elektriğe yapılan zamlar, asgari ücrete sadece yüzde 6’lık verilen zam, aslında bu ümük sıkma politikalarının bir parçasıydı. Bugün sanayi kuruluşlarına doğal gaz vermek için zorunlu teminat aranması da sanayicinin ümüğünü sıkma politikalarının bir parçasıdır.

BAŞKAN – Sayın Vural, beş dakikanız kaldı.

OKTAY VURAL (Devamla) – Bugün huzurlarınıza getirilen bütçe IMF talimatlarıyla ümük sıktıran bir bütçedir. Sayın Başbakanın iddiasının aksine, önergelerle yatırımlar kısılmıştır. Tarımda destekler, eğitim, sağlık, ulaştırma gibi işsizlikle mücadelede önemli sektörlerde yatırımlar azaltılmıştır. Sayın Başbakan “Ümük sıktırmayız.” demiş ama maalesef IMF talimatıyla bütçede kesintiye gidilmiştir.

Acaba, bütçede bu kesintinin yapılması neden Türkiye Büyük Millet Meclisinde gerçekleştirilmiştir? Bu soruyu sormamız gerekir. Bu kesintiyi kim istemiştir? Millet mi istedi, milletvekilleri mi istedi? “IMF’ye şartları kabul ettireceğiz.” diye mangalda kül bırakmayanlar, şimdi, tıpış tıpış kuzu gibi teslim olmuşlardır. Aynen “Zinayı AB’ye kabul ettireceğiz.” diye Brüksel’e gidip döndükten sonra “Bir daha zina AKP döneminde gündeme gelmeyecektir.” dedikleri gibi olmuştur. Dünya, krizi aşmak için kendi vatandaşını, sanayisini destekliyor, genişletici maliye politikası uyguluyor, AKP ise vatandaşın, sanayicinin ümüğünü sıkıyor.

Sayın milletvekilleri, bu bütçe sanal bir bütçedir. Arkasında ekonomik program yoktur, gerçekçi değildir. Bu bütçenin -sunulurken- gerçekçi olmadığını, krizi dikkate almadığını, tedbirler öngörmediğini ifade etmiştik. Bu bütçenin samimi bir bütçe olmadığını söylemiştik. Sayın milletvekilleri, sizlere sunulan bu bütçe, bugün artık kadük olmuştur, anlamı yoktur. Enflasyon, büyüme, yatırım hedefinin anlamı kalmamıştır. Bütçeyi sunarken, “denk bütçe” olarak sunanlar, uygun olmayan bu elbiseye vatandaşı uydurmak için çareyi vatandaşın kolunu ve ayağını kesmekte bulmuştur.

Sayın Başbakan, 2004’te “Uluslararası rekabete ayak uyduramayanlar, şunu bilelim ki düşecektir, kalan sağlar yollarına devam edecektir.” diye konuşmuştu. Şimdi, uyguladıkları ekonomik programdan kalan sağlar acaba kimlerdir diye bir arkaya baktınız mı? Herhâlde, kalanlar bu krizi teğet geçirenler, gemicik sahibi olanlar, kamu rantını yiyenlerdir. Bunlar, Sayın Başbakanın Polyanna siyaset anlayışının çok doğal bir sonucudur. Uygulanan bu politikaların sonuçlarını göz ardı edip paramızın kıymetinin sanal bir şekilde artmasını milliyetçilik olarak değerlendirenlerin, paramızdaki son değer kaybını da herhâlde milliyetçilik anlayışlarının zayıflıklarından kaynaklandığını da anlamış olmaları gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, çok değerli milletvekilleri; genelde iktisat, özelde para politikaları önceliklerin bir tercihi olarak tanımlanabilir. Türkiye’de önceliğin artık işsizlikle mücadele, cari açığın azaltılması ya da sektörel olarak ihracattaki sıkıntıların giderilmesine yönelmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yurt içi tasarrufların yatırımlara dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu bakımdan böyle bir tabloda gerçekten ümitvar olabilmek, istihdamı artırabilmek için para ve maliye politikalarının değiştirilmesi gerekmektedir. Kısa vadeli yabancı sermaye hareketlerine denetim tedbirleri getirilmeli, düşük kur-yüksek faiz sarmalından bir an önce çıkılmalıdır.

Sayın milletvekilleri, enflasyonla mücadelede muhakkak surette arz yönlü tedbirlerin alınması, arzın güçlendirilmesi gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, biraz önce ifade ettiğim gibi ülkemizin ekonomik sorunlarını dikkate alan samimi ve gerçekçi bir bütçeyle karşı karşıya olmadığımızı ifade etmiştim. Bu bütçede çözüm yoktur. 2009 yılı aslında yok hükmünde bir bütçeyle yönetilecektir. Bu bütçe ekonomik krizin yükünü tarım kesimine, işsizlere, emeklilere, dar gelirlilere taşıtma bütçesidir. Bu bütçe yanlış teşhislere dayalı olarak oluşturulmuştur. Vatandaşa ve geleceğe umut veren bir bütçe değildir. Bu bütçe kalıcı değildir. Dün arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi, yapılması gereken, süratli bir şekilde geçici bir bütçe oluşturmak, IMF’yle yaptığınız pazarlıklardan sonra bu milletin önüne gerçekçi ve samimi bir bütçeyi getirmek olmalıdır. Bunu öneriyoruz, aksi takdirde birkaç ay sonra tekrar revizyon için bu Meclise gelmek durumunda kalacaksınız. Hükûmetten, ekonomik krizden çıkmak için uluslararası rekabet gücümüzü, vatandaşımızın satın alma gücünü koruyan, üretimi destekleyen millî politikalara dayalı bütçeler oluşturmasını istiyoruz. Giderek artan yoksulluk karşısında vatandaşlarımıza el uzatılması elbette gerekmektedir ancak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Vural, lütfen, bitiriniz.

OKTAY VURAL (Devamla) - … davul zurnayla yardım dağıtmak, ayrımcılık yapmak bizim geleneklerimizde, değerlerimizde yoktur. Kömür, patates, soğan dağıtım aracı pankartları asarak istismar edip bunu bir övünç vesilesi yapanlara sesleniyorum: Türkiye’yi Afrika’ya benzetmek kimsenin hakkı ve haddi değildir. Bu ülkenin birinci sınıf vatandaşlarının elbette devletimiz sıkıntılı günlerinde yanında olacaktır. Utanması gerekenler, onları işinden edip kömüre, patatese muhtaç edenlerdir.

Sayın milletvekilleri, ülkemizdeki insan manzaraları ekonomik tabloyu tüm gerçekleriyle ortaya koymaktadır. Bugün, emekli olan bir yaşlımızın geçinmek için parklardan teneke kutu toplarken “Beni sonra tanırlar diye onların yüzüne bakamıyorum.” deyişine sizler şahit olmuşsunuzdur.

Bir televizyon programında seksen yaşlarında olan, bir odalı evde yaşayan Kesibe Teyzeye “Nasıl geçiniyorsun?” diye soruyorlar. Kendisi üç ayda bir 250 milyon aldığını, geçinmek için çorap yapıp sattığını söylüyor. Bu arada, ilin vali yardımcısı ve sosyal hizmetler görevlisi Kesibe Teyzeye para yardımı uzatmaya kalkıyor. Kesibe Teyze sıkılıyor, onurunun zedelendiğini düşünüyor. “Utanırım, alamam. Bunun karşılığında size bu çorapları satayım.” diyor.

Bu bütçelerle Kesibe teyzelerin onurunu korumamız mümkün değildir değerli milletvekilleri.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu bütçeye ret oyu vereceğimizi ifade ederek, yeni yılın hayırlara vesile olması dileğiyle yüce heyetinize saygılarımı arz ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Vural.

Sayın milletvekilleri, birleşime 14.30’a kadar ara veriyorum.

Kapanma Saati: 13.21

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.30

BAŞKAN: Köksal TOPTAN

KÂTİP ÜYELER: Yusuf COŞKUN (Bingöl), Canan CANDEMİR ÇELİK (Bursa)

____ 0____

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki son konuşmalara devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi söz sırası Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Giresun Milletvekili Sayın Nurettin Canikli’ye ait.

Sayın Canikli, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Süreniz altmış dakikadır.

AK PARTİ GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2009 merkezî yönetim bütçesi üzerinde AK PARTİ Grubu adına söz aldım.

Değerli arkadaşlar, AK PARTİ hükûmetlerinin yedinci bütçesini görüşüyoruz ve bütçe görüşmelerinin sonuna geldik. Önce Komisyonda, daha sonra Genel Kurulda, çok ayrıntılı bir şekilde, hem bütçe hem de bu vesileyle genel olarak Türkiye'nin sorunları, ekonomik sorunları başta olmak üzere diğer konular değerlendirildi, görüşler ortaya konuldu. Elbette bunların hepsi değerlidir, hepsi dikkate alınacaktır Hükûmetimiz tarafından ve daha sonraki çalışmalarda da kullanılacaktır. Katkı sağlayan çalışmalar her zaman önemlidir.

Tabii, bu bütçeyi, yaşadığımız global krizin gölgesinde tartışıyoruz, değerlendiriyoruz. Kriz, beş yılda, on yılda bir dünyanın ya da Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı küçük ya da orta ölçekli bir kriz değil. Kriz, 1929 buhranından sonra dünyanın yaşadığı en büyük kriz olarak değerlendiriliyor ve bu konuda herhangi bir tereddüt yok.

Dolayısıyla, bu bütçe tartışmaları, Türkiye'nin ekonomik durumu, yapılanlar, yapılmayanlar ya da bu konuda ortaya konulan eleştirilerin tam olarak, doğru olarak algılanabilmesi için bu krizin biraz irdelenmesi gerekir. Krizin dünyadaki yansımalarının, gelişmiş ülkelerdeki etkilerinin, tahribatının, bütün detayıyla ortaya konulması gerekir ki ancak biz bugün bu tartışmaları daha anlamla hâle getirebilelim ve bu konuda Hükûmetimizin yaptığı çalışmaları, aldığı kararları daha objektif ve daha doğru bir şekilde algılayabilelim.

Değerli arkadaşlar, krizin kaynağı, yaşadığımız global krizin kaynağı gelişmiş ülkeler; Amerika çıkışlı esas itibarıyla. Bunun altının çizilmesi gerekiyor. Eğer yaşanan krizi büyük bir deprem olarak algılarsak depremin merkez üssü de finans kesimi, bankalar, hem Amerika’da hem de dünyanın diğer bütün ülkelerinde.

Tabii, esas itibarıyla, belki krizin teknik nedenlerine de çok kısa değinmekte fayda var. 2000 ile 2007 yılı arasında dünyanın ortalama büyüme hızı yüzde 40 civarında, yani reel olarak dünya ekonomisi 2000 ile 2007 arasındaki yedi yıllık dönem içerisinde yüzde 40 büyümüş. Ancak, aynı dönemde, aslında bu büyümeyi ve reel sektörü temsil eden menkul kıymetler kâğıtlarının büyüme oranı ise yüzde 350-400 civarında. 2000 yılında türev piyasaların yıllık işlem hacmi 100 milyar dolar iken, 2007 yılında bu rakam 720 milyar dolara çıkmış. Bir başka ifadeyle reel sektör ile, fiilî üretim ile, iktisadi kıymetler ile onları temsil eden menkul kıymetler arasında inanılmaz bir fiyat uçurumu meydana gelmiş. Belli bir orana kadar bu fiyat farkının olması kabul edilebilir ve olması da gerekir esasında. Yani menkul kıymetlerin el değiştirmesi, ticarete konu olması, ikinci el piyasasına konu olabilmesi için mutlaka el değiştirmelerde bir kârın ortaya çıkması gerekir ve bu yolla da reel sektör ile, iktisadi kıymetler ile onu temsil eden menkul kıymetler arasında bir fiyat farkının oluşması gerekir. Ancak bu fiyat farkının yüzde 350-400’lere kadar ulaşması söz konusu olamaz. Esas itibarıyla krizin temel nedeni budur.

Krizin üçüncü önemli özelliği de… Yani, bir: Gelişmiş ülkelerde başladı. İkincisi: Depremin merkez üssü finans, bankalar, mali sektör. Ve üçüncüsü ise: Yüzyılın en yıkıcı, en tahrip edici krizidir. Biraz sonra rakamları ayrıntılarla konuşacağız. Kriz finansman sektöründen başlamıştır, doğrudan reel sektörden başlamamıştır. Reel sektör üzerine etkisi vardır, olacaktır, daha da artacaktır; ancak bu etki ikincil bir etkidir, yan etkidir. Esas itibarıyla esas tahribatını bankacılık sektörü üzerinde, finans sektörü üzerinde ortaya çıkarmıştır. Fakat ne yazık ki, hem bu Mecliste yapılan tartışmalar hem de kamuoyunda süregelen değerlendirmeler dikkate alındığında yaşadığımız küresel krizin gerçek boyutuyla, tam olarak kavrandığı konusunda ciddi şüphelerim var. Eğer tam olarak kavranabilmiş olsaydı, özellikle tahribatı ve yıkıcılığı tam olarak algılanabilmiş olsaydı, inanıyorum ki burada yapılan ve özellikle Hükûmetimizi haksız eleştiri olarak ortaya çıkan konuşmaların önemli bir bölümü burada gündeme getirilmez, ifade edilmezdi.

Şimdi, bakın, İngiltere Merkez Bankası küresel krizin finans kesimi üzerinde bugüne kadar ortaya çıkardığı tahribatın boyutunu 2,8 trilyon dolar olarak ifade ediyor, ortaya koyuyor. İngiltere Merkez Bankası, yaptığı bir çalışmada, küresel krizin bankalar başta olmak üzere tüm dünya finans sektöründe ortaya çıkardığı maliyetin, verdiği zararın 2,8 trilyon dolar olduğunu söylüyor ve Uluslararası Çalışma Örgütü de 2009 yılı içerisinde 20 milyon insanın işini kriz nedeniyle kaybedeceğini söylüyor. Sadece 2009 yılı için bu rakamlar geçerli.

Değerli arkadaşlar, kriz Amerika çıkışlı. Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere krizin bu ülkelerde yaptığı tahribatı, ortaya çıkardığı sonuçları rakamsal boyutlarıyla burada ortaya koymamız gerekir.

Amerika’dan başlayalım. Bir sosyalist iktisatçının ifadesiyle, başta Amerika olmak üzere -özellikle Amerika’da- kapitalizmin parlak yıldızları birer birer söndü bu kriz nedeniyle. Bunların en başında geleni Lehman Brothers. Dünyanın ve Amerika’nın en büyük yatırım bankası. Yüz elli sekiz yıllık, neredeyse Amerikan tarihiyle eşit ve bugün piyasadan çekildi, iflas etti.

Amerika’da beş tane büyük yatırım bankası vardı, Amerikan ekonomisinin bugüne gelmesinde, yatırımların finansmanında gerçekten çok önemli katkılar sağlamış olan beş tane büyük yatırım bankası vardı ve beşi de battı, tamamen piyasadan çekildi. Dünyanın en büyük beş yatırım bankası bu kriz nedeniyle tarihten silindi arkadaşlar. Bunların en meşhurları Lehman Brothers yüz elli sekiz yıllıktı. Bear Stearns iflas ettiği için JP Morgan’a satıldı. Merrill Lynch -belki birçoğumuzun duyduğu, o da yatırım bankalarından bir tanesi- Bank of America tarafından satın alındı. Geri kalan iki tanesi de, yatırım bankacılığı ortadan kaldırıldı ve ticari banka hâline getirildi. Elbette bunlara çok da büyük, ciddi, Amerikan Hükûmeti tarafından kaynak aktarıldı.

Yine, Amerika’nın en büyük ticari bankası Washington Mutual, iflas ettiği için devlet tarafından, Hükûmet tarafından el konuldu.

Citigroup, bir başka güçlü banka, Amerikan Hükûmeti kurtarmak için tam 306 milyar dolar sadece buraya para aktardı, destek sağladı, Citigroup’u kurtarmak için. Rakam 306 milyar dolar.  Onun yanında -bilinen tüm bankalar aşağı yukarı- bugüne kadar on dört  banka battı, yirmi bir banka da yardım kapsamına alındı. Mali yapıları bozulduğu için,  zarar ettiği için ve mali yükümlülüklerini yerine getiremediği için, mevduat sahibine mevduatını ödeyemediği için, borcunu ödeyemediği için bu bankaların teknik olarak hepsi iflas etmiş durumda, hepsi batmış durumda ve Amerika’nın en büyük sigorta şirketi AIG, yine Amerikan Hükûmeti tarafından iflastan kurtarıldı. İflas etmişti, ancak Amerikan Hükûmeti tarafından iflastan kurtarıldı.

UBS, RBS, BNB, Fortis ve yirmi bir tane ilave banka Amerika’da battı ve hiç batmaz denilen, kimsenin toz konduramadığı, gerçekten mali yapıları, aktif ve pasif arasında aktif lehine dengesi çok daha büyük olan, öz kaynakları güçlü gibi gözüken bu bankaların hepsi battı, aynı Titanik gemisi gibi ve Amerika’da emeklilik fonları 2 trilyon dolar zarar etti kriz nedeniyle değerli arkadaşlar, 2 trilyon dolar zarara uğradı ve şu ana kadar Amerika ve Kanada bankaları -ki büyük çoğunluğu Amerika bankaları- 425 milyar dolar zarar yazdılar. Yani geçtiğimiz haftaya kadar, geçtiğimiz hafta itibarıyla Amerika  bankalarının yazdığı zararın toplamı 425 milyar dolar ve bugüne kadar da 110 bin kişiyi işten çıkardılar Amerika bankaları. Sadece bankalar, sadece finans kesimi, 110 bin kişiyi işten çıkardı.

Bakın, geçtiğimiz hafta itibarıyla zarar yazan bazı bankaların zararlarını rakam olarak sizlerle paylaşmak istiyorum: Citigroup 65,7 milyar dolar, Merrill Lynch 56 milyar dolar, Washington Mutual 45,6 milyar dolar, Bank of America 27,4 milyar dolar, National City 26,5 milyar dolar, JP Morgan Chase 20,5 milyar dolar, Morgan Stanley 15,7 milyar dolar ve böyle sıralanıyor, liste devam ediyor.

Değerli arkadaşlar, bu sadece Amerika için geçerli değil, Amerika bankaları için geçerli değil. Aynı durum, aynı sıkıntılar, aynı mali yapıların bozulması aşağı yukarı dünyanın -başta Avrupa olmak üzere- belli başlı bütün ülkeleri için geçerli. Bakın, Avrupa bankalarının yazdığı zararlar: UBS 48,6 milyar dolar zarar etti. Neden zarar ettiler, biraz sonra onları inceleyeceğiz. HSBC 33,1 milyar dolar zarar etti. Zarar yazıldı, bu zarar realize oldu, gerçekleşti. Royal Bank of Scotland 15,7; Deutsche Bank 13,2; Credit Suisse 13,2; ING Group 13,2 ve böyle liste devam ediyor ve bugüne kadar Avrupa bankalarının yazdığı zararların toplamı 260 milyar dolar.

Avrupa bankalarının çıkardığı işçi sayısı ise -krizden sonra, hepsi krizle ilgili, tamamen krizden kaynaklanan zararlar ve işten çıkarmalar- 55 bin civarında, geçtiğimiz hafta itibarıyla, her gün bu sayı artıyor.

Asya bankaları 30 milyar dolar zarar yazdı. Rusya… Üç büyük Rus bankası iflas etti ve Hükûmet tarafından devletleştirildi. Svyaz Bank, Kit-Finance ve Sobinbank. Amerika’da bankalar battı ve toplam maliyeti 1 trilyon 390 milyar dolar. Biraz sonra maliyetlere de geleceğiz. Avrupa’da battı bankalar, kriz nedeniyle. Peki, bu krize rağmen hiç bankası batmayan bir ülke var mı değerli arkadaşlar? Bu sorunun sorulması gerekiyor. Amerika’da en büyük bankalar battı, beş tane büyük yatırım bankası battı, iflas ettiler. Yüz milyarlarca dolar para aktardılar, ona rağmen kurtaramadılar. Böyle bir ortamda Avrupa’nın bankaları battı, İngiltere’nin battı, Fransa’nın battı, hepsi battı, Rusya’nın battı, Hindistan’ın battı. Peki, hiç bankası batmayan, bankası hiç zarar görmeyen ülke var mı?

OKTAY VURAL (İzmir) – Türkiye var.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Var, Türkiye değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Türkiye’de bir tane banka batmadı. Hiçbir banka ödeme darlığına düşmedi. Hiçbir bankanın mali yapısı bozulmadı. Hiçbir banka mudi sahiplerine karşı mükellefiyetlerini yerine getirme konusunda bir sıkıntı yaşamadı değerli arkadaşlar.

HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Ne becerikliymişsiniz be!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Eskiden Avrupa’da ve Amerika’da en ufak bir dalgalanma olduğu zaman, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yer yerinden oynardı, tarumar olurdu ve bu “Amerika, Avrupa hapşırdığı zaman Türkiye zatürre olur.” şeklinde ifade edilirdi değerli arkadaşlar. Ama bugün Amerika’da ve Avrupa’da finans ve bankalar ölüm döşeğinde, gerçekten ölüm döşeğinde ama Türkiye hapşırmadı -bankacılık için söylüyorum- hapşırmadı bile değerli arkadaşlar.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Amerika’dan büyüğüz!

BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar, rica ediyorum…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bunun tespit edilmesi gerekir ve objektif bir yaklaşımla, dünyanın, yüzyılın yaşadığı en büyük krize rağmen bankalarını batırmayan, o konuda gerekli adımları atan ve tedbirleri zamanında alan bir Hükûmete teşekkür etmek gerekmez mi değerli arkadaşlar? Ben sizin vicdanınıza sesleniyorum, gerekmez mi? Yani Amerika’da, Avrupa’da bütün bankalar batarken… Şu anda Amerika’da kredilendirme sistemi çökmüş durumda, bankalar bir başka bankaya güvenmiyor. Mevduat sahipleri bankaya güvenmiyor, banka da yatırımcıya güvenmiyor. Şu anda bu güveni tesis etmeye çalışıyorlar. Bizde bir sıkıntı var mı? Bu anlamda söylüyorum değerli arkadaşlar, finans kesimi için söylüyorum; herhangi bir sıkıntı var mı? Bu Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi? Düşünün, on tane banka batmış olsaydı, yirmi tane banka batmış olsaydı bunun Türkiye’ye maliyeti ne olurdu? Onlarca, 20, 30, 40, 50, sınırı olmayan milyar dolarların aktarılması gerekirdi. Geçmişte bu oldu. Bunun için bu Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlar?

Eleştirebilirsiniz, ama bunu bir söyleyin, bunu bir ortaya koyun.

Değerli arkadaşlar, peki neden Türkiye’de hiçbir banka sıkıntı yaşamadı? Durup dururken olmadı, bunların ortaya konulması gerekiyor. Bakın, bir defa 2002 yılının sonundan itibaren, yani AK PARTİ hükûmetlerinin iktidara geldiği dönemden itibaren bankacılık sektörü üzerinde sıkı bir denetim uygulandı ve kurallardan sapmalarına kesinlikle müsaade edilmedi.

İkincisi, aktiflerinin bozulmasına müsaade edilmedi. Nedir bu? Ki, Avrupa ve Amerika bankalarının da en büyük problemi budur; riskli kâğıtları aktiflerine aldılar, kâğıtların değeri düşünce de hepsi battı. Ama, BDDK ve Hükûmetimiz, bankalarımızın; ki, o konuda büyük bir istek vardı aslında, çünkü çok kârlı gözüküyordu ve o zaman dünyadaki bankalar bu kâğıtlar yoluyla gerçekten çok büyük kârlar elde ediyordu ama bunlara müsaade edilmedi; Türkiye’deki bankaların aktiflerine riskli, yüksek getirili gibi gözüken ancak son derece riskli bu kâğıtları almalarına müsaade etmedi. Hatta bir bankacı bu izin verilmeyince İsviçre’ye gitti, kendisi böyle bir fon kurdu ve o fon da battı. Gazetelerden okumuşsunuzdur, isimlendirmeyeceğim.

Aktiflerinin, aktif yapılarının bozulmasına kesinlikle müsaade edilmedi ve plase ettikleri kredilerin yanlış yerlere aktarılmasına da müsaade edilmedi. Bakın, bankacılık sektörümüzün dönüşü olmayan ya da riskli kredilerinin oranı 3,2’ydi, bu kriz nedeniyle bugün 3,4’e çıktı. Krizin etkisi budur değerli arkadaşlar bankacılık sektöründe, 3,2’den 3,4’e çıktı. Yani, verdikleri kredilerin de bankacılık mevzuatına, kurallarına uygun olup olmadığı konusunda da gerçekten gereken kurallar uygulandı. Hassasiyetle uygulandı, en ufak bir taviz verilmedi.

Başka? Bankalarımızın açık pozisyona girmelerine müsaade edilmedi. Hem 94 krizinde hem de 2001 krizinde bankalarımızın birçoğu döviz açık pozisyonu nedeniyle battı değerli arkadaşlar. Nedir bu? Bankalar yurt dışından LİBOR+1’le, 2’yle döviz cinsinden kredi alıyorlar -ki, oran olarak çok düşük sayılabilir- bununla iç piyasada TL olarak -TL’ye dönüştürüp TL olarak- kredi veriyorlar. Aldıkları kredinin maliyeti düşük, ancak TL olarak verdikleri takdirde çok büyük paralar kazanıyorlar. 21’le veriyor, 22’yle veriyor, 23’le veriyor ve bir de dövizdeki düşüşü de dikkate aldığınız zaman aslında bankalar açısından gerçekten çok cazip bir alan ve 2003, 2007, 2008 döneminde de Türkiye’de bankalar bu konuda çok istekliydi. Bunu yapmaya teşebbüs eden birçok banka oldu Türkiye’de de, yani yurt dışından döviz alıp, bunu TL’ye çevirip kredi vermek şeklinde. Tabii, o zamanlar bunlar büyük getiri, büyük paralar kazanıyorlardı ancak dünyada ya da Türkiye’de işlerin iyi gitmediği ya da herhangi bir nedenle kurun hareketli dönemlerinde de iflas ediyorlardı. 1994’te de bu oldu, aşağı yukarı on tane banka bu nedenle battı. 2001 krizinde de bu oldu. Bankaların büyük çoğunluğu aktif yapıları bozulduğu için, mali yapıları bu nedenle bozulduğu için -çünkü borcu döviz cinsinden, alacağı TL cinsinden- döviz yükseldiği zaman bir anda iflas durumuyla karşı karşıya kalıyorlar. Bu, belki on yılda bir gün olur, beş yılda bir gün olur ancak bankaları batırır. Yani ona, yedi yıl müsaade etmeyeceksiniz, yedi yıl bunu gözeteceksiniz. İşte bunu yaptı Hükûmetimiz, bu konuda en ufak bir taviz vermedi kesinlikle. O konuda yoğun istekler olmasına rağmen en ufak bir taviz vermedi.

Kamu bankaları… Kamu bankaları iyi yönetildi değerli arkadaşlar. Bu da son derece önemli. Hem 1994 hem de 2001 krizini içerde tetikleyen en önemli unsurlardan bir tanesi de kamu bankalarının zararları, kamu bankalarının kötü yönetilmesi nedeniyle batak kredilerin çok yüksek oranlara ulaşmasıdır.

Özellikle Halk Bankası… Ben şimdi sizlere rakamları vereceğim. Şimdi Halk Bankası, bakın… Hatta biraz da geriye gidelim şimdi, bazı arkadaşlar 2002’yi aldığımız zaman rahatsızlık duyuyorlar ki biz defalarca söyledik, bu değerlendirmelerde 2002’yi almamızın nedeni, özellikle geçmişteki 57’nci Hükûmeti de hedef almak amacıyla değil, sadece anlamlı, anlaşılabilir, izah edilebilir bir karşılaştırma yapmak için, dinamik bir karşılaştırma yapmak için. Ama buna rağmen böyle bir rahatsızlık varsa biz biraz daha geriye gidelim. 1977 yılından başlayalım mesela. 1977 yılında Halk Bankasının kredilerinin durumunu bugüne kadar bir değerlendirelim: Bakın, 1977 yılında Halk Bankasının batık kredi oranındaki artış yüzde 40, bir önceki yıla göre Halk Bankasının verdiği kredilerin batma oranı yüzde 40, artış oranı. 1978’de yüzde 295; 1979’da 36; 1980’de 60 ve devam ediyor. 1993’te yüzde 335; 1994’te yüzde 145; 2001’de yüzde 195 değerli arkadaşlar. 2002’ye geldiğimizde Halk Bankasının batık kredilerinin toplam kredilere oranı yüzde 93.

OKTAY VURAL (İzmir) – 2003’te?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yani toplam krediler 100 ise bunun 93’ü batık, 2002 yılında geldiğimiz nokta itibarıyla.

AHMET YENİ (Samsun) – İktidarda kim vardı o zaman?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Kime açmış krediyi, esnafa mı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, şu anda bu oran kaçtır, bugün itibarıyla? Yüzde 6’dır, yüzde 6. Yani 2002 yılında yüzde 93 olan batak oranı yüzde 6’dır. 2003 yılı başından itibaren Halk Bankasının verdiği kredilerde geri dönmeyenlerin oranı ise sadece yüzde 1 değerli arkadaşlar, bakın, sadece yüzde 1. Şimdi bunları iyi değerlendirmek lazım, bunları iyi ortaya koymak lazım. Eğer kamu bankaları aynı mantıkla yönetilmiş olsaydı ve batak oranları çok büyük bir ihtimalle bugünkü oranların çok daha üzerinde olacaktı ve kesinlikle batacaklardı. Batmamıştır, batırılmamıştır. Neden? İyi yönetilmiştir.

Ben o tartışmaları yapmak istemiyorum şu anda. Yani, Halk Bankası kredileri kime vermiştir, nasıl verilmiştir, nasıl geriye alınmamıştır, nasıl değerlendirilmiştir? Bunların tartışması… Amacım bu değil.

OKTAY VURAL (İzmir) – Tartışalım, tartışalım!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Amacım tahrik etmek değil. Amacım burada gerçekleri ortaya koymak değerli arkadaşlar.

Tabii, burada ama şunu sormak lazım: Hangisi milliyetçilik?

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Ne alakası var!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yani bir kamu bankasının kaynaklarını çarçur ederek verilen kredilerin yüzde 93’ünü batak hâline getirmek mi milliyetçiliktir…

OKTAY VURAL (İzmir) – Bunu önlemek milliyetçiliktir!

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Mirasyedisiniz, milliyetçi değil!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …yoksa bunu gözü gibi koruyarak, bunu yetimin hakkı olarak değerlendirerek üzerinde titreyerek ve en sağlam şekilde krediye de dönüşmesini temin etmek mi milliyetçiliktir değerli arkadaşlar; bunun takdirini sizlere bırakıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bakın, sadece Halk Bankası değil. Özellikle ben 1977 yılından itibaren aldım ki bazı arkadaşlar rahatsızlık duymasın diye ama, yani anlayamadım, gerçekten anlayamadım çünkü bu sorun sadece 1999-2002 arasını ilgilendirmiyor. Orayı da ilgilendiriyor elbette ancak 1977’den -en azından benim ulaşabildiğim rakamlar itibarıyla söylüyorum- bugüne kadarki aşağı yukarı tüm hükûmetleri ilgilendiriyor, belki arada ufak tefek istisnalar olabilir, yani daha ince ayrıntıda, ince değerlendirmede ortaya çıkar, ama genel bir değerlendirmeyle bakıldığında tümünü kapsıyor. Elbette 1999-2002’yi de kapsıyor değerli arkadaşlar.

Gelelim Ziraat Bankasına: Bakın, aynı durum Ziraat Bankası için de geçerli. 2002 yılında Ziraat Bankasının takipteki alacaklarının toplam kredilere oranı yüzde 24, bugün yüzde 1,8. Onları da tahsil etmişiz ayrıca, oranı da düşürmüşüz, yüzde 1,8’e düşürmüşüz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Bu bankaları kim yapılandırdı; siz mi, biz mi?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Vakıflar Bankası: Bakın, 2002’de verilen kredilerin batak oranı, toplam kredilere oranı yüzde 24,25 iken, bugün yüzde 4,71’e düşmüş değerli arkadaşlar. Bunların değerlendirilmesi gerekiyor; bunların takdir edilmesi gerekiyor, eleştirinizi yapın, ama bütün bunlar için Hükûmete teşekkür edilmesi gerekiyor değerli arkadaşlar.

Diğer bir husus -neden Türkiye'de bankalar batmadı sorusunun cevabını arıyorduk- dördüncüsü de öz kaynak oranları. Özel ve kamu bankalarının öz kaynak rasyosunun yüzde 12’nin altına düşmesine müsaade edilmemiştir. Bu da çok önemlidir, bakın.

OKTAY VURAL (İzmir) – Tabii.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, Avrupa ve Amerika hata yaptı bu konuda.

OKTAY VURAL (İzmir) – Zaten müsaade edemezdiniz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Amerika’da, bakın, mesela Lehman Brothers; batış nedenlerinden bir tanesi de bu. 2003-2007 yılları arasında aktifi yüzde 121 artıyor, ama öz kaynaktaki artış oranı yüzde 73. Merrill Lynch, batan yatırım bankalarından bir tanesi. 2003-2007 dönemi arasında bu bankanın toplam aktifleri yüzde 125 büyürken, öz kaynak oranındaki artış sadece yüzde 10 değerli arkadaşlar. İşte, bunun için, Türkiye'de yüzde 12’nin altına düşmesine müsaade edilmedi, kamu bankaları için de yüzde 15’in üzerindedir. Bunun takdir edilmesi gerekmez mi? Bunun için Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi?

Sadece dışarıda değil, aynı hata içeride de yapıldı. 1994 ve 2001 yıllarına baktığınızda, aynı dönemde birçok kamu bankası ve birçok özel banka, 1994 krizinde ve 2001 krizinde öz kaynak yetersizliği nedeniyle battı. Mali açıdan taahhütlerini yerine getiremez hâle geldiler ve battılar. Bütün bunlar için gerçekçi değerlendirme yapmak gerekiyor ve her şeyin gerçek boyutuyla ortaya konulması gerekir.

Değerli arkadaşlar, şöyle bir düşünün: Eğer AK PARTİ hükûmette olmasaydı, onun yerine başka herhangi bir parti, yani 1977’den 2002’ye kadar iktidarda olan hükûmetlerden ya da partilerden herhangi bir tanesi iktidarda olsaydı ne olurdu?

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Daha iyi olurdu.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şunu rahatlıklı söyleyebiliriz: Bankaların büyük çoğunluğu batardı. Özel bankalar dâhil, kamu bankaları dâhil büyük çoğunluğu batardı. Neden mi söylüyorum? Çünkü, geçmişe bakıyorum, bu hükûmetlerin iktidar olduğu dönemlere bakıyorum, o dönemde bankaların nasıl yönetildiğine, ekonominin nasıl yönetildiğine bakıyoruz, oradan yola çıkarak söylüyoruz. Zaten yeni bir parti için söylemiyorum. 1977’den bugüne kadar bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak hükûmette bulunmuş olan tüm partiler için geçerli. Geçmişe baktığınız zaman en ufak bir krizde -çünkü öyle olmuş- bankalar batmış, bankaları batırmışlar.

Peki, üç beş banka, beş on banka batsa ne olurdu? En az 40-50 milyar dolar bu millete yük gelirdi. Vergi mükelleflerine, bu millete yük gelirdi. Biz bunları geçmişte yaşadık. Bunlar bizim için çok yabancı olaylar değil ve ondan sonra ne enflasyon durdurulabilirdi ne büyüme yakalanabilirdi ne dış açık ortadan kaldırılabilirdi ve Türkiye iflas ederdi. Türkiye, hem iç ödemelerini hem de dış ödemelerini yerine getiremeyen iflas etmiş bir ülke hâline gelirdi. Hamdolsun AK PARTİ Hükûmeti iktidarda değerli arkadaşlarım.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Hamdolsun!

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Siz de hamdetmeyi öğrendiniz!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi tabii, bu krizin ortaya çıkardığı bu tahribatı ortadan kaldırmak için Amerika başta olmak üzere Avrupa ve diğer dünya ülkelerinin aldığı birçok tedbir var, açıkladığı birçok paket var. Onları da ortaya koymak lazım, onları da tartışmak lazım.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) –  Doktor var da reçete yok!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Amerika, bankaları kurtarmak için 850 milyar dolarlık bir paket hazırladı, uygulamaya koydu ve Amerika Merkez Bankası bu yıl sonuna kadar, 2008 yılı sonuna kadar bankalar için kaynak anlamında, nakit para anlamında, taze para anlamında 900 milyar dolar aktaracağını açıkladı ve Amerika, yine Amerikan Hükûmeti yedi bankadan oluşan bir gruba 250 milyar dolar, hisse senetlerini satın almak suretiyle kaynak aktardı. Bunlar içerisinde Citigroup var, Morgan Stanley var, JP Morgan var ve devam ediyor. On altı bankayı kurtarma kapsamına aldı ve bugüne kadar…

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bütçeye gel, bütçeye!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …şu ana kadar Amerika’nın bankalar için, sadece finans kuruluşları için harcadığı para ya da maliyeti 1 trilyon 390 milyar dolar.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Bu, Amerikan bütçesi mi, Türk bütçesi mi?

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Bütçeye gel, bütçeye!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yani insan söylerken bile zorlanıyor değerli arkadaşlar ama biz 1 kuruş para harcamadık bakın, bankalar için 1 kuruş para harcamadık, milletin 1 kuruş parasını aktarmadık çünkü zarar etmedi bankalar.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, Türkiye bütçesini görüşüyoruz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Almanya 500 milyar euroluk bir paket açıkladı. Şimdi paket konusunu konuşuyoruz ya, Almanya 500 milyar euroluk bir paket açıkladı; bunun 400 milyar eurosu bankalar için garantilerden oluşuyor -bankalara garanti vermek için kullanacak- 80 milyar eurosunu bu mali yapıları bozulan bankalara sermaye koymak için kullanacak, 20 milyar eurosunu da bu garantiler için sigorta primi olarak  ödeyecek. Yani 500 milyar euroluk bir paket açıklıyor Almanya, tamamı bankaları kurtarmak için, tamamı bankaları rahatlatmak için. Fransa 360 milyar euroluk bir paket açıkladı; bunun 320 milyarlık kısmı bankalara garantilerden oluşuyor, 40 milyarı da sermayelerden oluşuyor, yani yine bankaya koyacakları sermayeden oluşuyor 360 milyarın. İspanya 150 milyar euroluk bir paket açıkladı, tamamı bankaları kurtarmak için ve desteklemek için. İsviçre…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – İnternet’te var, söyleme boşuna!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –  İsviçre bile iki banka için sadece 100 milyar dolarlık bir paket açıkladı. İngiltere 450 milyar sterlinlik ve sadece bankalar için yine, finans kuruluşları için, onları kurtarmak için, onların mali yapılarını düzeltmek için. Japonya 350 milyar dolar bankalar için para harcadı. Rusya üç banka için 100 milyar dolar değerli arkadaşlar, kaynak aktardı.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Türkiye! Türkiye!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, evet, Türkiye gerçekten bankalar için, bankacılar için bir paket açıklamadı.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Reçete! Reçete!

AHMET KÜÇÜK (Çanakkale) – IMF reçetesi!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Neden? Çünkü bizde banka batmadı ki değerli arkadaşlar, bankaların paraya ihtiyacı yok ki, bankalar iflas etmedi ki, kamu bankalarının içi boşaltılmadı ki; niye? Pakete ihtiyaç yok ki bankalar için. Bankalar bugün görevlerini yerine getiriyorlar ve ayrıca bu hükûmetlerin hemen hemen büyük çoğunluğu mevduata verilen garantiyi ya sınırsız hâle getirdi ya da artırdı. Biz onu da yapmadık. Neden? Risk yok, herhangi bir sıkıntı yok, sistem yürüyor, sistem çalışıyor, güven esası geçerlidir, esastır. Bu sektörde ve burada en ufak bir problem yok, bozulma yok. Bunu sadece biz söylemiyoruz; OECD’nin Başkanı da, Genel Sekreteri de söylüyor, Dünya Bankasının Genel Sekreteri de söylüyor, herkes söylüyor. Yani bize inanmıyorsanız yabancılara bakın. Hani olabilir, belki içeride öyle bir şeyiniz olabilir, o zaman dışarıdakilere bakın. İçeridekiler de aynı şeyi söylüyor, dışarıdakiler de aynı şeyi söylüyor. Bize inanmıyorsanız onlara bakın. Batmayan bir sistem için, sektör için paket hazırlamaya gerek var mı değerli arkadaşlar? Yok. Bununla övünmemiz gerekir, bununla gurur duymamız gerekir. Sonuçta Türkiye hepimizin değerli arkadaşlar. Belki muhalefet bundan doğal olarak belki rahatsızlık duyabilir, belki kullanabileceği birtakım argümanlar için altyapı oluşturacak daha uygun bir ortamı arzu edebilirler. Ama dışarıya çıktığınızda sizin de, herkesin, muhalefetin de gurur duyacağı bir tablo var, övüneceğiniz bir tablo var. Bunun için bu Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) - Sayın Başbakan neden o zaman bankalardan şikâyet ediyor?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Kriz sonrası yönetim. Bu konuyu da irdelememiz lazım. Çünkü muhalefetin ve bazı arkadaşların eleştirdiği konulardan bir tanesi bu. Şimdi, şu ana kadar bankacılık sektöründe Türkiye'nin çok iyi yönetildiğini ve bütün bu yangından, alevden bankacılık sektörünün korunduğunu, dimdik ayakta olduğunu ortaya koyduk, rakamlarla koyduk. Dünyadaki yangına rağmen, dünyadaki bankacılık sisteminin tarumar olmasına rağmen, depremin merkez üssünün finans kesimi olmasına rağmen dünyada, ve dünyanın şu ana kadar bu iş için 3 trilyon dolardan fazla para harcamasına rağmen Türkiye’de bütün bankalar ayakta, en ufak bir sıkıntıları yok, mali yapıları güçlü ve kredilerini de…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Yirmi altı tane yabancı sermaye….

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Elbette ufak tefek sıkıntılar var. Ama ben krizin hacmiyle eş anlamlı sorunlardan bahsediyorum. Bu anlamda herhangi bir sıkıntı yok, hepsi dimdik ayakta. Onun için bir pakete de ihtiyaç yok.

SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Türkiye bankalardan ibaret değil ama, halk da var.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Değerli arkadaşlar, gelelim kriz sonrasındaki yönetim konusuna. Biraz sonra reel sektörü konuşacağız. Şimdi, krizden sonra Türk lirası başta olmak üzere birçok dünyadaki para birimi, hatta gelişmiş ülkelerin para birimi de dâhil olmak üzere, dolara karşı değer kaybetmeye başladılar. Bunun nedenini anlamakta sanıyorum zorlanmıyor arkadaşlarımız. Çünkü Amerika rezerv para... Kriz dönemlerinde likit ihtiyacı artar ve bu nedenle, sadece bu nedenle, ekonomik gerekçelerle değil sadece bu nedenle dolara olan talep arttı ve euro dâhil -sonradan tabii başka dalgalanmalar oldu ama- ilk anda hemen hemen tüm dünyadaki para birimleri Amerikan doları karşısında değer kaybetti; Türkiye’de de aynı şey geçerli oldu. Bu dönemde, birçok kesim, bazı kuruluşlar, hatta muhalefete mensup bazı arkadaşlarımız şunu söylediler: “Merkez Bankası müdahale etsin ve Türk lirasındaki düşüşü engellesin, ortadan kaldırsın.” Biz, buna ısrarla karşı çıktık, buna kesinlikle müsaade etmedik. Ki, Merkez Bankası da bu konuda gereken adımı attı, gereken hassasiyeti gösterdi ve tarihî bir karara imza attı, müdahale etmedi, TL’deki düşüşü durdurmak için piyasaya döviz vermedi. Sadece iki gün 50’şer milyonluk döviz satım ihalesi yaptı, o da piyasanın, bankaların likidite ihtiyacını karşılamak için, döviz likit ihtiyacını karşılamak için. Onun dışında geçmiş dönemlerde olduğu gibi yoğun bir şekilde piyasaya para sürülmedi değerli arkadaşlar, döviz verilmedi. Veren ülkeler oldu. Rusya, Macaristan, Hindistan, Ukrayna. Hiçbirisi kendi yerli para birimindeki düşüşü engelleyemediler, ancak rezervlerinin önemli bir bölümünü kaybettiler. Rusya, bu amaçla sadece 161 milyar dolar para kaybetti ve rubledeki düşüşü de engelleyemedi. Bu konuda Merkez Bankası, Türkiye devleti, ekonomi yönetimi hata yapmadı ve piyasaya rezerv sürmedi. Çünkü bakın, döviz rezervi bizim tek silahımız bu konuda, tek silahımız. Eğer o silahı da çarçur edersek daha sonra ekonomiyi rüzgârın önünde sonbahar yapraklarına döndürürüz. Bu nedenle müdahale edilmedi. Şimdi, bakın, Meksika Merkez Bankası 10 milyar dolardan fazla para sürdü piyasaya, ama yerli para birimindeki düşüşü durduramadı. Güney Kore 10 milyarlarca dolar para harcadı, durduramadı. Hindistan 15 milyar dolar para harcadı, piyasaya para sürdü. Ve tabii ucuzdan satılıyor bunlar, yani amaç yerli para biriminin değerini tekrar korumak ve dövizi düşürmek olduğu için düşük fiyattan piyasaya döviz sürüyorlar, hem rezervi eriyor hem de sonuç alamıyor.

Şimdi, geçmiş dönemlerde, 1994 krizinde ve 2001 krizinde hükûmetler bu hatayı yaptı. Hem 1994 krizinde, böyle bir durumda, böyle bir sıkıntılı dönemde piyasaya para sürdü, Merkez Bankası döviz verdi, TL’deki düşüşü, erozyonu durdurmak için; hem durduramadı hem de rezervlerinden oldu ve dövizin satış fiyatı da düşük fiyatlar… Biraz sonra rakamlarını, örneklerini vereceğim size değerli arkadaşlar. Hem 1994’te yapıldı hem de 2001’de yapıldı. 2001’dekilerden ben size örnekler vermek istiyorum: Tarih 21 Şubat 2001 ve Merkez Bankasının mesai saatlerinin kapandığı saatten sonra, 17.30’dan sonra, aşağı yukarı bir-bir buçuk saat sonra… Mesai saatleri kapanmadan kurda hareketlenme başlamıştı, hatırlarsanız 2001 Şubatı. 21 Şubat 2001, hareketlenme başlamıştı ve hatlar açık olduğu için bankalar mesai saatleri dışında da Merkez Bankasına ulaşabiliyorlar ve döviz satın alabiliyorlardı o dönemde. Mesai saatleri bittikten sonra ve döviz serbest piyasada hareketlenmeye başladıktan sonra, saat 17.30’dan sonra bir yabancı banka, (A) bankası -ismini vermeyeceğim- o saatte 1 milyar 63 milyon dolar döviz satın alıyor Merkez Bankasından. Hangi kurdan? 684 bin liradan.

AHMET YENİ (Samsun) – Ne zaman?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 21 Şubat 2001, saat 17.30’dan sonra, mesai saatinden sonra, 1 milyar 63 milyon dolar… Hangi kurdan? 684 bin liradan. Kur o anda 950 bin lirayı aşmış durumda. Bir saat sonra yüzde 50 para kazandı ve ertesi gün 1 milyon 78 bin liraya çıktı kur. O gün 900 bin lirayı aştı, daha sonra 1 milyon 78 bin liraya çıktı. Tabii, rakamları telaffuzda zorlanıyoruz.

ASIM AYKAN (Trabzon) – 500 milyon dolar…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bir saat sonra 296 trilyon lira para kazandı bu banka, 296 trilyon lira para kazandı, ertesi gün kazandığı para 419 trilyon liraya çıktı. Kim kaybetti, kimin parasıydı bu? Merkez Bankasının parası, bu milletin parası, bu devletin parası.

Sadece bu kadarla mı? Yine bir başka yabancı banka, Alman bankası. Alman bankası, 764 milyon dolar satın alıyor, aldığı kur 685 bin lira. 1 dolar 685 bin lira. Bir saat sonra kazandığı para 211 trilyon lira değerli arkadaşlar. Bir gün sonra da kazandığı para 300 trilyon lira. Yani, bugünkü rakamlarla 300 milyon yeni Türk lirası.

Yerli banka… Üçüncü sırada yerli banka var. (C) bankası, 1 doları 688 bin liradan 426 milyon dolar satın alıyor. Kur yükselmeye başlamış ve bu düşük kurdan, kapanıştan önceki resmî kurdan ve 688 bin lira ortalaması, birkaç hamlede yapıyorlar çünkü bu işlemleri, 426 milyon  dolar. Kazancı bir saat sonra 116 trilyon lira. Bir gün sonra 166 trilyon lira.

Yine bir yerli banka, 411 milyon dolar satın alıyor; 114 trilyon bir saat sonra, 161 trilyon lira ertesi gün kazancı var.

Rakamlar çok fazla, zaman da daralıyor, uzatmak istemiyorum.

Son olarak iki bankayı söyleyeceğim, ikisi de yabancı banka. 332,6 milyon dolar satın alıyor, kur 683 bin lira; kazandığı para bir saat içerisinde 93 trilyon lira, bir gün sonra da 131 trilyon lira kazanıyor değerli arkadaşlar. Toplam satılan para 6,5 milyar dolar. Devletin kaybı, hazinenin kaybı 3 milyar dolar.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bir günde mi oluyor bunlar?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Evet, bir günde.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Merkez Bankasının kapısı açık mı duruyormuş?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Krizin sonrasının yönetimini tartışıyoruz, şimdi karşılaştırma yapacağız.

94’te de 1 milyar dolara yakın para satılıyor. Aynı rakamların hepsi var bizde, bütün bunlar hepsi, rakamlar burada. Devletin resmî rakamları, Merkez Bankasının resmî kayıtları bunlar, hiç şeysiz, en ufak bir manipülasyon söz konusu değil.

Peki şimdi ne oldu? Bugün, yüzyılın en büyük krizini yaşıyoruz. Bugün Merkez Bankası bir kuruş para satmadı.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Teğet geçti teğet!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bir kuruş para satmadı. Kimseye, kriz lobilerinin ve krizden medet uman birçok kesimin ısrarına, baskısına rağmen bu milletin bir kuruş hakkını kesinlikle yedirmedik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Merkez Bankası 94’te talan edildi, 2001 yılında talan edildi, ama şimdi 1 kuruş para satılmadı. Hem rezervlerimiz olduğu gibi duruyor hem de kurda belli bir istikrar yine yakalanmaya başlandı değerli arkadaşlar.

Şimdi bunun için bu Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlar? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, tabii bu aynı zamanda AK PARTİ Hükûmetinin ekonomi yönetiminin diğerleriyle, öncekileriyle farkını çok net olarak ortaya koymaktadır. Belki milletimizin neden 2007 Temmuzunda yüzde 47’yle AK PARTİ’yi iktidar yaptığını anlamakta zorlananlara aslında bir cevaptır bu. İşte bunun için bu millet AK PARTİ’yi tekrar çok daha güçlü bir şekilde iktidara getiriyor. Ondan emin çünkü. Çünkü bu ellere teslim ettiği takdirde bu yönetimi, bu ülkeyi bu milletin, bu ülkenin, bu devletin hakkının korunacağından, kesinlikle belli kesimlere peşkeş çekilmeyeceğinden emin. İşte bunu da burada görüyor bu millet, onun için bu millet AK PARTİ’yi daha güçlü bir şekilde her zaman iktidara getirdi değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Merkez Bankasının bu dönem piyasaya ucuz döviz vermemesinin bir başka nedeni daha var değerli arkadaşlar, çok önemli bir nedeni daha var ya da Merkez Bankasının bu dönemde çok yoğun bir şekilde döviz satımıyla piyasaya girmesini isteyenlerin gerçek niyetlerinden bir tanesi de şu: Bu dönemde döviz borcu olan, büyük miktarda döviz borcu olan kesimler var, onlar kurun yükselmesinden çok büyük zararlara uğradılar. Hatta bunların teminat olarak da menkul hisselerinin borsadaki değeri üzerinden hisse rehni suretiyle teminat verdiler. Yani borcu döviz cinsinden, teminatı hem TL cinsinden hem de şirketlerinin borsadaki kayıtlı değeri üzerinden. Bugüne kadar kazandılar ama kurda hareketlenme başlayınca ve borsada düşüş başlayınca hem hisse senetlerinde erime meydana geldi, teminatlarında bir erime meydana geldi hem de TL cinsinden borçları artmaya başladı. Hâlbuki bakın, Merkez Bankası, bütün ekonomi yetkilileri, otoriteler ta 2003’ün başından itibaren bu konuda şirketlerin özellikle -ve vatandaşlar da dâhil olmak üzere- açık pozisyona girmemeleri sürekli uyarıldı, ikaz edildi. Yani, döviz cinsinden geliriniz varsa, döviz cinsinden borca girebilirsiniz ancak döviz cinsinden geliriniz yoksa, döviz cinsinden borca girmek risklidir, bu hep söylendi. Şimdi bunlar da, acaba, dövizi tekrar düşürüp TL’yi tekrar aşağıya çekip borçlarımızın bir kısmından kurtulabilir miyiz, -düşük döviz alacaklar- yani doları -örnek olarak söylüyorum- 1,60’tan, 1,70’ten, 1,50’den değil de belki 1,30’dan, 1,20’den acaba alabilir miyiz ve borçlarımızdan kurtulabilir miyiz hesabıyla Merkez Bankasına yoğun bir şekilde, kurun düşürülmesi ve TL’nin değerlendirilmesi ve piyasaya döviz sürülmesi için baskı yaptılar. Merkez Bankası kesinlikle buna müsaade etmedi, buna müsaade edilmedi değerli arkadaşlar.

Şimdi, bir de, ayrıca, sıcak para meselesi var. Biliyorsunuz, aşağı yukarı yedi yıldan beri sıcak para çok tartışıldı ve birçok eleştiriler getirildi, hatta şu söylendi: “Şimdi, sıcak paranın finansmanına güveniyorsunuz ama yarın kurda bir hareketlenme meydana geldiği takdirde bir anda sıcak para dışarı çıkar ve ülkeyi batırır, perişan eder.” Hatta, geçen bütçe görüşmesinde hatırlıyorum, Cumhuriyet Halk Partisi adına konuşan sayın konuşmacı bir örnek vermişti, Yunan emeklilik fonu örneğini vermişti: “Yunan emeklilik fonu 2003’ün Martında Türkiye’ye geliyor, 100 milyon dolar para getiriyor, TL’ye çeviriyor, onu değerlendiriyor. 2003 Martında geliyor 100 milyon dolar olarak, 2006 Martında bunu 224 milyon dolar olarak çıkartıyor.” Bunu örnek göstererek, Türkiye'nin soyulduğunu söylemişti. Biz de demiştik ki: Mantık hatası yapılıyor, soyulma falan yok, çünkü Türkiye'nin net döviz satışı yok. O dövizi alan bir başkası, Hans yerine Paul alıyor, Hans satıyor Paul alıyor. Yani, bu söylediğiniz, ne zaman Merkez Bankası ucuz döviz satarsa, Merkez Bankasının döviz rezervleri net olarak erimeye başlarsa o zaman söylenebilir ve mantık hatası yapıyorsunuz. Hatta, şunu da ilave etmiştik: Eğer sıcak para yoğun bir şekilde çıkmaya çalışırsa servetinin önemli bir bölümünü kaybeder demiştik. Bugün bu tabloyu yaşıyoruz değerli arkadaşlar. 2007 yılı sonunda sıcak paranın döviz cinsinden Türkiye’deki varlığının değeri 107 milyar dolar civarındaydı. Sıcak para nedir? İşte, menkul kıymet yatırımı için gelen, portföy yatırımı için gelen, dışarıdan gelen, hisse senedine ve borsaya yatırım yapan yabancı sermaye; genelde kısa vadelidir. 2007 yılında bu sıcak paranın Türkiye’deki servetlerinin değeri 107 milyar dolar civarındaydı. Bugün ne kadar biliyor musunuz değerli arkadaşlar? 40 milyar dolara düştü. Demiştik ki, eğer böyle bir şey yaparsa, sıcak para aniden çıkmaya çalışırsa… Dalgalı kur politikası uyguluyoruz, bakın, dalgalı kur politikası; kesinlikle kura müdahale edilmeyecek, o zaman kur yükselir, bugün 1,10’dan –dolar- 1,20’den değerlendirdiği serveti o zaman 1,70’ten çıkarmak zorunda kalır, yüzde 50, yüzde 60 oranında değer kaybeder demiştik, inandıramamıştık. Şu anda bu yaşandı değerli arkadaşlar, fiilen yaşandı ve bunun bir risk olmadığını, olmayacağını da o zaman ifade etmiştik, risk olmadı. 107 milyar sıcak paranın bugün değeri, 20 milyar dolar çıkış yaptı, kalanın değeri 40 milyar doların altındaydı değerli arkadaşlarım. Neden? Borsada kaybettiler, sonra döviz yükseldiği için döviz cinsinden kaybettiler, biraz daha yüksek çıkmak isterlerse… Biz diyoruz ki onlara, çıkmayın kardeşim, çıkmayın durun. Yani, ciddi bir reel faiz ödeniyor baktığınız zaman, bu Hükûmet de bunu ödüyor ve biz de onu kullanıyoruz, o parayı da, finansman ihtiyacımızı gideriyoruz. Ama, buna rağmen, siz, ani çıkış yapar, bizi zor durumda bırakacak bir hamle yaparsanız kur yükselir, kaybedersiniz. Merkez Bankası kurun düşürülmesi için herhangi bir adım atmayacak dedik, inanmadılar. Muhtemelen onlar da inanmadı, tıpkı muhalefetin inanmadığı gibi, ama şimdi herkes gördü, ne oldu? Kim kazandı? Kesinlikle Türkiye kazandı değerli arkadaşlar, Türkiye kazandı. Eğer Merkez Bankası kuru bu yolla düşürmüş olsaydı hem rezervlerini eritecekti hem de çıkmak isteyen sıcak paraya, yabancı sermayeye ucuz döviz vermiş olacaktı ve onların gelirlerini artırmış olacaktı. Yani, sıcak para 20 milyar dolar olarak değil, 30 milyar dolar olarak çıkış yapacaktı, aynı parayla, aynı TL’yle. İşte, vatanseverlik budur değerli arkadaşlar, gerçek milliyetçilik budur. Milliyetçilik lafla olmaz. Uygulamaya bakacaksınız. Bu milletin menfaatlerini koruyorsanız, bu milletin değerlerinin dışarıya transfer edilmesini engelliyorsanız, bu milletin bankalarının, Merkez Bankasının, diğer bankaların içini soydurmuyorsanız gerçek vatanseverlik budur ve AK PARTİ hükûmetleri bunu yapıyor değerli arkadaşlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Temenni ediyorum, sıcak para tartışmaları bundan sonra yeteri kadar derinliğine inmeden yüzeysel bir şekilde tartışılmaz. Aksi hâlde ve özellikle dalgalı kur politikasının ne anlama geldiği ve dalgalanmalardan nasıl bu ülkeyi koruduğu ve kurdaki ya da yabancı sermayenin ani çıkışı suretiyle yurt dışına kaynak transferini nasıl engellediğini de daha önce teorik olarak anlatıyorduk ama fiilî olarak da sanıyorum herkes görmüş oldu.

Şimdi, değerli arkadaşlar, tabii, bu kriz esas itibarıyla bankacılık sektörünü etkiledi ancak doğrudan etki bankacılık, finans sektörü üzerinde, dolaylı etki reel sektör üzerinde. Reel sektör üzerinde de çok büyük olumsuz etkileri ortaya çıkmaya başladı hem dünyada hem de Türkiye’de -bunların tabii zaman da kalmadı ayrıntılarına girmeyeceğim- özellikle talep yoluyla bu etkiler ortaya çıkmaya başladı. Bakın, mesela, ben size birkaç örnek vermek istiyorum: Ukrayna’da imalat sanayisi yüzde 28,6 oranında azaldı, Singapur’da 12,6; Tayvan’da 12,6; İspanya’da 11,2; böyle devam ediyor; Rusya, Fransa dâhil, Türkiye’de de 8,5 oranında imalat sanayisinde bir daralma yaşandı. Bizden çok daha fazla bu sıkıntıyı, reel sektördeki sıkıntıyı yaşayan ülkeler var, bizden daha az etkilenen ülkeler de var.

Şimdi, değerli arkadaşlar, burada en çok tartışılan konu şu, Hükûmetimize yöneltilen eleştiri: “Zamanında tedbir alınmadı, gereken tedbirler alınmadı.” Bakın, zamanında gereken tedbirler alındı. Yangın başladıktan sonra, alevler bacayı, pencereyi sardıktan sonra alınacak tedbirlerin bir etkisi yok, hem maliyeti yüksek hem de sonuç almama ihtimali çok kuvvetle muhtemel. Biraz önce bankacılık olayında anlattım, siz, eğer bu kurallara uyulmamış olsaydı, bankalar açık pozisyonda yakalanmış olsaydı ya da aktiflerinde sıkıntılı kâğıtlar olmuş olsaydı şu anda onları kurtarmanız hemen hemen imkânsızdı, güven sarsıldıktan sonra. Benzer bir durum reel sektör için de geçerli.

Bakın değerli arkadaşlar, Türkiye’deki talep daralması 2008 yılının Mart ayında başlıyor esas itibarıyla. Bunu nasıl görüyoruz? Tüketici güven endeksindeki değişmelerle görüyoruz. Talepteki değişmeyi en iyi yansıtan gösterge hepinizin bildiği gibi tüketici güven endeksi. 2008 yılının Mart ayında yüzde 82 olan tüketici güven endeksi Nisan ayında yüzde 76’ya çok keskin bir düşüş olarak ortaya çıkıyor ve daha sonra bu düşüş devam ediyor.

BAŞKAN – Sayın Canikli, on dakikanız kaldı.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 75,4; 75, 77, 79, ağustos ayından sonra tekrar toparlanmaya başlıyor. Bakın, bu dönem, partimiz hakkında kapatma davası açılan dönemdir. Bu dönemde insanların tüketim eğilimi azalmaya başlıyor. Kapatma davası sonuçlandıktan sonra tekrar toparlanma başlıyor. Rakamlar bunu böyle gösteriyor, hiç şeysiz, yani tamamen rakamları konuşuyoruz. Dokuzuncu ayda yüzde 80’e çıkıyor fakat ekim ayında tekrar 74 ve kasım ayında yüzde 68’e kadar düşüyor. Bu, piyasadaki talebin azalmasını çok net olarak ortaya koyuyor. Ve daha sonra imalat sanayisine de -biraz önce rakamlarını söyledim- yansıyor.

Şimdi, değerli arkadaşlar, Hükûmetimiz, işte bu tüketici güven endeksinin düşmeye başladığı yani talebin azalmaya başladığı, piyasada bunun sıkıntısının yaşanmaya başladığı mart-nisan ayından itibaren ilk tedbiri almaya başlıyor. Ne yapıyor? Piyasaya tüketimi canlandırmak amacıyla özellikle tüketim eğilimi düşük olan kesimlere, dar gelirli gruplara kaynak enjekte etmeye başlıyor. Hangi yolla? KEY ödemeleri yoluyla. Bugüne kadar ödenen rakam yaklaşık 4 milyar YTL.

KEY ödemeleri kime yapılıyor? Bu elbette bir hakkın teslimidir, bir haksızlığın ortadan kaldırılmasıdır ama aynı zamanda, belki daha önemlisi bir ekonomik tedbirdir, reel sektördeki sıkıntıyı ortadan kaldırmak ya da hafifletmek amacıyla ortaya konulan bir tedbirdir.

KEY ödemelerinden kim para alıyor değerli arkadaşlar? Emekliler, memurlar, işçiler; toplumun en düşük gelir grubunda bulunan insanlar, aldıkları bu ilave paraların tamamını harcayan insanlar. Zaten gelir durumu düşük olduğu için eline ilave para geçtiğinde tümünü, tamamını tekrar piyasaya, ekonomiye sürüyor. 4 milyar YTL. Tedbir zamanında alınıyor değerli arkadaşlar. Tedbir mart ayından itibaren alınmaya başlamış.

Daha, başka? Yine, ek ödeme almayan memurlara 1 milyar YTL civarında bir kaynak aktarıldı Meclisin bu yılki çalışma döneminde. Neden? Yine aynı gerekçeyle. İşte bu tüketici güven endeksindeki azalmanın ortaya çıkardığı işareti, talep daralmasını ortadan kaldırmak, tekrar ekonomiyi canlandırmak amacıyla. Yine belediyelerimize ciddi kaynaklar aktarıldı aynı amaçla. Bütün bunların hepsi zamanında alınan tedbirlerdir. Eğer, hiç kuşkunuz olmasın, bu tedbirler bu dönemde alınmamış olsaydı bugün bu krizi çok daha ağır bir şekilde Türkiye yaşıyor olacaktı.

Değerli arkadaşlar, tabii bu krizin reel sektör üzerinde etkisi mutlaka olacaktır, olmaya başlamıştır. Sıfıra indirmek de kesinlikle söz konusu değildir. Hedef en aza indirmektir. Hiçbir ülke –sadece Türkiye için değil- bunu sıfıra indiremez. Belki, muhtemelen, 2009 yılının ilk iki çeyreğinde hem büyüme rakamlarında, işsizlik rakamlarında bazı, birtakım olumsuzluklar yaşanabilir ancak bunlar geçicidir ve ocak ayından itibaren göreceksiniz, yine ekonomiyi canlandırmak amacıyla benzer tedbirler yine alınacaktır ve en düşük şekilde, en minimum şekilde Türkiye bu tahribatı ortadan kaldıracaktır ve yine bu dönemde aynı amaçla alınan tedbirlerden ve ekonomiye maliyeti, bütçeye maliyeti yaklaşık 4 milyar YTL olan istihdam üzerindeki vergi yükünün, vergi ve benzeri yükümlülüklerin 5 puan düşürülmesidir. Bu da biraz önce söylediğim, zamanında alınan tedbirlerdir.

Değerli arkadaşlar, ayrıca, krizden sonra da reel sektörü canlandırmak amacıyla, reel sektörün özellikle finansman problemini çözmek amacıyla hem Eximbank kaynaklarının artırılması hem de Sanayi Bakanlığımızın yaptığı ve 750 milyon YTL civarında faizsiz reel sektöre kredi verilmesi şeklindeki birkaç somut adım da atılmıştır. Bunların aslında hepsini alt alta koyduğunuz zaman çok ciddi adımlardır. Hiçbir dünya ülkesi reel sektör için bu kadar kapsamlı adım atmamıştır, onu da burada ifade edelim, çok net olarak söylüyorum.

Değerli arkadaşlar, kriz sonrasındaki yönetimin kalitesine bakmak için bir hususu daha değerlendirmek ve ortaya koymak gerekiyor. Bu krizden sonra şöyle bir tablo ortaya çıktı: Gelişmiş ülkeler faiz oranlarını düşürdüler, Amerika, Avrupa’nın tamamı, Japonya; gelişmekte olan ülkeler ise faiz oranlarını artırdılar. Bakın, bunlara ben size örnek vereyim: Macaristan 8,5 olan faiz oranını yüzde 10’a çıkardı, Bulgaristan 5,25 olan faiz oranını 5,38’e çıkardı, Rusya 11’den 13’e çıkardı, Meksika 7,50’den 8,25’e yükseltti,  Brezilya 13’ten 13,75’e çıkardı. Arjantin 9’dan 11,50’ye çıkardı. Gelişmiş olan ülkeler faiz indiriyor, gelişmekte olan ülkeler faiz artırıyor. Türkiye ne yaptı? Türkiye’nin ne yaptığını ikiye ayırmak lazım. Daha önce ne yapıyordu, şimdi ne yaptı? Daha önce kriz dönemlerinde Türkiye hep faizleri artırdı. 1994 krizinde, bakın, krizden önce yüzde 102 idi faiz oranı, krizden sonra yüzde 337’ye çıktı. 2001’de nominal faizler yüzde 64,9 iken kriz öncesinde, kriz sonrasında yüzde 193’e çıktı. Şimdi ne oldu? Şimdi Türkiye iki defa üst üste faiz indirimi yaptı ve şu anda 15’e indirdi, Merkez Bankası borç alma faizini yüzde 15’e indirdi. Yani, Türkiye, geçmişte gelişmekte olan ülkelerle birlikte anılan o kategoriden çıktı. Özellikle bu son derece önemli yalnız, yani bu faizdeki gelişme kriz sonrasında, son derece önemli ve belirleyici. Çünkü, bunu indirebildiğiniz takdirde bütçe açısından reel ödemeler azalıyor, reel sektörün finansman ihtiyacı ortadan kalkıyor ve bütçe üzerindeki faiz yükü azalıyor. Bu son derece önemli. Basit bir olay değil. Altının çizilmesi ve vurgulanması gerekir. O nedenle hayati ve aynı zamanda faizi indirecek bir ekonomik yapıya, sağlamlığa sahip olunması gerekir, gücünüzün olması gerekir, hem ödemeler dengesi açısından hem bütçe dengesi açısından hem de diğer para ve maliye politikaları açısından. Türkiye ne yaptı? İki defa faizi düşürdü. Yani, Türkiye, artık, bu açıdan bakıldığında, gelişmekte olan ülkeler kategorisinden gelişmiş ülkeler kategorisine terfi etmiştir. Tarihte ilk defa böyle bir şey olmaktadır, değerli arkadaşlar, tarihte ilk defa. Tesadüf mü böyle bir şey? Biraz önce anlattıklarımızda… Bankalarınızı batırmayacaksınız dünyadaki tarumara rağmen. Faiz oranlarını bütün gelişmekte olan ülkeler artırırken, siz, gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi azaltacaksınız. Bunları tesadüfle izah etmek mümkün mü? Bunun tek bir izahı var. Türkiye krizden önce de iyi yönetiliyordu, krizden sonra da iyi yönetiliyor değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bundan yana hiç kimsenin kuşkusu olmasın ve şu anda Türkiye’de reel faiz yüzde 4-5 civarına kadar düşmüştür. Merkez Bankasının yüzde 15’lik faiz oranını dikkate aldığınızda, yüzde 10 civarında bir enflasyonu hesap ettiğinizde, reel faiz yüzde 4-5 civarına düşmüştür ve bu düşüş daha da devam edecektir.

Bugüne kadar muhalefetin elinde iki tane argüman vardı kullanılan: Bir tanesi cari açık, bir tanesi reel faizdi. Diğer konularda söyleyecekleri fazla bir şey yoktu. Reel faiz argümanı muhalefetin elinden gidiyor -zamanımız kalmadı- cari açık argümanı da gidiyor. Ben merak ediyorum, bundan sonra muhalefet bu konuda ne yapacak, ne diyecek?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Hazinenin rakamlarına bakmadın galiba Sayın Canikli.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Değerli arkadaşlar, bir de IMF meselesi var.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Patron…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Gerçekten, birileri tıpış tıpış IMF’nin kucağına gitti. Türkiye’de bugüne kadar 17 defa IMF’in ayağına tıpış tıpış gidenler oldu, 17 defa. Neden? Döviz darboğazına girdiler, dış taahhütlerini yerine getiremediler ve can havliyle, can kurtarıcı olarak, acilen döviz ihtiyacını gidermek amacıyla ve IMF’in bütün şartlarını kabul ederek… Çünkü eğer öyle bir noktaya getirmişseniz, ekonomiyi duvara toslatmışsanız, acil paraya ihtiyacınız varsa, ithalat giderlerinizi dahi ödeyemiyorsanız… Bunlar yaşandı.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Siz kabul etmiyorsunuz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Petrol giderlerinizi ödeyemiyorsanız, döviz yokluğundan dolayı petrol alamıyorsanız çok zor durumdasınız. Böyle bir gidiş, tıpış tıpış bir gidiştir. IMF’e tıpış tıpış 17 defa gidilmiştir, 17 defa stand-by anlaşması yapılmıştır.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Siz nasıl gidiyorsunuz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Biz nasıl gidiyoruz? Şimdi, değerli arkadaşlar, aşağı yukarı iki üç aydan beri IMF’le müzakereler yapılıyor. Bizim ödemeler dengemizde en ufak bir sıkıntımız var mı? Yok. Merkez Bankamızda 71 milyar dolar rezervimiz var değerli arkadaşlar. Bankalarımız battı mı, onun için mi gidiyoruz? Gitmiyoruz. Acil paraya ihtiyacımız var, onun için mi gidiyoruz? Gitmiyoruz.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Neden gidiyoruz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - İthalatın finansmanında problem mi var, onun için mi gidiyoruz? Gitmiyoruz.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Tarımdaki destekleri niye kestiniz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Niye gidiyoruz biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Bir, başta, Sayın ana muhalefet partisinin Genel Başkanı olmak üzere, biz itibar ediyoruz.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Bütçeyi niye kestiniz, bütçeyi?

BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar, lütfen…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Sayın Genel Başkan diyor ki: “Geç kalıyorsunuz.” diyor. “IMF’le görüşmeye geç kalıyorsunuz. Bundan dolayı ekonomideki bir sıkıntı ortaya çıkarsa bunun sorumluluğu size ait.” diyor, Sayın Baykal böyle söylüyor. Söyledi, hepiniz biliyorsunuz.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Uyarıyı dikkate aldınız.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Başka? İçeride ve dışarıda herkes, oy birliği ve el birliği içerisinde “IFM’ye gidin, IMF’ye gidin, IMF’ye…” Tabii, bunun için gitmiyoruz değirli arkadaşlar şunun için gidiyoruz: Bakın…

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Güzel!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – IMF Ankara’da zaten!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Paraya ihtiyacımız yok, IMF’in önerilerine de ihtiyacımız yok; bunu çok samimiyetle söylüyorum, siyasi polemik konusu olarak söylemiyorum. İhtiyacımız yok çünkü paramız da var, üretimde bir sıkıntı yok.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Canikli, bitirin lütfen.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Niye gidiyorsun o zaman?

ALİM IŞIK (Kütahya) – Gitme o zaman, uğraşma.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan.

Mayıs ayında IMF’le ilişkilerimiz bitti. Dünyanın, yüzyılın en büyük krizini biz IMF’siz geçirdik değerli arkadaşlar. Hiçbir bankamız battı mı?

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Teğet geçti!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Dünyada bankalar batarken bizde battı mı? Batmadı. Demek ki IMF’e yönetim olarak da ihtiyacımız yok, para olarak ihtiyacımız da yok.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Niye gidiyorsunuz, niye?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Niye?

BAŞKAN – Arkadaşlar, dinleyin lütfen.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama sadece psikolojik olarak, IMF’in kredibilitesi nedeniyle, sadece psikolojik, onun için gidiliyor ve kendi şartlarımızla gidiliyor değerli arkadaşlar, kendi şartlarımızla. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hem büyüme açısından… Böyle bir ekonomik yapıya sahip olmayan ülkenin yönetimi, hükûmeti bu şekilde gidebilir mi? Can havliyle giderdi, bir an önce parayı alırdı. Biz rahatız, acelemiz de yok.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) –Gitme o zaman.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şartlarımızı kabul ettiriyoruz. Tıpış tıpış nasıl gidildiğini bu millet çok iyi biliyor, siz de çok iyi biliyorsunuz, hepimiz çok iyi biliyoruz değerli arkadaşlar. Biz bunları defalarca yaşadık.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Kaç lira alacaksınız Canikli? Kaç lira bekliyorsunuz, burada açıklarsanız, Genel Kurulda?

BAŞKAN – Lütfen…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bütçemizin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum ve yeni yılımızın da bütün milletlimize hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Canikli.

Şahısları adına ilk söz, bütçenin lehinde Konya milletvekili Sayın Orhan Erdem’de.

Sayın Erdem, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Süreniz on dakika.

ORHAN ERDEM (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 yılı merkezi yönetim bütçesinin tümü hakkında şahsım adına, lehte söz almış bulunmaktayım. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Bugünlerde olağanüstü bir süreçten geçiyoruz. Dünya, “yüzyılın krizi” diye nitelendirilen 1929’dan bu yana en büyük krizi yaşıyor. Hepimizin bildiği gibi 2007 yılına kadar dünyada var olan istikrar ortamı ve likidite bolluğu artık yok. Dünyada güven ve istikrar ortamı bozuldu, krediler daraldı, faizler ve borçlanma maliyetleri arttı, dünya ekonomileri yavaşladı. Hatta önemli bir bölümü ardı ardına resesyona giriyor. Dolayısıyla, dünya ticareti ve sermaye hareketleri bundan çok olumsuz etkileniyor.

Tüm dünyanın etkilendiği böyle büyük çaplı bir krizden elbette Türkiye de etkileniyor. Ancak bizim Türkiye olarak bazı avantajlarımız var çünkü Türkiye, AK PARTİ’nin gerçekleştirdiği reformlarla birlikte iç ve dış şoklara karşı daha dayanıklı bir ekonomiye sahip oldu. Küresel ekonominin içinde attığımız proaktif adımlarla bölgemizde ve dünyada etkin bir ülke konumuna geldik. Bir kere, Türk bankacılık sektörü küresel krize hazırlıklı girdi çünkü bankacılık sektöründe önemli kazanımlarımız var, sektörün aktifleri geçmiş dönemlere oranla çok daha güçlü. Sermaye yeterlilik rasyosuna baktığımızda en iyi ülkelerden biriyiz. Bu yüzden -demin de tekrar edildi- Sayın Başbakanımızın dediği gibi, bu kriz, ilk finansal kriz kısmında Türkiye’den teğet geçti. Canikli çok güzel izah etti, Türkiye’de ne bir batan banka ne finans kurumu ne aracı kurum var. Ancak finansal krizin arkasından tüm dünyada yaşanan talep daralması ülkemizde de hissedilmeye başlandı. Bu olağan dışı durum daha etkin, köklü, meselenin özünü içeren önlemler alınmasını gerektiriyor.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; finansal düzenlemeler para, maliye ve güçlü istihdam politikaları krizden çıkışta önemlidir ancak asıl olan kendi içindeki uyumdur. Piyasaya yalnızca para vererek bu krizden çıkamayacağımızı hep beraber görüyoruz. Hükûmetimizin aldığı tedbirlerin yanında işveren, işçi, memur, sendikalar, odalar, kısacası hep beraber bu krizi en az zararla atlatmayı sağlayacak uyum ve çözümleri uygulamak zorundayız.

Altı yıldır iktidardayız, birçok ezberi bozduk. Bu bütçe görüşmelerinde de bunları yaşıyoruz. Uzun yıllardır bütçe konuşmaları iktidar ve muhalefet partileri arasında karşılıklı “Sizin döneminiz çok kötü yönetildi.” ifadelerine, iktidarın “Siz bizden daha kötüydünüz.” rakamlarını vererek geçiştirmeye çalıştıkları bütçelerdi.

Geçmişi çok çabuk unutan bir milletiz. İsterseniz çok geriye gitmeden, 2001 sonu 2002 bütçesi görüşülürken yaşanan böyle bir süreci tutanaklardan okuyarak hatırlayalım. Sayın Şandır biraz önce “Bugünü dünle sorguluyorsunuz. Bugüne gelin.” diye bir ifade kullandı. Doğru ama bugünün kıymetini de dünü bilmeden bilemeyiz.

Yıl 2001 Aralık. 2002 bütçe görüşmeleri. Aleyhte söz alan Adana Milletvekili Yakup Budak. Anavatan-DSP-MHP Koalisyon Hükûmeti işbaşında. Konuşmacı: “Öyle başarılı bir hükûmet ki, 78 yılda 36 katrilyon içborç, bu, 10 ayda 113 katrilyona çıkarılmış. Öyle on yıl, yirmi yıl, otuz yıl geriye gitmeye gerek yok. 2001 yılını söylüyoruz. Geçen sene enflasyon ‘yüzde 10 olacak’ dediniz, öyle bir başarı gösterdiniz ki enflasyon yüzde 95. Sapma nedir; yüzde 900. Allahaşkına, yeryüzünde, hedefini koymuş olduğu yüzde 10’a saparak böyle bir hükûmet bir daha var mı? Geçen yıl bütçeyi konuşurken dolar kaç paraydı? 678.000 lira.” Hatırlatıyorum tekrar, yıl 2001 “Şimdi, bu bütçede 1.500.000 lira.” Olumsuz rakamlar birbiri ardına devam ediyor. Sıra lehte konuşmaya geliyor. DSP Milletvekili Şadan Şimşek, Değerli Vekilimiz söz alıyor: “Türkiye bu duruma bir günde, üç yılda, beş yılda gelmedi”

Tabii iktidarlar, savunuyor “Biraz eskilere dönersek, Meclis tutanaklarından 1991 yılından 1997 yılına kadarki bütçeler üzerinde yapılan konuşmaları incelediğimizde, ülkemizin ekonomik durumunun bugünlerden farklı olmadığını, hatta daha kötü olduğunu görürüz.” Biz kötüyüz ama daha kötüydü, diyor. ”1991 yılında, dolar alış kuru 5.000 liradan, 1997 yılında 205 000 liraya çıkmış. Yani, 41 kat...” diyor. “Çiftçimizi yakından ilgilendiren DAP gübresinin 1 torbası 35.000 liradan 650.000 liraya çıkmış; artış yüzde 1.750 olmuştur. Mazot, 2.710 liradan 156.000 liraya çıkmış; artış, yüzde 467. 300 gram ekmek, 900 liradan 5.000 liraya çıkmış; artış, yüzde 455. Kıyma, 20.000 liradan 180.000 liraya çıkmış; artış, yüzde 800.

1991-1997 yılları arasındaki bütçelerde sapma, yüzde 48 ilâ yüzde 251...” diyerek devam ediyor.

Sayın Başkanım, değerli milletvekillerim; AK PARTİ neden yüzde 47 oy alıyor? Geçmiş yıllardaki bütçeleri, görüşmelerini ve konuşmaları, tutanaklardan hepimiz okuyabiliriz. AK PARTİ istikrarı, kalkınmadaki yaptığı büyük hizmetler, işte bu yüzde 47 oyu bugün AK PARTİ’ye getiriyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi “adalet” kavramını en güzel uygulayan parti. Neden? 2003 yılına kadar belediyelerin paylarını, kendine göre, iktidar, koalisyon, aklınca dağıtım yapardı. Ama 2003 yılından sonra, AK PARTİ, tüm kesintileri yüzde 40 olarak sabitledi ve yüzde 60’ını hiçbir ayrım yapmadan iktidar-muhalefet tüm partilere aynı oranda dağıtmaya başladı.

Yine, hepimizin yaşadığı, 1999, 2000, 2001 yıllarındaki hani meşhur afet kararnameleri var. İktidar, hiç afet olmamış illere, ilçelere, bölgelere bu kararnameye dayanarak çok ciddi paralar aktarırdı. Biz geldik, 2003 yılında bir yasayla, artık belediyelerden kesilme yapılmadan bir fondan bu payın aktarılmasını sağladık. Bahsettiğim kesintiler yapılırken herhangi bir fon yoktu, diğer belediyelerin payları alınıp iktidarın belediyesine götürülüyordu. Bu adalet değil de nedir? Hep beraber biliyoruz.

Sayın Vural “Adalet, adalet değil; kalkınma, kalkınma değil.” diyor. Kendisine sormak lazım: AK PARTİ, ülkemiz için sağlıkta sağladığı, yaptığı reformlar, hastaneler, duble yollar, yeni adliyeler, TOKİ projeleri, KÖYDES, BELDES; GAP’a, DAP’a, KOP’a aktardığı büyük rakamlar ve sosyal politikalarıyla çok çok önemli bir hizmeti altı yıldır yerine getiriyor ve halkımız da ona gerekli desteği veriyor.

Sayın Vural “Seksen yaşındaki ‘Kesire Teyzenin onurunu koruyun.” dedi. Ama “Hep çıkıp kömür veriyorsunuz, alçaltıyorsunuz.” da dediler. Biz Kesire Teyzenin onurunu korumak için, kimseye muhtaç etmemek için, seksen yaşındaki o teyzemizin ve onun gibi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Erdem, bitirin lütfen.

ORHAN ERDEM (Devamla) – …muhtaç durumdaki yurttaşlarımızın da onurunu koruduk, kömürünü verdik, üç aylık 250 YTL aylığını verdik, kurbanda kurbanını, gıda yardımını verdik. Peki, 2002 yılında iktidar olan Vural Bey’in partisi ayda 24 YTL verirken Kesire Teyzeye, acaba bu onur hiç akıllarına gelmedi mi? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Biz 250 YTL'ye çıkardık, 3,5 kat artmış. Yeter mi? Yetmez. Analarımıza, muhtaç insanlara, bütçemiz daha iyi olsun, daha çok verelim.

2002 yılında bir özürlüye aylık 24 YTL veriliyordu, biz 166 YTL’ye çıkardık. Yine, “muhtaç aylığı” diye, “özürlü aylığı” diye bir kavram getirdik ve aylık 250 YTL, üç ayda 750 YTL vermeye başladık.

Şimdi, bunlara baktığımızda, tabii ki onuru da koruyan AK PARTİ’dir, muhtaçlarının, özürlülerinin, yurttaşlarının onurlarını koruyacak bundan sonra da AK PARTİ’dir.

Değerli milletvekilleri, söyleyecek çok şey var. Altıncı yılımızda yeni bir bütçe yapıyoruz. Hani “Vicdan muhasebesi yapın.” diyorlar ya, yapıyorum -on yıllık geriye doğru bütçeleri okudum- içim çok rahat. Bu bütçeye içim çok rahat lehte oy veriyorum, vicdanım rahat. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Keşke vakit olsaydı Konya’da da İktidarımın yaptıklarını anlatabilseydim, yüz yıllık projeleri, çok daha iyi olurdu ama sürenizi de almak istemiyorum.

Bütçemizin hayırlı olmasını diliyorum. Yeni yıla hepimizin sağlık, afiyet içinde girmesini diliyor, saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Erdem.

Aleyhte, Sivas Milletvekili Sayın Muhsin Yazıcıoğlu…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Genç, sabahtan beri yoktunuz siz, her şey iyiydi. Şimdi nereden geldiniz? (AK PARTİ sıralarından gülüşmeler)

Sayın Yazıcıoğlu, buyurun efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, efendim, ben İstanbul’da televizyon programındaydım. Maalesef, Ankara Belediyesinin Türkiye’de yarattığı trafik sorunu nedeniyle iki saattir Angora Evlerinden buraya gelemedim.

BAŞKAN – Sayın Yazıcıoğlu, konuşma süreniz on dakikadır efendim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, benim konuşmamdan niye bu kadar rahatsız oluyorsunuz? Efendim, beni dinler misiniz...

BAŞKAN – Konuşmadan sonra dinleyeceğim sizi. Sayın Yazıcıoğlu’na söz verdim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, bir dakika, son sözü ben almıştım, oradaki kayıtlara bakın.

BAŞKAN – Sayın Yazıcıoğlu’na söz verdim.

Buyurun Sayın Yazıcıoğlu.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, Sayın Başkan…

BAŞKAN – Lütfen oturun yerinize... Lütfen oturun…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, son söz benim ama.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Yazıcıoğlu.

MUHSİN YAZICIOĞLU (Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 yılı bütçesi üzerinde konuşmak için kürsüye çıkmış bulunuyorum. Öncelikle, bana kendi konuşma hakkını veren Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekili ve sevgili dostum Sayın Oktay Vural Bey’e teşekkür ediyorum ve bütçenin ülkemiz için hayırlı olmasını dileyerek hepinize saygılar sunuyorum.

TÜİK tarafından açıklanan 2008 yılının üçüncü dönemine ilişkin büyüme verileri, yaşanan ekonomik krizin ülkemizde ne kadar etkili olduğunu ortaya koymaktadır. TÜİK 2008 yılının üçüncü dönemine ilişkin gayrisafi yurt içi hasılası sonuçlarını açıklamıştır. 2008 yılının üçüncü döneminde gayrisafi yurt içi hasıla geçen yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla yüzde 0,5 artmıştır. Bu rakam Türkiye’de üretimin olmadığını, ekonomik büyümenin sıfıra yakın olduğunu göstermektedir. Oysa Türkiye 2007 yılının aynı döneminde yüzde 3,3 büyümüştü. TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte sadece yüzde 0,5 büyürken işsizlik oranı da ağustos-eylül-ekim döneminde yüzde 10’un üzerine çıkmış ve yüzde 10,3’e ulaşmıştır. İşsizlik oranı geçen yılın aynı döneminde yüzde 9,3 seviyesindeydi. Dolayısıyla bir taraftan küçülürken bir taraftan da işsizlik oranı derinleşmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; memleketimiz zor ve sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Bir yandan işsizlerin sayısı artmakta diğer yandan da nüfus büyümektedir. Buna karşın ülke üretimde durma noktasına gelmiştir. Ülkemizde her geçen gün şirketler kapanmakta ve sonuç olarak bir yığın insanımız işsiz kalmaktadır. Daha geçen gün Bursa’da açıklanmış olan işsizlerin, işsizlik durumuna düşmüş olanların sayıları bunu gayet açık ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi krizin derinleşmeye başladığı şu günlerde intihar vakalarıyla karşılaşılmaktadır. Hükûmetin acilen bu işe bir dur demesi ve buna göre ciddi tedbirler alması gerekmektedir.

Dünyadaki ekonomik krizin etkilerini hafifletmek amacıyla, büyük ekonomiye sahip gelişmiş ülkeler, bu konuda alınması gereken önlemleri ekonomik yardım paketleri hâlinde açıkladılar. Oysa bu konuda ülkemizde bugüne kadar henüz somut bir adım atılmamıştır. Gelişmiş ülkelerin krize karşı almış olduğu tedbirlere paralel olarak ülkemizde de ekonomik paket hiç vakit kaybedilmeden derhâl açıklanmalı ve gerekli somut adımlar atılmalıdır.

Sadece reel sektöre ve üretime kaynak aktarmak yetmemektedir. Tüketimin de olabilmesi için işçi, memur, emekli ve dar gelirlilerin de alım gücünü artırmak gerekmektedir. Hâlbuki, bu konuda bütçede bunu görmek mümkün değildir. Asgari ücret açıklandı ama asgari ücretlinin 20 YTL ile durumu düzeltilebilir mi ve alım gücü artırılabilir mi? Bunu insafla değerlendirmek lazım. Bugünkü bu asgari ücret seviyesini insafla bağdaştırmak mümkün değildir. Asgari ücret asgari insanca yaşamak seviyesi demekken, bugün ortaya konan asgari ücret, sadece süründürme ücreti durumundadır. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması ve insanca yaşama seviyesine derhâl çekilmesi şarttır.

İmalat yapan işletmelere “can suyu” adıyla kaynak verildi. Şüphesiz ki, piyasaların hareketlenmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Ancak, imalatçıya “Borcun olmadığına dair belge getir, ondan sonra size ‘can suyu’ verelim.” denilmiştir, yani borcu olana verilmemiştir. Şimdi, kredi konusunda da kaynak aktarılırken aynı şeyler öne sürülmektedir: Borcu olmayacak, borcu olmadığına dair belge getirecek ya da hiç çeki, senedi yazılmamış olacak! Hâlbuki, bugünkü ekonomik şartlar içerisinde çeki, senedi yazılmayanlar, hiç borcu olmayanlar -vergi borcu olmayan, SSK borcu olmayan- zaten yoktur, varsa da onun durumu gayet iyidir. O zaman, “can suyu” kime verilir? “Can suyu” yatakta olana verilir, “can suyu” komada olana verilir. Hâlbuki, siz komada olana diyorsunuz ki: “Size ‘can suyu’ veremeyiz, sizi ölüme terk ediyoruz, intiharınızı seyrediyoruz.” Bu, yanlış. Onun için de küçük ve orta ölçekli işletmelere vergi ve SSK primleriyle ilgili bir düzenleme yaptınız, gayet güzel, yani taksitlendirmeyle yeni bir düzenleme yaptınız. Hâlbuki bunun ilk taksitini hiç olmazsa ödeyebilmesi ve ondan sonra da üretimine devam edebilmesi için, işletmenin sürebilmesi için ona can suyu vermek lazım. Borcu hiç olmasa zaten işi iyi demektir. Dolayısıyla, bu konuda derhâl çeki, senedi yazılmış olanlara; dolayısıyla, vergi borcu olanlara, bundan dolayı ekonomik olarak yeni gelişmelere ayak uyduramayanlara acilen çözüm üretmek mecburiyetindeyiz. Hükûmetin bu konuda bir an evvel tedbir alıp bunların ayağa kalkmasını sağlaması gerekmektedir. Asıl bunlara çare üretilmesi gerekmektedir.

2009 yılı bütçesine baktığımızda, memur, işçi ve emeklinin gene yoklukla boğuşmaya mahkûm edildiği görülmektedir. Memura ve işçiye, zekât bile değil fitre gibi bir maaş artışı öngörülmüştür. Geçici çalışan 4/C’lilerin sesini bir kere daha buradan duyurmak istiyorum. Âdeta çağdaş köleler gibi çalıştırılmaktadırlar. Buna rağmen ne iş güvenceleri var ne de geçimlerini sağlayabilecek kadar ücret alamamaktadırlar. Gelin, artık “4/C’lerle ilgili” diye bir kavramı ortadan kaldıralım. 10-15 bin civarında olan bu personelin kadro problemleri bir an evvel çözülsün. Aynı şekilde öğretmenlerimizde de bu durumda çalışanlarımız var, bunların sorunları çözülsün. Bir de 4/B’yle çalışan kesimimiz var. 4/B kadrosunda işe başlamış fakat sonradan evlenmişler, yuva kurmuşlar. Daha sonra ise tayin yolu kapalı olduğu için bu ailelerin birleşmesi söz konusu olmamaktadır. Her gün biz bunların sorunlarıyla karşı karşıya kalıyoruz ve çözüm de üretemiyoruz. Aile parçalanması olduğu için bu insanlar doğan çocuklarına annelik, babalık vazifelerini yapamıyorlar ve dolayısıyla anne şefkati, baba şefkati gösteremiyorlar. Onun için bir an evvel 4/B’lilerle ilgili çözüm üretilmelidir.

Emeklilerimizin hâlini ise burada anlatmaya zaman yetmez. İnsanlar yaşlandığında daha hassas olmakta ve emekliliklerinde rahat bir ömür yaşamak istemektedir. Zaten sıkıntıyla geçmiş gençlik yıllarından sonra emeklilik günlerini insan onuru ve izzetinefsine yakışır bir imkânla geçirmek onların en doğal ve kutsal haklarıdır ama aldıkları emekli maaşlarını sormaya çekinir hâldeyiz. Yazıktır ve günahtır! Biz, Anadolu’ya yaptığımız siyasi gezilerimizde en çok emeklilerimizden şikâyet almaktayız. Emeklilerimiz, gerçekten insan onuruna yakışır bir ücrete sahip hâle gelmeli, ayaklarını yerden kesecek arabaları, başlarını sokacak evleri olmalı, yoksa bu kadar yapmış oldukları emeğin karşılığını alamamanın sonunda bunalıma girmektedirler.

Esnafımız siftah etmeden kepenk kapatmaktadır. Ticaret durmuş, bankalar kredi vermez olmuş, borcunu ödeyebilmek için tefecinin kapısına muhtaç olmuşlardır. 2007 yılında ilk beş ayda kapanan iş yeri sayısı 10.810 iken, 2008 yılında aynı dönemde yüzde 100 artışla 21.335’e çıkmıştır.

Köylümüz karın tokluğu ile baş başa kalmıştır. Onlar kendi karınlarını doyuramazken milletin karnını nasıl doyurup da milletin efendisi olacaklar? Dolayısıyla, burada biraz evvel de mazot, gübre, enerji fiyatlarıyla ilgili konuşmalar yapıldı ama gayet açık, köylümüz, çiftçimiz alım gücünün altında eziliyor ve üretemez hâle geliyor. Dolayısıyla, yaylalar boşalmış, tarlalar ekilemez hâle gelmiştir. Köylünün nüfusunu azaltmak için illa köylüyü yokluğa, açlığa mahkûm ederek göçe zorlamak zorunda değiliz çünkü bu göçler büyük şehirlerimizin gettolaşmasına ve gecekondulaşmasına, sorunlarının daha da içinden çıkılmaz hâle gelmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla, büyük şehirlerimizin sorununun da çözülmesinin yolu kırsaldaki insanımızı kendi toprağında doyar hâle getirmek…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yazıcıoğlu, bitirin lütfen.

MUHSİN YAZICIOĞLU (Devamla) – …topraksız köylüye toprak vererek, ona ne üreteceğini öğreterek, alternatif ürünler öğreterek kendi toprağında doyar ve medeniyetin tüm kolaylıklarını yaşar hâle getirmektir. Yani köylüye “Köyde kal ama aç kal.” demek değil, köylüye köyünde kalarak medeniyeti yaşamasının yolunu bulmak lazım, şehrin imkânlarını köye taşımak lazım.

İstihdamın en fazla olduğu inşaat sektöründe ciddi sıkıntılar var. Evet, TOKİ bir sosyal müessese olması gerekirken tam tersine ticari bir müessese hâline gelmiş ve kendi, devlet kaynaklarıyla, devlet imkânlarıyla müteahhitlerle serbest piyasada rekabet eder hâle gelmiştir. Bunun insafla bağdaşır tarafı yoktur ve TOKİ gerçekten önemli bir kurumdur ama sosyal bir kurum olarak önemli bir kurumdur. Eğer onu bir rekabet ortamına sürüklerseniz, o zaman işte en büyük istihdam alanlarından birisi olan inşaat sektörünü çökertirsiniz. Nitekim, bugün de inşaat sektörü bu anlamda ciddi şekilde sıkıntı içerisine girmiş bulunmaktadır.

Bu bütçede, engelliler, öğrenciler, çalışanlar, çiftçiler, esnaflar, şehit aileleri, gaziler, işsizler için yine çare yoktur. Yine temel ve köklü reformlar yoktur.

Her şeye rağmen ama bütün bunlara rağmen, bu bütçenin ülkemiz için, ekonomimiz için hayırlar getirmesini temenni ediyorum. Terörsüz, kavgasız, barış içerisinde, birlik ve beraberlik içerisinde, kaliteli bir demokrasinin, üreten bir ekonominin olduğu bir ülkede, önce Türkiye’mizi kalkındırmak, sonra da güvenliğini, özgürlüğünü ve refahını sağlamış bir ülke olarak öncü bir ülke olmamızı temin etmek noktasında Türkiye’mizin geleceğine, her şeye rağmen, umudumu ifade ediyor, saygılar sunuyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yazıcıoğlu.

Hükûmet adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek.

Buyurun efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Çiçek, süreniz altmış dakikadır.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri ve sizlerin şahsında aziz milletimi saygıyla selamlıyor, bütçenin hayırlı olmasını ve 2009 yılının hepimiz için sağlık, huzur, barış ve başarılı bir yıl olmasını temenni ediyorum.

Yine sözlerimin başında, bugün vefat yıl dönümünü andığımız millî şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’u ve doksan dört yıl önce Aralık 1914’te Sarıkamış dağlarında kaybettiğimiz bütün şehitlerimizi rahmetle ve saygıyla anıyorum.

Üçüncü olarak, yine sözlerimin başında, bugün müzakeresini nihayetlendireceğimiz 2009 bütçesinin hazırlanmasında emeği geçen bürokratlarımızı, Plan ve Bütçe Komisyonunun çok değerli Başkan ve üyelerini, teker teker bütün milletvekillerimizi ve söz alan değerli arkadaşlarımızı, ülkemizin kalkınması için, milletimizin başarısı için emek vermiş, eser vermiş, çaba sarf etmiş büyüklerimizi de saygıyla, şükranla anıyorum.

Değerli milletvekilleri, on iki gündür 2009 yılı bütçesini konuşuyoruz ve bu bütçe vesilesiyle, dünyada, bölgemizde, ülkemizde olup biten gelişmeleri değerlendiriyoruz. Esasen, bütçe müzakerelerinin, demokratik hayatımızda, siyasi kültürümüzün ve geleneğimizin oluşmasında, gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Tabiatıyla, bu çatı altında yapılan her müzakere önemlidir ama özellikle vatandaşlarımızın, siyasete ilgi duyan kesimlerin en çok ilgiyle takip ettiği iki müzakere var: Bunlardan bir tanesi bütçe müzakereleri, bir tanesi de hükûmet programlarıdır.

Bütçe müzakereleri, burada ifade edildiği gibi, sadece rakamların, yüzdelerin, teknik açıklamaların konuşulduğu bir süreç değildir. Bütçeler, bu teknik niteliklerinin, özelliklerinin yanında aynı zamanda bir siyasi metindir. Dolayısıyla burada söz alan her arkadaşımız, bunu vesile kılarak Türkiye için, Türkiye'nin sorunları için, dünyada olup biten gelişmelerle ilgili söyleyeceği sözü varsa, ortaya koyacağı fikri varsa, sorunlara bir çözüm getirebiliyorsa bunu da bu vesileyle dile getirmiş olur. Dolayısıyla bu müzakereler aynı zamanda bir siyaset değerlendirmesidir ve öyle yapılmaktadır. Bir ülkenin siyasi standardının ve siyaset kurumunun kalitesinin açıkça belirlenebilmesi bakımından da bu müzakereler önem arz etmektedir.

Bir başka yönüyle baktığımızda, bütçe müzakereleri hem muhalefet için hem de iktidarlar için çok önemlidir. Ama esas itibarıyla bütçe müzakereleri iktidardan daha çok muhalefet için önem arz eder çünkü muhalefet bu müzakerelerde görücüye çıkar, milletin huzuruna çıkar. Esas itibarıyla merak edilen, hükûmetin ne diyeceği, hükûmetin neleri yaptığı değildir. Zaten onu hükûmet programından biliyor, Meclise sevk ettiği yasa tasarılarından, çıkardığı yasalardan biliyor, hükûmet tasarruflarından biliyor, hükûmetle aynı görüşü paylaşan mahallî idarelerin icraatlarından biliyor. Dolayısıyla hükûmet icraatları bakımından çok fazla merak edilecek hususun olmaması gerekir. Esasen açık bir toplumda ve bu kadar çok kanalın, görsel ve yazılı medyanın olduğu bir toplumda zaten hükûmet icraatları her gün haber ve tartışma programlarında gündeme geliyor. O hâlde, bu müzakerelerin esas objesi, bu müzakerelerde esas olarak merak edilen, muhalefetin ne yaptığı, ne yapacağı, yaşanan sorunlar karşısında nasıl bir çözüm ve tutum takındığıdır.

Bu denli değerli konuşmacıların eleştirilerine şüphesiz ayrıntısına kadar vakit yettiği nispette cevap vereceğim ama buraya geçmeden evvel bir genel değerlendirme ve tespit yapmak istiyorum. On iki gündür esas itibarıyla hep bizi konuştunuz; bu, işin doğru yanıdır, doğrunun bir bölümü bu. Çünkü, bir Hükûmet var, onun getirdiği bir bütçe tasarısı var, onun uygulamalarını burada konuşmamız kadar tabii bir husus yok. Ama izin verirseniz bugün ben hem beni hem de sizi konuşacağım. Birlikte konuşacağız çünkü “Bir siyaset değerlendirmesi yapıyoruz.” dedik. Meselenin bir yönünü konuşup öbür yönünü konuşmadığımızda milletimize karşı doğru bir fotoğraf ortaya koymuş olmayız. Bunun için evvela muhalefetle ilgili birkaç tespitimi -muhalefet kurumuyla ilgili- belirtmek istiyorum.

Muhalefet kurumunun demokrasideki yeri ve konumu nedir? Siyaset bilimi kitaplarında bu konuda şahsen de katıldığım çok değerli tespitler var. Deniliyor ki: “Muhalefet demokrasinin sigortasıdır. Muhalefet demokrasinin oksijenidir.” Gerçekten de çağdaş bir muhalefet bu türlü nitelikleri taşır ve önemlidir. İktidar icraatlarını yeterli bulmayan, doğru bulmayan, eksik bulan, yanlış bulan toplum kesimi, millet çoğunluğu, millet, bir başka partiyi iktidara getirmek suretiyle bu mecrayı kendi akışı içerisinde sürdürerek yeni bir partiyi, yeni bir anlayışı iktidara getirir. Böylece, istikrarlı bir demokratik hayat bu şekilde sürdürülür. Ve yine denilir ki: “İktidar her yerde var, muhalefet sadece demokrasilerde var.” Bu da doğrudur. O hâlde bir ülkenin demokratik standardı ve kalitesi muhalefetin standardıyla doğrudan alakalıdır. Demokrasiyi kalıcı kılan ve kılacak olan iktidarın gayretinden çok muhalefetin pozitif katkılarıdır. Onun için, daha evvelki konuşmalarımda da dedim ki: “Bir insanın iki eli var, sağ el iktidarsa sol el de muhalefettir ve iki el de bir baş içindir.” Dolayısıyla iktidarıyla muhalefetiyle burada dile getirdiğimiz hususlar, ortaya koyduğumuz, varsa koyacağımız çözümler ülkemizin huzuru, barışı ve geleceği bakımından önem arz ediyor.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı muhalefet demokrasilerde vazgeçilmezdir, vazgeçilemezdir. Bütün bu nedenlerden dolayı çağdaş demokrasilerde muhalefet, sorunun değil, çözümün parçasıdır. Sorunun bir parçası olan muhalefet, ülkenin de demokrasinin de başına gelebilecek en büyük felakettir ve yine onun için, çözümü olmayan, gelecek tasavvuru olmayan bir muhalefet demokrasi için yüktür.

Bu özellikleri taşıyan, işlevsiz, çözümsüz, alternatif oluşturmayan bir muhalefet, demokrasi karşıtı, demokrasi dışı, modern-postmodern arayışların baş müsebbibidir. Sadece yanlışı göstermeye odaklanmış, bütün çabası ve gayreti bundan ibaret, dar ve sığ bir siyaset ve muhalefet anlayışı ülke ve demokrasi için büyük bir talihsizlik olur. Böyle bir muhalefetin var olduğu bir ülkede muhalefet görevini muhalefet kurumunun kendisi değil, Anayasa ve hukuk kuralları gereği görevi siyaset olmayan bürokrasi ve kurumlar üstlenmiş olur.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ne biçim laf söylüyorsun! Ne laflar söylüyorsun!

BAŞKAN – Sayın Genç…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Demokrasi, partiler arası bir yarışın sonunda hür ve serbest bir seçimle iktidarın belirlenmesi yöntemi ise o zaman iktidar, muhalefetle yarışmaz, onunla seçime girmez, kayıt dışı muhalefetle yarışır. Onun için değerli arkadaşlarım, bunlar genel tespitlerdir.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Biz ana muhalefetiz, biz üstümüze alınmıyoruz, muhalefet onlar.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ya, böyle laf söylenir mi?

BAŞKAN – Sayın Genç…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Genel tespitler olarak söylüyorum, okuduklarımdan yola çıkarak söylüyorum. Onun için, Türkiye, burada zikredilen bir kısım eksikliklerin, hataların bedelini çok ağır ödemiştir. Nitekim postmodern ve antidemokratik arayışların olduğu dönemde, adına kitaplar da yazıldı “Bizim Çete” diye. Kitabın ismi “Bizim Çete”. Dolayısıyla alternatif muhalefet oluşamadığı için bu türlü, kendilerinin de ifade ettiği tarzıyla, bizim çeteler demokrasilerde alternatif olmaya çalışmıştır, bu da ülkeye çok ağır bedeller ödetmiştir. Onun için, bir demokratik ülkede, çağdaş bir demokraside muhalefetin ne kadar önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyorum muhalefete saygımdan. Baştan beri söylediğim muhalefetin önemiyle ilgilidir, demokrasi için ne kadar vazgeçilmez olduğuyla ilgilidir. Kimse bunun dışında başka bir anlam çıkarmamalıdır.

Onun için, değerli arkadaşlarım, muhalefetin demek ki birinci görevi elbette iktidarın yanlışları varsa, yapmadıkları varsa bunu söyleyecektir, söylemelidir, bundan daha tabii bir şey yok. Ama “Bizim işimiz sadece bundan ibarettir, bu kadardır.” deniliyorsa, bu doğru değil. Nitekim geçtiğimiz günlerde burada yapılan bir konuşmada “Bizim görevimiz, Hükûmetin yanlışlarını söylemekten ibarettir.” diye en kolay, en kestirme bir muhalefet anlayışı ve görevi tarifi burada yapıldı.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sen iktidarı bize devret de…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Hâlbuki çağdaş demokrasilerde muhalefetin rolüyle ilgili, bakınız, Meclisimizde çok sayıda kitap var. Şimdi oradan bir metni size okuyacağım: “Muhalefetin bir fonksiyonu da -demek ki bir fonksiyonu hükûmetin yanlışını göstermek- iktidarı eleştirirken kendi görüş ve politikasını, alternatif önerilerini ortaya koyup, kamuoyuna var olan hükûmet karşısında gelecek için alternatif bir yönetici kadro sunmasıdır. Kamuoyunu yeterince tatmin etmek için alternatif sunarken, o anda iktidarda olsaydı ne şekilde davranacağını ve nasıl bir karar alacağını belirtecektir. Yalnız, bu fikir verme, seçmenlerin çeşitli öneriler ve politikalar arasındaki farkları görmesini sağlayacak şekilde olmalıdır. Muhalefet kendisini alternatif hükûmet olarak ortaya koymalı ki, iktidarı ele almaya ve ülkeyi yönetmeye her an hazır olduğu izlenimini vermelidir.” Bizim belki uzunca bir zamandan beri hasretini çektiğimiz kısım burasıdır.

Elbette on iki günden beri tutanaklara baktığımızda, bugün sabahtan beri dile getirilen değerli konuşmacıların fikirlerine baktığımızda hep tenkit doludur, hep yanlışı gösterme çabası vardır, gayreti vardır. Tabiatıyla işin bir yönü budur, buna bir itirazımız yok. Ama buna karşılık dile getirilen, her partinin kendi üslubunca dile getirdiği bu sorunlar karşısında bir çözüm var mı diye baktığımızda, ben başlangıçtaki konuşmalara baktım, bugünkülerini de dinledim. Pertavsızla bakarak iki tane cümle buldum çözüm olarak, eğer bu çözüm sizi tatmin ediyorsa; bu kadar sorunlar vardır denilip de bu sorunlar karşısında eğer bunlar bir çözümse. Bakınız ne diyor bir değerli konuşmacı: “Şimdi, sosyal sorumluluk duygusunu ön plana çıkararak, devlete daha yüksek sorumluluklar yükleyerek yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç var.” Şimdi siz bundan ne anlıyorsunuz? Hangi sorunun başına bu cümleyi getirirseniz ya da sonuna getirirseniz bundan bir netice çıkar? Bu, çok soyut bir kavram. Bunun altını doldurabilirseniz ve diyebilirseniz ki “Evet, işte sosyal sorumluluk anlayışıyla yapılması gerekenler bunlardır. Bir, iki, üç, beş…” sıralarsınız. Vatandaş dinler, kamuoyu dinler. “Evet, devlete daha yüksek sorumluluk yükleyecek programlar bunlardır:” derseniz o takdirde bunun altını doldurursunuz. O zaman bizi dinleyen vatandaşlarımız iktidarla muhalefet arasındaki yaklaşım farkını görür ve tercihini yapmak zamanı geldiğinde der ki: “Evet, bu parti, bu çözümleri getirenler öbürüne nazaran daha doğru şeyler söylüyor, daha doğru tespitler yapıyor.”

Bir başka konu, mesela bir cümle var yine, orada deniliyor ki: “Karşımıza çıkacak sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik sorunların çözümünde takip edilecek ilkeler.” Peki, nedir bu ilkeler? Biz bunu bileceğiz ki ona göre evet, doğru söylüyor, yanlış söylüyor… Şimdi, bu türlü soyut cümleleri problemlerin bir yerinde söylediğiniz takdirde…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Kim söylediyse ismini söyle!

BAŞKAN – Sayın Genç… Sayın Genç…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkanım, bakınız bir atasözümüz var, yeri geldi söyleyeyim:“Kilim altından davul çalınmaz.” diye. Ya kilimi kaldırın ya davulu durdurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Böyle bir usul yok. Arkadaşımız sabahtan beri yok. Sadece kendisini gösterebilmek adına bu türlü müdahalelerde bulunursa bu çok doğru bir yaklaşım olmaz.

BAŞKAN – Sayın Bakan, bir dakika…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ben hep buradayım, sen neredesin?

BAŞKAN – Sayın Genç… Sayın Genç…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Herkesi dinlemişiz, burada fikirlerimizi söylemeye çalışıyoruz. Dolayısıyla…

BAŞKAN – Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bir laf söylüyor…

BAŞKAN- Sayın Genç, şimdi bakınız…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Sayın Bakanım, bir dakika…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bir laf söylüyor, çok muğlak bir laf söylüyor.

BAŞKAN – Sayın Bakan nasıl konuşacağını size mi soracak? İstediği gibi konuşur. Sabahtan beri değerli hatipler konuştular, görüşlerini anlattılar, siz yoktunuz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Her gün buradayım.

BAŞKAN – Şimdi de cevap veriyor Sayın Bakan. Lütfen oturun yerinize.

KAMER GENÇ (Tunceli) – İlk defa, tv programına gittim, ben her gün buradayım.

BAŞKAN – Hayır, lütfen oturun yerinize.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ben her gün buradayım.

BAŞKAN – Oturun lütfen yerinize.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Niye oturayım canım!

BAŞKAN – Ayakta mı kalacaksınız canım? Öyle bir şey mi var yani? O zaman çıkın dolaşın biraz, ondan sonra gelin.

Lütfen oturun… Lütfen oturun…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Burada Hükûmeti de ikaz edin, doğru dürüst konuşsun.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, buyurun.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Söylemek istediğim şey şu: Çözümüyle beraber sorunların konuşulmuş olması demokrasiye güveni artırır, bu yüce kuruma olan güveni artırır, siyaset kurumuna olan güveni artırır ve neticede vatandaşlarımız da zamanı gelip bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığında, çözümle sorunu birlikte değerlendirmek suretiyle, daha isabetli bir karar verir.

Eğer çözümsüz, sadece sorunları söylemeye mütemayil, sadece bununla kendisini görevli hisseden bir muhalefet söz konusu olduğunda, işte maalesef bunların bir alternatif oluşturması söz konusu olmadığı için, kayıt dışı muhalefet devreye girer. Bunun da demokrasimizde, devlet hayatımızda ne büyük yaralar açtığını açıkça geçmişte de gördük, bugün de gördük. Devlet ile milletin arasını açan, devlete güveni sarsan maalesef bir kısım gelişmeleri yaşadık. Bugün bu vesileyle ifade etmek istiyorum, herkes görevini Anayasa’nın, yasanın ve hukukun verdiği görev, yetki ve sorumluluk çerçevesinde yapmalıdır. Kimse bunun dışına çıkmamalı.

Zannediyorum hepimizin, anayasal kuruluşların âdeta günlük gazete çıkarır gibi her gün yeni bildirileriyle, falanca anayasal kuruluş bugün ne dedi, öğleden sonra ne diyor, o ona ne dedi, bu bana ne dedi tarzındaki bildiri yarışına girmiş olmasının ortaya koyduğu tablodan rahatsız olması gerekir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Sayenizde!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bir şey denecekse bunun denileceği yer burasıdır. Biz burada her şeyi konuşuruz.

Değerli arkadaşlarım, bugün, birkaç gün evvel yaptığım bir konuşmaya atıfla bir değerli milletvekilli arkadaşımız, grup sözcümüz bir değerlendirme yaptı. Doğrusu, ilk paragrafı dinlerken ümitlenmiştim. Tabiatıyla, biz siyaset yapıyoruz, hepimiz, millet adına yetki kullanıyoruz, milletin zamanını kullanıyoruz, milletin makamlarını kullanıyoruz. Hepimizin mümkünse her saat, her dakika, mümkünse her gün belli zaman aralıklarıyla bir vicdan muhasebesi yapmasında sayısız faydalar var, bunda yanlış olan bir şey yok. Ama burada dikkat edilmesi gereken şey, bu cümleyi söyledikten sonra, ben zannettim ki evvela vicdan muhasebesine kendimizden başlayacağız teker teker, sonra başkalarından. Doğrusu ümitlenmiştim. Yani dedim ki herhâlde biz geçmişte… Çünkü iktidara doğruyu göstermenin yolu: Biz geçmişte iktidarken, sorumluluk taşırken şu yanlışları yaptık, bundan devlet bu zararları gördü, toplum bu zararları gördü ama lütfen siz yapmayın, bizim düştüğümüz hataya siz düşmeyin…

İnsan istiyor ki, siyaset yapan insanlar olarak, yaptığımız hataları yaşarken öğrenelim, yaşarken düzeltme fırsatı bulalım. Yapılan hataları ille de tarihçilere bırakıp, bizden yirmi sene, otuz sene, yüz sene sonra yaşayacaklara bırakacaksak elbette bu önemlidir ama bugün kaybettiklerimizi geri getirme şansı yoktur. Onun için, keşke böyle bir  değerlendirme yapılırken…

Biz iktidarı devralmazdan evvel Türkiye birçok sıkıntı yaşadı. Geriye dönüp bir bahis açmak gibi bir niyetimiz de yok. Bizde bir atasözü var: “Müflis tüccar eski defter karıştırır.” Allah’a şükür biz müflis tüccar falan değiliz, eserlerimiz var, eserlerimiz, iktidar olarak. İnsafla olaylara bakanlar, 2002’den bu tarafa Türkiye ne noktaya geldi; 2002’de Türkiye neredeydi, bugün hangi noktadadır, bunların hepsini görme imkânına sahiptir.

Dolayısıyla bunlar yapılırken, değerlendirmeler yapılırken tabiatıyla bir noktayı baz alıp, oradan bir mukayese yapacağız. Yoksa kimseyi ilzam etmek, kimseyi aşağılamak gibi, böyle bir niyetimiz yok, herkese saygı duyarız. Ama nedense bir önceki dönemle mukayese başladığında, bir alınganlık başlıyor. Enkaz edebiyatı, bunu hiç yapmadık. Ama bizi dinleyen vatandaşlarımızın 2002’den bu tarafa, yani 58’inci AK PARTİ Hükûmeti kurulduğundan beri 2008’in 27 Aralığına kadar dünyada, Türkiye’de, bölgede olup biten gelişmeleri mukayeseli bir şekilde ortaya koymamız lazım ki kendi tercihlerini ona göre yapsın. Bir doğrusu vicdan muhasebesine… En azından, 1999-2002’nin değerlendirmesini yaparak “Biz bu yanlışları yaptık ama siz yapmayın.” tarzındaki bir söylemle götürebilseydi işi hakikaten çok faydalı bir müzakereye hiç olmazsa bir başlangıç teşkil ederdi.

İkincisi, dedi ki: “Biz bütçe müzakerelerinde dünü konuşacağız, bugünü konuşacağız, yarını konuşacağız.” Tutanaklar ortada. Dün tamam, dünle ilgili bir şeyler söylendi; bugün, değil akşamı öğleden evvel bile konuşulmadı; yarın zaten hiç konuşulmadı. Geçen sene de burada bu müzakereler yapılırken “Önce tespitler yapacağız, sonra da çözümleri konuşacağız.” dedi.

Şimdi, konuşma saatlerimiz belli. Siz elli sekiz dakika, elli dokuz dakika hep öbür işleri konuşur da “E, çözümü de konuşacaktım ama zaman yetmedi.” tarzındaki bilinen klasik bir mazeretin arkasına sığınırsanız Türkiye'nin siyaset tecrübeleri artık bunları kabul etmiyor. Eğer çözümünüz varsa sorunla beraber, paralel söyleyeceksiniz. Doğru analiz de budur. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Peki, yarın için ne söylendi, bugün için ne söylendi; bunlara baktığımızda aslında söylenen çok fazla bir şey yok, çözüm adına bir şey yok.

Kaldı ki bir başka şey daha yapıldı -onu tutanaklara geçmesi açısından ifade ediyorum, çok da doğru bulmuyorum- bu arkadaşımızın konuşacak çok şeyi de vardır, müktesebatını da yakinen bilenlerdenim: “On yedi aylık bebeğe sizin döneminizde tecavüz edildi.” tarzındaki bir husus. Bakınız, değerli arkadaşlarım, Batı toplumlarında bu türlü olaylar olduğu zaman toplumdaki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için bu konuların üzeri kapatılır, bu konuların üzerinde durulmaz. Durması gereken makamlar durur, hesap sorması gerekenler sorar, alınması gereken tedbirler varsa bunları alırlar. Şimdi, böyle bir mantıkla götürürseniz işi -her toplumun sapığı vardır, meczubu vardır, suç işlemeye temayülü olan insanları vardır, ahlaksızı vardır, vicdansızı vardır; her toplumda da bu ve benzeri, az veya çok fiiller işleniyor olabilir- bir önemli müzakerenin mevzusu bu olabilirse, bu en iyimser değerlendirmeyle maksadı aşan bir durum olur. Yoksa bunu bir siyaset söylemi hâline getirirsek, ee, küresel ısınmadan da Hükûmeti sorgulamak gibi bir sonuca götürürüz işi, yani dünyada küresel ısınma var, bunun da sorumlusu Hükûmettir, depremler oluyor, bunun da sorumlusu Hükûmettir; böyle bir mantığı siyaset kabul etmez, bunu çok doğru bulmuyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – İktidar değil, sebebi muhalefet!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Maalesef, bu türlü sıkıntıları zaman zaman Türkiye yaşıyor, ama devletin ilgili birimleri, kurumları alınması gereken tedbirler neyse bunları alıyor, almaya da devam edecek.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir şeyin kendi vicdanımızda yine muhasebesini yapmamız lazım. Tabii, siyaset kürsüsünde her şey konuşulabilir, özellikle bu müzakerelerde; fıkra da anlatılır, atışma da yapılır, atasözleri de söylenir, şiirli olur, nesirli olur, aruz vezninde olur, serbest vezinde olur, bu konuşan kişinin tercihine bağlı. Herkes istediğini söyler, ama bir sözümüz var, atasözü, o da atasözü: “İstediğini söyleyen istemediğini de işitir.” Eğer biz istediğimizi söyleyeceğiz de “Ee, iktidar tahammül eder, tahammül etmesi lazım, iktidara düşen görev bu.” deniliyorsa, yanlışlarımıza tahammül ederiz, eksik yaptıklarımız varsa bunlara da tahammül ederiz, ama doğru değilse, gerçekçi değilse, hatta ve hatta iktidarı büyük ölçüde yaralayan ifadeler oluyorsa, bunun mutlaka cevabının verilmesi gerekir, aksi takdirde bu yanlışa tahammül etmek gibi bir anlayış iktidarların da kabul edebileceği bir husus değil. Onun için, müsaade ederseniz biraz sonraki konuşmalarımda bazı hususları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, acaba Türkiye'de biz iktidar olmazdan evvel her şey iyiye gidiyordu da altı senedir biz mi berbat ettik? Altı senedir bu Hükûmet doğru olan hiçbir şey yapmadı mı? Ülke yararına olan hiçbir şey yapmadı mı? Yani bu kadar geniş bir çoğunluk, siz değerli iktidar mensubu milletvekili arkadaşlarımız hep beraber ülkenin aleyhine, milletin aleyhine, devletin aleyhine olan işleri yapmak üzere mi bir arada bulunuyoruz? Hiç doğru iş yapmadık mı altı senedir?

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Vallahi de yok, billahi de yok.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Böyle bir şey, böyle bir mantık nasıl kabul edilebilir? Objektif değerlendirme, bunları yaptınız, bunları yapmadınızdır. Bunları eksik yaptınız, doğrusu budur tarzındaki bir değerlendirme siyasette daha anlamlı olur. Hâlbuki buraya gelen her arkadaşımız diyor ki “Altı senedir Türkiye battı, Türkiye kötüye gitti. Türkiye şöyle oldu, Türkiye böyle oldu.”

Bakınız, size birkaç misali vereyim, vatandaşlarımız da dinliyor. Mecburen bir önceki dönemle biz bu işin mukayesesini yapacağız. İstiyorsanız bunu otuz yıl, kırk yıl, elli yıl geriye de götürebiliriz ama her dönemi kendi şartları içerisinde değerlendirdiğimiz için bize en yakın olan ve devraldığımız iktidarla bu mukayeseleri yaparız.

Bazı ekonomik karşılaştırmalar: 2002’de Türkiye, dünyanın en büyük 25’inci ekonomisi idi -bunlar bizim tespitlerimiz değil, uluslararası kaynaklardan- bugün dünyanın 17’nci ekonomisi. Acaba 8 basamak birden nasıl atladı? Yani biz yapmadıysak kim yaptı, birileri mi girdi, görünmez başka güçler mi var, bu ülkeyi yöneten başkaları mı var? Şimdi, olumsuz işler olduğu zaman beni sorumlu tutacaksın, hatta sorumluluğum olmayan işlerden bile “Sen iktidarsın, sen bunlardan sorumlusun.” diyeceksin, Anayasa’nın, yasaların yetki vermediği konularda bile “Sen iktidarsın, bunlardan niye haberin yok? Bunu niye düzeltmiyorsun?” diyeceksin. Tamam, genel söylem içerisinde kabul, ama olumlu bir şeyler olduğu zaman, o zaman onun sahibi de biziz. Bak, bu ülke, bu devlet, bu millet dünyanın en büyük 25’inci ekonomisi iken, bugün 17’nci ekonomisi hâline gelmiştir.

2002’de Türkiye, kişi başına yurt içi hasıla sıralamasında dünyada 67’nci sıradaydı, bugün 55’inci sıraya gelmiştir. Türkiye, 2002’de satın alma gücü paritesine göre 17’nci sıradaydı, bugün 15’inci sırada. İş yapma kolaylığı bakımından Türkiye, dünyada 92’nci sıradaydı, bugün 59’uncu sırada. Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerimizin hacmi 2002’de 1,7 milyar dolar, bugün 19,5 milyar dolar (AK PARTİ sıralarından alkışlar) En yüksek enflasyon sıralamasında, Türkiye 2002’de 10’uncu sıradaydı, bugün 62’nci sırada.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Yolsuzlukta!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – 2002’de Türkiye 36 milyar dolar ihracat yapıyor iken bugün 129 milyar dolar ihracat yapabiliyor ve 2003’e kadar Türkiye'nin çektiği uluslararası yatırım miktarı 1 milyar dolar iken bugün 22 milyar dolar.

ENGİN ALTAY (Sinop) – İşsizlik rakamlarını versene Sayın Bakan!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bu işler kendiliğinden mi oluyor? Eğer kendiliğinden oluyorsa bizden evvelki iktidarlar döneminde de yıl üç yüz altmış beş gün, gün yirmi dört saatti, değişen hiçbir şey yok (AK PARTİ sıralarından alkışlar) o zaman da öyleydi, değişen hiçbir şey yoktu; eğer kendiliğinden bu işler oluyor idiyse o zaman da bunların olması lazımdı.

Bakınız, en çok IMF konusuna vurgu yapıldı. Bu IMF konusu Türkiye'nin en çok konuştuğu konuların başındadır. Tabloyu vatandaşımızın önüne doğru koymamız lazım. Devlet, menfaati gerekiyorsa borç da alır borç da verir. Biz biliyoruz ki bir taraftan devlet borç almıştır ama dış politikasının gereği başka tarafa da karşılıksız yardım da yapmıştır. Devlet olmanın gereği budur. Burada göz ardı etmeyeceğiniz husus ne ülkemizin, milletimizin menfaatinedir, ne değildir; bu çizgiyi doğru koymak lazım, bu ayarı doğru yapmak lazım.

Şimdi, birkaç misal verelim çünkü bundan sonra bu IMF işi çok konuşulacağına göre herkesin şu rakamları kafasında tutmasında bir fayda var: 1992-2002 yani bir koalisyon dönemi DSP-MHP-ANAP dönemi Türkiye IMF’den 32 milyar dolar kaynak kullanmış 1992’den 2002’ye kadar; buna karşılık 10 milyar dolarlık ödeme yapmış, yani 58’inci Hükûmete bıraktığı rakam 22 milyar dolar. 2002 sonunda AK PARTİ iktidarı devraldığında Türkiye'nin IMF’ye borcu 23,5 milyar dolar.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başbakan “26,5“ demişti!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Peki, 2003-2008 arasında Türkiye IMF’den 13 milyar 300 milyon dolar kaynak kullanmış, 34 milyar 492 milyon dolar geriye ödeme yapmış. 2008 sonu itibarıyla Türkiye'nin IMF’ye borcu 8,5 milyar dolar.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu rakamları niye söyledim? Tabii, bütçede faizler için ayrılan kaynak belli. Deniliyor ki: Hepimiz siyaset yapıyoruz. Seçim bölgelerimiz var, seçim bölgelerimize gidiyoruz. Biz gidiyoruz, ümit ediyorum sizler de gidiyorsunuz. Dolayısıyla vatandaşın bizden talepleri var. Ne talebi? Yatırım talebi. Her siyaset adamı yatırım açlığı içerisindedir, ister ki seçim bölgesine daha çok yatırım yapılsın, daha çok hizmet yapılsın; bunu hepimiz isteriz. İsteriz ki hepimiz, artık sıradan, ortalama bir zekâ bile bilir, memura daha fazla verilsin, işçiye daha fazla verilsin, emekliye daha fazla verilsin; bunlar hepimizin arzusudur ama devletin imkân ve kabiliyeti nedir, ona da bir bakmak lazım. Geçen sefer söyledim, dedim ki: ” 2002’den bu tarafa, şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya vakit kalmıyor. Borç ödemekten canımız çıkıyor.” Ödüyoruz, ödüyoruz, ödüyoruz... İşte görüyorsunuz, IMF’ye olan borç 23,5 milyardan 8’e düşürmüşüz. Devletin faiz giderlerini ne kadar azaltırsak azaltalım –biraz sonra o rakamlara da döneriz- yine de uzun süre bu işlerin devlete getirdiği bir fatura var, milletin önüne, hükûmetlerin önüne koyduğu bir fatura var. Bunları yok farz ederek gelip burada yatırım bütçesini tartışmaya açacaksak, o zaman demek lazım ki: “Biz ağzına kadar hazinesinde para dolu bir iktidar mı devraldık? Devletin kasası, devletin hazinesi ağzına kadar doluydu da biz mi yatırımdan vazgeçiyoruz?” Çok net söylüyorum, hatta ben bu lafı söylediğim zaman bir arkadaş, bundan dolayı dedi ki: “Ya, bunu keşke söylemeseydin.” Emin olun, biz geldiğimiz zaman devlet hazinesinde fareler bile acından ölüyordu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Evet, borç taksitleri geldiğinde acaba nasıl borçlanacağız diye… Bir gün borçlanmaya çıktık, ödememiz gereken borç miktarının onda 1’i kadar parayı zor bulduk. Daha birkaç gün daha vardı. İkinci bir hazine ihalesinin daha yapılması lazımdı. Eğer o zaman da Türkiye parayı bulamasaydı, İktidarımızın ilk günlerinde, Türkiye iflas bayrağını çoktan çekmiş olacaktı. Dolayısıyla, Türkiye bu sıkıntıları yaşayarak geliyor, Türkiye bu sıkıntıları yaşayarak geliyor.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Cumhuriyetin bütün kazanımlarını satmadınız mı?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Dolayısıyla, bunları görmezlikten gelerek bir bütçe müzakeresi yapılamaz. Vatandaşa doğru bilgiyi vermemiz gerekir.

Bakınız, başka bir şey daha ifade edeyim: İşte “Bütçeyi konuşuyoruz.” dedik, biraz sonra oylayacağız ve Resmî Gazete’de yayınlanacak bu. Sosyal güvenlik açıklarına 2009’da ne kadar para ödeyeceğiz hazineden? 46 katrilyon, 46! Bu açıklar ne zaman meydana geldi? Herhâlde 2002’den bu tarafa değil. Biz, hiç popülist politika takip etmedik, seçimler gelmiş olmasına rağmen “Filancanın fiyatına 5 bin daha fazla verelim.” diyenlerden olmadık, popülizm yapma adına milletin kaynaklarını çarçur etmedik. Biz, milletimize inandık ve milletimize güvendik. Hâlen de en büyük gücümüz bizim milletimizdir (AK PARTİ sıralarından alkışlar) ve ona inanıyoruz, o bizi anlıyor, o bizi görüyor, o bizi biliyor.

Şunu da çok açık ifade edeyim: Bu millet, çok büyük bir millet. Hepimiz böyle bir millete mensup olmaktan dolayı gurur duyuyoruz, iftihar ediyoruz ve iftihar etmeliyiz. Biz milletin çok gerisindeyiz siyaset adamları olarak. Milletin öyle bir feraseti, öyle bir basireti, öyle bir sağduyusu, öyle bir soğukkanlılığı var ki bizim berbat ettiğimiz ne varsa onu her seçimde bu millet, bu aziz millet düzeltiyor. Buna şapka çıkarmak lazım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Şimdi bu lafı niye söyledim, onu da söyleyeceğim.

Bakınız, sosyal güvenlik açıkları için 46 katrilyon para ödeyeceğiz. Ne zaman bu açıklar meydana geldi? Türkiye'nin kötü yönetildiği dönemler, işte popülist politikaların olduğu dönemler, “Ben 5 bin fazla veririm.” denildiği dönemler.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – 92, 92!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Evet, 92’den sonrasına bir bakın. Erken emeklilik dâhil olmak üzere… Biz, bakınız bu türlü reformları seçime giderken yaptık.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Siz o dönemde bakanlık yapmadınız mı ya? Ben mi bakandım o zaman?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Çünkü biz ülkemiz için siyaset yapıyoruz, ülkemiz için. İktidarda bir yıl, beş yıl, on yıl kalmak önemli değil, kaldığınız sürece lafın doğrusunu söylersiniz, işin doğrusunu yaparsınız.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Her seçimde başka partiden milletvekili oldunuz!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Biz, işte bu kürsüden lafın doğrusunu söylemeye, işin doğrusunu yapmaya çalışıyoruz ki milletimiz bu defa, bundan sonra bu sıkıntılara düşmesin.

46 katrilyon ne demek değerli milletvekilleri? 46 katrilyon, 2009 yatırım bütçesinin 3 katı. Eğer Türkiye, yanlış politikalarla imkânlarını çarçur etmeseydi, pazar günkü seçimi kurtarmak adına yanlışa “Evet.” demeseydi, yanlışlara imza atmasaydı, bugün Türkiye 15 katrilyonluk bir yatırım değil 60 katrilyonluk yatırım yapan bir ülke hâline gelirdi. O zaman Türkiye'de, bahsettiğiniz -işsizlik dâhil, istihdam dâhil, altyapı yatırımları dâhil ve millî gelir dâhil- bu rakamların hepsi daha iyi bir noktada olabilirdi.

Peki, şimdi, bu Hükûmetle ilgili söylenen sözlerin… Elbette, her söylenen sözün, biz, değerlendirmesini yapıyoruz ve yaparız, yapmalıyız da. Muhalefetten gelen her söz yanlıştır, mutlaka, söyledikleri yanlıştır, iktidarı kötülemek mülahazasıyla yapılıyor tarzındaki bir ön yargıyla hareket etmedik, etmiyoruz. Samimi olarak kanaatimiz budur. Bu lafların hepsini biz ciddiye alıyoruz; şüphesiz, istifade edeceğimiz noktalar vardır, olacaktır; bunların gereğini yapacağız.

Ama bu bütçe müzakerelerini dinledikten sonra -ki elli yıldan beri de bu tip müzakereler yapılıyor istisnai birkaç dönem dışında- iktidar hep kötü, en iyi biziz; iktidar hep kötü yapıyor, en iyi biz yaparız… Ya peki, biz, bu iddiaları millete götürmüyor muyuz? Bak, temmuz sıcağında götürdük bu iddiaları, bu sıcak konuları, temmuz sıcağında, 35 derecede, 40 derecede. E şimdi önümüzde bir seçim daha var, yine millete götüreceğiz. 2002’de de konuşuldu. Acaba, bu iddialar doğru ise millet mi doğru ile yanlışı fark etmiyor, yoksa doğru ile yanlış yer mi değiştirdi Türkçede, yani yanlış olan doğru algılanıyor, doğru olan yanlış mı? Bir anlam kayması mı var? Yani Türkiye'de parsel kaymasını anlıyorum da bir anlam kayması mı var? Millet iyi ile kötüyü birbirinden fark etmiyor mu ki her defasında yanlış diyenleri sandıkta bırakıyor, doğru yaptığına inandıklarını iktidara getiriyor? Eğer bir değerlendirme yapacaksak değerli kardeşlerim, değerli milletvekillerimiz, yapmamız gereken şey, iddialarımızın tutarlı, çözümlerimizin gerçekçi ve vatandaşımızın da bizi yirmi dört saat gözlediği ve en doğru kararı vereceği inancı içerisinde bu konuşmaları yaparsak, gerçekten siyaset kurumunu daha farklı bir noktaya taşımış oluruz.

Değerli milletvekilleri, sözlerimin başında bir şeyi ifade etmeye çalıştım: Aslında bütçe müzakereleri, bir anlamda Mecliste temsil edilen imkân varsa bütün partilerin kendi vizyonunu, kendi gelecek tasavvurunu toplumun önüne derli toplu koyabilmesi bakımından önemli bir fırsat. “Vizyon” diyorlar moda tabirle, gelecek tasavvuru. Haydi diyelim ki, biz asla kabul etmiyoruz, eksiğimiz var şüphesiz, yanlışlarımız da vardır, bunu kabul ederiz, ediyoruz, ama diyelim ki bizimkiler yanlış. Peki, siz, bugün bu müzakereleri dinleyen vatandaşlarımız bir süre sonra sandığa gittiğinde şöyle düşünmeyecek mi: Benim için muhalefet partileri ne vadediyor, ne düşünüyor, muhalefetin gelecek tasavvuru ne, vizyonu ne? Moda tabirle entel bir ifade, “vizyon” diyorlar. Gelecek tasavvuru ne? Hakikaten ben burada merak ettim, öğrenmek istedim. Öğreneceğiz ki kendimizinkiyle mukayese yapacağız. On iki gün, haydi birinci gün fırsat bulamadınız, ikinci gün bulamadınız, üçüncü gün bulamadınız…

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Hepsini anlattık.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – …yani on iki gün içerisinde sözcüleriniz kendi vizyonunu, bu ülke için layık gördüklerini ortaya koyabilme adına zaman mı bulamadı, fırsat mı bulamadı?

Bakınız, eski tip siyasette hep böyle yapılır, yeni siyasette bu işlere biraz kafa yormak lazım.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Senin vizyonun da bu kadar, bir saattir aynı şeyleri söylüyorsun.

BAŞKAN – Lütfen dinleyelim arkadaşlar.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Kafa yormamız lazım ki birlikte ülkemizin geleceğine katkımız olsun. O nedenledir ki, benim kanaatim budur, bu yalnız benim de değil, artık yazılmaya, çizilmeye başladı, Türkiye’de bir muhalefet krizi var. Bir muhalefet problemi var Türkiye’de. Bir muhalefet problemi var, bunu görmek lazım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Çünkü, alternatifsiz bir demokrasi, gerçekten geleceği bakımından riskler taşıyor. Bir alternatif muhalefetin olmasını en çok isteyenlerdeniz, gerçekten. Dış görünüşüne baktığımızda, muhalefetin zayıf olması, vizyonsuz olması, çözüm getirememesi, bir anlamda iktidarın işine geliyor gibi gözükebilir. Düz siyaset bakımından, siyasette yeterli tecrübesi olmayanlar bakımından, ne rahat bir memleket, muhalefetiniz yok… Muhalefetten kasıt, sıralara vurmak filan anlamında söylemiyorum, boykotlar filan anlamında da söylemiyorum, demin söylediğim çerçevede çözüm getirebilen, yani kendince “Bunlar ülkenin sorunlarıdır.” denilen konularda “Ben bu işi böyle çözeceğim.” anlamındaki alternatif oluşturan bir muhalefet işte demokrasinin sigortasıdır, demokrasinin oksijenidir.

Şimdi, dinledik on iki gündür, hakikaten gelecek tasavvuru adına burada ne dile getirildi? Ortada hiçbir şey yok. Varsa biz bunlara tekrar bir defa daha bakarız. Varsa bu görüşmelerde, ben çıkar özür de dilerim. Herkes kimlerden özür dilemiyor ki. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Yeri gelmişken onu da ifade edeyim, kimlerden özür dilemiyor ki. Maalesef tavaya kulpu, baltaya sapı takanlar kendi evimizden oluyor. Onun için şeytan iş bulamayınca biraz da kül karıştırırmış. Şeytanı içeride dışarıda bol bir ülkenin vatandaşlarıyız.

Dolayısıyla bir şey söylemek istiyorum, söylemek istediğim şey şu: Bakın Türkiye’de, samimi olarak ifade etmek gerekirse, vatandaş belki bunu bir gelecek tasavvuru filan olarak bilmiyor ama kendi algılamasıyla diyor ki: “Beni yönetecek olan parti AK PARTİ’dir ve onun iktidarıdır. Çünkü bir şeyler söylüyor, gelecek için bir tasavvur var, bir hedefi var, ortaya koyduğu bir düşüncesi var, bir programı var.” İşte biz bunları Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’mızda açıkladık. Biz önümüzdeki beş yıl için, hatta biraz daha ileri götürürsek 2023, cumhuriyetimizin kuruluşunun 100’üncü yıl dönümüyle ilgili birtakım hedefler koymuşuz, o hedefleri gerçekleştirmeye çalışıyoruz. İstiyoruz ki istikrar içerisinde büyüyen bir Türkiye olsun, gelirini daha adil paylaşan bir Türkiye olsun. Küresel ölçekte… Artık tek başımıza bir bölgede yaşamıyoruz. Bir tartışmaya meydan vermemek için, çok güzel bilimsel tespitler var ama atmosfer belki buna müsait değil. Biz Amazon yerlisi değiliz. Bir küresel dünyada yaşıyoruz, onun için de yaptığınız işin başkaları tarafından da yapıldığını bilerek ve hesaba katarak küresel ölçekte rekabet gücüne sahip olmanız lazım. Bilgi toplumuna dönüşen…

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Amazonlar İzmir’de imparatorluk kurdu.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - O tabir bana ait değil, bilimsel bir araştırma, Fransız antropoloğun yaptığı bir araştırmadır. Ben de bilimsel bir tartışmadaki tutanaktan okudum. Orada öyle dendiği için… İstiyorsanız Profesör Bostancı’nın mütalaasından bakabilirsiniz. Ben oradan alıntı yaparak bu cümleyi söyledim.

Dolayısıyla, bilgi toplumuna dönüşen, Avrupa Birliği üyelik süreci bakımından bu süreci tamamlamış ve Avrupa Birliğine tam üye olmuş bir ülke, daha güçlü bir devlet, daha güçlü, daha mutlu bir millet. Bunu nasıl yapacağız? Rekabet gücümüzü artıracağız, istihdamı artıracağız, beşerî gelişme ve sosyal dayanışmayı güçlendireceğiz, bölgesel gelişmeyi sağlayacağız, kamu hizmetlerinde kalite ve etkinliği artıracağız.

Peki, bunun sonucunda ne olacak bakınız 2013’te? 2013’te gayrisafi yurt içi hasılamız 797 milyar dolara çıkacak. Kişi başına gayrisafi yurt içi hasılamız 10 bin doları aşmış olacak, daha yukarılarda olacak. Evet, bugün bile 10 bin dolara dayanmıştır, bu hedefi biraz daha erken yakaladık. Dış ticaretimiz 485 milyar dolara, ihracatımız da 210 milyar dolara yükselmiş olacak. 15 bin kilometre duble yol yapmış olacağız. Ülkemize gelen turist sayısı 38 milyona, turizm gelirimiz 36,4 milyar dolara… Bakın, götürü usulden söylemiyoruz, küsuratıyla, bunların hepsinin hesabını yaparak konuşuyoruz, götürü usulden siyaset yapan bir parti değiliz. Biz 1/1.000 ölçeğinde bir siyasetin hesabını, planlamasını yapıyoruz, sizler 1/1.000.000 ölçeğinde siyaset yapıyorsunuz, aradaki fark bu işte. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Dolayısıyla ülkemize gelen turist sayısı 38 milyona çıkacak. Bugün 24 milyona, 25 milyona, hatta bir rivayete göre de 26 milyona yaklaşıyor. Demek ki bu beş sene içerisinde bu rakamı yakalayacağız.

Bunlara, aynen burada olduğu gibi, hayaldir diyenler olabilir, itiraz edilebilir rakamlar diyebilir, bunları yanlış bulabilirsiniz. Peki, sizin bir beş yıl sonrasıyla ilgili bu maksada matuf, bu hedeflerle ilgili bir rakamınız var mı? Ne diyorsunuz?

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Var, hesabımız var.

OKTAY VURAL (İzmir) – Gel anlatayım.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Yani, 2005’te siz iktidar olursanız, -bu mümkün değil ya, muhal olan bir şeyi konuşuyoruz biz, ara sıra siyasette bir farzımuhal olur- farzımuhal siz iktidar olursanız -demin okudum bakın, dendi ki o, siyasetle ilgili, siyasette muhalefetin rolüyle ilgili kitapta- siz iktidar olsaydınız, mademki bu iktidar öyle, bu iktidar yanlış, siz geldiniz, iktidara ne ölçüde hazırsınız? Bununla ilgili rakamlarınız var mı? (CHP ve MHP sıralarından “Var” sesleri.) Bununla ilgili rakamlarınız yok bak. Bununla ilgili rakamlarınız yok.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Var, hepsi hazır.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bununla ilgili rakamlarınız olsaydı… Konuyu başka türlü konuşacaktım, ama yeri gelmişken ifade edeyim, başka bir bölümde, o da şudur: Hakikaten, sizin bu gelecek tasavvurunuz, varsa bu rakamlarınız, söz konusu olsaydı toplumda ilgi görürdü değerli milletvekilleri, toplumda ilgi görürdü. Toplum bunları merak ederdi, konuşurdu.

Bakınız, Almanya’da Yeşiller Partisi bir kongre yaptı, bir ay kadar evvel. Almanya’nın üçüncü ya da dördüncü partisi. Bir aydan fazla -ana muhalefet partisi de değil, üçüncü, dördüncü sıradaki bir partinin- kongre gündemi, kongrede aldığı kararlar, ortaya koyduğu tablo hem Almanya’da tartışıldı hem Avrupa’da hem Türkiye’de tartışıldı.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yirmi senedir Bakansın, bu memleketi batıranların başında… Siz daha konuşuyorsunuz ya!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Türkiye’de en anlı şanlı partilerimiz kongre yapıyor, toplantı yapıyor, bir gün yer almıyor, vatandaş merak etmiyorsa…

MUHARREM İNCE (Yalova) - Yirmi senedir Bakansın. Hangi parti iktidardaysa oradasın.

BAŞKAN – Sayın İnce, lütfen…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Değerli kardeşlerim, bu tenkit anlamında değil.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yirmi senedir Bakansın, her dönemin Bakanısın.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Gerçekten, muhalefetin hukukuna saygı duyan, bunu önemseyen… Bunu da baştan söyledim ki, bu sözlerden kimse alınmasın diye. Tam tersini söylüyorum, bu ülkede muhalefet yapılacaksa burada yapılmalı. Muhalefet burada ne söyleyecekse söylemeli. Eğer bir iktidar değişikliği olacaksa bu çatının altında olmalı, burada olmalı. Bunlara inanarak, istiyoruz ki siyaset bu manada sağlam zemine otursun. Siyaset kurumları sağlam zemine otursun ki, Türkiye antidemokratik gelişmelere, belden aşağıya vurmalara muhatap olmasın. Türkiye, artık, elli sekiz yıllık bir çok partili demokrasi tecrübesinden sonra çözümü bu çatının dışındaki gelişmelerde aramamalıdır. Bunlara inanarak bunları söylüyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Toplantı yapılıyor da, eğer, bir tek gün, bu parti de topluma, gelişmeler karşısında, dünyadaki ve bölgedeki, içimizdeki gelişmeler karşısında şu türlü bir açılımlar yaptı, bunlar üzerinde düşünmeye değerdir deniliyorsa, işte o zaman Türkiye için bir umut ışığı görülmüştür. Bakınız, yapılan toplantılardan sonraki gazetelere, acaba kaç tane makale çıktı, kaç tane, evet bu değişim iyi oldu, bu karar doğru oldu, bu açılım doğru oldu tarzında bir yazı çıktı, bir değerlendirme yapıldı? Bunların hepsi biraz zor da olsa… Başta da söyledim, istediğinizi söylerseniz, istemediğiniz, hoşunuza gitmese de bazı lafları dinlemek mecburiyetinde kalırsınız ama ben bunları bir siyasi nezaket içerisinde söylemeye gayret ediyorum.

Türkiye yakalayacak bu hedefleri çünkü bu hedefleri gerçekçi bulmayan, inandırıcı bulmayanlar bizim altı yıllık gerçekleştirdiğimiz birçok başarının izahını da yapamazlar. Yani Türkiye 36 milyar dolardan 129 milyar dolara altı senede ihracatını çıkarıyorsa niye önümüzdeki dönemde bunu 210 milyar dolara çıkarmasın? Bunda ne mahzur var, ne engel var?

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – İthalatı da söyle, ithalatı!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – 24-25 milyon turisti cezbedebilmiş, buna imkân vermiş, buna imkân sunabilmiş, bütçesinin en önemli gelir kaynaklarından biri hâline getirmiş de önümüzdeki beş sene içerisinde niye bunu 36 milyon kişiye çıkarmasın, 38’e çıkarmasın? Niye bugünkünden daha fazla gelir elde edemesin, buna ne var? Ha, eğer, bu hedefler asgariden, bunları az buluyorsanız, daha fazlasını söylerseniz vallahi teşekkür ederiz.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Eliyorsunuz Sayın Bakanım…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Hep beraber, hep beraber.

Ama bakın, şunu söyleyelim: Bunları söylüyoruz da tabiatıyla bir ülkeye güven duyulması meselesi sadece iktidarın çabasıyla olacak bir şey değil.

BAŞKAN – Sayın Bakan, on dakikanız kaldı efendim.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şunu milletimizin huzurunda açık yüreklilikle söylemek istiyorum ki, geceyi gündüze katarak, aklımız neye eriyorsa, gücümüz neye yetiyorsa bunu milletimizin hayrına kullanmaya, milletimiz lehine değerlendirmeye gayret ediyoruz. Ama bu tek başına yetmiyor, bir ülkeye güven duyulması biraz da iktidarın dışındaki kesimlerin ülke için ortaya koyacağı tabloya veya güven verici değerlendirmelere ihtiyaç var. Eğer siz, her gün, sadece bu Hükûmete muhalefet olmak adına -sizleri kastederek söylemiyorum, tabiatıyla bu konuşmayı başkaları da dinliyor, eğer bu kapsam içerisine siz de giriyorsanız siz de bu değerlendirmenin içinde olacaksınız- “Bu ülke batıyor, bu ülke kötüye gidiyor, bu ülkede yatırım yapılamaz, bu devlet kötü, bu millet şöyle, öteki böyle.” dediğiniz takdirde yıkılacak duvarın altına hiçbir akıllı gelip oturmaz. E, siz, bu ülkeyi yıkılacak, yıkıldı ha bugün ha yarın, ömrüne vade biçen bir toplum olarak dış dünyaya takdim ettiğimiz takdirde bunun bedelini milletimiz öder. Bu millet büyük millet. Bugüne kadar en zor dönemlerde bile sağlıklı kararlarını verdi ve Türkiye’yi bu noktaya getirdi. Önümüzdeki dönemde de tabiatıyla bunları başaracak, bunları belli bir noktaya getirecektir.

Değerli kardeşlerim, değerli milletvekilleri; tabiatıyla biz Hükûmetiz, sorumluluğumuzun idraki içerisindeyiz. Bir taraftan ülkemizin sorunlarını çözmeye çalışırken, buna çözümler üretmeye çalışırken, tabiatıyla bizim sorumluluğumuz Hükûmet olarak, devlet olarak, millet olarak sadece 70 milyon vatandaşımıza değildir, bölgemize karşı sorumluluklarımız var. Yüreğimizi yakan gelişmeler var. Bunların başında bugün Filistin’de yaşanan üzücü olaylar var. Buna hiç kimse temas etmedi. Eğer katılıyorsanız sizin adınıza da bunları söyleme imkânını bulmuş olurum. 120’den fazla insan orada hayatını kaybetmiştir. Bunlar doğru gelişmeler değildir, iyi gelişmeler değildir. Orantısız güç kullanımı hiçbir zaman kabul edilebilecek bir husus değil. Mümkün olsa da aklıselim bir an evvel avdet etse. Tabiatıyla bu tip gelişmeler barış sürecini de sıkıntıya sokar, bu sorunun çözümünü daha da güçleştirir. Biz bunları doğru bulmuyoruz. Doğru bulmadığımızı da hiç olmazsa birkaç cümleyle burada ifade etmeye çalışıyoruz.

Bölgede başkaca sıkıntılar var. Ama herkesin insafla kabul etmesi gereken bir husus var ki, belki cumhuriyet tarihimizin -belli dönemleri hariç olabilir, çünkü epey değişiklikler oldu idarede- komşularıyla ilişkilerinin en çok düzeldiği dönem de bu dönemdir. Eğer komşularınızla kavgalıysanız bunun ekonominiz dâhil birçok alanda olumsuz faturaları olur. Biz hükûmete geldiğimiz günden beri bu sorumluluğun idraki içerisinde olarak bütün komşularımızla en başta ekonomik ve siyasi ilişkilerimiz olmak üzere, onun ötesinde tarihen, vicdanen sorumlu olduğumuz, siyaseten sorumluluk duyduğumuz, ilgi duyduğumuz Türk cumhuriyetleri dâhil, Balkanlar dâhil her alanda önemli bir mesafe katettiğimizi, sorunların çözümünde aktif bir rol aldığımızı ve bütün dünya nezdinde de bu bölgedeki sorunların çözümünde Türkiye'nin olumlu katkısı olmadan kalıcı bir çözümün, sürdürülebilir bir çözümün olmayacağı bütün dünyaca kabul edilmiş vaziyette.

Bakınız, bazı başarılarımız var, hiç olmazsa bunu söyleseydiniz, bu bile belki bir kısım konuşmaları söylememem bakımından yeterli olabilirdi. Türkiye kırk yedi yıldan sonra…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Bir şeytan taşlamayla tavaftan başka bir şey duymadık!

BAŞKAN – Sayın İnce, lütfen… Lütfen, rica ediyorum…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - …değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine üye seçilebilmiştir. Ben biliyorum ki Kıbrıs davası gibi… (CHP sıralarından gürültüler)

Başkaları niye yapamadı, “kırk yedi yıldır” diye söylüyorum, yapılamadı.

Bakınız, Kıbrıs davası bizim en haklı davamızdır, millî davamızdır. İnanıyorum ki buradaki bütün partilerin bu davaya bakışı millî bir politika çerçevesindedir, buna inanıyoruz. Kıbrıs davasının bile Birleşmiş Milletlerde oylamasında 6’dan fazla biz oy alamadık; en fazla oy aldığımız zaman 6 oy. Eğer bugün siz 151 oy alabildiyseniz herhâlde durduğunuz yerde, Ankara’ya size zarf içerisinde getirip bu neticeyi takdim etmediler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bakınız, hiç olmazsa milletimize bu morali verin. Yani bunlar artık Türkiye'nin başarılarıdır, hepimizin bununla iftihar etmiş olması lazım. Ne var iki cümle bu çabayı gösterenlere teşekkür etmek... Tabiatıyla, marifet biraz da iltifata tabi. Ne olur yani, birbirimizden yeri geldiğinde bu türlü teşekkürleri esirgemesek, tebriklerimizi esirgemesek, başarıları birlikte paylaşsak, üzüntülerimizi birlikte paylaşsak, emin olun, siyaset bugün bulunduğu noktadan çok daha ileri bir noktada olur, çok daha güven verici bir konuma gelebiliriz diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, biz konuşmalarımızda hiçbir zaman şunu söylemedik, söylemiyoruz: “Yapılacaklar ne varsa bunların hepsini yaptık, yapılacak başka bir şey kalmadı.” demiyoruz, daha yapılacak çok iş var. Bu bölge sorunlu bir bölge, bu coğrafyada yaşamak da kolay değil. Bu coğrafyada yaşamanın birinci şartı hepimizin bir ve beraber olmasıdır.

ABDULLAH ÖZER (Bursa) – Türkiye’yi batırmak için daha çok şey var yapacağınız.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Birbirimize bağırsak da çağırsak da saygıda, sevgide kusur etmeden bir arada yaşamanın şartlarını oluşturmamız lazım.

2009 yılının bu manada bir barış ve kardeşlik yılı olmasını diliyorum. Buna hepimizin katkı vermesi lazım. “Efendim, o onu dedi, bu bunu dedi.” dersek, elli yıl geriye gideriz. Bu çok partili hayat, 50’den bu tarafa siyasi kavgaların, kişisel kavgaların sürdürülme tarihidir, geriye dönük elli yıla bakarsanız. Geçende de ifade ettim. 50-60 arası rahmetli Bayar-rahmetli İnönü kavgasıdır. Ondan sonra rahmetli Ecevit-Sayın Demirel kavgasıdır. Ondan sonra rahmetli Özal-Sayın Demirel ve başkaca siyasi parti liderlerinin arasındaki kavga. Bakınız, bu memleketin ihtiyacı olmadığı tek şey kavgadır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Buna ihtiyacımız yok. Yeteri kadar kavga yaptık. Kavganın daniskasını yaptık.

ABDULLAH ÖZER (Bursa) – Her dediğinize “Peki” mi diyeceğiz?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Kardeşliğimizi sürdürmemiz lazım. Hiçbirinin, hiçbirimizin etnik kökenine bakmadan, DNA’sını araştırmadan, kimliğini yok farz etmeden, birleştirici ve kaynaştırıcı bir siyaseti birlikte inşa ederiz ve etmeliyiz. Bu, milletimize olan borcumuzdur. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Vicdanımız varsa, aklımız varsa, beynimiz varsa, insafımız varsa bu millete yapabileceğimiz en büyük iş bu kardeşliği gerçekleştirmektir.

BİLGİN PAÇARIZ (Edirne) – Sayenizde yargıyı dokunulur hâle getirdiniz. Yargıdaki kavgadan bahset.

BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Bunun aksine davranış başkalarının değirmenine su taşımak olur. O değirmenden kimseye fayda gelmez. O değirmenden bizim milletimize geçmişte ekmek çıkmadı, bugün de ekmek çıkmaz. Hepimiz aklımızı başımıza alalım.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Önce siz… Önce siz…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Gelin, kolayı zorlaştırmayalım, zoru kolaylaştıralım. Marifet buradadır, maharet buradadır. Bunun kültürel temelleri, inanç temelleri, tarihî temelleri bu toprağın üstünde var. Bu milletin geçmişinde var. Bugün de var, yaşıyor. Olmayan ayrılıkları siyaset adına kaşımayalım. Milletin dikiş noktalarına, milletin eklem noktalarına jilet atmayalım. Yapacaksak…

BİLGİN PAÇARIZ (Edirne) – Yargıda yaptığınız gibi mi?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Bu çok farklı bir şey. Yargılayacaksa savcılarımızın, hâkimlerimizin eline biz vurmuyoruz. Onların görev, yetki ve sorumlulukları belli. Biz farklı bir şey söylemeye çalışıyoruz. Yargılamalar da oldu. Yapılıyorsa yapılır, yapılacaksa yapılacak. O benim bileceğim iş değil. Ama, herkes sorumluluğunun idraki içerisinde olarak ne yapılması gerekiyorsa yapılabilir.

Şunu bilmemiz lazım: Şiddetten, tehditten, terörden bugüne kadar bir netice elde edilmedi, bundan sonra da elde edilmez. Bu, ülkemize zaman kaybettirir. Enerjimizi, gücümüzü birbirimize harcamış oluruz. Gelin, bu enerjimiz ve gücümüzü ülkemizin birliği için, dirliği için, kalkınması için çaba sarf edelim, bu noktaya koyalım.

Sizi temin ederek söylüyorum, gerçekten inanarak söylüyorum: Bu memleket, öyle çok uzun yıllar değil, bir beş yıl, on yıl huzur içerisinde, terörden, şiddetten, bombalamalardan, korkulardan, dehşetlerden uzak bir on yıl geçirse, Türkiye’nin geleceği nokta, demin söylediklerimden çok daha ileri noktadır. Dünyanın ilk on ülkesi arasında kesinlikle yerini alacaktır. Bu bir rica değil, bu bizim borcumuz milletimize. Hükûmet olarak biz bu işin neresinde olmamız gerekiyorsa oluruz, olmalıyız.

Demin bir şey söylemem gerekiyordu: Bu bütçe müzakerelerinde şiir de okunur dedik. Gerçekten, bütçe müzakerelerimize baktığınızda, geriye dönük, burada çok güzel konuşmalar olmuş, çok güzel nükteler olmuş. Sayın ana muhalefet partisi  Genel Başkanımızın okuduğu bir şiir var, hoş bir şiir, rahmetli Orhan Veli’nin. Bakınız, Elâzığ’da Hazar Şiir Günleri yapılıyor her sene. Gönlüm arzu eder ki… Muhalefet serbest vezni seçmiş, bizim Genel Başkanımız, Başbakanımız daha çok aruz veznini ve hece veznini okuyor. Gelin, bu millete, bakınız, bu kürsüden… (CHP sıralarından gürültüler)

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – O zaman Tevfik Fikret’ten başla: “Yiyin efendiler, yiyin…”

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Bir şey söylüyorum arkadaşım ya, yüreğim yanarak bir şey söylüyorum.

BAŞKAN – Lütfen… Lütfen… Niye laf atıyorsunuz arkadaşlar?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Ne olur böyle araya ikide bir girme ya. Ne olacak? Bir şey söylüyorum bak. Bir teklif… (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Farz et ki saçma bul bunu, farz et ki absürt bul bunu ama bir şey söylüyorum: Ne olur, gelin, bakınız, hepimiz bu kürsüden birlik ve beraberliğe vurgu yapıyoruz, bu vurgunun arkasına kalıcı fotoğraflar koyalım, kalıcı fotoğraflar. Dikkatinizi çekiyor mu, Türkiye’de geriye dönük olarak; Allah korusun, bir deprem olur, bir sel felaketi olur, her parti lideri ayrı gider. Niye beraber gitmeyiz ya? Oradaki idari amirler de gelen parti liderlerine ve makam sahiplerine brifing vermekten canı çıkar.

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Doğru.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Niye bir felaket olduğunda, Cumhurbaşkanıyla, Başbakanıyla, bütün parti liderleriyle…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Bütçeye gel…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Söylüyorum, bir teklif getiriyorum. Niye…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Sabahtan beri polemik yapıyorsun.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Sayın Başkan…

BAŞKAN – Bir dakika arkadaşlar.

Şimdi, sevgili arkadaşlarım, yani bu temenninin…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Efendim, bir şey söylemeye çalışıyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Bir dakika Sayın Bakanım.

Bu temenninin nesine itiraz ediyorsunuz, onu anlamıyorum.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Bir saattir polemik yapıyor Sayın Bakan, bütçeyle ilgili tek laf etmedi.

BAŞKAN - Bir temenniyi dile getiriyor, nesine itiraz ediyorsunuz canım? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Lütfen… Lütfen…

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Bir saattir dinliyoruz, bir saattir!

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Ben bilmiyorum Sayın Başkan kürsüdeki hatibin konuşmasının bir yerden onaylanacağını. Belki diktatörlük rejimlerinde olabilir, bir yerden onay geçer ama ben burada konuşuyorum kendi fikrimi. Burada yanlış olan ne var? Bir temennide bulunuyorum.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Bütçeyi konuş, bütçeyi.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Mesela bir nevruz gününü -bu defa nevruz günü zannediyorum cumartesiye geliyor- cumartesi bir yerde, ülkemizin bir vilayetinde…

SIRRI SAKIK (Muş) – Diyarbakır’da, Diyarbakır’da.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - …pazar günü bir başka yerde birlikte yapsak, birlikte yapsak bunda ne var. Hep beraber yapsak, bakınız, hep beraber yapsak. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Şimdi, bazı partilerimiz sadece belli bölgelere gidiyor, konuşmalarında da sadece sekiz on vilayet var. Mesela bu konuşmalarda Yozgat hiç gündeme gelmiyor, Kırşehir gelmiyor, Kayseri gelmiyor, Kastamonu gelmiyor, Niğde gelmiyor… Ne olur gelin hep beraber, biz oraya, siz buraya hep beraber gidebilsek. Gidemediğiniz için bazı yapılan şeyleri de göremiyorsunuz; yolları göremiyorsunuz, yapılmış hastaneler gözükmüyor, ulaştırma hizmetleri gözükmüyor, eğitim hizmetleri gözükmüyor, sağlık hizmetleri gözükmüyor. Belki bu vesileyle sorunları da yerinde tespit etme imkânı olur.

Değerli kardeşlerim, bir şeyi söyleyerek sözlerimi bitiriyorum. Eğer bu ülkeyi yöneteceksek, birlikte veya ayrı ayrı her birimiz bu ülkeyi yöneteceksek:

1) Hepimiz Türkiye partisi olacağız, hepimiz. Öyle bölgesel parti, belli kesimlerin, belli kısımların partisi olarak bu ülke yönetilemez.

2) Artık Türkiye’nin meselesini sadece Ankara’da konuşan, Ankara’da söyleyen ve çözümünü buradan arayan partilerin ülke meselesine getirebileceği çok fazla bir şey yok. Artık bundan sonra Türkiye’nin meselesini Van’da da konuşacağız, Ankara’da da, Edirne’de de konuşacağız. Gelin bunu birlikte konuşalım. O zaman siyaset daha anlamlı olur, bu müzakerelerin pozitif katkısı daha fazla olur ve inanın zaman zaman bizi dinleyen milletimiz diyecektir ki: Evet, ben rahat uyku uyuyabilirim, yastığa başımı huzur içerisinde koyabilirim çünkü sorunlara birlikte bakabilen, birlikte çözüm arayabilen Türkiye’de siyaset var, siyaset kurumu var, siyasi partiler var.

Bu özlemle, bu temenniyle -anlayışınız için çok teşekkür ediyorum- hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2009 bütçesi hepinize hayırlı olsun, hepimize hayırlı olsun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çiçek.

Sayın Kılıçdaroğlu…

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Evet efendim.

BAŞKAN - “Sayın Deniz Baykal’ın bütçe konuşmasından bazı alıntılar Sayın Çiçek yaptı.” diyorsunuz ve “Genel Başkanımızın ileri sürmüş olduğu görüşten farklı bir görüş kendisine atfedilmiştir.” diyorsunuz.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Evet efendim.

BAŞKAN - Nedir o görüş?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – İzin verirseniz kürsüden açıklayayım.

BAŞKAN – Hayır, onu bilirsem ancak size söz verme imkânına sahibim.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Peki efendim.

Sayın Çiçek’in yaptığı alıntı şu efendim: “Sosyal sorumluluk duygusunu ön plana çıkararak, devlete daha yüksek sorumluluklar yükleyerek yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç vardır.” alıntısını yaptıktan sonra bundan kimin ne anladığını merak ettiğini de ifade etti. Ayrıca, hiçbir çözüm önerilmediğini söyledi.

Sayın Genel Başkanımızın bu çerçevede yaptığı konuşmaya kısa bir açıklama yapmak isterim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Yani burada bir sataşma yok, bir yanlış…

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Hayır, sataşma değil… Bakın, şimdi, Sayın Başkan, olay… Ben size gönderdiğim dilekçede tırnak içinde…

BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Çiçek’in söylediği sözün nesini düzelteceksiniz Sayın Baykal’ın söylemediği? (CHP sıralarından gürültüler)

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Farklı… Farklı anlamda…

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, niye söz vermiyorsun?

BAŞKAN – Müsaade eder misiniz arkadaşlar… Sayın Grup Başkan Vekili arkadaşımızla konuşuyorum, anlamaya çalışıyorum niye söz istediğini.

Buyurun.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Bakın efendim, açıklama hakkında diyor ki: “…ileri sürmüş olduğu görüşten farklı bir görüş kendisine atfolunan Hükûmet, komisyon, siyasi parti grubu veya milletvekilleri, açıklama yapabilir ve cevap verebilir.” Sayın Çiçek, yapmış olduğu bu alıntıyla konuyu çok farklı yorumladı. Dolayısıyla ben de 69’uncu maddeye göre açıklama hakkı talep ediyorum.

BAŞKAN – Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Lütfen, üç dakikada toparlayın.

 

III.- AÇIKLAMALAR

1.- İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, konuşmasında, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sözlerini yanlış yorumladığı iddiasıyla açıklaması

 

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben, bir milletvekilinin kendisinin de geçmişte Hükûmet olduğu bir dönemin bu kadar acımasızca eleştirildiğine bu kürsüde ilk kez tanık oluyorum. Sanki o dönemlerde ben bakanım da Sayın Cemil Çiçek bakan değil. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu, bunun için söz almadınız ki.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Peki efendim.

Bakın, Sayın Çiçek yaptığı konuşmada diyor ki: “Muhalefet çözümsüz, dar ve sığ bir siyaset üretmemelidir.” Sayın Genel Başkanımızın konuşmasında yaptığı “Sosyal sorumluluk duygusunu ön plana çıkararak, devlete daha yüksek sorumluluklar yükleyerek yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç vardır.” Sayın Cemil Çiçek eğer bundan bir şey anlamıyorsa Meclis kütüphanesine gidebilir, sosyal sorumluluk nedir öğrenebilir, sosyal devlet nedir öğrenebilir, devletin sosyal sorumluluğu nedir onları öğrenebilir. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Bir dakika arkadaşlar… Bir dakika arkadaşlar…

ATİLA EMEK (Antalya) – Dinle, dinle.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Ayrıca, Sayın Cemil Çiçek, Sayın Hükûmet Sözcüsü, öneri getirmediğimizi de söylüyor. Sayın Genel Başkanın yaptığı konuşmada 12 tane öneri var. Ben buradan izninizle bir daha okumak isterim: “Altyapı yatırımları artırılmalıdır.” (AK PARTİ sıralarından “Aaa” sesleri, gürültüler)

AHMET YENİ (Samsun) – Kaç lira?

BAŞKAN – Arkadaşlar, lütfen… Bir dakika… Rica ediyorum…

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – “Aracılık hizmetlerinin azaltılması için banka ve sigorta muameleleri vergisinde indirime gidilmelidir. Mevduata garanti artırılmalıdır. –Yetki alındı, hâlâ kullanılmadı- Tarım kesimini canlandırmak için gübre, zirai ilaçtaki KDV ve mazotta ÖTV düşürülmelidir. Memur ve emeklinin ücretleri mutlaka artırılmalıdır.” gibi 12 tane öneri yaptı. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)

AHMET YENİ (Samsun) – Öneriler bunlar mı, öneriler?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Ben isterdim ki…

BAŞKAN – Bir dakika arkadaşlar…

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Ben isterdim ki, Hükûmet Sözcüsü buraya gelip “Öneri getirmiyorsunuz.” diyeceğine -çünkü, Sayın Çiçek anladığım kadarıyla metnin tümünü okumamış- Sayın Genel Başkanımızın Sayın Başbakana sorduğu 4 ayrı deve dişi gibi soruya oturup burada adam gibi cevap verseydi. (CHP sıralarından alkışlar)

ATİLA EMEK (Antalya) – Cevap, cevap!

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Telekom’un satışında niçin sessizliğini koruyor Hükûmet? ATV-Sabahın satışında niçin sessizliğini koruyor? 750 milyon dolarlık iki kamu bankasından bir gruba kredi aktarılmasına niçin sessizliğini koruyor Hükûmet? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu, bunlar için söz almadınız.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Evet, Hükûmet bu konularda sessizliğini korumayacak. Bunun hesabını soracağız. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

ALİ KOYUNCU (Bursa) – Şovmensin sen! Gerçeklerden uzak hep şov yapıyorsun!

BAŞKAN – Bir dakika arkadaşlar…

Sayın Kılıçdaroğlu…

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Ayrıca IMF’ye niçin gidildiğini soruyor. Bu Hükûmet…

BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu, bu konuda söz almadınız ki.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Tabii… Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Baykal’ın sözünün doğrusunun ne olduğunu söyleyecektiniz.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Peki.

Sayın Başkan, bu bütçe IMF talimatıyla bu Genel Kurulda son şeklini almıştır. Sayın Cemil Çiçek’in bundan haberi var mıdır yok mudur acaba? (AK PARTİ sıralarından “Söyledi ya!” sesi) Son şeklini buradan aldı. Yatırımları kısıyorsunuz burada ve sonra gelip diyorsunuz ki: “Biz, efendim, IMF’yi akreditasyon kurumu olarak…”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kılıçdaroğlu.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Peki. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – “Son söz milletvekilinindir” kuralı gereğince…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan… Sayın Başkan…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Pardon…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, Cemil Çiçek konuşmasında dedi ki…

BAŞKAN – Bir dakika…

Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Efendim, Sayın Cemil Çiçek benim kullandığım bir cümleyi burada tekrarlayarak bunun yanlış olduğunu söyledi. Bu bir yanlış anlamaydı, onu düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN – Hangisi o Sayın Şandır?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Türkiye’de yaşanan bir olay.

BAŞKAN – Yani “Burada konuşmayalım.” dedi onu.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Yanlış anlama…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – “Konuşulmaması gereken” diye söyledi Sayın Başkan.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, bir yanlış anlama oldu.

BAŞKAN – Yok, o iş üzerinde daha da durmayalım izin verirseniz.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Meram anlaşıldı.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Ama yani son konuşmacı onu tekrarlayarak meseleyi bizim üzerimize yükledi.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Hayır.

BAŞKAN – Hayır, yüklemedi. Sayın Çiçek “Bu tür şeyleri burada konuşmamak lazım, Batı’da bunlar hiç konuşulmuyor.” dedi.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Konuşulmaması gerekiyorsa Sayın Cemil Çiçek’in konuşmaması gerekiyordu. Ben kürsüden…

BAŞKAN – Buyurun, yerinizden söyleyin.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, efendim, Cemil Çiçek…

BAŞKAN – Sayın Genç, bir dakika.

 

2.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, konuşmasında, kullandığı bir cümleyi yanlış yorumladığı iddiasıyla açıklaması

 

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

Tabii ki Milliyetçi Hareket Partisi olarak veya bu Meclisin çatısı altında bulunan hiçbir milletvekili, Türkiye’de yaşanan bir olumsuzluğu, bir çirkinliği tekrarlamaktan zevk almaz. Asla böyle bir kastımız yok. Ama üzüntümüzü ifade etmek… Hükûmetin bütçesini görüşüyoruz ve altı yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten siyasi iktidarın sorumluluklarını hatırlatıyoruz. Bu anlamda öyle bir olay, üzüntü duyduğumuz bir olayı ifade ettik. Yoksa bunu bir suçlama anlamı veya Hükûmeti bu anlamda bir suçlama anlamı taşımazdı ama konu, Sayın Cemil Çiçek’in söylediği gibi “tekrarlanması yanlış” dediği hadiseyi bizatihi kendileri tekrarlayarak o yanlışı tekrar işlemiş oldular. Bunu ifade ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkanım, şimdi, Hükûmetin adına konuşan kişi dedi ki: “Kamer Genç sabahtan beri burada yoktu, boy göstermeye gelmiş.” dedi. Bu bir sataşmadır, müsaade ederseniz… Ayrıca da…

BAŞKAN – Ben bir sataşma görmüyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP sıralarından “Var” sesleri)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, ama… Sayın Başkan, bir dakika… Bakın, ayrıca da bütçe programında son sözü ben aldım, yani…

BAŞKAN – Hayır. Şimdi size…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama şimdi Sayın Başkan…

BAŞKAN – Bir dakika… Bir dakika…

KAMER GENÇ (Tunceli) – …niye benim konuşmamdan hep başkan vekilleri veya siz rahatsız oluyorsunuz? Yani “Kamer Genç sabahtan beri burada yoktu, boy göstermeye geldi.” diyor.

BAŞKAN –  Hayır, hayır… Sayın Genç, bir dakika dinler misiniz beni. Size iki sebeple söz veremem:

1) Danışma Kurulunun Genel Kuruldan geçen kararı gereğince, bir üyenin sadece bütçenin tümü üzerinde veya sonundaki görüşmelerde ya da bir turda söz kaydı yaptırması…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Tamam, onu biliyorum.

BAŞKAN – Onu madem…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama ben son sözü istedim efendim.

BAŞKAN – Siz konuştunuz…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Bakın, benim orada imzam son sözde var.

BAŞKAN – Son sözü bu birleşimin başında söz alan bütün milletvekili arkadaşlarıma okudum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, ben o zaman burada değildim, İstanbul’da bir televizyon programındaydım.

BAŞKAN – Ama  sizden evvel söz alan arkadaşlar var.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, ama şimdi… Sayın Başkan, bakın…

BAŞKAN – Bunlardan biri de Sayın Agâh Kafkas, Çorum Milletvekili.

Buyurun efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, bakın, bana sataşıldı efendim. Sayın Başkan, bu Mecliste…

BAŞKAN – Lütfen yerinize oturun!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Efendim, bana dedi ki: “Sabahtan beri burada yoktu.”

BAŞKAN – Rica ediyorum Sayın Genç, rica ediyorum…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama böyle olmaz ki Sayın Başkan. Yani hiç olmazsa siz AKP’li gibi hareket etmeyin! Böyle şey olmaz canım! Hayır, böyle keyfî söz verilmez Sayın Başkan!

BAŞKAN – Yok efendim, keyfî olur mu, Böyle bir şey olabilir mi?

KAMER GENÇ (Tunceli) – Biraz sonra tutumunuz hakkında söz isteyeceğim efendim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kafkas.

Süreniz on dakika.

 

II.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

1.- 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/656) (S.Sayısı:312) (Devam)

2.- 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının  Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/622, 3/521) (S.Sayısı: 313) (Devam)

 

AGÂH KAFKAS (Çorum) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 Mali Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı’na ilişkin oyumun rengini belirtmek üzere söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi ve aziz milletimi saygıyla, hürmetle selamlıyorum.

Yola çıktığımız anda ve iktidara yürürken Türkiye’ye inandık, Türkiye'nin potansiyellerine inandık, Türkiye'nin dinamiklerine, iş gücüne, girişimci ruhuna içtenlikle inandık. Bu doğrultuda istikrar ve güven ortamını tesis ederek Türkiye'nin atılım yapmasını sağladık. Umutlarımızı milletimizin umutlarıyla, hayallerimizi milletimizin hayalleriyle, hedeflerimizi milletimizin hedefleriyle, sevdamızı milletimizin sevdasıyla örtüştürdük. Adalet üzerine kalkınmayı gerçekleştirdik. Bir olduk, biz olduk, beraber olduk, can olduk, canları kucakladık. Türkiye'nin sorunlarının çözümlenebileceğini, çözümün mümkün olduğunu ispat ettik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Her şeyden öte, şimdi karşımızda dimdik duran, inanan, hayallerini artık gerçekleştiren, arzularına kavuşan, hedeflerine ulaşan, istikbal vadeden, umut veren bir Türkiye var.

Bugün, Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerini sürdüren, dünyanın en büyük 17’nci ekonomisi hâline gelen, uluslararası dev projeleri başlatıp sonuçlandıran, gayrisafi yurt içi hasılasını 657 milyar dolara çıkaran; kişi başına millî geliri 9 bin doları aşan, dünyadaki yeri, konumu, itibarı değişen, bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan bir Türkiye var.

Böyle bir Türkiye’de böylesine bir bütçeye oyumun rengi ne olacak, niye oy vereceğim? Eğitimde, bir önceki yapılan bütçede, devraldığımız bütçede 7,5 milyarken 27,5 milyar YTL’ye çıkaran, bugüne kadar Türkiye genelinde 360 bin okul varken buna altı yılda 130 bin derslik ilave eden, sadece kırk ilde 76 üniversitesi varken bugün seksen bir ilde 130 üniversiteye kavuşan bir Türkiye olduğu için oyumu “Evet.” vereceğim.  (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sağlık hizmetlerini sağlıklı hâle getirdiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” diyeceğim. Bugüne kadar imkânı olanların, zengin olanların sağlıktan olabildiğine yararlandığı, hastane kapılarından çevrilen insanların olduğu, emekçilerin sadece SSK hastanelerinin bodrumundaki eczanelere hapsedildiği bir Türkiye’den Türkiye’yi kurtararak sağlığı kaliteli ve erişilebilir ve herkese eşit hâle getirdiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bize kadar Türkiye’de sadece 10.100 banyolu, tuvaletli oda varken bunun üzerine 14.400 adet daha banyolu, tuvaletli çağdaş odayı yaptığı ve 24.500’e çıkarttığı için bu Hükûmete “Evet.” oyu vereceğim.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sanki hayır oyu verme şansın var mı?

AGÂH KAFKAS (Devamla) - Bakınız, yıllarca siyaset adına herkesin vaatte bulunup gerçekleştiremediği önümüzdeki elli yıllık perspektifte sosyal güvenlik reformunu gerçekleştirdiği için ve sosyal güvenlik reformuyla, genel sağlık sigortasıyla doğan her Türk vatandaşını babasının sosyal statüsüne, gelirine bakılmaksızın devletin güvencesine aldığı için, sosyal devleti yeniden inşa ettiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İlaca erişemeyen insanımızı hem yüzde 100 ilaca eriştirip hem de bunu sadece yüzde 16 maliyetle yaptığı için bu bütçeye “Evet.” oyu vereceğim.

500 bin toplu konut hedefine emin adımlarla yürürken 230 bin sağlıklı evi hem de yoksullara teslim ettiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet” oyu vereceğim.

ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) – Göçüyor, göçüyor!

AGÂH KAFKAS (Devamla) – Ulaşılmaz denilen, erişilmez denilen yerleri kolay ettiği için, bizden önceki bütün iktidarların yaptığı 6.100 kilometre yola 9.300 kilometre daha ilave ederek Türkiye’nin bölünmüş yol ağını 15.000 kilometreye çıkarttığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim.

Marmaray’ı gerçekleştirdiği,  kıtaları birleştirdiği için, sadece elitlerin bindiği, zenginlerin bildiği, uçak dediğiniz şey sadece zenginlerin bindiği bir işti, şimdi bunu halkın emrine sunduğu için…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Herkesin uçağı var artık!

 AGÂH KAFKAS (Devamla) - …9 milyon yolcuyu 45 milyona çıkardığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 Tarımsal destekleri –burada çok dinledik- 3 kat artırdığı için bu Hükûmetin bütçesine çiftçilerin adına oy vereceğim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP sıralarından “Oo!” sesleri)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Dikkat et, Allah çarpar!

AGÂH KAFKAS (Devamla) -  Doğal gaz… Biz geldiğimiz gün Türkiye’de doğal gaz boru hattının kilometre boyutu 4.500’dü. 11 bin kilometre ilave doğal gaz boru hattı döşeyip 9 tane ili 63 ile çıkarıp insanımızı rahat bir yaşama kavuşturduğu için…

BİLGİN PAÇARIZ (Edirne) – Doğru, Rusya’ya bağımlı hâle getirdiniz!

AGÂH KAFKAS (Devamla) -   …kuşları özgürleştirdiği için, bir odaya hapsolmaktan insanları kurtardığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. Esnafımızın, sanatkârımızın kredi faizlerini yüzde 49’dan 14’e indirdiği için, kredi miktarını 153 milyon YTL’den 3,1 milyar YTL’ye çıkardığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Bankaları sattığınız için!

AGÂH KAFKAS (Devamla) - Cumhuriyet tarihimizin en önemli projelerinden birini KÖYDES’i gerçekleştirip ulaşılmaz köy bırakmadığı için, gidilmedik mezra bırakmadığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu verme zorunluluğunu hissediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Doğru, köy yolları kapalı şimdi!

BAŞKAN -  İki dakikanız var Sayın Kafkas.

AGÂH KAFKAS (Devamla) - Bugüne kadar Türkiye’de herkesin “Yapılamaz.” dediği, zorla milletten toplanan paraların aslının olmadığı ve “Kaynak bulunamaz, onun için de ödenemez.” dediği 13,5 katrilyonluk zorunlu tasarrufu, insan haklarına aykırı olan bu zorunlu tasarrufu insanımıza ödediği için, (AK PARTİ sıralarından alkışlar) yine KEY ödemelerinde, kaydını bulamadığımız KEY ödemelerinde 4 katrilyon lira da onu ödediği için, yine İmar Bankası yolsuzluğuyla insanlarımızın dolandırıldığı yerde sosyal devlet sorumluluğuyla bütün bu devletimizin borçlarını ödediği için ve bölgenin istikrar abidesi olduğu için, bölgede barışın tesisi için rolünün beklendiği ve o rolü de başarıyla gerçekleştirdiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim.

Bu milletin umutlarını yeşerttiği için, bu milletin yarınlarını aydınlattığı için ve bu milleti üçüncü bin yıla, çağdaş dünyadaki layık olduğu yere emin adımlarla yaklaştırdığı için bu bütçeye “Evet.” oyu vereceğim.

Değerli dostlar, “Durmak yok, yola devam.” diyoruz, hizmet gitmeyen köylere hatta mezralara hizmet götürmeye devam diyoruz, ilçelerimizi, illerimizi güzelleştirmeye devam diyoruz .

Bu duygularla 2009’un hayırlar getirmesini, yeni yılın iktidarıyla, muhalefetiyle ülkemize barış ve kardeşlik getirmesini temenni ediyor, yüce heyetinizi saygıyla, hürmetle selamlıyorum. [AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP sıralarından alkışlar(!)]

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kafkas.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – 2009 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, bir dinler misiniz beni efendim. Sayın Başkan, burada bir milletvekili konuşuyor.

BAŞKAN – Şimdi…

Lütfen oturun yerinize.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkanım, bir şey konuşuyorum.

BAŞKAN – Lütfen yerinize oturun.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Ben 69’uncu maddeye göre sataşmadan söz istiyorum ve ısrar ediyorum.

BAŞKAN – Siz istediğiniz zaman…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Israr ediyorum.

BAŞKAN – Israr ediyor musunuz, peki.

KAMER GENÇ (Tunceli) – 69’uncu maddede…

BAŞKAN – Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – …sataşılan kişi şey edilirse… Bakın, demin oya sunacaktınız. Ayrıca tutumunuz hakkında söz istiyorum. Böyle kötü Meclis yönetilmez. Batmış bir iktidarı burada saatlerce müdafaa ettiriyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Genç… Bir dakika…

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bir dakika, Başkan açıklasın!

KAMER GENÇ (Tunceli) – Açıklasın canım, sana ne! Başkanın şeyinden sen mi sorumlusun!

BAŞKAN – Sayın Genç sataşmadan söz istiyor. Ben bir sataşma görmüyorum ama ısrar ediyor.

Sayın Genç’e söz verilip verilmemesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Söz verilmesi kabul edilmemiştir.

Buyurun.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Zaten etmeyecekleri belli. Böyle Meclis yönetilir mi Sayın Başkan! [AK PARTİ sıralarından alkışlar (!)]

BAŞKAN – Şimdi, 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Mali Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylamalarını yapacağız.

Tasarılar açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.

Her iki kanun tasarısının açık oylamasının elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için üç dakika süre vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin oy pusulalarını oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy pusulasını, yine oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Oylama işlemi bitmiştir.

Değerli arkadaşlarım, oylama sonucunu açıklıyorum:

Kullanılan oy sayısı            : 441

Kabul                                : 324

Ret                                   : 117 (*)

Böylelikle, 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı Genel Kurulumuz tarafından kabul edilmiştir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için üç dakika süre vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin oy pusulalarını oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy pusulasını, yine oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Oylama işlemi sona ermiştir.

Değerli arkadaşlarım, oylama sonucunu açıklıyorum:

Kullanılan oy sayısı:                                  444

Kabul:                                                     329

Ret:                                                        114

Çekimser:                                                  1(X)

Böylelikle 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı Meclisimiz tarafından kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, bütçe ve kesin hesap kanunu tasarıları Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır. Milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olmasını diliyorum. Bütün milletvekili arkadaşlarımın yeni yılını kutluyor, sağlık, esenlik ve başarı dolu bir 2009 diliyorum.

Teşekkür konuşması yapmak üzere Sayın Başbakan söz istemişlerdir.

Buyurun efendim. (AK PARTİ sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle 2009 yılı merkezî bütçenin gerçekten gerek komisyonlarda gerekse Genel Kuruldaki geceli gündüzlü yoğun çalışmalardan sonra, yorucu çalışmalardan sonra bugün başarıyla tamamlanarak noktalanmış olması ve gösterdiğiniz bu kabul sebebiyle şahsım, Hükûmetim adına sizlere özellikle teşekkür ediyorum.

Şüphesiz ki önümüzde uzun, zorluklu bir yol var ve bu bütçeler, bizim aynı zamanda heyecanımızı artıran ve geleceğe yönelik atacağımız adımlarda da bize yol gösterici olacak. Şu anda mevcut bütçemizle 2009 noktasında gerek yatırımlarda gerekse diğer atacağımız adımlarda yatırıma, üretime, istihdama yönelik kararlılığımız devam edecektir. Türkiye, her geçen gün bir önceki güne göre daha ileri olacaktır, bundan kimsenin şüphesi olmasın, bugüne kadar olduğu gibi. Görevi devraldığımız günden bugüne nasıl daha ileri olduysa bundan sonra da daha ileri olacaktır. Yeter ki dayanışmamız artsın, yeter ki dayanışma içerisinde hep birlikte bu yükü kucaklayalım, kaldıralım.

Ben bu vesileyle, tekrar, gösterdiğiniz bu nezakete, bu anlayışa şahsım, Hükûmetim, milletim adına çok çok teşekkür ediyorum ve 2009 yılına girerken yeni yılın, ülkemiz için, milletimiz için, insanlık için barışa, sevgiye, kardeşliğe vesile olmasını da ayrıca temenni ediyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Başbakan.

Sayın milletvekilleri, sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek üzere, alınan karar gereğince 6 Ocak 2009 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                                   Kapanma Saati : 17.37



(*) 312, 313 S.Sayılı Basmayazılar  ve Ödenek Cetvelleri  16/12/2008 tarihli 28’inci Birleşim Tutanağı’na eklidir.

 

(*) Bu bölümde Hatip tarafından, Türkçe olmayan bir dille birtakım kelimeler ifade edildi.

(*) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

(X)  Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.