DÖNEM: 23                                                                YASAMA YILI: 2

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

CİLT : 10

39’uncu Birleşim

14 Aralık 2007 Cuma

İ Ç İ N D E K İ L E R

   I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

  II. - GELEN KÂĞITLAR

III. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ

1.- 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/426) (S. Sayısı:57)

2.- 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2006 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının  Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/267, 3/191) (S. Sayısı: 58)

 

IV.- OYLAMALAR

1.- 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın oylaması

2.- 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylaması

V.- SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Erzincan Milletvekili Erol Tınastepe’nin, Tekelin bazı yöneticileri hakkındaki iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/620)

2.- Antalya Milletvekili Osman Kaptan’ın, Mevlânâ konulu bir gecede bazı kitapları dağıtan görevlilere ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/639)

3.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, Hatay Mozaik Müzesi’nin yer sorununa ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/640)

4.- Kocaeli Milletvekili Cevdet Selvi’nin, Kocaeli-Gebze-Dilovası beldesindeki sanayi atıkları konusunda kurulan Meclis araştırması komisyonu raporu doğrultusundaki çalışmalara ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/707)

5.- Samsun Milletvekili Suat Binici’nin, Duruçay ve Vezirköprü Barajları ile sulama kanallarının yapımına ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/719)

6.- Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, Büyük Menderes Nehri’ndeki kirliliğe ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/720)

7.- Bursa Milletvekili Onur Öymen’in, Bursa’daki su kaynaklarının korunmasına ve su projelerine ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/721)

8.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, İstanbul-Sulukule’de uygulanacak olan kentsel dönüşüm projesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/730)

9.- Edirne Milletvekili Bilgin Paçarız’ın, Edirne Sarayının değerlendirilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/731)

10.- Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, Belek ormanlarının turizm amaçlı tahsisine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/732)

11.- Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak’ın, dondurulan TÜRKVET kayıt sisteminin açılmasına,

- Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif  Paksoy’un, Kahramanmaraş’ta ödenmeyi bekleyen tarım ve hayvancılık desteklemelerine,

- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, zeytin üretiminin desteklenmesine,

- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Mersin’de doludan zarar gören çiftçilere,

- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, suni tohumlama destekleme primine,

Buzağı destekleme primlerine,

Programlı aşılama destek primlerine,

Süt destekleme ödemelerine,

- Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, hayvancılıktaki destekleme ödemelerine,

İlişkin soruları ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/739, 740, 741, 742, 743, 744, 745, 746, 747)

12.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, sosyal güvenlik alanında yeni düzenlemeler yapılıp yapılmayacağına ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Faruk Çelik’in cevabı (7/757)

13.- İzmir Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun, vergilerdeki kayıp ve kaçağa ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/778)

14.- Uşak Milletvekili Osman Coşkunoğlu’nun, Türk Telekomdaki greve ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Faruk Çelik’in cevabı (7/795)

15.- İstanbul Milletvekili Mehmet Ufuk Uras’ın, Türk Telekomda grevdeki işçilerin yerine eleman çalıştırılmasına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Faruk Çelik’in cevabı (7/796)

16.- Yozgat Milletvekili Mehmet Ekici’nin, geçici işçi statüsündeki personele ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Faruk Çelik’in cevabı (7/797)

17.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Umurbey sulama projesine ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/798)

18.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, bir göletin sulama boruları ihalesine ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/800)

19.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, vekâleten görev yapan personelden asaleten atananlara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın  cevabı (7/801)

20.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, vekâleten görev yapan personelden asaleten atananlara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/821)

21.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, envanterden düşülen bir arkeolojik esere ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/824)

22.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, vekâleten görev yapan personelden asaleten atananlara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in cevabı (7/857)

23.- İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın, genel ya da kısmi bir af hazırlığı yapılıp yapılmadığına ilişkin Başbakandan sorusu ve  Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı (7/875)

24.- Giresun Milletvekili Murat Özkan’ın, katı atık yakma tesislerine girdi taahhütüne ilişkin Çevre ve Orman Bakanından sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/880)

25.- Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, Aydın-Sultanhisar’daki sulama suyu sıkıntısına ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/881)

26.- Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, Burdur’da kurulacak bir baz istasyonuna ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/882)

27.- Manisa Milletvekili Şahin Mengü’nün, Soma-Yağcılı’da yapılan ağaç kesimlerine ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/883)

28.- İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, Meriç Nehri’nin ıslahına ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/885)

29.- Adana Milletvekili Nevingaye Erbatur’un, kadın işsizliğine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Faruk Çelik’in cevabı (7/886)

30.- Muğla Milletvekili Metin Ergun’un, özelleştirme sonucu işsiz kalıp kamuda tekrar işe alınanların yaşadıkları sorunlara ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Faruk Çelik’in cevabı (7/887)

31.- Manisa Milletvekili Mustafa Enöz’ün, Manisa Erkek Yetiştirme Yurdundaki bir olaya,

- Adana Milletvekili Nevingaye Erbatur’un, kadın sığınma evlerine,

İlişkin soruları  ve Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/889, 890)

32.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Eskişehirsporun transferleri ile ilgili iddialara ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/1009)

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 11.04’te açılarak yedi oturum yaptı.

 

18-19 Aralık 2007 tarihlerinde Brüksel’de yapılacak olan Avrupa Parlamentosu Eğitim ve Kültür Karma Komisyonu Toplantısı’na katılınmasına ilişkin Başkanlık tezkeresi kabul edildi.

 

2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın (1/426; 1/267, 3/191) (S. Sayısı: 57, 58) görüşmelerine devam edilerek, maddeleri kabul edildi.

 

İzmir Milletvekili K. Kemal Anadol, Ağrı Milletvekili Cemal Kaya’nın konuşmasında şahsına ve partisine,

Ağrı Milletvekili Cemal Kaya, İzmir Milletvekili K. Kemal Anadol’un konuşmasında şahsına,

Sataştıkları iddiasıyla birer konuşma yaptılar.

 

Alınan karar gereğince 14 Aralık 2007 Cuma günü saat 10.00’da toplanmak üzere, birleşime 00.01’de son verildi.

 

 

 

Nevzat PAKDİL

 

 

Başkan Vekili

 

 

 

 

 

 

Canan CANDEMİR ÇELİK

Murat ÖZKAN

 

Bursa

Giresun

 

Kâtip Üye

Kâtip Üye

 

 

 

 

Yusuf COŞKUN

Fatma SALMAN KOTAN

 

Bingöl

Ağrı

 

Kâtip Üye

Kâtip Üye

 

 

 

Fatoş GÜRKAN

 

 

Adana

 

 

Kâtip Üye

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                 No.:  53

II.- GELEN KÂĞITLAR

14 Aralık 2007 Cuma

Tasarı

1.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sudan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Bilimsel ve Teknolojik İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/481) (Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji ve Dışişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 7.12.2007)

Teklif

1.- Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’nun; Tabii Afetlerde Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkındaki Kanun Teklifi (2/98) (Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 5.12.2007)

Raporlar

1.- Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenterler Asamblesinin Ayrıcalık ve Bağışıklıklarına Dair Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/291) (S. Sayısı: 77) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME)

2.- Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 17 nci Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Deniz Yoluyla Yapılan Kaçakçılıkla Mücadele Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/295) (S. Sayısı: 78) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME)

3.- Türkiye Cumhuriyeti ile Arjantin Cumhuriyeti Arasında Veterinerlik Alanında İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun  Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/299) (S. Sayısı: 79) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Afganistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gümrük Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/302) (S. Sayısı: 80) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME)

5.- Türkiye Cumhuriyeti Jandarma Genel Komutanlığı ile Ukrayna İçişleri Bakanlığı İç Birlikler Ana Departmanı Arasında Güvenlik Alanında Personel Eğitimi ve Öğretimi İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/306) (S. Sayısı: 81) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME)

6.- Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Arap Devletleri Ligi Genel Sekreterliği Arasında Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/318) (S. Sayısı: 82) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME)

 

14 Aralık 2007 Cuma

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.03

BAŞKAN : Başkan Vekili Nevzat PAKDİL

KÂTİP ÜYELER : Harun TÜFEKCİ (Konya), Yusuf COŞKUN (Bingöl)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

 Saygıdeğer arkadaşlarım, programa göre, 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki son görüşmelere başlıyoruz.

III.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ

1.- 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/426) (S.Sayısı:57) (x)

2.- 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2006 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının  Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/267, 3/191) (S.Sayısı: 58) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Sayın milletvekilleri, Genel Kurulun 27.11.2007 tarihli 25’inci Birleşiminde alınan karar gereğince, bütçe görüşmelerinin sonunda gruplara ve Hükûmete birer saat süreyle söz verilmesi -bu süre birden fazla konuşmacı tarafından kullanılabilir- İç Tüzük’ün 86’ncı maddesine göre yapılacak kişisel konuşmaların ise onar dakika olması kararlaştırılmıştı.

Şimdi, grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Gruplar; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mehmet Şandır, Oktay Vural, Mersin Milletvekili ve İzmir Milletvekili, Grup Başkan Vekilleri. AK Parti adına Nurettin Canikli, Giresun Milletvekili, Grup Başkan Vekili. Demokratik Toplum Partisi adına Selahattin Demirtaş, Grup Başkan Vekili, Diyarbakır Milletvekili; Gültan Kışanak, Diyarbakır Milletvekili. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İlhan Kesici, İstanbul Milletvekili. Şahısları adına, lehinde Cüneyt Yüksel, Mardin; Harun Öztürk, İzmir; Suat Kılıç, Samsun milletvekilleri. Aleyhinde Mehmet Serdaroğlu, Kastamonu; Kamer Genç, Tunceli milletvekilleri.

Şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır’a söz veriyorum.

Buyurun Sayın Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreyi eşit mi kullanacaksınız Sayın Şandır?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Evet Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Buyurun.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 Mali Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2006 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Öncelikle, yüce heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. Bütçenin ülkemize ve milletimize hayırlı sonuçlar getirmesini, ülkemizi büyütmesini, lider ülke Türkiye hedefinin gerçekleşmesine katkı vermesini yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

                                                      

(x) 57, 58 S. Sayılı Basmayazılar ve Ödenek Cetvelleri 04/12/2007 tarihli 29’uncu Birleşim tutanağına eklidir.

Bu bütçeyle milletimiz umduklarına nail olmalı, korktuklarından emin olmalı, birliğini ve kardeşliğini geliştirmeli, dirliğini artırmalı, huzurlu, umutlu, sağlıklı ve onurlu bir yaşamı temin etmeli. Bunları temenni ediyorum ve bunların gerçekleşmesine katkı verecek bir sorumlulukta görüşlerimi arz etmeye çalışacağım.

Aslında, bütçe görüşmeleri süresince, Milliyetçi Hareket Partisi mensubu arkadaşlarım, başta Sayın Genel Başkanım olmak üzere, hep bu düşünceyle ve bu duyguyla hareket ettik. Milletvekillerimiz çok sayıda öneride bulundular. Sayın Başbakan: “Hep tenkit ediyorsunuz, hiç öneriniz yok mu?” diyordu. Kendilerine sunulmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerinin önerilerinden oluşan bir dosya hazırladık. İsterlerse, daha sonra takdim edebiliriz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe görüşmeleri, aslında bir genel görüşmedir. Ülkenin ve milletin gündemini, milletin gözü önünde birlikte tartışmaktayız. Üç yılı birlikte murakabe ve muhasebe yapıyoruz. Hükûmetin uygulamalarını konuşuyoruz. Konumuz, ülkemizin ve milletimizin geleceğidir. Bütçe görüşmelerini bu kapsamda anlamak ve almak gerekir.

Burada, her birimiz görüşlerimizi, bu kürsüde, milletin önünde, namusumuz ve şerefimiz üzerine yaptığımız yeminin sorumluluğunda ifade etmemiz gerekir. Öncelikle bunu ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, konuşmamın başında size bütçe hakkı konusunu hatırlatmak istiyorum. Bütçe kanun tasarıları, millete ait olan kaynakların nasıl kullanılacağını, hangi önceliklere ve politikalara göre dağıtılacağını, bir bütünlük içinde belirleyen belgelerdir. Bütçe hakkıyla, toplum, kendi kaynaklarının nasıl kullanıldığını, nasıl kullanılacağını öğrenir ve bir yıl önceki yılın uygulamalarını da denetlemek imkânına sahip olur. Bütçe görüşmeleri, bu hakkın, millet adına milletvekilleri tarafından kullanılması hakkıdır ve demokrasinin, çağdaşlığın çok temel bir unsurudur.

Bütçe hakkının kullanılması bağlamında bütçe görüşmeleri, aslında ülkemizin ve vatandaşlarımızın durumunun, muhatap olduğu sorunlarının tespitinin ve çözüm önerilerinin geniş bir perspektifle tartışılmasına imkân sağlaması bakımından çok önem arz etmektedir.

Değerli milletvekilleri, yaptığımız bütçe görüşmelerinde bu görevin yeterince yerine getirildiği kanaatinde değilim. Anayasa’mıza göre yetmiş beş günlük bir sürede görüşülmesi gereken, görüşülebilme imkânı olan bütçeyi, biz, yaklaşık otuz günde Komisyonda ve Genel Kurulda tartıştık.

Bütçe görüşmeleri siyasi partilerin ve milletvekillerinin en önemli siyaset yapma, devlet yönetimini öğrenme zeminidir. Bu imkâna yeterince ulaşabildiğimizi söyleyebilmek çok mümkün değildir. Ne yazık ki, Adalet ve Kalkınma Partisi sayısal çoğunluğunun gücünü bütçe hakkının kullanılmasının engellenmesi yönünde kullandı. Düşünün, muhalefet partileri olarak bizler dış politikayı on dakikada, eğitim politikalarını sekiz dakikada konuşmak durumunda kaldık. Bir milletvekilimizin ifadesiyle bütçe görüşmeleri sıradanlaştırıldı, bir anlamda ciddiyetten uzaklaştırıldı. Bu, yalnız bu dönemin değil, her dönemde maalesef yaşanan bir husus. Bunu dikkatinize sunuyorum.

İkinci bir hususu daha dikkatinize sunuyorum: Bütçenin tümü üzerindeki son görüşmelerin ilk konuşmacısı olmam hasebiyle bazı ilkeler üzerinde durulmasında fayda gördüm.

İkinci husus, kesin hesap kanun tasarısıdır.

Değerli arkadaşlar, zannediyorum, çoğumuz kesin hesap kanun tasarısı üzerinde görüş ifade ettiğimizin, oylama yaptığımızın bile farkında değiliz. Hâlbuki, bütçe görüşmelerinin veya bütçe hakkı dediğimiz hukukun en önemli unsuru kesin hesap kanun tasarısıdır. Bana göre Anayasa’nın 164’üncü maddesi değiştirilerek kesin hesap kanun tasarısının bir ayrı detayda, zamanda, şekilde görüşülmesinde çok büyük fayda bulunmaktadır.

Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; bütçe görüşmelerinde takip ettiğimiz bu usulün değiştirilmesini teklif ediyorum. Bilgiler Hükûmet tarafından verilmeli, verilen bilgilerin sorgulanmasını, tartışılmasını muhalefete bırakmalıdır. İktidar partilerinin bütçe üzerindeki konuşmalarını, bütçe hakkının mantığı ve felsefesi anlamında, kapsamında doğru bulmamaktayım. Bence, çağdaş anlamda bir demokratik toplum ve hukuk devleti ancak hesap verebilme ve hesap sorabilme kültürünün içselleştirilmesiyle, yani bütçe hakkının yeterince kullanılmasıyla mümkündür. İşte, burada, bu anlamda bütçenin yeterince tartışılmadığı kanaatindeyim. “Usul budur. İç Tüzük budur. Anayasa böyle emrediyor. Bundan önce böyle yapıldı.” diyerek sorumluluğumuzdan kurtulamayız. Ne yapılması gerekiyorsa, nasıl yapılması gerekiyorsa onu yapmak sorumlusu olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.

Bu anlamda, bütçe görüşmelerini ülkemiz ve milletimiz açısından kaçırılmış bir fırsat olarak görmekteyim. Bunun sorumlusu Hükûmettir. Bunun sorumlusu AKP Meclis Grubudur.

Bütçe görüşmelerinde yapıldığı gibi geçmişi tartışarak, suçlayarak, eksik yapılanı, yanlış yapılanı öne çıkartarak, bunu kendinize gerekçe yaparak bugün doğru yaptığınızı ve başarılı olduğunuzu söyleyebilme hakkınız yok. Bunun size faydası yok. Önemli olan ne yaptığınız değil, zaten yaptıklarınız veya yaptığınızı iddia ettiğiniz hususlar görevleriniz. Önemli olan ne yapılması gerektiği hususudur. Bu anlamda, AKP zihinsel bir  kayma yaşamaktadır ve toplumu yanıltmaktadır.

Sayın milletvekilleri, yine bir ilke olarak ifade etmek istiyorum. Bütçe metinleri ülkeler için çok önemli ve değerli bir siyaset belgesidir. Böyle olmalıdır. Bütçe tasarıları, gelir kaynaklarının tanımı, önceliği, paylaşımı ve hangi hedeflere ulaşılmak için kullanılacağının kararlaştırıldığı ve kanunlaştırıldığı çok önemli bir siyaset belgesidir. Milletlerin gelecek öngörüsü, ülküsü, tehdit algılaması, tedbir önceliği ve yatırım tercihleri bütçe metinlerinde ve bütçe görüşmelerinde tartışılmalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde birlikte kararlaştırılan bütçe tasarıları hükûmetlerce hazırlanmakla beraber, komisyon ve Genel Kuruldaki tartışmalarla artık, ülkenin, Türkiye'nin, Türk milletinin ve geleceğin siyaset belgesidir. Aslında bütçe kanunu bir toplumsal sözleşme olarak hepimizin ve her kurumun hak ve sorumluluklarını ifade eden bir toplumsal mutabakat zeminidir.

AKP Hükûmetine tekrar soruyorum: Yeni bir yüzyılın başında, yeni bir binyılın başında, küreselleşen dünyada, partinizin ve bu getirdiğiniz, tartıştırdığınız bütçenin, bütçe tasarısının bir gelecek öngörüsü var mıdır? Olması gerekmiyor mu? Türk milletinin önüne hangi hedefleri koyuyorsunuz? Stratejik tercihleriniz ve tedbirleriniz nelerdir? Bir siyaset belgesi olarak bu bütçe tasarısının bir siyaset felsefesi olmalı değil mi? Topluma heyecan veren ve paylaşılan bir ruh iklimi yaratması gerekmiyor mu?

Değerli milletvekilleri, bu söylediklerimin anlaşılabilmesi anlamında ve kapsamında bir örnek vereceğim. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı beş yıllık bir süreyi planlaması gerekirken, yirmi beş yıllık bir perspektifte, 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti döneminde, 21’inci Yasama Döneminde hazırlandı. Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında “2023 Vizyonu” diye Devlet Planlama Teşkilatı uzmanlarının ve TÜBİTAK organizasyonunda yüzlerce, binlerce ilim adamımızın ortak çalışmasıyla milletimizin önüne bir vizyon konuldu. İncelerseniz, bakarsanız, Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak hedefinden sonra Türk milletinin önüne konulmuş en önemli vizyon belgesi 2023 Vizyonu’dur. (MHP sıralarından alkışlar) Şimdi buradan soruyorum: Bu bütçe tasarısında böyle bir öngörü getiriyor musunuz? Böyle bir ruh iklimi, milletimiz tarafından, toplum tarafından paylaşılan, geleceğe umutla bakılmasını temin eden böyle bir öngörünüz var mı? Böyle getirdiğiniz bir öngörüyü tartışma imkânı verdiniz mi?

AKP Hükûmeti, başta Sayın Başbakan olmak üzere tüm bakanları, ısrarla, bugünü dünle mukayese ederek tanımlamaya, anlatmaya çalıştılar. Bundan rahatsızlığımızı her defasında ifade etmemize rağmen, buraya gelen herkes “2002 yılında şuydu, bugün şu oldu.” diyerek kendilerini avutmaya çalıştılar. Aslında, bunu, doğru ve dürüstçe de yapmadılar. 2002 yılını, devraldıkları Türkiye’yi de doğru anlatmadılar. Birazdan size, devraldığınız Türkiye’yle ilgili de bilgi vereceğim. Kabul edilmesi gerekir ki, bugün alınan her olumlu sonucun başlangıcında, 21’inci Yasama Döneminde 57’nci Cumhuriyet Hükûmetinin, o olumsuz, imkânsız şartlara rağmen yapmış olduğu, temel, yapısal, hukuksal değişiklikler, düzenlemelerle temin edilmiştir. (MHP sıralarından alkışlar)

Adalet ve Kalkınma Partisi bugün, rakamlara dans ettirerek, iktidar olduğunu zannetmektedir, gelecekle değil geçmişle boğuşmaktadır. Sürekli geriye bakarak, ileriye nasıl gitmeyi düşünüyorsunuz? Gölgenizle kavga ederek, güneşe, ufuk ötesine nasıl ulaşacaksınız? Bir karikatür yayınlandı gazetelerde, çok güzeldi; hoşluk olsun diye size de göstereyim: Ayağınızda cari açık, dış borç, sıcak para zincirleriyle geriye bakarak ileriye nasıl yürüyeceksiniz? Kendiniz düşeceksiniz, Türkiye’yi de düşüreceksiniz.

Değerli milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi olarak sizi birlikte düşünmeye davet ediyorum. Bildiğiniz gibi, insanlık yeni bir yüzyılın başında, büyük bir köye dönüşen dünyada yaşamaktadır. Bilgi ve teknoloji öyle hızlı gelişiyor ve değişiyor ki bilginin gücü küresel boyutlara ulaştı ve artık bu gücü elinde bulunduranlar kendi çıkarları doğrultusunda ne yapıyorlarsa onu insanlığa hukuk diye dayatıyorlar; zamanın gerçeği bu. Mekânsa Türkiye, dünyanın en stratejik değerde önemli bir coğrafyası. Bu coğrafyaya hükmetmeden, kontrol altında tutmadan küresel güçler kendilerini kendi evlerinde güvende hissetmiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri bölgede ne arıyor? Büyük Ortadoğu Projesi’nin anlamı ne?

Değerli milletvekilleri, Türkiye, tamamen harekete geçirilememiş büyük bir potansiyel güce sahip tarihî mirasın sağladığı siyasi ve kültürel birikim, müteşebbis ve çalışabilir bir insan potansiyeli, sağlam bir hukuk, yönetim ve demokrasi altyapısı ve iç pazardan güç alan piyasa geleneği olan ve sıçrama yapmaya hazır bir ekonomisi bulunmaktadır. Ancak, Türkiye sınırların savaşlarla değiştiği istikrarsız bir bölgede tamamlanamayan milletleşme ve dış tahrikler sonucu gelişen ayrımcı, bölücü akımlar, yaygın ve kaliteli bir eğitimin verilemeyişi ve kırılgan krizlere açık bir ekonomik yapı ve her türlü kurumsallaşamayan demokrasi ve devlet yönetimiyle 21’inci yüzyıla başlangıç yapmaktadır. Bu sözleri bu salonda bulunan bir sayın milletvekili çok iyi bilmektedir. Çünkü, bu sözleri onun kitabından aldım.

“Küresel istikrarsızlığın merkezî alanı” diye tanımlanan bölgemizde ve 21’inci yüzyılın başında, Türkiye, küresel güçlerin ve projelerin ayak altında kalmak istemiyorsa küresel güç olmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, düne göre pozisyon alarak ve bununla avunarak gerçekleşmez, ufkun ötesini görmek ve onun gereğini yapmakla gerçekleşir. Yeni bir dönemin başlangıcında milletimizin bin bir umutla oluşturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak bu mecburiyetin sorumluluğunu hepimiz yüreklerimizde, beyinlerimizde duymak mecburiyetindeyiz.

Değerli milletvekilleri, bir acı gerçek: Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin her yeni yüzyılın başında coğrafyası değişmiş, hudutları değişmiş. 1800’de bu milletin topraklarını hayal ediniz, 1900’de hayal ediniz. 1914’te, Birinci Dünya Savaşı’na girerken topraklarımızın 7 milyon kilometrekare olduğunu hatırlayınız. Ama, 21’inci yüzyılın başında, yeniden parçalanmak istenen bir Türkiye’de yaşıyoruz. Öyle bir Türkiye’de yaşamanın sorumluluğunda meseleleri idrak etmemiz, birlikte tartışmamız gerekiyor. İşte, biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak sizin dikkatinize sunuyoruz. Küresel güçlerin bu bölgedeki plan ve projelerini bozmak, kendi projemizi, kendi vizyonumuzu, kendi programımızı uygulamak mecburiyetindeyiz, bize dayatılan projeleri kabul etmemek durumundayız. Bu yüzyılın sonunda, 21’inci yüzyılın sonunda, 22’nci yüzyılın başında Türkiye’mizi bir bütünlük içinde görmek istiyorsak bunu yapmak mecburiyetindeyiz.

İşin vahametini rakamlarla ifade etmek gerekirse hedef almamız gereken, üyesi olmak için uğraştığımız Avrupa ülkeleriyle aramızdaki mesafenin, uçurumun hızla büyüdüğünü hep beraber görmüş olmamız lazım. Bundan otuz yıl önce Avrupa’yla aramızda gelir farkı olarak 4,9 fark vardı, bugün bu uçurum 9,4 kata ulaştı. Birlikte, bundan otuz yıl önce gelirleri birbirine yakın olan ülkeler olarak İrlanda, İspanya, Portekiz, Yunanistan bugün bizim 6,2 katımız gelire ulaştı.

Şimdi buradan sormak istiyorum: Adalet ve Kalkınma Partisi bu bütçeyle getirdiği anlayış ve bu bütçeyle getirdiği rakamlarla bu uçurumu nasıl kapatacak? Nasıl kapatmayı düşünüyorsunuz? 2002’ye göre büyümüş olabilirsiniz, artmış olabilir. Kaldı ki, onların da tartışıldığını, sanal olduğunu, paylaşılmadığını biraz sonra değerli grup başkan vekilimiz arz edecek, diğer partiler de arz edeceklerdir. Ama, soru çok net: Bu gidişle Avrupa'yı nasıl yakalayacağız? 21’inci yüzyılda, bu kadar değerli olan bu topraklarda, Türk kimliğimizle, bağımsız devletimizle, onurumuzla yaşabilmek için bu uçurumu nasıl kapatacağız? Bu bütçe, bunun öngörüsünü, bu ülküyü, bu hedefi, bu vizyonu buraya getirmeli ve tartıştırmalı değil miydi?

Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde ülkemizin, milletimizin, öncelikle sosyal sorunlarını aşmış, ortak değerler ve onurlu, huzurlu bir gelecek umudu peşinde tek yürek olmuş, özgüvenini kazanmış, üreten bir toplum olmayı, gelir dağılımında, nimet-külfet paylaşımında adil bir sosyal düzeni olan, mali, hukuki ve üretim altyapısını çağın değerlerine uyarlamış bir devlet olmayı, tüketiminden fazla üreten, cari fazla veren bir ekonomiyi, iç huzuru, güçlü ekonomisi ve dirayetli dış politikasıyla en az “bölgesinde lider bir ülke Türkiye” gerçekleştirmeye mecbur olduğumuza inanıyorum. Eksik olan ne? Eksik olan, kendi milletinin gücüne inanan bir siyasi iktidar. Eksik olan, bir siyasi irade.

Değerli milletvekilleri, tabii, ekonomik konularda rakamlara girmek istemiyorum, girilecektir, ama bir soru sormak istiyorum: “Büyüyoruz, büyüyoruz” diyorsunuz. Milletim adına soruyorum: Büyüyoruz da, bu cari açık niye büyüyor o zaman? Bu borçlar niye artıyor? Burada bir yanlışlık var. Bu yanlışlığı milletin gözünden saklayamazsınız. Gerçekler acı.

Beş yıldan bu yana iktidarsınız, beş yıl daha yetki aldınız. Bugüne kadar yaklaşık 1 trilyon Amerikan doları millet kaynağını kullandınız. Ayrıca, “istikrar” dediniz, halkımız size hak etmediğinizden fazla destek verdi, Anayasa’yı değiştirecek çoğunlukta bir güç verdi. Mecliste siz varsınız, istediğiniz kanunu çıkarıyorsunuz, istediğinizi de değiştiriyorsunuz. Bürokrasi emrinizde, istediğiniz kararı alabiliyorsunuz. İş hayatı arkanızda, medya sizin. Aydınlar derseniz, sizinle iş birliği yapmak için yarışıyor. Avrupa Birliği, Amerika zaten ortağınız. Yabancı sermaye dersek, baş misafiriniz. O zaman sormak lazım geliyor: Dünden de vazgeçtiniz, gömlekleri çıkarttınız, değiştiniz, artık ayaklarınızda, dincilik, milliyetçilik de zincir değil. Engeliniz ne? Yeriniz mi dar, yeniniz mi dar? Ne yaptınız? (MHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, bugün hâlâ bölücü terörle boğuşuyorsak, yabancının parasına muhtaçsak, çocuklarımızın büyük kısmı okula gidemiyorsa, Türkçeyi öğretememişsek, gençlerimiz işsiz geziyorsa, nüfusumuzun yüzde 30’u yoksulluk sınırının altında yaşıyorsa, 1 milyon insanımız açlık sınırının altında yaşıyorsa, bu ülkeyi yönetenler eğer ülke yönetimini gölge boksuna dönüştürdü, “Sen şöyle yaptın, ben böyle yaptım.” deyip geçmişle boğuşuyorsa gelecekle ilgili endişelerimiz büyüyor demektir. Bunun adı, sizin arkadaşınızın tabiriyle, demin sözlerini okuduğum arkadaşınızın tabiriyle, Türkiye kötü yönetiliyor demektir.

Değerli milletvekilleri, ne yapabilirdiniz, kısaca onu da arz edeyim. Bu beş yılda GAP projesini niye bitirmediniz? Üretim seferberliği başlatabilirdiniz, insanlarımızı göçe mahkûm, mecbur etmezdiniz. Bugün her 4 çiftçiden 1’i toprağını, köyünü terk etti. Köylerde kırk beş yaşın altında insan kalmadı. Yapısal reformları niye bitirmediniz? Beş yıldan bu yana bu “Türkiye’nin kara deliği” olarak ifade ettiğiniz Sosyal Güvenlik Yasası’nı niye çıkarmadınız? Anayasa değiştirme sözü verdiniz, niye değiştirmiyorsunuz? Nedir sizin önünüzü kesen, elinizi kolunuzu bağlayan husus? Turizm atağı yapabilirdiniz, İspanya’yı geçebilirdik. Lider ülke Türkiye hayaliniz olsaydı bugün enerji darboğazını konuşmaz olurduk. Nükleer enerji kullanımını kanunlaştıran kanunu beş yıl niye beklettiniz? Sosyal barışı sağlardınız, bu gelir dağılımı adaletsizliğini bitirirdiniz.

Sayın milletvekilleri, Türkiye’yi beş yıldan bu yana yönetiyor AKP.  Beş yıl daha, on yıl. On yıl, Türk milletinin, bir milletin hayatında çok stratejik değerde önemli. Dünden daha iyi yapmak yetmez, olması gerekeni, yapılması gerekeni, Türkiye’yi çağ atlatmaya… Bir çağı kaybettik, yeni bir çağın başındayız. Bu çağı da… Bu kaplumbağa adımlarıyla nereye varacaksınız? Kaldı ki işte ekonomi tıkandı. Dün Sayın Ekonomi Bakanını TÜSİAD konuşmasında dinledim, okudum, yeni risklerden bahsediyor ve yeni inisiyatifler geliştirilmesi gerektiğinden bahsediyor. Maliye Bakanı ise 2008 yılında konjonktürel olarak uluslararası ekonomideki krizler ihtimaliyle tedbir alınmasından bahsediyor. Hâlâ belirsizliğin kıskacında bir güvenliksiz yaşıyorsak bir şeyleri eksik yapıyoruz demektir. Biz de size bunu hatırlatıyoruz. Böyle 2002’yle boğuşarak, geçmişle boğuşarak bir yere varamazsınız.

Değerli milletvekilleri, bakın, size devrettiğimiz 2002’de, 2002 öncesinde Milliyetçi Hareket Partisi olarak sizlere hangi zemini hazırlamışız:

Bu övündüğünüz ve mecbur kaldığınız enflasyon hedeflemesi politikasını, dalgalı kur politikasını biz kurmuşuz, kanunlaştırmışız ve uygulamışız.

Merkez Bankasının özerkleştirilmesi bizim dönemimizde olmuş.

TMSF, BDDK ve tüm üst kurulları, yani siyasetin müdahalesini engelleyici, yönetimde siyasetin etkisini azaltıcı tüm kuruluşları biz kurmuşuz.

Kamu bankalarının görev zararı diye kamburu olan… O utanç verilecek bir konu.

Siyasetin emrinde arpalık hâline getirilen kamu bankalarını yeniden bankacılığa biz kazandırmışız.

KİT’lerin görev zararları ortadan kalkmış, özerklikler kazandırmışız.

Düşen bir enflasyon devrettik size biz.

Ekonomide, finans sektöründe, kamu yönetiminde reform niteliğinde yeni hukuklar oluşturduk. Medeni Kanun, Gümrük Kanunu, Avukatlar Kanunu, otuz dört maddelik Anayasa değişikliği yaptık, beş parçalı bir Meclis, üç parçalı bir koalisyonla ve üç buçuk yılda yaptık bunu, iki krize, iki depreme rağmen yaptık. Size 1,5 milyar dolarlık bir cari açıklı bir ekonomiyi devrettik, şimdi 35 milyarlar konuşuluyor.

METİN KAŞIKOĞLU (Düzce) – Ekonomi yoktu ki cari açık olsun.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Size, başlamış, onurlu başlamış bir Avrupa Birliği süreci devrettik.

Değerli milletvekilleri, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye, diğer üye adayı ülkelerle eşit statüde Avrupa Birliği sürecine döndü. Şimdi kendinizi Malta’yla eşit hissediyor musunuz? (MHP sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şandır, konuşmanızı tamamlayınız.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum.

Bir şeyi daha söyleyecektim, zaman kalmadı, kısaca söyleyeyim: Millete söz verdiniz, sözlerinizi yerine getirdiniz mi? Elinizi vicdanınıza koyun, akşam yastığa kafanızı koyduğunuzda millete verdiğiniz sözlerinizi düşünün. “3Y” demiştiniz. Yasakları kaldıracaktınız, kaldırdınız mı? Bu başörtüsü sorununu niye çözmüyorsunuz? (MHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ÖZBAYRAK (Kırıkkale) – Siz niye çözmediniz?

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Niye çözmüyorsunuz? Engeliniz ne, eksiğiniz ne?(AK Parti sıralarından gürültüler)

Yoksulluğu bitireceğinizi söylemiştiniz, bitirdiniz mi?

Yolsuzlukları kurutacağınızı, hortumları keseceğinizi söylemiştiniz… Şimdi Sayın Maliye Bakanına buradan söylüyorum: Bu, TÜPRAŞ’ın yüzde 14,76’sını bir gece yarısı birilerine 750 milyon dolar kazandıracak şekilde nasıl sattınız? Kandırıldınız mı, acemilik mi yaptınız? Bunu bu millete anlatmanız lazım. (MHP sıralarından alkışlar) Yolsuzluk dediğiniz hadise hukuki yargıyı ilgilendiren bir süreç, ama milletin gözünden bunları saklayamazsınız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Bir elli saniye…

BAŞKAN – Buyurun efendim, tamamlayınız konuşmanızı.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Sayın milletvekilleri, sözümün başında söylediğim gibi, birlikte düşünmeye davet ettim sizi. Yeni bir yüzyılın başında birbirimizle boğuşmaktansa milletimize hizmet etmenin yolunu bulalım. Şimdi gün o gün. Bu sebeple söylüyorum. Bakın, bu programınızda deminki söylediklerimi aynen yazmışsınız, demişsiniz ki: “2000 yılı başından itibaren uygulamaya konulan program makroekonomik dengelerin gerçekleşmesine katkı vermiştir.” Bu sizin programınız.

Değerli milletvekilleri, bütçemizin hayırlı olmasını tekrar temenni ediyorum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak yaklaşan Kurban Bayramı’nızı yürekten kutluyoruz. Yeni yılda ülkemize esenlik, milletimize mutluluk diliyoruz ve sizlere saygılar sunuyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı İzmir Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Oktay Vural.

Buyurun Sayın Vural. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına hepinize saygılarımı sunuyorum.

Bütçe hakkında gerek Hükûmetin gerek iktidar partisinin gerekse muhalefet partileri ve milletvekillerinin ortaya koyduğu görüşleri dinledik. Görüşlerimizi sizlerle paylaştık. Elbette bütün bu tartışmalardan herkesin faydalanmış olmasını, özellikle de Hükûmetin gerekli mesaj ve dersleri almış olmasını temenni ediyoruz. Bugün yapacağımız son tespit, uyarılarla bu millî bütçeyi, görüşmelerini sona erdireceğiz.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, milletvekilleri olarak hem önerilerimizi dile getirdik hem de gerek sorularla gerekse önergelerle çözüm yollarını ifade ettik, milletimizin menfaatini koruyan, insanlarımızın haklarını savunan görüşlerini ifade ettiler. Milletvekillerimiz hakkı savundu, haklıyı korudu. Bizim için kim ne kadar güçlü olursa olsun hak güçlünün değil, hak haklının olmalıdır. Haklının hakkını dile getirmeye, haklıyı da güçlü yapmaya kararlı olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bizim, milletten başka sorumlu olduğumuz, icazet aldığımız bir yer olmamıştır. “Hâkimiyet, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” düsturu içerisinde sadece ve sadece milletimizi düşündük, onların menfaatlerini düşündük. Elbette bütün bu gelişmeleri de bu eksende sorguladık.

Biz, bütün bu gelişmeleri Türkçe okumaya devam edeceğiz. Kim rahatsız olursa olsun, bu Mecliste, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bütün iç ve dış gelişmeleri Türkçe okuyacağız ve Türkçe anlatacağız. (MHP sıralarından alkışlar) Türkiye sevdasını dile getirmeye devam edeceğiz.

Samimi dilek ve temennimiz, birlik ve beraberlik içerisinde, beraber ve birlikte yaşama sevinci içinde daha güçlü bir Türkiye, daha mutlu bir topluma ulaşmak için katkıda bulunmaktır. İnanıyoruz ve ümit ediyoruz ki bu yüce Meclis altında, bireysel olarak her milletvekili de aynı heyecan ve amaçla bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bütçe görüşmeleri sırasında ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, dış politikaya ilişkin her düşünce dile getirildi. Bugün burada yapacağımız değerlendirmeler, esas itibarıyla genel değerlendirmeler olacak. Ama bu bütçe görüşmeleri sırasında getirilen eleştirilere yönelik olarak gerek Hükûmetin gerek AKP’nin verdiği cevaplara kısaca da değinmek istiyorum. Özellikle bir mukayese yaparken Sayın Başbakanın “Nereden nereye.” diyerek ortaya koyduğu tabloları, birazdan, nereden nereye geldiğimizi, anlatacağım sizlere. Tabii bu “Nereden nereye.” diye bir eleştiri yaparken, zaman zaman, geçmişle yapılan mukayeselerde, bazen 1999-2002 arasını, bazen 2001 yılını, bazen 1995’i, bazen 1934’ü, bazen 1971’i, bazen 2004’ü referans gösteriyor. Doğrusu, tabii, bu kadar çok referansla hangi konuda neyi iyi göstereceğim çabası içerisinde olunca da biraz sapla saman da birbirine karışıyor, pirincin taşlarını da ayıklayamıyor. Öyle oluyor ki bazen, cumhuriyet tarihiyle bile mukayese edecek kadar iş ileriye götürülebilmektedir. Bu yaklaşım… Başbakan bütün zorlamalarla vatandaşımızın durumunun iyi olduğunu anlatmak için çabalıyor. Bazen asgari ücretlinin çok iyi geçindiğini anlatmak için çay simit hesabı yapıyor, o hesap tutmayınca ekmeğe dönüyor, o da tutmayınca bu sefer beyaz peynire dönüyor. Yani bu milletin gayet iyi olduğunu anlatmak için Sayın Başbakan, böylelikle hesabı kitabı da karıştırıyor. Birazdan hesap kitabın nasıl yapıldığını ortaya koyacağız.

Tabii, bir de bir alışkanlık var, yapanlardan, katkı koyanlardan, bu ülkeye hizmet edenlerden Allah razı olsun, ama özellikle, sanki bu ülkede daha önce duble yol yokmuş, sanki bu ülkede daha önce demir yolları yapılmamış, sanki bu ülkede daha önce hastane yokmuş gibi bütün yapılanları göz ardı edip hepsini biz yaptık anlayışı içerisinde. E bu da biraz doğrusu insaf sınırlarına sığmıyor açıkçası. Bazen öyle oluyor ki, bizim ihale ettiğimiz MARMARAY Projesi’ni bile sahipleniyorlar, kredisini bulduğumuz ya da sürat demir yolu, hızlı demir yolunun ihalesini yapmış olmamıza, kredisini bulmuş olmamıza rağmen kendilerinin yaptıklarını söylüyorlar ve “2003 yılına kadar bu konuda adım atılmadı, sadece düşündüler.” diyorlar. E düşünmek de insan olmanın bir gereği. Biz düşünerek yapıyoruz, düşünmeden değil elbette. Böyle bakınca, tabii, açıkçası, bu ülkenin bugüne kadar hizmet etmiş, taşın üstüne taş koymuş hizmet adamlarını göz ardı eden bir yaklaşım tarzı. Öyle gidiyor ki… Sayın Başbakan mesela bütçe görüşmelerinde diyor ki ”Eski siyasetin kavga ve anlayışlarından uzak olduğu bütçe görüşmeleri.” diyor. Bu da neden? “Türkiye’nin durumu çok iyi olduğu için” diyor. Ondan sonra dönüyor, bir cümle sonra “E burada vurun abalıya mantığı var. Her şeyi eleştiriyorlar. Çözüm? Çözüm yok.” diyebilmektedir. Bir taraftan Sayın Başbakan açıkçası Türkiye’nin çok iyi durumda gittiğini, hiçbir eleştiri olmadığını söylüyor, diğer taraftan da eleştiriler var diye, “Vurun abalıya yapıyorsunuz.” diye kızıyor. Hangisi doğru? Hangisi doğru?

Bir başka husus da bu eleştiriler karşısında, ne söylesek -çiftçinin durumu böyledir, dış politikada şudur, esnafın durumu böyledir, yolsuzluklar bunlardır, bunlar doğru değildir diyoruz- cevap veriyor: “Biz yüzde 46 oy aldık.” Yani, durumu kötüye olan vatandaş, ürünü tarlada kalan çiftçimiz, kepengini kapatan esnafımız, yolsuzluklar içerisinde oluşmuş, bakanlık bürokratlarının içeriye alındığı bir ortam içerisinde “Bütün bunların hepsi doğru olduğu için yüzde 46 oy aldık” iddiası milletimize haksızlıktır, yanlıştır. Milletimiz sizin yanlışlarınıza oy vermiş değil, belki yaptığınız iyiliklere oy vermiştir. Ama yaptığınız her kötü durum için bu milleti referans göstermek bu millete haksızlık ya! Eğer siz diyorsanız ki “Tarlada ürünü kalan çiftçi, kepengini kapatan işsizlerimiz, 1 milyon açımız, 20 milyon insan bize oy verdi.” diyorsanız, doğrusu belki de bu millet, bu durumda oy verdiğini iddia ediyorsa belki lütfundan değil de olsa olsa kahrından oy vermiş olabilir, olsa olsa kahrından vermiş olabilir. (MHP sıralarından alkışlar)

AHMET YENİ (Samsun) – Milletin iradesine saygı duyacaksınız!

ALİ RIZA ALABOYUN (Aksaray) – Milletin iradesine saygı göstermek zorundasınız!

OKTAY VURAL (Devamla) – Yani, şimdi, bütün her şeyin iyi olduğu bir ortam içerisinde, her şeyin iyi olduğunu,  yüzde 46’yla eğer siz milletin bunu onayladığını düşünüyorsanız… E, size oy vermeyen  de yüzde 54 var. Demek ki yüzde 54 de gayri memnun. Ha, gönül ister ki yapamadıklarınızı da yapın, yapamadıklarınızı da yapın, bu millete hizmet edin. Bu millete hizmet edilmesinden biz memnun oluruz. Biz hizmet yarışı içerisindeyiz. Rekabetimiz hizmet yarışı içerisinde. Onun için de bütün bunlarla ilgili, açıkçası, bu iddialar biraz havada kalmaktadır.

Bu görüşmeler sırasında, özellikle bu referansları kullanırken Sayın Başbakan bazen görev zararlarından bahsediyor. Bu görev zararlarını 2 Mayıs 2001’de biz sıfırladık ya. Sen gel bugünün sorunlarıyla ilgilen. Yani, bizim bitirdiğimiz sorunları referans vermene ne gerek var? Niye? Görev zararları bitti. Haberi olmayabilir, ama birilerinin Sayın Başbakana “Ya, bu sorun 57’nci Hükûmet tarafından bitirildi.” diye söylemesi gerekiyor.

Bir diğeri de bankalarla ilgili gelişmeler. Değerli milletvekilleri, bankaların fona devredilmesi… İşte, bazen Sayın Başbakanın “hortumlama” ifadesini kullandığımız zaman… O zaman iktidardaydık. Bu bankaların kurulmasında biz yokuz, kredilerin verilmesinde biz yokuz, hortumlayanların içinde biz yokuz. Bu sorunun çözülmesi için de elimizi attık, ama bugün o hortumlanan batık kredilerin hangi başbakanın döneminde verildiğini söylersek, o bankaların bakkal kurma gibi izin verildiği dönemlerde kimlerin olduğunu söylersek, o zaman burada bir sürü kimse mahcup duruma düşer. (AK Parti sıralarından “Söyle, söyle” sesleri, MHP sıralarından alkışlar) Yani Erbakan döneminden tutun Demirel dönemine kadar hepsinde var. O batık bankalarla ilgili patronlarla görüşenler de var şeçimden önce üstelik. Patronların yerine, Bozüyük’e helikopterle gidenler var.

Şimdi, merak ediyorum: “Bu bankaların içini hortumlamışlar. Tedbir aldık. BDDK’yı kurduk. Sınır getirdik. Şahsi sorumluluklarını getirdik.”

METİN KAŞIKOĞLU (Düzce) – Siz getirmediniz, siz yapamadınız.

OKTAY VURAL (Devamla) - Niye bundan gocunuyorsunuz anlamıyorum ki! Yani, bu bankaları hortumlayanlar hakkında tedbir alınmasından niye gayrimemnunsunuz, neden gayrimemnunsunuz ya?

AVNİ ERDEMİR (Amasya) – IMF’nin emriyle…

OKTAY VURAL (Devamla) – Oysa memnun olmanız lazım.

Ha, biz, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu vasıtasıyla bu alacakların daha hızlı alınması için attığınız adımlardan memnunuz. Peki, bizim attığımız adımlardan niye memnun değilsiniz? Devam mı etsin istiyordunuz? Hortumlama devam mı etsin diyordunuz?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – İmar Bankası…

OKTAY VURAL (Devamla) - “22 banka devredildi.” deniyor. Kendi dönemlerinde İmar Bankası var. Bu İmar Bankasına bu faaliyet iznini niye verdiniz ya? O kadar niye unuttunuz İmar Bankasını?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Yirmi ay sonra…

OKTAY VURAL (Devamla) - Değerli milletvekilleri, bütün bu hususları dikkate aldığımız zaman, açıkçası, Türkiye’nin temel sorunları dünden farklıdır.

Bakın değerli milletvekilleri, dünün sorunlarını gündeme getirerek bugünün sorunlarını cevaplandıramazsınız. Bir şeyi nerede kaybetmişseniz orada bulabilirsiniz. Yani, şimdi siz parti grubunda kaybettiğiniz anahtarı Meclis Genel Kurulunda bulamazsınız, bulmanız mümkün değil.

Şimdi, daha önce sistemin içerisinde, bankacılık sisteminin denetimsizliği, dirençsizliği vardı, kamu açıkları vardı. Doğrudur, kamu açıkları vardı. Ama 1 Ocak 2002’de 69 tane fonu kapatarak kayıt dışı bütçe uygulamasına son verdik. 2002 yılında aldığınız tabloda bunlara yönelik alınmış tedbirler vardı. Büyümede istikrarsızlık, artan enflasyon vardı. Aldığınız Türkiye’de düşen enflasyon vardı. Şimdi “O dünün sorunlarıydı.” Şimdi, dünün sorunlarını bugün getirip, bugünkü sorunlar karşısında deve kuşu gibi kafanızı gömerseniz çözüm bulamazsınız. Biz, bugünün sorunlarının, son beş yıldır uygulanan ekonomik tercihlerle istihdam yaratmayan bir büyüme olduğunu düşünüyoruz mesela.

Gelir yerine harcamaları vergilendirerek özellikle gelir dağılımı bozukluğunu yaratıp fakirin daha fakir olmasını sağlayan ekonomi politikaları, kronik dış ticaret ve cari işlemler açığı, düşük kur yüksek faizle oluşturulan saadet zinciri, küresel sermayenin ekonomi politikası üzerinde kabul edilemez düzeydeki etkisi, uluslararası rekabet gücümüzün düşmesi. Bunlar bugünün sorunları, siz bunlarla uğraşın. Olmayan sorunlarla, sanal sorunlarla uğraşmak, kendinizin  ne kadar iyi yaptığınızı söylemek yerine, gelin burada “Biz cari işlemler açığını şöyle yaptık, uluslararası rekabet gücünü artırdık, Türkiye’de harcamalarda vergilendirmeyle ilgili reform yaptık, dolayısıyla fakirin daha fakir olmasını engelledik.” deyin. Ama bunları söylemediğiniz zaman, işte sapla samanın karıştırılması oluyor. Bunlar, milletimizin mevcut sorunlarının çözümü konusunda yeterli çaba sarf edilmediğini ortaya koyan bir yaklaşım tarzıdır.

Değerli arkadaşlarım, küreselleşmenin kazananı vardır, kaybedeni vardır. Biz, kazanan olmak istiyoruz. Küreselleşme bir vetire. Ama bu küreselleşmede kazanan olmak için neler yapmamız lazım? Bugün Türkiye, giderek artan uluslararası rekabet gücü azalırken, reel döviz kuru endeksi 2002 yılında 125 iken bugün 188 olmuş ise biz uluslararası rekabet gücümüzü nasıl arttırabiliriz?

Sayın Başbakan söylüyor: “Paranın değer kazanmasından gocunanlar var.” E şimdi, vallahi, burada özellikle kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz. İhracatınızı pahalı, ithalatı ucuz hâle getiriyorsunuz, ondan sonra diyorsunuz ki: “Paramız değerli oldu.” Ondan, sonra kime siz, aslında bu politikayla hizmet ediyorsunuz? Başkalarına hizmet ediyorsunuz. Sizin ekonomi politikanızın gereği paranız değerlenmiyor, sizin mali politikalar gereği paranız değerleniyor. Peki bu kime yarıyor? İthalat yapanlara yarıyor, doğrudur. Peki başka kime yarıyor? Cari işlemler açığını finanse etmek için saadet zinciri kuran, sıcak para cenneti olan, parası olanlara yarıyor, doğrudur. Şimdi, e peki –söylüyorum- milletçilik bu mudur? Milliyetçilik, dışa açık bir ekonomiyle üretimi dış pazarlara pazarlayarak daha fazla geniş pazarlar elde etmektir. Bugün geldiğimiz noktada eğer üretiminizin dışa bağımlılığı artmışsa… Merkez Bankasının yaptığı raporda var. Üretimin, dışa bağımlılığı artmış, ihracat dışa bağımlı hâle gelmiş ve artık dışa açık bir ekonomide kendi üretiminizin dış talebi karşılaması hedefinden uzaklaşarak, dış üretimin kendi yurt içi talebinizi karşılama boyutuna gelmiş. İşte, bu döviz kuru politikasıyla başkalarının, açıkçası, on beş yirmi yılda elde edemediği kazançlar yurt dışına transfer edilmiştir sıcak parayla. Bakıyorsunuz, bizdeki reel faiz yüzde 10-12 civarında. Peki, başka ülkelerde, Japonya’da 0,75, ABD’de 1,25. Kaç kat? 8;10;14 kat. Onları besliyorsunuz, onları finanse ediyorsunuz, sonra kalkıp diyorsunuz ki “E canım, paramız değerlendi.” Kime hizmet ediyorsunuz siz? Yabancılara hizmet ediyorsunuz? “Büyüme” diyorsunuz. Peki, bu büyüme oluyor da bu büyüme kime yarıyor, baktınız mı?

Değerli arkadaşlarım, ekonomik istikrarın bir boyutu büyüme, diğer boyutu da istihdamdır elbette. Ama düşünün, eğer siz giderek üretmiyorsanız, ithalata bağımlılığınız artıyorsa, üretiminizin ithalata bağımlılığı artıyorsa, siz başkalarının işsizine iş buluyorsunuz. Değerli arkadaşlarım, bu Meclisin Almanya’daki Hans’a, İngiltere’deki George’a, Çin’deki Çin Van Loo’ya iş bulma mükellefiyeti yok. Önce Türkiye’deki insana iş bulacaksınız. (MHP sıralarından alkışlar) Nerede? Böyle bir ekonomik tercih olabilir mi? Nerede? Sonra Sayın Başbakan kalkıyor: “Benim için George’la Ahmet’in farkı yoktur.” E doğrusu, bir Medeniyetler İttifakı Eş Başkanına da bu yakışır, bu yakışır yani. (MHP sıralarından alkışlar) Ne demek farkı yoktur? Bizim için farkı var. Biz bu millete hizmet için yemin ettik, benim sorumluluğum bu millete hizmet etmektir.

Siz kalkın, bir taraftan sermaye aşındırarak, kaynaklarımızı aşındırarak, dış ülkelerdeki sermayenin daha fazla gelir elde etmesini sağlayın, yetmezmiş gibi, başka ülkelerin üretimlerini artırması için kendi döviz kurunuzu sanal ve köpük bir şekilde değerlendirin ve Türkiye’de işsiz sayısı artsın. Ekonomi literatürüne ilk defa girdi biliyor musunuz “istihdam yaratmayan büyüme.”

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Dünyada nasıl?

OKTAY VURAL (Devamla) – Morgan Stanley’in raporunda var “istihdam yaratmayan büyüme”, düşünebiliyor musunuz? Peki, kim istihdam edildi? Değerli arkadaşlarım, kim istihdam edildi?

ŞABAN DİŞLİ (Sakarya) – Kaynakları verimli kullanırsanız…

OKTAY VURAL (Devamla) – İşte, bu ekonomi politikası da kazananların politikasıdır. Onun için, değerli arkadaşlarım, bu ekonomi politikasında ekonomiden sorumlu bir Sayın Bakan diyor ki: “Küreselleşmenin ihtiyaçlarına göre hareket ediyoruz.”

Değerli arkadaşlarım, küreselleşme, özellikle gelişmiş olan piyasaların uluslararası rekabet gücünü artırmak için kullandıkları bir araçtır. Siz küreselleşmenin ihtiyaçlarına göre değil, milletin ihtiyaçlarına göre ekonomi politikası oluşturacaksınız. Millî düşüneceksiniz, küresel davranacaksınız.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Nasıl olacak?

ŞABAN DİŞLİ (Sakarya) – Millî düşünüp küresel davranmak nasıl olacak?

OKTAY VURAL (Devamla) – Onun için, özellikle Adam Smith’den bu yana bütün ekonomistlerin üzerinde mutabakata vardığı husus, devletin en önemli fonksiyonunun uluslararası piyasada rekabeti artırmak olduğudur. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin rekabet gücü giderek azalıyor.

Sayın Başbakan diyor ki “Kaynak nerede?” Kaynak Türkiye’de. Türkiye’deki kaynağı başkaları kullanıyor. Üretim kaynaklarımız yabancılaşıyor, piyasalarımız yabancılaşıyor. Bakın, İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında yabancı payı yüzde 72 olmuş. Sayın Bakan çıkıyor, diyor ki “Yüzde 72 olmuş ama şirketlere baktığınız zaman bu yüzde 26’dır.” Biz piyasadan bahsediyoruz Sayın Bakan. Bu piyasaya yabancılar hâkim, yabancılar hâkim. Biz şirketten bahsetmiyoruz ki, biz yabancılardan bahsediyoruz. Türkiye’de perakendecilik sektörü giderek yabancılaşıyor ve özellikle likit kaynaklar yabancı şirketlere havale ediliyor. Neden? Çünkü, Türkiye’de uyguladığınız politikayla esnaf ve sanatkârı öldürdünüz, küçük işletmeleri öldürdünüz.

AKP döneminde 850 bini aşkın esnaf ve sanatkâr kepenk kapattı. Bu milletin durumu iyiyse, kepenk kapatıp bunları İspanya’ya tatile mi gönderdiniz? Ne yaptınız bunları?

Yani, şimdi doğrusu, değerli arkadaşım bahsediyor, 22 Temmuz… Yani, siz bu politikayla diyorsunuz ki “Vallahi 850 bin esnafın kepengini kapattık. Bu dönemde, inşallah, 1 milyon esnafın daha kepengini kapatacağız ve onaylayacaklar.” demek istiyorsunuz herhâlde.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Esnaf biliyor…

OKTAY VURAL (Devamla) - Bir insanın kepenk kapatmasından memnuniyet duymamak lazım.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Neyin ne olduğunu biliyor…

OKTAY VURAL (Devamla) - Tarım kesimi çökmüş vaziyette değerli arkadaşlar. Ürün tarlada kaldı, sattığıyla doyamadı.

Açıkçası, bütün bunlara baktığımız zaman, 2002 yılıyla mukayese ettiğimiz zaman, Türkiye’nin önemli ölçüde bir kaynak erozyonuna girdiğini düşünüyoruz.

Bakınız, bir millî ekonomi vatandaşlarına ne yapar? Gelir üretir. Bir millî ekonomi vatandaşlarına gelir ürettiği gibi, aynı zamanda, değerli arkadaşlarım, elbette yükümlülükleri de vardır vatandaşlarımızın. Şimdi, özellikle, oluşturduğunuz son, yıl sonu itibarıyla mukayese yapılamayacağı için sadece kesin hesabını görüştüğümüz 2006 yılı için size rakam vereyim:

Değerli arkadaşlarım, kura göre değişmekle birlikte, toplam borç stoku, buna sıcak parayı, bütün bunları da eklediğiniz zaman, kişi başına borcu hesapladığımız zaman, bakınız, kişi başına borç 3.194 dolar 2002 yılında, şimdi yaklaşık 6 bin dolara vardı.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Gelir ne kadar, gelir?

OKTAY VURAL (Devamla) – Kişi başına sıcak para 115 dolar, şimdi 850 dolar. Kişi başına banka borcu 58 dolar, şimdi 673 dolar. Kişi başına vergi 526 dolar, şimdi 1.340 dolar.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Kişi başına gelir ne kadar?

OKTAY VURAL (Devamla) – Vereceğim, çok merak ediyorsunuz, vereceğim.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bekliyorum.

OKTAY VURAL (Devamla) – Borçlarını aldık, topladık, 3.893 dolar kişi başına yükümlülüğü var 2002 yılında ve 2006 yılında bu yükümlülük kaça çıkmış biliyor musunuz? 8.134 dolara çıkmış. Değerli arkadaşlarım, aradaki fark nedir biliyor musunuz? 4.241 dolar yükümlülüğü artmış vatandaşın.

Gelirine bakıyoruz: Değerli arkadaşlarım, kişi başına gayrisafi millî hasıla 2.600 dolardan 5.477 dolara çıkmış. Şimdi, yükümlülükten, borcundan ve gelirinden düştüğümüz zaman, 2002 yılında bir kişinin yüklendiği toplam yükümlülük, gelir sonrası, 1.295 dolar iken, şimdi 2.657 dolar olmuş. 2.657 dolar, gelirinin üzerinde borç getirmişsiniz. Bunun 2002’ye göre artış oranı nedir biliyor musunuz? Yüzde 120’dir. İşte, vatandaşın borçlarını artırma politikanızın temel yaklaşımı.

Değerli arkadaşlarım, 2003 yılına bakıldığı zaman, faiz ödemelerinin hane halkı harcanabilir gelire oranı yüzde 2,4, şimdi 4,4. Peki, borcun harcanabilir gelire oranı nedir? 2002’de yüzde 7,5. Şimdi nedir dersiniz? Yüzde 26,5. Görüyor musunuz? Bu milleti borçlandıran ve gelirinin üzerinde borç yükü içerisine sokan ekonomi politikası işte böyle olmuş. Biraz önce ifade edildi, cari işlemler açığı 1,5 milyar dolardan 34 milyar dolara çıkmış, 15,5 milyar dolar olan dış ticaret açığı bugün 50 milyar dolar. Projeksiyon nedir? 60-70 milyar dolara doğru gidiyor.

Peki, bu politikalara bu bütçede bir çözüm var mı? Şimdi, bakıyorsunuz, dış ticaret açığı artıyor, cari işlemler açığı devam ediyor. Peki, soruyorum, bu bütçeyi nerenin sorunları için getirdiniz, hangi sorunu çözmek için? Yani, bu bütçeyi hangi sorunu çözmek için getirdiniz, hangi soruna çözüm getiriyor? Evet, bütçe kanununda cari işlemler için alınması gereken birtakım tedbirler var, ama bu tedbirlerin neticesinde hedefleriniz yok; sanal tedbirler. Türkiye, muhakkak surette, özellikle yüksek teknolojili ihracata yönelmelidir. Bakın, OECD ülkeleri içerisinde, ihracat içerisinde, yüksek teknolojili ihracat payımız sadece yüzde 2’dir, en sondayız, en sonda.

Türkiye bu politikalarla rekabet edemez, rekabet gücü kayboluyor. Onun için, Türkiye’nin rekabet gücü kaybolunca milletimiz de fakirleşiyor. İşte gördük.

Değerli arkadaşlarım “Harcanabilir gelirleri artırdık.” diyorsunuz, ama dolaylı vergiyle vatandaşın, özellikle dar gelirlilerin gelirlerini harcama sırasında vergilendirdiğiniz için harcanabilir geliri azalmaktadır. Bakın, harcama esaslı yoksul sayısı 2002’de 10 milyon iken, bugün 11-11,5 milyonu bulmuştur, harcama esaslı göreli yoksullukta. 1,5 milyon insan. Neden? Bu politikalardan dolayı.

“İstihdam yarattık.” diyorsunuz. Bakın, gelir dağılımı anketlerini açın, yarattığınız istihdamın hepsi asgari ücretli istihdam. Değerli arkadaşlarım, böyle rekabet gücü kazanamayız. Türkiye, giderek bağımlılık oranı düşen, özellikle genç nüfusu artan bir ülke. Yapmamız gereken iş nedir? O insanlara iş bulabilmektir. Ama, asgari ücretle değil, yüksek teknoloji, daha fazla gelir elde edecek iş bulmalıyız. Ama, ekonomi politikanız, maalesef, işsiz vatandaşlarımızı kendisini doyurabilecek bir iş değil, kendisini çağdaş köle hâline dönüştürecek asgari ücretli bir istihdama yöneltiyor. Bütün istihdam artışı bu alanda olmuştur. Bu bakımdan, bu ekonomi politikalarıyla Türkiye’nin, açıkçası, rekabet etmesi mümkün değildir. Bu bütçe de bu sorunlara çözüm getirmiyor. Onun için, geçmişe gidip, “şunları yaptık, bunları yaptık” değil, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunların cevabını veren bütçeyle gelin, kanunlarla gelin.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Vural, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

OKTAY VURAL (Devamla) – Bir de çok kısaca dış politikadaki temel yanlışlara değinmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, dış politikada temel hedef özellikle ne olmalıdır? Millî realizme dayalı, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü dikkate alan, vatandaşlarının çıkarlarını dikkate alan ve uluslararası uyuşmazlıklarımızı kendi lehimize çözen bir yaklaşım. Önceliklerimiz bunlar olmalıdır. Ama, Sayın Dışişleri Bakanı bütçe konuşmasında öncelik olarak şunu diyor: “Çoğulculuk, insan hakları…”

Değerli arkadaşlar, Türkiye, doğrudan doğruya dışarıdan kaynaklanan bir tehditle birlik ve beraberliği tehdit altında, bölücülük tehdidi altında. Bizimkiler gitmişler “Çoğulculuk, insan hakları…”

“Çoğulculuk, insan hakları, demokrasi.” diye Irak’a gidenlerin neler yaptığını görüyorsunuz. (MHP sıralarından alkışlar) Onları desteklemek amacıyla bu politikanın esiri olamayız, yanlıştır.

Değerli arkadaşlarım, PKK’yla mücadelede, maalesef, bu birlik ve bütünlüğümüze yönelik PKK’yla mücadele konusunda uluslararası seviyede hiçbir adım atılmadı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Vural, ikinci defa uzatıyorum, lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

OKTAY VURAL (Devamla) – Seçim beyannamesinde “Bu yönde uluslararası finansmanı kestik, uluslararası desteği sağladık.” diyorlar. Burada sınır ötesi operasyonla ilgili görüşmelerde dendi ki: “Bir tane ülke bize destek sağlamadı.” Hangisi doğru değerli arkadaşlarım? Hangisi doğru? Doğrusu, bütün bu politikaları dikkate aldığımız zaman, belki de, Sayın Başbakana hitap ederken “Sayın Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanı” diye hitap etmek lazım. (MHP sıralarından alkışlar)

Nedir bu Büyük Orta Doğu Projesi? Bu milletten almadığı yetkiyi, almadığı görevi ABD Başkanı Bush’tan alarak üzerimize, başımıza çuval geçirilmesine izin verilmesine müsaade edebilir miyiz? Edemeyiz, etmemeliyiz değerli arkadaşlarım.

Bu bakımdan, bu bütçenin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Sözlerimi Hazreti Mevlânâ’nın UNESCO tarafından kabul edilen yılı münasebetiyle, onun sözüyle tamamlamak istiyorum. Diyor ki: “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol…” (AK Parti sıralarından “Bravo[!]” sesleri, alkışlar[!]) “Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol/Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol/Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.”

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Suçunu kabul ediyorsun, kusurunu sen de kabul ediyorsun!

OKTAY VURAL (Devamla) - Bu bakımdan, ben Hazreti Mevlânâ’nın bu sözleriyle konuşmamı tamamlar, hepinize saygılarımı arz ederim. (MHP sıralarından alkışlar, AK Parti sıralarından alkışlar[!])

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

AK Parti Grubu adına Giresun Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Nurettin Canikli. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Sayın Canikli, buyurun efendim.

AK PARTİ GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; 2008 yılı merkezî yönetim bütçesinin tümü üzerinde AK Parti Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, AK Parti Hükûmetlerinin altıncı bütçesini (2008 yılı bütçesi) görüşüyoruz. Bu bütçenin de memleketimize hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum. Bütçenin hazırlanmasında emeği geçen herkese; başta Hükûmetimiz, bakanlarımız ve ilgili bürokrat arkadaşlara teşekkür ediyorum. Yaklaşık on günden beri bütçeyi enine boyuna tartışıyoruz, değerlendiriyoruz muhalefetimizle, iktidarımızla. Tabii, bu tartışmalar sırasında kuşkusuz önemli görüşler ortaya konuldu, ifade edildi. Katkı sağlayıcı olduğuna inandığım ve Hükûmetimiz ve ilgili arkadaşlar tarafından değerlendirilecek, dikkate alınacak görüşler ortaya konulduğuna inanıyorum. Onlar da, ifade ettiğim gibi, elbette Hükûmetimiz tarafından değerlendirilecektir.

Değerli arkadaşlar, birçok konuşmacı arkadaşımızın da ifade ettiği gibi, bütçeler son derece önemli metinlerdir. Sadece bir sonraki yılda gelirlerin toplanması, harcamaların yapılması konusunda hükûmetlere yetki veren, izin veren bir kanun değildir. Onun ötesinde çok daha derin anlamları ve sonuçları olan bir mali tablodur, bütünlük arz eden bir sistemdir.

Her şeyden önce, her yıl, toplumda üretilen millî gelirin yaklaşık yüzde 30’u bütçe yoluyla yeniden harmanlanır, toplanır ve dağıtılır, tekrar topluma verilir. İşte bu dağıtım aşamasında hükûmetler bu yolla yatırım politikalarını uygulamaya koyarlar, sosyal politikalarını uygulamaya koyarlar, büyüme politikalarını ortaya koyarlar, istihdam ve gelir dağıtım politikalarını ortaya koyarlar. Bu açıdan bakıldığında, bu politikaların yürütülmesi için de yıllık araçlar olarak bütçeler ortaya çıkar.

Tabii, bütçelerin birçok özelliği vardır, olmalıdır ama bana göre bütçelerde bulunması gereken en önemli özellik samimiyet ve dürüstlüktür. Evet, bütçeler samimi olmalı, bütçeler dürüst olmalı. Tabii birçok özelliği var bütçelerin; yönetilebilir olmalı, tahmin edilebilir olmalı ama bunların içerisinden bana göre en önemlisi, en dikkat çekici olan, samimi ve dürüst olması gerekir. Nedir bu özellik, son derece önemli? Çünkü 2002 yılına kadar hemen hemen hiçbir bütçede bu özellik yok -biraz sonra rakamlarla ifade etmeye çalışacağım- yani 2002 yılına gelene kadar bütçelerde samimiyet yok ve maalesef dürüstlük yok, çünkü bütçeler aynı zamanda iktidarların, hükûmetin millete verdiği bir sözdür, bir taahhüttür. Nedir taahhüt? Çıkıyor hükûmet burada diyor ki “Ben, bir sonraki yılda şu kadar harcama yapacağım, şu kadar para toplayacağım.” Ve bu harcama miktarıyla uyumlu makro dengeler sunuluyor, eğer bu harcama miktarında ciddi anlamda bir sapma meydana geldiği takdirde, bütün makro göstergeler değişiyor ve ciddi oranda oynamalar, sapmalar meydana geliyor yani faiz oranında, enflasyonda, bütçe açığında. Tabii bunlar yatırımcı için, milletimiz için, tüketici için, finans kesimi için, hepsi için, bütün toplum için son derece önemli, çünkü herkes hesabını kitabını bu bütçe dengesi üzerine yapıyor. Bütçe dengesinde meydana gelecek olan ciddi sapmaların tamamı, hesapların tamamını bozuyor. Bu anlamda son derece önemlidir. Bu sözlerin yerine getirilmesi gerekir, yani hükûmetlerin burada bütçe üzerinde konuşurken verdiği sözlerin, bir sonraki yıla ilişkin verdiği sözlerin yerine getirilmesi gerekir.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Kesin hesap.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Buna hiç kimsenin itirazı var mı? Yok, olamaz zaten.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Kesin hesap.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Ama bakalım ne yapmış hükûmetler? Şimdi, tabii, geçmişten korkmayalım değerli arkadaşlar, geçmişi tartışmamız lazım. Geçmişi tartışalım, geçmişte neler yapılmış, neler yapılamamış, onları ortaya koyalım ki…

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Biraz da geleceğe bakalım.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – … bugün ne yapılmış ve gelecekte ne yapılması gerekir? Onların daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişte nelerin yapıldığını, nelerin yapılamadığını burada konuşmamız lazım. Bundan kaçmamak gerekir, bundan utanmamak gerekir değerli arkadaşlarım, koyacağız bu rakamları biraz sonra. Ama önce şu dürüstlük meselesine -bütçenin dürüstlüğü anlamında söylüyorum- samimiyet meselesine gelelim. Bakın, yıllar tamamen tesadüfidir, herhangi bir hükûmeti, herhangi bir dönemi hedef almamaktadır, objektiftir yani. 1990 yılından başlayalım: Hükûmet, gelmiş burada demiş ki -o dönemin hükûmeti- ben, önümüzdeki yıl -1990 bütçesi görüşülürken- 64,4 trilyon lira harcama yapacağım, demiş; bütçe büyüklüğüm bu, bütçe hedefim bu, demiş ve herkes hesabını kitabını buna göre yapmış ama ne olmuş? 68,4 trilyon lira harcamış, yüzde 6 sapma meydana gelmiş. 1991 bütçesi: Hükûmet, 101 trilyon harcama yapacağım, demiş ancak 132 trilyon lira harcama yapmış değerli arkadaşlar, yüzde 31 oranında sapma meydana gelmiş, o sapınca faiz oranları sapmış, büyüme sapmış, her şey sapmış, bütün ekonomik göstergelerin dengesi bozulmuş. 94 yılı: 819 trilyon lira harcayacağım, diye millete söz vermiş buradan, ancak 902 trilyon lira harcamış Hükûmet, sapma yüzde 10. 1995’te yüzde 30 ve en son 2002 yılında, Hükûmet demiş ki, 98 trilyon lira harcama yapacağım, onun sözünü vermiş burada, onun için yetki almış, onun için milletten icazet almış ama tam 115,6 trilyon lira para harcamış, sapma yüzde 18 değerli arkadaşlar. Bu bütçelerin…

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Katrilyon.

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Evet, katrilyon, pardon. 98 katrilyondan 115,6 katrilyon. Bu bütçelerde samimiyet var mı? Bu bütçeler konuşulurken verdiği sözü yerine getirmesi gereken hükûmetler bu sözlerini yerine getirmişler mi? Millete karşı dürüst davranmışlar mı? Soruyorum değerli arkadaşlar, herkese soruyorum. Elbette, “Hayır” bu sorunun cevabı.

Şimdi, aradaki farkı koymak için bunları söylememiz gerekiyor. Sadece, başlı başına AK Parti Hükûmetinin bütçelerinin performansını ortaya koyduğumuz zaman bir anlam ifade etmeyebilir tek başına, ancak biraz önce söylediğim rakamlarla, şimdi ifade edeceğim AK Parti Hükûmetinin bütçe rakamlarını karşılaştırdığımızda o zaman farkı göreceksiniz. O zaman, AK Parti bütçelerinin ne anlama geldiğini ve AK Parti Hükûmetlerinin farkını ortaya koyacaksınız. 2003 yılı, ilk bütçemiz, Hükûmetimiz demiş ki, biz 146 katrilyon bütçe büyüklüğü hedefliyoruz, harcama yapacağız. Bunun yetkisini almış ve 140, 4 katrilyon lira harcamış değerli arkadaşlar. Bırakın aşmayı, altında kalmış. 2004 bütçesi öyle, 2005 bütçesi öyle, 2006 bütçesi öyle, 2007 bütçesi öyle. Hadi, bir tanesi tesadüf diyelim, 2003 bütçesi tesadüf, 2004’te mi tesadüf, 2005 mi tesadüf, 2006 mı tesadüf, 2007 mi tesadüf? Hepsinde millete verdiği sözü yerine getirmiş. (AK Parti sıralarından alkışlar) Hiçbir hükûmet, millete verdiği sözü yerine getirmemiş ama AK Parti Hükûmetleri yerine getirmiş değerli arkadaşlar, rakamlara itirazı olan lütfen söylesin, rakamlar burada, açık, hiç kimsenin itirazı olamaz.

MEHMET NİL HIDIR (Muğla) – Söyleyemezler ki, salonu terk ettiler!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, aynı şey, açıklar için de geçerli, bütçe açıkları için de geçerli. Baktığınız zaman, benzer eğilimi de yine görüyorsunuz. 1990 yılında, bütçe demek için bin şahit ister, 2002’den önceki dönemler için, neredeyse, formalite olarak, yasal ve anayasal zorunluluk olarak gelinip hazırlanılan, burada konuşulan, üzerinde konuşma yapılan konu. Çünkü, bütçe demek, denge demek, sistem demek, tutarlılık demek. Eğer bir bütçede bunlar yoksa, bütçenin hedeflediği sonuçları gerçekleştirmeleri mümkün değildir, bütçe denemez bunlara. Bütçe açıklarına bakın: 1990’da yüzde 17 bütçe açığı var, 1991’de yüzde 25, her yıl devam ediyor, en son, 2002 yılında yüzde 32 oranında bütçe açık vermiş. Ne yapacaksınız bu açığı? Ya borç bulacaksınız ya para basacaksınız.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Kapatacaksınız.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ya borç bulacaksınız ya para basacaksınız.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Açık da olsa kapatacaksınız.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yapılan da bu zaten, o yıllarda yapılan da bu, ya enflasyon üç haneli rakamlara çıkmış ve ya da millet ciddi anlamda yüksek reel faizler ödemiş. Biraz sonra konuşacağız bunları, reel faiz nedir, reel faiz daha önce nasıldı, şimdi nasıl, bunların hepsini karşılaştıracağız.

Bakın, gelelim bizim Hükûmetimize. Yüzde 32 olarak devraldığımız bütçe açığını, ilk yıl 28’den itibaren başlamışız ve 2007’de, makul olan yüzde 7,3 seviyesine düşürmüşüz değerli arkadaşlar.

BEYTULLAH ASİL (Eskişehir) – Cari açıktan niye bahsetmiyorsunuz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bekleyin, bekleyin, biraz sonra onu da göreceksiniz, onu da göreceksiniz.

BEYTULLAH ASİL (Eskişehir) – Cari açık borçsuz mu kapatılıyor?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hep konuşuldu değerli arkadaşlar: “Bütçeler, sosyal bütçeler, efendim işte, yeteri kadar harcama yapılmıyor, fakirlik büyüdü, işsizlik arttı, vesaire ya da işte, gelir dağılımında ciddi bozulmalar var”. Bakın, bunların hiçbirisi gerçek değil, hepsi bunların burada hamaset nutukları. Hiç, bunlar konuşulurken rakamlar ortaya konulmuyor değerli arkadaşlar. Rakamlar da uluslararası, herkesin kabul ettiği rakamları kullanmamız lazım. Herkes rakam çıkarmaya çalışırsa, kendi hesap etmeye çalışırsa, bakkal hesabı, o işin içinden çıkılmaz. Herkesin kabul ettiği, açıkça yayınlanan ve üzerinde yıllardan beri uygulanan rakamların kullanılması ve metotların kullanılması gerekir.

Şimdi, bakın değerli arkadaşlar, AK Parti Hükûmetinin bütçelerinin en önemli özelliklerinden bir tanesi sosyal bütçe oluşudur. 2002 yılında -devraldığımız için söylüyorum- bütçenin yaklaşık yüzde 45’inden fazlası faiz ödemelerine aktarılıyor. Faiz ödemeleri nedir? Faiz ödemeleri, toplumun üst gelir grubuna, sermaye sahiplerine bütçe yoluyla aktarılan kaynakları gösterir. Çünkü, faiz geliri elde eden kesim kimdir? Elbette parası olan kesimdir, sermaye sahibi kesimdir. 2002 yılı bütçesinde bütçenin neredeyse yarısı -Hükûmetlerin bunlar üzerinden tasarruf etme imkânı yok, dokunma imkânı yok- tam yarısı toplumun üst gelir gruplarına aktarılıyor değerli arkadaşlar. Yani zengine aktarılıyor. Nereden kesiliyor? Fakirden kesiliyor. Bütçenin yarısı neredeyse.

Şimdi, böyle bir bütçeyle -önceki dönemden, 2002 ve öncesini kastediyorum- sosyal politika uygulamanız mümkün mü? Fakire fukaraya kaynak aktarmanız mümkün mü? Yatırıma kaynak aktarmanız mümkün mü? Sosyal güvenlik harcamalarına kaynak aktarmanız mümkün mü? Elbette mümkün değil.

Biz ne yaptık? Biz de bu tabloyu tamamen değiştirdik. Bugün itibarıyla bakıldığında, 2007 ve 2008 bütçesinde faiz ödemelerinin payı yüzde 25’tir. Yani yarı yarıya indirilmiş. Basit bir hesap yapalım: Bakın, eğer bugün aynı oran korunmuş olsaydı bütçede, yani devraldığımız 2002 yılındaki faiz oranı, yani yüzde 45’lik oran korunmuş olsaydı, 2008 bütçesinde faize ayrılması gereken rakam 110 katrilyon olacaktı değerli arkadaşlar. Yani, hiçbir iyileşme ve kötüleşme yapmamış olsaydık, bütçenin bu dağılımında, bu dengesinde 2007 ve 2008 bütçesinde faize ayrılması gereken rakam 110 milyar YTL olacaktı. Şu anda ne kadar? 50 küsur milyar YTL. Ne kadar tasarruf etmişiz? Yaklaşık 50 milyar YTL’nin üzerinde tasarruf etmişiz.

Peki, bunu nereye aktarmışız? Bakın, bu aldığımız parayı nereden aldık? Zenginden aldık değerli arkadaşlar. Yani, zengin kesime aktarılan kaynaktan kestik, faiz ödemelerinden kestik. Bir itirazı olan var mı? Yok. Nereye aktardık? Bakın, personele aktardık, memura maaşlarında zam yaptık.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Tüp gazdan da vergi alıyorsunuz. Onu da mı zenginden alıyorsunuz?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - 2002’de personel harcamalarının payı yüzde 18’den, 2007 yılında yüzde 24’e çıkmış. Hani hep konuşuluyor, memuru, işçiyi mahvettiniz diye. Değerli arkadaşlar, rakam bu. İşte, bu kestiğimiz, faizden tasarruf ettiğimiz, zenginden aldığımız parayı, bir, personel harcamalarına aktarmışız, memura daha fazla maaş vermişiz. Başka? Tarıma aktarmışız.

Değerli arkadaşlar, 2002 yılı bütçesinde tarımın aldığı pay yüzde 1,56. Biz kaça çıkarmışız? Neredeyse 2 katı, yüzde 2,4’e çıkarmışız. Bütçeden aldığı pay. Sağlık harcamaları: 1,85’ten 3,20’ye çıkarmışız. Bütçeden ayrılan pay. Sosyal güvenlik harcamaları: Yüzde 9,4’ten 16,7… Yatırım harcamaları: Yüzde 6,6’dan 7,53… Eğitim harcamaları: Yüzde 2,9’dan yüzde 3,4…

Değerli arkadaşlar, bunların hepsinin ortak bir özelliği var, yani bu harcama kalemlerinin hepsinin ortak bir özelliği var: Buradan gelir elde edenlerin, pay alanların tamamı düşük gelir grubunda bulunan insanlar, toplumun alt gelir grubunda bulunan insanlar. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Şimdi, ne yapmışız? Zenginden almışız fakire vermişiz, parası çok olandan almışız gelir durumu zayıf olanlara vermişiz. Sosyal politika budur değerli arkadaşlar. Bunları rakamlarla ifade ediyoruz. Hamaset nutukları atmaya gerek yok. Daha önceki dönemlerde nasıl bozulduğunu da, açıkçası, burada çok fazla tartışmak istemiyorum.

Şimdi, bakın, bunun sonucunda… Bu rakamlar tek başına yetmez. Madem diyoruz ki zenginden aldık fakire verdik, biraz önce ifade ettiğim rakamlarla, bunun gelir dağılımı rakamlarına da yansıması gerekir. Bakalım yansımış mı değerli arkadaşlar? Bakalım, hep beraber bakalım.

Şimdi, 2002 yılında -millî gelirin bir dağılımı var, dağılım yüzdesi var, bu rakamlar da yine yayınlanıyor-  toplumun en zengin yüzde 20’sinin millî gelirden aldığı pay yüzde 50,1. En zengin kesimin yüzde 20’si millî gelirin yarısından fazlasını alıyor, yüzde 50,1. Bu rakam 2003’te yüzde 48,3’e düşmüş, 2004’te 46,2’ye, 2005’te yüzde 43,5’e düşmüş. Yani, 50’den 43,5’e düşmüş. Yani, biraz önce söylediğim, bütçe rakamlarıyla aktarmaya çalıştığım, anlatmaya çalıştığım gerçek, gelir dağılımı rakamlarında da çok net ortaya çıkıyor. Yani, zenginlerin, en zengin yüzde 20’nin millî gelirden aldığı pay 7 puan birden düşmüş. 2002-2005 arası. Daha sonraki rakamlar henüz elimize geçmedi, yayınlanmadı daha doğrusu, yani 2006 ve 2007.

Peki, en fakirin durumuna bakalım. En fakir yüzde 20’nin, toplumun en fakir yüzde 20 kesiminin millî gelirden aldığı pay 2002 yılında sadece yüzde 5,3; 2005 yılında yüzde 6,1’e çıkmış değerli arkadaşlar. Demek ki, AK Parti Hükûmetlerinin bütçelerinin en önemli özelliği olan çok ağır yüklü sosyal politika içermeleri gerçeği rakamlarla da ortaya konuluyor ve teyit ediliyor.

GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Yüzde 5’lik dilimleri açıklayın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Buna hiç kimsenin bir itirazı var mı değerli arkadaşlar? Ya şimdi konuşsun ya da sussun, çünkü, rakamlar olmadan, gelişigüzel, rastgele hamaset nutuklarıyla burada fakirlik edebiyatları yapılıyor.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Nasılsa konuşma hakkımız yok, biliyorsun.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Koysunlar rakamları, konuşsunlar. (AK Parti sıralarından alkışlar)

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Kimin hesabıyla?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, biliyorsunuz bazı konularda muhalefete mensup arkadaşlar Hükûmetimizin politikalarını eleştiriyorlar, diyorlar ki: “Tamam, büyüme var, enflasyonda düşüş var, faizlerde düşüş var, işsizlikte bir miktar azalış var ama cari açığınız çok yüksek, borç stoku çok yüksek, büyüme hormonlu ve istihdamda sıkıntılar var.” Dört tane ana konu var esas itibarıyla muhalefetin eleştirdiği. En başında gelen cari açık meselesi, cari açık…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Daha ne olsun?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Şimdi, bunlardan başlayacağız. En önemli ve en çok tartışılan konu olan cari açıktan başlayacağız. Nedir, ne değildir, bütün boyutlarıyla açıkça, rakamlarla, objektif olarak burada ortaya koyacağız.

Şimdi, biliyorsunuz, cari açık ya da cari denge, bir ülkenin –kısaca bir hatırlatmakta fayda var- bütün toplam döviz gelir ve giderinin dengesini gösteren bir kavram. Yani bir ülkenin döviz gelirleri var, bir de döviz giderleri var. Döviz gelirleri nedir? İhracattan elde edilen gelirler döviz gelirleri, keza görünmeyen kalemler olarak tanımladığımız turizm gelirleri var, işçi dövizleri var. Bunlar ülkenin döviz gelirleri. Bir de döviz giderleri var. İşte, ithalat başta olmak üzere kâr transferleri, yine görünmeyen kalemlerde hizmet giderleri olarak tanımladığımız giderler var. Kabaca bu. Cari denge, bu dengeyi gösteriyor. Eğer, döviz giderlerimiz döviz gelirlerimizden fazlaysa cari açıktan bahsediliyor. Muhalefete mensup arkadaşlar, cari açığınız çok fazla, çok büyüdü, çok tehlikeli, diye itirazlarını ortaya koyuyorlar.

Şimdi,cari açığın rakamlarla tanımlanmasından, detaylandırılmasından önce, isterseniz, uygulanan bu ekonomik programlarla ilgili bazı açıklamalar yapılması gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz Hükûmetimiz geldiğinde, 2001 yılında dizayn edilen 18’inci stand-by anlaşması çerçevesinde bir program vardı ve esas itibarıyla bu programı devraldı. Bunu zaten muhalefete mensup arkadaşlar da ifade ediyorlar, hem Milliyetçi Hareket Partisine mensup hem de Cumhuriyet Halk Partisine mensup arkadaşlar ifade ediyorlar. Hatta, zaman zaman da şunu söylüyorlar, biraz önce burada ifade ettiler: “Biz çok önemli bir düzenleme yapmıştık. Çok güçlü bir programa başlamıştık. Siz o programın meyvelerini topladınız.” gibi, bu anlama gelebilecek açıklamalar da yaptılar. Bakalım öyle mi, bunları konuşacağız.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – O programın bizimle ilgisi yok.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hayır, Sayın Baykal konuşmasında çok net olarak bu programın başarısından bahsetti. Yani, siz, bu programın bu anlamda…

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Bizim yaptığımız bir program değil.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hayır, ilginiz olduğunu söylemedim. Sadece bu şekilde ifade edildiğini ortaya koydum.

Şimdi, bundan önce, yani 18’inci stand-by anlaşmasında önce… Stand-by anlaşması da IMF’le yapılan bir tür sözleşme gibi bir şey. Yani, burada hükûmetler IMF’ye diyor ki: Ben şunları, şunları, şunları yapacağım. Söz veriyor, taahhütler veriyor ve IMF Başkanına yazılı olarak bunları bildiriyor ve bunların karşılığında da kredi kullanılıyor genelde. Özü, çok özet olarak bu, anlaşmanın.

Bugün kadar, bizim dönemde yapılan dâhil, toplam 19 tane anlaşma yapıldı IMF’le, stand-by anlaşması. Bunlardan 2 tanesi 57’nci Hükûmet döneminde yapıldı: 17’ncisi ve 18’incisi. Biz 18’incisini devraldık, ama, Hükûmet bir de 1999 yılında 17’ncisini yaptı. Yani, IMF’le 57’nci Hükûmet hem 17’yi yaptı hem 18’i yaptı.

Şimdi, 18’e geçmeden önce isterseniz 17’yi ve öncekileri bir ortaya koyalım. 18 hariç, geçmişteki stand-by anlaşmalarının hiçbirisinde başarılı olunamadı, hiçbirisinde hedeflere uyulamadı. Ben yine buradan sizlerle bunların çarpıcı olanlarını paylaşmak istiyorum değerli arkadaşlar.

Şimdi, 10’uncu stand-by anlaşması Ağustos 1970 yılında Demirel Hükûmeti ile yapıldı, yani IMF’yle yapıldı. Hedefi şu: Ekonomik durgunluğa son vermek. 1970 yılında ciddi bir ekonomik durgunluk vardı; ekonomik durgunluğa son vermek, büyümeyi sağlamak. Hedef buydu. Sonuç ne oldu? Büyüme gerçekten hızlandı, ancak enflasyon iki haneye çıktı. Bu, stand-by anlaşmasının sonucu.

11'inci stand-by anlaşması Mart 1978'de düzenlendi. Rahmetli Ecevit Hükûmeti. Amaç: İhracatı artırmak, büyümeyi hızlandırmak. Sonuç, uygulama sonucu: Sorunlar daha da ağırlaştı ve durgunluk krize dönüştü.

12'nci stand-by anlaşması, Mart 1979, yine rahmetli Ecevit. Amaç bu sefer ekonomik krizi sona erdirmek. Sonuç: Enflasyon yükselmeye devam etti, ekonomi daraldı, ekonomi küçüldü, istihdam imkânları daraldı, gelir azaldı.

13'üncü stand-by anlaşması, 13 Ocak 1980. Sayın Demirel Hükûmeti. Ekonomiyi dışa açmak ve krize, durgunluğa son vermek, amaç bu. Sonuç: Ekonomi dışa açıldı, ancak enflasyon üç haneli rakama çıktı.

16'ncı stand-by anlaşması, Nisan 1994. Hükûmet, Sayın Çiller Hükûmeti. Amaç: İç ve dış açıklardaki tırmanışı azaltmak, yani iç borcu, dış borcu, bütün makro göstergelerdeki dengesizlikleri ortadan kaldırmak. Sonuç: Enflasyon patladı ve bildiğimiz meşhur 94 krizi ortaya çıktı.

17'ncisi Aralık 1999. 57'nci Hükûmet, rahmetli Ecevit. Enflasyonu tek haneli rakama indirmek, esas amacı, 17'nci stand-by anlaşmasının. Sonuç: Devalüasyonla sonuçlandı ve ekonomi duvara tosladı, tarihe çok önemli harflerle kaydedilen 2001 krizi patlak verdi.

Ve 18'inci stand-by anlaşması. Yine, Ocak 2002'de düzenlendi rahmetli Ecevit döneminde. Amaç şu, bakın: Enflasyonu tek haneye indirmek, -yani bizim devraldığımız program bu esas itibarıyla ama bizden önce düzenlendi- sürdürülebilir bir büyüme sağlamak ve sağlıklı bir borç pozisyonu gerçekleştirmek. Sonuç: Bunların hepsi gerçekleşti. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bakın, değerli arkadaşlar, hepsini tek tek okudum, bir tanesi hariç, bir stand-by anlaşması hariç hemen hemen tamamında başarısızlık söz konusu ve fiyasko söz konusu.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Alınan kararların çok fazla bir önemi yok. IMF stand-by anlaşmaları aşağı yukarı şablondur, birbirine çok benzer. Bakın, ben size bunlardan bir tanesinin, aslında biraz da ibret olsun diye bazı maddelerini okumak istiyorum. Hangi döneme ait olduğunu okumayacağım.

Hükûmet, IMF’ye mektup gönderiyor, diyor ki –başka şeyler de var tabii- “Ben, ücret ve maaşlara enflasyonun altında artış yapacağım.” diyor.

AHMET YENİ (Samsun) – Hangi hükûmet? Onu da söyle.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hayır, söylemeyeceğim onu arkadaşlar, isteyen, araştırsın baksın.

ASIM AYKAN (Trabzon) – Söyle, söyle!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – “Tarım destekleme fiyatları enflasyonun altında kalacak.” diyor. “Cari harcama ve yatırım harcamalarına blokaj konulacak.” diyor değerli arkadaşlar. Bunu bir Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti -resmî belge bu- IMF’e taahhüt olarak bir stand-by anlaşması çerçevesinde gönderiyor.

Alınan kararlar elbette önemli, ama dediğim gibi, IMF’nin özellikle fiyat istikrarını hedefleyen programları üç aşağı beş yukarı aynıdır, tedbirler aynıdır. Çok ciddi bir mali politika, sıkı mali politika uygulayacaksınız, çok sıkı bir para politikası uygulayacaksınız, sosyal açıdan bunun sonucu olarak çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkacak. Aşağı yukarı budur. Onun için, alınan kararların çok fazla bir anlamı yok, önemli olan uygulamadır.

Şimdi, biraz önce burada 57’nci Hükûmetle ilişkili olarak arkadaşlarımız yorumlar yaptılar. Aynı Hükûmet, bir stand-by anlaşması imzaladı, kendi döneminde sonuçlandırdı. Sonuçlarını, amaçlarını biraz önce okudum değerli arkadaşlar. Sonuç fiyasko, sonuç başarısızlık.

Buradan şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer 18’inci stand-by anlaşması da AK Parti dışında herhangi başka bir hükûmet tarafından uygulanmış olsaydı, çok büyük bir ihtimalle, hiç kuşkunuz olmasın, sonuç yine fiyasko olacaktı. Neden? Çünkü, geçmişteki tüm stand-by anlaşmalarında sonuç fiyasko olmuş, AK Partinin uyguladığı hariç. Bunu ortaya koymaktan, değerli arkadaşlar, kaçınmayalım; bunu söylemekte bir mahzur olmaması gerekir. Eleştirilecekse bile, bu gerçeklerin, bu realitelerin, AK Parti Hükûmetlerinin bu farkının ortaya konulmasından sonra eleştirilerin yapılmasının daha mantıklı, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, bakın, biraz önce stand-by anlaşmalarından -ifade ettim özelliklerini- 17’ncisi, yani 57’nci Hükûmet tarafından başlanıp yine 57’nci Hükûmet tarafından sonuçlanan 17’nci stand-by anlaşmasında şöyle bir ifade var, aynen okuyorum: “Enflasyon TL’ye olan güveni sarsarak, yüksek ve istikrarsız nominal ve reel faizlere de neden olmuş, bu da toplum üzerinde dramatik sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Spekülatif ve arbitraj faaliyetleri giderek daha fazla kaynağı çekmiş ve mali piyasalar ile kurumların işleyişlerini bozmuştur. Kamu sektörü kendi borçlarına yüzde 30 veya daha fazla reel faiz ödediği…” Kamu sektörü kendi borçlarına, yani hazine, yüzde 30 veya daha fazla reel faiz ödediği zaman sonuçları anlatıyor. Yani, burada, Hükûmet, bir resmî belge olarak o dönemde, yani 57’nci Hükûmet döneminde reel faizlerin -borçlanma reel faizi, nominal faiz değil, bakın bugün o faiz yüzde 7,5 şu anda- yüzde 30 olduğunu ifade ediyor. Bunların değerlendirmesini sonra yapacağız değerli arkadaşlarım.

Şimdi, IMF destekli istikrar programlarının bir özelliği vardır. Hepsinde çok sıkı mali ve para politikaları uygulanır. Geçmiş dönemde hep böyle oldu ve başarılı olunsa bile çok ciddi yan etkileri ortaya çıkar. Yani, maliye politikasında, çok sıkı bir maliye politikası uygulayacaksınız, yatırımları kısacaksınız, harcamaları kısacaksınız ve bunun sonucunda, biraz önce söylediğim kesimlere kaynak aktaramayacaksınız, yatırımlar dahil; diğer taraftan da piyasaya verilen, Merkez Bankası tarafından verilen para arzını çok ciddi anlamda kontrol edeceksiniz. Esas temeli bu ve bütün istikrar da bu iki temel üzerine oturtulmaya çalışılır. Bunun sonucunda, ciddi anlamda istihdamda düşüşler meydana gelir, gelir dağılımı bozulur -çünkü toplumun alt gelir grubuna kaynak aktarılamaz- sosyal çalkantılar meydana gelir ve -ki bunların bir kısmını biz daha önce bazı ülkelerde yaşadık, Arjantin’de yaşadık, Brezilya’da yaşadık, Rusya’da yaşadık- neredeyse bazı durumlarda iç savaşa ulaşacak noktaya kadar gelen sosyal çalkantılar meydana geldi. Büyüme küçülür, büyüme daralır, ekonomi büyür, gelir dağılımı, bozulur, gelirler azalır, reel ücretler azalır, sosyal çalkantı meydana gelir. Aşağı yukarı tüm uygulanan IMF istikrar programlarının sonucu budur.

Yine, bizim uygulamadığımız, yani önceki Hükûmetten de devraldığımız programın uygulama sonucuna baktığınızda çok farklı bir tabloyla karşı karşıyayız.  Küçülmesi beklenen büyüme, tam aksine, cumhuriyet tarihinin üst üste dört yıl en yüksek büyüme oranı gerçekleştirilmiş, yüzde 7,4. Cumhuriyet tarihinin üst üste, bir hükûmet döneminde en yüksek büyüme oranı, yüzde 7,4… (AK Parti sıralarından alkışlar) Enflasyon azalmış, tek haneli rakama inmiş. Esas hedef bu. Yani, bu yapılırken olmuş. İşsizlik azalmış, faizler düşmüş, reel faizler düşmüş. Yüzde 33’ten reel faiz yüzde 7,5’a düşmüş. Bütün bunların hepsi bir arada olmuş değerli arkadaşlar. Bu, gerçekten, iktisat tarihinde, Türkiye’de ve dünyada çok az rastlanan bir başarı örneğidir. Bunu, bugün, dünyada herkes takdir ediyor, bir tek bizim Türkiye’deki muhalefet hariç. Aslında, ben, inanıyorum, onlar da içlerinden bunu kabul ediyorlar. Ancak, burada tabii, gelip muhalefet olmanın gereği çerçevesinde bazı şeyleri söylemeleri gerekiyor, eleştirmeleri gerekiyor. Yoksa, bu başarı son derece önemlidir. Bu, Türkiye’nin başarısıdır. Bu, Türk insanının başarısıdır. Bu, hepimizin başarısıdır. Aslında, iktidarıyla muhalefetiyle, hepimizin başarısıdır. Bunu burada ortaya koymakta hiçbir sakınca yok.

Zaman zaman arkadaşlar belki bu muhalefet duygularının bir tarafa bırakılıp… Çünkü, milletimize de moral vermemiz gerekiyor. Güzel şeylerin burada ortaya… Elbette eleştirinizi yapın, ona bir itirazımız yok. Ancak, lütfen şunları da söyleyin. Dolayısıyla, eleştirmenize hiçbir itirazımız yok. Ona saygı duyuyoruz. Gerçekten katkı sağlanacak olanları da alıyoruz. Hükûmetimiz de bunları dikkate alıyor. Ancak, eleştirirken lütfen bunları da dikkate alın, zaman zaman ortaya koyun.

Şimdi, değerli arkadaşlar, AK Parti iktidara gelince bazı makro göstergelerde, değişkenlerde birtakım değişiklikler ortaya çıkmaya başladı. Bunların en önemlisi, faizler düşmeye başladı. Şimdi, cari açığa geçiyoruz, cari açığı tartışıyoruz. Faiz oranları düşmeye başladı, hem nominal hem faiz, ciddi anlamda… Tüm mal ve hizmetler için talep patlaması yaşandı. Kriz dönemlerinde geleceğe dönük olarak beklentiler olumsuz ise insanlar tüketimlerini kısarlar. Gelecekle ilgili kafalarında eğer bir kaygı varsa -bu siyasi olabilir, ekonomik olabilir, başka bir kaygı olabilir- insanlar harcamalarını kısarlar. Bu, çok doğal bir reflekstir, aynı zamanda bilimsel bir reflekstir. Ama, bu kaygı ortadan kalkınca insanlar tekrar daha önce erteledikleri tüketim taleplerini gerçekleştirirler, realize ederler. İşte, AK Partinin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra tüketim harcamalarında patlama yaşandı. Neden? Geleceğe ilişkin o olumsuz beklentiler olumluya çevrildi ve ertelenmiş olan, baskı altına alınmış olan bütün alanlarda -otomotivden, konuttan, beyaz eşyadan bütün kalemlerde- ciddi anlamda bir tüketim patlaması yaşandı ve küresel sermaye girişi hızlanmaya başladı. Küresel sermaye girişi önce portföy yatırımı olarak, ağırlıklı olarak portföy yatırım olarak, yani, hisse senedi ve tahvile yatırım yapan global sermaye Türkiye’ye gelmeye başladı. Bunun sonucu olarak, çok klasik arz ve talep kuralı gereği, Türk lirası değerlenmeye başladı, çünkü, inanılmaz bir şekilde Türkiye’ye döviz girişi başladı ve Türk lirası değerlenmeye başladı.

Şimdi, bazı arkadaşlarımız bu noktada şunu söylüyor: “İşte o anda Türkiye buna müdahale etmeliydi.” diye, zaman zaman, aşağı yukarı muhalefete mensup bütün arkadaşlarımız… Yani, “Kurun kontrol edilmesi çerçevesinde buraya müdahale edilmesi ve TL’nin bu kadar değerlenmesinin engellenmesi gerekirdi…” Değerli arkadaşlar, bakın, bir program uygulanıyor, 18’inci stand-by anlaşması ve onun da birtakım kuralları var. Biraz önce Sayın Şandır da söyledi. Dalgalı kur politikası; bunu taahhüt etmiş bizden önceki Hükûmet, devlet politikası olarak ortaya konulmuş. Devlet yönetiminde istikrar vardır, devamlılık vardır, yani, bir başka Hükûmet geldiği zaman rastgele bunları değiştiremez, düzenleyemez. Bunlar ciddi iştir, devlet yönetmek ciddi bir iştir. Bu çerçevede siz yarın, üç gün sonra, altı ay sonra “Ben vazgeçiyorum dalgalı kurdan, bu kadar çok aşırı döviz giriyor ve benim Türk liramı değerlendiriyor.” diyemezsiniz. Bunun sonucu olarak, Türk lirası değerlenmeye başladı.

Kurdaki düşüş nedeniyle patlayan bu talebin bir kısmı ithal mallara yöneldi değerli arkadaşlar ve bunun sonucu olarak da dış ticaret açığı büyümeye başladı. Yani, ithalat çok ciddi oranlarda artmaya başladı ve artan ithalatla beraber cari açık da artmaya başladı. Çünkü, neden, cari açığın ya da cari dengenin en önemli kalemi nedir? İthalat, ithalata ödediğimiz faiz.

Şimdi bakalım şu cari açığa: Bakın, birinci yıl, yani 2003 yılında artış oranı ne kadar biliyor musunuz? Yüzde 433, değerli arkadaşlar. İkinci yıl, yani, 2004 yılında yüzde 95 artmış, cari açığın bir önceki yıla artış oranı. 2005’te yüzde 45, 2006’da yine yüzde 45, 2007’de yüzde 10,6. Şimdi, 2007’deki yüzde 10,6’lık artış oranını bir not edelim. Biraz sonra bunları gündeme tekrar getireceğiz. Cari açığın esas nedeni olan ithalat ve buna bağlı olarak dış ticaret açığına bakalım, yani ihracatla ithalat arasındaki ilişkiye bakalım: 2003 yılında yüzde 42 artmış ithalatımız, tam bir patlama yaşanmış, biraz önce söylediğim gerekçeyle ve kaçınılmaz olarak. 2004 yılında yüzde 56, en son, 2007 yılında yüzde 13 artmış. Yani, birinci yıl yüzde 42, sonra 56, sonra 13’e kadar düşmüş. İthalat artışına bakalım, esas neden bu zaten: 2003 yılında ithalatımız yüzde 34,3 artmış, en son yıl, 2007’de yüzde 19 artmış, hedef yüzde 9,6.

Şimdi, bakın değerli arkadaşlar, bunların bir özelliği var, hepsinin ortak bir özelliği var, hem cari açıktaki artış oranlarının hem dış ticaret açığındaki artış oranlarının hem de ithalattaki artış oranlarının bir seyri var, artış oranlarının bir çizgisi var, bir trendi var. Nedir o trend? Önce çok hızlı bir tırmanış var, küçük bir düzeltme var, sonra aşağı iniş var artış oranlarında ve en önemlisi, en anlamlısı bana göre, ihracatla olan ilişkisi.

Aynı şekilde ihracat rakamlarına bakalım, ihracatın artış rakamlarına, oran olarak bakıyorum: 2003 yılında yüzde 31 oranında artmış, yüzde 33,6; yüzde 16,3 2005’te, yüzde 16,3 2006’da ve yüzde 21,6 2007’de. İthalat, dış ticaret açığı ve cari açık artış oranı önce artıp sonra aşağı doğru giderken, ihracatın artış trendi tam aksine.

OKTAY VURAL (İzmir) – Büyüme?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Geleceğim, hepsine geleceğim, biraz sabredin Sayın Vural.

Orada da tam aksine. Yani, ihracat rakamları son yılda tekrar ciddi anlamda artışa geçmiş ve ilk defa 2007 yılında ihracatın artış oranı -bu son derece önemli- ithalatın artış oranının üzerine çıkmış değerli arkadaşlar. Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz? Uygulanan istikrar programlarının tamamında bu cari açık yan etki olarak ortaya çıkar, fakat bunun belli bir süre sonra, bu ithalat patlamasının da nedeniyle yükselir, ama belli bir süre sonra mutlaka aşağıya gitmesi gerekir, aşağı düşmesi gerekir, fakat önceki dönemlerdeki uygulamalarında hükûmetlerin ömrü buna yetmeden kriz ortaya çıkıyordu değerli arkadaşlar. Şimdi, biz bu dar bölgeyi, bu iğne deliğini şu anda geçmiş bulunuyoruz, 2007 yılı rakamları bunu çok net olarak gösteriyor.

Sadece bu kadarla değil. Bakın, bunun ne anlama geldiğini daha ayrıntılı görmek için biraz diğer rakamları da ortaya koymamız gerekiyor.

Şimdi, ithalatta üç tane ana kalem var: Yatırım malları ithalatı yapıyoruz, ara malları ve tüketim malları ithalatı yapıyoruz. Yatırım malları ithalatı nedir? Makine vesaire... Şimdi, bakın, onun gelişimine bakalım, artış oranlarına bakalım:

2003 yılında yatırım malları ithalatı yüzde 34,8 artmış, 2006 yılında yüzde 8,7; 2007 yılında yüzde 9,5 artmış. Yani, yatırım malları ithalatının artış oranı, ilk yılda çok yüksek, sonra düşmeye başlamış. Aynı şekilde, tüketim malları ithalatının da seyri aynı şekilde. 2003 yılında yüzde 59,5 artmış, 2006 yılında yüzde 16,2; 2007 yılında yüzde 6,4. Yine, tüketim malları ithalatındaki artış oranı çok ciddi anlamda düşüşe geçmiş. Biraz önce söylediğim o genel ithalat ve cari açık rakamlarıyla da uyumlu, ama burada, bu kuralı bozan sadece bir rakam var, o da ara malları ithalatı. Ona bakalım isterseniz değerli arkadaşlar:

2003 yılında ara malları ithalatımız yüzde 32 artmış, 2006’da yüzde 22; 2007’de yüzde 22,1. Nedir bu? Enerji ithalatı, ağırlıklı olarak enerji ithalatından kaynaklanıyor. Yani, bütün diğer ithal kalemlerinde artış oranı hızlı bir şekilde düşüyor, ihracatımızın artış oranı, ilk defa 2007 yılında ithalatın -enerji fiyatlarına, enerji ithalatına rağmen- üzerine geçiyor. Bunu bozan enerji fiyatları, enerji ithalatı. Bakın, enerji ithalat rakamlarına bakalım, konuyu, tabloyu, resmi tam olarak görebilmek için:

2002 yılında 9,2 milyar dolar enerjiye biz para ödemişiz -petrol, doğal gaz vesaire- 2003 yılında 11,5 milyar dolar, 2006 yılında değerli arkadaşlar 28,9 milyar dolar enerjiye para ödemişiz -enerji ithalatına, doğal gaz ve petrole- 2007 yılında, muhtemelen 32 milyar dolar enerjiye para ödemiş olacağız. Bu rakamları cari açık rakamlarıyla karşılaştıralım isterseniz.

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Bütçeye oranı ne acaba?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Müsaade edin. Bu rakamlar böyle karşılaştırılır, bütçeyle oranıyla karşılaştırılmaz bu rakamlar. Gayrisafi millî hasıla oranı ile olabilir ama bütçeyle karşılaştırılmaz.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Gayrisafi yurt içi hasıla?

BAŞKAN – Arkadaşlar, lütfen müdahale etmeyelim hatibe.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi bakın, 2003 yılında cari açığımız 8 milyar dolar, enerjiye ödediğimiz para 11,5 milyar dolar değerli arkadaşlar. 2004 yılında cari açığımız 15,6 milyar dolar, enerjiye ödediğimiz fatura 14,4 milyar dolar. 2005 yılında 22 milyar dolar cari açığımız, enerjiye ödediğimiz rakam 21,2. En son yıl, yani bu yıl, 2007 yılında, yıl sonu itibarıyla 36 milyar dolar enerjiye bir ödeme yapacağız, enerji ithalatı için. Cari açığımız da 32 milyar dolar olacak.

Değerli arkadaşlar, beş yılda, AK Parti İktidarı, yaklaşık enerjiye 110 milyar dolar para ödemiş, ithalat yapmışız. 110 milyar dolar.

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) – Ruslarla yapılan anlaşmadan kaynaklanmasın o!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ve bu Hükûmet, 110 milyar doların finansmanını sağlamış değerli arkadaşlar. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Bakın, başka herhangi bir hükûmet döneminde olsaydı, kesinlikle böyle bir ithalatın böyle bir finansmanının sağlanması mümkün değildi, çünkü 50-100 milyon dolarların dahi bulunamadığı dönemler oldu değerli arkadaşlar. Bir tanker petrolün alınamadığı dönemler oldu.

OKTAY VURAL (İzmir) – Hangi dönemde? Ne zaman?

MUSTAFA ATAŞ (İstanbul) – Sus da dinle!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama, biz, beş yılda 110 milyar dolar, 110 milyar dolar fatura ödemişiz ve bunun finansmanını da hiçbir sıkıntıya yol açmadan, makro göstergelerde ve dengelerde hiçbir bozulmaya yol açmadan sağlamışız. Bunun takdir edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlar? Takdir edilmesi gerekmez mi?

Yani, eğer başka bir hükûmet olsaydı, geçmişte olduğu gibi yine akaryakıt kuyruklarıyla karşılaşırdı bu toplum, hiç kuşkunuz olmasın. Eğer böyle bir tablo yoksa, bu AK Parti Hükûmetinin başarısı, akıllı yönetimi ve samimiyetinden kaynaklanmaktadır. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Hissikablelvukuyla mı söylüyorsun!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, sözün özü şu: Evet, cari açık artmaktadır, bu kaçınılmazdır, uygulanan programın yan etkisidir, ama önemli olan şudur: Artık, artış trendi aşağı doğru inmeye başlamıştır, en önemlisi budur, ilk defa bir cumhuriyet hükûmeti bunu başarmıştır. İlk defa. Ve bundan sonra göreceksiniz, önümüzdeki yıl hedefi de böyledir, yani ihracatın artış hızı ithalatın artış hızını geçecektir ve inşallah, cari açık adım adım daha makul seviyelere inecektir. Bundan şunu söylemiyoruz, cari açık önemsizdir demiyoruz, kesinlikle son derece önemlidir ve çok da dikkatle takip ediyoruz, ama, rakamlar, şu anda cari açığın kontrol altına alındığını ve trendinin aşağıya doğru, olması gereken noktaya, yöne doğru gittiğini gösteriyor; ben bunu söylemeye çalışıyorum. Onun için, şu an itibarıyla cari açık açısından da herhangi bir sıkıntı yok değerli arkadaşlar.

Bakın, ihracatta da sevindirici, yan kalemler itibarıyla olumlu gelişmeyi, ben, biraz sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yine üç tane ana kalem itibarıyla -ihraç malları için söylüyorum- yatırım mallarının 2002’deki toplam ihracat içindeki payı sadece yüzde 7,7’ymiş değerli arkadaşlar. 2007 itibarıyla, bu oran yüzde 12,7’ye çıkmış. Yani, Türkiye, sadece artık el emeğiyle üretilen mallar yerine, içinde yoğun olarak emeğin olduğu mallar yerine, artık daha çok katma değerin olduğu mallar ihraç etmeye başlamış. Bu çok önemli bir gelişmedir ve burada TL’nin değerlenmesinin bunda önemli bir faktör olduğunu unutmayalım değerli arkadaşlar.

Bakın, aynı şekilde ara mallarında da aynı eğilim -yedek parçalar, vesaire- yüzde 40,6 iken 2002’deki toplam ihracat içindeki payı, 2007 yılında yüzde 46,5’e çıkmış; bu da son derece önemli gelişmedir.

Bakın, cari açığın, tabii, biraz önce söyledim, 110 milyar dolarının finansmanını sağlamışız değerli arkadaşlar. Finansman boyutunda da herhangi bir sıkıntı olmamış ve finansman boyutunda da  -çok özet geçiyorum-  ilk yıllarda ağırlıklı olarak görünmeyen kalemler ve portföy yatırımıyla finanse edilen cari açık, özellikle 2006 ve 2007 yılında ağırlıklı olarak doğrudan global sermaye, küresel sermaye, kalıcı küresel sermayeyle finanse edilmeye başlamış. Bu yönüyle de cari açığın finansmanının son derece sağlam kaynaklarla finanse edildiğini ve herhangi bir sıkıntının olmadığını söylemek mümkün.

Şimdi, arkadaşlar, bu noktada şu reel faiz meselesini bir konuşalım, bir netleştirelim. Burada herkes konuşuyor. Şimdi, yüzde 8… Şu andaki reel faiz yaklaşık yüzde 7,5 civarında. Yani, nedir reel faiz? İlan edilen nominal faiz ile enflasyon arasındaki fark. Kabaca tanımı bu. Şu anda yüzde 7,5. Muhalefet partisi mensubu arkadaşlar da diyorlar ki… 7,5-8… Yani, ben diyeyim 7,5 siz deyin 8. Muhalefete mensup arkadaşlar, “bu çok yüksek, dünyanın en yüksek reel faizi, öldük bittik, Türkiye soyuluyor” diye eleştiriyorlar. Hatta, bir muhalefet mensubu beyefendi de reel faizden yola çıkarak “haram ekonomisi” olarak tanımladı, “rant ekonomisi” olarak tanımladı.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bugünkü yüzde 8’lik reel faizin ne anlama geldiğini tam olarak kavrayabilmek için geçmişe dönmemiz gerekir, yakın geçmişe bakmamız gerekir. Geçmişte reel faizler ne kadarmış? Sadece 57’nci Hükûmet değil, rahat olun. Yani, 1992’den itibaren -diğerlerini almak istemedim, almadım- 92’den itibaren.

OKTAY VURAL (İzmir) –  70’e gidelim ya!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -  Bakın, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 2001, 2002’ye kadar. 92’de reel faiz ne kadar? Yüzde 20 değerli arkadaşlar. 94’te yüzde 33; 95’te yüzde 44; 96’da 55; 97’de 25; 98’de 35; 99’da 40. 2000 yılında hesabını bile yapamıyoruz. 2000 yılındaki, o hatırlıyorsunuz yüzde 5.000’ler, 7.000’ler gece, overnight faizlerinin ulaştığı rakamları dikkate… Rakamını bile hesaplayamıyoruz. 2001 yüzde 32 ve 2002’de yüzde 33. Biraz önce, stand-by anlaşmasında 57’nci Hükûmetin IMF’ye yazdığı mektupta açıkladığı rakam, reel faiz olarak itiraf ettiği rakam yüzde 33 değerli arkadaşlar. Devraldığımız rakam bu, en son. Sadece devraldığımız rakam değil, 92’den beri bakın, yüzde 25’in altında reel faiz yok. Şimdi kaç? Yüzde 8.

OKTAY VURAL (İzmir) – Nasıl yüzde 8?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Eğer bugünkü yüzde 8’lik reel faiz…

OKTAY VURAL (İzmir) – Nasıl 8, bir daha hesabını yapar mısınız?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yüzde 8’lik reel faiz rant ekonomisi ise, haram ekonomisi ise, yüzde 25’lik, yüzde 40’lık, yüzde 30’luk ekonomi nedir değerli arkadaşlar, soruyorum size? (AK Parti sıralarından alkışlar) Tanımlayabilir misiniz bunu? Tanımlayabilir misiniz? Herkesin bu Hükûmete teşekkür etmesi gerekir değerli arkadaşlar.

AHMET ORHAN (Manisa) – Emsallere bakın, emsallere. Brezilya, Arjantin…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Herkesin bu Hükûmete teşekkür etmesi gerekir. Eğer yüzde 32’den devraldığı reel faizi yüzde 8’e düşürmüşse ve bunu sürdürebiliyorsa ve hâlen -dün Merkez Bankasının açıkladığı faiz indirimini dikkate alırsanız- bu trend devam ediyorsa, burada hiç kimsenin kapatamayacağı bir başarı vardır değerli arkadaşlar. Bunun takdir edilmesi gerekir.

OKTAY VURAL (İzmir) – Peki, sıcak paraya verdiğiniz faiz ne kadar? Maliyeti ne?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ona da geleceğim, somut örnek vereceğim Sayın Oktay.

Değerli arkadaşlar, belki Türkiye soyulmuş olabilir. Ama Türkiye bugün soyulmuyor. Türkiye geçmişte soyulmuş olabilir. Türkiye, reel faizin yüzde 50 olduğu dönemler, 40 olduğu dönemlerde soyulmuş olabilir. Ama Türkiye, bugün son derece makul, Türkiye’nin konumu itibarıyla baktığınızda, ama sevindirici olan şu: Biraz önce Sayın Vural reel faizleri Amerika ile Japonya ile kıyasladı. Demek ki, Türkiye, artık dünyanın en güçlü ekonomilerinin reel faizleriyle kıyaslanan bir ülke hâline gelmiş, bundan da ben şahsen gurur duyuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) Sayın Vural’a da teşekkür ediyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) – Beslemeye devam edin!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -  Bu güzel bir gelişme. Çünkü, daha önce hep, en iyimser Arjantin ile kıyaslıyorduk, Orta Doğu –yani küçümsemek için söylemiyorum- ülkeleriyle kıyaslıyorduk, ama bugün Japonya ve Türkiye ekonomisini, Türkiye ekonomisinin göstergelerini…

OKTAY VURAL (İzmir) – Paranızı onlara yatırıyorsunuz da onun için. Arjantin’in parası yok ki burada.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – … Japonya ve Amerika ekonomileriyle kıyaslar hâle gelmişsek, bundan tabii bütün Türk milletinin, hepimizin gurur duyması gerekir değerli arkadaşlarım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

OKTAY VURAL (İzmir) – Brezilya parası yok ya, ABD’nin parası var.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, bir de yine bir muhalefete mensup arkadaş diyor ki Plan Bütçede görüşülürken bu sıcak para meselesinde: “Tamam, sıcak para geliyor, çünkü çok yüksek reel faiz ödüyorsunuz, dünyanın en yüksek reel faizini ödüyorsunuz.” Bu sıcak para   -biraz önce reel faiz rakamlarını okudum- reel faizin yüzde 40 olduğu zamanlar niye gelmedi Türkiye'ye?

OKTAY VURAL (İzmir) – Çünkü, saadet zinciri yoktu, yurt içinde vardı saadet zinciri.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yıllık 1 milyar doları geçmedi, yıllık girişi. Yani reel faizin, global sermaye yüzde 8’le, yüzde 40 arasındaki farkı bilmiyor mu?

OKTAY VURAL (İzmir) – Biliyor, onun için geliyor zaten.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bu kadar basit bir mantığa sahip değil mi? Yani, yüzde 40’ın yüzde 8’den büyük olduğunu bilmiyor mu? Biliyor değerli arkadaşlar, biliyor.

Ancak, siz düşünün, 1 milyon dolar paranız var, bir yabancı ülkeye yatırım yapacaksınız. Neyin hesabını yaparsınız ve ne beklersiniz o ülkeden? Bunlar da onu bekliyor aynı şekilde. Güvenmiyorlar çünkü, güvenmiyorlar. Çünkü, biraz önce söyledim, söylediklerini yerine getiremiyorlar.

OKTAY VURAL (İzmir) – Size çok güveniyorlar, sıcak paracılar size çok güveniyor.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –  50 söylüyor 80 ortaya çıkıyor, 5 diyor 10 çıkıyor. Böyle bir yönetime, böyle bir hükûmete, böyle bir ekonomik ortama yatırımcı güven duyabilir mi ve gelir mi? Onun için geliyor değerli arkadaşlar.

Şimdi, yine bir arkadaşımız diyor ki: “Dünyada, Amerika başta olmak üzere, faizler şu anda düşüyor, biz de çok yüksek faiz ödüyoruz, onun için sıcak para geliyor.” Rakamlar öyle değil değerli arkadaşlar. İsim vermiyorum, söyleyen arkadaşın ismini vermiyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) – Düşük kur, yüksek faizden bahset!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –  Tam aksine, yani, 2002 yılında FED’in (Amerikan Merkez Bankası) faizi yüzde 1,25 değerli arkadaşlar. Şu anda ne kadar? Yüzde 5’ler seviyesinde. Demek ki, faizler Amerika’da, İngiltere’de, Japonya’da… Japonya’da sıfırdı, şu anda yüzde 0,20-0,50 civarında. Yani, Türkiye bu kadar büyük doğrudan yabancı sermayeyi, doğrudan global sermayeyi, dünyadaki faiz oranlarının yükselmesine rağmen çekmiş. Yani, normalde böyle bir ortamda bizim gibi ülkelere para gelmez, ama buna rağmen geliyor. Ne kadar güveniyorlar, düşünebiliyor musunuz? 

OKTAY VURAL (İzmir) – Size şükrediyorlar  hakikaten.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –  Arkadaşlar, rahat olun. Onların güvendiği kadar da siz güvenin. (AK Parti sıralarından alkışlar) Adam geliyor Türkiye'ye, 94 dönümlük bir araziye, İstanbul’da  94 dönümlük bir araziye 1 milyar dolar para veriyor değerli arkadaşlar, 1 milyar dolar para yatırıyor.

SÜLEYMAN NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Onlar size güveniyor, biz o yüzden güvenmiyoruz!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Güvenin, güvenin… Bakın, onların güvendiği kadar güvenin.

ATİLLA KART (Konya) – İtirafta bulunuyorsunuz!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bundan bir rahatsızlık duymayın.

Şimdi, biraz önce Sayın Vural da söyledi, konuşmacılar da ifade ediyor, diyorlar ki: “Efendim, tamam, reel faiz bu ama, arbitraj yoluyla Türkiye çok yüksek kazanç ödüyor.” Yani bir yatırımcı, zaman zaman, dolar bazında yüzde 100, yüzde 200 -yabancı yatırımcılar- kazanç elde edebilir, olabilir. Örnek de vereyim ben size: Diyelim ki, bir yatırımcı 1 milyon dolar Türkiye’ye getirdi. Ne zaman getirdi? Diyelim…

OKTAY VURAL (İzmir) – Hangi yatırımcı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Herhangi bir yatırımcı, fark etmez. 2003 yılının başlarında dolar olarak getirdi, TL’ye çevirdi. Kaçtan çevirdi? Diyelim ki, 1,6’dan, 1,6 YTL’den çevirdi; sonra, borsaya yatırdı bu parayı, iki yıl burada kaldı. Diyelim ki, her yıl yüzde 100 nominal kazanç elde etti. Sonra, 2006 yılında, tekrar, bütün bu paralarını çekti; bunları 1,3’ten, 2006 yılında dolara çevirdi ve dışarıya çıktı. Getirdiği 1 milyon dolar, yaklaşık olarak, çıkarken 3,5 milyon dolara tekabül ediyor; doğru değerli arkadaşlar, bu kısmı doğru, ama, yanlış olan kısmı ne biliyor musun? Bunun bedelini Türkiye ödemiyor. Bu kişi, dövizi kime sattı?

OKTAY VURAL (İzmir) – Bana değil…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Başka bir yabancıya sattı değerli arkadaşlar, başka bir yabancıya sattı; çünkü, Türkiye’ye giren net döviz miktarı artıda, yani, bu kişiye Merkez Bankası ucuz döviz satmadı Sayın Vural. Bu, çok önemli bir ayrıntıdır. Bakın, evet, piyasalarda bu tür kazançlar olabilir, ama, riski kim üstlendi? Yeni yabancı yatırımcı üstlendi. Türkiye’ye… Hem borsa için geçerli, borsadan çıkarken sattı ya. Kime sattı? Yabancıya sattı.

OKTAY VURAL (İzmir) – Hani Merkez Bankası koruyordu? Demek ki âciz kalmış Merkez Bankası!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Tekrar döviz alırken kimden aldı dövizi? Bir başka yabancıdan aldı. Türkiye’nin riski yok. Türkiye’nin riski ne kadar biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Ödediğimiz reel faiz kadar, o da yüzde 8, yüzde 7,5. O da bütçede ödediğimiz faizdir; bu kadar, başka yok, hepsi bu kadar.

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Peki, hizmetinin karşılığı kârı ne?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Dolayısıyla, tam olarak, her şeyi doğru olarak ortaya koymak gerekir. O riski… Yabancı riske girmiş, bizi ilgilendirmez.

OKTAY VURAL (İzmir) – Doğru, Merkez Bankası rezervleri…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Şimdi bakın, bir şey daha söyleniyor, bu da önemli, diyorlar ki: “Efendim, Türkiye’de 100 milyar dolar sıcak para var.” Doğrudur, değildir,  100 milyar dolar sıcak para var ve aniden çıkarsa, kurlarda çok aşırı bir hareketlenme meydana gelir ve Türkiye tepe taklak gider, bütün dengeler bozulur. Böyle küçük bir senaryo yazalım değerli arkadaşlar.

SÜLEYMAN NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Bayağı küçük!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Varsayalım ki, 15 milyar dolarlık bir global sermaye, borsadan çıkıp, sonra dövize dönüp, sonra yurt dışına çıkmaya çalışsın. Varsayalım, böyle bir senaryo kuralım ne olur. 15 milyar dolar, 10 milyar dolar fark etmez.

OKTAY VURAL (İzmir) – 20 olsun.

AKİF AKKUŞ (Mersin) – 5 olsun.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 15 milyar doları, siz borsadan çektiğiniz zaman; bir anda ne olur?

Borsada fiyatlar aşağıya gelir ve o fiyattan çıkamaz zaten. Düşündüğü fiyattan çıkamaz; bu bir.

İkincisi: Dövizi alırken, piyasadan dövizi alırken, o kadar dövizi alırken, arz talep kuralı gereği dövizin fiyatı yukarı çıkar. Bunun sonucunda ne olur?

OKTAY VURAL (İzmir) – Faizler artar.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 15 milyar dolar olarak çıkamaz. Ne olarak çıkar eğer illa çıkmak istiyorsa?

Bir: Belki, 5 milyar dolar olarak çıkar, çünkü o kurdan çıkamaz, kur yükselir, borsa da düşer.

OKTAY VURAL (İzmir) – Mayısta oldu. Faizler ne kadar arttı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, daha da önemlisi, hani geride kalan, eğer doğruysa o rakamlar, 85 milyar dolar var ya, o 85 milyar doların değeri de 30 milyar dolara düşer, 35 milyar dolara düşer.

SÜLEYMAN NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Hatip, ne güzel yazıyorsun.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Merkez Bankasının rezervi 73 milyar dolar. Hiçbir yabancı ölçeği sermaye böyle bir işlev yapmaz değerli arkadaşlar, kesinlikle böyle bir işlem yapmaz. Çünkü, kendi servetinin, kendi varlığının üçte 1 oranda düşmesine yol açacak bir adım atmaz. Onun için içiniz rahat olsun.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ee, Mayıs 2006’da ne oldu?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Onun için, bu konularda herhangi bir sıkıntınız olmasın değerli arkadaşlar. Yani, yabancı sermaye, global sermaye akıllı hareket ediyor. Türkiye istikrara kavuşmuştur. Türkiye’yi artık uzun vadeli bir yatırım alanı ülkesi olarak düşünüyorlar ve değerlendiriyorlar. Hesaplarını buna göre yapıyorlar, değerlendirmeleri buna göre yapıyorlar.

Tabii, zaman çok daraldı, şu borç meselesini, değerli arkadaşlar, kısaca geçmek istiyorum. Çünkü, yine muhalefetin en çok yanlış değerlendirdiği ve maniple ettiği konulardan bir tanesi.

ŞENOL BAL (İzmir) – Doğru değerlendirdik, doğru.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Önce, dış borca bakalım. Dış borçta, biliyorsunuz, bir kamunun borcu var -devletin borcu var- bir de özel sektörün borcu var. Tabii, özel sektörün borcu da, sonuç itibarıyla, tabii öz, yani işletmecinin, yatırımcının aldığı bir borçtur ve özel sektörün dış borcunda ciddi bir artış meydana gelmiştir. 2002’de 43 milyar dolardan…

OKTAY VURAL (İzmir) – Şimdi,138.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …2007’de 138 milyar dolara yükselmiştir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, elmayla armudu karşılaştırıyoruz. Devletin rakamlarıyla özel sektörün rakamlarını karşılaştıramazsınız. Özel sektörü ayrı bir alanda değerlendirirsiniz.

OKTAY VURAL (İzmir) – “Yatırımda karşılaştırabiliriz” diyorsunuz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Biz kimseye, eğer bir yatırımcı, özel teşebbüs vadeli bir makine ithalatı yapıyorsa, yapmak istiyorsa bunu engelleyemezsiniz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Millî ekonomiyi oran itibarıyla karşılaştırıyorsunuz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Eğer, değerlendirme yapacaksanız kendi bilançolarında bu değerlendirmeyi yaparsanız. Yani, bu borçlu olan özel sektörün, yatırımcıların bilançolarına bakarsınız, hem pozisyon açığı açısından bakarsınız hem de borçluluk, alacaklılık itibarıyla bakarsınız.

OKTAY VURAL (İzmir) – Açığı var, evet açığı var.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Dinleyin, siz de öğrenin biz de öğrenelim.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Biz, bu özel sektörün dış açığını veya borcunu devletin rakamlarıyla karşılaştıramayız.

Şimdi, gelelim devletin rakamlarına. Bakın değerli arkadaşlar, devletin dış borcu, 2002 yılında, devraldığımızda 86 milyar dolar, bugün itibarıyla 87 milyar dolar. Bunda aslında reel bir artış yok, yani nominal bir artış yok, ancak Türkiye’nin borçları değişik para cinslerinden olduğu için, dolar da değer kaybettiği için, dolara çevrilirken ortaya çıkan 1 milyar dolarlık bir farktır. Kabul etsek bile, beş yılda artan borç toplam 1 milyar dolardır değerli arkadaşlar.

OKTAY VURAL (İzmir) – Dış borç?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Devletin dış borcu 1 milyar dolardır, yani hiç artmamış.

OKTAY VURAL (İzmir) – İç borç?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Devletin dış borcu beş yılda hiç artmamış değerli arkadaşlar. Bunu bir defa ortaya koyalım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

OKTAY VURAL (İzmir) – İç borç?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – İç borca geliyorum, bakın iç borca geliyorum.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Dinle, dinle!

OKTAY VURAL (İzmir) – Gitmeyin, dinleyin, öğrenin öğrenin!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama arkadaşlar, isterseniz, iç borcun yani 2002-2007 karşılaştırmasından önce…

BAŞKAN – Arkadaşlar, karşılıklı konuşmayalım. Hatibi dinleyelim Sayın Kacır.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2002-2007 karşılaştırmasından önce isterseniz, pek yapmak istemiyordum ama, bir rakam olsun, insanların ufkunu açsın diye 99-2000 arasını…

OKTAY VURAL (İzmir) – Bence 75’ten alın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …99 Haziran ile 2002 arasını da size vermek istiyorum. 99 Haziranında devletin iç borç stoku 19,9 milyar YTL değerli arkadaşlar. 99’un Haziran ayında iç borç stoku 19,9 milyar YTL. Tahmin edin bakalım 2002 sonunda ne olmuş olabilir?

MEHMET EMİN TUTAN (Bursa) – 20 falan olmuştur (!)

OKTAY VURAL (İzmir) – 200… 500…

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 149 milyar YTL. Tam 9 kat değerli arkadaşlarım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

MEHMET EMİN TUTAN (Bursa) – Bravo, çok güzel!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 9 kat. Bizi değerlendirirken, bizim borçlarımızı değerlendirirken bu rakamları her zaman gözünüzün önüne getirin değerli arkadaşlar, hiç unutmayın.

Şimdi, gelelim bizim rakamlara.

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Biz, sadece Türkiye’yi düşünüyoruz, sizi bizi değil!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Gelelim bizim rakamlara değerli arkadaşlar: 149,9 milyar YTL olarak devraldığımız iç borç stoku 2007 yılında 257,5 milyar YTL’ye çıkmış. Yani, önce birinci yıl artış oranı yüzde 29, sonra 15; sonra düşüyor, en son yüzde 2,3’e düşmüş. Neden biliyor musunuz?

OKTAY VURAL (İzmir) – Milletin borcu ne olmuş, milletin borcu?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yani, esas artış, 2003 ve 2004 yılında, 2003 ve 2004 yılında. Onun nedeni de önceki dönemdeki hükûmetlerin yüksek oranlı borçlanmalarından kaynaklanıyor.

OKTAY VURAL (İzmir) – Devlet yerine milleti borçlandırmışsınız siz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Yani, 2001 ve 2002 yılındaki iktidarda olan Hükûmetin yüksek oranlı borçlanmasından kaynaklanıyor. Neden? Bakın, 2001 yılında borçlanmış Hükûmet, ödeme tarihi ne zaman değerli arkadaşlar? 2002 yılı. Ya da 2002 yılında borçlanmış, ödeme tarihi ne zaman? 2004 yılı. Faiz: Yüzde 65-70.

OKTAY VURAL (İzmir) – 2002’deki borçlanma ne zaman yapılmıştı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, biz devraldığımızda, gelmişiz, 2002 sonu. Borçlanma 2001 yılı.  Bizim devraldığımız tarihe kadar faiz tahakkuk etmiş, yürümüş, faiz var üzerinde. Ama, hesaplara geçmiyor değerli arkadaşlarım. Yani, borç stok rakamlarının işleyişinden kaynaklanıyor, hesaplama biçiminden kaynaklanıyor.

OKTAY VURAL (İzmir) – Durum çok iyi yani!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2001 ve 2002 yılındaki yüksek oranlı borçlanmaların 2003 ve 2004 yılına yansıması, itfa tarihinin 2003 ve 2004 olması, geri ödeme tarihinin.

OKTAY VURAL (İzmir) – Aslında borcumuz da yok  bizim!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Geri ödeme tarihinde, daha önce hesaplanmayan borç hesaplanıyor ve stok rakamlarına giriyor. Esas bundan kaynaklanıyor.

Bakın, bunu doğrulayan bir gelişme de şu: 2005 ve 2006 yılında artış çok düşük iç borcun stokunda. Neden? Çünkü, Allah’tan Hükûmetin kredibilitesi düşük olduğu için -57’nci Hükûmetin- uzun vadeli borçlanamıyordu ve vadesi 2005 ve daha sonraki yıllara sarkan borçlanma yapamadığı için 2005 ve 2006 yılında iç borç stokundaki artış oranları son derece düşük.

OKTAY VURAL (İzmir) – Siz niye dış borcu azalttınız, iç borcu çoğalttınız, onu söyleyin.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, değerli arkadaşlar, bir şey daha söyleyeyim: Bu brüt borç, biraz sonra net borcu da söyleyeceğim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Niye?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Biz bu dönemde, yine önceki dönemlerin, sadece sizin dönem değil, önceki tüm dönemlerin yükü olan Tasarruf Teşvik Fonu’nda biriken 13,3 milyar YTL ödedik değerli arkadaşlarım. Bunun parasını önceki hükûmetler aldılar, afiyetle yediler, bedelini biz ödedik. Memura, ücretliye biz ödedik. Aynı şekilde İmar Bankasının 8,5 milyar YTL’lik yükünü biz ödedik. Bunları da beraber… Rakam bu noktaya geliyor.

M. CEVDET SELVİ (Kocaeli) – İşçilerden 30 katrilyon aldınız işsizlik sigortası diye.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bakın değerli arkadaşlar, bunlar brüt borç. Bir de net borç var. Şimdi, devletin borcu var ama, devletin kasasında da para var.

OKTAY VURAL (İzmir) – Nerede?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Devletin kasasında para var.

OKTAY VURAL (İzmir) – ABD tahvili mi var?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Açın bakın, rakamlara bakın, bugün devletin kasasında 40 milyar YTL nakit para var değerli arkadaşlar, 40 milyar YTL.

OKTAY VURAL (İzmir) – Öyle mi?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Belediyeler, KİT’ler, genel bütçeli kuruluşların kasasında bugün itibarıyla 40 milyar YTL para var.

OKTAY VURAL (İzmir) – Peki, ne kadar ABD tahvili aldınız?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Merkez Bankasının net varlığı 40 milyar YTL. Bunları düşmeniz gerekir.

OKTAY VURAL (İzmir) – ABD tahvili ne kadar aldınız?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, düşelim, hesabı o zaman yapalım; Türkiye’nin gerçek borç yükü ortaya çıkacak. Bakın, biz devraldığımızda kamu net borcu -yani o dönemi de netleştiriyorum- 215,6 milyar YTL, yani brüt borçlarımızdan varlıklarımızın, devletin kaynakları, nakit paraları düştükten sonra kalan para ki, bugün itibarıyla 249 milyar YTL değerli arkadaşlar. 216 milyar YTL’den kaça çıkmış? 249 milyar YTL’ye çıkmış beş yılda. Artış oranı ne kadar? Yüzde 15. Beş yılda artış oranı yüzde 15. Sadece bunu eleştirebilirsiniz. Bakın, bu da nedir? Enflasyon oranının beş yılda kümülatif rakamı ne kadar? Yüzde 60, üst üste. Bu artış oranı ne kadar? Yüzde 15. Ne demektir bu? Reel olarak yüzde 45 azalmış değerli arkadaşlar.

OKTAY VURAL (İzmir) – Borç yok yani(!)

AHMET ORHAN (Manisa) – Sanal bu rakamlar hep.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – AK Parti döneminde kamu borcu yüzde 45 oranında reel olarak azalmış.

M. CEVDET SELVİ (Kocaeli) – İşçi ve memurdan işsizlik sigortasından kaç lira topladınız?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Dolayısıyla, başkaları artırdı, biz azalttık; başkaları bozdu bir düzelttik değerli arkadaşlar. Onun için bu olayları bu şekilde değerlendirmek ve ortaya koymak gerekiyor.

Şimdi, bakın, değerli arkadaşlar, son olarak şu büyüme konusunu da kısaca ortaya koyalım, söyleyelim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Büyüme artıyor mu, düşüyor mu?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –.Efendim deniliyor ki, “Büyüme hormonludur, büyüme gerçek değildir.”

OKTAY VURAL (İzmir) – Hayır, hayır… Büyüme artıyor mu, düşüyor mu?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Evet, bir büyüme var, rakamlara yansımıştır. Bir büyüme var. “Gerçekten, 2003-2006 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek ortalama büyüme oranı yakalanmıştır, yüzde 7,4; bunu kabul ediyoruz fakat, bu fiktiftir, bu gerçek değildir, bu ithalata dayalıdır.” diyorsunuz, öyle diyor bütün arkadaşlarımız. Bakalım, ithalata dayalı mı. Ve özellikle son, bu yılın üçüncü çeyreğinde meydana gelen yüzde 2’lik, hedefin altında kalan büyümeyi de dikkate alarak, artık bayram ediyor bazı arkadaşlarımız. Ama, hiç kuşkunuz olmasın, konjonktüreldir.

OKTAY VURAL (İzmir) – Yeter ki George (Corçlara iş bulmasınlar.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yüzde 7,4’lük gibi dört yıl üst üste büyümeden sonra ekonomi, piyasalar düzeltme hareketi yapar değerli arkadaşlar, boşuna sevinmeyin. Mevsimseldir dalgalanmalar, cycle (saykıl)’dır bu ve inşallah, yoluna kaldığı yerden devam edecektir.

Şimdi  bakalım, ekonominin gerçekten fiktif büyüyüp büyümediğine bakalım. Şimdi, bunun en önemli göstergelerinden bir tanesi nedir?

OKTAY VURAL (İzmir) – Cari işlemler açığı.

 NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –.Hayır. Cari işlemleri biraz önce anlattım. İmalat sanayisi kapasite kullanım oranları. Eğer bu büyüme fiktifse değerli arkadaşlar, bu büyüme reel değilse, 2002’de yüzde 76,2 olan kapasite kullanım oranları  şu anda yüzde 83,3’e nasıl çıktı? Bu fabrikalar kapasite artırıyorlar, daha çok makine alıyorlar, daha çok üretim yapıyorlar. Bunlar hayal mi üretiyorlar değerli arkadaşlarım?

(Mikrofon  otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Canikli, konuşmanızı tamamlayınız lütfen.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bunlar hayal mi üretiyorlar?

OKTAY VURAL (İzmir) – Demek ki, daha önce bu millet kapasite oluşturmuş, onu kullanıyorlar. Siz ne eklediniz kapasiteye? Kapasiteyi mi artırdınız?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Peki, soruyorum: 2002 yılında satılan, ruhsatı alınan daire sayısı 47 bin, 2006 yılında 600 bine çıkmış.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ne?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Daire sayısı, konut sayısı 2002 yılında  47 binden -ruhsat alan konut sayısı- 2006 yılında 600 bine çıkmış değerli arkadaşlar.

OKTAY VURAL (İzmir) – İşsiz sayısı, yoksul sayısı?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bu nedir? Aradaki 550 bin konut nedir? Üretim midir, nedir? Nasıl tanımlarsınız?

OKTAY VURAL (İzmir) – Müteahhitlere gelin.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bu mudur fiktif büyüme değerli arkadaşlar?

Bu ülkede 2002 yılında 204 bin adet otomobil üretilmiş, 2006 yılında 545 bin adet otomobil üretilmiş. Değerli arkadaşlar, nedir bu? Bu otomobiller nedir?

AKİF AKKUŞ (Manisa) – Bunları geçen sefer de söyledin.

OKTAY VURAL (İzmir) – Yeni şeyler bulmak lazım cancağızım. Daha önceki bütçede de aynı konuşmayı yaptın.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Üretimin, büyümenin yansımasıdır değerli arkadaşlar. Bütün alanlar için söyleyebilirsiniz, her şey için söyleyebilirsiniz.

OKTAY VURAL (İzmir) – Cari işlemler açığından bahsediyoruz, dış ticaret açığından bahsediyoruz.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - 2002 yılında üretilen 3 milyon buzdolabı 2006 yılında 6 milyona çıkmış. Bu mudur reel fiktif büyüme, bu mudur hormonlu büyüme?

OKTAY VURAL (İzmir) – Mesela, küresel ısınma var. Dünyayı ısıttınız, bu da sizin eseriniz!

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hangisini alırsanız alın, hangi göstergeyi dikkate alırsanız alın değerli arkadaşlar, ekonomi büyüyor, enflasyon düşüyor, bütün göstergelerdeki gelişmeler olumludur.

(Mikrofon  otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

M. CEVDET SELVİ (Kocaeli) – Fakirlik artıyor, millet işsiz kalıyor.

BAŞKAN – Sayın Canikli, ikinci defa açıyorum mikrofonunuzu, konuşmanızı bitiriniz lütfen.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Keşke zamanımız olsaydı, istihdamı da bütün boyutlarıyla konuşsaydık.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Tam bir saat konuştun, daha ne anlatacaksın?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Aynı olumlu gelişme… Sadece şunu söyleyeyim: Değerli arkadaşlar, bakın, 2002 yılının Ağustosundan 2007 yılının Ağustosuna kadar toplam üretilen istihdam sayısı 2 milyon 870 bin. Yazın bunu değerli arkadaşlar.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – İş gücüne katılma oranı ne kadar?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2 milyon 870 bin istihdam üretilmiş.

OKTAY VURAL (İzmir) – Ne kadar?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2 milyon 870 bin.

M. CEVDET SELVİ (Kocaeli) – Millet kan ağlıyor, kan.

OKTAY VURAL (İzmir) – Nerede?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2002 Ağustosundan 2007 Ağustosuna kadar -aynı dönemi karşılaştırmak için, mecburen öyle alıyoruz- 2 milyon 870 bin.

OKTAY VURAL (İzmir) – Nerede? Nerede?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Tekraren söylüyorum, tekraren söylüyorum, bunu her yere yazın, hiç unutmayın.

OKTAY VURAL (İzmir) – Temizlik görevlisi, temizlik işçisi olarak değil mi?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Hiçbir dönemde üst üste beş yılda bu kadar istihdam kapasitesi oluşturulamamış değerli arkadaşlar.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Tarımdan ne haber?

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Ama, aynı dönemde tarımda 2 milyon 118 bin insan tarımdan kopmuştur. Yani, tarım dışı sektörlere iş aramak için gelmiştir ve onlara da iş bulunmuştur değerli arkadaşlar. Bakın…

BAŞKAN – Sayın Canikli, teşekkür ediyorum.

NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2008 bütçemizin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum.

Emeği geçen tüm arkadaşlara tekrar teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın milletvekilleri, birleşime on beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 12.16

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 12.33

BAŞKAN : Başkan Vekili Nevzat PAKDİL

KÂTİP ÜYELER : Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş GÜRKAN (Adana)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, Demokratik Toplum Partisi Grubu adına, Diyarbakır Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Selahattin Demirtaş.

Buyurun. (DTP sıralarından alkışlar)

Eşit mi kullanacaksınız süreleri otuzar dakika?

SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Evet Sayın Başkanım.

HALUK ÖZDALGA (Ankara) – Başkan, ben, bir açıklama için söz istemiştim.

GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, toplantı yeter sayısı yok.

SIRRI SAKIK (Muş) – Başkanım…

BAŞKAN – Efendim.

SIRRI SAKIK (Muş) – Hatip kime hitap edecek?

BAŞKAN – Efendim, şimdi, İç Tüzük’ün hükümleri bellidir, konuşmalar devam ederken… Oylama sırasında karar yeter sayısı veya toplantı yeter sayısı aranır. Şu anda konuşmalara başlayacağız.

Buyurun.

DTP GRUBU ADINA SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 yılı bütçe kanunu tasarısı hakkında Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, öncelikle, bizimle, yaklaşık on bir gündür devam eden bütçe görüşmeleri esnasında yoğun bir tempo içerisinde çalışan değerli milletvekili arkadaşlarımıza teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, parlamenter demokratik sistemlerde parlamentonun iki esas fonksiyonu vardır: Birincisi yasa yapma, ikincisi icra organını denetleme. Parlamenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegâne şartı, hiç şüphesiz ki sorumsuzluktur, hem yasa yaparken hem de denetlerken sorumsuz olmaktır. Bu özgürlüğün de iki yönü vardır. Biri parlamenter kişisel hürriyettir. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki istediği yasa teklifini verebilir, denetimde arzu ettiği denetim yollarını kullanabilir. Ancak burada, özellikle dikkat çekmek gerekir ki, şahsi gibi görünen sorumsuzluk aslında halkın iradesine tanınmış bir özgürlüktür. Zira hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. Diğeri ise parlamentonun kolektif olarak kullandığı hürriyettir. Bu hürriyet ona bağımsız davranma imkânı verir. Esasen bir ülke parlamentosunun kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdit ve inisiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olmaz.

Şimdi, bu tespitler ışığında Türkiye’de halkın iradesinin reel durumunu ve bu reel durum karşısında Parlamentonun çözüm gücünü sizlerle tartışmak istiyorum.

Kuruluşundan günümüze kadar kesintisiz olarak sorunlarla ve kendini tamamlamakla uğraşan cumhuriyetimizin, mevcut gerçekler cesurca sorgulanmadıkça, daha kaç seksen yıl kaybedeceğini bilmek, iradenin gerçek sahibi olan halkımızın hakkıdır. Bir önceki Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç “Gizli anayasa diye kabul edilemez bir tanımlamayla anılan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nin hazırlanmasında Meclisimiz tamamen devre dışıdır. Bu kavramlar gizli, antidemokratik bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder. İç güvenlik strateji belgesinin çete kurmakla suçlanan kişilerin arşivinden çıkması devlet ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.” demiştir. Sayın Başbakan da “Türkiye’de egemenlik kayıtsız, şartsız milletin olacaktır. Duvarda değil, milletin kendisinde olacaktır.” şeklindeki beyanatlarıyla yine aynı duruma dikkat çekmiştir.

Toplumsal yapımızda rahatsızlıklar yaratan birçok sorunumuzun olduğu muhakkaktır. Her biri değişik sebep ve sosyal etkiden kaynaklansa da sorunlarımızın tümü birbiriyle bağlantılıdır ve bu nedenle çözüm de, aynı şekilde, belirli bir illiyet içerisinde ele alınmak durumundadır. Ancak öznel sorunlarımız dışında ve bunların üstünde, hatta bu sorunların çözümünü tek başına zorlaştıran en önemli sorunumuz ise özgür ve bağımsız millî irade sorunudur.

Ülkemizde bugüne kadar yapılan anayasalar, toplumun bir dayatması ve baskısı sonucunda ortaya çıkmış metinler değildir. Zaten bunların amacı da toplum ile devlet arasında bir sözleşme yapmak değildir. Bunun yerine, devletin kendini tahkim etmesinin bir aracı olarak kurgulanmıştır. Bugüne kadar anayasaların temel ruhu, kutsal devlet anlayışı üzerinden şekillendi.

İkinci Meşrutiyet’te ittihatçıların iktidara gelmesiyle birlikte, yönetim anlayışında ikili bir yapı ortaya çıktı. O güne kadar gizli örgüt olarak kalmayı tercih eden ittihatçılar, iktidara geldiklerinde bile, en azından, örgütün merkezî mahsusası, umumisi gizli kalmaya devam etti. Bu da, bir tür uzaktan kumandayla yönetme tarzının gündeme gelmesi demekti. O dönemden başlayarak ikili yönetim geleneği oluştu. Bu, gerçek iktidar, görünen iktidar ikiliğine dayanan yönetim biçimiydi. Bazı yazarların “asıl devlet partisi” olarak adlandırdıkları bu gizli gibi görünen güç, cumhuriyet tarihi boyunca da kendini korumayı ve yaşatmayı başardı.

Seçime giren ve hükûmeti oluşturan partileri taşeron olarak görmeyi tercih eden bu asıl devlet partisi, işler sarpa sardığında görünür olmayı ve yönetime el koyma yöntemini de cumhuriyet tarihi boyunca birkaç defa denedi.

Şimdi, bu ikili yapı tartışılmadan, ülkemizde, rejimin ne niteliğini anlayabiliriz ne de sorunlarımızın çözümünü mümkün kılabiliriz. Asıl devlet partisinin sorunların çözümünün zamanının geldiğine karar vermesini beklemek dışında yapacak pek bir şey kalmaz.

Değerli arkadaşlar, bu ifadelerimden, Parlamentoyu, Hükûmeti ve diğer organları hiçleştirdiğim anlaşılmasın. Elbette ki, bu çatı altında görev yapmış birçok hükûmet, birçok parlamenter, az önce ifade ettiğim ikili yapıyı aşma konusunda saygın çabalar içerisinde olmuşlardır. Ülkenin birçok sorununun çözümünü bu Parlamento çatısı altında mümkün kılmışlardır. Ancak, rejimin korunması adı altında kendini tabulaştıran ve kutsallaştıran bu anlayışı aşamamışlardır. Kendisine kutsal bir misyon biçen bu zihniyet, kendisini eleştirenleri rejim karşıtı, devlet karşıtı, yeri geldiğinde vatan haini olarak lanse ederek etkisizleştirme konusunda bir hayli başarılıdır. Kendini rejimin iz düşümü olarak gören bir yapılanma için bu refleks kendi içinde tutarlı bir davranıştır. Ancak, objektif kriterler ışığında irdelendiğinde, aslında, bu anlayışın kendisi, demokratik rejim için bir tehdit ve tehlikedir. Hatta bu yapının varlığı bile, tek başına, rejimin demokratik olarak adlandırılması önünde bir engeldir.

Açık yüreklilikle ve cesaretle ifade edilmesi gereken şudur: Bu devlet, hiçbir etnik grubun, sınıfın, siyasi anlayışın veya elitin malı değildir. Bu devlet, bu ülkede yaşayan, bu ülkeyi kendi vatanı olarak bellemiş bütün yurttaşların ortak mekanizmasıdır. Bu ortak değerin varlık nedeni vatandaşlarına hizmettir. Bu hizmetin yerine getirilmesi esnasında yaşanan eksikleri eleştirmek de vatandaşların en dokunulmaz hakkıdır. Ortada eğer bir kutsallık varsa o da vatandaşa hizmet etmenin kutsallığıdır. Kendisine kutsallık değeri biçerek eleştirilmez konumlarını korumak isteyenler, demokrasiyi içselleştirmemiş olanlar veya elde tuttuğu kutsal iktidar gücünü yitirmekten ürkenlerdir.

Asıl devlet partisi dediğimiz zihniyetin, hukuksal ya da yasal bir temeli olmadığı için de feshedilmesi de söz konusu olamaz. Bunun en etkili yolu, halkın iradesini güçlendirmek ve parlamentoya gerçek misyonu doğrultusunda işlerlik kazandırmaktır.

Ancak, yine de yasal zeminde yapılabilecekler, yapılması gerekenler vardır. Örneğin, Millî Güvenlik Kurulunun gerçek bir danışma organına dönüşmesi, Genelkurmayın Millî Savunma Bakanlığına bağlanması, YÖK’ün sadece üniversiteler arası koordinasyondan sorumlu hâle getirilmesi, TRT’nin özerkleşmesi, yüksek yargı organlarının siyasal etkiden kurtarılması, ordunun tüm harcamalarının denetim altına alınması, askerlerin görev başındayken siyasete ve ticarete karışmalarının resmen, açıkça ve fiilen yasaklanması. Ülkenin temel konularında bile tartışma yürütemeyen, yasaların önemli ölçüde Parlamento dışında yani bürokraside üretilip sadece onay için Meclise sunulduğu bir sistemde elbette ki hiç kimse Parlamentoyu ciddiye, dikkate almayacaktır.

Millet adına vekâleten aldığımız iradeyi kullanan bizler, bu iradenin gücüne ve büyüklüğüne uygun davranmadığımız sürece Parlamento dışında bulunan ve Parlamentoyu baypas etmeyi kural hâline getirmiş olanlar bu tutumlarını sürdürmeye devam edeceklerdir. Halkın ve onun iradesinin doğru düşünüp doğruyu yapamayacağına inanan, gerçekte, halkına güvenmeyen bir siyasi anlayış asıl devlet partisi de olsa özünde oligarşik bir yapıdır ve kesinlikle demokrasi dışıdır. Görünürde olmayıp sahne ardından siyaseti yönlendirmeye çalışan bu mekanizma sahiplerinin en önemli avantajları da hiç yıpranmıyor olmalarıdır. Yapılan hatalardan, yaşanan sorunlardan görünürdeki yöneticiler sorumlu olduğu için yıprananlar da her zaman görünürdekiler olmuştur.

Şimdi, bütün bu belirlemeler doğrultusunda şunu da ifade etmek gerekir ki: Bu ikili yapıların kendini sürdürmesinde en etkili olan güç hükûmetlerdir. Bu yapıya itiraz etmeyen, halkın iradesi yerine bu yapının dogmatik, katı kurallarını esas alan hükûmetler en az bu yapılar kadar halka karşı sorumludurlar. Bir yandan çağdaş, büyük projelere ve ideallere sahip olmak, öte yandan bütün bunların önünde engel teşkil eden demokrasi dışı işleyişlere göz yummak büyük bir çelişkidir ve samimiyetin sorgulanmasına neden olacak kadar açık bir tutumdur.

Power’ın dediği gibi, “Rüyaları gerçekleştirmenin en etkili yolu uyanmaktır.” Şimdi bize dayatılan da bu asıl devlet partisinin kontrolüne ve denetimine girmektir. Buna yönelik itirazlarımızın bedeli de ağır bir şekilde bize ödetilmek istenmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri, aslında birçoğunuzun zaten bildiği ve farkında olduğu bu gerçekleri bir kez de Meclis kürsüsünden ifade etme ihtiyacı duydum. Çünkü nereden geldiğimizi bilmezsek, nereye gideceğimizi de bilemeyiz. Bugün yaşadığımız güncel sorunları tartışırken, örneğin Kürt sorununu tartışırken, örneğin başörtüsü sorununu, örneğin laiklik meselesini, Alevilik meselesini ya da ekonomik sorunlar ve gelir dağılımındaki adaletsizlikleri tartışırken, önümüzde bütün çıplaklığıyla duran ama tartışmaya, dile getirmeye cesaret edemediğimiz temel sorunumuzu, yani gerçek iktidar-gerçek otorite meselesini çözüme kavuşturmadan, sorunların etrafında dönüp duran bir sarmaldan kurtulamayacağımız bilinmelidir. Bahsettiğim şey, halkın mutlak egemenliğinin gerçek sahiplerine, yani halka teslim edilmesidir.

Değerli arkadaşlar, geleceği kurmak için tarihten ders çıkarmak, bu amaçla tarihi öğrenmek gerektiği söylenir. Ama ülkemizde bu konuda bile ikili bir durum vardır. Birincisi resmî tarih, ikincisi gerçekler. Resmî tarih, gerçek tarihin iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Fakat resmî tarih oluşturmak tek başına bir amaç değildir, asıl amaç, toplumsal hafızayı yok ederek resmî bir ideoloji oluşturmaktır. İkili devlet sisteminde önemli bir ihtiyaç olan bu resmî ideolojinin de tabulaşması, tartışılmaz kılınması ise millî eğitim programlarının uygulanmasıyla tamamlanmış olur. Anlı şanlı akademisyenler, profesörler, tarihçiler tarafından sipariş üzerine yazılmış tarih bilgisiyle yetişen nesiller, kendi gerçek tarihine ve geçmişine yabancılaşmış  bir şekilde, bu resmî ideolojinin ve bunun bekçisi kurumların birer yılmaz savunucusu olmaya hazırdırlar artık. Bu şekilde kendini sürekli olarak üreten ikili devlet aygıtı, kendisine yönelik her türlü muhalefeti birer tehdit unsuru olarak algılamakta, kim olursa olsun bu sistemi sorgulamaya ve deşifre etmeye çalışan herkesi kriminal bir hâle sokmaktadır. Bunun kurbanı, bazen bir başbakan bazen bir üniversite öğrencisi olabilir, bazen Van Cumhuriyet Savcısı bazen Parlamentonun tamamı olabilir. Hatta, bu sistemin kollayıcısı, bekçisi, hizmetkârı olanlar bile yeri geldiğinde kurban olmaktan kurtulamamışlardır.

Özünde, kendi halkına, vatandaşına yabancı olan bu resmî ideolojinin küçük bir azınlık dışında kimseyi mutlu etmediği bilinmesine rağmen, hiç kimse asıl sorgulamayı yapmaz, yapamaz. Bunun yerine şekilsel bir iktidara karşı, şekilsel bir muhalefet yapılır ve suya sabuna dokunmadan Türkiye’nin temel sorunlarını çözme iddiaları yarıştırılır. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir.”

Değerli milletvekilleri, bütçe kalemleri üzerinde yapılan konuşmalar, yaşanan tartışmalar, ilgili bakanlıkların sunumu ve sorulara verilen cevaplardan da hepimizin açıkça anladığı üzere 2008 yılında da yükün büyük bir kısmı, cefanın büyük bir kısmı emekçi, yoksul halkın sırtına bindirilmiştir.

Eğer, sadece sayın bakanlar tarafından yapılan bütçe sunumlarını dikkate alırsak ve hiç sokağa çıkmasak, ülkede büyük bir refah ve bolluğun olduğunu, hakça kazanım ve hakça paylaşımın gerçekleştiğini, istihdamın gerçekten de artığını, düşmüş gibi gösterilen enflasyonun fiyatlara falan yansıdığını hayal edebilirdik. Eğer sayın bakanların sunumlarından sonra sokaktaki gerçekle yüzleşme gibi bir zorunluluğumuz olmasaydı bu tatlı hayallerle bir müddet idare edebilirdik. Ama gelin görün ki bütçe kalemleri üzerinde yapılan her görüşmeden sonra, biz yanılmış olmak umuduyla bir kez daha sokağa çıktığımızda halkın yaşam kalitesinde elle tutulur bir iyileşme olmadığını, aslında rakamların diliyle sokağın gerçeği arasında her zamanki uçurumun devam ettiğini tespit ediyoruz. Bunun böyle olması da son derece doğaldır. Türkiye’de uzun süreden bu yana uygulanagelen neoliberal politikalar gereğince devletin ekonomik anlamda küçültülmesi, piyasanın tümden özel sektöre bırakılması anlayışı sosyal devlet ilkesini de kapsayacak şekilde genişlemiş ve devletin vatandaşa götürmek zorunda olduğu hizmetler dahi bir bir özel sektöre devredilerek paralı hâle getirilmiştir. Geçmiş hükûmetler döneminde başlayan bu süreç tamamlanmamıştır ve hâlen devam etmektedir.

Elbette ki, küreselleşen ve giderek çılgınlaşan ulusal üstü sermaye karşısında ulusal ekonomiyi ve yerli yatırımcıyı güçlendirecek ve rekabet gücünü artıracak uyum modellerine itirazımız yoktur. Ancak, emekçi halkın menfaatini bir tarafa iterek sırf “Uluslararası sermaye ülkemize giriş yapsın.” diye bütün ülkeyi sömürülecek bir alan hâline getirmenin de nasıl bir politika olduğunu sorgulamamız gerekir.

Son dört yılda ülkeye giren yabancı sermayenin kendisini 5’e katladığı, yani 1 dolar getiren yabancı yatırımcının ülkeden 5 dolar alarak gittiğini hesapladığımızda, buna karşılık, işsizlik oranının ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin değişmediğini tespit ettiğimizde yabancı sermayenin rantçı özelliği çok daha iyi anlaşılır.

Şimdi, özellikle, yabancı sermayenin daha rahat gelmesi için ülkemiz cazip hale getirilirken nedense fatura hep halkın yoksul kesimine çıkarılıyor. Yani “deregülasyon” denilen yeni bir dizayn ile sermaye aleyhine olan düzenlemeler ve kurumsal yapılar tasfiye ediliyor. Nasıl yapılıyor bu? Asgari ücret açlık sınırının altında tutularak yapılıyor, işe alma ve çıkarma koşulları sermayenin lehine güçlendirilerek yapılıyor, kayıt dışı ucuz iş gücünün önü açılarak yapılıyor, sosyal harcamalar devletin üstünden atılarak vatandaşa ödettirilerek yapılıyor bu. Neoliberal anlayışa göre, sosyal güvenlik devletin değil bireylerin sorunu olmalıdır. İşte, önümüzdeki günlerde gündemimize gelecek olan 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Yasası bunun hazırlığıdır.

Devlet denen aygıtın amacı, emeği üzerinden vergisini topladığı vatandaşlarına hizmet sunmak ve onların onurlu birer yurttaş olarak yaşamlarını idame etmelerini organize etmektir. Bunun için devlet, gerektiğinde, kâr amacı gütmeyen, vatandaşa ucuz ve kaliteli hizmet sunmak ya da yatırımcıya ucuz girdi sağlamak amacıyla işletmeler kurar. Bu işletmeler zarar etse bile varlığını sürdürürler çünkü bunların kuruluş amacı zaten kâr elde etmek değildir, sosyal devlet ilkesini hayata geçirmek üzere oluşturulmuş mekanizmalardır.

Şimdi siz, gerçekte de kâr amacı olmayan bir kuruluşu kâr etmiyor diye satarsanız ve bunun adına da özelleştirme derseniz, işte bunun kokusu bir müddet sonra çıkmaya başlar. Sosyal Güvenlik Yasası, eğer tasarıda olduğu hâliyle çıkarsa bütün bu özelleştirmelerin sonucunu halkımız artık günlük yaşamında somut olarak hissederek yaşamaya başlayacak.

Karşı çıkılması gereken şey, sosyal devlet anlayışı gereğince devletin yapmak zorunda olduğu hizmetlerin özelleştirilmesidir. Kime satıldığı, kaça satıldığı, nasıl satıldığı ikincil, tali bir konudur. On bir gündür Genel Kurulda üzerinde tartıştığımız bütçenin de bu anlayışla hazırlandığını ilk günden beri ifade etmeye çalışıyoruz. Son yıllarda ülkeye giren sıcak para ve uluslararası sermaye bolluğundan ortaya çıkan konjonktürel iyileşmeleri kendi ekonomi politikasının bir sonucu olarak sunan Hükûmetin mumu da sönmek üzeredir.

“Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz.” misali, Hükûmetin kriz yönetimi konusundaki başarısızlığı ortadayken, tek dileğimiz, bu Hükûmet iş başındayken uluslararası yeni bir krizin ortaya çıkmamasıdır. Dünya Bankası ve Avrupa Birliği fonlarının gerektirdiği hizmet yatırımlarını kendi hizmet anlayışının bir gereği olarak sunmaktan çekinmeyen Hükûmet, bu sayede geçiş sürecini sancısız atlatmayı hedeflemiştir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, ağzında bal olanın kuyruğunda iğnesi vardır. Yarın öbür gün, gittiği her hastaneden ve eczaneden kendisinden “katkı payı” adı altında para istenecek olan vatandaşlar maalesef ki bunu daha iyi anlayacaklar.

Değerli milletvekilleri, toplumu bir arada tutan unsurlardan belki de en önemlisi adalet duygusudur. Bu duygunun zayıflaması, o toplumun çözülmeye başlaması, çürümeye başlaması, yozlaşmaya başlaması demektir. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu bile adalet duygusunun zayıflamasıyla çöküşe geçmiştir.

Neredeyse her gün en az bir medya organında “Bu nasıl adalet?” diye başlayan haberler ile karşılaşmayı olağan saydığımız bir ülkede adalet mekanizması veya duygusunu sorgulamanın zamanı aslında çoktan geçmiştir. Gelir dağılımında adaletsizlik, eğitimde adaletsizlik, iş yaşamında adaletsizlik, cinsler arası adaletsizlik, bölgeler arası adaletsizlik, vergide adaletsizlik, adliyelerde adaletsizlik, vesaire vesaire.

Adalet bir bütündür aslında. Yurttaşlar, günlük yaşamının her alanında ve her anında adil bir uygulamaya tabi tutulmak isterler. Adalet parayla satılmasın, parayla ölçülmesin, parayla alınmasın isterler. Sırf insan olmaktan kaynaklı olarak adil bir yaşam ve adil bir muamele isterler. Vatandaşlarımızın bu haklı isteklerini karşılamak da öncelikli olarak hükûmetlerin görevidir. Hükûmetler, yaptıkları bütçeyle adalete olan yaklaşımlarını ortaya koyarlar. Çünkü adalet terazisini en fazla sarsan şey, gelir dağılımındaki adaletsizliklerdir. Yoksulun sırtından, emekçinin vergilerinden oluşturulmuş bir bütçeyle dağıtım yapılırken, en az gözetilen de yoksul halk ise, işte adaletsizlik oradan başlar bir defa.

Kaçırdıkları vergiler ile servet sahibi olanlar, bu yüzsüzler dokunulmazlık sahibiyken, vergisini ödeyemediği için haciz ile karşılaşan esnafa sormak lazım “Adaletten ne anlıyorsunuz?” diye. 3.500 kişilik okullarda, 60 kişilik sınıflarda eğitim yapmaya çalışan öğretmenlere, öğrencilere sormak lazım. YAŞ kararlarıyla ordudan, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla meslekten ihraç edilen hâkimlere, savcılara sormak lazım. Cezaevlerinde, karakollarda, sokaklarda işkence görenlere, baş örtüsü yüzünden kendi ülkesinde mülteci konumuna düşenlere, konuştuğu dili resmî olmayan bir anneden doğduğu için horlananlara sormak lazım. Bir yandan mahkemelerde azarlananlara diğer yandan adliyelere kırmızı halı üstünde girenlere sormak  lazım “Adalet nedir?” diye.

Bu ülkede, hiç kullanmadıkları için vicdanı tertemiz olan yöneticilerimiz var oldukça, adaleti sağlamak da tatlı bir hayal olarak kalmaya devam edecektir. Yoksa, siyasal erkin ağır baskısı altında çalışmaya zorlanan hâkimler, Adalet Bakanının memuru olmaktan kurtulma çabası içerisinde olan savcılar tek başına sağlayamazlar bu adaleti.

Değerli arkadaşlar, 99 Helsinki zirvesi sonrasında hızla ilerlemeye başlayan Avrupa Birliği ilişkilerimiz, artık, iyiden iyiye sulandırılmaya başlandı. Tam üyelik sözüyle müzakerelere başlayan ülkemiz, neredeyse her yıl değişen bir statüyle karşılaşmakta, Hükûmetin ciddiyetten uzak reform anlayışı ve uygulamaları nedeniyle ipler iyiden iyiye karşı tarafın eline geçmektedir. Kızgınlık anında da olsa “Kopenhag Kriterlerini Ankara kriterlerine çevirip yolumuza devam ederiz.” diyen Sayın Başbakanın blöfü anlaşılmış olacak ki adamlar artık, neredeyse aday olduğumuzu bile inkâr edecekler.

Avrupa Birliği politikalarında bu kadar zaaf içinde olmamızın temel nedeni, reformları Avrupa Birliğinin ilerleme raporları ve baskısı doğrultusunda gerçekleştiriyor olmamızdır. Bu reform anlayışını ev ödevi algılamasıyla yapmaya devam ettikçe Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizde her zaman zayıf taraf olarak kalmaya maalesef ki mahkûm olacağız.

Avrupa Birliği ülkeleri istemese bizim halkımızın insan haklarına ve demokrasiye ihtiyacı yokmuş gibi sadece gözünü oraya diken bir reform anlayışı, zaten baştan problemli bir yaklaşımdır. Uluslararası ilişkilerde bizi güçlü kılacak en önemli şey, iç sorunlarımızı kendi içimizde çözme iradesi sahibi olmamızdır. İç sorunlarımız için genelde “Dış mihrakların -ki bu mihrakın en belalısı Avrupa Birliğidir- yarayı kaşıması…” gibi bir cümleyle başlanır. Bunda kısmen haklılık payı da vardır ancak asıl hata da buradan sonra başlar. Dış mihrakların kaşımasına itiraz ederiz ama biz de kendi içimizde kendi yaralarımızın varlığını bile kabul etmeyiz. Bize kalsa ülkemizde ne insan hakları sorunu ne de demokrasi sorunu vardır. Belki de asıl yaramız budur, yani sorunları görmezlikten gelme hastalığı. Biz bu hastalıkları inkâr ettikçe, yaramız kan kaybetmeye, birileri bunu kaşımaya, birileri de bunun üzerinden kazanç elde etmeye maalesef devam edecektir, bize düşen sadece acı kısmı olacaktır.

Değerli arkadaşlar, Hükûmetin en çok tartışma yaratan uygulamalarından biri de kadrolaşma faaliyetidir.

BAŞKAN – Sayın Demirtaş, birkaç saniyenizi rica edeyim.

Saygıdeğer arkadaşlarım, Danışma Kurulunun aldığı karar gereğince 13.00’te çalışma süremiz doluyor. Ben sizden şu onayı almak istiyorum: Demokratik Toplum Partisi Grubunun konuşmaları tamamlanıncaya kadar sürenin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Buyurun.

SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Devamla) – Göreve gelmiş bir Hükûmetin kendisiyle uyumlu bürokratlarla çalışma isteği gibi doğal bir istek elbette ki eleştirilmemelidir. Ancak, en alt seviyedeki memura ulaşıncaya dek kadrolaşma politikaları, hem AKP açısından hem de ülkenin selameti açısından ciddi bir tehlikedir. Şu unutulmamalıdır: Bugün kadrolaşma konusunda açtığınız yollarda yarın sizin  dışınızdaki partiler de yürüyecektir.

Yine, kamusal hizmeti alma konusunda devletle muhatap olan vatandaşlar, karşılarında her seferinde AKP’nin kadrolarını görmeye devam ederlerse, korkumuz odur ki, devlet vatandaş ilişkileri zedelenecektir. Bu nedenle, üniversiteler başta olmak üzere, adliyeler, okullar ve diğer kamu alanlarında hızla kadrolaşan AKP’nin bu politikasını gözden geçirmesi, yokuş aşağı, freni boşalmış bu kamyonun er geç duvara toslayacağını görmesi gerekir.

Değerli arkadaşlar, toplumla devlet arasında gerçek bir sözleşme yapmak adına başlanılan sivil anayasa çalışmalarını elbette ki destekliyoruz. Ancak, daha başından itibaren bu çalışmanın usulünün toplumda haklı kaygılar yarattığı da görülmelidir. Toplumun önce kendi içinde tartışarak, örgütlü örgütsüz bütün mekanizmalarında, sivil toplum örgütlerinde bunu tartışarak ihtiyaçlarını ortaya çıkardıktan sonra bir taslak hazırlanması ile önce bir taslak hazırlanıp “Buyurun, bu taslağımızı tartışın.” demek arasında, en azından psikolojik düzeyde bir fark vardır. Kendini hiçe sayan, kendini hiçleştiren bir toplum veya bu şekilde algılamaya tabi tutulmuş bir toplumun, elbette ki başından itibaren tepki göstermesi de doğal karşılanmalıdır.

Değerli arkadaşlar, devleti yeniden ve çağdaş ölçülerle tanımlamayan, ülkenin gerçeklerini dikkate almayan, vatandaşlarını yeryüzünde yaşayan en özgür insanlar kılma konusunda iddiası olmayan bir anayasa yeni olamaz, yenilikçi hiç olamaz.

Değerli arkadaşlar, izninizle, son sözlerimi Genel Kurul çalışmalarıyla ilgili şikâyetçi olduğumuz, eleştirdiğimiz bir hususu belirterek bitirmek istiyorum. Bildiğiniz üzere, Genel Kurul çalışmaları TRT3’ten de canlı yayınlanmakta ve halkımızın önemli bir kısmı buradaki çalışmaları, faaliyetleri yakından takip etmektedir. Ancak, bazen öylesine söylem, tarz ve tavırlarla karşılaşmaktayız ki burada biz, ekranları başında halkımız gerçekten de şok olmakta çoğu zaman. Birbirine küfür atıp bağıran vekillerin, kavga eden vekillerin, bağırıp çağıran vekillerin görüntüsü bu Meclisin saygınlığına yakışmayacak derecede kaba davranışlardır. Kürsüde konuşan arkadaşlarımız, hangi gruptan olursa olsun, gereğinden fazla bağırarak konuşuyorsa bile bu, Genel Kurula yönelik bir şiddettir. Konuşma yapan milletvekillerine yönelik tahrik eden, tezyif eden sataşmalar şiddettir. Küfürlü konuşmalar, hakaret içeren konuşmalar şiddettir. Toplumu şiddetten arındırmak gibi bir göreve de sahip olan bu Meclisin zaman zaman şiddetin bir odağı hâline gelmesini üzüntüyle karşılamaktayız.

Özellikle, muhalefetin yaptığı eleştirilerden faydalanmak yerine, onu küçümseyen veya hafife alan yaklaşımlar, katkı sunucu tavırlar değildir. Bernard Shaw’ın dediği gibi “Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır.” Her birimiz bir diğerinin aklına ve önerilerine ihtiyaç duymalı ve bunu büyük bir olgunluk içerisinde yapmalıdır diye düşünüyoruz. Bu çerçevede, bütçe görüşmeleri sırasında olgun ve yapıcı tavırlarıyla, kucaklayıcı üslubuyla örnek olarak gördüğüm bir tutum sergileyen Değerli Hocamız ve Sayın Bakanımız Nazım Ekren’e, bu örnek tutumu nedeniyle özellikle teşekkür etmek istedim.

Bu vesileyle, Kurban Bayramı’nızı, yeni yılınızı en içten dileklerimle kutluyor, 2008 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyor, saygılarımı sunuyorum. (DTP ve AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Demirtaş.

Demokratik Toplum Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı Diyarbakır Milletvekili Gültan Kışanak.

Sayın Kışanak, buyurun. (DTP sıralarından alkışlar)

DTP GRUBU ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 yılı merkezî hükûmet bütçesinin geneline ilişkin DTP Grubunun görüşlerini dile getirmek üzere söz almış bulunuyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yaklaşık bir aydır, Komisyonda başlayan ve Genel Kurulda devam eden bütçe görüşmelerinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu bir aylık süre zarfında, burada çok önemli tartışmalar yaşandı, önemli tespitlerde bulunuldu. Bizler de, DTP milletvekilleri olarak, her bakanlık bütçesi görüşülürken bu konudaki görüşlerimizi, önerilerimizi, eleştirilerimizi ifade ettik. Umuyor ve diliyoruz ki, Hükûmet, Meclisin iradesini dikkate alır, muhalefetin yapıcı eleştirilerini önemser ve ülke yönetimine bu eleştirileri bir katkı olarak görür.

Ben, konuşmama geçmeden önce iki noktaya vurgu yapmak istiyorum. Biz burada bütçeyle ilgili görüşlerimizi dile getirirken iki ana rota üzerinden yapıyoruz eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi ve Hükûmet bunların ikisinden de rahatsızlık duyuyor.

Bunlardan birisi, sadece rakamlara bakmak değil, bir de hayatın gerçeğine bakmaktır. Bundan rahatsız olunmaması gerekiyor. Çünkü, biz performansa dayalı bir bütçeleme sistemindeyiz. Bu performansa dayalı bütçeleme sisteminde “Ben şunu yaptım bunu yaptım, şu kadar aldım bu kadar verdim, onu oraya koydum bunu buraya  koydum.” dersiniz, ama bir de döner adama derler ki: ”Ee, ne oldu, hayatta ne değişti? Yani, performansınız ne? Yani, siz kaynakları etkin ve verimli kullandınız mı? Yani, insanların yaşam kalitesinde bir şey değiştirebildiniz mi?” İşte, onun için, biz esas bu gerçek sonuca bakıyoruz. Buna bakmak bence en doğru yöntemdir, herkesin de bu yöntemi denemesi gerektiğini düşünüyoruz.

İkincisi: Rakamlara ilişkin eleştirilerimiz de burada anlaşılmıyor ve rakamlarla ilgili, yok, bilgi eksikliği var, şu bu gibi yaklaşımlar oluyor.

Rakamlarla ilgili de sizlere bir anekdot anlatmak istiyorum. Ben, ilk istatistik dersi aldığımda, ilk derste hocamız geldi, dedi ki: “Korelasyon şöyle hesaplanır, formülü budur ve İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nden geçen araçların sayısı budur, İstanbul’da tüketilen yumurta sayısı da budur. Bunun korelasyonunu bulun.” Biz hepimiz kâğıda kaleme sarıldık, öyle bir korelasyon çıkardık ki, hepimiz sıfır aldık. O gün hocamız bize şunu öğretti, dedi ki: “Eğer istatistiklere, eğer rakamlara ‘Siz neyi neyle kıyaslıyorsunuz? Onların arkasındaki gerçekler nedir? Bu kıyaslama doğru mudur?’ sorularını sormadan bakarsanız rakamlar sizi yanıltır.” İşte, onun için, ben burada bütün milletvekili arkadaşlarıma öneriyorum: Eğer rakamların bizi yanıltmasını istemiyorsak, bu rakamlar nasıl hesaplanıyor, bu rakamların arkasındaki gerçek ne, bu rakamlar hesaplanırken uygulanan formüller hayatın gerçeğine uyuyor mu diye sorgulasınlar. Bunu sorgulamadan gerçeğe ulaşmak gerçekten mümkün değil.

Hükûmetin 2007 yılı bütçe performansı, ortaya çıkan veriler, sokakta yaşanan gerçekler, 2008 yılında da bu ülkede yaşayan milyonlarca yoksul insanın, emekçilerin, işçilerin, memurların yaşam koşullarının bugünden daha iyi olacağına dair hiçbir ipucu vermemektedir. Bu yıl bütçe açığı geçtiğimiz yıla oranla ciddi bir biçimde yükselmiş, açığın gayrisafi millî hasılaya oranı 3,5 kat artmıştır. Görünen odur ki, bu yıl gerçekleşen kırılma önümüzdeki yılın bütçesinde de kendini ciddi bir biçimde gösterecektir. Açıkça söylemek gerekirse, Türkiye, bütçe performansında 2002 yılı öncesindeki tablolara dönmeye başlamıştır.

Hükûmetin 2007 yılında sergilemiş olduğu performansı, büyüme, enflasyon, işsizlik gibi rakamları göz önüne alarak uzun uzadıya değerlendirmeyeceğim. Çünkü, bunu yapmak TÜİK’in maharetli ellerinde hazırlanmış mucizevi rakamlar nedeniyle madalyonun arka yüzünde olup biteni gözlerden kaçırmaya neden olacaktır.

Madalyonun arka yüzünde Türkiye’nin hak etmediği yokluk ve yoksulluk tablosu var. Bizi asıl ilgilendiren de bu tablodur. Açıkladığınız bu büyüme rakamlarını, işsizlik ve enflasyon oranlarını gidin Pollyanna’ya gösterin, o bile size inanmayacaktır. Hükûmet, Türkiye’de yaşayan milyonlarca dar gelirli yurttaştan Pollyanna kadar iyimser olmasını beklemektedir. “Altı aydır iş mi bulamıyorsunuz, olsun, siz idare edin, nasıl olsa işsizlik tek haneli rakama indi. Dün 3 liraya aldığınızı ertesi gün 5 liraya alamıyor musunuz, olsun, 2 lira daha fazla verin, ne olacak ki, enflasyon tek haneli rakama indi. Ay sonunda elinize geçen maaş ile karnınızı zor mu doyuruyorsunuz, borçtan önünüzü göremez hâle mi geldiniz? İyi, ama bakın, 22 çeyrektir kesintisiz büyüyoruz. Siz de dişinizi biraz sıkın.” İşte, Hükûmetin önümüze koyduğu bütçe tablosu, aslında, böyle şaka gibi bir şey. Ancak, Hükûmetin gururla önümüze serdiği pembe tabloların sokaktaki gerçek karşısında hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştır.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin işbaşına geldiği günden bu yana sadık bir biçimde uyguladığı IMF patentli ekonomi politikaları sonucu, bugün makroekonomik dengelerde de tehlike sınırına yaklaşılmıştır. Örneğin, bugün cari açığın ulaştığı ürkütücü boyut, artık, hemen hemen her kesim tarafından dile getirilmekte, hatta Hükûmet de bunu kabul etmektedir. Hatta işi şakaya vurup “ABD’nin cari açığı bizden fazla, ne var bunda?” deme cesareti bile gösterilmektedir.

Refah düzeyi göstergeleri de alarm vermek üzeredir. İstihdam yaratmayan, adil bir gelir dağılımı sağlamayan, halkın alım gücüne katkıda bulunmayan büyüme, Türkiye’yi dünya ekonomileri içerisinde 17’nci sıraya getirmiştir, ancak insani gelişmişlik endeksinde 84’üncü sırada olmaktan kurtaramamıştır.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin önümüze koyduğu 2008 bütçesi, geçmiş yıllarda olduğu gibi, bu yılda da temel olarak faiz dışı fazla hedefini tutturmayı dert edinen, bu yolda en zaruri kamu harcamalarını dahi kısmayı göze alan bir anlayışla hazırlanmıştır. Hükûmet, IMF’nin borç faizlerini ödeme emrini, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim harcamalarından öncelikli saymaktadır. AKP Hükûmeti döneminde özlük hakları budanan, sosyal güvenceleri ellerinden alınan, mezarda emekliliğe mahkûm edilmek istenen kamu çalışanları, bütçenin sıkılan kemerinin en son halkasında yer almaktadır.

Hükûmetin gözü, sürekli kamu çalışanının cebindedir. Oysa, örneğin üye olmaya çalıştığımız AB ülkelerinde bütçeden kamu çalışanlarına ayrılan payın gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 10,67 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 6,55’tir. Bu yılki bütçede personel giderlerinin gayrisafi millî hasılaya oranının yüzde 6,79 olarak belirlendiği de görülüyor. Bu rakam da kamu çalışanlarının durumunda bir iyileşme olmayacağını gösteriyor.

Kamu emekçilerinin budanan grev ve toplu sözleşme hakları sayesinde bu sefaletin sürdürülebileceğini düşünüyorsa Hükûmet yanılıyor. Yoksulluk sınırının da altında kalan kamu emekçilerinin de artık sabrı taşmak üzeredir. Bu gerçeği görmeyen Hükûmetin, ilgili tüm kurum ve kuruluşların karşı çıkmasına rağmen, sosyal güvenlik haklarını kısıtlayan 5510 sayılı Yasa’da diretmesi de akıl kârı bir yaklaşım değildir. Biz de Hükûmete bir kez daha sesleniyoruz: Sosyal güvenlik kurumları, sosyal ve ekonomik destekler bir toplumun alyuvarlarıdır. Bu dengelerle daha fazla oynarsanız, sonunda toplumu ölümcül risklerle yüz yüze bırakırsınız. Toplumu savunmasız bırakma yaklaşımından lütfen vazgeçin.

Ülke ekonomisinde önemli bir ağırlığı olan tarım sektörü de AKP Hükûmeti döneminde ciddi sorunlar yaşamıştır. TÜİK tarafından 2007’nin ilk dokuz ayına ilişkin açıklanan rakamlara göre, tarım bu yıl yüzde 5,6 oranında küçülmüştür. Şüphesiz, bu küçülmede kuraklığın payı göz ardı edilemez. Ancak diğer yandan AKP’nin işbaşına geldiği dönemden bu yana tarım sektöründe yaşanan genel daralmanın, kuraklıkla bir ilgisinin olmadığı gerçeği de görülmelidir.

2003 yılında geçimini tarımla sağlayan yüzde 33’lük nüfusun gayrisafi millî hasıla içindeki payı yüzde 12,7 iken, bu oran seneler seneler içerisinde düzenli bir biçimde gerileyerek 2006 yılı sonunda yüzde 9,5 seviyesine düşmüştür. Aynı süreçte rantiye ise gelirini yüzde 56 yükseltmiştir. AKP’nin uyguladığı Dünya Bankası patentli tarımda dönüşüm politikalarının acı sonuçları birer birer ortaya çıkmaktadır.

2001 krizini izleyen beş yılda ekonominin genelinde ortalama yıllık büyüme yüzde 7,5’i bulurken, tarımdaki büyüme yüzde 3,1’de kalmıştır. Kota uygulaması sonucu 2002-2006 döneminde tütün ve şeker pancarı üretiminde önemli düşüşler yaşanmıştır.

Değerli milletvekilleri, bütçe, kaynakların kullanılması, gelir dağılımında adaletin sağlanması, ekonomik kalkınmanın koşullarının oluşturulması için kullanılabilecek en önemli araçtır. Bu nedenle, 2008 yılı merkezî yönetim bütçesini ülkemizde yaşanan eşitsizlikler açısından da ele alıp, bu bütçenin bu eşitsizlikleri azaltmaya mı yoksa daha da derinleştirmeye mi hizmet ettiğini de değerlendirmek istiyoruz.

Günümüzde üzerinde politika üretilen üç temel eşitsizlik vardır. Birincisi, cinsler arası eşitsizlik; ikincisi, sosyal gruplar arasındaki eşitsizlik; üçüncüsü de bölgeler arasındaki eşitsizliktir. Bu bütçe, her üç eşitsizlik konusunda da adaleti sağlamayı esas alan bir yaklaşımla hazırlanmamıştır. Bu bütçe hazırlanırken kadınlar, emekçiler ve Kürtler göz ardı edilmiştir.

Kadın-erkek eşitliği konusunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durum pek iç açıcı değildir. Kadına yönelik şiddet bir toplumsal sorun hâline gelmiştir. Bugün ülkemizde her 4 kadından 1’i şiddete maruz kalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen yurttaşlarımızın yüzde 75’i kadındır. Parlamentodaki temsiliyetimizi ise zar zor yüzde 10’lara çıkarabildik. Dünya genelinde kadın istihdamı artarken, Türkiye’de kadın istihdamı giderek düşmektedir. Şu anda Türkiye’de her 4 kadından yalnızca 1’i çalışıyor, çalışanların da sadece dörtte 1’i kadındır.

Türkiye’nin de imzaladığı Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, kadın-erkek eşitliğinin hayata geçirilmesi konusunda devletlere fiilî sorumluluklar yüklemiştir, ama AKP Hükûmeti bu sorumluluğunu yerine getirme çabası içerisine girmemiştir.

Şimdi, buradan önerilerimizi sıralamak ve yapıcı katkılarda bulunmak istiyoruz. Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası değiştirilerek, kadın kotası yasal bir zorunluluk hâline getirilmelidir ve kota, sadece siyasi alanda sınırlı tutulmamalı, bütün temsiliyet ve karar mekanizmalarına uygulanmalıdır.

Cinsiyet eşitliği politikalarının etkin bir biçimde hayata geçirilebilmesi için kadın konusu sosyal hizmet kapsamından çıkartılmalı, bu nedenle de eşitlik bakanlığı kurulmalıdır. Kadınlar, korunmaya muhtaç bireyler değildir, bu toplumun yarısını oluştururlar. Bu toplumda yaratılan bütün değerlerde emekleri vardır ve bu toplumun değerlerini eşit paylaşma hakkına sahiptirler. Mecliste, kadın-erkek eşitliğini hayata geçirmek üzere bir eşitlik daimî komisyonu acilen kurulmalı ve kadının statüsünü geliştirmeye yönelik çalışmalar stratejik düzeyde ele alınmalıdır. Merkezde oluşturulan izleme kurulları, yeterli denetlemeyi yapmakta, yeterli sonucu alamamaktadır. Bu nedenle, illerde, kadına yönelik şiddeti izleme ve önleme komiteleri kurulmalı, kadın konusunda çalışma yürüten sivil toplum örgütlerinin bu komitede temsiliyeti sağlanmalıdır. Cinsiyet eşitliğini sağlamada en önemli araçlardan birisi de cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçe uygulamasıdır. Bu sene 2008 bütçesi geçti, artık, umuyoruz ki 2009 yılı bütçesi hazırlanırken her bakanlık ve bağlı kuruluş, cinsiyet eşitliği politikasına yönelik hedeflerini belirlemeli ve buna göre bütçesini oluşturmalıdır.

Kadın istihdamının azalması ciddi bir sorun olarak ele alınmalı ve kadın istihdamını geliştirici özel politikalar izlenmelidir. Dokuzuncu Kalkınma Planı hazırlanırken dışlanan toplumda kadın katılımı özel ihtisas komisyonu, bundan sonraki kalkınma planları hazırlanırken mutlak surette, bütçe hazırlık sürecine katılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin sunduğu bütçede, sosyal gruplar arasındaki eşitsizlikleri azaltmaya dönük önlemleri de görmek pek mümkün değildir. Oysa, Sayın Başbakan, 9 Haziran 2003 tarihinde düzenlenen “Yoksulluğun Azaltılması” konulu bir konferansta yaptığı konuşmada, sanırım, iktidara da yeni gelmiş olmanın verdiği bir rahatlıkla olsa gerek, bakın neler söylüyor: “Yoksullukla mücadelede ilk akla gelen hibe şeklindeki geleneksel yardım anlayışından ziyade, sorunun kaynağına yönelmeliyiz. İnsanları üretim sürecine katan, onları iş ve meslek sahibi kılmayı amaçlayan, yeni ve çağdaş modellere yönelmeliyiz. Yoksullukla mücadele de, bölgeler arası adaletsizlikle mücadele de, vicdan sahibi herkesin katkısı olması gereken konulardır. Sayın Başbakan, hâlâ, Başbakanlık sitesinde de yer alan bu konuşmasında, millî gelirden kişi başına 1.500 doların altında pay alan illeri vergiden muaf tutmaktan, SSK primlerini asgariye indirmekten ve ücretsiz arazi dağıtmaktan bahsediyor ve rakamlarla, gelir dağılımındaki adaletsizlikten örnekler vererek bu tablonun değiştirileceğini söylüyor. Şimdi sene 2007, aradan beş yıl geçti, hem de AK Partinin 365 milletvekiliyle iktidarda olduğu bir beş yıl. Peki, verilen bu sözlerden hangisi yerine getirildi? Yoksullukla mücadelede geleneksel yardım politikaları yerine istihdam yaratan politikalara yönelmekten bahsedilemeyeceği gibi, devlet kaynaklarından yapılan sosyal yardımlar da halka AKP Hükûmetinin bir lütfuymuş gibi sunuluyor.

TÜİK’in 2006 yılı sonunda açıkladığı verilere göre, Türkiye genelinde, 623 bin kişi açlık sınırında, 14 milyon 681 bin kişi de yoksulluk sınırında yaşıyor; yani, ülke nüfusunun yüzde 39’u yoksulluk sınırının altında, insanca yaşam olanaklarından yoksun; yani, sokakta gördüğümüz her 3 kişiden 1’inin insanca yaşama imkânı yok. Üstelik, TÜİK’in bu istatistikleri üretirken baz aldığı rakamların gerçeklerle de hiçbir alakası yok. Şöyle ki: TÜİK’e göre, eğer, 4 kişilik bir ailenin 190 YTL’si varsa bu aile açlık sınırının altında sayılmıyor, gelirinin 190 YTL’den az olması bekleniyor. Yine, eğer, 4 kişilik bir ailenin 487 YTL’lik geliri varsa bu aile de yoksul sayılmıyor.

Bu rakamlara göre, yoksullukla ilgili tablonun ne kadar kötü olduğu ortada. Bu tablo karşısında Hükûmet ne yapıyor? Ekonominin yabancı sermayeyle büyümesini, büyümenin istihdam yaratmasını, istihdamın da yoksulluk sorununu çözmesini bekliyor. Bir de ne yapıyor, devletin kaynaklarından dağıttığı sosyal yardımları oya çevirmeye çalışıyor. Avrupa Sosyal Şartı’nın 30’uncu maddesinde: “Herkes yoksulluğa ve toplumsal dışlanmaya karşı korunma hakkına sahiptir.” deniliyor.

Çağdaş toplumlarda vatandaşın insanca yaşama hakkı, devletin de bunu sağlama görevi vardır. Bizde ise vatandaş muhtaçtır, devlet de inayet eden, yardım yapan, hayır yapan bir kurumdur. Yoksul yurttaşlar, eğitim, sağlık, gıda, yakacak yardımı alabilmek için yardım veren kuruluşların kapısında dolanmaktan bıkmıştır artık. Bu onur kırıcı duruma artık bir son vermek gerekiyor. Artık, sosyal yardımlar, siyasi istismar konusu olmaktan çıkartılmalı ve yoksullara vatandaşlık geliri bağlanmalıdır. Bu, sosyal devlet olmanın bir gereğidir.

Sayın Başbakanın vadettiği gibi, gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme konusunda da bir arpa boyu yol alınamamıştır. Gerçi TÜİK, az da olsa gelir dağılımında iyiye doğru gidildiğini iddia etmektedir. Ama, eğer gelir dağılımında iyileşme varsa, bunun diğer göstergelerle de tutarlılık arz etmesi gerekmiyor mu? İstatistiğin en önemli kuralı tutarlılıktır, ortaya çıkan rakamları, ilgili diğer rakamlarla kıyaslamaktır.

İşsizlik azalmazken, tarımda ciddi bir erozyon yaşanırken, vergide dolaylı vergi yükü her geçen gün ağırlaştırılırken, devlet yatırımcı olmaktan çıkıp istihdam yaratmazken, bölgesel uçurumun her geçen gün derinleşmesine seyirci kalınırken, imalat sanayisinde reel ücretler düşerken, memur reel gelir artışından mahrum bırakılırken gelir dağılımının iyileştiğinden nasıl bahsedebiliriz?

Zaten TÜİK’in son gelir dağılımı araştırmasına kargalar bile gülüyor. TÜİK’e göre aylık geliriniz eğer 2.700 YTL ise siz Türkiye’nin en varlıklı yüzde 20’lik diliminde yer alıyorsunuz. Bu rakam inandırıcı mı arkadaşlar? Sendikaların yaptığı araştırmalar var. Onların yaptığı hesaplamalarda, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2.400 YTL’ye dayanmıştır.

NİHAT ERGÜN (Kocaeli) – O sendikacı!

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Sendikacı gerçekleri görerek, işçilerin nasıl yaşadığını görerek bu hesabı yapıyor. Kiranın ne kadar olduğunu, ulaşımın ne kadar olduğunu, eğitim masraflarının ne kadar olduğunu görerek bunu hesaplıyor, onun için gerçek rakamlar ortaya çıkıyor. 2.700 YTL geliri olanı bu ülkenin en üst gelir diliminde saymak hakkaniyet midir? Böyle bir hesaplama gerçeği yansıtabilir mi?  TÜİK’in bu sefil bulguları iktidara malzeme sağlamaya çalışıyor, ancak, mızrak artık çuvala sığmıyor.

Saygıdeğer milletvekilleri, AKP Hükûmeti Sayın Başbakanın 2003’te vadettiği gibi, bölgeler arası adaletsizlikle mücadele konusunda da hiçbir çaba içerisine girmemiştir. Geri bırakılmış illerin vergiden muaf tutulması, SSK primlerinin asgariye indirilmesi, ücretsiz toprak dağıtımı lafları çoktan unutulmuştur.

Bölgeler arası adaletsizlikte gelinen nokta o kadar vahimdir ki, TÜİK bile artık, 2001 yılından bu yana millî gelirin illere ve bölgelere dağılımını açıklayamıyor. Türkiye, altı yıldan beri, bölgeler arası adaletsizlik konusunda karanlıkta bırakılıyor.

2006 yılında yapılan bir araştırmaya göre, hane halkı geliri açısından en düşük gelir diliminin yüzde 45’inin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşadığı ortaya çıkıyor. Bu bölgeyi yüzde 36,38’le kuzey Anadolu, yüzde 32,90’la da orta Doğu Anadolu Bölgesi izliyor. Yani, Türkiye genelindeki yoksulluğun yarıdan fazlası bölgede yaşanıyor. Evet, adil bir bölüşümü sağlamak, Sayın Başbakanın da dediği gibi, gerçekten vicdan işidir.

Bölgede yaşanan sorunlar karşısında geçen süreçte vicdanlar harekete geçmese de, Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük yeni arayışları gündeme getirmiştir. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük projesi 32 milyar dolarlık GAP, bugün, yine, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük sorunu olan Kürt sorununa bir çözüm reçetesi olarak yeniden ısıtılmaya, süslenmeye ve bölge insanının önüne sunulmaya çalışılıyor.

Dünyanın sayılı kalkınma projelerinden biri olmasına rağmen siyasetteki yöneticilerin yaklaşımı yüzünden yıllardır bitirilemeyen, son yıllarda iyice kaderine terk edilen GAP projesi, bölgeler arası gelişmişlik farkı ayyuka çıktıktan sonra yeniden hatırlanıyor. Zaten hep böyle olmuştur. Siyasi atmosfer “bölge halkını kazanmak” yönünde geliştikçe, iktidarlar GAP’ı hatırlamışlardır. Bir süre sonra atmosfer dağılınca, yeniden GAP’ı da unutmuşlardır.

GAP üzerinden prim yapmak isteyen tam on dört hükûmet gelip geçti. Hepsi de bölge halkına mesaj vermek için bu mucize projeye, GAP’a sarıldılar ama GAP’ın bugünkü tablosu pek iç açıcı değil. 1,4 milyon hektar arazi sulanmayı bekliyor. Sulama projelerinin sadece yüzde 14’ü hayata geçirilmiş. Uzmanlara göre 30 bin hektar tarım arazisi ise aşırı sulama yüzünden çoraklaşmış. Sayın Bakanımızın rakamlarıyla GAP’ın toplam gerçekleşme oranı yüzde 59’dur, ancak sektörel farklılık mevcuttur. Tarımda gerçekleşme oranı yüzde 26, enerjide yüzde 83,6’dır. Yani proje hedeflerinin ancak yarısı gerçekleştirilebilmiş, hem de bölgenin kalkınmasından daha çok batıdaki sanayinin enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik baraj yapımındaki oranlar bu ortalamayı yükseltmiştir.

Geçmişi ta 1930’lu yıllara kadar uzanan ve 1980 yılında adı konan GAP’ın, 1989 yılında yapılan master planına göre 2005’te bitirilmesi gerekiyordu. Şimdi, GAP’ın tamamlanma tarihini 2012’ye ertelediler. Şurada sadece beş yıl kaldı. Otuz yılda yarısı ancak gerçekleşmiş, beş yılda ne kadar gerçekleşeceğini varın siz hesaplayın.

Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Sayın Profesör Doktor Mehmet Ali Çullu, GAP’ın en iyimser tahminle 2020’den önce bitirilmesinin zor olduğunu söylüyor. GAP’ın durumu bu kadar perişan. Otuz yıldır anlatılan kalkınma masalına rağmen bölge halkının durumu da perişan.

Bir tarafta mucize proje GAP, bir tarafta her geçen gün artan bölgeler arası gelişmişlik farkı ve insani yaşam endeksinde en son sıralarda yer alma gerçeği. Bu gerçeğe bakarak bir kez daha söylüyoruz: GAP, kalkınma değil, kandırma projesi olmuştur. Eğer GAP siyasi iktidarların elinde kandırma projesi olarak oyuncağa dönüşmeseydi bölgenin kalkınma düzeyi böyle mi olurdu? Sosyoekonomik göstergeler bu kadar kötü mü olurdu?

Bu nedenle AKP Hükûmetine hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz: Bu masal otuz yıldan beri tekrarlanıyor. Artık tekrarlana tekrarlana da inandırıcılığı kalmamıştır. Gelin, siz bu inandırıcılığı kalmayan projeye sarılmak yerine, bölgenin ihtiyaçlarına gerçekten cevap verecek yeni projeler hazırlayın.

Ayrıca, bölgenin koşulları da, sorunları da çok farklılaşmıştır. Doğal olarak çözüm yaklaşımları da farklılaşmak zorundadır. Gerçekten bölgenin kalkınması isteniyorsa, yerel dinamiklerin de katkısı alınarak, yeni ve kapsamlı bir bölgesel kalkınma programı hazırlanmalıdır ve bu program demokratikleşme adımlarını da kapsamalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kışanak, konuşmanızı tamamlayınız.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Teşekkür ederim.

GAP projesi de özellikle sulama hedeflerinin gerçekleştirilmesine kilitlenmeli ve gerçekten 2012 yılında bitirilecek şekilde revize edilerek artık bitirilmelidir. Artık GAP, Kürt sorunu konusunda köşeye sıkışan her iktidarın sığındığı bir liman olmaktan çıkarılmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yoksulluk kader değildir, siyasal, toplumsal, kültürel, idari ve hukuki sebepleri olan ve tarihsel olarak insan eliyle üretilmiş bir olgudur. Ülkemizdeki bölgeler arası gelişmişlik farkı da bir kader değildir. İktidarların yürüttüğü politikalar sonucunda yaratıldığı gibi yine iktidarların izleyeceği politika ve yöntemlerle çözülebilecek bir sorundur. Ekonomik, sosyal kalkınma ve yoksullukla mücadele, toplumsal barışa, huzura, demokratikleşmeye ve sivilleşmeye katkı sunacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kışanak, konuşmanızı lütfen tamamlayınız.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Ancak aynı şekilde demokratikleşme ve toplumsal barış politikaları da ekonomik ve sosyal kalkınma politikalarını güçlendirecektir.

Ülkemizde temel eşitsizlikler konusunda olumlu gelişmelerin kaydedildiği, adaletin sağlandığı, refah düzeyinin yükseldiği günlere ulaşmak dileğiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kışanak.

Saygıdeğer milletvekilleri, saat 14.15'te toplanmak üzere birleşime ara veriyorum.

 

Kapanma Saati : 13.36

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 14.20

BAŞKAN : Başkan Vekili Nevzat PAKDİL

KÂTİP ÜYELER : Harun TÜFEKCİ (Konya), Canan CANDEMİR ÇELİK (Bursa) 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki konuşmalara devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, söz sırası, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın İlhan Kesici’ye aittir.

Sayın Kesici, buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA İLHAN KESİCİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına 2008 yılı bütçesi hakkında görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum. Yüce heyetinizi CHP Grubu ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, ben, dört konu hakkında görüşlerimi arz edeceğim. Bunlarla ilgili tespitlerde bulunacağız, daha sonra ikazlarda bulanacağız, daha sonra da çareler göstermeye çalışacağım.

Değerli milletvekilleri, eğer ekonomi çok iyi ise Türkiye’de bundan rahatsız olacak bir tane insan olmaz, biz de rahatsız olmayız, hiç kimse rahatsız olmaz; herkes sevinir, biz de seviniriz, iftihar ederiz; kimsenin bundan rahatsız olmasını icap ettiren herhangi bir hâl de olmaz. Ancak, durum öyle midir değil midir, ona bir bakmak lazımdır.

SONER AKSOY (Kütahya) – O zaman muhalefet olmaz!

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, 2003-2007 yılları arasındaki büyüme hızı, her yıl üst üste ortalama yüzde 6,7’dir. Genel Kurulda bu rakam 7,3 olarak da telaffuz edildi, 2007 hariç tutulmak üzere. Ama 2007 yılını da katarsanız, yani son beş yılın ortalaması yüzde 6,7’dir. Eğer 2008’i de bu trendle devam ettirirseniz yüzde 6,2 eder. Ama yüzde 6’lık bir büyüme, yüzde 6’nın üstündeki bir büyüme fena bir büyüme değildir, iyi büyüme sayılabilecek büyümelerden bir tanesidir. Onu da ifade etmek lazımdır. Ancak bu büyümenin şöyle bir defosu vardır: Bir, gittikçe trend olarak düşmektedir. Yani 2004’te 9,9’dan her yıl üst üste düşerek 9,9; 7,6; 6; 4,2… Giderek bir düşme seyri göstermektedir

İkinci dikkatimizi çekmesi icap eden nokta, 2007 yılının çeyrekler itibarıyla büyümeleridir. 2007 yılının çeyrekleri de 6,8; 3,9; 2. Muhtemelen dördüncü çeyrek daha da aşağıya doğru inmiş olacaktır. Bunu toparlarsak, ortada bir büyüme vardır, ama bu büyüme gittikçe aşağıya doğru inen bir seyirdedir. Birinci tespit budur.

İkinci tespit -daha sonraki bahislerde geleceğiz- bu büyüme hangi bedelle elde edilmiştir? Yani normal bir bedelle elde edildiyse makul bir şeydir, ama normalden öte başka birtakım bedeller ödendiyse makuliyeti azalır.

Bir üçüncü nokta, değerli milletvekilleri, bu büyüme rakamları ve büyüme ortamı bir büyük krizin ertesinde meydana gelmiş olan büyüme rakamlarıdır. 2001 krizi, cumhuriyet tarihimizin ekonomik daralma anlamında en büyük daralmasıdır, yüzde 10 civarındadır. İkinci Dünya Savaşı’nın ortalaması bile yüzde 5’in altında bir rakamdır. Ama 2001’in önünde bir başka hadise daha var, 1999 depremidir, büyük felakettir. Ayrıca bir yüzde 6,5 civarında millî gelir daralması da orada vardır. Bu ikisini toplayalım. Demek ki millî gelir iki yıl içerisinde yüzde 16,5 daralmış, bu kadar vahim bir resmin üstüne bu büyüme rakamları ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan bu büyüme rakamlarını normal, iyi bir büyüme rakamı olarak telakki etmek doğru bir şey olmaz.

Bir üçüncü nokta, dünya da bizim gibi… Biz 1999’la 2001 arasında bu krizleri gördük, ama bütün dünya 1997’den itibaren krizler dünyasıydı. En önce Meksika’da çıktı, ondan sonra okyanusların öbür ucunda, Uzak Asya ülkelerinde çıktı. Uzak Asya’dan Rusya’ya geldi, Rusya’dan Brezilya, Arjantin’e gitti tekrar, sonra tekrar Türkiye’ye geldi. Dünyanın da böyle bir kriz iklimi var idi. Bizim kriz de bu iklimin içine düşmüştür. Dünya bu krizden çıktı. Türkiye de bu krizden çıktı. Dünyanın büyüme hızları, yeni elde ettiği büyüme hızları, yani bir krizin ertesinde elde ettiği büyüme hızları şunlardır:

Gelişmiş ülkelerin ortalaması 5, orta gelirli ülkelerin büyüme hızı ortalaması 5,6, bizim içinde bulunduğumuz alt orta gelirli ülkelerin büyüme hızı 7,6, bizim gibi büyük krizlere düşmüş olan ülkelerin, alt orta gelirli ülkelerin Uzak Asya grubu 8,6. Şimdi, bir mukayese yaparsak eğer, demek ki biz 6,5 civarında büyümüşüz, ama dünyada içinde bulunduğumuz gelir grubu 7,6 büyümüş. Bizim gibi krize maruz olmuş, ondan sonra büyüme elde etmiş olanlar 8,6 büyümüş.

Bunu şunun için söylüyorum: Bizim 6,5’luk büyümeyi küçümsemek, yok saymak için filan değil, sadece bunların üstüne politika bina edecek olanların, hükûmetlerin bu noktayı göz ardı etmemeleri lazım geldiğine inanıyorum.

Bir başka husus, yine bu göz ardı etmemekle ilgili değerli milletvekilleri: Biz, bir de 1994 yılında bir ekonomik kriz geçirdik. 1994’te millî gelir yüzde 6 daraldı. İyi, ama arkasından gelen dört yılda, yani 95, 96, 97, 98, bu dört yılın ortalama büyüme hızı da 6,8’dir. Şimdi, bütün bunları toplarsak şu ortaya çıkar: Demek ki krizin ertesinde, kriz dönemlerinin ertesinde ülkelerde, hem dünyada hem bizde yüzde 6’nın üstünde bir büyüme elde edilebiliyor demektir. Bu bakımdan, bununla çok böbürlenmek, bunu çok abartmak doğru bir şey, doğru bir yaklaşım olmaz. Normal gibi bir yaklaşımdır. Bunu normal gibi alırsak doğru yapmış oluruz diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, benzer hâl kişi başına düşen millî gelirle de ilgili bir hâldir. Kişi başına düşen millî gelirle ilgili yine Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda 10 bin dolarlar, 9.600 dolarlar filan telaffuz edilmiştir. Bu iş böyle olmaz. Yani “Cari fiyatlarla buradan buraya geldik, 2.600’lü rakamlardan 9.600’lü rakamlara geldik…” Bu iş böyle olmaz. Nasıl olur? Mesela, Devlet Planlama Teşkilatının hepimize de gönderdiği 2008 ekonomik programı var. Bunun onuncu sayfası var. Onuncu sayfada gayet düzgün bir tablo vardır. Bu, yıllar itibarıyla mukayese yapılacağı zaman hem cari fiyatlarla verir bunu hem de yıllar itibarıyla mukayese yapılacağı zaman nasıl yapılması lazımgeldiğini da ayrıca gösterir. Bunu söylemez, dil ile söylemez, yazıyla söylemez ama tablo marifetiyle söyler.

Şimdi, buradan çıkan rakam şudur, arkadaşlarımızın ellerinde olduğu kanaatindeyim ben: 1998 dolar fiyatlarıyla bakıldığında 2002’nin sonundaki kişi başına düşen millî gelir 3.090 dolardır. 1998 fiyatlarıyla bakıldığında 2002’nin sonundaki millî gelir kişi başına 3.090 dolardır. 2007’nin sonunda  –ki, 2007 yüzde 5 büyümeyle ilgiliydi bu- bu 4,2’ye indi. Ben orada ona göre bir hesaplama daha yaptım. 5 büyüme hesabına göre 3.790, benim o indirimli hesabıma göre 3.740. Doğrusu da budur. Demek ki 3.090’dan 3.740’a beş sene içerisinde çıkmış, iyi. Bölelim bunu beşe. Buradan şu ortaya çıkar: 1998 fiyatlarıyla her yıl kişi başına düşen millî gelir artışı 130 dolardır. Bunu da böyle tespit olarak görmek istiyorum ben. Bununla da çok fazla övünmek doğru değildir. Bunun yıllık ortalama büyüme hızına intikal edecek bölümü de yüzde 4,7’dir. Demek ki yüzde 4,7 kişi başına millî gelir artmış olur. 6,5’la da uyumlu 1,7-1,8’lik nüfus artışımızı dikkate alırsak.

Şimdi, bu rakamları tespit olarak ifade etmiş olduk. Şimdi bedellerine, yani bu büyümeleri hangi bedelle karşıladığımıza bakmak istiyorum. İkinci temel konumuz borç ve IMF meselesidir değerli milletvekilleri. Bu borç işi çetrefil bir iştir. Hesaplamasında, yorumlanmasında bazı kafa karışıklıkları olur. O yüzden ben sadeleştirerek yüce heyetinize ayrıca arz etmek istiyorum.

2002’nin sonunda Türkiye’nin bir iç borcu var. Bir rakam bu, 149. O zamanki birimi katrilyon lira, şimdiki birimi milyar yeni Türk lirası, 149. Bu 149’un içerisinde, değerli milletvekilleri, Türkiye’nin gizli saklı ne kadar hesabı varsa tamamının muhasebeleştirildiği bir yıldır. Bunun önündeki iki yılda, mesela bu rakam 2000’de 36 katrilyondu, 2002’de 149 oldu. Bu, aradaki yılın olağanüstü borçlandığını göstermez, sadece 2000’e kadar çeşitli sebeplerden dolayı muhasebeleştirilmemiş olan bazı sıkıntılar 2001’den itibaren muhasebeleştirilmeye başlanmıştır. Mesela, kamu bankalarının son on yıllık, on beş yıllık görev zararları bunun içerisindedir. Olan hırsızlıklar, yolsuzluklar, hortumlar, her ne varsa tamamı bu rakamın içerisindedir. Halının altına saklanmış olan ne kadar başka bilgiler varsa, başka hâller varsa onların da tamamı 2001’de muhasebeleştirilmiş, bu rakamın içindedir. Yani gizli saklı hiçbir şey kalmamıştır, en yüksek hâlidir bu 149.

Değerli milletvekilleri, bana göre, 2001 krizinin -birkaç tane parametresi vardır elbette ama- en önemli parametrelerinden birisi veya belki de birincisi, bu borç - faiz meselesidir. O yüzden, yeni bir hükûmet ortaya geldiği zaman, “Ey borç -içi, dışı- mademki sen Türkiye’yi krizlerden krizlere sürüklüyorsun…” İşte, eline ne geçirebilirse, balta, nacak, satır, ilk vurması gereken, ilk belini kırması gereken rakam bu 149 rakamıdır. 148’e indirirse iyidir, 147’ye indirirse iyidir, 140’a indirirse iyidir.

Ne olmuş, ona bakalım: Bu 149’un karşılığı olan rakam, bir hafta öncesi itibarıyla 268 olmuş. Yani onun da birimi aynı. 149’un karşılığı olan rakam 268 olmuş. Bana çok geldi. 149’u dolara indirgersek- bundan sonra söyleyeceklerimiz dolar cinsinden olduğu için, aynı baza oturtmak münasebetiyle söylüyorum- 149’u dolara indirirsek, -o zamanki kur 1,594’tür- kura böldüğümüz zaman ortaya çıkacak olan rakam 89 milyar dolardır. İyi, 89 milyar dolarlık -dolar eş değeri- Türkiye’nin iç borcu var. Şimdiki 268’i bugünkü kura veya 2007’nin ortalaması olan kura -1,32’ye- bölersek, oradan çıkacak olan rakam, değerli milletvekilleri, 208’dir. Çok yüksek bir rakamdır. Lütfen, değerli milletvekillerinin inanmalarını istirham ediyorum. Bu rakamlar hafife alınacak rakamlar değildir.

Kamu sektörünün bir de dış borcu var. Merkez Bankası yükümlülükleri dâhil olmak üzere söyleyeyim: 63’müş dış borcumuz, 73 olmuş; Merkez Bankası yükümlülükleri 22 imiş, 16’ya inmiş, ama kamu olarak, bütün bir kamu dış borcu olarak bakarsak eğer, burada fazla bir zayiat görünmüyor: 85’miş, 89’a çıkmış, olabilir, gayet makul bir şey bu bölümü, ama ikisini birlikte mütalaa edersek, yani kamu sektörünün iç ve dış borcunun dolar cinsinden ifadesi şudur: 174; 2002’nin sonunda. 297; 2007’nin Ekim ayında. Yani, beş senede 174’ten 297’ye çıkılmış. Bunlar kamuyla ilgili hâl.

Ülkelerin borçluluk göstergeleriyle ilgili hâl olduğunda, bunun içerisine özel sektörün iç borcu girmez, dış borcu girer. Yani, “Bir ülke borçlu mudur, değil midir?” diye bakıldığında ülkenin kamusu ayrı bakılır, özeli ayrı bakılır ama, “Ülkenin borçluluk göstergesi nedir?” diye bakıldığında ikisi de girer. Özel sektörümüzün 2002’nin sonundaki dış borcu 44 milyar dolar, şimdiki dış borcu 139 milyar dolar. Demek ki, 44’ten 140’a doğru çıkmış. Bu, ne özel sektörümüz için iyi bir hâldir ne devletimizin bütünü için iyi bir hâldir. Hem özel sektörümüzün hem devletimizi yönetenlerin çok ciddiyetle üstünde durmaları icap eden bir rakamdır.

Şimdi, değerli milletvekilleri, ikisini birlikte bir daha topluyorum ben: Kamunun iç borcunun dolar cinsinden ifadesi, dış borcu, artı özelin dış borcu, 2002’nin sonunda 218 imiş -ki, bu 218 bizi belaya götüren rakamdır, yani krize götüren rakamdır- şimdi geldiği nokta 436. Enteresan bir şey oldu birdenbire, ben baktım, 218-436, tam 2,0 katı, yani tam yüzde 100 artmış bu rakam.

Bir ikinci bölümü bu rakamın, bu 218 aynı zamanda şu demektir değerli milletvekilleri: Hem Sayın Başbakanımız hem diğer ilgili sayın bakanlarımız, çeşitli münasebetlerle, bizler dâhil, Türkiye'yi överken, özellikle dış camialarda överken “Biz dünyanın 17’nci büyük ekonomisiyiz.” filan diyoruz. Öyledir, 17’nci büyük ekonomisidir, ama, bu 17’nci büyük ekonomi hâline getiren rakamın karşılığındaki ülkenin borcu bu 218’dir. Ülkenin borcu 218’den 436’ya çıktıktan sonra, 17’nci büyük ekonomi 16’ncı olmuş değildir, 15’inci olmuş değildir, 13’üncü olmuş değildir. Yani o 17’nci büyük ekonomiyi meydana getiren rakam 2 katı artmış, ama Türkiye hâlâ yine 17’nci büyük ekonomi olarak anılıyor, bunu da değerli milletvekillerinin bilgilerine arz etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, ilaveten bu 436’dan, ya ekleme yapacağız veya 218’den çıkarma yapmamız lazım bu hesabı tam doğru dürüst yapabilmek için, o da özelleştirme rakamlarıdır. Türkiye, en büyük iktisadi kıymetlerini özelleştirmiştir. Olur, olabilir. 30 milyar dolar civarında bir özelleştirme yapılmıştır. İyi. Bu 30 milyar dolarlık özelleştirmenin kuruluşlarının ilgili borç hanesi bu 218’in içindedir. Ya 218’den onu çıkarmak lazımdır doğru mukayese yapabilmek için veya 436’ya eklemek lazımdır. Ben ikincisini tercih ettim, 436’ya ekledim, çünkü gelir olarak geldi. Demek ki, aslında, normal mukayeseyi yaparsak, ülkenin borçluluk değeriyle ilgili, 218’den 466’ya çıkmış demektir bu.

Şimdi, bunu, illa da bir muhalefet sözcüsü mantığıyla filan da söylüyor değilim, söylüyor da değiliz, ben de söylemiyorum, benden önce konuşan değerli konuşmacılar da öyle söylüyor değiller, ama, burada “Aman ha, lütfen dikkat edin!” diye bir yüksek hassasiyet görüyorum ben, ben de bu hassasiyet münasebetiyle söylüyorum.

Değerli milletvekilleri, bu borçla ilgili -bu ikazdır kamuya da özel sektöre de- ailelerimiz de var, hane halkımız var, ailelerimiz, evlerimiz. Evlerimizin de 2002’nin sonunda bir borcu var idi. Kredi kartları borcumuz vardı, taksitli satışlar münasebetiyle bir borcumuz var idi. Bu borcun rakamı 6,3 idi- lira- onun  dolar eş değeri 4 milyar dolar idi. İyi, az mı, çok mu bilmiyorum. Ama, şimdi, 2007’nin sonunda, bundan on-on beş gün öncesi bilgiler itibarıyla, bu rakamın Türk lirası cinsinden çıktığı değer 91, dolar cinsinden değeri de 74’tür. Yani, ailelerimiz, bizler de ayrıca, bu kamuya, özel sektöre benzer bir şekilde, belki de daha da ileri bir ölçüde, 4 milyar dolardan 74 milyar dolarlık bir borca ulaşmışız.

Değerli milletvekilleri, bunun tamamına, bir, dikkat etmek lazım; iki, Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşlarımızın ayrıca dikkat etmelerini istirham ediyorum ki, ortada bir bolluk, bereket, ferahlık filan vardır ama, bu, işte bu bolluk, bereket, vesaire hâli, bu borç münasebetiyle vardır. Yoksa, bizim geleneksel olarak tanımladığımız Halil İbrahim bolluğu, Halil İbrahim bereketi değildir. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, borç hiç mi olmaz? Faiz hiç mi olmaz? Elbette olur. Hele, işte bu küreselleşen, globalleşen, vesaireleşen filan dünyada bu işlere itiraz etmek doğru da değildir. Bunun ölçüsü var, bir tane. Daha doğrusu, bir tane laf ile, bir tane rakam ile ölçüsü var. Laf ile olan ölçüsü şudur: Taşınabilir olmasıdır. Borç taşınabilir olmalıdır. Yani, borcu verenler, alacaklılar “Öde kardeşim borcunu.” dediğinde, borç çuvalını sırtınıza vurduğunuz zaman diziniz bükülmüyor ise, beliniz kırılmıyor ise, bu borç taşınabilir borçtur. Laf bölümü bu. İkinci bölümü şu, rakamsal ifadesi bu: Biz, bu borcu niye alırız? Yurt içi tasarruflarımız daha büyük kalkınma hızlarına ulaşmak için yetmez, yetmeyebilir. O zaman, yurt dışı tasarruflara müracaat ederiz, yani borç alırız. Şimdi, başka usulleri filan da var. Peki, bizim derdimiz yüksek büyüme hızı. O zaman, borçtaki ölçü şudur: Faiz nispeti, sizin elde ettiğiniz, edeceğiniz büyüme oranından küçük ise bu borç iyi bir borçtur, yiğidin kamçısı olur. Ama faizlerin nispeti büyüme hızınızdan büyük ise, o zaman devamlı zarar içerisindesinizdir. Bu borcu almanıza herhangi bir ihtiyaç kalmaz.

İlaveten bu tür borç ve faizlerin, değerli milletvekilleri, bir politik bedeli olur. Yani size bunları veren insanlar, veren ülkeler, veren şirketler, veren gruplar günü geldiğinde, hîni hacette bir politik bedel ödetirler. Buna da o yüzden dikkat etmek lazımdır. Bu hâliyle borç, yani taşınabilir değil ise, sizin büyüme hızınızdan yüksek faiz nispetleriyle alınmış olan bir borç ise bu, zillettir, merdi namerde bir gün olur muhtaç eder. O yüzden hem ailelerimizin hem özel sektörümüzün hem devletimizin dikkat etmesi lazım geldiğine inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu bahsi IMF bahsiyle tamamlıyorum, yani borç bahsini. O da şudur: IMF, ucuz kredi veren bir organizasyon değildir. Bu amaçla kurulmuş değildir. Böyle bir amaç fonksiyonu yoktur. Böyle bir görevi yoktur. Ya nedir? IMF bir fondur. Bu fonun ortakları kimlerdir? Ülkelerdir. Biziz, Türkiye de ortak. Biz her yıl bütün ülkeler gibi buna aidat öderiz. Yılda şu kadar cebimizden alırız, hazinemizden, bu kadar bir aidat öderiz. Niye yaparız biz bu işi? Hîni hacette, dara düştüğümüz zaman, sıkıntıya düştüğümüz zaman o paraları isteme hakkımız olsun diye. Zaten IMF’nin ülkelere açtığı kredi de budur. Yani ülkelerin orada birikmiş olan aidatlarıdır. Çok ciddi bir şey olursa onun üstünde bir rakam da ortaya çıkabilir. Ama netice itibarıyla, IMF demek bu demektir. Burada arkadaşlarımız yine bir münasebetle ifade ettiler. Şimdi “IMF’ye müracaat etmiş olmak” demek, bir “IMF programını devam ettiriyor olmak” iki; bu şu demektir: Eskiden bizim köylerimizde, ilçelerimizde, illerimizde bu kadar haberleşme imkânı olmadığı için tellallar bağırırdı: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin ki, bugün, bu gece şu oluyor.” IMF programını devam ettiriyor olması demek bir ülkenin, hâlâ bütün dünyaya “Ey dünya, duyduk duymadık demeyin, ben hâlâ ekonomik sıkıntı içerisindeyim.” demektir. (CHP sıralarından alkışlar) Bunun için de bizim gibi, IMF’ye muhtaç hâle gelmiş olan ülkeler, Meksika, Arjantin, Brezilya, Rusya vesaireler, onların tamamı, birkaç yıl önce IMF ile olan hesaplarının tamamını sıfırlamışlardır.

Yine, arkadaşlarımız ifade ettiler burada, IMF’nin bütün dünyadan alacağı ne kadar şimdi? 5,8. Bu ne, birimi ne? Özel çekme hakkı. Tamam, bu özel çekme hakkının dolar cinsinden değeri 1,5’tur. Bütün dünyadan alacağı rakam 5,8’dir. 5,8; 6; 1,5, demek ki 9 milyar dolar civarında bir alacağı var. Türkiye'nin IMF’ye borcu ne kadar? 8 milyar dolar. Demek ki, dokuzda 8’ini biz kullanıyoruz, yani IMF’nin işi kalmamış. Öyle Türkiye borucunu ödemiş olsa belki de IMF neredeyse işsiz kalmış olacak. Bu bakımdan IMF borcunu ve IMF’deki olan borcun azalışını arkadaşlarımız kıymetli bir vakıa olarak ifade etmezlerse daha doğru olur diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri; bütün bunların bedeli faiz olarak karışımıza çıkar. Faiz, medeni ekonomilerin sevmediği, yani normalden fazla faiz nispeti olduğu zaman, nefret ettiği bir hâldir. Bu çünkü her ekonomiyi boğar eninde sonunda. Normalin üstündekilerini söylüyorum.

Türkiye bir faiz ödedi 2003-2007 arasında. Türkiye ondan önce de elbette… Şimdi, çeşitli münasebetlerle bunlar söyleniyor, “Bizden önce yok muydu faiz, bizden önce yok muydu borç vesaire?” Elbette vardı, rakamlarını arz edeceğim ben.

Şimdi, Türkiye'nin ödediği rakam bu beş sene içerisinde, değerli milletvekilleri, 184 milyar dolardır. 184 milyar dolar, beş senede ödenen faiz. Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli yöneticilerinin çok önemli bir bölümü aynı zamanda 1990’ların ikinci yarısında Refah Partisinde görev yapan arkadaşlarımız idiler. O zaman Refah Partisinin ekonomi terminolojisinde en çok kullandığı sözlerden, doğru olarak kullandığı sözlerden bir tanesi “rant ekonomisi” ve “rantiye sınıfı” idi. Bu doğru bir tabirdir. Rantiye, bu 184 milyar dolar. İşte bu, rantiye. O rantiyeye gitmiş olan bir şey. 1990’ların ikinci yarısından bir önemli farkı var, önemli bir fark: O zamanki rantiye, hiç olmazsa yerli insanlarımızdı, bizim insanlarımızdı, yani, onlar bu faizleri aldığı zaman, eninde sonunda ya ekonomiye intikal ediyordu ya yatırıma intikal ediyordu, bir şey ediyordu, ama şimdiki rantiye, bütünüyle yabancılar hâline gelmiştir. Şimdi, değerli arkadaşlar, bu çok şeye gerek yok ama, buradan yabancı düşmanlığı çıkmaz, benim bu söylediklerimden, yabancılarla herhangi bir ekonomik alışveriş içerisinde olmayalım anlamı çıkmaz.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Ne çıkar?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Sadece, dikkatinize getirdiğim bir nokta çıkar.

Dikkatinize sunuyorum: Bir Yunan emeklilik fonu. Başında Yunan olması da… Ama, çok tipik olduğu için, resmî kayıtlarda öyle olduğu için söylüyorum onu, Yunan olur, Arjantin olur, Brezilya olur, Amerika olur vesaire. Bir Yunan emeklilik fonu, AKP iktidara geldikten iki ay sonra veya üç ay sonra, Mart 2003 yılında, cebine 100 milyon dolar koydu, getirdi Türkiye’ye. İyi, Allah razı olsun. 2006 yılının Martında çıktı, tam üç yıl sonra çıktı. Niye 2006’nın Martında çıktı? Bana göre, arkasından gelen nisan, mayıs, hazirandaki doların 1,77 olduğunu filan hissetti, o münasebetle çıktı. Helalühoş olsun. Götürdüğü rakam 225. Yani, biraz önce ne demiştik, getirdiği rakam ne? 100. Üç sene sonra götürdüğü rakam ne? 225. Paranın birimi ne? Dolar. Şimdi, değerli milletvekilleri, bu, ülkenin soydurulmasıdır. Yani, buna razı olmak doğru değildir. Gönlümüz de razı olmamalıdır, vicdanımız da razı olmamalıdır, yönetimimiz de razı olmamalıdır.

Şimdi, bu 184 milyar dolar -ayrıca- beş sene ödenmiş olan faiz ne demek, biraz somutlaştıralım: Türkiye’nin iftihar projesi, dünyanın da iftihar projelerinden bir tanesi Atatürk Barajı’dır. Yapıldığı zamanki değeri 2,5 milyar dolar civarındadır, şimdiki değeri de 3-3,5 milyar dolar civarında filan olmuş olsun, 184 milyar dolar faiz demek, altmış tane Atatürk Barajı’nın, bu coğrafyadan, bu vatandan sökülüp başka bir tarafa götürülmesi demektir, beş senede. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar) Bunu yıla bölerseniz, her yıl on iki tane Atatürk Barajı’nı bu ülkeden söküyoruz, başka bir ülkeye hediye ediyoruz demektir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, peki, bizden önce bu faiz yok muydu? Vardı elbette. Yani sizden önce “bizden önce” dediğim, o öyle ifade edildiği için. Sizden önce de bu faiz vardı. Ama, insaf ile bakalım, şimdi ben bir rakam söyleyeyim. Dört yıl - dört yıl diye söyleyeyim. 1999-2002 yılları arasındaki son Koalisyon Hükûmetinin faize ödediği rakam -ama içinde deprem var, içinde kriz var- 128 milyar dolardır.

NURİ USLU (Uşak) – Ne olursa olsun.

LÜTFİ ELVAN (Karaman) – Reel faiz ne oldu?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Faize ödediği rakam 128 milyar dolardır. Şimdiki Hükûmetin dört yılda ödediği rakam 146 milyar dolardır.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – 149 milyar dolar.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ama, demin de arz ettiğim gibi, o dönemin içerisinde deprem vardır, o dönemin içerisinde ekonomik kriz vardır. (AK Parti sıralarından gürültüler)

ÜNAL KACIR (İstanbul) – 2007 dönemini söyle, bütçe bugün ne oldu?

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Dinle, ders veriyor.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Şimdi, ben ders vereceğim.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri, bir de…

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Millî gelire oranını söyle, bütçeye oranını söyle.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Bütçe sığmaz o orana. 180… Şimdi…

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, Değerli Milletvekili…

BAŞKAN – Arkadaşlar, Hatibi dinleyelim lütfen.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Bütçeye bu rakam sığmaz, sebebi şudur: Bu bütçe 222 milyar YTL’dir. Dolara bölerseniz 150 civarında filan, 150 -160 civarında bir dolar çıkar. Hâlbuki, faize ödenen rakam 184 milyar dolardır. O yüzden, bu, bütçeye sığmaz.

Şimdi, ondan evvelki bir yirmi beş yılı arz etmek istiyorum, ondan evvelki bir yirmi beş yıl, yani 1975’ten 1999’a kadarki yirmi beş yıldır.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – O zaman 2002’yi anlatın.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Tabii.

Türkiye coğrafyasında, Türkiye iktisadi coğrafyasında kamu sektörüne ve özel sektöre ait ne kadar iktisadi kıymet var ise tamamı, neredeyse bu yirmi beş yılda, en önemli bölümleri yirmi beş yılda yapılmış, son yirmi beş yılda. Bu yirmi beş yılın ödediği faiz tutarı 127 milyar dolardır, yani Türkiye'nin normali. Yirmi beş senede 127 milyar dolar faiz ödemiştir. Başka bir normali, AKP döneminin beş yılında bu faiz rakamı 184 milyar dolara gelmiştir. Şimdi, bu rakamların bir kısmı kitaplarda yok, bir kısmı benim hesapladığım rakamlardır, arkadaşlarımız “yanlış” diyebilirler. Ama, işte biz de buradayız, verdiğimiz rakamlar da zabıtlardadır, buradan bir hâl çıkarırız.

SONER AKSOY (Kütahya) – Gayrisafi millî hasıla…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi buradan, bütçeyle ilgili, deminki değerli milletvekili arkadaşımızın laf atışına doğru da geliyorum. Otuz beş dakika, dört dakika, beş dakika… Demek ki beş dakika hesaplarımdan geriye düşmüş oldum, biraz hızlandırıyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu bütçenin büyüklüğü ne? 222. Faizi ne? 56. Nispeti ne? Yüzde 25. Bir.

İki: Bu bütçenin faizi ne? 56. Millî gelir görünen rakamı ne? 716. Bu, 716 olmayacak, düşecek; çünkü 4,2 oldu. Buna nispeti ne? Yüzde 8’den fazla.

Şimdi, bu işlerle ilgili değerli arkadaşlarımızdan istirham ediyorum, dünyada kendisini iyi ekonomi olarak nitelendiren, yani şimdiki arkadaşlarımızın nitelendirdikleri gibi, tek bir tane ülke göstermelidirler ki bize, faizlerin toplam bütçeye oranı yüzde 25 olsun, faizlerin millî gelire nispeti de yüzde 8’den fazla olmuş olsun.

Böylece, sizin de sorduğunuz nispetleme bölümünü de cevaplandırmış olduk.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bizden önceki ne oldu?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, verdim.

Değerli arkadaşlar, bu bütçenin bir yatırım kalemi var, 12…(AK Parti sıralarından gürültüler)

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bizden öncekileri söyleyin.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Kriz dönemi kriz, kriz…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yüzde 45, yüzde 45!

SONER AKSOY (Kütahya) – Krizi kim yarattı?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bu bütçenin bir yatırım kalemi var. Bu bütçenin yatırım bütçesi kalemi 12, yani 12 milyar YTL; iyi. Faizler bu yatırımın ne kadarı? 4,5 katı. Yani, bu bütçede faiz kalemi, bu bütçenin bütün kamu yatırımlarının 4,5 katı. Olur mu böyle bir şey? Olmaz.

Bu bütçenin gelir hanesinde gelir vergisi rakamlarımız var. Gelirleri üstünden vergi aldığımız insan sayısı 12-13 milyondur. Kimisi basit usulle, kimisi gerçek usulle, -eski tabirle- kimisi beyannameli usulle, kimisi stopajla, 12-13 milyon insanımızdan topladığımız vergi rakamı, bu bütçedeki rakam 38. Yani, şimdi insaf ile düşünmek de lazımdır, 12-13 milyon insanımızdan topladığımız, canlarından da bezdirerek topladığımız vergi 38. Biz, bunun 1,5 katını faiz olarak veriyoruz. Bunun savunulabilir bir tarafı olabilir mi?

Türkiye'nin şirketleri var, iktisadi kıymetleri var, kooperatifleri var, limitet şirketleri var, anonim şirketleri var. Bunlar çalışırlar, kurumlar vergisi alırız biz bunlardan. Aldığımız, bütün 600 bin şirketten kurumlar vergisi olarak aldığımız rakam 14’tür. Yani, faize ödediğimiz rakam, bütün şirketlerimizden topladığımız kurumlar vergimizin tam 4 katıdır.

Değerli arkadaşlar, bu hâl, kendisini devam ettirebilir bir hâl değildir.

Değerli milletvekilleri, bizim coğrafyamız zor bir coğrafyadır. Bu coğrafyada sadece kudretli olanlar yaşarlar. Problemleri de çok olan… Tarihten ve coğrafyadan gelen problemlerimiz vardır. Ama, bu problemlerin üstesinden gelsin diye, elimizin altında, kurduğumuz bir organizasyonumuz var. Adı: Dışişleri Bakanlığı.

Dışişleri Bakanlığına biz deriz ki: Bizim Ermeni meselesiyle ilgili sıkıntılarımız var, git çöz; Amerika’da anlat, Avrupa’da anlat, Asya’da anlat, ne yapıyorsan yap.  Kuzey Irak’taki, Irak’taki gelişmelerle ilgili şu hassasiyetlerimiz var, git derdimizi anlat. Kıbrıs’la ilgili hassasiyetlerimiz var, git derdimizi anlat. Var oğlu var, anlat oğlu anlat.

Buna bir görev verdik, görev bu. Görevin karşılığında bir imkân vermiş olmamız lazım, değil mi? O imkân bütçedir. 2008 yılı bütçesinde Dışişleri Bakanlığına, bu görevleri yapsın diye verdiğimiz imkân 707’dir, rakam, yani ne? Milyon YTL. Peki, deminki faizi, 56 milyar YTL’yi 365’e bölelim, günlük ne çıkar? 153. Dışişleri Bakanlığının bütçesiyle mukayese edelim, karşılaştıralım, ortaya çıkan rakam ne olur? Dört buçuk gün. Yani, bu kadar görev yüklediğimiz Dışişleri Bakanlığına diyoruz ki: Al sana para, imkân, git, dört günlük faizle benim bütün dış problemlerimi hâllet gel. Olmaz.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Sosyal güvenlik açıklarını da bir değerlendirir misiniz?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, ülkelerin geleceğini üniversiteler belirliyor. Bütün eğitim, üniversiteler… Bu bütçede üniversitelerimize ayırdığımız, tahsis ettiğimiz bütçeler var, rakamlar var. Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bu üniversitelerin hemen hepsi 30 bin öğrenciden fazla öğrencisi olan, 2 binden fazla öğretim görevlisi olan üniversitelerimizdir. Bizi 21’inci yüzyıla, küreselleşme asrına, bilgi toplumuna, her ne hâl ise, hazırlayacak olan kuruluşlar. Verdiğimiz bütçeler 300 ila 320 milyon YTL’dir. Bir yıllığına Orta Doğu Teknik Üniversitesine, Gazi Üniversitesine, Ankara Üniversitesine verdiğimiz rakam 320-340 milyon lira. Yani, ne demek? Tek bir günlük faiz demek. Biz, Türkiye’nin istikbalini emanet edeceğimiz organizasyonlara, üniversitelerimize, bunu yap, bunu hazırla falan dediğimiz şeyde, bir günlük faiz parası veriyoruz. Bu, doğru bir yaklaşım değildir değerli arkadaşlar.

Tabii, aslında benim bu borç-faiz için de ayrıca bir kişisel hassasiyetim var. Yeni bir tarih okumasına da ihtiyacı olan bir ülkedir Türkiye. Mesela, bana göre biz, cihan imparatorluğunu Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde kaybetmiş değilizdir, o cihan imparatorluğunu Birinci Dünya Savaşı çıkmadan kaybetmiş bir ülkeyizdir, diye okurum ben. Yeni tarih okuması odur. Neden? Ondan yaklaşık yirmi-otuz sene önce –başını söylersem daha belli- “Varidatı Muhassese İdaresi” var. Onun önündeki laf şudur: “Düyunu Umumiyeyi Osmaniye” Osmanlının umumi borçları. Burada bitti mi? Hayır, bitmez. O idarenin devamı şudur: “Varidatı Muhassese İdaresi” yani varlıklarının tahsisi ve idaresi. Biz, cihan imparatorluğunu bu borç ve faiz yüzünden kaybettik. O yüzden benim yüksek bir hassasiyetim vardır.

Değerli milletvekilleri, eğer bu düzene girmiş olsa -yani bütünüyle sıfırlanacak filan değil ama- ortaya çıkacak olan resim çok parlak bir resimdir. Benim hesabıma göre on dakika geriledik, şimdi bir başka şeye geçiyorum.

Yani, dış ticaret ve cari işlemler hesabıyla da ilgili bir şeyler söyleyecektim, ama orada, mesela bu ithalat ve dış ticaretle ilgili şunu arz edip geçmiş olayım: Türkiye, 65 milyar dolarlık dış ticaret açığı veriyor. Çok yüksektir. Yani, gayrisafi millî hasılaya bölerseniz 12,5 civarındadır. Yani, bir tane medeni ülke göstermek lazımdır ki, dış ticaret açığı gayrisafi millî hasılasının yüzde 12,5’u civarında olsun; yoktur.

Şimdi, değerli arkadaşlar, ama, biz buraya nereden geliyoruz? Türkiye ne ithal ediyor? 100 milyar dolarlık rakamları konuşunca doğru dürüst bir resim vermez filan ama, bu… Mesela, ceviz ithal ediyor. Nereden? Ukrayna’dan, İran’dan. Allah’tan korkalım yani. Mısır ithal ediyor. Nereden? Okyanus ötesinden, Amerika Birleşik Devletleri’nden. Arpa ithal ediyor. Nereden? Ukrayna’dan, Rusya’dan. Tavuk ithal ediyor. Nereden? Bir okyanus aşıyoruz, Brezilya’dan. Et ithal ediyoruz. Nereden? Öbür okyanusu aşıyoruz, Avustralya’dan. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi, bir de başka bir bahis çıktı, pamuk ithal ediyoruz. Nereden? Yunanistan’dan. Ya, bizim Amik Ovalarımız yok muydu?

SÜLEYMAN TURAN ÇİRKİN (Hatay) – Var.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Çukurova’mız yok mu?

SÜLEYMAN TURAN ÇİRKİN (Hatay) – Var.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Baklan Ovaları yok mu? Muş Ovaları yok mu? Batman Ovaları yok mu? Yani, ne oldu bu ovalara da Yunanistan’dan pamuk ithal eder hâle geldik?

Değerli arkadaşlar, bunu dikkatlerinize arz etmek için arz ediyorum. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu dergi The Economist dergisi, İngiltere’de çıkan. Dünyanın en prestijli ekonomi - politik dergilerinden bir tanesidir. Haftalıktır. Bazen bizim rakamlarımıza itibar edilmeyebilir ama, ecnebi olduğu için itibar bu sıralarda daha yüksek yabancılara. (Gülüşmeler)

Şimdi, bu, her hafta, yani her sayısının son kapağını böyle bir kapak yapar. Buraya elli tane ülke yazar, bunların dış ticaret açıkları, cari işlemler açığı, enflasyonu, faiz nispetleri, üç aylık hazine kâğıtlarını kaç lirayla borçlanırlar, on yıllık hazine bonolarını vesaire filan.

Şimdi, biz de, tabii, her hafta merak ederiz yani. Şimdi, sabahki konuşmacılarımızdan da ifade eden arkadaşlarımız oldu. Bir iki tane örnek seçeyim ben, bize benzeyenleri olsun. Mesela, Japonya 1’in altında, ama bizim için örnek olmaz. Biz örnek diye baktığımızda ilk aklımıza mesela Yunanistan gelir. Acaba komşumuz neyle borçlanıyor? Buradaki rakam, Yunanistan yüzde 4,87’yle borçlanıyormuş. İyi. Aşağıda bir yerlerde var, Mısır. Birazcık daha bize doğru getiriyorum. Mısır neyle borçlanıyormuş? 7,13. İyi. Ortalarda bir yer var, Pakistan. Şimdi, Pakistan ne? Afganistan harbinden sonra yaklaşık yarısı El Kaide’nin işgali altında. Şimdi, eski iki başbakan ve iki ana muhalefet partisi yahut iki muhalefet partisi genel başkanı… Pakistan’da neredeyse iç savaşa yakın bir hâl var. Her gün büyük gösteriler var. Öbür yarısı neredeyse Amerika’nın kontrolü altında mahiyette diyebileceğimiz bir hâl içerisinde. Böyle bir Pakistan. O neyle borçlanıyormuş? 9,73. Tamam. Ee, Türkiye de demek ki Pakistan’dan iyidir, Mısır’dan iyidir yani değil mi? Niye olmasın?

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Brezilya da var.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Hayhay, Brezilya da var burada.  Efendim, Brezilya var, burada var.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Söyleyin…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Söylerim canım, o kadar şey yapmayın.

Pakistan’dan iyi borçlanıyor olmamız lazımdı değil mi? Elbette. Türkiye’nin, ya bu yanlış yazdı… Ben geçen haftaya da baktım, ondan evvelki haftaya da baktım, ondan evvelki haftaya da baktım, burada yazdığı rakam 17,21.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu hâl iyi bir hâl değildir. Lütfen bu söylediklerimi bir muhalefet partisi milletvekilinin bütçe tenkidi olarak arkadaşlarımız almasınlar, öbür muhalefet partisi sözcülerinin de tenkitlerini, eleştirilerini böyle almasınlar, öyle değil. Pakistan yüzde 9’la borçlanırken, Mısır yüzde 7’yle borçlanır iken, Türkiye’nin yüzde 17,21’le borçlanması bu ülke için iyi bir hâl değildir. Bu hâl devam ettirilebilir de değildir, isterseniz elbette devam ettirebilir arkadaşlarınız.

Değerli arkadaşlar, şimdi, bu Merkez Bankası, bu aşırı kur vesaire… Bizim Merkez Bankamız var, güzel bir organizasyondur. Bunlar ekonomiyle ilgili tenkitlerini, kritiklerini çok diplomatik dille kullanırlar. Özellikle, uluslararası ekonomik organizasyonlar, ekonomiyle ilgili hassasiyetlerini söylerken neredeyse Dışişleri Bakanlığı meslek memurları hassasiyetinde, dikkatinde bir diplomatik dil kullanırlar. Yani, kötüye “kötü” demezler, krize “kriz” demezler, onun yerine başka bir şey derler, daha yumuşak laflar filan kullanırlar. Mesela “kriz”e “kriz yaklaşıyor” demez de “kırılganlığı artıyor” derler filan. Şimdi, bizim Merkez Bankamızın da kendi İnternet sitesinde böyle bir tablosu var. Bu lafla ifade edilmez, ama bu diyor ki: “1995 = 100’e göre Türk Lirası bugün itibarıyla yüzde 58 daha değerli.” Bu, bizim Merkez Bankamızın dediği bir şey. Bunu yazıyla böyle demiyor, ama tablosu, grafiği burada.

Şimdi, bizim Merkez Bankamızdan daha fazla itibar edeceği, bazı arkadaşlarımızın, kuruluşlar var: Goldman Sachs. Değil mi? Ona daha çok itibar ederler herhâlde yani. Bundan yaklaşık bir ay önce Goldman Sachs bir rapor yayınladı. Biz de varız, başka ülkeler de var bu raporun içerisinde. Hasılıkelam, öbür ülkeleri, cari açıkları vesaire filan analiz ettikten sonra diyor ki: “Türkiye’de TL yüzde 74 aşırı değerli.” Allah Allah, derse desin. Derse desin oluyor mu bu dünyada? Olmuyor. Bu raporu okuyan Standard and Poor's, yani ülkelere rating notu veren, efendim, kredi notlaması yapan Standard and Poor's diyor ki: Eyvah, ben bu raporu aldım okudum. Kendi müşterilerine de diyor ki: Ey müşterilerim, duyduk duymadık demeyin, şu, şu, şu, şu ülkeler, en başta Türkiye, çok aşırı millî paraları var. Ee, bu ülkelerdeki menkul varlıklarınızın oranını süratle yüzde 6’dan yüzde 4’e indirin. Yani, neredeyse üçte 1 oranında, yüzde 30 oranında azaltın diyor Standard and Poor's.

Bir başka uluslararası kuruluş, Pi Economics. Bu, Pi Economics, Financial Times’da müthiş bir makale yazdı, onun başkanı. Ayrıca raporu filan da var. Financial Times’daki makalede diyor ki: “Türk lirası çökmeye mahkûmdur.” Çok sert bir laf. Yani, aşırı değerlidir, maşırı değerlidir filan dese amenna, neyse ne. “Çökmeye mahkûmdur…”

Şimdi, bu raporlar Hükûmetimizin elinde yoksa, ben bu raporları Hükûmetimize arz ederim. Ama, sayın bakanlarımız nasıl yapıyorlar? Buradan bazı arkadaşlarımız soru sorduğunda, ben bunu yazılı olarak cevaplayacağım filan diyorlar. Hükûmet de bize yazılı olarak müracaat ederse, ben bu raporları Hükûmetimize memnuniyetle arz ederim. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

Şimdi, değerli arkadaşlar, bunlar yabancıların, Hükûmetin elinde olmayabilecek, takip etmeyebilecek olan yabancıların raporu, ama Hükûmetimizin elinde olduğunu bildiğim bir rapor daha var: O da IMF’nin raporu, meşhur IMF. Evet…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz hükûmetten daha mı güçlüsünüz?

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Elbette Hükûmetimiz, hepimizin hükûmetidir, elbette. 

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz hükûmetten daha mı güçlüsünüz?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Elbette Hükûmet, hepimizin hükûmetidir.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetimizin elinde olduğunu bildiğim rapor, şu rapor. Daha doğrusu bu rapor değil de, o bölümü rapor sayılmaz, bu, işte 170 sayfalık bir şeydir, IMF’nin 4’üncü madde kapsamında Hükûmetimize sunduğu rapordur. Bu raporda da bir yığın diplomatik dil var ama şöyle bir tablo koymuş. Bağışlayın ben üstünde çalıştığım için… Bu raporda diyor ki, burası, deminki diplomatik dile getiriyorum konuyu: “Kırılganlık göstergeleri...” Yani Türkçeleştirdiğim zaman kırılganlık göstergeleri diyorum ama bunu fevkalade diplomatik bir dil olarak arkadaşlarımızın almasını istirham ediyorum. Söylemiş, kırılganlık ülkeleri… Biz dâhil sekiz on tane ülke var. Bizimle beraber krize girmiş olan ülkeler de var, şu anda kriz bandında diyebileceğimiz, krize doğru gidiyor hâlde diyebileceğimiz ülkeler de var. Mesela Türkiye var, Polonya var, Macaristan var, Çek Cumhuriyeti var, Brezilya var, Güney Afrika var, Rusya var vesaire. Şimdi, şu tablo, diyor ki: Bir, rezervlerin kısa dönemli borçlara oranı. En kötü durumdaki ülke ne? Türkiye. Hükûmetimizin elinde var bu rapor. İki, cari işlemler açığının millî gelire payı. Şu ikinci. En kötü ülke ne, şu siyah gibi olan? Türkiye. Üç, toplam kamu borçlarının millî gelire oranı. En kötü ülke ne, en yüksek ülke ne? Türkiye. Dört… Şimdi bunlar kamuyla ilgiliydi değerli arkadaşlar. Bir de diyor ki şuradaki tablo: Özel sektör kredilerindeki artışların millî gelire oranı. En yüksek, Türkiye. Devam eden sayfalarında da ayrıca IMF diyor ki, demeye de getiriyor ki, bunu söyleyenden dinleyene arif gerek hesabıyla derler, demeye de getiriyor ki, Türkiye’deki özel sektöre açılmış olan ey bankalar, özel sektöre açtığınız kredileri azaltın, yavaşlatın, durdurun. Niye? Çünkü kırılganlık kat sayısı en yüksek olan Türkiye’dir. Bu, IMF raporudur değerli arkadaşlar.

Değerli milletvekilleri, şimdi çarelerle de ilgili bir şey söylemiş olalım. Ama benim hesabıma göre, Sayın Başkan, bana, inşallah, birkaç dakika daha verecektir.

1) Önce, hükûmet edenlerin bu resmi ciddiye almaları lazımdır. Bu resim ciddi bir resimdir.

2) Bu -işte, düşük kur, yüksek faiz vesaire filan- Türk lirası aşırı değerlidir. Bunu kabul etmek lazımdır.

3) Şuna tam inanmak lazımdır, yani endişe etmemek lazımdır ki: Biz bir büyük milletiz, biz bir büyük devletiz. Bu sıkıntıları da, başka sıkıntıları da aşarız. Ama buna tam iman etmek lazımdır, tam inanmak lazımdır alacağımız ekonomik tedbirlerde.

Fakat şunu da bilmek lazımdır ki hemen peşinen: Bu ekonomide sihir yoktur, sihirbaz yoktur. Yani bir yüksek sihirbaz getirelim, vursun değneğini, ekonomiyi düzeltsin… Bu hâl de yoktur.

Bunların ertesinde yapılması lazım gelen hâl, bir bütüncül programdır, bir büyük programdır. Ama, bu program hazırlanırken, toplumun hemen hemen bütün iktisadi aktörleriyle, yani işçi dünyasıyla, iş dünyasıyla, memurlar dünyasıyla, çalışanlar dünyasıyla, tarım dünyasıyla, tamamıyla birlikte bir bütüncül program yapmak lazımdır.

Değerli arkadaşlar, dünya, 1980’den sonra açık ekonomi dediğimiz ekonomiye geçti. Biz de dünyayla birlikte hareket eden bir ülkeyizdir. Yani biz karma ekonomi kullanırken, dünya açık piyasa ekonomisi içerisinde filan değildi, dünya da karma ekonomideydi, Amerika Birleşik Devletleri hariç olmak üzere arz ediyorum bunu. O yüzden, biz, dünyayla beraber hareket ederiz; doğru ederiz, iyi ederiz.

1980’den sonra, dünya, olağanüstü bir gelişme gösterdi. Fakat Türk ekonomisi, bu açık ekonomiye geçişin yeteri kadar faydasını görebilmiş ülkelerden birisi değildir. Niye? Nereden bilelim bunun böyle olup olmadığını? Mesela şuradan bilelim: 1980’den 2003 yılına kadarki ortalama büyüme hızı -yirmi dört yılda, her yıl üst üste olmak üzere- yüzde 4’tür; içinde krizler de vardır. Ama 1947’den -yani karma ekonomi gibi olduğumuz dönemler- 1990’a kadar kırk beş sene civarındaki bir dönem içerisinde Türkiye’nin her yıl üst üste ortalama büyüme hızı yüzde 5,2’dir. Bu dönemin içerisinde neler vardır? Bu dönemin içerisinde İkinci Dünya Savaşı’nın izleri vardır, iki buçuk tane askerî ihtilal vardır, Kıbrıs Barış Harekâtı vardır, Kıbrıs Barış Harekâtı münasebetiyle ekonomiye konulmuş olan ambargo vardır, Kıbrıs ambargosu vardır, ilaveten, on sene içerisinde petrolün varili 1 dolar iken 36 dolara, yani, yüzde 3.600 kat artmış hâli de vardır, çok partili koalisyonlar da vardır, ama her yıl üst üste bu elli yılın ekonomik büyüme hızı yüzde 5,2’dir, 1980’den sonra, açık ekonomiye geçtikten sonra 4. Hele bu dönemin, bir de, planlı kalkınma dönemi dediğimiz bölüm -birinci plan, ikinci plan, üçüncü plan- 1963-1977 yıllarını kapsar, 1963-1977 yıllarındaki Türkiye’nin her yıl üst üste kalkınma hızı yüzde 6,7’dir. Bizim önümüzde iki tane ülke vardır -o 6,7’nin o dönem- bir tanesi Japonya’dır; onlar 8,2’ydi. Yani, buradan muradım benim tekrar eski dönemlere dönmek filan değildir, sadece, Türkiye, açık ekonomiye geçişte yeteri kadar istifade edememiş demektir.

Bu yol mu yanlıştır? Hayır, yol doğrudur. O zaman, yolun üstünde bazı arızalar var demektir. Bizim işimiz, demek ki, bu açık ekonomiye geçişte yolun üstündeki arızaları gidermektir. Onlar şudur değerli arkadaşlar:

1) Açık ekonominin yönetimi, normal şartlarda, zannedilenin aksine, kapalı ekonomilerin yönetiminden daha zordur. Açık ekonomiler yüksek bir otorite ister, kural koyacak, kuralları gözetecek, uygulayacak. Bu yüksek otorite devlettir. Bizim genel alışkanlığımızda, genel devlet ve kural koyma alışkanlığımızda, geleneksel olan hâlinde şöyle bir eksiklik görürüm ben: Biz kuralları müsamahasız koyarız fakat iş uygulamaya geldiği zaman müsamahalı uygulamalar başlatırız. Bu yanlıştır. Peki, doğru olanı ne olabilir? Doğru olanı şudur: Kurallar müsamahalı konulmalıdır, esnek konulmalıdır, ama uygulama safhasına geldiği andan itibaren müsamahasız uygulanmalıdır.

2) Açık ekonomi, yönetiminde çok üstün, çok yetenekli ve katiyen siyasi etki altında kalmayacak olan, kalmayan bir kamu ve ekonomi bürokrasisi  ister. Bu olmadan açık ekonomi yönetilmez.

3) Müthiş bir hukuki altyapı ister. Her şeyin önünde böyle bir hukuki altyapının gelmesi lazımdır. Şimdi, iktisatçı arkadaşlarımızın bir bölümüne ters gelebilir ama hukuk, ekonomik gelişmenin de en önemli enstrümanlarından bir tanesidir, o yüzden müthiş bir hukuki altyapı ister, yoksa devlet hukuk devleti olmaz, hatır devleti olur.

4) Gerçek anlamda halka açık şirketler ister. Gerçek anlamda sermaye piyasaları ve borsalar ister.

Şimdi, değerli arkadaşlar, son olarak, kapalı ekonominin kuruluşları da açık ekonomiye geçişte yaşayamazlar, o yüzden bir özelleştirme de ister. Yapılıyor olan özelleştirmeler elbette açık ekonomiye geçişin icaplarındandır.

Özelleştirmede dünyada iki tane ana model var, iki tane ana kutup vardır: Birincisi, Latin Amerika modelidir. Başını, bunun tam temsilciliğini Arjantin yapar. Aşağı yukarı bütün özelleştirmeleri, toptan, gelişigüzel ve yabancılara satarlar. Bunun adı dünya literatüründe “Arjantin modeli”dir. Hâlbuki, düzgün özelleştirme modeli “Anglosakson modeli” olarak nitelendirilen modeldir, şampiyonluğunu İngiliz’ler yapar, Kıta Avrupa’sı da onun peşinden gitti. Bunlar, özelleştirmeyi, sermayeyi tabana yaymak, sermayeyi halka yaymak istikametinde yaparlar, çok yüksek bir özenle yaparlar.

Şimdi, bizim Avrupa Birliğiyle olan münasebetlerimizde, yeni Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy -onunla ilgili mülahazalarınızı ayrı tutmak üzere arz etmek istiyorum ben- bundan bir müddet önce, yeni Cumhurbaşkanı olduğu sıralarda, Fransa’nın önemli kuruluşlarından bir tanesi var, Danone. Biz de burada yoğurtlarını yiyoruz, değil mi? Efendim, satılıyor, bütün süpermarketlerde var. Süt ve süt ürünleri, Danone; iyi. Amerika’nın da bir büyük şirketi var, PepsiCo. Bu geldi Fransa’dan, bu Danone’yi satın almak istedi. Sarkozy dedi ki: “Hayır, Danone’nin PepsiCo’ya satılmasına karşıyım.” Allah Allah, niye? Verdiği cevap: “Danone, Fransa için stratejik bir üründür.” Görüyorsunuz değil mi, stratejik ürün özelleştirmede var mı yok mu? Efendim, stratejik yaklaşım böyle bir yerde var mı yok mu?

Şimdi, değerli milletvekilleri, bütün bunlardan ne çıkar? Ekonomi piyasa ekonomisi olabilir, ama devlet piyasa devleti olmaz, devlet devlettir. (CHP sıralarından alkışlar)

Atladık, geriye dönmeyeyim ben. Bir bahis atlamıştım, ama üç dört dakikamız kalmış. İnsicamım bozulabilir.

Değerli milletvekilleri, bizlerin de, sizlerin de, inanıyorum ki bu bütçelerden ve ekonomik programlardan aradığımız şey bir tanedir. Aradığımız şey, halkımızın yüzünü güldürmektir. Öyle bir bütçe olmalıdır, öyle bir ekonomik program olmalıdır ki bu uygulandığında halkımızın yüzü gülmelidir, halkımız rahat etmelidir. Ayrıca, Türkiye’nin, bizim aradığımız şey, yani bu 21’inci yüzyıl, küresel dünya vesaire uluslararası platformlarda yarışmak ve uluslararası standartlarda yaşamaktır. Uluslararası standartlarda yaşamanın yolu, uluslararası platformlarda yarışmaktan ve kazanmaktan geçer. Hasılı, biz yurtta zenginlik ararız, dünyada saygınlık ararız. Devletimizin, devlet yöneticilerimizin araması lazım gelen şey budur: Yurtta zenginlik, dünyada saygınlık.

Şimdi, değerli milletvekilleri, sözlerimi bağlıyorum. 2008 yılı bütçesinin aziz milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum. Bütün vatandaşlarımızın ve değerli milletvekillerimizin önümüzdeki, geliyor olan Kurban Bayramlarını tebrik ediyor, sözlerimi şöyle bağlıyorum: Değerli milletvekilleri, lütfen inanınız ki bu bütçe bir yatırım bütçesi değildir. Bu bütçe bir üretim bütçesi değildir. Bu bütçe bir istihdam bütçesi de değildir. Bu bütçe, Türkiye’nin geleceğini hazırlamakla yükümlü bir altyapı bütçesi de değildir, ama bu bütçe bir şeydir: Bu bütçe bütün cumhuriyet tarihinin menfi rekorlar bütçesidir. (CHP sıralarından alkışlar) Bundan kastımız nedir? Bu bütçenin bir cari açığı var. Cari açık ne kadar? 39,2 programda. Ama iş dünyası dün itibarıyla ne konuştu İstanbul’da? 44. Biz 39’u veri olarak alalım. Cari açığı 39 milyar dolar olan bütçe, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk rekorudur, menfi bir rekor.

İki: Faiz ödemeleri 56 milyar YTL, dolar cinsinden ifadesi 44-45 milyar dolar. Bugünkü kurla bölerseniz 46 eder, 2008 programının ortalama kuru 1,38’le bölerseniz 41 eder veya normal 1,3’le filan bölerseniz 44-45 milyar dolar eder. Bu 44-45 milyar dolarlık faiz ödemesi yine bütün cumhuriyet tarihimizin en menfi rekorlarından bir tanesidir.

Üçüncü rekor, dış ticaret açığı rekorudur. Şimdi, bizim milletimiz büyükçü bir millettir, rakamların büyük olmasını sever. Sanki rakamlar büyük olduğu zaman bizim büyüklüğümüze büyüklük katmış gibi hisseder. Toplam dış ticaret hacmimiz 299 milyar doları buldu, 300 milyar doları buldu dediğiniz zaman, çöpçümüzden profesörüne kadar, işte holding sahibinden asgari ücretliye kadar göğsü kabarır, iftihar eder, “Bizim dış ticaret hacmimiz 300 milyar dolar oldu, helal olsun benim ülkeme filan.” der. İçine bakalım, bunun 187’si ithalat, 112’si ihracat, 65’i açık. 65 milyar dolarlık, millî gelire nispeti de yüzde 12,5 olan başka bir menfi rekor yoktur.

O yüzden, değerli milletvekilleri, Allah bu memleketi, bu devleti ve bu aziz memleketi bu menfi rekorlardan korusun, bu menfi rekorlardan sakınsın.

Bu münasebetle, değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu olarak bu bütçeye ret oyu vereceğiz.

Ben de hem Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu adına, hem şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Saygılar sunuyorum efendim. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kesici.

Şahsı adına, lehte, Mardin Milletvekili Cüneyt Yüksel.

Sayın Yüksel, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

CÜNEYT YÜKSEL (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 yılı merkezî yönetim bütçesinin tümü hakkında şahsım adına lehte söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, 2008 bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlar getirmesini içtenlikle diliyorum.

On günü aşkın bir süredir iktidar ve muhalefetin değerli milletvekilleri bütçe üzerine görüşlerini bildirmişlerdir. Yapılan tespitlerin Hükûmetimizce değerlendirmeye alınacağını Sayın Başbakanımız konuşmalarında bizzat belirtmişti.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, AK Partinin yoğun çalışmaları sonucu son yıllarda gerçekleştirdiği yüksek büyüme ve sürdürülebilir kalkınmayla birlikte artık bir imkânlar ve fırsatlar ülkesi olarak anılmaya başlandı. Artık, siyasi istikrarsızlık ve krizlerle sarsılan bir ülke değil, küresel dünyanın etkin bir üyesi olma yolunda emin adımlarla yürüyen bir atılım ülkesi; artık, gelişen ülkeler arasında bir yükselen yıldız, küresel ekonomide övgüyle anılan başarı örneğidir. Uluslararası göstergeler de başarılarımızı teyit etmekte. Türkiye’de işleyen bir pazar ekonomisinin varlığı ve rekabet edebilme gücü, 2007 Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda da teyit edilmiştir. Geleceğe yönelik tahmin edebilme imkânı veren makroekonomik istikrar sağlanmıştır.

Ülkemiz, Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde bütçe açığı en düşük ülke olmuştur. Bütçe açığı, devamlı, gayrisafi millî hasılanın yüzde 3’ünün altında gerçekleşmektedir ve böyle de devam edecektir.

Doğrudan küresel yatırımlarda hızlı artış gerçekleşmiştir. Bununla beraber, sermaye girişlerinin ağırlıklı olarak uzun vadeli olması sağlanmıştır.

İktidarımız döneminde gelir dağılımında da ciddi bir iyileşme gözlemlenmiştir. 2002 yılından günümüze kadar nüfusumuzda meydana gelen 5 milyon kişilik artışa rağmen, yeni işsiz oluşturulmadığı gibi, devralınan işsiz sayısı azaltılmıştır.

Türkiye son dört yılda, tarım dışı sektörlerde, Avrupa Birliği yirmi beş ülkeleri içinde İspanya’dan sonra en fazla istihdam yaratan ülke olmuştur. Önümüzdeki dönemde de en önemli önceliğimiz işsizliğe çare bulmak olacaktır.

Türkiye ekonomisi tarihinde ilk kez yirmi üç çeyrektir kesintisiz büyüme başarısına AK Parti İktidarıyla imza attı. Dünyanın on yedinci büyük ekonomisi hâline geldi.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dünya Kalkınma Raporu’nda da belirtildiği gibi, hızlı büyüme içine girmiş ülkelerin millî gelirlerini ikiye katlamaları, bakın, kaç yıl sürmüş: İngiltere’nin 60 yıl, Amerika’nın 45 yıl, Japonya’nın 35 yıl, Kore’nin 11 yıl  ve son olarak Çin’in 10 yıl. Ülkemizde ise 2002 yılında 2.598 dolar olan kişi başına düşen millî gelir 2007 yılında 6.619 dolara çıkmıştır. Hükûmetimiz, 5 sene gibi kısa bir zamanda millî gelirimizi 2 katına çıkartarak, tarihî ve küresel bir başarı sağlamıştır.

Türkiye küresel dünyanın bir parçası olurken, küresel ekonomideki olumsuz gelişmelerden diğer ülkeler gibi etkilenmektedir. Artık, binlerce kilometre ötede olan -örneğin Amerika’daki mortgage krizinde olduğu gibi- bir ekonomik dalgalanma bütün ülkelerin ekonomisini etkiliyor. Bununla birlikte, ülkemizde Cumhurbaşkanı seçimiyle yaşanan belirsizlik, erken seçim, petrol fiyatlarındaki aşırı artış, küresel ısınma ve kuraklık sonucunda tarımdaki büyüme performansının azalması gibi sebepler de ekonomimizi etkilemiştir. Ancak, sağlanan siyasi ve ekonomik istikrar, oluşturulan güven ortamı ve taviz vermeden uygulanan mali disiplin sayesinde ülke ekonomimiz tüm bu şoklara karşı dayanıklı hâle gelmiştir. Diğer yandan, 2007’deki bu yavaşlamanın 2008’deki büyüme için müsait bir zemin hazırladığına inanıyorum. 2008 bütçesinin hedefi yeni dönemde sürdürülebilir büyümeyi daha da kalıcı hâle getirmektir. Bunu da verimlilik artışına ve ihracata dayalı bir anlayışla özel sektör ağırlıklı olarak başaracağız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmetimizin tüm politikalarının ve yönetim anlayışının ekseninde güven kavramı vardır. Hükûmetimize duyulan güven, demokrasinin ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın harcını oluşturan yegâne unsurdur. Hükûmetimiz, saydam, güvenilir ve hesap verebilir politikalar izlemektedir. Günümüzde sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için, sınırlarımız içinde, güven ve istikrarla birlikte oyunu küresel ekonominin kurallarına uygun oynamamız gerekmektedir. Bütün ülkeler, yüzünü dış dünyaya çevirmiş, küresel sermayeden büyük paylar alabilmek için yarışa girmiştir. Türkiye de küresel sermayeden pay alabilmek için yatırım iklimini iyileştirmiştir. Bu gerçeğin altını çizerek, Hükûmetimiz, yapısal reformları kararlılıkla sürdürmüş, özelleştirmenin önünü açmış, yatırım ortamını iyileştirmiş, doğrudan küresel yatırımların girişini artırmıştır.

Küresel ekonominin bir parçası olup sürdürülebilir kalkınmaya sağlamak, küresel ve evrensel hukuk standartlarına uygun düzenlenmiş, iyi işleyen bir hukuk sistemi kurmakla mümkündür. Hükûmetimiz, Avrupa Birliği uyum sürecinde ekonomik, sosyal ve demokrasi alanlarında devrim niteliği taşıyan yasal düzenlemelere imza atmıştır ve yeni dönemde de buna devam edecektir.

Hükûmetimiz küresel ekonomide etkin bir aktör olabilmek için inovasyona önem vermiş, bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkin bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli çalışmaları yapmıştır. Artık Türkiye sanayi ve teknoloji ürünlerini dünyaya ihraç ediyor, hatta bazılarında Avrupa’da ilk sıralarda.

2002 senesinden önce oldukça kısıtlı yapılan ar-ge çalışmaları artık hem kamuda hem de özel sektörde büyük artış göstermiştir. Bu sayede Türkiye yarınların dünyasına marka olarak adını yazdıracaktır. Hayallerimiz gerçekçi, hedefimiz büyük, vizyonumuz geniştir.

Avrupa mevcut sanayileşme ve teknoloji düzeyini eğitimdeki gelişme ve devrimlerle yakalamıştır. Bizler biliyoruz ki, eğitim, sürdürülebilir kalkınma için de bir ön koşuldur. Bu bilinçle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bütçeden eğitime ayrılan pay, ilk defa iktidarımız döneminde, diğer kurumlara ayrılan payın önüne geçmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; amacımız, son beş yılda güçlenen ve dış şoklara karşı dayanıklılığı artırılan ekonomik yapıyı daha da güçlendirmektir. Herkes için, hem şimdi hem de gelecek kuşaklar için daha iyi bir yaşam kalitesi oluşturmaktır.

Bölgesel farklılıkları ortadan kaldırmak için tüm bölgelerimize önemli miktarda kaynak ayırdık. Sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne son dört buçuk yılda yapılan yatırım 8,1 katrilyondur. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da KÖYDES ve BELDES projeleriyle altyapı sorunları büyük oranda çözülmüştür ve çözülmeye devam edecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı demokratik kalkınmayla birlikte inşa etmek için yola çıktık. Bizler adalet ve kalkınmanın olduğu bir düzen için, hukukun üstünlüğü için, birçok farklılık içerisinde vatandaşlarımızın seçme hakkı olduğu bir demokrasi için çabalıyoruz. Bunu gerçekleştirmede 2008 bütçesinin ana hedefleri, kamu kesimi açıkları ve enflasyonun düşürülmesi ve reel ekonomideki canlanmanın sürdürülmesine katkıda bulunan sosyal yönü kapsamlı olan bir bütçedir. Bu bütçe bir yatırım bütçesidir, bu bütçe bir istihdam bütçesidir. 2008 bütçesi her milletvekilinin gönül huzuruyla kabul edebileceği bir bütçedir. Çünkü şeffaftır, çünkü samimidir, çünkü gerçekçidir.

Sözlerimi bitirirken, 2008 mali yılı bütçesinin hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. 2008 bütçesinin tekrar ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyor, halkımızın ve tüm İslam âleminin Kurban Bayramı’nı kutluyor, herkese iyi yıllar diliyorum.

Yüce heyetinizi, tekrar, saygılarımla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yüksel.

Hükûmet adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek.

Sayın Bakanım, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. 2008 yılı bütçesi ülkemize, milletimize hayırlı ve uğurlu olsun.

Bütçe müzakereleri sırasında eleştirileriyle, uyarılarıyla katkıda bulunan muhalefet partilerimizin değerli temsilcilerine ve tüm milletvekili arkadaşlarıma huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Keza, bu bütçenin hazırlanması sırasında emeği geçen tüm kamu bürokrasisine, Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine de ayrıca hassaten teşekkür etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Parlamento çalışmalarımızda bütçe müzakerelerinin özel bir önemi ve anlamı vardır ve şunu da biliyoruz ki, kamuoyu tarafından da en çok izlenen Parlamento çalışmaları bütçe müzakereleri ve hükûmet programlarıdır. Çünkü, bütçe dediğimiz şey, sadece rakamların konuşulduğu bir metin değildir, aynı zamanda, ekonomik bir metin olduğu kadar siyasi bir metindir. Dolayısıyla, bu kürsüye gelen değerli sözcüler, mensup oldukları partilerin hem bütçeyle ilgili hem de Türkiye’nin genel sorunlarıyla ilgili yaklaşımlarını ortaya koyar, varsa, çözümlerini ortaya koyar. Bir manada, siyasi partilerin millet huzurunda değerlendirilmesi, milletimizin ileride yapacağı tercihlere imkân vermesi açısından da önemlidir. Dolayısıyla, bu müzakereler vesilesiyle, sadece bütçeyi değil, Türkiye’nin güncel sorunlarını da konuşacağız. Değerli partilerimizin ve sözcülerinin dile getirdiği, hem bütçeyle ilgili hem de genel siyasetle ilgili, ister bugün ister Meclisin dışında isterse bundan evvelki bütçeler sırasında dile getirilmiş hususlarla ilgili de Hükûmetimizin görüşlerini ifade etmek istiyoruz.

Evvela, yaptığımız iş, siyasettir. Biz siyaseti nasıl anlıyoruz, siyasetteki felsefemiz ne, siyasetin özü ne, olaylara biz nasıl bakıyoruz ve nasıl yaklaşıyoruz, onunla ilgili bir kısa değerlendirme yaptıktan sonra…

BAŞKAN – Sayın Bakanım, birkaç saniyenizi rica edebilir miyim.

Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım, Sayın Bakanımız eleştirilere cevap veriyor; lütfen aralarda gezinmeyelim, yerlerimize oturalım efendim.

Buyurun Sayın Bakanım.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Evvela, siyasetten ne anladığımızı, siyaset deyince milletimize hangi anlayışla, hangi felsefeyle yaklaştığımızı, onları kısaca ifade etmek istiyorum. Ondan sonra da güncel bazı konular var -başta terör olayları, Avrupa Birliği konusu ve benzeri konular- onlara kısaca temas edeceğim. Daha sonra da değerli parti sözcülerimizin dile getirdiği, biraz evvel de birlikte dinlediğimiz bu görüşlerle ilgili olarak Hükûmetimizin görüşlerini ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetimizin tesis ettiği siyasi güven, ekonomik istikrar sayesinde Türkiye, artık, belirsizlikleri geride bırakarak kaynaklarını yerinde kullanıyor, imkânlarını yeni kazanımlarla zenginleştiriyor. Türkiye’nin kazanımlarından ve zenginleşmesinden söz ederken, yalnızca maddi kalkınmamızdan, yalnızca refahımızın artmasından söz etmiyoruz; milletimizin ve devletimizin topyekûn kalkınmasından, itibarımızın yükselmesinden, adaletin ve eşitliğin her alanda topluma yayılmasından söz ediyoruz. Toplumun talep ve beklentilerini karşılayacak, sorunlarına çözüm üretecek tek mecra siyasettir ve demokrasidir.

Türkiye’yi, cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet ideallerine kavuşturacak en önemli enstrüman, en önemli güç de siyasettir. Zira, siyasi irade, Türkiye’de, herkesin kaderiyle, geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Siyaseti ve demokrasiyi güçlendirmek demek, millî iradeyi güçlendirmek, hâkim kılmak demektir. Demokrasimizin saygınlığı da, cumhuriyetimizin yükselişi de, hukuk devletimizin işleyişi de, 70 milyon vatandaşımızın mutluluğu da siyasi irademizin ne kadar sağlam olduğuna bağlıdır. Türkiye bugün, alnının akıyla, cumhuriyetimizin 100’üncü yılına hazırlanıyorsa, itibarlı bir demokratik düzen kökleşmeye başlamışsa, ekonomimiz dünyanın en istikrarlı büyüyen ekonomileri arasındaysa, belirsizlikler geride kalmış, gelecek vizyonumuz netleşmişse, gelişme ve büyüme için uygun ortam hazırlanmışsa, adalet ve kalkınma çıtası yükselmişse, bu başarının motoru, ana dinamiği, hiç şüphesiz, millet adına, milletimizle birlikte ortaya koyduğumuz siyasettir.

Tesis ettiğimiz güven, inşa ettiğimiz istikrar, büyük gayretlerle elde ettiğimiz demokratik itibar, Türkiye’nin tüm meselelerini cesaretle çözme iradesini gösteren siyasetimizin eseridir. Buradan geriye dönüş de asla olmayacaktır. Kalan sorunlarımız er geç çözülecek, toplumun yeni ihtiyaçları da muhakkak karşılanacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü, bizim siyasetimiz, çözümleri erteleme, sorunları halının altına süpürme siyaseti değildir. Bugüne kadar sorunlarla yüzleşmekten korkmadık, bundan sonra da korkmayacağız. Halkın değişim taleplerinden doğduk, bu taleplere cevap verdik. Toplumu yok sayan, siyah beyaz bir Türkiye tasarlayan, dünyaya sırt çeviren anlayışların diline, felsefesine teslim olmadık ve olmayacağız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün rakamlardan çok, bütçemize şekil veren, ruh veren siyasi perspektiften söz etmek istiyorduk, konuşmamızı da esas itibarıyla bu çerçevede yapmayı düşünmüştük. Ancak, biraz evvel dinlediğimiz konuşmalardan öyle gördük ki, bir rakamlar resmî geçidi geçti buradan. Ama, bu geçen rakamların bir kısmı düz, düztabandı, topal rakamlardı. Bunları yerli yerine oturtmazsanız, “Eyvah, Türkiye batmış!” noktasına gelir. Onun için, maalesef, biz de işin bundan sonraki kısmında yeri geldiğinde bazı rakamları vereceğiz. Çünkü, vatandaşımız Türkiye’de ne olup bittiğini bütün yönleriyle görmelidir, madalyonun iki yüzünü de görmelidir. Çünkü, iki türlü terazi var. Bir tanesi mazeret terazisi, bir tanesi de insaf terazisidir. İnsaf terazisi milletin elindedir, mazeret terazisi de ortaya hiçbir şey koyamayanların elindedir. Bunu iyi anlamak lazım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, ne yazık ki bazı siyasi meseleler Türkiye’de kördüğüm hâline getirilmiş, nesiller boyu aynı temalar aynı şablonlarla tartışılmış, bu tartışmalardan bir sonuca da varılamamıştır.

Hamdolsun ki, güven ve istikrar sayesinde Türkiye’yi frenleyen zorlukları birer birer geride bırakıyoruz. Bizim dönemimizde Türkiye yerinde saymaktan kurtulmuştur. Kaybettiğimiz öz güveni yeniden kazanıyoruz. Halkımız da nutuk atanlarla iş yapanları ayırıyor, emeği, alın terini ve hizmeti ödüllendiriyor. Milletimiz 3 Kasım 2002’de ortaya güçlü bir değişim iradesi koydu. 22 Temmuz seçimlerinde de bütün tartışmaları bertaraf edecek şekilde daha güçlü bir irade ortaya koydu. Milletimiz, hür iradesiyle, 22 Temmuzda bunun için yola devam dedi, hizmete devam, çalışmaya ve üretmeye devam dedi.

Biz, milletimizin önüne bir gelecek vizyonu koyduk. Kamu kurumlarıyla milletimiz arasında, yeniden, pozitif bir etkileşim başlattık, bir sinerji meydana getirdik. Küçük hesaplar peşinde koşmadık, hizip siyaseti yapmadık, zümre siyaseti yapmadık, bölge siyaseti yapmadık. Biz vatanın evlatları arasında ayrımcılık yapmadık, kayırım ve kabile siyaseti yapmadık; biz, bu ülkeyi, 70 milyon insanımızı ve seksen bir şehrimizi bir bütün olarak kucakladık. Sonuçta ne aldatan olduk ne aldanan olduk! (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK Parti İktidarının tecrübesinde Türk siyaseti için önemli dersler olduğuna inanıyoruz anlamak isteyenler için, görmek isteyenler için. Çünkü, bu tecrübe göstermiştir ki, Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmadan siyaset yapılamayacağını düşünenler yanılıyorlar. Siyasi rekabeti siyasi çatışma zannedenler yanılıyorlar. Türkiye’de demokratik düzenin normalleşmesinden tedirgin olanlar yanılıyorlar. Halkın değerlerini, halkın yaşama üslubunu, devletin değerleriyle karşı karşıya getirmek isteyenler kesinlikle yanılıyorlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) Milletimizin bekasıyla, devletimizin bekasını birlikte düşünemeyenler de yanılıyorlar. Artık, bu kalıplardan, bu şablonlardan vazgeçmeliyiz. Devletin selameti ile milletin selameti birliğimizdedir, beraberliğimizdedir.

Türkiye’nin siyaset erbabı da, aydını da, bilim adamı da bu yorucu, bu yıpratıcı, bu tüketici sinir harbini bırakmak zorundadır. Sinir harbinin, kavganın, gerilimin kimseye, ama kimseye zerre kadar faydası yoktur. Yıllarca ithal senaryolarla bu milletin çocuklarının kalplerine kin ve nefret tohumları atıldı. Mayası sağlam olan bu aziz millet bütün senaryoları bertaraf etti. Ayrıştırıcı siyasetleri, çatışmacı siyasetleri, marjinal siyasetleri, aşırılıkları besleyen siyaset yöntemlerini bu millet tasfiye etti.

Bütün bunlardan ders çıkarmak zorundayız. Gök kubbe altında hoş bir seda bırakmak için, yarın hayırla yâd edilmek için, milletin rotasına, milletin istikametine girmek zorundayız. Gelin, daha medeni, daha adil, daha müreffeh bir Türkiye için, daha çok kenetlenmiş bir toplum için yüreklerimizi birleştirelim.

Biliyorum, ezberleri bozmak zordur; biliyorum, alışkanlıkları terk etmek de zordur; biliyorum, kırk yıldır aynı kalmakla iftihar edenler için gelişerek değişmek de zordur.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Masal anlatma, buraya masal dinlemeye gelmedik.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Dar bir zümrenin keyfine göre konuşmanın kolaycılığını bırakmak da zordur. İnanın, ezberler bozulmadan, kabuk bağlamış ideolojik kabuller değişmeden, çocuklarımızın da milletimizin de geleceği teminat altına alınamaz.

Onun için, gelin, hep birlikte aynı hedefe odaklanalım. Bu milletin değerlerini, bu ülkenin insanlarını karşı karşıya getirmekten vazgeçelim. Artık küçük düşünmekten, dar ideolojik gözlüklerle dünyaya bakmaktan vazgeçelim. Öfkeyle, husumetle birbirimizi ötekileştirmekten, birbirimizi yabancılaştırmaktan vazgeçelim, aramızdaki siyasi rekabet, birimizin “ak” dediğine ötekinin “kara” demesini gerektirmiyor. Demokratik çoğulculuk, bütün farklılıkların birbirini yok etmeden yaşaması, herkesin birbirinin hukukunu korumasıdır. Unutmayalım, birbirimizi sevmeden, birbirimizi anlamadan bu ülkeyi, bu vatanı sevemeyiz. Birbirimize merhamet etmeden, bu ülkeye hizmet etmeden, taş üstüne taş koymadan milliyetperver olamayız. Slogan siyaseti bir değer üretmiyor. Bu tarz siyaset, gerginliği artırmaktan, önyargıları kemikleştirmekten başka bir fayda sağlamıyor. Bu yanlışlara geçmişte, ne yazık ki, hepimiz düştük ve dersler çıkardık. Farklı yaklaşımlarımızın olması, farklı önceliklerimizin olması, farklı siyasi geleneklerden gelmemiz birbirimizi anlamamıza mâni olmamalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunlarını bir bir çözmesinden, demokratik istikrar ve güvenin pekişmesinden rahatsız olan birçok çevre vardır. Bunların başında terör örgütleri gelmektedir. Bunların en başında da bölücü terör örgütü gelmektedir. Bunlar, zemin kaybetme korkusuyla paniğe kapılmışlardır.

Türkiye, birlik ve beraberliğimize kasteden terör örgütünü toplumdan tecrit etme mücadelesinde yeni bir safhaya girmiştir. Terör örgütünü içeride ve dışarıda tam olarak izole etmeyi, sosyal, lojistik, finansal ve psikolojik bütün desteklerini kesmeyi başarmak için yoğun bir gayretin içerisindeyiz.

Bilindiği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin büyük bir çoğunlukla kabul ettiği tezkere çerçevesinde çok yönlü teknik çalışmalar yapıldıktan sonra 28 Kasım itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerimiz Hükûmetimiz tarafından yetkilendirilmiştir. Sınır ötesi operasyonun ne zaman, ne şekilde ve hangi kapsamda yapılacağı askerî boyutuyla teknik bir konudur. Operasyonel hiçbir bilgiye sahip olmadan askerî harekâtla ilgili eleştiri ve polemikler üretmek bu sürecin ciddiyetiyle bağdaşmıyor. Kimse merak etmesin, hem Hükûmetimiz hem Türk Silahlı Kuvvetleri ne zaman ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor ve bilecek kabiliyettedir.

Değerli milletvekilleri, dış dünyada terörle mücadeleyle ilgili olarak yoğun bir diplomasi trafiği yürüttük. Terörü toplumdan tecrit etme politikamızın başarıya ulaşması için çok uygun bir vasat elde ettik. Bugüne kadar ne yazık ki dost ve müttefikleri tarafından dahi yalnız bırakılan Türkiye, terörle mücadelesinde ilk kez dünyadan bu kadar güçlü bir destek bulmayı başarmıştır. Bu destek şu an devam ediyor. Ancak, beklentimiz daha yukarı noktalardadır. Komşularımız, Orta Doğu ülkeleri, ABD ve Avrupa Birliği, haklı mücadelesinde Türkiye’nin yanında yer almaya belli ölçüde başlamıştır. Ancak, daha yapılacak çok iş var, alınacak epey mesafe var. Nitekim, bazı muhalefet sözcüleri, terörle mücadelede Türkiye’nin haklılığının anlaşılmaya başlandığını memnuniyet duyarak ifade etmişlerdir. Peki, bu diplomatik noktaya Türkiye nasıl geldi? Bu işler kendi kendine mi oldu? Eğer kendi kendine oluyor idiyse geçmişte niye olmadı? Hükûmetimiz etkin bir diplomasi yürütmese, Türkiye’nin haklılığını, kararlılığını ve meşru konumunu gidip bu ülkelere bizzat anlatmasa bu noktaya gelinebilir miydi? Daha düne kadar terör örgütünün menfi propagandasının tesirinde kalanların bile artık gerçeği görerek söylem değişikliğine gittiklerini biz de görüyoruz. Özellikle bugünlerde bazı Avrupa kurumlarında terör örgütünün yeniden propaganda arayışlarına tanık oluyoruz. Panik içindeki bu nafile çırpınışlar fayda getirmeyecektir. Ancak, terör örgütüne dışarıdan yardım ve yataklık yapanlar, zemin ve fırsat hazırlayanlar da, Hükûmet olarak bu süreci kararlılıkla takip ettiğimizi bilmelidir. Terör konusunda çifte standartlı ve samimiyetsiz davranışların, bunun utancını yaşamaları için ne gerekiyorsa yapmaya, ne söylenmesi gerekiyorsa söylemeye de devam edeceğiz. Bu süreçte siyasi, askerî, diplomatik, ekonomik ve sosyal araçları bundan sonra da doğru ve etkin kullanmayı sürdüreceğiz. Şunu biliyoruz, şiddet ve terörün düşmanı özgürlük ortamıdır. Bu yüzden demokrasimizi, temel hak ve özgürlüklerimizi geliştirmemiz, güçlendirmemiz birinci önceliğimizdir. Terör, baskı ortamını, mahrumiyeti ve yoksulluğu sever. Gelişme, kalkınma, özgürlükler olmasın diye elinden geleni yapar. Demokratik özgürlük ortamını, ekonomik ve sosyal gelişme ortamını sabote etmek, bunun önünü tıkamak terörün vazgeçilmez taktiğidir. Bu oyuna bugüne kadar gelmedik, bundan sonra da gelmeyeceğiz.

Türkiye, 780 bin kilometrekare toprağıyla, bütün bölgeleriyle, 70 milyon insanıyla bir bütün olarak gelişecek, kalkınacak ve özgürleşecektir. Hamaset edebiyatıyla Türkiye’yi bir baskı ortamına sürüklemeye çok hevesli görünenler bunun sonuçlarını iyi düşünmelidir. Zaman, akıl ve sağduyuyla hareket etme zamanıdır. Bölücü terör örgütünün hedefi, birlik ve beraberliğimizi bozmaktır. Teröre verilecek en güzel cevap da birlik ve beraberliğimizi güçlendirerek yekvücut olmaktır. Bunu bozacak, hamasiyi dışlayıcı, ayrıştırıcı söylemlerden kaçınmak tüm siyasetçilerin boynunun borcudur. Milletimizin hiçbir ferdini dışarıda bırakmadan bir ve bütün olarak kucaklamak, vatan sevgisiyle hareket etmek, 70 milyon memleket evladına hizmet etmek en büyük milliyetçiliktir. Atatürk’ün en büyük başarılarından biri, etnik kökeni, dini, inancı, mezhebi ne olursa olsun milletimizin bütün fertlerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığında birleştirmiş olmasıdır.

Bizi tek bir millet yapan ortak değerlerimizi hep birlikte yüceltmeliyiz. Millet kavramını biz, ırk, kan ve kabile bağlarının üzerinde bir yüksek ideal ve hedef birliği, bir ortak yaşama iradesi olarak görüyoruz. Anayasa’mızdaki millet tanımı da ırk ya da kan esasına göre değil, vatandaşlık temelinde bizi birbirimize bağlamaktadır. Bu ülkenin bütün vatandaşları, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet ortak paydasında birleşmiştir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Millet kavramının içini, bizim, tarihte yüzlerce yıllık derinliği olan kader birliğimiz doldurmuştur. Onun için, kimse bugün milletimizi yeniden tanımlama gayretine girmesin. Bu bağı, muhakkak ve özenle korumak zorundayız. Bizim insanımız en zor şartlarda bile milletine, devletine, ülkesine, cumhuriyet değerlerine sadakatini ortaya koymuştur. Bizim dilimiz düşmanlık dili değil kardeşlik dilidir. Bizim felsefemiz yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevme anlayışıdır. Eğer, terör belasından kurtulacaksak, bu demokratik siyaseti, çare kapısı olarak, hak arama kapısı olarak açık tutmakla mümkün olacaktır. Herkes kendini, özgürce, anayasal düzen içinde meşru yollarla, demokratik zeminlerde ifade edebilmelidir. Bununla birlikte, terör ve şiddete aralarına mesafe koyamayanlar demokrasiden yana olduklarını söyleyemezler. Demokrasimiz, her türlü farklılığı, hukuki zeminde kalmak kaydıyla, her türlü siyasi görüşü içinde tutabilecek olgunluğa erişmiştir. Kaldı ki, terörden en büyük zararı, yine istismar etmeye çalıştığı Güneydoğu Anadolu Bölgemizde yaşayan insanlarımız görmüştür. Şehirlerimizin mamur hâle gelmesi, yatırımların ve teşviklerin bölgeye gitmesi, üretim ve istihdam kapılarının açılması yıllarca engellenmiştir. Bir kez daha söylüyorum, terör örgütü hiçbir vatandaşımızın temsilcisi olmamıştır ve olamaz. Herkes bilmelidir ki terör ve şiddet demokrasiyle bağdaşmaz. Anayasal ve yasal düzene uygun olmayan davranışlar hukuk devleti anlayışıyla telif edilemez. Demokrasi ve hukukun gereklerini yapmayanların ve yapamayanların mağduriyet maskesine sığınmalarını, buradan prim devşirmeye çalışmalarını da, kusura bakmasınlar, kabul etmemiz mümkün değildir. Biz, millet olarak bu beladan yeterince çektik. Millet olarak aramızdaki bağların, tarihî, kültürel ve insani derinliği var. Zaman, ortak değerlerimizi, aramızdaki bağları güçlendirme, cumhuriyetimizin değer ve kazanımları etrafında birlik olma zamanıdır. Bu süreçte, herkesin, sorumlu ve duyarlı hareket etmesi kadar, cesaret ve kararlılıkla demokratik duruşunu da göstermesi gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; terör örgütü üyelerinin silah bırakmalarını, ailelerinin, anne ve babalarının yanına dönmelerini ya da dağa yeni katılımların önlenmesini sağlamak amacıyla, baştan beri bir proje yürütüyoruz. Bu proje, bizim kardeşlik projemizdir. Bu projeleri yürütürken de devletin tüm birimleriyle, senelerden beri bu işlerle uğraşan, büyük bilgi ve deneyime sahip, tecrübeye sahip devletin birikimlerini yan yana getirerek ortaya bir proje koymaya çalıştık, bunu uygulamaya çalışıyoruz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Nedir o proje?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Zaman zaman, muhalefet partileri ya da muhalif çevreler, bu konuyu hemen istismara başlıyorlar. Geldiğimiz noktada, ne ihtiyacımız var, hangi adımları atmamız lazım, sonuca varmak için neler yapmamız gerekir, bunları, başta güvenlik birimlerimiz olmak üzere, tüm kurumlarımızla defaatle görüştük, görüşüyoruz ve görüşmeye devam ediyoruz; çok ciddi, titiz bir çalışma yapıyoruz. Terörle mücadele konusunda netice almamızı sağlayacak hangi adımların atılması gerekiyorsa bunları atacağız ve terör meselesini Türkiye’nin gündeminden çıkarmak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Ancak, bu mücadelenin sadece askerî yöntemlerle kazanılamayacağını herkes biliyor ve herkes söylüyor. Her fırsatta herkesin söylediği bu askerî yöntemlerin dışında başka yöntemlerin de kullanılması gerekiyor. Dolayısıyla, biz, şimdi geldiğimiz noktada, bir taraftan terör örgütü ve terör örgütleriyle mücadele ederken öbür taraftan da terörizmle mücadele etmenin altyapısını, hukuki altyapısını oluşturduk, eksiğimiz varsa gidermeye çalışıyoruz; ekonomik, sosyal, kültürel altyapılarını oluşturduk, eksiğimiz varsa bunları gidermeye çalışıyoruz. Biz, bunun için çalışıyoruz, teröre son vermek için, siyasi, askerî, diplomatik, sosyal ve ekonomik bütün araçları harekete geçiriyoruz.

Şimdi, her şeye itiraz eden Türkiye’de bir muhalefet anlayışı var ister Meclis içinde ister Meclis dışında, her şeye “istemezuk” üslubu içerisinde bir yaklaşım bu. Peki, bizim yaptığımız yanlışsa, bizim yaptığımız eksikse, yapılan ne? Siz olsanız nasıl yapardınız? Doğrusu, bu sualin cevabını hep sorduk; samimiyetle de biz bunu istiyoruz, ne kimseyi itham etmek için ne kimseyi köşeye sıkıştırmak için ne de kendimize mazeret aramak için. Yapmak istediğimiz şey, bu belayı ülkenin gündeminden çıkarmaktır. Bu noktada, kimin ne birikimi varsa, ne tecrübesi varsa, bundan istifade etmeye çalışıyoruz. Ama ortaya müspet bir sonuç koymadan, ortaya müspet bir teklif getirmeden, sadece “Bu yanlış, bu olmaz, bu doğru değil.” demekle Türkiye bir yere varamadı. Çünkü, terör belası dediğimiz bela, eğer PKK teröründen bahsediyorsak, 1984’ten bu tarafa var. Ondan evvelki terörden bahsediyorsak, Türkiye otuz beş yıldır, kırk yıldır terörle yatıyor terörle kalkıyor. Bazen gazete manşetlerine çıkmasa bile, Türkiye’nin birinci öncelikli meselesi olmaya devam etti. Bütün cumhuriyet hükûmetleri,  devletin ilgili birimleri, yaptıkları güvenlik toplantılarında, her zaman, terör meselesini, asayiş ve güvenlik meselesini birinci gündem maddesi olarak aldı ve onunla ilgili tedbirler geliştirmeye çalıştı.

Aynı geleneğin devamı olarak, biz, yepyeni bir anlayışla, hem teröristlerle hem de terörle mücadele noktasında yeni bir konsept geliştirdik, bunu uygulamaya koyduk. Söylediğim gibi, bunu ilgili birimlerimizle oturarak konuşarak… Eğer bunlar beğenilmiyorsa, o zaman denilmesi lazım ki, biz, şunu yaparsanız uygun olur, şöyle bir tedbir alırsanız sonuca varmak daha mümkün olur tarzındaki yapıcı eleştirileri bekledik, bekliyoruz. Ancak, görebildiğimiz şey… Sadece terör konusunda da değil, bütçenin diğer kısımlarında da gördük ki… Hatta bir arkadaşımız konuşmasını kategorize etti: “Birinci bölümde şu, ikinci bölümde, üçüncü bölümde bu, dördüncü bölümde de çareleri söyleyeceğim.” dedi, çare kısmına gelince vakit bitti. Ben şöyle anladım o konuşmayı -yeri gelmişken bir parantez arası- “Çare benim.” diyor, “Çare benim.” Yani, sıralamak yerine “Çare benim.” diyor. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Şimdi, bakın, bu üslup geçerli bir üslup değil, siyasette bir dönem geçerliydi, soğuk savaş döneminin yansımalarıydı siyasete. Bunlar geride kaldı. Şimdi, yeni bir çağa girdiğimize göre siyaset üslubumuzu da biraz değiştirmemiz lazım. “Çare, bir, şudur; iki, şudur; üç, şudur; dört, şudur…” diye sıralamanız lazım.

Şimdi, meseleyi buraya neden getirdim, kısaca onu ifade etmek istiyorum. Son günlerde kamuoyunun “pişmanlık yasası” diye algıladığı bir konu üzerinden olabildiğince siyaset yapılmaya çalışıldı; olabildiğince, terör gibi bir millî mesele… Ki, bunda mutabık kaldık terörle ilgili yaptığımız Genel Kurul toplantısında. Bu bir millî meseledir, hükûmetler üstü bir meseledir, devletin meselesidir. İktidarda benim partim veya bir başka partinin olup olmaması değişmiyor, terör örgütleri hedefine ulaşıncaya kadar bunlar devam ediyor, edecek. Çünkü, bu bir siyasetin parçası. Dolayısıyla, o zaman konuştuk ki, bu nitelikleri olan bir olayla, Türkiye, karşı karşıyadır ve uzun zamandan beri karşı karşıyadır.

Geçmişte iş başında bulunan siyasi iktidarlar, bu belayı Türkiye’nin gündeminden çıkarmak, dağa çıkışları önlemek, Türkiye’de huzuru, asayişi, barışı, kardeşliği tesis etmek adına bir kısım yasaları çıkarmak durumunda olmuştur. Bunların adına kamuoyu “pişmanlık yasası” diyor, “Eve dönüş yasası” da denilebilir, ama, Resmî Gazete’deki ismiyle Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun adıyla… Bu ilk defa 1985’te çıktı değerli arkadaşlarım. Kamuoyunun bilmesi lazım. Artık, bu noktada belli mutabakatlara varıp dikkatimizi, enerjimizi başka alanlara teksif etmemiz gerekiyor. Bunun üzerinden siyaset yapıldığı takdirde kimsenin kimseye söyleyeceği çok fazla bir şey yok. Benim söyleyeceklerim de kimseyi suçlamak için değildir, aklımdan hiç böyle bir şey geçmez. Sadece bir tespit yapalım, vatandaşımız olup bitenleri -nedir, ne değildir- görsün.

Şimdi, ilk defa adını “pişmanlık yasası” diye halkın isimlendirdiği bu yasa 1985’te çıkmış. Arkasından 1988’de, ondan sonra 1990’da, 1992’de, 1995’te, 1999’da, 2002’de, 2003’te, sonra da 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda 221’inci madde olarak bizim hukuk literatürümüze bu yasa ve düzenlemeler girdi.

Şimdi, 1985’ten günümüze kadar getirdiğinizde, bu türlü yasaların altında imzası olmayan veya arkadaşlarının imzası olmayan hemen hemen hiçbir siyasi parti yok. Evvela bunu bir görelim. Tabiatıyla, bir kısım insanlarımızdan, bak, bu kanun tasarısının altında şu şu imzalar var, filanca tarihte çıkanın altında şunlar vardır demek gerekiyorsa bunları demek mümkün. Bunların hepsi elimizde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de arşivlerinde.

Şimdi, bu ihtiyaç nereden doğmuş? Tabiatıyla ülkeyi yönetenler terör belasıyla uğraşırken devletin güvenlik birimleri, güvenlik kurulu toplantıları ve yapılan sayısız toplantılarda, bu tip yasaların çıkmasının terör örgütünü dağıtmak, terör örgütünü zayıflatmak, terör örgütünü güçsüz kılmak adına faydalı olacağı düşünülmüş. Şimdi, faydalı olacağı düşünülmüş, eğer faydasız olsaydı bir defa çıkar, ondan sonra bu yolla bir yere varmak mümkün değil denilir, sonraki yedi tane düzenleme yapılmazdı. Demek ki, belli ölçüde bir faydası kabul edilmiş olmalı ki 85’ten bu tarafa belli aralıklarla bu tip yasalar Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine gelmiştir.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Son yasaya karşı çıktık biz, oy vermedik Sayın Bakanım.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Efendim?

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Eve dönüş yasası denen yasaya biz CHP olarak rey vermedik.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, Sayın Anadol…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Rey vermedik Sayın Bakanım.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Müsaade ederseniz, size o konuyu izah edeyim çünkü Grubumuzun önemli bir kısmı da yeni, bundan haberdar olmayabilir.

Şimdi, Ceza Kanunu 221’inci maddesi var. Açıp bakarsanız, çıkan pişmanlık yasalarından hiç farkı yok. Nedir bu yasanın esası? Bakınız, şimdi, bakalım: Herhangi birisini alıyorum, mesela, 26/8/1999, elimin altında. Diğerleri de aynı, hatta gerekçeleri de aynı gerekçelerine bakarsanız. Mesela, diyor ki: “Kamuoyunda pişmanlık yasası olarak bilinen 3419 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun’un -yani, bir önceki Kanun’un, 99’dan evvel- uygulamasından hem ülke hem güvenlik kuruluşları olarak azami fayda sağlanmış, itirafta bulunan şahısların verdiği bilgiler doğrultusunda yasa dışı örgütler hakkında bilinmeyen hususlar öğrenilmiş, faili meçhul kalmış çeşitli olaylar aydınlatılmış, çok sayıda silah, cephane, patlayıcı madde, örgütsel belge, malzeme, doküman…” Tamamını okuyup vaktimi doldurmak istemem. Dolayısıyla, yeni bir yasanın daha çıkarılmasında fayda mülahaza edilmiş. Hükûmetlerin önüne gelmiş bunlar. Hükûmetler de bu mülahazalara katıldığı için, bu değerlendirmelere katıldığı için, işte sekiz defa geldi.

Şimdi, evet, ben hatırlıyorum, son 2003’te çıkan yasaya karşı çıktınız. Doğru.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Evet, onu söyledik.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Ama, şimdi sizinle beraber, 221’inci madde düzenlemesini beraber yaptık Ceza Kanunu’nda. Özellikle Cumhuriyet Halk Partili dostlarımın iyi anlaması için söylüyorum. 2003’te buna böyle dediniz ama 221’le ilgili Meclis tutanaklarında dediğiniz bir şey var mı? Ona bir bakalım evvela. Yani, bunları böyle konuşurken, belli bir zemine oturtmamız lazım. 220’nci madde, örgüt maddesidir.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Temel kanunlarda milletvekilinin konuşma hakkı yok ki neyi konuşacağız?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkan, bu korsan neşriyatı kesecek misiniz? Ara sıra korsan neşriyat yapıyor. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Genç, lütfen müdahale etmeyelim.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Korsan yayın yapıyor, onu kesin. Yani, ciddi bir meseleyi, gayriciddi bir üslupla konuşturmasın.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Niye rahatsız oldunuz? Milletvekilinin konuşma hakkı yok ki!

BAŞKAN – Sayın Genç, lütfen… Müdahale etmeyelim hatibe.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, bakınız, 220’nci madde örgütle ilgili maddedir. 221’inci madde ise etkin pişmanlıktır. Eski Ceza Kanunu’ndaki bazı suçlar bakımından ifade edilen faal nedametin yeni ismidir.

Örgüt suçlarında, örgüt üyesi olmuş ama başkaca herhangi bir suça karışmamış olanların daha ileri noktaya gidip bazılarının canını yakmaması, kendi hayatını da sıkıntıya sokmaması, ailesini üzmemesi, yanlış işlerin bir parçası hâline gelmemesi, elli tane daha sebepten dolayı diyoruz ki: “Bak, yanıldın, yenildin; inandın, inandırıldın; kandırıldın veya kandın; sebebi ne olursa olsun. Bak, annen, baban, ailen senin bu yolda devam etmeni istemiyor. Yolun yarısından dön. Zararın neresinden dönersen kârdır çünkü bu gittiğin yol zararlı bir yol. Kendin için de zararlı, ailen için de zararlı, millet için de zararlı. Gel bu yoldan dön. Devletin adaletine teslim ol. Biz de sana ceza vermeyelim.” Pişmanlık yasalarının esası bu değil mi? Sekiz tane yasanın esası bu değil mi? Bu. 221 neyi düzenliyor? Tam, aynen, kelime kelime bunu düzenliyor.

Şimdi, bunu birimizin kusuru olarak söylersek, kimsenin kimseye diyeceği bir şey yok. Ama ben şunu görüyorum, diyorum ki, bu yasaları çıkaranların tamamı iyi niyetlerle, bu belayı defetmek, bu örgütleri çözebilmek noktasında, yukarıda sayılan gerekçelerle bir düzenleme yapmış. Her defasında bu yasa Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine geldiği zaman gerilimler oluyor, acılar depreşiyor, bir kısım kanayan yaraları tekrar tekrar kanatmaya başlıyoruz. Siyaset, maalesef -bazen de- her zaman  iyi yüzüyle yapılmıyor. Biz bunları gördük. Onun için 221'inci madde bu manada düzenlenmiştir, beraber düzenledik. Yanlış bir şey de yapmadık bakın. Hiç alınmanıza gerek yok, doğru bir şey yaptık 221 ve başkaca etkin pişmanlık hükümleriyle. 221'in tutanaklarına bakın, burada dediğiniz bir tek kelime yok. İtiraz etmediniz, neden böyle bir madde koyuyorsunuz demediniz.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Niye eve dönüş yasası çıktı 2003'te?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Dolayısıyla, şimdi yanlış yapmadığımız bir işten dolayı niye polemiğe gereceğiz ki? Niye polemiğe gireceğiz? Dolayısıyla, sekiz tane özel yasa ve şimdi de 221. Bu Mecliste temsil edilen partilerimizin önemli bir kısmı, işte, terör örgütünü zayıflatmak, güçsüz kılmak, yaptığı faaliyetlerden haberdar olmak, silah, mühimmat, cephane, irtibatları, iltisakları; bunları ortaya çıkarmak adına zaman zaman bu yasaları çıkarmıştır. 221'inci madde var.

Bakınız arkadaşlar, göz ardı etmememiz gereken husus şu: Bu ülkede kamu düzeninin gerekleri neyi gerektiriyorsa onu bir uzlaşma anlayışı içerisinde, bir iç polemik mevzusu yapmadan oturup konuşmamız gerekiyor. Birbirimizin vatanseverliğini sınayacağı bir alan değildir. Bu, bir bilek güreşinin yapılacağı bir alan da değildir. Eğer meseleyi böyle kabul edersek en ciddi meseleyi sulandırmış oluruz.

O nedenle, bütün cumhuriyet hükûmetleri gibi biz de sorumluluğumuzun farkındayız ve bu belayı Türkiye'den defedebilmek, Türkiye'de barışı, kardeşliği bir daha bozulmamak üzere tesis etmek adına çalışmaları yapıyoruz.

Bu, bir af değildir onu söyleyeyim. Bakınız, bunun üzerinden herkes yine bazı kavramları kullanıyor. Eğer bu kavramları kullanırsanız, emin olun sonradan pişman olacağımız bir noktaya gelir toplum. Biz genel aftan hiç bahsetmedik. Genel affın doğru olmadığını da söylüyoruz ama 221 bu manada bir düzenlemedir. Gerekiyorsa, ihtiyaç duyuluyorsa, aynı anlayışla, aynı felsefeyle, bizden evvelki  hükûmetlerin… Başkalarının altında benim de imzam var onu da söyleyeyim, alınmıyorum. Ben doğru yaptım. Ülkemi sevdiğim için yaptım, memleketi sevdiğimiz için yaptım… (AK Parti sıralarından alkışlar)  …bu ülkenin insanları karşı karşıya gelmesin diye yaptık.

Biliyoruz ki, terör örgütleri, başkalarının payandasıdır, başkalarının taşeronudur. Bunların müstakil hareket kabiliyeti yok. Türkiye’ye ne kadar zarar verdiklerini hep beraber biliyoruz. Bu zararlarla Türkiye karşı karşıya kalmasın düşüncesiyle, bir düzenleme gerekiyorsa dün yapıldı, bugün yapıldı, yarın gerekiyorsa bu da yapılır. Bunun da yapılacağı yer, bana göre özel bir yasa değil, bize göre özel bir yasa değil, 221 çerçevesinde çözülecektir, çözülmelidir.

Şimdi, burada üzüldüğümüz bir nokta var: Hakikaten böylesine önemli bir konuyla ilgili olarak, bakınız, sanki geçmişte bu yasalar çıkmamış gibi…    Söyledim bakın teker teker, emin olun gerekçeler aynı, hatta bazılarının virgülüne varıncaya kadar aynıdır. Bunları hepinize, istiyorsanız, konuşmamdan sonra verme imkânım var.

Şimdi, ne oldu? Bir muhalefet diliyle bu türlü çabalar için söylenen ne? Ateşle mi oynadı? Terör örgütünün önünde diz mi çöktü? İhanet mi etti? Aymazlık mı yaptı? Kendini bilmezlik mi etti?

Şimdi, böyleyse, o zaman bu yasaları çıkaran bütün cumhuriyet hükûmetlerini bu sıfatlarla tavsif etmek gerekir. Bütün cumhuriyet hükûmetlerini bu sıfatlardan tenzih ederim ben. Kim söylüyorsa, doğru bir şey söylememiştir, yanlış şeyler söylemiştir. Yanlış bir noktaya Türkiye’yi getirmeye de kimsenin cüret etmemesi lazım, kimsenin böyle bir sorumluluğa ortak olmaması lazım.

Değerli milletvekilleri, terörle mücadele konusunda biz çok şeyler yapmaya çalıştık. Evvela, demokratik usuller ve yöntemlerle bugün Türkiye belli bir noktaya gelmiştir. Terör örgütünün ve yandaşlarının telaşı da bundandır. Altlarındaki demokratik zemin kayıyor. Eskiden “Biz şurayı temsil ediyoruz, bu kesimi temsil ediyoruz.” diyorlardı, böyle bir temsil imkânları yoktur. Terör örgütü, hiç kimseyi temsil etmez, olsa olsa yabancıların menfaatine su taşır, yabancıların politikasının bir parçası olur. (AK Parti sıralarından alkışlar) Terör örgütü hiç kimseyi, ister bu taraftan ister o taraftan, hiçbir terör örgütü hiç kimseyi temsil edemez. Bir ülkeyi kim temsil edecek? Onun temsilcileri burada. Bir halkı kim temsil edecekse, onun, anayasada, yasalarda usulü, esasları bellidir.

Ama, şimdi, bakınız, teröristle mücadele konusunda Türkiye, yirmi beş-otuz yıldan beri uğraşıyor ama terörle mücadele noktasında maalesef zemin kurutma operasyonu doğru dürüst yapılamadı. Siyaset, bu noktada büyük bir aymazlık içerisinde oldu ya da gerekli sorumluluğu taşımadı, taşıyamadı. Onun içindir ki Türkiye’nin belli bir bölgesi, belli bir dönem PKK’nın insafına, inisiyatifine terk edildi. Oraya kimlerin gittiği belli. 1999’dan bu tarafa oraya çoğu zaman devletin en yetkilileri bile gitmedi. Hatta açık olarak ifade ediyorum, bir kısım en yetkili devlet büyüklerimizden daha fazla Claudia Roth gitti, yabancı ülkelerin temsilcileri gitti.

Şimdi, siz gidemediğiniz yeri kendinizden nasıl kabul edeceksiniz ve bu ülkeyi nasıl yöneteceksiniz? Onun için, demokrasinin imkânlarıyla o bölgeye biz Hükûmet olarak gittik ve gidiyoruz. Biz, terörle mücadeleyi sadece burada konuşmuyoruz, Meclis çatısı altında konuşmuyoruz, teröre karşı olduğumuzu burada söylemiyoruz. Halkla bütünleşerek, halkın gönlünü kazanarak, halkla kardeşlik duygularımızı pekiştirerek işi belli bir noktaya getirdik. İşte, bundan telaşlanan terör örgütü ve yandaşları silaha sarılmakta gördü tekrar, toplumu kilitlemek, toplumda kardeş kavgasını, sürtüşmeyi tekrar başlatabilmek adına. Ama bu işler geride kaldı. Alttan zemin kayıyor, kayacaktır ve inşallah, el birliğiyle bu işleri biz belli bir noktaya, sizlerin de desteğiyle, gayretiyle getireceğiz. Yasal düzenleme gerekiyorsa yasal düzenleme yapacağız. Askerî operasyon gerekiyorsa yaptık, yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Eğitimdir, sağlıktır, başka türlü kültür hizmetleridir, ekonomik çabalardır, gayretlerdir, bunlar için ne gerekiyorsa, teşvikler başta olmak üzere, bunları yaptık, yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz.

Sadece, bakınız, değerli milletvekilleri, son beş yıl içerisinde, 2003’ten bugüne kadar 8,5 katrilyona yakın biz güneydoğuya yatırım yaptık, 8,5 katrilyona yakın. Bu az bir rakam değildir. Neredeyse Türkiye’nin yatırım bütçesinin üçte 2’sidir; üçte 2’sidir bu, bu dönem yatırım bütçemizin. Bu açıdan baktığımızda, biz, Türkiye’nin her tarafını birbiriyle kucaklaşmış, kardeş olmuş, bir ve beraber, üzerinde yabancıların oyun oynamadığı, oynayamayacağı, terör örgütlerinin de at oynatamayacağı bir ülke hâline getirmenin kararlılığını taşıyoruz, taşımaya devam ediyoruz, bununla ilgili her türlü adımları da atacağız.

Şimdi, değerli milletvekilleri, üzerinde durmak istediğim bir konu Avrupa Birliği konusudur. Avrupa Birliği konusu, Türkiye’nin… Sabahleyin de söylendi birkaç husus, bunu da yeri gelmişken ifade edeyim: “Bu bütçenin vizyonu yok.”denildi, “Bu Hükûmetin vizyonu yok.” denildi. Bunlar, herhâlde “vizyon” kavramına farklı bir yüklemde bulunuyoruz, içini farklı farklı dolduruyoruz, ondan kaynaklanıyor. Yani, bir şeyi ölçeceksek, ya metreyle ölçelim ya arşınla; birimiz metreyle, birimiz arşınla ölçersek varacağımız sonuç da kesinlikle farklı olur.

Şimdi, Türkiye’nin vizyonu… Avrupa Birliği Türkiye’nin bir vizyonudur 1963’ten bu tarafa, hatta 1959’dan bu tarafa. Hatta, biraz daha geriye götürürseniz, bir cumhuriyet projesidir. Çünkü, biz Avrupa Birliğini bir modernleşme, çağdaşlaşma projesi olarak anlıyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’nin, özellikle Ankara Antlaşması’ndan bu tarafa sürdürdüğü bir mücadelesi var. Bu mücadelenin içerisinde de hemen hemen bütün partilerimiz var. Şimdi önemli bir noktaya geldik. AK Parti İktidarında Türkiye, Avrupa Birliği sürecinde ikinci ligden birinci lige çıktı. Bunu herkesin iyi anlaması lazım. (AK Parti sıralarından alkışlar) Biz şimdi birinci lig ülkesiyiz. Başa baş, dişe diş müzakere yapan bir ülkeyiz. Tabiatıyla, sıkıntılarımız var, bizi istemeyenler var, ayak oyunu yapanlar var, çifte standardı olanlar var, Türkiye’nin üyeliğinden rahatsız olan bazı ülkeler var. Bunları biliyoruz. Söyleyeceğimizi söyleyeceğiz, görüşeceğimizi görüşeceğiz. Bu işten caymak yok, bu işten geriye dönmek yok.

Biz, şuna inanıyoruz Hükûmet olarak ve bir devlet projesi olarak da yürüdüğüne göre Türkiye olarak şuna inanıyoruz: Türkiye’nin onurlu bir Avrupa Birliği üyeliği ülkemizin yararınadır, ülkemizin menfaatinedir. Şunun da herkesin farkında olması lazım: Biz Avrupa Birliğine gireceksek, kimsenin lütfuyla, kimsenin ihsanıyla, kimsenin tavassutuyla da girecek değiliz. Alnımız açık, başımız dik olarak gireceğiz ve gireceğiz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Gireceğiz ve gireceğiz. Bunu herkes görecektir. Bugün bize zorluk çıkaranlar Türkiye’nin millî geliri, 2023’e geldiğimizde, işte o “vizyon” dediğimiz rakamları yakaladığımızda, onlar, heyetler hâlinde “Gelin bu Avrupa Birliğine girin.” diye bizden isteyecekler. Geçmişte istediler. Ama, şunu da görmek gerekir: Bugün, Avrupa Birliği bir ekonomik güçtür, bir siyasi güçtür ama bir stratejik güç değildir. Türkiye’yi içine almayan bir Avrupa Birliği bir stratejik güç olmaz, sorun çözen bir güç olmaz. Bunu da Avrupalıların iyi bilmesi lazım. (AK Parti sıralarından alkışlar) Biz, bunu, sadece burada söylüyor değiliz; her müzakerede, her vesileyle bunu söyledik. Avrupa Birliğiyle müzakerelerimizi de bu anlamda, bu anlayışla, bu felsefeyle yürüttük ve yürütüyoruz. Dört buçuk sene Adalet Bakanlığı yaptık. Önemli bir kısmına ben katıldım Hükûmetimiz adına. Sayın Başbakanımız, ilgili bakanlarımız, yaptığımız müzakereleri her defasında bu çerçevede yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Dediğim gibi, biz, Avrupa’ya yük olan değil, karşılıklı menfaat esasına dayalı bir birlikteliği arzu ediyoruz. O manada, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinden rahatsız olan bir kısım politikacılarımız var, bunları iç politikada malzeme olarak kullananlar da var, bunları biliyoruz. Ama bunlar, bizatihi kendileri Avrupa Birliğinin vizyonuna ters düşüyorlar.

Şimdi, bizim kararlılığımız bu iken, maalesef, bizim çalışmalarımızı yakından yeteri kadar takip etmiyorlar. Hâlbuki, biz, bu türlü konuşmaları yapan sivil toplum kuruluşlarımıza, başkalarına her defasında şunu söyledik, dedik ki: Ya böyle bir konuşma yapıyorsunuz, zaman zaman açıklamalar yapıyorsunuz, sizin bu açıklamalarınızı da başkaları gerçek buymuş gibi algılıyor, bunları delil olarak tekrar Türkiye’nin önüne getiriyor, bunları yapmayın. Bakınız, geçtiğimiz Hükûmet döneminde ilk çıkardığımız yasa Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’dur. Eğer bir sorununuz varsa, bir sıkıntınız varsa, bir konuda bilgi almak istiyorsanız davet edin bizi. Biz, gelir, size ne yaptığımızı, ister bu konularda ister Avrupa Birliği isterse başka konularda -konuştuğumuz terör konusu da dâhil, başka konular da dâhil- gelir bilgiyi veririz. Değerlendirmenizi buna göre yapın. Biz, bu kadar uğraşırken, bu kadar kararlılık içerisinde bu müzakereyi yürütmeye çalışırken, sanki Hükûmet bu konuyu ikinci plana itmiş, sanki bu konuda hiçbir çaba sarf etmiyor, kurumları çalışmıyor, gayreti yok tarzında, moral bozucu -bizim moralimiz bozulmaz, biz buna inanıyoruz- başkalarının yanlış anlamalarına imkân verecek bir kısım değerlendirmeler yapılıyor. Bunu da buradan doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, üzerinde son olarak durmak istediğim konu Kıbrıs konusudur. Bütçe müzakerelerinde her zaman Kıbrıs konusu gündeme gelir. Sadece Dışişleri Bakanlığı bütçesiyle ilgili değil, geneli üzerinde de, her defasında Kıbrıs konusu konuşulmuştur. Kıbrıs konusu Türkiye’nin, yani “millî dava” dediğimizi bütün unsurlarıyla taşıyan bir davadır. Bütün cumhuriyet hükûmetlerinin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk milletinin millî davasıdır. Dolayısıyla, biz bunu iktidara geldiğimiz günden beri bu anlayış içerisinde, bu perspektiften yola çıkarak değerlendirmeye, elimizden geldiği kadar da oradaki soydaşlarımızın, kardeşlerimizin ve Türkiye’nin hukukunu en iyi şekilde koruyacak tarzda yürütmeye, sürdürmeye çalışıyoruz ama maalesef, zaman zaman terör konusunda olduğu gibi, bu Kıbrıs konusu da iç politika malzemesi yapılıyor. İşte “Kıbrıs satıldı, satılıyor” işte, “bu Hükûmet şöyle yaptı, böyle yaptı” tarzında. Bunların hepsi afaki sözlerdir. Delili yok, mesnedi yok, gerekçesi yok, hatta biraz da kıskançlık vardır diyebilirim.

Çok net söylüyorum: Şimdi, Kıbrıs’ın neresi satılmış? Askerimizse orada duruyor, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletiyse bayrağıyla, Parlamentosuyla, Hükûmetiyle, Cumhurbaşkanıyla orada duruyor, işleyen bir demokrasisi var, sınırları aynen  duruyor. Peki, ne olmuş da, kim nereden ne almış da, neyi satmış, neyi vermiş? Halbuki, aradan geçen süreye bir bakalım. Yani, belki ben hayatında, siyasi hayatında parti mitinginden daha çok Kıbrıs mitinglerine katılmış birisiyim. Organizasyonlarında bulunduk, işte “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır”, “Ya taksim, ya ölüm.” Söylemediğimiz slogan kalmadı, yapmadığımız miting kalmadı ama bunların Kıbrıs davasının çözümüne ne kadar katkısı oldu diye bakarsak, ben şunu gördüm, samimi bir itiraf: Hamasetle bu işler yürümüyor. Öyle, birbirimize gaz vererek, birbirimizi ikna etmeye yönelen laflarla bu işler çözülmüyor. Sağduyulu, akıllı, gerçekçi ve cesur kararların alınması lazım.

Şimdi, bakınız değerli milletvekilleri, biz geldikten bu tarafa, acaba Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle ilgili olarak neler yapmışız? Evvela ekonomik yardım olarak, şunu net olarak söylüyorum; bakınız, herkesin iyi bilmesi lazım: Şimdi, bizim bütçemiz yaklaşık -kişi başına millî gelir bütçemiz diyorum, yaklaşık- 6.000–6.500 dolar. Kıbrıs’ın millî geliri şu an 12 bin doları geçti. 4 bin dolardan 12 bin doları geçti. Bu Hükûmet döneminde, AK Partinin sağladığı destekler, teşvikler, bizim iktidarımızın sağladığı kolaylıklar sayesinde bugün 12 bin doları geçti. Geriye dönük, Kıbrıs olayları gündeme geldiğinden bu tarafa, ortalama, Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden yapılan yardım 80 milyon dolar. Bizim dönemimizde, şu an 400 milyon doları buldu, yıllık 400 milyon dolar yardım yapıyoruz biz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Yapıyoruz, helal olsun. Ne yapılması gerekiyorsa da biz bunları yapıyoruz ve yapacağız. Ama, şimdi “Kıbrıs satıldı. Kıbrıs davası şu oldu, bu oldu.” diyenlerin evvela bu rakamlara bir bakması lazım.

İkincisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bu Hükûmet işbaşına gelinceye kadar bizden başka tanıyan yok. İki ay kadar evvel, Strazburg’a gittiğimizde, oradaki bizim misyon temsilcilerimiz şunu söyledi, iftiharla söyledi, dedi ki: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin temsilcileri geldikleri zaman -Avrupa Konseyi üyesi olan arkadaşlarımız bu sözlerimin şahididir, istiyorlarsa kendileri de gidip sorabilirler- şu kafeden içeriye giremezlerdi, koridora giremezlerdi; birilerine bir şey söylemek için kapı aralıklarında “Acaba iki laf edebilir miyiz?” diye bir fırsat kollamaya çalışırlardı. Bu Hükûmet döneminde, bu Hükûmetin doğru siyaseti döneminde, bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden 2 temsilci Avrupa Konseyi sıralarında oturuyor, soru soruyor, konuşma yapıyor. (AK Parti sıralarından alkışlar) Gittik, ofislerini ziyaret ettik, bakınız, ofislerini. Eskiden kafede oturan, kahvede oturan, kapı aralığında “İki dakika beni dinler misiniz?” diye rica etmek durumunda kalan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin temsilcileri bugün, hemen kapı komşusu olarak Fransa, Yunanistan ve diğer Avrupa Konseyinin iri kıyım üyelerinin oturduğu bölgede oturuyor, kendilerine ofis tahsis edildi.

İki: 15-17 Mayıs 2007 tarihleri arasında, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da gerçekleştirilen İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, Kıbrıs’a ilişkin olarak alınan kararda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İslam Konferansı Örgütü toplantılarına “Kıbrıs Türk Devleti” adı altında katılması teyit edildi. Bakınız, bu çok önemli bir başarıdır, “Kıbrıs Türk Devleti…” Eskiden gözlemci statüsünde balkondan seyrediyordu, şimdi Kıbrıs Türk Devleti olarak İslam Konferansı Örgütü toplantılarına katılıyor. Eğer Kıbrıs’ı satmak buysa, biz sattık vallahi! (AK Partisi sıralarından alkışlar)

Şimdi, Kıbrıs Türk üniversiteleriyle iş birliği çağrısında bulundu İslam Konferansı Örgütü. O üniversitelerde okuyan, şimdi birçok İslam ülkesinden öğrenciler var.

Kıbrıs Türk halkının, İslam Konferansı üyesi ülkelere serbestçe seyahat etme arzuları burada kayda geçirildi. Kıbrıs Türk tarafının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir İslam dünyası turizm fuarı yapılması yönündeki önerisine yer verildi, böyle bir fuar düzenlenecek.

Almanya Federal Cumhuriyet Meclisi, 24 Mayıs tarihli birleşiminde “Kıbrıs” konulu bir karar tasarısını kabul ediyor ve Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması kararını alıyor. Avrupa Birliğinden ve uluslararası camiadan beklentimiz, bu haksızlığa son vermeleridir. Eğer Avrupa Birliği normları içerisinde, temel felsefesi içerisinde adalet diye, insaf diye bir kavram varsa, Avrupa Birliği adaletsizlik yapıyor bu noktada.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Gazi Magosa Limanı ile Suriye’nin Lazkiye Limanı arasında başlatılan feribot seferlerinin yasal olduğu yönünde, Avrupa Komisyonu tarafından bir görüş açıklanıyor ve bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti pasaportuyla Suriye’ye gidebilmekte, bir seyahat belgesi düzenlenmektedir ve yine bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti pasaportuyla on beş ülke tarafından seyahat edilebileceği kabul edilmiştir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye'den başka temsilciliği yok iken, bugün, en son Katar’ın ilavesiyle on dörde çıkmıştır, önümüzdeki zaman içerisinde bunların sayısı daha da artacaktır. Yabancı temsilciliklerin sayısı ise, bu İktidar döneminde Kuzey Kıbrıs’ta yediye ulaşmıştır.

İlk defa bu Hükûmet döneminde, ABD, İngiltere, Azerbaycan, Kırgızistan, Tacikistan, Umman, Pakistan gibi ülkelerden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ilk kez resmî ziyaretler düzenlendi. Sayın Talat, ilk defa bu Hükûmet döneminde Cumhurbaşkanı sıfatıyla Pakistan’da ağırlandı ve başka ülkelerde de en üst düzeyde görüşmeler yapma imkânı buldu.

Turizmi canlandı. Yatak kapasitesi yüzde 30 arttı. Ekonomisi yüzde 50 büyüdü. Millî geliri -demin söyledim- 4.409 dolardan 12 bin dolara çıktı.

Şimdi, bütün bunları söyleyişimin sebebi şudur: Bu türlü millî meseleleri iç politika konusu yapacaksak, o zaman vatandaşımıza doğru bilgileri verelim; kim Kıbrıs davasına hizmet etmiş, kim Kıbrıs davasına hizmet noktasında yarışta geri kalmış, bunları vatandaşımız değerlendirsin. Çünkü, başta da ifade ettim, vatandaşımızın elinde insaf terazisi var; o bunları bizlerden daha iyi tartıyor, daha iyi neticeye bağlıyor.

Değerli milletvekilleri, sürem bitmek üzere, onun için, biraz evvel muhalefet partilerimizin dile getirdiği birkaç husus var, onlara da bazı konularda cevap vermek istiyorum.

Tabiatıyla, biz siyaset yapıyoruz. Bugünün ne anlam ifade ettiğini iyi anlayabilmek için dün nerede bulunduğumuzu tespit etmemizde fayda vardır. Bu, suçlama için değildir, tespit içindir. Bilimlerde de mukayese yapılır. Mukayese, illa da birini itmek kakmak veya ona başka bir tavır ortaya koymak için değil; bugünün kıymetini, aldığımız sonuçları, elde ettiğimiz değerleri iyi anlamak ve geleceğe güvenle bakmak adına söylüyorum. Kabul etmek gerekir ki biz, 2002’de iyi bir Türkiye devralmadık. Bunu rakamlar söylüyor.

Bir arkadaşımız, burada, o dönemle ilgili bir kısım mazeretler söylemeye çalıştı. Ama, şunu da bilmek lazım: Mazeret terazisinin tartamayacağı hiçbir günah da yoktur. (AK Parti sıralarından alkışlar) Mazeret terazisinin… Neyi yapamadıysanız, onu tartacak bir mazeret terazisi de bulursunuz.

Şimdi, deniliyor ki: Efendim, deprem oldu, şu oldu, bu oldu. Keşke, o olumsuzlukları söylerken şunu da söylemiş olsaydı, derdim ki objektif davrandı: İyi de bu sene bir kuraklık oldu. Bu kuraklığın tarıma hiçbir olumsuz etkisi olmadı mı? Yani “Büyüme aşağıya doğru gidiyor.” derken, insaf et de bir “kuraklık” lafı da geçiversin. Yani, bu kadar zihinsel kuraklık içerisinde de olmamak lazım gelir diye düşünüyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Bakanlarınız tersini söylüyor.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bakınız, iki… Bakınız değerli milletvekilleri, evet filanca yerde deprem oldu ama bir de Irak savaşı diye bir bela var başımızda. Petrol fiyatları kaça çıktı? Biz 18 Kasım 2002’de Hükûmet olduğumuzda 22-23 dolardı varili, şimdi kaç dolar?

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – 90 dolar.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Ne 90’ı, 95 dolar; 100 dolara çıkacak diye neredeyse açık artırmaya çıktı. Türkiye petrol ithal eden bir ülke. Cari açık, cari açık, ben çok fazla ekonomist değilim ama bu kadarını en azından biliyoruz.

Şimdi, Türkiye’nin ihtiyacı için 25 dolardan petrol almak var, 95 dolardan petrol almak var. Şimdi, bunu hiç olmazsa diyebilseydi ki, evet büyümede şu oldu, bu oldu… Orada da rakamlarda bir illüzyon var onu da peşinen söyleyeyim. Yani rakam illüzyonu siyasette bazen, zaman zaman gündeme gelir.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Bakanlarınıza sorun, bakanlarınıza…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Dolayısıyla, şimdi, bakınız…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sizinkiler çok iyi biliyor!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) –  Şimdi, yani Türkiye’nin 2002’den bu tarafa yaşadığı bazı olumsuzluklar var. Körfez savaşı, Irak savaşı başladığında turizm bundan önemli ölçüde zarar gördü. Hatırlıyorsunuz, gazete başlıklarına baksanız bile bu görülecektir. Türkiye’nin en önemli döviz kaynaklarından bir tanesi turizm.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Mazeret terazisi…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Ama Türkiye bütün bunlara rağmen büyümesini sürdürdü, sürdürmeye devam ediyor.

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Mazeret üretme!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, bu anlatılanlara, bu konuşulanlara bakarsanız, şunu sormamazlık da edemiyoruz: Ya Türkiye bu kadar battıysa, bu kadar kötü yönetiliyorsa, bu kadar her şey kötü ise, aslında biz bunların hepsini daha dört buçuk ay evvel konuşmadık mı? 22 Temmuz seçimlerinden sonraki ilk bütçemiz, ilk bütçemiz. Şimdi 22 Temmuz seçimleri sizi rahatsız ediyor olabilir.

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – ANAP’ta iken de öyle diyordunuz.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) –  Bak, ama söyleyeceğiz.

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – ANAP’ta iken de öyle diyordunuz Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) –  Bakınız, dedim ya, birilerinin elinde mazeret terazisi, milletin elinde insaf terazisi. Biz bunların hepsini konuştuk. Heybemizde, torbamızda ne varsa meydan, meydan, meydan hepimiz konuştuk. Öyle dediniz, böyle dediniz. İşte, “Kıbrıs satıldı, öteki şöyle oldu, beriki böyle oldu…” Demokratik, antidemokratik bütün yollara başvurularak 22 Temmuz seçimlerine gittik biz. Kimin heybesinde ne taş varsa döktü. Millet dedi ki: “Ben size inanıyorum, bu tarafa değil.” (AK Parti sıralarından alkışlar)

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) –  Para döktünüz, taş değil.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri, şimdi bir arkadaşımız talihsiz bir beyanda bulundu. Onu kastı aşan bir beyan olarak en azından değerlendiriyorum çünkü sevdiğim, saydığım insanlar. Denildi ki: “Bu yüzde 47 kahren verilmiş oydur.” Ya bu millet bazılarından lütfunu da esirgiyor, kahrını da esirgiyor. O duruma da gelmemek lazım yani. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bir de işin bu kısmı var. Eşit şartlarda mücadele yapıyoruz, artık, milletin karara bağladığı konuları tekrar burada tartışma konusu yapmaya gerek yok.

Birçok rakamlar var burada. Bu rakamları her zaman konuşuruz, daha da konuşacağız, ama şunu söylemek istiyorum: Biz konuşuyoruz, vatandaş hayatı yaşıyor. Biz de halkın içinde olan insanlarız. Samimi olarak söylüyorum, bakınız, benim, cumhuriyet hükûmetleri içerisinde bu görev aldığım Hükûmet altıncı hükûmettir. Bu hükûmetler kadar, halkla bu kadar iç içe… 58,59,60, daha evvelde de bulundum, yanlışsa yanlış, hataysa hata. Biz halkı hiç o rakamlardan falan değil, halkın gözünden okuyoruz bizi. Halk bizi bağrına basıyor. Biz hizmet etmeye devam edeceğiz. Kim ne söylerse söylesin, rakamlar ne söylerse söylesin; halkın söylediği bizim için rakamlardan daha önemlidir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Rakamları da dikkatle inceliyoruz, bakınız, sadece işin bir tarafından bakarak, madalyonun bir tarafını göstermek doğru bir şey değil. Şu gün, 2002’den bu tarafa Türkiye büyüyor. Türkiye'nin millî geliri artıyor. İhracatı artıyor. 100 milyar doları geçmişiz, 106 milyar dolar. Şimdi, bundan daha dün denebilecek kadar kısa bir süre evvel bir yılda yapacağımız ihracatı, yaptığımız ihracatı AK Parti İktidarı döneminde, Allah’a şükür, on günde yapar hâle geldik. (AK Parti sıralarından alkışlar) On günde yapıyoruz biz, geçmişte bir yılda yapıyorduk. On günde yapıyoruz. Allah’ın izniyle bir seçim döneminde tekrar buraya geldiğimizde beş günde yapar hâle geleceğiz, 200 milyar dolar… (AK Parti sıralarından alkışlar)  Bunlar vizyondur.

Dolayısıyla, Türkiye iyi bir yoldadır. Bu bütçe, bu manada Türkiye'nin iyi yolda olduğunun önemli bir adımıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Bakanım, buyurun, konuşmanızı tamamlayınız.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – İnşallah, biz hem… Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planına -ki işte, Türkiye'nin vizyonudur, bizim Hükûmetimizin vizyonudur- bakarsanız, orada, önümüzdeki beş yılda, bu planın sonuna geldiğimizde Türkiye neleri yakalamak istiyorsa nereye varmak istiyorsa o, Türkiye'nin vizyonudur, Hükûmetin vizyonudur. Bütçeler de bunun araçlarıdır.

2008 bütçesinin bu manada çok iyi bir araç olduğu kanaatindeyiz, ama arada bir fark var. Geçmişte yatırımları yapan hükûmetti, devletti, ama 1991’den bu tarafa, oraya iyi bir bakmak lazım, yani Türkiye bugün bazı sıkıntıları çekiyorsa, 1991’e kadar götürmek lazım.

Şimdi, niye sosyal güvenlik açığından hiç kimse bahsetmedi? Kimin açığıdır, kimin kaçığıdır bu sosyal güvenlik açığı? (AK Parti sıralarından alkışlar) Bir bakmak lazım. Otuz sekiz yaşında insanları emekli ettiniz. Özal’ın karşısına da çıktınız, “mezarda emeklilik” diye adamı perişan ettiniz, Allah rahmet eylesin. Bugün, bak, şimdi, 2008’de sosyal güvenlik açığı olarak ne ödeyeceğiz hazineden? 37 katrilyon. Şimdi, geldiğimiz günden beri borç ödüyoruz, 140 milyar doların ötesinde, üstesinde borç ödemişiz. Vallahi billahi ya, şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya vakit kalmıyor, borç ödemekten milletin canı çıkıyor. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bu borcu kim yaptı? Geriye dönüp bir bakalım. Bütçe açıkları, bütçe kaçıkları, sosyal güvenlik kaçıkları, o çok bilinen popüler ifadesiyle, bu kara delikler, 1991’den bu tarafa büyüdü, büyüdü, büyüdü, sonra işin içinden çıkılmaz hâle geldi.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Sosyal devlet…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Allah’a şükür ki, halkın iktidarı var, halkın iktidarı var. Halk bizim ne yaptığımızı biliyor, ne yapmak istediğimizi biliyor ve bize inanıyor, bize güveniyor, çünkü biz, yatay geçişle iktidar olanlardan değiliz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Antidemokratik gelişmelerden medet uman bir iktidar değiliz. Allah’a inanıyoruz, milletimizin desteğine güveniyoruz. Bu ikisine güvendiğimiz sürece, bu ikisini gücendirecek de iş yapmadığımız sürece, hem Türkiye’nin hem ülkemizin hem de bizim geleceğimiz aydınlık olacaktır.

Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum. Sizlerin ve milletimizin Kurban Bayramı’nı tebrik ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakanım.

Bütçenin tümü üzerinde, aleyhte, Kastamonu Milletvekili Mehmet Serdaroğlu.

Sayın Serdaroğlu, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET SERDAROĞLU (Kastamonu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri, en iyi dileklerimle selamlıyorum.

2008 bütçesi üzerinde, iktidar ve muhalefetin değerli milletvekilleri görüşlerini sizlerle paylaştılar, Sayın Bakanımız Sayın Çiçek de. Bu süreçte, AKP’nin geçmişe takılıp, cumhuriyet hükûmetlerini suçlayıp, geçmişte yapılanlarını yok saymasını hazmetmek mümkün değil, bu bir haksızlıktır. Her dönemi, kendi şartları içerisinde değerlendirmek daha doğru olan bir yargılamadır. Eğer, bundan sonra, geçmiş suçlanacaksa bunun adı ve adresi 59’uncu AKP Hükûmeti olacaktır.

Bakınız, çok partili dönemde altmış Hükûmet kurulmuş, bunların içinden dört siyasi partinin iktidarı çıkmıştır: Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve AKP. (AK Parti sıralarından “AKP değil, AK Parti” sesleri)

AHMET YENİ (Samsun) – Alıştırın, alıştırın.

MEHMET SERDAROĞLU (Devamla – Alıştık biz.

Değerli milletvekilleri, koalisyonlar ve azınlık hükûmetleri, aslında siyasi iradelerini ortaya koymayan, iktidar olmayanlardır. İkide bir “Sizi de gördük, ne yaptınız?” diyerek, herhangi bir koalisyon partisini suçlamak, aslında çaresizliktir, iftiradır ve günahtır; aslında üç taraftan da birisidir. Muhalefet olarak görevimiz, AKP’nin ekonomik ve siyasal politikalarının taşıdığı riskleri, tehlikeleri elimizden geldiğince anlatmaya çalışmak ve uyarmaktır.

Değerli milletvekilleri, 5 Nisan kararlarıyla ötelenen 1994 krizi, 2001 yılında önlenemez olmuştur. Geçmişin günahı, üzerine fatura edilen 57’nci Hükûmet ise öncekiler gibi krizi ötelememiştir. Ama, öyle yapılmadı, büyük bir cesaretle, acı reçeteler ortaya konarak yapısal tedbirler alındı. On yıllardır hasta olan ekonomiye acı ilaç içirildi, ceremesi ve cefası da çekildi. Deprem ve krize rağmen, üç yılda yüzde 29,7’ye indirilen enflasyon, yüzde 7,9’luk büyümeyle iktidarı siz teslim aldınız. Ve siz, 57’nci Hükûmetin yaptığı ekonomik programı harfiyen uygulayarak burada caka satıyorsunuz. (MHP sıralarından alkışlar, AK Parti sıralarından gülüşmeler) Oysa, o program revize edilip üreten Türkiye’nin yeniden oluşması için yeni bir programa geçilmeliydi, ama siz işin kolayına kaçtınız. Hâlâ talebi kısarak, hâlâ yüksek reel faizle borçlanarak, hâlâ cumhuriyetin kazanımları olan TÜPRAŞ, PETKİM, Telekom ve TMSF’deki varlıkları “özelleştirme” adı altında satıp savarak pembe tablolar çizmeye devam ediyor, 100 milyar doların üzerindeki sıcak paranın gölgesinde, tabiri caizse, yan gelip yatıyorsunuz. (MHP sıralarından alkışlar)

“Her şey güzel.” deniyor, ama gerçekler öyle değil. Türkiye, yoksul nüfus açısından Cezayir’in, Sri Lanka’nın ve Jamaika’nın gerisindedir. Türkiye’de nüfusun yüzde 19’u günlük 2 dolar, yüzde 4’ü 1 dolar gelir seviyesindedir. Geliri günde 1 dolardan az, nüfusu itibarıyla da, Kırgızistan, Malezya, Makedonya ve Fas’ın gerisindedir.

Öte yandan, Dokuz Eylül Üniversitenin araştırmasına göre, hayat şartları nedeniyle, ülkede 14 milyon kişi ruhsal sorunlu hâle gelmiştir.

Değerli milletvekilleri, vatandaşın bankalara olan borcu 91 katrilyonu aştı. Bu borç yükü son beş yılda 6 kat artmıştır, diğer bir ifadeyle artış yüzde 572’dir. Aynı yıllar içerisinde harcanabilir gelirdeki artış ise 2003’te 180 katrilyon, 2007’de 340 katrilyon olup, artış sadece yüzde 89’da kalmıştır. Soruyorum: Yüzde 89’luk artış ile yüzde 572’lik borç yükü nasıl ortadan kalkacaktır? (MHP sıralarından alkışlar) Bu rakamlarla Türkiye’de ekonominin refahı artırdığını, insanlarımızı daha fazla mutlu ettiğini söylememiz mümkün değildir.

Tarım ürünleri ithalatı 2002’de 3,3 milyar dolarken, 2007’de 6,7 milyar dolara yükselmiş. Beş yılda, fazladan, çiftçimizin cebinden 15 milyar dolar yabancı çiftçinin cebine gitmiştir, tarım çökmüştür. Sıfır faizli krediyi ödeyemeyen borç batağındaki çiftçi ve esnaf perişandır. Memur açlık ve yokluk sınırındadır. 4 milyon emeklimiz açlık sınırı içinde kıvranmaktadır.

Kısaca, her ülkenin temel dinamiği olan orta direk çökmüştür. Orta direğin çöküşü ise gasp, kapkaç, hırsızlık, soysuzluk ve ahlaki çöküşe sebep olmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 bütçesi, en kestirme ifadeyle, geniş kesimlerimizi memnun eden bir bütçe değildir. Bu bütçe, son dört yılda 3 milyon çiftçinin tarımı terk etmesine neden olan problemleri ortadan kaldıran bir bütçe değildir. Bu bütçe, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin kırılan umutlarına çare olup onlara gelecek vadeden bir bütçe değildir. Yine, yoksulluk sınırı ile açlık sınırı arasında sıkışan emeklimize ve memurumuza bir şey getirmemektedir. Bu bütçe, borcunu borçla ödeyen, siftahsız kepenk kapatan esnaf ve sanatkârın ödeme gücünü artırıp sorunlarını çözmekten uzak olan bir bütçedir. Bu bütçe, yatırım bütçesi olmaktan uzak, dar gelirlinin üzerinden vergi tahsilatı yapmayı amaçlayan, gelir umudunu da vatandaşa keseceği 3,5 katrilyonluk cezalara bağlayan bir bütçedir. Bu bütçe, büyümesini ithalata dayalı sürdüren, yabancı sermaye girişini cumhuriyetin seksen yıllık kazanımlarını satarak sağlayan, istihdama dayalı büyümesi olmadığı için de işsizliğe çare olabilecek bir bütçe değildir. Bu bütçe, milyonlarca borçlu vatandaşın ödeme gücünü artırıp onları icradan kurtaracak bir bütçe değildir. Bu bütçe, Sayın Başbakanımızın 2003’te 700 bin, 2006’da 1 milyon 800 bin olduğunu söylediği yoksul ailelerin garipliğini gurebalığını, fakirliğini ve fukaralığını ortadan kaldıracak bir bütçe hiç değildir değerli milletvekilleri. (MHP sıralarından alkışlar) Bu bütçe, sonuçta bu ülke ekonomisinin bir yansımasıdır.

Değerli milletvekilleri, ekonomimiz, istihdam ve refaha yansımayan büyüme, ithalat bağımlısı üretim ve ihracat, gerçekçi olmayan kur politikası, yüksek cari işlemler açığıyla, sıcak para ve borçlanmaya dair kırılgan bir yapıya sahiptir. Sonuç olarak, millet cebindeki paraya bakarak ekonominin iyi olmadığına karar vermiştir. Ancak, 22 Temmuz seçimlerinde konut, araç, ticari, zirai, esnaf, tüketici ve kredi kartları borçlarıyla ipotek altına alınan vatandaş ve aşırı borçlanan özel sektör firmaları, “istikrar” tehdidinize teslim olmuşlardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidarlar ve bütçeleri, devletimiz, milletimiz için elbette çok önemlidir. Cami önünde el açan fakir ve fukaranın kaderini belirlediği gibi, yeni zenginlerin, yeni prenslerin kaderini de belirleyebilmektedir. Ama, bütçeden daha önemli olan olmazsa olmaz değerlerimiz ve kırmızı çizgilerimiz de vardır. Coğrafyamız üzerindeki senaryolar, ülkemizi yakından ilgilendirmektedir. Ne yazık ki, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüz bu dönemde tartışılır hâle gelmiştir. İç ve dış mihrakların birlik ve dirliğimizi bozmak gayretleri artmıştır. İşte, bu hassas süreçte partiler üstü düşünmeye, içinde bulunduğumuz şartlar sebebiyle, birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Millî ve manevi değerlerimiz, bütünlüğümüzün ve kardeşliğimizin çimentosudur. Millî ve manevi değerlerimiz, bu coğrafyada sonsuza dek yaşamamızın sihirli anahtarıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Serdaroğlu, konuşmanızı tamamlar mısınız.

Buyurun.

MEHMET SERDAROĞLU (Devamla) - Millî ve manevi değerlerimiz, Çanakkale ruhunun yeniden yaşanmasının temel kaynağıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Hükûmetin, ülke ve millet menfaatine olan çalışmalarına katkı sağlarız. Bu, milliyetçiliğimizin ve ülke sevdamızın bir doğal sonucudur. Biz kısır çekişmeleri tasvip etmiyoruz. Kavga yerine kardeşliği, itişip kakışma yerine kucaklaşmayı ülkemiz menfaati açısından daha faydalı görmekteyiz. Ancak, iktidarın ülke ve millet çıkarına uymayan uygulamalarına da milletimiz adına en sert tavrı alacağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; netice itibarıyla, samimiyetten ve gerçekten uzak olduğunu gördüğümüz bu bütçeye Milliyetçi Hareket Partisi olarak ret oyu vereceğimizi ifade eder, buna rağmen, 2008 bütçesinin hayırlı hizmetlerle birlikte lider Türkiye iddiamıza katkı sağlamasını, büyük milletimizin mutlu ve müreffeh geleceğine vesile olmasını diler, yüce heyetinizi saygıyla selamlarım. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Serdaroğlu.

Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım, 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylamalarını yapacağız.

Tasarılar açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.

Her iki kanun tasarısının açık oylamasının elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için üç dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen milletvekillerimizin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin, oy pusulalarını, oylama için öngörülen üç dakikalık süre içinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise, hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy pusulasını, yine, oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım, 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın oy neticesini arz ediyorum:

Kullanılan oy sayısı

:

433

Kabul

:

315

Ret

:

118 (x)

Sayın milletvekilleri, 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı kabul edilmiştir.

2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz.

Yine, oylama için üç dakika süre vereceğim.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

                               

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağın sonuna eklidir.

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık oylama sonucunu arz ediyorum:

Kullanılan oy sayısı

:

442

Kabul

:

328

Ret

:

114 (x)

Saygıdeğer milletvekilleri, 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı kabul edilmiştir.

Saygıdeğer milletvekilleri, bütçe ve kesin hesap kanunu tasarıları kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır. Milletimiz ve memleketimiz için hayırlar getirmesini diliyorum.

Sayın Başbakanımızın teşekkür konuşması yapmak üzere bir talebi vardır; kendilerine söz veriyorum.

Buyurun Sayın Başbakanım. (AK Parti sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 bütçesiyle ilgili yoğun müzakerelerden sonra, bugün, kapanış müzakerelerini yaptık ve böylece 2008 bütçesi oylarınızla kabul edilmiş oldu. Ülkemiz için, milletimiz için hayırlı olsun diyorum.

Bu arada, bütçe çalışmalarında tüm katkısı olan, iktidarıyla muhalefetiyle, bütün milletvekillerimize huzurlarınızda teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Bu çalışmalar esnasında bürokrat arkadaşlarımızın yine ciddi katkıları oldu. Huzurlarınızda tüm bürokrat arkadaşlarımıza ayrıca teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Tabii ki, bütçeler üzerinde olumlu, olumsuz birçok yaklaşımlar olacaktır, bunların hepsi bizim kabulümüzdür ve biz bunların hepsini değerlendirme hanemize yazar, onların üzerinde de ayrıca çalışırız. Aslolan, arzuladığımız, muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmış bir Türkiye. Bunun için el ele verip, dayanışma içerisinde, o aydınlık geleceğe, birlikte, beraberlik içerisinde yürümek durumundayız ve Türkiye’nin, bana göre, muhtaç olduğu en önemli şey o birliktir, beraberliktir. Bizi bugünlere taşıyan o millî heyecanı, yeniden, hep birlikte yarınlar için duymak zorundayız. Eğer aynı şekilde bu millî heyecanı duyacak olursak, inanıyorum ki arada görünen mesafe ne kadar büyük görünüyorsa da bu milletin genç, dinamik nüfusu, o dinamik zihni bunu yakalamaya muktedirdir. Fakat, bütün mesele birlik, beraberliğimizi koruyabilmek, bunu teçhiz edebilmek, bunu güçlendirebilmektir. Çok basit, farklı yaklaşımlarla içeride enerji kaybına tahammülümüz yok. Bu enerjimizi eğer dışarıya sarf edebilecek olursak, inanıyorum ki o aydınlık gelecek daha da yakın olacaktır.

Ben, bu düşünceler içerisinde, şimdiden Kurban Bayramı’nızı tebrik ediyorum. Bayramlar bizim birlik, beraberlik, sevgi, dayanışma günlerimiz ve Kurban Bayramı’nın, milletimiz, ülkemiz, tüm İslam dünyası ve insanlık için hayırlara vesile olmasını Allah’tan temenni ediyor, sizleri tekrar sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Başbakanım.

Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım, çalışmalarımız tamamlanmıştır.

Sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek için, 18 Aralık 2007 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Sizlerin ve milletimizin mübarek Kurban Bayramlarını tebrik ediyor, tüm insanlığa hayırlar getirmesini Allah’tan niyaz ediyorum.

Kapanma Saati: 17.03

                               

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağın sonuna eklidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi internet Sitesi
© 2009 T.B.M.M.