DÖNEM: 23                            CİLT: 39                    YASAMA YILI: 3

 

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

54’üncü Birleşim

5 Şubat 2009 Perşembe

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

   I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

  II. - GELEN KÂĞITLAR

III. - GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI

1.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, İstanbul Büyükşehir Belediyesinde yaşanan sorunlara ve kentin iyi yönetilmediğine ilişkin gündem dışı konuşması ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı

2.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, Batman’da yaşanan sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Malatya Milletvekili Mehmet Şahin’in, Orta Doğu’daki son gelişmeler ve Gazze’de yaşanan savaşa ilişkin gündem dışı konuşması

 

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- İran İslami Danışma Meclisi Dış Siyaset ve Ulusal Güvenlik Komisyonu, Finlandiya Parlamentosu Dışişleri Komisyonu, Arjantin Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu, Slovenya Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu ve Küba Cumhuriyeti Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı ve beraberlerindeki parlamento heyetlerinin, TBMM’nin konuğu olarak resmî temaslarda bulunmak üzere ülkemizi ziyaretlerine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/681)

B) Önergeler

1.- Niğde Milletvekili Mümin İnan’ın (6/1070) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/116)

C) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 19 milletvekilinin, Adli Tıp Kurumu’na yönelik iddiaların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/318)

 

V.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/324) (S. Sayısı: 96)

2.- Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Çevre ve Avrupa Birliği Uyum ile Dışişleri Komisyonları Raporları (1/597) (S. Sayısı: 268)

3.- Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanun Tasarısı ve Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (1/543) (S. Sayısı: 263)

4.- Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak ve Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun; Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; Antalya Milletvekili Sadık Badak ve 5 Milletvekilinin; Kadastro Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi; Antalya Milletvekili Osman Kaptan ve 4 Milletvekilinin; Türk Ceza Yasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (2/283, 2/270, 2/277) (S. Sayısı: 272)

5.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/618, 1/653) (S. Sayısı: 307)

6.- Erişme Kontrollu Karayolları Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (1/569) (S. Sayısı: 239)

7.- İstanbul Milletvekili Mehmet Domaç ile Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü ve 38 Milletvekilinin; Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifleri ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/266, 2/268) (S. Sayısı: 257)

8.- İstanbul Milletvekili Hasan Kemal Yardımcı ve 5 Milletvekilinin; Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (2/365, 1/454) (S. Sayısı: 322)

 

VI.- OYLAMALAR

1.- Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 

TBMM Genel Kurulu saat 14.03’te açılarak beş oturum yaptı.

 

İstanbul Milletvekili Bayram Ali Meral’in, çalışma hayatı ve son günlerde yaşanan siyasal gelişmelere ilişkin gündem dışı konuşmasına Devlet Bakanı Mehmet Şimşek,

Denizli Milletvekili Hasan Erçelebi’nin, 7 Ağustos 2008 tarihli yazılı soru önergesine İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın verdiği cevapta, ismini yanlış yazmak suretiyle şahsını ve TBMM’yi ciddiye almadığına ilişkin gündem dışı konuşmasına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek,

Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı’nın, hayvancılık sektöründe yaşanan sorunlara ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşmasına Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker,

Cevap verdi.

 

Niğde Milletvekili Mümin İnan, İstanbul Milletvekili Bayram Ali Meral’in gündem dışı konuşmasında ifade ettiklerinin tamamına katıldığına,

Tunceli Milletvekili Kamer Genç, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in gündem dışı konuşmaya verdiği cevaba,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

 

Gündemin “Sözlü Sorular” kısmının;

1’inci         sırasında bulunan           (6/403),

2’nci                ”              ”              (6/406),

4’üncü             ”              ”              (6/420),

5’inci               ”              ”              (6/421),

7’nci                                ”              ”              (6/427),

9’uncu             ”              ”              (6/442),

11’inci             ”              ”              (6/459),

23’üncü           ”              ”              (6/531),

24’üncü           ”              ”              (6/534),

26’ncı              ”              ”              (6/537),

27’nci              ”              ”              (6/540),

30’uncu           ”              ”              (6/548),

37’nci              ”              ”              (6/567),

47’nci              ”              ”              (6/594),

48’inci             ”              ”              (6/595),

52’nci              ”              ”              (6/603),

60’ıncı             ”              ”              (6/624),

62’nci              ”              ”              (6/627),

65’inci             ”              ”              (6/630),

66’ncı              ”              ”              (6/631),

70’inci             ”              ”              (6/641),

74’üncü           ”              ”              (6/652),

79’uncu       sırasında bulunan         (6/663),

80’inci             ”              ”              (6/664),

84’üncü           ”              ”              (6/671),

87’nci              ”              ”              (6/675),

89’uncu           ”              ”              (6/677),

100’üncü         ”              ”              (6/702),

104’üncü         ”              ”              (6/711),

129’uncu         ”              ”              (6/752),

133’üncü         ”              ”              (6/760),

144’üncü         ”              ”              (6/785),

155’inci           ”              ”              (6/803),

182’nci            ”              ”              (6/846),

Esas numaralı sözlü sorulara Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker cevap verdi.

 

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

1’inci sırasında bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun (1/324) (S. Sayısı: 96) görüşmeleri Komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.

 

2’nci sırasında bulunan, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu’nun (1/608) (S. Sayısı: 266) görüşmeleri tamamlanarak kabul edildi.

 

3’üncü sırasında bulunan, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Çevre ve Avrupa Birliği Uyum ile Dışişleri Komisyonları Raporlarının (1/597) (S. Sayısı: 268) tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanarak 1’inci maddesi üzerinde bir süre görüşüldü.

 

5 Şubat 2009 Perşembe günü, alınan karar gereğince saat 14.00’te toplanmak üzere birleşime 20.00’de son verildi.

 

 

 

Şükran Güldal MUMCU

 

 

 

Başkan Vekili

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Harun TÜFEKCİ

 

Fatma SALMAN KOTAN

 

Konya

 

Ağrı

 

Kâtip Üye

 

Kâtip Üye

 

                                                                                                                                                 No.:  58

II.- GELEN KÂĞITLAR

5 Şubat 2009 Perşembe

Tasarılar

1.- Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) Kuruluş Yasası ve Sözleşmesinde Değişiklik Yapan Antalya Tam Yetkili Temsilciler Konferansı Sonuç Belgelerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/673) (Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ile Dışişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 27.1.2009)

2.- Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısı (1/674) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 28.1.2009)

3.- Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı Kurulması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/675) (Avrupa Birliği Uyum; Plan ve Bütçe ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 4.2.2009)

 

Teklifler

1.- Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Hakkı Suha Okay ve Mersin Milletvekili İsa Gök’ün; 19.03.1969 Tarih ve 1136 Sayılı Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/388) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.1.2009)

2.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin; Nazım Hikmet Müzesinin Kurulmasına Dair Kanun Teklifi (2/389) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.1.2009)

3.- Antalya Milletvekili Tayfur Süner’in; Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/390) (Plan ve Bütçe Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.1.2009)

4.- Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı’nın; Akşehir Adıyla Bir İl Kurulması Hakkında Kanun Teklifi (2/391) (İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 22.1.2009)

5.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru ve 4 Milletvekilinin; Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/392) (Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 23.1.2009)

6.- Karaman Milletvekili Hasan Çalış ve 2 Milletvekilinin; Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/393) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 26.1.2009)

       

Raporlar

1.- Gümrük Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (1/602) (S. Sayısı: 324) (Dağıtma tarihi: 5.2.2009) (GÜNDEME)

2.- Dünya Bankası Grubu ve Uluslararası Para Fonu Guvernörler Kurullarının 2009 Yıllık Toplantıları Münasebetiyle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Dünya Bankası Grubu ve Uluslararası Para Fonu Arasında Düzenlenen Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/468) (S. Sayısı: 327) (Dağıtma tarihi: 5.2.2009) (GÜNDEME)

3.- İstanbul Milletvekili Nimet Çubukçu ve 25 Milletvekilinin; Fırsat Eşitliği Komisyonu Kanunu Teklifi; Adana Milletvekili Nevin Gaye Erbatur ve 8 Milletvekilinin; Kadın Erkek Eşitliğini İzleme Kurulu Kanun Teklifi ve İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş ve 5 Milletvekilinin; Kadın-Erkek Eşitlik Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Teklifi ile Anayasa Komisyonu Raporu (2/211, 2/112, 2/311) (S. Sayısı: 328) (Dağıtma tarihi: 5.2.2009) (GÜNDEME)

 

Meclis Araştırması Önergesi

1.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 19 Milletvekilinin, Adli Tıp Kurumu’na yönelik iddiaların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/318) (Başkanlığa geliş tarihi: 04.02.2009)

 

5 Şubat 2009 Perşembe

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 54’üncü Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayımız vardır, görüşmelere başlıyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, İstanbul’un sorunları hakkında söz isteyen İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’a aittir.

Buyurunuz Sayın Soysal. (CHP sıralarından alkışlar)

III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, İstanbul Büyükşehir Belediyesinde yaşanan sorunlara ve kentin iyi yönetilmediğine ilişkin gündem dışı konuşması ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İstanbul’da yaşanan sorunlarla ilgili olarak söz almış bulunmaktayım.

Değerli milletvekilleri, İstanbul, kente ihanet edilen bir anlayışla yönetilmektedir. İktidar ve iktidarın yerel yönetimdeki temsilcisi, kenti talan etmiştir, kamu kaynaklarını kişisel çıkarlar için kullanmış ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve onun iştiraklerini âdeta birer arpalık olarak görmüştür. Bu basiretsiz ve beceriksiz yönetim anlayışı, halka hizmet yerine kendilerine ve yandaşlarına çıkar sağlamayı ön planda tutmuştur.

Değerli milletvekilleri, bundan kısa bir süre önce, 28 Ocakta İstanbul Büyükşehir Belediyesinde görev yapan iç denetçilerle ilgili olarak bir basın toplantısı yaptım ve bu konuda İstanbul Büyükşehir Belediyesinde yapılan kanunsuz uygulamayı ayrıntıları ile açıkladım. İstanbul Büyükşehir Belediyesinde iç denetçi olarak görev yapan kişilerin, aynı zamanda Belediyede ya da ona bağlı iştiraklerde başka görevlerde de çalıştıklarını açıkladık.

Yasa ortada. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 64’üncü maddesindeki “İç denetçi, görevinde bağımsızdır ve iç denetçiye asli görevi dışında hiçbir yerde görev verilemez ve yaptırılamaz.” gibi son derece açık ve net düzenlemeye rağmen İstanbul Büyükşehir Belediyesinde yasalar çiğneniyor ve başka görevlerde bulunmalarına rağmen 10 kişi iç denetçi olarak görev yapıyor.

Örneğin, Mehmet Cemil Aslan, Mali Hizmetler Daire Başkanı, Encümen Üyesi, İç Denetçi ve BİMTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı,

Yakup Keskin, Gelirler Müdürü, İç denetçi ve  İGDAŞ Yönetim Kurulu Üyesi,

Hasan Özçelik, İştirakler Koordinasyon Müdürü, İç Denetçi ve İGDAŞ Yönetim Kurulu Üyesi,

Kenan Kırtıl, Bütçe Denetim Müdürü ve İç Denetçi ve KİPTAŞ Yönetim Kurulu Üyesi,

Abdülkadir İnceoğlu, Mali Kontrol Şube Müdürü, İç Denetçi ve BELBİM Yönetim Kurulu Üyesi,

Sabri Çakıroğlu, İç Denetçi, Giderler Müdürü, İGDAŞ Yönetim Kurulu Üyesi,

Ali İhsan Baş, Finansman Müdürü, İç Denetçi ve İSFALT Yönetim Kurulu Üyesi,

Sami Kılıç, Mustafa Ocak, Asude Sedefoğlu vesaire. Bu isimler ne yazık ki iç denetçi olarak görev yapmış.

Konu, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile düzenlenmiş bir konudur. Bu Kanun’a göre bir kişi düşününüz ki iş denetleyecek ve bir sorun olacak, sonra bunu da üst amirine bildirecek. Böyle bir şey mümkün müdür? Hem denetçi hem denetlenen aynı kişi olacak. Ne yazık ki burada yasaya aykırı, hukuk tanımaz bu tutumun yanlışlığı ve kişisel kazanç sağlamaktan başka işlevi olmadığı da çok açık, net ortadadır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından yapılan açıklamada ise bunların geçici olarak atandığını ifade etmektedirler.

İç Denetim Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nin 27/1 maddesinde “İç denetçilere bu yönetmelik ve iç denetim birim yönergeleri dışında görev verilemez ve yaptırılamaz.” hükmü mevcut olup "Biz iç denetçilerimize geçici görev veriyoruz." sözü bu Yönetmelik hükmüne kesinlikle aykırıdır.

Değerli arkadaşlarım, iç denetçilerle ilgili, iç denetçi eğitimleri 23/7/2008 tarihinde bittiğinden ve hepsi sertifikalandığından, eğer bu gruba kalmış iç denetçi var ise bu tarihten sonra tamamen dış görevlerini bırakması gerekirdi ve bu da yönetmeliğe aykırıdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinde şimdiye kadar kurulmamış olan İç Denetim Birim Başkanlığının kurulması kararının 28 Ocakta yaptığımız açıklamanın hemen arkasından gelmesi çok düşündürücüdür.

Değerli milletvekilleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi hukuk tanımamaktadır, yasaları çiğnemektedir. Sayın Kadir Topbaş, belediyenin internet sayfasında istediği kadar açıklama yapabilir. Bu açıklama, onların yasayı tanımadığını ortadan kaldırmaz. Asıl sorumlu olarak mevcut görevleri devam eden kişileri iç denetçi olarak atayan, Şehremini olan Kadir Topbaş görevini yerine getirmemiştir. Ne yazık ki İstanbul'un Şehremini kendisini hukukun, yasaların üstünde görmektedir ve yasalara aykırı uygulamalar yapmakta hiçbir sakınca görmemektedir.

Değerli milletvekilleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin danışmanlarıyla ilgili de trajikomik olaylarla karşı karşıyayız. Kadir Topbaş'ın Fethi Turgut isminde trilyonluk başdanışmanı var. Her ne kadar Kadir Topbaş bu konuda açıklama yapmaktan kaçınsa da ilerleyen günlerde elimizdeki yeni belgelerle bu konuyu daha çok uzun süre konuşacağız. Buradan Kadir Topbaş'a kaç tane danışmanı olduğunu açıklanmasının da çağrısını yapmak istiyorum.

Yine en vahim olanı da beş yılın üzerinde İstanbul'da belediye başkanlığı yapmış, bir o kadar da belediye başkan vekilliği yapmış, Sayın Başbakanın da mesai arkadaşlığını yapmış Ali Müfit Gürtuna'nın İstanbul'da 250 milyar dolarlık rant olduğunu söylemesi son derece dehşet vericidir ve bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden sesleniyorum: Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler, İstanbul’u bir rant kapısı gibi görenler, İstanbul'un rantını kendine ve yakınlarına peşkeş çekenler bunun hesabını vermek zorundadırlar ve bu noktada Sayıştayı da, yargıyı da göreve davet ediyorum.

Bizim elimizdeki, açıkladığımız ve açıklayacağımız yüzlerce dosya ile İstanbulluların alın terinin, emeğinin nasıl heba edildiğini, İstanbul'a nasıl ihanet edildiğini, öz varlıklarını tüketip neredeyse iflas noktasına gelen belediye şirketlerinin yönetim hantallığı ve peşkeşçilik mantığını ortaya koymaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

ÇETİN SOYSAL (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, gerçekten İstanbul’a ihanet ediliyor, İstanbul’a haksızlık ediliyor. İstanbul bir rant kapısı hâline dönüşmüştür ve İstanbul’da milyarlarca dolarlık yolsuzluk hikâyelerinin her geçen gün arttığı görülmektedir ve -buradan sesleniyorum- Ali Müfit Gürtuna’nın söylediği 250 milyar dolarlık rantın araştırılması ve incelenmesi gerekmektedir.

İstanbul’da çok ciddi bir yağma var, İstanbul’da kendine ve ailesine dönük rant sağlama kapıları var. Bunlarla ilgili önümüzdeki süreçlerde çok ciddi değerlendirmelerimiz devam edecektir. Örneğin bu iç denetçilik olayının da hukuka ve yargıya aykırı bir davranış içerisinde, yasa tanımazlık içerisinde olduğunu görmemezlikten gelemeyiz.

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. Bu kısa zamanda ancak bunları söyleyebildim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Soysal.

Hükûmet adına Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay, buyurunuz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; öyle görülüyor ki bu ay içinde biz, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendi faaliyet alanından daha çok seçime yönelik birtakım propaganda amaçlı konuşmalar dinlemek zorunda kalacağız. Bugün bunun çarpıcı örneklerinden birisini gördük.

Tabii, her milletvekili arkadaşımızın kendi seçim bölgesini denetlemek ve kendi seçim bölgesindeki sorunları ve sıkıntıları ilgili bütün platformlara taşımak hakkı vardır ama burada doğrudan doğruya cevap verme imkânı, hakkı olmayan arkadaşların ağır sözcüklerle bu kürsüden, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden nitelenmemesi gerekir. Masumiyet esastır ve bir milletvekilinin İstanbul gibi veya Anadolu’nun herhangi bir yöresinde halk tarafından seçilmiş bir yöneticiye bu kürsüden haksız, dayanaksız, ağır sözcükler söylemek, ithamda bulunmak imkânı yoktur. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Dayanağı var Bakanım, iç denetçiler yasası var, dayanak var. Yasaya aykırı davrandığını kendisi anlatıyor.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) – Belediye başkanlarımız, belediye meclis üyelerimiz, il genel meclisi üyelerimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin dışında, bazı üst kamu görevlileri dışında bütün bu arkadaşlarımız hakkında her zaman yargıya başvurup herhangi bir merciden izin almaksızın her türlü takibatı yapma hakkı ve imkânı vardır.

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Başvuracağım.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) – Yargıya başvurulur, savcıya başvurulur, eğer ortaya ciddi bir bilgi ve belge çıkarsa, bu, kovuşturma konusu yapılır. Ona gitmeden zaten bu bilgiler ve bu belgeler eğer ciddiyse biz de Hükûmet olarak, İçişleri Bakanlığı olarak gereken tasarrufları yaparız -ki yaptık, bundan önceki dönemde, bunun yakın geçmişte örnekleri var- hiçbir zaman biz birtakım yolsuzluklara adı karışmış olan hiç kimseyi himaye etmeyiz,  -geçmişte, çok geçmişte olduğu gibi- onlarla ilgili her türlü yaptırımı uygularız. Ama burada, durduk yerde bu kürsüyü bir propaganda kürsüsü, bir seçim konuşması kürsüsü hâline getirmek haksızlık olur.

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Meclisin çıkarmış olduğu yasaya aykırı davranıyor. Ben elbette Meclise şikâyet edeceğim.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, yasaya aykırı işlemleri Türkiye'de ilgili merciler dikkatle takip ediyorlar ve her türlü yasaya aykırı işlemin Türkiye'de yaptırımı var, bunlar dile getirilir ve ilgili merciler takip ederler. Ama elimizi vicdanımıza koyalım. Ben, bu Hükûmetin bir üyesi olmanın ötesinde aynı zamanda İstanbul Milletvekiliyim ve İstanbul’u yakından takip etmeye çalışan bir arkadaşınızım görev alanım itibarıyla da. İstanbul uzun yılların ihmallerini şimdi üzerinden silmeye başladı. İstanbul bir dünya başkenti, İstanbul bir Avrupa kültür başkenti. İstanbul gerçekten imparatorluklara ev sahipliği ve başkentlik yapmış bir şehir olma durumuna, konumuna yeni yeni adımlar atmaya başladı. Daha bu hafta, daha birkaç gün önce, İstanbul’da Topkapı’da, yakın zamana kadar, başka, burada, bu kürsüde ağır ve haksız eleştiriler söyleyen bazı arkadaşlarımın İstanbul’u yönettiği zamanlarda bir evsizler, yurtsuzlar ya da kanunsuz işler mekânı olan alanlar şu anda kültür merkezleri hâline dönüştürülüyor. Topkapı’da, surların civarında, geçen hafta yapılan Sosyal Dönüşüm Projesi’ni bütün milletvekili arkadaşlarımın, sadece İstanbul milletvekillerinin değil, bütün milletvekili arkadaşlarımın görmesini isterim. 1453 Panorama Müzesi’ni bütün milletvekili arkadaşlarımın görmesini isterim. Gerçekten dünya çapında. Örneklerini Waterloo’da ancak, örneklerini Rusya’da ancak, büyük müzecilik gayretlerine girişilmiş olan ülkelerde görebileceğiniz çapta, İstanbul, tarih mekânlarına, kültür mekânlarına, sanat mekânlarına kavuşturulmaya çalışılıyor.

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Keşke vaktim olsaydı!

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) –İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız, kendi alanında uzman bir arkadaşımızdır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız küçük tenezzüllere ihtiyacı olmayacak kadar köklü bir varlık geçmişinden de gelen bir arkadaşımızdır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Doğru, büyük yerlere tenezzül ediyor, küçük yerlere değil.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) – İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız, burada gerçekten alkışlanmayı hak eden bir arkadaşımızdır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanını veya halk tarafından seçilmiş ve yine halk tarafından seçileceği belli arkadaşlarımızın burada yıpratılması konusundaki gayret ancak yıpratmak isteyenleri küçük düşürebilir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÇETİN SOSYAL (İstanbul) – Yıpratmıyoruz, kendi kendini yıpratıyor.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) - Zaten, muhasebeyi de kısa bir süre sonra… Bakınız, artık son iki ayın içindeyiz, kırk beş güne doğru gidiyoruz.

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Makam, mevki insanları neleri savunmak zorunda bırakıyor.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) - Martın  sonunda, baharla birlikte, Türkiye’de, öyle gözüküyor ki yine bu muhasebeyi halkımız yapacaktır.

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Ne yazık ki makam, mevki insanları kimleri savunmak zorunda bırakıyor.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) - Kim halk için çalışıyor, kim hak için çalışıyor ya da kim kendi belediye meclislerinde kendi belediye meclis üyelerinin kavgasından, çıkar arayışından şikâyet edip telefonlarda ona buna dert yanıyor…

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Sen, İstanbul’daki AKP’li belediye meclis üyeleriyle konuş, neler anlatıyorlar, ibret verici şeyler anlatıyorlar, AKP’li meclis üyeleri anlatıyorlar.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) - …ve oralarda kim belediye başkanı bile hâlâ bulamıyor…

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) - Ama makam, mevki sizi böyle konuşturuyor.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) - Herkes hak ettiği cevabı yakın bir gelecekte halktan alacaktır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Ben, bir kez daha Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti olarak hangi kanattan gelirse gelsin, kimden gelirse gelsin bu milletin hakkına, hukukuna tecavüz eden herkesin yakasını tutmakta hiçbir ayrım yapmadığımızı ama çalışanı alkışlamak konusundaki bir kıskançlığı da çok hoş görmediğimizi huzurunuzda ifade etmek istiyorum.

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Yasa ihlali var Sayın Bakan, İç Denetçiler Yasası’nı ihlal ediyor.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY (Devamla) - Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÇETİN SOYSAL (İstanbul) – Yasa ihlali var burada.

Vaktim olsaydı da şu İstanbul’u adam gibi tartışsaydık sizinle o kadar keyif alırdım ki!

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Günay.

Gündem dışı ikinci söz Batman’da yaşanan sorunlar hakkında söz isteyen Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’ya aittir.

Buyurunuz Sayın Ata. (DTP sıralarından alkışlar)

2.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, Batman’da yaşanan sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması

AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Batman ilimizde yaşanan sorunlar hakkında gündem dışı söz hakkı almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

1940’lı yıllarda petrolün bulunup rafinerinin kurulmasıyla hızla kentleşen şehrimiz Batman, yaklaşık 500 bin nüfusuyla sorunlarla baş eden, baş etmeye çalışan, kendi gücüyle baş etmeye çalışan bir ilimiz konumunda ve 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle, daha sonra da kadın intiharlarıyla gerek ulusal gerek uluslar üstü kamuoyu tarafından tartışılan biri ilimiz.

İnsan Hakları Derneği Batman Şubesinin verilerine göre, 1992-1998 yılları arasında 340 insanımız faili meçhul cinayetler sonucunda yaşamını yitirmiştir. Açılan pek çok davanın takipsizlik kararıyla sonuçlanması ve zaman aşımı nedeniyle düşmesi işlenen cinayetlerin üstünün örtülü kalmasına yol açmıştır. Dünya genelinde yapılan çalışmalar ve araştırmalar ortaya koymuştur ki erkeklerin intihar etme oranı kadınlara göre daha fazladır. Ancak, bu durum Batman’da yaşanan intihar girişimi ve sonuçlarına bakıldığı zaman tam tersi bir sonuç vermektedir. Batman Devlet Hastanesi bünyesinde faaliyet yürüten Psikososyal Destek ve Krizle Mücadele Birimine 2008 yılı içerisinde intihar girişimiyle başvuran kişi sayısı 82’dir. Bunlardan 64’ü kadın, 18’i ise erkeklerden oluşmaktadır.

Yine, Batman Cumhuriyet Başsavcılığının verilerine göre ise 2008 yılı içerisinde 62 intihar vakası yaşanmıştır. Bunlardan 32’si kadındır. Yapılan araştırmalar intiharları çatışmalı ortam, zorunlu göç, şiddet, yoğun ekonomik sorunlar, gelir dağılımının dengesizliği, insan haklarının uygulanmaması, eşitsizlikler, ataerkil kurallarla şekillenmiş olan toplum yapısının yarattığı baskı, geleneksel cinsiyetçi rollerin etkinleştirilmesi ve eğitim seviyesinin düşüklüğü gibi nedenlerle açıklamaktadır. Kadına yönelik şiddetin en üst düzeyde kendi yaşamına son verme noktasına ulaştığı dikkate alındığında, yaşanan şiddet olgusunun sadece “töre” kavramı adı altında açıklanmaya çalışılması sorunlu bir durumu ortaya koymaktadır.

Batman’daki intiharları önleyebilmek için Batman’ın sosyoekonomik, kültürel ve siyasal yapısını göz ardı etmemek gerekir. Özellikle de çatışmalı süreç nedeniyle yaşanan ekonomik, sosyal ve ruhsal sorunlara karşı uzun vadeli, yüzeysel yaklaşımlardan uzak, uzmanların öncülüğünde, gerek merkezî kurumlar gerekse de yerel kurumların içinde yer aldığı bilimsel, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal bir çalışma gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, bir petrol kenti olarak bilinen Batman ilimiz işsizlik ve yoksulluğun en yoğun yaşandığı iller arasındadır. İnsanlarımızın çalışabilecekleri nadir kuruluşlardan biri olan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı son beş yıl içindeki istihdamının tamamını KPSS ile yapmıştır. Son üç yıl içerisinde ise yaklaşık 200 işçi alınmış, bunlardan yaklaşık 50’si çeşitli gerekçelerle istifa etmişlerdir. Boşalan bu kadrolar için yılda 179 iş günü çalıştırılan, yılın geriye kalan döneminde ise işten çıkarılarak kadrolu statüye alınmayan geçici işçilere öncelik verilmesi yaşanan mağduriyetleri gidermek açısından olumlu olacaktır. Bu vatandaşlarımızın 180 iş günü çalışması hâlinde zaten kadrolu olacakları bilinmektedir.

Yine Türkiye Taşkömürü Kurumuna bağlı maden ocaklarına eleman alımında Bakanlar Kurulu kararıyla Kurum Yönetim Kuruluna yetki verilmiş ve alımlarda Zonguldak ve çevre iller olan Bartın ve Karabük’te yaşayan insanlarımıza öncelik verilmiştir. Bu karar bölge insanı tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Batman halkı da Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına işçi alımında aynı usulün uygulanmasını talep etmektedir. Aksi hâlde Batman halkı olarak Hükûmetin bölgeler arası gelişmişlik farkını gidermek bir yana, bölgeler arası ayrımcılık yaptığını düşünecektir.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi çevreye karşı duyarlı olmak, ekolojik toplum bireylerinin önceliklerindendir. Yeraltı Aramacılık Bilimsel Araştırma Kuruluşu laboratuvarı mühendislerince Batman’da yapılan araştırmanın sonuçlarına bakıldığında TÜPRAŞ’ın kurulduğu dönemden itibaren Batman’ın altına 64 bin ton benzin sızdığı tespit edilmiştir. Üstelik çevre kirliliği sadece toprakla sınırlı değildir. Belediye tarafından yapılan çalışmalar kapsamında mevcut kuyu sahasında eski ve yeni açılan kuyulardan, Batman Çayı’ndan, Batman Barajı’ndan ve Zilek su kaynaklarından alınan analizlerde petrol ve türevlerine rastlandığı tespit edilmiştir. Yine İluh Deresi’ne karışan kanalizasyon suları ve petrol için de aynı duyarsızlık gösterilmektedir. Buradan geçen petrol türevleri ve kimyasallar Batman Çayı ve Dicle Nehri’ne akmaktadır. İlimizde oluşan evsel ve endüstriyel atıkları arıtan bir arıtma sisteminin bulunmayışı ve gerekli tedbirlerin alınmaması Batman Çayı’nı bu atık suların yükünü kaldıramayacak duruma getirecektir. Ortaya çıkacak böylesi bir sonuç beraberinde telafisi mümkün olmayan sorunlara yol açacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız. 

Buyurunuz.

AYLA AKAT ATA (Devamla) – Teşekkür ederim.

Bu amaçla acil olarak atık suların arıtımını sağlayan bir arıtma tesisinin Batman Çayı’na kurulması gerekmektedir.

Yine ekonomik ve sosyal faaliyetlerin çevreye uygunluğunun gerekli olduğu düşüncesiyle hareket edemeyen mevcut Hükûmet “Yatırım yapıyorum.” iddiasıyla binlerce yıllık tarihe sahip olan Hasankeyf’i yok edecek olan Ilısu Barajı’nı yapmakta ısrarcı davranmaktadır. Bunun yerine konuyla ilgili olan bilim kuruluşlarının görüşlerine bakılıp bir mega baraj yerine iki ayrı baraj, su kotunun düşürüldüğü iki ayrı barajın yapılması ya da sadece su kotunun düşürülmesi de Hasankeyf’i kurtaracak ve bugün dünya kültür mirasına belki öncülük edebilecek, dünya kültür mirası içerisinde sayılabilecek ve bacasız sanayinin bir örneğini oluşturan Hasankeyf de sular altında kalmaktan kurtulacaktır.

Bölgeler arası kalkınmışlık farkının giderilebilmesi için ekonomik alandan önce siyasi alanda toplumsal mutabakatı sağlayacak adımların atılması gerekmektedir. Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar sonucu yaşanan mağduriyetlerin giderilmesi ve kalıcı çözümün sağlanması, kuşkusuz, ekonomik alanda atılan adımları tamamlayacak en büyük adım ve etken olacaktır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ata.

Gündem dışı üçüncü söz, Orta Doğu’daki son gelişmeler ve Gazze olayları hakkında söz isteyen Malatya Milletvekili Mehmet Şahin’e aittir.

Buyurunuz Sayın Şahin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

3.- Malatya Milletvekili Mehmet Şahin’in, Orta Doğu’daki son gelişmeler ve Gazze’de yaşanan savaşa ilişkin gündem dışı konuşması

MEHMET ŞAHİN (Malatya) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Parlamentolararası Birlik çatısı altında bulunan Orta Doğu Komisyonu üyesi olmam hasebiyle söz almış bulunuyorum. Hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Öncelikle dünya medyasında ön plana çıkmış bir gerçeği dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bugün, Türkiye'nin ruhu, Türkiye'nin asil duruşu, Davos zirvesiyle beraber sadece Orta Doğu’nun değil, Avustralya’dan Amerika’ya kadar  bütün dünyanın gündemine oturmuştur. Davos’ta Türkiye, dünyanın en büyük trajedisine son vermek amacıyla, haksızlık karşısında hakikatin sözcüsü olan Sayın Başbakanımız çok net ve çok açık bir şekilde, dünya medyası önünde “Kral çıplak.” demiştir. Çıplak kralın masadaki o çaresizliğini milyonlarla beraber sanırım hepiniz gördünüz ve ibretle seyrettiniz. Evet, kelimenin tam anlamıyla dış politikamız açısından tarihî olan bu hadise bütün dünyayı, Canberra’dan Atina’ya kadar gururlandırdı ve heyecanlandırdı. Böylece, yeryüzüne musallat olan, insanlığın vicdanını kanatan ve korku salan o musibetli büyü âdeta bozuldu, zulmü kendisi için bir hak gören kibir ve gurur yerlerde süründü. Katledilen masum çocuklar için, işgal edilen mazlum ülkeler için yüreği yanan herkes, dünyanın her tarafında, işte diplomasi, iste siyaset ve işte irade bu dediler. Evet, Davos Zirvesi, bizim için Başbakanımızın çıkışıyla dış politikamız açısından yeni bir milat, yeni bir dönüm noktası oldu. Eminim, bundan sonra herkes ama herkes, bu sahneyi bütün diplomatik görüşmelerde hatırlayacaktır. Burada Başbakanımızın yaptığı, diplomatik görüşmelerde artık dünya liderlerine ne vicdanın ne de aklın vestiyere bırakılmayacağını göstermek olmuştur. Hepimiz, bu şereften, iktidarımızla muhalefetimizle bu onurdan hissemize düşeni almak zorundayız.

Bu meseleyi iç politikaya malzeme yapma iddiasıysa tamamen içi boş bir iddiadır. Çünkü bu olay, sadece milletimizin değil, bütün insanlığın gözü önünde cereyan etmiş ve bütün insanlığın ortak vicdanı bu olayı alkışlamıştır.

Eğer ben bir AK PARTİ Milletvekili olmasaydım, başka bir partinin milletvekili olsaydım, yine aynı hissiyatla çıkar, bu onuru bu şerefli kürsüde dile getirirdim çünkü bu kürsü milletin kürsüsü ve bugün onurlanan da milletimizin onurudur.

Başbakanımız, Türkiye Cumhuriyeti devletini ve milletini temsilen, herkese ve her şeye rağmen kim yaparsa yapsın ve kime yapılırsa yapılsın, zulme, yalana, haksızlığa en gür sesle “Hayır” demiştir. Milletimizin asaletine yakışan onurlu tavır da budur. Bu tavrı anlamayanlar, “eyvah” deyip dizlerini dövenler, kısa zaman sonra Peres özür dileyince, Ban Ki Moon telefon edince ve bütün dünya bu asil çıkışı alkışlayınca ve Başbakanımıza, “Orta Doğu barışı için sizin liderliğinize ihtiyacımız var.” denince zannediyorum mahcup olmuşlardır en azından. Çünkü biz, dünden bugüne, bugünden yarına hiçbir zaman zulmün yanında yer almadık, her zaman barışın, her zaman hoşgörünün ve her zaman diyaloğun yanında yer aldık, her zaman ülkesinden sürülenlere kucak açtık ve haksız yere bir cana kıymanın bütün canlara ve bütün canlılara kıymak olduğuna inandık.

Biz “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim/Onu dindirmek için çifte yerim, kamçı yerim/Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” diyen istiklal şairimizin telkin ettiği asil ruha sahip bir milletiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

MEHMET ŞAHİN (Devamla) – Evet, hiç kuşkusuz Türkiye bugün dünyadaki itibarının en üst noktasına gelmiştir. Bugün bu tavrın bir ayrı önemi de yeniden mazlum milletlere büyük bir ümit, yeniden büyük bir örnek teşkil etmiş olmasıdır.

Antisemitizm iddialarına gelince: Değerli arkadaşlar, tarih şahittir ki bu tertemiz alın asla ve asla bu lekeyi kabul etmez. Bizim milletimizde böyle bir şey yoktur ve olmamıştır. Bugün hepiniz ve hepimiz biliyoruz ki Orta Doğu, Filistin sorunu aslında İsrail sorunudur. İsrail’in barışa evet dediği an, gerek Orta Doğu’da gerek dünyada barışın sağlanması mümkündür. Türkiye olarak barışın sağlanmasının ve kalıcı barışın temininin mümkün olduğunu kavrıyor ve bütün imkânlarımızı bu konuda seferber ediyoruz ve dünyanın takdirini topluyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

MEHMET ŞAHİN (Devamla) – Teşekkür ederim.

Türkiye'nin hakemliğine, Türkiye'nin liderliğine bütün dünyanın ihtiyaç duyduğu bu noktada artık kimsenin Türkiye'nin gücünü küçümsemeye hakkı yoktur. Yüreklerimiz kabarmış, yüzümüz aydınlanmıştır. Kimse bu asil duruşu millî çıkarlarımıza aykırı gösteremez.

Eksenimiz, çizgimiz, rotamız bellidir. Biz, Avrupa Birliğine tam üyelik yolunda, muasır medeniyet çizgisinde kararlılıkla ilerliyoruz.

Bu duyguları bize yaşatan Sayın Başbakanımıza yüce Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde en derin şükranlarımızı sunuyor, hepinizi hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Şahin.

Sayın milletvekilleri, gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır, okutup bilgilerinize sunacağım.

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Tezkereler

1.- İran İslami Danışma Meclisi Dış Siyaset ve Ulusal Güvenlik Komisyonu, Finlandiya Parlamentosu Dışişleri Komisyonu, Arjantin Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu, Slovenya Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu ve Küba Cumhuriyeti Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı ve beraberlerindeki parlamento heyetlerinin, TBMM’nin konuğu olarak resmî temaslarda bulunmak üzere ülkemizi ziyaretlerine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/681)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

TBMM Başkanlık Divanı’nın 12 Ocak 2009 tarih ve 39 sayılı Kararı ile İran İslami Danışma Meclisi Dış Siyaset ve Ulusal Güvenlik Komisyonu, Finlandiya Parlamentosu Dışişleri Komisyonu, Arjantin Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu, Slovenya Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu ve Küba Cumhuriyeti Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı ve beraberindeki parlamento heyetinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin konuğu olarak resmi temaslarda bulunmak üzere ülkemizi ziyaretleri uygun bulunmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanun’un 7 nci Maddesi gereğince Genel Kurul’un bilgisine sunulur.

 

Köksal Toptan

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi

 

Başkanı

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Sözlü soru önergesinin geri alınmasına dair bir önerge vardır, okutuyorum:

B) Önergeler

1.- Niğde Milletvekili Mümin İnan’ın (6/1070) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/116)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Gündemin sözlü sorular Kısmının 319. sırasında yer alan (6/1070) esas numaralı sözlü soru önergemi geri alıyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

                                                                                                                   Mümin İnan

                                                                                                                        Niğde

BAŞKAN – Sözlü soru önergesi geri verilmiştir.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin bir önerge vardır, okutuyorum:

C) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 19 milletvekilinin, Adli Tıp Kurumuna yönelik iddiaların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/318)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Adli Tıp, canlılarda ve ölülerde; travmanın kanıtlarını, etkilerini, nedenlerini ve sonuçlarını değerlendiren, ülkede yargıya yansıyan tıbbi konularda değerlendirme yaparak sonuçların yasal bir dile dönüşmesini sağlayan bir Tıp disiplinidir. Yargı tarafından adli Tıp; ölüm, kimliklendirme, işkence, cinsel saldırı, kaza, yaralanma, zehirlenme, aklı başında olma, hekim sorumluluğu vb. geniş bir alanda verilen bilirkişilik hizmeti olarak da tanımlanmaktadır.

Yargı organları tarafından Adli Tıp alanında en üst bilirkişilik kurumu kabul edilen Adli Tıp Kurumu'nun verdiği raporlar, adalet sistemimizde belirleyici etkiye sahiptir. Mahkemeler, Adli Tıp Kurumunun verdiği raporlara itibar ederek karar vermektedirler. Adli Tıp Kurumu, Türkiye’nin resmi bilirkişilik kurumudur. Yargıtay, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmadığı nedenle pek çok kararı bozmaktadır. Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı'nın bağlı kuruluşudur. Adalet alanında yaşamsal öneme sahip raporlara imza atan kurum başkan ve üyeleri, evrensel akademik ve etik değerlerin aksine siyasi iktidarların tercihine göre Adalet Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanının imzaladıkları üçlü kararname ile atanmaktadır. Böylece bilirkişileri atayanlar sicil amirliğini yapanlar ve denetleyenler aynı kişiler olmaktadır. Bu durum, "bilirkişilik" kavramına aykırıdır. Böylece konusunu iyi bilen, yön gösterme konusunda en çok bilenini, ibrelerin en ehil olanının yerine çoğu zaman sırf iktidarda olan partiye yakın oldukları için bilirkişilik yönünden ehil olmayan kişiler göreve gelmektedir

Adli Tıp Kurumu, düzenlediği raporlarla toplumunda infiale neden olmakta, son derece ağır şekilde eleştirilmektedir. Hatta 2003 yılında o zamanın Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, "Bilirkişilik müessesesinin kirlendiğini" söylemiştir. Adli Tıp Kurumu, bilirkişiliğin en öncelikli koşulu olan güvenilirliğini bütün toplum nezdinde kaybetmiştir. Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan bilirkişi raporlarına bugün artık hiçbir yurttaşın güveni kalmamıştır. Neredeyse medyada Adli Tıp Kurumunun tartışılmadığı hiçbir gün yok gibidir. "Adli Tıp Kurumu Başkanı istifa etti", "deliller Allaha emanet", "temiz işkence raporu", "ölüm orucu mahkumuna adli tıptan skandal rapor", "bilirkişileri kirleten kim", "Adli Tıp, siyasi baskı altında", "Kurum bağımsız değil", "asıl sorun, yönetimin tavrı", "işkence raporu işinden etti", "Bilimsellik rafa kalktı", "adli Tıp güvenilmez", "Adaletin Tıbbı, Tıbbın Adaleti, Bilimin Sefaleti", "AiHM'si, Adli Tıp'ı uyardı", "Adli Tıp'ta neler oluyor. 1- Kusurlu raporla gelen terfi. 2- Uzmanlığa tırpan", "Tabib odası, Adli Tıp Kurumunun korsakoff hastasını cezaevine geriye göndermesine tepki gösterdi", "Başsavcılık raporu çabuklaştırmasını istedi: Adli Tıp Kurumunu Erbakan için uyardı", "kadrolaşma kurbanı oldular: Adli Tıp Kurumundan 38 kişi uzaklaştırıldı", "Kadrolaşma iddiaları: Adli Tıp Kurumunda hukuksuzluk", “Adli Tıp Kurumunda kadrolaşma", "Bilim ve liyakat olmadan adalet olmaz", "Adli Tıp'ta adalet sürünüyor", "Üzmez'in güvendiği" şeklinde haberler basındaki haberlerden bazılarıdır.

"Adli Tıp Kurumunun, cinsel saldırı suçlarında "mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmadığı" yönünde verdiği raporlar, işkenceler konusunda verilen raporlar, pek çok dosya Adli Tıp Kurumunun raflarında sırasını beklerken bazı dosyalarda raporların yıldırım hızıyla hazırlanması konusunda Adli Tıp Kurumuna karşı toplumda fırtınalar koparılmaktadır. Herkes, bir gün mağdur, hak arayan, kanıt arayan konumunda olabilir. Bu nedenle meselenin özü; gerçekten hukuk devleti olabilmektir. Bunun için Adli Tıp Kurumunun, içine düştüğü bu durumdan hemen kurtarılması ve kaybolan itibarının kazandırılması ve yeniden güvenilir bilirkişilik kurumu haline getirilmesi toplumda yaşayan herkes için gerekliliktir.

Bunun da yolu; insanları, mağdurları, hastaları, cesetleri, yargı kararlarının temelini teşkil eden kanıtları; siyasetin, ön yargının, hukuksuzluğun gölgesinden kurtarabilmek gerekir. Bunun için de Adli Tıp Kurumunun, mercek altına alınarak,

1 - Adli Tıp Kurumunun yasal çerçevesinin, işlevi ve yapısının, personelinin atanma ve çalışma koşullarının,

2 - Adli Tıp Kurumu uygulamasında gözlemlenen önemli aykırılıkların (özellikle gerçekleştirdiği işlemler ve kurduğu kararlar da gözetilerek)

3 - Adli Tıp Kurumu raporunun bağlayıcılık değerinin,

4 - Yargıtay'ın Adli Tıp Kurumu raporuna somut duruma göre itibar edilmeyeceğine yönelik kararların dayandığı sebeplerin,

5 - Adli Tıp Kurumu'nun doktorun tıbbi sorumluluğuna yönelik dosyalarda kurduğu kararların değerlendirilmesi ile ortaya çıkan sonuçların,

6 - Adli Tıp Kurumu üyelerine karşı varsa açılmış veya görev suçlarına dayalı kamu davalarının ve aşama ve sonuçlarının,

7 - Yukarıdaki unsurlara ve gerekçemizde ortaya konan sebeplere dayalı diğer bağlı konuların ve yapılması gereken işlemlerin tespit edilmesi gerekmektedir.

Bu araştırma istemi, siyasal bir eksene oturmamaktadır. İktidarda olsun muhalefette olsun her siyasal partinin ve tüm toplumun ortak bir sorununa parmak basılmaktadır. Doğrudan adaleti ilgilendiren, bu itibarla böyle bir araştırmanın oy birliği temelinde benimsenen ve yürütülen meclis faaliyeti olarak gerçekleşmesi, siyasetin ortak amacı ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Anayasanın 98. maddesi ve Meclis İçtüzüğünün 104. maddesi uyarınca Meclis araştırması yapılmasını saygıyla dileriz.

1) Ali Rıza Öztürk                                  (Mersin)

2) Tekin Bingöl                                      (Ankara)

3) Mehmet Ali Özpolat                           (İstanbul)

4) Şevket Köse                                       (Adıyaman)

5) Mevlüt Coşkuner                               (Isparta)

6) Ali Rıza Ertemür                                (Denizli)

7) Bülent Baratalı                                    (İzmir)

8) Sacid Yıldız                                        (İstanbul)

9) Ali İhsan Köktürk                              (Zonguldak)

10) Nevingaye Erbatur                           (Adana)

11) Ahmet Ersin                                     (İzmir)

12) Hulusi Güvel                                    (Adana)

13) Akif Ekici                                         (Gaziantep)

14) İsa Gök                                            (Mersin)

15) Abdulaziz Yazar                               (Hatay)

16) Osman Kaptan                                 (Antalya)

17) Ramazan Kerim Özkan                    (Burdur)

18) Ahmet Küçük                                   (Çanakkale)

19) Hikmet Erenkaya                              (Kocaeli)

20) Muhammet Rıza Yalçınkaya            (Bartın)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önerge gündemdeki yerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Sayın milletvekilleri, şimdi gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

V.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/324) (S. Sayısı: 96)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2’nci sırada yer alan, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Çevre ve Avrupa Birliği Uyum ile Dışişleri Komisyonları Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

2.- Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Çevre ve Avrupa Birliği Uyum ile Dışişleri Komisyonları Raporları (1/597) (S. Sayısı: 268) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Geçen birleşimde 1’inci madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşma yapılmıştı. Şimdi söz sırası, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına İzmir Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu’na aittir.

Buyurunuz Sayın Tanrıkulu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA AHMET KENAN TANRIKULU (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 268 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini yüce heyetinize aktarmak üzere huzurunuzdayım. Genel Kurulumuzu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, iklim değişikliğiyle ilgili olarak önemli aşamalardan ilki Hükûmetler Arası İklim Değişikliği Paneli, diğeri ise Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. Başta karbondioksit olmak üzere sera gazı emisyonlarını 1990 yılı seviyesinde tutmak amacıyla Birleşmiş Milletler bir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi imzalamıştır. Sözleşme 1992 yılında Rio’daki Çevre ve Kalkınma Konferansında görüşlere açılmış, o konferansta kabul edilmiş ve iki yıl sonra 1994 yılında da yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz 1992 yılında bu sözleşmeye imza atarak taraf olmuştur.

                                  

(x) 268 S. Sayılı Basmayazı 4/2/2009 tarihli 53’üncü Birleşim Tutanağı’na eklidir.

Değerli milletvekilleri, aslında ülkemiz açısından da esas problem o tarihte başlar. Hafızalarımızı yoklarsak bu Rio Konferansı sonrasında pek çok basın yayın organında “Türkiye, Birleşmiş Milletler tarafından ‘gelişmiş ülke’ olarak kabul edildi.” mealinde birçok haberler o günlerin gazetelerinde çıkmıştır.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bizim açımızdan bizi ilgilendiren iki tane eki bulunmaktadır. Ek-I’de piyasa ekonomisine geçmiş eski Doğu Avrupa ülkeleri, yine eski Sovyet Blok ülkeleri ve OECD’ye üye ülkeler bulunmaktadır. Ek-II’de ise sadece OECD’ye üye ülkeler yer almaktadır. Türkiye de o tarihte OECD üyesi bir ülke olması hasebiyle hem Ek-I’de yer almış hem Ek-II’de “gelişmiş ülke” statüsünde yer almıştır.

Yani çok özetlersek Türkiye hem sera gazı emisyonlarını azaltacak hem de gelişmekte olan ülkelere yardım edecek bir durumda bulunuyordu o gün için. Ülkemizi o tarihte yönetenler bu sözleşmenin hazırlanması ve imzaya açılması esnasında büyük bir ihtimalle bu durumun farkına da çok varamadılar.

“Kyoto Protokolü” olarak bilinen metin ise 1997 yılında 3’üncü Taraflar Konferansının toplanmasıyla ortaya çıkan metindir. Bu protokol bütün dünyada yüz yetmişten fazla ülkeyi ve sera gazı salımlarının da yüzde 55’ten fazlasını kapsamaktadır. Protokolle devreye girecek olan tedbirler oldukça pahalı yatırımları da gerektirmektedir.

Sayın milletvekilleri, şimdi de izninizle, Türkiye'nin, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve bu protokol kapsamındaki durumu üzerinde konuşmak istiyorum. Çerçeve Sözleşme’nin Ek-I ve Ek-II listelerinde yer alan Türkiye, 2004 yılına kadar bu Sözleşme’ye taraf olmamıştır. Eğer Sözleşme’ye bu hâliyle taraf olsaydı sera gazı emisyonlarını 1990 yılı seviyesine indirmek ve gelişme yolundaki ülkelere de hem teknolojik hem de mali kaynak aktarmak durumunda kalacaktı ve bu yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekecekti. Türkiye'nin “isminin Ek-ll’den silinmesi ve Ek- l’de de özel şartlarının tanınarak yer alması” talebi 29 Ekim ile 9 Kasım 2001 tarihlerinde -o yıllarda- Marakeş’te yapılmış olan 7’nci Taraflar Konferansında kabul edilmiştir. Bu kararla Türkiye, gelişme yolundaki ülkelere teknik ve mali yardım yapma yükümlülüğünden kurtularak diğer yükümlülükler için de ülkemizin kendisine has şartlarının tanınması tavsiye edilmiştir.

Tabii, burada önemli olan Türkiye'nin özel şartlarının neler olduğu ve Sözleşme’ye taraf olan ülkelerin de bu özel şartları tanıyıp tanımadıkları konusu günümüzde hâlâ boşluktadır. 21 Ekim 2003  tarihine geldiğimiz zaman, Türkiye'nin Çerçeve Sözleşme’ye taraf olduğuna dair kararın Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdiğini görüyoruz. Türkiye'nin taraf olmasından sonra 24 Kasım 2004 tarihine kadar ulusal bildirimini Sözleşme sekreteryasına da sunması gerekiyordu. Ancak bu ulusal bildirimin daha sağlıklı hazırlanabilmesi için altı aylık bir süre verilmesine rağmen, o günden sonra ulusal bildirim çalışmaları hâlen tamamlanamamıştır. İlk olarak 2001 yılında kurulan ve daha sonra da 2004/13 sayılı Başbakanlık Genelgesi’yle Çevre ve Orman Bakanının Başkanlığında yeniden oluşturulan İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulunda yapılan çalışmalar da maalesef bugüne kadar yeterli olmamıştır.

Değerli milletvekilleri, şimdi kritik soru şudur: Türkiye'nin “kişi başına millî geliri, kişi başına enerji tüketimi, sosyoekonomik gelişmişlik endeksi, uluslararası rekabet edilebilirlik endeksi, insani kalkınma endeksi” gibi ekonomik göstergeler bakımından Sözleşme’nin Ek-I’inde yer alan ülkeler ile kıyaslanabilir zenginliği var mıdır yok mudur? Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın, yani UNDP’nin 2007-2008 insani kalkınma endeksine ilişkin bazı verileri sizlerle paylaşacağım. Türkiye, o yıllara ait yapılan istatistiki araştırmada 0,775 endeks değeri ile 177 ülke arasında 84’üncü sıradadır. Sözleşme eklerinde yer almayan ve dolayısıyla da hiçbir yükümlülük üstlenmeyecek olan, tam aksine yardım alacak olan Çin, Brezilya, İsrail, Malezya, Meksika, Güney Kore gibi ülkelerin insani kalkınma endeksi ise ülkemizden daha yüksektir.

Esasen 1850 ile 2002 yılları arasında yapılan araştırmada kümülatif sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 30’unu ABD, yüzde 27’sini yirmi beş Avrupa Birliği ülkesi, yüzde 8,1’ini Rusya, yüzde 7,6’sının da Çin tarafından salındığı raporlanmıştır. Şimdi bu dönemde, yani bu yüz elli iki yıllık dönemde Türkiye sadece yüzde 0,4; yani binde 4 katkı ile 31’inci sırada gelmektedir. Bu protokol hazırlanırken bu durumlar hiç dikkate alınmamıştır. Şimdi bu protokole taraf olmamızın bizlere ne getireceği ve tabii ki ne götüreceğinin çok iyi açıklanması gerekmektedir. Türkiye’nin hâlen protokolü imzalamadığı, öte yandan yük paylaşımı ilkesi olarak bilinen bu esneklik mekanizmasına göre, örneğin Danimarka ve Almanya yüzde 21 azaltım yükümlülüğüne sahipken Avrupa’nın nispeten daha az gelişmiş ülkeleri olan İspanya, Yunanistan ve Portekiz 1990 emisyonlarını sırasıyla yüzde 15, yüzde 25, yüzde 27 üzerinde emisyon artırımı hakkına sahipken bizim de belirtilen üç üye ülke için sağlanan haklardan yararlanmamız, yük paylaşımı ilkesini örnek göstererek bu oranlarda hedef talep etmemiz gerçekten daha uygun bir yaklaşım olacaktı.

Sayın milletvekilleri, Türkiye’nin enerji tasarrufu, yenilenebilir enerji teşvikleri ve emisyon azaltma girişimleriyle birlikte henüz kalkınmasını tamamlamadığı, bitirmediği gerekçesiyle ortaya konarak taraflar toplantısında ülkemize hem farklı bir baz yıl hem de emisyon artırma kotası talep edilebilirdi. Bu, bugüne kadar geçen süreçte yapılması gereken tedbirlerdi ama maalesef yapılamadı. Ülke menfaatlerini en iyi koruyacak şekildeki politikaların bir an önce belirlenerek, özellikle çerçeve sözleşmenin Meclisimizde onaylandığı 24 Mayıs 2004 tarihinden itibaren bir anlamda kaybedilen veya boşa geçirilen zamanın da telafi edilmesi gerekmektedir.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bu kapsamda Türkiye’nin yapması gereken işlemlerin şu hususları da içermesi gerektiğini Milliyetçi Hareket Partisi olarak düşünüyoruz: Öncelikle İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulunun kararlarına yön verecek idari mekanizmalar, bilimsel ve politik çalışmalarla bütünleştirilip güçlü bir kurumsal yapı hâline getirilmelidir.

2012 yılı sonrası için müzakere stratejisinin oluşturulmasında en önemli faktör hâline gelecek Kyoto Protokolü esneklik mekanizmalarındaki ön çalışmalara bir an önce başlanmalıdır.

İklim değişikliğinin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğiyle ilgili güncel çalışmaların devam ettirilmesi gerekmektedir ve nihayet, bu çalışmalara dayanarak kapsamlı bir iklim değişikliğine uygun ve uyumlu bir politika geliştirmek zorundayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

AHMET KENAN TANRIKULU (Devamla) - Değerli milletvekilleri, iklim değişikliğinin önüne geçilebilmesi için tabii ki gayret göstermeliyiz, tedbirler almalıyız. Bu, kesinlikle yapmamız gerekendir. Ortak geleceğimizi ortaklaşa korumak zorundayız ancak ortaklaşa koruma tedbirlerini de hakkaniyet ölçülerine uygun bir şekilde paylaşmamız gerekmektedir. Sera gazı emisyonlarının neredeyse tamamını yapmış olan gelişmiş ülkelerle bizim aynı oranda sorumluluk almamız da hakkaniyet ilkelerine uyum sağlamamaktadır.

Değerli milletvekilleri, 1997’de kabul edilip ancak 2005’te yürürlüğe giren ve 2012’de de sona erecek son derece başarısız bir uygulamaya sahip bu protokole girmek için harcadığımız zamanı, emeği, vakti 2012 sonrası için oluşturulacak yeni rejimin hazırlanmasına da harcamamız gerekirdi diye düşünüyorum. Vakit hâlâ geçmiş değil. Biz, Hükûmetin bu konudaki ülke menfaatlerine halel getirmeyecek çalışmalarına grup olarak, Milliyetçi Hareket Partisi olarak destek vermeye hazırız.

Bu düşüncelerle hepinizi tekrar saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Tanrıkulu.

Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Batman Milletvekili Ayla Akat Ata. (DTP sıralarından alkışlar)

DTP GRUBU ADINA AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi hakkında Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere huzurunuzda bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İkinci Dünya Savaşı sırasında Frankfurt Okulu düşünürleri olan Adorno ve Horkheimer “Barbarlık uygarlığın öteki yüzüdür.” demişlerdi. Yerleşik hayata geçtikten sonra artı ürün elde etmeye başlayan insanlar sanayi devrimiyle birlikte insan gücünün elverdiğinden çok daha fazlasını üretmeye başladı ve bu yeni buluşlar ile beraber kapitalizm pazar ekonomisinin vazgeçilmez öğeleri, üretim ve tüketim döngüsü toplumlara daha fazlasını, daha da çok fazlasını tüketme ihtiyaçlarını yarattı ve dayattı. Dünya ekonomisi öyle çok büyüdü ki, öyle ki dünya kendi biyosferine sığmamaya başladı. İnsanın insan ile olan mücadelesiyle birlikte gelişen savaşlar ve insanın doğayla mücadelesi sonucu gelişen, doğayı tamamen kendi egemenliği altına alma eğilimi ve doğal çevre içinde bulunmayan maddelerin üretilmesi yaşadığımız çağda ekolojik bir felakete neden olabilecek niteliktedir. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz çağ insan da dâhil olmak üzere bütün canlıların yaşam gereksinimlerini oluşturan, doğal varlıkların hızla tüketildiği ve kirletildiği bir çağdır. Tarihte bu yok edici, ölümcül çabaların sahibi ve sorumlusu da ne talihsizce bir durumdur ki doğada düşünebilme yeteneğine sahip tek canlı olan insandır. İnsanın çevreye yaptığı olumsuz bir etkinin biyolojik faaliyetler nedeniyle değil de iktisadi faaliyetler nedeniyle gerçekleşmesi ise işin trajik olan bir diğer boyutudur.

Atmosferdeki karbondioksit salımı sanayi devriminden bu yana yüzde 31’in üzerinde artış göstermiştir. Havamızda bugün bulunan karbondioksit oranı son yirmi yılda ulaşılan en yüksek seviyeyi bulmuştur. Küresel iklim değişikliği olarak ifade edilen bu felaket sonucu dünyada büyük orman yangınları meydana geliyor, büyük sel felaketleri yerleşim yerlerini yıkıyor, kuraklık doğayı kavuruyor, buzullar büyük bir hızla eriyor, okyanuslar yükseliyor ve birçok canlı türü yok oluyor.

Değerli milletvekilleri, bilim insanlarının araştırmalarına göre, bugün yaşanmakta olan küresel ısınmanın nedenlerini 1960’lı yıllarda gerçekleşen karbon salımları oluşturmaktadır. Günümüz dönemi itibarıyla salınan gazların etkileri ise bundan on-on beş yıl sonra görülmeye başlanacak, 1960’lı yıllara oranla bu dönemde salınan gaz miktarının katbekat fazla olduğu hesaplanacak olursa on beş yıl sonra dünyayı bekleyen felaketlerin ürpertici boyutları malumunuzdur. Bu noktadan hareketle, küresel ısınmanın başlı başına ulusal bir sorun olmadığı ortaya çıkmaktadır. Küreselleşmenin etkilerinin hızla yaşandığı dünyada artık “benim kıtam”, “benim ülkem”, “benim şehrim” gibi sınırlar çizmek mümkün değildir. Dünyanın neresinde olursa olsun atmosfere salınan zararlı gazlar dünyanın bir diğer ucuna etki edebilmekte, sonuçları bütün dünya için felaket anlamına gelebilmektedir. Sonuç olarak, hepimizin aynı gemide olduğu önümüzde duran bir gerçekliktir.

Bu nedenle, ekolojist kaygılar dünyanın olduğu kadar aynı zamanda devletimizin ve Hükûmetin temel kaygısı olmak zorundadır. Nitekim, Türkiye de küresel ısınmanın potansiyel etkileri bakımından risk grubundadır. Küresel ısınmanın Türkiye üzerine etkileri su kaynaklarının azalması, orman tahribatı, çölleşme, tarım alanlarının yok olması şeklinde olacaktır. Zira daha şimdiden iklim değişikliklerinin etkileri Türkiye’yi vurmaktadır. Tuz Gölü’nün yüzde 80’i kurumuştur, diğer birçok gölümüz kurumaya yüz tutmuştur, birçok sulak alan haritadan silinmiş, özellikle ülkenin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’nde kuraklığın etkileri çok ağır hissedilmiştir. Çiftçiler neredeyse tarım arazilerine ektikleri kadar dahi ürün elde edemez olmuşlardır. Zamansız gelen ani yağışlar ise büyük yıkımlara neden olmaktadır. Hükûmetler Arası İklim Değişikliği Panelinin 2002 yılında yayınlanan 5’inci Teknik Raporu’nda da, 1901-2000 yılları arasında Türkiye’de her on yılda sıcaklığın 0,2 derece arttığı, yağışta ortalama yüzde 10 düşüş olduğu belirtilmektedir. Yine bu raporda, gelecekte Türkiye’yi kuraklıklar, yangınlar ve sellerin beklediği yer almaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler Kyoto Protokolü de esasen iklim değişikliğinin gerçek ve insan kaynaklı olduğunun ispatı niteliğindedir. Yüz seksen bir ülkenin taraf olduğu protokol, bildiğiniz üzere, protokolde imzası bulunan ülkelerin sera gazı salımlarını dünyayı ve yaşamı tehlikeye atmayacak düzeylerde tutmayı öngörmektedir. Kyoto Protokolü’nün, küresel iklim değişikliği konusunda alınacak önlemlere gerektiği kadar ciddi yaptırımlarla değil de ticari bir mantıkla temas ettiği kuşkusuzdur. Dünyada şu anda mevcut bulunan problemlerin boyutu göz önüne alındığında protokolün oldukça eksik olduğu su götürmez bir gerçekliktir. Zira Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından, 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu’nda da tehlikeli boyuttaki iklim değişikliklerinin giderilmesi için, dünyada henüz siyasi devinimler ve karbon devinimleri arasındaki açığı kapatacak inandırıcı ve uzun vadeli çok taraflı bir çerçeve programının olmayışına dikkat çekilmektedir ve iklim değişikliği tehlikesinin önlenmesi için, sera gazı salım oranı yüksek olan ülkelerin bugün en az yüzde 80, 2020’de yüzde 30 oranında salımlarının azaltılması gerektiği belirtilmektedir.

Tabii, bu bilgiler, dünyayı kurtarmak için elbette ki Kyoto Protokolü’nün çok yeterli olmadığını izah etmektedir. Fakat yine de yasal bağlayıcılığı bulunan, ufak da olsa önlem alınması yoluna işaret eden bir adımdır Kyoto Protokolü. Daha etkili tedbirlerin alınması için başlangıç olması itibarıyla da anlamlıdır ve önemlidir.

Kyoto Protokolü’ne sadece imza koymak kendi başına yeterli değildir. Çünkü ülkemiz, kirletme konusunda hiç de masum değildir maalesef. Türkiye, dünyanın en hızlı kirleten ülkesi konumundadır. Enerjisini verimsiz kullanan, kirli enerjide ısrar eden, yenilenebilir enerjiye yönelmeyen, enerji tasarrufuna zamlardan başka çözüm üretmeyen bir Hükûmete sahibiz. Ülkemiz, enerji üretiminde yüzde 75 oranında fosil yakıtlara bağlıdır. Şu anda rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının Türkiye’de kullanımı yüzde 1’in altındadır. Ulaşımın yüzde 90’ı kara yolu ile gerçekleşmektedir. Enerji yalnız üretildiği gibi bol miktarda karbonmonoksit atmosfere salınıyor. Türkiye şu anda sera gazı salım sıralamasında dünyada 20’nci sırada. Protokole taraf olan bütün Ek-I ülkeleri arasında artış hızı anlamında birinci ülke. Yine OECD ülkeleri arasında ilk sıralarda. Bu hızla devam edecek olursak yakın zamanda Avrupa birincisi de olabilecek konumdayız.

Türkiye 1990-2004 yılları arasında sera gazı salımlarını 170 milyon tondan 357 milyon tona çıkararak yüzde 110 artırdı. Türkiye bu rekorla dünyanın tüm sera gazı salımlarının yüzde 1,3’ünü yaparak küresel ısınmaya en çok neden olan ülkeler sıralamasında 13’üncü sıraya yükseldi. Sera gazı salım miktarındaki artışta dünya birinciliğini koruyan Türkiye’de 1990 yılına göre artış oranı yüzde 95’i geçmiş durumda. Kişi başına düşen emisyon oranına bakılarak dahi, 245 milyon nüfusu bulunan Endonezya ve 188 milyon nüfusa sahip Brezilya’nın toplam emisyonları yaklaşık olarak Türkiye’yle aynı orana denk düşmektedir.

Bütün bu nedenlerden ötürü, Türkiye, protokole imza koyarak attığı adımı iyileştirme çabalarına şimdiden başlayarak ilerletmelidir. Bu doğrultuda, az maliyetle rüzgârdan, güneşten ve jeotermalden faydalanılabilir. Türkiye’deki yenilenebilir enerji kaynaklarının potansiyellerini topladığımızda, 2020 yılında, tahmin edilen toplam ihtiyacımızdan daha fazla bir enerji elde edebiliriz.

Karbon emisyonları hızla düşürülmelidir. Sanayi, enerji ve ulaşımda takip edilen yanlış politikalardan ivedilikle vazgeçilmelidir. Ülkemizdeki sera gazı salımının artışına en önemli düzeyde etki eden faktörler, ihtiyacımız olandan çok daha fazlasını üreten çimento fabrikaları ve termik santrallerdir. Bildiğiniz gibi, Hükûmetin var olanlar dışında yeni termik santraller kurma projeleri bulunmaktadır. Bu projeler derhâl iptal edilmelidir. Silopi, Afşin, Yatağan, Gökova gibi kömürle çalışarak en fazla zehirleme özelliğine sahip olan termik santraller aşamalı olarak kapatılmalıdır. Temiz ve etkin enerji kullanımına yönelik enerjiler desteklenmelidir. Petrol bağımlılığını artıran ulaşım politikaları derhâl terk edilmelidir. Temiz ulaşımı sağlayacak yöntemler tercih edilmelidir.

Değerli milletvekilleri, geçmiş dönemlerde kuraklıklar baş gösterdiğinde insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için başka diyarlara göç etmekteydiler. Fakat ne yazık ki bu dönemde yaşanan iklim değişikliği küresel bir boyut taşıdığından insanların artık göç edebilecekleri başka diyarlar bulunmamaktadır. Küresel iklim değişikliğinin sonuçları yaşamsal varlıkların ortadan kalkmasına sebebiyet verdiği kadar, büyük göçlere, kıtlıklara ve savaşlara da yol açmaktadır. Kısa vadede yüzde 40 oranında yoksulları vuracak olan iklim değişimi, uzun vadede zengin-fakir ayrımı yapmayacak, bütün canlıların sonunu getirecektir. Bu büyük yıkım karşısında Hükûmetin bir an önce kendisine düşen rolü oynamasını beklemekteyiz.

Geç kalınmış olsa da Kyoto Protokolü’ne ülkemizin taraf olmasını sevindirici bir gelişme olarak gördüğümüzü ve tasarıyı desteklediğimizi grubum adına belirtir, hepinizi saygıyla selamlarım. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ata.

1’inci madde üzerinde şahsı adına Bursa Milletvekili Necati Özensoy… Yok.

Gene şahsı adına Trabzon Milletvekili Safiye Seymenoğlu.

Buyurunuz Sayın Seymenoğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

SAFİYE SEYMENOĞLU (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, güneşten gelen enerji dünyamızın yaşam kaynağıdır, dünyanın iklim sistemini oluşturmaktadır. Bugün sanayileşme, hızla gelişen kentler, yeşil alanların ve doğanın tahrip edilmesi dünyamızdaki iklimsel dengeleri bozmuştur. Atmosferde sanayileşmeyle doğru orantılı olarak sera gazlarındaki artış “küresel ısınma” dediğimiz iklimsel değişiklikler ile hissedilmeye başlandı. Buzullardaki erime, seller, kasırgalar ve bölgelere göre iklimlerdeki değişimler insanları, dolayısıyla ülkeleri önlem almaya mecbur bıraktı.

Bugün insanlığı tehdit eden en önemli problemlerden biri olarak küresel ısınma, başka bir deyimle iklim değişikliği görülmektedir. Tüm insanlığın geleceğini ilgilendiren bu problem, uluslararası iklim değişikliği mücadelesi, uluslararası alanda “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması” adı altında götürülmektedir. Ülkemiz, Çerçeve Sözleşmesi’ne taraftır ve aktif olarak da katılmaktadır. Sözleşme tavsiyeler içermektedir. Bu Çerçeve Anlaşması’nın en önemli bölümü, özellikle sanayileşmiş ülkelerin atmosfere bırakılmasına neden oldukları sera gazları miktarının azaltılması için öngörülen Kyoto Protokolü’dür. 1997 yılında imzalanan ve 2005 yılında yürürlüğe giren bu anlaşmayı yüz yetmiş yedi ülke onaylamış ve taraf olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi Kyoto Anlaşması’nı imzalamamış bir diğer ülke de Türkiye’dir. Avrupa kıtasında Türkiye dışında Kyoto’ya taraf olmayan ülke bulunmamaktadır.

Kyoto Protokolü’nün uygulaması 2012 yılında son bulacak, onun yerine hâlen müzakere edilmekte olan, büyük olasılıkla 2012 sonrasını içerecek yeni bir protokol Aralık 2009’da yapılacak olan Kopenhag Konferansında kabul edilerek yürürlüğe girecektir. Türkiye’nin bu sürecin dışında kalmaması ve Kopenhag’da etkin olabilmesi için Kyoto’ya taraf olması gerekmektedir.

Eğer bugün görüştüğümüz kanun tasarısı olmasaydı ve taraf olmasaydık, ülkemiz 2012 sonrası için ortaya konulacak şartlara müdahil olmaksızın uymak zorunda kalacaktı. Ülke olarak müzakereye katılmadığı hâlde, Türkiye, bir olumsuzlukla karşılaşmamak ve müzakerede pozisyon belirleyebilmek için Kyoto’ya taraf olmalıdır. Aksi durumda, içerisinde bulunmadığı müzakere süreci dolayısıyla olumsuz bir uygulama ve yaptırımla karşılaşabilecektir.

Bugün Türkiye Kyoto’ya taraf olmak için gerekli çalışmaları yapmış, bu konu üyesi bulunduğum Çevre Komisyonunda da geniş kapsamlı olarak ele alınmış, ilgili devlet kurumları görüşlerini belirtmişlerdir. Kurumlarımız Kyoto’ya taraf olmanın gerekliliğini kabul etmiş ve büyük bir çoğunlukla da olumlu görüş belirtmişlerdir.

Türkiye’nin protokole taraf olması, uluslararası gündemin en öncelikli sorunlarından biri hâline gelen iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki kararlılığını uluslararası topluma göstermesi bakımından da önemlidir. Bunların yanında, uzun vadede Kyoto Protokolü, enerji güvenliğine ve ülke ekonomisine katkıda bulunacaktır. Kyoto Protokolü, küresel iklim değişikliğiyle mücadelede daha etkin olmamızı sağlayacaktır. Protokol, sanayileşmemize ve kalkınmamıza olumsuz bir etkisi olmadığı gibi, gelecek nesillerimize daha kaliteli, daha sağlıklı bir yaşam bırakmamız için önemli katkılar sağlayacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime son verirken, Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un yasalaşmasının ülkemiz ve geleceğimiz açısından büyük fayda sağlayacağına inanıyor, kanunun hayırlı olmasını diliyor, emeği geçen herkese çok teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyoruz Sayın Seymenoğlu.

Sayın milletvekilleri, şimdi soru-cevap bölümüne…

Sayın Köse, konuşmak istiyor musunuz şahsınız adına? Şahsınız adına söz talebiniz var, konuşmak istiyorsanız, beş dakika süre veriyorum, yoksa…

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Konuşmayacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN -  Konuşmayacaksınız, peki.

BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, soru-cevap bölümüne geçtik.

BAŞKAN -  Hayır, geçmeden önce şahsı adına söz talebi vardı, diğer arkadaşımız konuşmayınca, o konuşur mu acaba diye sordum.

Şimdi soru-cevap işlemine geçiyoruz.

On dakika süremiz var.

Sayın Kaplan, buyurunuz efendim.

Bir dakika süre veriyorum.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu dağıtılan kömürler havayı bozuyor, kokuyor; bir de Ankara’da da gerçekten problem. Onun yerine… Şu doğal gazların nasılsa BOTAŞ’a borcu ödenmiyor, Ankara Büyükşehir Belediyesi… İstenen zamanda da zam yapılıyor, istenen zamanda da indirim yapılıyor. Şu kömür yerine “gaz çek modeli” uygulasanız, nasılsa kredi kartıyla taksite de bağlanıyor, hem valiler taşımaktan kurtulur hem de bunun dağıtımı vatandaşa kâğıt gibi  “gaz çek modeli”yle yapılır ve oradan doğal gazla ısınırlar yine. Nasılsa indirim de yaptınız. Böyle bir şey düşünüyor musunuz?

Yine, Kyoto Sözleşmesi gereği orman, fidan dikimi önemli.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Nuh’un Gemisi’nin bulunduğu Cudi Dağı’na fidan dikmeyi düşünür müsünüz diyecektim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaplan.

Sayın Özçelik…

OSMAN ÖZÇELİK (Siirt) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan “Siirt’in elli yıllık su sorununu çözdük.” demiştiniz ancak Siirt ilimizde yaz boyunca susuz kaldık, damağımız kurudu, ayda bir de olsa banyo yapamadık, çamaşır yıkayamadık. Kent kokudan yaşanılmaz hâle geldi. Umutla kışı, Allah’ın rahmeti yağmuru bekledik. Kış geldi ama şimdi de nefes alamıyoruz. Hava kirli. Yanlış anlaşılmasın, fabrika bacalarından değil bu kirlilik, dağıtılan ucuz, kalitesiz kömürden. Nefes darlığı çekiyoruz, astım olduk. Ne olacak bu Siirt’in hâli?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özçelik.

Sayın Taner…

RECEP TANER (Aydın) – Sayın Bakan, görüşmekte olduğumuz Kyoto Protokolü ile şu anki Hükûmetinizin uyguladığı kömür politikası ne kadar uyumludur?

İki: Protokole tabi ülkelerdeki enerji kayıp kaçak oranının yüzde 4’ler civarında olduğu ortada iken ülkemizde kayıp kaçak oranı yüzde kaçlardadır? Kayıp kaçakları azaltmak için ne gibi tedbirler almaktasınız?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Taner.

Sayın Doğru…

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanıma sormak istiyorum: Türkiye’mizin sera gazı salınım payı yüzde 0,4 ile 7 arasında değişmektedir çeşitli şeylere göre, ABD’de bu yüzde 28, Çin’de yüzde 17’dir. 2008 ile 2013 arasında yüzde 6 büyümeyi hedefleyen ülkemiz bu büyüme için gerekli temiz enerjiye nasıl sahip olacaktır? Bu yönlü çalışmalar var mıdır? Bu protokol imzalandıktan sonra nükleer santrallerin durumu nasıl olacaktır?

İkinci soru: Kyoto protokolleri imzalanırken etki analizi yapılmış mıdır? Yapılmış ise ülkemize maliyeti ne olacaktır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Doğru.

Sayın Köse…

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, Kyoto Protokolü’nün imzalanması elbette önemli bir gelişmedir. Peki, Hükûmetiniz tarafından dağıtılan kömürlerde herhangi bir ölçüm yapılıyor mu? Ölçümde standart değerlerin üzerinde çıkan kömürler ne yapılmaktadır?

İkinci sorum: Ankara’nın havasında yakılan kömürlerden dolayı arsenik miktarının yüksek olduğu iddiası hakkında bir çalışma var mıdır? Var ise sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Köse.

Sayın Barış…

TANSEL BARIŞ (Kırklareli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, Kyoto Protokolü’yle beraber dünyada bir karbon ticareti başlamıştır. “Benim param çok, daha çok kirletiyorum. Sen fakirsin, az kirletiyorsun. Şu kadar para veriyorum.” diye bir durum söz konusu. Hava, para ile alınır satılır hâle gelmiştir. Havayı kirletme hakkı denen bu durum sizce Kyoto Protokolü ruhuna aykırı değil mi? Havayı kirletme hakkı hukuksal bir hak mı oluyor?

İkinci sorum: Sayın Bakanım, Kırklareli Kavakdere köyünde sanayi atıkları bertaraf tesisi yapımı şimdilik durduruldu. Çevre halkı bu konuda tedirgin. Tesis yeniden gündeme gelecek mi?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Barış.

Son olarak Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, ülkemizde sektörel bazda detaylı salım envanteri çalışmaları yapılmış mıdır ya da yapılmakta mıdır? Yapıldıysa hangi sektörlerde yapılmıştır? Bu bağlamda, sera gazı salımı azaltımının fayda-maliyet analizleri konusunda bir çalışmanız var mı? Varsa fayda-maliyet oranı değerleri konusunda bilgi verebilir misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; önce Sayın Kaplan “Dağıtılan kömür yerine doğal gaz acaba çek olarak verilebilir mi?” diye teklif etti. Tabii bu doğal gazı biz dışarıdan alıyoruz, döviz ödüyoruz ama kömürler bizim kendi öz kaynaklarımız, onları da tabii değerlendirmemiz lazım. Maliyet açısından ve döviz ödememek açısından bunun da ekonomik olarak dikkate alınması gerektiği kanaatindeyim.

Şimdi, tabii Cudi Dağı’yla ilgili… Bakalım, ağaçlandırabiliriz. Bakacağız, inceleyeceğiz. Zaten, Türkiye’de büyük bir ağaçlandırma seferberliği var. O dağı da inceleyeceğim, eğer uygunsa ağaçlandırırız.

Sayın Özçelik özellikle Siirt’in su sorunundan bahsetti. Sayın Özçelik, biz Siirt’e çok büyük yatırımlar yaptık. Bakın, Türkiye’de pek çok yerde ileri biyolojik atık su arıtma tesisi yok, orada ileri biyolojik atık su arıtma tesisi işletmeye alındı.

OSMAN ÖZÇELİK (Siirt) – Böyle bir şey yok.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Artı, hemen hemen şebeke yenilendi. Yollar asfaltlandı.

Suya gelince: Bakın, su meselesi günümüzün meselesi değildi. Su meselesini çözmek için biz orada gerçekten çok ciddi adımlar attık. Bir defa, Kezer suyunu 22 kilometreden getirdik ancak Kezer suyu biliyorsunuz son derece aktif bir araziden geçiyor. Zaman zaman bu arazinin topoğrafisinden dolayı problemler oluyor. Bu yüzden, biz bir de yedek olarak Botan Çayı’ndan ilave bir terfiyle suyu bağladık. Tabii, bununla ilgili çok modern, İstanbul’da yaptığımız gibi bir içme suyu arıtma tesisinin de temeli atıldı, şu anda yıldırım hızıyla ilerliyor. Hatta, bu hatları biz sadece Siirt için değil… İnşallah Kurtalan istikametine de hatlar ilerliyor. Siirt’in bana göre içme suyu problemi kalmamıştır. Tabii geçmişte sıkıntı çekti, onu biliyorum ama bundan sonra Siirt’te su sıkıntısı çekilmeyecek.

Hava kirlenmesine de bakıyoruz, inceliyoruz.

OSMAN ÖZÇELİK (Siirt) – Proje hatası var Sayın Bakan, borular patlıyor.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Şu anda, sular akıyor, ben onu sürekli takip ediyorum. Siirt’in şu anda suları akıyor. Yazın birkaç sıkıntı oldu, onu tankerle telafi ettik ama şu anda sular akıyor, akmaya da devam edecek.

İkincisi, Sayın Taner’in Kyoto ve kömürle ilgili düşünceleri: “Acaba kömür kullanımını engelleyecek mi?” Efendim, Kyoto kömür kullanımını engelleyecek diye bir husus söz konusu değil. Zaten Kyoto’da şu anda hiçbir mükellefiyetimiz yok. Kyoto’yu biz sadece 2013 yılından itibaren müzakerelere katılarak Türkiye'nin diğer devletler tarafından kabul edilmiş olan özgün şartlarını kabul ettirmek, çok iyi şartlarda ülkemizin bundan sonraki, Kyoto sonrası çalışmalara katılmasını temin etmek için gerçekleştiriyoruz.

Tabii, enerji kayıp oranı var Türkiye’de ve dünyada. Enerjilerin kaybolduğu bir gerçek. Enerji nasıl kayboluyor? Bir de elektrik nakil hatlarından elbette fiziki olarak bir kayıp var ancak bunun dışında vatandaşların ücretsiz olarak aldıkları enerji var. Herhâlde kayıp kaçaktan bu ikisinin toplamını kastetmek lazım. Biliyorsunuz, Hükûmetimizden önce bu yüzde 22’ler civarındaydı ama şu anda sıkı bir takiple gitgide aşağı çekiliyor, şu anda -net rakam yok, yazılı olarak veririz ama- yani yüzde 14-15’lere indiğini tahmin ediyorum, daha da azaltmaya devam edeceğiz.

Sayın Doğru “Sera gazı salımı hakkında bir bilgi var mı?” dedi. Evet, bilgiler var, daha önce çalışmalar yapmıştık. Özellikle şunu belirteyim: Sera gazı emisyonları bütün ülkelerin elimizde bilhassa 1990-2005 yılları arasında mevcut. Türkiye'nin kişi başına yıllık emisyon miktarı 4,6 ton/yıl. Yılda kişi başına 4,6 ama baktığımız zaman Amerika’da bu 20-25 kilo, Avrupa ülkeleri ortalaması 11-12 kilo, mesela Kanada’da 23 kilo. Yani biz bu bakımdan, kişi başına emisyon açısından oldukça düşük… Bir de acaba kümülatif olarak sera gazı emisyonlarına, Türkiye'nin atmosfere verdiği sera gazına bakarsak bu da yaklaşık binde 4 civarında ama diğer ülkelere batığımız zaman, bakın burada, Amerika Birleşik Devletleri yüzde 29,3; Avrupa Birliğindeki yirmi beş ülkenin toplamı yüzde 26,5; Rusya yüzde 8, Çin yüzde 7,6. Yani bunların, bütün ülkelerin dağılımları var. Yani aslında burada bizim o kadar büyük bir suçumuzun da olmadığını özellikle vurgulamak istiyorum.

Bir de temiz enerji kaynaklarını harekete geçirdik sizce de malum Sayın Doğru. Biliyorsunuz, bütün hidroelektrik enerjilerini devreye sokmak için bir çalışma var. Şu anda DSİ’nin bütün baraj inşaatları hızla ilerliyor. Geçtiğimiz günlerde biliyorsunuz 13 tane dev hidroelektrik santralini devreye aldık. Önümüzdeki yılda da hedefimiz 20 tane dev hidroelektrik santrali devreye almaktır, onu da belirteyim.

Zamanımız sınırlı ama Ankara’nın havasındaki arsenikten bahsetmek istiyorum: Efendim, tabii, bu ortaya atılan bir iddia. Kömürlerde arsenik olabilir ama kömürde özellikle kireç olduğu zaman zaten bu arsenik havaya karışmaz, kireçle beraber kömürün içinde, külde kalıyor. Dolayısıyla, böyle bir çalışma yapılmamıştır. Herhangi bir hava kirlemesine de… Bu kömürün içindeki arseniğin böyle havaya baca gazıyla çıkması diye bir şey söz konusu değildir, ilmî olarak bu mümkün değildir. Çünkü, bunun olması için en azından sobadaki sıcaklığın veya kazandaki sıcaklığın 9 derece santigradın üzerinde olması lazım. Hâlbuki o sıcaklığa ulaşmıyor, kaldı ki bu tamamen küle geçer. Dolayısıyla, hava kirlenmesine arseniğin bir ölçüsü söz konusu değildir. Zaten ölçüm sonuçları da var. Vaktimiz bitiyor, müsaade ederseniz ben hemen toparlayacağım.

Türkiye’deki ölçüm sonuçlarına göre, şu anda aşağı yukarı, yeşil olanlar kükürt dioksit açısından fevkalade iyi olan iller, yeşiller çok iyi, sarı olanlar iyi, kırmızı olanlar kötü. Ama şu anda, Türkiye ortalamasında, son yıllarda doğal gazın da yaygınlaşmasıyla çok kötü bir il yoktur diye ölçümlere göre ifade edebiliriz.

Tabii, Sayın Barış’ın sorusu vardı. Kırklareli’ndeki Kavakdere tesisleriyle ilgili çalışmalar devam ediyor, onu özellikle belirtmekteyim.

Sayın Işık’ın “Sektörel bazda analiz yapıldı mı?” şeklinde bir sorusu vardı. Evet, sektörel bazda sera gazı emisyon dağılımları mevcut, bunlar elimizde. Hatta, sizlere…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Fayda-maliyet analizi yapıldı mı?

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Hayır, fayda-maliyet analiziyle ilgili Devlet Planlama Teşkilatı bir çalışmaya başladı. Biz özellikle İklim Değişikliği Komisyonu çerçevesinde bir karar aldık, DPT’ye bir vazife verdik, çalışmalar devam ediyor. Ama, bu fayda-maliyet etkisini bulmak için ülkemizin üzerine alacağı yükümlülüklerin belirlenmesi lazım. Dolayısıyla, bunlar çeşitli yükümlülüklere göre maliyetlerin incelenmesinden ibaret. 2013 yılından sonra ülkemizin ne tür yükümlülük alacağına göre esas maliyetler, gerçek maliyetler o zaman çıkacaktır. Şimdiden gerçek maliyetleri hesap etmek mümkün değildir çünkü ortada hangi yükümlülük alacağımız belli değildir. Onu özellikle vurgulamak istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eroğlu.

Sayın milletvekilleri, görüşmeleri tamamlamış bulunuyoruz.

Şimdi, 1’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 1’inci madde kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, 1’inci maddeden sonra yeni bir madde ihdasına dair bir önerge var.

Bildiğiniz üzere, görüşülmekte olan tasarı veya teklife konu kanunun komisyon metninde bulunmayan ancak tasarı veya teklif ile çok yakın ilgisi bulunan bir maddesinin değiştirilmesini isteyen ve komisyonun salt çoğunlukla katıldığı önergeler üzerinde yeni bir madde olarak görüşme açılacağı İç Tüzük'ün 87'nci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüdür. Bu nedenle, önergeyi okutup Komisyona soracağım ve Komisyon önergeye salt çoğunlukla katılırsa önerge üzerinde yeni bir madde olarak görüşme açacağım, eğer katılmaz ise önergeyi işlemden kaldıracağım.

Şimdi önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 268 sıra sayılı “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı”na 1 inci maddeyi takiben aşağıdaki maddenin eklenmesini arz ve teklif ederim. 14.01.2009

                                                                                                                    Ufuk Uras

                                                                                                                      İstanbul

Madde-2 (1) “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Kyoto Protokolü’nün birinci ve sonraki yükümlülük dönemlerindeki yükümlülüklerini, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 7. Taraflar Konferansı’nda kabul edilen 26/CP7 numaralı karar ışığında değerlendirecektir.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye salt çoğunlukla katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKAN VEKİLİ MEHMET CEYLAN (Karabük) – Efendim, salt çoğunluğumuz bulunmamaktadır, onun için katılamıyoruz.

BAŞKAN – Peki.

Komisyon önergeye salt çoğunlukla katılmamış olduğundan önergeyi işlemden kaldırıyorum.

Şimdi 2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – 2’nci madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Eskişehir Milletvekili Murat Sönmez konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Sönmez. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA FEHMİ MURAT SÖNMEZ (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 268 sıra sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Kyoto Protokolü, ağırlığı insan kaynaklı faaliyetlerin sonucu meydana gelen ve çevre sorunlarının iklim sistemleri üzerinde yarattığı olumsuzluğun giderilmesine yönelik çabaların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Her türlü doğal kaynağı denetimsizce kullanan ve kalkınmalarını sağlayan gelişmiş ülkeler, aslında ortaya çıkan iklim değişikliği başta olmak üzere diğer çevre sorunlarının ilk elden sorumlularıdırlar. Bu yüzden, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, gelişmiş ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeleri, üstlenecekleri yükümlülükler bakımından ayrı gruplar olarak ele almıştır. Buna göre Sözleşme, ülkeleri gruplara ayırarak iki ek liste oluşturmuştur. Ek-I listesinde yer alan ülkeler, sera gazı salımlarının azaltılmasına yönelik politika ve önlemlerle öncü rol oynarken, Ek-II listesinde yer alan ülkeler ise gelişmiş ülkeler olarak teknoloji transferi ve finansman konularında gelişmekte olan ülkelere destek verecektirler.

Bilindiği üzere, ülkemiz, hem Ek-I listesinde hem de gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi ve finansman yardımı yükümlülüğü öngören Ek-II listesinde yer almıştı. Ancak yapılan müzakereler sonucu, ülkemizin özgün koşullarının kabul edilmesi üzerine, 2001 yılında Marakeş’te yapılan 7’nci  Taraflar Konferansında Türkiye Ek-II listesinden çıkarılmıştır. Bu düzeltmeyi müteakip, Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004 yılında taraf olmuştur. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında hazırlanan ve çok az ülkenin taraf olmadığı Kyoto Protokolü konusunda da ülkemiz, benzer tereddütler yaşamış, protokolün getireceği yükümlülüklerden çekinmiştir. Protokol ve ülkemize getireceği yükümlülükler, uzunca sayılabilecek bir süreyle, konuyla ilgili çevreler tarafından tartışılmış ve protokol, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonlarında da tartışılarak huzurlarınıza onay için getirilmiştir.

Kyoto Protokolü’nün ne getireceği konusunda hâlâ bir uzlaşmaya varılamamıştır. Bir görüş, en azından 2012 yılına kadar ülkemize bir yükümlülük getirmeyeceğini savunurken; içerisinde bazı kamu kurumlarının da bulunduğu başka bir görüş, protokolün ülkemiz ekonomisi üzerine etkisi ortaya konulmadan, etkisinin ne olduğu bilinmeden onaylanmasına sıcak bakmamaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, 1997 yılından bu yana dünyanın, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olduğumuz 2004 yılından bu yana da ülkemizin gündeminde olan Kyoto Protokolü’nün öngördüğü yükümlülüklerin iktisadi sektörler itibarıyla ekonomimize ne getirip ne götüreceğinin somut bir şekilde ortaya konulmamış olması esasen önemli bir eksikliktir. Umarız bu eksiklik protokolün onayından sonra da sürdürülmez, protokolün öngördüğü düzenlemeler hızla hayata geçirilir.

Protokolün onayından sonra bazı alanlarda mevzuat yenilemesi ve yeni uygulamalar söz konusu olacaktır. Örneğin; endüstri, motorlu taşıtlar ve ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek; daha az enerjiyle ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak; güneş enerjisinin önü açılacak; ulaşımda, çöp toplamada çevrecilik temel ilke olacak; alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek; çimento, demir çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek; fosil yakıtlar yerine örneğin biyodizel yakıt kullanılacak; termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler devreye sokulacak; fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacak. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Kyoto Protokolü 2012 yılına kadar bize sera gazı salımında bir azaltım yükümlülüğü getirmese bile, bahsettiğim yeni bazı uygulamaları getireceği açıktır.

Bilindiği üzere onaylayacağımız protokolün 2012 sonrası süreci henüz tam olarak ortaya çıkmamıştır. 2009 yılında şekillenmesi beklenen bu sürece ilişkin bazı belirlemeler aslında “Bali Yol Haritası” olarak adlandırılan Bali Eylem Planı’nda yer almaktadır. 2012 sonrası rejimi düzenleyecek şekilde ortaya çıkacak olan yeni belgenin görüşmelerinde ülkemiz özgün koşullarını müzakere edebilecek, esnekliklerden yararlanabilecektir. Birincisine göre daha zorlu geçecek bu süreçte Türkiye'nin kendini avantajlı bir şekilde konumlandırabilmesi için yoğun bir çalışma içine girmesi kaçınılmazdır, çünkü yeni bu süreçte sera gazı salımı konusunda daha sert ve daha yüksek azaltımlar öngörülmektedir. Bu yüzden, yapılacak müzakerelerde ekonomik kalkınma haklarımızı koruyacak bir pozisyon belirlenmelidir. Bugünün gelişmiş ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri bile Kyoto Protokolü’ne ekonomisine getireceği yükleri öne sürerek mesafeli duruyorsa bizim de çıkarlarımızı en üst düzeyde gözetiyor olmamız işin doğası gereği olacaktır. Nitekim, bu sürece ilişkin İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 14’üncü Taraflar Konferansı 1-12 Aralık 2008 tarihleri arasında Polonya’da gerçekleşmiştir. Polonya’da Kyoto Protokolü’nün 2012 sonrasına ilişkin içereceği kurallarla ilgili kararlar alınmasa da bu sürece dönük daha somut bir yol haritası, bir çalışma programı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle 2009 yılı küresel ısınmayla mücadelede önemli bir yıl olacaktır çünkü bu yıl içerisinde protokolün geleceğiyle ilgili bir dizi toplantı ve çalışma yapılacak, kararlar alınacaktır. Kopenhag’da tamamlanacak bu sürecin sonunda yeni bir belge ortaya çıkması beklenmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kyoto Protokolü 2’nci maddesinde protokole taraf ülkelerin sayısallaştırılmış salım sınırlandırması ve azaltım yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için neler yapılacağı sıralanmıştır. Görüşmekte olduğumuz tasarının gerekçesinde, Kyoto Protokolü’nün Avrupa Birliği müktesebatının bir parçası olduğu, Avrupa Birliğinin protokole dâhil olmamızı istediği belirtilmektedir. Yine tasarının hazırlandığı dönemde henüz aday olduğumuz, ancak geçtiğimiz günlerde seçildiğimiz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin geçici üyeliği konusu gerekçe olarak yer almış. Zaten AKP’nin çevre politikalarına ve bu alanda yapmış olduğu düzenlemelere şöyle bir göz attığımızda bu konuda dışsal etkilerin belirleyici olduğunu görüyoruz; özellikle de Avrupa Birliği. Eğer Avrupa Birliği uyum sürecinin bir parçası olmasa AKP’nin çevre konusunu hiç gündeme almayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz çünkü -az önce de belirttiğim gibi- Kyoto Protokolü’nün 2’nci maddesinde sürdürülebilir orman yönetimi uygulamaları, ağaçlandırma ve yeniden ormanlaştırma çalışmaları yükümlülükleri getirilmektedir. Oysa AKP, ormanları çevrenin esas unsuru, sera gazlarının yutak alanları olarak değil rant aracı olarak görmektedir. Bilindiği üzere, geçtiğimiz dönem bu Parlamentoda ormanları rant konusu hâline getiren 2/B düzenlemesi AKP oylarıyla kabul edilmiş, ancak dönemin Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmişti. Son günlerde yaşanan küresel ekonomik kriz de bahane edilerek ormanlarımıza yeniden göz dikilmiştir. Gündemden düşmüş olan 2/B konusu yeniden ısıtılmıştır. Her gün bu alandan gelecek paranın hesabı yapılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde burada görüşmeleri yapılarak kabul edilen Tapu Kanunu’nda, son dakikada verilen bir önergeyle bu işe yine AKP tarafından el atılmıştır. Toplumumuzun ve ilgili tüm çevrelerin üzerinde dikkatle durduğu bir konu hiç tartışmaya açılmadan, bir uzlaşma aranmadan, oldubitti mantığıyla buradan geçirilmiştir. Anayasa’ya aykırılığı tescil edilmiş bir konu etrafından dolaşılarak halledilmeye çalışılmıştır. Böylece, 2/B alanlarının işgalcilerine ödüllendirircesine satışının önü açılmıştır.

Değerli milletvekilleri, korunması gereken ormanlar ve meralarımız AKP döneminde çıkarılan yasalarla turizme açılmıştır.

Yine, son yıllarda orman yangınlarının söndürülme çalışmalarında AKP kadrolarının ne kadar başarısız olduğu, ekipman ve teçhizat bakımından ne kadar yetersiz kalındığı çeşitli defalar burada tartışıldı, bizzat kendim dile getirmiştim.

Protokol, sürdürülebilir tarım yöntemlerinin geliştirilmesi ve teşvik edilmesini isterken AKP tam tersini yapıyor, tarım alanlarını işgal edenleri, tarım yapılmaz hâle getirenleri affediyor, hatta ödüllendiriyor. Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda değişiklikler yapılarak, bütün mahkeme kararlarına ve kamuoyu itirazlarına rağmen verimli tarım topraklarının işgalini affeden yasa çıkarılmıştır.

Maden arama faaliyetleri Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışında tutularak, ülkemizin en önemli doğal varlıkları maden arama sahasına dönüştürülmüştür. Bunun örneklerini başta Kaz Dağları olmak üzere ülkemizin pek çok alanında görebiliriz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

FEHMİ MURAT SÖNMEZ (Devamla) – Bu yüzden, bu protokolü burada onaylayacağız onaylamasına, ama AKP’nin çevre konusundaki tutumu bundan sonra ne olacak? Yine “dostlar alışverişte görsün, biz bunları dışarıya ayıp olmasın diye onaylayalım, ama bildiğimizi yapalım” şeklinde mi olacak, yoksa “altına imza attığımız kurallara uyalım” şeklinde mi olacak? Bekleyip göreceğiz.

Bu düşüncelerle, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Sönmez.

2’nci madde üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sakarya Milletvekili Münir Kutluata.

Buyurunuz Sayın Kutluata. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 268 sıra sayılı Kyoto Protokolü’ne katılmamızı amaçlayan Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kyoto Protokolü’ne taraf olmanın Türkiye açısından ifade ettiği anlamı iyi çözebilmek için hem protokolün ne dediğine hem bu protokolün dayandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne bakmak gerekiyor, ayrıca dünyayı böyle bir çerçeve sözleşmeyi hazırlamaya iten gelişmeleri bilmeyi gerektiriyor, ayrıca sözleşmenin yaklaşımı ile Kyoto Protokolü’nün metotlarının uyumuna da bakmak gerekiyor.

Çerçeve sözleşme birçok isabetli tespitte bulunuyor. Bu tespitlerin en başında, dünyayı iklim değişikliği noktasına getiren gelişmelerde gelişmiş ülkelerin sorumluluğunun esas olduğunu vurgulamasıdır. Bir başka yaklaşımı, çözüm noktasında da bu ülkelere yüklenen sorumlulukların daha fazla olması gerektiği ve yine çözümler geliştirilirken ve uygulanırken bu sorumlulukta payı olmayan veya çok düşük olan diğer ülkelerin korunmalarının gereğidir. Çünkü, bu çerçeve sözleşme, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi konuya fevkalade objektif yaklaşmakta ve dünyaya bir çözüm ümidi ortaya koymuş görünmektedir. Bu yüzden, Türkiye de bunu imzalamıştır. Ancak, görülmektedir ki, Çerçeve Sözleşme’nin maksadı ile Kyoto Protokolü’nün metotları arasında çok ciddi bir çelişme vardır. Bu sözleşme esas olarak, dünyayı kirletenlerin, ekosistemleri altüst edenlerin, dünya kaynaklarını istismar edenlerin sorumluluğuna işaret etmektedir. Kyoto Protokolü ise dünyayı bu iklim değişikliğinin kapısına getirenlere yeni çareler arayan bir görüntü arz ediyor. Esas çelişki buradadır ve bu protokole taraftar olmamız konusunda teşvik edici konuşmaları dinlerken pek duyamadığımız husus da satır aralarına gömülen husus da biraz önce işaret ettiğim bu önemli noktadır.

Şimdi, dünya iklim değişikliği de dâhil olmak üzere, ekolojik dengelerin bozulduğu her ortamda ortaya çıkan çevre sorunlarının gerisinde doğal kaynakların istismarı, yanlış kullanımı ve bu yolla yenilenme gücünün elinden alınması olduğunu biliyoruz. O hâlde, ekosistemlerin ve doğal kaynakların hangi ülkeler tarafından nasıl kullanıldığını ve bunlara yönelik politikaların mahiyetlerini bilmemiz gerekiyor. Dünyadaki maddi refah yarışının ve aşırı tüketimin stok kaynakların tükenmesine, yenilenebilir kaynakların da yenilenme ve sürekli üretim gücünün elinden alınmasına sebep olduğunu görüyoruz. Gelişmiş ülkeler dediğimiz sorumlu ülkeler grubu, hem ekolojik dengeyi altüst edip yenilenebilir kaynakları devre dışı bırakarak fakir ülkeleri sorumlu olmadıkları afetlerle karşı karşıya bırakıp hem de sömürgecilik ve işgal gibi gayriinsani yollarla veya dış ticaret gibi ticari yollarla, bazen de yabancı sermaye görüntüsü ile stok kaynakları kendi tüketimlerinde kullanarak bu ülkelerin gelişme ümitleri üzerinde de kırıcı etkiler icra etmektedirler.

Durum bu olunca, gelişmiş ülkelerin fakir ülkelerin elindeki yenilenebilir kaynakların artık dünyanın ortak malı olduğu, onların da kendileri gibi davranmaması gerektiği kanaatinde olduklarını görüyoruz.

Bir diğer kanaatleri de, ikinci grup ülkeler de gelişirse, dünyadaki stok kaynakların kendilerinin ulaştıkları refah seviyesini ilanihaye sürdürmeye yetmeyeceği hususudur. Kyoto Protokolü’nün getirdiği birçok hususa prensipte katılmakla birlikte bu protokolde ortaya atılan “karbon ticareti” konusu, “kirletme hakkı devri” konusu, bir başka ifadeyle “gelişme hakkı devri” konusu, bunun ticari bir konu hâline getirilmesi belki de bu protokolü malul hâle getiren en önemli konulardan bir tanesidir çünkü bu konu üzerinde gerçekten sunumlarda net bilgi alamamış olduk.

Bunun anlamı şudur: Kaynaklar ve ekosistemler dünyanın bu hızla kirlenmesine dayanamıyor, her ülke aynı şeyi yaparsa bunun sonu yok; çevreye aşırı yüklenmeyi devam ettirecek olan ülkeler fakirlerin kullanım haklarını, kirletme haklarını devralsınlar. Eğer buna kapı açan bir protokole taraftar isek bu konuda dünyadaki iklim değişikliğini önleme yönündeki çabalara katkı yapmamızın mümkün olmayacağını herkes bilmeli ve Kyoto Protokolü konusundaki kanaati de bu üzerinde çok durulmayan hususa göre oluşturmalı diye düşünüyorum.

Şimdi, iktidar mensubu arkadaşlarımızın sunumlarında işaret ettiği hususlara temas ediyorum. Bunlardan bir tanesi “2012 yılına kadar taraf olsak bile bir sorumluluğumuz yok. 2013’ten sonra ne olacak, onu da o zaman göreceğiz.” meselesidir. Dolayısıyla bu “Nasıl olsa zararı yok, bir protokole taraf olalım veya bir anlaşmaya imza atalım.” mantığı çok böyle, köklü devlet geleneğinde savunulabilecek bir metoda benzemiyor. Sadece faydalarını görmeli ve ona göre bunda ısrarlı olmalıyız.

Hükûmetin yasanın gerekçesindeki ifadesine bakıyoruz, bakın fevkalade önemli: “Türkiye'nin uluslararası gündeminin en öncelikli ve acil sorunlarından biri hâline gelen iklim değişikliği ile mücadele konusundaki kararlılığını ve uluslararası toplumun güvenilir bir üyesi olduğunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir.” Yani nedir bu konunun önemi? “Bizim, uluslararası toplumun bu konuda kararlı bir üyesi olduğunu göstermesi.” diye ifade edilen, son derece genel birtakım çizgiler. Dolayısıyla “Şu faydadan ötürü biz bunu yapıyoruz.” denilemediğini görüyoruz.

Dün konuyu savunan iktidar mensubu arkadaşlarımızın, sorumlu durumdaki arkadaşlarımızın söyledikleri bir başka ifade: “Dünya iklim değişikliğiyle mücadeleye Türkiye katkı sağlamalıdır.” Çok güzel bir ifade. Peki, nasıl sağlayacaksınız? Amerika Birleşik Devletleri’ne emisyon salımını kestirmek suretiyle mi? Çin’e “Haşin kalkınma iddialarından vazgeç.” diyerek mi? AB’yi ikna ederek mi? Hayır. Sadece kendiniz, kendi hakkınızı kullanmaktan vazgeçerseniz belki bir katkı sağlarsınız. Dolayısıyla, buradaki bu iştahı anlamak mümkün değildir. Ancak, bazı arkadaşlarımız gayet açık ifadelerle söylediler, Avrupa Birliği ile görüşmelerde önümüzü açacak bir husus olduğu da söylendi. Dolayısıyla, buradan gelen telkinlerin etkili olduğunu da söylemek mümkün olabilir.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bu konuyu, çevre konusu ve çevre hassasiyetiyle çok karıştırmamak lazım; çok önemli bir husus. Milliyetçi Hareket Partisinin, bütün kaynaklarla ilgili, başta beşerî kaynaklar, sonra doğal kaynaklar ve ekosistemler ve mali kaynaklar olmak üzere, bu kaynaklar üzerindeki hassasiyetin millî bir konu olduğunu herkes bilmektedir ve dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisinin bu konudaki tutumu da bilinmektedir. Şimdi, böyle olunca, biz, bu protokolü görüşürken buraya iktidarın çevre konusundaki hassasiyetlerini de görmüş, izlemiş olarak gelmiş olmayı arzu ederdik yani çevre konusunda gayet hassas, birtakım tedbirlerin alındığı, Kyoto’ya gerek olmadan, Birleşmiş Milletler Çerçeve Sözleşmesi’ne de gerek olmadan, sadece kendi kaynaklarımıza önem verdiği için ve millî kalkınmamızın yarınlara daha sağlıklı taşınabilmesi açısından bu yaklaşımları beklerdik. Bunları görmüyoruz.

Şimdi size, kendimiz açısından ve sizin de duyduğunuz zaman üzüleceğiniz, çok üzücü bir örnek vermek zorundayım. Bu da Hükûmetin veya iktidara mensup birtakım arkadaşlarımızın –şu anda Hükûmet demeyeyim- gayretleri öncülüğünde Sakarya’nın bir cennet köşesine, bir yabancı firmanın 1.200 megavatlık bir termik santral kurma hazırlıkları içinde olduğu hususudur. Nasıl izah edersiniz? Sakarya’nın Karasu ilçesinde veya Sakarya’da kömür mü var? Bu firma bunu kendi ülkesinde kurabilir miydi? Bu nedir? Bunu şey yapacağız ama burada Sayın Bakanı daha bu noktada ilgilendiren yönüyle ifade etmeliyim ki… Ben bu konuyu ayrıca Meclis gündemine getireceğim. Bu çok önemli bir konu.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Şu noktada Sayın Bakana ifade etmeliyim ki, Sayın Bakan, orada milleti ikna etme konusunda fevkalade dengesiz, savunucuları zorda bırakan dengesiz birtakım çalışmalar yürütülmektedir. Bu konularla ilgilenmenizi rica ediyorum. Devlet memurları “bilgilendirme” adı altında birtakım toplantılara götürülüyor, firmaların önüne çıkarılıyor. Daha dün de sizin Bakanlığınızın Sakarya’daki mensupları, Belediye Meclis Salonu’nda, bu santralin kurulacağı bölgedeki çok müstesna bir longozun, dünyaca bilinen ve çok özel bir longozun Çevre Bakanlığı tarafından nasıl korunmak üzere olduğunu ve korunacağını gösteren bir toplantı yapmışlardır. Bunun bu faaliyetle aynı günlere gelmesini Sakaryalılar ve Karasulular yadırgamışlar ve bizlere de duyurmuşlardır. Ben de size -belki bilginiz olmaz diye- oradaki personelinizle ilgilenmeniz bakımından durumu şimdilik arz ediyorum. Bu önemli konuyu ve buna benzer birtakım konuları da ayrıca gündeme getireceğim.

Görüşlerimizi bu şekilde ifade etmiş bulunuyor ve hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kutluata.

2’nci madde üzerinde şahsı adına Kütahya Milletvekili Alim Işık.

Buyurunuz Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 268 sıra sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerindeki görüşlerimi belirtmek üzere şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle, yüce Meclisi ve bizleri izleyen değerli vatandaşlarımızı saygılarımla selamlıyorum.

Konuşmamın başında, ülkemizin enerji kaynaklarının kullanımı, enerji üretimi ve tüketimiyle ilgili enerji politikalarını yakın dönemde doğrudan etkileyecek olan böyle bir protokolün, Türkiye Büyük Millet Meclisi Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonunun görüşleri alınmadan Genel Kurula indirilerek görüşülüyor olmasını önemli bir eksiklik olarak değerlendirdiğimi belirtmek istiyorum.

Hâlen yıllık enerji ihtiyacının yüzde 75’ini ithal eden ülkemizde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının verilerine göre, 2010 yılında toplam 171 milyon ton petrol eş değeri olan enerji tüketimimizin 2020 yılında yüzde 75 oranında artarak 300 milyon ton petrol eş değerine çıkacağı, buna karşın, üretimin tüketimi karşılama oranınınsa, aynı dönemde yaklaşık yüzde 28’den yüzde 23’lere düşeceği, yani enerjide dışa bağımlılığın daha da artacağı beklenmektedir.

Diğer yandan, ülkemizde üretilen elektrik enerjisinin yüzde 80’den fazlası termik santrallerde üretilmekte, 2007 yılında tüketilen toplam 190,5 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisinin karşılanması için yapılan elektrik enerjisi üretiminde yüzde 48,3’lük payla doğal gaz kaynaklı üretim ilk sırayı alırken, bunu, yüzde 28,5 payla kömür, yüzde 18,6’lık payla da hidroelektrik kaynaklı üretimler izlemiştir.

Doğal gaza bağımlılık oranı, doğal gazı satın aldığımız Rusya’da bile ülkemizdeki kadar yüksek değildir. Elektrik enerjisi tüketiminde bugün yüzde 50’ler düzeyinde olan sanayi sektörünün payının da 2020’de yüzde 60’lara yükselmesi beklenmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu verilerle, sizlere, ülkemizin yaklaşık on yıl sonraki durumunu kısaca özetlemeye çalıştım. Bu veriler de göstermektedir ki, bir yanda gittikçe artan enerji ve sanayi üretimi talebi, diğer yandaysa taraf olduğumuz Kyoto Protokolü’yle sınırlandırılacak sera gazı salım değerleri bulunmaktadır.

Ayrıca giderek artan küresel ısınma nedeniyle ortaya çıkacak yeni değişiklikler, özellikle hidroelektrik enerji kaynaklarımızda oluşabilecek daralmanın yanında kömür kaynaklarımızın kullanımında ortaya çıkabilecek kısıtlamalar, nükleer enerji ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik düzenlemeler, enerji politikalarımızın da mutlaka gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Ülkemiz, ne yazık ki yakın dönemde karşı karşıya kalacağımız bu önemli gelişmelere ve sorunlara karşı ciddi bir hazırlık içinde değildir. İklim değişikliğiyle mücadele amacıyla 1992 tarihli Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004 yılında taraf olan ve bu kararı 2 Haziran 2008’de Bakanlar Kurulu tarafından onaylanan ülkemizin, aradan geçen beş yıllık sürede bazı hazırlık çalışmalarını tamamlamış olması gerekirdi. Bu dönemde bir yandan enerji üretiminde dışa bağımlılık oranı daha da artarken, diğer yandan da birçok ilimizde düşük kaliteli kömür kullanımı nedeniyle hava kirliliği değerleri insan sağlığını tehdit edecek sınırlara ulaşmıştır. Ayrıca ülkemiz sanayi üretiminde baca gazı emisyonlarını azaltıcı tedbirler alınamamış, atık su arıtma tesislerine yönelik yatırımlar da artırılamamıştır.

Bu gerçekler ışığında ülkemizde yapılması gerekenleri de şu şekilde özetlemek mümkündür:

1) 2012 yılı sonrasına yönelik altyapı ve hazırlık çalışmaları, müzakere grubunun kurulması ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi çalışmaları vakit geçirilmeden başlatılmalıdır.

2) Gerekli tüm teknik, ekonomik ve politik çalışma ve yapılanmalar en kısa zamanda tamamlanarak 2009 yılı sonuna kadar müzakere edilecek konular belirlenmeli ve 2012 sonrası döneme ait sera gazı azaltımı veya sınırlanmasına yönelik hedefler ile çalışma grupları oluşturulmalıdır, belirlenmelidir.

3) Özellikle enerji politikaları yeniden gözden geçirilerek enerji verimliliği uygulamaları, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına ilişkin yatırımlar ve teknoloji üretimleri ile ARGE çalışmaları teşvik edilmeli, enerji kayıp kaçak oranları mutlaka düşürülmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

ALİM IŞIK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

4) Sera gazı salımlarının azaltılmasına ilişkin fayda-maliyet analizlerinin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için tüm sektörlere ilişkin detaylı salım envanteri çalışmaları doğrultusunda ülkemizin üstleneceği yükümlülükler mutlaka belirlenmelidir.

5) Demir-çelik ve çimento sektörü gibi ekonomimizin önemli sektörlerinin gerekli altyapı yenileme çalışmalarını yapabilmeleri ve geçiş sürecini rekabet güçlerini kaybetmeden tamamlayabilmeleri mutlaka sağlanmalıdır.

6) 2012 sonrasına uyum maliyetinin belirlenmesine yönelik etki analizi çalışmalarına devlet fonlarından gerekli destekler sağlanmalıdır.

7) Kamu, özel sektör ve üniversite iş birliği sağlanarak gerekli proje çalışmalarına hız verilmelidir diyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi tekrar saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Şahsı adına ikinci söz Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’ye aittir.

Buyurunuz Sayın Köse. (CHP sıralarından alkışlar)

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kanun tasarısı hakkında söz almış bulunmaktayım. Hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum.

Değerli üyeler, Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslararası tek çerçeve, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi içinde imzalanmıştır. Bu protokolü imzalayan ülkeler, karbondioksit ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa salım ticareti yoluyla haklarını artırmaya söz vermişlerdir. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. 1997’de imzalanan protokol 2005 yılında da yürürlüğe girmiştir. Çünkü protokolün yürürlüğe girebilmesi için, onaylayan ülkelerin 1990’daki atmosfere saldıkları karbon miktarının yeryüzündeki toplam emisyonun yüzde 55’ini bulması gerekmekteydi ve bu orana ancak sekiz yılın sonunda Rusya’nın katılımıyla ulaşılabilmiştir.

Değerli arkadaşlar, Kyoto Protokolü devletler arasında desteklenir ve Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında küresel kurallarla belirlenir.

Kyoto Protokolü’ndeki amaç, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamaktır.

Anlaşma Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde görüşülmüş, 16 Mart 1998’de imzaya açılmış, 15 Mart 1999’da son şeklini almıştır. Rusya’nın 18 Kasım 2004’te katılmasıyla, doksan gün sonra 16 Şubat 2005 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Aralık 2006 tarihinde toplam yüz altmış dokuz ülke ve devlete bağlı örgütler anlaşmaya imza atmışlardır. İmza atmayan önemli ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya gibi gelişmiş ülkeler haricinde, gelişmekte olan Türkiye gibi ülkeler de yer almaktadır. Çin ve Hindistan gibi bazı ülkeler ise anlaşmaya imza atsalar bile karbon salımlarını azaltmak zorunda değillerdir.

Değerli milletvekilleri, Kyoto Protokolü’nün ne kadar önemli olduğunu geçtiğimiz yıllarda daha iyi anladık. Kutuplar erimekte, deniz seviyeleri yükselmekte ve artık iklimler değişmektedir. Bunun etkisi ise sadece tek boyutlu olmamaktadır. Küresel ısınma diye bir felaket yaşıyoruz, tarıma olan etkisini hepimiz biliyoruz. Bu konuda sürekli çalışmalar yapmaktayım. Tarıma olan etkisi dolayısıyla gıda sıkıntıları yaşanmakta ve ekonomik yaşam altüst olmaktadır. Yani Kyoto Protokolü insanların beslenmesinden sağlığına kadar geniş bir alanı kapsamaktadır.

Ancak, Kyoto Protokolü’yle ilgili bir noktayı da vurgulamak gerektiğini düşünüyorum: Türkiye'nin karbondioksit emisyonunun gelişmiş ülkelerden kat kat aşağıda olduğunu ve ülkemizin gelişmekte olduğunu düşünürsek Kyoto Protokolü’ne daha dikkatli bir yaklaşım sergilemeliyiz diye düşünüyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; protokolle çevrenin temizliğine, gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmaya katkı sunmalıyız. Bundan hiçbirimizin kuşkusu yoktur fakat geleceğimize fakir, az gelişmiş ve kalkınmamış bir Türkiye bırakmamalıyız. İşte bunun için Kyoto Protokolü Türkiye'nin sanayileşmesini etkileyici ve sanayileşmemizi geri bıraktırıcı bir konumda olmamalıdır. Gelişmiş ülkeler Kyoto Protokolü’nü imzalamazken ya da imzalayanlara da istisnalar sunulurken, bizim gibi bir ülkenin diğer ülkelerle aynı şartlarda anlaşmayı imzalaması bence adil değildir. Bu konuya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Yalnız, çevrenin korunması anlamında böyle bir anlaşmanın imzalanması da olumludur. Türkiye'nin Kyoto Protokolü’ne istisnai durum olan bir imza koyması daha iyi olurdu. Bu yolla hem çevrenin korunmasına katkı sunmuş hem de gelişmemizin önünü kesmemiş oluruz.

Değerli üyeler, özellikle geçtiğimiz yıl küresel ısınma diye bir afet yaşandı ülkemizde. Dolayısıyla, tarım ve ona bağlı olarak sanayi sektörü büyük bir vurgun yedi. Yani iklim değişikliğinin, havaya salınan zararlı gazların en çok kötülüğünü gören ülkelerin başında gelmekteyiz. Bu nedenle Kyoto Protokolü’nün imzalanması olumlu bir gelişmedir ama bu konudaki çekincemi az önce belirttim: Kyoto Protokolü ülkemizin gelişmesi önünde bir engel teşkil etmemelidir. Başka bir ifadeyle, Türkiye'nin işi protokolü imzalayınca bitmeyecek. Özellikle uluslararası alanda protokolü imzalamayan ülkelerin imza atması için lobi faaliyetleri yürütülmelidir. Bununla birlikte Kyoto Protokolü içinde kimi ülkelere tanınan istisnaların ya kaldırılması ya da herkese emisyona göre çeşitli düzenlemeler yapılmasına uğraşılmalıdır. Başka bir deyişle, Hükûmete çok önemli bir görev düşmektedir kanısındayım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

ŞEVKET KÖSE (Devamla) – Teşekkür ederim Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yalnızca Kyoto Protokolü’nü imzalamak yetmeyecektir. Türkiye'nin gelişmesinin engellenmemesi için gerekli girişimler de yapılmalıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle, en kalbî duygularla tekrar selamlar, saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Köse.

Sayın milletvekilleri, şimdi soru-cevap bölümüne geçiyoruz.

Sayın Doğru, buyurunuz.

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakana sormak istiyorum: Ülkemizde sera gazı salımının yüzde 9’u çöp depolarından kaynaklanmaktadır. Bu çöp depolarından kurtulmak için katı atık tesisleri yapılması gerekmektedir. Şu anda ülkemizde çok az sayıda katı atık tesisi vardır. Bu protokolden sonra katı atık tesisi yapılması gerekmektedir. Bunun maliyetini nasıl karşılayacaksınız?

İkinci sorum: Türkiye’de yük ve yolcu taşımacılığının yüzde 90’ını kara yolu oluşturmaktadır. Avrupa’da bu oran yüzde 40’tır. Kyoto Protokolü’nden sonra kara yolu yatırımlarında bir azalma olacak mıdır? Başka yatırımlara geçecek misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Doğru.

Sayın Taner…

RECEP TANER (Aydın) – Sayın Bakan, Kyoto Protokolü sonrasında termik santrallerde ne gibi düzenlemeler yapılması gerekmekte?

İki: Amerika Birleşik Devletleri, malum, hâlâ bu protokolü imzalamadı. İmzalamama gerekçesi olarak da bütçeye getireceği yüzde 4’lük, yüzde 5’lik yük gösterilmekte. Biz bu seneki bütçemizde IMF’nin ve krizin etkileriyle sizin Bakanlığınızda yüzde 16,5 gibi, diğer bakanlıklarda da yüzde 10 gibi bir kesinti yaptığımız ortamda bu Kyoto Protokolü 2009 bütçesine herhangi bir yük getirecek mi? Eğer bir yük getirirse, Bakanlığınız nasıl hedeflerine ulaşacak?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Taner.

Sayın Akkuş…

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Sayın Bakanım, bir önceki maddede soru-cevap bölümünde elektrikte kayıp kaçak sorusuna cevap verirken kayıp kaçağın yanında bir de “ücretsiz kullanılan” tabiri kullandınız. Elektrikte de kömür dağıtımı gibi ücretsiz elektrik dağıtımı mı var?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Akkuş.

Sayın Öztürk…

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan “Başbakanın talimatıyla 2004 yılında ilgili bütün bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları hatta TOBB’da dâhil olmak üzere, ilgili sanayiden temsilciler de dâhil olmak üzere, özellikle İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu kuruldu.” dediniz. Genel Kurulun doğru bilgilendirilmesi ve şahsınızın bilgisini düzeltmek açısından İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulunun ilk kez 2004’te değil 2001 yılında bir Başbakanlık genelgesiyle Ecevit Hükûmeti döneminde kurulduğunu, 2001 yılında 2, 2002 yılında 1 kez toplandığını ve alt komisyonların da o dönemde çalışmalarını sürdürdüğünü belirtmeyi gerekli gördüm.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öztürk.

Sayın Paksoy…

MEHMET AKİF PAKSOY (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, Kyoto Protokolü’nün katılımının onaylanmasından sonra Çevre ve Orman Bakanlığı olarak orman alanlarının artırılması ve çevresel atıkların azaltılmasıyla ilgili ne gibi çalışmalar yaptınız ve önümüzdeki yıllarda ne gibi çalışmalar yapacaksınız?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Paksoy.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, bir, küresel ısınma ve iklim değişikliği etkisiyle hidroelektrik enerji kaynaklarımızın değerlendirilmesi konusunda ülkemiz ne gibi sıkıntılarla karşılaşabilir?

İki, bu sıkıntıların aşılmasına ve kömür kaynaklarımızın daha etkin değerlendirilmesine yönelik olarak ne gibi önlemler alınmış ya da alınmaktadır?

Üç, bu kapsamda Türkiye Kömür İşletmeleri ve BOTAŞ’ın özelleştirileceği söylentilerine yönelik görüşlerinizi alabilir miyim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Çok teşekkür ederim.

Sayın Bakanım, tekrar sormak istiyorum: Bana göre yaşamın kaynağı olan doğal dengenin ve çevrenin bozulmasına karşı tedbir olarak işte Kyoto Protokolü’nün kabulünü görüşüyoruz. Şimdi burada sizin açıklamanızı istediğim husus şu: Sulak alanlarımız, ormanlarımız, su kaynaklarımız azalıyor. Kuruyor sulak alanlarımız. Erozyon ve çölleşme had safhaya ulaştı. Şimdi bu konularda Hükûmetimizin bir tedbiri, bir projesi var mıdır, açıklar mısınız?

Bir diğer husus, Mersin’in Akdeniz sahillerinde Akkuyu’da bir nükleer santral yapılması gündemde. Bunu çevre duyarlılığı konusunda doğru buluyor musunuz? Bu konuda görüşlerinizi açıklar mısınız?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Şandır.

Sayın Barış…

TANSEL BARIŞ (Kırklareli) – Sayın Bakanım, tekrar soruyorum. Bu protokolle ortaya çıkan havayı kirletme hakkı sizce bu protokolün ruhuna aykırı değil mi ve havayı kirletme hakkı hukuksal bir hak mı oluyor?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Barış.

Buyurunuz Sayın Bakanım.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Çok teşekkür ediyorum.

Evvela Sayın Doğru’nun sualine cevap vermeye çalışacağım. Efendim, özellikle ülkemizde hakikaten katı atık bertaraf tesislerine çok büyük önem vermek gerektiği kanaatindeyim. Esasen biz bu konuda, bütün şehirlerimizin katı atık bertaraf tesislerini bir an önce kuralım şeklinde Bakanlığımız bir çalışma yaptı ve Katı Atık Bertaraf Tesisleri Eylem Planı’nı 2008-2012 yılları için hazırladık. Esasen bakın, 2008 yılında şu anda 31 milyona hizmet verecek şekilde katı atık tesislerini tamamladık. 2012 yılına kadar, en azından şehirlerimizde yaşayan 57 milyon nüfusumuza hizmet verecek şekilde bütün katı atık tesislerini tamamlamayı planlıyoruz. Zaten 2003 yılında 15 tesis varken, 2008 yılında bu tesis sayısı 38’e, 2009 yılında da tesis sayısı 53’e çıkmıştır. Özellikle biz bu katı atık bertaraf tesislerinde, eğer katı atık birlikleri, belediyeler müşterek bir birlik kurup ortaklaşa çözerlerse biz de Bakanlık olarak maddi destek veriyoruz, onu da özellikle vurgulamak istiyorum.

Yolcu taşımacılığına gelince: Sayın Doğru, yolcu taşımacılığında tabii ki kara yollarının özellikle duble yollarla donatılması ve hız seviyelerinin ayarlanması, bu yüzden yakıt sarfiyatının azaltılması, aynı zamanda taşıtlarda yapılan motorların iyileştirilmesi, yakıt cinslerinin iyileştirilmesi gibi tedbirlerle trafikten kaynaklanan emisyonlarda bir iyileşme olmuştur ancak benim de kanaatim, kara yolu taşımacılığından ziyade biraz da demir yolları yani raylı ulaşıma önem vermek gerekir. Zaten Hükûmetimiz bu şekildeki, Devlet Demiryollarıyla ulaşıma büyük önem veriyor. Zaten biliyorsunuz, Boğaz geçişiyle önemli miktarda bir emisyon azalması sağlanacak. Aynı zamanda hızlı tren projeleri de başlıyor. Şu anda Ankara-Eskişehir başladı, akabinde Ankara-Eskişehir-İstanbul, daha sonra Ankara-Konya, Ankara-Sivas gibi hızlı tren projeleri de arka arkaya hayata geçecek.

Sayın Taner’in…Termik santrallerle ilgili şu anda 2012 yılı sonuna kadar herhangi bir mükellefiyetimiz yok, termik santraller etkilenmeyecek. Zaten özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Yeni kurulacak kömüre dayalı termik santrallerde bilhassa bu emisyonların azaltılması konusunda teknoloji çok gelişti. O kadar güzel teknoloji ve arıtma sistemleri gelişti ki bu teknolojileri zaten kullanıyoruz. Dolayısıyla, çok büyük, emisyonda fayda sağlıyor.

Amerika Birleşik Devletleri Kyoto’yu imzalamadı. Yani o, tabii, şu anda… İmzalamadı ama şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin Kyoto’ya taraf olması konusunda Sayın Başkan Obama’nın seçimlerde bir beyanı var. Tahmin ediyorum, yakında gündeme gelecektir. Zaten böyle bir çalışma yaptıklarını da, emisyon azaltmak için çalışma yaptıklarını da biliyoruz.

Ayrıca “2009 mali yılında merkezî yönetim bütçesine herhangi bir şekilde bir yük getirecek mi?” şeklinde bir sorusu vardı. Efendim, şu anda 2009 yılına hiçbir yük getirmiyor çünkü şu anda bir mükellefiyetimiz yok.

Şimdi, Sayın Akkuş “Elektrikleri ücretsiz alanlar mı var?” dedi. Efendim, bu ücretsiz alan değil, kaçak kullananları söylüyorum. Her yerde var, suda da vardı. Yani ben İstanbul’da İSKİ Genel Müdürlüğü yaptım. Kaçak olarak bağlayanların üzerine gittik. Elektrikte de kaçak kullananları kastediyorum, bütün her tarafta var. Onu ifade etmek istedim.

Sayın Öztürk, özellikle “İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu 2001 yılında kuruldu, 2004 yılında değil.” dedi. İklim değişikliğiyle ilgili böyle bir grubun 2001 yılında Sayın Bülent Ecevit zamanında kurulduğunu biliyoruz ancak, bu, son derece kapsamı dar bir komisyondu. Ancak 2004 yılında Sayın Başbakanımız bir Başbakanlık genelgesiyle kapsamı genişletti.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Aynı genelge…

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Değil efendim, yenilendi.

Ayrıca, bu genelge de 2004/13 sayılı Genelge’dir ve bunun da yetkisini, Koordinasyon Kurulunun Başkanlık yetkisini Çevre ve Orman Bakanlığına verdi. Diğer bütün kurumlar… Hatta bizim bu genelgeden sonra Maliye Bakanlığı yoktu, Maliye Bakanlığını dahi Koordinasyon Kurulu üyeliğine koyduk. Sağlık Bakanlığı vesaire… Özellikle onu belirtmek istiyorum.

Sayın Paksoy “Çevresel atıkların azaltılması konusunda neler yapılıyor?” dedi. Esasen gerek katı atıklar gerekse atık su arıtma tesisleri konusunda çalışmalarımız var. Şu anda zaten pek çok yerde havza bazında master planlarımız devam ediyor. Bu konuda pek çok şehrin de atık su arıtma tesisleri inşa edildi. Onu özellikle vurgulamak istiyorum.

Sayın Işık HES’lerin değerlendirilmesinden bahsetti. Hemen, hızla değerlendireyim. HES’lerle ilgili, efendim, şu anda, daha önce de belirttiğim gibi, Su Kullanım Hakkı Anlaşması Yönetmeliği çerçevesinde yaklaşık olarak 1.506 tane hidroelektrik santraline müracaat var. Bunların bir kısmı devreye alındı, bir kısmı inşa hâlinde, bir kısmı da proje hazırlıyor. Bunların şu anda normalde 45-46 milyar kilovat saat yılda bir üretim potansiyeli var fiilî, biz bunu en kısa zamanda 130 milyar kilovat saate çıkarmayı planlıyoruz.

Bunun dışında, kömür kaynaklarını değerlendireceğiz. TKİ’yle ilgili bir özelleştirme ve diğer kurumlarla ilgili bir özelleştirme programı şu anda söz konusu değil.

Sayın Şandır, sulak alanlar, su kaynakları azalması konusunda… Biz, bu konuda, biliyorsunuz, -sulak alanlar azalmıyor, şu anda artıyor- çok sayıda sulak alan ilan ettik. Onu özellikle vurgulamak istiyorum. Tabii ki, birkaç yıl kurak geçti biliyorsunuz siz de. 2006-2007 yılları kurak yıllardı, hatta 2008’in bir kısmı kuraktı ama 2009 yılından itibaren kurak yılların sona erdiği kanaatindeyim. Dolayısıyla sulak alanlar ve su kaynaklarıyla ilgili herhangi bir problem olmayacağı kanaatindeyim.

Özellikle nükleer santrale ben tarafım, taraftarım. Bir an önce yapılması şarttır diye düşünüyorum.

Son olarak, Sayın Barış’ın bu protokol ile ortaya çıkan havayı kirletme hakkı… Efendim, bu hak meselesi değil, böyle bir hak değil. Eğer bazı ülkelerde, diyelim ki hidroelektrik santral potansiyeli varsa, bu karbon ticaretiyle katkı sağlıyor bunun bir an önce devreye çıkması için; yoksa, havayı kirletme hakkı olarak düşünmemek gerekir veya katı atık bertaraf tesisi… Bazı ülkelerde bu katı atık bertaraf tesisi yapılmamışsa katkı sağlıyor. Oradan onu bir kazanç olarak kabul ediyor. Bence, bu hava kirletme hakkı değil, belki bir an önce diğer kaynakların emisyonu azaltıcı birtakım faaliyetlerin diğer ülkelerde de gelişmesi için bir katkı gibi düşünmek gerekir diye düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eroğlu.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 2’nci madde kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3- (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – 3’üncü madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Tekin Bingöl konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Bingöl. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA TEKİN BİNGÖL (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolü’nün kabulü doğrultusunda hazırlanan ve görüşmekte olduğumuz 268 sıra sayılı Yasa Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Küresel ısınma sonucunda ortaya çıkan iklim değişikliğinin yol açtığı çevre sorunları, birçok etkenler sonucunda ortaya çıkmakla birlikte, temelde sera gazı salımlarının artışıyla söz konusu olmuştur. Bu artış, çevre sorunlarıyla birlikte bazı birtakım sorunları da beraberinde getirmiş ve dünyanın birçok bölgesi bu iklim değişikliğinden çok olumsuz bir şekilde etkilenmiştir. Sera gazı salımının birtakım faktörlere bağlı olmasıyla birlikte asıl önemli etkenleri, fosil yakıtlarının çok yoğun bir şekilde kullanılması, sanayi faaliyetlerinin çok yaygınlaşması ve maalesef orman alanlarının talan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bütün bu olumsuzluklar, artan sera gazı salımıyla birlikte değişen iklim koşulları Birleşmiş Milletleri harekete geçirmiş ve nihayet 1997 yılında Kyoto’da toplanan katılımcı ülkeler bu protokolü hazırlayarak hayata geçirmişlerdir. Hazırlanan bu protokol birtakım önemli işlevler üstlenmekle birlikte, temelde sera gazı salımının yüzde 5,2 düzeyine çekilmesini amaçlamaktadır. Nihayet Türkiye'nin geç de olsa bu protokole dâhil olma gayreti olumlu ve önemlidir ancak gerçekten geç kalınmıştır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin bu protokol hayata geçtikten sonraki yıllarda şöyle bir aymazlığı söz konusu olmuştur: Türkiye’de sera gazı salımı yüksek düzeylerde değildir ama maalesef, son dönemlerde açıklanan birtakım raporlar ve verilerde görülmektedir ki, Türkiye’de sera gazı salımı çok ciddi rakamlara ulaşmış ve tehlike sınırına gelmiştir. Dünya Bankası verilerinin bize gösterdiği bir somut veri vardır ki, 2004 yılında Türkiye’de kişi başına 3,2 ton karbondioksit doğaya salınmaktadır. Yine Birleşmiş Milletler Kalkınma Bürosu’nun yapmış olduğu bir araştırmanın sonucunda da Türkiye’nin dünya ülkeleri arasında sera gazı salımının en yüksek olduğu ülke sonucuna varılmıştır.

Bütün bunlardan hareketle, artık Türkiye, sadece bu protokole imza atmakla kalmamalı, bu protokolün gereğini acilen yerine getirerek ve başka birtakım çevre düzenlemelerini de hayata geçirerek bu tehlikeli sınırdan ülkemizi bir an önce çıkarmalıdır.

Değerli milletvekilleri, sera gazı salımının çevre koşullarını olumsuz etkilediği bir gerçek ama onun ötesinde, bu salımın ve iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği bazı olumsuz koşullar da var. Bunların başında kuraklığın -ki son yıllarda çok derin bir şekilde biz bu kuraklığı yaşadık- ortaya koyduğu kıtlık, açlık ve yol açtığı yoksulluk var. Yine, bütün bunların sonucunda bizim de çok yakından etkilendiğimiz göçler, dünyada çok ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir.

Değerli milletvekilleri, göçler bu iklim değişikliğinin sonucunda dünyayı çok olumsuz birtakım koşullarla karşı karşıya bırakacaktır. Zira, yine Birleşmiş Milletler çevre enstitüsünün yaptığı bir araştırmada 2050 yılına kadar dünyada 200 milyon insanın göç edeceği ifade edilmektedir. Bu rakam gerçekten son derece büyük bir rakamdır değerli arkadaşlar. 200 milyon insanın bu süre içerisinde göçü, bu göç dalgası o ülkelerde olağanüstü sorunları beraberinde getirecektir.

Değerli milletvekilleri, Kyoto Protokolü’nü imzalamak elbette çok önemli ama bunun gereğini de yerine getirmek durumundayız. Bakın, en büyük sorun, enerjide verimlilik, enerjide tasarruf ve yenilenebilinen enerjinin kullanımının geliştirilmesi ve artırılması olmalıdır. Oysa Türkiye’de fosil yakıtları olağanüstü fazla şekilde kullanılmaktadır. Enerji verimliliğinin artırılması ve temiz enerjinin kullanılabilmesi için de temelde ARGE çalışmaları yapılmalıdır.

Bildiğiniz gibi ARGE yasası çıkarıldı Parlamentomuz tarafından ama maalesef birçok yasa gibi ARGE yasası da sadece yasa olarak kâğıt üzerinde kaldı. Oysa ARGE yasasının hayata geçirilmesi için iki temel faktör var: Bir tanesi, ARGE personelinin artırılması; diğeri ise ARGE’ye ayrılan bütçenin artırılması.

ARGE personeline baktığımızda, maalesef, içler acısı bir durumda olduğumuzu görmekteyiz. Türkiye’de 10 bin kişiye 23 personel düşerken, bu sayı Finlandiya’da 173, Japonya’da 104, Danimarka’da 95 düzeylerinde. Peki, ARGE’ye bütçeden ayırdığımız pay ne kadar? Maalesef binde 71. Bunlar bizim ARGE’ye ve beraberinde çevreye ve enerjiye verdiğimiz önemin en somut göstergeleri.

Değerli milletvekilleri, dikkatinizi iki hususa çekmek istiyorum: Bunlardan bir tanesi, biz bu protokole imza atıyoruz. Üç yıllık bir süre kalmış olmasına rağmen önemli dedik ama bakalım, bizim çevreye bakışımız, doğayı değerlendirişimiz imza atıp dâhil olduğumuz bu protokolle uyum sağlıyor mu?

Birçok örnek vermemiz mümkün ama birkaç örnek vermek istiyorum: Bunlardan bir tanesi 2/B yasası, bir başkası kızılağaçları orman vasfından çıkaran yasa. Allah’tan Anayasa Mahkemesi bu yasayı iptal etti de kızılağaçların, ülkemizin en önemli orman türlerinden biri olan kızılağaçların varlığını sürdürmesi sağlandı.

Değerli milletvekilleri, Türk Ceza Kanunu’nun “Çevrenin kasten kirletilmesi” başlıklı 181’inci maddesiyle “Çevrenin taksirle kirletilmesi” başlıklı 182’nci maddesinin uygulamasının ertelenmesi bile AKP İktidarının çevreye bakış anlayışının en somut örneğidir. Çevreyi kirletenleri, kasten orman yakanları bu yasa maalesef cesaretlendirmiştir ve önlerini açmıştır.

Yine örnek verebileceğimiz başka birtakım yasalar da var. Bunlardan bir tanesi Turizmi Teşvik Yasası. Bu Yasay’la, turizmi teşvik edeceğiz diye orman alanları maalesef yapılaşmaya ve kullanıma açılmıştır. Madencilik Yasası keza, maden faaliyetlerinin ÇED’den çıkarılması…

Bu örnekleri çoğaltarak göstermek mümkün ama çarpıcı bir örnek vermek istiyorum değerli arkadaşlarım: Türkiye’nin bütün bölgeleri tarihî, kültürel ve doğal zenginliklerle dolu. Bunlardan bir tanesi de Karadeniz’deki Uzungöl. Maalesef son günlerde içler acısı bir manzarayla karşılaşıyoruz Uzungöl’de. Çevre ve Orman Bakanlığı eliyle Uzungöl’de turizm amaçlı bir yol yapımı söz konusu. O yapılan yolu korumak amacıyla, su taşkınlarından korumak düşüncesiyle Uzungöl’ün her tarafına dev, büyük duvarlar yapılmakta. Şimdiden Uzungöllü yurttaşlarımız o duvara “Utanç duvarı” nitelemesi yapmaktalar.

Değerli arkadaşlar, siz Uzungöl’ü doğal hâliyle, bu hâliyle turizme açabilirsiniz. Oraya gelen yerli ve yabancı turistler Uzungöl’ün bu doğal güzelliğine, bu hâline ve kartpostal görünümündeki bu durumuna cezbedilerek geliyorlar. Siz orayı utanç duvarlarıyla kötüleştirirseniz, inanın oraya turist gelmez.

Değerli milletvekilleri, vahşi kapitalizmin bir özelliği vardır: Aşırı kâr amacı güder ve maalesef, dünyada küresel ısınmanın da, iklim değişikliğinin de, olumsuz çevre koşullarının da temel nedenlerinden bir tanesi bu aşırı kâr amaçlı anlayışlar ve ona geçit veren yönetimler ve uygulamalardır...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN -  Lütfen, sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurun.

TEKİN BİNGÖL (Devamla) -  Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bizim temelde yapmamız gereken, bu amaçlara hizmet etmeden ve yasalardaki çevreye, doğaya aykırı, oraları fütursuzca yok edecek anlayışların hâkim olduğu düzenlemeleri yeniden gözden geçirmek ve ülkemizi, dünyamızı, geleceğimizi karartmadan çocuklarımıza, torunlarımıza bırakmayı sağlamak olmalı.

Hepinize bu düşüncelerle saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyoruz Sayın Bingöl.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Isparta Milletvekili Nevzat Korkmaz. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurunuz Sayın Korkmaz.

MHP GRUBU ADINA S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; taraf olunan Kyoto Protokolü’nün Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmasını içeren tasarının 3’üncü maddesiyle ilgili şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Tasarının geneli hakkında parti grupları dün ve bugün, yine maddeler üzerinde, Genel Kurulda görüşlerini açıkladılar. Sanırım, kamuoyu Kyoto Protokolü hakkında az çok bir fikir sahibi oldu. Ben, mümkün olduğunca tekrarlardan kaçınarak meseleyi irdelemek istiyorum.

Kimilerine göre Kyoto “insanlığın kurtuluş belgesi”, kimilerine göre de “gelişmiş ülkelerin insanlığı oyalamak için bulduğu bir formül.” Ben, değerli milletvekilleri, sizlerden şu sorunun cevabını aramanızı istiyorum: Türkiye bu protokolü imzalamakta acele mi davranmıştır? Hükûmet uzunca bir süre çelişkili açıklamalar yaptı. Çevre ve Orman eski Bakanı Sayın Osman Pepe, açıkça, Türkiye’nin bu protokolü ekonomik gerekçelerle imzalamayacağını beyan etti. Hükûmetin diğer Sayın Bakanı Cemil Çiçek ise, birkaç yıl sonra “2012’den sonraki dönemde söz sahibi olmak için Kyoto’yu imzalıyoruz.” dedi. Anlaşılıyor ki Hükûmetin kafası karışık. Bu iki beyan arasında Türk ekonomisinde ne gibi yapısal değişiklikler olmuştur da karşı tarafa geçilmiştir? Bunun tek bir açıklaması olabilir, o da Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakerelerinde önüne konulan dayatma. Çevre faslının müzakerelere açılabilmesi için Türkiye’ye Kyoto’yu imzalama baskısı var, yine dış baskılar ve bu baskılara açık, teslimiyetçi dış politika.

Bu protokolün imzalanmasına Milliyetçi Hareket Partisi olarak karşı çıkmayız. Bizim milliyetçilik anlayışımız şudur: Ülke topraklarını ha işgal kuvvetlerine kaptırmışsın ha erozyonla kaybetmişsin, fark etmez. Bu kutsal toprakların taşı, toprağı, deresi, tepesi, havası, suyu, kuşu, böceği de mübarektir. Ülkemizde yaşayan insanımızın mutluluğu, temiz ve güvenilir bir çevrede neslini devam ettirmesi, politikamızın ana eksenini oluşturmaktadır. Anlaşılan odur ki, Kyoto’yu imzalayanların temel kaygısı bu değerler değil de yine AB sevdası ve yine dış baskılar.

Hükûmet hazırlıksız yakalanmıştır, ekonomimizi, üretimimizi ne bekliyor maalesef farkında değil. Kimilerine göre ülkemiz 40 ila 150 milyar dolarlık bir maliyetle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü, bu konuda etki analizleri yapılmamış, strateji ve planlar üretilmemiş, hatta sağlıklı bir sanayi envanterinden bile bahseden yok. Garabete bakın ki, Çevre Bakanlığının web sayfasında Protokol Çerçeve Anlaşması’nın imzalandığı bildiriliyor, son cümle ise trajikomik. “Avrupa Birliğinde sera gazı emisyonları son dokuz yıl içerisinde şu kadar artarken Türkiye'de yüzde 65 artış sağlanmıştır.” deniyor. Aferin! El birliğiyle yakalanan bu başarı için madalya mı takalım? Bununla övünülür mü? Kendi Bakanlık sitenizden Türkiye’yi şikâyet ediyorsunuz! Madem böyle bir dürüstlük yapacaksınız bu oranın ne kadarının dağıttınız kalitesiz kömürlerden kaynaklandığını da lütfen bir açıklasanıza! Bu emisyonlardan dolayı ciğerlerine karbon gazı dolan kaç bebek zehirlenerek ya da bunun etkilerinden dolayı hayatını kaybetmiş yahut kaybedecek? Bu rakamları da anayasal bir hak olan temiz bir çevrede yaşama hakkına ne kadar riayet ettiğinizi göstermesi açısından yayınlayın ki bizim Çevre Bakanlığımız dünyadaki muadillerinin tersine seçim kaygısıyla neleri, hangi ilkeleri çiğniyor bütün dünya görsün.

Sayın Bakan, hakikaten merak ediyorum, siz Ankara’da mı yaşıyorsunuz yoksa oksijen tüpüyle mi dolaşıyorsunuz! Başkentimiz Ankara özellikle soğuk kış günlerinde göz gözü görmeyecek kadar hava kirliliğine maruz kalıyor. Tüm insanlarımız için ama özellikle yaşlı ve çocuklar için yaşanmaz bir kent hâline geliyor Ankara. Bizimle aynı fikirde olmadığınızı, Ankara’yı bu havaya mahkûm eden Sayın Melih Gökçek’i âdeta Ankaralıdan öç alırcasına yeniden başkan adayı yaptığınızdan anlıyoruz, hatta herkesçe bilinen bir aday ile yarışacağımızdan dolayı da huzurlarınızda memnuniyetlerimizi ifade ediyorum.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Bu çok zor herhâlde ki Meclis kürsüsünden ifade etmeye çalışıyorsunuz.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – Ancak size sormak lazım Sayın Bakan: Başta Ankara olmak üzere neredeyse tüm şehirlerimizde yaşanan hava kirliliğini daha ne kadar görmezden geleceksiniz ve ne zaman gündeme getirip tedbir üreteceksiniz? Bu sonuçtan belediye başkanlarınız kadar siz de sorumlusunuz Sayın Bakan. İnsanlarımızın tepesine bir kâbus gibi çöken kirli havayı görmezlikten gelerek bu sorumluluktan kurtulamazsınız. Bakanlığınızın ismi Çevre ve Orman Bakanlığı. Yoksa birileri size -mesela kömür üreticilerinden, kömür dağıtıcılardan bahsediyorum, kömür üzerinden yarattığınız zenginlerden bahsediyorum- “bu isme fazla takılıp kalma”mı diyor? Onları rahatsız etmekten mi çekiniyorsunuz Sayın Bakan? Bunları bilmek istiyoruz.

Sayın Hükûmet ve Sevgili Bakan; anlaşıldı ki yine el yordamıyla ülkeyi bir yerlere götürüyor, birtakım taahhütler atına sokuyorsunuz. Hiçbir öngörünüz yok. Gelin, hiç olmazsa Kyoto Protokolü’yle ilgili şu önerilerimize kulak verin, istifade edeceğinizi düşünüyorum:

1) 2012’ye kadar protokolün ülkemize ek bir maliyeti yok deniyor. Doğrudur fakat 2012’den sonrayı planlamak üzere iklim değişiklikleri verilerini takip edecek sektör temsilcilerinin de içinde yer alacağı bir koordinasyon kurulu oluşturun vakit geçirmeden.

2) Bu kurulun yerine getireceği birinci görev, bu protokolün ülkenin üretim, tarım ve sanayi yapısında meydana getireceği dönüşümün etkileri ve bunun Türk ekonomisine maliyetini içeren bir etki analiz raporu hazırlamaktır.

3) Etki analiz raporu verilerinin ışığı altında, yine sektörler arası çalışma ile iklim değişikliği ülke stratejisi belirlenmeli ve tüm sektörler bu stratejiye uygun kısa ve uzun dönemli eylem planları yapmalıdır.

4) Birleşmiş Milletler 2008 Aralık ayında, Poznan’da Yeni Yeşil Düzen’i deklare etmiş, ülkelere iklim değişikliği yanında mali kriz ile mücadelede de yenilenebilir enerji yatırımları ile yeni istihdam alanı açmalarını önermiştir.

AKP Hükûmeti Yeni Yeşil Düzen Deklarasyonu’na ciddiyetle eğilmeli , enerji yatırımlarının bu alanlara yönlendirilmesinde proaktif rol üstlenmeli, enerji yatırımları teşvik politikasını buna göre belirlemelidir.

5) Kyoto uyum sürecinde en temel hedef fosil yakıt kullanımının azaltılmasıdır. Hükûmet ise geldiğinden beri kömür, çimento ve kara yolu taşımacılığı odaklı bir kalkınma modeli benimsemiş gözükmektedir. Hükûmetin yenilenebilir enerji konusunda yıllara sari bir hedefi bulunmamaktadır.

Yeni Yeşil Düzen’den aynı zamanda enerji dönüşümü, gelişmiş ülkelerden az gelişmişlere teknoloji satımı anlamı da çıkarılmalıdır. Ülkemizin yenilenebilir enerji potansiyeli yüksektir. Hükûmetin bu alana ağırlık vermek yerine 40 yeni termik santral yapımı ve bu santrallerin üçte 2’sinin Rusya, Güney Afrika ve Kolombiya’dan ithal edilecek kömürle çalıştırılması projeleri vardır. Bu da enerjide dışa bağımlılığı ve karbon emisyonumuzu artıracak hususlardır. Devlet Planlama Teşkilatı “Türkiye'nin 1990 yılı emisyon miktarı 170 milyon ton olup 2004 yılında bu rakam 296 milyon tona çıkmıştır, bu artışın devam etmesi kaçınılmaz gözüküyor.” demektedir. Kyoto’yu imzaladıktan sonra hızla artan bu emisyon miktarının ülkemize 2012’den sonra yeni yükümlülükler getireceği açıktır. Maalesef, Hükûmetin emisyon artışının kontrolü yönünde hiçbir tedbir üretemediği görülmektedir.

6) Protokol, standart dışı uygulamalar ile yüksek sera gazı salımı yapan tüm kesimlere para yardımında bulunma, teşvik verme, istisna ve muafiyetlerin önünü kesiyor ancak Hükûmet, nükleer güç santrallerinin kurulması ve işletilmesi ile enerji satışına ilişkin kanunun geçici 2’nci maddesi ile bin megavat ve üzeri güçteki termik santrallerin kurulumunu teşvik etmekte. Bu ikilemin yarın ülkemizin önüne getirilmemesi için uyumlaştırılma sürecine hızla başlamak gerekiyor.

7) Protokole taraf olmakla birlikte sivil havacılık ve taşıma sektörünün yeniden yapılandırılması, taşımacılığın büyük oranda –ki yüzde 95’tir bu- kara yolundan yapıldığı ülkemizde alternatif ulaşım imkânları ve hibrit motor üzerine çalışmalar yapılması gerekmektedir. Ulaştırma Bakanlığının itirazlarına rağmen, Kyoto’yu imzalayan Hükûmetin acilen bu hususlar üzerinde çalışmasını yoğunlaştırması gerekmektedir.

8) Protokol, sürdürülebilir orman yönetimiyle ağaçlandırma ve yeniden orman kurmayı teşvik ederken Hükûmet, orman sahalarının yeniden talan edilmesine kapı aralayacak 2/B arazi uygulamasından vazgeçmek zorundadır.

9) Kyoto’yla ilgili, toplumda farkındalık yaratmak için ilgili STK’ların faaliyet ve yardımlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Sayın Başbakan “En baba çevreci biziz.” gibi, çevreci örgüt ve STK’ları hafife alan yaklaşımından vazgeçmeli…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurunuz.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) - …onların gücünden nasıl istifade edeceği yollarını araştırıp diyalog kurmalıdır. Bu protokolün imzalanması sürecinde Ulaştırma Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, DPT, TOBB gibi kurum ve kuruluşların çekinceleri vardır, bunlar dikkate alınmalıdır.

Milliyetçi Hareket Partisinin bu önerilerinin dikkatle değerlendirileceğini en azından ümit ediyoruz.

Dün bu kürsüde bir AKP milletvekili arkadaşımız “Kyoto’yu imzaladık. 2012’den sonra karbon emisyonu ticareti başlayacak. Biz bu hakkı, yani kirletemediğimiz çevreyi, havayı satacağız, elde edeceğimiz gelirle ağaçlandırma yapacağız.” dedi, tutanaklara bakabilirsiniz. Kamuoyu merak ediyor, satacak savacak bir şey kalmadı, Hükûmetiniz kaynak yaratmada duvara dayandı, işiniz memleketin havasını satmaya mı kaldı? Dikkat edin, sizi de bu havalar mahvetmesin! Havaları satıp da ağaçlandırma yapacak hatip arkadaşıma sormak isterim: Bu duyarlılığınız 2/B’yi çıkarırken neredeydi?

Sayın Bakan, Kyoto’yu anlayamadıkları için Genel Kurula bazen sesinizi yükseltiyorsunuz istemeden de olsa.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözünüzü bağlayınız.

S. NEVZAT KORKMAZ (Devamla) – Kyoto’nun satmak savmaktan daha köklü ve önemli bir fikrî altyapısı olduğunu lütfen önce kendi arkadaşlarınıza anlatın diyorum.

Tüm insanlık için temiz ve güvenli bir dünya ve Türkiye dileklerimle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Korkmaz.

Madde üzerinde şahıslar adına söz? Yok.

Soru-cevap bölümüne geçiyorum.

Sayın Taner…

RECEP TANER (Aydın) – Sayın Bakan, katı atık ve arıtma tesislerinin yapılmaktan ziyade en büyük sıkıntısı çalıştırılamaması. Bunda da en önemli etken elektrik maliyetlerinin, çalıştırma maliyetlerinin çok yüksek olması. Bakanlık olarak, yaptırılan arıtma tesislerinin özellikle elektrik giderlerini düzenlemekle ilgili bir yaptırım veya uygulama düşünüyor musunuz? Maliyetlerin düşürülmesi lazım. Bu olmadığı takdirde bu tesisler sadece yapılmakla kalmış olacak çünkü birçok tesis şu anda çalıştırılamıyor maliyet yüksekliğinden dolayı.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Taner.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bu kanunla, sulama ve hidrolik enerji üretimi amacıyla yapılacak barajların ve sulama yatırımlarının öneminin daha da artacağı bir yeni döneme giriyoruz. Bu bağlamda, Kütahya ilimize ait Altıntaş ilçemizde devam eden Beşkarış Barajı ve sulama yatırımları ne zaman tamamlanacaktır? Bunu hemşehrilerim adına son söz olarak sizden duymak istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Işık.

Son soru, Sayın Paksoy…

MEHMET AKİF PAKSOY (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, Kahramanmaraş Afşin Elbistan Termik Santrali (A) ünitesine, enerji üretimi yapmaya başlamasından bu yana baca gazı arıtma cihazı takılmamıştır. Bundan dolayı çevreye toz bulutu ve zehirli gazlar saçılmaktadır. Çevrede yaşayan insanlarda kanser vakaları çoğalmıştır. Halkın sağlığı büyük ölçüde tehdit altındadır. Söz konusu (A) ünitesine ne zaman baca gazı arıtma cihazı taktıracaksınız, bir tarih verir misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Paksoy.

Buyurunuz Sayın Bakan.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; önce Sayın Taner’in sorusuna cevap vermek istiyorum.

Ben de görüşünüze katılıyorum. Özellikle katı atıkta pek problem yok ama atık su arıtma tesislerinin işletilmesinde enerji gideri var. Belediyeler bunu çoğu kere karşılamıyor ama biliyorsunuz biz belediyelerin gelirlerini artırıcı istikamette bir çalışma yaptık. Ancak buna rağmen bu arıtma tesislerinin çalıştırılmasını istiyoruz. Bakanlığımız da bir çalışma yapıyor şu anda. En azından yüzde 50’ye yakın bir kısmının bir şekilde tenzil edilmesi şeklinde bir görüşümüz var ama buna tabii Bakanlar Kurulu karar verecek. Bunun hazırlığı yapılıyor.

Sayın Işık’ın, HES ve sulama yatırımları önemli. Hakikaten -ben de aynı kanaatteyim- bilhassa bu yenilenebilir enerjinin geliştirilmesi için barajların ve hidroelektrik santrallerinin bir an önce yapılması lazım. Zaten yapıyoruz.

Kütahya’daki Beşkarış Barajı’na gelince: Bu barajla ilgili bizim hedefimiz en geç 2010 yılı başında barajı bitirmek. Sulama tesisine gelince: Projeleri tamamlanır tamamlanmaz Beşkarış Barajı’ndan sulanacak olan araziyi de sulayacağız. Herhâlde bunu 2010 yılı yatırım projesine de koyarız. Ona özel önem veriyorum.

Sayın Paksoy’un sorusu Kahramanmaraş Elbistan’daki (A) Santraliyle ilgili. Bu tabii, EÜAŞ’la alakalı. Onunla ilgili çalışmaları biliyorum ama daha detaylı… Biliyorsunuz o (C) ve (D) Santraliyle ilgili çalışmalar var. Esas itibarıyla onlar devreye girince (A) Santralinin de önemi kalmayacak ama bu konuda Enerji Bakanlığından net bilgiler alalım, size yazılı olarak cevap verelim.

Teşekkür ediyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Eroğlu.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Soru için süre var efendim.

BAŞKAN – 3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

86’ya göre söz yok.

Sayın Şandır, ne istemiştiniz acaba?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Efendim, soru-cevap için süre vardı.

BAŞKAN – Fark etmedim, kusura bakmayın. Oylamaya geçtik. 

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Estağfurullah.

Sayın konuşmacıya AKP sıralarından tepki oldu. Şimdi açıklama  yapacak zannediyorum Sayın Bakan. Bu hava kirliliği konusunda bugün dünden daha mı iyi durumdayız, daha mı kötü durumdayız? Bunu, halkımıza bir açıklayın lütfen. Tepki göstereceğinize, bu konudaki tenkitlere bir cevap verin.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Açıklayacağım.

BAŞKAN – Şimdi, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Oylama için üç dakika süre veriyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum:

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın açık oylama sonucunu açıklıyorum:

Kullanılan oy sayısı

:

252

Kabul

:

243

Ret

:

3

Çekimser

:

6 (x)

Böylece tasarı kanunlaşmıştır.

Şimdi, Çevre ve Orman Bakanı Sayın Veysel Eroğlu kısa bir teşekkür konuşması yapacaktır.

Buyurunuz Sayın Bakan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; ben özellikle Kyoto’ya taraf olunması konusundaki kanun tasarısının kanunlaşması vesilesiyle sizlere teşekkür etmek için söz almış bulunuyorum.

Ancak bir hususu belirtmemde fayda var: Bir kere, küresel iklim değişikliğiyle mücadeleyi biz başkaları istediği için değil, vatandaşımızın daha rahat bir çevrede yaşaması için ve ülkemiz için gerçekleştiriyoruz. Bir defa bunu tespit edelim.

S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Osman Pepe niye öyle bir açıklamada bulundu?

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Devamla) - Özellikle yenilenebilir enerji konusunda attığımız adımları ben defalarca izah ettim. Hidroelektrik santrallerinde atılan çok önemli adım… Su Kullanım Hakkı Anlaşması Yönetmeliği çerçevesinde müracaat edilen 1.500’ü aşkın hidroelektrik santralin şu anda pek çoğu inşa hâlinde, bir kısmının da açılışı yapıldı. Dolayısıyla, sadece hidroelektrik santrallerdeki şu anda 47 milyar kilovat saat yıllık potansiyelimizin 130 milyar kilovat saate çıkarılması, yani neredeyse 65-70 milyar kilovat saat ilave bir enerjinin HES’lerden dolayı kazanılması ülkemiz için çok önemli bir husustur diye düşünüyorum.

Bunun dışında rüzgârda, güneşte, hidrojen enerjisinde atılan adımlar ortadadır. Ayrıca, Enerji Verimliği Kanunu’yla önemli miktarda tasarruf yapılmıştır. Bakın, biz Bakanlığımızda dahi bütün ampulleri tamamen tasarruflu ampullerle değiştirdik; bunlar çok önemli adımlardır.

                                     

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

Bazı sayın milletvekillerimizin çok önemli tespitleri, tavsiyeleri olmuştur; burada onlara, bütün konuşma yapan milletvekillerimize teşekkür ediyorum. Esasen benim şahsi kanaatim, Kyoto’ya taraf olmaktan ziyade, 2012 yılı sonrası, yani 2013 yılından itibaren hepimizin bu konuda hazırlıklı olması gerekir. Bunda sadece Bakanlık değil, bütün grupların desteğini, varsa birtakım bilgilerini, tavsiyelerini bekliyoruz. Bundan büyük memnuniyet duyacağımı özellikle belirtmek istiyorum çünkü bu ülke bizim, hep beraber sahip çıkmamız lazım.

Ulaştırmadan bahsedildi. Ulaştırmaya -doğrudur- önem verilmesi lazım ama biz yakıt kalitesini iyileştirdik, otomobillerde ve diğer araçlarda kullanılan yakıt kalitesini. Artı, motor kalitesi, ileri teknoloji motorlarının kullanılmasını yaygınlaştırdık; biyoyakıtlarda adım attık, raylı ulaşımda önemli bir adım atıyoruz, atmaya devam edeceğiz.

Atık sektöründen bahsedildi. Bakın, katı atıklar konusunda ben sizlere bir rakam vermek istiyorum, şu ana kadar katı atıklardan, vahşi depolama alanlarından kaynaklanan emisyonların çok fazla olduğu herkesçe biliniyor. Dolayısıyla, bu katı atıkları bertaraf tesislerinin bir an önce ülkemize kazandırılması gerektiği kanaatindeyim. Bu yüzden, şu ana kadar, her ne kadar altı yüz on bir belediyenin tesisleri tamamlanmışsa da bu yeterli değildir; inşallah 2009-2011, 2012 yıllarında biz bu sayıyı artırmak istiyoruz, en azından 57 milyon vatandaşımızın çöpleri, katı atıkları düzenli şekilde toplanıp, bertaraf edilsin şeklinde bir hedefimiz var.

Bir de tabii ki “yutak alan” dediğimiz ormancılık faaliyetleri çok önemlidir, bunu herkes kabul ediyor. Ancak bilindiği gibi -ben burada bütün kamu kurum, kuruluşlarına, herkese, vatandaşlarımıza, sivil toplum kuruluşlarına teşekkür ediyorum- bildiğiniz gibi, 2012 yılı sonuna kadar 2 milyon 300 bin hektarlık bir alanda ağaçlandırma, orman rehabilitasyonu, erozyon kontrolü konusunda bir hedefimiz var. Bilindiği gibi, 2008 yılı hedefi de 420 bin hektardı. Bugün bütün vilayetlerden, seksen bir vilayetten rakamları aldık, 420 bin hektar yerine 463 bin hektarlık alanda 2008 yılında ağaçlandırma, erozyon kontrolü ve orman rehabilitasyonu gerçekleştirildi. Hedefimizi aşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Dolayısıyla, yutak alan miktarı 75 milyon ton, yani karbondioksiti emen miktarı 75 milyon tondan biz 2012 yılı sonunda 130 milyon tona ulaştıracağız. Bu da büyük bir kazançtır. Onu da burada özetle vurgulamak istiyorum.

Erozyondan bahsedildi. Efendim, erozyon konusunda şu anda biz  -OECD Genel Sekreteri ifade etti- dünya birincisiyiz. Bu şekilde çalışmalara devam edeceğiz.

Ben katkılarınızdan dolayı hepinize şükranlarımı bütün milletvekillerime arz ediyorum, teşekkür ediyorum, inşallah hayırlı olmasını gönülden temenni ediyorum. Sağ olun, var olun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Çok teşekkür ediyoruz Sayın Eroğlu.

Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 16.49

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 17.07

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 54’üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Gündemin 3’üncü sırasında yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanun Tasarısı ve Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporlarının görüşmelerine başlıyoruz.

3.- Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanun Tasarısı ve Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (1/543) (S. Sayısı: 263)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Gündemin 4’üncü sırasında yer alan, Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak ve Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Antalya Milletvekili Sadık Badak ve 5 Milletvekilinin Kadastro Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, Antalya Milletvekili Osman Kaptan ve 4 Milletvekilinin Türk Ceza Yasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

4.- Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak ve Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun; Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; Antalya Milletvekili Sadık Badak ve 5 Milletvekilinin; Kadastro Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi; Antalya Milletvekili Osman Kaptan ve 4 Milletvekilinin; Türk Ceza Yasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (2/283, 2/270, 2/277) (S. Sayısı: 272)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Şimdi, 5’inci sırada yer alan, Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları ile Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporunun görüşmelerine başlayacağız.

5.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Raporu (1/618, 1/653) (S. Sayısı: 307) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon Raporu 307 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Nur Serter konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Serter. (CHP sıralarından alkışlar)

                                             

(x) 307 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

CHP GRUBU ADINA FATMA NUR SERTER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yükseköğretim kurumları teşkilatı konusundaki yasa tasarısıyla ilgili Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Aslında, rutin bir üniversite kurma yasası gibi Meclise gelmiş olan bu yasa tasarısı son derece önemli değişiklikler ve düzenlemeler içermektedir. Bu yasa tasarısıyla iki yeni vakıf üniversitesi kurulmakta, ama bunun ötesinde, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesine ilişkin son derece önemli ve Türkiye’nin geleceğini etkileyecek yasal düzenlemeler getirilmek istenmektedir.

Ben, pek fazla milletvekilimizin bulunmadığı ve ne yazık ki, oy kullanırken bilmeden kullanacağı bu yasayla ilgili olarak çok önemli bazı konulara dikkat çekmek istiyorum ve çok özet olarak ne getirileceğini de sizlerle paylaşmak istiyorum: Bunu istememin sebebi, bununla ilgili oy kullanacak olan herkesin çok ciddi bir sorumluluk alacağına ilişkindir.

Özetle; burada bu tasarıyla, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi ile ilgili iki temel düzenleme getirilmek isteniliyor. Bu üniversitenin değişik yerlerde açılacak kampüslerinde “Laboratuvar Okulları” adı altında ilk ve ortaöğretim okulları kuruluyor. Bunda bir şey yok. Bundan önce de çeşitli vakıf üniversiteleri hatta devlet üniversitelerinin kampüslerinde ortaöğretim okulları, kolejler kuruldu.

Burada iki önemli farklılık var. Birincisi, kurulacak olan bu laboratuvar okullarında -ki, laboratuvar okulu kelimelerinin altını da özenle çizmek istiyorum çünkü insanlara laboratuvar kelimesinin çağrıştırdığı şey- burada okuyacak öğrencilerin de birer denek durumuna düşeceği oluyor ne yazık ki. Zaten uygulama da bununla çok yakından ilişkili. Bu okullarda öğrencilerin yüzde 70’e yakınının burslu olarak okutulmasını taahhüt ediyor TOBB Üniversitesi. Çok güzel bir şey. Peki, bu burs nasıl sağlanacak?

Değerli milletvekilleri, bu burs şöyle sağlanıyor: Üniversite kampüsü içerisinde çalışan herkes, hiçbir ayrım gözetmeksizin öğretim üyesi, öğretim elemanı, memur, herhangi bir çalışan gelir vergisini devlete ödemeyecek, gelir vergisi bir hesaba yatırılacak ve yirmi beş yıl boyunca bu hesaptan ilköğretim ve ortaöğretim okullarında okuyan öğrencilere burs olarak verilecek.

Şimdi, değerli milletvekilleri, burs vermek gerçekten çok takdire değer, çok kutsal bir hizmet ama siz bu bursu devlete ödeyeceğiniz vergiyi belli bir hesapta toplayarak veriyor iseniz o zaman burada pek çok temel yasayı ihlal etmenin ötesinde, çok özel bir ayrıcalık da getirmiş bulunuyorsunuz. Öncelikle Anayasa’ya aykırı bir hükmü bu yasayla getiriyorsunuz, yasalaştırıyorsunuz yani her an Anayasa Mahkemesine götürülüp iptal edilebilecek bir hükmü buraya getiriyorsunuz. Anayasa’nın 73’üncü maddesi çok açık “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre vergi vermekle yükümlüdür.” diyor. Yani şimdi, ben vereceğim verginin nerede kullanılacağı konusunda tercihte bulunma hakkına sahip oluyorum eğer bu üniversitenin herhangi bir biriminde çalışıyorsam.

Peki, değerli milletvekilleri, bu, acaba başka kurumlara da bir kapı açmayacak mı? Yani ben bir sade vatandaş olarak bu yasaya bakarak “Bundan sonra benim ödeyeceğim gelir vergisi -belki Sayın Necat Birinci de bana katılırlar- kendi üniversitemde okuyan, İstanbul Üniversitesinde okuyan öğrencilere burs olarak verilsin.” demek hakkına sahip olacak mıyım olmayacak mıyım bu yasayla? Ya da -ben buradan şimdi çağrı yapıyorum- İstanbul Üniversitesinin 10 bin çalışanı var, 2.500’ün üstünde öğretim üyesi var, bu öğretim üyeleri ve çalışanlar “Biz bundan sonra gelir vergilerimizin devlete gitmesini değil, özel bir hesapta toplanarak kendi üniversitemizdeki öğrencilere burs olarak verilmesini istiyoruz.” demek hakkına sahip olacaklar mı; böyle bir yasayı Meclise getirip bunda dayatma hakkına sahip olacaklar mı olmayacaklar mı? Ya da bir başka kurumun çalışanları, “Biz kendi gelir vergimizin, işte, yoksul çocuklara, Çocuk Esirgeme Kurumundaki çocuklara sarf edilmesini istiyoruz.” diyebilecekler mi diyemeyecekler mi? Dolayısıyla değerli arkadaşlar, bu, çok önemli bir düzenleme. Burada çok ciddi bir eleştiri yapılması gerekiyor ve olaya yeniden bakılması gerekiyor. Bu, yeni kapıları açacaktır; en azından ben, kendi gelir vergimin kendi üniversitemdeki bir öğrenciye burs olarak verilmesi için bir talepte bulunacağım. Bakalım ne olacak? Dolayısıyla, böyle uygulamaların vakıf üniversiteleri için, iyi niyetle bile olsa, gündeme getirilmesi ve yasalaşması, gelecek açısından çok ciddi sorunlar yaratacaktır.

Şimdi, bu yasa, sadece, hepimizin bir vatandaşlık görevi olarak kabul ettiğimiz vergimizle ilgili özel bir tasarrufta bulunmakla kalmıyor, bir başka şey daha yapıyor; bu okullarda, laboratuvar okullarında eğitim görecek olan öğrencilerin onuncu sınıftan on birinci sınıfa geçmeleriyle ilgili uluslararası nitelikteki sınavın TOBB Üniversitesi Senatosu tarafından belirleneceğini söylüyor. Şimdi, gerçekten, olağanüstü kargaşa yaratacak bir süreç. Neden böyle bir talepte bulunuyor? Şunun için bulunuyor: Çünkü bu öğrencilerinin yüzde 70’inin burslu olarak okuyacağı laboratuvar okulları aslında bizim ortaöğretim kurumlarımızın müfredatından farklı bir eğitim programı uygulayacaklar. Nasıl bir program? Bunun sonunda “Uluslararası Bakalorya Diploması” denilen bir diploma alacaklar. Bu, Türkiye’de yeni bir şey değil; bu, yıllardır yapılıyor, on yıldan fazla süredir yapılıyor. Birtakım kolejlerde, özel okullarda uygulanıyor ve bu diplomayı alan, bu programa giren öğrenciler Türkiye’de üniversite giriş sınavını kazanamıyorlar. Zaten program, kazanmaları amacıyla düzenlenmiş bir program da değil. Zaten Sayın Bakan da bunu Komisyondaki görüşmeler sırasında açıkça söyledi, “doğrudur” dedi. Bu diplomayı alanlar Türkiye’de üniversite giriş sınavını kazanamazlar.

Şimdi, bakınız, bir üniversite, kampüsünde laboratuvar okulu diye okullar açıyor, buraya öğrenci alıyor. Özel okul bunlar. Bu öğrencilerin yüzde 70’ine, ekonomik gücü de yeterli olmadığı için bu öğrencilerin, devlete verilecek gelir vergileriyle burs veriyor. Sonra, bu okullardan mezun olan öğrencilere birer Uluslararası Bakalorya Diploması veriyor. Bu Uluslararası Bakalorya Diploması’nı cebine koyan bu çocuk, üniversite giriş sınavını kazanamayacak. Peki, burslu okumuş bu çocuk, acaba elinde işe yaramayacak olan ve ikinci bir seçeneği sunulamayan bu diplomayla yurt dışına nasıl gidecek de eğitimini görecek? Bu nasıl bir tutarsızlıktır? Bu nasıl bir ilişkilendirilmedir?

Değerli milletvekilleri, dahasını da söyleyeyim: Şimdi, bir ortaöğretim kurumunun onuncu sınıfından, on birinci sınıfına geçme sınavını, yani 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na tabi olan bir kurumun onuncu sınıfından on birinci sınıfına geçme sınavını 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’na tabi olan bir yükseköğretim kurumunun senatosu nasıl yapabilir? Bu, Millî Eğitim Bakanlığının yetkilerine müdahale değil midir? Biz bu kadar esnek ilişkiler içerisinde bir süreç mi başlatıyoruz? Bütün yasaları birbirinin içine sokarak sadece bir vakıf üniversitesinin istediği şeyi yerine getirmek için başlatacağımız bu girişim gelecekte nasıl ve ne gibi sorunlara yol açacaktır? Ben, bütün bunların çok büyük bir dikkatle değerlendirilmesine gerek duyuyorum. İnanınız bunu söylerken “Bu yasa AKP’den geldi, işte, klasik olarak Cumhuriyet Halk Partisi, AKP’den gelen yasalara muhalefet etmelidir.” filan gibi bir anlayışla hiç hareket etmiyorum. Bu, Türkiye'de yükseköğrenimin, ortaöğretimin, Türkiye'nin vergi sisteminin geleceği açısından bizi çok zorda bırakacak bir düzenlemedir.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bu yasayla bir başka düzenleme daha getiriliyor, iki vakıf üniversitemiz kuruluyor; hayırlı olsun diyoruz. Ancak bu vakıf üniversiteleri kurulurken bir konuya dikkat çekmek istiyorum: Kuruluşuyla ilgili, hangi fakültelerin açılacağıyla ilgili teklifler önce YÖK’e gider. YÖK’e gider değil mi? YÖK diye bir kurum, kurumsal yapı var ve YÖK bu fakülteleri değerlendirir, der ki: A, B, C, D fakülteleri açılsın ama (F) ve (G) fakülteleri açılmasın. Acaba niye böyle bir karara varır YÖK? Şunun için varır: Çünkü o fakülteler için yeterli öğretim üyesi bulunamayacağını bilir ya da eğer bu bir vakıf üniversitesiyse o bölgede o vakıf üniversitesinin o fakültesini hizmete soktuğunuz zaman, devletin üniversitelerinin içinin boşalacağından endişe eder. O nedenle der ki: Biraz durun, bekleyin, şimdi kurmayın bu fakülteyi, bir süre sonra kurarsınız. Ama gelin görün ki YÖK’e göndermek, YÖK’ün onayını almak filan hiçbir anlam ifade etmez. Birdenbire Millî Eğitim Komisyonuna bir önerge verilir ve şu üniversitenin şu fakültesi de kurulsun denilir, o konudaki ön çalışmaların hepsi çöpe atılır, çoğunluktakilerin elleri kalkar, bir bakarsınız bir hukuk fakültesi kurulmuş. Peki, öğretim üyesini nasıl bulacak? Kaliteli eğitimi nasıl sağlayacak? E kolay, eğer vakıf üniversitesiyseniz daha çok para verirsiniz, devlet üniversitelerinin fakültelerinin içini boşaltırsınız.

Değerli arkadaşlar, eğitim ciddi bir iştir, Eğitim Komisyonunda olmak da ciddi bir iştir. Eğer siz bir üst kurul olarak Yükseköğretim Kurulunun düşüncesini almışsanız, o düşünce de bir anlam taşıyorsa, siz, Komisyonda, bir anda bunu yok sayamazsınız. İşte bu yasada aynı uygulama yapılmıştır. Benim, açılmasından çok da büyük bir memnuniyet duyduğum bir üniversitemizin, Yeni Yüzyıl Üniversitesinin bir anda bir hukuk fakültesi de, oradaki çeşitli ilişkilerle, çeşitli sempati rüzgârlarıyla bazı milletvekillerimizin kulaklarına fısıldanılarak verilen önergelerle geçirilmiştir.

Ben, tekrar ediyorum, eğitim ciddi bir iştir ve eğitimde alınan her karar geleceğimizi etkilemektedir. İşte, eğitim ciddi bir iş olduğu için, burada açılan her üniversitenin sorumluluğunu da, biz, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak üstlenmek zorundayız.

Değerli milletvekilleri, biz, bütün illerimizde birer üniversite açılmasını elbette istedik, istiyoruz ama her seferinde bir şey söyledik, dedik ki: Üniversite açmak, elleri yukarıya kaldırıp indirmek kadar kolay bir iş değil. Ellerimizi kaldırıyoruz, biraz sonra yine kaldıracağız, üniversiteleri açıyoruz. Peki, açılan üniversiteler acaba Türk yükseköğretimine ne kadar katkıda bulundular bugüne kadar? Çok özet rakam vereyim size:

Bakın, AKP İktidarı döneminde 41 tane yeni devlet üniversitesi açıldı, çok büyük bir rakam, 53’tü çünkü toplam devlet üniversitesi sayısı, buna 41 tane daha eklendi; gerçekten çok yüksek bir rakam. Şimdi, bu kadar çok üniversite açılınca… Tabii, niye açıyoruz? Sadece o bölgeye yeni öğrenciler gitsin, ekonomisi canlansın diye açmıyoruz, daha çok öğrencimiz yükseköğretimden mezun olsun, diploma alsın diye açıyoruz. Peki, biliyor musunuz, lisans eğitimi gören kırk bir yeni üniversite açılmış, lisans öğretimi gören öğrenci sayımızda, 2006’yla 2009, yani bu üniversitelerin açıldığı tarihten bugüne ne kadar artış olmuş? Kırk bir yeni üniversiteyle ne kadar artış olmuş? 1.064 değerli arkadaşlar. Üniversite başına 25 öğrenci düşüyor. Bunu uydurmuyorum, istatistiklere girip bakabilirsiniz, Millî Eğitimin istatistiklerinden de izleyebilirsiniz.

Bakın, biz, kırk bir yeni üniversite açmışız ve üniversite başına 25 tane öğrenci artışı sağlamışız. Demek ki, böyle, “açtım” demekle olmuyor, tabelaları asmakla olmuyor. Öğretim üyesi bulamadığınız, altyapısını yapamadığınız bir üniversite sistemiyle karşı karşıyasınız. Ben burada suçlamıyorum ama bir şey hatırlatmak istiyorum, değerli arkadaşlar bir şey hatırlatmak istiyorum: Kırk bir yeni üniversiteye siz bina yapamazken bir vakıf üniversitesinde kurulan, kampüste kurulan ortaöğretim okulu için devlete ödenecek gelir vergilerini bu öğrencilere burs olarak tahsis etmemelisiniz. Böyle bir çifte standart olamaz. Siz yükseköğretimin bütün sorunlarını çözmüş olursunuz, açtığınız üniversitelerin altyapısını yapmış olursunuz, ondan sonra dönersiniz bir vakıf üniversitesi de bir laboratuvar okulu açmak istiyor, “tamam, bunun da bursunu biz verelim” dersiniz ama devletin üniversitesinde öğrencisi burssuzken, okullarında çocukları burs alamazken, yoksulluk ve zorluk içinde okutulmaya çalışılırken bunun sosyal adalete de her türlü adalet anlayışına da fırsat eşitliğine de Anayasa’ya da aykırı bir düzenleme olduğunu bir kere daha sizlere hatırlatmak istiyorum.

Ellerinizi kaldırırken vereceğiniz oyların geleceğimiz açısından çok önemli sorumlulukları da beraberinde getireceğini hatırlamanızı rica ediyorum. Tabii, burada bulunan 10 kişi, 15 kişi için bunu söylüyorum çünkü oylama sırasında dışarıdan gelen çok sayıda kişi neyin oylandığını bilmeden ellerini kaldırarak içeri girecektir ve böylece bir yasa daha Türkiye'nin geleceği açısından ve yükseköğretimi açısından, fırsat eşitliği ve sosyal adalet açısından çok önemli riskler taşıyan bir yasa daha ne yazık ki buradan geçecektir.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Serter.

Tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Eskişehir Milletvekili Beytullah Asil.

Buyurunuz Sayın Asil. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA BEYTULLAH ASİL (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz aldığım 307 sıra sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesinin asla kabul edilemez bir düzenleme olduğunu ve Türk milletinin hayrına olmayacağı, yeni imtiyazlara ve vergi sisteminde onarılmayacak hasarlara yol açacağı, kamu vicdanını yaralayacağı, fırsat eşitliğini bozacağı, eğitim sisteminde kaos ve kargaşaya sebebiyet vereceği, hem bütçe ilkelerine hem de vergileme tekniğine, vergilerin toplanması usul ve esaslarına aykırı olduğu düşüncesiyle kabul edilmemesi gereken bir madde olduğunu ifade ederek başlamak istiyorum. Bu vesileyle yüce heyeti saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, tasarının 1’inci maddesiyle getirilen şudur: Ankara ve kalkınmada öncelikli yöreler başta olmak üzere, Millî Eğitim Bakanlığı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi tarafından birlikte tespit edilecek illerde eğitim bilimleri enstitüleri ve bu enstitülerin kampüslerinde uluslararası yüksek kalite ve standartlara sahip eğitim merkezi olması amacıyla 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na tabi ilk ve ortaöğretim kurumları kurulabileceğini ve bu ilk ve ortaöğretim kurumları eğitim bilimleri enstitüleri tarafından laboratuvar okulları olarak kullanılabileceğini, kampüslerde açılacak ortaöğretim kurumlarının fen lisesi statüsünde eğitim vereceğini düzenlemektedir.

Ayrıca, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesinin eğitim bilimleri enstitülerine bağlı olarak kurulacak kampüslerdeki laboratuvar okullarında öğrenim gören öğrencilerin en az yüzde 70’inin burslu olacağını hüküm altına almaktadır.

Buraya kadar, yapılmak istenenleri gayet makul ve olumlu bulduğumuzu ifade ediyor, Türk milletinin hayrına bulmadığımız hususları da yüce heyetinizle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, birinci husus, yasada “Bu okullardaki öğretmenler kampüslerindeki eğitim bilimleri enstitüsünde yükseklisans veya doktora öğrencisi olabileceği gibi, eğitim bilimleri enstitüsü öğretim elemanları da laboratuvar okullarında öğretmenlik yapabilir.” denilmektedir.

5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda bu tür okullarda kimlerin öğretmenlik yapabileceği belirtilmiştir. Yürürlükteki 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na uygun olmayan, aykırılık arz eden bir hükmü burada nasıl yasalaştıracağız? 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na tabi özel okullar da bu maddeye dayanarak yüksek lisans öğrencilerini okullarında öğretmen olarak görevlendirmek isterlerse idare bu talebi nasıl değerlendirecek? İdare, 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na göre hareket ederek istemi reddettiğinde, idarenin verdiği bu olumsuz kararlar mahkemeye taşınırsa, mahkeme ne hüküm verecek? Okulları böyle bir kaosa sürüklemeye ne hakkımız var?

İkinci husus: Ülkemizde ilk ve orta dereceli özel okul açmak yasalarla düzenlenmişken bir vakfa özel ilk ve ortaöğretim kurumları kurmak için özel yasa çıkarmak Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı değil midir?

Üçüncü ve en önemli husus: Bu okullara bu yasa ile kamu kaynağı aktarılmaktadır. Aktarılacak bu kamu kaynağının miktarı belli değildir. Aktarılacak kamu kaynağı yasada “Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi ve üniversitenin kampüsünde bulunan okulların tüm personelinin -yani profesörlerin, doçentlerin, araştırma görevlilerinin, okutmanların, güvenlik görevlilerinin, idari personelin ve hizmetlilerin- ücretlerinden, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihi takip eden aybaşından itibaren yirmibeş yıl süreyle kesilecek gelir vergisi tutarının özel bir hesaba aktarılmasıyla oluşacak kaynaktan,” diye tanımlanmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Anayasa’nın “Vergi ödevi” başlıklı 73’üncü maddesinde “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.” denilmektedir. Yine, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun bütçe ilkelerini düzenleyen 13’üncü maddesinin (f) bendinde “Tüm gelir ve giderler gayrisafi olarak bütçelerde gösterilir.” denilmektedir. Bu madde ile çalışanların ücretlerinden kesilen gelir vergisinin bütçede gösterilme imkânı kalmamaktadır.

Yine, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 13’üncü maddesinin (g) bendinde “Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır.” denilmektedir. Oysaki burada çalışanlardan kesilen gelir vergisi, az sonra sayacağım giderlere tahsis edilmektedir. Yine, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun gelir ve giderleri etkileyecek kanun tasarılarının nasıl hazırlanacağını gösteren 14’üncü maddesinde “Merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri; kamu gelirlerinin azalmasına veya kamu giderlerinin artmasına neden olacak ve kamu idarelerini yükümlülük altına sokacak kanun tasarılarının getireceği malî yükü, orta vadeli program ve malî plan çerçevesinde, en az üç yıllık dönem için hesaplar ve tasarılara eklerler.” denilmesine rağmen böyle bir çalışma yapılmamış ve tasarıya eklenmemiştir. Yürürlükteki yasalar yok sayılarak yasa yapılamayacağına göre bu madde kanun yapma tekniğine de aykırıdır.

Dördüncü husus: Kamu kaynağı kullandırılan kurumların denetiminin nasıl yapılacağı yasalarla belirlenmiş olmasına rağmen “Tüm çalışanların gelir vergisinin aktarılacağı özel hesabın oluşturulması, kullanımı ve denetimine ilişkin usul ve esaslar, Maliye ve Millî Eğitim bakanlıkları ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesince birlikte hazırlanacak yönetmelikle düzenlenir.” denilerek yürürlükteki yasalar yok sayılarak yasa yapmaya çalışıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, beşinci husus, bu kamu kaynağının nerelerde kullanılacağıdır. Tasarıda bu kamu kaynağının nerelerde kullanılacağı şu şekilde sayılmaktadır.

OKTAY VURAL (İzmir) – Lojmanda!

BEYTULLAH ASİL (Devamla) – “Bu kampüslerde eğitim ve araştırma bilimleri ile sağlık merkezi, lojmanlar, misafirhaneler gibi -lojmanlar, misafirhaneler gibi- her türlü tesisin kurulması ve işletilmesiyle ilgili, ücretler dâhil her türlü giderler ile okullarda burslu okuyacak öğrencilere sağlanacak burslar;” diye belirlenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu hususu önemine binaen bir kez daha tekrar ediyorum: Kamu kaynağının nerelerde kullanılacağı tasarıda şu şekilde belirtilmiştir: “Bu kampüslerde eğitim ve araştırma bilimleri ile sağlık merkezi, lojmanlar, misafirhaneler gibi her türlü tesisin -gibi her türlü tesisin- kurulması ve işletilmesiyle ilgili, ücretler dâhil –dikkatinizi çekiyorum, ücretler dâhil- her türlü giderler ile okullarda burslu okuyacak öğrencilere sağlanacak burslar;” diye belirlenmiştir.

Değerli milletvekilleri, kamu kaynağının bir vakfa lojman, misafirhane gibi ucu açık her türlü tesisin kurulması ve işletilmesine aktarılıyor olması kamu vicdanını yaralayacak düzenlemelerdir.

Altıncı husus: Değerli arkadaşlarım, 22/6/2006 tarihinde, bu yasaya bire bir benzeyen bir yasa Bilkent Üniversitesi için çıkarılmıştır. O yasada “Bilkent Üniversitesinin ve Üniversitenin bu fıkrada belirtilen illerdeki kampüslerinde bulunan okulların tüm personelinin ücretlerinden 1/3/2006 tarihinden itibaren yirmibeş yıl süreyle kesilecek gelir vergisi tutarının özel bir hesaba aktarılmasıyla oluşan kaynaktan.” diyerek, kamu kaynağı tarif edilmektedir.

Görüşmekte olduğumuz bu yasa tasarısının gündeme gelmesi ile referans olması nedeniyle Bilkent Üniversitesi için 2006’da çıkarılmış bu yasa tasarısı nasıl uygulanmış, neler ortaya çıkmış diye inceleme ve değerlendirme çalışmalarına başladık bu yasadan referans almak gayesiyle. 20/11/2008 tarihinde Maliye Bakanlığına şu yazılı soru önergesini verdim ve önergeyle “28.03.1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununun ek 5 inci maddesine eklenen 22.06.2006 tarihli ve 5526/1 maddesine göre Bilkent Üniversitesi ve Üniversitenin diğer kampüslerinde bulunan okulların tüm personelinin ücretlerinden 1.03.2006 tarihinden itibaren kesilen gelir vergisinin aktarıldığı özel hesapta bugüne kadar kaç YTL birikmiştir?” diye sordum. Gelen cevabı aynen bilgilerinize sunuyorum:

“2013 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun ‘Vergi Muafiyeti’ başlıklı 5’inci maddesinde vergi muameleleri ve incelemeleriyle uğraşan memurların görevleri dolayısıyla mükellefin ve mükellefle ilgili kimselerin şahıslarına, muamele ve hesap durumlarına, işlerine, işletmelerine, servetlerine veya meskenlerine müteallik olmak üzere öğrendikleri sırları veya gizli kalması lazım gelen hususları ifşa edemeyecekleri ve kendilerini veya üçüncü şahısların nef’ine kullanamayacakları hüküm altına alınmıştır.

Bu nedenle soru önergesinde, hakkında soru sorulan mükellefe ilişkin bilgiler, Vergi Usul Kanunu’nun 5’inci maddesindeki ‘Vergi mahremiyeti’ hükmü kapsamına girdiğinden verilmesi mümkün bulunmamaktadır. Bilgilerinize arz ederim.

                                                                                                               Kemal Unakıtan,

                                                                                                                Maliye Bakanı”

Değerli arkadaşlarım, sorduğum sorunun 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun ‘Vergi mahremiyeti’ başlıklı 5’inci maddesiyle ne alakası var?

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Bilgilendirmeye de karşı bunlar.

BEYTULLAH ASİL (Devamla) – Değerli Hükûmet, bu yasanın görüşüldüğü bu sırada bu hesapta bugüne kadar kaç lira birikmiştir? Bunun milletvekilleri tarafından bilinmesinde ne sakınca vardır? Bütün bunları açıklığa kavuşturmadan yasa üzerinde nasıl sağlıklı bir değerlendirme yapacağız?

OKTAY VURAL (İzmir) – Görüşmeler de yasaklanmasın sakın!

BEYTULLAH ASİL (Devamla) – Değerli milletvekilleri, Büyük Önder Atatürk diyor ki: “En mühim ve en feyizli vazifelerimiz millî eğitim işlerimizdir. Millî eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bu milletin kurtuluşu ancak bu suretle olur.” Yürekten katılıyoruz. Atatürk bu sözlerini eylemleriyle desteklemiş, 1921 yılında Maarif Kongresini cepheden gelerek açmıştır. 2007 yılında yapılan 17’nci Millî Eğitim Şûrasının açılışında ise Cumhurbaşkanı yoktur, Meclis Başkanı yoktur, Başbakan yoktur, Yükseköğretim Kurulu Başkanı yoktur. Bu tür yasaların ön hazırlıklarının yapılacağı yerler şûralardır, ilgili Bakanlıklarla birlikte yapılan çalışmalardır. Hâlbuki, bu yasa, Maliye Bakanlığının uygun görüşü bile alınmadan yüce Meclise getirilmiştir.

Değerli milletvekilleri, bu yasada bu vakfa kamu kaynağı aktarılmasını gerektiren tek husus okullarda okuyacak öğrencilerin yüzde 70’inin burslu okuyacak olmasıdır. Yasada burslu okuyacak öğrencilerin burs kriterleri belirlenmeliydi. Bu belirlenmemiş. Anayasa’nın eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevini düzenleyen 42’nci maddesinde şöyle diyor: “Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.”

Değerli arkadaşlarım, aktarılan kamu kaynağı karşılığında burslu okuyacak öğrencilerin sayıları belirlenmeliydi. Bu da belirlenmemiş. Bu belirsizlikleri artırmak mümkün. 2006 yılında Bilkent Üniversitesi için çıkarılan hemen hemen bire bir benzer yasanın uygulamalarına baktığımızda “Ne kadar kamu kaynağı aktarılmıştır?” sorusunun cevabını yukarıda belirttiğim ilgisiz yasa maddesine dayanarak maalesef gizlediler. Özür diliyorum, bu konuda sizi bilgilendiremiyorum. Ama birazdan soru-cevap bölümünde Sayın Bakana tekrar soracağım. İnşallah o zamana kadar hazırlık yapar da sorunun cevabını alırız.

Diğer bir belirsizlik burs kriterleridir. Burslu okuyacak öğrencilerin parasını devlet ödediğine göre, bu öğrencilerin Anayasa’nın 42’nci maddesinde de tanımlandığı gibi, “Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürmeleri amacıyla burs ve başka yollarla gerekli yardımları yapar.” amir hükmü gereğince, burslu okuyacak öğrencilerin parasını da devlet ödediğine göre, bu öğrencilerin, öğrenim ücretlerini ödeme gücü bulunmayan başarılı öğrencilerden seçilmesini bekleriz ama öyle değil. Az önce referans aldığımız Bilkent Üniversitesiyle ilgili okulların, 27 Mayıs 2007 tarih ve 26534 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İhsan Doğramacı Vakfı Özel Bilkent Laboratuvar Okulları Kurum Yönetmeliği’nin “Kayıt kabul” başlıklı 37’nci maddesine baktığımızda, “Ana sınıfı ile birinci sınıfa aday kayıt sistemine göre öğrenci alınır. Aday kaydı için başvuranların sayısı kontenjan sayısını aşarsa noter huzurunda çekilecek kura sonucuna göre kesin öğrenci kaydı yapılır.” diyor. Liselerin hazırlık sınıflarına ise genel yetenek, eğitim seviyesi, müzik ve sanat yeteneklerinin değerlendirildiği giriş sınavı ile öğrenci alınır denilmektedir. Öğrenci kabul esasları içerisinde maalesef, fakir olma şartı getirilmemiştir.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak bu madde tasarıdan çıkarılmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

BEYTULLAH ASİL (Devamla) – Bu okullar kurulmalı iradesini ortaya koyuyorsak, bütçeden ödenek verilmek suretiyle kurumları ve eğitim -öğrenimlerini devam ettirebilecekleri bir yasal düzenleme hazırlanarak Meclis gündemine tekrar getirilmeli ve sağlıklı bir şekilde yasanın çıkması sağlanmalıdır.

Bu düşüncelerle yüce heyeti saygıyla selamlar, inşallah 1’inci maddede vereceğimiz önerge tarafınızdan destek bulur diyor, hepinize katkılarınız nedeniyle teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Asil.

Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Siirt Milletvekili Osman Özçelik.

Buyurunuz Sayın Özçelik. (DTP sıralarından alkışlar)

DTP GRUBU ADINA OSMAN ÖZÇELİK (Siirt) – Sayın Başkan, sayın üyeler; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları üzerine Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Görüşeceğimiz kanun tasarıları yükseköğretim ve vakıf üniversiteleriyle ilgisi nedeniyle bu konulara ilişkin bir genel değerlendirme gereksinimi doğmaktadır. “Her ile bir üniversite” popülist yaklaşımıyla AKP İktidarı peş peşe üniversite kurulması kararlarını Meclise getirmekte ve üniversite kuruluşları yasalaşmaktadır. Böylece AKP milletvekillerinin seçmen karşısına “İlimizde üniversite açılmasını sağladık.” gibi, bir iş yapmış olmanın güveniyle çıkmaları sağlanmış oluyor. Açılması kararlaştırılan üniversitelerden birçoğunun henüz üniversitenin kurulacağı bir arazisi, arazisi temin edilmiş ama henüz binaların ihalesi yapılmamış, binaları tamamlanmış ama akademik kadrosu tamamlanmamış bu üniversiteler kâğıt üstünde kurulan üniversitelerden öteye gitmiyor ne yazık ki.

Her yıl üniversite kapılarına 1,5 milyon genç yığılıyor ve ancak bunların üçte 1’ine üniversiteye girme olanağı sağlayabiliyoruz. Her yıl 1 milyonu aşkın genç, mesleksizler ve işsizler ordusuna katılıyor. Ortaöğretimdeki eğitim programları üniversite eğitimi almak üzere kurulu ve üniversitelerde bunların tümüne yetecek yer yok. Üniversiteye girebilme olanağını elde etmiş olanlara iyi bir eğitim imkânı sağlanabiliyor mu peki? Buna da “Evet.” demenin çok güç olduğunu sanıyorum. Çoğu üniversite eğitim sürecini derme çatma binalarda, yetersiz öğretim elemanıyla sürdürüyor. Az sayıda yeterli olanağa sahip üniversitelerden mezun olanların tamamı aldıkları eğitime uygun bir iş bulabiliyorlar mı peki? Buna da “Evet.” demek mümkün değil. On binlerce üniversite mezunu boşta, işsiz veya aldıkları eğitimden farklı iş kollarında çalışmak zorunda kalıyor. KPSS hazırlık kurslarında, sınav kapılarında rencide ediliyor. Bu, sözde şanslı üniversite mezunları.

Üniversitelerimizin akademik yeterlilik ve yaratıcılık, eğitim-öğretim etkinliği, üniversite-toplum diyaloğu ve etkinliği bakımından çağdaş üniversiteler düzeyinde olmadığı herkesçe kabul edilen bir olgu. Dünyanın gelişmiş, başarılı beş yüz  üniversitesi arasında bir tek Türk üniversitesinin olmaması bize bir şeyler ifade ediyor sanıyorum. Bunda tarihsel ve toplumsal koşullar ve buna bağlı sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinin ve bir bütün olarak sistemin payına ek olarak üniversitelerin yapısal, akademik ve demokratik yapılanmasının ve bu yapılanmanın yarattığı olumsuz koşulların payı büyüktür.

Bilim ve sanat özgür ortamlarda üretilir, gelişir. Üniversitelerde bilimsel özgürlük ve yönetsel özerkliğin önünde kışla anlayışı ve bu anlayışın kurumlaşmış ifadesi olan YÖK’ün bulunduğu artık görülmeli ve üniversiteler hızla bu cendereden kurtarılmalıdır. Bu koşulların, üniversitelerde bilimsel araştırmaların yapılması ve araştırma sonuçlarının üretime, toplumsal yaşamın gelişmesine, yaratıcı eğitim ve öğretimle nitelikli öğrenci yetiştirilmesine el vermediği açıktır. Bu ortamda, eğitim ve öğretim arasındaki fonksiyonel ilişkinin hayata geçirilerek teknolojik gelişmenin iç dinamiklerinin sağlanması ve bunun da ülkenin refahı ve kalkınmasına etkin bir biçimde yansıtılması da beklenemez.

YÖK ile üniversitelerde baskı ve korku kültürü üretilmekte, üniversiteler özgür düşünce, özgür bilim üretmeye kapılarını kapamıştır. Özgür düşünceli bilim adamları ya üniversiteleri terk etmek zorunda kalmakta veya geçim kaygısıyla sessiz kalarak sistemin bir parçası hâline gelmektedirler.

Üniversite rektörleri, YÖK düzeniyle otoriter yetkilerle donatılmıştır. Birçok rektör, personel ve öğrencileri üzerinde baskıcı ve otoriter devlet anlayışının denetim işlevini yerine getirmektedirler. Üniversiteler devletin resmî ideolojisi ve pazar tercihlerine göre değil, evrensel üniversite ölçütlerine göre yapılandırılmalı, üniversiter yapıya uygun, yönetsel özerklik ve bilimsel özgürlük ortamı oluşturulmalı. Üniversitelerin asli görevi olan araştırma ve geliştirmeye yeterli kaynak ayrılmalı, bilimsel araştırmalara değer verilmeli, teşvik edilmelidir.

Bilim insanları resmî ideoloji ve iktidarlara yakınlık ve uzaklıklarına göre değil, bilgi üretenlerle bilgiyi kopya edenler şeklinde bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

AKP İktidarı “özelleştirme” adı altında ülke kaynaklarını tüketiyor. Yandaşlara yeni rant kapıları açıyor. Serbest piyasa ekonomisini en etkin biçimde uygulayan ülkelerde bile eğitim ve sağlık alanlarındaki özelleştirmelerde büyük itina gösteriliyor, sıkı denetim mekanizmaları oluşturuluyor.

Kanun tasarısının genel gerekçesinde “Yükseköğretim eğitimin pahalı bir kademesidir. Yükseköğretim maliyetinin tamamına yakın bölümünün devletçe karşılanması anlayışı büyük boyutlarda maddi kaynak gerektirmektedir. Anayasa’mız, özel girişimcilerin üniversite kurmalarına izin vermezken kazanç amacına yönelik olmamak koşuluyla vakıfların üniversite kurmalarına imkân sağlamaktadır.” denmektedir. Ülkemizde 130 üniversite bulunduğu, bunlardan 94’ünün devlet, 36’sının vakıf üniversiteleri olduğu belirtilmektedir. Yani her üç devlet üniversitesine karşılık bir vakıf üniversitesi. Öğrenci sayılarının da bu oranda veya buna yakın oranda olması beklenmez mi? Yok öyle değil. Üniversitelerde öğrenim gören öğrencilerin yaklaşık yüzde 94’ünün devlet, yüzde 6’sının vakıf üniversitelerinde öğrenim gördüğü anlaşılıyor. Anayasa, özel üniversitelerin kurulmasına olanak sağlamazken, kâr amacı gütmemek koşuluyla vakıf üniversitelerine kapıyı açık bıraktığından özel sektör hızla bu alana girmiş; AKP İktidarıyla bu hız büyük bir ivme kazanmıştır. Bu ülkede ne kadar çok hayırsever iş adamı varmış, şaşıyor insan. Gerçek bir üniversite kuruluşunun tamamlanması 50 milyon dolardan başlıyor. Sabancı Üniversitesinin 500 milyon dolar harcadığı ifade ediliyor. Bunca paranın ülke eğitimine hizmet amaçlı yatırıldığını ve her yıl bütçe açığı verecek üniversitenin giderlerini cepten karşılamak üzere sıraya giriyor âdeta iş adamlarımız. Buna nasıl inanacağız? Bu, basbayağı çok avantajlı bir özel sektör alanı ve AKP İktidarı bunun teşvikçisi. Türkiye’de kurulan vakıf üniversitelerinden ancak üç veya beş tanesinde üniversite giderlerinin yüzde 20-30 kadarı öğrenci gelirlerinden sağlanırken, geriye kalan bölüm vakfın diğer gelirlerinden karşılanıyor. Geriye kalan vakıf üniversitelerinin çoğu, öğrencilerden elde ettikleri gelirin yarısından daha az bölümünü öğrencinin eğitimi için harcıyor. Vakıf gelirleri vergiden muaf. Devlet değerli arazi tahsis ediyor, devlet yardım ediyor, her öğrenciden yıllık 20-25 bin dolar alınıp yarısı bile harcanmıyor. Bir öğretim üyesi bu kazançlı iş için şöyle diyor: “Kur derme çatma bir üniversite, topla öğrenciden parayı. O paranın karşılığı eğitim vermek yerine al o parayı, yeni binalar yap. Sonra da gayrimenkul zengini ol. İşte formül bu.”

Birkaçı dışında, vakıf üniversiteleri kâr amaçlı çalıştığından araştırma-geliştirme çalışmalarına kaynak ayırmıyor. Sınıflar devlet üniversitelerinden daha kalabalık. Devlet üniversitelerinde sınıf başına ortalama 28 öğrenci düşerken, çoğu vakıf üniversitesinde bir sınıfa düşen öğrenci sayısı 36, ortalama bu. Daha az öğretim üyesi çalıştırmak amacıyla, daha az ödeme yapmak amacıyla öğretim üyelerinin ders yoğunluğu artırılıyor ve öğretim üyeleri bu ders yoğunluğu altında eğitim faaliyetlerini ve araştırma faaliyetlerini yeterince geliştirmeye fırsat bulamıyor. Öğrenci kaçmasın diye, bilgi donanımı yetersiz de olsa öğrencilere sınıf geçirtiliyor, mezun ediliyor. Tabii bunu hepsi için söylemiyoruz, yer yer bu tür gelişmelere, olaylara tanık olduğumuzu ifade etmek açısından söylüyorum.

Yasalara göre vakıf üniversiteleri kâr amacı güdemeyeceklerinden ve aslında bunlar kâr amaçlı kurulduğundan, çoğu, yasaya karşı hile yoluna gidiyor ve kâr amaçlarını gerçekleştiriyor, yasaya karşı hile yapma yoluna sapmak zorunda kalıyorlar.

Yeni öğretim üyeleri yetiştirmek yüklü bir ek maliyet getirdiğinden öğretim elemanı yetiştirme konusunda herhangi bir çabaları yok, yasal bir zorunluluk da yok. Aksine, devlet üniversitelerinde yetişmiş öğretim üyelerini bu vakıf üniversiteleri, özel üniversiteler bünyelerine alarak devlet üniversitelerinde kadro açıklarına neden oluyorlar. Bu nedenle vakıf üniversitelerinde öğretim üyesi yetiştirme zorunluluğu mutlaka getirilmelidir, bu koşul mutlaka zorunlu hâle getirilmelidir ve vakıf üniversitelerinin de eğitim-öğretim elemanı, üyesi yetiştirme zorunluluğu getirilmelidir.

Dünyada da benzer üniversiteler, vakıf üniversiteleri var. Bunların en gelişmişi Harvard. Harvard Üniversitesinin gerçekten bir vakıf gibi çalıştığını görüyoruz. Yani kâr amaçlı; öğrenci gelirlerinden, öğrencilerin verdiği yıllık gelirlerden değil, üniversitenin vakfının gelirlerinden bu eğitim-öğretim faaliyetleri sağlanıyor. Harvard Üniversitesinde öğrencilerden alınan ücretler üniversitenin harcamalarının ancak yüzde 10’una tekabül ediyor, geriye kalan kısım -Harvard Üniversitesi tabii çok önemli, çok büyük bir örnek- 30 milyar doları bulan ana varlık fonundan karşılanıyor. Ayrıca özel üniversite olmasına rağmen araştırma ve geliştirme faaliyetlerine büyük önem veriyor, proje üretiyor ve özel sektörle birlikte yürütülen bu ortak projelerden gelir sağlıyor, üretime katılıyor ve öğrenci harcamalarını yine buradan… Ayrıca bağış da alıyor. Yani devlete yük olmadığı gibi, üniversitenin büyüklüğüne oranla, öğrencilerin de küçük ücretlerle iyi yetişmesini sağlayabiliyorlar. Arzumuz, eğer gerçekten vakıf üniversiteleri kurulacaksa bu anlayışla kurulmaları ve çalışmalarını buna benzer yönde geliştirmeleridir.

Bir ölçüye bakacak olursak, Harvard Üniversitesinin sadece kütüphanesinde 15 milyon kitap var. Üniversite dediğin böyle olmalı. Üniversite bilim üretiyor, teknoloji üretiyor ve bunu kamunun hizmetine veriyor.

Yasa tasarısı, Türkiye’nin saygın vakıf üniversitelerinden TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesine bağlı eğitim bilimleri enstitülerinin ve fen lisesi statüsünde eğitim verecek olan ilk ve ortaöğretim kurumlarının kuruluşuna ilişkindir. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi öğrencilerinin yüzde 51’ini ücretsiz ve burslu okutan, kuruluşundan günümüze hızlı gelişme sağlayan, seçkin öğrencilerine çağdaş anlamda eğitim olanağı sağlayan gerçek bir vakıf üniversitesi görünümünde ve bu yolda umut veren bir üniversitedir. Kurmayı tasarladığı eğitim bilimleri enstitüleriyle ilk ve ortaöğretim kurumlarında da aynı başarıyı göstermesi dileğimizdir. Kurulması öngörülen okullarda okuyacak öğrencilerin en az yüzde 70’inin burslu okutulmasını önemsiyoruz.

Yine TOBB’un kalkınmada öncelikli yörelere yönelik yeni okullar açacağı tasarıda ifade ediliyor. Gerçi kalkınmada öncelikli yöreler konusu bu Mecliste çok tartışıldı, senelerdir kalkınmada öncelikli yörelere ayrıcalıklar tanınacağı söylenmekte ama bu yöreler bir türlü kalkınmamakta. Umarız TOBB’la ilgili aynı hayal kırıklığına uğramayız ve gerçekten, kalkınmada öncelikli yörelere bu eğitim faaliyetlerini taşımasını istiyoruz.

Söz konusu okulların kampüslerinde eğitim ve araştırma birimleri ile sağlık merkezi, lojmanlar ve misafirhaneler gibi her türlü tesisin kurulması ve işletilmesiyle ilgili ücretler dâhil her türlü giderler ile okullarda burslu okuyacak öğrencilere sağlanacak bursların, çalışanlara ait gelir vergisi tutarlarının yatırılacağı özel bir hesaptan ve diğer gelirlerinden karşılanması konusu tabii ki alışılmışın dışında bir uygulama olmakta ve genel bütçe gelirlerine bu gelirlerin yansımaması gibi bir olumsuzluk taşımakla birlikte, bu kalem gelirlerin eğitim harcamalarında kullanıldığını biliyor olmanın olumsuzluğu bir ölçüde izale ettiğini düşünüyoruz.

Sayın milletvekilleri, İstanbul Üniversitesi ile Dicle Üniversitesinde Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin açılabilmesi için verdiğimiz yasa tasarısının, üniversiteler ve akademisyenlerin çoğundan olumlu tepkiler almış olmasından duyduğumuz memnuniyeti ifade etmek istiyorum. On binlerce insan sokaklarda demokratik biçimde “Ana dilimde eğitim istiyorum.” talebinde bulunuyor ve her gün sokaklarda on binlerce insan bu taleplerini dile getiriyor. Bu talebe de aynı olumlu yaklaşımın gelişeceğine inanıyor, bu talebin karşılanması için hazırlıkların derhal başlatılmasını diliyor ve bekliyoruz.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesinin yeni projesiyle yeni kurulacak olan Zirve Üniversitesi ve Yeni Yüzyıl Üniversitesinin hayırlı olmasını diliyorum. Saygılar sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyoruz Sayın Özçelik.

Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 18.07

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.28

BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal MUMCU

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 54’üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

307 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Gündemin 6’ncı sırasında yer alan Erişme Kontrollu Karayolları Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

6.- Erişme Kontrollu Karayolları Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Raporu (1/569) (S. Sayısı: 239)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Gündemin 7’nci sırasında yer alan İstanbul Milletvekili Mehmet Domaç ile Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü ve 38 Milletvekilinin; Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifleri ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

7.- İstanbul Milletvekili Mehmet Domaç ile Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü ve 38 Milletvekilinin; Denizcilik Müsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifleri ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/266, 2/268) (S. Sayısı: 257)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

Şimdi, 8’inci sırada yer alan İstanbul Milletvekili Hasan Kemal Yardımcı ve 5 Milletvekilinin; Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Millî Savunma Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlıyoruz.

8.- İstanbul Milletvekili Hasan Kemal Yardımcı ve 5 Milletvekilinin; Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (2/365, 1/454) (S. Sayısı: 322) (x)

BAŞKAN – Komisyon? Yerinde.

Hükûmet? Yerinde.

                               

(x) 322 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Komisyon raporu 322 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, bu tasarı İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında görüşülecektir. Bu nedenle tasarı, tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanıp maddelerine geçilmesi kabul edildikten sonra bölümler hâlinde görüşülecek ve bölümlerde yer alan maddeler ayrı ayrı oylanacaktır.

Tasarının tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Homriş.

Buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA H. HAMİT HOMRİŞ (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 322 sıra sayılı, Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Otuz sekiz maddeden ibaret tasarıda değişik konularda eksiklik veya uygulamadan ortaya çıkan aksaklıklar esas alınarak, bunlara yasal düzeltme, düzenleme ve kolaylaştırıcı değişiklik ve ilaveler getirilmiştir. Millî Savunma Komisyonunda gerek genel redaksiyon bağlamında gerekse konunun özüyle ilgili çalışmalar yapılmış ve tasarı bu çalışmalardan sonra huzurunuza getirilmiştir.

2’nci madde askerdeyken hayatını kaybeden yükümlülerle ilgilidir. Bunlardan terörle mücadele kapsamı dışında olup da askerlik hizmeti sırasında herhangi bir diğer nedenle hayatını kaybeden, malul kalan, akıbeti meçhul veya gaip durumunda olanların erkek kardeşlerinden herhangi birinin askerlik yapmaması gibi bir esneklik getirilmektedir. Zira, daha önce, kendisinden sonra gelen kardeşin askerlik yapmak istemesi veya örneğin askerlik hizmeti yapamayacak şekilde sakat olması durumunda bir hakkın zayisi söz konusuydu. Bu tip bir aksaklığa, hak zayisine mâni olunmuştur.

En önemli değişiklik ise terörle mücadele kapsamında şehit düşen yükümlülerin erkek çocukları ve aynı ana babadan olma tüm kardeşleri askerlikten muaf tutulmaktadır. Yasa tasarısının ilk hâlinde sadece kardeşler söz konusu iken Millî Savunma Komisyonunda tüm üyelerin ortak teklifiyle şehit çocukları da bu haktan istifade edeceklerdir. Bu imkânı getiren Millî Savunma Komisyonu üyelerine şehit aileleri adına teşekkürü borç biliyorum.

3’üncü maddeden itibaren 16’ncı madde dâhil, tasarıya getirilen düzenlemelerle, asker alma hizmetiyle ilgili tebligatlar, askerlik meclislerinin oluşturulması, son yoklama ve sevk işlemlerinde günümüz teknolojik imkânlarından yararlanılması dâhil, bu konuların daha basit, pratik, gereksiz yazışma ve tebligatlardan sarfınazar edilmesi gibi çözümler getirilmiştir.

17’nci madde, ülke menfaatlerimize uygun olmayan, gerek ulusal bütünlüğümüzü ilgilendiren gerekse uluslararası istismara konu olabilecek haritaların üretimi ve kullanımına kural ve kısıtlamalar getirilmiştir. Bu tip haritaların özellikle yurt dışında maksatlı olarak üretilip bir şekilde ülkemizde de iktibas edilerek yer almasının yarattığı rahatsızlık malumunuzdur. Her türlü harita, atlas, küre ve benzeri dokümanlarda kamu kurum ve kuruluşlarından bunları üretme görevi olanlar kendi sorumluluklarını taşırken bunların dışındakiler Harita Genel Müdürlüğünden uygunluk onayı alacaklardır. Bu onayı almadan basan, dağıtan ve yayımlayanlar için ise cezai hüküm getirilmektedir.

Konu buraya gelmişken, Cumhurbaşkanlığı sitesinde Harita Genel Komutanlığının haritaları elektronik ortamda mevcut iken Google’dan harita indirme konusundaki garabeti de anlayamadığımızı ifade etmek istiyorum.

18’inci madde ile yedek subayların barış ve seferde terfi işlemleri muvazzaf subaylarınkiyle aynı esaslara bağlanmaktadır.

19’uncu maddeden itibaren 26’ncı madde dâhil, yapılan düzenlemelerle astsubayların rütbe, rütbe bekleme süreleri, subaylığa geçiş sürecinin daha erken yıllara alınması, üstün başarı kıdeminden yararlanma rütbeleri ile oranları ve astsubaylarımızın değişik rütbelerindeki aylık gösterge tablosu yer almaktadır.

Şimdi, astsubaylarımızın sorunlarını bir bütün hâlinde burada tekrarlamak istiyorum. Astsubaylarımız Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok önemli bir bölümünü oluşturmakta olup maalesef son yıllarda ekonomik sorunlarla baş başadırlar. En son 14 Ocak 2004 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin mali durumunun iyileştirilmesi teklifleri konusunda yapılan bir incelemede, astsubaylarımızın emekli oldukları zaman maaşlarının yüzde 45 oranında azaldığı açık olarak ifade edilmiştir. Astsubaylarımız çok önemli bir kitle. Sadece bunların Emekli Astsubaylar Derneğine bağlı 96.500 emekli var. Bunların muvazzaflarıyla aile fertlerini dâhil ettiğimiz zaman yarım milyonluk bir kitleden bahsediyoruz. Maalesef emekli olduğu zaman yüzde 45 oranında gelirleri azalan, yüzde 50’si ek iş, yüzde 20’si ise işportacılık bile yaparak geçinmeye çalışan bir kitleden bahsediyoruz. Bu vefakâr, fedakâr astsubaylar şu anda muvazzafıyla fakirlik sınırı altında, emeklisi ile fakirlik sınırıyla açlık sınırı arasında gidip gelmektedirler.

Bilindiği gibi astsubayların eğitim düzeyleri 4752 sayılı Kanun’la ön lisans seviyesine çıkartılmış, buna paralel 4861 sayılı Kanun’la da özlük hakları yeniden düzenlenmiştir. Yeni memuriyete girecekler için olumlu karşılanan bu durum, görevdeki astsubay ve emeklileri mağdur etmektedir. Astsubaylar daha önce 10’uncu derecenin 1’inci kademesinde hizmete başlamış kabul edilirken 4861 sayılı Kanun’la getirilen yenilikle 9’uncu derecenin 1’inci kademesinden göreve başlatıldığından Kanun’dan önce görevde bulunan ve emekli olan astsubaylar bu Kanun’dan yararlanamamakta ve mağdur olmaktadırlar. Devlet memurları kanunlarında her yapılan iyileştirmelerin sonucunda, geçmişte görev yapanlar nazara alınmak suretiyle memurlar ve emeklileri arasında adalet sağlanmışken maalesef astsubaylarımız için bu konu yürürlükte değildir. Muvazzafıyla emeklisi arasında ayrı statüler uygulanmaktadır. Bu, her şeyden önce eşitliğe aykırıdır.

Bir başka husus: 631 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile beş yıldan fazla hizmeti olan memurlara görev tazminatı verilmesi öngörülmüş olmasına rağmen, görev tazminatı sadece ve sadece makam ve unvanı olan memurlara verilmiştir.

Diğer bir konu, kendi nam ve hesabına yüksekokulu bitiren astsubaylarımızın intibakları, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 137’nci maddesi gereğince 657 sayılı Kanun’un genel idare hizmetleri sınıfında aynı yükseköğrenimi bitirenler için tespit edilen derece ve kademelerden hizmete başlamış olarak yapılmaktadır. Maalesef, yüksekokulu bitiren astsubay ise 926 sayılı Personel Kanunu’nun ilgili cetveli gereği ancak 1’inci derecenin 3’üncü kademesine kadar yükselebilmektedirler. Biraz önce arz ettim, 1’inci derecenin 4’üncü kademesini alamayan eğitimli insan topluluğu yalnız astsubaylarımız olarak kalmıştır.

27’nci maddede, askerî yasak bölgeler ve güvenlik bölgeleri tesisinde Sahil Güvenlik Komutanlığı da teklif makamı hâline gelmektedir.

28, 29, 30 ve 31’inci maddeler, Gülhane Askerî Tıp Akademisindeki bazı yeni düzenlemeleri kapsamaktadır.

32 ve 33’üncü maddeler, Türk Silahlı Kuvvetleri ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin satış, devir, hibe ve elden çıkartılmasını kolaylaştırmaktadır.

Diğer bir konu, 3466 sayılı Yasa’ya tabi jandarma uzmanlarımızdır. Bu arkadaşlarımızın da sıkıntıları vardır. Bu arkadaşlarımızın sıkıntılarından bir tanesi, lise ve dengi okul mezunu erkeklerden ibaresi olan görevde veya yeni mezun olan uzman jandarmalar okul tabanına göre 10’uncu derecenin 1’inci kademesinde göreve başlamaları gerekirken bunlar, ortaokul mezunu sıfatıyla 11’inci derecenin 1’inci kademesinden göreve başlamaktadırlar. Tabiri caizse, on tane üniversite de bitirseler, 11/1’den göreve başlamaktadırlar. Bu ciddi bir sıkıntı yaratmaktadır.

Diğer bir konu, uzman jandarmaların okulda geçen bir yıllık süreleri emekli keseneğine tabi tutulmayıp bu sürede maddi hak kaybına uğramaktadırlar. Hâlbuki astsubay okullarında ve harp okullarında eğitimdeki geçen süre emekliliğe tabidir. Bu konuda da bir mağduriyet söz konusudur ve tabii ki eşitsizlik de söz konusudur.

Gene jandarma uzmanlarımız devriye komutanı, asayiş tim komutanı gibi kadrolu komuta görevlerinde görev yaptıkları hâlde temsil tazminatını alamamaktadırlar. Bu da ciddi bir sıkıntı ve eşitsizlik yaratmaktadır. Aynı şekilde sosyal haklar ve lojman dağıtımında da bu uzman arkadaşlarımız asgari yirmi beş yıldır silahlı kuvvetlerde hizmet yapmaları, Güneydoğu’da çok önemli görevlerde bulunmalarına rağmen bu lojman hakkından istifade edememektedirler.

34’üncü madde uzman jandarmalarla ilgilidir. Genelkurmay Başkanlığımızın açıklamalarında uzman jandarma ve uzman erbaşlarla ilgili düzeltici, düzenleyici çalışmalar yapıldığı belirtilmiştir.

Sayın milletvekilleri, konunun bütünü hakkında görüşlerimizi dile getirdim. Bazı maddelerde vereceğimiz değişiklik önergeleri saklı kalmak üzere tasarıya olumlu oy kullanacağımızı belirtir, yüce Meclisi saygıyla selamlarım efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Homriş.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Siirt Milletvekili Mehmet Yılmaz Helvacıoğlu.

Buyurunuz efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA M. YILMAZ HELVACIOĞLU (Siirt) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 322 sıra sayısıyla basılan Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin tümü üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu nedenle hepinize saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, huzurlarınıza getirilen kanun teklifi, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin yasa değişikliği gerektiren bir kısım ihtiyaçlarının giderilmesine yöneliktir. Askerlik Kanunu açısından teklif ile getirilen en önemli husus, askerlik hizmeti sırasında hayatını kaybeden vatan evlatlarının kardeşlerinin askerlik hizmetinden muaf tutulmasına yönelik düzenlemedir. Bu hususun düzenlendiği 1111 sayılı Kanun’un 10’uncu maddesinin 9’uncu bendinde yer alan “ondan sonra gelen ilk oğlu” ibaresinin açık olmaması, bu ibarenin ölen veya malul kalan askerlerimizin yaş olarak ilk kardeşini mi yoksa askerlik sırası gelen ilk kardeşini mi ifade ettiği uygulamada tereddütlere neden olmaktadır. Mevcut hüküm, askerlik hizmeti esnasında ölmüş, malul kalmış, akıbeti meçhul kalmış, hakkında gaiplik kararı alınmış askerlerimizin askerlik hizmetine başlamış kardeşlerine de terhis imkânı tanımaktadır. Ayrıca mevcut kanunda terör şehitlerimizin kardeşleri konusunda ayrıca bir hüküm bulunmamaktadır.

Teklif ile anne ve babanın müşterek olarak talep ettiği kardeşlerden birisinin istekli olmadıkça silah altına alınmaması, alındı ise terhis edilmesi esası benimsenmiştir. Anne ve babanın anlaşamaması veya her ikisinin de ölmüş olması durumunda ise öncelikle istekli olması hâlinde silah altında olan kardeş terhis edilecek. Bu kardeşin istekli olmaması veya silah altında kardeş bulunmaması durumunda ise askerlik hizmet sırası gelen ilk kardeş istekli olmadıkça silah altına alınmayacaktır.

Yeni getirilen düzenlemeyle askerlik hizmetini yerine getirmekteyken 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında şehit olan yükümlülerin aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamının istekli olmadıkça silah altına alınmaması, alınmış iseler istekleri hâlinde terhis edilmeleri esası benimsenmiştir.

Millî Savunma Komisyonumuzca yapılan düzenlemeyle Terörle Mücadele Kanunu kapsamında şehit olan yükümlülerin kardeşlerinin yanı sıra çocuklarının da bu kapsama alınması esası benimsenmiştir. Böylece kutsal vatan hizmetlerini yerine getirmekteyken hayatlarını kaybeden terörle mücadele şehitlerimizin arkalarında bıraktıkları çocuklarının istekleri hâlinde askerlikten muaf tutulması Komisyonumuzca kabul edilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; teklif ile getirilen diğer önemli düzenlemeleri kısaca anlatmak istiyorum:

Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra yeniden Türk vatandaşlığını kazananların askerlik hizmet yükümlülüklerinin düzenlenmesi, 

Yedeklik yoklaması yaş sınırının ihtiyaç hâlinde Millî Savunma Bakanlığınca on yıla kadar -41 yaşından 30 yaşına- indirilebilmesi,

Sevke tabi yükümlüler er ve erbaşların yedek subaylarda olduğu gibi celp duyurularının Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu aracılığıyla yapılması,

Astsubayların rütbe bekleme süresinin 24 yıldan 30 yıla çıkarılması ve bu sayede Türk Silahlı Kuvvetlerinde daha uzun süre görev yapmalarına imkân tanınması,

Astsubaylara mesleklerinin ilk yılları olan beş ila yedinci yıllarında subaylığa geçiş imkânının getirilmesi,

Askerlik meclislerinin kuruluşunun basitleştirilmesi, meclisin daha az üye ile toplanması ve daha işlevsel hâle gelmesinin sağlanması,

Yoklama kaçağı veya bakaya durumundaki yükümlülerin takipleri ile gerektiğinde yakalanarak askerlik şubelerine teslimleri konusundaki usul ve esasların yeniden düzenlenmesi,

1076 sayılı Kanun’da yapılan değişiklik ile yedek subayların terfilerinde silah altında geçen hizmet sürelerinin dikkate alınması ve bunlar hakkında da 926 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması esasının getirilmesi,

Görev sırasında yaralanan uzman jandarmalara sicil şartı aranmaksızın terfi edebilme imkânının verilebilmesi,

Uzman jandarmaların kıdem sıralarının belirlenmesine ilişkin esasların, subay ve astsubaylar hakkındaki hükümler paralelinde yeniden düzenlenmesi,

Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanunu’nda yapılan değişiklikle Yüksek Bilim Konseyinin kuruluşunun yeniden düzenlenmesi ve üye sayısının artırılması,

Askerî fabrikalarda üretilen ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin satış ve kiralama yöntemiyle ekonomiye kazandırılabilmesi için 3212 sayılı Kanun’da değişiklik yapılması,

Çeşitli nedenlerle 4068 sayılı Kanun’da yer alan kılıç istihkakından yararlanamayanlar ile mirasçılarına bu hakkın verilmesi,

Ülke menfaatlerine uygun olmayan ve uluslararası alanda istismar edilebilecek nitelikteki haritaların üretim ve kullanımının önlenmesi amacıyla harita, atlas, küre ile harita ve harita bilgisi içeren her türlü dokümanın Harita Genel Komutanlığından uygunluk onayı alınmasının zorunlu hâle getirilmesidir.

Değerli milletvekilleri, Türk Silahlı Kuvvetleri personel sistemi ve askerlik yükümlülüğü konularında bazı güncel ihtiyaçların giderilmesini amaçlayan teklifimize desteklerinizi bekler, hepinize saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Helvacıoğlu.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Osman Kaptan.

Buyurunuz Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 322 sıra sayılı, Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın tümü üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlarım, esas konuya geçmeden önce geçen hafta Antalya’da meydana gelen doğa felaketinden söz etmek istiyorum. 28 Ocak akşamı Antalya’da meydana gelen şiddetli fırtına ve dolu, özellikle Konyaaltı ilçemizde can ve mal kaybına neden olmuştur. Saatte hızı 105 kilometreyi bulan fırtına ve rüzgârların etkisiyle bir gencimiz hayatını kaybetmiş, ağaçlar köklerinden sökülmüş, elektrikler kesilmiş, hayat felç olmuştur.

Yine 22 ve 23 Ocak 2009 tarihlerinde Kaş, Demre ve Finike ilçelerimizde yaşanan şiddetli fırtına ve rüzgâr ise bölgedeki sebze üretiminde ciddi hasarlar meydana getirmiştir. En çok zarar Kaş’ın Yeşilköy beldesinde olmuştur. Yeşilköy’de zarar yüzde 30’lara varmaktadır. Kaş’ın Ova, Kınık beldeleri ile Çavdır, Çayköy köylerinde ve Demre’nin Beymelek beldesi İskele Mahallesi’nde hasar büyüktür. Şiddetli fırtına, naylon seraları, cam seraları çökertmiş, seraları ve ürünleri yerle bir ederek büyük zararlar vermiştir. Zarar gören çiftçilerimiz ortakçıdır, icarcıdır ve bir kısmı da toprak sahibidir. Bunların hemen hemen hepsi de bankalara borçludur. Fethiye, Kaş, Kalkan, Demre bankalarından kredi almışlardır, eylül ve ekim aylarında ekimlerini dikimlerini yapan çiftçilerimiz hasat sonunda bankaya borçlarını ödeyemeyeceklerdir. Yaşanan felaketle seraları ve ürünleri zarar gören çiftçilerimizin bankalara olan borçlarını ödeyebilmeleri için Hükûmetin gerekli önlemi alması gerekmektedir.

Yine Elmalı Akçay’da üretici hemşehrilerimizin elması para etmiyor. Tarım krediye ve bankalara olan borçlarını ödeyemiyorlar, sıkıntı içindedirler. Hükûmetin bu konularda gerekli tespit ve desteği yapmasını bekler, bu felaketlerde hayatını kaybeden gencimize Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diler, Antalya ve ilçelerinde zarar gören tüm hemşehrilerimize geçmiş olsun der, Allah’tan daha büyük felaketlerin olmamasını dileriz.

Sayın milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim de imza koyduğumuz teklifle Hükûmetin hazırlamış olduğu tasarı Millî Savunma Komisyonumuzda birleştirilerek görüşülmüş ve 322 sıra sayılı Komisyon Raporu olarak Genel Kurulumuza getirilmiştir.

Anayasa’mızın 72’nci maddesi, askerlik hizmetinin hem hak hem de ödev olan bir vatan hizmeti olduğunu ve bu hizmetin nasıl yerine getirileceğinin kanunla düzenleneceğini hüküm altına almıştır. Askerlik hizmetinin nasıl yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı ise 1927 yılından beri aynı anlayış içinde, zamanın ve şartların gereklerine göre 1111 sayılı Askerlik Kanunu’yla düzenlenmektedir.

Şimdi huzurunuza getirilen Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin bir kısım ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla hazırlanmıştır.

Teklifteki en önemli düzenleme, askerlik hizmetinden muafiyeti düzenleyen 1111 sayılı Kanun’un 10’uncu maddesindeki değişikliktir. Mevcut düzenleme, barışta veya savaşta askerlik hizmetini yerine getirmekteyken ölmüş veya görev sırasında maluliyet aylığı bağlanmasını gerektirecek biçimde malul olmuş yahut hakkında gaiplik kararı alınmış askerden sonra gelen ilk erkek kardeşinin istekli olmadıkça silah altına alınmamasına yöneliktir. Bu düzenleme, yükümlülerin askerlik hizmetine başladıktan sonra terhisleri mümkün olmadığı gibi, madde metninde yer alan “ondan sonra gelen ilk oğul” ibaresinden hangi kardeşinin anlaşılması gerektiği açık değildir.

Teklif ile 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun 10’uncu maddesinin 9’uncu bendi yeniden düzenlenerek, anne ve babanın müşterek olarak talep ettiği kardeşlerden birisinin istekli olmadıkça silah altına alınmaması, alındı ise terhis edilmesi esası benimsenmiştir. Anne ve babanın anlaşamaması veya ikisinin de ölmüş olması durumunda ise öncelikle istekli olması hâlinde silah altında olan kardeş terhis edilerek, bu kardeşin istekli olmaması veya silah altında kardeş bulunmaması durumunda ise askerlik hizmet sırası gelen ilk kardeş istekli olmadıkça silah altına alınmayacaktır.

Aynı maddede ikinci olarak terörle mücadele sırasında şehit olan askerlerimizin kardeşlerinin askerlik yükümlülüğü düzenlenmiştir. Mevcut düzenlemede buna ilişkin özel bir hüküm bulunmamakta, istekte bulunulması hâlinde terör şehitlerimizin kardeşlerinden birisi askerlik hizmetinden muaf tutulmaktaydı. Teklif ise askerlik hizmetini yerine getirmekte iken 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında şehit olan yükümlülerin, aynı anne babadan olan kardeşlerinin ve çocuklarının tamamının istekli olmadıkça silah altına alınmaması, alınmış iseler istekleri hâlinde terhis edilmeleri esasını getirmiştir.

Teklifte düzenlenen diğer bir konu askerliği er olarak yapacakları çağrı usulündedir. Şöyle ki: Askerlik şubelerinde her yıl yaklaşık 600 bin yükümlü adına son yoklama çağrı tebligatı, 450 bin yükümlü adına da sevk için çağrı tebligatı çıkarılmaktadır. Yaklaşık bu 1 milyonluk tebligat hem idari hem mali külfet getirmektedir. Yeni düzenlemeyle yedek subay adaylarında olduğu gibi sevke tabi yükümlü er ve erbaşların celp duyurularının da TRT aracılığıyla yapılması öngörülmektedir.

Sayın arkadaşlarım, özetle getirilen diğer değişiklikler ise şöyledir:

Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra yeniden Türk vatandaşlığını kazananların askerlik hizmet yükümlülüklerinin düzenlenmesi,

Yedek yoklaması yaş sınırının ihtiyaç hâlinde Millî Savunma Bakanlığınca 41 yaşından 30 yaşına kadar indirilebilmesi,

Astsubayların rütbe bekleme sürelerinin 24 yıldan 30 yıla çıkarılması ve bu sayede Türk Silahlı Kuvvetlerinde daha uzun süre görev yapmalarına imkân sağlanması,

Astsubaylara mesleklerinin ilk yılları olan beş ila yedinci senelerinde subaylığa geçiş imkânının verilmesi,

Askerlik meclislerinin kurulmasına ilişkin düzenlemeler,

Yoklama kaçağı ve bakaya durumundaki yükümlülere ilişkin düzenlemeler,

1076 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikle yedek subayların terfilerinde silah altında geçen sürelerin dikkate alınması,

Görev sırasında yaralanan uzman jandarmalara sicil şartı aranmaksınız terfi edebilme olanağının sağlanması,

Gülhane Askerî Tıp Akademisi Kanunu’nda yapılan değişiklikle Yüksek Bilim Konseyinin kuruluşunun yeniden düzenlenmesi, üye sayısının artırılması,

Askerî fabrikalarda üretilen ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin satış ve kiralama yöntemiyle ekonomiye kazandırılması için 3212 sayılı Kanun’da değişiklik yapılması,

Kılıç hakkından yararlanamayanlar ile mirasçılarına bu hakkın verilmesi hükmü getirilmektedir.

Sayın milletvekilleri, yine teklifle düzenlenen diğer önemli bir konu da ülke menfaatlerimize uygun olmayan, gerçekle bağdaşmayan, uluslararası alanda istismar konusu yapılabilecek nitelikteki haritalar, bilindiği gibi, bazı çevrelerce sık sık gündeme getirilmektedir, istismar edilmektedir. Özellikle son yıllarda bu tür haritalar bazen BOP, bazen GOP, bazen Ermeni konuları, bazen Kıbrıs gibi birçok konularda gündeme getirilmektedir. Bu konuda özellikle son günlerde Cumhurbaşkanlığı makamının resmî web sitesinde yayınlanan ve KKTC’yi yok sayan haritanın toplumumuzda ne kadar infial yarattığı hepimizce bilinmektedir. Ülkemizin temel politikalarına uygun olmayan bir haritanın Cumhurbaşkanlığı makamının resmî web sitesinde yayınlanması çok şaşırtıcı ve inanılır gibi değildir. Yeni düzenlemeyle, ülke menfaatleriyle bağdaşmayan harita, atlas ve küre ve benzer yayınların üretim ve kullanımlarında Harita Genel Komutanlığının uygunluk onayını zorunlu kılan ve izinsiz kullananlara iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilebileceği hükmü getirilmektedir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; yapılan araştırmalarda son yıllara kadar Türkiye’de en güvenilir kurum olarak Türk Silahlı Kuvvetleri hep önde çıkmıştır. Ancak son yıllarda Silahlı Kuvvetlerimizin güvenilirliğini azaltıcı, gölgeleyici, yıpratıcı olaylar olmakta, bundan da asker-sivil tüm vatandaşlarımız derin üzüntü duymaktadır. Bunların başında da, hepimizin bildiği gibi, Ergenekon davası gelmektedir. Aradan iki yıla yakın süre geçmesine rağmen, bu dava neyin davasıdır, TSK’yla bir ilgisi var mıdır yok mudur kimse bilmemektedir. Bu bilinmezlik Silahlı Kuvvetlerimizi de tüm vatandaşlarımızı da ciddi olarak rahatsız etmektedir. Böyle “Ergenekon” diye bir örgüt var mıdır yok mudur? Eski Genelkurmay Başkanı açıklama yapıyor: “Ben böyle bir örgütten haberdar değilim.” diyor. Millî Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri açıklama yapıyor: “Yıllarca Millî Güvenlik Kurulunda genel sekreterlik yaptım, devletin bütün terör örgütleriyle ilgili bilgilerin tümü önümden geçti, böyle bir örgütten haberdar değilim.” diyor. Emniyet Genel Müdürlüğüne soruluyor böyle bir örgüt var mı yok mu diye: “Hayır, böyle bir örgütten haberim yok.” diyor, ama gözaltılar, tutuklamalar dalga dalga devam ediyor.

Sayın Bakan, siz hukukçusunuz ve aynı zamanda Başbakan Yardımcısısınız. Bu davanın adli boyutları hariç, yani adli çerçevesi dışında kalan idari boyutları itibarıyla, TSK, bu Ergenekon davasının içinde mi dışında mı, neresinde? Bu Ergenekon davası bir darbe girişimi davası mıdır? Susurluk’un ortaya çıkmayan kısmının devamı olan bir dava mıdır yoksa terörle ilgili bir dava mıdır? Yoksa, bu dava da Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörünün tutuklandığı, Genel Sekreterinin intihar ettiği, sonunda bir şey çıkmayan dava gibi bir dava mıdır?

Sayın Bakan, yine son zamanlarda ortaya çıkarılan silahlarla silahlı kuvvetlerin bir ilgisi var mı yok mu? Silahların menşesi ne? Kime ait? Parmak izleri kimin? O silahları oralara kimler koymuş? Niçin koymuş?

Ve sayın milletvekilleri, yine bu dava hukuki mi, siyasi mi? Hukukiyse dünyanın hangi ülkesinde soruşturma bitmeden yargılama yapılıyor?

Suç varsa elbette cezası da vardır. Bu darbeci de olsa, çeteye de karışsa, teröre de bulaşsa, suçlu varsa elbette cezasını çekmelidir. Bu konuda kimsenin söyleyeceği bir sözü olamaz.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak darbelere karşıyız, çetelere karşıyız, teröre karşıyız, ancak hukuksuzluğa da karşıyız. Bu davanın siyasi olduğu, Deniz Feneri, ekonomik kriz, açlık, yoksulluk ve yolsuzlukların üzerinin örtülmesine dönük Hükûmete karşı olan saygın kişilerle, suçlu ve suçsuzu aynı kefeye koyan bir dava olduğu yönünde kamuoyunda yaygın bir kanaat ve tepki oluşmakta olduğunu yüce Meclisin bilgisine sunarken, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin ihtiyaç duyduğu bu yasal düzenlemenin yapılmasını Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak desteklediğimizi belirtiyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaptan.

Şahıslar adına söz talebi? Yok.

Soru-cevap için 2 kişi sisteme girmiş.

Sayın Bulut…

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Bakanım, şehitlerimizin geride bıraktıkları aile, eş ve çocukları ekonomik sıkıntı içerisindedirler. Bu konuda durumlarının iyileştirilmesi için herhangi bir çalışmanız var mıdır?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bulut.

Sayın Vural…

OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekillerimizin hazırladığı bu kanun teklifi 38 madde ve bu bir temel kanun olarak görüşülüyor Türkiye Büyük Millet Meclisinde. Şunu öğrenmek istiyorum: Bu 38 maddelik teklif gibi Askerlik Kanunu’nda çok kapsamlı bir değişikliği öngören bir kanun teklifi hazırlama ihtiyacını milletvekilleri duymuş da acaba Millî Savunma Bakanlığımızın bu konuda hazırlığı yok muydu? Yoksa bu konuda, teknik olarak Millî Savunma Bakanlığı bu teklifin teklif suretiyle gelmesi konusunda mı bir girişim başlattı? Neden bunu bir Bakanlar Kurulu yasa tasarısı olarak buraya getirmediniz? Bunu öğrenmek istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Vural.

Buyurunuz Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, şehitlerimizle ilgili Türkiye’de müteaddit zamanlarda belli düzenlemeler yapılmıştır. Bu konu çeşitli vesilelerle, gündem dışı konuşmalarla, Millî Savunma Bakanlığı bütçesi konuşulurken de dile getirilmekte ve bu yönde değişik hükûmetler döneminde ne gibi hizmetler yapılıyor, ne gibi imkânlar sağlanıyorsa bunlar da burada ifade edilmiştir. Şu an, bunun ötesinde başka bir çalışma bugün itibarıyla yok, ama imkânlar elverirse tabiatıyla, yeni düzenlemelere gidilebilir. Ama, şu an için öyle bir çalışma, bugün itibarıyla yok. Bunu ifade etmek istiyorum.

İkincisi, zaman zaman tasarı olarak da sevk edilebilecek, ama teklif şeklinde gelebilen bir kısım hususlar var. İster tasarı tarzında olsun ister teklif tarzında olsun muhtevası itibarıyla böyle bir düzenlemeye ihtiyaç varsa herhangi bir alanda, onun tasarı veya teklif olması arasında bir fark yok. Mühim olan, yasa yoluyla bu eksikliğin giderilmesi ve bu düzenlemenin yapılmış olmasıdır. Demek ki, karşılaşılan ihtiyaç sebebiyle teklif olarak gelmesi daha kestirme, daha kısa sürede bu düzenlemenin yapılmasını mümkün kıldığı için, İç Tüzük’ün sağladığı bir imkândan yola çıkarak böyle bir düzenleme Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine getirilmiş oluyor. Getirilen usulden ziyade içeriğine bakarak konuyu değerlendirmek belki daha doğru olur diye düşünüyoruz.

Evet, teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, birinci bölümün görüşmelerine başlıyoruz.

Birinci bölüm 1 ilâ 20’nci maddeleri kapsamaktadır.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, MHP Grubu adına Sayın Hamit Homriş konuşacak.

BAŞKAN – Peki.

Birinci bölüm üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Zekeriya Akıncı konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Akıncı. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çok çeşitli düzenlemeleri içeren 322 sıra sayılı Yasa Teklifi üzerinde söz aldım. Hepinizi şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına selamlıyorum.

Görüşmekte olduğumuz yasa ve bu düzenlemeler bugüne kadar eksikliği hissedilen ve yeni bir uygulamaya ihtiyaç duyulan birçok konuda kolaylık sağlamaktadır. Arkadaşlarımız birçok yönüyle bunu ayrıntılarıyla sizlere anlattılar. Ama bu düzenleme içinde bir bölüm var ki, o da şehit ailelerinin geride kalan çocuklarının askerlikten muaf tutulmasına ilişkindir ve ayrıca önemlidir. Böylece, ulusumuz ile onun gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki sıkı ve sıcak bağın daha da güçlenmesine olanak sağlayacak ve on yıllardır terörden büyük acılar çekmiş insanımızın yüreğine bir nebze de olsa su serpilecektir.

Diğer yandan bu düzenleme şehit ailelerine duyulan saygının bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır ve terörün açtığı yaraların sarılması açısından da önemli bir adım olmuştur. Bu vesileyle biz de bir kez daha, ulusumuzun birliği ve bütünlüğü adına canını vermekten çekinmeyen tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyor, gazilerimizi selamlıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, hepimiz biliyoruz, hepiniz biliyorsunuz; ülkemiz terörün her türlüsünden çok çekti, büyük sıkıntılar yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Belki de Türkiye bu anlamda dünyada ilk sırada yer tutan bir ülke. Son yirmi yılda da Hizbullah’la, El Kaide’yle dinci terörü yaşadı, yaşıyor; PKK ile ayrılıkçı terörü yaşadı, yaşamaya devam ediyor ama çok ilginçtir uzunca bir süredir kamuoyumuz artık bunlarla pek ilgili değil, başka bir şeyle biraz da fazlasıyla meşgul. Şu arada terör eylemlerinin azalma göstermesi bize sanki her şeyi unutturuyor. Türkiye sanki bu acı ve sıkıntıları hiç yaşamadı ya da her şey bitti, son buldu ve bir daha da yaşanmayacak. Sanki domuz bağları, betona insan gömmeler, köy ve karakol baskınları, Dağlıcalar hiç yoktu. Binlerce şehit cenazesini unuttuk sanki ya da sanki bütün bu örgütler iddialarından vazgeçti, haritalar, bayraklar, posterler artık yok. Sanki 40 bin insanını kaybeden bu ülke değil. Bombalanan çarşıları unuttuk, Anafartalar Çarşısı’nı unuttuk.

Artık ortada öyle bir örgüt var ki maazallah El Kaide, Hizbullah, PKK bunun yanında hiç kalır. “Hangi örgüt o?” derseniz: ETÖ yani Ergenekon terör örgütü. Şimdi herkes bununla meşgul, bunu yazıyor, konuşuyor ama ilginçtir bu terör örgütünün hiçbir güvenlik kurumunda kaydı yok -biraz önce Sayın Kaptan da söyledi- Emniyet Genel Müdürlüğünde, Genelkurmayda böyle bir örgüt bilgisi yok ama birileri sanki her şey unutulsun ve sadece bu konuşulsun istiyor. İşsizlik, yoksulluk konuşulmasın, Deniz Feneri kepazeliği konuşulmasın, esnaf, çiftçi konuşulmasın, borçlar konuşulmasın, hırsızlık, yolsuzluk konuşulmasın, Avrupa Birliği, Kıbrıs konuşulmasın ama hep ETÖ konuşulsun ama biz anlıyor ve görüyoruz ki aslında bütün bu sorunları konuşan ve muhalefet edenleri susturmak için gerekli aynı zamanda ETÖ. Hani, Hükûmet elinden gelse bir yasa çıkarıp, AKP politikalarına muhalefet eden, karşı çıkan herkesi ETÖ üyesi ilan edip hapse tıkacak, kestirmeden tüm sesleri susturacak yani “AKP politikalarını eleştiren, karşı çıkanlar üç yıldan on beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.” diye bir yasa çıkarabilseler her şeyi kökten çözecekler, rahatlayacaklar.

Peki, ne bu ETÖ? Ne bu ETÖ? Galiba Ergenekon terör örgütünün isim babaları da hâlâ buna karar vermiş değiller; bazen darbeci, olmazsa Susurlukçu, bazen terörle mücadelenin kirlenen unsurları, bazen kirli ellerin sözde temiz eller operasyonu. Henüz ne olduğuna karar verilemedi ama her dalgasında iki tip insanın göz altına alındığı bir örgüt: Suçlu olabilecekler ve susturulması gerekenler. Susturulması gerekenleri suçlu olabileceklerin yanına monte etme çabası var sürekli ama öyle olacak ki kimin suçlu olduğunu sonuna kadar kimse bilmeyecek ama bazı şeyleri birileri herkesten önce bilecek ve servis yapacak; sonu hiç yok.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Görülmekte olan bir dava… Anayasa 138…

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) -  İyi biliyorum.

Ucu açık, sürekli genişleyebilir, herkese ulaşılabilir. Peki, başı? Başı belli değil mi? Başına sürekli bir, bir numara aranıyor. Bir gün birisi, olmazsa öbürü, o da olmazsa başka biri, hani neredeyse “Kim bir numaraya uygundur?” diye bir jüri kurulacak, yarışmalar açılacak, anketler düzenlenecek. Peki, üyeleri kim? Örgüt yapısı ne? O da belli değil. İki bin beş yüz sayfada her şey var, bunlar yok; iddia var. Duruma göre, kimi gece, kimi sabahın köründe göz altına alınır,  kimi ertesi gün “pardon” dercesine serbest bırakılır, kimi “Suçum ne bilmiyorum, daha anlayamadım.” feryatları arasında iki yıl boyunca mahkemeye çıkmayı bekler…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Anayasa’ya göre suç işliyorsun.

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) - …kimi o dalgada, kimi bu dalgada göz altına alınmıştır ama hepsinin ortak suçu AKP’li olmamaktır. Asla, suçlu olabileceğin üstüne gidilmez; silahlar, mermiler, bombalar sonuna kadar takip edilmez, “Şu gömdü, bu sakladı, o kullandı.” denilmez; her şey belirsizdir. Dolayısıyla herkes kolayca suçlanabilir, tutuklanabilir. Suikast planı bolluğundan geçilmez, krokiler gırla gider. Her dut ağacının altı muhtemel silah deposudur ama bu silahlar öyle gömülmüştür ki kepçeler zor kazar ama çıkarılan bütün silahlar pırıl pırıldır ama “Şu silahları, patlayıcıları bir araştıralım, bir araştırıverelim; ne var ne yok?” diye Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri önerge verdiğinde Meclis Başkanı bunu yürürlüğe koymaya bile gerek duymaz. Suikast planları dudak uçuklatır, herkese “Vay canına neler varmış, neler oluyormuş.” dedirtilmiştir artık. Bu hazırlık ve senaryodan sonra ülkedeki gelmiş geçmiş bütün cinayetleri üstüne yıkmaya ve dosyalarını kapatmaya hazır bir örgüt elinizin altındadır artık. Öyle ki, bugüne kadar üzerine atılmayan tek suç Kennedy cinayeti olarak kalmıştır. Kimse net bir şeyle suçlanmaz, kanıt yoktur. Çok mu önemli sanki, suçlarsın, gözaltına alırsın, hapse tıkarsın kanıt arkadan gelir.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Bu kanunla ne alakası var?

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) – Öyle ki, kimi kendi gazetesini bombalamakla suçlanır, kimi kefen parasız ölmüşken örgütün kasası ilan edilir.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Kanunla ilgili konuş. Kanuna gel.

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) – Daha geriden neler gelecektir, hangi dalgalar kabaracaktır bilinmez. Ama ulusalcı, Atatürkçü, cumhuriyetçi, AKP karşıtı herkesin sabaha karşı kendini cezaevinde bulabileceği, herkese uzanılabileceği duygusunun yerleştirilmesi yolunda epeyce mesafe katedilmiştir.

ÖMER FARUK ÖZ (Malatya) – Bağımsız yargı var, yargı!

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) – Bunun için itirafçılar, sahte hahamlar, görevli medya, hatta TRT üzerine düşeni harfiyen yapmıştır.

ÖMER FARUK ÖZ (Malatya) – Bağımsız yargı var. Niye rahatsız oluyorsun?

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) – Hukukun bütün kuralları altüst edilmiştir, hiçbir evrensel kurala uyulmamıştır, hukuk ihlalleri alıp başını gitmiştir. Ne gam, gelsin ETÖ, gitsin ETÖ. Ek iddianame mi? “Hadi canım, çok mu lazım, al içeri yatsınlar, bir ara o da hazırlanır, acelesi yok.” düşüncesi egemendir ve bütün bunları savunmak da hukuk adamlarına görev olarak verilir.

Değerli arkadaşlarım, örgüt bu kadar vahşi olunca, tabii, örgüt üyeleri de bir o kadar gaddar oluyor. Terör örgütünün üyesine ne denir? Terörist denir. Ergenekon terör örgütü üyeliğiyle suçlananlara bakın, teröristin ne olduğunu anlarsınız. Boş verin Apo’yu, terörist dediğin Kemal Gürüz gibi olur, Sabih Kanadoğlu gibi, Sisi gibi, Mustafa Özbek gibi olur. Bırakın Karayılan’ı, Bayık’ı, terörist dediğin Hurşit Tolon, Mustafa Balbay, İlhan Selçuk, Sinan Aygün gibi olur. [AK PARTİ sıralarından alkışlar (!)] Ha, eğer bütün bunlar toplumu susturmaya yetmezse yani huzursuzluk artıyorsa, tepkiler yoğunlaşıyorsa, ekonomi iyiden iyiye kötüye giderken çaresiz iktidar IMF’nin gözüne bakmaya devam ediyorsa, Deniz Feneri rezaleti gizlenemiyorsa artık, yolsuzluk dalgaları en üst AKP yöneticilerini bir bir yutuyorsa, gıda, kömür, beyaz eşya kâr etmiyor, Kılıçdaroğlu, Karayalçın rüzgârları esmeye başlamışsa ve yerel seçimlerde başarısızlık ihtimali artıyorsa ve bütün bunları eğer bu Ergenekon terör örgütünün dalgaları unutturamıyorsa, gizleyemiyorsa, o zaman, gelsin Davos planları. Manşetler hazır, sloganlar bellidir, göz yaşları sel olup akmaktadır. O güne kadar “Biz kaybedelim, yeter ki Türkiye kazansın.” diye ahkâm kesenler “Aman biz kaybetmeyelim de Türkiye ne olursa olsun.” noktasına çoktan gelmiştir ve olan Türkiye'ye olmuştur.

Herkes Türkiye'nin yüzünü Doğu’ya döndüğünü ve giderek güvenilmez olduğunu söylerken bizimkiler hâl⠓Moderatöre gereğini yapamadık.” diye hayıflanmaktadır. Hatta durumu açıklayabilmek için o kadar ileri gidilmiştir ki uluslararası politikalarda en parlak örnekleri sergileyen ve bu mücadele içinde canlarını bile vermekten çekinmeyen kendi diplomatlarımız bile aşağılanabilmiştir.

Bu Mecliste “Gazze’ye İsrail saldırısını kınayalım.” diye getirilen önerge reddedilirken 2005 yılında altına imza atılarak “Hamas bir terör örgütüdür.” denilmiş olmasına rağmen, orada Hamas’ın avukatlığına soyunulmuştur.

ALİ KOYUNCU (Bursa) – Biz o öldürülen çocukların avukatlığını yapıyoruz.

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) – Bütün bu olumsuzluklar da “Ben diplomat değilim, siyasetçiyim.” diye açıklanmıştır. Neylersiniz, seçim yakındır ve krizi fırsata dönüştürmenin tam zamanıdır. Irak’ta 1 milyon 300 bin Müslüman’ın katledilmesi karşısında susan, hatta bu katliamın önünü açacak 1 Mart tezkeresini hazırlayanlar, Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçirilmesine sessiz kalanlar, Barzani’nin esip savurmaları karşısında gıkı çıkmayanlar…

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız Sayın Akıncı.

ERTEKİN ÇOLAK (Artvin) - Çarşaftan bahset!

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) - …İsrail uçaklarının Konya’da eğitim yapmasına fırsat verenler, Kıbrıs’ın yavaş yavaş elimizden kaymasına neden olacak planları alkışlayanlar, Avrupa Birliğinin dayatmaları karşısında boynu bükük sefilleri oynayanlar, artık, pehlivan tefrikalarının hazırlanmasının zamanının geldiğini fark etmişlerdir.

Bir seçim öncesi daha, güya, aranan kan bulunmuştur. Ama biliniz ki bu kez halkı aldatamayacaksınız. Ne Ergenekon terör örgütü ne Davos tefrikaları gerçekleri gizlemenize yetmeyecektir.

ABDURRAHMAN DODURGALI (Sinop) – Bir buçuk ay sonra görürsünüz!

ZEKERİYA AKINCI (Devamla) – Bu vesileyle bir kez daha, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu yasayı destekleyeceğimizi bildiriyor, bütün arkadaşlarımı ve dinleyenleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Yasayla ilgili tek cümlen var mı?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Akıncı.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Hamit Homriş.

Buyurun Sayın Homriş. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA H. HAMİT HOMRİŞ (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 322 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın birinci bölümüyle ilgili konuşma yapmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Türk ordusunun dünyadaki en güçlü ordular arasında çok önemli bir yeri vardır. Düşmana korku, dosta güven vermektedir. Kuruluşu milattan önce 209 yılına dayanan Türk ordusu şerefli geçmişiyle dünyanın ilk ordusudur.

Göz bebeğimiz olan ordumuzun bugün maalesef bir kısım çevrelerce ve bir kısım basın tarafından yıpratılmak istendiğini gözlemliyoruz. Bu çok yanlıştır. Bizim başka ordumuz yoktur. Ordumuz milletimizin içinden gelmiş, milletimizin ta kendisidir. Terör örgütüyle kahramanca mücadeleyle geçen yılların ardından binlerce şehit ve gazi vermiş ve bugün bu mücadeleyi başarıyla sürdürmeye çalışan Türk ordusunun, karalama kampanyası karşısında zayıf ve korumasız bırakılması bir yönetim zafiyeti olabilir.

Millet iradesi hükûmetleri getirip götürebilir, beğenmediği siyasetçiyi sandıkta değiştirip beğendiğini seçebilir, ancak ordumuzun yerine konulabilecek başka bir ordu yoktur. Böyle bir lüksümüz de yoktur. Aksi davranış, bu vatan üzerinde hain ve sinsi planları olanların ekmeğine yağ sürecektir.

Tarih boyunca kurulan Türk devletleri, tabiri caizse, üçlü bir sacayağı üzerindedir. Bunlardan birisi eski tabirle vüzera yani icra heyeti, vekiller heyeti veya o Türk devletini idare eden padişahsa, sultansa, ne ise o; ikinci ayağı ulema ayağıdır yani âlimler, ilim sahibi, adalet dâhil; üçüncü ayağı da ordudur. Tarih boyunca kurulan bütün bu Türk devletlerinde ordu hariç diğer iki ayak zayıfladığında veya yok olduğunda o devlet yıkılmamış ama ya gerilemiş ya duraksamıştır. Tarihte bunu yaşıyoruz ama ne zaman ki sacayağının üçüncü ayağı olan ordu zayıflamış ise o devlet yıkılmıştır. Son, bunu Osmanlıda da görüyoruz.

Bakın, müsaade ederseniz size Rahmetli Mehmed Âkif’in Safahat kitabından, Balkan Savaşlarından sonra yazmış olduğu bir şiirden bir dörtlük okumak istiyorum. Diyor ki Rahmetli Âkif:

“Ordu mademaki efrâdını milletten alır.

(Yani genç arkadaşlarım için söyleyeyim: Mademki personelini milletten alır.) Milletin keşmekeşinden nasıl âzâde kalır?

Öyledir, memleketin hâli düzelmezse eğer.

Kışlalar evlere, evler de kışlaya döner!”

Tabii o günkü durumla bugünkü durum çok farklı, onu kastetmiyorum ama esas olarak milletin birliğinin, beraberliğinin sağlam bir şekilde korunması icap etmektedir ve ordumuza her manada sahip çıkmak durumundayız. Yoksa Rahmetlinin yazdığı o dörtlüğü bize yaşatmak isteyen çok düşmanımız vardır. Bunu da gözden ırak tutmamamız icap eder.

Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu kanuna karşı değiliz. 2’nci, 25’inci ve 34’üncü maddelere ilavelerimiz oldu, Komisyonda bazı değişikliklerimiz de oldu. Bu kanuna müspet oy vereceğimizi belirtiyorum,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Homriş.

BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkanım, AK PARTİ Grubu adına söz istiyorum.

BAŞKAN – Buyurunuz Sayın Bozdağ.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, görüşülmekte olan 322 sıra sayılı Teklif’in birinci bölümü üzerinde AK PARTİ Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Evvela bu teklifin yasalaşmasına olumlu baktığımızı, bunun hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum.

Söz almamın nedeni, burada biraz önce yapılan konuşmalarla ilgili birkaç hatırlatmayı yapmaktan ibarettir. Anayasa’mızın 138’inci maddesi ve 2’nci maddesi beraber değerlendirildiğinde, 2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu ifade edilir ki doğrudur, öyle olması lazım.

138’inci maddesi “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlığını taşır. Sizlerle bir kez daha paylaşmak isterim: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”

Şimdi, adli yargıda görev yapan hâkimler ve savcılar görevlerinde bağımsızdırlar, görev yaparken Anayasa’ya uymak vazifeleridir, kanuna uymak vazifeleridir, hukuka uymak, her hadiseyi bunlarla beraber değerlendirmek ve netice olarak da bunlara uygun bir vicdani kanaatle karar vermek ve hareket etmekle yükümlü ve görevlidirler.

“Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez…” Anayasa çok açık, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” Çok açık, hiç kimse, hiçbir makam, hiçbir merci bunu yapamaz. Bizim, Mecliste, herhangi bir adli soruşturma çerçevesinde cumhuriyet savcılarının yaptıkları soruşturmayı, tahkikatı veya mahkemelerde görev yapan hâkim ve savcıları töhmet altına sokan, âdeta, onlara hakareti ima yollu dahi olsa içeren veya bir şekilde sıkıntıya sokan cümleler kurmamız, benim şahsi kanaatimce doğru değildir, mahkemelerin, yargının bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmaz, hukuk devletiyle bağdaşmaz. Ama bir aykırılık daha var: “Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz…” Soru sormak yasak. “…görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.” Çok açık, çok net, tartışmasız bir konu ama buna rağmen burada bu ilkeler çiğnendi.

Ben bundan sonraki görüşmelerde, hiç olmazsa, Anayasa’mızın ve hukuk devleti olma gereğinin açık, net ifadeleri olarak bu hükümlere uyulması, hâkim ve savcıların, görev yapan adli görevlilerin ve Meclisimizin, Anayasa çerçevesinde çizilen görev ve yetki alanının dışına çıkmamanın doğru olduğuna, yargının bağımsızlığına hepimizin saygı  duyması gerektiğini ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

 BAŞKAN -  Teşekkür ediyoruz Sayın Bozdağ.

Birinci bölüm üzerinde şahsı adına Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut.

Buyurunuz efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

AHMET DURAN BULUT (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan tasarı hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi, aziz milletimizi ve milletimizin bölünmez bir parçası olan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, getirilmiş olan tasarının 1’inci maddesinde, “Çeşitli nedenlerle Türk vatandaşlığını kaybettikten sonra yeniden Türk vatandaşlığını kazananların askerlik işlemlerine, Türk vatandaşlığını kaybettikleri tarihteki durumlarına göre devam edilir.” ibaresi bulunmaktadır. Bu ibarenin açılması gerekmektedir, şundan: Çanakkale’nin Gökçeada ve Bozcaada adalarında daha önce yaşayan Rum vatandaşlarımız askerlik yapmadıkları için, askerliği kabul etmedikleri için vatandaşlıktan çıkartılmışlardır. Dolayısıyla, Ada’da Türklere nazaran nüfus itibarıyla çoğunlukta olan Rum nüfusu azalmış vaziyettedir. Ancak bu, bilhassa Avrupa Birliğinin dayatmaları çerçevesinde AKP Hükûmetinin getirmiş olduğu yerel yönetim yasalarıyla, dikkat edilmesi gereken, adaların da kendilerine has özel bir statüsü, kanunu olduğu noktasında, bu tasarıyla, acaba, biz askerliğimizi yarın çıkacak olan paralı olarak, döviz ödeyerek yapmak istiyoruz deyip tekrar vatandaşlığa kabul edilecek, ettirilecek, dayatılacak -bir şeyler karşılığında- olması durumunda, adaların daha sonra yapılacak bir referandumla yönetimlerinin onların eline geçmesinin askerî strateji açısından doğuracağı tehlikenin, tehdidin değerlendirilip değerlendirilmediğini merak ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Türk Silahlı Kuvvetleri erinden generaline kadar bir bütündür, hepsinin adı Mehmet’tir, Mehmetçiktir. Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri çerçevesinde, er, uzman, astsubay, subay sınıfları içerisinde, kendi kategorilerinde emir komuta silsilesi içerisinde hizmetlerini yürütürler. Bunlar içerisinde uzman jandarma çavuşların, uzman erbaşların uzun zamandan beri devam eden, çözülmeyen problemleri bulunmaktadır. “Uzman çavuşların kırk beş yaşına geldiğinde Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilişikleri kesilir.” ibaresi bulunmaktadır. O güne kadar emeklilik hizmetini, süresini tamamlayamamış olan uzmanlar kırk beş yaşında ordudan ayrılmakta ancak o yaştan sonra herhangi bir kuruma alınamadıkları için emekli de olamamaktadırlar, çoluk çocuğuyla mağdur hâle gelmektedirler. Bunun Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığımız tarafından değerlendirilmesini, mutlaka giderilmesini istemekteyiz.

Bunun yanı sıra, yine astsubaylara, ömürlerini bu ordunun en ağır yüklerini, kademelerinde çalışarak, çekerek vermiş olan bu insanlara 1’inci derecenin 4’üncü kademesi neden verilmez, neden buna bu konuda bir direniş gösterilir, şaşkınlık içerisindedir Türkiye’de milyonlarca emekli astsubay, görev yapan astsubaylar. Maddi olarak bunlara bir katkısı yok, sadece bir onur meselesi. Aldıkları eğitim, sahip oldukları tahsilin karşılığında 1’inci derecenin 4’üncü kademesinin verilmemesi konusundaki bu direnç niyedir, bunun düzeltilmesi gerekmektedir.

Bunun yanı sıra, emekli olan astsubaylarla yeni emekli olan astsubayların emeklilik maaşları arasında bir dengesizlik bulunmaktadır. On sene, on beş sene önce emekli olmuş olan astsubayla bu sene emekli olmuş olan bir astsubayın emeklilik maaşlarındaki farklılık, geçmiş yıllarda emekli olmuş olan astsubayların bugün geçim sıkıntısı içerisinde bulunduklarını, TEMAD üyelerinin bu konuda bütün milletvekillerine gelerek durumlarını arz ettikleri, ifade ettikleri hâlde, her nedense, Milli Savunma Komisyonumuz, değerli milletvekillerimiz bu konularda gereken hassasiyeti…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

AHMET DURAN BULUT (Devamla) - …göstermeyip, bir gayret ve çalışma içerisine girmemekteler. Bu anlamda, uzman çavuşlar iki seneden beri Meclis koridorlarında milletvekili arkadaşlarımıza gelerek sorunlarını anlattıkları hâlde, Millî Savunma Komisyonuna sorunlarını ilettikleri hâlde bugüne kadar bir tasarının getirilmemesi de şahsen üzücüdür. Ordumuz bizim milletimizin gözbebeğidir, ona dokunan el kırılır.

“Sen şarkın kınına girmeyen bir kılıcısın.

Dövüle dövüle tavlanır, vurula vurula kırılırsın.

Ama her parçandan bir kıvılcım, her kıvılcımından bir şimşek çakar.

İlahi bir nurun, ebedî bir feyzin var.” diye şairin belirttiği Türk ordusunun dünkü ihtişamı, mezarlıkları yıkan Suudi Arabistan Hükûmetine, Kâbe’yi yıkma düşüncesini duyması üzerine Mustafa Kemal’in “Derhâl bunu durdurun, ordularımı yoksa aşağıya gönderirim.” telgrafı karşılığında bu uygulamalarını durdurmuşlar, sadece bir telgrafla caydırıcılığını dünyaya duyurmuştur.

Yasanın hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bulut.

Sayın milletvekilleri, soru-cevap yok.

Birinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, birinci bölümde yer alan maddeleri, varsa o madde üzerindeki önerge işlemlerini yaptıktan sonra ayrı ayrı oylarınıza sunacağım.

1’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2’nci madde üzerinde iki önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

322 sıra sayılı; Askerlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi ile GATA kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısının 2 nci maddesi ‘b’ fıkrasının:

“Askerlik hizmetini yerine getirmekte iken 12/04/1991 tarihli ve 3713 sayılı terörle mücadele kanunu kapsamında hayatını kaybeden yükümlülerin…” kelimesinden sonra gelmek üzere:

“kendilerinden olma erkek…” ibaresinin ilave edilerek sonraki bölümün “çocukları ile aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı…” şeklinde aynen devam etmesini arz ve teklif ederiz.

 

Kamil Erdal Sipahi

Hamit Homriş

Kadir Ural

 

İzmir

Bursa

Mersin

 

Ertuğrul Kumcuoğlu

Mustafa Enöz

M. Akif Paksoy

 

Aydın

Manisa

Kahramanmaraş

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

322 sıra sayılı; Askerlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi ile GATA kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısının 2 nci maddesi ‘b’ fıkrası birinci paragrafından sonra gelen: “Askerlik hizmetini yerine getirmekte iken 12/04/1991 tarihli ve 3713 sayılı terörle mücadele kanunu kapsamında hayatını kaybeden yükümlülerine çocukları ile aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı, istekli olmadıkça silah altına alınmaz ve silah altındakiler terhis edilir.” ifadesinden sonra: “Aynı tarih ve sayılı kanun kapsamında şehit olan: Subay, astsubay, uzman jandarma ve uzman erbaşların kendilerinden olma erkek çocukları ve aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı da istekli olmadıkça silah altına alınmaz ve silah altındakiler istekleri halinde terhis edilir.” Cümlesinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

 

Kamil Erdal Sipahi

Hamit Homriş

Kadir Ural

 

İzmir

Bursa

Mersin

 

Mustafa Enöz

Ertuğrul Kumcuoğlu

M. Akif Paksoy

 

Manisa

Aydın

Kahramanmaraş

BAŞKAN – Bu son okuttuğum önergeye Komisyon katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI HASAN KEMAL YARDIMCI (İstanbul) – Takdire bırakıyoruz

BAŞKAN – Hükûmet?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Kim konuşacak?

OKTAY VURAL (İzmir) – Gerekçe…

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe: Yükümlü olan şehitlerle subay-astsubay-uzman jandarma ve uzman erbaş şehitlerin çocuk ve kardeşleri hakkında aynı hükmü uygulayarak eşitlik ilkesine uygun hale getirmek.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

322 sıra sayılı; Askerlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi ile GATA kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısının 2 nci maddesi ‘b’ fıkrasının:

“Askerlik hizmetini yerine getirmekte iken 12/04/1991 tarihli ve 3713 sayılı terörle mücadele kanunu kapsamında hayatını kaybeden yükümlülerin…” kelimesinden sonra gelmek üzere:

“kendilerinden olma erkek…” ibaresinin ilave edilerek sonraki bölümün “çocukları ile aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı…” şeklinde aynen devam etmesini arz ve teklif ederiz.

                                                                                  Kamil Erdal Sipahi (İzmir) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI HASAN KEMAL YARDIMCI (İstanbul) – Takdire bırakıyoruz.

BAŞKAN – Hükûmet?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Katılıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Gerekçeyi mi okutuyorum?

OKTAY VURAL (İzmir) – Gerekçe...

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe: Kardeşler ile ilgili olarak yeterli açık hükümler yazılmasına rağmen çocuk ifadesinin tek başına yeterli açıklıkta olmadığı, tereddütlere meydan verebileceği, örneğin şehit’in kendinden olmayan üvey veya evlat edindiği çocukları da kapsayabileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle çocuk ifadesinin kendinden olma ve erkek ibareleri ile açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmiştir.

Kabul edilen bu önerge doğrultusunda 2’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 2’nci madde kabul edilmiştir.

3’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 3’üncü madde kabul edilmiştir.

4’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 4’üncü madde kabul edilmiştir.

5’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 5’inci madde kabul edilmiştir.

6’ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 6’ncı madde kabul edilmiştir.

7’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 7’nci madde kabul edilmiştir.

8’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 8’inci madde kabul edilmiştir.

9’uncu maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 9’uncu madde kabul edilmiştir.

10’uncu maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 10’uncu madde kabul edilmiştir.

11’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 11’inci madde kabul edilmiştir.

12’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 12’nci madde kabul edilmiştir.

13’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 13’üncü madde kabul edilmiştir.

14’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 14’üncü madde kabul edilmiştir.

15’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 15’inci madde kabul edilmiştir.

16’ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 16’ncı madde kabul edilmiştir.

17’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 17’nci madde kabul edilmiştir.

18’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 18’inci madde kabul edilmiştir.

19’uncu maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 19’uncu madde kabul edilmiştir.

20’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 20’nci madde kabul edilmiştir.

Böylece, birinci bölüm tamamlanmış bulunuyor.

Şimdi, ikinci bölüm üzerindeki görüşmelere geçiyoruz.

İkinci bölüm, 21 ila 38’inci maddeler ile ek geçici 86, 87 ve 88’inci maddeleri kapsamaktadır.

İkinci bölüm üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Mustafa Enöz konuşacaktır.

Buyurunuz Sayın Enöz. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MUSTAFA ENÖZ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 322 sıra sayılı, Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın ikinci bölümü üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, üzerinde söz almış olduğum ikinci bölüm, tasarının 21’inci maddesinden başlayarak -yürürlük maddesi de dâhil- 38’inci maddesine kadar olan bölümü kapsamaktadır. Bu tasarı, astsubaylıktan subaylığa geçiş, astsubaylıkta bekleme sürelerinin yeniden tespit edilmesi, askerî yasak bölgelerin Sahil Güvenlik Komutanlığının teklifi üzerine belirlenmesi, 2955 sayılı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Kanunu’na göre Yüksek Bilim Konseyinin atanması, Gülhane Tıp Akademisindeki profesörlük kadrolarına atanma, Yüksek Bilim Konseyini oluşturan personel arasına enstitü ile yüksekokul müdürlerinin dâhil edilmesi, askerî fabrikalarda üretilen ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin ekonomiye kazandırılması, askerî fabrikalarda üretilen ihtiyaç fazlası mal ve hizmetlerin kiralanması, görev esnasında yaralanan personelin tedavi süresi boyunca geçen sürelerin rütbe, terfi ve kademe ilerlemesi işlemlerinde sicil notu ortalamasının dikkate alınması suretiyle mağdur olmalarının önlenmesi, uzman jandarmaların kıdem sırasının yeniden belirlenmesi gibi düzenlemeleri içermektedir. Bu tasarı ile getirilen düzenlemeler, askerlik görevinin yerine getirilmesinde günün şartlarına göre ihtiyaç duyulan düzenlemelerdir.

Değerli milletvekilleri, astsubaylar yaş hadlerine kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinde kalabilmekte, subaylarda olduğu gibi kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevk edilememektedirler. Bir astsubayın okuldan mezuniyeti müteakip otomatik olarak terfi ederek on iki yıl gibi kısa bir sürede başçavuş olması ve aynı rütbede hizmete devam edebilmesi de verimliliğin azalmasına neden olmaktadır. Ayrıca bu durum astsubayların yaklaşık yüzde 45’inin kıdemli başçavuş olmasına ve ast rütbedeki personelin üst rütbe kadrolarında görev yapmasına neden olmaktadır. Diğer yandan başçavuş rütbeleri, kolay ulaşılan ve normal bekleme süresi sonunda herkesin elde edebileceği bir aşama olarak algılanmaktadır. Tasarıyla bu olumsuzlukların giderilmesi sağlanmaktadır. Meslek yüksekokulu mezunu olan astsubaylara kariyer alanlarını belirleme, dönemleri ve mesleklerinin ilk yılları olan beş ila yedinci yıllarında subaylığa geçiş imkânı verilmesi astsubayların kişisel ve mesleki gelişim alanlarına odaklanmasını, motivasyonlarının artırılmasını, subaylığa teşvik edilmelerini, statüler arası geçişin kolaylaştırılmasını, nitelikli ve başarılı personelin subay olmasını sağlayacaktır.

Yine bu tasarıyla 24 yıl olan rütbe bekleme süresi 30 yıla çıkarılarak astsubay kadrolarının mesleki gelişim ve emeklilik süresi ile uyumlu hâle getirilmesi, bu çerçevede astsubayların hizmet tazminat oranları ile aylık gösterge tablolarının hak kaybına neden olmayacak şekilde yeniden düzenlenmesi ve astsubaylıktan subaylığa müracaat yılının 7 ila 9’uncu hizmet yıllarından 5 ila 7’nci hizmet yıllarına alınması sağlanmaktadır.

Yüksek Bilim Konseyine atanmada birden fazla adayın tek kadroya başvurması hâlinde uygulamada karşılaşılan sorunun giderilmesi amacıyla düzenlemeye gidilmekte olup, adayların bilimsel yönden eşit veya birbirlerine çok yakın olmaları durumunda, Yükseköğretim Kurulunun görüşü öncelikli olmak üzere, mesleki tecrübe, görev süresi gibi diğer objektif kriterlerin de göz önünde bulundurulması, ayrıca “Yüksek Bilim Konseyi” tanımına enstitü ve yüksekokul müdürlerinin ilave edilmesi ve yüksekokul müdürlüğünde görev süresini doldurmuş olan öğretim üyelerinin bilimsel aktivitelerine devam edebilmeleri amacıyla Yüksek Bilim Konseyine atanmalarının sağlanması da hedeflenmiştir.

Görev esnasında yaralanan personelin tedavi süresi yaralanma şekline bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Tedavinin uzaması nedeniyle rütbe bekleme süresini hastanede yatarak veya hava değişiminde geçiren personel sicil süresi içerisinde üst rütbeye terfi için gerekli sayıda sicil almış olma şartını sağlayamamaktadır. Bu durum ise, en vazgeçilmez varlığı olan canını ortaya koyarak görevini yapmaya çalışan personeli mağdur etmektedir.

Bu tasarı ile bu durumda olan personelin subay ve astsubaylarda olduğu gibi rütbe terfi ve kademe ilerlemesi işlemlerinde sicil notu ortalamalarının dikkate alınması suretiyle mağdur olmalarının önlenmesi sağlanacaktır. Bu yapılan değişikleri olumlu bulduğumuzu bu vesileyle belirtmek isterim.

Değerli milletvekilleri, yaşadığımız dünyada tehdit ve riskin nereden geleceği belli değildir. Ülkemize yönelik tehditler her zaman vardır ve var olmaya devam edecektir. Ülkelerin en önemli sorunlardan birisi de güvenlik içinde olmalarıdır. Ülkeler için güvenlik içerisinde olmak her türlü tehditlerin üstesinden gelinmesini ifade etmektedir. Tabii ki bu durumu sağlamak devletin en önemli görevidir. Ülkemiz, Avrupa ile Asya’nın buluştuğu yerde yer almakta olup Doğu ile Batı arasında bir köprü durumundadır. Bu coğrafi konum, ülkemizin her yönüyle daha güçlü bir konumda olmasını da mecbur kılmaktadır. Jeopolitik açıdan bu kadar önemli bir konumda yer alan ülkemizin bu hassas bölgede güçlü bir orduya, güçlü bir silahlı kuvvetlere ve her açıdan yeterli bir savunma sanayisine ihtiyacı bulunmaktadır.

Milletimiz, tarih boyunca daima güçlü ordulara sahip olmuştur. Bu sayede güçlü devletler kurmuşlardır. Ordularımız, tarih boyunca tüm milletlere örnek olmuşlardır. Asırlar boyunca bastığı her yere barış, adalet ve medeniyet götüren atalarımız bunu güçlü orduları sayesinde başarmışlardır.

Bu duygu ve düşüncelerle tasarının hayırlı olmasını diliyor, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz  Sayın Enöz.

Sayın milletvekilleri, başka söz talebi yok.

Soru-cevap yok.

İkinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi ikinci bölümde yer alan maddeleri, varsa o madde üzerindeki önerge işlemlerini yaptıktan sonra ayrı ayrı oylarınıza sunacağım.

21’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum:  Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

22’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

23’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

24’üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

25’inci madde üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

322 sıra sayılı; Askerlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi ile GATA Kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısının 25 inci maddesinde: "926 sayılı kanunun ek-VIII ve ek VIII/A sayılı cetvellerinin başlıklarına  "üstçavuş ve kıdemli üstçavuşlukta üçer yıllık rütbe bekleme süresine tabi olanlar" ibareleri ve aynı kanuna Ek-VIII/A sayılı cetvelden sonra gelmek üzere aşağıdaki Ek-VIII/B sayılı cetvel ile Ek-VIIl/C sayılı cetvel eklenmiştir…" cümlesinden sonra gelmek üzere: "5434 sayılı kanun hükümlerine tabi emekli astsubayların müktesep hakları saklı kalmak kaydıyla, bu kanun yürürlüğe girmeden önce emekli olmuş astsubayların intibakları, Ek-VIII/A. ve Ek-VIII/C sayılı cetvele göre yapılır. Bunlara geçmişe ait herhangi bir fark ödenmez. Ek-VIII, Ek-VIII/A, Ek-VIII/B ve Ek-VIII/C cetvellere 1 inci derece 4 üncü kademe karşılığı 1500 gösterge eklenir." ifadesinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

 

Kamil Erdal Sipahi

Hamit Homriş

Kadir Ural

 

İzmir

Bursa

Mersin

 

Ertuğrul Kumcuoğlu

M. Akif Paksoy

Mustafa Enöz

 

Aydın

Kahramanmaraş

Manisa

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI HASAN KEMAL YARDIMCI (İstanbul) - Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Hükûmet?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Katılmıyoruz Değerli Başkan.

BAŞKAN – Gerekçeyi mi okutuyorum efendim?

OKTAY VURAL (İzmir) – Gerekçe…

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Astsubayların hâlen astları olan kişilerin sahip olduğu haklara kavuşması, eşitliğin temini amaçlanmıştır.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

25’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 26’ya bağlı ek geçici 86’ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 26’ya bağlı ek geçici 87’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum:  Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 26’ya bağlı ek geçici 88’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Şimdi, geçici maddelerin bağlı olduğu çerçeve 26’ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 27’yi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 28’i oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 29’u oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 30’u oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 31’i oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 32’yi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Madde 33’ü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

34’üncü madde üzerinde bir önerge vardır, okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

322 sıra sayılı; Askerlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi ile GATA kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısının 34’üncü maddesinden sonra bitimine aşağıdaki cümlenin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

“Bu kanun yürürlüğe girdiği tarihte görevde bulunan uzman jandarmaların, uzman jandarma okulunda geçen eğitim süreleri personel tarafından borçlanarak fiili hizmet süresinden sayılır.”

 

Kamil Erdal Sipahi

Kadir Ural

Hamit Homriş

 

İzmir

Mersin

Bursa

 

Mustafa Enöz

Ertuğrul Kumcuoğlu

M.Akif Paksoy

 

Manisa

Aydın

Kahramanmaraş

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

MİLLÎ SAVUNMA KOMİSYONU BAŞKANI HASAN KEMAL YARDIMCI (İstanbul) – Katılmıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükûmet?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Katılmıyoruz Değerli Başkan.

OKTAY VURAL (İzmir) – Gerekçe okunsun.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Subay ve astsubayların eğitim süreleri fiili hizmet süresinden sayılmaktadır. Eşitlik sağlanacaktır.

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Madde 34’ü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

35’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

36’ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

37’nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

38’inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

İkinci bölümde yer alan maddelerin oylamaları tamamlanmıştır.

Şimdi tasarının tümünü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Sayın Bakan, konuşmak istiyor musunuz?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Yüce Meclise teşekkür ediyoruz Değerli Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Çalışma süremizin sonuna geldiğimiz için, sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını görüşmek için, 10 Şubat 2009 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

 

Kapanma Saati: 19.53

Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi internet Sitesi
© 2009 T.B.M.M.