BİRİNCİ OTURUM

24 Mayıs 2005 Salı

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN: Başkanvekili İsmail ALPTEKİN

KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN (Bilecik), Mehmet DANİŞ (Çanakkale)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 101 inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Sayın milletvekilleri, gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündemdışı söz vereceğim.

İlk gündemdışı söz, 21 Mayıs tarihinde Manisa’da yağan dolunun tarıma verdiği zarar konusunda, Manisa Milletvekili Sayın Süleyman Turgut’a aittir.

Buyurun Sayın Turgut. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 5 dakika.

 

 

SÜLEYMAN TURGUT (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hafta sonu Manisa’da ve Bolu’da meydana gelen dolu felaketiyle ilgili gündemdışı söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bizim Ege’de bir söz vardır, “çiftçinin karnını yarmışlar, kırk yıl çıkmış” diye. Evet, gerçekten, çiftçilerimiz, bir taraftan, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik zorluklarla uğraşırken, bir taraftan da, engellemenin mümkün olmadığı, Allah’tan gelen bu doğal afetlerle de mücadele etmekteler. Öylesine ki, bir yıl boyunca gözleri gibi baktıkları, bir yıl boyunca çocukları gibi üzerine titredikleri bu mahsulü, bazen, bir gecede olan soğukla, soğuk vurmasıyla kaybetmekte, bazen, amansız bir hastalığa yakalatıp öyle kaybetmekte, bazen de, hafta sonunda yaşadığımız gibi, sadece 12 dakika süren, ama, ceviz büyüklüğünde ve çok şiddetli yağan bir doluyla, maalesef, bir yıllık geleceklerini büyük bir hüsranla etkilemektedirler.

Değerli dostlar, elbette ki, böyle zamanlarda, sadece bu Allah’tan geldi, biz ne yapalım demek bizlere düşmez. Tıpkı, sevinçler paylaşıldığı zaman nasıl artıyorsa, üzüntüler de paylaşıldıkça azalır düşüncesiyle bizler de bu vatandaşlarımızın yanına gittik. Onlarla birlikte dertleştik, konuştuk ve ardından onların talan olmuş bu arazilerini yerinde görmeye gittik. Oraya gittiğimizde, gerçekten gözlerimize inanamadık. O dalların üzerinde bulunması gereken mahsullerin, meyvelerin, eriklerin, kirazların, incirlerin, asmanın üzerinde bulunması gereken o salkımların, maalesef yerlerde süründüğünü, yerlere düştüğünü gördük. Durum içler acısıydı ve bu durumda etkilenmemek, bu durumda onlarla birlikte dertlenmemek mümkün değildi. Tabiî ki, bizlere düşen, bu konuda hemen çalışmalara başlamak ve yaranın üzerine bir merhem misali bu vatandaşlarımızın sıkıntılarına, dertlerine derman olmaktı. Bir taraftan ilçe tarımdaki yetkililer, bir taraftan il tarım müdürlüğündeki yetkililer olaydan yarım saat sonra bu afet bölgesine gelmişler ve buradaki ilk tespitlerini yapmışlardı. Arkasından, bu hafta içerisinde kurulacak olan komisyonla da buraya intikal eden çiftçilerimizin kendi verecekleri dilekçelerle birlikte buraya intikal edecek bölgelerde yapılacak olan tespitlerle de bu tespit tutanaklarının düzenlenmesi ve bunların Ankara’ya gönderilmesiyle, Sayın Bakanla da yaptığımız görüşmede, bir an evvel, bu arkadaşlarımızın, bu çiftçilerimizin dertlerini gidermek adına, bir miktar da olsa yaralarına merhem olmak adına, buradan maddî manada bir desteğin çıkması için elimizden gelen bütün gayreti hep birlikte göstereceğiz.

Değerli dostlar, yıllarca çiftçilerimizden oy alıp iktidar olanlar, maalesef, sadece iktidar olmuşlar; ama, çiftçilerimizin bu türlü dertlerine derman olacak kanunları, maalesef, Mecliste bir türlü çıkaramamışlardı. Bu konuya 22 nci Dönem milletvekilleri ve iktidarı olarak hep birlikte parmak basacağız ve bu yıl içerisinde çözeceğiz. Hem seksen yıldır olmayan bir tarım kanununu hem de böyle durumlarda özellikle gündeme gelen tarım ürün sigortasını, Allah’ın izniyle, hep birlikte bu yıl sonuna kadar çıkaracağız ve bu yapacağımız çalışmalarla, inanıyorum ki, bundan sonra çiftçilerimiz geleceklerine çok daha rahat bakacaklar, çok daha rahat, çok daha güvenli bir şekilde bu mahsullerini üretecekler.

Değerli dostlar, bizlerin bu noktada yapacağı çalışmalar, çiftçilerimizin bizden beklentileri elbette çok büyük; ama, inanıyorum ki, bizler buradayken, bizler çiftçilerin içinden gelen insanlar olarak, çiftçilerin bu dertlerini bu Meclis gündemine taşıdığımız sürece, iktidarıyla muhalefetiyle bu sorunlara sahip çıktığımız sürece çiftçilerimiz de bizlerle beraber, bundan sonra geriye dönmeden, geçmiş kara günlerini unutup, gelecek aydınlık günlerine bakacaklar.

Ben, bu duygu ve düşüncelerle, çiftçilerimize Allah’tan gelen bu afetlerin bir daha yaşanmamasını, bu konuda mağdur olan çiftçilerimize geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum ve bu konuda yapılacak olan çalışmalara bütün milletvekillerimizin gayret göstereceğini umuyor; söz veren başta Değerli Başkanıma ve siz değerli Meclis üyelerimize, milletvekillerimize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Turgut.

Hükümetin söz isteği var.

Tarım ve Köyişleri Bakanımız Sayın Prof. Güçlü, bu konuda hükümet adına söz istemiştir.

Buyurun Sayın Güçlü.

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI SAMİ GÜÇLÜ (Konya) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Manisa Milletvekilimiz Sayın Süleyman Turgut’un bölgede meydana gelen tabiî afet nedeniyle yapmış olduğu gündemdışı konuşmaya ben de kısaca cevap vermek istiyorum.

Evvela, içinde bulunduğumuz zaman döneminde tabiî afete maruz kalan çiftçilerimize geçmiş olsun diyorum; en son zaman dilimi içerisinde de Manisa’da meydana gelen afet dolayısıyla, nisan ayında Manisa Merkez, Salihli, Sarıgöl, Turgutlu, Alaşehir ve Ahmetli İlçelerinde meydana gelen don afeti ve 21 Mayısta yine Manisa İli Ahmetli ve Turgutlu İlçelerinde dolu afeti nedeniyle zarar gören çiftçilerimiz vardır. Sayın milletvekilimiz, bunlarla ilgili, yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdiler. 2004 yılına nispetle 2005 yılında tabiî afet yönünden daha şanslıyız; ama, bulunduğu yerde, geldiği yerde dar gelirli çiftçimizi büyük ölçüde mağdur eden bu olaylara karşı halen yürürlükte olan etkin bir sistemimizin olmadığını daha önce de çok tekrar ettim.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Sayın Bakanım, kaysı da gitti...

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI SAMİ GÜÇLÜ (Devamla) – Efendim, 2004’ten mi bahsediyorsunuz?

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Bu sene... Bu sene...

TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI SAMİ GÜÇLÜ (Devamla) – Bu seneki olan oranın düşük olduğunu temenni ediyoruz; inşallah, öyle bilgiler, bize intikal eden bilgiler.

Ben, sayın milletvekilimizin konuşmasının sonunda geldiği cümlelere atıf yaparak bitirmek istiyorum. Tarım Komisyonundan, Plan ve Bütçe Komisyonundan geçen ve Meclis Genel Kurulumuza gelen Tarım Ürünleri Sigorta Yasası, hükümetimiz tarafından da, Meclis tatile girmeden öncelikle çıkarılması gereken yasalar arasında yer almıştır. Dolayısıyla, ilk önce muhalefet partimize bu konuda seslenerek, tarımla ilgili konularda yasal düzenlemeler gündeme geldiğinde çok uzun vakit alması dolayısıyla tereddütler hâsıl oluyor; ama, Tarım Ürünleri Sigortası Yasasını bizim çıkarmamız lazım ve her iki komisyonda da oybirliğiyle geçti bu; gerek Tarım Komisyonunda gerekse Plan ve Bütçe Komisyonunda. Bu konuda eğer desteğinizi verirseniz, yani, Meclis tatile girmeden önce, bu dönemde, bunu çıkarma konusunda AK Parti Grubunun da desteğiyle, bunu çıkarmamız lazım. 2005 yılında Türk çiftçisine sunacağımız en önemli hediye budur. Dolayısıyla, ben, her iki grubun da bu hususta bir karara vararak, bu yasa tasarısını öncelikle ele alma konusunda hükümetimizden gelen talebi, bu yönüyle de destekleyerek çıkarılması konusunda temennimi dile getiriyorum.

Bu vesileyle, hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

Gündemdışı ikinci söz isteği, Boğaziçi Üniversitesi Kültür Merkezinde 25, 26 ve 27 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek olan Sözde Ermeni Soykırımı konulu konferans hakkında İstanbul Milletvekili Sayın Şükrü Mustafa Elekdağ’a aittir.

Buyurun Sayın Elekdağ. (CHP sıralarından alkışlar)

 

 

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Boğaziçi Üniversitesinde 25-27 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek Osmanlı Ermenileri konferansı hakkında gündemdışı söz almış bulunuyorum; hepinize saygılarımı sunarım.

Değerli arkadaşlarım, Boğaziçi Üniversitesinde İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri başlıklı 25 Mayısta başlayarak üç gün sürecek bir konferans düzenleniyor. Bu konuyu kamuoyunun dikkatine getiren  Milliyet Gazetesi 21 Mayıs Cumartesi günü yayımladığı haberde şu noktaların altını çiziyordu; aynen okuyorum: “Boğaziçi Üniversitesinde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili olarak geniş katılımlı bir konferans düzenleniyor. Düzenleyiciler, Bilgi Üniversitesinden Murat Belge, Sabancı Üniversitesinden Halil Berktay ve Boğaziçi Üniversitesinden Selim Deringil. Konferanstaki konuşmacıların hemen  tümü Ermeni soykırımının varlığını iddia eden ya da bu konuda resmî tezleri sorgulayan isimler. Düzenleyiciler, demokrat olma iddiasında kişiler; ama, konferansta, soykırımı olmadığı tezini savunacak isimler yok.” Evet, Milliyette yayımlanan haber bu.

Bu haber üzerine, internetten, konferansta konuşma yapacakların listesini çıkardım ve gördüm ki, bunların hepsi Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan, yani, Ermeni görüşlerini savunan akademisyen ve gazeteciler. Tabiî aralarında bu iddiaları sorgulayan; ama, karşı çıkmayan birkaç isim de var. Dikkati çeken husus ise, Türk tarafının görüşlerini ortaya koyacak tek bir akademisyenin veya uzmanın konuşmacı olarak bu konferansa davet edilmemiş olması.

Bir diğer önemli husus da değerli arkadaşlarım, konferans programında bu etkinliğin amacının şöyle izah edilmesi: Ülkemizin tarihindeki bu trajik olay konusunda doğrudan doğruya Türkiye’nin kendi bilim ve düşünce insanlarının, resmî tezlerden farklı seslerini topluca yükseltmeleri ve katkılarını ortaya koymaları. Yani, değerli arkadaşlarım, konferansın amacı, resmî tezlerden farklı görüşlerin ortaya konulması olarak tanımlanıyor.

Nedir bu resmî tez dedikleri; resmî tez dedikleri, Türkiye’nin, Osmanlı devlet arşivlerine dayanan bilgiler ışığında 1915 olaylarını izah tarzıdır. Devlet arşivlerindeki şifre telgraflara, resmî talimatlara ve raporlara, Meclisi Vükela kararlarına ve diğer tarihî belgelere, yani, tarihin yazılmasında itibar edilen birinci el kaynaklara dayanılarak 1915 olaylarının gerçek yüzünün ortaya konması resmî tezdir.

Boğaziçi Üniversitesindeki konferansı düzenleyenler de, hedeflerinin bu resmî tezi çürütmek olduğunu ilan ediyorlar. Yani, konferansın amacı, daha başından Türkiye’yi soykırımıyla suçlamak olarak tanımlanıyor. Oysa, bilimsel bir konferansta karşılıklı tezler ortaya konur ve gerçek bunların sentezinde aranır.

Burada bir noktanın daha altını çizmekte yarar görüyorum. Bu konferans düzenleyicileri, devletin tarih konusunda görüş açıklaması yanlıştır noktasından hareketle, resmî tez sözcüklerine, Türk Devletinin inkarcı görüşü anlamını yüklüyorlar; ama, aynı zevat, Ermeni Devletinin tezlerinin avukatlığını yapmakta hiçbir beis görmüyor.

Yaptığım bu açıklamalar değerli arkadaşlarım, şu hususu hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek kadar açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenen Ermeni konferansı, sözde bilimsellik kisvesi altında Ermeni soykırım iddialarını yayma hedefini güden, propaganda amaçlı bir toplantıdır. Bu konferansı düzenleyenler, içeride ve dışarıda Türkiye’yi Ermeni soykırımı yapmakla suçlayan kişilerdir.

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Konferansa, Türkiye’nin görüşlerini savunacak ve açıklayacak hiçbir tarihçi ve uzman davet edilmemiştir. Bu durum, Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenen bu konferansın, tamamen Ermeni iddialarının propagandasını yapanların amaçlarına hizmet etmek olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bu toplantının düzenleyicileri, Türkiye’yi insanlık dışı bir vahşet ve soykırım yapmakla suçlayan Ermeni tezlerinin avukatlığına soyunmuş kişilerdir. Toplantının, bilimsellikle ve tarihi gerçekleri ortaya çıkarmakla hiçbir alakası yoktur. Konferans, bilimsel dürüstlük, bilimsel namus ve vicdan ilkelerini çiğnemektedir. Bu konferans, gerçekdışı olayları gerçek gibi göstermek, Türkiye’yi soykırımla suçlamak, Türkiye’nin tarihini karalamak amacıyla düzenlenmiştir. Boğaziçi Üniversitesi, Ermeni iddialarının propagandasını yapmak için bir forum olarak kullanılmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, hazin olan, bu hain projeye Boğaziçi Üniversitesinin alet edilmesidir. Boğaziçi Üniversitesinde, bu ülkenin çıkarlarına sahip çıkacak, bu hıyanete karşı koyacak, bilimsel dürüstlüğü ve nesnelliği savunacak kimse yok mu?! Amacı Türkiye’yi kötülemek ve suçlamak olan, hiçbir bilimsel yönü bulunmayan, Türkiye’nin dünyadaki imajını karartmayı hedefleyen bir konferansa Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü nasıl müsaade ediyor?! Ben, dün Sayın Rektörle görüşmek istedim; fakat, maalesef, telefonlarıma cevap vermedi, çıkmadı.

Değerli arkadaşlarım, Türk ve Ermeni taraflarının bilim adamları, tarihçileri ve uzmanları vasıtasıyla tezlerini açıklayabilecekleri, iki karşıt görüşün özgürce dile getirilebileceği bir konferansa kim karşı çıkabilir?! Tarihî gerçekleri ortaya çıkarmayı amaçlayan bilimsel bir konferansı Ermenistan’da yapamazsınız, Fransa’da yapamazsınız, Amerika’da da Ermeni lobisi böyle bir konferansı yaptırmaz; ama, Türkiye özgürlükler ve hoşgörü ülkesidir, kimse, Türkiye’de bilimsel bir dürüstlük içinde yapılacak, iki tarafın da görüşlerinin açıklanacağı bir konferansa karşı çıkmaz.

Boğaziçi Üniversitesi kendisine yakışır şekilde böyle bilimsel, nesnel bir konferans tertiplesin, biz de alkışlayalım; fakat, Boğaziçi Üniversitesinin Ermeni propagandasına alet edilmesini, Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan birkaç kişinin maşası haline getirilmesini kınıyorum. Boğaziçi Üniversitesi Sayın Rektörünü bu konuda açıklama yapmaya davet ediyorum. Acaba bu konferansı yapmak isteyen akademisyenlere söz mü geçiremedi, yoksa, kendisi de onlar gibi Ermeni soykırımına arka mı çıkıyor; bunları açıklaması gerekir. YÖK Başkanı Sayın Teziç’i de, bu konuya el atmaya davet ediyorum.

Ben, buradan, Türkiye’deki üniversite rektörlerine de sesleniyorum: Boğaziçi Üniversitesinin bilimsellik kisvesi altında, sadece bir tarafın görüşlerini yansıtacak bir konferans tertipleyerek, Türkiye’yi soykırımıyla suçlama amacını güden bir etkinlikte bulunmasını onaylıyor musunuz Sayın Rektörler?

Teşekkür ediyorum değerli arkadaşlarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Elekdağ.

Gündemdışı üçüncü söz isteği, 20 Mayıs 2005 tarihli Milliyet Gazetesinde yer alan “alternatif Ermeni konferansı” adlı haberle ilgili Aksaray Milletvekili Sayın Ramazan Toprak’a aittir.

Buyurun Sayın Toprak. (Alkışlar)

 

 

 

 

RAMAZAN TOPRAK (Aksaray) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Büyükelçimin ifade ettiği üzere, 25, 26 ve 27 Mayıs 2005 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesinde bir konferans düzenleniyor. Bu konferansta, Türk Devletinin resmî tezi sorgulanacak bir konu var. Bu, çok önemli bir konu, gazetelerde satır aralarında unutulmuş bir konu; ama, çok öze ilişkin bir konu. Bu konuya yeterince ilgi gösterilmediğini üzülerek ifade ediyoruz. Ben, beklerdim ki, tüm yazılı ve görsel medya organlarında sekiz sütuna manşet bir haber olsun; tüm kamuoyu, üç gün süreyle, Boğaziçi Üniversitesine gözünü ve kulağını diksin, oradan çıkacak sese kulak versin.

Resmî tezin sorgulanması derken, katılacak isimlere de bakıyoruz, ağırlıklı olarak Ermeni tezini savunan, hem de canhıraş gayretlerle savunan insanları görüyoruz. Bunun diğer ifadesi şudur: Konferansa katılan X, Y, Z çok da önemli değil; bu bazı isimlerin, dünyanın tüm platformlarında, Türk tezini sorgularken apaçık mahkûm ederek sorguladığını görüyoruz. Bu sorgulama tarzının tersini; yani, Ermeni tezini savunurken Türk tezine bir parça kapı araladığına hiç şahit olmadık; tam bir Ermeni müdafii, avukatı şeklinde. Oysa, Boğaziçi Üniversitesinde bu tavır sergilenirken, eleştirel seslerin dikkate alınmasına vurgu yapılıyor.

Eleştirel yaklaşım iki taraflıdır, tek taraflı olmaz; objektif yaklaşım bunu gerektirir. Sübjektif yaklaşım ise tek taraflı yaklaşımı gerektirir ve Boğaziçi Üniversitesinde böyle bir görüş serdedilecek üç gün süreyle.

Türk tezi dediğimiz nedir; özünde, Ermeni soykırımı olayı yoktur ifadesini tamamlayan Türk tezinde, gelin, olup olmadığını, tüm arşivleri, üstelik uluslararası bağımsız kurulların, kurumların önünde tartışalım tezidir.

Şimdi, böylesi bir tezin sadece ilk kısmını alarak, üstelik ülkemizin gözbebeği bir Boğaziçi Üniversitesinde böyle bir paneli, konferansı, ben, eylem diye nitelendiriyorum. Galiba, Hınçak ve Taşnak Ermenileri ya da diaspora Ermenileri özel gayretlerle bir program hazırlasalar, herhalde buna yakın içerikte bir program olurdu.

Burada ifade etmeye çalıştığım husus şudur: “Eleştirel akıl” adında, “vicdanî sorumluluk” adı altında, Boğaziçi Üniversitesinde üç gün süreyle ortaya konulacak bu tavrın, ne kadar eleştirel, vicdanî bir sorumluluk, dünya vatandaşı sorumluluğu, devletimize, toplumumuza ve demokrasiye bir saygı ifadesi olarak sunmuş olsalar da... Bakın değerli milletvekilleri, Türk kamuoyu, sizlere sesleniyorum; bakın, üç gün süreyle Boğaziçi Üniversitesinde yapılacak olan bu konferansın, Türk tezini ortaya koymasıyla, konulmasıyla, Ermenistan’da yapılabileceğini düşünebiliyor musunuz?! Doğru cezaevidir ya da akıbeti meçhuldür. Yine, aynı şekilde, Türk tezini ortaya koyan bir panelin İsviçre’de yapılabileceğini düşünebiliyor musunuz?! Sayın Halaçoğlu hakkında yapıldığı gibi, hemen bir soruşturmadır. Fransa’da yapıldığını düşünebiliyor musunuz?! Hemen hakkında takibat ve siyasî mahkûmiyetler peşi sıra gelecektir.

Bakın, Avrupa’nın gözbebeği sayılabilen ülkelerde, benzeri bir konferansı, Türk tezini ortaya koyacak şekilde ifade etmek mümkün değildir. Oysa, bizim kendi ülkemizde, YÖK’e bağlı, gözbebeği Boğaziçi Üniversitesinde, böylesi, akıllara ziyan verecek bir yaklaşımı üzüntüyle görüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Toprak, bir dakika efendim; sözlerinizi tamamlayın.

Buyurun.

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – “Dünya vatandaşı sorumluluğu” kavramları, tabiri caizse, ağı katılmış aşı tabirinden, içi birileri tarafından doldurulan sloganlardır. İçinin nelerle doldurulduğuna bakıldığında, maalesef, yüz yıl önce olduğu gibi, galiba, her yüz yılda... İşbirlikçi demiyorum; sorumluluk adına yapıldığı söyleniyor, daha ziyade sorumsuzluk şeklinde; bilimsellik deniyor, ama, bilimsellik, sübjektiflik değil, objektiflik gerektirir. Eğer, gerçekten, üç günün sonunda, Ermeni tezlerini güçlendiren bir sonuca, bir karara gidilecek olursa, Türk tezini eleştirel sesler, eleştirel yaklaşımlarla sorgulayalım derken, apaçık bir Ermeni soykırım tezi kabulü yönünde bir karara gidilecek olursa, şu kadarını ifade ediyorum, başta Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü ve yönetimi olmak üzere, böylesi bir olaya göz yummuş ve yumacak olan YÖK’ü de, ben, bu sorumlulukta pay sahibi kılıyorum ve bana göre, devletin temel politikası oluşturulmuş konularda cansiperane savunmalar yapan YÖK’ün, bu haber karşısında hiç de kılının kıpırdamadığını görünce, bu söylemlerinde ne kadar samimî olup olmadığını sorguluyorum. Tüm Türk kamuoyu da bu sorgulamayı yapıyor.

Üç günün sonunda ortaya konulacak olan tezlerin, Ermeni tezlerini savunur ve Türk tezlerini, resmî tezi mahkûm eder bir sonuca ulaşması halinde, ben, bu işin tüm müsebbipleri hakkında -başta YÖK Başkanı olmak üzere, tüm müsebbipleri hakkında- adlî organları, siyasî organları, herkesi göreve çağırıyorum ve bu üç gün süreyle, tüm Türk kamuoyunun gözlerini Boğaziçi Üniversitesine yönlendirmesini ve 100 yıl önce mandacılığı savunan insanları çağrıştıran kişilerin, düşüncelerin, anlayışların, seslerin çok iyi takip edilmesini ve bu düşüncelerin Türk Devletinin, Türk Milletinin dünya kamuoyunda nasıl mahkûm edilmesine hizmet edeceklerine dikkat çekiyorum. Önemli bir toplantı. Umarım bilimsel bir toplantı şeklinde geçer, bilimsel gerçeklik ortaya konur.

Türk tarihî tezi yinelenmiştir. Geçtiğimiz ay Sayın Başbakanımız ve Anamuhalefet Partisi Sayın Genel Başkanıyla, üstelik iktidarıyla, muhalefetiyle temsil edilen, edilmeyen tüm partilerin ittifakıyla kabul edilmiş bir ortak işbirliği çağrısı var. Ortak işbirliği çağrısı, birileri tarafından ellerinin tersiyle itilmişken, çok ucuz, içi birileri tarafından doldurulmuş, suiistimal edilen kavramlarla Türk kamuoyu, dünya kamuoyu, üstelik gözbebeğimiz bir üniversite de yanıltılacak olursa, Türk Devleti, Türk Milleti kendi tarihine yalan ve iftira atarak, yoğun propagandalarla kendini mahkûm eden insanları asla affetmeyecektir, tarih de affetmeyecektir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Toprak.

 

 

 

Sayın milletvekilleri, Sayın Ülkü Güney, yerinden, kısa bir açıklama talebinde bulunmuştur; kendilerine kısa açıklamaları için söz vereceğim; buyurun.

Sayın Güney; buyurun.

ÜLKÜ GÖKALP GÜNEY (Bayburt)- Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlarım, ben, Sayın Elekdağ’a ve Sayın Toprak’a çok teşekkür ediyorum. Çok önemli bir konuyu gündeme getirdiler.

Değerli arkadaşlarım, üniversiteler özerktir; ama, Türkiye Cumhuriyetinin üniversiteleri, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin prensiplerine ve kurallarına uymak mecburiyetindedirler. Hele hele böyle bir millî davada, hem de böyle bir kritik dönemde Boğaziçi Üniversitesinin yapmış olduğu, hele içeriği değerli arkadaşlarımızın anlattığı gibi olursa, bırakın delaleti, ülkemiz için bir hıyanettir diye buradan ifade ediyorum. Bu bakımdan, bir milletvekili olarak, Yüce Meclisin Başkanlık Divanının, Başkanımızın bu konuda bir açıklama yapmasını ve Yüce Meclisin tavrını ortaya koymasını istirham ediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın Güney.

Hükümetin söz isteği var.

Hükümet adına, Adalet Bakanımız Sayın Cemil Çiçek açıklamada bulunacaklardır.

Buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

 

 

 

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara)- Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hem Sayın Elekdağ’a hem Sayın Toprak’a hem de Sayın Ülkü Güney’e teşekkür ediyorum. Burada dile getirilen hususlar, inanıyorum ki, bu çatı altında görev yapan her arkadaşımızın ve teker teker de her Türk vatandaşının hissiyatını, endişesini burada dile getirmiş oldu. Hükümet olarak bunlara katıldığımızı da açıklıkla ifade etmek istiyorum.

Ve açıklıkla bir şeyi daha ifade etmek isterim ki, Türk Milleti kadar eli temiz, vicdanı temiz, alnı ak bir başka millet de yoktur. (Alkışlar) Dolayısıyla, bizim hiç kimseden bir endişemiz de yok. Buna tarihimiz şahittir, buna arşivlerimiz şahittir.

Bunu tespit ettikten sonra bir şeyi daha ifade etmek isterim. Belki milletimizin de uzun süre özlemlediği bir işbirliğini, bu dönem, iktidar-muhalefet pek çok konuda, özellikle böylesine bir millî meselede gündeme getirdi. Tarihî yalanı, milletimize karşı yapılan soykırım iftirasını bertaraf etme adına, hem bu çatı altında bir müzakere yaptı, bir ortak karar aldı hem de bunun gereği olarak, şu an, teker teker bütün ülkelerde çok yönlü bir çaba gösteriliyor “o yalandır, o doğru değildir, gerçeklerin saptırılmasıdır” diye.

Şimdi, milletçe, devletçe böylesine yoğun bir çaba içerisindeyken, bu çabaları arkadan hançerlemek ne anlama geliyor?!

Şimdi, siz, o zaman, falanca ülkenin parlamenterlerini nasıl ikna edeceksiniz? Onlar pekala diyecekler ki “siz bizi ikna etmeyin; gidin, Boğaziçi Üniversitesinde Boğaza bakarak bu yalanları söyleyenleri ikna edin.” Dolayısıyla, bu, Türk Milletini arkadan hançerlemektir; bunu, çok açık olarak söyleyelim.

Evet, üniversiteler özerktir, özgürdürler; ama, dünyanın hiçbir ülkesinde özerklik ve özgürlük sorumsuzluk olarak anlaşılamaz. Bu, aynı zamanda -çok net olarak ifade ediyorum ki- büyük bir sorumsuzluktur, büyük bir ciddiyetsizliktir.

Dördüncü bir husus: Bir şey daha söyleyeceğim; eğer, siz, bilim adına gerçeği aramak istiyorsanız, tarih adına gerçeği aramak istiyorsanız, o zaman, farklı düşünenleri de çağırmış olmanız gerekir. Neden, orada tek yanlı bir propaganda gerçekleştirilmeye çalışılıyor, bir konferans?!

Arkadaşlarımız da dile getirdiler. Bugün, İsviçre’de ve bazı ülkelerde “Türkler soykırım işlememiştir” demek özgürlüğü tanınmazken, bununla ilgili kırmızı bültenler çıkarılırken, Türkiye’de şu günlerde, yarın, Ceza Kanununu konuşacağız ya, birçok da cemiyetlerimiz var ya, derneklerimiz var ya, hani, özgürlük yok diyorlar ya, bu milleti arkadan hançerleme özgürlüğü var, bu millete iftira etme özgürlüğü var; bunu, herkesin görmesi lazım, herkesin anlaması lazım! (Alkışlar)

Evet, bu, büyük bir sorumsuzluktur, büyük bir ciddiyetsizliktir. Özerk kuruluşları da göreve davet ediyoruz. Hükümet olarak bir yetkimiz olsaydı gereğini yapardık. Keşke, Adalet Bakanı olarak dava açma yetkimi devretmeseydim. Şimdi, YÖK ne yapacak onu merak ediyorum, şimdi, Boğaziçi Üniversitesi ne yapacak onu merak ediyorum; ben de merak ediyorum, biz de merak ediyoruz, milletimiz de merak ediyor. Bu ciddiyetsizlik, bu sorumsuzluk, bu millete küfretme, bu milletin nüfus cüzdanını taşıyanların bu milletin aleyhine propaganda yapma, ihanet etme dönemini artık kapatmamız lazım. Çünkü, milletin vicdanı rahatsız oluyor.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Cumhurbaşkanlığının bir tezkeresi var; okutup, bilgilerinize sunacağım; ancak, sunuşlarımız uzun metinlerden oluştuğundan, sunuşu yapan Kâtip Üyenin, sunuşunu oturarak takdim etmesini Genel Kurulun oylarına sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Tezkereyi okutuyorum:

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca 4.5.2005 gününde kabul edilen 5344 sayılı Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Kurulması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun incelenmiştir.

İncelenen Yasanın;

- 3 üncü maddesiyle değiştirilen 17.7.1963 günlü, 278 sayılı Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Kurulması Hakkında Yasanın 4 üncü maddesinin birinci fıkrası, ikinci fıkrasının birinci paragrafı ile (a) bendinde,

“Bilim  Kurulu;

a) Bilimsel ve teknolojik alanlarda eser, araştırma ve buluşlarıyla temayüz etmiş ve/veya araştırma ve teknoloji yönetimi konusunda yetkinliği olan, bilimsel ve teknolojik sistem, kurum ve birimleri başarıyla kurmuş ve/veya yönetmiş bulunan kişiler arasından, Başbakan tarafından belirlenecek üç, Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulu tarafından belirlenecek bir, Bilim Kurulu tarafından belirlenecek üç,

b) Türkiye Bilimler Akademisinin aslî üyeleri arasından Başbakan tarafından belirlenecek fen ve teknik bilimler alanlarından bir, sosyal ve beşerî bilimler alanlarından bir ve sağlık bilimleri alanından bir olmak üzere toplam üç;

c) Lisans öğreniminden sonra kamu kurum ve kuruluşlarında ve/veya  özel sektörde en az on yıl deneyim sahibi olmuş, mesleğinde temayüz etmiş ve üstün nitelikte hizmetleriyle tanınmış kişiler arasından, Başbakan tarafından belirlenecek bir, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tarafından belirlenecek iki, Bilim Kurulu tarafından belirlenecek bir olmak üzere ondört üye ile Başkandan oluşur. Başkanın Bilim Kurulu üyeleri arasından atanması halinde aynı kontenjandan yeni bir üye atanır. Yükseköğretim Kurulunun Genel Kurulu ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Başbakanın talebi üzerine üye belirleyerek en geç bir ay içinde Başbakanlığı bildirir. Başkan, hem Kurum hem de Bilim Kurulunun Başkanıdır. Bilim Kurulu üyeliği seçimi Başbakanın onayı ile kesinleşir. Bilim Kurulunun toplantı ve karar yeter sayısı sekizdir. Bilim Kurulunun çalışma usul ve esasları Kurumca çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenir.

Bilim Kurulu üyelerinin görev süresi ile görev ve yetkileri aşağıda gösterilmiştir:

a) Üyelik süresi: Bilim Kurulu üyelerinin görev süresi dört yıldır. Üyeliği sona eren üye, ancak dört yıllık ikinci bir dönem daha seçilebilir. İstifa veya ölüm gibi sebeplerle boşalan üyelikler için yukarıdaki esaslara göre yeni üye seçilir. Bu suretle seçilen üyenin görev süresi de dört yıldır. Bilim Kurulunun olağan toplantılarına yıl içinde toplam altı kere veya üst üste üç kere kabul edilebilir mazereti olmaksızın katılmayan üyelerin üyelikleri, Bilim Kurulu kararıyla düşer. Bu üyelerden boşalan üyelikler bu maddede belirtilen usullere göre yenilenir. Üyelerin görev süresinin dolmasına en geç iki ay kala veya istifa, ölüm ve devamsızlık gibi sebeplerle üyeliğin boşalması halinde boşalma tarihinden itibaren en geç iki ay içinde yeni üye belirlenerek Başbakanın onayına sunulu. Bu süre içinde yeni üye bildirilmemesi halinde Başbakan birinci fıkrada belirtilen şartları taşıyanlar arasından belirlediği kişileri doğrudan Bilim Kurulu üyesi olarak atar.”,

-4. maddesiyle değiştirilen, 278 sayılı Yasanın 5 inci maddesinin ikinci fıkrası ile yine aynı maddeyle 5 inci maddeye eklenen fıkralarda,

“Bilim Kurulu, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen nitelikleri taşıyan kişiler arasından, biri Bilim Kurulu dışından olmak üzere iki başkan adayı belirleyerek Başbakana sunar. Başbakan, bu adaylardan birini seçerek Başkan olarak atanmak üzere Cumhurbaşkanına teklif eder.

Bilim Kurulunun aday belirlemesi, Başkanın görev süresinin dolmasına en geç iki ay kala veya herhangi bir sebeple bu görevin boşalma tarihinden itibaren en geç iki ay içinde tamamlanır. Bilim Kurulunun herhangi bir nedenle süresinde aday belirlememesi halinde Başbakan gerekli şartları taşıyanlar arasından belirlediği bir kişiyi Başkan olarak atanmak üzere Cumhurbaşkanına teklif eder.

Başkanın geçici olarak görevi başında bulunmadığı zamanlarda, görevlendireceği Bilim Kurulu üyelerinden biri Başkanlığa vekalet eder. Başkanlık görevinde boşalma olması halinde yeni başkan atanıncaya kadar, Bilim Kurulu kendi üyelerinden birini Bilim Kurulu ve Kurum Başkan Vekili olarak görevlendirir.”

 

9 uncu maddesiyle 278 sayılı Yasaya eklenen geçici 4 ve geçici 5 inci maddelerde,

“GEÇİCİ MADDE 4.- Bilim Kurulu üyeleri ve Başkanın görevleri bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte kendiliğinden sona erer. Ancak bunlar, yeni Bilim Kurulu üyeleri göreve başlayıncaya kadar görevlerine devam ederler.

Bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren onbeş gün içinde Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulu ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği 4 üncü maddenin birinci fıkrasına göre belirleyecekleri üyeleri seçerek Başbakana sunar. Bu süre içinde ilgili kurumlarca gerekli teklifin yapılmaması halinde Başbakan bunların kontenjanları için öngörülen şartları taşıyanlar arasından doğrudan Bilim Kurulu üyeliklerine atama yapar.

Bilim Kurulunun ilk toplantısına en yaşlı üyesi başkanlık eder.

Geçici Madde 5.- Bilim Kurulunun ilk oluşumundan sonra ikinci yılın sonunda, bir defaya mahsus olmak üzere, Başkan hariç adçekme usulü ile ayrılacak yedi üyenin yerine, 4 üncü maddeye göre üye seçilir.”

Düzenlemelerine yer verilmiştir.

Yapılan düzenlemelerle, Bilim Kulununun,

- Üye sayısı, Başkan dışında 12’den 14’e çıkarılmakta,

- Oluşumu değiştirilmekte, bu bağlamda Kurulun,

Bilimsel ve teknolojik alanlarda yapıt, araştırma ve buluşlarıyla seçkinleşen ve/veya araştırma ve teknoloji yönetimi konusunda yetkinliği olan, bilimsel ve teknolojik sistem, kurum ve birimleri başarı ile kurmuş ve/veya yönetmiş bulunan kişiler arasından;

Başbakanca belirlenecek 3,

Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulunca belirlenecek 1,

Bilim Kurulunca belirlenecek 3,

Türkiye Bilimler Akademisinin aslî üyeleri arasından Başbakanca belirlenecek;

Fen ve teknik bilimler alanlarından 1,

Sosyal ve beşerî bilimler alanlarından 1,

Sağlık bilimleri alanından 1,

Lisans öğreniminden sonra kamu kurum ve kuruluşlarında ve/veya özel sektörde an az on yıl deneyim kazanmış, mesleğinde seçkinleşmiş ve üstün nitelikli hizmetleriyle tanınmış kişiler arasından;

Başbakanca belirlenecek 1,

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğince belirlenecek 2,

Bilim Kurulunca belirlenecek 1,

olmak üzere 14 üye ve Başkandan oluşacağı belirtilmekte,

Bilim Kurulu üyeliği seçiminin Başbakanın onayıyla kesinleşeceği vurgulanmakta,

Toplam 3 Bilim Kurulu üyesini belirleme yetkisi verilen Yükseköğretim Kurulu Genel kurulu ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Başbakanın istemi üzerine üye belirleyerek en geç bir ay içinde Başbakanlığa bildirmekle yükümlü kılınmakta,

Bilim Kurulu üyelerinin görev süresinin dolmasına en geç iki ay kala ya da istifa, ölüm ve devamsızlık gibi nedenlerle üyeliğin boşalması durumunda, boşalma gününden başlayarak en geç iki ay içinde yeni üyenin belirlenip Başbakanın onayına sunulması öngörülmekte,

Bu süre içinde yeni üye bildirilmemesi durumunda Başbakana, aranılan koşulları taşıyanlar arasından belirlediği kişileri doğrudan Bilim Kurulu üyesi olarak atama yetkisi verilmekte,

Kurum Başkanının Bilim Kurulunca seçilerek, Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca atanması yöntemi korunmakla birlikte;

Bilim Kurulunun tek aday belirlemesi yerine, bilimsel ve teknolojik alanlarda yapıt, araştırma ve buluşlarıyla seçkinleşmiş ve/veya araştırma ve teknoloji yönetimi konusunda yetkinliği olan, bilimsel ve teknolojik sistem, kurum ve birimleri başarıyla kurmuş ve/veya yönetmiş bulunan kişiler arasından, biri Bilim Kurulu dışından olmak üzere iki başkan adayını belirleyerek Başbakana sunması, Başbakanın bu adaylardan birini seçerek Başkan olarak atanmak üzere Cumhurbaşkanına önermesi,

Bilim Kurulunun, Başkanın görev süresinin dolmasına en geç iki ay kala ya da herhangi bir sebeple bu görevin boşalma gününden başlayarak en geç iki ay içinde adayları belirlememesi durumunda, Başbakanın, gerekli koşulları taşıyanlar arasından seçeceği bir kişiyi Başkan olarak atanmak üzere Cumhurbaşkanına önermesi,

öngörülmektedir.

İncelenen Yasanın 9 uncu maddesiyle 278 sayılı Yasaya eklenen geçici maddeler de,

 Bilim Kurulu üyeleri ve Başkanın görevinin yasaların yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden sona ereceği; ancak, bunların, yeni Bilim Kurulu üyelerinin göreve başlamasına kadar görevlerini sürdürecekleri belirtilmekte,

Yasanın yayımı gününden başlayarak onbeş gün içinde Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulu ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin üyeleri seçerek Başbakana sunmaları; bu süre içinde ilgili kurumlarca gerekli önerinin yapılmaması durumunda, Başbakanın, bunların kontenjanları için belirtilen koşulları taşıyanlar arasından, doğrudan Bilim Kurulu üyeliklerine atama yapması öngörülmekte,

Bilim Kurulu üyelerinin görevlerinin aynı anda sona ermemesi ve çalışmalarına süreklilik kazandırılması amacıyla, kurulun ilk oluşumundan sonraki ikinci yılın sonunda, bir keze özgü olmak üzere, Başkan dışında ad çekme yöntemiyle ayrılacak yedi üyenin yerine, ayrılan üyelerin kaynaklarına göre üye seçilmesi ilkesi getirilmektedir.

1- Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun Kuruluş Yasası incelendiğinde, kurumun, kuruluş amaç ve işlevine uygun olarak bilimsel özerklikle donatıldığı görülmektedir.

Yasaya göre, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu idarî ve malî özerkliğe sahip bir tüzelkişilik olup, yasada kural bulunmayan durumlarda özel hukuk kurallarına bağlıdır. Yasada, idarî ve malî özerklik ile Bilim Kurulu üyelerinin seçilme yöntemi, kurumun bilimsel özerkliğini sağlayan hukuksal araçlar olarak düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesinin 30.05.1990 günlü, E.1990/2, K.1990/10 sayılı kararında vurgulandığı gibi, özerklik, belli sınırlar içinde serbestçe davranabilmeyi anlatmakta, özerk olan bir kuruluşun, yasayla çizilen sınırlar içinde kalmak koşuluyla, kendi davranışlarına egemen olacak kuralları yine kendisinin düzenlemesi gerekmektedir.

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun organ ve birimlerinin oluşumuna ve çalışma yöntemine ilişkin yürürlükteki kurallarda, kuruma, Anayasa Mahkemesinin sözü edilen kararında tanımlandığı biçimiyle “bilimsel özerklik” tanındığı açıkça görülmektedir.

Yine yürürlükteki kurallara göre, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu bağlı kuruluş statüsündedir. Bu bağlılık, Anayasanın 123 üncü maddesinde yer verilen yönetimin bütünlüğü ilkesinin gereği olup, Başbakanın kurum üzerindeki vesayet yetkisiyle somutlaşmaktadır.

Vesayet yetkisinin sınırını kurumun bilimsel özerkliği oluşturmaktadır. Nitekim, Başbakanın vesayet yetkisi, Bilim Kurulu üyeliği seçimini onaylayarak kesinleştirmek ve Bilim Kurulunca seçilen kurum Başkanını atanmak üzere Cumhurbaşkanına önermek göreviyle belirginleşmekte, ayrıca, Kurumun denetiminde de kendini göstermektedir.

Belirtmek gerekir ki, Başbakanın sözü edilen vesayet yetkisi, Bilim Kurulu üyeleri yönünden, yapılan seçimleri onaylamak ya da onaylamamakla sınırlıdır. Bir başka anlatımla bu vesayet yetkisi Başbakana Bilim Kurulunun seçtiği kişileri onaylamaması durumunda bu kişileri kendisinin seçme ya da belirleme yetkisini içermemektedir. Aynı hukuksal durum, Kurum Başkanı için de geçerlidir.

Sonuç olarak, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun Başbakanın öğeleri Yasada gösterilen sınırlı vesayet denetiminin altında, yine yasada yer verilen kurallar çerçevesinde kendi karar organını oluşturan, üyelerini ve Başkanını seçen, çalışma düzeni ve yöntemini belirleyen, araştırma ve yayın konularını saptayıp, yürütmek ve ilgisini bu doğrultuda çalışmaya yöneltmek serbestliğine sahip özerk bir bilim kurumu olarak işlevini sürdürmesi öngörülmüştür.

Kurumun bu biçimde düzenlenmesi, görevlerinin niteliği, bilimsel etkinliklerinin ağırlığı ve önemi nedeniyle her türlü dış etkilerden ve siyasal karışmalardan uzak tutulması ve özellikle bilimsel saygınlığının sağlanması gereğine dayanmaktadır. Bu gereklilik, Kurumun idarî ve malî özerkliğiyle korunan bilimsel özerkliğinin dayanağını ve gerekçesini de oluşturmaktadır.

Kuruma ilişkin düzenlemelerde, Kurumun işlevinin göz önünde bulundurulması ve bu işlevden kaynaklanan özerk yapısının korunması gerekmektedir.

Oysa, incelenen Yasayla yapılan düzenlemelerde, Bilim Kurulu üyelerinin yarısının, yani 7 üyenin doğrudan Başbakanca atandığı; Kurum Başkanı’nın Başbakanca atanan üyeler arasından belirlenmesi durumunda ise boşalan bu üyelik için de yine Başbakanca atama yapılacağından, Başkan dahil toplam 8 Bilim Kurulu üyesinin doğrudan Başbakanca seçilerek atanabileceği; bu sayının ise Bilim Kurulu’nun toplanma ve karar yeter sayısına eşit olduğu görülmektedir."

Ayrıca, incelenen Yasanın,

- 3 üncü maddesiyle yapılan değişiklikle, görev süresinin dolması ya da üyeliğin boşalması durumunda, süresi içinde yeni üye belirlenip onaya sunulmaması,

- 4 üncü maddesiyle yapılan değişiklikle, Bilim Kurulunun herhangi bir nedenle süresinde Başkan adaylarını belirlememesi,

- 9 uncu maddesiyle getirilen geçici 4 üncü maddesiyle de, Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulu ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğince, süresi içinde üyelerin belirlenip sunulmaması durumlarında, üyelerin, gerekli koşulları taşıyanlar arasından Başbakanca doğrudan atanmasına; Başkanın ise, yine gerekli koşulları taşıyanlar arasından Başbakanca doğrudan seçilerek Cumhurbaşkanının onayına sunulmasına olanak sağlanmaktadır.

Böylece, Başbakanın Kurum üzerindeki vesayet yetkisi, kendisine sunulan seçimi onaylamaktan öte, Yasada öngörülen koşulların oluşması durumunda, bu atamayı doğrudan yapmayı içerecek biçimde genişletilmektedir.

Vesayet kurumunda olması gerekenin çok üzerinde yetkiler içeren bu düzenlemeleri idarî ve bilimsel özerklikle bağdaştırmak olanaklı değildir.

2- 278 sayılı Yasanın 4 üncü maddesiyle, Kurumun karar ve temsil organlarının oluşumunda, idarî ve malî özerkliğine koşut olarak siyasal karışmaların önüne geçilmesi amaçlanmış; bunun için Bilim Kurulunun kendi üyelerince seçilerek oluşturulması sağlanmıştır.

Ancak, 2003 yılından bugüne kadar yaşanan süreçte, aynı zamanda Kurumun da Başkanı olan Bilim Kurulu Başkanının görev süresinin 30.05.2003 gününde dolacak olması göz önünde tutularak Bilim Kurulunca 01.02.2003 gününde seçim yapılmış ve mevcut Başkanın yeniden seçildiğine ilişkin seçim sonucu 06.05.2003 gününde Başbakanlığa iletilmesine karşın, seçilen bu kişi atanmak üzere Başbakanca Cumhurbaşkanına önerilmemiştir.

Ayrıca, Bilim Kurulunun altı üyesinin görev süresinin 21.09.2003 gününde dolacak olması nedeniyle Kurulca, yapılan 6 üyenin seçimine ilişkin sonuç da Başbakanlığa bildirilmiş; ne var ki, yapılan seçim Başbakanca onaylanmadığı için kesinleşmemiş, böylece Kurul, toplantı ve karar yetersayısını yitirmiştir.

Ortaya çıkan sorunun aşılması amacıyla, 12.11.2003 gününde kabul edilen 5001 sayılı "Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Kurulması Hakkında Kanuna Bir Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun" ile 278 sayılı Yasaya geçici 3 üncü madde eklenerek; Yasanın yürürlüğe girdiği gün boş bulunan Bilim Kurulu üyeliklerine, 4 üncü maddede belirtilen niteliklere uygun kişiler arasından ve yine aynı maddenin ikinci fıkrasında yer verilen oranlar çerçevesinde, bir keze özgü olmak üzere, Başbakanca; Kurum Başkanlığına, yine bir keze özgü olmak üzere, Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca atama yapılması öngörülmüştür.

Ancak, sözü edilen 5001 sayılı Yasa,

- Görevlerinin niteliği, bilimsel etkinliklerinin ağırlık ve önemi nedeniyle tüzelkişilik, idarî, malî ve bilimsel özerklik tanınarak kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun her türlü dış etkilerden ve siyasal karışmalardan uzak tutulması ve bilimsel saygınlığının korunmasına özen gösterilmesi gerektiği,

- Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunda, toplantı ve karar yetersayısı gözetilmeden, Bilim Kurulunun boş bulunan tüm üyelikleri için Başbakana atama yetkisi veren düzenlemenin, Kurumun özerkliği, kamu yararı ve hukuk devleti ilkesiyle de bağdaşmadığı,

- Ayrıca, boş bulunan üyeliklerin tümüne siyasal organca atama yapılmasının, Bilim Kurulunun ulusal ve uluslararası saygınlığına, çalışmalarının ve yayınlarının yansızlığına gölge düşüreceği,

 gerekçeleriyle, bir kez daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca yeniden görüşülen Yasa, 5016 sayılı Yasa olarak "aynen" kabul edilmiş ve 22.12.2003 gününde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

5016 sayılı Yasayla 278 sayılı Yasaya eklenen geçici 3 üncü maddenin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle 143 milletvekili tarafından dava açılmış; Anayasa Mahkemesinin 29.01.2004 günlü, E.2003/107, K.2004/4 (Yürürlüğü Durdurma) sayılı kararıyla, esas hakkında karar verilinceye kadar, Anayasaya aykırılığı konusunda güçlü belirtiler bulunduğu gerekçesiyle maddenin yürürlüğü durdurulmuştur.

5016 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği günden, Anayasa Mahkemesi'nce yürürlüğünün durdurulmasına kadar geçen süreçte, boş bulunan Bilim Kurulu üyeliklerine Başbakanca atama yapılmıştır. Kurum Başkanlığına da atama yapılmak istenilmiş; ancak, buna ilişkin kararname taslağı Anayasa Mahkemesi kararı gözönünde bulundurularak imzalanmamış ve Başbakanlığa geri gönderilmiştir. 5016 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce, Bilim Kurulu tarafından yeniden Kurum Başkanlığına seçilen, ancak atanması için Başbakan tarafından Cumhurbaşkanına önerilmeyen eski Başkanın, hem bu işlemin ve hem de bir başkasının Kurum Başkanı olarak atanmak üzere Cumhurbaşkanına önerilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı dava sonunda, Ankara 1. İdare Mahkemesinin 20.10.2004 günlü, 2004/1282 sayılı kararıyla; Anayasa Mahkemesinin 278 sayılı Yasaya 5016 sayılı Yasayla eklenen geçici 3 üncü maddenin yürürlüğünü durdurduğu da gözetilerek, işlemin tesis edildiği tarihte ve halen yürürlükte bulunan kural gereğince Bilim Kurulu tarafından Başkanlığa seçilen ve seçilmesine engel bir durumu bulunmadığı anlaşılan davacının atanmak üzere Cumhurbaşkanına önerilmesi gerekirken, yerine bir başkasının önerilmesine ilişkin dava konusu işlemlerde hukuka uygunluk bulunmadığı belirlenerek, bu işlemler iptal edilmiştir.

Hukuksal durum bu aşamada iken, incelenen yasanın yukarıda açıklanan kurallarıyla, yürürlüğü durdurulan 5016 sayılı Yasanın geçici maddesindekine benzer bir yöntem, hem de bu kez kalıcı olarak getirilmektedir.

İncelenen yasanın, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Bilim Kurulunun oluşumuna ilişkin 3, 4 ve 9 uncu maddelerinde yer alan kuralların bir arada değerlendirilmesinden, tümüyle bir "bilimsel ve teknik araştırma kurumu" olan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun, siyasal bir kişilik ve otoritenin istek ve istencine ve çoğu kez siyasal yanı ağır basan takdir ve tercihine bırakıldığı görülmektedir.

Görevlerinin niteliği, bilimsel etkinliklerinin ağırlık ve önemi nedeniyle tüzelkişilik, idarî, malî ve bilimsel özerklik tanınarak kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun her türlü dış etkilerden ve siyasal karışmalardan uzak tutulması ve bilimsel saygınlığının korunmasına özen gösterilmesi gerekmektedir.

Kurumun bu niteliğine karşın, aslî yönetim ve karar organı olan Bilim Kuruluna doğrudan Başbakanca atama yapılmasının öngörülmesi; Kurumu siyasal karışmalara açık duruma getirmektedir. Bu durumun ise, Kurumun bilimsel özerkliğiyle bağdaşmadığı açıktır.

Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, üstlendiği görevler ve amaçları nedeniyle tüm çalışmalarında "bilimsel" ölçütleri göz önünde tutmak, başka bir deyişle, tüm çalışmalarında nesnel ve yansız olmak zorundadır. Bunu sağlamanın önde gelen koşulu ise, Kurum organlarının ve özellikle karar organı olan Bilim Kurulunun oluşumunda bilim dışı kişi ve kurulların etkilerinin ve rollerinin olabildiğince azaltılması, Bilim Kurulunu oluşturacak üyelerin seçiminde siyasal otoritenin yetkisinin sınırlandırılması ve bu konuda inisiyatifin ve ağırlıklı rolün bilim üreten, bilimsel çalışmalar yapan, bilimsel saygınlığa sahip kurumlara bırakılmasıdır.

Bu nedenlerle, Bilim Kurulunun 7 üyesinin seçimini doğrudan Başbakana bırakan, diğer 7 üyesinin seçiminde ise Başbakana dolaylı yoldan etkinlik tanıyan düzenleme, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun işlevine, kamu yararına ve hizmet gereklerine uygun düşmemektedir.

3 - İncelenen Yasada, Bilim Kurulunun oluşumu yeniden düzenlenirken, Bilim Kurulu üyeleri için "görev güvencesi" de getirilmemiştir.

Bilim Kurulu üyelerinin, aranan nitelikleri kaybetmeleri ya da bu nitelikleri taşımadıklarının sonradan belirlenmesi, görevlerinde yetersizlikleri, görevlerini savsaklamaları, kendilerine verilen görevlerle ilgili olarak işledikleri suçlardan mahkûm olmaları, uzun süreli olarak hastalık, kaza ya da başka özürlerle görevlerini yapamaz duruma gelmeleri gibi nedenlerle görevden alınmalarının atandıkları yöntemle yapılabileceğinin kabulü, idare hukukunun "usulde paralellik" ilkesinin gereğidir.

Bu ilke çerçevesinde, Bilim Kurulu üyelerinden doğrudan Başbakanca atama yapılmış olanların, yine Başbakanca görevden alınabileceği açıktır. Bu durum, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumuna tanınan idarî ve bilimsel özerkliğe aykırı biçimde Bilim Kurulu üyelerini güvenceden yoksun bıraktığı gibi, Kurul üyelerinin bilimsel yeterliliklerinin ya da yetersizliklerinin siyasal organ tarafından denetlenip takdir edilmesi gibi kabul edilemez bir sonuç da yaratmaktadır.

Yürürlükteki düzenlemede de, görev güvencesine ilişkin açık bir kural bulunmamakla birlikte, üyelerin Bilim Kurulunca seçilmesi, yapılan seçimin Başbakanın onayıyla kesinleşmesi öngörüldüğünden, üyelerin görevden alınabilmesi için Bilim Kurulunun karar vermesi gerekmektedir ki, bu durum, üyeler yönünden yeterli güvence oluşturmaktadır.

Getirilen düzenleme bu yönüyle de Kurumun bilimsel ve idarî özerkliğiyle bağdaşmamaktadır.

4- Anayasanın 2 nci maddesinde, hukuk devleti ilkesi Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri arasında sayılmıştır. Bu ilke, Anayasanın bağlayıcılığı yanında yasa koyucunun evrensel hukuk kurallarına da uymasını zorunlu kılmaktadır. Evrensel hukuk kuralları ise, yasaların genel ve nesnel olmasını, kamu yararı amacıyla çıkarılmasını gerektirmektedir.

Bilim Kurulu üyeliklerine ağırlıklı olarak siyasal organca atama yapılmasının Bilim Kurulunun ulusal ve uluslararası saygınlığına, çalışmalarının ve yayımlarının yansızlığına gölge düşüreceği açıktır.

Bu nedenle, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunda Bilim Kurulu üyelikleri için Başbakana doğrudan ya da dolaylı tek başına atama yetkisi veren düzenleme, kamu yararı ve hukuk devleti ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.

5- Ayrıca, incelenen Yasayla gerekçede belirtilen amacı arasında uyumsuzluk ve Kurum için öngörülen statü yönünden getirilen kurallar arasında çelişki bulunmaktadır.

Yasanın gerekçesinde, "Tüm gelişmiş ülkelerde bilimsel ve teknolojik gelişme, bir devlet politikası olarak önem taşımaktadır" denilerek, bilimsel ve teknolojik gelişmenin bir devlet politikası olduğu kabul edilmektedir.

Bilim ve teknolojide devlet politikası üretecek kurumların özerk olmaları işin doğası gereğidir. Çünkü, ancak özerk ve bağımsız kurum ve kuruluşlar, etki ve baskı altında kalmadan doğru politikalar üretilebilmesine yardımcı olabilirler. Bu nedenledir ki, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu kurulduğundan beri tüzelkişiliğe, malî, idarî ve dolayısıyla bilimsel özerkliğe sahip bir kuruluştur. Siyasal etki ve karışmalardan uzak olduğu için de görevini başarıyla sürdürmüştür.

Gerekçede bilim ve teknolojinin bir devlet politikası olduğu belirtildikten sonra incelenen Yasada Bilim Kurulu üyelerinin seçimi yetkisinin, çoğunlukla hatta kimi zaman tümüyle siyasal iktidarın başı olan Başbakana verilmesi gerekçe ile Yasa arasındaki uyumsuzluğu göstermektedir.

Öte yandan, incelenen Yasayla, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Başbakanlığın "bağlı" kuruluşu olmaktan çıkarılıp "ilgili" kuruluşu konumuna getirilmektedir.

Bakanlıkların kuruluş ve görev esaslarını düzenleyen 27.09.1984 günlü, 3046 sayılı Yasanın,

-10 uncu maddesinde, "bağlı kuruluşlar", bakanlığın hizmet ve görev alanına giren ana hizmetleri yürütmek üzere, bakanlığa bağlı olarak özel yasayla kurulan, genel bütçe içinde ayrı bütçeli, katma bütçeli ya da özel bütçeli kuruluşlar,

-11 inci maddesinde de, "ilgili kuruluşlar", özel yasa ile kurulan özel hukukî, malî ve idarî statüye bağlı, hizmet yönünden yerinden yönetim kuruluşları,

biçiminde tanımlanmıştır.

Bu tanımlara göre, "ilgili kuruluşlar", "bağlı kuruluşlara" göre daha özerk statüye sahiptirler. Nitekim, 3046 sayılı Yasada, bağlı kuruluşların kimi birimleri bakanlıklarla birlikte düzenlenip aynı ilkelere bağlı kılınmışken, ilgili kuruluşlarda bu birimlerin kurulması yasasına bırakılmıştır.

İncelenen Yasada, yukarıda açıklandığı gibi, bir yandan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun statüsü "ilgili kuruluş"a dönüştürülüp Kurum daha özerk bir yapıya kavuşturulmak istenirken, öte yandan Bilim Kurulu üyelerinin atama yetkisinin, vesayet sınırlarını aşacak biçimde doğrudan Başbakana verilmesi bir çelişki oluşturmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, incelenen Yasanın 3, 4 ve 9 uncu maddelerindeki düzenlemeler Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun bilimsel özerkliği, kamu yararı ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Yayımlanması yukarıda açıklanan gerekçelerle uygun bulunmayan 5344 sayılı “Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Kurulması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 3, 4 ve 9 uncu maddelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisince bir kez daha görüşülmesi için, Anayasanın değişik 89 ve 104 üncü maddeleri uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir.

                                                                                    Ahmet Necdet Sezer

                                                                                       Cumhurbaşkanı

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup, bilgilerinize sunacağım.

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının 22 Eylül 2004 tarih ve 50 sayılı kararıyla, Slovakya Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı ve beraberindeki parlamento heyetinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin konuğu olarak resmî temaslarda bulunmak üzere ülkemizi ziyareti uygun bulunmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanunun 7 nci maddesi gereğince Genel Kurulun bilgisine sunulur.

                                                                                        Bülent Arınç

                                                                              Türkiye Büyük Millet Meclisi

                                                                                           Başkanı

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Kanun teklifinin geri alınmasına dair bir önerge vardır; okutuyorum:

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

(2/61) esas numaralı kanun teklifimi geri çekiyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

                                                                                             Ahmet Ersin

                                                                                                  İzmir

BAŞKAN – İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarında bulunan teklif geri verilmiştir.

Komisyonda istifa önergesi vardır; okutuyorum:

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Çevre Komisyonu üyeliğinden istifa ediyorum.

Gereğini arz ederim.

Saygılarımla

                                                                                      Durdu Mehmet Kastal

                                                                                               Osmaniye

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım.

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 24.05.2005 Salı günü (bugün) yapılan toplantısında siyasî parti grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

 

                                                                                                                                    Faruk Çelik

                                                                                                                                Bursa Milletvekil

                                                                                                                               Grup Başkanvekili

Grup önerisi: 24.05.2005 Salı Günkü Birleşimde sözlü sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek bu Birleşimde kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesi; 25.05.2005 Çarşamba günü sözlü soruların görüşülmemesi; gündemin kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işler kısmının 262 nci sırasında yer alan 894 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifinin bu kısmın 3 üncü sırasına; 268 inci sırasında yer alan 902 sıra sayılı kanun teklifinin 4 üncü sırasına, 265 inci sırasında yer alan 899 sıra sayılı kanun teklifinin 5 inci sırasına, 269 uncu sırasında yer alan 903 sıra sayılı kanun teklifinin 6 ncı sırasına, 267 nci sırasında yer alan 901 sıra sayılı kanun teklifinin 7 nci sırasına, 24.05.2005 tarihli gelen kağıtlarda yayımlanan 904 sıra sayılı Bazı Kamu Alacaklarının Tahsil ve Terkinine İlişkin Kanun Tasarısının, 48 saat geçmeden, 8 inci sırasına, gündemin 266 ncı sırasında yer alan 900 sıra sayılı 5317 sayılı Bankalar Kanunu ile Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ve Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkeresinin 9 uncu sırasına, 187 nci sırasında yer alan 819 sıra sayılı Mahallî İdare Birlikleri Kanunu Tasarısının 10 uncu sırasına alınması; Genel Kurulun 24.05.2005 Salı günü 14.00-23.00, 25.05.2005 Çarşamba günü 11.00-21.00, 26.05.2005 Perşembe günü 11.00-23.00, 27.05.2005 Cuma ve 28.05.2005 Cumartesi günleri de 14.00-23.00 saatleri arasında çalışmalarını sürdürmesi ve 27.05.2005 Cuma ve 28.05.2005 Cumartesi günkü Birleşimlerde de Kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesi;

Önerilmiştir.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Aleyhinde söz istiyorum.

NECATİ UZDİL (Osmaniye) – Süpermenler Meclisi, süpermenler!

BAŞKAN – Aleyhte söz isteği var.

Sayın Anadol, buyurun.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri; Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun önerisinin aleyhinde söz almak için huzurunuza çıktım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bu konuyla ilgili çok kez söz aldım ve bir üzüntümü dile getirmek istiyorum. Maalesef, deneyimli bir parlamenter olarak, her türlü siyasî mülahazadan uzak bir anlayışla arz etmek istiyorum: Meclisin, artık, süresini ve gündemini kestirmek mümkün değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunu kutladık geçtiğimiz günlerde, 23 Nisan günü. Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurulduğundan bu yana, bu kadar düzensiz, bu kadar belirsiz, ne zaman ne görüşeceği belli olmayan bir manzaraya hiç bu kadar ulaşmamıştı ve böyle bir manzaranın içinde olmamıştı.

Şimdi, Meclisin çalışma saati var. Nedir o; Meclis, 15.00’te açılıyor, 19.00’a kadar çalışıyor; ancak, istisnaî durumlarda, bu saat, çalışma süresi değişiyor, uzatılıyor; istisnaî durumlarda.

Şimdi, hepinizin vicdanlarına hitap ediyorum: Bu istisnaî durum tersine dönüp, vakayi adiye haline geldi mi gelmedi mi? Artık, 13.00 ve 19.00 saatleri arasındaki çalışma istisnadır, ne zaman toplanacağı, ne zaman dağılacağı belli olmayan, başıbozuk bir çalışma düzeni de genel kural haline gelmiştir.

FERİDUN FİİKRET BALOĞLU (Antalya) – Aynen öyle...

K. KEMAL ANADOL (Devamla) – Buna hakkımız yok arkadaşlar. Bu, Meclisin saygınlığına gölge düşürmektir.

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Köle miyiz biz?!

K. KEMAL ANADOL (Devamla) – Meclisin saygınlığını her şeyden çok bizler, milletvekilleri ve gruplar sağlamak durumundayız. Bunu bıraktık... Yani, çok üzgünüm -asla hafife almıyorum yerel yönetimleri filan, sakın yanlış anlaşılmasın, bundan ayrı bir mana çıkmasın ama- burası Türkiye Büyük Millet Meclisi, burası belediye encümenine döndü.

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Geri alsınlar önerilerini...

BÜLENT BARATALI (İzmir) – Burası çivi fabrikası mı Sayın Başkan?!

K. KEMAL ANADOL (Devamla) – Belediye encümenini nasıl yönettilerse bu Meclisi de öyle yönetmek isteyen bir anlayışla karşı karşıyayız. (AK Parti sıralarından “hakaret ediyorsunuz” sesleri)

Hakaret değil. Oranın çalışma şekli ayrıdır, buranınki ayrıdır. Basketbol sahasında futbol oynamak istiyorsunuz; farklı...

Değerli arkadaşlarım, geçen, aynı şekilde düzenlenen Danışma Kurulu toplantılarında, mutabakata varılamayan ve parti önerisi olarak, grup önerisi olarak gelen, tekrarlanan bu olay üzerinde defalarca dile getirdim. Dünyada çalışma süreleri hep yasayla düzenlenmiştir, yönetmelikle düzenlenmiştir, kurala bağlanmıştır, İş Kanunda düzene bağlanmıştır, memurlarla ilgili mevzuatta düzene bağlanmıştır, Trafik Kanunda düzene bağlanmıştır... Yani, Trafik Kanununda araba kullanma süresi sınırlanıyor, biz yasa çıkarıyoruz; çünkü, o süre daha uzarsa kaza ihtimali ortaya çıkıyor; ama, biz 11.00’de başlıyoruz 21.00’e kadar çalışıyoruz.

Defalarca söyledim; bu oturduğumuz salonun kati kabulü hâlâ yapılamadı; çünkü, mahkemelik; ama, ceylan derisi koltukları yenilediler, 1961’den beri bu salonun havalandırma düzeni değişmedi, 1961’deki sistem devam ediyor. Defalarca sordum -kuliste olan, Meclise devam etmeyen arkadaşlara da, televizyonlardan izliyorlarsa söylüyorum- 1 saatten fazla oturduğunuz vakit bu sandalyelerde, bu koltuklarda, başınız ağrıyor mu ağrımıyor mu, tansiyonunuz inip çıkıyor mu çıkmıyor mu?                                                                    

İNCİ ÖZDEMİR (İstanbul) – Çıkıyor.

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Hasta oluyoruz.

K. KEMAL ANADOL (Devamla) – Ben, bir bilimsel sağlık kurulunun bu incelemeyi yapmasını da talep ediyorum. (Alkışlar) Sağlıksız bir ortamda sağlıklı yasa çıkmaz arkadaşlar. Şimdi, bir de, bu Danışma Kurulu...

Arkadaşlar, şimdi, peki, ne için çalışıyoruz? Yani, bu kadar fazla çalışmaya, bu Meclisi sıkıştırmaya, sağlıksız yasalar çıkarmakla sonuçlanacak bir durumu ortaya çıkarmaya neden uğraşıyoruz?!

Arkadaşlar, bakınız, dolu vurdu üzümü, kayısıyı, çeşitli... “15 000 üretici mağdur. Gökkaya’da bağ ve bahçelerin yüzde 95’i doludan büyük zarar gördü.” Fotoğrafta Manisa Milletvekilleri Nuri Çilingir ve Hasan Ören’in resmi, köylülerle beraber ve sizden bir değerli milletvekili arkadaşlarım, Manisa Milletvekili, Turgutlulu arkadaşım, çıktı, gündemdışı konuşma yaptı ve tarım sigorta yasasının bir an önce Meclisten geçmesini istedi.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına size sesleniyorum. Bakınız, bizi cumartesi çalıştırıyorsunuz. Niçin?.. Çarşamba günü, Bazı Kamu Alacaklarının Tahsil ve Terkinine İlişkin Kanun Tasarısı... İlle çıkaracaklar; perşembeye de sirayet ettiriyorlar garantiye almak için. Bazı Kamu Alacaklarının Tahsil ve Terkinine İlişkin Kanun Tasarısı... Bu kanun tasarısının robot resmini çizdiğiniz vakit, Maliye Bakanı çıkıyor! Kendini affettirmek için, özel sorunlarını bu Meclise çözdürmek için bizi bu kadar angarya çalıştırmaya kimsenin hakkı yok arkadaşlar! (CHP sıralarından alkışlar) Çıkarın bu maddeyi, çıkarın bu maddeyi buradan, tarım sigorta yasasını getirin, yarın Cumhuriyet Halk Partisi destek olacak ve köylülerimizi... Maliye Bakanını değil, bağına dolu vuran köylülerimizi kurtaralım arkadaşlar! Değsin çalıştığımıza!.. Yani, sizi hiç rahatsız etmiyor mu arkadaşlar?! Cumhuriyet tarihinde var mı böyle bir Maliye Bakanı?! Yani, Vergi Barışı Yasasını çıkardı, yarısından yararlandı, yarısından yararlanamadı, Yargıtay kararıyla. Şimdi, ille, işlediği suçun, dosyanın suç olmaktan çıkması için bizi çalıştırıyor.

Arkadaşlar, inanıyorum ki, elinizi vicdanınıza koyduğunuz vakit -mutlaka koyuyorsunuz, ona da inanıyorum- sizi rahatsız ediyor, bir iktidar partisine bir şey kazandırmaz bu, çok şey kaybettirir arkadaşlar.

Şimdi, bu kadar sıkarak, çalışma saatlerini, 14.00-23.00, 11.00-21.00, 11.00-23.00, 14.00-23.00; o zaman, Sayın Meclis Başkanının, şu andaki Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç’ın, daha önceki dönemlerde, Grup Başkanvekili olarak çok doğru sözleri var. Şimdi, biz de, aynı şeyleri söylüyoruz. Bir Meclisten çıkan kanunun çok olması, olumluluk işareti sayılmaz tek başına, nitelikli, evrensel hukuk kurallarına uygun yasa çıkarmakla görevliyiz biz. Yoksa, çıkardığımız yasanın, büyük çoğunluğu Çankaya’dan geri döner, Anayasa Mahkemesinden geri dönerse, bizim emeğimizin değeri kalmaz, bu Meclisin çalışmasının yararı olmaz; ama, biz, ısrar ediyoruz, dayatıyoruz.

O zaman, arkadaşlar; yani, şuna razısınız, bu manzara devam edecek. Karar yetersayısı isteyecek grup başkanvekili, tam oylama sırasında kapılar açılacak, elleri havada, içeride ne görüşüldüğü sorulsa cevap veremeyecek bir grup, 50, 60, 100 kişi gelecek... Bu manzara, bu Meclisin üzerine düşen bir gölgedir arkadaşlar. Yapmayın... Demokrasi hepinize lazım, size lazım, bize lazım. Bu Meclisin saygınlığını evvela bizim düşünmemiz lazım.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Anadol.

FARUK ÇELİK (Bursa) – Sayın Başkan, lehinde söz istiyorum.

BAŞKAN – Önerinin lehinde, Bursa milletvekili Sayın Faruk Çelik.

Buyurun Sayın Çelik. (AK Parti sıralarından alkışlar)

FARUK ÇELİK (Bursa)- Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım;  Grup önerimiz üzerinde söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Sayın Anadol önemli şeyler söyledi. Söylediği önemli şeylerin başında gelen de, Meclise ve çalışmalara gölge düştüğüyle ilgili ki, buna katılmamız mümkün değil. Sayın Anadol, Meclis çalışarak gölge düşürmez, gölgeleri ortadan kaldırmak için Yüce Meclis çalışıyor ve çalışmaya da devam edeceğiz.

Bakınız, üçüncü yasama yılını tamamlamak üzereyiz. Tatil süresini 1 ay kısarak veya çalışma süremizi 1 ay uzatarak birinci yasama yılını tamamlamış idik. Arkasından ikinci yasama yılına gelince, yine temmuz ayından 16 gün çalıştık, olağanüstü toplantıyı gerçekleştirerek yine tatil süremizi 1 ay kısalttık; yani, 1 ay fazla çalıştık. Şimdi üçüncü yasama yılına geldik. Üçüncü yasama yılında tabloya baktığımız zaman, gerçekten geçmiş dönemlerle mukayese edilmeyecek yoğunlukta Genel Kurul çalışmalarına sahne olduk. Bu başarı, hepimizin başarısı. İktidarıyla muhalefetiyle birlikte gerçekten bugüne kadar şahit olunmayan başarıları birlikte gerçekleştirdik. Rakamsal olarak baktığımız zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisine 749 kanun tasarısı sevk edilmiş, bunların 562’si yasalaşmış. Yüzde olarak bakınca, yüzde 75’lik bir başarı var ortada.

Geçmiş dönemleri hiç ifade etmek de istemiyorum. Yani, bir önceki dönemde yüzde 51, 20 nci Dönemde yüzde 37, 19 uncu Dönemde yüzde 15’lik bir başarı söz konusu, bir yasa faaliyetinin yürütülmesi söz konusu. Bu dönem, üç dönemi kapsayacak şekilde yasama ve

Vergi Barışı Yasasını çıkardı, yarısından yararlandı, yarısından yararlanamadı, Yargıtay kararıyla. Şimdi, ille, işlediği suçun, dosyanın suç olmaktan çıkması için bizi çalıştırıyor.

Arkadaşlar, inanıyorum ki, elinizi vicdanınıza koyduğunuz vakit -mutlaka koyuyorsunuz, ona da inanıyorum- sizi rahatsız ediyor, bir iktidar partisine bir şey kazandırmaz bu, çok şey kaybettirir arkadaşlar.

Şimdi, bu kadar sıkarak, çalışma saatlerini, 14.00-23.00, 11.00-21.00, 11.00-23.00, 14.00-23.00; o zaman, Sayın Meclis Başkanının, şu andaki Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç’ın, daha önceki dönemlerde, Grup Başkanvekili olarak çok doğru sözleri var. Şimdi, biz de, aynı şeyleri söylüyoruz. Bir Meclisten çıkan kanunun çok olması, olumluluk işareti sayılmaz tek başına, nitelikli, evrensel hukuk kurallarına uygun yasa çıkarmakla görevliyiz biz. Yoksa, çıkardığımız yasanın, büyük çoğunluğu Çankaya’dan geri döner, Anayasa Mahkemesinden geri dönerse, bizim emeğimizin değeri kalmaz, bu Meclisin çalışmasının yararı olmaz; ama, biz, ısrar ediyoruz, dayatıyoruz.

O zaman, arkadaşlar; yani, şuna razısınız, bu manzara devam edecek. Karar yetersayısı isteyecek grup başkanvekili, tam oylama sırasında kapılar açılacak, elleri havada, içeride ne görüşüldüğü sorulsa cevap veremeyecek bir grup, 50, 60, 100 kişi gelecek... Bu manzara, bu Meclisin üzerine düşen bir gölgedir arkadaşlar. Yapmayın... Demokrasi hepinize lazım, size lazım, bize lazım. Bu Meclisin saygınlığını evvela bizim düşünmemiz lazım.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Anadol.

FARUK ÇELİK (Bursa) – Sayın Başkan, lehinde söz istiyorum.

BAŞKAN – Önerinin lehinde, Bursa milletvekili Sayın Faruk Çelik.

Buyurun Sayın Çelik. (AK Parti sıralarından alkışlar)

FARUK ÇELİK (Bursa)- Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım;  Grup önerimiz üzerinde söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Sayın Anadol önemli şeyler söyledi. Söylediği önemli şeylerin başında gelen de, Meclise ve çalışmalara gölge düştüğüyle ilgili ki, buna katılmamız mümkün değil. Sayın Anadol, Meclis çalışarak gölge düşürmez, gölgeleri ortadan kaldırmak için Yüce Meclis çalışıyor ve çalışmaya da devam edeceğiz.

Bakınız, üçüncü yasama yılını tamamlamak üzereyiz. Tatil süresini 1 ay kısarak veya çalışma süremizi 1 ay uzatarak birinci yasama yılını tamamlamış idik. Arkasından ikinci yasama yılına gelince, yine temmuz ayından 16 gün çalıştık, olağanüstü toplantıyı gerçekleştirerek yine tatil süremizi 1 ay kısalttık; yani, 1 ay fazla çalıştık. Şimdi üçüncü yasama yılına geldik. Üçüncü yasama yılında tabloya baktığımız zaman, gerçekten geçmiş dönemlerle mukayese edilmeyecek yoğunlukta Genel Kurul çalışmalarına sahne olduk. Bu başarı, hepimizin başarısı. İktidarıyla muhalefetiyle birlikte gerçekten bugüne kadar şahit olunmayan başarıları birlikte gerçekleştirdik. Rakamsal olarak baktığımız zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisine 749 kanun tasarısı sevk edilmiş, bunların 562’si yasalaşmış. Yüzde olarak bakınca, yüzde 75’lik bir başarı var ortada.

Geçmiş dönemleri hiç ifade etmek de istemiyorum. Yani, bir önceki dönemde yüzde 51, 20 nci Dönemde yüzde 37, 19 uncu Dönemde yüzde 15’lik bir başarı söz konusu, bir yasa faaliyetinin yürütülmesi söz konusu. Bu dönem, üç dönemi Kapsayacak şekilde yasama ve denetim faaliyetlerini gerçekleştiren bir dönem. Dolayısıyla, Meclisin üzerine gölge falan düştüğü yok; Meclis, üzerine düşeni, milletin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirme çabası içerisindedir.

Bu hafta bu yoğun çalışma neden?.. 1 Temmuzda tatile girelim diyoruz; biz, milletvekillerinin bunu hak ettiğine inanıyoruz, Parlamentonun bunu hak ettiğine inanıyoruz. 577 yasa tasarısını, eğer burada görüşüp yasalaştırmış isek ve gerçekten, bu kalan süre içerisinde de toplumun, toplumun sosyal kesimlerinin önemli sorunlarına parmak basacak düzenlemeleri buraya getirip buradan çıkaracak isek, tabiî ki, milletvekilleri 1 Temmuz itibariyle de tatile girmek durumundalar. Bu sıkışıklık, bu yoğunluk, 1 Temmuzda tatile girmeye dönük bir yoğunluktur ve çok önemli tasarıları kapsamaktadır. İşte, yargı reformu dediğimiz hukuk sahasında attığımız adımların, reformların neticelenmesi açısından bu hafta yapacağımız çalışmalar son derece önem arz ediyor, gerek İnfaz Yasasında yaptığımız değişiklikler gerek TCK’da gerek CMK’da gerekse Adli Sicilde yapılan değişiklikler... Bildiğiniz gibi, biz bunları, 2004 yılında yaz tatilinde olağanüstü toplantıyla gerçekleştirdik; ama, yürürlük tarihi 1 Nisandı. 1 Nisan tarihinde, toplumun, gerek kamu kesiminin gerekse diğer sosyal kesimlerinin, sivil toplum örgütlerinin yoğun talepleri neticesinde yapılan yeni değişikliklerle, inşallah, hukuk reformu sahasında attığımız adımlar, 1 Haziran tarihi itibariyle yürürlüğe girecek; o da, bu hafta yapacağımız yoğun çalışmalarla gerçekleşecek diyorum.

Sayın Anadol’un, Sayın Maliye Bakanına dönük ifadelerine ise katılmak mümkün değil. Yani, bazı kanunlarda, alacakların tahsiliyle ilgili yasada yapılan düzenlemeler, birçok sorunu çözmeye dönük düzenlemelerdir. Yurt dışındaki öğrencilerden alınız da, yurt dışında eğitim gören memurlara varıncaya kadar, vergi kanunlarını yeni Ceza Yasasına uyarlamayı içeren birçok düzenleme içeriyor. Sizin bahsettiğiniz, Maliye Bakanına atfen ifade ettiğiniz düzenleme ise, aslında birçok ihracatçımızı, hele hele kriz dönemlerinde çok ciddî sıkıntılarla karşı karşıya bırakan bir düzenlemedir. Yani, tedarikçi ihracatçılar veya imalatçı ihracatçıların düzenlediği sahte faturalardan doğan ihracatçı sorumluğunu ortadan kaldırmadır.

TUNCAY ERCENK (Antalya) – Onları kaldırmıyor...

FARUK ÇELİK (Devamla) - Bu, aslında, bizim Ceza Yasamızda suçun şahsîliği prensibi gereği de böyle. Yani, birisi, bir sahtekârlık yapıyor, devlet var, hukuk devleti var, o sahtekârlığı yapanın ortaya çıkarılması tabiî ki, gerekiyor, onun bulunması, onun yargılanması, onun gerekli cezaî müeyyideyle karşılaşmasından daha tabiî ne olabilir hukuk devletinde; ama, burada hiç ilgisi olmayan, hiç suçu olmayan birçok ihracatçımızın ne gibi sıkıntılarla karşı karşıya bulunduğunu piyasayı bilen, piyasada olan birçok arkadaşımız bunu çok iyi takdir eder.

Sosyal Sigortalar ve Bağ-Kur prim borçlarıyla ilgili düzenlemeye, öyle tahmin ediyorum ki, yeniden yapılandırılmasıyla ilgili, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımızın karşı çıkacağını zannetmiyorum. Birçok madde ve birçok sosyal kesimi rahatlatan düzenlemeleri içeren bir düzenlemedir.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, bugün, anayasa değişikliği teklifiyle işe başlayacağız. Cuma günü de ikinci ve son oylamasını gerçekleştireceğiz. Evet, yoğun bir hafta olacak; ama, bu yoğun haftanın neticesinde, yine çiftçilere dönük, muhtarlara dönük ve çeşitli sosyal kesimlere dönük olan önemli düzenlemeleri de temmuz 1’e kadar gerçekleştirip, öyle tahmin ediyorum ki, yine milletimizin karşısına, halkımızın karşısına alnı açık, başı dik bir şekilde hep beraber çıkacağız. Bu başarı, hepimizin başarısıdır. Çalışma, gölge düşürme değildir, çalışma, olumsuzlukları ve gölgeyi kaldırmadır diyorum. Ben, çalışmalarımızda başarılar diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

 

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik.

Aleyhte söz isteği var.

Mersin Milletvekili Sayın Mustafa Özyürek; buyurun.

 

 

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; yine, bir Danışma Kurulu kararı etrafında tartışma yapıyoruz.

Şimdi, hemen baştan söyleyeyim: Sayın Çelik dedi ki “ihracatçıları rahatlatan bir düzenleme yapıyoruz. Bunun, bir an önce yasalaşmasını niçin istemiyorsunuz?” Doğru, ihracatçıları rahatlatan, hatta, naylon fatura düzenlemekten, naylon fatura kullanmaktan kurtaran bir düzenleme yapıyoruz; ama, hayalî ihracatçıları... Eğer, maksadımız, hayalî ihracatçıları kurtarmaksa, bu tasarı, bunu, bihakkın başarıyor; bunu getirenleri kutluyorum!

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu Meclis, gerçekten çok fazla yasa çıkardı; ama, yasanın sayısı önemli değil, yasanın ülke sorunlarını çözecek nitelikte olup olmaması ve hukuk sistemimizdeki bir boşluğu doldurup doldurmaması önemlidir.

Şimdi, burada görüşülecek olan Ceza Kanunu, Ceza Usul Kanunuyla ilgili düzenlemeler, yine, hükümetin, buraya çıkan Adalet Bakanımızın “reform niteliğinde çok önemli düzenlemeler yaptık, büyük bir görev yaptık” diye sunduğu bir yasayı, şimdi, tekrar görüşüyoruz. Ama, komisyonlardaki tartışmalardan ve kamuoyundaki yansımalarından gördüğümüz kadarıyla, korkarım ki, iki ay sonra bu kanunu yeni baştan ele alacaksınız. Niçin bu böyle oluyor: İşte, Meclisin düzenli çalışmasını bir türlü iktidar çoğunluğu sağlayamadığı için bu duruma düşüyoruz.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, olağanüstü çalışma yöntemi, Sayın Anadol da ifade etti, olağanüstü önemde kanunlar varsa başvurulacak bir yöntemdir; ama, siz, normal çalışma yönetimini bütünüyle terk edip, artık bütün yasaları olağanüstü kanun diye nitelendirir ve buraya sunarsanız, o zaman bunun bir anlamı kalmaz. Şimdi ne oluyor; Adalet ve Kalkınma Partisinin gündeme alınmasını istediği tasarılara şöyle bir baktım; mesela, bu kamu alacaklarının tahsil ve terkiniyle ilgili yasanın sonbahara kalmasında ne gibi bir sakınca var, ben anlayamadım. Şimdi, burada, belki görülmekte olan bazı davaları Meclis kararıyla düşürme açısından bir acele var, onu anlıyorum; ama, onun dışındaki düzenlemelerin hiçbirinin geç kalmasında hiçbir sakınca yok.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer önemli yanlışı şöyle yapıyoruz: Bu kamu alacaklarının tahsil ve terkiniyle ilgili tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülürken, yürürlüğü dahil 22 maddelik bir tasarıya, İktidar Partisine mensup milletvekillerinin önergeleriyle, 14 ayrı madde ilave edilmiştir ve bu maddelerin tasarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Şimdi, bakıyorsunuz, bir tasarı önünüze gelmiş, yeteri kadar süre tanınmasa da, alelacele bir hazırlık yapıyorsunuz, konuşarak, düşünerek bir katkı sunmaya çalışıyorsunuz; ama, onun dışında, durmadan yeni yeni önergeler gelirse ve bu önergelerden, önce de, gerek komisyon da gerek Genel Kurulda haberiniz olmazsa, burada, milletvekilleri olarak bizim görevimiz ne, bizim fonksiyonumuz ne?! Değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz ikibuçuk yıllık dönemde, bu Meclis, hükümetin getirdiği tasarıları, sadece onama durumunda kalmıştır. Burada tartıştığımız çok önemli tasarılarda, kuliste konuştuğumuzda, iktidara mensup milletvekillerimiz de “evet, bu yanlış olmuştur” diyorlar; fakat, burada, oy vermeye gelince, eller kalkıyor, hatta, biraz eleştiren, biraz farklı düşünen, iktidara mensup bir milletvekili olduğu zaman, bakanlar, o milletvekillerini, âdeta, tersleyebiliyorlar. Nitekim, Plan ve Bütçe Komisyonunda, böyle bir olaya tanık olduk; bir bakan, eleştirisi üzerine, iktidar partisine mensup bir milletvekiline “oy vermezsen verme kardeşim, ne konuşup duruyorsun” dedi.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, yasalar ya teklif şeklinde gelir veya hükümet tasarısı şeklinde gelir. Hükümet tasarısına ek olarak, tasarıda yer alan madde sayısı kadar teklifle madde ilave ederseniz, orada, kanun yapma tekniğinin, artık, bütünüyle dışlandığını görürsünüz.

Şimdi, hükümet kabul etmeden hiçbir şey olmuyor. Bazı özel televizyon kanallarının yabancı sermayeye yüzde 100 açılması konusunda bir kanun teklifi Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edildi, buraya geldi; biz, şiddetle karşı çıktık, Sayın Nevzat Yalçıntaş’ın da karşı çıkması üzerine, iktidara mensup bazı milletvekilleri de aleyhte oy verdi; ama, kabul edildi. Cumhurbaşkanımızın vetosu üzerine konu tekrar gündeme geldiğinde hükümet dedi ki “evet, biz de bundan vazgeçiyoruz.”

Şimdi, değerli arkadaşlarım, burada, muhalefetin söylediğine itibar etmiyorsunuz, iktidarın söylediğine itibar etmiyorsunuz; itibar ettiğiniz tek merci hükümet oluyor. O zaman, toplanalım, bir genel yetki verelim, hükümet istediği kanunu çıkarsın. Yani, bu, son derece yanlış oluyor, sağlıklı kanun çıkaramıyoruz. Kanunların gerekçeleri de çok önemlidir; uygulamada, yorumlamada gerekçelere de bakılır; ama, kanun teklifi olarak durmadan tasarılara ilaveler yaparsanız, gerekçesiz maddeler kabul edersek, bir sonuç almamız mümkün değildir.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bir de, büyük bir haksızlık oluyor. Burada, Parlamentoya devam eden milletvekili sayısı 100 civarında. Şimdi, bu 100 kişiyi, siz, cumartesi de çalıştırmak suretiyle, olağanüstü uzatılmış sürelerde çalıştırmak suretiyle, büyük bir haksızlık yapıyorsunuz. Zaten, bu Parlamentoya devam etmemeyi alışkanlık haline getiren bazı milletvekilleri, olsa olsa bugün, siz, Sayın Başbakan ısrar ettiği için Meclis kulisinde bulunacaklar ve son anda gelip oy kullanacaklar.

Değerli arkadaşlarım, burada konuşacaksak, bugün ilan edilmiş olan buğday taban fiyatlarını konuşmalıydık. Bugün ilan edilen taban fiyatı 350 000 lira, artı 30 000 lira prim. Oysa, geçen yıl ilan edilen fiyat 370 000 liraydı. Şimdi, hiçbir şey vermiyorsunuz ve Ziraat Odaları Birliğinin tespitlerine göre de, buğdayın maliyeti 400 000 lira. 400 000 liraya mal edilen bir ürüne, 350 000 lirayı başta, daha sonra da 30 000 lira prim vererek milyonlarca çiftçiyi mağdur ettikten sonra, burada, belli kesimlere, belli çıkar çevrelerine olanak sağlayan kanunları aceleyle çıkarmakla, bu Meclis görevini yapmış olmaz. Bu Meclisin görevi, ülke yararına kanunlar çıkarmaktır; bu Meclisin görevi, toplumda ezilen kesimlerin sorunlarını çözecek yasalar çıkarmaktır.

Onun için, bu Danışma Kurulu kararının reddedilmesini diliyorum ve hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Özyürek.

Önerinin lehinde söz isteği var; Bayburt Milletvekili Sayın Ülkü Güney...

Buyurun Sayın Güney.

 

 

ÜLKÜ GÖKALP GÜNEY (Bayburt) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partimizin grup önerisinin lehinde söz istedim; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hepinizin bildiği gibi, İçtüzüğümüzde ve yasalarımızda, Meclisimizin “Danışma Kurulu” diye bir müessesesi vardır. Bu müessese, Meclis için bir nevi mutfak görevini yapar; hazırlanacak olan kanunların, görüşülecek olan kanunların, orada grubu bulunan partiler tarafından, önemli olanları zaman zaman öne alır, öne getirir ve bir nevi, buradaki, bizlere bir hazırlık yapar; asıl görevi budur. Bir de, acil, çok önemli kanun tasarılarını, çok ender olarak, zaman zaman öne getirir.

İşte, bugün, Adalet ve Kalkınma Partisi -Değerli Grup Başkanvekili arkadaşımız da burada anlattı gerekçelerini- bu gerekçelerle bir öneri getirmişlerdir; bunların en tabiî hakkıdır, doğrudur; bu öneri gelmiştir ve oylanacaktır.

Ben bu vesileyle, size birkaç mesaj vermek istiyorum; önemli saydığım mesajı vermek istiyorum.

Bunlardan birincisi şudur: Değerli arkadaşlarım, Danışma Kurulunda görüşüp karara bağlanması icap eden konulardır bunlar ve burada Sayın Meclis Başkanımızın daha duyarlı olması gerektiğine inanıyorum ve orada bu meseleyi halletmelidir. Orada bu mesele iki grup arasında halledilmelidir. Her hafta buraya Danışma Kurulu önerisi gerek Cumhuriyet Halk Partisinden gerekse AK Partiden gelmemelidir. Biz de şaşırdık, biz şaşırdık. Sizin gruplarınız var, bizim grubumuz da yok.

Şimdi, elimde bir bilmece... Arkadaşlar, bu bilmeceyi ben nasıl çözeyim?! Bir milletvekili olarak, gelin, elinizi vicdanınıza koyun. Ben, hangisinin ne olduğunu nasıl bulayım, nasıl bileyim, nasıl öğreneyim?! Kaldı ki, bir kanunda 48 saat geçmeden, yani, o anayasal süreyi de kullanmadan, o kadar acil bir kanun getiriliyor ki, o da olmadan... Peki, biz buraya niye gelelim, niçin gelelim?! O ki bir katkıda bulunamayacağız, o ki bir yardımda bulunamayacağız, eleştiremeyeceğiz, biz niye gelelim?! Hele hele, cuma günü, cumartesi günü çalışma meselesi...

BAŞKAN – Sayın Güney, bir dakikanızı rica edebilir miyim...

Sayın milletvekilleri, Bakanlar Kurulu bölümündeki milletvekili arkadaşlarımıza rica ediyorum.

ÜLKÜ GÖKALP GÜNEY (Devamla) – Sayın Bakan arkadaşlar, herhalde, bu konuyu o kadar önemsemiyorlar.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ÜLKÜ GÖKALP GÜNEY (Devamla) – Ama, milletvekili olarak bizim için bu çok önemli. Biz, hiçbir katkıda bulunamıyoruz, hiçbir yardımda bulunamıyoruz. Bakın, arkadaşlar, bundan üç hafta evvel yine böyle bir Danışma Kurulu kararı geldi, önerisi geldi ve Adalet ve Kalkınma Partimizden geldi. Hatırlayın, cumartesi günü çalışacaktık, çalışamadık. Ben çıktım, o gün de söyledim, “çalışamayız arkadaşlar” dedim. Perşembe günü akşamdan durum belli oldu. Cumartesi günü, cuma günü çalışma yapılmadı. Yani, siz bunun yapılacağına inanıyor musunuz, bu kadar zorlamayla bir noktaya gidilebileceğine inanıyor musunuz?! Üstelik, bu kanunları bu kadar acele, bu kadar iyi hazırlamadan buradan geçirirsek neler olduğunu da biliyorsunuz. İşte, Anayasadan dönüyor, Sayın Reisicumhurdan dönüyor vesaire vesaire...

Şimdi, arkadaşlarım, sayı, 540 kanun da çıkarırsın, 740 kanun da çıkarırsın; ama, gelin, bu işi, özellikle, ben, grubu bulunan her iki partimizin grup başkanvekilleri, hepsi burada; onlardan rica ediyorum; buraya getirmeden kendi aranızda bunu halletmenin yollarını bulun. Sayın Meclis Başkanı da bu işte daha aktif olsun. Yoksa, biz, her hafta, burada, bu konuyu tartışmamalıyız. Dikkat edin; bu kadar acele ediyoruz, sadece bu öneri için kaybettiğimiz zaman bir saate yakındır arkadaşlar, bir saat zaman kaybettik. Niye burada bunu kaybedelim?! Bunu, Danışma Kurulunda oturun, konuşun, çok nadir olduğu zaman getirin. Aksi halde, buradan bir sonuç alamayız. Yine bu hafta sonu milletvekili arkadaşlarımız gelmezler, gelemezler.

Sonra, burada milletvekilliği dendiği zaman, milletvekili sadece Meclise, böyle, zorla getirilen, cuma günü saat bilmem sabahın 11’inden gecenin 22’sine, 23’üne kadar... Böyle milletvekilliği de olmaz; onu size söyleyeyim. Milletvekilinin asıl önemli görevleri vardır; seçim bölgelerimiz var, seçmenlerimiz var; yani, bizi devamlı bir şekilde buraya bağlayıp, buraya mutlaka geleceksiniz, mutlaka şunları yapacağız... Yani, sadece bir milletvekilinin görevi Mecliste bulunmak da değildir. Hele hele böyle hazırlıksız gelinecek, içinde ne olduğu bilinmeyecek, istediğimiz kadar günü uzatacağız, ondan sonra “sayısal olarak bu kadar kanun çıkardık...”

Ben, bu duygularla hepinize şunu söylemek istiyorum ve değerli grup başkanvekili arkadaşlarıma: Bundan böyle bu konuyu kendi aranızda, Sayın Meclis Başkanını da daha aktif olmak kaydıyla, yapınız, bizler de ne konuşulacağını daha önceden öğrenelim, bilelim, gelelim, burada birlikte tartışalım; daha faydalı oluruz diye düşünüyorum. Artık, bu konuda konuşmaktan -ben üç dört defa konuştum- çok rahatsız oldum; bir daha da bu konuda konuşmayacağım, konuşmak istemiyorum; inşallah, mecbur kalmam.

Bu duygularla hepinize saygılar sunuyorum; teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Güney.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş önerisi üzerinde, lehte ve aleyhte olan görüşmeler tamamlanmıştır.

 

YO K L A M A

 

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Sayın Başkan, yoklama yapılmasını istiyoruz.

BAŞKAN – Yoklama talebiniz var.

Yoklama isteminde bulunan arkadaşların isimlerini alıyoruz: Sayın Kemal Anadol, Sayın Ali Topuz, Sayın Mehmet Vedat Yücesan, Sayın Salih Gün, Sayın Bayram Ali Meral, Sayın Muharrem İnce, Sayın Atila Emek, Sayın Ali Rıza Gülçiçek, Sayın Mustafa Özyurt, Sayın Mevlüt Coşkuner, Sayın İsmail Değerli, Sayın Erdoğan Kaplan, Sayın Erdal Karademir, Sayın İzzet Çetin, Sayın Nurettin Sözen, Sayın Hüseyin Bayındır, Sayın Ali Oksal, Sayın Şevket Arz, Sayın Sefa Sirmen, Sayın Harun Akın.

Sayın milletvekilleri, önerinin oylamasından önce 20 milletvekilimiz yoklama talebinde bulunmuşlardır. Şimdi, bu talebi yerine getireceğim.

Yoklama için 5 dakikalık süre veriyorum.

Adlarını okuttuğum sayın üyelerin, yoklama için elektronik cihaza girmemelerini rica ediyorum ve yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayısı vardır.

 

 

 

BAŞKAN – AK Parti Grubu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Alınan karar gereğince sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konuları görüşülmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri İle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

 

 

 

 

1.-   Çanakkale Milletvekilleri Mehmet Daniş ve İbrahim Köşdere’nin; Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Kanununa Geçici Bir Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/212) (S. Sayısı: 305)

BAŞKAN – 1 inci sırada yer alan kanun teklifinin geri alınan maddeleriyle ilgili komisyon raporu gelmediğinden, teklifin görüşmelerini erteliyoruz.

2 nci sırada yer alan, Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu Tasarısı ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu raporunun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

2.- X Esnaf ve Sanatkarlar Meslek Kuruluşları Kanunu Tasarısı ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Raporu (1/969) (S. Sayısı: 851)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yok.

Ertelenmiştir.

3 üncü sıraya alınan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Salih Kapusuz, Bursa Milletvekili Faruk Çelik, Hatay Milletvekili Sadullah Ergin, İstanbul Milletvekili İrfan Gündüz ve Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa ile 193 Milletvekilinin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu raporunun birinci görüşmesine başlıyoruz.

 

 

 

.- Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Salih Kapusuz, Bursa Milletvekili Faruk Çelik, Hatay Milletvekili Sadullah Ergin, İstanbul Milletvekili İrfan Gündüz ve Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa İle 193 Milletvekilinin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/435) (S. Sayısı: 894)...(x)

BAŞKAN - Komisyon?.. Burada.

Hükümet?.. Burada.

Komisyon raporu, 894 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Teklifin tümü üzerinde söz istekleri vardır.

Gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Tuncay Ercenk, AK Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Burhan Kuzu; şahısları adına, Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan, İstanbul Milletvekili Mustafa Ataş, Erzurum Milletvekili Mücahit Daloğlu, Adana Milletvekili Uğur Aksöz.

İçtüzüğümüz gereğince, sırasıyla, milletvekillerimizden söz hakkı olanlara söz verilecektir.

Şimdi, ilk söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Tuncay Ercenk’e aittir.

Buyurun Sayın Ercenk. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA TUNCAY ERCENK (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; anayasalar, hepimizin bildiği gibi, bir devletin yapısını, işleyişini, kurumlar ile kurumlar, kurumlar ile kişiler arasındaki ilişkileri ve kuralları düzenleyen temel yasalardır. devletin işleyişini düzenleyen temel bir yasa olması nedeniyle, anayasalar, ilkesel anlamda düzenlenmeli ve uzun süre değiştirilmesine ihtiyaç duyulmayacak biçimde...

ATİLA EMEK (Antalya) – Sayın Başkan, Genel Kurulda hem uğultu var, hem ayakta herkes.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Sayın Başkan, bir müzakere ortamı yok burada.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Divanın orası kalabalık, burası kalabalık.

TUNCAY ERCENK (Devamla) - ...hazırlanmalı ve bu çerçeve içinde, ilkeleri esas alarak, çok fazla ayrıntıya girmeden düzenlenmesi gereken temel yasalardır.

Anayasal güvence altında olması gereken konular hariç olmak üzere, anayasal güvenceye ihtiyaç duyulan her konuda, anayasa düzenlenirken, elbette, ayrıntıya girerek, ilkeler doğrultusunda düzenlenme doğaldır; ama, bunun dışında, temel anlamda düzenlenecek bir anayasada, mutlak suretle, uzun süre değiştirilme ihtiyacının bulunmaması gerektiği şekilde hazırlanması esastır.

Değerli milletvekilleri, üç yıla yakın bir süredir, Anayasanın 76 ncı maddesinden başlamak üzere, Anayasada birtakım maddeleri değiştirdik, bir kısmına da teşebbüs ettik. Şimdi, elimde bir liste var. 27.12.2002 tarihinden itibaren, Anayasanın 10 uncu maddesinde “kanun önünde eşitlik” 15 inci maddesinde “temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması” 17 nci maddesinde “kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı” 30 uncu maddesinde “basın araçlarının korunması” 38 inci maddesinde “suç ve cezalara ilişkin esaslar” 76 ncı maddesinde “milletvekili seçilme yeterliliği” 78 inci maddesinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri” 87 nci maddesinde “Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri” 90 ıncı maddesinde “milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” 131 inci maddesinde “yükseköğretim üst kuruluşları” 143 üncü maddesinde “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” 160 ncı maddesinde de “Sayıştay” başlıklı maddeleri değiştirmişiz veya mevcut olan fıkraları Anayasadan çıkarmışız.

Tabiî, teşebbüs ettiklerimiz de oldu. Bunların başında, Anayasanın 76 ncı maddesinin birinci fıkrası, seçilme yaşının 25’e indirilmesi; yine, Anayasanın 169 ve 170 nci maddeleri. Bunların bir bölümü askıya alındı, bir bölümü Sayın Cumhurbaşkanınca veto edildi. Anayasa Mahkemesi tarafından da iptal edilen, elbette, tasarılar mevcuttur.

Şimdi, 13 madde değiştirmişiz seçimden bu yana. 13 maddenin içinde, başlıklarını okudum; ama, ne hikmetse, toplumun bizden beklediği Anayasa değişikliğini yapmaya cesaret dahi edememişiz. Bunu, sadece AKP Grubuna mensup milletvekilleri için söylüyorum; çünkü, biz, Anayasanın 83 ve 100 üncü maddeleri konusunda, dokunulmazlıkların sınırlandırılması konusunda, seçildiğimizden bu yana üstünde durduğumuz en önemli konu budur; ama, saydığımız bütün değişiklikler yapılmasına rağmen, bu konuya en ufak bir yaklaşım gösterilmemiştir ve Parlamentonun ortak kararı olarak “evet, siyasetçiye güveni sarsıyor bu dokunulmazlık” diyerek ortak bir karar alma noktasından sürekli kaçmış bulunuyoruz.

İnanıyorum ki, en kısa zamanda, AKP Grubuna mensup arkadaşlar, dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda üstlerine düşeni yapacaklar ve bu cesaretleri göstereceklerdir diye düşünüyorum.

Biz, seçimimizden bu yana, yasama çalışmalarını yaptığımız süre içinde, her Anayasa değişikliği teklifi geldiği zaman öncelikle üstünde durduğumuz Anayasanın 83 üncü ve 100 üncü maddelerinin bir an önce sınırlandırılması, hukukun üstünlüğüne bağlı daha çağdaş bir düzenleme olan “sınırlandırma” kavramının Anayasamıza eklenmesi konusunda üstümüze düşen ısrarı yapmış bulunuyoruz.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasını neden çok istiyoruz? Bir kere, toplumda siyasetçiye olan güvenin sarsıldığını hepimiz kabul edelim. Bunun tek yolu da, gerçekten, suç işlemiş bir siyasetçinin, milletvekili veya bakan olan bir şahsın, milletvekili olarak bu sorumluluktan kurtulmasını önlemek bizim temel görevimizdir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, her anayasa değişikliği teklifi ve yasa teklifi veya tasarıları gündeme getirilirken bizim üstünde durduğumuz çok önemli bir kavram daha var; o da, gerek bu değişikliklerin gerek yasa gerekse anayasa değişikliklerinin, toplumu ilgilendiren tüm kesimlerin bir araya gelerek, bir uzlaşma içerisinde bu tasarıları veya teklifleri gündeme getirmesi, komisyona ve arkasından da Parlamentonun gündemine taşınması gerektiğini düşünüyoruz; yani, bir hükümet oturduğu yerde görev yaparken, efendim, ben bu tasarıyı böyle düşünüyorum, bu kurumu böyle düzenleyeceğim, bu konuda böyle bir tasarı getiriyorum veya milletvekili arkadaşlarım, ben böyle bir teklif getiriyorum yerine, tam aksine, hangi konuda getiriyorlar, YÖK konusunda, esnaf ve sanatkârlar konusunda; bu konuları getirecek olan tasarıları da bu kesimlerle konuşarak, anlaşarak, muhalefet partisiyle konuşarak, anlaşarak getirmelerini de, öyle sanıyorum ki, toplumun uzlaşma kültürü açısından önemli bir noktadır diye düşünüyorum. Biz bu konuda üzerimize düşeni hep yaptık, bu fırsatı kaçırmayalım dedik. Umarım ki, bundan sonra bu fırsatlar kaçmaz ve toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren insanlar bir araya gelir ve tasarıları bu şekilde çıkarır ki, Parlamento gerçekten saygınlığa ulaşsın ve toplum da, bravo, çok iyi çalışıyor bu Parlamento, uzlaşmışlar desin ve ona örnek olacak şekilde bir çalışma içine girsin diye düşünüyorum.

Şimdi, biz, yasaları, değişiklikleri genellikle Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde düşündük, Avrupa Birliğinin bize dayatmasıyla değiştirdiğimiz yasalar oldu. Elbette güzel, bunlara karşı çıkma anlamında söylemiyorum; ama, keşke “Avrupa Birliği müzakere süreci aman kaçıyor” yerine “Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan vatandaşlarım, Türk Halkı bu değişiklikleri çok önceden hak etmiştir, bu nedenle bu değişiklikleri yapalım” denilse ve o şekilde bu değişiklikler olsaydı, öyle sanıyorum ki, toplumdaki itibarımız hem toplum olarak hem Meclis olarak daha iyi olurdu, daha fazla olurdu.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, 13.4.1994 tarihli, 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, amaç olarak, 1 inci maddesinde şunları belirtmiş: “Radyo ve televizyon yayınlarının düzenlenmesine ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usulleri belirlemektir“ diye amacını belirlemiş ve 4 üncü maddesinde de, yayın ilkeleri çerçevesinde, hemen hemen toplum yaşamının bütününü ilgilendiren, toplumda hemen hemen her kesimi ilgilendiren, “Yayın İlkeleri” adı altında maddeler koymuş, ilkeler koymuş.

Şimdi, toplum yaşamının her bölümünü ilgilendiren bir paragraf, bir madde ekleyen bir kanun, neden acaba, bu kadar, toplumun bütün kesimlerini ilgilendirme gereğini duymuş 4 üncü maddede? Öğretim diyorsunuz, burada var; devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü kavramı burada var, toplumun millî ve manevî değerlerine aykırı davranmama ilkesi burada var, Anayasanın “Genel Esaslar” kısmında yer alan ilkelere, demokratik kurallara ve kişi haklarına saygı burada var; genel ahlak, toplum huzuru ve Türk aile yapısı diye, böyle sıralıyor... Anlatım özgürlüğünden bahsediyor; insanların ırk, cinsiyet, sosyal sınıf veya dinî inançları dolayısıyla hiçbir şekilde kınanmaması ilkesine, Türk millî eğitimine, yayınlarda adalet ve tarafsızlığa kadar, tam 20 madde olarak sayılmış. Demokratik kurallar çerçevesinde, kamunun siyaset, eğitim ve kültürel alanlardaki beklentilerine cevap verecek şekilde demokratik gruplar ve siyasî partiler arasında fırsat eşitliğinin sağlanması esasına kadar düzenleme yapmış. Bunlar, sadece 4 üncü maddedeki ilkeler.

Peki, neden bu kadar, 4 üncü maddeyi esas alarak, toplumun bütün kesimlerini hemen hemen içine alan kurumlarını düzenleyen bir kavram içine, bir madde içine, bir anlayış içine girmiş teklif; onu özellikle açmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, medyamız, özellikle son günlerde, son yıllarda, toplumla iç içe geçmiş, toplumun haber alma anlayışının dışında, topluma haber verme, toplumu bilgilendirme anlayışının dışında, toplumu yönlendirme anlayışını önplana almış. Yani, medya, artık, topluma haber vermenin yerine, toplumu yönlendirme kavramını esas almış ve yayınlarını da, yayın ilkelerini de buna göre düzenlemiş.

Şimdi, medyanın bu şekildeki anlayışı ve çalışması, elbette, toplumu şekillendirme anlayışından kaynaklanıyor; yani, medya yayınlarıyla, toplumu bir anlamda düşündüğü biçimde şekillendiriyor, tercihlerini düşündüğü biçimde yönlendiriyor. Vatandaşın tercihlerini bile etkileme noktasına gelen bir kavram içerisinde medya. Bunu kabul etmek lazım, bu gelişen sürecin sonucu. Bunu, bir reddetme anlamında söylemiyorum; ama, bunun belli sakıncaları doğacaktır ortada.

Şimdi, giderek medyanın tekelleşmesi gündeme geliyor. Bu tekelleşme, medyanın toplumu şekillendirme, etkileme özelliği gözönüne alındığı zaman, tek bir ses, tek bir görüş etrafında toplumu yönlendirme anlayışı daha da güçlü hale gelecek. O nedenle, medyanın tekelleşmesi konusunda ciddî kuşkular var. Bu konuda, ciddî çalışmalar yapmak durumundayız diye düşünüyorum.

Tek görüş, tek yönlülük, tek aktarma, tek yorumlama, fikir farklılıklarını ve fikir anlamında değişik görüşlerin de belli oranda sekteye uğramasına neden olacak; eğer, bu şekilde medyanın tekelleşmesi gündeme gelirse.

Demokrasinin çok doğru işlemesi, alışabildiğimiz biçimde, alışageldiğimiz biçimde demokrasinin tarifine uygun biçimde işlemesi de, öyle sanıyorum ki, tehlikeye girecektir. O nedenle, Büyük Millet Meclisine ve toplumun tüm kesimlerine, bu konuyla ilgilenen herkese, toplumun tüm kesimlerinden, tek bireyine kadar, bu konunun üzerinde hassasiyetle durmamız gerekir, bu konuda üzerimize düşen görevi yerine getirmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Tek sesli bir medya, tek sesli bir demokrasiye yol açabilir. Bu önemli bir yanlıştır, önemli bir sakıncadır. Bu açıdan da, medyamızın, öyle sanıyorum ki, bu ilkeye dikkat etmesi, 4 üncü maddedeki çerçeve içinde dikkat etmesi ve toplumu da tek yönlü, tek sesli olarak yönlendirmemesi gerekir.

Tabiî, toplumu bu denli etkileyen, toplumu bu denli yönlendiren bir başka kurum, bir başka aracın olduğunu düşünemiyorum. Öyle ki, medyanın ve medyanın araçlarının belli bir düşüncenin, belli bir grubun çıkarına kullanılmasının hangi sonuçlara yol açacağını ve hangi amaca, o düşüncenin hangi amacına hizmet edeceğini çok iyi düşünmemiz gerekiyor. Medya araçları belli bir grubun veya kişinin çıkarına kullanılmamalıdır, belli bir düşüncenin çıkarına da kullanılmamalıdır, belli bir yapının çıkarına da kullanılmamalıdır; toplumun çıkarı, amacı neyse, ne gerektiriyorsa onu yapmak lazım. Ancak, günümüzde bunun bu şekilde çok işlediğini söyleyemiyorum. Çünkü, medya grupları, ticaret, siyaset bir araya girmiş ve toplumun yönlendirme noktası neresiyse, hassas noktası neresiyse oraya doğru bir yayın politikası gündeme getirilmeye çalışılmaktadır.

Kitle iletim araçlarını ellerinde bulunduranlar kendi politikalarını, kendi anlayışlarını, kendi düşüncelerini öne sürmek durumundadırlar. Bu, kendileri açısından doğal sayılabilir. Ama, bir anlamda, ticaret ve siyaset, kâr anlayışı birbirine geçmiş, toplum açısından doğal karşılanmayacak bir sonuç ortaya çıkmaya başlamıştır. Kendileri açısından doğal olabilir; ama, toplum açısından doğal bir sonuç değildir; çünkü, toplum, tarafsız gözle yapılan yayına itibar edecektir ve bu konuda tercihlerini kullanacaktır; ama, tek bir düşünce etrafında toplumu yoğunlaştırmaya çalışmak çok demokratik bir yaklaşım tarzı değildir diye düşünüyorum. Yine, son dönemlerde birkısım televizyon kuruluşları ve medya kuruluşları neredeyse birbirlerinin benzeri yayınlar yapmaya başladılar. Şimdi bir kanalda dizi film başladığı zaman diğer kanalda da dizi film çalışmaları başlıyor. Bir kanalda gelin-kaynana programları başladığı zaman öbür kanalda da gelin-kaynana programları başlıyor. O onu gözetliyor, bu bunu gözetliyor... Değişik kanallarda birbirlerine benzer programlar toplumu etkilemeye başlıyor -kültür açısından değil- hatta hatta, o kadar etkilemeye doğru götürüyor ki, cinayetler dahi işlenmeye başlıyor. Bu konuda, öyle sanıyorum ki, medya, üstüne düşen sorumluluğu yerine getirecektir.

Eğlence programları birbirlerini izliyor; ama, ne yazık ki, toplumu gerçekten, sosyal, ekonomik ve siyasî yönden yönlendirmesi gereken -tarafsız biçimde tabiî- haber programları, maalesef, çok geç saatlere bırakılıyor ve bizler, o üstatlarımızın, o aydınlarımızın, siyasetçilerimizin, bilim adamlarımızın o saygın görüşlerini izleme olanağını bulamıyoruz. Bu da önemli bir kayıp diye düşünüyorum; çünkü, toplum, gerçekten haber programlarına kendisini adapte etmiş ve bunları bekleyen bir anlayış içerisindedir.

Yine, malî açıdan birbirinin içine girmiş medya-ticaret-siyaset ilişkisinin bir de malî güç açısından güçlenerek kâr amacı da güttüğünü biraz önce söyledim. Toplumu bu kadar etkileyen bir medyayı, nasıl kontrol etme noktasına geliyoruz... Nasıl kontrol edeceksiniz; bu kadar güçlü bir kuruluşu, bu kadar güçlü bir kurumu nasıl kontrol edeceksiniz, ne yapacaksınız?

Şimdi, biliyoruz ki, böylesine önemli bir kurumu kontrol edecek, denetleyecek bir kurumun da, yani, şu anda, 133 üncü maddede yapmayı düşündüğümüz değişiklik, Radyo Televizyon Üst Kurulunun da anayasal bir kurum olarak Anayasa girmesi bir tek şeye bağlı. Güçlü bir kurum olacak.

Güçlü kurum nasıl olacak; arkasında, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gücünü hissedecek ve anayasal kurum olarak kendisini hissedecek. Böylesine güçlü bir desteği arkasında hisseden üst kurul, elbette ki, 4 üncü maddede, “yayın ilkeleri” olarak saydığımız maddelerdeki ilkeleri koruma anlayışı bakımından daha güçlü konuma gelmekte ve bu nedenle, üyelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmesi konusunda ciddî bir adım atılmış olmaktadır. Genel anlamda, doğru kabul etmekteyiz.

Ancak, değişiklik teklifinde getirilen çözümün, Anayasanın 130 uncu maddesinde ifade edilen “tarafsızlık ve özerklik” ilkelerinin gereğini eksiksiz olarak karşılayıp karşılamadığı, kuşkusuz, tartışılabilecek bir husustur. Yani, bu Meclis tarafından RTÜK üyelerinin seçimi, gerçekten özerklik ve tarafsızlık ilkelerini tam anlamıyla sağlayacak mıdır; onu elbette tartışma noktası haline getirme imkânımız vardır. Ancak, bulunduğumuz mevzuat içinde, şu andaki konuma göre, bunun dışında bir başka çözümü tespit etme olanağımız, maalesef, olmamıştır ve ancak bugün bu koşullar içinde, bu şartlar içinde böyle bir düzenleme yolunu seçmiştir komisyonumuz ve arkadaşlarımızın teklifi de bu yönde gelişmiştir. Umuyorum ki, çok daha uygun çözümler bulunacaktır; ama, şu anda, bugünkü konumlara göre, Büyük Millet Meclisi tarafından RTÜK gibi bir kuruluşun, şu ilkeleri korumaya çalışan bir kuruluşun arkasında böyle bir gücün olması elbette doğaldır.

Yüce Meclisi saygılarla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ercenk.

AK Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili ve Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Burhan Kuzu; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA BURHAN KUZU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlarım.

Gündemde bir anayasa değişikliği yine var. Bu, 9 uncu değişikliği 82 Anayasasının. Tabiî ki, bunları böyle bölük pörçük yapmak yerine, esasen, Muhalefet Partimize unutmadan, şimdiden söylüyorum: Gelin, şu Anayasayı sağ baştan, sol baştan tamamen ortaya koyalım, ne ise bunun gerekli olan zemini, sivil örgütler midir, Sayın Ercenk’in belirttiği gibi, muhataplarını bulalım -samimî olarak bunu söylüyorum- yeni bir anayasa yapalım, daha kısa olsun tabiî bu anayasa; çünkü, Anayasanın bütünlüğü de bozuluyor bu şekildeki sağdan, soldan girmelerle; ama, yapılan değişikliklerin neredeyse hemen hemen hepsinin de doğru olduğunu söylemem gerekir. Olabilir ufak tefek yanlışlıklar; ama, genel olarak olumlu adımlar olduğunu söylemek isterim.

Şimdi, bu önümüzdeki değişiklik neyi getiriyor, neden doğdu: Bir defa, bilelim ki, Radyo-Televizyon Üst Kurulu, bilindiği gibi, 1994’ten itibaren var ve 1993’te özel televizyon yayıncılığının Anayasaya girmesiyle başladı. Ondan önce 1990 yılında, biliyorsunuz, özel bir televizyon kuruldu ve radyolar yavaş yavaş kurulmaya başlandı, yasaya aykırı olarak özel radyo ve televizyonlar. Devlet kapatmaya kalktığı zaman vatandaş “radyomu, televizyonumu isterim; türkü dinleme hakkımı kesiyorsunuz” dedi, vesaire. Baş edemeyince Anayasa değişti, doğrusu yapıldı; fakat, buradan da şunu görüyoruz ki, aslında, teknik olarak çağın gereklerini hukuk, eğer takip edemiyorsa, mutlak surette olay zorlayarak, o hukuku arkasından getiriyor bir şekilde; ama, asıl olan, hukukun, hukukçunun ve yetkililerin çok daha önceden bunu görüp düzenlemesi olması lazım.

Şimdi, RTÜK kısmıyla ilgili olarak, özellikle Üst Kurulla alakalı bölüm üzerinde duracağım; çünkü, asıl elimizdeki metin bunu getiriyor. O günkü kanunun 6 ncı maddesine göre, 9 kişilik bu kurulun 5 üyesi iktidar parti ya da partilerine, 4’ü de muhalefet parti ya da partilerine ait olacak şekildeydi. 2 kat aday gösteriliyordu, bunun içerisinden seçiliyordu Meclis Genel Kurulunda. Bugünkü model de aynen bunu getiriyor. Anayasaya bir nevi bu yazılmış oluyor. Bu anlamda, aslında, 1980’lerde yapılan bir -doğru olmayan bir yol bence; ama, zorunlu olduğu için birazdan söyleyeceğim- duruma gelinmiş oldu; çünkü, bilindiği gibi, YÖK gibi ve buna benzer birçok kurum, evvela yasayla yapıldı, sonra 1982 Anayasasın bunlar konuldu. Dünyada böyle örnekler hemen hemen hiç yoktur; evvela yasasının yapılıp anayasaya bunun konulması. Evvela anayasa yapılır, o yönde yasalar yapılır; ama, bizde, o günkü şartlarda, maalesef bunlar gerekli oldu.

Şu anki durum, bir nevi, biraz ona benziyor; ama, bu Anayasa Mahkemesinin bir kararının zorunlu sonucu olduğu için böyle oldu. Yoksa, hükümetin ya da önerge veren arkadaşlarımızın tercihi bu yönde elbette ki değildi.

Nedir o konu: 57 nci Hükümet -bilindiği gibi, Ecevit Hükümeti- Üst Kurulda bir değişiklik yaptı. Bu 9 kişilik üyenin seçiminde 5’ini Meclise, 4’ünü Bakanlar Kuruluna verdi. Bakanlar Kuruluna da aday göstererek çeşitli kurumlardan, işte, YÖK, Basın Konseyi ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin aday gösterme şartıyla seçme hakkı getirildi.

Anayasa Mahkemesi, bunu... Anayasa Mahkemesine götürüldüğünde, 2002’de gitti, 2004’te karar verdi. Evvela yürütmeyi durdurdu, sonra da iptal kararını verdi; ama, henüz gerekçe yayımlanmadı bilindiği gibi.

Orada diyor ki “Meclisin Üst Kurula üye seçmesi Anayasada yazılmamıştır. Dolayısıyla da, bu yetkisini kullanamaz, böyle bir yetkisi yoktur” diyor daha doğrusu. Bence, bu karar yanlış. Bunu birçok hukukçu gibi ben de söylüyorum; çünkü, sonuç itibariyle bilinmesi gereken bir şey var ki, Meclisin yetkisi ilk eldir, geneldir, birinci eldendir, her şey orada yazmaz. Dolayısıyla, bu seçimi pekala yapabilir; ama, değil mi Anayasa Mahkemesi böyle bir karar vermiştir, elbette ki, o çıkmaz içerisinde bir formül olarak bu bulunmuştur; başka da çare olmadığı için önümüze bu değişiklik gelmiştir.

Şimdi, bu çerçevede, bu girişten sonra, biraz Üst Kurulla alakalı, hem dünyadaki örneklerini vererek, hem bizdeki örnekleri vererek bazı şeyler söylemek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; elimizdeki bu RTÜK’le ilgili, anayasal kurum haline getirilen RTÜK 1994’te yasayla kuruldu ve o günkü şartlarda, bugüne kadar, bana sorarsanız, ana hatlarıyla, iyi görevler yaptığını düşünürüm.

Şimdi, yalnız yasa yapılırken bir iki hata bence yapıldı. Bunlardan birisi, kamu yararı, kamu düzeni, toplumun genel menfaati, bütün bunlar doğru; ama, özel yayıncılık dediğimiz özel sektörün, bu alandaki, bence, katkısı çok ciddiye alınmadı. Esasen, bunun da tekrar gözden geçirilmesi gerekir.

Yine bir şeyin altını daha çizmek istiyorum: 1989 tarihli Avrupa Sınır Ötesi Yayıncılık Sözleşmesi var, biz buna da taraf olduk; bunun gerekleri bu yasaya yansımıştır önemli ölçüde; bilhassa yayın ilkeleri bakımından baktığımızda, birazdan buna da değineceğim, gerçek anlamda bunun orada yansımalarını görüyoruz.

Şimdi televizyon programcılığında Üst Kurul benzeri kurullar oluşturulurken, dediğim gibi, özel yayıncılığın dikkate alınmamasının ya da yasayı yaparken bu alandaki eksikliklerin, bence, giderilmesi lazım bundan sonra yapılacak çalışmalarda. Bir defa bilmemiz gerekir ki, özel sektör ticarî amaç güder, doğrudur; ama, bir şey daha var ki, alternatif program da hazırlar. Yani, devlet sektörünün belli kalıp içerisinde sunduğu programa karşılık, mutlaka özel sektöre alternatif program sunma hakkının ciddî olarak verilmesi lazım; aksi halde, siz, Anayasada özel sektöre bu imkânı verirsiniz, devlet tekelinin devamından başka bir şey yapmamış olursunuz söylediğim çerçevede hareket etmezseniz.

Üst Kurul dediğimiz kurul benzeri kurullar nerelerde var:

Şimdi, bakın, Amerika Birleşik Devletleri Federal Haberleşme Komisyonu, 7 kişilik bir komisyon; Amerikan başkanı tarafından atanıyor, senato başkanı aday gösteriyor; yani, bizim dilimizde başbakan atamış oluyor esasen bu kurul üyelerini; 7 yıl için seçiliyor.

Fransa’ya baktığımız zaman, 1989 tarihli kanuna göre, Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu var; 9 üyeli bu kurul, 3’ü cumhurbaşkanı, 3’ü senato başkanı, 3’ü millet meclisi başkanı tarafından seçiliyor; süresi 6 yıl olarak belirlenmiş. Kurul kararları başbakana sunuluyor, başbakan bu kararların yeniden görüşmesini yapılmak üzere onbeş gün içerisinde iade ediyor; böyle bir denetimden de geçiyor.

Almanya’da eyalet bazında, eyalet radyo ve televizyon daireleri kurulmuş.

İtalya’da, garantör dediğimiz meclis ve senato başkanlarının teklifi üzerine cumhurbaşkanının atadığı bir kişi var; 3 yıllığına atanıyor ve tekrar seçilemiyor. Bu, yıllık raporlar hazırlar, başbakana sunar, bu da mecliste görüşülür.

Dikkat edilirse, gerek bizde gerekse Avrupa ülkelerinde radyo ve televizyon yayıncılığında siyasî iktidarın ya da siyasî kesimin ağırlığını görüyorsunuz; hepsinde, mutlaka, siyasîler, bir şekilde için içerisinde. Sayın Tuncay Ercenk’in demin söylediği, acaba, bu, siyasallaşmayla sonuçlanır mı kaygısı, hakikaten, ilk etapta insanın aklına gelebilir; ama, dünyadaki uygulama da bu yönde, ben de, en orta yolun, en doğru yolun da bu olduğunu düşünüyorum. Anayasada, zaten, bu Kurulun özerk ve tarafsız olacağı belirtilmiş; dolayısıyla, Üst Kurulun, buna, mümkün olduğu kadar dikkat edeceğini düşünüyorum; bugüne kadar da, zaten, buna dikkat etmiştir.

Şimdi, Üst Kurulun yetkileri, aslında, yasada, epeyce net ve çok da güzel sayılmıştı; fakat, bu yetkiler, zaman içerisinde, başka kurumlara verildi ve şu anda, bu alanda, farklı yetkili kurumlar var. Bunların, zannediyorum, tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Mesela, frekans ve kanal tahsisinde, lisans iptalinde, yayınların durdurulmasında, yayın izni ve frekans ücretlerinin belirlenmesinde Üst Kurulun yetkileri mutlaktı; ama, bugün, bunların tamamının bu Kurul üzerinde olmadığını biliyoruz.

Şimdi, radyo ve televizyon yayıncılığında gözlemlediğimiz bazı problemler üzerinde duralım: Bir defa, kanal ve frekans tahsisi meselesi bugünkü problemlerin önemli bir durumunu oluşturuyor bence. Şu anki kanunda, dörtte 1’i, radyo televizyon, devlet kanalı olarak veriliyor ve geriye kalan kanalların kullanımında da, ulusal, bölgesel ve yerel frekans bantlarının yarısı tam gün üzerinden, kalan kısmı da zaman paylaşımlı ve dönüşümlü olarak verilecek deniliyor; böylece, çeşitli kanallara, istenirse tabiî, imkân sağlanmış olacak. Elimizdeki rakamlar da -Sayın Başkan, burada, ne kadar doğru bilmem- 250 televizyon kanalı, 2 500 radyo olduğu şeklinde bir rakam var ve bu çerçevede, tabiî, yayıncılıkta da, ciddî problemler gündeme getiriyor. Kanal tahsis süresini beş yıl olarak yasa öngörmüş; bence, bu süre, başka ülkelerde de var; ama, bu sürenin sanki az olduğunu düşünmek gerekir gibi geliyor bana; yani, bu kadar büyük yatırımlar yapan kuruluşlara, beş sene sonra, senin görevin bitti, başkasına veriyorum dendiğinde, doğacak olan zararı da bence düşünmek lazım. Kaldı ki, devletten doksandokuz yıllığına kiralamalar düşündüğü zaman, ki, bu o anlamda da değil üstelik; çünkü, bizzat kendisi bu yatırımı yapıyor.

Şimdi, bu süreler, Fransa’da, televizyonda on yıl, radyoda beş yıl, İspanya’da on yıl, Amerika’da üç yıl, İtalya’da altı yıl. Bizimkilere aşağı yukarı benziyor; ama, söylediğim gibi bu tehlikeyi de gözardı etmemek lazım.

Elimizdeki yasa, yurt dışından Türkiye'ye yönelik yayın yapan radyo ve televizyonlara frekans ve kanal kablo tahsisi yapılamayacağını öngörmüş, doğrudur; ancak, mevcut kanallara bu yayınla ilgili frekans tahsisi yapılırken, şu anki, bunu fiilen kullanan kurumların müktesep hakkının olmadığı söyleniyor. Peki, bunlar bakımından, bu anlamda olmasa bile, müktesep hak anlamında olmasa bile, acaba, devletin de, bir nevi yıllara dayanan fiilî kullanıma olan hoşgörüsünü dikkate alarak, bir öncelik hakkının olduğunu söylemek gerekmez mi; bunu da düşünmek gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Önemli bir şeyin altını çizmek istiyorum. Kanalların tahsisinde, özel sektöre bunlar verilirken dünyanın takip ettiği yol, kamu yararı, kamu ihtiyacı ve kamu rahatlığıdır. Ana ilkeler bunlardır.

Bakın, bununla alakalı olarak, Amerika’da kanundan bir metni okuyorum size, daha doğrusu federal komisyonun kararı, öyle diyelim, doğrusu bu. Burada diyor ki: “Kanal sayısı sınırlı, buna karşılık yayın yapmak isteyenlerin miktarı ise ihtiyacı sağlayabilecek kadar değil kanal sayısının çok üstünde olduğundan, komisyon, ruhsat verdiği takdirde, başvurular arasından hangisinin kamuya daha iyi hizmet edeceğini kararlaştırmalıdır. Üzerinde her şeyden önce durulması gereken husus, yayın veya reklam yapacakların yararı değil, dinleyicilerden oluşan kamunun yararı, rahatı ve ihtiyacı olmalıdır.”

Fransa’da, aynı şekilde, yine kanundan bir metin. Diyor ki: “Bu hürriyet, insan onuru, üçüncü şahısların özgürlükleri, görüş akımlarının ifadesindeki çoğulculuk düzenine saygı ölçüsü ve kamu düzeninin korunması, millî güvenlik ihtiyaçları, kamu hizmeti gerekleri, haberleşme araçlarına bağlı teknik güçlükler, millî ses ve görüntü endüstrisinin geliştirilmesi gereklerine dikkat ederek yapılması gerekir.”

İtalyan kanununda da benzer hükümleri görüyoruz.

Kamu yararı konusunda Amerika’dan bir örnek vereyim size          –ilginçtir bu- Amerika’da, dinî inanç aleyhinde bulunmak isteyen birisi     –yani dinsizliği savunmak istiyor- program istiyor üç kanaldan, müracaat ediyor, üçü de reddedince, konuyu Federal Haberleşme Komisyonuna götürüyor, bizdeki RTÜK karşılığı olan kurula götürüyor, bunların yayınını iptal edin diyor, talebi bu yönde. Kurul, kararında “yayınların, herkesin yararlandığı ortak yayın olması gerekir. O kişinin talebinde, bu özelliğin bulunmadığı sonucuna varılmıştır” diyor ve talebi reddediyor bu şekilde.

Hollanda’da da, buna benzer bir karar var.

Görülüyor ki, radyo – televizyon frekansı konusunda, hakikaten önemli bir sorun var ve şu ana kadar bunun yapılmamış olması ciddî bir eksikliktir Türkiye’de; bunun, bir an önce yapılması lazım. Yalnız, bunların tahsisi konusu RTÜK’ten alındı, Telekomünikasyon Kurumuna verildi. Burada da bir başka problem; Haberleşme Yüksek Kuruluna ihale yetkisi verildi. Böyle de bir yetki karmaşası var bu alanda.

Tabiî, yayıncılık konusunda her kurumu tatmin etmenin zorluğu nedeniyle, dünya bunu çözmek için uğraşmış ve analog yayıncılık ve sayısal yayıncılık dediğimiz iki yöntem bulunmuş bu konuda. Tabiî, analog yayıncılıkta bir program yayınlanabiliyor bir frekanstan; ama, sayısal olanda dört program birden yayınlanabiliyor. Bu konuda, Haberleşme Yüksek Kurulunun aldığı karara göre, 2010 yılına kadar biz Türkiye’de, bu yayıncılık kısmına, sayısal yayıncılığa geçeceğiz, 2006’da da, bazı illerde, büyük illerde deneme yayınlarına başlanacak. Böylece, zannediyorum, frekans noktasındaki sıkıntılar da, belli ölçüde giderilmiş olacak.

Bu noktada, yasayla alakalı birkaç konu üzerinde durayım tekrar.

Şimdi, sorumluluk noktasında baktığımız zaman, kanunda büyük cezalar öngörülmüş; yani, miktar olarak belki rakamlar yüksek gözüküyor. Tabiî, televizyonların bu anlamdaki gücüyle baktığınız zaman, çok da oransız değil; ancak, buradaki sorun, cezanın alt ve üst sınırları arasında büyük uçurum var; onun biraz daha yakın olması gerektiğini düşünüyorum.

Bir şey daha var burada; o da, yayın cihazlarının müsaderesi konusu. Yasada bu da vardı; bunu, Yargıtay iptal etti ve onadı; doğrusunu yaptı bence.

Yine, bu anlamda bir husus, bantların 1 yıl süreyle saklanması meselesi. Tabiî, bu yayınlar arttıkça, bunları koyacak yer sorunu çıkabilir. Başka ülkelerde bu, 3 aya kadardır; 1 ile 3 ay arasında değişiyor. Bizde de aslında tasarı metni 3 aydı, ama, sonradan 1 yıla çıkarıldı. Bence, bunun da gözden geçirilmesi gerekir.

Şimdi, reklamlar var; zaman zaman, filmleri seyrederken bizim de canımızı sıkan, araya giren reklamlar... Tabiî, reklam olmadan televizyon ayakta kalamaz; ama, sık sık reklam verme meselesini de başka ülkeler kurala bağlamış. Bizde diyor ki “reklamlar, günlük yayın süresinin yüzde 15’ini geçemez” diyor.

Şimdi, bunlar Avrupa ülkelerinde nasıl diye baktığımız zaman, yani, saat üzerinden, 1 saatlik yayında, Amerika’da 6 dakikalık reklam olması gerekiyor en çok, İsrail’de 6 dakika, Kanada’da 7 dakika, Avusturya’da 4 dakika, Lüksemburg’ta süre yok; ama, uygulamada 5-10 dakika arasında değişiyor. Demek ki, reklam meselesinde de dünyayla bir anlamda paralellik sağlamamız gerekecek.

Önemli bir konu üzerinde duracağım; o da, özel televizyonla alakalı, bu, kuruluşların hisse oranları. Tabiî, bu çok önemli bir mesele, tekelciliği önleme bakımından. Başka ülkelere baktığımız zaman -Avrupa Sınır Ötesi Yayıncılık Sözleşmesi de buna hükümler getirmiş- mesela, Fransa’da, yabancıların hisseleri yüzde 20’yi geçemez diyor. Tabiî, Avrupa Birliğinin kendi üyeleri hariç; başkaları açısından söz konusu bu söylediğimiz rakam.

Özel radyo ve televizyonların hisselerinin yüzde 50 oranını geçemeyeceği yine hükme bağlanmış. İtalya’da aynı anda hem mahallî alanda hem ülke çapında radyo ve televizyon yayıncılığı yasaklanmış. İspanya’da hiçbir özel veya tüzelkişi birden fazla özel televizyon kuruluşunun sahibi olamaz diye hüküm konulmuş. Amerika’da benzer bir hüküm var. Yalnız, bir bölgede ancak en çok bir kanala sahip olabiliyorsun, bölge federal yapı olması sebebiyle. Ülke genelinde 7 televizyon, 7 radyo istasyonu kurma hakkın var. Bu anlamda da, demek ki, bir sorun bu.

Bizde peki durum ne; Anayasa Mahkemesi bunu iptal ettiği için şu anda çok ciddî problem var. Bu boşluğun mutlaka doldurulması lazım. Şu anda sermayesi olan bir özel sektör çok sayıda kanal alabilir, çok sayıda televizyon kurabilir ve bunda da, söylediğim gibi, hısım akraba, üçüncü dereceye kadar yasaklar filan şu an bence askıda; bütün bunların ciddî olarak tekrar gözden geçirilmesi gerekir ve bir an önce bu yasanın çıkması lazım; ama, bu yasanın çıkabilmesi için de Anayasa Mahkememizin o kararın bir an önce gerekçesini yayınlaması lazım ki, onu görerek ilgililer bunun gereğini yapmış olsunlar.

Evet, bu noktada, yayınla alakalı bir yasaklama ve durdurma meselesi üzerinde duralım. Şimdi, yargı kararları dışında, prensip olarak, millî güvenliğin ve kamu düzeninin ciddî olarak acil durum gerektirdiğinde Başbakana ya da ilgili bir Bakana yayın durdurma yetkisi vermiş yasa. Tabiî, bu, kullanılan bir yetki değil uygulamada. Zaten, bir Başbakan ya da ilgili Bakan durup dururken böyle bir yola gitmez. Ama, ülkenin içinde bulunduğu şartlar sebebiyle, ola ki, gerekirse ani durdurmalara böyle bir karar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

BURHAN KUZU (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

Bu anlamda, tabiî, Başbakana verilen bu yetkiyi de millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından doğru olduğunu düşünüyorum.

 Şimdi, uygulamada -Üst Kurulla ilgili olarak bugüne kadarki uygulamaya baktığımız zaman- uyarı ve yayın durdurma yetkisini RTÜK, zaman zaman kullanmış. Sekiz yıllık uygulamasında ceza olarak durdurma cezası toplam 48 yılı aşma şeklinde gözüküyor -yani, süre olarak bu- bu süre içinde 17 714 günlük bir durdurma cezası öngörülüyor, toplam... Yani, bu rakamlar büyük gibi gözüküyor; ama, bunların içerisinde ifade özgürlüğüyle ilgili olan bazıları hariç, ben, RTÜK’ün bu uygulamasının doğru olduğunu; çünkü, Türkiye’deki yayıncılığın sorumsuz ve fütursuzca yapıldığını belirtmek istiyorum.

Şimdi, sonuç olarak, elimdeki metinde, RTÜK’ün ve ilgili yasanın 4 üncü maddesinde –Sayın Ercenk de buna değindi, önemsediğim bir madde- Avrupa Sınırötesi Yayıncılık Sözleşmesi çok güzel düzenlemiş ve bizim 4 üncü madde bunu ele almış, yayın ilkelerini, gayet güzel sıralanmış bunlar. Hepsi doğru bana sorarsanız; ama, uygulamada bunların mümkün olduğu kadar yerine getirilme noktasında, hem yayıncılarımızın hem de kurul üyelerimizin daha hassas olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Mesela, şiddet konusu, reyting kaygısıyla gençlerimizi perişan hale getirdi ve Almanya ile Türkiye’yi mukayese ettiğimiz zaman, çizgi filmler dahil, şiddet oranı 4-5 katı bizde; adam öldürme sahnesi, gerçek olsa yandı Türkiye. Dolayısıyla, bunlar, çocuklarımızı ciddî olarak özendiriyor.

Yine, bir konu, bu anlamda yayıncılık noktasında, ailenin korunması yanında kültürün korunması meselesi. O da, Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği meselesi. Bununla alakalı yasada hüküm var; belli oranda bunları, bu programları koyması gerekiyor; ama, bakıyorsun, gecenin saat 4’ünde, 5’inde filan bunu yapıyor. Gençlerimiz, tabiî, pop müziğiyle... Onlara da bir şey demiyorum, gençlerin de hakkını yemeyelim; ama, tabiî, hep pop olunca bu sefer kültürden kopuyor. Bu türküler ve sanat müziği bizim tarihimizdir. Onlar söylediği zaman, oradaki nine ağlarken çocuğun “yahu, kapat, yine başım şişti” filan demesi beni perişan ediyor, açık söylüyorum. Çok vahim bir durumdur bunlar. Çocuklarımıza mutlaka bunu sevdirmemiz lazım; gerekirse, yasa da koyup akşamın belli, çok güzel saatlerinde, biraz da zoraki dinleterek alıştırmak lazım. Zaten bir zevkine varsa, bir daha bırakmaz çocuklar o müziğin zevkini.

Tabiî, Türkçe konusu çok önemli. Kanallarda Türkçenin çok kötü kullanıldığını görüyoruz. İsimlerini vermeden birkaçını zikredip konuşmamı tamamlamak istiyorum. Bakın, hangi cümleler var: “Asarı antika”, “namı değer eski tüfekler”, “onlar da tekavüt olmuş bir sürü futbolcu var”, eşine enderine rastlanmayacağınız bir dolandırıcılık olayı”, “depremin merkez üstü”, “felaket tellalcıları”, “bu olayın bir örneklik teşkil etmesini diliyoruz”, mutayakkuz olunması tavsiye edilir”, “ilanihayret” demiş –ilanihayet tabiî- “Boliç yüzde 80 derece dönerek PAF takımla antıramanla çıktı”, “herkesin hemfikir olduğu bir noktada malumun ilanından ibarettir”, “sonra da güvenliği sağlayamacaklarının şifaren bildirdiler”, “dolar 600 bin, 400 bin oldu”, “Cumhurbaşkanı KHK’yı geri iade etti.” İçinde bunların tabiî çok yanlış olanı var, az yanlış olanı var; ama, bunların hepsi yanlış cümleler. RTÜK Başkanımız da burada, ilgili Bakanımız da burada, bu konuda daha hassas olunmasını, ilgili televizyonlara bunların bildirilmesini özellikle hatırlatıyorum.

Bu Anayasa oylamasında, Meclisimizin, inşallah, oybirliğiyle bunu geçireceğini ve konuşmamın başında belirttiğim gibi daha büyük paketlerle burada olunması gerektiğini arz ediyorum; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum, sağ olun, var olun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kuzu.

Şahısları adına söz isteği var.

Denizli Milletvekili Sayın Ümmet Kandoğan, buyurun.

Süreniz 10 dakika Sayın Kandoğan.

ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin vermiş olduğu anayasa değişikliğiyle ilgili kişisel görüşlerimi açıklama üzere söz aldım.

Öncelikle, böyle bir anayasa değişikliğiyle ilgili verilen teklifin gerekçesinin son derece doyurucu olması lazım; çünkü, yapılan, Türk Milletini çok yakından ilgilendiren bir Anayasa değişikliği. Böyle bir Anayasa değişikliğini teklif eden milletvekillerinin, gerekçelerinde buna niye ihtiyaç duyduklarını çok açık ve net bir şekilde hem Türkiye Büyük Millet Meclisine hem de kamuoyuna duyurmaları gerekir.

Ancak, gerekçe elimde. Gerekçede sadece bir tek paragraf var; niçin böyle bir değişiklik ihtiyacı çıkmış; o gerekçeyi de müsaadenizle okumak istiyorum. “Üst Kurul üyelerinin atanmasında, diğer düzenleyici ve denetleyici kurumlardan farklı olarak, Bakanlar Kurulunun yerine Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkili kılınmasında zorunluluk bulunmaktadır.” Bu zorunluluğun ne olduğu, yine, bu genel gerekçede bizleri tatmin edecek bir şekilde açıklanmamıştır ve yine bu paragrafın sonunda “bu seçimde siyasi parti gruplarının adaylarının adalete uygun bir oranda belirlenmesi gerekmektedir...” Bu kadar önemli bir Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak öne sürülen gerekçe bu.

Şimdi, ben, niye bu kadar gerekçede zorlandıklarını araştırdım; karşıma da şu çıktı: Daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bu kanunla ilgili olarak, 117 milletvekilinin imzasıyla, Anayasa Mahkemesinde yürürlüğün durdurulması ve iptal davası açılmış. O davada tanıdık isimler var. O isimlerin başında Sayın Mehmet Ali Şahin ve 117 milletvekilinin imzası var.

Şimdi, ben, bakıyorum, o 117 milletvekilinden 50 küsuru şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda bizlerle beraber; yani, 2002 yılında bu kanunun yürürlüğünün durdurulması ve iptaliyle ilgili olarak dava açan milletvekilleri hep tanıdık isimler. Şu anda Mecliste bizlerle beraber olan isimler hangi maddesinin Anayasaya aykırı olduğunu ileri sürmüşler; 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi; okuyorum: “Siyasî parti gruplarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda gösterilecek ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda seçilecek 5...” Ne yapmış Anayasa Mahkemesi bu itiraz üzerine? Sayın Burhan Kuzu Hocamı ben dikkatle dinledim. Sayın Burhan Kuzu da bir yanlışlık yaptı “önce yürütmenin durdurulması kararı verdi, sonra iptal etti” dedi. Tam tersine Sayın Hocam, önce iptal kararı verdi Anayasa Mahkemesi... O iptal kararının da gerekçesini sizlere okumak istiyorum: “...şu tarih/sayıyla Anayasa Mahkemesince iptal edildiğinden, bu kuralların uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî Gazetede yayımlanacağı güne kadar yürürlüklerinin durdurulması.” Anayasa Mahkemesi, bu o kadar önemli bir kanun, ben bunu iptal ediyorum; ancak, biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi kararlarının yürürlüğe girmesi için Resmî Gazetede yayımlanması gerekiyor, Resmî Gazetede yayımlanması zaman aldığı için, yürürlüğünün durdurulması kararını da veriyor o kararın içinde.

O bakımdan, değerli milletvekilleri, şimdi, Sayın Burhan Kuzu Hocam şunu söyledi, şurada Anayasa Komisyonu raporunda: “Komisyon Başkanı –Sayın Burhan Kuzu- teklifle RTÜK üyelerini seçmenin Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevleri arasına alındığını, bu şekilde Anayasa Mahkemesi iptal kararının gereğini yerine getirdiği...” Hayır Sayın Hocam, böyle bir şey yok. Anayasa Mahkemesi bu kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendini iptal ediyor, yürürlüğünün durdurulması kararını veriyor; yani, sizin yaptığınız, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gereğini yerine getirmek değil. Anayasa Mahkemesi, zaten Türkiye Büyük Millet Meclisinin 5 üyeyi bu şekilde seçmesini iptal ediyor, yürürlüğünü durduruyor. Siz, Anayasa Mahkemesinin oybirliğiyle –bunun da altını çizmek istiyorum- oybirliğiyle alınmış olan bir kararı üzerine yeniden bu sefer, 9 üyenin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ve siyasî parti gruplarının göstereceği adaylar arasından seçileceği...

Sayın Burhan Kuzu Hocam “dünyada böyle örnekler var” dedi ve üç örnek saydı; saydığı üç örnekte bizimkiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan örnekler. Hiç bizimkine benzemeyen örnekler Sayın Kuzu Hocam. Yani, değerli milletvekilleri, dünyanın hiçbir yerinde örneği yok.

Şimdi, bu Mecliste 25 civarında grubu olmayan siyasî parti milletvekilleri var, bağımsız milletvekilleri var. Bizim irademizin üzerine iki parti grubu nasıl bir ipotek koyabilir?! Ben bir milletvekili olarak, bağımsız bir milletvekili olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun gösterdiği, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun gösterdiği adaylara oy vermek mecburiyetinde miyim?!

AGÂH KAFKAS (Çorum) – Verme...

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Yani böyle... Değerli milletvekilleri, varsa dünyada böyle bir örnek, getiriniz o örneği, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden ifade ediniz, ilan ediniz; biz de böyle bir örnek varsa, o örneğe uygun olarak böyle bir karar verelim. Biz de sizinle beraber olalım.

Geçmişte koalisyon hükümetleri döneminde bankalar bölüşülürdü, paylaşılırdı. Kamu bankalarını bir parti, A Bankası, B bankası, C bankası... Siyasî partiler bu bankaları bölüşürdü. Şimdi yapılmak istenen ne; RTÜK üyelerini de iki siyasî parti grubu bölüşecek. Sayın milletvekilleri, bakınız, RTÜK yeni bir karar aldı bu erotik yayınlarla ilgili olarak; basında hemen bu konu eleştiri malzemesi haline getirildi. Ne dedi basın: RTÜK, Adalet ve Kalkınma Partisi kontenjanından yeniden seçilebilmek için, Adalet ve Kalkınma Partisine hoş görünebilmek için yıllardan beri devam eden bir uygulamayı bundan onbeş gün önce -bir kararla- bunların durdurulmasıyla ilgili  bir karar aldı. Kamuoyunda bu şekilde eleştiriliyor. Şimdi, bundan sonra RTÜK’ün alacağı her kararda eğer bu şekilde Meclisten geçme söz konusu olacak olursa oylamalara bakılacak. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun gösterdiği kişiler nasıl oy kullanmış, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun gösterdiği kişiler nasıl oy kullanmış, kamuoyu bunu takip edecek.

Değerli milletvekilleri, şimdiye kadar, dokunulmazlıklarla ilgili burada çok konuşuldu. Dokunulmazlıklar konuşulurken, Adalet ve Kalkınma Partisinin sözcüleri buraya gelip diyorlardı ki: “Efendim, uzlaşma komisyonu kuralım. Uzlaşma komisyonunda bu meseleyi görüşelim.” Şimdi, ben soruyorum: Bu anayasa değişikliğiyle ilgili olarak, Cumhuriyet Halk Partisiyle bir uzlaşma komisyonu kurdunuz mu? Soruyorum, çok açık ve net bir şekilde soruyorum.

NEVZAT YALÇINTAŞ (İstanbul) – Yok!

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri, dokunulmazlıkların kaldırılması noktasına gelince “anayasa değişikliğinde uzlaşma komisyonu kurulması lazım, uzlaşma komisyonunun bu konuda karar alması lazımdır” şeklinde ifadelerde bulunacaksınız, ancak, RTÜK gibi hakikaten Türk toplumu için son derece önemli olan ve alacağı her kararın direkt olarak Türkiye’deki yetmiş milyon insanı, yurtdışında milyonlarca vatandaşımızı ilgilendiren böyle önemli bir kurumun seçimini, siz, iki parti grubuna inhisar ettirecek olursanız, bunun tekrar Anayasa Mahkemesinden veya bir başka yerden geri döneceğini rahatlıkla göreceksiniz; çünkü, Anayasa Mahkemesi bu kararını oy birliğiyle almış ve çok enteresandır, bakınız, o kararın bir de geçici 4 üncü maddeyle ilgili bir kararı var, o kararı da okumak istiyorum. Orada, Bakanlar Kurulunun dört üyeyi seçmesiyle ilgili bölümle Anayasa Mahkemesinin bir kararı yok arkadaşlar. Anayasa Mahkemesinin, Bakanlar Kurulunca belirlenecek dört üyeyle ilgili herhangi bir kararı yok, orası boşlukta kalmış. Okuyorum: “Geçici 4 üncü maddesi; Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilecek beş üyesi siyasî parti gruplarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına...”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Burayı iptal etmiş. Bundan sonraki, devam eden cümleyi okumak istiyorum; bundan sonraki devam eden cümle şu: “Bakanlar Kurulunca seçilecek üye adaylarıyla ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından Başbakanlığa bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir ay içinde bildirilir.” Bu bölüm aynen duruyor. Bu bölüm aynen duruyor; Anayasa Mahkemesinin, bu bölümle ilgili verilmiş herhangi bir kararı yok. Karar, Türkiye Büyük Millet Meclisi grupları tarafından seçilen üyelerin seçiminin Anayasaya aykırı olduğu iddia edilerek bozulan bir karar. Biz, şimdi ne yapıyoruz; Anayasa Mahkemesi 5 üyeyle ilgili kararı bozuyor, iptal ediyor, yürürlüklerinin durdurulmasına karar veriyor; biz, şimdi, 9 üyenin de Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan partiler tarafından seçilmesiyle ilgili bir teklif getiriyoruz, bu teklifi de oraya gönderiyoruz. Bunun haklı ve makul bir izahını yapmanın mümkün olmadığına inanıyorum.

CHP Grubu adına konuşan sayın milletvekilimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gücünü, bu RTÜK üyeleri bu şekilde seçilirse, arkasına alacakmış...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Son cümle...

Türkiye Büyük Millet Meclisinin gücü, bu seçilen üyelerin arkasında olacakmış. Ben, tam tersini söylüyorum; bu milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gücünü değil, Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisinin gücünü arkalarında hissedeceklerdir.

Bakınız, biz, Sayıştaya da bu Mecliste üye seçiminde bulunduk.

BAŞKAN – Sayın Kandoğan, siz, son cümleniz dediniz; lütfen, son cümlenizi söyleyiniz.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Son...

Sadece, Sayıştayla ilgili bir seçim yaptık. Sayıştayla ilgili yaptığımız seçimde, burada, siyasî parti grupları aday gösterdiler mi; hayır; Plan ve Bütçe Komisyonuna geldi, onlar yarıya indirdiler ve bizim önümüze o şekilde geldi. Ben, biliyorum ki, birçok arkadaşımız, Adalet ve Kalkınma Partili ve Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımız, aynı isim üzerinde birleşerek oy kullandılar, hiçbir ayırım yapmadan. Sayıştaya üye seçiminde bu şekilde davranıyoruz; RTÜK olunca bu şekilde davranıyoruz. Bunu açıklamak, kesinlikle, haklı, mantıklı ve makul bir açıklamasını yapmak zor.

Bu duygu ve düşüncelerle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP ve Bağımsızlar sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kandoğan.

 

 

 

Komisyon Başkanımızın bir açıklama talebi var.

Buyurun Sayın Kuzu.

ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI BURHAN KUZU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; şimdi, Ümmet Kandoğan, Anayasa Mahkemesi kararını okumuş; ama, bence, herhalde, işin detayına girme fırsatı bulamadı, kararı yorumlamada eksikleri var.

Şimdi, bir defa, yürütmeyi durdurma kararının, zaten, iptalden mutlaka önce verilmesi lazım, sonra verilmesi mümkün değil. Elinde o karar yok. Ben, o kararın tarihini söyleyeyim; 2002’nin altıncı ayının 12’si. Sonra verdiği karar, elindeki karar, 2004’ün dokuzuncu ayının 21’i. Dolayısıyla, o konudaki farkı, iki kararı okuduğu zaman görür. Bu birincisi.

İkincisi, Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulunun üye seçmesine elbette ki bir şey demiyor. Diyor ki: Zaten, bu, yasal hak olarak kullanılabilir, anayasaya aykırı bir durum yok; Bakanlar Kurulu atamayı her zaman yapıyor; ama, yasama yetkisi olan bir Meclisin bir kurula üye seçmesi anayasada yazmıyor, böyle bir yetkisi yok. Eğer siz bunu verecekseniz, bunun aksini düşünerek yorumladığınız zaman, anayasaya yazarsanız ancak öyle verebilirsiniz. Dediğim gibi, bu karar doğru değil; şu anlamda doğru değil: Buna hiç gerek kalmadan, Meclis, pekala bu yetkiyi kullanabilir; ama, değil mi ki Anayasa Mahkemesi böyle dedi, başka da çaren yok; dolayısıyla, biz, bunu Anayasaya yazarak çözmek durumundayız.

Yapılan iş doğrudur. Dünya uygulamalarından ben örnek verdim. Şimdi, bakın, Amerika’da, seçilme şeyini direkt Başkan yapıyor; yani, bizdeki Başbakanın karşılığı olan Başkan yapıyor. Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da ve Hollanda’da hep bütün seçimleri doğrudan doğruya senato başkanı ya da meclis başkanı yapıyor.

Şimdi, buradaki konu, 1994’teki yasanın ilk halindeki çözüm; yani, 9 üye o zaman da vardı. 57 nci Hükümet bu sistemi bozdu, işleyen bir modeli bozdu bence. Şimdi,  anayasal kurul haline gelmiş oldu bu üst kurul. Getirilen üye konusunda da, bence... Şu anki tablodan belki Sayın Kandoğan rahatsız olabilir iki grup olması sebebiyle; ama, getirilen hüküm öyle değil, iktidar partileri, muhalefet partileri ifadesi var orada. Dolayısıyla, iktidar koalisyonsa ve yine birçok muhalefet partisi varsa, grubu varsa; ona göre, Divandaki oluşumuna göre deniliyor. Dolayısıyla, bugünden telaşa girmeye filan gerek yok.

Yani, bakın, demin eleştirdi, gitti; efendim, işte, bizim arkadaşlarımızdan birilerinin ismini zikrederek, dava açtı filan diye... Bakın, bugün görüyorsunuz, açan arkadaşlar bunu seçmek durumunda olabiliyor. Bence, bir şey doğru mu, değil mi; ona bakmak lazım. Açılmış dava yanlıştı bence. İsterseniz bizim arkadaşımız yapmış olsun bunu, kim yaparsa yapsın; ama, işin doğrusu, bence, bugün bizim yaptığımızdır. Bunun böyle olması lazım. Sayın Kandoğan, biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesine bu konu gitmez, daha doğrusu gidemez; şekil değişikliği dışında yapamayacağı için denetimini, o açıdan da bir problem doğmaz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kuzu.

Hükümet adına, Devlet Bakanımız Sayın Beşir Atalay’ın söz isteği vardır.

Sayın Bakan, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

 

 

DEVLET BAKANI BEŞİR ATALAY (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben, doğrusu söz almayacaktım; zaten, Grup sözcüleri gerektiği kadar açıklamayı yaptılar; ama, bazı yanlış anlamalar var, anlaşılmalar var, sadece, onları biraz düzeltmek için, tashih etmek için söz almış oluyorum.

Bir defa, önce şunu ifade etmek istiyorum: RTÜK kurulalı beri, 1994 yılından bugüne, RTÜK üyelerini Türkiye Büyük Millet Meclisi seçmiştir değerli milletvekilleri.

Bildiğiniz gibi, şöyle bir kronolojiyi kısaca hatırlarsak, ilk özel radyo ve televizyonlar 1990 yılında yayına başlamışlardır. 4 yıl biraz karmaşa olmuştur. Bu sebeple, 1994 yılında ilk defa RTÜK Kanunu çıkarılmıştır ve RTÜK üyelerinin -şimdiki gibi, yine bizim öngördüğümüz gibi 9 üyelidir- tamamı Türkiye Büyük Milleti tarafından seçilmiştir. O zaman iktidar muhalefet kontenjanları olarak seçilmiştir ve çok da iyi yürümüştür, hiçbir problem de olmamıştır ve bugünkü RTÜK de, yine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçtiği üyelerden oluşmaktadır, 9 üyesini de Türkiye Büyük Millet Meclisi seçmiştir. İçinden sadece bir tanesi AK Parti kontenjanından seçilendir, onu da ifade edeyim.

Şimdi, 2002 yılında, RTÜK Kanununda bazı değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan birisi de, üyelerin seçimini düzenleyen 6 ncı maddedir. Sayın Cumhurbaşkanı önce veto etmiş, sonra Anayasa Mahkemesine götürmüştür, bir grup milletvekilimiz de götürmüştür. Sayın Cumhurbaşkanının, özellikle, götürme sebebi, gerekçesi -elimizde şu anda vardır, yanımızdadır- tamamen şudur değerli milletvekilleri: Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevleri arasında Anayasada RTÜK üyelerini seçme diye bir şey söz konusu değildir, seçemez deniliyor.

Biz, ne yapıyoruz şimdi; bu gerekçeyi düzeltiyoruz, Anayasaya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevleri arasına RTÜK üyelerini seçmeyi de getirmiş oluyoruz. Böylece, Meclisimizin, zaten, RTÜK kurulalı beri kullandığı bir hakkı, tekrar, Meclisin kullanımına açmış olacağız, sağlamış olacağız bu değişiklikle; yani, bunun başkaca bir boyutu yok, çok sade, çok kolay açıklanabilir bir gerekçe. Onun için de, burada, Sayın Kandoğan’ın söylediği gibi uzun gerekçeye yer yok, tabiî, sayın milletvekillerimizin teklifinde.

Tabiî, Anayasa Komisyonu Başkanımız da düzelttiler. Anayasa Mahkemesi, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve bir grup milletvekilimizin başvurusu üzerine, önce, 2002 yılında yürütmeyi durdurdu, sonra da, 2004 yılında bazı maddeleri iptal etti. Aslında, RTÜK Kanununda iptal edilen epeyce madde vardır, şu anda boşluk vardır; ama, biz de, önce bu Anayasa değişikliğini yaparak, hemen zaten peşinden RTÜK Kanununu, tasarımızı Yüce Meclisimizin huzuruna getirmeyi planlıyoruz. RTÜK Kanunuyla ilgili ve uygulamalarla ilgili değerli sözcülerin dile getirdiği pek çok konu da, zaten, o zaman tartışılacaktır; şimdi, ben, onlara hiç girmiyorum.

Netice olarak, değerli milletvekilleri, Yüce Meclisin RTÜK kurulalı beri kullandığı hakkın anayasal bir konuma getirilmesidir bugün yaptığımız, başka hiçbir şey değildir, yeni bir uygulama değildir.

Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararı henüz açıklanmamıştır; ama, Anayasa Mahkemesine götürülüş gerekçesini biliyoruz; o, Anayasada RTÜK üyelerinin seçiminin yer almamasıdır. Biz de, o gerekçeyi, bu düzenlemeyle ortadan kaldırmış olacağız; düzenlememiz bundan ibarettir. Biz Hükümet olarak da bu teklifi destekliyoruz ve umudumuz, bir an önce gerçekleşsin, peşinden de, Meclis tatil olmadan RTÜK Kanununu da huzurlarınıza getirelim. Onun da hazırlığı büyük oranda tamamdır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

İkinci söz isteği, İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Ataş’ın. Sayın Ataş?.. Yok.

Erzurum Milletvekili Sayın Mücahit Daloğlu?.. Yok.

Adana Milletvekilli Sayın Uğur Aksöz; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

UĞUR AKSÖZ (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasanın Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi üzerinde konuşmak üzere söz aldım; Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, burada, hiç üzerinde durulmayan; ama, aslında RTÜK üyeleri şöyle mi seçilsin, böyle mi seçilsinden çok daha önemli iki konuya dikkatlerinizi çekmek için söz aldım.

Birincisi şudur: Değerli arkadaşlar, Türkiye’de on yıldır televizyonlar yayın yapmaktadırlar ve on yıldır bu televizyonların hiçbirinin, halk diliyle ruhsatı, teknik dille frekans tahsisi yoktur. Bakın, Türkiye 1 milyar dolar için dünyayı dolaşırken, milyarlarca dolarlık para bu televizyonlarda yatmaktadır ve hiçbir hükümet bu frekans tahsisini yaparak bu parayı devlet hazinesine sokmaya gayret etmemektedir. Şimdi, Sayın Bakana soruyorum: Neden frekans tahsis ihaleleri yapılmıyor, neden? O yüzlerce televizyondan gelecek, frekans tahsis ihalesinden gelecek paralar bize lazım değil mi? Peki, on yıldır bu televizyonların... Bakın, frekanslar manyetik dalgalardır ve devletin doğal kaynağı sayılır, kamu malıdır. On yıldır bu kamu malını tahsis etmemeden dolayı devletin kaybı ne kadardır Sayın Bakan, bana açıklayabilir misiniz? Ve bu hükümetin, bu anayasa değişikliğini yaparken, frekans tahsisi konusunda bir planı, bir programı, bir takvimi var mıdır?

Bu, işin parasal yönü; bir de, işin malik yönü var. Bugün, hangi televizyon kimindir, biz bilmiyoruz. Dürüst televizyoncular bas bas bağırıyorlar; diyorlar ki, bu frekans tahsis ihalesini yapın. Hep paravan isimlere yapılıyor bu televizyonlar, paravan kişiler yönetiyor; neden bu frekans ihalesi yapılmıyor diye onlar da bağırıyorlar. Ben de, buradan, onlar adına soruyorum, halk adına soruyorum: Frekans tahsis ihalesini yapmadığınız müddetçe, o televizyon sahiplerine, milyarlarca dolarlık devlet malını bedava kullandırıyorsunuz demektir. Bugün, yeni çıkardığımız Ceza Kanununda, hazine arazisine gecekondu yapana izin veren kamu görevlisi cezalandırılıyor, oraya elektrik, su çeken belediyeler de cezalandırılıyor. Peki, siz, bugünkü hükümet, kamu malı olan frekansları, manyetik dalgaları bu televizyonlara bedava kullandırırsanız, bu suç değil mi? O halde, Sayın Bakan, şimdi, gelsin buraya, açıklasın; on yıllık frekans tahsisinden devletin kaybı şu kadar milyar dolardır, evet ve biz bunu gördük, tespit ettik, şimdi, şu plana, şu takvime göre bu tahsisleri yapacağız, parayı da alacağız hazineye, hangi televizyon kimindir, bu da belli olacak desin, biz de rahatlayalım. Birincisi bu.

İkincisi... Burada her şey konuşuldu da, arkadaşlar, ben, konuşulmayanları dikkate getirmek istiyorum. İkinci konu şu: Anayasanın 133 üncü maddesinin ikinci fıkrasında deniliyor ki, devletin elinde sadece tek televizyon olur. Açın, okuyun; 133’e iki. Devletin elinde tek televizyon olur, o da TRT; var zaten. Peki, TMSF denilen kuruluş özel şirket mi; devlete ait bir kurum değil mi? Peki, TMSF’nin elinde birçok televizyon, radyo yok mu? Bu Anayasa maddesi burada duruyor, TMSF’nin elindeki televizyonlar orada duruyor. Peki, neden, TMSF’nin elindeki televizyonları satmıyorsunuz, neden elden çıkarmıyorsunuz? Ben Sayın Bakana bunu da soruyorum. TMSF’nin elindeki televizyonları elden çıkarmadığınız müddetçe, Anayasanın 133’üne karşı, suç demeyeyim; ama, kusur işliyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, öyleyse, bu Anayasa değişikliğini fırsat bilerek, RTÜK konusu görüşülürken, bunu fırsat bilerek, bu çok önemli iki konuyu dikkatlerinize getiriyorum. Bakın, tekrar tekrar söylüyorum; RTÜK’e bir şekilde üye seçimi yapılacak, bu şöyle olacak, böyle olacak. Bu, bence çok önemli değil. Bence, frekans tahsis ihalesinin 10 yıldır yapılmayıp, milyarlarca doların devletin kayıp hanesine yazılması bundan önemlidir ve halen yapılmaması çok daha önemlidir.

2- Anayasanın açık hükmüne rağmen, tek televizyon dışında, devlet, asla televizyon bulunduramaz demesine rağmen, TMSF’nin elinde, birkaç televizyon, birkaç gazete bulundurması, buralara her gün atama yapması, her gün programlar için milyarlar ödemesi doğru mu? Bu Anayasaya uygun mu? Bizim, bugün, burada, bunu konuşmamız lazım. Bu çok daha önemli.

Başka bir husus daha var. Bu iki ana konu yanında, bir husus daha var. Hükümet, Haberleşme Yüksek Kurulu diye bir kurul kurdu. Niye, kurdu bunu? Peki, RTÜK’ün elinden frekans tahsis ihalesi yetkisini niye aldı? Niye?.. RTÜK’ün kusuru neydi, eksiği neydi, ne yapmıştı ki, frekans tahsis ihalesini hükümet ondan alıp, Haberleşme Yüksek Kuruluna verdi? Niye, bunu, burada, kimse konuşmuyor? Haberleşme Yüksek Kurulu ne yapar, işi ne, görevi ne, niye frekans tahsis ihalesini yapmaz? Ben, burada, hükümete şunu söylüyorum: Bu frekans tahsis ihalesini yapmamanızın nedeni, yasaysa, Anayasayı değiştiriyorsunuz, buyurun yasayı getirin, çıkaralım. TMSF’nin elindeki o televizyonları elde tutarak, onlara hükümet borazanlığı yaptırmak işinize geliyorsa; bilmem; ama, yasal bir eksiklik varsa, getirin onu da çıkaralım.

Değerli arkadaşlar, bugünkü Anayasa değişikliğinden çok daha önemli bu hususları bir kez daha dikkatinize getiriyorum ve diyorum ki: Bakın, Anayasayı değiştirmek...

ZAFER HIDIROĞLU (Bursa)- Hükümet borazanı değil...

UĞUR AKSÖZ (Devamla)- Öyle laf atmakla işler düzelmez patron!

ZAFER HIDIROĞLU (Bursa)- Borazan ne demek yahu?!

UĞUR AKSÖZ (Devamla)- Onu geçin! Onu geç! Öyle laf atmakla iş düzelmez. Bir kere bak şunu öğren: Çoğunluk partisi laf atmaz. İktidarsın sen, ayıptır.

Şimdi arkadaşlar bakın, başka bir şey daha söylüyorum: Bu Anayasa değişikliği yetmez. Bu, işin birinci ayağı. RTÜK Yasası geliyor. O RTÜK Yasası üzerinde özenle ve dikkatle çalışmamız lazım, çok dikkat etmemiz lazım. O yasayı da buna paralel, çok dikkatlice, burada üzerinde günlerce konuşup geçirmemiz lazım.

Ben bu hususları çok önemlidir diye tekrar tekrar söylüyorum. Bakın, başka şeyler söylemiyorum; Anayasa Mahkemesi şöyle karar vermiş, Anayasa Komisyonu böyle etmiş... Bakın, oralara girmiyorum. Ama, devletin âli menfaatleri benim dediğim bu iki ana noktadadır. Buraya dikkatlerinizi çekmek için özel söz aldım.

Yüce Heyete saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN- Teşekkür ediyoruz Sayın Aksöz.

Sayın Bakan yerinden bir açıklama yapmak istiyor.

Buyurun efendim.

DEVLET BAKANI BEŞİR ATALAY (Ankara)- Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Değerli arkadaşlar, Sayın Aksöz’ün dile getirdiği iki hususla ilgili kısa cevap vereyim ben.

Birinci husus, frekans ihalesi. Frekans ihalesinin açmaza girmesi bizim hükümetimiz döneminde değildir. Bunu, ilgilendiklerine göre, Sayın Aksöz bilirler.

İSMET ATALAY (İstanbul)- Ama, siz geldiniz, yaptınız.

DEVLET BAKANI BEŞİR ATALAY (Ankara)- Önce, Danıştay iptal kararı verdi, sonra bizden önceki hükümet ihaleleri durdurdu. Şimdi biz de, önümüzde bu sorunu devraldık ve çözmeye çalışıyoruz.

Bildiğiniz gibi, sizin “bu hükümet kurdu” dediğiniz Haberleşme Yüksek Kurulu 2002 yılında, bizden önceki hükümet döneminde kurulmuştu ve RTÜK’ten bu ihaleyle ilgili yetkileri o zaman almışlardı. Biz de şimdi Haberleşme Yüksek Kurulunu -tabiî, kanunla kurulmuş bir kuruldur bu- çalıştırıyoruz ve orada yaklaşık iki ay önce yeni bir toplantıda sayısal sisteme, yani, dijital sisteme geçişle ilgili de bir karar alındı. Onun sebebi şu: Hem bugünün şartlarında, daha çağdaş, dünyanın artık geçtiği yeni bir sisteme geçmek, hem bu frekans sıkışıklığı, yani, şu kadar sayıda illa frekans olacak ve onlar ihale edilecek baskısından kurtulma hem de bütün, yayın yapan radyo ve televizyonlardan ihale şartlarını aratmayacak kadar ciddî bir yayın hakkı alma.

Bunların hazırlığı yapılıyor. Haberleşme Yüksek Kurulu kararı aldı ve şimdi kurumlarımız çalışıyorlar. Önümüzdeki kısa süre içerisinde, 2006’nın mesela başında İstanbul’dan bu sayısal sistem başlayacak; çünkü, İstanbul’da, sadece frekans ihalesi problemi değil, şu anda birçok kanalın sağlıklı izlenememesi durumu var. Ülkemizin büyük şehirlerinde bu var. Hem bunlar giderilecek hem de bu kayıtsızlık, frekanssız, lisanssız bir yayın kuruluşu sahibi olmayı da önleyecek.

Tabiî, diğer belirttiğiniz hususların pek çoğu, RTÜK Kanununda tasarı olarak önünüze gelecek; yani, orada, televizyon ve radyo sahiplerinin konumları, hisse sahipliği, vesaire orada düzenlenecek.

İkincisi, TMSF’yle ilgili. TMSF’nin elindeki televizyon veya radyolar, tabiî ki, arızî bir durum. Bunların da elden çıkarılması için olanca çaba sarf ediliyor. Bunu, en çok da hükümetimiz istiyor; yani, daha fazla bunlar elde kalmasın istiyoruz, samimiyetle istiyoruz.

Bildiğiniz gibi, bir tasarı da getirdik, burada görüşüldü, sonra tekrar Sayın Cumhurbaşkanından döndü. Şimdi, yeni tasarı komisyondan çıktı, huzurunuza gelecek. O çıktığında, biz de, TMSF elindeki sadece radyo televizyonları değil, diğer varlıkları da bir an önce, inşallah, elden çıkaracağız; yani, onu çok arzu ediyoruz.

Sizin söylediklerinizle ilgili son husus da Haberleşme Yüksek Kuruluydu. Tekrar arz ediyorum: 2002 yılında kurulmuştur; biz onu şu anda yürütüyoruz.

Teşekkür ediyorum, saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Sayın milletvekilleri, Anayasa değişikliğine dair teklifin tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Teklifin maddelerine geçilmesi hususunda gizli oylama yapacağız; ancak, Kâtip Üye arkadaşlarımızın, her iki tarafta yerlerini almalarını rica ediyorum, öncelikle.

Sayın milletvekilleri, gizli oylamanın ne şekilde yapılacağını arz ediyorum: Komisyon ve hükümet sıralarında yer alan kâtip üyelerden komisyon sırasındaki kâtip üye, Adana'dan başlayarak Denizli’ye kadar -Denizli dahil- ve Diyarbakır’dan başlayarak İstanbul’a kadar –İstanbul- dahil-; hükümet sırasındaki kâtip üye ise, İzmir’den başlayarak Mardin’e kadar -Mardin dahil- ve Mersinden başlayarak Zonguldak'a kadar –Zonguldak dahil- adı okunan milletvekillerine biri beyaz, biri yeşil, biri de kırmızı olmak üzere 3 yuvarlak pul ile mühürlü zarf verecek ve pul ve zarf verilen milletvekilini, ad defterinde işaretleyecektir.

Sayın kâtip üyelerin, ben konuşmamı bitirinceye kadar hiçbir milletvekili arkadaşımıza zarf vermemelerini rica ediyorum.

Milletvekilleri, Başkanlık kürsüsünün sağında ve solunda yer alan kabinlerden başka yerde oylarını kullanmayacaklardır. Vekâleten oy kullanacak bakanlar da, yerine oy kullanacakları bakanın ilinin bulunduğu bölümde oylarını kullanacaklardır.

Bildiğiniz üzere, bu pullardan beyaz olanı kabul, kırmızı olanı ret, yeşil olanı ise çekimser oyu ifade etmektedir. Oyunu kullanacak sayın üye, kâtip üyeden 3 yuvarlak pul ile mühürlü zarfı aldıktan ve adını ad defterine işaretlettikten sonra, kapalı oy verme yerine girecek, oy olarak kullanacağı pulu burada zarfın içerisine koyacak, diğer 2 pulu ise ıskarta kutusuna atacaktır. Bilahara oy verme yerinden çıkacak olan üye, oy pusulasının bulunduğu zarfı Başkanlık Divanı kürsüsünün önüne konulan oy kutusuna atacaktır.

Oylamada adı okunmayan milletvekillerine pul ve zarf verilmeyecektir.

Şimdi gizli oylamaya Adana İlinden başlıyoruz.

(Oyların toplanılmasına başlandı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, teklifin maddelerine geçilmesinde yapmakta olduğumuz gizli oylamada; Devlet Bakanı Güldal Akşit’in yerine Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in yerine İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir Aksu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu’nun yerine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in yerine Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Sami Güçlü, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi Güler’in yerine Çevre ve Orman Bakanı Sayın Osman Pepe, Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan’ın yerine Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan, Millî Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül’ün yerine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin vekâleten oy kullanacaklardır.

Sayın milletvekilleri, bir defa daha açıklıyorum; bundan sonra, maddelerle ilgili iki ayrı gizli oylamamız daha vardır, sayın milletvekillerinin Genel Kuruldan ayrılmamalarını rica ediyorum.

(Oyların toplanılmasına devam edildi)

 

Oyunu kullanmayan arkadaşımız var mı? Yok.

Oylama işlemi tamamlanmıştır.

Kupaları kaldıralım.

(Oyların ayırımı yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifinin maddelerine geçilmesinin gizli oylamasının yapılan oylama sonucunu arz ediyorum:

Katılan üye: 450

Kabul: 414

Ret: 34

Çekimser: 2

Böylece, maddelere geçilmesi kabul edilmiştir.

Şimdi, 1 inci maddeyi okutuyorum:

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BİR MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA KANUN TEKLİFİ

 

MADDE 1.- 7.11.1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 133 üncü maddesinin kenar başlığı aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve birinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

F. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, radyo ve televizyon kuruluşları ve kamuyla ilişkili haber ajansları

“Radyo ve televizyon faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek amacıyla kurulan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu dokuz üyeden oluşur. Üyeler, siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek üye sayısının ikişer katı olarak gösterecekleri adaylar arasından, her siyasi parti grubuna düşen üye sayısı esas alınmak suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluşu, görev ve yetkileri, üyelerinin nitelikleri, seçim usulleri ve görev süreleri kanunla düzenlenir.”

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Adana Milletvekili Sayın Uğur Aksöz; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

 

Süreniz 10 dakika.

CHP GRUBU ADINA UĞUR AKSÖZ (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; değişikliğe konu 1 inci madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, yaptığımız işlem, bir anayasa değişikliği. Anayasa değişikliği, biliyorsunuz her zaman olmayan, çok önemli konularda yapılan değişiklikler olup, bu nedenle, yasa koyucu bunu 2 kez oylamaya tabi tutmuştur.

Biz de, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak başından beri, gerek Adalet ve Kalkınma Partisinin gerekse Cumhuriyet Halk Partisinin seçim beyannamelerinde söz verdiğimiz dokunulmazlığa ilişkin anayasa değişikliğini yapmak üzere, burada defalarca söz aldık. Her defasında Adalet ve Kalkınma Partili kardeşlerimiz bize dediler ki: “Yahu bu iş için uzlaşma komisyonu kuralım, uzlaştırma komisyonu kuralım.” Biz de her defasında dedik ki: Uzlaştırma komisyonu diye bizim İçtüzüğümüzde bir müessese, bir kurum yok. Bu, geçen dönem 4, 5, 6 partiden meydana gelen Parlamentoda bulunmuş bir orta yoldur. Burada, İçtüzüğümüze göre kurulmuş bir Anayasa Komisyonumuz var, gelin bu Anayasa Komisyonumuzda dokunulmazlık konusunu görüşelim. Sizin önerinizi alalım, bizim önerimizi alalım, bir orta yol buluruz; illa kaldıralım demiyoruz. Sizin çekincelerinizi de nazara alalım dedik; ama, bir türlü olmadı.

Bu vesileyle, bugünkü şu oylama sonucuyla bir kere daha şu görüldü ki, uzlaşma kurullarına, uzlaştırma komisyonlarına artık gerek yoktur. İşte, RTÜK gibi, dokunulmazlık kadar önemli, kamuyu dokunulmazlık kadar yakından ilgilendiren bir konu, hiç uzlaştırma komisyonuna gerek kalmadan, Anayasa Komisyonunda görüşülerek buraya gelmiş ve 414 oyla geçmiştir.

Arkadaşlar, niyet esastır. Eğer, niyetiniz varsa, o dokunulmazlık konusunda sizin dediğiniz gibi de bir yol buluruz, bizim dediğimizin de ortasını buluruz. Hiç uzlaştırma komisyonuna gerek kalmadan da, bakın bugün yaptığımız oylama gibi, gayet rahat geçiririz. Bunu, bir kere daha, biz, zabıtlara geçmesi için söylüyoruz; sizin fikrinizin değişmeyeceğini biliyoruz; ama, bakınız, iki kanattan, iki partiden müteşekkil bir Parlamento, bu ülkeye bir nimettir. Geçmişteki kavgaları, çekişmeleri çok yakından bilen arkadaşlarımız var. Bakın, bu iki partili Parlamentoda, dokunulmazlık gibi, yıllarca görüşülmemiş, el atılmamış; ama, ülkeyi derinden yaralayan konuların hepsini çözebiliriz. Eğer bunları çözersek, bu dönem, hem hayırla yâd edilir hem de bu iş bizim başımızın tacı olur. Bu nedenle, bu vesileyle, bir kere daha, bu dokunulmazlık konusunu sizlere hatırlatmak istedim.

Değerli arkadaşlar, bugünkü, yani, değişmeden önceki duruma göre, RTÜK’e üye seçiminin 5’ini, Meclis kendisine önerilen 5 ismi onaylayarak yapıyor; 4’ünü de, çeşitli kurumların önerileri arasından hükümet atıyor; yani, neticede, bu Mecliste çoğunluğu olan parti, hem o 5 kişiyi onaylıyor hem de çoğunluk olan parti hükümet olduğu için, o diğer 4’ü de hükümet seçiyor; yani, bugünkü sisteme göre, nihaî hedefte, 9 üyenin 9’unu da çoğunluk sahibi hükümet seçiyor. Bunun adı bir seçim olmaz; bunun adı atama olur. O bakımdan, bugünkü sistemi, yani, bugünkü RTÜK üyelerini seçen sistemi savunmak doğru değildir; çok antidemokratik bir sistemdir. O bakımdan, bunun değişmesi doğrudur.

İkincisi, Anayasa Mahkemesi, zaten “Meclisin görevleri arasında, RTÜK üyelerini seçmek yazılmamış, Anayasada böyle bir şey yok; ben, sizin, bunu seçmenize, bu nedenle, bu eksiklik nedeniyle izin vermem” diyor ve iptal ediyor o bölümü. Şimdi, o iptal kararı da ortada durunca, mecburen, bizim bu düzenlemeyi yapmamız gerekiyor. Peki, bu düzenlemeyi, 1 inci maddeye göre nasıl yapıyoruz? Bu düzenlemeyi şöyle yapıyoruz, demin okundu madde; partilerin temsil oranına göre; yani, Başkanlık Divanındaki temsil gibi, partilerin temsil oranına göre, RTÜK üyeleri, 9 üyenin 2 katı üye gösterilecek ve bizler, burada, geçmişte olduğu gibi, gelen 5 üyeyi onaylamayacağız, 2 katı üye arasından seçim yapacağız. İşte, onun adı seçim. Çünkü, bir seçim yapıyoruz. Bundan önceki bir onaylamaydı, bu nedenle bu düzenleme de doğrudur.

Değerli arkadaşlar, RTÜK, BDDK gibi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu gibi pek çok kurulumuzdan bir tanesi değil, RTÜK, bu kurulların tamamından önemlidir. Neden? BDDK dediğiniz, TMSF dediğiniz, EPDK dediğiniz kurullar sadece ekonomik bir konuya bakar ve bir karar alır; ama, bu RTÜK var ya RTÜK, 70 milyonun mıknatıs gibi mıhlandığı ekranları denetliyor. Kaynanaları, görümceleri, eltileri konuşturan ekranları denetliyor. Devletin bağımsızlığını, ülkenin bölünmezliğini denetliyor. Bu RTÜK; bence, bu kurulların tamamından önemlidir. O bakımdan, bu RTÜK’ü Meclisin seçmesi doğrudur; ama, bu RTÜK’ün üyelerinin de çok dikkatle seçilmesi ikinci bir doğrudur, bu RTÜK yasasının -önümüzdeki hafta gelecek- çok dikkatle, çok dikkatle buradan geçirilmesi üçüncü bir doğrudur.

Bakınız, bugün, siyaset bilimciler derler ki, siyaset, parlamento birinci güçtür, yürütme ikinci güçtür, yargı şu güçtür, bu güçtür... Hayır, arkadaşlar. Bugün, Türkiye’de, demokrasi o kadar dejenere olmuştur ki, medya birinci güçtür. Kim aksini iddia ediyorsa, gelsin tartışalım. Medya istediğini vezir, istediğini rezil ediyor; istediği hükümeti deviriyor, istediği partiyi iktidar yapıyor. Medya, bugün, Türkiye’de, maalesef...

Tabiî, bunun bir kusuru da hükümetlerimizde. Frekans tahsisi yapılmadığı için paravan isimlere televizyonlar kurulduğu için, arkadan dolanarak by-pass’la televizyonlar çok çirkin yayınlar yapıyorlar. Onun kusuru biraz bizde; frekans tahsisini yapmıyoruz. Biraz da, tabiî, TMSF’de; elinde tutuyor 10 tane televizyonu, milyarları veriyor program yaptırıyor. Öbür televizyoncu diyor ki, kardeşim, devlet televizyonculuk yapıyor ben niye yapmayayım diyor. Hadi buyurun ayıklayın pirincin taşını! Yani, önce iğneyi kendimize batıralım. Kusurun büyüğü bizdedir. Buna, biz izin vermeyeceğiz. Hemen frekans tahsisini yapacağız, hemen TMSF’nin elinden o televizyonları çıkaracağız, sonra da, hemen RTÜK’ün üyelerini seçip, RTÜK’e, çağırıp soracağız “gelin bakalım, siz, devletin bağımsızlığını, ülkenin bölünmezliğini, bu halkın etik değerlerini, geleneksel değerlerini yaşatmanız için ne istiyorsunuz kardeşim” diyeceğiz, onların istediği tüm yasaları vereceğiz; ondan sonra, onlardan hizmet bekleyeceğiz. Siz, müteahhide kum vermeden, çakıl vermeden, inşaat bekleyemezsiniz. RTÜK üyelerine yetki vermeden, onların istediği yasaları geçirmeden, RTÜK’ten de görev bekleyemezsiniz.

Bununla da bitmiyor. RTÜK üyelerini seçtikten sonra “ben, hükümetim, Sayın RTÜK Başkanı, şunu şöyle yap da” dememeniz lazım, onu bir bağımsız kurul gibi düşünmeniz lazım, hepimizin böyle düşünmesi lazım ki, RTÜK, görevinin hakkını verebilsin. Ondan sonra, RTÜK’e bunları yaptıktan sonra, dönelim “kardeşim, sen şunu yanlış yapıyorsun” diyelim; ama, önce, verelim diyorum.

Değerli arkadaşlar, bazı televizyoncu arkadaşlarımız sohbetlerde bana diyorlar ki: “Kardeşim, televizyon kanalı her yayını yapar, beğenmiyorsan bir düğmeye basar, kaparsın.” Yok, öyle değil o iş. Şimdi, diyelim ki, Sincan’a her gün 10 tane otobüs gidiyor; boş gidiyor geliyor diye, biz, o otobüs seferini kaldıramayız. Bu, bir kamu hizmetidir; bu, bir kamu görevidir; yolcu olmasa da, gidip geleceksin arkadaş. İşte, sevgili televizyoncu kardeşlerim “efendim, yayınımı ben yaparım, her türlü yayını yaparım, kaynana da çıkarır, göbek de attırırım; beğenmiyorsan kapa, düğmeye bas” diyemezsiniz. Niye diyemezsiniz, biliyor musun; sizin yaptığınız iş, benim yaptığım iş gibi, kamu görevi, kamu hizmeti. Kamu hizmeti yapan, özenli olmak zorundadır, dikkatli olmak zorundadır.

Değerli arkadaşlar, bu nedenle, bu konulara, özellikle bu medya, televizyon yayıncılığı, RTÜK konularına Yüce Heyetinizin dikkatini bir kere daha çekmek istiyorum ve bu konuya çok dikkat edelim. Bu konu, yarın, seçimlerde çok başımızı ağrıtır; kendini bilmez yayıncılar çok şeyler yaparlar. Ülkemizin birliğe, beraberliğe, kardeşliğe ihtiyacı var. Bu konuya Yüce Heyetinizin dikkatini bir kere daha çekmek istedim.

Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aksöz.

Şahsı adına, madde üzerinde, İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Ataş?.. Yok.

Yine, şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Mücahit Daloğlu?.. Yok.

 

Şahsı adına Antalya Milletvekili Sayın Tuncay Ercenk?..

TUNCAY ERCENK (Antalya) – Vazgeçtim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın milletvekilleri, 1 inci madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Sayın Kâtip Üyelerimiz, aynı şekilde, lütfen, yerlerini alsınlar.

Şimdi, maddenin gizli oylamasına yine Adana İlinden başlıyoruz.

(Oyların toplanılmasına başlanıldı)

 

 

Şimdi, teklifin  1 inci maddesinin gizli oylamasında,  Devlet Bakanı Güldal Akşit yerine, Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek; Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik yerine, İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir Aksu; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu’nun yerine, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Abdüllatif Şener; Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen yerine, Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Sami Güçlü; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler yerine, Çevre ve Orman Bakanı Sayın Osman Pepe; Maliye Bakanı Kemal Unakıtan yerine, Devlet Bakanı Sayın Âli Babacan; Millî Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül yerine, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin oy kullanacaklardır.

(Oyların toplanılmasına devam edildi)

 

 

 

BAŞKAN – Oyunu kullanmayan sayın üye var mı?.. Yok.

Sayın milletvekilleri, oylama işlemi tamamlanmıştır.

Kupalar kaldırılsın.

(Oyların ayırımına başlandı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifinin 1 inci maddesinin gizli oylama sonucunu açıklıyorum:

Katılan üye:        410

Kabul:                378

Ret:                   24

Çekimser:          1

Boş:                   6

Geçersiz:            1

Böylece, madde kabul edilmiştir.

Şimdi, 2 nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve halkoylamasına sunulması halinde oylanır.

BAŞKAN – Madde üzerinde konuşma isteği?.. Yok.

Maddeyle ilgili görüşmeler tamamlanmıştır.

Sayın Kâtip Üyeler, lütfen, yerlerini alsınlar.

Şimdi, 2 nci maddenin gizli oylamasına Adana İlinden başlıyoruz.

(Oyların toplanılmasına başlanıldı)

 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, teklifin 2 nci maddesinin gizli oylamasında, Devlet Bakanı Sayın Güldal Akşit’in yerine Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in yerine İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir Aksu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu’nun yerine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Abdüllatif Şener, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in yerine Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Sami Güçlü, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi Güler’in yerine Çevre ve Orman Bakanı Sayın Osman Pepe, Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan yerine Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan, Millî Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül yerine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin oy kullanacaklardır.

Oyunu kullanmayan sayın milletvekili var mı?.. Yok.

Oylama işlemi tamamlanmıştır; kupalar kaldırılsın.

(Oyların ayırımı yapıldı)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifinin 2 nci maddesinin gizli oylama sonuçlarını açıklıyorum:

Katılan üye: 409

Kabul: 383

Ret: 25

Geçersiz: 1

Sayın milletvekilleri, böylece 2 nci madde kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifinin birinci görüşmeleri tamamlanmıştır; ikinci görüşmeye en az 48 saat geçtikten sonra başlanabilecektir.

Sayın milletvekilleri, saat 20.00’de toplanmak üzere birleşime ara veriyorum.

                                                        Kapanma Saati : 19.11

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 20.04

BAŞKAN: Başkanvekili İsmail ALPTEKİN

KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN (Bilecik), Mehmet DANİŞ (Çanakkale)

-----0-----

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 101 inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Kilis Milletvekili Hasan Kara ile Tokat Milletvekili Zeyid Aslan’ın Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporunun görüşmelerine başlıyoruz.

 

 

 

Kilis Milletvekili Hasan Kara ile Tokat Milletvekili Zeyid Aslan’ın; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (2/451) (S. Sayısı: 902) (x)

 

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Komisyon Raporu 902 sıra sayısıyla bastırılıp, dağıtılmıştır.

Teklifin tümü üzerinde, Cumhuriyeti Halk Partisi Grubu adına, Malatya Milletvekili Sayın Muharrem Kılıç; buyurun.

Süreniz 20 dakika.

CHP GRUBU ADINA MUHARREM KILIÇ (Malatya) – Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifiyle ilgili olarak, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimizi açıklayacağım; Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, görüştüğümüz, bir kanun teklifi. Kilis Milletvekilimiz Sayın Hasan Kara’nın ve Tokat Milletvekilimiz Sayın Zeyid Aslan’ın hazırlayıp sundukları bir yasa teklifi; ancak, yasa teklifinin gerekçesini okuduğumuzda, bunun bir teklif değil de tasarı olarak yazıldığını görüyoruz; okuyayım: “Kanunun uygulanmasına başlandığında ortaya çıkabilecek muhtemel aksaklık ve eksiklikler tespit edilmiş ve bunları gidermek amacıyla bir kısım maddelerde değişiklik yapılması zorunlu hale gelmiştir. Bu nedenle tasarı hazırlanmıştır.” Tasarı olması nereden geliyor; bu, şuradan geliyor: Bu teklif, gerçek anlamda, milletvekili arkadaşlarımız tarafından görülen muhtemel aksaklıklarla ilgili olarak getirilmedi karşımıza; Sayın Adalet Bakanlığının mutfağında hazırlandı, incelendi, hükümetin burada ne düşündüğünü bilmemiz mümkün değil; ancak, bunun bir Bakanlık hazırlığı olduğu apaçık ortada; ancak, karşımıza teklif olarak geliyor.

Biz şunu istiyoruz: Bu, teklif de olabilir, tasarı da olabilir; ancak, bir bütünlük arz etmeli. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun çıkış tarihi, yani, Mecliste kabul ediliş tarihi 13.12.2004, yayım tarihi de 29.12.2004. Yani, bu kanunun çıkarılmasından itibaren, henüz, altı aylık bir zaman bile geçmedi; ancak, yeteri kadar hazırlık aşamasından sonra karşımıza gelmediği için, biz bunu, Ceza İnfaz Kanunu hazırlık aşamasındayken, burada onikinci ayda görüşülürken de dile getirmiştik, ve demiştik ki: Bu kanunu aceleye getiriyorsunuz; bu kanunda acele etmeyelim... Komisyonlardan bir aceleyle geçti, alt komisyondan bir gün gibi bir sürede geçti, yine Meclis gündeminden de, yeteri kadar incelenmeden, tartışılmadan geçmiş oldu.

Değerli arkadaşlar, bu kanunlar önemli kanunlar; Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Kanunu, Ceza İnfaz Kanunu, bunlar önemli kanunlar; çünkü, insanların hürriyetiyle ilgili kanunlar, insanların özgürlükleriyle ilgili kanunlar. Bu nedenle, bu konularda çok dikkat edilmesi gerekir.

Ne yapıyoruz; Meclis, sürekli çift tarife çalışıyor. Önce, bir aceleyle yasaları çıkarıyoruz; yeteri kadar olgunlaşmadan, yeteri kadar irdelenmeden, yeteri kadar incelenmeden yasaları bir aceleyle çıkarıyoruz, arkasından, bir bakıyoruz ki, sürekli teklifler geliyor, sürekli değişiklik önerileri geliyor.

Bu, hızlı çalışmak değil. Hızlı çalışalım derken arkadaşlarımızın mesaisini, Meclisin mesaisini fuzulen işgal etmiş oluyoruz. Yine, dediğim gibi, henüz daha altı ayını doldurmamış bir kanun üzerinde 8 maddelik bir değişiklik teklifi. Yine, bu hafta içinde gelecek Ceza Kanununda 35 maddelik değişiklik teklifi, Ceza Muhakemeleri Kanununda 34 maddelik bir değişiklik teklifi... Yani, henüz üzerinde daha mürekkebi kurumadan çıkardığımız kanunları silbaştan yeniden ele alıyoruz. Bu, demin de belirttiğim gibi, yasaların yeteri kadar olgunlaşmadığını gösteriyor.

Değerli arkadaşlar, ceza ve adalet sistemi içinde sanıklar yargılanıyor, hüküm veriliyor, hüküm kesinleşiyor, sıra bu hükmün infazına geliyor. Bu görüştüğümüz kanun, hükmün infazıyla ilgili bir kanun. İnfaz hukuku, uluslararası sözleşmelerden, Avrupa Konseyinin yayımladığı hapis cezası kurallarında dikkate alınması gereken hükümlerden ve iç hukuk düzenlemelerimizden kaynaklanıyor.

Ülkemizdeki infaz sistemi, çok uzun süreler koğuş sistemiyle yürütüldü. Hükümlüler cezalarını koğuşlarda çekiyorlardı, 30 kişilik, 40 kişilik, 50 kişilik koğuşlarda. Ancak, bu sistem büyük sorunlar yarattı. Cezaevindeki hükümlülerin kontrolü zorlaştı, onların eğitimi, iş imkânları bu şartlarda sağlanamadı, ıslahı da bu şartlarda mümkün değildi. Bu nedenle, bu sistemden vazgeçildi. Ancak, koğuş sistemi devam ederken, bir sistem daha vardı. Bu sistem, sadece Terörle Mücadele Kanununun 16 ncı maddesinde ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri Kanununda düzenlenen bir sistemdi. Bu, kamuoyunca “(F)” tipi denilen bir düzenleme.

(F) tipi cezaevlerinde hükümlüler cezalarını tek kişilik veya üç kişilik odalarda çekiyorlardı. Ancak, bu, dediğim gibi, terörü önleme amaçlı bir düzenlemeydi. Yine, çıkar amaçlı suç örgütlerinde, bu mafya türü örgütlenmelerde bu örgüt mensuplarını kontrol etmek için getirilmiş bir düzenlemeydi. Ancak, biz yaptığımız düzenlemelerde işin ortasını bulamıyoruz. Bu getirdiğimiz Ceza İnfaz Kanunuyla (F) tipi uygulamalarını Türkiye genelinde genel bir uygulama haline getiriyoruz.

Ceza İnfaz Kanununun 9 uncu maddesi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarını düzenliyor. Burada büyük ölçüde ağır cezalık örgüt suçları söz konusu. Ancak, bu 9 uncu maddenin üçüncü fıkrasında, “normal cezaevlerinde gününü doldururken, eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli halde bulunan ve özel gözetim ve denetim altında bulundurulmaları gerekli olduğu saptananlar ile bu kurumlarda düzen ve disiplini bozanlar, iyileştirme tedbir, araç ve usullerine ısrarla karşı koyanlar da bu yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilir...” Yani, burası, sadece terör suçlularına ait bir yer olmaktan çıkıyor. Normal cezaevi şartlarında bir insan yaşarken “sen düzeni ve disiplini bozdun, yüksek sesle türkü söyledin veya eğitim çalışmalarını aksattın” gibi basit nedenlerle de olsa, bu insanları bu ceza infaz kurumlarına göndermek olası. Buralar nasıl cezaevleri? Yine 9 uncu maddede tanımı yapılıyor “1 veya 3 kişilik odalarda barındırıldıkları tesislerdir. Bu kurumlarda bireysel veya grup halinde iyileştirme yöntemleri uygulanır” diyor.

Yine, bu sistemin nasıl uygulandığını 34 üncü maddede görmekteyiz. 34 üncü maddede “kapalı ceza infaz kurumlarında oda ve koridor kapıları kapalı tutulur, kapılar aşağıdaki hallerde açılır” denilerek birtakım kıstasların dışında, 1 kişilik, 3 kişilik odaların kapısının kapalı tutulacağı, bu insanların cezalarını buralarda çekeceği belirtiliyor.

Şimdi arkadaşlarımızın getirmiş olduğu bu teklifin 1 inci maddesi işte bu Ceza İnfaz Kanununun 9 uncu maddesinin beşinci fıkrasını düzenliyor. Beşinci fıkrada, hangi suçtan hükümle olursa olsun yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarında cezasının üçte 1’ini bu kurumlarda geçiren hükümlüler pişmanlık duyduklarında bu sürelerini iyi halle geçirdikleri takdirde diğer ceza infaz kurumlarına geçebiliyorlardı; ancak, bu getirilen düzenlemeyle bu üçte 1’lik, yani düşünebiliyor musunuz, diyelim ki 30 yıl mahkumiyet aldı, önceki düzenleme “bunun 10 yılını tek kişilik veya 3 kişilik odada geçirecek” diyor; ancak, bu da yeterli görülmüyor bu teklifte “müebbetle ilgili cezalarda bu oran üçte 2’si olsun; yani, 30 yıllık bir cezanın 20 yılı yüksek güvenlikli cezaevlerinde geçirilsin” deniyor.

Değerli arkadaşlar, bu karşımızdaki hükümlüler, hükümlü de olsa bunlar insan. Kimse “benim başıma gelmez” demesin. Türkiye’de cezaevine girmek, Allah kimseye vermesin; fakat, herkesin başına gelebilecek bir olay.

O nedenle, bu cezaları koyarken, bu cezaları buraya getirirken, bu uygulamayı buraya getirirken, biraz insaflı davranmamız gerekiyor, biraz vicdanı elden bırakmamız gerekiyor. Bu ülkenin, yıllarca, en tanınmış edebiyatçıları, şairleri, ozanları, tanınmış politikacıları o cezaevlerinden geldi geçti.

Faruk Hoca’nın bir sözü var:”Hükümlünün üzerindeki cilayı kazırsanız altından insan çıkar” der. Yani, onlar da toplumun bireyleridir, onlar da suçlarını çektikten sonra, cezaları infaz edildikten sonra, onlar da, yine, aramıza katılacaktır, onlar da bizlerden birileri olacaktır, komşumuz olacak veyahut da bir şekilde, onlarla ilişki içine gireceğiz. Bu nedenle, onların ruh sağlıkları, onların beden sağlıkları bizim için önemli olmalı.

Yine, bu düzenlemelerden bir tanesi avukatlarla ilgili özel düzenlemeler; yani, terör örgütü mensuplarının avukatlarıyla ilgili özel düzenlemeler getiriyoruz. Değerli arkadaşlar, terör örgütü mensuplarının avukatlarından bir kısmı avukatlık sınırlarını aşabilir, aşmıştır da. Ancak, bunlarla ilgili birkaç tane, avukatlık mesleğinden birkaç kişi görevini kötüye kullandı diye tüm avukatları töhmet altında bırakacak bir düzenlemeyi buraya getirmemiz yerinde olmayacaktır; çünkü, biz, burada özel bir düzenleme yapmıyoruz, Türkiye genelinde uygulanacak bir düzenleme getiriyoruz. Eğer, bir avukat suç işlemişse, bir avukat görevini kötüye kullanmışsa, bir avukat terör örgütüne yardım yapıyorsa, bununla ilgili soruşturma yapılır, bununla ilgili gerekli izinler alınır Adalet Bakanlığından hakkında dava açılır; gerçekten hakkında yeteri kadar kanıt elde edilmişse, çok rahatlıkla bunlarla ilgili ceza verilir. Zaten, ben, yirmi yıllık avukatlık hayatımda, avukatlarla ilgili soruşturma istemlerinden bir tanesinin Adalet Bakanlığından izin verilmeden döndüğüne şahit olmadım. Tüm avukatlarla ilgili, hangisi olursa olsun, en basit suçlardan da olsa, bir dilekçe verilse, Adalet Bakanlığı bunlarla ilgili hemen izin verir, gönderir.

Değerli arkadaşlar, avukatlar, Avukatlık Kanununa göre kamu hizmeti yaparlar; avukatların diğer serbest meslek erbaplarından farkları vardır; avukatlar, yargının ayrılmaz bir parçasıdır, savunmanın bekasıdır avukatlar; avukatlar olmadan toplum hayatının ne hale gelebileceğini düşünemezsiniz bile. Yargı üç ayaklıdır; üç ayağından bir tanesini yok sayarsanız, üç ayaktan bir tanesini üvey evlat gibi görürseniz, o ülkede yargı sistemini oturtamazsınız. Bu nedenle, teröre bulaşmış birkaç avukat olabilir, teröre bulaşmış birkaç savcı da olabilir, birkaç hâkim de olabilir, eczacı da olabilir, doktor da olabilir; yani, o meslek erbabından birkaç kişi yanlış yaptı diye o meslek erbabının çalışma şartlarını zorlaştırmak bize yarar getirmez.

Kaldı ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinde, adil yargılanma hakkından bahsedilir ve orada, insanların kendi seçeceği savunmanları vasıtasıyla savunmalarının yapılacağı öngörülür. Eğer, biz, bu düzenlemeyi bu şekilde getirirsek, yarın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, ülkemizi çok zor durumlara sokarız, ülkemiz, çok büyük tazminatlarla karşı karşıya gelir; yani, biz, artık, kapalı bir toplum değiliz, uygar toplumlarla iç içeyiz. Bu nedenle, biz, kendi şartlarımız böyle, bizim ülkemizin şartları bunu gerektiriyor, buna göre düzenleme yaparız diyemeyiz; çünkü, demokrasinin, hukukun kuralları vardır. Biz, bize göre demokrasi, biz, bize göre hukuk diyemeyiz; uygar ülkelerde hukuk nasıl işliyorsa, uygar ülkelerde demokrasi nasıl işliyorsa, bizde de, aynı sistemin işlemesi gerekir.

Yine, bu teklifin çok önemli bir maddesi de, hükümlünün cezaevinden çıkarılmasına ilişkin düzenleme. Hükümlü, mahkûm oluyor, cezaevine koyuyorsunuz -tutuklu veya hükümlü, fark etmez- artık, o kişi, cezaevine girdikten sonra, o kişinin kollukla, zabıtayla ilişkisi kesilmiştir; ancak, bu düzenlemenin, bu teklifin 6 ncı maddesiyle, cezaevinde bulunan hükümlü, hâkim ve savcının, cumhuriyet savcısının teklifi, hâkimin kararıyla, dört güne kadar, onbeş günü geçmemek üzere çıkarılıp, kolluğa verilerek, hadi, gerekli yer göstermeleri yapsın denebilecek. Değerli arkadaşlar, bununla ilgili düzenleme, geçmişte, Terörle Mücadele Kanununda vardı; ancak, uygulamasında çok büyük sıkıntılar yaşadık. Ben, yıllarca avukatlık yapan bir kişi olarak, bunun çok büyük sakıncalarını gördüm. Cezaevinden mahkûm çıkarılır, kolluğa teslim edilir; bunlar, genellikle, pişmanlık duyan, güya terör mensubu insanlar olur; ancak, bunlar, suç makinesidir, bunlar, suça alışmıştır, bunları toplum içinde bırakırsanız, bunların ne yapacağını bilemezsiniz. Nitekim, ben, avukatlık yaşamımda, cezaevinden çıkarılıp götürülen, ancak, dışarıda işadamlarından haraç isteyen, bu şekilde pişmanlıktan faydalanan insanlara şahit oldum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kılıç, buyurun, konuşmanızı lütfen tamamlayın efendim.

MUHARREM KILIÇ (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bu nedenle, uygulamaları yaparken, hukuk çerçevesinden çıkmamamız gerekiyor. Eğer gerçekten yer göstermesi elzemse, bunu bizzat cumhuriyet savcısının yaptırması gerekir. Zaten, cumhuriyet savcısı, adlî konularda, soruşturmanın, kovuşturmanın amiridir; ancak, Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesi kapsamındaki suçlarda, biz, bu yetkiyi cumhuriyet savcısından alıp kolluğa verdiğimiz zaman, işin içinden çıkılmaz durumlarla karşılaşabiliriz. Bu nedenle, bu kabil düzenlemeler yanlıştır diye düşünüyorum.

Bu, her ne kadar teklif olarak da karşımıza gelse -başta da belirttim- bu, özünde bir hükümet tasarrufudur. Hükümetin, bu tasarruflarda bulunurken, biraz daha tartarak, düşünerek hareket etmesi gerekir. Bu özensizlik bizi çok zor durumlara düşürecek; çünkü, yeteri kadar altyapısı oluşmuyor. Komisyona gidiyoruz, bir yığın teklifle karşı karşıya geliyoruz, Meclise geliyoruz bir yığın teklif... Bunların altyapısı oluşmamış, bunlar akademisyenler tarafından yeteri kadar tartışılmamış, olayın uzmanları bunu yeteri kadar incelememişler.

BAŞKAN – Sayın Kılıç, lütfen, son cümlenizi alıyorum.

MUHARREM KILIÇ (Devamla) – Bitiriyorum.

Değerli arkadaşlar, dünyanın hiçbir ülkesinde, böylesine önemli yasalar, sadece milletvekilleri tarafından yapılmaz. Milletvekillerinin görevi, böyle genel yasaları hazırlamak, bunları düzenlemek değildir; çünkü, hepimizin başında kendi seçim bölgelerimizle ilgili sorunlar var, burada bir yığın başka meşgalelerimiz var; bunlar dururken, bir de bu yasaları derli toplu inceleyip, hazırlayıp, buraya getirmemiz mümkün değil. Kaldı ki, bunları uluslararası düzeyde incelememiz gerekir, diğer ülkelerdeki örneklerini görmemiz gerekir. Bunlar, bir milletvekilinin boyutunu aşan işler. Bu nedenle, bunların bir bütünlük içinde, bir akademisyenler kurulu tarafından objektif ölçülerle getirilip önümüze konulması gerekir; biz de, milletvekilleri grubu olarak, bunun içinde birtakım bariz hatalar varsa onları gideririz ve bu şekilde yeni bir yasa çıkmış olur diye düşünüyorum.

Ümit ediyorum ki, bundan sonra, Sayın Bakanımız, Sayın Bakanlık, daha uzun vadeli -geçmişte bir AB süreci, AB takvimi deniliyordu, artık o sıkışıklık da aşıldığına göre- biraz daha acele etmeden; çünkü, acele edersek, o işi bir daha yapıyoruz; yani, acele ettiğimizden de bir yarar sağlamış olmuyoruz.

Bu duygularla Yüce Heyete en derin saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kılıç.

AK Parti Grubu adına, Artvin Milletvekili Sayın Orhan Yıldız. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Yıldız.

Süreniz 20 dakika.

AK PARTİ GRUBU ADINA ORHAN YILDIZ (Artvin) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

902 sıra sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda değişiklik yapan, Sayın Hasan Kara ve Sayın Zeyid Aslan’ın sunmuş oldukları teklifle ilgili, AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Konuşmamdan önce özellikle şunları belirtmek istiyorum ki, ben, biraz evvel Sayın Muharrem Kılıç’ın burada söylemiş olduğu bazı şeylere katılamıyorum. Özellikle, teklifin 1 inci maddesi. Bir kere, teklifin 1 inci maddesi, hükümlülerin aleyhine getirilen bir madde kesinlikle değildir. Daha önce çıkardığımız yasanın 1 inci maddesi aynen şöyle, size okuyorum: ”Toplam cezasının 1/3’ünü bu maddede belirtilen yüksek güvenlikli, kapalı ceza infaz kurumlarında geçirerek iyi hal gösteren hükümlüler, tutum ve davranışlarına uygun diğer ceza ve infaz kurumlarına gönderilebilirler.” Teklifin 1 inci maddesi bu.

Şimdi, burada bir tereddüt var; yani, bu madde, acaba, süreli hapis cezasını mı içeriyor, yoksa müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına da uygulanabilir mi?

Arkadaşlar bu maddeye açıklık getirmişler; yani, yapılan sadece bu. Ne yapılmış madde metninde “müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile yine aynı maddenin üçüncü fıkrasındaki –yani, eylem ve tutumlarıyla.. Daha önce başka infaz kurumlarındayken, bu infaz kurumlarına- özel güvenlikli infaz kurumlarına nakledilmiş olanlar da aynı imkândan istifade edebilirler” denilmiş. Bunda ne yanlışlık var?! Eğer iyi halle geçiriyorlarsa cezalarının üçte 1’ini, neticede onlar da diğer infaz kurumlarına nakledilebiliyor; bu, imkân dahilinde olan bir şey. Onun için, burada aleyhe bir durum yok.

Ben, kısaca, getirilen düzenlemelerden de bahsetmek istiyorum.

Teklifin 2 nci maddesi de, yine uygulamada yaşanan birtakım sıkıntıları gidermek için getirilmiş. Örneğin, yasanın 23 üncü maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde “gözlem merkezleri, hükümlüler hakkında gözlem sonuçlarını kendi görüşleriyle birlikte Adalet Bakanlığına gönderir” hükmü vardı. Getirilen bu düzenlemede, buna birtakım istisnalar getiriliyor; çünkü, gerçekten, bütün raporların Adalet Bakanlığına gönderilmesi, uygulamada birçok sıkıntılara yol açardı.

Getirilen maddenin içeriği ne; neticede şu deniliyor: Eğer, aynı infaz kurumunda kalması gerekiyorsa veya aynı infaz kurumuna bağlı     –veya ona ait veya alt- başka infaz kurumlarına nakledilmesi gerekiyorsa, o zaman Adalet Bakanlığına gitmesine gerek yok, cumhuriyet başsavcılığı bu konuda karar verebiliyor. Yani, daha alt derecede infaz kurumlarına... yani, hükümlünün lehine olan bir uygulama bu; infaz kurumlarına gönderilebiliyor, bu da, hükümlünün lehine olan bir düzenleme.

Yine, teklifin 3 üncü maddesinde, kamu hizmetlerinde, biliyorsunuz, hükümlüler, 1 yıl süresini iyi halle geçirdikleri zaman, kurum içi hizmetlerde çalıştırılabiliyorlardı. Bu maddede yapılan değişiklikle de, bu 1 yıllık süre kaldırılmış oluyor. Yani, bu da yine hükümlülerin lehine bir düzenleme; çünkü, genelde zaten, hükümlülerin topluma kazandırılması, entegrasyonu, meslek edinmesi için getirilen bir düzenleme; yani, infazın amacına uygun bir düzenleme.

Yine, 4 üncü maddede, özellikle bu infaz kurumlarının üst amirleri, sadece uyarma cezası verebiliyorlardı, bir de, bazı etkinliklerden alıkoyma cezası veriyorlardı. Bu düzenlemeyle de, kınama cezası verilmesine imkân tanınmıştır.

Yine, 5 inci madde, özellikle sayın meslektaşımızın eleştirdiği, avukatlarla veya noterlerle görüşmeyi düzenleyen bir madde. Şimdi, bu madde de bir zaruretten doğmuştur. Ha, şunu da söylemek lazım: Yani, bu, sadece bizim hukukumuzda olan bir şey de değil; yani, özellikle bizim örnek aldığımız, diğer, Avrupa hukukunda, Amerikan hukukunda da bu düzenleme var. Ayrıca, uluslararası sözleşmelere de bu düzenleme aykırı madde değil. Şimdi, sayın meslektaşımız diyor ki “birkaç avukatın suç işlemesi...” Yani, zaten suçu herkes işlemez ki; azınlıkta olan insanlar işler. Yani, bu düzenlemeler... Bazı kanun hükümleri vardır ki, ceza hükümleri vardır ki, belki hiç uygulanmamıştır, bazıları belki birkaç istisnaî olaya uygulanmıştır; ama, az uygulanmıştır diye, o konuda bir yasal düzenleme getirilmeyecek midir?! Yani, bu konudaki sıkıntıları hepimiz biliyoruz arkadaşlar. Özellikle, maalesef -Sayın CHP Grup sözcüsü de bunu açıkladı- bazı terör örgütlerinin içerideki elebaşıları ile örgüt mensupları arasındaki irtibatı kuran -maalesef diyorum; çünkü, ben de avukatım- meslek mensupları olmuştur, olacaktır da.

Bu nedenle, özellik arz eden suçlarda bu tip düzenlemelerin getirilmesi son derece faydalıdır; yani, bunu, dediğim gibi, eleştirmek bence yanlış. Kaldı ki, getirilen düzenlemeyle de çok sıkı şartlara tabi tutuluyor, çok sıkı şartlara. Bir kere, özellikle suçlar sınırlanıyor; yani, her türlü suçlarda bu maddenin uygulanması mümkün değil. Hangi suçlar değerlendirmeye tabi tutulmuş; Türk Ceza Kanununun 220 nci maddesi, yani, suç işlemek maksadıyla örgüt kurma; yine, Türk Ceza Kanununun ikinci kitabın dördüncü kısım dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan devlet güvenliğine karşı işlenen suçlar, anayasal düzene ve düzenin işlemesine karşı işlenen suçlar. Yani, bu suçlardan hüküm giymesi gerekiyor hükümlünün. Görüldüğü gibi, sınır son derece dar tutulmuştur.

Yine, sadece bu da yeterli değil; yani, avukatların özellikle hükümlülerle görüşmelerinin incelenmesi için veya bir görevlinin bulunabilmesi için sadece bu da yeterli değil. Yine, başka koşullar da var; bunlar da şu: Hükümlünün özellikle infaz sırasında suç teşkil eden fiilleri işlemesi, infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürmesi, terör örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının örgütsel amaçlı haberleşmelerine aracılık ettiğine ilişkin bulgu ve belge elde edilmesi; yani, böyle, bulgu ve belge elde edilmesi durumu söz konusu değilse bu madde yine uygulanmayacak, yani, bu istisnaî hüküm yine uygulanmayacak.

Görüldüğü gibi, yani, esasa burada dokunulmamış. Esas nedir; özellikle avukatların savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleriyle yaptıkları konuşmaların kayıtları incelemeye tabi tutulamaz diyoruz; yani, bu genel ilkeye, burada, aslında aykırı bir düzenleme söz konusu değil. Bir diğer üçüncü şart söz konusu burada. O da, cumhuriyet savcısının teklifi ve infaz hâkiminin onayı gerekiyor; yani, bu da son derece önemli. Örneğin, İngiliz hukukunda öyle bir düzenlemeye gerek görülmemiş; sadece, infaz kurumunun müdürünün yetkisine bırakılmış bu. Bizde ise, hâkim güvencesine bağlanıyor ve ayrıca da, verilen; yani, hâkimin vermiş olduğu bu karar da yine itiraza tabi bir karar; yani, bu karara karşı da itiraz edilebiliyor. Görüldüğü gibi, çok sıkı kayıtlara tabi tutulmuş ki, yani, buna da, bence, karşı çıkmamak lazım özellikle yaşadığımız olaylardan sonra.

Yine, yasanın 32 nci maddesine de bir fıkra eklenmiş. Buna göre, Ceza Usulü Yasasının 250 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan suçlarla ilgili olarak alınan bilgilerin doğrulanması için zorunlu görülen hallerde tutuklu ya da hükümlü o bilgilerin doğrulanması amacıyla infaz kurumundan alınabilme imkânı getirilmiş; ama, burada, bu da aynı şekilde belli kayıtlara tabi tutulmuş. Bir kere, öncelikle, hükümlünün rızasının olması lazım. Eğer hükümlü rıza göstermezse, o zaman hükümlü infaz kurumundan alınamıyor. Bir diğer şart da, bu, her defasında dört günü aşamıyor ve hiçbir suretle de onbeş günü geçemiyor. Görüldüğü gibi, burada da çok sıkı kayıtlar konulmuştur. Bu da, tabiî ki, gerekli bir düzenleme; çünkü, netice itibariyle, hükümlünün veya tutuklunun, daha önce vermiş olduğu bilgilerin doğrulanması gerekebilir; ama, dediğim gibi, burada esas olan husus yasalara uygun olmaktır, uygun davranmaktır; yani, birtakım yasadışı olaylar oluyor diye yapılması gereken bir düzenlemenin olmaması, yapılmaması bizce yanlış olur. Biraz evvel sayın meslektaşım da bahsetti; yani, özellikle yanlış istisnalardan kaynaklanarak olması gereken bir düzenlemeyi yapmamanın bizce bir mantığı olamaz.

Yine, 5275 sayılı Yasanın 106 ncı maddesinin dördüncü fıkrası değiştiriliyor. Bu madde de, yine, çocuklarla ilgili, yani çocuk hükümlülerle ilgili olan bir madde. Bu maddede açıklık getiriliyor. Özellikle adlî para cezası, biliyorsunuz, ödenmediği takdirde hapis cezasına çevrilir; ama, burada çocuklarla ilgili bir istisnaî hüküm söz konusudur. O da, adlî para cezasına mahkûm olan bir çocuk hükümlü eğer parayı ödemezse, yani cezasını ödemezse, onun bu para cezası hapse çevrilmeyecektir.

Son olarak değişiklik yapılan 110 uncu maddesinin ikinci fıkrası da, yine uygulamada ortaya çıkabilecek birtakım gecikmeleri veya aksaklıkları önlemeye yöneliktir. Bu maddeyle, özellikle kadınlar ve 65 yaşını bitiren hükümlülerin mahkûm oldukları ceza altı ay veya altı aydan daha az süreli ise, o zaman konutunda çektirebilmelerine yasal olarak bir imkân getirilmiştir; fakat, bu kararı kimin vereceği, kim tarafından verilmesi gerektiği yasada düzenlenmemiştir. Bu maddeye açıklık getirilmiştir ve getirilen düzenlemeyle bu kararın, yani karar verme yetkisinin, hükmü veren mahkemeye ya da eğer hükümlü başka yerde bulunuyorsa, hükümlünün bulunduğu yerdeki aynı derece mahkemesine ait olduğu hükmü getirilmiştir. Bu da son derece olumlu bir düzenlemedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kısaca, görüşülmekte olan kanun teklifi üzerinde bilgi vermeye çalıştım; bu vesileyle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Yıldız.

Madde üzerinde şahısları adına söz istekleri var.

İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Ataş?..

İstanbul Milletvekili Sayın Ünal Kacır; buyurun.

Süreniz 10 dakika.

ÜNAL KACIR (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kilis Milletvekili Hasan Kara ile Tokat Milletvekili Zeyid Aslan’ın; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, 29.12.2004 tarihli ve 25685 sayılı Resmî Gazetede yayımlanmış olup, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe girecektir; ancak, söz konusu kanunun uygulamasına başlandığında ortaya çıkabilecek muhtemel aksaklık ve eksiklikler tespit edilmiş ve bunları gidermek amacıyla birkısım maddelerde değişiklik yapılması zorunlu görülmüştür. Bu nedenle, bu tasarı hazırlanmış ve huzurlarınıza getirilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hukukumuzun önemli bir kısmını oluşturan Türk Ceza Kanununda ve Ceza Muhakemeleri Kanununda da bugünlerde olabilecek, uygulamada olabilecek aksaklıkları gidermek amacıyla ve bazı maddelere açıklık getirilmesi maksadıyla değişiklikler huzurunuza getirilmektedir. Bu problemler, ileride yaşanmasın diye, şimdiden tespit edilmiş ve çözüm yoluna gidilmektedir. Tabiî, böyle 100’lerce maddelik yasalarda yapılan değişikliklerde daha ileride de değiştirilmesi gereken hususlar mutlaka olacaktır. Bu hususları da mutlaka gözönünde bulundurup, gerekli değişiklikleri yapmamız gerekiyor.

Kanunun hayırlı uğurlu olmasını diliyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kacır.

 

Şahsı adına Malatya Milletvekili Sayın Muharrem Kılıç.

MUHARREM KILIÇ (Malatya) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

 

 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, teklifin tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım; ancak, bir yoklama talebi vardır; talep eden sayın milletvekillerimizin Genel Kurulda olup olmadıklarını tespit edeceğim önce.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 902 sıra sayılı kanun tasarısının oylamasına geçilmeden önce İçtüzüğün 57 nci maddesi gereğince yoklama yapılmasını arz ederiz.

Atila Emek?.. Burada.

Osman Kaptan?.. Burada.

Kerim Özkan?.. Burada.

Orhan Sür?.. Burada.

Mehmet Ali Özpolat?.. Burada.

Feridun Ayvazoğlu?.. Burada.

Mehmet Küçükaşık?.. Burada.

Muharrem Kılıç?.. Burada.

Ahmet Küçük?.. Burada.

Mustafa Özyürek?.. Burada.

Tuncay Ercenk?.. Burada.

Hüseyin Ekmekcioğlu?.. Burada.

Şevket Arz?.. Burada.

Osman Özcan?.. Burada.

Orhan Ziya Diren?.. Burada.

Ensar Öğüt?.. Burada.

Rasim Çakır?.. Burada.

Ali Rıza Gülçiçek?.. Burada.

Mehmet Ali Arıkan?.. Burada.

Ali Topuz?.. Burada.

Sayın milletvekilleri, yoklama için 5 dakika süre veriyorum.

Adlarını okuduğum sayın üyelerin yoklama için elektronik cihaza girmemelerini de ayrıca rica ediyorum ve yoklamayı başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayısı vardır.

 

 

 

Kilis Milletvekili Hasan Kara ile Tokat Milletvekili Zeyid Aslan’ın; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Adalet Komisyonu Raporu (2/451) (S. Sayısı: 902)    (Devam)

 

BAŞKAN – Teklifin maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum:

 

CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK

 

YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ

 

MADDE 1. - 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 9 uncu maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

"(5) Müebbet hapis cezasına hükümlülerden, 107 nci maddede belirtilen koşullu salıverilme süresinin üçte ikisini, süreli hapis cezasına hükümlülerden toplam cezalarının üçte birini, üçüncü fıkrada belirtilen hükümlülerden geriye kalan toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda geçirerek iyi hâl gösterenlerin, tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir."

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Çorum Milletvekili Sayın Feridun Ayvazoğlu; buyurun.

Süreniz 10 dakika.

FERİDUN AYVAZOĞLU (Çorum) – Şahsım adına da söz isteğim var Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sizden önce talepler var; olmasaydı, süreyi birleştirirdim.

CHP GRUBU ADINA FERİDUN AYVAZOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir kanun değişikliği teklifiyle karşı karşıyayız. 902 sıra sayılı kanun değişikliği teklifinin özüne ve adına bakıldığında, kısaca, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun şeklinde yer alıyor.

Bu tür bir değişiklik neden bir teklif olarak geldi, getirildi; tabiî, bunu, konunun ilgilisi olan Sayın Bakanlığın ne şekilde gönderdiği, nasıl Yüce Meclisin huzuruna getirildiği, komisyonda ne şekilde görüşüldüğü, bugüne kadar, komisyonda çalışan arkadaşlarımız tarafından değerlendirildi, yerine göre komisyona katılan bakanlık görevlileri tarafından değerlendirildi, Sayın Bakanımız tarafından değerlendirildi ve çeşitli redaksiyonlar da yapılarak, Yüce Meclisin huzuruna getirilmiş oldu.

Bildiğimiz gibi, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Ceza Kanunu ve devam eden seri kanunlar dizisindeki diğer kanunlar gibi 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan bir Kanun. Daha önce, bu Kanunun yerine, halen yürürlükte bulunan, 647 sayılı, 1965 yılından beri uygulana gelen Cezaların İnfazı Hakkında Kanunumuz vardı. Şimdi, elbette, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun mahiyetine ve kapsadığı alana bakıldığında, çok geniş ve karışıklık içerisinde, girift bir kanun olduğu, infazdan tutunuz cezaların adının, şeklinin, kısa sürelidir, uzun sürelidir, müebbettir, idamdır, hepsinin, karmakarışık bir kanun şeklinde olduğunu da, burada, Yüce Meclise söylemekte fayda var diye düşünüyorum.

Elbette, bu Kanundaki değişikliklerin, yapılması gereken esaslı bir kanunla Meclis gündemine getirilmesinin ve bunu kamuoyuyla paylaşmanın da bizlere düşen bir görev olduğunu, her zaman, her yerde söylüyoruz.

Bu kanun teklifinin 1 inci maddesinin özüne bakıldığında, şu şekilde bir değişiklik getirilmektedir: Benden önceki arkadaşlarımız da kısmen değindiler; bu değişiklik teklifinin 1 inci maddesinde, 5275 sayılı  -yani 1 Haziranda yürürlüğe girecek olan- Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 9 uncu maddesinin beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir” deniliyor. 9 uncu maddenin beşinci fıkrasına bakıldığında, gerçekten, bir eksikliği bu şekilde giderebilmenin yolunu da Yüce Meclise sunmanın bir görev olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki: “Toplam cezalarının” şeklinde başlayan bu fıkra “diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir” şeklinde bitiyor; ancak, burada, müebbet hapis cezasına hükümlülerin ne şekilde diğer ceza ve infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilir şeklindeki soru boşlukta kalıyordu, bu şu şekilde düzeltilmiş oluyor: “Müebbet hapis cezasına hükümlülerden, 107 nci maddede belirtilen koşullu salıverilme süresinin üçte ikisini -yani, müebbet hapis cezasındaki süre 24 yıldı, 24 yılın üçte ikisini- süreli hapis cezasına hükümlülerden toplam cezalarının üçte birini ve üçüncü fıkrada belirtilen hükümlülerden geriye kalan toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda geçirerek iyi hal gösterenlerin, tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza ve infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir” şeklinde bir değişiklikle karşı karşıyayız.

Öncelikle, gerçekten, değiştirilecek bu maddenin bu fıkrasının mahkûmlar lehine olduğunu da burada söylemenin bizlere düşen bir görev olduğunu belirtmek istiyoruz. Elbette, bizlerin amacı, Meclisin amacı, yasaları yapanların amacı, öncelikle cezaların caydırıcılığı, daha sonra hem caydırıcılık ve hem de ıslah edici bir kanun yapma tekniğini Mecliste sizlerle görüşüp kamuoyuyla paylaşmaktır. Bu doğrultuda olmak üzere, infaz kanununun gerçekten çok önem taşıdığı... Ceza kanunlarında belirtilen ceza miktarları olsun, cezaların çeşidi olsun, bunlar caydırıcılık taşıyabilir; ancak, infaz kanunlarının temeline bakıldığında, iki sebebi gerçekleştirebileceği ortadadır. Birincisi, hem caydırıcılık hem de ıslah edici mahiyet taşımasından kaynaklanmaktadır; o açıdan, infaz sisteminin gerçekten çok önem taşıdığını burada vurgulamak istiyorum. Diğer bir kuralımız, cezaların şahsiliği prensibinden hareketle, bu prensibe paralel olarak da infazın da şahsiliği prensibinin esas olduğu, kanunlarımızda yer almaktadır. Yani, nasıl ki bir suçu işleyen kişi, ancak, o suçun karşılığında kendisi ceza görebilir ise, yine, almış olduğu cezanın infaz edilebilmesi için de, vekâleten “git de kardeşim, sen benim yerime yat” olayı olmadığı şeklinde kaba tarif ve tabir edersek, infazda da, cezaların şahsiliği prensibine uygun bir şekilde prensip, vazgeçilmez bir prensiptir.

O doğrultuda olmak üzere, biz, gerçekten, kişiye özgü, suçlunun kişiliğine sıkı sıkıya bağlı bu sorumluluğun, infaz sistemiyle belirli bir disipline altına alınmasında, hem mahkûmlara verilebilecek cezaların caydırıcılığı hem de mahkûmları topluma kazandırmanın, insanlık temelinden hareketle bunları topluma kazandırmanın bir görevinin de, yine, infaz sistemiyle olabileceğini burada vurgulamak, yine bizlere düşen ayrı bir görevdir değerli arkadaşlarım.

Biz, sadece, şimdiye kadar belirtmiş olduğumuz ve bizden önceki olsun, daha önceki konuşmacı arkadaşlarımız, milletvekillerimiz olsun, Adalet Komisyonunda, alt komisyonda ve akademisyenlerden alınan görüşler doğrultusunda, bunların uygulayıcıları olarak almış olduğumuz görüşleri de hep birlikte değerlendirdiğimizde, elbette, bizler, Meclis olarak, komisyon olarak mükemmel, dört dörtlük bir yasa yaptığımızı iddia edemeyiz.

Bunların temeline bir bakıldığında, hızlı bir süreç içerisinde, bu yasaların, seri ve dizi film şeklinde yapılır gibi bir hız kazandığını görüyoruz ve temelinde, Avrupa Birliğine yetiştirme yatmaktadır. Maalesef, Avrupa Birliğine yetiştirme uğruna, hepimizin ve önümüzdeki günlerde de az önce Sayın Başkanlık Divanının okumuş olduğu cumartesi de dahil çalışma programının buradaki milletvekillerinin sağlıklı bir biçimde ne şekilde görev yapıp yapamayacağını Yüce Meclisin ve kamuoyunun takdirlerine sunmayı da ayrı bir görev biliyorum.

Değerli arkadaşlar, elbette, İnfaz Kanununda yapılmak istenen değişikliklerin onlarca madde şeklinde huzurumuza gelmesiyle, keşke, bu infaz sistemimiz arzu ettiğimiz gibi olabilse, hiç olmazsa, oran olarak bakıldığında, yarıdan daha fazla infaz sisteminin mükemmeliyetini konuşabilsek ve uygulama olarak da 1 Hazirandan sonra bunu görebilsek. Gerek mahkûmlar yönünden gerekse cezaevinde bulunan, bulunacak olan tutuklular yönünden insanlık temelinden hareketle hem caydırıcılık açısından hem de ıslah edicilik, ıslah etmek  açısından bunu yerine getirebilsek, bizler yaptık diyebilsek; ama, bunu dediğimizde kendi kendimizi kandırmayı da, bizler, artık kendimize bir görevmiş gibi kabul etmeyelim. Bunu söylerken, elbette, bu kanunun yapımında emeği geçen bütün arkadaşlarımızın gerçekten takdire şayan iyi niyetli çalışmalarını da gözardı etmek insafsızlığını...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ayvazoğlu, lütfen, toparlayın.

FERİDUN AYVAZOĞLU (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

O nedenle, İnfaz Kanununda yapılmak istenen değişikliğin birincisi, teklifi getiren arkadaşlarımız tarafından Mecliste sonuna kadar savunulabilmesi gereken ve açıkça buraya çıkıp savunmaları gereken bir yasa teklifi olmasını yürekten arzu ederiz. Elbette, bunun yanı başında hükümetimiz ve Bakanlığımız vardır; bunu kabul ediyoruz; ama, Bakanlığın milletvekilleriyle, milletvekillerinin Bakanlıkla arasındaki bu örtüşmeyi ve uzlaşmayı Meclisin kürsüsünde de görmek isteriz. Bu teklifin ne şekilde kamuoyuyla paylaşıldığını kamuoyu da bizlerden böylece görmek istiyor. O doğrultuda olmak üzere, bundan sonra yapılacak olan, yapılması gereken kanun değişikliklerinin, lütfen, hükümet tasarısı olarak getirilmesinde bizlere düşen büyük görev vardır, kamuoyuna vermemiz gereken büyük görev sorumluluğu vardır; çünkü, bu kanunları, değişiklikleri kamuoyuyla paylaşabildiğimiz ölçüde, kamuoyuna doğru bilgiler verebildiğimiz ölçüde kanunların yaşama şansı vardır; kamuoyu da bu kanunlar çerçevesinde huzurlu bir ortamda yaşama olanağı bulacaktır diyorum. Bu teklifin ve bundan sonra gelebilecek, teklif değil, tasarıların daha etraflı bir şekilde, daha bilimsel bir şekilde çalışma ürünü olarak Yüce Meclisin huzuruna getirilmesini bekliyoruz. Aynı çalışma inanıyoruz ki kamuoyu tarafından da bekleniyor ve isteniyor.

Bu duygu ve düşüncelerle Yüce Meclisi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ayvazoğlu.

Madde üzerinde şahısları adına söz isteği var.

İstanbul Milletvekili Sayın Mustafa Ataş?.. Yok.

İstanbul Milletvekili Sayın Ünal Kacır...

Sayın Kacır, süreniz 5 dakika.

Buyurun.

 

 

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin 1 inci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 9 uncu maddesinin 5 inci fıkrası aynen şu şekilde idi: “Toplam cezasının üçte birini bu kurumlarda geçirerek iyi hal gösteren hükümlülerin tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir.” Bu şekildeyken, yani süreli ceza almış hükümlülerle müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olan hükümlülerin hepsi aynı kategoride mi değerlendirilecek sorusunun cevabı burada açık değilken getirilen bu teklifte bu hususa açıklık getirilmekte.

Dikkatinizi çekmek istiyorum; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına herhangi bir şey getirilmemekte; ama “müebbet hapis cezasına hükümlülerden, 107 nci maddede belirtilen koşullu salıverme süresinin üçte 2’sini, süreli hapis cezasına hükümlülerden, toplam cezalarının üçte 1’ini, üçüncü fıkrada belirtilen hükümlülerden, geriye kalan toplam cezalarının üçte 1’ini bu kurumlarda geçirerek iyi hal gösterenlerin tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir” şeklinde değişiklik yapılmış, maddeye açıklık getirilmiştir.

Hayırlı olsun diyorum; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kacır.

Madde üzerinde, şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Feridun Ayvazoğlu; buyurun.

FERİDUN AYVAZOĞLU (Çorum) – Vazgeçiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

 

 

MADDE 2.- 5275 sayılı Kanunun 23 üncü maddesinin birinci fıkrasının (g) bendine aşağıdaki cümle eklenmiş ve üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi madde metninden çıkartılmıştır.

"Ancak, yapılan gözlem ve sınıflandırma sonunda idare ve gözlem kurulunca aynı ceza infaz kurumunda veya o yer Cumhuriyet başsavcılığına bağlı diğer ceza infaz kurumlarında kalması uygun bulunan hükümlülerin dosyaları Bakanlığa gönderilmez ve cezalarının infazına bulundukları veya Cumhuriyet başsavcılığınca gönderilecekleri bağlı ceza infaz kurumlarında devam olunur."

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Bursa Milletvekili Sayın Mehmet Küçükaşık; buyurun.

Süreniz 10 dakika.

CHP GRUBU ADINA MEHMET KÜÇÜKAŞIK (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 902 sayılı yasanın 2 nci maddesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; tümünüzü sevgi ve saygılarımla selamlarım.

2 nci maddeyle, 23 üncü maddenin birinci fıkrasının (g) bendi ve 3 üncü maddesinin son cümlesi değişikliğe uğruyor. 23 üncü madde, esas olarak, hükümlülerin gözlem ve sınıflandırılmasını düzenliyor.

Ceza İnfaz Kanunundaki bu değişikliklerden birincisi, 23 üncü madde öncelikle şunu düzenlemiştir; bir, hükümlülerin kişisel özellikleri, bedensel, aklî ve sağlık durumları, suç işlemeden önceki yaşamları, sosyal çevre ve ilişkileri, sanat ve meslek faaliyetleri, ahlakî eğilimleri, suça bakış açıları, hükümlülük süreleri ve suç türleri belirlenerek durumlarına uygun infaz kurumlarına ayrılmaları ve bunlara göre saptanacak infaz ve iyileştirme programının uygulanması öngörülüyor.

İkinci olarak, hükümlülerin, işledikleri suç tiplerine, gösterdikleri eğilimlere, tutum ve davranışları nedeniyle sıkı gözetim ve denetim altında bulunup bulunmadıklarına göre de birincisi yüksek güvenlikli ceza ve infaz kurumlarına, ikincisi normal güvenlikli ceza ve infaz kurumlarına ve açık ceza infaz kurumlarına gönderilmesine karar verilebilecektir.

Bu gözlem nasıl yapılacak? Gözlem, inceleme ve değerlendirme yöntemiyle çalışan gözlem ve sınıflandırma merkezlerinde veya kapalı ceza ve infaz kurumlarının bu hizmete ayrılan bölümlerinde yapılması öngörülmüş. Yine, gözlem, bu konudaki uzman kişiler tarafından yapılabilecektir.

Kadın, çocuk ve genç hükümlüler için de ayrıca bir istisna getirilmiş bulunulmaktadır. Gözlem, gözlem kurulunca tek kişilik odalarda ya da bulunmaması durumunda tahsis edilmiş özel odalarda yapılabilecektir ve gözlem süresi her halukârda da altmış günü aşamayacaktır.

Bu 23 üncü maddenin komisyon görüşmeleri esnasında en fazla tartışılan konulardan bir tanesi, gözlem altında tutulacak kişinin tek başına tek kişilik odalarda ya da özel tahsis edilmiş yerlerde yapılıp yapılmayacağı konusuna odaklanmıştı. Bu, bir anlamda, bugün için uygulamada gördüğümüz tecridin aynen devam edip etmeyeceği, bir kişinin tek başına bir hücrede 60 gün süreyle gözetim altında bulunup bulunamayacağı ve bu durumun, tek kişilik hücrede 60 gün kalmanın insanda psikolojik olarak birçok çöküntüye yol açıp açmayacağı tartışıldı. Bu konularda 60 günün azamî süre olduğu, bundan çok daha az bir süre içerisinde kişinin ahlakî durumu, gözlem durumu, sınıfı, iyileştirme programına ne kadar uyum gösterebileceği sürekli tartışıldı; fakat, getirilen değişiklikte, gerçekten de tek kişilik kapalı bir hücrede tecrit edilmiş bir kişinin bu gözleme ne kadar uyum göstereceği konusu, bizce en fazla değişiklik getirilmesi gereken husus olmasına rağmen, ne yazık ki, bu konu gündeme getirilmedi.

Burada, 23 üncü maddenin (g) bendine göre, gözlem sonucunda tüm bulgu ve görüşlerin düzenlenerek dosyanın Adalet Bakanlığına gönderilmesi ve Adalet Bakanlığı tarafından da hükümlünün gönderileceği infaz kurumunun belirlenmesi gerekiyordu. Şimdi, (g) bendinde yaptığımız değişiklikle, Adalet Bakanlığına vermiş olduğumuz bu geniş yetkiye bir istisna getirerek, gözlem ve sınıflandırma sonunda idare ve gözlem kurulunca aynı ceza ve infaz kurumunda veya o yer cumhuriyet başsavcılığına bağlı diğer ceza infaz kurumlarında kalması uygun bulunan hükümlülerin dosyalarının Bakanlığa gönderilmeyeceği ve cezaların infazına bulundukları veya cumhuriyet başsavcılığında gönderilecekleri bağlı ceza infaz kurumlarında devam edilir hükmünü ekliyoruz. Yine, komisyon görüşmeleri esnasında tüm dosyaların Adalet Bakanlığında toplanılması çok tartışılmıştı; tüm dosyalar Adalet Bakanlığına gönderilmesin... Birçok arkadaşımızca, gerek AKP’li gerek CHP’li arkadaşlarımızca, Adalet Bakanlığı yetkileri kendisinde toplayacağına bunların infaz hâkimi tarafından yapılması da önerilmişti. O konuda, Sayın Bakanımızın ilginç bir cevabı var; tartışmalarda “Adalet Bakanlığına niye bu kadar dosya geliyor; bu, çok masumane bir bürokrasi, keşke bütün bürokrasi böyle oluverse. Diyelim ki, Malatya’daki infaz hâkimi, Türkiye’de hangi cezaevinde, o gün için, o saat itibariyle ne kapasite var, o suçluyu hangi cezaevine konulacağını bilme imkânına sahip değildir. Biz, her gün, cezaevlerimizde ne kadar hükümlü var, ne kadar tutuklu var günü gününe takip ediyoruz; bu, bunların yerleştirilmeleri, kapasiteleri açısından önem arz ediyor” diyordu. Ne zaman: 2004 yılı kasım ayında. Ne zaman: Bu yasa, henüz, daha 1 Haziranda yürürlüğe girecek; yani, yasa yürürlüğe girmeden önce. Şimdi, kasım ayından beri, bu altı ay içerisinde, acaba, bütün cumhuriyet başsavcılıklarımızın tümünü bilgisayar sistemiyle mi donattık da, artık, hangi cezaevimizde, kimin, ne kadar fazla boşluk var, hangi mahkûm ne zaman tahliye olacak, hangi cezaevinde daha fazla iyileştirme programlarını nasıl uygulayacağız diye bunu mu hesap edeceğiz? Bir şey değişmediği kanısındayım şimdiye kadar. Sizin, altı ay önce söylediğiniz bir sözdü.

İkincisi, yine, devam ediyorsunuz: “Mesela, bulunduğu yerdeki cezaevi olduğundan çok daha fazla doludur; onu alıp, gelişigüzel bir başka yere göndermek yerine, yine, ailesinin, yakınlarının gelişini gidişini hesap ederek, daha uygun bir cezaevine koyabilme adına; yani, bu hüküm, hükümlü lehine konulmuş olan bir düzenlemedir; meseleyi böyle anlarsak daha iyi olur” diyorsunuz. Pekâla, yine, aynı şekilde, bu soruyu tersinden sormaya kalkarsak, şahıs, kendi memleketinin, ailesinin olmadığı bir yerde bir suç işledi ve o infaz kurumunda yatıyor ve o infaz kurumundaki cezasını, bağlı cumhuriyet savcılığının diğer infaz kurumlarında çekeceği zaman, o zaman, biz, bunu, yine, ailesiyle görüşebilmesine nasıl olanak tanıyacağız o zaman? Yani, iki beyanı arasında da, gerçekten de, büyük bir çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hangisi doğru olacak burada? Yani, Adalet Bakanlığının, elbette, Adalet Bakanlığının, bütün yetkilerini ele almaması, bunu, mahallî cumhuriyet başsavcılıklarına devretmesi gayet doğru bir olay; ama, yine de, dosyalar, eğer ilçeler ve illerdeki cumhuriyet savcılarında veya aynı neviden cezaevi olmadığı zaman bir yetki karmaşasına acaba neden olacak mı, olmayacak mı; benim, en büyük temel sorunlarımdan bir tanesi bu Sayın Bakanım. Yani, bir ilçede, aynı tip ceza ve infaz evi yoksa, o il cumhuriyet başsavcılığının sınırları içerisinde olsa dahi, o cezaevlerine nakiller konusunda ve Adalet Bakanlığının yetki konusunda, yerel cumhuriyet başsavcılarıyla ilgili bir yetki ihtilafı olup olmayacağı ve bu konuda yasada bir netlik olmadığı kanısındayım. Bu konuda bir cevabın verilmesini, gerçekten de, samimî olarak arzu ediyorum.

Yine, maddede getirilen bir değişiklikle, maddenin üçüncü fıkrasının son cümlesi, yani “kısa süreli hapis cezalarında, bu tür cezalara mahkûm olanlar gözleme tabi tutulmazlar” hükmü var. Zaten, biz, daha önce, bir yıl veya daha az süreli hapis cezaları için, Türk Ceza Kanunun 50 nci maddesinde değişiklik, alternatif cezalar getirmiştik. Bu hüküm de, zamanında, gerçekten de görüşülerek, tam detaylandırılarak olmadı. Bunun nedeni şu: Aynı sıkıntıyı hâlâ da yaşıyoruz. Ben ve birçok arkadaşım, defalarca bu konuda aynı şeyleri söyledik. Gerçekten de, Adalet Komisyonuna gelen cezalar ve Meclisin gündemine gelen cezalar tam olarak incelenmeden, tartışılmadan, tüm toplumda kabul edilmeden ve özellikle Adalet Komisyonunda da herkes tarafından görüşülmeden, tam anlamıyla sindirilmeden, hem Adalet Komisyonunun gündemine geliyor ve ne yazık ki, Meclisin gündemine de aynı şekilde geliyor ve biz aceleyle yasaları çıkarıyoruz. Şu çıkardığımız yasalara bakacağız, biraz sonra getireceğimiz yasalarda, son beş-altı ay içerisinde çıkardığımız yasalarda, şimdi, tekrar tekrar değişiklik yapıyoruz.

Bence, bir yanlışlık daha var, o da şu: Gerçekten de, eğer, Adalet Komisyonunda o maddelere vâkıf olup da itiraz edebilirsek, yönelttiğimiz doğru eleştiriler dahi kabul edilmiyor anında, metin komisyondan aynı şekilde geçiriliyor ve yine, Mecliste de aynı eleştirilerimizi tekrar ettiğimiz halde, yine gözönüne alınmıyor; fakat, altı ay sonra, kusura bakmayın, biz hata yapmışız, gelin şimdi bu hatamızı düzeltiyoruz diyoruz, tekrar Meclisin gündemine getirmeye çalışıyoruz ve insanlara, saat 2’den gece 11’lere kadar, cumartesi-pazar günlerine kadar çalışma yaptırıyoruz. Ne olursunuz Sayın Bakanım, artık bir kere gelsin bu kanunlar, komisyonda biz de içimize sindirelim. Bakın, bugün yine, Adalet Komisyonunda, bazı kanunlar geldi, tekrar geriye çekildi incelenmesi için. Herkese yeterli zaman bırakılsın. Milletvekilleri de neye oy verdiklerini bilsinler. Emin olun, biz, Adalet Komisyonunda bile hangi kanunlar, hangi maddeler geldi geçti, artık onu bilebilecek konumda değiliz. Bunlar bu kadar zorunluluk değil. Toplum bir tartışsın, içine sindirsin herkes. O maddede, gerçekten de, arzulanan amaca ulaşılacak mı ulaşılmayacak mı, bunu hepimiz bir değerlendirelim ve ondan sonra bu yasalar geçsin ki, ikinci ve üçüncü tadilatları yapmayalım.

Teşekkür ederim, saygılarımı sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Küçükaşık.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum:

 

 

MADDE 3.- 5275 sayılı Kanunun 31 inci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

"(1) İyi halli hükümlüler, idare ve gözlem kurulu kararı ile, kurum yönetimi tarafından durumlarına uygun kurum içi hizmetlerde çalıştırılabilir. Çocuk hükümlüler, kendi yaşam alanları veya eğitsel amaçlar dışında çalıştırılamazlar."

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Hasan Aydın.

Buyurun Sayın Aydın.

Süreniz 10 dakika.

CHP GRUBU ADINA HASAN AYDIN (İstanbul) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlarım; tabiî, milletvekilini çok ağır işçi gibi görür, kömür ocağından ne kadar çok kömür çıkarırsa o kadar verimli olur gibi görürseniz, Türkiye Büyük Millet Meclisini de sohbet edilen yaylaya dönüştürürsünüz; yani, herkes, konuşmacıyı, yasayı tartışmayı değil, ha dışarıda oturmuş, ha evinde oturmuş, ha da Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Türkiye’nin geleceğini belirleyen yasalar çıkıyormuş, fark etmez. Öyle çok çalışmalısınız ki, o kadar çok yasa çıkarmalısınız ki, bu yasalar ciddiyetten son derece uzak, geçen sene yasa çıkacak, yasa çıkarken toplumda son derece büyük eleştiriler olduğu için, yasa çıkar çıkmaz yürürlüğe koyamayacaksın, yasanın yürürlük tarihini, ne olur ne olmaz ihtimallerine karşı nisan ayına kadar uzatacaksın, sonra daha yasayı yürürlüğe koymadan bir daha uzatacaksın haziran ayına, haziran ayına kadar, yasayı yürürlüğe koymadan, o yasayı bir daha değiştireceksin.

Şimdi, Sayın Başkanım, manzaraya bir bakalım. Bugün, Sayın Başbakan, grup toplantısında, Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerine özel ricada bulundu “lütfen, Meclise geliniz, önemlidir, katkıda bulununuz” dedi, şu anda karşımda görüyorum, Sayın Başbakanın bu çağrısını çok da fazla ciddiye alan milletvekili yok; ama, bir kızgınlık olur düşüncesiyle...

OSMAN KILIÇ (Sivas) – Arkadaşlar kuliste.

HASAN AYDIN (Devamla) – Manzara burada...

Oylama saati gelirse, çoğunluk ihtiyacı ortaya çıkarsa, önemli olan, milletvekilinin o yasaya katkı yapıp yapmaması değil; önemli olan, Genel Başkanlarının yapmış olduğu ricalar karşısında fırça yeme ihtimaline karşı tedbir almaktan gayrı bir önem arz etmiyor. Salon burada...

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Kanunla ilgili konuş.

HASAN AYDIN (Devamla) – Kanunu konuşacağım.

ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – Siz 15 kişisiniz!

HASAN AYDIN (Devamla) – Biz, zaten, bu çalışma biçimine, bu çalışma yöntemine, bu çalışma zorlamasına, bu geleneğe alışık değiliz ki! Biz, düşünüyoruz ki değerli arkadaşlarım, yasa, bir sanat eseri gibi çıkarılmak zorundadır; yasa çıkarmayı, acemilerin üzerinde oyun oynadığı, araştırma yapıldığı, yasayı çıkardıktan bir müddet sonra yeniden değiştirildiği, olmadı ertelendiği, olmadı yeniden bir milletvekilinin önerisiyle gündeme tekrar getirildiği gayri ciddî bir işlev olarak görmüyoruz biz. Dolayısıyla da...

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Aynı zamanda, acemilerin konuştuğu bir şey de değil.

HASAN AYDIN (Devamla) – Siz orada, laf atma görevlisi misiniz beyefendi; size öyle bir görev mi verildi?! Size öyle bir görev mi verildi; laf atma görevlisi misiniz siz?! Ben burada konuşuyorum, saygıyla dinleyin beni bir kere.

BAŞKAN – Sayın Aydın, siz Genel Kurula hitap edin.

HASAN AYDIN (Devamla) – Sayın Başkan, o zaman müdahale edin siz de, konuşamıyorum çünkü, konsantre olamıyorum.

BAŞKAN – Lütfen, hatibe müdahale etmeyelim.

MEHMET SOYDAN (Hatay) – Yasayla ilgili konuşsun Sayın Başkan.

BAŞKAN – Müdahale etmeyelim arkadaşlar.

HASAN AYDIN (Devamla) – Sevgili arkadaşlarım, aslında burada söylemiş olduğum, Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili arkadaşlarımızın da, iki partinin birbirine muhalefet etmesinin ötesinde, sağduyulu bir biçimde gündeme getirildiğinde haklı olduğunu görebilecekleri söylemler.

Şimdi, bakın, yasa çıkmış 2004 yılının onikinci ayında, o zamanlar da, bu Parlamentoda arkadaşlarımız tartıştılar, kamuoyunda çok ciddî engeller, tepkiler geldi. Bu süre, 1 Nisana ertelendi. 1 Nisandan da, çıkarılmış yasanın uygulanma ihtimalinin son derece zayıf olduğu hesaba katılarak hazirana ertelendi.

MUSA SIVACIOĞLU (Kastamonu) – Ceza Kanunu; bu değil...

HASAN AYDIN (Devamla) – Bu efendim, bakınız tarihi belli; 13.12.2004 tarihinde çıkmış üzerinde konuşmuş olduğum madde. Haziranda da uygulayamayacaksınız ve tekrar Meclisin gündemine getirip bunu değiştirme ihtiyacı duyacaksınız, bir yasa üzerinde üç işlem yapmış olacaksınız ve burada da, çok hızlı çalıştığınızı ve çok ciddî yasalar çıkardığınızı ifade etmiş olacaksınız.

Değerli arkadaşlarım, ben, şahsen, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir üyesi olarak gurur duyuyorken, böylesine bir yöntem karşısında, zaman zaman, Türkiye insanının ilgilendiği, belki hapisanedeki insanların, onların akrabalarının da bu gece can kulağıyla bizi dinlediği böylesine önemli meseleler karşısında, bir milletvekili olarak, böyle bir gelişmeye hiçbir katkıda bulunamamaktan, hatta Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin hiçbir katkıda bulunamamalarından büyük üzüntü duyuyorum. Bu bir yana; ama, en büyük üzüntüyü de, İktidar Partisinin milletvekillerinin aşağı yukarı çok önemli bir kısmının, hangi yasanın geçip, hangi yasanın nasıl çıktığı konusundan bihaber olmalarına çok daha üzülüyorum.

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elazığ)- Niye; sen içimizi mi okuyorsun?!

HASAN AYDIN (Devamla) - Yasa daha önce çıkarken deniliyor ki: “Hükümlüler çalıştırılabilirler; ama, 1 yıl cezalarını çekmiş olmaları gerekir.” Burada bir mantık var; yani, kimin iyi halli, kimin kötü halli olduğunu bilebilmek için bir süreye ihtiyacımız vardır, onları denetleme ihtiyacınız ortaya çıkabilir. Belki size numara yapabilir, belki kısa sürede sizi kandırabilir, iyi niyetli olduğu şeklinde beyanda bulunabilir; ama, onun için bir zamana ihtiyaç vardır, süreye ihtiyaç vardır, 1 yıllık bir süre konmuş. Yani, uygulanamayan yasa, haziranda uygulanma ihtiyacıyla ortaya çıkarılan yasa bugün değiştirilmiş, buradaki bu süre kaldırılmış. Bu sefer, onun yerine, bir gözlem komisyonu oluşturulmuş, bu gözlem komisyonunun vermiş olduğu karar çerçevesinde, süreye bakılmaksızın çalıştırılabilir deniliyor.

Şimdi, ben soruyorum: 2004 yılının 12 nci ayında hangi akıllı insanlar bu yasayı çıkardılar ve 2004 yılının, daha yürürlüğe girmeden, hangi akıllı insanlar, öbür akıllı arkadaşlarımızdan çok daha akıllı çıkıp, bu maddeyi değiştirdiler?!

Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi yüce bir kurumun bu kadar gayri ciddî, bu kadar milletvekillerinin yorulduğu, yordurulduğu, yorulduğu ve yordurulduğu için de uzun konuşmalardan âdeta tepki gördüğü, tepki gösterme ihtiyacı duyduğu; bir an önce bitse de, biz de çekip gitsek; bizim önümüze konmuş bir görev var, biz bunlara evet veya hayır diyerek, ellerimizi kaldırıp, gecenin saat 11’lerine, 2’lerine kadar çalışmak yerine, 11’den belki bir saat, belki iki saat önce evlerimize gidelim noktasına milletvekillerimizi getirmenin kimseye bir fayda sağlamadığı inancındayım; böyle bir durumda da kimsenin bir fayda sağlayacağı kanaatinde de değilim.

Bu, sadece burada da değil; yani, Türkiye’de, aşağı yukarı bütün yasalarda, bütün yasaların devreye girişinde, ortaya getirilişinde, Adalet ve Kalkınma Partisinin milletvekillerinin, daha ötesinde komisyonların bile, yasalar üzerinde çok ciddî çalışmalar yapamadıkları, ancak komisyonlara gelindiğinde üzerinde durdukları ve okudukları, üzerinde fikir yürütemedikleri bir garip manzara yaşıyoruz. Bakınız, Bu yasalar çıktığı zaman da, tekrar yürürlüğe girdiği zaman da, çok uzun olmayan bir süre içerisinde hep birlikte göreceğiz ki bu yasaların bazıları yaşamla bağdaşmıyor, bazıları hayatın gerçekleriyle örtüşmüyor ve bu nedenle de biz bu yasaları, tekrar, yeniden önergelerle, tekliflerle komisyonlara götürüp değiştirmek ihtiyacıyla karşı karşıya kalacağız.

Ben, burada, sevgili milletvekili arkadaşlarıma çok iyi bildiklerini zannettiğim, yasanın hakikaten bir maden ocağında çok miktarda çıkarılması gereken kömür anlamıyla ele alınmaması gerektiği; yasaların uzun süre toplumların, toplum bireylerinin kendilerini ona adapte ettiği, ona göre yaşamlarını dizayn ettikleri, ona göre kendilerini ayarladıkları; dolayısıyla da hukukçuların bile takip etmekte zorlandıkları hızlı değişimlerin ülkenin geleceği açısından fayda sağlamadığı, bu nedenle de... Söylüyoruz gerçi; yani, muhalefet milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisinin milletvekilleri bunu söylüyor da ne oluyor?! Bunu söylüyor da arkadaşlarımız, aşağı yukarı üç yıla yaklaşan yasama dönemi boyunca buna benzer onlarca, belki yüzlerce önerimiz olmasına rağmen, nasıl olur da, Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarımız yanlışlarını yaşayarak ve görerek aynı yanlışlarda ısrar etme noktasında inat edebilirler?! Bunun bence bir mantığı yok.

Sevgili arkadaşlarım, son olarak da şunu ifade etmek istiyorum: Yasalar, bir siyaset erki tarafından hazırlanmaktan çok, gerçekten konuyla çok yakın ilgisi olduğunu sanmadığım, biraz masa başında hazırlanan ve çok hızlı hazırlandığı için de, belki, ilgili bakanların ya da danışmanların bile okumakta zorluk çektiği, komisyonlara geldiği zaman da, koca koca kitaplar şeklinde geldiği için de komisyonların da ciddî değerlendiremediği, sadece orada açıklamada bulunan güvenmiş oldukları görevlilere dayanarak bir kanaat oluşturdukları ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin -daha önce milletvekilliği yapmadım ama- bu dönemde, Büyük Millet Meclisi gibi değil, âdeta, kendisine getirilen yasaları onaylayan bir noter konumuna sokulduğu ve hiçbir milletvekili arkadaşımızın bu tarz bir çalışmayı her ne pahasına olursa olsun kabul etmemek gerektiği; çünkü, burada kalkan ellerin sonuçta o yasanın kabulü anlamına geldiği, o yasaya kefil olduğu anlamına geldiği; o yasanın doğru olduğu, ülkeye faydalı olduğu, halka faydalı olduğu anlamına geldiği ve vicdanlarımız ile ellerimizi birleştirerek kaldırdığımız noktasında bir bilince kendimizi kavuşturmamız gerekmektedir. Bu, ne zamana kadar böyle yürüyecek?! Yani, bir gün Adalet ve Kalkınma Partisi, acaba, ya yanlış yapıyoruz; bakınız, milletvekilleri öyle öğleden sonra saat 2’de başlayıp gece saat 11.00’e kadar, bazen 1’e kadar, bazen sabaha kadar çalışarak ülkeye çok fazla katkı sağlamıyorlar; bunların çalışmalarına fırsat verelim, bunları yasalara katkı yapmalarına fırsat verelim, kolektif olmaya çalışalım; hatta, onun da ötesinde, toplumun sivil kesimlerinden düşünce alalım, fikir alalım, toplumda bu işi tartışalım... Bak, bu işin gerçeği bu. 2004 yılının 12 nci ayında çıkan yasanın haziran ayında bile yürürlüğe girememiş olmasının ve tekrar yeniden değişim ihtiyacı çıkarmış olmasının sebebi bizim önerilerimizde yatıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Aydın, konuşmanızı toparlayın.

HASAN AYDIN (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

Özetle şunu söylemek istiyorum: Bu yasalar, arkadaşlarımızın da ifade ettiği gibi, çok alelacele çıkarılmaktadır; gerçekten, topluma ve ülkeye katkı yapmamaktadır; milletvekili arkadaşlarımızın çalışmalarına, verimine, üretkenliğine katkı yapmamaktadır; arkadaşlarımızı yormaktadır, üzmektedir; ama, daha da önemlisi, yormanın ve üzmenin ötesinde, ona uygun bir bedeli topluma fayda olarak geriye dönüştürememektedir.

Bu duygularla hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Aydın.

Şahsı adına, Tekirdağ Milletvekili Sayın Mehmet Nuri Saygun; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 5 dakika.

MEHMET NURİ SAYGUN (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 5275 sayılı Yasanın getirilen değişiklik teklifiyle ilgili 3 üncü maddesinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Efendim, bu yasanın, ilk, komisyonlardan çıkıp Meclise geldiği gün yasayla ilgili olarak gene bu kürsüde bir konuşma yapmıştım ve bu konuşmada da, özetle, eğer bu yasa çok kısa bir süre içinde değişiklikler içerir hale gelirse –ki,

bu böyle olacaktır- o zaman, bu yasanın, gerekli sivil toplum örgütleriyle ve ilgili kurumlarla ilinti kurulmadan çıkarıldığı ortaya çıkacaktır; bu da yasayı Meclise sevk edenlerin bir hatasıdır demiştim. Aradan çok uzun bir zaman geçmedi; ama, ne yazık ki söylediklerimiz bir gerçek olarak ortaya çıktı. Bunları o gün söylerken çok fazla bilgiçlik ya da kâhin olmanın gerektiği kanısında değilim; çünkü, üç yıllık süre içinde çok alıştığımız bir manzarayı hep birlikte, burada beraber yaşıyoruz.

Az evvelki konuşmacı arkadaşımın da ifade ettiği gibi, gece geç saatlere kadar çalışıyoruz; ama, bu kadar zaman yönünden koyduğumuz emeğin karşılığında acaba çıkardığımız yasalar bu emeğin karşılığı mı diye bir düşünmemiz gerekir. Şimdi, önce uzun bir mesai sarf ediyoruz, çalışıyoruz, yasayı hazır hale getiriyoruz ve yasa yürürlüğe giriyor veyahut bunda olduğu gibi giremiyor; çok kısa bir süre sonra dönüp bakıyoruz, diyoruz ki, bu yasanın şu, şu, şu maddelerinde yanlışlıklar yapmışız, tekrar bir değişiklik teklifi getirelim veyahut da kanun tasarısı getirelim ve yaptığımız hataları düzeltelim.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, iki ay önce, Meclis gündemine getirdiğiniz, ciddî çalışmalarla, hazırlıklarla, bürokratlarınızla ve ilgili meslek kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle ilişki kurarak, tartışarak, değerlendirerek hazırlayıp getirdiğinizi iddia ettiğiniz bir yasayı, iki ay sonra değiştirme ihtiyacı duyuyorsanız, o zaman sizin yasa hazırlama tekniğinizde, mantalitenizde ve muhtemelen bu yasayı hazırlayan takımlarınızda bir zafiyet var, bürokratlarınızda birtakım eksiklikler var, size destek veren sivil toplum örgütlerinde, size bu konuda görüş ileten meslek odalarında bir zafiyet var; ama, bakıyorum, işte, elimde 5 inci maddede dile getireceğim Barolar Birliğinin bir metni var. Barolar Birliği, bu yasa hazırlanırken yasanın doğru olmadığını, bu şekilde bu yasanın çıkması halinde cezaların infazıyla ilgili bir iyileştirme getirmeyeceğini iddia etmiş ve Barolar Birliği, bu yasada en etkin, en fazla söz söyleme hakkı olan bir sivil toplum örgütü, bir meslek odası. Bu meslek odasının bu sesine kulak vermemişiz, yasayı getirmişiz, bugün değiştirmeye çalışıyoruz.

Şimdi, bir de ilginç olan bir husus var değerli arkadaşlarım;  hükümet, bir tasarı olarak bu değişiklikleri buraya getirmiyor. Bu, bir tasarı değil. Bu, değerli arkadaşımız Hasan Kara’nın kanun teklifi; ama, bunu siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz; bu, Hasan Beyin kanun teklifi değil.

HASAN KARA (Kilis) – Söz hakkı istiyorum Sayın Başkan.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) – Tabiî, söz hakkı alırsın Hasan Bey.

Bu, hükümetin tasarısıdır; ancak, hükümet bu tasarıyı, Bakanlar Kurulunun toplanması, imzaya açılması vesaire gibi zaman kaybına neden olabilecek bir süreçten kaçınmak adına teklif haline getiriyor. 

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Saygun, toparlar mısınız.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) – Toparlıyorum Başkanım.

Eğer bunu teklif haline getirmenin bir başka gerekçesi varsa –ki, bence var- onu da 5 inci maddeyle ilgili olarak görüşlerimi ifade ederken daha teferruatlı olarak açıklamaya çalışacağım; ama, sonuç itibariyle, özde şunu bilmemiz gerekir: Meclis gece geç saatlere kadar çalışsa da, bütün milletvekili arkadaşlarımız burada olsa da –ki, oylama dışında önemli bir bölümü kulislerde- sonuç itibariyle, yaptığımız emeğe, koyduğumuz çalışmaya ve kaybettiğimiz mesaiye yazık oluyor; çünkü, bir kere çalışıyoruz, yaratıyoruz, ondan sonra kendi yaptıklarımızı, kendi yarattıklarımızı bir kere daha düzeltmek adına bir gece daha burada mesai sarf ediyoruz; yani, emek çok, mesai çok, üretim yok.

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Saygun.

3 üncü madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 3 üncü madde kabul edilmiştir.

4 üncü maddeyi okutuyorum:

 

MADDE 4.- 5275 sayılı Kanunun 47 nci maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

"(1) Uyarma, kınama ve bazı etkinliklere katılmaktan alıkoyma cezaları kurumun en üst amiri tarafından verilir ve uygulanır."

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Ahmet Ersin. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Ersin, şahsınız adına da söz isteğiniz var; müştereken, birleştirdim; lütfen, sürenizi iyi kullanın efendim.

 

 

 

 

 

 

CHP GRUBU ADINA AHMET ERSİN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; gecenin bu saatinde hepinize saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, bu hükümetin ve AKP Grubunun, şu ikibuçuk yıllık milletvekilliği süresinde gördüm bir özelliği var; kendi çıkardıkları yasaları, çok kısa bir süre sonra, tekrar, değiştirmek zorunda kalıyorlar; yani, bu yasaları çıkarırken yeterli araştırma mı yapılmıyor, Türkiye’nin ve toplumun koşulları, sosyal, ekonomik koşulları mı iyi değerlendirilemiyor, bilemiyorum; ama, bir yasa çıktı mı, birkaç ay sonra yeni bir değişiklik bekler olduk, bir alışkanlık haline geldi bu; ama, biz, tabiî, bu alışkanlığın içinde değiliz. Biz şundan rahatsızız: Ret oyu vermekten bıktık, siz değişiklik yapmaktan bıkmadınız. Bütün mesele bu.

Değerli milletvekilleri, ben, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesiyim. aslında, Türk Ceza Yasasında ve şu an görüştüğümüz türden yasalarda bir değişiklik yapılacaksa ya da yeni yasalar hazırlanacaksa, bence bu tür yasaların, önerilerin diğer komisyonlar yanında İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda da görüşülmesi lazım; örneğin, bugün görüştüğümüz yasa önerisi aslında Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu çok yakından ilgilendiren bir yasa. Keza, 1 Haziranda yürürlüğe girecek olan Türk Ceza Yasasının birçok maddesi, yine, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu ilgilendiren maddeler içeriyor. Yani, bu tür yasaların gündeme geldiği zaman, Adalet Komisyonunda görüşülmesi kuşkusuz doğrudur; ama, en azından bir tali komisyon olarak da Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda görüşülmesinin daha yararlı olacağını düşünüyorum. Bu anlamda, Sayın Bakanın dikkatini çekmek istiyorum; yani, yasa teklifi üzerinde, madde üzerinde konuşmadan önce Sayın Bakanın dikkatini çekmek, bir anlamda Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu da ilgilendiren bazı konularda Sayın Bakanı uyarmak istiyorum. 

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları Yasası var; şu an yürürlükte ve bu kurullar, bulunduğu yargı çevresinde ceza infaz kurumu veya tutukevi olan her adlî yargı adalet komisyonunca bir ceza infaz kurumu ve  tutukevleri izleme kurulu kurulmasını gerektiriyor bu yasa. Eğer yargı çevresinde müdürlük teşkilatı olan birden çok ceza infaz kurumu ve tutukevi varsa bu kurulların sayısı artırılabiliyor.

Şimdi, sayın milletvekilleri, sizlere sormak isterim, kendi illerinizde, acaba bu tür kurulların varlığından, bu tür kurulların çalıştığından bilginiz ve haberiniz var mı? Yasalar çıkarılıyor; ama, dolaplarda bekliyor, uygulaması yok.

Yine, bu kurullar, kısaca, ceza ve tutukevlerinde yönetici, tutuklu ve hükümlülerle görüşüp, onlardan bilgi almak, hükümlü ve tutukluların sağlık ve yaşam koşulları hakkında gördükleri aksaklık ve eksiklikleri yetkili mercilere bildirmekle görevlidirler. Yasa hükmü bu.

Şimdi, bu konularda, bu kurulların en az üç ayda bir rapor düzenleyip, Adalet Bakanlığı infaz hâkimliği, cumhuriyet başsavcılığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonuna raporlarını sunmaları lazım. Şimdi, ben 2,5 yıldan beri Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonundayım; ama, şimdiye kadar Komisyonumuza bu tür raporların geldiğini görmedim. Belki Sayın Bakan biliyordur, kendi Bakanlıklarına bu raporlar geliyordur diye umutlanıyorum, öyle bekliyorum.

Değerli milletvekilleri, bu izleme kurulları Türkiye genelinde tam olarak oluşturulmuş değilse de, var olanların da üyeleri resmî otoriteyi temsil eden kişilerden oluşmaktadır; çünkü, bu kurullar, mevcut yasa hükmüne göre adlî yargı adalet komisyonu tarafından resen ve en büyük mülkî amirinin katkısıyla tespit edilmektedir; yani, illerde valiler ve adlî yargı adalet komisyonu başkanı bir araya gelip, bu kurulları oluşturuyorlar ve kurullar oluşturulurken, kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerinin de sadece bilgisine başvuruluyor yasa gereği; oysa, bunların, bu kurulların çok ciddî görev yapması lazım. Cezaevleri ve tutukevlerindeki bazı olumsuzlukları, aslında hiç başka mercilerin müdahalesine gerek kalmadan, bu kurulların tespit edeceği eksikliklerin ve noksanlıkların, aksaklıkların düzeltilmesi, sorunlar daha da büyümeden düzeltilmesi mümkün; ama, kurullar resmî hüviyette olduğu için, resmî daire hüviyetinde olduğu için, çoğunlukla, bu görevlerini yeterince yapmıyorlar. Bu kurulları sivilleştirmek lazım.

Maddeye geçmeden önce tekrar edeyim; İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi olarak, İzmir Milletvekili olarak gördüğüm bazı aksaklıklarla ilgili Sayın Bakanın dikkatini çekmek için bunları söylüyorum. Bu kurullar sivilleştirilmelidir. Örneğin, baro, tabip odası, sanayi ve ticaret odası, esnaf odası, basın kuruluşlarının temsilcilerinden oluşması lazım; yani, vali ve komisyon başkanının resen bunları tespit etmesi yerine, şimdi saydığım kurumların kendi aralarından tespit edecekleri temsilciler vasıtasıyla bu kurullar oluşturulursa Sayın Bakanım, sanıyorum, daha demokratik olur hem de daha fazla güven verir.

Sayın milletvekilleri, ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurullarının, resmî otoriteyi temsil eden görüntüden kurtarılması gerekiyor. Aksi halde, bugün olduğu gibi, yine işlevsiz kalmaya devam eder.

Değerli milletvekilleri, bir diğer konu, sanıyorum, Sayın Bakanın da çok rahatsız olduğu ve muhtemeldir ki, toplumu da çok rahatsız eden bir konu da, bu çocuk tutukevi meselesi Sayın Bakanım. Türkiye’de, bildiğim kadarıyla, sadece İstanbul ve Ankara’da var; bir de, İzmir Cezaevinin bir bölümü, tecrit edilen bir bölümü çocuk tutukevi olarak kullanılıyor. Şimdi, İstanbul’da, Ankara’da ya da daha geniş alalım, Marmara Bölgesinde, İç Anadolu Bölgesinde bir suç nedeniyle tutuklanan çocuklar, bu tutukevlerinde muhafaza altına alınıyor. Peki, Kars’ta bu suçu işleyen çocuklar nerede kalıyor? Hakkâri’de suç işlemişse nerede kalıyor? Trabzon’da ise bu çocuk ve suç işlemişse, nerede kalıyor? Bunlar, büyüklerle aynı mekânda, büyüklerin kaldığı cezaevlerinde ve aynı koşullarda, bir arada kalmak durumundalar; çünkü, belirttiğim gibi, yine bildiğim kadarıyla, İstanbul ve Ankara’da var, başka bölgelerde yok. Oysa, Türkiye, biliyorsunuz 7 bölge. En azından, bu çocuk tutukevlerinin her bölgede bir tane olacak şekilde sayısının artırılması lazım. Yoksa, Kars’ta, Ardahan’da, Hakkâri’de, Diyarbakır’da, Mardin’de, Trabzon’da, Ordu’da, suç işleyen çocukları, eğer, büyüklerle beraber, onlarla aynı mekânda yaşamaya zorlarsak, bunun birçok sakıncası var; bunları anlatmama gerek yok, zaten hepsini biliyorsunuz. Çocuklar, orada, çoğu da basit bir nedenle tutuklanıyor; ama, o cezaevinden çıkarken, tam bir suç makinesi olarak çıkabiliyor.

Değerli milletvekilleri, Sayın Bakanım, o nedenle, kesinlikle, mutlaka, her bölgede, en azından bir çocuk tutukevi olacak biçimde çalışma yapmak lazım. Bu konularda, gerek Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün gerekse Sayın Bakanın duyarlı olduğunu biliyorum; ama, işte, duyarlı olmak yetmiyor, biraz da, Sevgili Bakanım, icraat lazım.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer sorun ıslahevleri. Bildiğiniz gibi, suç işleyen çocuklar, hükümlüler, 19 yaşından gün alıncaya kadar çocuk ıslahevlerinde barındırılıyorlar ve çocuk ıslahevlerini, aslında, bir Cezaevi gibi düşünmemek lazım; çünkü, bu çocuklar, bu ıslahevlerinde meslek öğreniyorlar, eğitimlerini yapıyorlar. Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyeleri olarak bunları gezdik arkadaşlarımızla beraber, gördük. Gerçekten, çocuk ıslahevleri, çocuklarımızı cezaevi sonrası yaşama hazırlamakta son derecede önemli ve toplumsal, sosyal bir görev yapıyorlar. Yalnız, burada sıkıntı şu değerli milletvekilleri: Türkiye'de sadece, bildiğim kadarıyla 3 tane ıslahevi var, Ankara, İzmir ve Elazığ’da. Suç işleyen çocuk, tutuklanmasına karar verilen çocuk eğer Orta Anadolu, İç Anadolu bölgesinde ise, bunlar Ankara ıslahevinde kalıyorlar; Ege ve Marmara Bölgelerindeyse -çok geniş bir bölge olmasına karşın- İzmir’deki ıslahevinde kalıyorlar; doğu ve güneydoğuda ise bu çocuklar, orada yaşayan çocuklar eğer suç nedeniyle tutuklanmışsa, bunlar da Elazığ ıslahevinde kalıyorlar.

Çocuk tutukevleriyle ilgili söylediklerimi bu konuda da tekrar etmek durumundayım. Yine, gerek Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün gerekse Sayın Bakanın, çocuk tutukevlerinin, çocuk ıslahevlerinin, genel olarak cezaevlerinin durumuyla ilgili duyarlı olduklarını biliyorum; ama, çocuklarımızı suçlardan koruyalım derken, onları son derecede azılı suçluların, âdeta suç makinesi haline gelmiş kişilerin arasına sokarsak, onlarla birlikte aynı mekânda yaşamaya mecbur edersek, o çocukların, ıslah etmek bir yana, cezaevinden çıktıklarında tam bir suç makinesi haline geldiklerine tanık oluruz ki, genellikle, zamanımızda, günümüzde yaşanan da bu.

Bir defa, ıslahevinden normal cezaevine geçebilmesi için, çocuğun 18 yaşını doldurmuş olması lazım, 19 yaşından gün alması lazım; ama, genellikle, değerli milletvekilleri, tutukluluk süreleri ya da aldıkları ceza süresi, infazdan sonra, infazla ilgili indirimlerden sonra, bu çocukların ıslahevine bile gitmesine gerek kalmadan o süreyi büyüklerle ilgili cezaevlerinde tamamlamak durumunda kalıyorlar. Yani, 17 yaşındaki bir çocuk bir nedenle tutuklanmışsa, onun yargılaması sona erinceye kadar ve eğer, o civarda çocuk tutukevi yoksa -ki, dediğim gibi, Türkiye’de zaten 2 tane var- çocuğun bütün cezaevi süresi, cezaevinde kalma süresi büyüklerle aynı koşullarda, aynı mekânlarda geçiyor ve zaten, 18 yaşını doldurduktan sonra da...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ersin, son cümlelerinizi rica edeyim.

AHMET ERSİN (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkanım; teşekkür ederim.

Ve tutukluluk süresi bittiğinde ya da beraat ettiğinde de, zaten, cezasını da tamamlamış oluyor ve bu çocuk, ıslahevini görmeden, büyüklerle birlikte kaldığı cezaevinden tahliye olmuş oluyor.

Sevgili Bakanım, bu konular son derece de ciddî, yani, ıslahevi, çocuk ıslahevi sorunu ciddî Sayın Bakanım, çocuk tutukevleri sorunu ciddî. Bunların sayılarını artırmamız lazım. Çocukları suç makinesi haline getirmeden, orada, o büyüklerle birlikte kalıp da, onlarla birlikte yatıp kalkıp da, hatta, onların ayak işlerini yapmaya mecbur kalıp da, sonra, oradan özenti içerisinde –mafya özentisi içerisinde, hırsızlık özentisi içerisinde, başka suçlarla ilgili özenti içerisinde- tahliye olmalarının önüne geçmek için çocuk tutukevlerinin ve çocuk ıslahevlerinin sayılarının artırılması lazım.

Madde üzerinde de konuşmak isterdim; ama, zamanım doldu. Ama, sanıyorum, bu söylediğim konular da önemli değerli arkadaşlarım.

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Sayın Başkanım, sabrınıza teşekkür ediyorum. Sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Ersin.

4 üncü madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde, kabul edilmiştir.

5 inci maddeyi okutuyorum:

 

MADDE 5.- 5275 sayılı Kanunun 59 uncu maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve beşinci fıkranın başına "Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve karşılıklılık esasına uygun olmak koşuluyla;" ibaresi eklenmiştir.

"(4) Avukatların savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleri ile yaptıkları konuşmaların kayıtları incelemeye tâbi tutulamaz. Ancak, 5237 sayılı Kanunun 220 nci, İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü ve Beşinci Bölümlerinde yer alan suçlardan mahkûm olan hükümlülerin avukatları ile ilişkisi; konusu suç teşkil eden fiilleri işlediğine, infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürdüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının örgütsel amaçlı haberleşmelerine aracılık ettiğine ilişkin bulgu veya belge elde edilmesi halinde, Cumhuriyet başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla, bir görevli görüşmede hazır bulundurulabileceği gibi bu kişilerin avukatlarına verdiği veya avukatlarınca bu kişilere verilen belgeler infaz hâkimince incelenebilir. İnfaz hâkimi belgenin kısmen veya tamamen verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu karara karşı ilgililer, 4675 sayılı Kanuna göre itiraz edebilirler."

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Tekirdağ Milletvekili Sayın Mehmet Nuri Saygun.

Sayın Saygun, kişisel söz hakkınızla müşterek veriyorum sözünüzü; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 15 dakikadır.

CHP GRUBU ADINA MEHMET NURİ SAYGUN (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 5275 sayılı Yasanın 59 uncu maddesinde yapılması düşünülen değişiklikle ilgili olarak söz almış bulunuyorum; bu vesileyle bir kez daha hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Efendim, öncelikle, 59 uncu maddedeki değişikliğe yönelik iddialarımı ve görüşlerimi ifade etmeden önce, izin verirseniz, demin bahsetmeye çalıştığım yasanın yapılış tekniğiyle ilgili süre yönünden tamamlayamadığım birkaç hususu dile getirmek istiyorum.

Şimdi, Ceza İnfaz Yasası, Avrupa Birliği sürecinden az önce bir değişiklik geçirerek Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Tasarısı şeklinde komisyonumuza geldi. Bu, komisyonda, aslında yasa, yeterli olgunlukta değildi; ama, Avrupa Birliği süreci öncesinde 17 Aralık’a kadar ceza külliyatının tamamının tamamlanması gerektiğinden, mevcut eksikliklerine rağmen, elimizden geldiğince değişiklik ve düzenlemeler yaparak yasayı hazır hale getirmek zorundaydık. Bu zorunluluk nedeniyle de bir alt komisyon kuruldu ve o alt komisyonda ben de görev aldım. Bu alt komisyon çalışmalarında birbuçuk günlük sürede 126 madde görüştük değerli arkadaşlarım. Yeni hazırlanmış bir yasanın 126 tane maddesini birbuçuk güne sığdırdık, görüştük, değerlendirdik, eksiklerini gidermeye çalıştık ve sonuç itibariyle de alt komisyon çalışmaları tamamlandı, komisyona geldi. Şimdi, birbuçuk günlük bir süre içinde yasanın arzulanan şekle getirilmesi mümkün değildi. Kaldı ki, siyasî tercih olarak hazırlanan bu yasanın Cumhuriyet Halk Partisi siyasî tercihlerine pek de yatkın olduğu da söylenemezdi; çünkü, yasanın genel mantalitesine baktığımızda yasa daha çok hükümlülerin ceza infaz kurumlarında mahkûmiyet sürelerini geçirirken gerekli şartların sağlanması, onların ıslah edilmesi, topluma kazındırılması gibi iddialar yasanın genel mantalitesinde arka planda kalmıştı. Ön planda ne vardı derseniz: Ön planda, idarenin işini kolaylaştırmak vardı. Yani, bu yasa, siyasî anlayış olarak kurumda görev yapan idarî mekanizmanın işlemlerinin daha kolay yürümesi ve böylece idarenin rahat etmesine yönelik birtakım zecri, baskılayıcı tedbirleri içeriyordu. Şimdi, birbuçuk günde böyle bir mantelitenin ortadan kaldırılması mümkün değildi. Bir.

İki: Zaten sayısal anlamda da bunu kaldırmamız mümkün değildi; çünkü, alt komisyonda da komisyonda da sayısal çoğunluk iktidar partisinindi. Dolayısıyla, iktidar partisi kendi siyasî mantalitesine göre hazırlamış olduğu bir yasada çok fazla değişikliğe izin vermediği için de kendi siyasî anlayışları doğrultusunda bu yasa çıktı.

Şimdi, bu yasanın daha çıktığı tarihte toplumumuza uygun bir elbise olmadığını ifade etmiştik. Ben daha önce de, deminki konuşmamda bahsettiğim gibi, yasa tasarısının Meclis gündemine taşındığında şu kürsüden o zaman da demiştim, bu yasanın, ne yazık ki, kısa bir süre sonra ihtiyaca cevap vermekten uzak olduğunu göreceğiz ve değişiklikler yapma ihtiyacını duyacağız. Bu da bizim için sancıdır, sıkıntıdır, bir eksikliktir demiştim. Bugün, o sözünü ettiğim husus gün gibi ortada, işte, bugün bunu görüyoruz.

Ama, bu yasayla ilgili, Karaman Milletvekilimiz Mevlüt Akgün’ün bu maddeyle ilgili, 59 uncu maddeyle ilgili grup adına yaptığı konuşmada söylediği bir cümleyi de, izin verirseniz, onun konuşma metninin tutanağından aynen okuyorum:”Yapılan bu reformlarla Türkiye’yi sağlam temellere getirdiğimizin göstergesidir bu yasa.”

Şimdi, eğer, sizin siyasî anlayışınızda iki ay sonra değiştirme ihtiyacı duyacağınız bir yasa, hakikaten, Türkiye’de temelleri sağlam bir reformsa, o zaman, oturup o yasaların hepsini bir daha görmek lazım, bir daha incelemek lazım. Korkarım, temellerimiz, sizin attığınız temelleriniz pek de sağlam değil.

Efendim, Ceza İnfaz Yasası, daha doğrusu, bu değişiklikle Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Yasada dört temel unsur oluşur hukuken: Güvenlik, kurumsal düzenleme, iyileştirme ve hükümlü hakkında adalet esasının egemen kılınması. Bu yasanın temel yapısında bu dört unsurun hakkaniyetle, adil bir şekilde ve tarafların hepsini kollayıcı, kucaklayıcı bir anlayışla sağlanması gerekir.

Ama, güvenlik tamam, güvenlik konusunda gereken her türlü tedbir tamam. Kurumsal düzenleme konusunda da, yine, her türlü düzenleme tamam; ama, iyileştirme konusunda yasa bünyesinde birçok eksiklik var. Hükümlüler hakkında adalet esasının egemen kılınmasına gelince, ne yazık ki, bu konudaki eksikler pek de küçümsenmeyecek boyutta. Şimdi, bu, yasamızın genel mantalitesi ve bizi bugüne getiren husus.

Değerli arkadaşlarım, bunun dışında, konuşmak için söz aldığım 59 uncu maddeye gelince; 59 uncu madde, ne yazık ki, sübjektif temellere dayalı özel olaylara karşı tedbir niteliğinde bir madde. Evet, değişiklik önergesinin 5 inci maddesi olan bu maddemizin 4 üncü bendinin ilk halinde “avukatların savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleriyle yaptıkları konuşmaların kayıtları incelemeye tabi tutulamaz” deniliyor; ama, şimdi, bu bentte avukatların yapacakları işlemlerle ilgili çok farklı, ama sübjektif esaslara dayalı önemli ölçüde sınırlamalar getiriliyor. Şimdi, bu sınırlamalar, yasanın, az evvel de bahsettiğim gibi, genel ruhu güvenlik tedbirlerini ve koruma tedbirlerini almak olursa, o zaman bu ruha bu değişiklik tıpatıp uyar; ancak, değerli dostlarım, böyle bir değişikliği yaparken, bu değişikliğin kurumsal anlamda yargının bir ayağı olan avukatların, dolayısıyla baroların nezdinde ne anlama geldiğini değerlendirmemiz gerekir.

Ben, deminki konuşmamda da söyledim, bu ve benzeri çalışmalar yapılırken, eğer baroların, Türkiye Barolar Birliğinin ciddî anlamda görüşleri alınsaydı, yani sadece akademisyenlerin değil, bu işi icra edenlerin, bu işi yaşamlarında taşıyanların da görüşleri alınsaydı, sanıyorum, bu yasada bugün belki de bu değişikliğe ihtiyaç duymayabilirdik. Şimdi, Adalet Komisyonu Başkanlığına gelen ve birçok baro başkanının imzasını taşıyan bir metin var elimde; bu metinde, birkaç husus ilginç: Bir, bir kere, az evvel de söylediğim gibi, çıkarmış olduğumuz yasayı, hükümetin sunduğu bir yasa tasarısını yasa haline dönüştürdük; ama, daha sonra, bu yasa tasarısının, yani, çok geniş imkânları olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, o kadar bürokratı, o kadar bakanı ve o kadar donanımı olan bir yapıdan çıkan yasanın yetersizliğini görüyoruz ve kişisel teklif halinde, bu yetersizliğin önüne geçmeye kalkıyoruz. Şimdi, gelen kişisel teklif -demin de söyledim- bu, teklif falan değil; bu, hükümetin hazırladığı, ama, sübjektif gerekçelerle, Bakanlar Kurulunun imzasına açmadan, bir milletvekili arkadaşımızın adı üstünden getirilen bir teklif.

Şimdi, bu teklif böyle gelince, aklıma birkaç husus geliyor. Olabildiğince nazik bir şekilde ifade etmeye çalışacağım. Tasarının teklif olarak gelmesinin birkaç sebebi var: Bunlardan bir tanesi, muhtemelen, Bakanlar Kurulunda imzaya açılması ve bir sürecin geçmesi, bir de, şimdi, 1 Haziran çıktı önümüze, o ara 17 Aralık vardı, sonra 1 Nisan vardı, şimdi, bir de 1 Hazirana kadar da bunu yetiştirmemiz gerekir; onun için de, Bakanlar Kurulu imzasından vazgeçtik, teklif haline getirdik... Şimdi, bu tekliflikte, birazda art niyetli olarak bakıyorum; ama, diyorum ki, acaba, Bakanlık, kendisi, tasarı olarak değil de teklif olarak verirken, yapılan yanlışlığın farkına vardı ve Bakanlık olarak bu işi sırtlanmaktansa, bir arkadaşımızı, burada, kurban ediyor, günah keçisi olarak, acaba, o arkadaşımızın mı adını kullanarak getirdiler; çünkü        -biraz sonra, sonunda bağlarken ifade edeceğim- bu yasanın, daha doğrusu bu değişikliklerin, eğer, akıl ağır basarsa, Türkiye’deki hukuksal yapı ağır basarsa, acilen, geriye çekilmesi gerektiği inancındayım. Şimdi, avukatlar... Ben, yirmi küsur sene, yirmibeş-yirmialtı sene avukatlık yaptım. O mesleğin sancı ve sıkıntılarını da iyi bilirim. Avukatlık yaptığım sürede, avukatlığın onurunu, haysiyetini ben koruduğum gibi, bu mesleği yapan bütün meslektaşlarımın, bu işten ekmek yiyen meslektaşlarımın da koruduğu inancındayım. Eğer tek tük, bu mesleği ifa ederken yanlış yapanlar olmuşsa -ki, her meslekte olmuştur- onlarla ilgili gereken yasal tedbirler vardır, alınır.

HASAN KARA (Kilis) – Zaten bu, o. Okumadan mı geldin?!

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) – Okudum Hasan Bey.

Şimdi efendim, bir kere şuraya bir bakalım: Avukatlar, eğer -şu yasada getirilen değişikliğe bakarak- böyle bir girişim içinde bulunmuşlarsa, o zaman suç işlemişlerdir. Eğer avukat suç işlemişse, o avukatın yargılanacağı yer ağır ceza mahkemesidir. Avukatlar, meslekleriyle ilgili faaliyetlerinden ötürü ağır ceza mahkemesinde yargılanırlar, diğer mahkemelerde yargılanmazlar; ama, burada, avukatın mesleğiyle ilgili tutum ve davranışı, ne yazık ki, infaz hâkiminin denetimine tabi kılınmak suretiyle, ağır cezada yargılanma hakkı olan avukatların ve baro mensuplarının bu kazanılmış hakkı gasbedilmiş oluyor ve böylece de, bu meslekte, beklenmeyen, düşünülmeyen bir haksızlığa uğramış oluyorlar.

Ayriyeten, gene bu düzenlemede ilgi çekici bir şey var. Bu düzenlemede, savunma avukatı potansiyel suçlu olarak gösteriliyor. Şimdi, 1980 ihtilali sonrasında, o baskı rejiminin var olduğu dönemde, ben, özellikle avukatlık mesleğine, özellikle o günkü yöneticiler tarafından çok ağır sözler söylendiğini hâlâ unutmadım; ama, o bir baskı rejimiydi, o farklı bir anlayıştı. Bugün aynı anlayışı -avukatlar adına- böylesine bir maddenin içerisine getirip sokmanın doğru olduğu inancında değilim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Saygun, lütfen tamamlayın.

MEHMET NURİ SAYGUN (Devamla) – Tamam efendim.

Şimdi, değerli dostlarım, sonuç olarak, az evvel söylediğim bir söz vardı. Bir kere, avukatlar ağır cezada yargılanmasalar bile, ağır cezanın dışında bir müktesep hakkımız daha vardı, baroların disiplin kurullarında avukatların meslekleriyle ilgili denetim görmeleri. Bu uygulamayla, baro disiplin kurullarının da hak ve yetkilerini ellerinden alıyoruz, gasp ediyoruz.

Sözlerimi tamamlarken, birçok baro başkanı arkadaşımızın hazırlamış olduğu metindeki sonuç bölümünü kısaca sizlere belirtmek istiyorum. Değişiklik teklifleri bir bütün halinde geri çekilmelidir. Değişiklik önerilen yasaların yürürlüğe girmeden ıslahı ve bu çeşit hukuk dışı tasarı ve tekliflerle değil; kamuoyunda tartışılarak, hukuk ve meslek örgütlerinin destek ve onayı alınan girişimlerle sağlanmalıdır.

Eğer böyle bir değişikliğe ihtiyaç duymuşsak ve bu değişikliği, biz, bu şekilde baroların ve meslek kuruluşlarının desteğine ihtiyaç duymadan, bir milletvekili arkadaşımızın adını kullanarak teklif olarak getirmişsek, bu doğru bir yaklaşım değildir, bu yanlıştır, bu yanlışlığı defalardır bu kürsüden dile getirdik, bir kez daha dile getiriyoruz. Biz, bunları dile getirmekten yorulmayacağız; ama, istirhamımız şu: Lütfen, siz, bu yanlışları yapmaktan artık vazgeçin, bu yanlışlardan vazgeçmezsek, az evvel de söylediğim gibi, boşa verilen emek, boşa sarf edilen mesai ve sonuçta sıfıra sıfır elde var sıfır. Geçmişte verdiğimiz emeklerin hepsi boşa gitti, bu gece yine buradayız; korkarım, 1 Haziranda, bu yasalar yürürlüğe girer veya girmez; ama, falcı falan olmaya gerek yok, eylülde veya ekimde, bu yasayla ilgili değişiklik tekliflerini bir kez daha getirirsiniz. Biz, o zaman da, bunu, bir kez daha size anlatırız.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Saygun.

Madde üzerinde, şahsı adına, Ankara Milletvekili Sayın Ersönmez Yarbay; buyurun.

Süreniz 5 dakika.

 

 

ERSÖNMEZ YARBAY (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe girecektir.

Bu kanun teklifinin gerekçesinde deniliyor ki “Kanunun uygulanmasına başlandığında ortaya çıkabilecek muhtemel aksaklık ve eksiklikler tespit edilmiş ve bunları gidermek amacıyla bir kısım maddelerde değişiklik yapılması zorunlu hale gelmiştir.” Bir defa, bu “zorunlu hale gelmiştir” ifadesine katılmıyorum; çünkü, daha uygulama olmamış, aksaklıklar ve eksiklikler tespit edilmemiş.

Bundan beş ay önce, biz bu kanunu çıkarırken, enine boyuna tartıştık, her yönünü görüştük ve burada dedik ki “bu kanun, mükemmel bir kanun.” Şimdi, uygulamaya girmemiş, uygulamaya henüz sokulmamış bir kanun, nasıl aksaklık ve eksiklik ortaya çıkarabilir?! Bizim vaktimize yazık değil midir; bütün milletvekilleri olarak, bütün Meclis olarak?!

İlk önce kanun yürürlüğe girer, üç – beş ay, altı ay uygulanır, gerçekten önemli eksiklikler ve aksaklıklar ortaya çıkar; o eksiklikler ve aksaklıklar ortaya çıktıktan sonra rakamlarla... “Eksiklik, aksaklık çıktı” demek, bence yuvarlak bir söz. Hangi konuda eksiklik ve aksaklık çıktı; yani, hangi konularda biz sıkıntıya girdik, bu konuları da birer birer, maddeler halinde sıralayarak ancak bir kanun değişikliğine gidebiliriz.

Bu kanun değişikliği, kanun teklifi, savunmaya da çok büyük bir darbe vuruyor, savunma hakkını elinden alıyor. Biz, bir defa, Anayasadaki eşitlik ilkesini göz önünde bulundurmak zorundayız. Suçlular -adi suçlu, terör suçlusu- bence, hepsi suçludur. Terör suçlusunun tarafı devlettir. Devlet, şahıslara, kişilere göre çok güçlüdür; devlete karşı esas korunması gereken, kişilerdir. Dolayısıyla, burada, terör suçlularının savunması çok zorlaştırılmaktadır ve ileride, birçok insan, şu veya bu şekilde, birisinin telefon fihristinde ismi geçtiği için terörist olarak adlandırılabilecek, gözaltına alınabilecek ve buradaki bu uygulamalarla karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla, kendisine güvenen bir devlet, kendisine güvenen bir yapı, yargı ve güvenlik güçleri oluşturmak durumundayız.

Onun için, bu kanunun görüştüğümüz maddesinde, bir defa, düşünce sınırlaması getiriliyor; ilk önce “suç işlendiğinin” diyor. Yani, 59 uncu maddesinin dördüncü fıkrasının uygulanabilmesi için “suç işlendiğinin”, “infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürdüğünün”, “terör örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının haberleşmelerine aracılık ettiğinin belirlenmesi halinde...” Yani, bu olmuş ilk önce; bu, daha önce olmuş, daha önceki görüşmelerde olmuş, ondan sonraki görüşmelere sınır getiriliyor; deniyor ki, ondan sonra tüm görüşmeler, artık, suç işleyebilir, infaz kurumunun güvenliğini tehlikeye düşürebilir ve terör örgütü mensupları birbirleriyle haberleşmede... Ondan sonra,  tüm konuşmalar, avukatların görüşmeleri sınır altına alınmış oluyor. Bence, bu da, hukuk mantığı açısından son derece sakıncalıdır; çünkü, gelecek cezalandırılamaz; işlenmeyen bir suç, geçmişte suç işlendi diye cezalandırılamaz ve terör suçlarında, devlet taraftır. taraf olan devletin, suçluyu savunan, sanığı savunan avukatın evraklarını incelemesi, el koyması son derece sakıncalıdır. Bu iş bir vatandaşa tanınmıyor da, vatandaş, normal bir vatandaş adi bir cinayet davasında karşı tarafın belgelerini ve bilgilerini inceleyebiliyor mu, el koyabiliyor mu?! Niçin burada böyle bir madde getiriliyor? Bu maddenin adresi belli; İmralı Adası...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yarbay, tamamlayın efendim.

ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Dolayısıyla, evet, bu kanunun adresi belli. O zaman, biz, İmralı Adasıyla ilgili bir kanun çıkaralım. Bütün avukatların, yani, herkesi, terör suçlusu olan herkesi mahkûm etmek, bütün avukatlara sınır getirmek yerine, İmralı Adası, nasıl özel bir mahkûm olarak İmralı Adasında tutuyoruz, yine özel bir kanunla onun görüşmelerine sınırlama getirebiliriz. Verilen evrakları, bilgi ve belgeleri hâkim kararıyla kontrol edilebilir. Ama, bir kişiyi cezalandırıyoruz diye, tüm, bu konuda sanık olabilecek herkesi cezalandırma ve savunma hakkına büyük bir darbe indirmeye hakkımız yoktur diye düşünüyorum. Bu konu üzerinde tekrar düşünülmesi gerektiğini özellikle arz ediyorum ve yürürlüğe girmeyen kanunlar konusunda çeşitli baskı grupları... Hükümetin bir görevi de, en önemli görevi de baskı gruplarına karşı dirençli olmaktır, baskı gruplarına karşı. Daha yürürlüğe girmemiş bir kanun için kanun teklifi getirilmez. Ben bunun kanun teklifi olduğuna da inanmıyorum; çünkü, üst tarafta kanun teklifi diyor da, içinde “1.6.2005 tarihinde yürürlüğe girecektir; ancak, söz konusu kanunun uygulaması başlangıcında ortaya çıkabilecek muhtemel aksaklık ve eksikler tespit edilmiş, bunları gidermek amacıyla birkısım maddelerde değişiklik yapılması zorunlu hale gelmiştir; bu nedenle tasarı hazırlanmıştır” diyor.

BAŞKAN – Sayın Yarbay, son cümlenizi alacağım.

ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Dolayısıyla, bu konuyu tekrar dikkatlerinize arz ediyor, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Yarbay.

5 inci madde üzerinde görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... 5 inci madde kabul edilmiştir.

6 ncı maddeyi okutuyorum:

6 ncı maddeyi okutuyorum:

 

MADDE 6.- 5275 sayılı Kanunun 92 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

"(2) 250 nci maddenin birinci fıkrasında yer alan suçlarla ilgili olarak alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması bakımından zorunlu görülen hâllerde, hükümlü veya tutuklular, rızaları alınmak koşuluyla, ilgili makamın ve Cumhuriyet başsavcılığının talebi üzerine hâkim kararı ile geçici sürelerle ceza infaz kurumundan alınabilirler. Bu süreler, hükümlü veya tutuklu dinlendikten sonra işin niteliğine göre, her defasında dört günü ve hiçbir surette onbeş günü geçmemek üzere hâkim tarafından tayin olunur ve hükümlülük ve tutuklulukta geçmiş sayılır. Ceza infaz kurumundan ayrılış ve dönüşlerinde hükümlü veya tutuklunun sağlık durumu doktor raporu ile tespit edilir. Yer gösterme sırasında yapılan işlemlere ilişkin belgelerin bir örneği ilgilinin dosyasında muhafaza edilmek üzere Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir."

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Feridun Baloğlu...

Efendim, sizin şahsî konuşma talebiniz var; birleştirdim; 15 dakika.

Buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yasa teklifinin 6 ncı maddesi üzerinde Grubumun ve kişisel görüşlerimi açıklayacağım.

Haftalardır süren ceza mevzuatının tamiratına ilişkin düzenlemenin bu bölümünde Hasan Kara’nın yeni bir eserini inceliyoruz. Olayı netleştirmek gerekirse, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun çok yakın bir zamanda çıktı. 13 Aralık 2004 tarihinde kabul edildi, 29 Aralıkta da Resmî Gazetede yayımlandı; yani, yaklaşık beş ay önce bu kanun kabul edildi ve bu kanun, 1 Haziranda, yani, 7 gün sonra yürürlüğe girecek. Nedense, bu ceza mevzuatına ilişkin bütün yasalarda son dakika değişiklikleri geliyor, yeni düzenlemeler geliyor; bunlar, hukukçular tarafından bile yeterince kavranamıyor. Meclis çoğunluğu, hatta, Meclisin tamamı hukukçulardan oluşsa bile, birtakım konular yeterince tartışılamadan geçiyor, dönüp bir daha tartışıyoruz, bir daha düzenliyoruz. Bunun son örneğini de bu maddeyle ilgili olarak yaşıyoruz.

Oysaki yürürlükteki 92 nci madde, hiçbir eki gerektirmeyecek şekilde açık. Hükümlünün cezaevinden hangi koşullarda çıkarılabileceği düzenlenmiş. Burada çok açıkça, izin gibi, hastaneye gitmek gibi, duruşmaya sevk gibi, eğitim gibi, doğal afetler gibi hallerde gönderilebileceği yazılıyor ve bunun da, ancak yetkili makamca verilmiş yazılı bir emir olmadıkça gerçekleşmeyeceği belirtiliyor.

Şimdi, değerli arkadaşlarımızın getirmiş olduğu değişiklikte ve kanunun yürürlüğe girmesine yedi gün kala getirilen bu değişiklikte bir genel gerekçe var. Demin, diğer bir milletvekili arkadaşım okudu. Burada deniyor ki “Ancak, söz konusu kanunun uygulamasına başlandığında ortaya çıkabilecek muhtemel aksaklık.” Yani, burada bir kehanet görüyoruz. Kanun daha uygulanmadı. O kanunun altında imzası var arkadaşlarımızın. O kanunu savundular; şimdi bir kehanette bulunuyorlar: “Çıkacak muhtemel aksaklık.” Ne çıkacak?! Hangi muhtemel aksaklık çıkacak?! Hangi amaca yönelik? Bu gerekçe isteklerini ifade ediyor mu; bu gerekçe bizi ikna ediyor mu? Sadece “muhtemel bir aksaklık ve eksiklikler” tespit edilmiş. Kim tespit etmiş; hangi uygulamayla tespit etmiş? Hiçbir şey yok ortada.

Kaldı ki, arkadaşlarım, bu madde, bu konuştuğumuz madde ilk teklifte de yok. Adalet Komisyonunda bu yasa görüşülürken arkadaşlarımız bu maddeyi önerdiler, bu eki önerdiler; yani, bu ihtiyaç sekiz gün kala fark ediliyor, dokuz gün kala fark ediliyor. Yarın yeni ihtiyaçlar fark edilecek, aksaklıklar fark edilecek. Bu, nasıl bir kanun yapma tekniğidir! Ve böyle bir anlayış Meclise dayatılmıştır. Böyle bir anlayış, bu Meclisin reddetmesi gereken bir anlayıştır. Böyle kanun yapılmaz. Böyle kanun yapılamayacağının örneklerini de ve buna yönelik eleştirileri de –burada arkadaşlarım var- Türkiye Barolar Birliğinin Genel Kurulunda gördük. Orada, -sanıyorum, Anayasa Komisyonundan iki arkadaşım, Adalet Komisyonundan üç arkadaşım vardı- eleştirilere cevap veremeyecek hale düşürüldük...

RAMAZ KERİM ÖZKAN (Burdur) – Muharrem Bey de vardı.

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Devamla) – Evet.

...izah edemeyecek hale düşürüldük; yani, bir hukukçunun izah edemeyeceği, kabul edemeyeceği bir değişikliğin Meclise böylesine dayatılmasını nasıl kabul ediyorsunuz arkadaşlar?!

Şimdi, maddeye bakalım, nedir madde; madde çok açıkça şunu getiriyor: Cezaevindeki tutuklu ve hükümlüyü, hâkimin kararıyla, dışarı çıkarmaktır bu. Geçmişte de uygulamalar oldu arkadaşlar. Lütfen, şu maddeyi bir okuyalım, birlikte okuyalım: “5275 sayılı Kanunun 92 nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

‘(2) 250 nci maddenin birinci fıkrasında yer alan suçlarla ilgili olarak alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması bakımından zorunlu görülen hallerde, hükümlü veya tutuklular, rızaları alınmak koşuluyla, ilgili makamın ve Cumhuriyet başsavcılığının talebi üzerine hâkim kararı ile geçici sürelerle ceza infaz kurumundan alınabilirler.’” Zaten, bu “alınabilirler” deyiminin ne anlama geldiğini de polis jargonunda çok iyi biliyoruz biz. Alınabilirler... “Her defasında dört günü geçmemek üzere, toplam onbeş günü geçmemek üzere...” Madde bu...

Şimdi, arkadaşlar “alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması bakımından” deniliyor.  Alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması için, tutukluyu ya da hükümlüyü cezaevinden alıp, dağ bayır gezdirmek mi gerekiyor?! Yer göstermeyle sınırlı çok belirli bir alanı kastediyorlarsa, onu da tartışırız; ama “hükümlü ve tutuklunun rızası alınmak koşuluyla” gibi ironik bir düzenlemeyi kimse kabul edemez. Hükümlü ve tutuklu özgürlüğünden vazgeçilmiş kişidir, haklı nedenlerle vazgeçilmiş kişidir; ama, özgürlüğünden de vazgeçilmiştir. Rızası nedir, cezaevindeki tutuklunun, hükümlünün rızası nedir, rızasını özgürce kullanabilecek halde midir? Geçmişte bunun yüzlerce deneyi var arkadaşlar; sıkıyönetim dönemlerini yaşadık, olağanüstü hal dönemlerini yaşadık. Cezaevlerinden çıkarılan insanlara suç işlettirildiğini biliyoruz. Bunun aksini söyleyecek kimse yok. Yüzlerce olay sayabilirim. Burada isimlendirmek istemiyorum; ama, özellikle hukukçular, ceza hukukçuları, cezaevlerinden çıkarılan tutukluların ve hükümlülerin başlarına neler geldiğini, neler yaptıklarını bilirler.

Şimdi, bu süreler, onbeş gün arkadaşlar, toplam onbeş gün; yani, tutukluyu, hükümlüyü cezaevinden alıyorsunuz, bir keresinde dört günü geçmemek kaydıyla çıkarıyorsunuz cezaevinden, dört gün, dört gün cezaevinin dışında tutuyorsunuz. Rapor alınacakmış dönüşte... Dört gün ve toplam onbeş gün. Ne oluyor?! 11 Eylül suikastına katıldığı iddia edilen kişiler bile onbeş gün gezdirilmedi dağda bayırda; yani, böylesine bir düzenlemenin olağan bir dönemde getirilmesinin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Buna yalnız hukukçular değil, buna yalnız özgürlükten yana olanlar değil, herkes karşı çıkmalıdır.

Böyle bir düzenlemeye niye gerek duyuluyor; şu söyleniyor: Olağanüstü haller, ülkenin birliği. Arkadaşlar, hiç kimse bizi olağanüstü haller gerekçesiyle, ülkenin birliği gibi gerekçelerle bu tür yanlış hükümleri kabul etmeye zorlamamalıdır. Bu Meclisin ve bu Mecliste temsil edilen bütün partilerin ve temsil edilmeyen bütün partilerin yurtseverliğinden kuşku duymak için elimizde sağlam deliller olmalıdır. Ben bu Meclisteki hiç kimsenin yurtseverliğinden kuşku duymuyorum, şüphelenmiyorum kimseden. Ne demek yani?! (CHP sıralarından “bravo” sesleri, alkışlar)

Bu maddeye karşı çıkınca biz, anarşik suçlara katılmış olanları, suç işlemiş olanları korumuş gibi olacağız. Hiç kimse bizim yurtseverliğimizi tartışma konusu yapamaz. Özellikle, bunu, kendi partim için söylüyorum. (CHP sıralarından “helal olsun” sesleri, alkışlar)

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu maddeye ilişkin karşı oy yazısını iki arkadaşımız yazdılar, Orhan Eraslan ve Nuri Saygun. Onu burada tekrar etmiyorum, okumuyorum. Biz de muhalefetimizi bildirmiştik; ama, bir yurt gezisi nedeniyle ayrıntılı olarak yazamamıştık. O görüşlere de katılıyorum.

Şimdi, bu düzenleme, geçmişte yaşanan birçok acı olayın yeniden yaşanması olasılığı bile geçmişi unutmayanlar için ürpertici niteliktedir, tüyler ürpertici niteliktedir. Bu toplumun, bu ülkenin, yeniden, bu tür şeyleri yaşamaması gerekir.

İyi niyetlerinden kuşku duymuyorum bu öneriyi getiren arkadaşlarımın; ama, bu maddeyi alelacele yasaya ekleten arkadaşlarıma bu son dakika düzenlemesini kimlerin önerdiğini merak ediyorum. Hangi birikimleriyle, hangi geçerli belgelerle ve edindikleri raporlarla böyle bir düzenlemeyi Meclisin önüne getirmişlerdir?! Nedir muhtemel aksaklıklar?! Ne oluyor, ne oluyor da cezaevindeki insanları dörder günden toplam onbeş gün sokağa çıkarıyoruz?! Özel bir şey mi var?! Bir neden varsa, Mecliste bunu açıklamak zorundalar; yoksa, bu düzenleme nereden çıktı?! Kaldı ki, bu düzenleme ilk teklifte de yok arkadaşlar -demin de söyledim- komisyonda son dakikada geliyor. Neden geliyor; iki satırlık bir gerekçeyle geliyor. O gerekçeyi okuyamıyorsunuz bile elinizdeki metinlerden. Hukukçu olanlar da okumuyor, olmayanlar da okumuyor; okuma şansınız  yok, önünüzde gerekçe yok sizin son dakikada getirildiği için. Bunu kabul mü edeceğiz yani şimdi; hem gerekçe  yok hem gerek yok ve bu önümüze geliyor.

Arkadaşlar, bu 6 ncı maddeyle ilgili düzenleme ek, yani, yasanın 92 nci maddesine getirilen bu düzenlemeye hiç gerek yoktur. Bu düzenlemeye gerek olduğunu söyleyenler biraz sonra çıkıp, bu kürsüden, neden gerekli olduğunu söylemelidirler ve bizi ikna etmelidirler; etmeyeceklerse, birtakım genel kavramların arkasına saklanıp, birtakım gizli suçlamaları karşıdakilere yöneltip, böyle bir maddeyi bizi kabul etmeye mecbur bırakmamalıdırlar.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, böyle yasa yapılır mı; ne böyle yasa yapılır ne de böyle değişiklik yapılır. Ya yasayı yaparken yanıldık ya değişiklik yaparken yanılıyoruz. Yanılmalarımız öylesine zincirleme hale geldi ki,  şimdi ben kürsüye çıkarken Sayın Grup Başkanvekilim bana bir değişiklik önergesi verdi bu maddeyle ilgili. Biraz sonra tartışılacak; bunu da yine iktidar partisinden beş arkadaşımız veriyor. Diyorlar ki: Görüşülmekte olan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin 6 ncı maddesinde yer alan “250 nci maddenin” ibaresinin “5271 sayılı Kanunun 250 inci maddesinin” şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz. Doğru tabii bu talep. Doğru, ama; bir, kanunu yapıyoruz dört ay önce. İki, kanunu dört ay sonra değiştirmeye kalkıyoruz. Üç, komisyona geliyor, bir madde daha ekliyoruz. Genel Kurula geliyor, ben kürsüye çıkarken, değişiklik önergesi geliyor. Nasıl kanun yapıyoruz arkadaşlar; yani, bunu nasıl kabul edeceğiz; bu Meclis bunu nasıl kabul edecek?! Kabul edenler bunun hesabını vicdanlarında verirler. Böyle bir kanun yapma anlayışının bu Mecliste geçerli olmaması gerekiyor.

Bir de burada sık sık şunu söylemekten kaçınmalıyız; çok kanun yapmak, çok hızlı çalışmak, gece geç saatlere kadar çalışmak... Çok kanun yapmanın, çok iyi kanun yapmak olmadığını bu yaşanılan deneyimle gördük. Çok kanun çıkarmak mı; eksiksiz ve iyi çıkarmak mı doğrudur? Tabiî her  kanunun eksiği olabilir; ama, bir kanun yaşama geçmeden böyle kevgire dönmez. Her tarafıyla delik deşik olmuş bir ceza mevzuatıyla karşı karşıyayız. Eğer ortada bir sorumluluk varsa, ilk düzenlemeye sahip çıkanlar bunun sorumluluğunu da üstlenmelidir. Ya o zaman yanlış yapıldı ya bugün yanlış yapıldı ya demin yanlış yapıldı bir önergeyle. O kadar aceleye getiriyoruz ki, yasa metnindeki, değişiklik metnindeki 250 nci maddenin hangi yasanın 250 nci maddesi olduğunu bile yazmayı unutuyoruz.

Şimdi, arkadaşlar, bu Mecliste hukukçu olmayan değerli milletvekili arkadaşlarım bizim hukukçu oluşumuza güvenerek, Adalet Komisyonunun da hukukçulardan oluştuğuna güvenerek el kaldırmasınlar. Öyle anlaşılıyor ki, hukukçular da çok hata yapıyorlar. Hepimizin bunda payı var. Burada belirli sayıda hukukçu var; ama, lütfen, bu maddeyi bir kere daha okuyun, bu maddenin doğru bir madde olmadığını göreceksiniz.

Adalet Komisyonunun başı dönmüştür arkadaşlar. Bugün sabah 4 tane kanun geldi önümüze, öğleden sonra 4 tane de burada geldi. Takip etmekte zorlanıyoruz. Tabiî, aramızda çok zeki, çok hızlı kavrayan arkadaşlar olduğunu biliyorum, değişiklik önergelerini getiren arkadaşlar, onları kutluyorum; ama, herkesten aynı zekâ yüksekliğini bekleme hakları yoktur. Biz, ortalama bir zekâya sahip milletvekilleriyiz, belirli bir hukuk birikimimiz var. Onların birikimi bunu süratle kavramalarını mümkün kılıyor olabilir; ama, biz bu şansa sahip değiliz, bunu itiraf ediyorum. (CHP sıralarından “Bravo” sesleri ve alkışlar) O yüzden, bizim gibi daha mütevazı hukukçuları da dikkate alarak ve bu Mecliste hukukçu olmayanları da dikkate alarak, daha dikkatli düzenlemeler yapmaları gerektiğine inanıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu çerçeveyi belirttikten sonra çok kısaca iktidar partisinin özgürlük ve devrim anlayışına değinmek istiyorum. Bu kanun ve diğer ceza kanunları çıktığı zaman, çok iyi hatırlıyorum, bu kürsüden, arkadaşlarımız bunun bir devrim olduğunu söylemişlerdi ve özgürlükleri genişletmenin de çok doğru bir anlayış olduğunu söylemişlerdi. Ben o zaman sevinmiştim; çünkü, özgürlükten yana, devrimci bir solcuyum ben. O sevinçle de hakikaten dedim ki: Arkadaşlar, devrimciliği ve özgürlüğü benimsediler, güzel bir gelişme bu. Şimdi, aradan 4 ya da 5 ay geçti, bu özgürlük anlayışından geri döndüğünüzü görüyorum. Yani, öylesine geri dönülüyor ki, herkes şaşırıyor. Sizi öven köşe yazarları da şaşırmaya başladı, arkanızdaki medya bile sizden desteği çekmeye başladı; yani, bu, sizi özgürlükçü olduğunuz için, devrimci olduğunuz için falan desteklemiş köşe yazarları vardı. Şimdi, arkadaşlar, bu sürede özgürlükçü olmaktan vaz mı geçtiniz?! Kendinizden menkul devrimciliğinizden vaz mı geçtiniz?! Bir de bu durumu gözden geçirin; bir de ideolojik sorun doğuyor bu yasalarla ilgili ve bu manzarayı görünce, ben, bu çalışma düzenini bir mehter yürüyüşü gibi bile değerlendiremiyorum; çünkü, mehter yürüyüşüne saygı duyuyorum. Onlar, hiç olmazsa, iki adım attıktan sonra bir geri adım atıyorlar; sizse, iki adım atıyorsunuz, sonra üç adım geri atıyorsunuz. Bu yasa budur arkadaşlar, ceza mevzuatında yaptığınız budur; iki adım atıyorsunuz, üç adım geri atıyorsunuz; hepinizi kutluyorum.

Saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Baloğlu.

Hükümet adına, Sayın Bakanın konuşma talebi var.

Buyurun Sayın Bakan. (AK Parti sıralarından alkışlar)

 

 

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu 6 ncı maddeyle ilgili olarak, ben de düşüncelerimi ifade etmek isterim. Tabiî, eğer fikrimizde bir yanlışlık varsa, bunu değiştirebilmeyi de içimize sindirebiliyorsak, karşılıklı olarak birbirimizi ikna ederiz; ama, fikriinadı içerisindeysek, kim ne söylerse söylesin, yine herkes bildiğini okur. Onun için, eğer bu 6 ncı maddeyle ilgili düzenleme nereden çıktı, nasıl oldu tarzındaki bir düşünceyi tartışacaksak, olup bitenlere bakmak lazım.

Türkiye’de, terör olaylarını yaşadığı günden bu tarafa, çok değişik hükümetler döneminde, bazen tek parti hükümeti döneminde, bazen koalisyonlar döneminde, bunun içerisinde, sağ ve sol partilerin birlikte koalisyon yaptığı dönemler de dahil olmak üzere, müteaddit defalar, pişmanlık yasası, topluma kazandırma yasaları çıkarılmıştır. Bu yasaların özünde de, her defasında, bu insanlar şu veya bu sebeple suç işlemiş olsalar dahi, tekrar bir pişmanlık içerisinde iseler, bunları topluma kazandırmamız lazım; devlet böyle bir atıfet müessesesini çalıştırsın istenmiştir. Bunun sonucu olarak da, evet pişman olduysa, bu pişmanlığın da bir şekilde gösterilmesi gerekir. Nitekim, Ceza Kanununda da pek çok maddeyle ilgili olarak, insanlar hangi saikle suç işlerse işlesin, bir pişmanlığı varsa, vicdanî bir rahatsızlık duymuş ve o işten dolayı bir nedamet hali söz konusu ise, cezalarında indirim yapılıyor.

Şimdi, burada da getirilmek istenen şey şu: Netice itibariyle, cezaevinde hükmü kesinleşmiş olan birisi “ben, bu işlerden dolayı pişman oldum; ama, benim karıştığım, bildiğim birkısım olaylar var, birkısım bilgiler var, birkısım belgeler var, birkısım suç aletleri var; bunları, ben göstermek istiyorum” diyor. Bu, isterse, kendi içindeki örgüt çatışmasından olabilir veya başka türlü taahhütlerin yerine getirilmemesinden olabilir veya vicdanî sebeplerden dolayı olabilir; ne olursa olsun, birkısım faili meçhul, geçmişte yaşanmış cinayetlerin, suçların aydınlatılması açısından da bu bilgiler faydalı olabilir. Bunların ortaya çıkarılabilmesi adına, bu kişinin hâkim teminatına bağlı olarak cezaevinden dışarıya çıkarılması söz konusudur.

Şimdi, burada, farkında olmadan değerli arkadaşlarımızın düştüğü bir çelişkiyi de ifade etmek istiyorum. Şimdi, biz, Ceza Kanununu, Ceza Usul Yasasını, İnfaz Yasasını büyük ölçüde hâkim teminatına, hâkim kararına bağlamadık mı?! Hatta, zaman zaman, bizden bazı arkadaşlarımızın, maksadını aşar bir tarzda, yargıya güven meselesiyle ilgili olarak söylediği bir iki beyan üzerinden nasıl fırtınaların kopartıldığını ve buna karşılık da “siz yargıya güvenmiyor musunuz” diye, bu kürsüden müteaddit defalar konuştuğunuzu ben hatırlıyorum.

Şimdi, bu kararı cezaevi müdürü vermiyor; işte, hep çok güvendiğiniz ve çok güvendiğimizi ifade ettiğimiz yargı karar verecek. Filanca konuya geldiği zaman yargıya güven, böyle bir konuya geldiğinde infaz hâkimine güvenmemek!.. O zaman, gelin, buradan şunu söyleyin: Biz, asliye hukuk hâkimlerine güveniyoruz, sulh ceza hâkimlerine güveniyoruz; ama, infaz hâkimlerine güvenmiyoruz deyin; gelin, bunu burada da bir söyleyin; yargıya nereye kadar güvendiğinizi, nereye kadar güvenmediğinizi de bir tescil edelim.

Şimdi, gayet açık, burada deniliyor ki; evvela, kişinin rızası, arkasından ilgili makamın talebi üzerine hâkim karar verecek. Buna karşı da itiraz imkânları var, ve sairler var; eğer, hâkim falan devreden çıkmış olsaydı, bunu anlamak mümkündü.

İkinci arz edeceğim husus: Komisyon çalışmalarında, Adalet Komisyonu Sayın Başkanının, sizlerin katkısıyla ne kadar demokratik bir usul ve üslup içerisinde çalıştığı ortadadır. Burada, herkesin katkısına açık bir müzakere süreci sürdürülüyor. Hepimizin isteği, arzusu, en iyi şekilde yasaları çıkarmaktır; ama, bakın, Türkiye çok değişiyor. Bugün burada yaşadığımız bir olay var; hem Muhalefet Partisinin değerli bir milletvekili hem bağımsız bir milletvekili hem de İktidar Partisinden milletvekili bir arkadaşımızın yaptığı gündemdışı konuşmalar var. Biz, özgürlüklerden yanayız; ama, bundan, dört ay evvel, beş ay evvel, bu ülkenin ilim adamları, profesörleri “Türkler soykırım yapmıştır” tarzında bir toplantının bir Türk üniversitesinde yapılacağını söyleseydi, biz bunları katiyen kabul edemezdik, havsalamız almazdı. İktidar-muhalefet, bu yalandır diye çaba gösterirken, milletin ve bu çabaların arkadan hançerleneceğini birisi beş ay evvel bu kürsüden söylemiş olsaydı, hiçbirimiz bunu tahayyül bile edemezdik. Hatta, şimdi ne diye tartışılıp duruluyor; bu 305 inci madde, bakınız, bununla ilgili hep aleyhte yazılar yazılıyor. Boğaziçi Üniversitesindeki toplantıdan sonra, acaba, bu, millî yararlarla ne kadar bağdaşıyor, böyle bir maddeye ihtiyaç var mı yok mu, herkesin düşünmesi lazım. Onun için, Türkiye gibi süratli değişen bir ülkede, bazen üç ay evvel, dört ay evvel öngöremediğiniz bir problem çıktığında, elbette, bunu, açık yüreklilikle burada tartışacağız, konuşacağız, bir kanun çıkarmak gerekiyorsa da çıkaracağız; bundan daha tabiî bir şey yoktur; bu meclisler bunun için vardır, değişen ihtiyaçlara, değişen şartlara göre kanunları gözden geçirecek, değişmesi gerektiği şekilde de değiştirecektir. Onun için, ben, aslında, bu konuların daha rahat bir ortamda daha uzun bir zaman içerisinde konuşulmasını çokta arzu ederim; ama, Türkiye gerçeklerini gözardı ederek bir düzenleme yapılamadığını, yapılmaması gerektiğini, eğer bir eksiklik varsa, nereden çıkmış bu eksiklik... Çünkü, bu eksiklikler şuradan çıkıyor: Bu tasarılar yasalaştıktan sonra aradan beş ay, altı ay bir süre geçti. Hatırlarsanız, biz, bir yıl demiştik bu yasaların yürürlüğü için, geçiş süreci olarak bir yıl. Tatbikatçılarla konuşuldu, ilgili kurumlarla konuşuldu, yargı müessesesiyle konuşuldu, bunun altı ay olması istenildi. Bu altı aylık süre zarfında hep ifade etmeye çalıştık ki biz, cumhuriyet savcılarıyla ve ceza hâkimleriyle değerlendirme toplantıları yapıldı. Bu ihtiyaçlar, o değerlendirme toplantılarında dile getirildi. Yasa yürürlüğe girdikten üç ay sonra, dört ay sonra, biz, zaten bu değerlendirme toplantılarını yapacaktık, yine de yapacağız.

Biz, mayıs sonunda düşünüyorduk; şimdi 1 Haziranda gireceği için eylülde tekrar yapacağız. Tabiatıyla, uygulamaları gördükçe bu değişiklikleri yaparız ve ilk defa da olmuyor. İsterseniz, bunu bugün söyleyeyim, yarın da tartışacağımız yasalar var. Ceza Kanunu, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tam 65 defa değişmiş. Hadi, biz aceleye getirdik, biz bu işleri yeteri kadar tartışamadık. Peki, geçmişte bu 65 değişiklik nereden çıkmış? Niye, 65 defa Ceza Kanununda değişiklik yapılmış?

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Kaç yılda?..

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Peki, Ceza Muhakemesi Yasası kaç defa değişmiş; en az 32 defa değişmiş.

Demek ki, hadi, biz bugün aceleye getirdik, vesaire getirdik. Bu acelenin ne anlama geldiğini, müteaddit defalar ben de bu kürsüden izah ettim. Yani, Türkiye’nin önünde on sene zaman vardı da biz on güne mi sıkıştırdık?!

Şimdi, bakın, Borçlar Kanununu, Türk Ticaret Kanununu gönderdik. Birinin arkasında beş yıllık çalışma var, öbürünün arkasında yedi yıllık çalışma var. Süre verdik, buyurun yazın dedik, ne diyorsanız dedik. Üstelik, daha taslak halindeyken sizin grubunuza da gönderdik, üstelik Adalet Komisyonu üyelerimize de gönderdik. Önümüzde zaman olan noktada, her türlü katkıyı alacak imkânı vermeye çalıştık; ama, şunu da biliyoruz, bakın, Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunuyla ilgili olarak bu kadar süre vermiş olmamıza rağmen, daha, şu ana kadar dişe dokunur iki tane de katkı gelmemiştir. Hep bunu söyleyip duruyorum; sivil toplum örgütleri filan deyip çoğul ifadeleri kullanınca çokça katkı filan da olmuyor. Keşke, bu tasarılar, teklifler bize gelmese de, biz de hiç olmazsa sonunda bir mazeret bulsak demeye getiriyorlar.

Onun için, birbirimizi anlayarak, Türkiye’nin sıkıntılarını, Türkiye’nin zorluklarını anlayarak... Ben sizi anlıyorum; ama şunu da kabul etmeniz lazım ki, Türkiye’nin bugün karşılaştığı zaman sıkıntısı, bu hükümetten kaynaklanmıyor. 1963’ten beri Türkiye, Avrupa birliği yolunda yürümeye gayret ediyor. Son kırk yılın meselesini son dört aya, son iki yıla, son ikibuçuk yıla çıkarırsanız, zaman sıkışıklığı bu hükümetin değil, Türkiye’nin sıkışıklığıdır. Bunun da bilinmesini bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

Madde üzerinde Ankara Milletvekili Sayın Ersönmez Yarbay; buyurun.

Süreniz 5 dakikadır.

ERSÖNMEZ YARBAY (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan 6 ncı maddede mahkûmların dışarıya hâkim kararıyla götürülmesinden dolayı teşekkür ediyorum. Bu, önemli bir gelişmedir. En azından bir hâkim güvencesi, yargıç güvencesi vardır; dolayısıyla, teşekkür ediyorum.

MUHARREM KILIÇ (Malatya) – Dağdaki adamdan hâkime ne? Alıp dağa götürüyorlar...

ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Evet.

Ancak, sormamız gereken soru şudur: Türkiye Büyük Millet Meclisinde son on yıl içerisinde Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu var, bu komisyon raporunu okuyan var mı bilmiyorum? Susurluk Komisyonu raporu var ve bir de Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu olarak benim de bulunduğum bir komisyonun hazırlamış olduğu bir rapor var. Bu raporlarda işlenen konu şu: Cezaevinden alınıp dışarıda cinayet işlettirilip, faili meçhul cinayetler işlettirilip sonra tekrar cezaevine götürülen insanlar var ve resmî yazılarla sorduğunuz zaman “bu insanlar nerede?..” “O tarihte cezaevindedir” diyorlar. Dolayısıyla, Türkiye’de şu anda 10 000 faili meçhul cinayet var, henüz faili açıklığa kavuşmamış. Bir tanesini “lojman cinayeti” diye bugünlerde araştırıyoruz. İşte, kanunları yaparken, bu kanun teklifinin bir şeyi var. Altı ay önce yapmış olduğumuz kanun teklifi, daha sivil, daha demokratik bir kanun teklifiyken, bu getirilen kanun teklifi daha devletçi, devleti daha çok koruyan... Türkiye’de devletin korunmaya ihtiyacı yok, Türkiye’de vatandaşın korunmaya ihtiyacı var. Esas mantıklı şeyi bu. Yani, Türkiye’de devletin korunmaya ihtiyacı yok, devlet çok güçlü; ordusu var, vergisi, askeri, memuru, hepsi var; ama, Türkiye’de vatandaşın koruyucusu yoktur. Dolayısıyla, biz, bu kanun maddeleri geldiği zaman, otomatik şekilde oylayıp geçtiğimiz zaman ben şahsen üzüntü duyuyorum, bir katkı yapamadığım için. Bildiğim şeyleri söylemek zorundayım. Bu üç tane komisyonu bu Meclisler hazırlamıştır ve bu Meclisler de cezaevine alınıp götürülüp cinayet işlettikten sonra cezaevine konulan insanların hikâyeleriyle doludur. Bu gerçeğin bilinmesini arzu ediyor, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yarbay.

Madde üzerinde verilmiş bir adet önerge var; okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin 6 ncı maddesinde yer alan “250 nci maddenin” ibaresinin “5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin” şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Eyüp Fatsa                  Orhan Yıldız                           Niyazi Pakyürek

   Ordu     Artvin                                       Bursa

Mustafa Duru              Ali Ayağ

  Kayseri                     Edirne

BAŞKAN – Sayın Komisyon katılıyor mu önergeye?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI KÖKSAL TOPTAN (Zonguldak) – Takdire bırakıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Sayın Hükümet katılıyor mu?..

ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Evet, bir tavzih niteliğindedir, 250 nci maddenin hangi kanunun olduğu... Katılıyoruz. Düzeltme şeklinde; katılıyoruz.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Madde 6- Madde metninde sadece “250 nci maddenin” ibaresinin kullanıldığı, hangi kanunun 250 nci maddesine atıf yapıldığının anlaşılmadığı, uygulamada meydana gelebilecek tereddütleri gidermek amacıyla bu değişiklik yapılmıştır.

BAŞKAN – Komisyonun takdire bıraktığı, Hükümetin katıldığı, gerekçesini dinlediğimiz önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmiştir.

Şimdi, 6 ncı maddeyi kabul edilen önerge doğrultusunda oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

7 nci maddeyi okutuyorum.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Çalışma süremiz bitti Sayın Başkan.

FARUK ÇELİK (Bursa) – Daha 5 dakika var.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – 5 dakikada ne görüşülür!

BAŞKAN – 7 nci maddeyi okutuyorum:

 

MADDE 7.- 5275 sayılı Kanunun 106 ncı maddesinin dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

 "(4) Çocuklar hakkında hükmedilen; adlî para cezası ile hapis cezasından çevrilen adlî para cezasının ödenmemesi hâlinde, bu cezalar hapse çevrilemez. Bu takdirde onbirinci fıkra hükmü uygulanır."

BAŞKAN – Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu; buyurun.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – 10 dakika konuşacak; o kadar süre yok.

Böyle bir usul yok.

BAŞKAN – 10 dakikamız var. 10 dakika varken...

ALİ TOPUZ (İstanbul) – 6 dakika var.

MEHMET NURİ SAYGUN (Tekirdağ) – Şahsı adına da konuşacak 15 dakika süresi var Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Başkanım, biz buradaki saate göre hareket ediyoruz.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Bunlar iyi şeyler değil.

BAŞKAN – Buyurun.

Sizin şahsınız adına da söz isteğiniz var; 15 dakika süre veriyorum.

CHP GRUBU ADINA YÜKSEL ÇORBACIOĞLU (Artvin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu maddede yapılan iki değişiklik var. Mevcut Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Yasanın ilgili maddesinde yine bu hüküm vardı; ancak, bir yanlış anlaşılmaya yol açmaması için, yani bu lehe olan hükmün sadece çocuklar hakkında uygulanabilmesi için madde metnine bir noktalı virgül eklenmiştir; bu şekilde sadece çocuklara ait olduğu anlaşılsın, bir kavram kargaşası yaratılmasın diye bu düzenleme yapılmıştır.

Diğer değişiklik ise, hapis cezası olarak bir düzeltme vardır. Adlî para cezasına daha önceki halinde kısa süreli hapis cezalarının çevrilmesi söz konusuydu; burada hapis cezası olarak bir düzenleme yapılmıştır. Bunun gerekçesi de adlî para cezalarına çevrilmekle ilgili Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesindeki düzenlemeyi, ben size ilgili bölümünü okuyorum: Madde başlığı “Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar.” 1 inci maddenin (a) bendi bu cezaların, bu kısa süreli cezaların -ki, yeni Türk Ceza Kanununda kısa süreli cezalar bir yıla kadar olan cezalardır- bunların adlî para cezasına, koşulları varsa çevrilebileceği söylenmektedir. Ancak, 50 nci maddenin dördüncü bendinde, taksirli suçlarda ise, bu bir yıla kadar olan kısa süreli hapis cezası sınırlaması kaldırılmış, bir yıldan fazla uzun süreli hapis cezalarına da adlî para cezasına çevrilme şansı tanınmıştır.

Ancak, bu düzenlemede, yani, mevcut yasadaki çocukların lehine olan düzenlemede, sadece kısa süreli hapis cezalarına bu hak tanınmış olduğundan, oysa ki, uzun süreli hapis cezalarına da, zaten, yasada tanınmış olan bir hakkın bu durumda çocuklar için uygulanmaması riski söz konusuydu. O nedenle, bu düzenleme yapılmıştır.

Yapılan düzenlemeyle, bu madde hakkındaki görüşümüzü söylemek gerekirse, şahsen ve grup olarak, bu maddenin, böyle bir düzenlemenin doğru olduğunu biz de kabul ediyoruz. Bu madde doğru da, bu maddenin bulunduğu kanun teklifi eğri; yani, neresi eğri derseniz bir yığın eğrilik var.

Bu eğriliklerle ilgili olarak, Cumhuriyet Halk Partisi sözcüleri düşüncelerini söylediler. Hatta, iki madde üzerinde, İktidar Partisinin milletvekillerinden Ankara Milletvekili Sayın Ersönmez Yarbay da o eğriliği dile getirdi.

Genel olarak baktığımızda, 1 inci maddede problem var. 1 inci maddedeki problem şuydu: Yüksek güvenlikli cezaevlerinde hapis cezasının üçte 1’ini geçiren hükümlü normal cezaevine geçebilirken, burada müebbet hapis cezalarıyla ilgili bu üçte 1’lik fiilî yatma süresini üçte 2’ye çıkardık. Yani, bu, zor koşullarda cezanın infazına devamı kararı. Yani, bu, insan hak ve özgürlüklerine vurulan bir darbe, birincisi bu.

İkincisi; 5 inci maddeyle, avukatlık mesleğine vurulan, yine insan hak ve özgürlüklerine vurulan büyük bir darbe daha burada var. Buradaki maddenin mevcut yasadaki hali şuydu: “Avukatların savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleriyle yaptıkları konuşmaların kayıtları incelemeye tabi tutulamaz.” Güzel, yani demokratik bir ülkenin gereği yargının üçüncü ayağı diyebileceğimiz, üç ayağından biri diyeceğimiz savunma ayağının güçlendirilmesi için yapılmış olan bir düzenleme; “ancak” deyip devam eden düzenleme ise, bu hakkı tamamen ortadan kaldıran bir durum.

Değerli milletvekilleri, ben, oldum olası, bu “ancak” kelimesinden rahatsızlık duyuyorum. Niye rahatsızlık duyuyorum: Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası; ben, bu yasaya ”ancak Anayasası” diyorum; düşünce özgürlüğü vardır, herkes düşüncesini ifade etmekte serbesttir deyip “ancak” diye başlayan istisna vardır; efendim, herkes seyahat etmekte özgürdür, “ancak”; herkes mülkiyet edinmede özgürdür “ancak”, “ancak”...

Değerli arkadaşlar, bu “ancak”lar, o düzeni korumak için değil, o yasayı korumak için değil, bu “ancak”lar sadece ve sadece hukuka, adalete, insan hak ve özgürlüklerine atılan birer kurşundur. Bu kurşunlardan biri de buraya girmiştir; “ancak, 5237 sayılı Kanunun 220 ncı maddesi” denilerek avukatlara tanınan bu hakkın, o savunma hakkının, o kutsal hakkın istisnaî olarak nasıl delindiğini görüyoruz.

6 ncı madde... Sayın Bakanımız kızarak bir şeyler söylemeye çalıştı, gerçi çok fazla kızmadı, kızamıyor, yapı olarak da makul bir insandır; ama, 6 ncı madde, gerçekten rahatsızlık verici bir madde; yani, bu 6 ncı maddeyle, biz, insanları, tekrar riske ediyoruz, yine, insan hak ve özgürlüklerine bir kurşun daha, burada, atıyoruz.

Ancak, şimdiye kadar, bu yasayla ilgili yapılan konuşmalar, bunlar yapıldı, yapılmayan bir şey var, ben, onu, size söylemek istiyorum; konuşulmayan şey: Komisyona gelen bu teklifin 6 ncı maddesi başka bir maddeydi. O maddeyi, ben, size okuyorum: “5275 sayılı Yasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.”

BAŞKAN – Sayın Çorbacıoğlu, bir dakikanızı rica edeyim.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremiz tamamlanma noktasındadır; ancak, sayın hatibin konuşması da bitmek üzere; bu maddenin bitimine kadar çalışma süresinin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Teşekkür ediyorum.

Buyurun efendim.

YÜKSEL ÇORBACIOĞLU (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Efendim, 68 inci maddenin ilgili dördüncü fıkrası şu; bir kere başlığını okuyayım: “Hükümlünün, mektup, faks ve telgrafları alma ve gönderme hakkı” Bu, çok önemli bir haktır -aramızda, cezaevinde yatan varsa, onlar bilir- cezaevinde yatan insanlar için bu hakkın ne kadar yaşamsal olduğu bilinmektedir; bu şekilde de bilinmesini isterim. Bunun dördüncü fıkrasını okuyorum:  “Hükümlü tarafından resmî makamlara veya savunması için avukatına gönderilen mektup, faks ve telgraflar denetime tâbi değildir.” Yani, bu resmî makamlara ve özellikle avukatlara gönderilen yazıların denetlenemeyeceği; fakat, bu dördüncü fıkraya bir cümle ekliyoruz “ancak” bu lanet kelime, burada da, önümüze çıkıyor, bu “ancak” kelimesi  "ancak, resmî makamlar dışında hükümlü tarafından veya hükümlüye, mektup, faks veya telgrafların gönderilmesi veya verilmesi, üçüncü fıkrada belirtilen sebeplerle, infaz hâkimliği kararıyla kısıtlanabilir.“ Bu, zaten, başlı başına bir hatalı maddeydi; yani, komisyondan geçmedi; ama, buraya girdi arkadaşlar, ben, bunu söylemek için, sizlerle paylaşmak istiyorum. İşlenmemiş bir suçun cezası, yani, içeriği bilinmeyen mektup veya faks gönderilemez diye, okunmadan göndermeme, incelememe, okumama kararı veriliyor infaz hâkimi tarafından. Şimdi, Sayın Bakanım “infaz hâkimlerinin kararına inanmıyor musunuz, güvenmiyor musunuz” dediler, yargı, yargının kararı...

Değerli arkadaşlar, birbuçuk yıl kadar önce İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi sıfatıyla, Batman Cezaevinde yaptığımız bir inceleme sırasında öğrendiğim bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum; 90 civarında, infaz hâkimliğinin verdiği karar var, sayı tam aklımda değil, 90 diyelim. Kimin tarafından; tutuklu veya hükümlü tarafından yapılan bir talep üzerine 90 tane karar veriliyor. Verilen kararların 89 tanesi ret. Örneğin, sıcak su verilmiyor diye şikâyet ediliyor veya okuma hakkımız kısıtlanıyor... Ne yapıyor infaz hâkimi, cezaevine gidip inceleme mi yapıyor, tarafları mı dinliyor; hayır. Ona, cezaevi yöneticileri tarafından tutanak getiriliyor; kitap okumakta herkes serbesttir, sıcak su şu saatlerde verilmektedir... Öyle mi, ret... Evet, bu da bir yargı kararı; ama, böyle yargı kararı! Verilen 1 tane kabul ise, esasa ilişkin değil, usule ilişkin.

Şimdi, bazı şeyleri yapıyoruz; ama, inandığımız için mi yapıyoruz, yoksa birilerine şirin görünmek için mi, yoksa sıra savmak için mi, yoksa birtakım koşulları gerçekleştirmek için mi? Bazı gerçekleri eğer söyleyeceksek, bunları da söyleyeceğiz.

Şimdi, genel olarak, bu yasanın düzenlenmesini anlamakta zorlanıyorum; çünkü, iyi veya kötü, mevcut yasalarımızdan daha ileri düzeyde, insan hak ve özgürlükleri ve çağdaşlık anlamında daha ileri düzeyde Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza İnfaz Kanunu yaptık, bunları düzenledik. Burada eksik kalan yönler vardı; yani, daha ileri düzenlemeler yapılabilirdi; ancak, bu konuda, bu daha ileri düzenleme konusunda bir düzenleme yapılması düşünülmesi gerekirken; yani, daha ileriye yönelik birtakım değişiklikler önerilmesi gerekirken, bakıyoruz, Ceza İnfaz Yasasında da, Ceza Yasasında da -görüşeceğiz yarın öbür gün- Ceza Muhakemeleri Yasasında da geri adım atılıyor.

Antalya Milletvekilimiz Sayın Feridun Fikret Baloğlu’nun söylediği gibi, mehter takımı kadar bile olamıyoruz, olamıyorsunuz, iktidar partisi olarak, hükümet olarak. Hiç olmazsa iki adım ileri bir adım geri adım atmayı bile bir kazanç saymamız gerekirken, burada, iki adım ileri üç adım geriye. Bu, geri atılan adımdır.

Ben, Türkiye Cumhuriyetinin, sıkıyönetim halinin, olağanüstü halin kaldırılmasıyla olağan hale geçmesi gerekirken, geçemediğini görüyorum.

Değerli milletvekilleri, bu yasalar, hâlâ daha yazılı olarak olağanüstü koşullarda değil isek de, fiilî olarak olağanüstü koşullar altında olduğumuzu belgeleyen yasalardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o kadar küçük veya -yanlış anlaşılmasın- o kadar çok korunması gereken, ihtiyaç duyan bir devlet değildir; güçlü bir devlettir. Teröristlerden, teröristbaşından korkarak, hukukundan taviz vermesi gereken bir devlet değildir. Ne olursa olsun hukuku korumak zorundayız ve bu düzenlemeyi yapmasak da, kimse, Türkiye Cumhuriyeti Devletine, milletine, birliğine, bütünlüğüne zarar veremez.

Ben, bu korkularla yasa çıkarmayı, bu korkularla, bu reflekslerle hareket etmeyi, Türkiye Cumhuriyetinin büyüklüğüyle bağdaştıramıyorum. Biz, büyüklüğümüze, gücümüze koşut, uygun cesarette hareket etmek zorundayız, korkarak hareket etmek bize yakışmaz.

O nedenle, ne yazık ki, nereden geldiği bilinmez, hükümetin kendi içinden mi –ki, yarın Ceza Muhakemeleri Yasasında göreceğiz- bürokrasiden mi, güvenlik güçlerinden mi, nereden geldiği önemli değil; ama, bu gelen baskılara direnememekle... Yine, bu yasalarla ilgili bir söz söylemişti Sayın Baloğlu “devrim ve özgürlük yasası” diye, evet bu yasalar devrim yasasıydı veya devrimdi yasa olarak değişme anlamında. Devrim nedir değerli milletvekilleri; bir yapının değişmesi, devrilmesi. Ben, hukuk adına, hükümetin ve İktidar Partisinin, bu düzenlemeyle kendisinin devrildiğini söylüyorum, bu düzenlemeyle kendisi devrilmiştir. Yarın, öbür gün görüşeceğimiz düzenlemeler, bundan çok daha acıdır.

O nedenle, Türkiye Cumhuriyetine yakışan, bu Meclise yakışan, insan hak ve özgürlüklerini, çağdaş dünyayı kucaklayan ve bize yakışan yasaları yapmamızı öneriyorum.

Beni dinlediğiniz için Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum.

Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çorbacıoğlu.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

7 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için, -25 Mayıs 2005 Çarşamba günü saat 11.00’de toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

                                                        Kapanma Saati: 23.10



(x) 894 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

(x) 902 S.Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.