TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

                                                                           TUTANAK DERGİSİ

 

                                                                                          3’üncü Birleşim

                                                                                    8 Ekim 2008 Çarşamba

                                                                                              İçindekiler

 

 

I.— GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.— GELEN KÂĞITLAR

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Ardahan ve Doğu Anadolu’daki eğitim sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 29 Eylül-3 Ekim 2008 tarihleri arasında Strazburg’da gerçekleşen Genel Kurul toplantısına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’nun, Türk Hava Yollarında yaşanan sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

 

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- 1/8/2008 tarihli ve 5803 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun bir daha görüşülmek üzere geri gönderildiğine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/548)

2.- TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl’ün, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de düzenlenecek olan “Şehirlerdeki Sürdürülebilir Kalkınma ve Sağlık ile Sağlıklı Şehirler Hareketinin Yirmi Yılı Kapsayan Tüm Yerel Politikalarında Sağlık” konulu konferansa ismen davet edildiğine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/549)

3.- Slovakya Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komitesince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, AB Uyum Komisyonu ve Türkiye-Slovakya Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinden oluşan ortak bir heyetin Slovakya’ya davet edildiğine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/550)

4.- Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Fransız Guyanası’na yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/551)

5.- Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in, İspanya’ya yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/552)

6.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/553)

7.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Barselona Süreci: Akdeniz İçin Birlik Zirve Toplantısı”na katılmak üzere, Fransa’ya yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/554)

8.- Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize Yönelik Terör Tehdidinin ve Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır Ötesi Harekat ve Müdahalede Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17/10/2007 Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükümete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/547)

 

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Kastamonu Milletvekili Mehmet Serdaroğlu ve 20 milletvekilinin, 4/C mağduru vatandaşlarımızın sorununun tespiti ve çözüm yollarının belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/266)

2.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve 20 milletvekilinin, Olimpiyat Oyunları’nda Türk sporcularının başarısız olmasının nedenlerinin araştırılması ve gerekli politikaların üretilmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/267)

 

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, bazı konuşmacıların partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

VI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler

1.- Kırklareli Milletvekili Tansel Barış ve 29 Milletvekilinin, Antalya Milletvekili Tayfur Süner ve 21 Milletvekilinin, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve 21 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 Milletvekilinin, Konya Milletvekili Özkan Öksüz ve 21 Milletvekilinin, Uşak Milletvekili Nuri Uslu ve 21 Milletvekilinin, Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam ve 20 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Oktay Vural ve 19 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 33 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ve 32 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 27 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 24 Milletvekilinin, Küresel Isınmanın Etkileri ve Su Kaynaklarının Sürdürülebilir Yönetimi Konusunda Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/1, 4, 5, 7, 9, 10, 11, 13, 14, 15, 16, 17) (S. Sayısı: 138)

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk ve 11 Milletvekilinin; 2009 Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya Su Forumunun Organizasyonu ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/182) (S.Sayısı: 214)

 

VII.- OYLAMALAR

1.- Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize Yönelik Terör Tehdidinin ve Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır Ötesi Harekat ve Müdahalede Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17/10/2007 Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükümete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi’nin oylaması

 

VIII.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, idam edilen bazı kişilerin mezarlarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı (7/3832)

2.- Isparta Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, icra dairelerinin iş yüküne ilişkin sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı (7/4091)

3.- İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, yabancı bir firmanın rüşvet dağıttığı iddialarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi Güler’in cevabı (7/4096)

4.- Adana Milletvekili Nevingaye Erbatur’un, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına ilişkin sorusu ve  Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın cevabı (7/4200)

5.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tuzla Bölgesindeki ruhsatsız tersanelere ilişkin Başbakandan  sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/4277)

6.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, TRT Genel Müdürünün yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın cevabı (7/4457)

7.- İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın, Ergenekon soruşturmasındaki bazı tutukluların sağlık sorunlarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı (7/4535)

8.- Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, petrol rezervlerine ilişkin Başbakandan sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi Güler’in cevabı (7/4540)

9.- Hakkari Milletvekili Hamit Geylani’nin, Hakkari’deki kanser vakalarına ve sağlık altyapısına ilişkin  sorusu ve  Sağlık Bakanı  Recep Akdağ’ın cevabı (7/4574)

10.- Balıkesir Milletvekili Hüseyin Pazarcı’nın, Kepsut ilçesindeki cezaevi inşaatına ilişkin sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı (7/4623)

11.- Mersin Milletvekili Behiç Çelik’in, Kırsal Kalkınma Fonu kredilerinin kullanımıyla ilgili bazı iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/4636)

12.- Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, bir derenin kurumasına ve madenciliğin çevreye etkilerine ilişkin  sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/4642)

13.- Çorum Milletvekili Derviş Günday’ın, ticari araçların zorunlu sigorta primlerindeki artışa ve İstanbul’daki korsan taksilere ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/4664)

14.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, orman yangınları ile mücadeleye ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı  Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/4715)

15.- Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, spor kulüplerinin desteklenmesine,

- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, gençlik ve spor tesislerine,

İlişkin soruları ve  Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun cevabı (7/4717), (7/4718)

16.- Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş’ın, iki çocuğun buldukları el bombasının patlamasıyla hayatlarını kaybetmesine ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın cevabı (7/4723)

17.- Kars Milletvekili Gürcan Dağdaş’ın, Ani Harabelerine tesis yapımına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/4731)

18.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in, Kırklareli’deki dolu zararına,

- Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, TMO’nun buğday alımına ve kuraklık mağduriyetine,

- Adana Milletvekili Yılmaz Tankut’un, kaçak tarım ilaçlarına,

Zirai ilaçların barkodlu takibine,

İlişkin soruları ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/4736), (7/4737), (7/4738), (7/4739)

19.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, fiziki mekanların ve teknolojik altyapının iyileştirilmesi ile personelin bazı özlük haklarına ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili Nevzat Pakdil’in cevabı (7/4747)

8 Ekim 2008 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş GÜRKAN (Adana)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3’üncü Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayımız vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, Ardahan ve Doğu Anadolu’daki eğitim sorunları hakkında söz isteyen Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’e aittir.

Buyurunuz Sayın Öğüt. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, biraz sessiz olursanız Sayın Milletvekilini daha iyi bir şekilde dinleyebileceğiz.

Buyurunuz efendim.

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Ardahan ve Doğu Anadolu’daki eğitim sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

 

ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Ardahan ve Doğu Anadolu’da eğitimle ilgili söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan önce Aktütün Karakolunda şehit düşenlere Allah’tan rahmet, yüce ulusumuza başsağlığı diliyorum.

Değerli arkadaşlar, hatırlayacaksınız belki, geçen sene 6 Kasım 2007’de birinci oturumda Ardahan’ın eğitimiyle ilgili çok sayıda soru önergesi vermiştim ve Sayın Bakan soru önergeme cevap verirken, tutanaklardan okuyorum, şunu demişti bana: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin yarım saat sadece aynı basmakalıp cümlelerin tekrar edilmesiyle işgal edilmesini milletvekilliği sorumluluğuna yakıştıramıyorum.” Yani Ardahan’ın eğitimle ilgili sorunları buradan görüşülürken, Sayın Bakan “Niye bu kadar zaman içerisinde Ardahan’a zaman ayırıyoruz.” demişti ve Ardahan’da her şeyin güllük gülistanlık olduğunu, eğitimde bir eksiklik olmadığını söylemişti.

O da yetmemişti, yine Ardahan iktidar milletvekili Sayın Saffet Kaya da şunu demişti: “Sayın Başkanım, efendim çok özür diliyorum, usulden değildir ama burada mesele olan, soru önergesi verilmesi değil, mesele olan, sorunlara çözüm bulmaktır, çözümdür. Yani Meclisin gündemini gereksiz bir şekilde, şu veya bu şekilde işgal etmek siyasi etiğe uygun değildir.”

Şimdi, değerli arkadaşlar, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak artık bu dönem belgeli ve resimli dönemi başlatmış oluyoruz. Çünkü söylüyoruz söylüyoruz, inanmıyorlar veya anlamıyorlar veya gidiyorlar yerinde görüyorlar, ters anlıyorlar ve burada hem yüce Meclisi hem yüce halkımızı eksik bilgilendiriyorlar.

İşte, şimdi, 25 Eylül tarihli Radikal gazetesi. Lütfen okuyun şuradan: “Ankara uzaya, Ardahan yaya.” Evet, iktidar…

ABDURRAHMAN DODURGALI (Sinop) – Belge değil ki o!

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Bir dakika, belgeleri de şimdi sunacağım, belgeyi de sunacağım.

Şimdi, bu gazete… Tabii, Ankara’da da olsun, ben bir şey demiyorum arkadaşlar, ama Ankara’da, İstanbul’da her şey dört dörtlükken, Doğu Anadolu’nun en ücra köşesindeki Ardahan’da eğitimde 346 tane öğretmen yoksa, matematik öğretmeniniz yoksa, felsefe öğretmeniniz yoksa, Türkçe öğretmeniniz yoksa, kimya, fizik, bütün öğretmenler yoksa, ne yapacak Ardahanlı? Ardahanlı perişan bir durumda.

Şimdi resimleri gösteriyorum: Bunlar, Ardahan Valiliğinin önünde çekilmiş resimlerdir. Lise talebeleri Ardahan Valiliğini basmıştır 25 Eylülde. Niye basıyorlar biliyor musunuz: Öğretmenimiz yok, lütfen öğretmen gönderin… Bu resim. Bu resmi veriyorum Sayın Grup Başkan Vekilinize.

Bu ikinci bir resim: Bu da kızlarımız… Yine aynı dönemde. Bakın, burada ne yazıyor biliyor musunuz: “Biz kaldırım öğrencisi değil, ÖSS öğrencisi olmak istiyoruz.” İşte bizim öğrencilerimiz, çocuklarımız. Yani ÖSS’de sonuncu olan Ardahan’daki çocuklar isyan ediyor. Bu belgeleri sunuyorum.

Bakın, Hudut gazetesi aynı: “Bakanın açtığı okul öğretmensizlikten kapalı.” diyor. Bu belge. Bunu söylüyoruz söylüyoruz, kimse anlamıyor. İşte Süreç gazetesi, orada çıkan: “Velilerin İsyanı.” Veliler isyan etmiş. Oturum yapıyorlar cadde üzerinde.

Değerli arkadaşlar, “Öğretmen yok, davul-zurna var.” Bu da Son Vilayet gazetesi. Bu da Kuzey Anadolu gazetesi: “Öğrencilerin öğretmene isyanı.”

Değerli arkadaşlar, bunların hepsi belgedir. Bakın, şunu söyleyeyim, keşke böyle bir şey olmasa da bu resimleri çekip getirmeseydim. İnanın, bakın, çok zor durumdayız. Doğu Anadolu kan ağlıyor arkadaşlar. Çocuklarımız cahil. Bugün terörle ilgili sınır ötesi yasayı görüşeceğiz. Siz biliyor musunuz, PKK’ya katılan çocukların tahsillerini? Yüzde 80’e yakını ilkokuldan terk, ortaokuldan terk olan çocuklar. Cahil kalan bir toplum. Cahil kalan bir toplumdan her şey beklenir.

Ben şunu söyleyeyim: Eleştirmek tabii güzeldir, eleştireceğiz ama arkadaşlar, önerilerimizi de söyleyeceğiz, projelerimizi de söyleyeceğiz.

İşte buradan diyorum ki, Sayın Millî Eğitim Bakanımdan rica ediyorum: Bakın, Ardahan İl Başkanımız Yalçın Taştan tek tek okullardaki şeyleri tespit etti, bana gönderdi. Ardahan Anadolu Öğretmen Lisesi açıkları, fen lisesi açıkları, Anadolu lisesi açıkları, imam-hatip lisesi açıkları, Çıldır Lisesi, Ardahan Lisesi, Hanak Lisesi, Göle, Posof…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Doğu Anadolu’da -şimdi sıkı durun arkadaşlar- Bitlis milletvekilleri var burada, Bitlis İl Başkanımızın göndermiş olduğu rakamlar ne biliyor musunuz: 1.144 tane sınıf öğretmeni açığı var, 348 tane branş öğretmeni açığımız var. Bitlis İl Başkanımız göndermiş. Iğdır İl Başkanımız göndermiş: 300 öğretmen tayine gitti, 65 öğretmen atandı, 235 açık kadro var, 168 ücretli öğretmen var. Erzurum’da kaç tane var? Erzurum milletvekilleri iyi dinleyin: 1.500 tane öğretmen açığı var. Ben bu rakama inanmadım “böyle bir şey olmaz” dedim ve iki üç defa aradım, “Hayır, biz gittik, konuştuk, Millî Eğitim bize bunları verdi.” dedi. Muş: Muş’ta bin tane öğretmen açığı var. Van’da ne kadar biliyor musunuz? Sayın Bakanımız Vanlı, sıkı durun: 3.500 tane. Ben buna inanmadım “böyle bir şey olmaz” dedim. Şimdi gelirken yine İl Başkanı Halil Kartal’ı aradım ve dedi ki: “Ben gittim, orada bilgisayara baktılar. Önce ‘1.500’ dediler, sonra dediler ki: ‘Ya acaba bir şey var mı yok mu; dur bakalım.’ Bir daha baktırdık ve dediler ki: 3.500.”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Öğüt, lütfen sözünüzü bağlayınız.

ENSAR ÖĞÜT (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım, özür diliyorum.

Dün de Millî Eğitim Bakanı Van Erciş’te açılışa gitmiş. Bakın, dün bu rakamlar geldi bana.

Değerli arkadaşlar, Ağrı’nın öğretmen açığı 900 tane.

İbrahim Avşar Ardahan’dan 15 Eylülde vermiş olduğu dilekçede Millî Eğitim Bakanlığını mahkemeye vermiş “Öğrencilerimiz cahil kalıyor öğretmen yok.” diye ve işte belge burada arkadaşlar. 23 Şubat Okulu hâlen daha depreme dayanıksız olarak rapor var,  o öğrenciler orada okuyor,  fen lisesi keza aynı.

Değerli arkadaşlar -toparlıyorum- bu, yüce makamı, yüce Meclisi böyle şeylerle meşgul etmek değil. Böyle şeyleri görüşerek sorunları çözmemiz lazım. Sorunları çözmezsek bu millet bizi buraya göndermez. Lütfen, sizden rica ediyorum, Doğu ve Güneydoğu’yu pilot bölge yapalım; öğretmen gönderelim, bilinçli öğretmen gönderelim, başarılı öğretmen gönderelim.

Onun dışında, lojman yaptıralım, sosyal tesisler yaptıralım. Lojman ve sosyal tesisi olmayan yerde öğretmenler kalmıyor. Biliyorsunuz, ağır kış şartları var. Şimdi kar yağmaya başladı, orada, yollar kapanıyor değerli arkadaşlar.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öğüt.

Gündem dışı ikinci söz, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 29 Eylül-3 Ekim 2008 tarihleri arasında Strasbourg’da gerçekleşen Genel Kurul toplantısı hakkında söz isteyen Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’na aittir.

Buyurunuz Sayın Çavuşoğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

2.- Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 29 Eylül-3 Ekim 2008 tarihleri arasında Strazburg’da gerçekleşen Genel Kurul toplantısına ilişkin gündem dışı konuşması

 

MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; öncelikle sizleri saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanımızın da belirttiği gibi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin sonbahar oturumundaki gelişmeleri sizlere aktarmak için söz aldım ve söz verdiği için Sayın Başkana çok teşekkür ederim.

Sözlerime başlamadan önce, geçen hafta 17 şehit verdiğimiz PKK terör saldırısını bir kere daha lanetle kınıyoruz ve şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz ve milletimize başsağlığı diliyoruz.

Geçen hafta bayram sırasında gerçekleşen Genel Kurul, gerçekten Türkiye'yi de doğrudan ilgilendiren çok yoğun ve etkili bir şekilde geçen bir Genel Kuruldu. Ben, öncelikle bu Genel Kurul sırasında heyetimizde bulunan çok değerli milletvekillerimize yaptıkları etkili ve başarılı çalışmalar dolayısıyla çok teşekkür ederim. Heyetimizde bulunan Sayın Ruhi Açıkgöz, Sayın Lokman Ayva, Erol Aslan Cebeci, Birgen Keleş, Haluk Koç, Ertuğrul Kumcuoğlu, Nursuna Memecan, Mehmet Tekelioğlu, Tuğrul Türkeş, Özlem Türköne ve Mustafa Ünal arkadaşlarımıza huzurlarınızda şükranlarımı arz ediyorum.

Değerli arkadaşlar, geçen haftanın en önemli konularından bir tanesi, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Başkanı ve Çanakkale İl Genel Meclisi Üyesi olan arkadaşımız Yavuz Mildon’un Genel Kurulda hitabıydı. Parlamenterler Meclisinin dışında önemli bir organ olan veya meclis olan Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresinin Başkanı bir Türk. Bununla hepimiz elbette gurur duymalıyız ve oradaki yaptığı konuşmayla da gerçekten hepimiz gurur duyduk.

Diğer taraftan değerli arkadaşlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki kısıtlamaların ve ambargoların kaldırılması ve de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda görünürlüğünü artırmak için yaptığımız çabalar sonucunda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Talat ilk defa bir uluslararası parlamentoda konuştu. Sayın Talat, daha önceki yıllarda biliyorsunuz, Avrupa Parlamentosunda bir komisyonda konuşmuştu ama Sayın Talat ilk defa bir uluslararası parlamentoda, hep, bütün arkadaşlarımızın gösterdiği çabayla, gelip orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sesi olmuştur ve daha da önemlisi değerli arkadaşlar, Sayın Talat, konuşma sırasındaki soru ve cevap kısmı hariç, oraya gelen tüm devlet başkanları, oraya gelen tüm başbakanlara uygulanan protokolle karşılanmıştır ve o protokolle uğurlanmıştır; görüşme yaptığı kişiler de bugüne kadar oraya gelen başbakanların ve cumhurbaşkanlarının görüştüğü kişilerdir. Dolayısıyla, bu bakımdan da Sayın Talat’a gösterilen önem ve uygulanan protokol bizleri de elbette memnun etmiştir.

Elbette bu ziyaret sırasında, Kıbrıs konusundaki rapor bizleri tatmin etmemiştir. Dışişleri Bakanlığımız da zaten oradaki bazı paragrafları kabul etmeyeceğini bir deklarasyonla bildirmiştir. Bütün arkadaşlarımızla, elbette değişiklik önergeleri de verdik, çabalar da sarf ettik, bazılarını kabul ettirdik ama özellikle raportörün tutumuyla, olumsuz tutumu neticesinde rapor istediğimiz gibi olmadı ama bu, Sayın Talat’ın ilk defa bir uluslararası parlamentoda gelip konuşmasını elbette gölgelememeli.

Değerli arkadaşlar, gündemin önemli bir konusu da yine Strasbourg’da, Gürcistan ve Rusya arasındaki savaştı. Biz arkadaşlarımızla beraber, Türk dış politikamızın prensipleri çerçevesinde son derece dengeli ve ilkeli bir politika izledik tüm delegasyon olarak. Birçok ülkede maalesef bunu göremedik ama Türk heyeti burada son derece ilkeli ve dengeli bir politika izledi ama daha da önemlisi değerli arkadaşlar, Sayın Başbakanımızın teklif ettiği ve Sayın Cumhurbaşkanımızın da desteklediği Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu, burada kabul edilen rapor içinde bir karar olarak kabul edilmiştir ve desteklenmesi gereken bir inisiyatif olarak bir karar alınmıştır. Bu konuda verdiğimiz değişiklik önergesi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Değerli arkadaşlar, elbette başka gelişmeler de oldu Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde. Başlıklar hâlinde bunları da sizlere aktarmak istiyorum. Denetim Komisyonunda bizim eş raportör, şahsımın eş raportör olduğu Bosna-Hersek denetim raporu da hemen hemen oy birliğiyle kabul edilmiştir ve Bosna-Hersek’e verdiğimiz destek de devam etmektedir.

Diğer taraftan, kardeş ülke Kazakistan’ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine gözlemci üye olması için bugüne kadar verdiğimiz destek bu Genel Kurulda da devam etmiştir ve Siyasi Komisyonun Kazakistan’da toplanması kararını arkadaşlarımızla beraber aldırdık ve Kazakistan Hükûmetinin düzenlediği bir yuvarlak masa toplantısına konuşmacı olarak katıldık.

 Bunun dışında değerli arkadaşlar, birçok raporlar görüşüldü, birçok konuşmacı oldu.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayınız.

Buyurunuz.

MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

İsveç Başbakanı dönem başkanı olarak geldiler, birçok konuşmalar oldu. Arkadaşlarımız konuşmacılara gerek sordukları sorular gerekse görüşülen raporlarda söz alarak Türkiye'nin bu konudaki tutumunu açık bir şekilde göstermiştir. Ama şunu son olarak memnuniyetle söylemek isterim: Gerek açılış konuşmasında Parlamento Başkanı De Puig gerekse Dönem Başkanı, İsveç Başbakanı yaptığı konuşmada altı aylık süreçte, özellikle kendi değerlendirmesi, dönem başkanlığında hem Türkiye’deki pozitif gelişmeler hem de Türkiye'nin hem bölgesinde hem de dünyada oynadığı rolden övünerek bahsetmiştir. Bu da bizleri elbette gururlandırmıştır.

Sayın Başkan, benim anlatacaklarım bunlar. Söz hakkı verdiğiniz için bir kere daha teşekkür ediyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Biz teşekkür ediyoruz Sayın Çavuşoğlu.

Gündem dışı üçüncü söz Türk Hava Yollarında yaşanan personel ve diğer sorunlar hakkında söz isteyen Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’na aittir.

Buyurunuz Sayın Aslanoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’nun, Türk Hava Yollarında yaşanan sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinize saygılar sunuyorum.

Değerli arkadaşlar, Türk Hava Yolları, Türkiye'nin ulusal, millî bir hava yoludur. İnsan taşıyoruz ve dünyada güvenilir hava yolları arasına girmiştir ve yolcu emniyeti bakımından dünyada aranan bir hava yolu şirketi. Tüm bunların yapılmasında bugüne kadar Türk Hava Yolları personelinin bu başarıdaki payını göz ardı etmek hakikaten yazıktır. Türk Hava Yolları, bir kurum kültürüne sahiptir. Orada çalışan personel bu kurum kültürünü almış ve başarı için kendileri çok fazla hizmet vermektedir. Ancak, kurum kültürünün bir bütünü olan, kurum kültürünün başarısında daha önce “Başarı ödülü aldık.” diye günlerce reklamı yapılan çağrı merkezi, arife günü, tek bir kelimeyle “Biz burayı kapatıyoruz, özelleştirdik.” 550 kişiye…

Arkadaşlar, orada çalışan insanlar hepimizin, hepinizin hiçbir şeyi olmayabilir ama bunlar birer insan. Arife günü bu insanlara “Biz burayı kapattık.” demek acaba hangi vicdana, hangi etik değere yakışır? Şimdi, “Çağrı merkezi görevini özelleştirdik.” diyorlar. Türk Hava Yollarının her ne kadar yüzde 46’sı kamuya ait olsa da orası Özelleştirme İdaresi yönetimi altında arkadaşlar. Yani Türk Hava Yollarının bugünkü yönetimi Özelleştirme İdaresinin tayin ettiği kişiler tarafından yürütülmektedir. Ne kadar yüzde 46’sı halka açık da olsa orası yine kamu adına hizmet veren bir kurumdur.

Arkadaşlar, çağrı merkezinde çalışan 550 kişiyi kapı dışarı koymak, burayı ihalesiz -altını çiziyorum- iki tane firmaya… Firma ismini vermek istemiyorum. Acaba bu işleri yaptılar mı daha önce? Hangi koşullarda bunu ihale ettiniz? Bu bilgiyi vermek, kamu adına görev yapan bir kurumun görevidir arkadaşlar. “Ben yaptım oldu” mantığıyla olmaz.

Değerli arkadaşlarım, orada çalışan 550 kişiyi arife günü kapı dışarı etmek, kapı dışarı koymak hiçbirimizin vicdanına, hiçbirimizin etiğine sığmaz. Ben bir kez daha şunu söylüyorum: Türk Hava Yolları çalışanları ve Hava-İş Sendikası, en az Türk Hava Yolları yönetimi kadar Türk Hava Yollarının başarısını düşünen insanlar topluluğudur. Burada bir kurum kültürü var, burada toplu bir başarı var arkadaşlar. Bu nedenle, hepinizin dikkatine bir kez daha sunuyorum: Türk Hava Yolları, uçuş emniyeti açısından, orada verilen hizmetin önemi açısından, orada verilen hizmetin kalitesi açısından yarın… Uçuş emniyetini direkt ilgilendirmiyor ama hizmet kalitesi açısından, bir kez daha, çağrı merkezinin özelleştirilmesini dikkatlerinize sunuyorum ve ihalesiz  -altını çiziyorum- bu işin yapılmaması gerektiğini bir kez daha dikkatlerinize sunuyorum ve bir daha Türk Hava Yolları “Dünyanın en iyi çağrı merkezi ödülünü alan çağrı merkezi olduk.” diyemeyecektir. Bu, hizmetin bir parçasıdır, uçuş emniyetinin bir parçasıdır, dikkatlerinize sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, yine ikinci bir konu: Türk Hava Yollarının bazı merkezlerde -örneğin Malatya, Erzurum, Trabzon- şehir ofisleri kapatıldı, şehirde artık bilet satılmıyor Türk Hava Yollarının kendisinden ve artık, gelen koli, kargo gibi hizmetleri 35-40 kilometre gidip havaalanından almak zorunda kalıyor insanlar. Arkadaşlar, bu bir hizmetse -bir tarafta olayın sosyal boyutu var- ve hizmeti veriyorsan insanları 35-40 kilometre uzaktaki havaalanına göndermek veya “Gel buradan al.” demek hiç kimseye yakışmaz. Ben, şehir merkezlerindeki irtibat bürolarının kapatılması ve o bürolarda çalışan -Bodrum Dalaman dâhil- tüm insanların başka şehirlere tayin edilerek… Olabilir, ekonomik önlem alabilir ama hizmet kalitesini bozmamalısın. Burada özellikle kargo ve koli taşımacılığından çıkıyor mu acaba? Artık, hiç kimse Türk Hava Yollarıyla bir başka ile kargosunu ve kolisini göndermez arkadaşlar. İnsanları 35 kilometre havaalanına gelmek zorunda bırakıyorlar.

Yine bir üçüncü konu: Bir Anadolu Jet çıkarıldı. Arkadaşlar, tabii, kurumlar büyüyorsa, bunu parçalamak, değişik… Bunlar çok doğal ama hizmet kalitesini bozmak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) - …ve uçuş emniyetindeki aynı hizmeti vermek zorundasınız, siz millî bir hava yolusunuz. Alitalia’yı görün, Avrupa’da yaşanan uçak şirketlerinin sorunlarına bakın. Biz, Türk Hava

Yolları olarak kurumsallaşmış ve uçuş emniyeti yönünden bu güveni kazanmış bir hava yollarını yarın başka sorunlarla karşı karşıya bırakmayalım. Eğer bir yolcu… Ben -hepimiz Anadolu Jetle seyahat ediyoruz- bugün gidemiyorum, bir saat önce, bir saat sonra gidemiyorum, o biletin yanıyor arkadaşlar. Böyle bir şey olmaz. Bilet iptali yok, bilet ertelemesi olmayacak ve biletin yanacak. Dünyanın hiçbir yerinde, belki vardır ama… Hepimiz, özellikle biz, Anadolu illerine, hatta Ankara-İzmir, Ankara-Antalya, Ankara’dan bağlantılı tüm uçuşlarda bu uygulama yapılıyor arkadaşlar. Hepimiz, iş sahipleri bir saat gecikince, Meclisten çıkamıyorsak, eğer uçağa kavuşamıyorsak o bilet yanıyor arkadaşlar. Böyle bir şey olmaz.

 Türk Hava Yolları bir kurumdur, bu kuruma sahip çıkacağız…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi bağlayınız, buyurun.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Türk Hava Yolları ulusal bir kurumumuzdur, başarısıyla hepimiz övünürüz ama bu kurumdaki çalışanlar, en az kurumu yönetenler kadar o kuruma saygı gösteren, kurumun başarısı için canını veren insanlardır. Sen, sendikayla görüşmeyeceksin… Hava-İş Sendikası da yıllardır Türk Hava Yollarının başarısı için her türlü çabayı göstermiştir. Bunlarla kurumu tartışmayacaksın, kurumun geleceğini tartışmayacaksın, bir arife günü, “ben kapattım” diyeceksin. Kime? Bunlar daha önce bu işi yapmış mı? Hangi firmaya? Ve özelleşen bir kurumu satın alan firmaların bir tanesi -isim vermek istemiyorum- bir tanesi de dekorasyon işi yapan bir firma arkadaşlar, dikkatinizi çekiyorum, dekorasyon işi.

Ben hepinizin dikkatine sunuyorum. Türk Hava Yolları bizimdir, sonuna kadar ulusal bir hava yolumuzdur, en güvenli bir hava yolu şirketi hâline gelmiştir ama daha fazla yara almaması için çalışanların sesine mutlak kulak vermeliyiz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aslanoğlu.

Sayın milletvekilleri, şimdi gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Cumhurbaşkanlığının 1/8/2008 tarihli ve 5803 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun bir daha görüşülmek üzere geri gönderilmesine ilişkin bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- 1/8/2008 tarihli ve 5803 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun bir daha görüşülmek üzere geri gönderildiğine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/548)  

 

                                                                                             18/08/2008

                               Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

İlgi : 07/08/2008 tarihli ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-16085/42549 sayılı yazınız .

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca 01/08/2008 tarihinde kabul edilen 5803 sayılı "Elektronik Haberleşme Kanunu" incelenmiştir.

1) İncelenen Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (ü) bendinde "Elektronik haberleşme sektöründe, bağımsız denetim faaliyetine ilişkin esasları, bağımsız denetleme faaliyetlerinde bulunacak kuruluşların kuruluş şartlarını, çalışma esaslarını ve çalıştıracağı personelin niteliklerini belirlemek" Kurumun görev ve yetkileri arasında sayılmaktadır. Kanunun 59 uncu maddesinin beşinci fıkrasında ise, "Kurumda denetçi olarak görev yapanlar ile Kurum düzenlemeleri çerçevesinde denetçi sayılanlara, Kurumca görevleri sona erdiğinde, elektronik haberleşme sektöründe bağımsız denetçilik yapabileceğine ilişkin bir belge düzenlenir. Bunlar, Kurumdaki görevlerinden ayrılmalarını müteakip, 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinin (A) bendinin (1), (4), (5) ve (7) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartlar ile ceza veya disiplin soruşturması sonucunda memuriyetten çıkarılmış olmamak koşullarını korudukları sürece, elektronik haberleşme sektöründe bağımsız denetçi olarak görev alabilirler. Bağımsız denetim kuruluşları elektronik haberleşme sektörüne ilişkin faaliyetlerini bu denetçiler vasıtasıyla yürütür" kuralı yer almaktadır. 

İncelenen 5803 sayılı Kanunla getirilen "bağımsız denetim" müessesesine bağlı olarak, 6 ncı maddede bağımsız denetim kuruluşlarının çalıştıracağı personelin niteliklerini belirleme hususunda Kuruma görev ve yetki verilirken, 59 uncu madde ile bağımsız denetim kuruluşlarının en önemli insan kaynağını oluşturan "bağımsız denetçi"lerin Kurumda denetçi olarak görev yapan veya Kurumca denetçi sayılanlardan karşılanması zorunluluğunun getirilmesi, 6 ncı madde ile Kuruma verilen yetkiyi anlamsız kılmaktadır. Kaldı ki, 59 uncu maddenin beşinci fıkrasında Kurumda “denetçi” olarak görev yapanlardan bahsedilmesine karşılık, Kanunun ekli kadro cetvellerinde “denetçi” kadro ve unvanı bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, bağımsız denetim kuruluşlarında istihdam edilecek denetçilerde aranacak şartlar özellik göstermesine rağmen, anılan beşinci fıkrayla Kurumun, bağımsız denetim kuruluşlarının elektronik haberleşme sektörüne ilişkin faaliyetlerinde istihdam edeceği denetçilerin münhasır kaynağı haline getirilmesi, kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden sakınca taşımaktadır.

2) İncelenen Kanunun 53’üncü maddesinin birinci fıkrasında, Kanun kapsamındaki cihazların kurum tarafından yayımlanacak teknik düzenlemelere ve ilgili güvenlik koşullarına uygunluğu, bu konularda üretici ve dağıtıcıların yükümlülüğü, bu cihazların piyasa gözetimi ve denetiminde Kurumun yetki ve sorumluluğu ile Kurum tarafından belirlenecek onaylanmış kuruluşların sorumlulukları hususunda 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanmasına ve Uygulanmasına Dair Kanunun ilgili hükümlerinin uygulanacağı kurala bağlanmış, idarî yaptırımları düzenleyen 60’ıncı maddesinin altıncı fıkrasında da, bu fıkraya aykırılık halinde Kurumca verilecek idarî para cezalarının, anılan 4703 sayılı Kanunun 12 nci maddesindeki tutarların bir katından dört katına kadar artırılarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

İdarî para cezalarının bu şekilde artırılmasının gerekçesi, madde gerekçesinde “Ayrıca, doğrudan veya dolaylı olarak güvenli olmayan ürünlerin piyasaya arzını önlemeye yönelik olmak üzere, dağıtıcı, üretici ve onaylanmış kuruluşlara 4703 sayılı Kanunun 12 nci maddesinde düzenlenen idarî para cezalarının sektörel bazda yeteri kadar caydırıcı olmadığının gözlenmiş olması nedeni ile yükümlüleri caydırmak amacı ile telekomünikasyon sektörüne özgü olmak üzere bir kat artırılarak uygulanacağı belirtilmiş, ancak, yeni ihlallerin olmasını önlemek için, bu Kanun hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında para cezalarına konu fiillerin bir yıl içinde tekrarı halinde, uygulanacak idarî para cezalarının her tekrar için dört katı olarak uygulanacağı öngörülmüştür” denilerek açıklanmıştır.

Ancak, 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun 2 nci maddesinin (f) bendi ile Kuruma, “mevzuata, görev ve imtiyaz sözleşmesine, telekomünikasyon ruhsatı veya genel izin şartlarına” aykırılık halinde ilgili işletmecinin bir önceki takvim yılındaki cirosunun yüzde üçüne kadar idarî para cezası uygulama yetkisi tanındığı halde, incelenen Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasında bu yaptırım, “ilgili hizmetin bir önceki takvim yılındaki net satışlarının yüzde beşine kadar idarî para cezası” şeklinde belirlenmiş ve aynı maddenin altıncı fıkrasıyla yapılan düzenlemenin gerekçesiyle çelişen bir değişiklik gerçekleştirilmiştir.

Bu değişiklik, uygulanacak idarî para cezalarını önemli ölçüde düşüreceği gibi, işletmecilerin birçok hizmeti birlikte sunmaları, hizmetler arasındaki yakın ve yoğun ilişki karşısında “ilgili hizmet”in ne şekilde tespit edileceği, “ilgili hizmet”le bağlantılı net satışların tespitinin nasıl yapılacağı hususlarında incelenen Kanunun düzenleme içermemesi sebebiyle ihtilaflara yol açacak niteliktedir. Her ne kadar incelenen Kanunun 21 inci maddesinde hesap ayrımı ve maliyet muhasebesi ile ilgili hususlar düzenlenmiş ise de, bu madde ilgili pazarda etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere ilişkin olup sektördeki diğer işletmecileri kapsamamaktadır.

Bu itibarla, aykırılıkları ve ihlalleri önlemek amacıyla uygulanacak idarî yaptırımların etkinliği hususunda tereddüt uyandıran, ayrıca içerdiği muğlaklık sebebiyle Anayasanın 38 inci maddesini ihlal eden mezkûr birinci fıkra hükmü uygun bulunmamıştır.

3) İncelenen Kanunun 46 ncı maddesinde, telsiz cihaz ve sistemleri için alınacak telsiz ruhsatname ve yıllık kullanım ücretleri ile teknik muayene ve benzeri hizmetler karşılığında alınacak ücretler konusunda Kanunun ekinde yer alan ücret tarifesine atıfta bulunulmuş, bu tarifede belirlenen ruhsatname ücretinin elli katı kadar idarî para cezasının uygulanacağı aykırılık hallerini düzenleyen 60 ncı maddenin beşinci fıkrasında ise, “…bu Kanunun 46 ncı maddesine ekli ücret tarifesinde..." denilerek, kanun yapma tekniğine uygun olmayan bir atıf yapılmıştır.

4) Yine incelenen Kanunun Beşinci Kısmında "onaylanmış kuruluşlar ve piyasa gözetimi"ne ilişkin hususlar düzenlenmiş, bu kısımda yer alan ve iki fıkradan oluşan 57 nci maddede teknik uyumluluğa ilişkin düzenleme yapılmıştır. 60 ıncı maddenin bu düzenlemelere aykırılığı idarî yaptırıma bağlayan yedinci fıkrasında ise, "Bu Kanunun 57 nci maddesinin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere, maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen haller hariç olmak üzere cihaz başına onbin liradan yirmibin liraya kadar; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere onmilyon liraya; üçüncü fıkrasına aykırı hareket edenlere, beşyüzbin liradan birmilyon liraya kadar idarî para cezası verilir” denilmiştir. 

Tasarıda üç fıkra halinde düzenlenen 57 nci maddenin, Komisyonca iki fıkraya indirilerek kabul edilmesi ve Genel Kurulda bu şekilde kanunlaşması sebebiyle hatanın ortaya çıktığı düşünülmekle birlikte, kanunlaşan metinde bulunmayan üçüncü fıkra ile ilgili istisna öngören ve bu fıkraya aykırılık halinde uygulanacak cezayı hükme bağlayan 60 ıncı maddenin yedinci fıkrası uygulanabilir bir hüküm olarak değerlendirilmemiş ve bu sebeple uygun bulunmamıştır.

5) İncelenen 5803 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırılan hükümleri belirleyen 66 ncı maddesinin birinci ve ikinci fıkralarıyla 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu ile 2813 sayılı Telsiz Kanununun, bazı hükümleri dışında yürürlükten kaldırılması öngörülmüştür. Ancak, yürürlükte kalması öngörülen hükümler arasında adları geçen Kanunların yürürlük ve yürütme maddelerinin de bulunmaması, yürürlükte kalmaya devam eden hükümlerin uygulanmasında sakıncalar doğuracağından, usule uygun bulunmamıştır.

6) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (a) bendi ile 2813 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin dördüncü fıkrası değiştirilerek “Kurumun hizmet birimleri; hukuk müşavirliği, daire başkanlıkları ve müdürlükler şeklinde teşkilatlanan ana hizmet, danışma ve yardımcı hizmet birimleriyle bölge müdürlükleri şeklinde teşkilatlanan taşra teşkilatı birimlerinden oluşur. Hizmet birimleri, bu Kanunda belirtilen faaliyet alanı, görev ve fonksiyonlara uygun olarak Kurumun teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir” hükmü getirilmiş; yine aynı hükümle değiştirilen ondördüncü fıkrada “Hizmet gereklerinin zorunlu kıldığı hallerde, Ülke genelinde toplam sayısı onu geçmemek üzere, Kurul kararıyla taşra teşkilatı kurulabilir” hükmüne yer verilmiştir. Böylece, taşra teşkilatının bölge müdürlüğü şeklinde hizmet birimi olduğunu ve Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan yönetmelikle hizmet birimlerinin belirleneceğini kurala bağlayan dördüncü fıkra hükmü ile bölge müdürlüğünün Kurul kararıyla kurulmasını öngören ondördüncü fıkra hükmü arasında çelişki doğmuştur. Bu sebeple, ondördüncü fıkra hükmü uygun bulunmamıştır.

7) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (a) bendi ile 2813 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin dokuzuncu fıkrası değiştirilerek, meslek personeli olarak belirli alanlarda uzmanlığa atanabilmek için, uzman yardımcılığında en az üç yıl çalışmak, olumlu sicil almak ve hazırlanacak tezin kabul edilmesi şartları getirilmiş, dolayısıyla yeterlik sınavında başarılı olmak gibi bir şarta yer verilmemiştir. Ancak bu fıkranın sonunda Kuruma düzenleme yetkisi verilirken, “Uzman ve uzman yardımcılarının giriş ve yeterlik sınavları … Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir” denilmiştir. Bu çelişkinin de uygulamada sorunlara yol açacağı düşünüldüğünden, fıkra uygun bulunmamıştır.

8) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (b) bendi ile 2813 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin dokuzuncu fıkrasının son cümlesi değiştirilerek, Kurul Başkan ve üyelerinin görev sürelerinin sona ermesi veya görevden ayrılma isteğinde bulunmaları halinde; kamu görevlisi iken üyeliğe atananların, memuriyete giriş şartlarını kaybetmemeleri kaydıyla, önceki kurumlarında kadro şartı aranmaksızın mükteseplerine uygun bir göreve mevcut özlük haklarıyla atanacağı, bir kamu kurumunda çalışmayanIardan Kurul Başkan ve üyeliğine atanıp yukarıda belirtilen şekilde görevi sona erenlere herhangi bir göreve veya işe başlayıncaya kadar, yukarıda sayılan her türlü ödemelerin iki yıl süreyle Kurum tarafından yapılmasına devam olunacağı hükme bağlanmıştır.

Söz konusu düzenleme görevden ayrılan Kurul Başkan ve üyelerinden kamu görevlisi olanların mevcut özlük haklarının yeni atandıkları kadroya ait her türlü ödeme ile eşitleninceye kadar ödeneceği konusunda bir hükme yer vermemesi sebebiyle, bu kişilerin emekli oluncaya ve memuriyetten ayrılıncaya kadar, kamu görevlisi olmayanların da iki yıl süreyle, gelen zamlardan da yararlanarak Kurul başkan ve üyelerinin özlük haklarını almaya devam etmeleri söz konusu olabileceğinden, yapılan düzenleme kamu yararına uygun bulunmamıştır.

9) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (b) bendiyle 2813 sayılı Kanunun 8 inci maddesine eklenen onbeşinci fıkrada, "Başkanın ve II. Başkanın bulunmadığı durumlarda kurum başkan yardımcılarından birisi Kuruma ilişkin görevlerinde Başkana vekâlet edebilir" kuralı yer almıştır. Kurum, Kurul ve Başkanlık teşkilatından oluşmaktadır. Düzenleme bu şekliyle, Kurul üyesi olmayan Başkan yardımcılarının Başkana vekalet ederken, üyesi olmadıkları halde Kurul toplantılarını da idare etmelerine imkan verecek genişliktedir. Bu sebeple, fıkra metninde "Başkanlığa ilişkin" ibaresinin kullanılması gerekirken "Kuruma ilişkin" ibaresinin kullanılması uygun görülmemiştir.

10) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (ç) bendiyle 2813 sayılı Kanuna eklenen geçici 8 inci maddenin ikinci fıkrasında, "1/5/2008 tarihi itibariyle Kurumda; kurum başkan yardımcısı, daire başkanı, hukuk müşaviri, bölge müdürü kadrolarında bulunanlar ve bunların dışındaki birim amirleri görevden alınmaları halinde, kadro şartı aranmaksızın başkanlık müşaviri olarak atanmış sayılırlar. Bunlar, eski kadroları için öngörülen, mali, sosyal ve emekliliğe dönük her türlü özlük haklarını, daha sonra ortaya çıkabilecek artışlar dahil, almaya devam ederler" hükmüne yer verilmiştir. Takdir yetkisi çerçevesinde yapılacak değerlendirme sonucunda kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden bulundukları görevlerden alınmaları gerekiyor ise, bu durumdaki bir kısım Kurum personeline, 1/5/2008 tarihi itibariyle belli görevlerden bulunmaları gözetilerek, istisnai düzenleme yapılması kanun önünde eşitlik ilkesini zedelemektedir.

Yayımlanması yukarıda açıklanan gerekçelerle uygun görülmeyen 5803 sayılı “Elektronik Haberleşme Kanunu”, 59, 60, 66 ve 67 nci maddelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisince bir kez daha görüşülmesi için, Anayasanın değişik 89 ve 104 üncü maddeleri uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir.

                                                                                   Abdullah Gül

                                                                                   Cumhurbaşkanı

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum.

                                                                                   Kapanma Saati: 15.38

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.55

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş GÜRKAN (Adana)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3’üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin iki önerge vardır. Önergeleri okutuyorum:

B) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Kastamonu Milletvekili Mehmet Serdaroğlu ve 20 milletvekilinin, 4/C mağduru vatandaşlarımızın sorununun tespiti ve çözüm yollarının belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/266)

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

2004/7898 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi (C) fıkrası kapsamında çalıştırılan ve kamuoyunda 4/C mağduru olarak bilinen vatandaşlarımız arasında; son yıllarda artan intihar olaylarının araştırılması, sorunlarının tespiti ve çözüm yollarının belirlenmesi, gereken tedbirlerin alınması amacıyla, Anayasamızın 98 ve İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince bir Meclis araştırması komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederiz.

1) Mehmet Serdaroğlu                            (Kastamonu)

2) Oktay Vural                                       (İzmir)

3) Zeki Ertugay                                      (Erzurum)

4) Reşat Doğru                                      (Tokat)

5) Hasan Çalış                                      (Karaman)

6) Rıdvan Yalçın                                    (Ordu)

7) Kamil Erdal Sipahi                             (İzmir)

8) S. Nevzat Korkmaz                             (Isparta)

9) Süleyman Latif Yunusoğlu                   (Trabzon)

10) Yılmaz Tankut                                  (Adana)

11) Mehmet Akif Paksoy                          (Kahramanmaraş)

12) Ahmet Bukan                                   (Çankırı)

13) Ahmet Orhan                                   (Manisa)

14) Ali Uzunırmak                                  (Aydın)

15) İzzettin Yılmaz                                 (Hatay)

16) Süleyman Turan Çirkin                      (Hatay)

17) Necati Özensoy                                (Bursa)

18) Kürşat Atılgan                                  (Adana)

19) Kadir Ural                                        (Mersin)

20) Hakan Coşkun                                  (Osmaniye)

21) Osman Ertuğrul                                (Aksaray)

Gerekçe:

Özelleştirilen veya kapatılan kamu iktisadi teşebbüslerinde işçi olarak çalışanlardan emekliliği dolmamış olanlar 2004/7898 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 657 sayılı Kanunun 4’üncü maddesi (C) fıkrası kapsamında başka kamu kurumlarına geçici personel statüsüyle yerleştirilmişlerdir.

 Bu statüde olup emekli olanların haricinde şu an sayıları 8.500’e kadar düşen 4/C çalışanlarının gerek sendikal haklar gerekse çalıştığı kurumun takdiriyle aldığı ikramiyeleri ortadan kalkmış, sosyal hakları elinden alınmıştır.

Gönderildikleri kurumlarda verilen işleri yaparken, gittikleri bu yerlerde, kendileriyle aynı işi yapan kişinin aldığı ücretin yarısını almakta, bir mali yılda on ay çalıştırılıp, iki ay çıkış verilmektedir. Hâl böyle olunca aldıkları yıllık ücret daha da azalmakta, asgari ücretin de altına düşmektedir.

Ücret alamadıkları iki ay içinde geçimlerini temin edemeyen ve borçlanmak zorunda kalan 4/C’lilerin biriken borçları, ücret aldıkları on ayı da ipotek altına almaktadır. Gelirlerinin düşmesi nedeniyle mağdurların çocukları üniversite eğitimlerini dondurarak eğitimlerine ara vermişlerdir.

Dört ay için en fazla iki gün ücretli hastalık izni alabilen 4/C’lilerin kelimenin tam anlamıyla hasta olmaları bile yasaklanmıştır.

 Tüm bunlar 4/C mağdurlarını psikolojik ve sosyal yönden etkilerken devlete olan saygıyı, yöneticilere olan güveni de zaafa uğratmaktadır. İçine düştükleri geçim sıkıntısı nedeniyle aile düzenleri ve ruh sağlıkları bozulan mağdurlardan son üç yılda on kişi intihar etmiştir.

 4/C mağdurlarının çalıştıkları yerlerde konum ve statülerinin yeniden belirlenerek günün koşullarında eşit işe eşit ücret verilmesi ve yılda on iki ay çalıştırılmaları, sağlık güvencelerinin bir zemine oturtulması, hastalık izinlerinin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Sürekli kanayan ve toplumsal bir yara hâline gelen 4/C mağdurlarının içinde bulundukları sorunların tespiti ve çözüm yollarının belirlenmesi, mağdurlar arasında son yıllarda artan intihar olaylarının araştırılması ve gereken tedbirlerin alınması amacıyla, Anayasamızın 98 ve İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince bir Meclis araştırması komisyonu kurulmasını arz ve teklif ederiz.

2.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve 20 milletvekilinin, Olimpiyat Oyunları’nda Türk sporcularının başarısız olmasının nedenlerinin araştırılması ve gerekli politikaların üretilmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/267)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Dünyanın en eski spor organizasyonu olan Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’nin madalya beklediği sporcuların bir bir elenerek başarısız kalmasının nedenlerinin araştırılması ve bu konuda gerekli politikaların üretilmesi amacıyla Anayasa’nın 98’inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılması için gereğini arz ve talep ederiz.

1)         Hasip Kaplan                               (Şırnak)

2)         Ahmet Türk                                 (Mardin)

3)         Selahattin Demirtaş                      (Diyarbakır)

4)         Fatma Kurtulan    (Van)

5)         Emine Ayna                                 (Mardin)

6)         Ayla Akat Ata                               (Batman)

7)         Sebahat Tuncel    (İstanbul)

8)         M. Nezir Karabaş  (Bitlis)

9)         Bengi Yıldız                                 (Batman)

10)       Sırrı Sakık                                   (Muş)

11)       M. Nuri Yaman     (Muş)

12)       Özdal Üçer                                  (Van)

13)       Aysel Tuğluk                                (Diyarbakır)

14)       Pervin Buldan                              (Iğdır)

15)       Gültan Kışanak     (Diyarbakır)

16)       Akın Birdal                                  (Diyarbakır)

17)       İbrahim Binici                              (Şanlıurfa)

18)       Sevahir Bayındır   (Şırnak)

19)       Şerafettin Halis    (Tunceli)

20)       Osman Özçelik    (Siirt)

21)       Hamit Geylani                              (Hakkâri)

Gerekçe:

Dünyanın en eski spor organizasyonu olan Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’nin madalya beklediği sporcular bir bir elenerek başarısız olmuştur. Bu başarısızlık ülkemizin spor politikasını bir kez daha tartışmalı hâle getirmiştir. Yıllardır bir türlü geliştirilemeyen spor politikası yüzünden Türkiye’nin her olimpiyatta başarısızlığı daha da artmaktadır. Spor politikalarında ağırlık futbola verilince diğer spor dalları ikinci plana düşmüştür. Devlete bağlı amatör spor federasyonlarının tamamı özerk bir yapıya kavuşturulmuştur ancak, federasyonların yıllık bütçeleri devlet tarafından karşılanmasına rağmen kulüp ve sporcu sayısı istenen düzeye bir türlü çıkarılamamaktadır.

2004 Atina Olimpiyatlarında 3 altın madalya almış ve dünyada çok daha küçük çaplı ülkelerin bizi geçtiğini görünce sevinememiştik. Pekin Olimpiyatlarındaki başarısızlık, sıralamanın sonlarında yer edinmemiz, Türkiye’nin maalesef “Spor” alanında dünyada yer edinemediğini gösteriyor. Oysa spor sağlık demektir, dinamizm demektir. Yaşam zevki ve kültür demektir. Tanıtım ve imaj oluşturmanın en büyük etkenlerinden biridir.

Türkiye Pekin’de Türkiye’nin tanıtımı için 1,4 milyon dolar harcama yaptığı söylenmektedir. Oysa en büyük tanıtım başarılı, güçlü bir imaj verip adını zirvelere yazdırabilmektir. Bu para bunun için harcanmalıydı. Aksi hâlde turistik tanıtım ölçeğinde kalacaktır. Tıpkı sporcularımızın uluslararası büyük turnuvalarda turistik geziye çıkması gibi.

Olimpiyatlardaki başarısız sonuçlar bir kez daha ülkenin spor politikasını tartışmaya açmıştır. Yıllardır bir türlü geliştiremediğimiz spor politikamız yüzünden madalya sayısı azalma eğiliminde. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de futbol tutkusu bir numara. Futbolun gölgesinde kalan amatör branşlar resmen kan ağlıyor. Devlete bağlı amatör spor federasyonlarının tamamı özerk bir yapıya kavuşturulmuş durumda. Federasyonların yıllık bütçeleri devlet tarafından ödense de kulüp ve sporcu sayısı istenen düzeye bir türlü çıkarılamıyor.

Nüfusu 70 milyona ulaşan ülkemizde 1 milyon kişi düzensiz spor yapıyor. 80 milyonluk Almanya’da ise bu rakam 80 milyon dolayında. Rakamlar ülkemizde spora gerekli ilginin gösterilmediğini, devletin sporcu sayısını arttırmak için yaptığı teşviğin de yetersiz kaldığını gösteriyor. Gençlik Spor Genel Müdürlüğü (GSGM) özerk federasyonlar için 2008 yılında toplam 52 milyon 810 bin YTL bütçe ayırdı. Açıklanan bütçede en büyük payı atletizm ve güreş aldı. Bu bütçenin Türkiye sporunun gelişmesi ve dünya sporu ile rekabet edebilmesi için yeterli olmadığı aşikârdır. Örneğin 8,5 milyon nüfusu olan İsveç’te bu rakam 47 milyon dolar. İsviçre’nin nüfusu ise 8,5 milyon olmasına rağmen harcadığı para 38,4 milyon dolar. Türkiye’nin savunma sanayiine ayırdığı paranın 5 yıl için 150 milyar YTL olarak konuşulduğu ülkemizde barış, kardeşlik ve sağlığı öngören spora ayıracağı bütçenin çok daha fazla olması gerekmektedir. Ayrıca ülkemizin kendi sporcularına aktarılması gereken kaynaklar, asıl amacına uygun harcanmamakta olup, dışarıdan getirilip vatandaş yapılan sporculara aktarılarak madalya umudumuzu bağlamaktadır. Futbolda, uluslararası yapılan Milli maçlarda ise Milliyetçilik ve Irkçılık körüklenmektedir.

Türkiye’de canavar gibi çekiç atacak, koşacak, atlayacak, güreşecek sporcularımız yok mudur? Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde niçin rekortmen yüzücü yetişmiyor? İnşaat su birikintilerinde, kanallarda bile parende atıp suya atlayan gençler, niçin yetiştirilip tramplen öğretilmiyor?

Sporun içinde bulunduğu krizin nedenleri ortadayken yetkililer ise birbirini suçlamaktadır. Spor da bir politika ürünüdür. Ulusal takımımızın Avrupa üçüncülüğünü başarılı politikalarına mal edenler, acaba olimpiyatlardaki bu başarısızlığa ne diyecekler? Sporda yaşanan bu durumun sorumluları ülkemizi yönetenlerdir.

Biz bu başarısızlığı genetik yetersizliğimize değil, iyi organize olamamamıza, idari kifayetsizliğe, acizliğe bağlıyoruz.

Bu nedenlerle TBMM Araştırma Komisyonu’nun kurularak sorunun bütün boyutlarıyla araştırılması gerektiği inancındayız.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler  sırası geldiğinde yapılacaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının iki tezkeresi vardır, ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım.

A) Tezkereler (Devam)

         2.- TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl’ün, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de düzenlenecek olan “Şehirlerdeki Sürdürülebilir Kalkınma ve Sağlık ile Sağlıklı Şehirler Hareketinin Yirmi Yılı Kapsayan Tüm Yerel Politikalarında Sağlık” konulu konferansa ismen davet edildiğine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/549)

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’te düzenlenecek olan “Şehirlerdeki Sürdürülebilir Kalkınma ve Sağlık ile Sağlıklı Şehirler Hareketinin Yirmi Yılı Kapsayan Tüm Yerel Politikalarında Sağlık” konulu konferansa ismen davet edilmektedir.

Sözkonusu konferansa anılan milletvekilinin katılması hususu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanun’un 9. Maddesi gereğince Genel Kurul’un tasvibine sunulur.

                                                                                   Köksal Toptan

                                                                   Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                     Başkanı

BAŞKAN – Kabul edenler…Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

İkinci tezkereyi okutuyorum:

 

3.- Slovakya Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komitesince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, AB Uyum Komisyonu ve Türkiye-Slovakya Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinden oluşan ortak bir heyetin Slovakya’ya davet edildiğine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/550)             

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Slovakya Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, AB Uyum Komisyonu ve Türkiye-Slovakya Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinden oluşan ortak bir heyeti Slovakya’ya davet etmektedir.

Söz konusu davete icabet edilmesi hususu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanun’un 6’ncı Maddesi uyarınca Genel Kurul’un tasviplerine sunulur.

                                                                                   Köksal Toptan

                                                                  Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                     Başkanı

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Başbakanlığın Anayasa’nın 82’nci maddesine göre verilmiş dört tezkeresi vardır, ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım.

 

4.- Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Fransız Guyanası’na yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/551)

 

                                  

                                                                                         04/8/2008

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, görüşmelerde bulunmak üzere      29 Mayıs-1 Haziran 2008 tarihleri arasında Fransız Guyanası’na yaptığı resmi ziyarete, ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir.

Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim.

Recep Tayyip Erdoğan

Başbakan

Liste

Saffet Kaya                                                                   Ardahan Milletvekili

Metin     Arifağaoğlu                                                       Artvin Milletvekili

Ayşe Akbaş                                                                   Balıkesir Milletvekili

İsmet Büyükataman                                                        Bursa Milletvekili

Müjdat Kuşku                                                                Çanakkale Milletvekili

Mehmet Sarı                                                                  Gaziantep Milletvekili

Mevlüt Coşkuner                                                            Isparta Milletvekili

Durmuşali Torlak                                                           İstanbul Milletvekili

İdris Güllüce                                                                 İstanbul Milletvekili

Mikail Arslan                                                                 Kırşehir Milletvekili

Hasan Kara                                                                   Kilis Milletvekili

Azize Sibel Gönül                                                          Kocaeli Milletvekili

Nihat Ergün                                                                   Kocaeli Milletvekili

Recai Berber                                                                 Manisa Milletvekili

Rıtvan Köybaşı                                                              Nevşehir Milletvekili

Mustafa Demir                                                               Samsun Milletvekili

Hamza Yerlikaya                                                            Sivas Milletvekili

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

İkinci tezkereyi okutuyorum:

 

5.- Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in, İspanya’ya yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/552)

 

                                                                                           8/8/2008

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in, görüşmelerde bulunmak üzere bir heyetle birlikte 24-28 Haziran 2008 tarihlerinde İspanya’ya yaptığı resmi ziyarete, ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir.

Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim.

Recep Tayyip Erdoğan

Başbakan

Liste

Abdullah Özer                                                               Bursa Milletvekili

Selma Aliye Kavaf                                                          Denizli Milletvekili

Ahmet Büyükakkaşlar                              Konya Milletvekili

Mustafa Enöz                                                                Manisa Milletvekili

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Üçüncü tezkereyi okutuyorum:

6.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/553)

 

                                                                                          05/9/2008

                                                                  

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşmelerde bulunmak üzere, bir heyetle birlikte 18-20 Temmuz 2008 tarihlerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yaptığım resmi ziyarete, ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir.

Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim.

Recep Tayyip Erdoğan

Başbakan

Liste

Mehmet Necati Çetinkaya                        Elâzığ Milletvekili

Egemen Bağış                                                               İstanbul Milletvekili

 

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Dördüncü tezkereyi okutuyorum:

7.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Barselona Süreci: Akdeniz İçin Birlik Zirve Toplantısı”na katılmak üzere, Fransa’ya yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/554)

 

                                                                                    05/9/2008

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

“Barselona Süreci: Akdeniz İçin Birlik Zirve Toplantısı”na katılmak üzere, bir heyetle birlikte, 12-13 Temmuz 2008 tarihlerinde Fransa’ya yaptığım resmi ziyarete, İstanbul milletvekili Egemen Bağış’ın da iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir.

Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim.

                                                                         Recep Tayyip Erdoğan

                                                                                  Başbakan

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, Anayasa’nın 92’ci maddesine göre Başbakanlığın bir tezkeresi vardır, okutuyorum:

8.- Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize Yönelik Terör Tehdidinin ve Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır Ötesi Harekât ve Müdahalede Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17/10/2007 Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükûmete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/547)

 

                                                                                     19/9/2008

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Irak’ın kuzey bölgesinde yuvalanmış bulunan PKK terör unsurlarından kaynaklanan ve Türk halkının huzur ve güvenliğiyle ülkesinin milli birliğine, güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yöneltilmiş terörist saldırılar ve açık tehdit devam etmektedir.

Dost ve kardeş Irak’ın toprak bütünlüğünün, milli birliğinin ve istikrarının korunmasına büyük önem atfeden Türkiye, PKK teröristlerinin Irak’ın kuzeyindeki mevcudiyetine ve terörist saldırılarına son verilmesini sağlamak amacıyla askeri faaliyetlerini başarıyla yürütmekte, siyasi ve diplomatik girişimleri ve uyarılarını sürdürmektedir.

Türkiye’ye yönelik olarak devam eden terörist saldırılar ve tehdide karşı, terörizmle mücadelenin bir parçası olarak uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tedbirleri almak üzere, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla, sınır ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi için Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca Genel Kurulun 17/10/2007 tarihli ve 903 sayılı Kararıyla Hükümete verilen bir yıllık izin süresinin, 17 Ekim 2008 tarihinden itibaren bir yıl süreyle uzatılmasını Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca arz ederim.

                                                                         Recep Tayyip Erdoğan

                                                                                  Başbakan

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerinde İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre görüşme açacağım.

Gruplara, Hükûmete ve şahsı adına 2 üyeye söz vereceğim. Konuşma süreleri gruplar ve Hükûmet için yirmişer dakika, şahıslar için onar dakikadır.

Tezkere üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Gruplar adına: Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Ahmet Deniz Bölükbaşı, Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Van Milletvekili Fatma Kurtulan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün.

Şahısları adına: Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerinde 24 sayın milletvekili şahsı adına konuşmak üzere Başkanlığımıza başvurmuştur. Aynı anda gelen talepler arasında Başkanlık Divanında yapılan kura sonucu 2 milletvekili belirlenmiştir. Bursa Milletvekili Onur Öymen, Adana Milletvekili Kürşat Atılgan tezkere üzerinde şahısları adına konuşacaklardır.

Hükûmet adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek konuşacaktır.

Şimdi ilk söz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ’a aittir.

Buyurunuz Sayın Elekdağ. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerine Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca sınır ötesi harekât yetkisi verilmesini öngören 17 Ekim 2007 tarihli tezkerenin bir yıl süreyle uzatılmasına ilişkin tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, geçen yılki yetki tezkeresinden bu yana terör eylemleri ardı arkası kesilmeden devam etti. Ülkemizde yüzlerce ocak söndü. Şimdi de Şemdinli’nin Aktütün Sınır Karakoluna saldıran PKK teröristleri tarafından öldürülen 17 şehit evladımız için yüreğimiz kan ağlıyor. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize de başsağlığı diliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Aktütün olayı düşündürücüdür ve inceden inceye araştırılması zorunludur. Önemli stratejik konumu nedeniyle sürekli saldırıya uğrayan bir karakolun savunulabilir, askerimizi koruyabilen, tahkim edilmiş bir yapı hâline getirilmesi gerekirdi. Bu neden yapılmamıştır? Karakolun yerinin değiştirilmesi planlanmış idiyse bu neden zamanında gerçekleştirilememiştir? Karakol, bu ileri teknoloji çağında neden saldırıları önceden ihbar eden elektronik alarm sistemleriyle donatılmadı? Bu eksiklikleri, değerli arkadaşlarım, inşaat zorluklarına ve mali olanaklara bağlamak geçerli bir mazeret değildir. Kamuoyumuz, bu hususlarda Hükûmetten ve yetkililerden tatmin edici açıklamalar beklemektedir. Ancak değerli arkadaşlarım, karşılaştığımız esas sorun, Hükûmetin terörle mücadelede gösterdiği zafiyetten ileri geliyor. Bu zafiyetin üç temel nedeni var: Birincisi, Hükûmetin caydırıcı bir strateji uygulama yeteneğini ortaya koyamamasından ileri geliyor. Caydırıcı bir strateji uygulamanın ilk şartı tehdidin saptanmasıdır. Barzani’nin kontrol ettiği topraklarda barınan PKK örgütünün dağ kadrosu, bu coğrafyayı Türkiye’ye karşı bir eylem üssü hâline getirmiştir. Teröristler cinayetlerini burada planlıyorlar, burada hazırlıyorlar, sınırı geçip askerlerimizi öldürdükten sonra da üslerine geri dönüyorlar. Barzani’nin PKK’ya yataklık yapmasının ve terör örgütüne destek vermesinin nedenleri biliniyor. Barzani, PKK’yı, hayal ettiği bağımsız Kürt devletinin ilanında ve Kerkük konusunda Türkiye’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanmak istiyor. Bu nedenle, terör örgütüne yaşam alanı, eğitim, lojistik destek ve kendini yenileme imkânını sağlıyor.

Bu durumda, Barzani’nin Türkiye'nin düşmanı olduğunun ve terörün baş destekçiliğini yaptığının tartışılır bir yönü var mıdır? Yoktur. Türkiye, eğer PKK’nın Kuzey Irak’taki mevcudiyetine son vermek istiyorsa Barzani’nin PKK’yı koruma ve destekleme hususundaki iradesini ve azmini kırmak zorundadır.

Değerli arkadaşlarım, bu konuda geçen yılki tezkere görüşmesi sırasında bu kürsüden aynen şunları söylemiştim: Türkiye'nin, Kuzey Irak’taki siyasi otoriteye, PKK’ya sağladığı desteğin çok ağır bir bedeli olacağını göstermek gibi bir görevi ve sorumluluğu vardır. Barzani’yi PKK’ya destek vermekten ve Türkiye’ye karşı gayrimeşru bir savaş sürdürmekten caydırmak zorunludur. Bu bakımdan Türkiye, caydırıcı politikasıyla Barzani’yi “PKK mı Türkiye mi?” tercihini yapmaya zorlamalıdır. Ankara bunu yapamazsa tezkere blöfle eş anlamlı olur ve dağ fare doğurur. Evet, geçen sene bu kürsüden bunları söylemiştim. Değerli arkadaşlarım, bu ikazlarımız dikkate alınamadığı için tezkere maalesef blöf olmaktan ileri gitmemiş ve bölücü nifak çok can almıştır.

Caydırıcı strateji alanında gösterilebilecek belki de en mükemmel örnek, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi kara sularının genişliği konusunda patlak veren krize Ankara’nın uyguladığı stratejidir. Değerli arkadaşlarım, bu stratejinin dört ayağı vardır. Birincisi: Türkiye Ege’deki haklarını korumak hususunda sarsılmaz bir irade ortaya koydu. Millî Güvenlik Kurulu aldığı bir kararla, Yunanistan’ın Ege’de kara sularını 6 milin üstüne çıkarmasının “casus belli” yani savaş nedeni olacağını ilan etti, Türkiye Büyük Millet Meclisi de bunu onayladı.

İkincisi: Türk Genelkurmayı Yunanistan’ın bir oldubittiye başvurması hâlinde buna mukabele edecek uygun stratejiyi geliştirip Hükûmetin onayına sunarak uygulamaya koydu.

Üçüncüsü: Bu stratejiyi uygulayacak askerî kuvvet yapısı oluşturularak Ege Bölgesi’nde konuşlandırıldı.

Dördüncüsü ve belki en mühimi: Yunanistan’ın Ankara’nın söylem, tutum ve eyleminden Türkiye’nin açıkladığı siyasi iradenin kredibilitesi yani inandırıcılığı hakkında en ufak bir kuşku duymaması sağlandı. Bu şekilde uygulanan caydırıcı politika başarılı oldu, Yunanistan kara sularını genişletmekten vazgeçti, tehdit defedildi ve o günden bugüne Ege’de barış ve istikrar sağlandı.

Öcalan’ın ve PKK örgütünün Suriye’den çıkarılmasında da aynı tarz bir uygulamaya gidildi. Orgeneral Atilla Ateş Reyhanlı’da Suriye’ye Türkiye’nin ültimatomunu açıkladığı zaman Hafız Esad’ın Türk tank birliklerinin Şam istikametinde harekete geçecekleri hususunda en ufak bir kuşkusu yoktu. Suriye’yle barış da Türk sivil ve askerî liderleri tarafından eksiksiz uygulanarak caydırıcı politika sayesinde sağlandı.

Bu örnekleri sizlere sırf caydırıcı bir politikanın ne olduğunu izah etmek için verdim. Esasında, her uluslararası sorunun şartları farklıdır ancak caydırıcı bir politikanın şu dört temel unsuru değişmez değerli arkadaşlarım:

1) Tehdidin odağı açıkça ilan edilmelidir ve bu odağı etkisiz hâle getirmeyi amaçlayan sarsılmaz bir irade ortaya konmalıdır.

2) Tehdidi bertaraf edecek strateji oluşturulmalıdır.

3) Bu stratejiyi uygulayacak kuvvet yapısı ortaya çıkarılıp konuşlandırılmalıdır.

4) Tehdit odağı, yapmaması gereken şeyi yaptığı takdirde kendisine karşı kuvvet kullanılacağına inandırılmalıdır.

Caydırıcılık bir politika, etkili olduğu takdirde verdiğim iki örnekte olduğu gibi kuvvet kullanmaya lüzum da kalmayabilir. Sadece siyasi ve ekonomik yaptırımlarla hasım tarafın tutum ve davranışının kontrol altına alınması sağlanabilir. Kurşun atılmadan sonuç alma imkânı doğar. Hükûmet Kuzey Irak konusunda böyle caydırıcı bir politika uygulayacaksa önce “PKK’ya yataklık yapan ve destek veren Barzani Türkiye'nin düşmanıdır.” diyebilmelidir. Ama Hükûmet bu gerçeği açıklamaktan korkarsa ve Türkiye'nin terör örgütünün Kuzey Irak’ta barınmasını engelleyecek askerî adımları atmaktan çekindiği izlenimini yaratırsa o zaman Barzani de sergilenen bu aciz ve teslimiyetten yararlanır, bugüne kadar olduğu gibi, Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynamasını sürdürür, milletimiz de teröre kurbanlar vermeye devam eder. Ben Türk milletinin bu onur kırıcı durumu hazmedebileceğini hiç zannetmiyorum.

Tabii, bir de Amerikan faktörü var. Genel kanaat, Barzani’nin Türkiye’ye karşı tutumunu Amerika’dan aldığı cesaretle saptadığı yolundadır. Bu sorun da bizi, AKP İktidarının terörle mücadelede zafiyetinin üçüncü ayağına, yani 5 Kasım 2007’de Washington’da Başbakan Erdoğan ile Başkan Bush arasında varılan mutabakata götürüyor. Bu mutabakatın Türkiye’yi ne denli tehlikeli bir mecraya soktuğunu izahtan önce, şimdiden ortaya çıkan bazı sakıncalarına işaret edeyim. Bir kere, değerli arkadaşlarım, zannedilenin aksine, bu mutabakat PKK’nın Kuzey Irak’taki mevcudiyetinin tümüyle tasfiye edilmesini öngörmüyor. Amerika PKK’nın sadece belli ölçülerde zayıflatılmasını, hırpalanmasını ve bu şekilde kontrol altına alınmasını istiyor. Diğer taraftan, Amerika PKK’ya karşı mücadelede Türkiye ile iş birliği yapmayı ve bu amaçla istihbarat sağlamayı kabul ediyor ama bunun karşılığında Türkiye’ye bir yasak getiriyor. Nedir bu yasak? Bu yasak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak’taki PKK unsurlarına karşı Amerika’nın izni olmadan hiçbir operasyon yapamaması. Anımsayacaksınız, Amerika bir ara Dubai’de imzalanan bir anlaşmayla 1 milyar dolarlık bağış karşılığında Türkiye'nin elinden Kuzey Irak’a müdahale hakkını almak istemişti. Cumhuriyet Halk Partisinin ikazıyla işin yanlışlığının farkına varan Hükûmet bu anlaşmadan vazgeçmişti. Şimdi Washington, Türkiye’nin müdahale hakkını istihbarat paylaşımı karşılığında elinden almış bulunuyor. Öyle söylendiği gibi de Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak’taki PKK hedeflerini BBG evi gibi görme imkânı kesinlikle yok. Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika neyi göstermek isterse sadece onu görüyor, neyi vurdurmak isterse sadece onu vuruyor. Amerika’nın da gösterip vurdurttuğu, terör ağacının gövdesi ve kökleri değil, sadece dalları ve yaprakları. Hava operasyonlarıyla tabii ki örgüte zarar ve zayiat verdiriliyor, bunları kimse küçümseyemez ama yine de yapılan, dalları budamaktır, hava operasyonlarıyla terörün kökü kazınamaz. En önemlisi de Amerika, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını etkisiz hâle getirecek kapsamda ve yoğunlukta kara harekâtı yapma iznini Türk Silahlı Kuvvetlerine vermiyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından herhangi bir operasyonun yapılabilmesi için mutlaka ve mutlaka Amerika’nın oluru ve onayı gerekiyor. Nitekim hava operasyonları ve kara harekâtının seyrindeki Güneş Harekâtı, Türkiye’nin bağımsız iradesiyle değil Amerika’nın ön izniyle gerçekleştirilmiştir. Bu gerçekler artık Türk halkı tarafından biliniyor ama halktan gizlenen çok önemli bir husus var. Bu da Amerika’nın Türkiye’ye, PKK sorununa terör örgütüyle müzakere yoluyla siyasi çözüm bulunmasını öngören bir projeyi kabul ettirmiş olmasıdır.

Sayın Başbakan bu yoldaki spekülasyonları şiddetle reddetti. Ne var ki iki üst düzey Amerikalı komutan, yaptıkları açıklamalarla bu projenin varlığını teyit ettiler. Nitekim, 4 Mart 2008 tarihinde, Pentagon’daki basın toplantısında konuşan Irak’taki yeni koalisyon kuvvetleri komutanı Korgeneral Odierno, Güneş Harekâtının yapılmasına Amerika tarafından izin verilmesinin gerekçesi olarak PKK’yı baskı altında tutmak suretiyle Türkiye’yle müzakereye zorlamak olduğunu belirtti. Ondan bir gün sonra Merkezî Kuvvetler Komutanı Oramiral Fallen Amerikan Temsilciler Meclisinde yapmış olduğu bir konuşmada aynı şeyi söyledi, “PKK sorunu sadece askerî yöntemle tasfiye edilemez. Türkiye ile -tırnak içinde söylüyorum bunu- PKK’yı siyasi uzlaşma yolunu kabul etmeye kuvvetle teşvik ediyoruz.” dedi.

Değerli arkadaşlarım, buraya kadar söylediklerim şu iki çarpıcı gerçeği ortaya koyuyor. Birincisi: Hükûmet Güneydoğu sorunuyla PKK sorununa bulunacak çözümlerin Washington’un Orta Doğu stratejisi çerçevesinde şekillendirilmesi ve evrilmesi sürecini kabul etmiştir. Bu durum Türkiye’nin üniter yapısı ve ulusal birliği için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. İkincisi de: Hükûmet Amerika’nın istihbarat vermesi karşılığında Kuzey Irak’a müdahale hakkını kullanmaktan vazgeçmiştir. Evet, Hükûmet Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan meşru savunma ve müdahale hakkını pazarlık unsuru yapmış ve Kuzey Irak’a müdahale hakkını serbestçe kullanmaktan vazgeçmiştir. Bu şekilde Barzani’ye şu mesaj verilmiştir: “Türkiye’ye her istediğini korkmadan yapabilirsin. Türkiye’nin mukabele hakkını elinden aldık.”

Şimdi böyle bir garantiden yararlanan Barzani Türkiye’ye meydan okumaz mı? Türkiye’yi “Kerkük sorununa karışırsanız ben de Diyarbakır’da halkı ayaklandırırım.” diye tehdit etmez mi? Böyle bir garantiden yararlanan Barzani Türkiye’nin haklarına ve güvenliğine saygı duyar mı?

Şimdi herhâlde Hükûmetin hatasının azametini anlıyorsunuzdur değerli arkadaşlarım. Şimdi herhâlde Hükûmetin Barzani karşısında neden bu kadar âciz, yetersiz, teslimiyetçi ve edilgen bir tutum içinde kaldığını her hâlükârda takdir ediyorsunuz.

Sayın Başbakanın Başkan Bush’la görüşmesi sırasında muhatabına PKK terörünün Türkiye’nin toprak ve ulusal bütünlüğüyle üniter yapısına en ağır tehdidi oluşturduğunu, bu nedenle Türkiye’nin ulusal bekasını ilgilendiren bir alanda meşru savunmasından ve Kuzey Irak’a müdahale hakkından vazgeçmeyeceğini anlatması gerekirdi. Sayın Başbakanın muhatabına ayrıca, Amerika’nın bir NATO müttefiki olan Türkiye’ye terörle mücadele alanında elinden gelen yardımı yapmasının esasen NATO anlaşmasından ve dayanışmasından doğan bir sorumluluk ve görev olduğunu, bu nedenle de istihbarat yardımının Türkiye’yi Kuzey Irak’a müdahale hakkından feragat etmesi şartına bağlanmasının kabul edilemez olduğunu anlatması gerekirdi. Sayın Başbakanın, muhatabının gözlerinin içine bakarak, Amerika’nın Kuzey Irak’a yönelik politikasının PKK’yı topraklarında barındıran, koruyan ve Türkiye’ye karşı kullanan odaklara destek şeklinde tezahür ettiğini, bu şekilde Amerika’nın Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarına zarar verenlerin yanında yer aldığını vurgulaması gerekirdi. Sayın Başbakanın, Başkan Bush’a, Amerika’nın Türkiye’nin bekasını tehdit eden hâlihazır politikasını uygulamakta ısrarlı olması hâlinde, Türk halkının tepkisi nedeniyle, Türkiye’nin Amerika’yla çok geniş bir alana yayılan askerî ve siyasi iş birliğini ve kurumsal ittifak ilişkilerini tehlikeye düşüreceğini anlatması gerekirdi. Washington görüşmelerinden Sayın Başbakanın elde etmesi gereken sonuç, Amerika’dan hem istihbarat desteği alınması hem de Kuzey Irak’ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin PKK’ya karşı serbestçe harekâtta bulunması hakkının teyidini sağlaması olmalıydı.

Değerli arkadaşlarım, Amerika ile Türkiye arasındaki çok boyutlu askerî ve siyasi ilişkilerin önemi ve özellikle bugünkü uluslararası konjonktürde ortak çıkarlara dayanan iş birliğinin kritik bir önem kazanmış olması nedeniyle öz güvenli bir siyasi liderlik, belirttiğim şekilde bir sonucu alabilirdi. Maalesef bu beceri gösterilemedi ve Sayın Başbakan, ülkemizin ulusal bekasının söz konusu olduğu bir alanda meşru savunma hakkından vazgeçmek gibi çok ağır bir hata yaparak Türkiye’yi Barzani’ye karşı savunmasız bırakmıştır. Türkiye bu aymazlıktan çıkış yollarını aramalıdır ve bulacaktır. Fakat bu vebal taşınmayacak kadar ağırdır değerli arkadaşlarım.

Hükûmetin terörle mücadeledeki üçüncü zafiyetine geliyorum. Üçüncü zafiyet “terörle mücadele” kavramını, Hükûmetin, “teröristle mücadele” olarak anlamasından kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, teröristle mücadele, bir ağacın dallarını budamaya benzer. Dalları kesersiniz ama onlar sonra daha gür bir şekilde çıkar. Esas amacın, yani terörle mücadelenin, ağacı kökleriyle birlikte yok etmeyi hedeflemesi gerekir. Bu bakımdan, teröristle mücadele, terörle mücadelenin sadece bir boyutundan ibarettir. Terörle mücadele için topyekûn bir mücadele anlayışına sahip olmak gerekir.

Bu tür bir mücadele, terörün, ekonomik, sosyal, psikolojik ve siyasal boyutlarını kapsadığı takdirde başarıya ulaşır. Hükûmet, altı yıldır terörle mücadelede bu tür kapsamlı bir yaklaşım ortaya koyamamıştır. Ülkemizin bugün terörle mücadelede ulusal bir stratejiye sahip olamamasının önde gelen bir nedeni budur. Bu zafiyet bir an önce telafi edilmelidir.

Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal’ın dünkü konuşmasında belirtmiş olduğu önemli bir noktanın altını çizerek sözlerime son vereceğim.

Terörle mücadelede karşılaştığımız belki de en büyük sorun, terörü hep birlikte tarif edemememizden, onu birlikte kınayamamamızdan, hatta bu çatı altında yer alan bazı kişilerin terörle demokrasi arasındaki ayrımı yapamayarak terörü bir hak olarak göstermeye ve meşrulaştırmaya çalışmalarından ileri geliyor. Hiçbir demokratik ülkede terör yapanların himaye edilmesine, övülmesine izin verilmiyor. İspanya ve İngiltere, terör olaylarını kınamayanları meşru saymıyor. Burada bulunan herkes, bu kürsüden vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü korumaya namus ve şerefi üzerine ant içti. Ben, şimdi, bu andı içenleri, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini, namus ve şeref sözlerini yerine getirmeye ve ortak bir deklarasyonla PKK canilerinin Aktütün saldırısını nefretle kınamaya davet ediyorum. Böyle bir ortak deklarasyon hazırlanmış ve Meclisteki tüm siyasi partilere sunulmuştur.

Bu görüşlerle Cumhuriyet Halk Partisi olarak önümüzdeki yetki tezkeresini desteklediğimizi açıklar, hepinize saygılarımı sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Ahmet Deniz Bölükbaşı.

Buyurunuz Sayın Bölükbaşı. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA AHMET DENİZ BÖLÜKBAŞI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Irak’ın kuzeyine askerî müdahale izninin süresinin uzatılması konusundaki tezkerenin müzakeresi, kanlı terörün tırmandığı bir dönemde ve Şemdinli Aktütün Sınır Karakolunu hedef alan alçak saldırının hemen akabinde yapılmaktadır. Bu vesileyle aziz şehitlerimizi bir kere daha rahmet ve minnetle anıyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisi birinci tezkereyi güçlü bir şekilde desteklemiş, eksik, muğlak ve sakıncalı yönlerine ilişkin görüşlerini bu kürsüden samimiyetle dile getirmiştir. Süre uzatması tezkeresine ilişkin görüşlerimizi açıklamadan önce, bu talebi de tam olarak desteklediğimizi belirtmek isterim.

Terörle mücadele, partiler üstü bir anlayışla ele alınması ve siyasi hesapların üzerinde tutulması gereken millî bir beka sorunudur. Türkiye’nin maruz kaldığı terör tehdidi karşısında, iktidarı ve muhalefetiyle, millî birlik ve dayanışma ruhuyla hareket edilmesi ve teröre karşı kahramanca mücadele veren güvenlik güçlerimize her desteğin verilmesi, hepimiz için millî bir görev ve sorumluluktur. Milliyetçi Hareket Partisi tezkere hakkındaki düşüncelerini bu anlayışla dile getirecek, terörle mücadelenin daha etkili biçimde icrası için samimi eleştiri, öneri, tavsiye ve uyarılarını Hükûmetin değerlendirmesine sunacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Türkiye çok ciddi bir dış desteğe sahip bir terör tehdidiyle iki cephede mücadele etmek durumuyla karşı karşıyadır. Bu mücadele siyasi kararlılık, sebat ve dirayet gerektiren, millî imkânların topyekûn seferber edilmesini zorunlu kılan, uzun vadeli, zor ve meşakkatli bir süreçtir. Bunun için evvelemirde etkili bir caydırıcılık politikası benimsenmesi hayati önem taşımaktadır.

Böyle bir caydırıcılık politikası da siyasi iradenin hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konulmasını ve hedefleri, amaçları doğru belirlenmiş askerî güç kullanılmasıyla ekonomik, siyasi ve diplomatik alanlarda zorlayıcı yaptırımların bir arada uygulanmasını öngören tutarlı ve kapsamlı bir stratejinin kararlılıkla izlenmesini gerekli kılmaktadır. Bu strateji kapsamında, terör unsurlarını koruyan ve faaliyetlerine göz yuman dış desteklerin kesilmesi için bu mihraklara karşı da etkili tedbirler alınması ve yaptırımlar uygulanması mutlak bir zorunluluktur.

Bu gerçekler ışığında şimdi cevabı aranması gereken soru, geçtiğimiz bir yıl zarfında AKP Hükûmetinin bu konuda gerekli siyasi iradeyi ne derecede sergilediği ve böyle bir caydırıcılık stratejisi belirleyip, bunu bütün icaplarıyla kararlı ve etkili bir şekilde uygulamaya koyup koymadığıdır. Bu sorunun cevabını verecek olan da Hükûmetin izlediği politikaların, attığı adımların ve aldığı tedbirlerin PKK’nın tasfiyesi hedefine ulaşmada ne derecede yeterli olduğunun objektif biçimde tespitidir.

Şimdi, izninizle, Hükûmetin belirlediği hedefler ile fiiliyatta alınan sonuçlar hakkında somut verilere dayanan objektif bir değerlendirmeyi yüce heyetinizin takdirine sunmak isterim:

PKK’nın Irak’ın kuzeyinden gerçek anlamda tasfiyesi için ulaşılması şart olan hedefler beş ana noktada toplanmaktadır. Bu tasfiye kriterleri, terör örgütünün Irak’taki yapılanmasında 134 olarak belirlenen yönetim kadrolarının enterne edilerek Türkiye’ye iadesi, örgütün dağıtılması ve Türk vatandaşı olan teröristlerin silahlarıyla birlikte Türkiye’ye getirilerek adalet önüne çıkarılması, Türk uyruklu olmayan PKK militanlarının Irak’ta kalacak olanlarının Türkiye için yeniden bir tehdit teşkil edecek faaliyetlerde bulunmalarının önlenmesi, PKK’nın bölgedeki bütün altyapısının imha edilmesi ve PKK’nın kontrolündeki Mahmur Kampının kapatılarak, oradaki Türk vatandaşlarının Türkiye'ye dönmelerinin sağlanmasıdır.

Bu tasfiye kriterleri bizim değerlendirmemiz olmayıp, bizzat AKP Hükûmetinin bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’yle yapılan müzakerelerde masaya getirdiği resmî görüşlerdir. Bunun yanı sıra PKK’nın tasfiyesi sürecinin nihai amacına ulaşması için Irak’ın askerî kontrolünü elinde bulunduran ABD’nin ve kuzey bölgesinin denetiminden sorumlu olan bölgesel yönetimin etkili desteği ve iş birliği de mutlak bir zorunluluktur.

Yüce Meclisin 17 Ekim 2007 tarihinde Hükûmete izin vermesinin üzerinden geçen sürede bu amaca ne ölçüde ulaşıldığının değerlendirmesinde belirleyici olacak somut ölçü ve kriterler bunlardır.

Bu açıdan bakıldığında, 17 Ekim tezkeresinin üzerinden geçen bir yıl sonra bugün geldiğimiz noktada karşımızdaki tablo ve gerçekler şunlardır:

Terörle mücadelenin askerî tedbirleri ilgilendiren boyutunda Türk Silahlı Kuvvetleri, 16 Aralık 2007 tarihinden başlayarak terör unsurlarına karşı on dokuz hava harekâtı ve 21 Şubat 2008’de süre ve alan itibarıyla sınırlı bir kara harekâtı icra etmiştir.

Bu askerî müdahalelerde terör örgütünün haberleşme, malzeme, cephane deposu, sığınak, terör eylemlerini planlama ve yönetme amacıyla kullandığı çok sayıda hedef tahrip edilmiş, terör unsurlarına ağır zayiat verdirilmiş, PKK’nın hareket alanı önemli ölçüde daraltılmıştır. Bu görevler çok zor ve ağır şartlarda büyük bir fedakârlıkla ve başarıyla icra edilmiştir. Bu bakımdan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin teröre karşı kahramanca verdiği mücadeledeki üstün başarıları her türlü takdirin üstündedir.

Bu başarılı askerî operasyonların terör örgütüne ağır darbeler vurmasına ve çok önemli kayıplar verdirmesine rağmen, nihai amaca ulaşmada tek başına yeterli olduğu söylenemeyecektir. Terör örgütüne dış desteğin kesilmesi sağlanmadan, bu amaçla ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulanmadan ve terör örgütüne karşı geniş çaplı bir askerî harekât için gerekli siyasi ortam yaratılmadan, PKK’nın sınırlı askerî müdahalelerle çökertilmesi esasen beklenemeyecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün itibarıyla tezkerenin amacına ulaşamamasının temel nedenleri üç ana noktada toplanabilecektir. Bunlar sırasıyla; Hükûmetin etkili bir caydırıcılık stratejisi belirleyip, bunu, askerî, siyasi ve ekonomik unsurlarıyla bir bütün olarak uygulayamamış olması, başta Barzani olmak üzere PKK’ya dış desteğin kesilmesi için etkili caydırıcılık icra edilememesi ve PKK’nın tasfiyesi için gerekli askerî müdahalenin ABD’nin istihbarat değişimine bağlı sınırlı bir çerçeveye oturtulmasıdır.

PKK’nın Kuzey Irak’taki en büyük destekçisi, bölgeyi siyasi ve askerî denetimi altında tutan Barzani yönetimidir. Barzani ve peşmergeler PKK’ya fiziki, lojistik ve finansman desteği ile siyasi himaye sağlamaktadırlar. Terör unsurlarının bir kısmı peşmergeler ile  yan yana meskûn bölgelerde koruma altında yaşamakta, PKK’ya Avrupa kaynaklı para akışı Erbil üzerinden yapılmakta, terör örgütünün lojistik desteği için peşmergelerin kontrolündeki bölgeler ve ikmal yolları kullanılmakta,  yaralı teröristlerin tedavisi Barzani kontrolündeki bölge hastanelerinde yapılmakta ve bu militanlar tedavi sonrası terör kamplarına gönderilmekte, peşmergeler ile PKK arasında irtibatı sağlayan mekanizmalar bulunmakta, Kandil’e giden yollar müştereken kontrol edilmekte ve Habur Sınır Kapısı’nda toplanan haraçlardan PKK’ya pay aktarılmaktadır.

Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı, üzerinde ayrıca durulması gereken özel bir durumdur. Bu kamp Barzani güçlerinin koruması altında, 200’e yakın PKK militanının kontrol ettiği ve 11.500 Türk vatandaşının bulunduğu bir kamptır. Kamptaki tesisler PKK tarafından planlama ve eylem merkezi ve silah ve teçhizat deposu olarak kullanılmakta, buradaki hastane yaralı teröristlerin tedavisinde ara istasyon fonksiyonu icra etmekte ve burada çok ağır şartlarda yaşayan gençler PKK’nın çok önemli bir militan kaynağını oluşturmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bu kamp hâlâ kapatılamamıştır. Bu gerçekler karşısında kimse kimseyi aldatmaya çalışmamalıdır. Irak’ın kuzeyinde otorite boşluğu olduğu, bu bölgenin insansız ve denetimsiz bölge olduğu söylemlerinin Barzani’nin PKK’ya desteğine ilişkin bu fiilî durumu izah etmeye ve gerçekleri gölgelemeye yetmeyeceğini herkes kabul etmelidir.

Barzani’nin bu desteği bunlarla da kalmamış, bu şahıs PKK’nın siyasi hamiliğini üstlenmiştir. Barzani PKK’yı hâlâ terör örgütü olarak kabul etmemekte, sorunun, Türkiye'de teröristleri kapsayacak genel af çıkartılması ve siyasi çözüm yoluyla sona erdirilebileceğini açıkça savunmaktadır.  

Barzani’nin siyasi çözüm reçetesi de teröristlerin affedilerek Türkiye'ye dönmesi, siyasi hayata katılmalarına imkân verilmesi ve Kuzey Irak’taki etnik yapılanma modelinin Türkiye'de uygulanmasıdır.

Barzani’nin PKK terörünü başta Kerkük’ün statüsü olmak üzere Türkiye'ye karşı bir tehdit ve pazarlık kartı olarak kullandığı ve Türkiye'ye husumeti, âdeta varlık nedeni hâline getirdiği herkesin bildiği bir gerçektir.

Irak Cumhurbaşkanı Talabani de, Barzani gibi, Kuzey Irak’taki teröristlerin bölgeyi terk etmelerinin Türkiye'ye bağlı olduğunu, bu amaçla genel af ve siyasi çözüm süreci başlatılması gerektiğini savunmakta ve geliştirdiği çözüm reçetelerini basın vasıtasıyla Türkiye'de tartıştırmaktadır.

Bütün bu gerçekler ortadayken, AKP Hükûmeti, tehdidin tüm unsurlarını kapsamayan, caydırıcılığın tüm icaplarını karşılamayan, siyasi ve ekonomik ayakları topal bir strateji benimsemiştir. PKK’ya her türlü himayeyi sağlayan Barzani ve peşmergelerin Türkiye'nin maruz kaldığı terör saldırılarından doğrudan sorumlu olduğu ortadadır. Ancak bu unsurlara karşı bugüne kadar hiçbir ciddi siyasi ve ekonomik yaptırım uygulanmamıştır. Barzani’nin PKK’ya desteğinin maliyetinin artırılarak bundan vazgeçmesini sağlayacak hiçbir zorlayıcı önlem alınmamıştır. Habur Sınır Kapısı’nda yeni düzenlemeler yapılması ve bölgeye Türkiye üzerinden sağlanan çok yönlü ekonomik desteğin yeni esaslara bağlanması gibi basit tedbirlerden bile özenle kaçınılmıştır.

Siyasi ve ekonomik caydırıcılığın asgari icaplarını yerine getirmeyen Hükûmet, bunun yerine, diplomatik temas ve girişimlerle sonuç alınmasını beklemek, göstermelik tedbirlerine bel bağlamak ve içi boş niyet beyanlarına itibar etmek gibi vahim bir hataya düşmüştür.

Diğer taraftan, tezkere sonrası dönemde Barzani’nin Türkiye’ye meydan okumalarına karşı da sessiz kalınmış, bunun yerine, Barzani ve Talabani’ye cesaret verilecek adımlar atılmıştır. Bu çerçevelerde, savunduğu görüşler bilinen Talabani Mart 2008’de Türkiye’ye davet edilerek Çankaya Köşkü’nde ağırlanmış, Barzani’ye siyasi meşruiyet kazandıracak bir siyasi diyalog süreci başlatmak için somut girişimlerde bulunulmuş, bu amaçla Erbil’e özel temsilciler gönderilmiştir.

PKK’nın tasfiye edilememesinde etkili olan üçüncü neden, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu konudaki kabul edilemez ve incitici tutumu olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Irak’tan kaynaklanan PKK terör tehdidi karşısında beş yıl boyunca sessiz ve hareketsiz kalmış, son dönemde Türkiye ile istihbarat paylaşımı konusunda sınırlı bir iş birliğine girmiştir. ABD’nin bu yaklaşımı, Irak’ta saplandığı bataklıkta Barzani’yi stratejik müttefik olarak gördüğünü, Irak’ın geleceği açısından bir çıbanbaşı olan peşmergelerin istikrarını Türkiye'nin güvenliğinden daha önemli saydığını göstermiştir. PKK’nin tasfiyesi için Türkiye ile gerçek anlamda siyasi ve askerî iş birliğine yanaşmayan, Türkiye'nin geniş kapsamlı bir kara harekâtına da karşı çıkan ABD’nin Türkiye’ye verdiği desteğin niteliği ve fiilî sonucu, istihbarat paylaşımına dayalı hava harekâtlarıyla sınırlı kalmıştır. Bunun terör örgütünün bölgeden sökülüp atılmasında yeterli olmayacağı açıktır. Arkasında Meclisin güçlü iradesi olan terörle mücadelenin Amerika Birleşik Devletleri Başkanının iznine tabi kılınması ve “PKK ortak düşmanımızdır.” söylemiyle tatmin olunarak bunun için atılacak adımların ABD’nin öncelikleri ve takdiriyle sınırlandırılması Türk milletini incitmiş, PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesi sürecinde de büyük bir zafiyete yol açmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son bir yıllık dönemde Hükûmetin izlediği tutarsız politikalar ve iki ayağı topal strateji hakkındaki tespit ve değerlendirmelerimiz bunlardır. Türkiye, dış destekli terörle mücadelede çok ciddi bir yol ayrımındadır. Bugün gelinen hassas noktada Hükûmetten beklenen, bu konularda gerçekçi bir değerlendirme, muhasebe yaparak izlediği siyaseti bütün unsurlarıyla gözden geçirmesi ve PKK’nın tasfiyesi için etkili ve tutarlı bir strateji belirleyerek bunu kararlılıkla uygulamasıdır.

Böyle bir değerlendirmede şu mülahazaların göz önünde bulundurulmasının gerekli olduğunu düşündüğümüzü Hükûmetin takdirine getirmek isteriz: Barzani’nin PKK’ya desteğinin kesilmesi bu mücadelenin sonuca ulaşılmasında birinci öncelikli konudur. Bu konuda diplomatik temas ve girişimlerle sonuç alınamayacağı ortadadır. Hükûmet bunun için gerekli siyasi ve ekonomik önlemleri bir bütün olarak belirlemeli, bunları ilan ederek süratle ve görülebilir şekilde uygulamaya koymalıdır. Bu önlemlerin Barzani güçlerinin PKK’ya desteğinin sona ermesinde yeterli olmaması hâlinde Barzani ve peşmergeleri askerî müdahalenin hedefi olacağı konusunda kesin bir dille uyarılmalıdır. Barzani’ye, Türkiye’ye husumetin çok ağır bir maliyeti olacağı gösterilmeli, buna rağmen bundan vazgeçmezse bu bedel fiilen ödettirilmelidir! (MHP sıralarından alkışlar)

Türkiye'nin böyle bir yol izlemesi için gerekli bütün hukuki ve siyasi şartlar oluşmuştur. Hükûmet bu konuda tereddüt göstermemeli, bu uyarının gereğini yerine getirmek için de Türk Silahlı Kuvvetlerini siyasi direktifle yetkili kılmalıdır. Bu konuda inandırıcı ve caydırıcı olabilmek için Kuzey Irak bölgesel yönetimini meşru muhatap olarak alacak, bu yönetime siyasi meşruiyet kazandıracak hareketlerden özenle kaçınılmalı, Barzani ile hiçbir şekilde resmî diyalog sürecine girilmemelidir.

Bu kapsamda üzerinde durulması gerekecek üçüncü husus, ABD ile istihbarat paylaşımıyla sınırlı iş birliğinin ötesine geçen yeni bir siyasi, askerî iş birliği zemini oluşturulmasıdır. Böyle bir iş birliği zemini iki bakımdan büyük önem taşıyacaktır.

Bunlardan birincisi, Barzani üzerindeki ABD etkisinin harekete geçirilmesiyle ilgilidir. Barzani’nin en büyük güvencesi ABD’nin Irak’taki fiilî askerî mevcudiyeti ve Barzani’ye sağladığı korumadır. Barzani’nin terör örgütüne desteğini kesmesi ve bu konuda Türkiye’yle iş birliği yapmasının sağlanmasında ekonomik ve siyasi yaptırımların yanı sıra ABD’nin nüfuzunu kullanması da gerekli olacaktır. Bu bakımdan bu konu Washington ile çok ciddi biçimde ele alınmalı ve Türkiye'nin peşmerge güçlerine karşı askerî güç kullanmak durumunda kalmasının ABD’nin Irak politikaları üzerindeki muhtemel yansımaları kendilerine açıkça hatırlatılmalıdır.

Amerika Birleşik Devletleri’yle yeni bir iş birliği zemini, Kuzey Irak’a sonuç alacak çapta bir askerî müdahalede bulunulması bakımından da büyük önem taşımaktadır.

Bugün gelinen noktada, PKK’nın bu bölgeden geriye dönüşü olmayacak şekilde sökülüp atılması için terör yuvalarına yönelik kapsamlı bir temizlik ve imha harekâtının yapılması kaçınılmaz görünmektedir. Böyle bir geniş çaplı harekât kapsamında kara unsurlarının Kuzey Irak’ta geçici bir süre için konuşlandırılması ve bir güvenlik bölgesi oluşturulması gerekli olacaktır. Tampon bölge niteliğindeki bu güvenlik kuşağının yeri ve derinliği gibi konular fiziki uygunluk ve askerî gerekler ışığında askerî makamlarımızca değerlendirilecektir. Türkiye’ye bu konuda gerekli siyasi ve askerî desteği vermek ABD için gerçek müttefiklik, inandırıcılık ve küresel terörle mücadelede bir samimiyet sınavı olacaktır. Türkiye, önce bu sınavdan nasıl geçileceğini görmeli ve buna göre millî güvenliği için gereken neyse bunu yapmak için kendi imkânlarıyla harekete geçmelidir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak’tan çekilme takvimi ve süreci, Türkiye'nin bu sancılı süreçteki kritik önemi, çekilme sonrası dönemde en güçlü bölge ülkesi olarak Irak’ın istikrarının sağlanmasındaki rolü ve İncirlik Üssü’nün vazgeçilmez değeri, bu konuların Amerika Birleşik Devletleri’yle görüşülmesinde Türkiye'nin elindeki çok önemli imkânlardır. Hükûmet, bu imkânları tereddütsüz kullanmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclis, terörle mücadele konusunda Hükûmetin ve güvenlik güçlerimizin arkasına çok güçlü bir irade koymuştur. Hükûmetin de aynı irade ve kararlılığı somut olarak sergilemesi ve ekonomik ve siyasi önlemlerle desteklenen bir strateji belirlemesi hâlinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’yı Kuzey Irak’tan tasfiye edecek güce, yeteneğe, morale ve donanıma sahiptir. Türk milletinin beklentisi de budur. Bunlar yapılamadığı takdirde, Meclisin verdiği yetkinin anlamı, etkisi ve sonuçları Türk milleti tarafından haklı olarak sorgulanacak ve terörle mücadele konusunda devlete olan güven duygusu korkarız ki sarsılacaktır.

Yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bölükbaşı.

Demokratik Toplum Partisi Grubu adına  Van Milletvekili Fatma Kurtulan.

Buyurunuz Sayın Kurtulan. (DTP sıralarından alkışlar)

DTP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; TSK’ya Kuzey Irak’a sınır ötesi harekât yetkisi veren tezkerenin süresinin bir yıl daha uzatılmasını öngören görüşmeler üzerine partim DTP Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kimilerine göre “düşük yoğunluklu savaş”, kimilerine göre de “iç çatışma” olarak nitelendirilen, hatta son dönemlerde akademik çevrelerce “asimetrik savaş” olarak adlandırılan ülkemizdeki çatışmalı ortam yaklaşık yirmi beş yıldır devam ediyor.

Bu çatışmalı ortamda, Sayın Başbakanın 2005’te Diyarbakır’da yaptığı açıklamada da ifade ettiği Kürt sorunu yatmaktadır. Türkiye, neredeyse yirmi beş yıldır bu sorunu ortadan kaldırmak için askerî operasyonları aralıksız sürdürüyor, ancak gelinen aşamada ne sorun ortadan kalkıyor ne de bir çözüm bulunabiliyor.

1984’ten bu yana 4 cumhurbaşkanı, 9 başbakan, 7 genelkurmay başkanı değişti. Cumhurbaşkanları, başbakanlar ve genelkurmay başkanları “Bu işi bitireceğiz.” dediler, ancak sorun tüm can alıcılığıyla önümüzde duruyorken bunu diyenlerin çoğunun şu anda nerede olduğunu bile bilmiyoruz.

Yeni yasama yılına ölme ve öldürme üzerine kurgulanmış bir kararla başlamak, mevcut durumu daha da içinden çıkılamaz hâle getirecektir. Hükûmetin, defalarca denenmiş bir yöntem olan ve ülkemiz adına ağır kayıplara yol açmaktan başka bir sonucu olmayan sınır ötesi operasyonlara yeniden “evet” demesi çözüm yolunu tıkamaktır.

Avrupa Birliğine üyelik hedefinde olan ülkemizin, iç barışın tesisi için demokratik sivil açılımlara ağırlık vermesi beklenirken sınır içinde ve dışında şiddet ve çatışma politikasına hız vermesi kaygı vericidir.

Sayın milletvekilleri, devletleşmenin tarihsel süreci, bireyi, toplumu ve onların iradesini yok sayarak başlar. Bunun karşısında demokrasi, bireyin ve toplumun özgürlükleri lehine devlet otoritesini sınırlandırarak ve bugünkü çağdaş yönetimlerin kaynağını oluşturacak bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkar. Demokrasi, bireyi köle gören anlayışa karşı mücadele ilke olarak benimsenecek, olgunlaşarak yükselecek, günümüzde evrensel ideallere ulaşmanın biricik yolu olacaktı. Evrensel ideallere ulaşma mücadelesinin özünde, insan hakları, adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin olması, demokrasiyi halkın kendi kendini yönetmesi tanımından öteye götürecek ve onu, devletin sahip olduğu iktidarını toplumun ve bireyin özgürlükleri lehine sınırlaması, özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanması, bu temelde devletin kutsal olmaktan çıkarılarak insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir hizmet aracı hâline getirilmesi olarak tanımlayacaktı.

Sayın milletvekilleri, devletin, birey ve toplumun özgürlüğü lehine sınırlandırılması anlayışıyla yürütülen uzun mücadeleler sonucunda insan hakları çağdaş hukukun temel konusu olur. Böylece, “devlet, birey ve toplum içindir” temelinde gelişen anlayışın özü, devlet otoritesi karşısında insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak olmuştur. Bu anlayış, devleti birey ve topluma hizmet eden bir pozisyona indirger. Fransız İhtilali’nden sonra tartışılmaya başlanan temel hak ve özgürlükler artık yavaş yavaş sorgulanacak ve üçüncü kuşak insan hakları temelinde bir hak talebi mücadelesi olarak yükselecekti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu mücadele, ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan kaynağını alarak halkların kendi kaderini tayin hakları, kadın hakları, çocuk hakları, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olarak tanımlanacaktı. “Üçüncü kuşak haklar” olarak adlandırılan bu haklar, süreç içerisinde önce demokrasiye açık anayasalarda yer alacak ve çağdaş örgütlenmelerde evrensel değerler olarak benimsenecekti. Demokrasi mücadelesi olarak nitelendirilebilecek bu gelişmelerin amacı, hiç şüphesiz ki demokrasiyi hâkim kılmak ve sürekli kılmaktı.

Demokrasiyi sürekli kılmaksa bütün yurttaşların demokrasinin işleyiş yöntemi için gerekli olan haklara sahip olmalarını sağlamaya bağlıydı. Çünkü demokrasi, kimsenin kendini egemen ilan edemeyeceği, hiç kimsenin iktidarı geri alınamaz biçimde kendi adına elinde tutamayacağı ilkesine dayanan bir sistemdi.

Ülkemizde ise demokrasinin tarihsel gelişimi daha yavaş ve daha yüzeysel bir süreç izlemiştir. Osmanlı geleneğine bağlı olarak şekillenen cumhuriyet, sosyal sınıfların yeterince gelişmemiş olması nedeniyle sağlıklı bir demokratik gelişim çizgisi izleyememiştir. Yeterince gelişemeyen sosyal sınıflar Avrupa örneklerinde olduğu gibi reformlara öncülük edemeyecek ve reformlar devlet eliyle gerçekleştirilecekti. Sosyal sınıflardan ve toplumdan kopuk gerçekleşen reformlar, özünde devleti güçlü kılan bir özellik taşıyacaktı. Demokrasinin özünde bir hizmet aracı olan devlet, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında da bu geleneğe bağlı olarak ülkemizin ve milletin mutlak sahibi olan kutsal bir varlık olarak tanımlanacaktı. Bu anlayış hâkim kılınınca çoğu ülke anayasasında yerini almış üçüncü kuşak haklar Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtlere tanınmamıştır. Yıllardır cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanlarınca ve daha başkaları tarafından farklı yorumlanan Kürt sorunu da aslında buradan kaynağını alarak ciddi boyutlara varacaktı. Sorun bu temelden kaynaklandığına göre, çözümün de burada aranması gerektiği son derece açıktır. Ancak denenen ve denenmesi düşünülen yöntemler arasında demokratik ve anayasal çözüm göz ardı edildiğinden sorun büyümeye devam etmektedir.

1921 Anayasası’ndaki demokratik çözümü ülke bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak gören yanlış algılayış, Kürtlerin inkârı ve asimilasyonu süreci olan 1924 Anayasası ile günümüze kadar daha da katılaşarak süregelmiştir.

Oysa 1921 Anayasası’nın özünü oluşturacak olan ve Amasya’da Mustafa Kemal’le birlikte imzalanan protokoller aynı zamanda kurulacak cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal sözleşmesi özelliğini taşıyordu. Mustafa Kemal ortak vatan sınırından bahseden bir konuşmasında “Bu sınır ordumuzca silahla savunulduğu gibi, aynı zamanda, Türk ve Kürtlerin oturduğu vatan parçamızı içerir.” demektedir. Tarif edilen ortak vatan sınırı Misakımillî belgesi olarak onaylanacaktı. Dinen, ırken ve aslen birbirine bağlı, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen, birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile bölgelerinin koşullarına tamamen saygılı, Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir nedenle birbirlerinden ayrılma kabul etmez bir bütün olduğu Misakımillî belgesinin 1’inci maddesinde ifade edilirken, Mustafa Kemal Meclis açılışında yaptığı konuşmasında, yine, Misakımillî’yi “Kardeş milletlerin millî sınırı” olarak belirtmekte ve “Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdır.” demektedir. Kürt sorununun tam da bu temelde ele alınması gerekirken, Mustafa Kemal’le görüş birliği içinde olmanın da bu yaklaşım olacağı kabul edilmelidir. Aslında Mustafa Kemal’in bu anayasal perspektifi, özünde, ileriki süreçte gerçekleştirmeyi düşündüğü bir demokratik özerk yönetim anlayışıydı. Böyle olduğu içindir ki, sosyal, siyasal, coğrafi hukukunu ve kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyarak sistem içine alan kapsayıcı anlayışa 1921’de anayasal özerklik kazandırılacaktı. Mustafa Kemal, 1 Mart 1921 Teşkilat-ı Esasiye görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada “Türkiye halkı” kavramına ilişkin olarak; “Efendiler, Türkiye halkı ırken ve dinen ve harsen birlik hâlinde birbirine karşı karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar ve yöresel koşullara saygı iç siyasetimizin esaslı noktalarındandır.” belirlemesiyle “Türkiye halkı” kavramına açıklık getirmiştir. Bu adil temeller katı merkeziyetçi 1924 Anayasası ile ortadan kaldırılmıştır. Bu Anayasa ile toplumsal çoğulculuk, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar inkâr edilmiştir. Türkiye toplumunun çoğulcu yapısına ve siyasal gerçekliğine ters olan bu yapılanma, tüm toplumu devlet içine hapseden, insanın siyasal yaşamı dışındaki yaşamını da tümüyle kapsayan ve bir siyasal başatlık olarak nitelendirilebilecek olan neredeyse bir totaliter devlet yapılanmasına geçişti.

Anayasa’ya “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” yerine tek tip yurttaşlık, “Türk vatandaşlığı” getirilecek ve böylelikle Kürt sorununun ortaya çıkmasının gerekçeleri birer birer örülecekti. 1924 Anayasası’nın dar ve milliyetçi anlayışı, Takrir-i Sükûn, istiklal mahkemeleri gibi her türden baskı ve asimilasyon süreci ile kendini somut olarak hissettirmeye başlayacaktı. Kürtçe konuşma yasakları, nüfus kayıtlarına Kürtçe isimlerin yazılmaması, Kürtçe köy, belde, ilçe, il isimlerinin Türkçe isimlerle değiştirilmesi ile asimilasyon süreci katı kurallar çerçevesinde hızlandırılmıştır.

Sayın milletvekilleri, yapılması gereken, 1921 Anayasası’nın özünü oluşturan ortak vatan gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmektir. Toplumsal sorunların demokratik çözümünü Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışarak, Misakımillî esaslarına bağlı, anayasal, demokratik ve çoğulcu anlayışla evrensel idealler temelinde ilerleterek demokratik cumhuriyete götürmek en doğru yöntem olacaktır.

Değerli milletvekilleri, tek bir millete dayalı milliyetçi ideolojiyi benimseyen, farklı dil ve kültürleri olan toplumsal grupların kendilerini ifade edemeyeceği katı ulus devlet yapılanmasına hızla yaklaşılırken 1924 Anayasası’nın ulusçuluk ideolojisinden uzaklaşamayan 1961 Anayasası da 1971’de değiştirilmiş ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ileri sürülerek “her türden insan hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılabileceği” hükmü getirilmiştir. Bundan sonra ise 82 Anayasası’nı oluşturacak ve bugün tabir ettiğimiz düşük yoğunluklu çatışma ortamına itecek olan son darbe gerçekleşmiş olacaktı.

Dayatmacı yöntemlerle topluma kabul ettirilen 82 Anayasası demokrasi ve özgürlükleri ortadan kaldıracak bir anlayışla hazırlanmıştır. Demokratik yapılanmalar yerine militarist ve totaliter sistemlerdekine benzer olarak Millî Güvenlik Kurulunun üstünlüğü ilkesini getirmiş, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak, egemen ideolojiyi ayakta tutan bir araca dönüştürmüştür. 82 Anayasası düzenlemesinde devletin güvenliği ve çıkarları temel anlayış olmuştur. Bireyin güvenliği ve çıkarları devlet söz konusu olduğunda kolaylıkla ortadan kaldırılabilecek ve süresiz sınırlandırılabilecekti.

Bireyi devlet için gören bu anlayış aynı zamanda onu devletin güvenliği için bir tehdit unsuru olarak görerek toplumu resmî ideoloji çerçevesinde toplamaya çalışmıştır. Bu anlayış uygulamada devletin anayasal gücünün dahi yeterli görülmemesine yol açmış ve bu da Susurluk, Şemdinli ve Ergenekon gibi karanlık güç odaklarının oluşmasına zemin sunmuştur.

Sayın milletvekilleri, Kürt gerçekliğinin inkârı olan 1982 Anayasası’nın egemen ideolojisi doğal olarak bu gerçekle büyük çelişkiler yaşayacak ve yürümez hâle gelecekti. Resmî ideolojinin egemen olduğu bu Anayasa’yla, yirmi beş yıl çözüm bulunamayan Kürt sorunu sınırın öteki tarafına taşacak ve yirmi altıncı kez sınır ötesi operasyona tezkere çıkarmak için acı bir gerçek olarak karşımızda duracaktı. Oysa Kürt sorunu içimizdeki bir sorundur, bir haklar sorunudur. Demokratik sistemlerde meclisler bu sorunları çözmek için vardır. Görmezlikten gelmek, topluma çare olarak militarizmi sunmak meclislerin işlevsizliğinin sonucudur.

1982 Anayasası’nın egemen ideolojisine dokunmadan siyasal, toplumsal, kültürel çoğunluk temeline dayanan demokratik yapılanmaya veya demokratik ulusçuluğa geçişten söz edilemez. Çağdaş eğitim anlayışına ters olan ve ana dilde eğitim yasağını getiren 42’nci maddenin son fıkrasındaki “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” ibaresi, hiç kuşkusuz, Kürtlerin ve diğer etnik unsurların Türklerle eşit haklara sahip olmadığını ortaya koymaktadır.

Türkiye’de yapılması gereken, tezkere çıkarmak değil, ulus devletin demokratikleştirilmesi için sistemli bir çalışma başlatmaktır. Yeni bir anayasa ile katı merkeziyetçi devlet yapısı yerine, demokratik özerklik gibi idari ve siyasi bir reformla Kürt sorununu çatışmasız çözmek mümkündür. Birlikte mücadele edilerek kazanılan ülkemizde Kürtlerin de var olduğu gerçekliği kabul edilerek, ortak vatanda, ortak bayrak etrafında özgür yurttaşlar olarak Kürtlere yaşam hakkı tanınmalıdır.

Demokratik cumhuriyete geçişi, süreç içerisinde üniter devlet yapısını ortadan kaldıracak bir tehdit olarak nitelendirmenin haklı görülür bir yanı yoktur. Aksine, birlikteliği güçlendirir, çatışmaları önler. Bu noktada hedefimiz, çağdaş ve evrensel değerlerin yükseltildiği demokratik cumhuriyet olmalıdır.

Değerli kadın milletvekilleri, size de buradan özel olarak seslenmek istiyorum: Bilindiği gibi, sömürünün tarihi erkeğin kadın üzerindeki baskısıyla başlar. Uygarlığa geçişin temellerinin atıldığı neolitik dönemde kadın, salt üretim faaliyetlerinde etkili olmakla kalmamış, toplumsal normların oluşturulmasında da önemli bir rol oynamıştır. Toplum yasalarını kendi sistemi çerçevesinde örgütleyen kadın, ana hukukunu geliştirerek erkeği de toplumsal yaşama çekmiştir. Kadının doğa ile olan uyumu, onun yönetimde barışçıl, eşitlikçi ve demokratik bir anlayışa sahip olmasını sağlamıştır. İlk toplumsal örgütleniş aşamasında ideoloji, esas itibarıyla kadın eksenlidir ve bu nedenle özgürlükçüdür ve eşitlikçidir. Adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün yaşamda karşılığını bulduğu dönemin neolitik dönem olması da bundandır. Bu dönemin bitmesi ile kadının yönetimde etkin olması sonlanır ve kadınla birlikte insanlığın da baş aşağı götürülüşünün süreci başlar. Süreç içerisinde kendisini de hedefleyen baskı ve şiddet kültürüne dayanan erkek zihniyeti sistemleşerek adım adım dünyamıza hâkim olur. Mevcut durumda dünyamız erkekler tarafından yönetilmektedir. Bu yönetimin adil olmadığı ortadadır. Dünyadaki tüm savaşların mimarı eril sistem olurken, bedeli de en çok kadına ödettirilmektedir. Ülkemizde de durum bundan farklı değildir. Erkek egemen zihniyet, kurumsallaşmış yaşamın her alanına hâkim olmuş bir durumdadır. Ülkemizde yaşanan savaşın sorumlusu eril sistemdir. Bu savaş kadınların ve halklarımızın tercihi değildir. Erkek egemen kültürün en açık sonucu olan “elli kişilik” gibi az bir sayı ile sahip olduğumuz kadın temsiliyetini, çatışmasız bir ortamı sağlamak için kullanmalıyız. Lider sultasına dayalı siyasetin arkasından sürüklenmeden demokrasi ve barış için çaba sarf etmeliyiz.

Sayın milletvekilleri, sonuç olarak, partimizi hedef olarak gösteren liderlere, “Aklınızı başınıza toplayın.” diyenlere diyoruz ki: Aklımız başımızda olarak, askerî ve ekonomik önlemlerle sorunun yok olacağını tahayyül etmenin hayal kırıklığı yaşatacağını belirtmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz. Ülkemizi çağdaş dünyayla buluşturacak, demokrasinin yolunu açacak, bizi güçlendirecek ve gencecik insanlarımızın hayatlarını kurtaracak tek yol demokratik birliktelik projeleridir. Biz bunun için tezkereye “hayır” diyoruz. Sizlerin de, ülkemizi kan bataklığına çevirecek olan bu yöntemi onaylamayacağınızı umut ederek, hepinize tekrar saygılarımı sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kurtulan.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün.

Buyurunuz Sayın Ergün. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA NİHAT ERGÜN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca, silahlı kuvvetlerimizin, Irak’ın kuzey bölgesinden ülkemize yönelen silahlı terör tehdidi ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere Irak’ın kuzeyi ve mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi için Hükûmete 17/10/2007 tarihinde verilen izin süresinin bir yıl daha uzatılmasını içeren Hükûmet tezkeresi hakkında AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyor, aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyor, yakınlarına ve milletimize başsağlığı dileyerek Allah’tan hepimiz için sabır, metanet, ağırbaşlılık ve kararlılık temenni ediyorum.

Değerli milletvekilleri, sınırlarımızın ötesinde ülkemizin bütünlüğüne, milletimizin birlik ve beraberliğine kasteden silahlı bir terör örgütü bulunuyor ve sürekli olarak şehirlerde canlı bomba eylemleri ile sivil, masum vatandaşları öldürüyor, mayınlı tuzaklar kurup uzaktan veya yakından ağır silahlarla karakollara saldırıp askerimizi, polisimizi şehit ediyorsa, sınır ötesine askerî harekât düzenlemek, ülkemizin ve milletimizin güvenliği adına meşru müdafaa hakkının kullanılmasını zorunlu kılar. Şimdiye kadar yaptığımız ve şimdiden sonra yapacağımız tam da budur. Hatta önümüzdeki bir yıl boyunca bu yetki daha da etkin kullanılmalı, kendi içinde kırılma ve çözülme noktasına gelen terör örgütünün dağ kadrolarının dağıtılması, silahsızlandırılması, uluslararası ve bölgesel siyasi desteğinin iyice zayıflatılması, finans kaynaklarının kesilmesi, örgüte büyük şehirlerden ve yurt dışından özellikle Avrupa ve Suriye’den katılımların önlenmesi sağlanmalıdır. Geçtiğimiz bir yıl gösterdi ki, Türkiye, yaz-kış demeden, ülke sınırlarının ötesinde karadan ve havadan her türlü operasyonu yapmaya muktedir bulunuyor. Ülkemizin caydırıcı askerî gücü siyasetimiz ve diplomasimiz tarafından da bölgesel ve uluslararası ilişkilerde yerli yerince değerlendirilmelidir.

Terörle mücadelemizde Amerika Birleşik Devletleri ilk defa PKK terör örgütünü ortak düşman ilan eden, sınır ötesi operasyonlarda istihbarat paylaşımı düzeyinde iş birliğine yönelen bir tutum içinde olmuştur. Elbette, bu müspet tutumun önümüzdeki dönemde daha ileri düzeyde bir iş birliğine dönüşmesi gerekiyor. Terör örgütünün Kuzey Irak’ta tasfiyesinde Amerika Birleşik Devletleri, Irak merkezî yönetimi ve kuzeydeki bölgesel yönetimin aktif olarak rol alması zamanı gelmiş olmalıdır.

Sınır ötesi askerî müdahalemiz konusunda bölge ülkelerinin ve Avrupa Birliğinin tutumu da son derece olumlu ve Türkiye’nin haklılığını teyit eder niteliktedir. Bu olumlu yaklaşımların da önümüzdeki bir yıllık süreçte terörün finans kaynaklarının kurutulması ve özellikle Avrupa’dan örgüte katılımların engellenmesi, Avrupa Birliğindeki propaganda gücünün kırılması yönünde güçlü bir iş birliğine dönüşmesi sağlanmalıdır.

Terörle mücadeledeki ve sınır ötesi askerî müdahalelerdeki haklılığımızın bütün dünya tarafından kabul edilmesinde eskiye göre çok daha olumlu bir atmosferin oluşmasında Hükûmetimizin aktif diplomatik girişimlerinin ve kararlılığının rolü büyüktür. Aktif diplomasi ve kararlılık bu dönemde sürdürülerek daha etkili bir iş birliği zemini yakalanmalıdır. Özellikle Kuzey Irak bölgesel yönetimi önümüzdeki bir yılı son bir fırsat saymalı ve terör örgütünün etkisizleştirilmesi, kendisi için hayati öneme sahip Türkiye’nin kalıcı dostluğunu kazanmak amacıyla sıkı bir iş birliğine girmelidir. Terör örgütünün saldırılarını Kuzey Irak kaynaklı olarak sürdürmesinin bir amacı da Türkiye’nin haklı ve kaçınılmaz tepkilerini Kuzey Irak bölgesel yönetimine çevirmesiyle muhtemel yakınlaşmaları önlemek ve açılan arada kendi manevra sahasını genişletmektir. Bu nedenle, terör örgütü Kuzey Irak’ın ve bir bütün olarak Irak’ın geleceğini de tehdit etmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, aslında üzerinde dikkatle durulması gereken bir konu da bazı destek noktalarının iyice zayıfladığını ve yakın gelecekte tükeneceğini hisseden örgütün eylemlerinin zamanlaması ve mahiyetiyle bölgemizdeki yeni jeopolitik gelişmeler arasındaki ilişkidir. “Acaba örgüt daha yakın noktalardan, henüz açığa çıkmamış, üstü örtülü yeni bir destekle mi hareket etmektedir” sorusunun cevabı üzerinde de hassasiyetle durmalıyız. Çünkü terör örgütünün yaklaşık yirmi beş yıllık tarihi bize şunu göstermektedir ki, profesyonel bir taşeron olarak, her işverenin kendi amaçları için kullanabildiği bir yapıdadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; terör örgütünün, etnik temelde bölücü amaçlar taşıdığı, 1980 sonrasının yanlış politika ve uygulamalarından, Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı bölgelerdeki uzun zaman çözülemeyen sosyal, ekonomik ve kültürel sorunların istismarından beslendiği açıktır. Örgüt, daha baştan terörün korkutucu görevinden ve sindirme etkisinden yararlanmaya, Kürt kökenli vatandaşlarımızı bölünmeye ve mobilize etmeye iknanın başka yolu olmadığını daha o yıllarda “Kürtler zorun gücünden anlar, fikrî  tartışmalarla bir sonuca ulaşmak imkânsızdır, olanaksızdır.” ifadeleriyle ortaya koymuştur. Etnik milliyetçilik ve bölünme fikri milletimizin ve devletimizin en duyarlı olduğu ve irrite edici bulduğu bir durumdur. Topraklarının büyük bir bölümünü 1908-1918 yılları arasında, sadece on yıl içinde kaybetmiş bir milletin çocukları olarak bundan rahatsız olmaktan ve tepki göstermekten daha doğal ne olabilir? Bu nedenle ulus devlet ve üniter devlet anlayışı, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğü, bölünmezliği vazgeçilmez bir ilke olmuştur. Terör örgütünün Kürt kökenli vatandaşlarımızın sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarının çözüme kavuşması ile bir ilgisi var mıdır? Silah ve terör yöntemleri ancak ülkenin bölünmesi, federasyon veya özerklik gibi amaçlar için kullanılan yöntemlerdir. Diğer sorunların çözüm yolu asla silah olamaz. Üstelik silah ve terör, bu sorunların çözümünü zorlaştıran, hatta bazen konuşulmasını bile imkânsız hâle getiren bir metottur. Terör örgütünün ve terörün etnik ve coğrafi bir bölünmeyi başarması imkânsızdır. Sözde örgüt liderleri de bu imkânsızlığın farkındadır. Bu nedenle, terörden başka iş bilmediklerinden, Türkiye’yi taciz etmek isteyen güçler adına, terörü kendileri için bir taşeronluk ve servet biriktirme yolu olarak görmektedirler. Tarih içinde bu coğrafyada birlikte yaşadıklarımız ve ilişkilerimiz bizi istesek de bölünemeyeceğimiz bir şekilde kaynaştırmıştır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin sorunu, etnik veya başka bir sebeple bölünerek küçülme değildir; küresel ve bölgesel bir güç ve cazibe merkezi olarak belki de yeni eklemlenme talepleriyle karşılaşmak olacaktır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, geniş Osmanlı coğrafyasında ve Anadolu topraklarında etnik ve dinî homojenlik olmadığını biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrası koşulların zorlaması, göçler ve Atatürk’ün başarıyla yürüttüğü mübadele politikası yeni Türkiye'nin dinî ve kültürel homojenliğini büyük ölçüde sağlamıştır. Bu nedenle, cumhuriyetimizin bir nevi kurucu anlaşması olan Lozan’da sadece Hristiyan ve Musevi topluluklar azınlık statüsüyle anılmış, geri kalan Anasır-ı İslamiye Türk milletinin vazgeçilmez unsuru sayılmıştır. Bu nedenle “Türk milleti” kavramı etnik temelde bir kavram değildir. Tarih, kültür ve inanç süzgecinden geçerek oluşmuş bir kavramdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türkler, Kürtler, Boşnaklar, Arnavutlar, Gürcüler, Çerkezler, Araplar, Abhazlar büyük Türk milletini oluşturan vazgeçilemez unsurlardır, Alevi’siyle, Sünni’siyle. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Azınlık statüsündeki gayrimüslimler için zaman zaman bazı düzenlemeler yapılabilmektedir. Ancak, büyük çoğunluğun içindeki etnik ve dinî farklılıkların sorunları azınlık hukuku ve psikolojisi içinde çözülemez, terör eylemleri yolu ile asla çözülemez. Bu sorunlar, bugün çoğulcu, katılımcı ve özgürlükçü demokrasi dediğimiz çağdaş ve ileri demokrasinin sunduğu imkânlar içinde çözülecektir.

Demokrasinin basit demokrasi olarak algılandığı, seçimlerin demokrasi için yeterli gösterge sayıldığı dönemlerde karmaşık toplumsal problemlerin nasıl çözüleceği de bilinemedi ve 1980 ortalarına kadar farklılıkları görmezden gelme veya yok sayma siyaseti izlendi. Özelikle Doğu ve Güneydoğu illerimizde bu siyasetin rahatsız edici sonuçları diğer ekonomik ve sosyal sorunlarla birleşince ayrılıkçı hareketler için uygun bir istismar fırsatı doğmuş oldu. Hâlbuki benzer ekonomik ve sosyal sorunlar ülkemizin başka yörelerinde de vardı. Ancak oralarda farklılıkları yok sayma siyasetinin olumsuz etkileri aynı anda yaşanmadığından ayrılıkçı bir istismar olmadı, onlar da diğer ideolojik örgütlerin, sol komünist örgütlerin istismarına uğradı.

Bugün ulus devleti ve üniter devleti korumak adına insanlarımızın etnik alt kimliklerinin inkâr edilip görmezden gelindiği, ana dillerinin konuşulmasının ve öğrenilmesinin, şarkılarının, türkülerinin söylenmesinin, kendi dilinde TV seyretmesinin, gazete okumasının, çocuğuna özgürce isim koymasının yasaklandığı bir Türkiye’de değiliz artık. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AYLA AKAT ATA (Batman) – Nasıl değiliz ya!

NİHAT ERGÜN (Devamla) – Bu tür yasakların ulus devleti, üniter devleti, milletin ve devletin bütünlüğünü tehdit ettiğini de biliyoruz. Çağdaş demokrasinin sunduğu imkânlar, insan hakları ve özgürlükler alanındaki ilerlemeler ekonomik ve sosyal politika yatırımlarıyla birleştiğinde, gün geçtikçe istismar alanları ortadan kalkmaktadır. Özellikle son beş yılda eğitimde, sağlıkta, ulaşımda, su ve elektrikte, konuttaki büyük hamleler, GAP ve Doğu Anadolu projelerinin hızlandırılması, KÖYDES, BELDES projelerinin hayata geçirilmesi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da toplumun yüzünü yeniden kendi devletine ve Türkiye'nin normal siyasetine çevirmesine yol açmıştır. Terör örgütü ve yandaşlarını en çok rahatsız eden de budur.

Bütün bunları görmek ve anlamak için Gâvur Dağı’ndan ve Sivas’tan öteye de gitmek, oralarda da siyaset yapmak lazım; oralardan da rey almak, oralardan da belediye kazanmak, oralardan da milletvekili çıkarmak lazım; oraların da Türkiye olduğunu idrak etmek lazım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, etnik ve dinî alt kimliklerin kendisini ifade etmesi, göstermesi, yaşatması ve geliştirmesiyle bu kimliklerin siyasi temsil talebi birbirine karışmasın. Bizim millet anlayışımızda etnik ve dinî kimliklerin siyasi temsili kabul edilemez. Biz bu Mecliste etnik olarak Türkleri ve dinî olarak Sünnileri temsilen bulunmuyoruz. Hiç kimse de Kürtleri ve Alevileri temsilen bulunamaz. Hepimiz bütün millî ve manevi değerleriyle büyük Türk milletini temsilen bulunuyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

“Kürt sorununa siyasi çözüm” sözleri Kürt kökenli vatandaşlarımızın bu sorunları ulus devlet, üniter devlet, ülkenin ve milletin bölünmezliği anlayışı içinde siyaset, hukuk ve çağdaş demokrasinin imkânlarıyla çözüme kavuşsun anlamına geliyorsa kimsenin diyeceği olmaz. Ancak “siyasi çözüm” sözleri bölünmeyi, federasyonu, özerkliği, etnik yapılara dayalı anayasal düzenlemeleri, etnik siyasi temsili, eğitim dilinde ayrılığı ifade etmek için kullanılıyorsa, bilinmelidir ki bunlar millet yararına olmayan, gerçekleşmesi imkânsız, bölücü ve sadece terörü sürdürmek için propagandası yapılan konular olarak kalacaktır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Kıymetli arkadaşlar, önemli bir konu daha var: “Silahlar sussun.” Evet… “Silahlar susmadıkça biz konuşamıyoruz.” Ancak önce susması gereken silah terör örgütünün silahıdır ve terör örgütü silahsızlandırılmalıdır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Devlet, iç güvenlik ve savunma adına elinde silah da bulunduran bir organizasyondur. Bu nedenle her zaman uyanıktır ve bir eli tetiktedir. Terör örgütü etnik bölücü amaçlar taşımıyorsa silaha ne ihtiyaç vardır? Devlet gücünü kullananlar silahsız adama kurşun sıkarlarsa o zaman konuşalım. Ülkenin dağlarında eli silahlı adamlar karakol basıyorsa, şehirlerde canlı bombalar, tuzaklar, yollarda mayınlar patlatılıyorsa devlet silahlı gücünü harekete geçirecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; demokratik toplumlarda terörle mücadeledeki ilk strateji, terörün maniple edeceği alanları ve propaganda aracı olarak kullanacağı eksiklikleri sosyal, siyasi, ekonomik hamlelerle ortadan kaldırmaktır.

İkinci temel strateji ise, terörle silahlı mücadelenin, uzman birimlerce, minimum hata ve maksimum etkinlikle gerçekleştirilmesidir. Terörle mücadelede doğru zannedilen bazı hareketlerin panik havası içinde yapılması, bizi kronik terör sürecine sokar. Önemli olan, doğruluğu sınanmış uygulamaların serinkanlılıkla ve zamanında yapılmasıdır. Terör örgütlerinin elindeki en güçlü silah, süreç içerisinde devletler tarafından istenmeden de olsa yapılan hatalardır. Hatalarını sorgulayarak düzeltebilen demokratik ülkeler, terörle mücadelede başarı elde etmişledir.

2008 yılı başlarında yayınlanan, 648 terör örgütü üzerinde yapılan bir araştırma, terörizmle en başarılı mücadele stratejilerinin demokratik gözetim ve denetim altındaki kolluk güçleri ve istihbarat teşkilatlarının koordineli çalışmasıyla gerçekleştiğini ortaya çıkarmıştır. Terör örgütüyle ve teröristle silahlı profesyonel mücadele, güvenlik güçlerinin teröristle sıcak çatışmasını uzmanların yapması, örgüte yönelik istihbarat faaliyetlerinin mükemmelliği, yurt içi ve dışındaki nokta operasyonları, örgüte katılımların önlenmesi çalışmaları ve örgütte çözülmeyi sağlayacak projeleri birlikte ele almayı zorunlu kılar. Ayrıca terörle mücadelede moral ve motivasyonun yüksek tutulması gerekir. Terörle mücadelede personelin hem dağda silahla çatışan hem bombanın patlamadan yakalanmasını sağlayan, mayını patlatmadan imha eden, teröristin dağa çıkmasını engelleyerek topluma kazandıran tüm birimlerini ödüllendirmek gerekir.

Zaman zaman ortaya çıkabilecek eksik ve yanlışlıklar yapıcı bir şekilde eleştirilmeli, ancak moral ve motivasyonu olumsuz etkileyecek noktaya ulaşmamalıdır. Terörle mücadele sabır ve kararlılık isteyen uzun soluklu bir mücadeledir.

Terör eylemlerinin bir amacı da siyaseti, devleti ve toplumu telaşa, kararsızlığa ve şaşkınlığa sevk ederek aklın ve bilincin yerine duyguların hâkim olmasını sağlamak, kin, nefret, intikam duygularıyla toplumun ve devletin aşırı tepki göstermesine ve yanlış yapmasına yol açmaktır. Hiçbirimiz terör örgütünün bu amacına hizmet edecek bir davranış içerisinde olamayız.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde çalışacak kamu personeli nitelikli bir eğitim programından geçirilerek bölgede hizmete hazır hâle getirilmelidir. Bölgenin hassasiyetleri, yöresel dil ve kültür, yöre halkıyla doğru iletişim ve terörle mücadele konuları eğitimlerinin önemli bir parçası olmalıdır.

Terörle mücadelede koordinasyonun da önemi açıktır. Bu amaçla oluşturulan Üst Kurulun, çağın ve hizmetin gereklerine göre faaliyet yürüten ve hızlı karar alabilen etkili bir genel sekreterlik ile güçlendirilmesinde yarar vardır. Terör eylemleri, operasyonlar ve terörle mücadele çerçevesinde yürütülen sosyoekonomik projeler hakkında kamuoyu genel sekreterlik vasıtasıyla bilgilendirilmelidir.

Terörle mücadele ve sınır aşan suçlar konularında ayrıca akademik çalışmalara da ağırlık verilerek terörle mücadele bilgi bankası da oluşturulmalıdır.

Terörle mücadelede medyanın olaylara doğru ve abartısız yaklaşması da önemlidir. Olayların medyadaki sunumu terör örgütünün propagandasına dönüşmemelidir. Siyaseti ve devleti terör üzerinden hırpalamaya çalışmanın, özellikle siyasete ve siyasetçiye dönük asılsız, yanlış haberlerin bu dönemde yapılmasının terörle mücadeleye hiçbir katkısı olamaz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve siyasi partiler de terörün iç kaynaklarını kurutma ve siyasi, toplumsal desteğini ortadan kaldırmada daha aktif rol almalıdır.

2002’den bu yana, özellikle 22 Temmuzda, Kürt kökenli vatandaşlarımızın, etnik kimlik siyasetine değil, refah, demokrasi ve özgürlük siyasetine oy verdikleri, eğilimlerin bu yönde ilerlediği görülmelidir. 40 milletvekili hedefleyen etnik siyaset bölgede sadece 19’a ulaşabilmiş, yaklaşık 1,5 milyon Kürt kökenli vatandaşımızın yaşadığı İstanbul’da ise sadece 1 milletvekili çıkarabilmiştir.

Ayrıca, TRT’de yayına başlayacak olan Kürtçe kanal, bazı istismar konularının ortadan kaldırılmasında ve toplumun doğru bilgilendirilmesinde, toplumsal kaynaşmanın sağlanmasında önemli bir rol oynamalıdır. Kaliteli haber, açık oturum ve belgesel programları ile eğlence programları propaganda amaçlı değil, halkın samimi bulduğu programlar olmalıdır. Türkiye'de, Orta Asya ve Kafkasya’yla Ortadoğu’da halkın severek izlediği diziler aynı zamanda Kürtçe dublajlı olarak da yayınlanabilmelidir.

Terör örgütü yirmi beş yıllık süreçte özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde etkili bir propaganda ağı oluşturmuştur. Türkiye'nin terörle ilgili tezlerini Avrupa Birliği ülkelerinde güçlü bir biçimde anlatacak misyon ve lobi çalışmalarına da bu dönemde önem verilmelidir. Sınır güvenliği ve terörle mücadelede yüksek teknolojinin kullanımı da ayrıca önemlidir. Bir devrim niteliğinde sayılan insansız hava araçlarının ve gece görüş aletlerinin en ileri düzeyde kullanımı bu dönemde gerçekleşmiştir. Bu nedenle terörle mücadelede hiçbir masraftan, hiçbir harcamadan kaçınılmadı ve kaçınılamaz da. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bu çerçevede entegre sınır güvenliği projelerinin de hızlandırılması büyük önem taşımaktadır.

Son olarak şunu da ifade etmek isterim ki, sınır ötesi harekât ve operasyonlarla ilgili süreyi bir yıl daha uzatıyoruz. Bu dönemde kamuoyunun beklentisi terörün minimum düzeye çekilmesidir. İstihbarata dayalı etkili kara ve hava operasyonları elbette gerekli ve önemlidir. Halkın moral gücünün yükseltilmesinde ve örgütün sinir sisteminin saf dışı bırakılmasında önemli unsurlardan biri de özel yetenek ve donanıma sahip, profesyonelce organize edilmiş örtülü nokta operasyonları ile örgüt üst düzey yöneticilerinin yakalanmasıdır. Yüce milletimizin, Meclisimizin Hükûmetimize vereceği sınır ötesi harekât yetkisinin, Hükûmetimiz ve silahlı kuvvetlerimiz ve tüm güvenlik güçlerimiz tarafından uluslararası hukuk, insan hakları, milletimizin insani ve manevi değerleri ile beklentileri çerçevesinde en etkili şekilde kullanılacağına olan inancımı ifade ederek hayırlı olmasını diliyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ergün.

Şahsı adına Bursa Milletvekili Onur Öymen.

Buyurunuz Sayın Öymen. (CHP sıralarından alkışlar)

ONUR ÖYMEN (Bursa) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Aktütün Karakoluna yapılan hain terör saldırısıyla ilgili olarak ve Hükûmetin Meclisten talep ettiği tezkere ile bağlantılı olarak kişisel görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bu son saldırı, PKK terörüne karşı daha etkili ve sonuç alıcı bir politika izlememizin artık kaçınılmaz hâle geldiğini göstermektedir. Bu vesileyle bazı gerçekleri açıkça ortaya koymamız gerekmektedir.

Bazı arkadaşlarımızın zaman zaman dile getirdikleri gibi Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda gerçekten çok ciddi ekonomik ve sosyal sorunlar vardır. İşsizlik kabul edilemez düzeydedir. Altyapı, sağlık, eğitim gibi alanlarda bölgenin koşulları, olanakları Türkiye’nin diğer bölgelerinin çok gerisindedir. Irak ve İran sınırına yakın illerimizdeki sağlık ve eğitim standartları, bırakınız Türkiye ortalamasını, Diyarbakır’ın dörtte 1’i düzeyindedir. Bu gerçekleri hepimiz yerine giderek defalarca gördük. Çeşitli teşvik tedbirlerine rağmen özel sektör bölgeye gidip yatırım yapmamaktadır. O zaman, devletin bütün bu alanlarda öncü rolü oynaması gerekmektedir, gerekli altyapı yatırımlarını sonuçlandırması gerekmektedir, eğitimde ve sağlıkta gerekli adımları atması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, ben Hakkâri’ye gittiğimde, Çukurca ilçemizde bir tek doktor yoktu. Hakkâri’deki çocukların, gençlerimizin Türkiye’nin bütün sınavlarında sonuncu geldiğini bana bildirdiler. Türkiye’nin en az zekâlı insanlarının Hakkâri’de yaşadığını söyleyebilir misiniz? Demek ki onlara yeterince eğitim verememişiz, demek ki onlara yeterince olanak sağlayamamışız.

Değerli arkadaşlarım, insan haklarından bahsediyoruz, en önemli insan hakkı yaşama hakkıdır. Biliyor musunuz ki Türkiye'nin güneydoğusuyla kuzeybatısı arasında ortalama ömür beklentisinde on beş yıl fark vardır. On beş yıl daha az yaşıyor Güneydoğu Anadolu’daki vatandaşlarımız. Niçin? Çünkü onlara gerekli hizmeti götürememişiz. Bu gerçekleri açıkça konuşmamız lazım. Güneydoğudaki vatandaşlarımızın durumu tek kelimeyle perişandır. Güzel sözlerle, beyanlarla bu durumu değiştiremeyiz. Gidiniz, yerinde görünüz. Soruyorum, Hakkâri’de kaç fabrikamız var? Hakkâri’de bir tane tavuk çiftliğimiz vardı, içinde 12 bin tane de tavuk vardı; teröristler orayı tahrip ettiler, şimdi o da yok. Yalnız insanlarımızı öldürmekle kalmıyorlar ekonomik tesislerimizi de tahrip ediyorlar. Bütün bunlar Türkiye'nin gerçeğidir ve bunları ne kadar söylesek azdır. Fakat değerli arkadaşlarım, şunu da mutlaka belirtmemiz gerekiyor, bütün bunlara rağmen, bölgenin ekonomik ve sosyal koşullarının yetersizliği, idari alandaki eksiklerimiz, belki yargı alanındaki eksiklerimiz bunlardan hiçbiri terörü mazur gösteremez, terörü haklı çıkaramaz. Terör, çünkü bunlardan bağımsız bir siyasi projedir. Bunu bizim çok açıklıkla tespit etmemiz lazım, dile getirmemiz lazım. Hiç kimse kalkıp da “Bölgede bu sorunlar olduğu için silaha sarılanlar haklıdır.” diyemez, “Bu sorunlar çözülürse terörü de çözeriz.” diyemez. Başka ülkelere bakınız, İspanya’ya bakınız; terör İspanya’da ülkenin en zengin bölgesinde çıkıyor, hani fakirliğin ürünüydü? Efendim, oradaki altyapı da elverişlidir, eğitim de sağlık da her şey mükemmeldir; federal sistem bile var, yerel yetkiler inanılmayacak derecede yüksektir ama terör de var. Niçin? Çünkü orada olduğu gibi Türkiye’de, Türkiye’de olduğu gibi orada terör bir siyasi projedir, bizim çok iyi anlamamız lazım. Teröristler ne yapmak istiyor? Açıkça söyleyelim, Türkiye'nin bazı bölgelerini adım adım Türkiye’den kopartmak, orada kendi bağımsız yönetimlerini kurmak, fırsat bulurlarsa başka bölge ülkelerinden koparacakları parçalarla kendilerine özgü büyük bir devlet kurmak istiyorlar. Bunu bizim anlamamamız mümkün müdür, bunu görmüyor muyuz biz? Yani, bize söylenen oradaki yerel yetersizliklere bakarak bu terörü haklı mı sayacağız, haklı mı çıkaracağız?

Değerli arkadaşlarım, bunu mutlaka hep birlikte tespit etmemiz lazım. Terör örgütünün siyasi projesini görmezsek terörle başarılı bir mücadele yapamayız.

Meselenin ikinci boyutu, teröre verilen dış destektir.

Değerli arkadaşlarım, PKK’nın yıllardan beri yabancı ülkelerin ve bölgedeki bazı güçlerin desteğinden yoğun biçimde yararlandığını biliyoruz, bu kürsüde bunu defalarca dile getirdik. Nereden sağlıyorlar lojistik desteği, silahları nereden buluyorlar, parayı nereden buluyorlar, diğer ihtiyaçlarını nereden karşılıyorlar? Yerel yönetimlerin desteği olmasa Kuzey Irak’ta, PKK bunları sağlayabilir miydi? Dağlara çıkan yollar bize vaktiyle vaat edildiği gibi kontrol edilseydi PKK Türkiye’ye saldıracak gücü ve olanakları bulabilir miydi?

Şimdi, bu meselenin dış boyutunu gözden uzak tutmamak lazım. Türkiye’nin konumunda, Türkiye’nin stratejik mevkisindeki bir ülkenin güçlenmesi, bölgesel bir güç olması, dünyada herkesin en tatlı rüyası değildir, bunu çok iyi bilmemiz lazım. Türkiye gibi ülkelerin başında böyle büyük gailelerin bulunması herkesi rahatsız etmez dünyada. Biz, bunun bilinci içinde hareket etmek zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bazı soruları kendi kendimize açıkça soralım: Dünyada Kuzey Irak’a benzer başka bir durum var mıdır yok mudur? Dünyanın neresinde bir terör örgütü varsa, orada bu terörle mücadele etmekle görevli bir güvenlik gücü vardır. Size soruyorum: Kuzey Irak’ta PKK’yla mücadele etmekle görevli güvenlik gücü hangisidir? Irak Devleti mi? Bir tek operasyon yaptığını duydunuz mu PKK’ya karşı? “Efendim, güçleri yok, ne yapalım.” Güçleri var; Irak’taki bütün terör örgütleriyle mücadele ediyorlar, PKK hariç. Acaba neden? Kuzey Irak’taki yerel yönetimler, güçleri mi yok? Bundan on sene önce PKK’yla silahlı mücadele yapıyorlardı Türkiye’nin desteğiyle. Nasıl oluyordu da o zamanki Türk hükûmetleri bunları ikna ediyordu PKK’yla silahlı mücadele yapmaya da, bugünkü Hükûmetimiz ikna edemiyor? Ne değişti? Şu değişti: O zaman bir Ankara süreci vardı, Türkiye’nin etkin denetiminde bir Ankara süreci vardı. Kuzey Irak’taki Kürt yönetimleriyle, Türkmenlerle birlikte Ankara’da çalışan, Amerikalılarla, İngilizlerle… Sonra ne oldu? Ankara süreci Washington’a taşındı. Sonra ne oldu? Washington’da Amerikalılarla Kuzey Irak’taki yerel yöneticiler arasında bir Washington anlaşması yapıldı. Biliyor musunuz bu anlaşmanın içeriğini? Fikriniz var mı ne olduğuna dair? Hükûmet biliyorsa lütfen çıksın burada açıklasın. Ondan sonra PKK’yla silahlı mücadele kesildi. Yıllardan beri Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırı oluyor, fakat oradaki yerel güçler en küçük bir müdahalede bulunmuyorlar.

Sayın Genel Başkanımız açıkladı dün. Irak Anayasası’nın 7’nci maddesi var. Diyor ki: “Devlet Irak topraklarının terör üssü olmasına, teröristler için geçit yolu olmasına, teröristler için bir saldırı merkezi olmasına izin vermeyecektir.” Yükümlülüğü devletin, Irak Hükûmetinin. Yapıyor mu? Yapmıyor. Niye yapmıyor? Orada Amerika’nın 140 bin askeri var. Amerika’nın Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre asker bulundurduğu ülkede güvenliği sağlama zorunluluğu var. Yapıyor mu? Türkiye’ye istihbarat veriyor, teşekkür ediyoruz. PKK’yı terör listesine soktu, teşekkür ediyoruz. Efendim, “Düşmanımızdır.” dedi, teşekkür ediyoruz ama PKK’ya karşı fiilen bir mücadele yaptığını duydunuz mu?

Kuzey Irak’taki Amerikan komutanı diyor ki: “Efendim, PKK’yla mücadele etmek, Kuzey Irak’taki yerel yönetimlerin görevidir.” Cenevre Sözleşmesi böyle mi diyor? Asker bulundurulan ülke, o ülkenin sadece bir kısmının güvenliğinden sorumludur mu diyor? Hayır, demiyor. Tamamından sorumludur. Hükûmete düşen ne? Hükûmete düşen şu: Hem Irak Hükûmetine hem Kuzey Irak’taki yerel yönetimlere hem Amerikan Hükûmetine bu sorumluluklarını hatırlatacaksınız. Sadece çiçek atarak, sadece dostluk sözleri söyleyerek bu meseleyi halledemezsiniz. Tavır koyacaksınız.

Biz Suriye ile ilişkilerimizin en zor döneminde Abdullah Öcalan’ın sınır dışına çıkarılmasını zorlamak için Suriye’ye çiçek mi attık? Hayır. Bütün üst düzeydeki siyasi ilişkileri kestik; hiçbir ziyaret yapmadık, hiçbir ziyareti kabul etmedik. Sayın Erdal İnönü’nün, Sayın Deniz Baykal’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde bütün bu ziyaretleri kestik. Sonra bir Komutanımız, Atilla Ateş, sınırda kuvvetli bir demeç verdi ve Suriye çözüldü. Örgütün liderini de yolladılar, karargâhını da yolladılar, eğitim merkezlerini de sınır dışı ettiler. Bunun yolu bu. Siz çiçek atarak bunu çözemezsiniz.

Sayın Cumhurbaşkanımız dün diyor ki: “Kuzey Irak’ta otorite eksikliği vardır.”

Değerli arkadaşlarım, Kuzey Irak’ta otorite eksikliği yok, otorite fazlalığı var. Siz bana dünyada bir tane devlet gösterin, federe devlet olsun, o devlette üç tane ordu olsun! Var mı bir örneği? Irak’ta merkezî hükûmetin ordusu var, Barzani’nin ordusu var, Talabani’nin ordusu var! Kimse buna bir şey demiyor. Bu otorite eksikliği mi? Yabancı şirketlerle petrol anlaşması yapıyor. Otoritesi olmasa yapabilir mi? Irak Hükûmetine baş kaldırıyor. Otoritesi var. Eksik olan ne? Siyasi irade. Siyasi iradesi yok. Onu da biz sağlayacağız.

Değerli arkadaşlarım, tezkereyi destekliyoruz. Kuvvetle destekliyoruz, Hükûmete yetki verilmesinden yanayız. Bir şartla: Bu tezkerenin gereğini yerine getireceksiniz. 2003 yılında bu Meclisten aldığınız, 2 defa tezkere getirerek aldığınız yetkiyi kullanmadınız. 2004 yılından 2007 yılının sonuna kadar yetki talebinde bile bulunmadınız Meclisten. 2007’nin sonunda bir yetki talebinde bulundunuz. Bu süre içinde yaptığınız hava harekâtlarıdır. Silahlı kuvvetlerimizi tebrik ediyoruz, çok başarılı olmuşlardır. Sınırlı bir kara harekâtıdır, çok başarılı olmuşlardır, ama bu PKK’yı caydırmaya yetmemiştir. Demek ki yetkinizi daha etkili biçimde kullanacaksınız.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin PKK’yı Kuzey Irak’tan tamamen tasfiye edecek gücü yok mudur, birikimi yok mudur, tecrübesi yok mudur, silahı, teçhizatı yok mudur? Hepsi vardır. Eksik olan ne? Eksik olan bizde de siyasi iradedir. Burada ne karar veriyoruz Mecliste, birazdan vereceğiz: “Zamanı, şümulü, kapsamı Hükûmetçe tayin edilmek üzere…” Siz bu yetkiyi silahlı kuvvetlere ciro edemezsiniz. Yetkiyle sorumluluk birlikte gider. Yetkiyi alan makamın sorumluluğu da vardır. Türk Silahlı Kuvvetlerine vereceğiniz talimat sizin sorumluluğunuzdadır. Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek için bir talimat verdiniz de silahlı kuvvetler mi yerine getirmedi?

Değerli arkadaşlarım, bu konuları bu Mecliste defalarca konuştuk fakat artık görüyoruz ki bıçak kemiğe dayanmıştır. Biz, Kürt kökenli vatandaşlarımızı hiçbir şekilde teröristlerle bir saymıyoruz. Kürt kökenli olmak hiçbir zaman suçlanma sebebi sayılamaz. Türk kökenli, Kürt kökenli, başka kökenli insanlar arasında her türlü çatışmayı reddediyoruz, çok tehlikeli buluyoruz. Kürt kökenli vatandaşlarımızın haklarına sonuna kadar destek oluyoruz ama şunu da söyleyeyim: Hiç kimsenin şu veya bu bahaneyle PKK’nın arkasında durmasına, onu himaye etmesine, ona arka çıkmasına da müsaade etmiyoruz. Teröre arka çıkan, terörün sorumluluğunu paylaşır. Bunu çok açıkça görmemiz gerekiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız Sayın Öymen.

ONUR ÖYMEN (Devamla) – Tamamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Genelkurmaydan gazetecilere yapılan açıklamada bir mali kaynak eksikliğinden bahsedildiğini gazeteler yazdı. Gerçekten eğer orada askerlerimizin korunması için tedbir almak gerektiğinde mali kaynak eksikliği bizi sınırlıyorsa bu bizim ayıbımızdır, Meclisin de ayıbıdır, Hükûmetin de ayıbıdır. Ümit ediyorum ki bu bir yanlış anlamanın sonucu olsun, ama eğer doğruysa, gerçekten bu konuda sorumlu olanların mutlaka hesap vermesi gerekir, çünkü burada söz konusu olan insanların hayatıdır.

Sayın Başbakana rica ediyorum: Muhalefetin sadece ülke çıkarlarını düşünerek, sadece ülkenin iyiliğini düşünerek söylediği sözleri, yaptığı eleştirileri “Efendim, kandan siyaset çıkartmak, kan içinde siyaset yapmak.” gibi sözlerle yorumlamaya kalkışmasın. Bu memlekete olan sevgimiz her türlü iç politika düşüncesinin üstündedir. Herkes bundan emin olsun. Biz Cumhuriyet Halk Partililer, her şeyden önce ulusal çıkarlarımızı düşünüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, son olarak şunu söyleyeceğim: Bütün bu acının içinde terör şehitlerine sahip çıkmamız lazım. Burada rakam vermekten utanıyorum. Sayın Başbakana rica ediyorum, ilgili bakanlarına sorsun, biz bugün şehit ailelerine kaç para aylık veriyoruz, ayda kaç para yardım ediyoruz? Bu utanılacak bir durumdur. Şimdi şehit aileleri açıklama yapıyor: “Bize verilen o paranın yarısını da sınır bölgelerinde karakol inşası için feda etmeye hazırız.” diyor. Utanç verici bir durumdur hepimiz için. Rica ediyorum, şehit ailelerine sahip çıkınız ve bunlara normal bir hayat yaşayacak kadar aylık veriniz, kaynak sağlayınız.

Değerli arkadaşlarım, son olarak şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Terörle mücadelede artık geri adım atacak durumumuz kalmamıştır. El birliğiyle hareket edeceğiz ve bu terörün mutlaka sonunu getireceğiz ve Hükûmetin PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiye edilmesi doğrultusunda atacağı bütün adımları herkesten önce biz alkışlayacağız, çünkü bu bir memleket meselesidir.

Hepinizi bu vesileyle saygılarla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öymen.

Hükûmet adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Çiçek. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yeni yasama yılının hepimiz için sağlıklı, başarılı, huzurlu bir yıl olmasını temenni ediyorum.

Sözlerimin başında, ülkemizin birliği, dirliği, huzuru için hayatlarını ortaya koyarak mücadele veren vatan evlatlarını rahmetle, şükranla ve minnetle anıyorum.

Tabii, yüreğimizi yakan bir acıyı konuşuyoruz. Gerçekten, yaşanan acı olaylardan sonra hepimiz bu konularda fevkalade hassasız; nefretimiz dorukta, hiddetimiz, şiddetimiz dorukta. Onun için böylesine önemli bir konuyu konuşurken, insan olarak ne kadar yapabiliriz bilemem ama aklımızı olabildiğince öne çıkararak, Türkiye’de olması gereken şeyler ne, yapılması gerekenler ne, bunları konuşmalıyız.

Burada dile getirilen görüşleri, birçoğuna katılmasak da, birçoğu gerçeği yansıtmasa da, hatta bazıları biraz istismar da koksa, değil mi ki bir başka bakış açısıdır, o acılı günlerde bir başka değerlendirmedir, şehitlerimizin hatırına bunların hepsini saygıyla karşılıyoruz.

Şimdi, zor bir konuyu konuştuğumuz ortada: “Terör” dediğimiz şey… Bu konuşmayı biz yapmıyoruz sadece burada. İnanıyorum ki, yaşanan olaylardan sonra vatandaşlarımız da yapıyor, başkaları da yapıyor. Üstelik, bu defa, derinlemesine sorgulayarak, sorular sorarak, işin esasını öğrenmek için bu konuşmalar yapılıyor. Biz de yapacağız. Bu işlerin konuşulacağı en meşru platform burası. Bunları konuşurken, hem gerçekleri konuşmalıyız hem de gerçekçi konuşmalıyız. Öylesine karmaşık… Dünyanın gerçeği, Orta Doğu’nun içinden çıkılmaz gerçeği. Türkiye'nin ise 80 öncesi terör eylemleri de dâhil, kırk yıllık geçmişi olan bir konuyu konuşurken bütün yönleriyle ortaya koymalıyız ki, vatandaşlarımız da değerlendirme yaparken sağlıklı bir değerlendirme yapsın, sağlıklı bir sonuca varsın, provokasyonlara, tahriklere, birliğimizi ve bütünlüğümüzü bozmak isteyen bir kısım fırsatçıların tahriklerine alet olmasın. Onun için biz bunları burada enine boyuna bugün, bundan sonra her vesileyle konuşmakta fayda görüyoruz.

Mademki kırk yıldır uğraşıyoruz ama kırk yıldır elde ettiğimiz netice var, elde edemediklerimiz var. Onun için bir Anadolu vecizesiyle “Tedbirde kusur ettiğini düşünmeyenler, takdirde bahane aramamalıdır.” O hâlde böylesine karmaşık bir konu konuşulurken “Biz bu işi beş sene evvel konuştuk, bu tedbirleri aldık.” deyip, bunun üzerine yatamayız. Her gün bu konudaki düşüncelerimizi yeni baştan gözden geçirmeye, nerede doğru yapıyoruz, nerede eksik yaptık, nerede bundan sonra daha doğru işler yapmalıyız… Bizim herkesten beklentimiz budur ve milletimiz de bizden bunu bekliyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; mademki bu konuyu konuşacağız, evvela tarih önünde, milletimizin huzurunda ve siz değerli milletvekillerinin önünde, hâlen “eğer böyleyse”, “eğer şöyleyse” diye başlanan bir iki konuya bir açıklık getirmem gerekiyor, çünkü bu “eğer”leri kaldırmazsak, iş başka türlü sonuçlara doğru götürülebiliyor. Nedir o? Şunu biliyoruz, terörle mücadelenin iki tane ön şartı var: Bunlardan bir tanesi siyasi kararlılıktır, ikincisi de bu mücadeleye halkın desteğidir. Mademki halkın desteği önemli, halk doğru bilgilere sahip olmalı, değerlendirmeyi de bu bilgiler çerçevesinde yapmalıdır.

Bir süreden beri, konu müteaddit vesilelerle açıklanmış olmasına rağmen, değişik şekillerde kamuoyunun bilgisine sunulmasına rağmen, her ne sebeple olursa olsun kafa karıştırıcı, muğlak bir kısım ifadelerle değerlendirme yapılıyor. Nedir bunlardan bir tanesi? 17 Ekim 2007 günü, lütfedip büyük bir ekseriyetle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle ve teröristle mücadelede bir imkân olarak düşündüğü sınır ötesi harekât için buradan yetki aldı. Bu yetkiyi aldıktan sonra, Hükûmet, vakit geçirmeksizin bu tezkerenin gereğini yapacak olan Türk Silahlı Kuvvetlerine, Genelkurmay Başkanlığına bir yazı yazdı. Nedir o? 903 sayılı Karar çerçevesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından sınır ötesinde yapılacak harekâtın hudut, şümul, miktar ve zamanının bildirilmesi Genelkurmay Başkanlığından istendi. Genelkurmay Başkanlığının, daha evvel yapmış olduğu hazırlıkları bir defa daha gözden geçirdikten sonra, Hükûmet direktifine esas olmak üzere bizden talepleri oldu. Nedir o talep? Çünkü bu talep bilinecek. Yetki verildiydi, verilmediydi tarzındaki tartışmayı bitirmek adına bunları burada söylüyorum.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidi ve saldırılarını bertaraf etmek ve sınır ötesi harekât icra etmek üzere, terör örgütünün yuvalandığı Irak’ın kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi.

Terör örgütünün bulunduğu ve destek sağladığı bölgeler ile sınırlı tutulacak askerî harekâtın askerî gereklilik ve ihtiyaçlara göre sürdürülmesi.    

Genelkurmay Başkanlığınca harekâtın başlangıç zamanı ve kullanılacak kuvvet miktarının askerî harekâtın gereklerine göre tayin edilmesi ve her bir harekâtın icrasından önce zamanlamayla ilgili olarak Başbakanlığa bilgi verilmesi.

Şimdi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bizden istediği direktif budur. Yani, nasıl bir harekât olacak, harekâtın hududu ne olacak, şümulü ne olacak, ne miktar bir birlik kullanılacak, ne zaman yapılacak ve ne kadar süreyle yapılacak gibi bir çok soruyu ihtiva eden ve bunları cevaplayan bir Hükûmet direktifi Genelkurmay Başkanlığına verilmiştir. Orada bizim ilave olarak üzerinde durduğumuz bir tek konu olmuştur. Bunun gereğini siz yapacaksınız, gereğini siz tayin edeceksiniz, Hükûmet olarak biz arkanızdayız. Sadece, burada da ifade edildiği gibi, bu harekât başlamazdan makul bir süre evvel Başbakanlığa bilgi verilmesidir. Çünkü, siz sınır ötesi bir harekât yapıyorsunuz, bunun dış dünyaya yansımaları var, Hükûmetin başka alanlarda da tedbir alabilmesi, en azından haklı olduğumuz bir davada haksız duruma düşmemek için gereğinin yapılabilmesi açısından sadece makul bir süre evvel bu işin Hükûmete, Başbakanlığa bildirilmesi.

Bu tezkere bir yıldır bu çerçevede kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bu süre zarfında gereğini Türk Silahlı Kuvvetlerinin tayin ettiği 29 hava harekâtı yapılmıştır. Çok sayıda hava keşif, çok sayıda “Topçu ateşi” dedikleri -tabir kendilerine ait- görev suretiyle ve bir kara harekâtı tarzında bu tezkere bugüne kadar kullanılmıştır. Dolayısıyla, bu tezkereden beklenen muradın hasıl olabilmesi bakımından esirgenen bir yetki, daraltılan bir alan söz konusu değildir. Bu açıklamadan sonra hâlen “Eğer, falan, filan” tarzında bir konuşma varsa bu sürece katkı vermez, olumlu katkı vermez, vatandaşın kafasına soru işaretleri bırakır.

İkinci arz etmek istediğim husus şu: Bir soruya verilen bir genel cevap çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadelede bir kısım imkânları Hükûmetten talep ettiği ve buna yeterli cevabın verilmediği, yeterli imkânın verilmediği. Bu kesinlikle doğru değildir. Bakınız -hem tarih önünde hem sizin huzurunuzda- insan hayatı söz konusu olduğu zaman para teferruattır, para söz konusu olmaz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Aç kalırız, açık kalırız, 100 kilometre yolu daha eksik yaparız, dört tane binayı daha eksik yaparız, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyacı, güvenlik güçlerimizin ihtiyacı neyse, bunu anında karşılarız ve anında da karşılanmıştır; net ve açık olarak ifade ediyorum. Benim Başkanlığını yaptığım Terörle Mücadele Yüksek Kurulunda Maliye Bakanının bulunmasının bir tek sebebi vardır: Terör uzmanlığından dolayı değil, terörle mücadelede güvenlik birimlerimizin bu konuda karşılaşabileceği bir kısım parasal sıkıntılar varsa, ödenek sıkıntısı varsa bunları anında karşılamak içindir ve bugüne kadar bu noktada en ufak bir sıkıntı olmadığı gibi -hem Kurulun Başkanı hem de bu işin şahidi olarak tarih önünde- her defasında sayın komutanlar “Hiçbir ihtiyacımız yoktur, teşekkür ederiz.” tarzında Maliye Bakanına teşekkürlerini ifade etmiştir.

Dolayısıyla, şimdi, hâlen, bu açıklamadan sonra “eğer bu iddialar doğruysa” vesaire tarzındaki bir konuşma yapılıyorsa bu da hayra alamet değildir, bu da doğru değildir. Peki, bir genel cevaptan -Hükûmet sanki para vermiyormuş tarzında hâlen, bugün yazılmış makaleler var, yorumlar var- bunlar yapılıyorsa burada iyi niyet yoktur; burada, terörle mücadele konusunda Hükûmetle Türk Silahlı Kuvvetlerinin arasında bir ihtilaf varmış gibi, bir anlaşmazlık varmış gibi göstermek ve araya fitne sokmak içindir. Artık bunlara da bir son vermemiz lazım çünkü terörle mücadele meselesi, her arkadaşımızın da ifade ettiği gibi, ülkemizin birliği ve bütünlüğü söz konusu olan bir mesele ve herkesin bir ve beraber olması lazım. Bu türlü eğer Hükûmeti tenkit edecekseniz, Hükûmete bir şey diyecekseniz başka alanlarda deyin ama insanların yüreğinin yandığı noktada soru işaretleri bırakıyorsanız, o zaman büyük bir vebal altında olmuş olursunuz.

Bakınız değerli milletvekilleri, şimdi, bu tezkere tarafınızdan kabul edildikten sonra, ilk defadır ki, ilk defadır ki terör konusunda dış dünya Türkiye'nin yanında yer almıştır. Bunların hiçbirisi durup dururken olmadı. En haklı olduğumuz meselelerde ne kadar kök söktüğümüz ortada. Bizim Kıbrıs davamız haksız bir dava mı? Ama 2 keçinin doymadığı yerden 9 kağnı ot yolduruyorlar adama, en haklı olduğumuz bir mesele. Şimdi, terör konusu gibi bir önemli meselede eğer derdinizi iyi anlatmazsanız, spekülasyonlara, istismara imkân verirseniz, o zaman, haklı davanızda haksız duruma düşersiniz. Sınır ötesi bir operasyon yapıyorsunuz. Fitneye müsait bir coğrafyada bu derdinizin iyi anlatılması lazım. Hükûmet bunu anlattı. Son açıklamalara baktığınızda da göreceksiniz ki herkes terörle mücadelede Türkiye'nin haklılığını kabul ettiyse bu Hükûmetin başarısıdır. Eksikliklerimizi ne olur söyleyin ama doğru yaptıklarımızı da söylerseniz, birbirimize olan güven artar, birbirimize olan itimadımız artar, vatandaş da bu noktada geleceğe daha güvenle bakabilir.

Şimdi, evvela Irak Hükûmetiyle, Arap ligiyle, Amerika Birleşik Devletleri’yle, Avrupa Birliğiyle, ilgili kuruluşlarla, Birleşmiş Milletlerle, NATO’yla, bütün bu süre zarfında, hem Sayın Başbakanımızın hem Dışişleri Bakanımızın ve herkesin kendi çapında, bu noktada katkıları, çabaları, gayretleri olmuştur ki bugün bu meseleleri biz, biraz daha rahat bir imkân içerisinde, rahat bir ortamda konuşma imkânını buluyoruz. O nedenle değerli milletvekilleri, şundan emin olasınız ki, bir yıl daha süre uzatımı söz konusu olacaksa bu da ülkemizin yararına, en etkili bir şekilde kullanılacaktır, bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Tabiatıyla biz iktidara geldiğimiz günden beri yaptığımız bir şey var. Burada yapılan değerlendirmelerin çok önemli bir kısmı teröristle mücadeleyle ilgilidir ama herkes konuşmalarında diyor ki:  “Teröristle mücadele, bir de terörizmle mücadele var.” Terörizmle mücadele teröristle mücadeleden daha zor olan bir alandır çünkü dağa çıkıştan tutun bilmem başka türlü gelişmelere kadar hepsi bataklığın kurutulmasına bağlı. 18 Kasım 2002’den beri yaptığımız şey esas itibarıyla terörizmle mücadeledir. Öyle olduğu içindir ki terör örgütü bizden rahatsız bakın. Bizden en evvel rahatsız olan terör örgütüdür ve onun uzantılarıdır çünkü bizim başarımız, siyaseten geldiğimiz nokta onların ezberini bozdu, onların tekerine çomak soktu. Onun için varsa yoksa hedef AK PARTİ, AK PARTİ İktidarıdır.

Bu konuda geldiğimiz nokta Türkiye açısından ümit vericidir. Keşke herkes AK PARTİ kadar bu yönde gayretin içerisinde olsa, çabanın içerisinde olsa da Türkiye'nin en önemli bölgesi, en aziz insanların yaşadığı bir bölge terör uzantılarının tümüyle hâkimiyetinden çıksa. Gelin işin bu kısmına biraz daha fazla kafa yoralım. Bu, durup dururken olmadı. Çünkü biz bir kardeşlik projesi sürdürüyoruz. Biz oradaki insanlara götürdüğümüz hizmetleri terör önlensin diye götürmüyoruz; bu çok yanlış bir anlayıştır, çok sakat bir anlayıştır, evvela insana saygımızın olması lazım. Orada yaşayan insanlar da bu ülkenin vatandaşlarıdır; ben onlardanım, onlar benden, canımın, kanımın, ciğerimin bir parçasıdır, bu ülkenin insanlarıdır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bulgaristan’daki şehitliğe gidin, Romanya’dakine gidin, Mısır’dakine, Suriye’dekine, Çanakkale’ye gidin bu ülkenin seksen bir vilayetinin çocukları yan yana yatıyor. Ben böyle bir anlayışla hizmet götürdüğüm için, beni kendinden kabul ettiği için beni bağrına bastı. Bağrına bastığı içindir ki bugün terör örgütü beni hedef alıyor. Bölücü örgüt, altından halının kaydığını düşünerek bir taraftan askerimize saldırıyor, bir taraftan polisimize saldırıyor, bir taraftan masum insanları, Güngören’de olduğu gibi, çoluk çocuk demeden… Sonra, onların uzantıları da geliyor “insan hakları, özgürlük…” İki yaşındaki çocuğun özgürlüğü yok mu? Hakkı yok mu? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Öldürdüğünüz, katlettiğiniz hanımların, yaşlı babaların, ninelerin, dedelerin hakkı yok mu? Bunları hunharca katledeceksin, sonra “İnsan hakları ve özgürlük…” En temel hak, hayat hakkı. Hayat hakkını ortadan kaldıran, adam mı olur, insan mı olur; özgürlükleri hak eder mi? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Onun için değerli milletvekilleri, meseleyi doğru koymamız lazım. Şimdi biz, bir taraftan terörle mücadeleyi sürdürürken öbür taraftan da terörizmle mücadele noktasında -devletin imkân kabiliyeti neyse- bir devlet politikasını sürdürdük, sonuna kadar sürdürmeye de kararlıyız. Kimsenin bundan en ufak bir tereddüdü olmasın, olmamalıdır.

Ancak, vatandaşa bir şeyi daha göstermemiz lazım.Şimdi değerli milletvekilleri, kırk yıldır biz uğraşıyoruz, dünyanın en güçlü ülkeleri bile terör belasıyla… Şimdi terörle ilgili literatürleri alt alta sıralasam nasıl bir belayla insanlığın karşı karşıya olduğu belli. Bakınız, bir yönüyle deniliyor ki bu bir asimetrik savaştır; bir yönüyle örtülü savaştır, düşük yoğunluklu savaştır; asrın vebasıdır, insanlığa karşı işlenen en büyük suçtur, ulusal ve uluslararası güvenliğe yönelmiş en büyük tehdittir, kolay çözümleri olmayan bir beladır, asrın belası ve 21’inci yüzyıl, birçok literatürde terörizm çağı olarak… Biz bilgi çağı olarak biliyorduk, insan hakları ve özgürlükler çağı olarak biliyorduk, şimdi bir başka niteleme daha geldi: “21’inci yüzyıl terörizm çağı.” Şimdi, böyle bir çağda biz bu işleri konuşuyoruz.

Ama, üzerinde yeterince durulmayan husus şu: Geçen konuşmamızda da söyledik, hiçbir terör örgütü dış destek olmadan varlığını çok uzun süre sürdüremez. Bu benim tespitim de değil. Şimdi biz, geçen, bu konuşmayı yaptıktan sonra Genelkurmay Başkanlığı bir toplantı yaptı. Katılanlarınız oldu mu bilemiyorum. 10-11 Mart 2008, “Küresel Terörizm ve Uluslararası İş Birliği.” 2006’da da yaptı bu toplantıyı. Ben bu toplantıların hepsine katıldım, hepsini sorumluluk taşıyan insan olmanın ötesinde bir vatandaş olarak da takip ettim. Dünyanın sayılı uzmanları bu toplantılara geldi, bizden insanlarımız da katıldı. Şimdi, neden bütün dünya terörle mücadelede sıfır noktasında olamıyor? Şimdi, orada dile getirilen hususların başında şu var; deniliyor ki: Evet, dünya terörü konuşuyor ama birçok ülke kendi dış politikasının en önemli aracı olarak da terörü kullanıyor.

Şimdi buradan ifade ediyorum: Şu son üzücü olaylardan sonra bize taziye mesajı gönderenlerin hiç olmazsa bir kısmı verdikleri sözün arkasında dursalardı, taziye mesajı göndermek yerine tedbir alsalardı bu kadar kan dökülmezdi. Akan kanın arkasında bir kısmının eli vardır, bir kısmının sorumluluğu vardır. Ha biz bunları burada mı söylüyoruz, size mi söylüyoruz? İşte, Dışişleri mensupları burada. Biz Hükûmet olarak, katıldığımız her toplantıda, her fırsatta bu gerçeği yüzlerine vurduk. Kriptolar bunların en canlı şahitleridir. (AK PARTİ  sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, bizim bu konuda alnımız açıktır, başımız diktir. Türkiye'nin hukuku, uluslararası diplomasi açısından imkân ne ise, fırsat ne ise bunları elimizden geldiği kadar kullandık; yüzlerine söyledik, söylemeye devam ediyoruz. Belki bütün bunların sonucudur ki şimdi, terör konusunda yavaş yavaş bazı ilerlemeler, bazı açılımlar söz konusu. Şimdi, böyle olmasaydı…

Bakınız, biz bir mahallî terörle uğraşmıyoruz, bir küresel terörizmle uğraşıyoruz. Şimdi, filanca dağda, falanca dağda olanlara bir bakın. Bunların en az üçte 1’i Türk vatandaşı değildir. Bunun içerisinde sünnetlisi var, sünnetsizi var. Bunlar kamuoyuna yansıdı. Kimin vatandaş olduğu belli, en az üçte 1’i Suriye’den gitmiş, Irak’tan katılmış, İran’dan katılmış, Avrupa’dan katılmış. Adına en çok ikiyüzlülüğün yapıldığı bir konuyu konuşuyoruz. Bir taraftan taziye mesajları, bir taraftan vah vah, tuh tuh ama öbür tarafta şirketleriyle, enstitüleriyle, dernekleriyle, vakıflarıyla özel himaye sağlıyorlar. Şu ana kadar hiçbir terörist iade edilmedi adam gibi, işin sorumlusu olan bir terörist iade edilmedi 2-3 tane kuyruğun dışında. Niye iade edilmedi size söyleyeyim: Çünkü, bunların hepsi onların istihbarat teşkilatlarıyla iç içe. Adamı bize teslim edip de foyaları meydana mı çıksın? Foyaları ve boyaları dökülmesin diye hiç kimse bugüne kadar teröristleri iade noktasında samimi bir çabanın ve gayretin içerisinde olmadı. Bakınız, şimdi, gerçekleri biz onlara da söyledik, vatandaşımız da bilsin. Yani kendi hükûmetlerinizden bu manada bir tereddüt içerisine kimse girmesin. Biz, Türkiye’nin hukukunu korumak adına, yapılacak askerî operasyonlar da dâhil, hepsini yapmaya gayret ediyoruz.

Şimdi, değerli milletvekilleri, tabiatıyla bu, uzun soluklu bir mücadele, bunu yapacağız. Temenni ederiz ki herkes daha samimi bir iş birliği içerisine girsin; bunun gayreti, çabası, girişimleri içerisinde olduk, olmaya devam ediyoruz. Türkiye içerisinde bu mücadeleyi yürütürken… Bakınız, buradaki konuşmalarda bile bir farklılık var, kimisi demokratik açılım isterken, kimisi olağanüstü talepleri destekler vaziyette; kimisi bir başka çözümü getiriyor, bir başkası başka çözümü getiriyor. Bu tarafın dediğini yaparsanız bir başka noktaya varıyoruz, öbür tarafa gidersek başka bir sonuç ortaya çıkıyor. Onun için, şunu, soğukkanlılıkla, ön yargılardan uzak teklif getirenlerin hepsinin soruna çözüm getirme çabası içerisinde olduğunu düşünerek bir çabayı, bir gayreti, bir değerlendirmeyi sürdürüyor, sürdürmeliyiz ama mutabık kalacağımız husus şudur: Bu mücadele, terörle mücadele, teröristle mücadele, terörizmle mücadele demokrasi içinde kalınarak yapılacaktır; bu bir.

İki: Hukukun içinde kalınarak yapılacaktır. Kimse, durup dururken konuyu başka mecralara dökmesin, başka mecralara çekmesin. Hukukun içinde kalınarak ve demokrasi içerisinde kalınarak. Bu olmadığı takdirde, öbür yollar da geçmişte denenmiştir. Bakınız, Türkiye’de denenmedik metot da kalmadı, Türkiye uzun süre olağanüstü hâlleri ve sıkıyönetimleri yaşadı. Geldiğimiz nokta o günden daha mı iyi, daha mı kötü; oturup sağlıklı değerlendirmemiz gerekiyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz efendim.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Onun için, bu kısa konuşma içerisinde vatandaşlarımıza bir şeyi ifade etmek istedik çünkü bir şeyi konuşurken, yeni istismar alanlarını ortaya çıkarmamamız lazım. Hukukun içinde kalacağız ve demokrasinin içerisinde bu sorunları çözeceğiz çünkü bunu asgariye indiren ülkelerin de buldukları çözüm böyle çözümlerdir. Öbür türlü çözümleri onlar da geçmişte denediler; ETA’sı da denedi, IRA’sı da denedi, buna mukabil ilgili ülkeler de denedi. Bunların hepsini inceledik, hepsini biliyoruz. Ne olur?

 Son bir şey ifade edeceğim. Bakınız Genelkurmay Başkanlığının yaptığı bu sempozyumu ben önemsedim. Bunlar kitap hâline de geldi. Aslında bizim burada zaman yetmezliği sebebiyle konuşamadığımız “Neden terör sıfırlanamıyor, neden terör dünyada ortadan kalkmıyor?” sorusunun cevabı yerli-yabancı birçok insan tarafından dile getirildi.

Bu çerçevede biz olaylara bakarsak, bir partiler üstü mesele olarak    -öyle ifade ediyoruz, öyle teyit ediyoruz- bir millî mesele olarak görürsek… Milletimizin gücünü, desteğini, ferasetini arkamıza alarak biz bu mücadeleyi başaramazsak dünyada başarabilecek başka bir kuvvet, başka bir millet de yoktur.

Milletimize müteşekkiriz; bunca tahriklere, bunca fitne fesada, bunca provokasyonlara rağmen sağduyusuyla, ferasetiyle birliğimizi, bütünlüğümüzü bozacak davranışlardan azami ölçüde kaçınmıştır. Zaten bölücü terör örgütünün yapmak istediği şey bu ülkenin insanları arasına nifak sokmaktır, fesat sokmaktır. Bunlara itibar edilmedi, bundan sonra da itibar edilmemelidir. Olaylar karşısında elbette tepkimiz var, elbette kızgınlığımız var, hırçınlığımız var ama bunu makul sınırlar içerisinde tutmalıyız, devletimizin ilgili birimlerine, valilerimize, kaymakamlarımıza, bu işte sorumluluk taşıyan insanlara yardımcı olmalıyız.

Bu vesileyle bu tezkerenin tekrar hayırlı olmasını temenni ediyorum. İnanıyorum ki bu son tezkere olur, inanıyoruz ki bu işin önümüzdeki dönem içerisinde verdiğiniz destek sayesinde en aza indirilebilme noktasında önemli bir imkân olur. Hepinize bu duygularla teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Çiçek.

Sayın milletvekilleri, şahsı adına Adana Milletvekili Kürşat Atılgan.

Buyurunuz Sayın Atılgan. (MHP sıralarından alkışlar)

KÜRŞAT ATILGAN (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Irak’ın kuzeyine Türk Silahlı Kuvvetlerinin sınır ötesi harekât yapabilmesi için Hükûmete yetki veren tezkerenin süresinin uzatılması üzerine şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bizler burada bu görüşmeleri yaparken, aldığım bilgiye göre, az önce Diyarbakır’da bir polis aracı tarandı, 1 ölü ve 15 yaralı var. Gerek şehit olan polisimizin gerekse geçen hafta Aktütün Karakolunda şehit olan evlatlarımızın aziz ruhu önünde saygıyla eğiliyorum, Allah’tan rahmet diliyorum; milletimize ve acılı ailelerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum. Türkiye’yi bölmeye yemin etmiş kanlı terör örgütünden ve onun her türlü destekçisinden, er veya geç, kahraman evlatlarımızın aziz canlarının hesabının sorulacağına da inanıyorum.

Şimdi, değerli milletvekilleri, Türkiye bu terör belasıyla yirmi beş yıldır ciddi şekilde mücadele etmektedir. 1984’ten 2002 yılına kadar Türkiye’de bunun adı terör sorunuydu. Yani, bizim de içinde bulunduğumuz Hükûmet, 2002 yılında, AKP’nin iktidar olduğu yılda, iktidarı devrederken terör Türkiye’nin gündeminden düşmüştü; şehit sayısı senede 3’ü, 5’i, geçmeyecek noktalardaydı; olay sayısı da yüzde 500, yüzde bin azalmıştı. Peki, ne oldu da terör geçtiğimiz altı yılda bu kadar şiddetli bir şekilde arttı ve bugün Türkiye’nin en önemli gündem maddesi hâline geldi? Değerli milletvekilleri, bunun sebebi, bana göre, Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna göre, daha önceki bütün bu işte mücadele edenler ve siyasi iktidarlar tarafından bu olayın adı ve teşhisi terör problemiyken, 2002 yılından itibaren bu iş biraz kimlik sorunu, biraz hak arama sorunu olarak görülmeye başlandı ve etnik kimlikler okşanarak siyaset yapılmanın yolu açıldı ve terörün ümitlenmesine, terör vasıtasıyla Türkiye’ye dayatılan isteklerinin halledilebileceği noktasında teröre prim verildi. Dolayısıyla, az önce, gerek AKP Grubunun gerekse Hükûmet Sözcüsünün konuşmalarını dinleyince biraz ümitlendim çünkü artık tekrar Türkiye’de bir millî mutabakat şeklinde, bu işin bir terör olduğu noktasında bir mutabakat sağlanmaya başlamıştır. Aradaki o beş yıllık farklı anlayış… Terörle mücadele edenler ile terörde en önemli enstrümanlardan biri olan siyasi iktidarın olaya farklı bakışının aynı noktaya gelmiş olmasından son derece memnunluk duyduğumu da belirtmek isterim.

Bugün eli kanlı bölücü terör eşkıyaları Irak’ın içinde bulunduğu şartlar nedeniyle Kuzey Irak’ta üsleniyor, geçtiğimiz yirmi beş yılda da büyük oranda Irak’ın kuzeyinde üslendiler. Irak’ın kuzeyinde üslenmek ne demek? Orada barındılar, iaşe edildiler, eğitim yaptılar, silahlandılar ve fırsat buldukları uygun zaman ve zeminde Türkiye’ye geçerek Türk askerine pusu kurdular veya münferiden geçerek büyük şehirlerde terör eylemleri yapıp masum insanlarımızın katledilmesine vesile oldular.

Tabii, Türk milletini derinden yaralayan ve kahreden, aslında teröristin sıktığı kurşundan daha çok, teröristin yaptığı her eylemden sonra gerek medyada gerekse birtakım basında gerçek niyetlerini gizleyerek sarf ettikleri söylemler ve eylemlerdir, Türk askerine ve milletine olan anlaşılmaz kinleridir, terörü lanetlemeyen tavırlarıdır. İbretle izliyorum. Bu millet büyük bir millettir. Ona ihanet edenlerin hâllerinin ne olduğunu anlamak için derin araştırmalara ihtiyaç yoktur. Kafamızı biraz kaldırıp etrafımıza baktığımız zaman bu büyük millete ihanet edenlerin nasıl zulümle idare edildiklerini, nasıl zulüm çektiklerini hep birlikte görmek gayet basittir.

Bu coğrafyanın insanları mazlumdur değerli milletvekilleri, insani değerleri yüksektir. Bu onurlu insanların tamamı, bu coğrafyada yaşayan insanların tamamı bu cumhuriyeti kurmuştur ve bu büyük milletin her biri bir ferdidir ve bütün farklılıklar ile bu coğrafyadaki tüm bu insanlar milletimizin bir parçasıdır. Bu coğrafyanın insanlarının kendine güvenmesi, kendine inanması ve birbirine kenetlenmesinden başka da çare yoktur. “Ben tüm bu değerlere rağmen birlik ve beraberlik istemiyorum, Türkiye’yi böleceğim.” diyen bölücü eşkıyaları saf dışı etmek ve inlerini başlarına yıkmak için bu tezkere tekrar önümüze gelmiş bulunuyor.

Gönül ister ki bu tezkere oy birliğiyle bu Meclisten geçsin. Çünkü, oy birliğiyle geçtiği zaman, bu tezkereye muhatap olanların, gerek teröristlerin gerekse bu teröristlere destek verenlerin alacağı mesajlar vardır ve o mesaj ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin caydırıcı etkisidir. Her türlü askerî gücün ve silahın birincil görevi hasmını caydırmaktır. Bu tezkereyle Türk Silahlı Kuvvetleri ve Hükûmet caydırıcı bir koz elde edecektir. Caydırılamazsa ve Türkiye’yi rahatsız etmeye devam ederlerse caydırılmasına vesile olacak operasyon yapılacaktır.

Değerli milletvekilleri, Kuzey Irak’ın sınırlarımızın Irak tarafında kalan kısmının Kuzey Irak yönetimince veyahut da merkezî hükûmetçe veyahut da o bölgedeki işgalci güç olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından kontrol edilmesi ve güvenliğinin sağlanması gerekir gerçekte. Ancak, niyetler ile imkân kabiliyetlerinin örtüşmesi gerekir. Irak merkezî yönetiminin, niyet olsa bile, imkân kabiliyetleri Kuzey Irak’ı kontrol edebilecek noktada değildir veya sınırlarımıza yakın dağlık bölgeyi kontrol edebilecek noktada değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise Irak’taki önceliği farklıdır. Konuyu istihbarat paylaşımına getirip işin içinden sıyrılmıştır.

Barzani’nin PKK’ya verdiği destek hepimizce malumdur. Bu desteği kesmesini beklemek fazla saflık olur. Her fırsatta teröristleri kollayıcı açıklamalar ve eylemlerde bulunan bölgesel yönetim liderinin anlayacağı tek dil kalmıştır, o da kuvvettir. Yani Barzani’nin kötü niyetinin değişmesi ancak Türk Silahlı Kuvvetlerinin az önce sözünü ettiğim caydırıcı gücüyle mümkündür. Diğer bir ifadeyle, Türk siyasetinin Irak’taki en büyük kozu ve argümanı Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücüdür. İşte bu gücün Irak’ta caydırıcı olması için bu tezkerenin mümkün olan en büyük oy oranıyla geçmesi gerekir.

Diyebilirsiniz ki: “Barzani neden PKK’ya destek versin?” Bu şahısla 1996 yılında Suriye’nin başkenti Şam’da bir buçuk saat görüşen bir kişi olarak söylüyorum: Yüz elli yıllık hayalini gerçekleştirmek üzere olduğunu düşünmektedir. Yüz elli yıllık hayalinin bir parça ötesine giderek Türkiye topraklarını da bu hayaline ve bu rüyasına dâhil etmiştir, o nedenle kullanmaktadır. Bu hayalci ve rüya gören bölgesel yönetim liderinin rüyasından uyandırılabilmesinin de en büyük etkeni yine Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü olacaktır. Önemli olan o gücü iyi kullanmaktır.

Şunu ifade etmek isterim ki ne Roma’da ne Bizans’ta ne Selçuklu’da ne Osmanlı’da Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde böyle bir vurucu kuvvet olmamıştır. Önemli olan, siyasi iradenin bu vurucu kuvveti maharetle ve basiretle kullanma becerisini göstermesidir. Hükûmetten beklediğimiz budur.

Her ne kadar 1 Kasım 2005’te Sayın Başbakanımız ve ABD Başkanı Bush’un Washington görüşmesinde PKK ortak düşman ilan edilse de bugünkü olan işlemler, PKK’yla Amerika Birleşik Devletleri mücadelesi, sadece ve sadece bir istihbarat paylaşımı noktasına indirgenmiştir. Müttefikliğin gereği sadece istihbarat paylaşımı değildir ve Türkiye Cumhuriyeti devletinde maalesef bu istihbarat paylaşımı gereğinden fazla abartılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölgede yeteri kadar istihbarat unsurları vardır, yeteri kadar da bilgi alınmaktadır. Bunun birtakım medya tarafından Türkiye’de bozulan Amerika Birleşik Devletleri imajının düzeltilmesi amaçlı kullanıldığını da burada söylemek isterim. Doğru olan, Amerika Birleşik Devletleri’nin bilfiil kontrol ettiği Irak topraklarında PKK’yla, Türkiye’yle birlikte mücadele etmesidir. Kaldı ki Türkiye'nin bölgede yapmış olduğu PKK’yla mücadelenin yarım kesilmesi için geçen yıl Hükûmete Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılan baskıyı hepimiz bilmekteyiz.

Dolayısıyla, Türkiye’nin, gelinen noktada Kuzey Irak’la ilgili kontrol edilemez araziyi kendi gücüyle kontrol etmekten başka çaresi kalmamıştır. Türkiye'nin Irak’la olan sınırı kontrol edilebilir bir sınır değildir ve yanlış bir sınırdır.

Az önce söyledim, niyetler ve imkân kabiliyetler bu bölgeyi Türkiye’den başka kimsenin kontrol edemeyeceği bir noktaya getirmiştir. Türkiye’nin, bu sınırları kontrol edebilir bir noktaya ötelemekten ve oraya yerleştireceği unsurlarla kendisini rahatsız eden PKK terörünü yeteri kadar izole etmekten ve yok etmekten başka çaresi kalmamıştır. Aksi takdirde, az önce duyduğumuz, yüreğimizde duyduğumuz ve milletimizin duyduğu acıları birçok defa duymak zorunda kalırız. Dolayısıyla, Türkiye, bu tezkereyle birlikte Kuzey Irak’la ilgili planlarını tekrar gözden geçirmek zorundadır.

Değerli milletvekilleri, terörizmle mücadelenin ayrıca ekonomik, siyasi ve askerî bacakları vardır. Sadece askerî bacakla mücadele etme sonuç almaz. Dolayısıyla, özellikle terörizmin mali bacağının kırılması gerekir. Bugünkü bankacılık sisteminde ve finans sektörünün kontrolü ve otomasyonu içinde, bu teröre, kimlerin, nasıl, nerede, ne kadar miktarda yardım ettiğini tespit etmek zor değildir. Dolayısıyla, Hükûmetin, özellikle teröristlere yardım kaynaklarını ortaya çıkarıp bu yardım edenleri gerektiği şekilde cezalandırmaları gerekir. Diğer taraftan, teröre destek veren siyasilerle ilgili en kısa zamanda Mecliste dokunulmazlıkla ilgili yeni düzenlemeler getirilmelidir. Dokunulmazlık zırhına bürünerek teröre destek vermek bu Mecliste hiç kimsenin haddine olmamalıdır.

Diğer bir konu ise, son olarak söyleyeceğim…

BENGİ YILDIZ (Batman) – Bir an evvel kaldırın dokunulmazlıkları. Şamar oğlanı değiliz biz!

KÜRŞAT ATILGAN (Devamla) – …değerli milletvekilleri, bölgedeki göçer hareketlerinin kontrol altına alınmasıdır. Özellikle yurt içindeki teröristler göçerlerden lojistik destek almaktadırlar. İsteyerek veya istemeyerek bölgedeki göçerler teröristlere destek olmaktadır. O nedenle, göçerlerin problemlerinin çözülerek yerleşik düzene geçmesi için Hükûmetin bir plan içinde çalışması gerekir. Çünkü, göçerler, isteyerek ve istemeyerek içerdeki teröristlerin lojistik desteğinde önemli bir etken olmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmet ve Meclisimizin bu tezkereye vereceği desteği milletin beklentisi doğrultusunda kullanmasını ve kararlılıkla kullanmasını, millî bir politika tespit etmesini, bir seferberlik anlayışı içinde artık bu belayı başımızdan kaldırmasını diliyor, hepinizi bu duygularla selamlıyorum. Ayrıca, o bölgede kahraman evlatlarımızın  kutsal mücadelelerinde kuvvet ve başarı diliyorum. Allah hepsinin ömrünü uzun kılsın.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Atılgan.

Sayın milletvekilleri, şimdi İç Tüzük’ün 60’ıncı maddesinin dördüncü fıkrasına göre söz isteminde bulunan Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Sivas Milletvekili Sayın Muhsin Yazıcıoğlu ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’a ve Demokratik Sol Partiye mensup Eskişehir Milletvekili Tayfun İçli’ye de yerlerinden dört dakika olmak şartıyla söz vereceğim çok kısa.

Önce Sayın Muhsin Yazıcıoğlu, buyurunuz efendim.

MUHSİN YAZICIOĞLU (Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’ye yönelik olarak devam eden terör faaliyetlerini durdurmak için sınır ötesine asker göndermek üzere Hükûmete verilen yetki süresinin bir yıl daha uzatılmasına Büyük Birlik Partisi olarak olumlu bakıyoruz.

Elbette, bu yetkiyi geçmişte kullanmış olan iktidar bu defa da Meclisimizden alacak. Bugün uzatılacaktır. Ancak, mesele, yetki vermek ve operasyon yapmaktan ibaret değildir. Önemli olan, bu ihaneti durdurmak ve yok etmektir. Terör, yaklaşık yirmi beş yıldır devam ediyor. Bu kadar uzun süreli dayanması ve devam etmesi, arkasında uluslararası güçlerin varlığını açıkça ortaya koymaktadır. Bunun için, içeride ekonomik, sosyal ve hukuki tedbirler kararlılıkla uygulanmaya konulurken, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünden taviz vermeden teröristle kararlı bir mücadele yapılmalıdır. Bölgenin işsizliği, yoksulluğu ve göçünün sebebinin PKK olduğu çok iyi bir şekilde bölge vatandaşlarımıza anlatılmalıdır ve okullarımızda terör dersleri verilmeli ve terörün yakıcı ve yıkıcı yanları herkese çok iyi bir şekilde öğretilmelidir.

Kürt-Türkmen, Alevi-Sünni kardeşliği, ortak aidiyet duygusu geliştirilirken, bölücü terör örgütü ortak düşman olarak kabul edilmelidir. Başta milletvekilleri olmak üzere, Kürt-Türkmen herkes PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmeli ve açıkça tavır koymalıdır.Bir taraftan Mecliste Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden taviz vermeyeceğine yemin ederken, diğer tarafta ihanet odaklarıyla birlikte olduğunu gizlemeyen milletvekillerinin varlığı Türk milletini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. Terörün dış kaynakları kesilerek lojistik imkânları kurutulmalıdır. Bunun için tüm iç ve dış odaklara karşı etkin ve kesin bir müeyyide uygulanmalıdır. Son terör saldırılarını ve sonuçlarını milletçe hazmetmemiz mümkün değildir. Onur kırıcı bu hareketin karşısında söylenen gerekçeler daha da kahredicidir. Artık milletimiz “uzun vadeli”, “sabırlı” vesair gibi başlayan sözleri duymak istememektedir.

Teröristle mücadele için sabit karakollar ve düzenli ordu yerine, mobil timler şeklinde oluşan özel kuvvetlerle bu mücadele yürütülmelidir. İstihbarat değerlendirmede ciddi bir koordinasyon kurulunun oluşturulması şarttır. Türkiye sadece kendisine ait bir uyduyla ve teknik imkânlarla sınırlarımızı kontrol etmelidir ve stratejik iş birliği yaptığımız iddia edilen devletlerle istihbarat paylaşımına güven duyulmamalıdır.

Irak sınırı fiziki olarak korumaya müsait değildir. Bu sebeple Irak’ta kaygılarımızı giderecek bir siyasi otorite oluşana kadar Irak içerisinde bir güvenlik amaçlı tampon bölge mutlaka oluşturulmalıdır. Bunun için de…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yazıcıoğlu.

Sayın Uras...

MEHMET UFUK URAS (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli vekiller; “Siyasetçi gelecekte neler olacağını söyleyip, söylenenler gerçekleşmeyince de neden olmadığını açıklayan kişidir.” derlerdi; tereddütle karşılardım, galiba doğru. Bir önceki tezkereden bugüne tam bir yıl geçti ve bu bir yılın bilançosunu çıkarmak, değerlendirmesini yapmak gerekmiyor mu? Bu bir yıl boyunca herkes için çözüm sanılanın çözüm olmadığını, denenmişi yeniden deneyerek sonuç alınmayacağını görmek zor mu?

Türkiye toplumu hamasetten, kan dökülmesinden ve şiddetten bıktı. Cumhuriyet tarihi boyunca katlanarak büyüyen ve bir bölgeden tüm ülkeye yayılan bir sorunu aşmanın yolu daha fazla insanın ölmesi olamaz. Çok uzun zamandır biliyoruz ki, Kürt sorunu tek başına bir asayiş sorunu olmadığı gibi, yargının ve askerin çözeceği bir sorun da değildir. O nedenle, güvenlik uğruna demokrasiyi feda edecek, demokratik önlemleri kevgire çevirecek adımlar, bugünü ve geleceği karartmaktan başka bir işe yaramıyor.

Kürt sorunu, Türkiye toplumunun bir sorunudur, çözüm yeri Türkiye’dir, çözüm biçimi demokratikleşme ve hoşgörüdür, farklı kültürlere saygı göstererek eşit yurttaşlık ilişkilerinin geliştirilmesidir, eşit koşullarda bir arada yaşama iradesinin güçlenmesi ve şiddet ortamının sona erdirilmesidir. Bugün, çözümsüzlük ve kutuplaşmayı artıracak terör eylemlerine ve şiddet adımlarına değil, barış yöntemlerine, sosyal ve ekonomik önlemlere ihtiyaç vardır.

Şimdi çatışma ve şiddet eğilimleri karşısında aklıselimi savunma günüdür. Bu nedenle, Meclis çatısı altında bulunan partilere bir kez daha sesleniyorum: Demokratik açılımlardan ürkmeyelim ve uzaklaşmayalım. Sabırla demokratik adımların atılması, sorunun çözümü için gerekli zemini yaratacaktır. Hiçbir askerî gerekçe bu konuda gerekli olan açılımları geciktirmeyi meşru kılmaz. Silahlı bir örgütün varlığı ve eylemleri devam ederken bu alana ilişkin reformların yapılmasının güç olacağına ilişkin gerekçeleri artık bir kenara bırakalım. Benzeri sorunların yaşandığı dünyanın birçok ülkesinde reformların yapılması, eylemlerinin sona erdirilmesinden sonraya ertelenerek değil paralel bir süreçte ele alınmıştır. Türkiye açısından bu anlayışla hareket edilmesi, daha doğru ve sonuç alıcı olacaktır. Bu yıl bir kere daha -geçen yıl da söyledik- yine söylüyoruz: Bu tezkere Türkiye toplumunu demokratikleştirmeyecektir, barışı sağlamayacaktır. Şiddetten ve nefretten arınmış bir toplumu yaratmakta “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden ayrılmamak sağduyunun, aklıselimin ve vicdanın gereğidir.

Teşekkür ediyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Uras.

Sayın İçli…

H. TAYFUN İÇLİ (Eskişehir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; tezkereye Demokratik Sol Parti olarak biz de olumlu bakıyoruz ancak biraz evvel Hükûmeti temsil eden Sayın Başbakan Yardımcısı, anladığım kadarıyla hâlâ sorunu algılayamamış, alınganlık gösteriyor. Dış politikada yapılan konuşmaların Dışişleri Bakanlığı kriptolara geçtiğinden söz ediyor. Bugün sokaktaki çocuklar dahi artık komşumuzun Amerika Birleşik Devletleri olduğunu söylüyor. Hükûmetin 17 Ekim 2007 tarihli tezkere metninde ve yeni tezkere metninde de aslında Hükûmet sorunu bir açıdan doğru tespit ediyor. Aslında kendi aczlerini de kabul ediyor.

Değerli milletvekilleri, bakın, uzunca bir süredir yoğun olarak sürdürdükleri, yani Hükûmetin sürdürdüğü siyasi ve diplomatik girişimlerden Hükûmetin sonuç alamadığını söylüyor. Önümüzdeki mevcut tezkerede de aslında bu kabul var. Biz şunu söylemiyoruz: Tabii ki terörle mücadelenin birçok güçlükleri var ama değerli arkadaşlar, 17 Ekimde tezkereyi Türkiye Büyük Millet Meclisi kabul ettikten sonra birçok yabancı basında Türkiye Büyük Millet Meclisinin aldığı karar ABD’ye meydan okuma olarak algılandı ve PKK terör örgütü bu tezkerenin kabulünden birkaç gün sonra Dağlıca baskınını gerçekleştirdi. Yine bu tezkere görüşülmeye başlanacağı sıralarda Aktütün Karakoluna yine PKK terör örgütünün saldırısı yapıldı.

Biraz evvel Anadolu Ajansından geçen habere göre, Diyarbakır’da uzun namlulu silahlarla polis aracına saldırıda bulunulmuş, 3 polisimiz şehit olmuş, 14 polisimiz yaralıymış.

Değerli arkadaşlar, biz şunu söylüyoruz: Biz Hükûmetin kararlı olmasını istiyoruz. 1991’de birinci Körfez Savaşı’ndan sonra 36’ncı paralelin üstünde odaklanan, çöreklenen PKK terör örgütüne karşı Amerika Birleşik Devletleri nezdinde ve daha sonra da 2003 Körfez Savaşı’ndan sonra daha da çöreklenen, güçlenen PKK terör örgütüne karşı, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı güçlü bir tavır konmasını istiyoruz. Hepimiz biliyoruz, yazıldı, çizildi, Sayın Başbakanın 5 Kasım 2007’de Amerika Birleşik Devletleri’nde yaptığı görüşmeleri hepimiz biliyoruz. Irak Birinci Devlet Başkan Yardımcısının birinci tezkereden sonra basına intikal eden açıklamalarını hepimiz  biliyoruz, diyor ki: “İstediğimizi aldık.”

Biz, Demokratik Sol Parti olarak kan ve gözyaşı dökülsün istemiyoruz. Biz barış istiyoruz, biz barışın olabilmesi için güçlü bir Türkiye istiyoruz. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum.

Kuzey Irak Bölgesi bir terör yuvası hâline dönüşmüş. Bakın, tezkerede “Hududu, şümulü, miktarı ve zamanı Hükûmetçe tayin edilecek…” deniliyor, öyle yetki verdik. Peki, birinci tezkereden sonra Irak’a yapılan harekâtın ne kadar sürede sürüp sürmeyeceğini kimler söyledi? Amerika Dışişleri Bakanı Avustralya’dan gelirken Türk Silahlı Kuvvetlerinin ne zaman çıkacağını bize söylemeye başlamıştı.

Gözlerimizi kapatmayalım, gerçekleri konuşalım. Biz bu ülkenin insanlarıyız, Hükûmete kıskançlıkla bakmıyoruz. Terör belasının bitmesi için ortak aklın üretilmesini istiyoruz.  Benden önce konuşan çok değerli…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın İçli.

Sayın milletvekilleri, Demokratik Toplum Partisinden Sayın Hasip Kaplan iki dakika yerinden söz istemiştir, sataşma olduğuna dair. “Dokunulmazlıkların kaldırılmasını isteyerek hedef gösterdiler ve sataşma vardır.” demiştir.

Yerinden iki dakika söz veriyorum.

Buyurunuz. (MHP sıralarından gürültüler)

AKİF AKKUŞ (Mersin) – İsim verilmedi ama isim verilmedi. Nereden çıkardınız sataşıldığını?

MUSTAFA KEMAL CENGİZ (Çanakkale) – Siz veriyorsanız üstünüze alının!

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Susun da cevap verelim.

V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, bazı konuşmacıların partisine sataşması nedeniyle konuşması

 

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz bir yandan yüce Meclisimizin yüzde 85 farklı temsil kabiliyetine kavuştuğundan bahisle gerçekten burada sorunları birlikte çözmenin olgunluğunu göstermek ve birbirimize tahammül etmek zorundayız ve burada bunlar konuşulurken şunu açıkça ifade edeyim: Bir iki konuşmacı bizleri kastederek dokunulmazlıklarımızın kaldırılmasını istedi. Biz buradan söz veriyoruz: Kaldırılmasına da gerek yok, isteyen savcı -ben otuz yıllık hukukçuyum, dokunulmazlık zırhına sığınmıyorum- gelsin sorgusunu yapsın. Çünkü ben çete kurmadım, banka soymadım, faili meçhul cinayet işlemedim, dört bin köyü boşaltmadım, bölgede Hizbullah’ı kullanmadım, Ape Musa’yı öldürmedim, Vedat Aydın’ı öldürmedim, Doğu ve Güneydoğu’da o aç kalan bebeklerin, o faili meçhul cinayette ölen, çığlıklar atan anaların, yavruların katillerini ben korumadım, Hrant Dink’i öldürmedim, Malatya’yı kana bulamadım, Trabzon’da benim il başkanlarım katillerin peşinde dolaşmadı. (Gürültüler) Böyle bir gerçeklik varken bu kürsüde dokunulmazlığı kaldırılacak olan kim varsa kamu vicdanına havale ediyorum. Gelin, hepimiz birlikte dokunulmazlığımızı kaldıralım…

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz…

HASİP KAPLAN (Devamla) – … sadece, sadece kürsü dokunulmazlığı kalsın. Buyurun, hodri meydan! Hükûmeti davet ediyorum!

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaplan…

HASİP KAPLAN (Devamla) –  Hodri meydan, yalnız kürsü dokunulmazlığı kalsın!

Teşekkür ediyorum.

A) Tezkereler(Devam)

8.- Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize Yönelik Terör Tehdidinin ve Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır Ötesi Harekat ve Müdahalede Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17/10/2007 Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükümete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/547)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. Şimdi tezkereyi tekrar okutup oylarınıza sunacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Irak’ın kuzey bölgesinde yuvalanmış bulunan PKK terör unsurlarından kaynaklanan ve Türk halkının huzur ve güvenliğiyle ülkesinin milli birliğine, güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yöneltilmiş terörist saldırılar ve açık tehdit devam etmektedir.

Dost ve kardeş Irak’ın toprak bütünlüğünün, milli birliğinin ve istikrarının korunmasına büyük önem atfeden Türkiye, PKK teröristlerinin Irak’ın kuzeyindeki mevcudiyetine ve terörist saldırılarına son verilmesini sağlamak amacıyla askeri faaliyetlerini başarıyla yürütmekte, siyasi ve diplomatik girişimleri ve uyarılarını sürdürmektedir.

Türkiye’ye yönelik olarak devam eden terörist saldırılar ve tehdide karşı, terörizmle mücadelenin bir parçası olarak uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tedbirleri almak üzere, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla, sınır ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi için Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca Genel Kurulun 17/10/2007 tarihli ve 903 sayılı Kararıyla Hükümete verilen bir yıllık izin süresinin, 17 Ekim 2008 tarihinden itibaren bir yıl süreyle uzatılmasını Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca arz ederim.

                                                                         Recep Tayyip Erdoğan

                                                                                  Başbakan

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresinin oylamasının açık oylama şeklinde yapılmasına dair iki önerge vardır.

Şimdi ilk önergeyi okutup imza sahiplerini arayacağım.

Lütfen, sayın milletvekillerinden adları okunduğunda burada olduklarını belirtir şekilde ya ayağa kalkmalarını ya da ellerini kaldırmalarını rica edeceğim.

Buyurunuz.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

3/547 sayılı Başbakanlık Tezkeresinin oylamasının İçtüzük 143. maddesi gereği açık oylama yoluyla yapılmasını arz ederiz.

Saygılarımızla.

1) Mehmet Şandır, Mersin? Burada.

2) Oktay Vural, İzmir? Burada.

3) Ahmet Kenan Tanrıkulu, İzmir? Burada.

4) Şenol Bal, İzmir? Burada.

5) Beytullah Asil, Eskişehir? Burada.

6) Abdülkadir Akcan, Afyonkarahisar? Burada.

7) Kürşat Atılgan, Adana? Burada.

8) Yılmaz Tankut, Adana? Burada.

9) Necati Özensoy, Bursa? Burada.

10) Kadir Ural, Mersin? Burada.

11) Erdal Sipahi, İzmir? Burada.

12) Mustafa Kalaycı, Konya? Burada.

13) Hasan Çalış, Karaman? Burada.

14) İzzettin Yılmaz, Hatay? Burada.

15) Mehmet Serdaroğlu, Kastamonu? Burada.

16) Ali Torlak, İstanbul? Burada.

17) Behiç Çelik, Mersin? Burada.

18) Osman Durmuş, Kırıkkale? Burada.

19) İsmet Büyükataman, Bursa? Burada.

20) Mümin İnan, Niğde? Burada.

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum.

Açık oylama için yeterli imza sahibi vardır. Şimdi diğer önergeyi de okutup bilgilerinize sunacağım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmekte olan terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere Irak’ın kuzey bölgesine Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının gönderilmesiyle ilgili Başbakanlık tezkeresi oylamasının İç Tüzük’ün 143’üncü maddesi gereği açık oylama yöntemiyle yapılmasını arz ve teklif ederiz.

1) Nurettin Canikli                           (Giresun)

2) Bekir Bozdağ                               (Yozgat)

3) Ünal Kacır                                  (İstanbul)

4) Recep Yıldırım                            (Sakarya)

5) Recep Koral                               (İstanbul)                

6) Mehmet Müezzinoğlu                    (İstanbul)

7) Mehmet Sekmen                          (İstanbul)

8) Asım Aykan                                (Trabzon)

9) Fatih Öztürk                               (Samsun)

10) İdris Güllüce                             (İstanbul)

11) Mehmet Ceylan                          (Karabük)

12) Ali Kul                                       (Bursa)

13) Ahmet Yeni                               (Samsun)

14) Ahmet Ertürk                               (Aydın)

15) N. Haluk Özdalga                        (Ankara)

16) Nusret Bayraktar                       (İstanbul)

17) Yılmaz Tunç                               (Bartın)

18) Sebahattin Karakelle                 (Erzincan)

19) Mustafa Ünal                             (Karabük)

20) Mehmet Çerçi                            (Manisa)

BAŞKAN -  Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.

Açık oylamanın elektronik cihazla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Alınan karar gereğince açık oylama elektronik cihazla yapılacaktır.

Oylama için beş dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri (3/547) esas numaralı Başbakanlık tezkeresinin açık oylama sonucunu okuyorum:

Kullanılan oy sayısı            : 529

Kabul                                : 511

Ret                                   :   18(x)

Böylece, tezkere kabul olmuştur. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 18.57

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.18

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş GÜRKAN (Adana)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3’üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına geçiyoruz.

Bu kısmın 1’inci sırasında yer alan, küresel ısınmanın etkileri ve su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi konusunda Anayasa’nın 98’inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/1, 4, 5, 7, 9, 10, 11, 13, 14, 15, 16, 17) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu üzerindeki genel görüşmeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

VI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Komisyonlardan Gelen Diğer İşler

1.- Kırklareli Milletvekili Tansel Barış ve 29 Milletvekilinin, Antalya Milletvekili Tayfur Süner ve 21 Milletvekilinin, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve 21 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 Milletvekilinin, Konya Milletvekili Özkan Öksüz ve 21 Milletvekilinin, Uşak Milletvekili Nuri Uslu ve 21 Milletvekilinin, Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam ve 20 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Oktay Vural ve 19 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 33 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ve 32 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 27 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 24 Milletvekilinin, Küresel Isınmanın Etkileri ve Su Kaynaklarının Sürdürülebilir Yönetimi Konusunda Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/1, 4, 5, 7, 9, 10, 11, 13, 14, 15, 16, 17) (S. Sayısı: 138)

 

 

 

BAŞKAN - Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk ve 11 Milletvekilinin; 2009 Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya Su Forumunun Organizasyonu ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

B) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk ve 11 Milletvekilinin; 2009 Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya Su Forumunun Organizasyonu ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (2/182) (S.Sayısı: 214)x

 

BAŞKAN - Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Komisyon raporu 214 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Teklifin tümü üzerinde gruplar adına ilk söz Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun.

Uşak Milletvekili Osman Coşkunoğlu söz istemiştir.

Buyurunuz Sayın Coşkunoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz yirmi dakikadır.

CHP GRUBU ADINA OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, gelecek sene İstanbul’da toplanacak olan Beşinci Dünya Su Forumuna ilişkin bir kanun teklifini görüşmek üzere Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini ve kendi görüşlerimi bildirmek için huzurunuzdayım.

Gelecek sene yapılacak olan Beşinci Dünya Su Forumu, yaklaşık 20 bin kişinin katılımının gerçekleştirileceği önemli bir toplantıdır. Önemi bunun, su konusunun özellikle bugünlerde, bu yıllarda önümüzde olan küresel ısınma nedeniyle sıcak bir konu, önemli bir konu olmasından kaynaklanıyor; öneminin bir diğer nedeni de çok geniş ve etkin bir katılımcı grubunun beklenmesidir, yaklaşık 20 bin kişinin katılımı bekleniyor. Bunlar, devlet başkanlarından, parlamenterlerden, hükûmet görevlilerinden ve konunun uzmanlarından oluşuyor. Bu bakımdan çok önemli. Böylesine önemli bir toplantının Türkiye’de olması elbette bizim için kıvanç vericidir ama kıvancın ötesinde bazı sorumluluklar yüklemektedir.

Şimdi, önümüzdeki sıra sayısı 214’ün gerekçesinin son cümlesi yadırgatıcı. Ne diyor son cümlede: “Beşinci Dünya Su Forumu organizasyonunun gerçekleşme sürecinde ülkemize ekonomik ve sosyal getirisinin yüksek olması, en az yüzden fazla ülkeden Devlet Başkanı, Bakan, Parlamenter ve Yerel Yöneticiler yanı sıra su ile ilgili katılımcıların iştirakiyle de medyanın ilgisinin çekilmesi ve böylece Türkiye’nin tanıtımının yapılması sağlanmış olacaktır.”

Umuyorum sadece Türkiye’nin tanıtılması değil, bu Dünya Su Forumunda içinde bulunduğumuz küresel ısınmanın da daha da sıkıntılı hâle getirdiği kuraklık dönemlerinin ve suyun önemini daha iyi anlamamızı, takdir etmemizi sağlayacak bir toplantı olacaktır. Ben özellikle bu konuya değinmek istiyorum.

Şu gerçeği baştan saptayalım: Türkiye’de, birçok konuda olduğu gibi, sanayi politikası yok, bilim-teknoloji politikası yok, su politikası da yoktur. Su politikası yoktur. Umuyorum bu toplantı bizi bir su politikası -küresel ısınma da zaten kapımızda- hazırlama yönünde bir teşvik niteliği sağlar. Bu toplantının ana hedefi, resmen yazıldığı şekliyle, su için farklılıkların birleştirilmesi. İngilizce tabirde “köprü” kavramı kullanılmış. Farklı gruplar ve görüşler arasında bir köprü kurma teması üzerine ve ana hedefi üzerine.

Su konusunda ne gibi farklılıklar var? Bunların içinde, bu zaman içerisinde ve şu anda Türkiye’yi en yakından ilgilendirdiğini düşündüğüm bir farklılık üzerinde durmak istiyorum, o da suyu nasıl değerlendirdiğimiz ile ilgili: Su ticari bir mal mıdır? Ekonomik ve ticari, yani piyasada fiyatının belirleneceği bir mal mıdır, yoksa kamusal bir ürün, kamusal hizmet amacını yerine getirmek için bir ürün müdür?

Şimdi, dünyada 1992 yılına kadar su kamusal bir ürün olarak kabul edilirdi. 1992 bir dönüşümün, yani kamusal ürün değil de ticari bir mal anlayışına küresel veya belli ülkelerdeki dönüşümün milat yılıdır. O yıl İrlanda’nın Dublin şehrinde Uluslararası Su ve Çevre Konferansı düzenlendi, yine aynı yıl Brezilya’nın Rio kentinde Kalkınma ve Çevre Konferansı düzenlendi. Bu iki konferans suyu bir ticari ürün olarak tanıma yönünde ilk adımların atıldığı konferanslardır. Arkasından 1997’de Birleşmiş Milletlerin bir özel oturumunda su yönetimindeki yeni anlayış yavaş yavaş netleşmiştir. Birleşmiş Milletlerin bu toplantısında üç madde öne çıkmaktadır. Birincisi: Sınır aşan nehir havzalarında -bizi, Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir konu- havza yönetimi sisteminin esas alınması. Coğrafi veya ulusal sınırların değil, havza sınırlarının ve havza yönetiminin esas alınması. İkincisi: Suyun arza göre özel sektörce yönetiminin esas alınması. İşte, 1992’de başlayan anlayış burada bir kez daha perçinleniyor. Üçüncüsü: Su kaynaklarının global ticaret kurallarına göre işletilmesi. Bu üç ilke 2002’de Rio’daki bir toplantıda tekrar perçinlenmiştir ve aynı yıl, 2002 Türkiye’nin su sektöründe hızla dışa açılmaya başladığı bir yıl olmuştur, ulus ötesi su şirketlerinin yerli su şirketlerini devralarak piyasaya girmeye başladığı yıl olmuştur. Dünya Bankası da kredilerini buna göre düzenlemeye başlamıştır.

Türkiye’de daha sonra, 2004 yılında çıkarılan ve ilginç bir şekilde 5 Haziran 2004’te yürürlüğe giren, yani Dünya Çevre Günü’nde yürürlüğe giren 5177 sayılı Maden Kanunu ile yapılan değişiklikler Türkiye’de devletin su konusundaki etkisini giderek azaltma yönünde ve suyu giderek daha çok bir ticari meta olarak işletmecilerin eline bırakmaktadır. Örneğin, maden işletmelerine… Belli su havzaları da madencilik faaliyetlerine açıldı, içme ve kullanma suyu rezervuarının maksimim su seviyesi noktasından 1 kilometrelik mesafeden itibaren madencilik faaliyetlerine olanak sağlandı. ÇED yapılmadan verilen arama izinleri konusu vardır ve diğer maddeleriyle maalesef 2004 yılında çıkarılan bu 5177 sayılı Maden Kanunu, Hükûmetin su konusundaki politikalarının somut belirtisi olmuştur, daha çok suyu korunması gereken kıt bir ürün, devletin kontrolü altında kamunun hizmetine sunulacak bir meta olmaktan çıkarıp ticari bir ürüne dönüştürmek için atılan adımlardan biridir.

Bu adımlardan bir diğeri de geçen sene Sayın Enerji Bakanının yapmış olduğu bir açıklamadır Edirne ile ilgili ve ondan sonra gelen tepkiler Edirne’de… Evet, Sayın Hilmi Güler geçen yaz akarsuların işletme hakkını yap-işlet-devret modeliyle satmayı planladıkları, akarsuları satmayı planladıklarını açıklamış ve arkasından kıyamet kopmuştu.

Değerli arkadaşlar, su konusunda piyasayı egemen kılmak -vurguluyorum- sadece piyasayı egemen kılmak yanlıştır ve bu Beşinci Dünya Su Forumunda da genellikle bu konuda bir eğilim olduğu anlayışı geliştiği için bende –izliyorum neler olduğunu, konuları, katılımcıları ve geçmişini- bu konuda sizleri uyarmak istiyorum.

Şimdi, Dünya Bankasının çeşitli araştırmaları var. Suyun özelleştirildiği yerlerde su ne oldu, bunların ayrıntılarına girmeden, ben size somut bazı örneklerle neler olabileceği hakkında fikir vereyim. Önce kendi seçim bölgemden başlayayım: Uşak.

Ben aslen Uşak’ın Yenişehir köyündenim. Gediz Nehri Yenişehir köyünün dibinden akar ve Gediz Nehri’nin suyunu içerdik biz, içinde yüzerdik, balık avlardık. Şimdi ayağımızı sokmaya korkarız. Neden? Organize sanayi inşa edildi. Daha yeni, o da bir dış baskı sonucu, malını ihraç edemeyeceğini anlayınca bir arıtma tesisi yapıldı. Fakat hâlâ sorunlu, hâlâ daha geçen ay balıklar ölü bir şekilde yüzer bulundu Gediz Nehri’nde. Ne uğruna bu? Sanayileşmek uğruna. Şimdi burada konuyu tarım mı, sanayi mi diye bir ikileme getirmenin anlamı yoktur. Hem tarım hem sanayi. Sanayi uğruna tarımı baltalamak yanlıştır. Bunu ifade etmeye çalışıyorum. İkisi arasında bir tercih yok. Doğru dürüst politikalarla, uygulanacak doğru dürüst politikalarla bu sağlanabilir.

Bir diğer örnek: Menderes havzasına giden bir çay, yine Uşak’tan kaynaklanan, karma organizedeki dericilerin kirletmesi sonucunda son derece kötü durumdaydı. Arıtma yapıldı. O arıtmanın maliyeti ayda 200 milyar civarında. Karma organizeye dericiler taşınmak zorunda bırakıldı. O nedenle bir masrafa girdiler, maliyete girdiler fakat 70-80 kilometre ileride, Uşak dışındaki bazı ilçelerimizde hâlâ etrafı kirleterek deri üretiliyor. Şimdi, burada bir de haksız rekabet var. Uşak’ta üretirsen arıtma tesisinin maliyetine katlanacaksın, Uşak’ın dışına çıktığın zaman etrafı kirleterek üreteceksin, yasalara rağmen. Şimdi bunlar uygulanan yanlışlar.

Şimdi, ciddi bir su politikası kullanılmaması, olmaması, bu gibi sorunlar -su politikası deyince sadece su sağlamak değil tabii- çevre ve suyun arıtılması konularında ve bunun sanayi politikalarıyla, tarım politikalarıyla ilişkilendirmeden yapılacak, öyle günlük kararlarla ele alınacak bir konu değil.

Kısa bir özet: Sizlere öneririm buna bakmanızı çünkü Arjantin’den bir örnek vereceğim şimdi. Dünya Bankası, Buenos Aires, Arjantin’in başkentinde yapılan su şebekesi özelleştirmesini örnek başarı ilan etmişti, örnek başarı, bu özelleştirmeyi… 1993’te oldu, Carlos Menem yönetiminde. Ondan sonra -tabii bunu bir yabancı şirket aldı- şirket önce kadroyu daralttı, ardından tarifeleri yükseltti. 2001’deki ekonomik krizde Arjantin pesosunda, parasında çok büyük bir değer kaybı olunca yüklü bir zam daha kondu suya. Artık bu piyasada bir ürün. Piyasada kâr amacı, kâr maksimizasyonu güdebileceğiniz bir ürün. Onun için yüklü bir zam daha kondu. Ondan sonra Arjantinli buna isyan etti ve 2006’da hükûmeti değiştirdi ve özellikle bu konu nedeniyle o hükûmeti değiştirdiği yaygın olarak iddia edilir.

Değerli arkadaşlar, başka örnekler de var. Biraz önce Edirne’den bahsettim. Hindistan’da da bir akarsu özelleştirildi. Bakın, Hindistan’da akarsu özelleştirildikten sonra, şimdi insanların o kaynaktan yararlanmaları bir yana, hayvanların su içmesi bile yasak. Kıyı boyunca mevzilenmiş görevliler, yaklaşana silah doğrultuyorlar Hindistan’daki uygulamada. Başka… Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de göletlerimizi o şekilde kullanarak bu gibi sorunlar yaşıyoruz.

Değerli arkadaşlar, bunu bir fırsat bilelim, suyun sadece ticari bir meta olarak değil, çok önemli ve önemi kalıcı -yani ben suyun önemini anlatmaya gerek görmüyorum- bir şey, yüz yıl sonra da bin yıl sonra da, tıpkı yüz yıl, bin yıl, binlerce yıl önce olduğu gibi, su yaşam için, hijyen için, her şey için son derece önemli bir üründür, bunu basit bir ticari meta olarak görmemek gerekir.

Nitekim, bu toplantı, forum, Beşinci Dünya Su Forumu, siyasileri, devlet başkanlarından parlamenterlere kadar yerel yöneticileri ve uzmanları bir araya getirirken gönül arzu ederdi ki sivil toplum örgütlerinin ve meslek kuruluşlarının da bu konuda katkıları alınsın. Oysa İnşaat Mühendisleri Odası, üst örgüt olan Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği, birisi 2006’da, birisi 2008’de, Mart 2008’de olmak üzere iki kongre düzenlemiştir bu su politikalarını geliştirmek için. Bu kongrelerde konular tartışılmıştır fakat bu kuruluşlar maalesef Beşinci Dünya Su Forumu sürecinin dışında bırakılmıştır. Şimdi, onlar da sadece TMMOB, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği değil, kırk kadar zannedersem, diğer sivil toplum örgütleriyle alternatif bir su forumu düzenliyorlar. Sosyal hareketleri bu şekilde dışlayan bir Dünya Su Forumu olmamalıydı.

Değerli arkadaşlar, son olarak, su konusunu ele alırken, su politikalarını ele alırken tarım, tarımda mesela teknolojiyi ele almamak, teknolojiyi dışarıda bırakmak mümkün değil. 10 misli, yani 10 dekardan alınacak ürünü doğru sulamayla 1 dekardan almak mümkün. Bunları biliyoruz, bunlar saptanmıştır. Tarımda zaten sıkıntıdayız.

Şimdi, damlama su. Hükûmetin doğru bir kararı var, damlama sulama için ve yağmurlama için teşviki var tarımda kullanılması üzerine. Fakat bu teknolojileri kim geliştirdi? Bir  bakın, bu teknolojileri, Türkiye’nin şimdi satın aldığı -ithalatımız patlıyor diyoruz- bu teknolojileri kim geliştirdi? İsrail. Neden? Kurak, küçük bir ülke. Kurak, suya ihtiyacı var, teknolojisini geliştirmiş, dünyaya satıyor. Bu, önümüzdeki gerek çevre sorunları nedeniyle, gerekse su kaynaklarımızın geliştirilmesi için bizim almamız gereken önemli derslere sadece şu zaman sınırı içerisinde verebileceğim bir örnektir. Bu da politikalarımızın içerisinde olmalı ve bu Forum’dan Türkiye su ile ilgili teknolojileri geliştirmek için belli bir teşvik anlayışına, belli bir teknoloji politikasına girmeli. Oysa biz daha yeni bir ARGE destek yasası çıkardık. Yine ulufe dağıtır gibi teşvik dağıtılıyor. Hiçbir öncelik, hiçbir strateji, hiçbir politika yok; kim, hangi sektör, hangi konu olursa olsun ARGE için destek veriliyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Coşkunoğlu, lütfen sözünüzü tamamlayınız.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

Elbette ARGE için destek verilmesini gönülden, yürekten destekliyoruz fakat bunun ciddi bir politikayla, rastgele, ulufe dağıtır gibi değil. Piyasa düzenler, biz verelim. Sadece piyasa düzenler anlayışına bu işi bırakmak yanlıştır.

Sayın Bakanın TÜSİAD’ın raporu üzerine, su ile ilgili raporu üzerine açıklamasından alıyorum, eğer gazetede çıktığı gibi konuştuysa. 50 milyar dolarlık bir yatırım pastası olduğunu Sayın Bakan ifade etmiş. Bu 50 milyar dolarlık yatırım pastasını ona buna peşkeş çekmeden önce şu andaki dünyadaki krizin, ekonomik krizin bize dış kaynaklardan… O likidite bolluğu dönemi bitti artık, öyle fon bularak…

Dış kaynaklardan para bulmamızın ne kadar zor olduğunun bilincinde olarak daha ciddi politikalar geliştirilmesini umar, hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Coşkunoğlu.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremizin sonuna yaklaşıyoruz. Bir grup adına konuşma daha yirmi dakika süreceği için ya devamı ya da kesilmesi yönünde oylarınıza sunuyorum. Devam edilmesini…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Keselim efendim.

BAŞKAN – Peki.

Kesilmesini isteyenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Çalışma süremizin sonuna geldiğimiz için, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için 9 Ekim 2008 Perşembe günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                                                   Kapanma Saati: 19.42



(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

x 214  S. Sayılı Basmayazı Tutanağa eklidir.