Dönem: 22                Yasama Yılı: 4

 

TBMM                        (S. Sayısı: 1140)

 

Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 Milletvekili, Adana Milletvekili N. Gaye Erbatur ve 68 Milletvekili, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 Milletvekili, İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 Milletvekili ile İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 Milletvekilinin; Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Anayasanın 98 inci,      İçtüzüğün 104 ve 105 inci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve (10/148, 182, 187, 284, 285) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu

 

 

(10/148) Esas Numaralı Meclis Araştırması Önergesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

"Namus cinayeti'' veya "töre cinayeti'' olarak adlandırılan cinayetler, toplumda kendilerine biçilmiş rollerin veya kişiye, topluma, yöreye ve zamana göre değişen ahlâki normların dışına çıktığı varsayılan kız çocuklarına ve kadınlara yöneltilmiş olan en zalim şiddet türüdür.

Töre cinayetleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümlerine de aykırı bir uygulamadır.

Dünyada her yıl sayısız kadın, töre cinayetlerine kurban gitmektedir. Töre cinayetlerinin bir kısmına intihar veya kaza süsü verilmesi veya çeşitli şekillerde örtbas edilmesi, töre cinayetlerinin sayısının sağlıklı bir biçimde belirlenmesini güçleştirmektedir.

Türkiye de, töre cinayetlerinin yaygın biçimde işlendiği ülkeler arasında yer almaktadır.

Bu durum, ülkemizin uluslararası platformlarda eleştirilmesine, gelişme düzeyi kendisinin çok altındaki ülkelerle aynı düzeyde görülmesine ve uyarılarak, töre cinayetlerini ortadan kaldırmak için önlem almaya davet edilmesine yol açmaktadır.

Bu cinayetlerin önlenmesi, hem kadınlarımızın insan haklarının güvence altına  alınması, hem de ülkemizin çağdaş bir görünüm vermesi bakımından gereklidir. Bu gereğin yerine getirilmesi için de, öncelikle sorunu yaratan nedenler belirlenmeli ve buna göre çözümler geliştirilmelidir.

Bunun sağlanabilmesi amacıyla, ülkemizde töre cinayetleri görünümündeki kadına yönelik şiddet hareketlerinin nedenlerinin ve bu tür hareketleri engelleyici önlemlerin belirlenmesi için Anayasa'nın 98 inci ve TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105 inci maddelerine göre Meclis araştırması açılmasını dileriz.

Saygılarımızla.

                 

 

Oya Araslı

Sıdıka Sarıbekir

Feridun Ayvazoğlu

 

Ankara

İstanbul

Çorum

 

Esat Canan

Bihlun Tamaylıgil

Mehmet Ziya  Yergök

 

Hakkâri

İstanbul

Adana

 

Muharrem Kılıç

Orhan Eraslan

Ferit Mevlüt Aslanoğlu

 

Malatya

Niğde

Malatya

 

Kemal Demirel

Ufuk Özkan

Birgen Keleş

 

Bursa

Manisa

İstanbul

 

Osman Coşkunoğlu

Osman Kaptan

Hakkı Akalın

 

Uşak

Antalya

İzmir

 

Yakup Kepenek

Gürol Ergin

Mehmet Mesut Özakcan

 

Ankara

Muğla

Aydın

 

Ali Kemal Deveciler

Mehmet Akif Hamzaçebi

İzzet Çetin

 

Balıkesir

Trabzon

Kocaeli

 

Kemal Kılıçdaroğlu

Erol Tınastepe

Türkan Miçooğulları

 

İstanbul

Erzincan

İzmir

 

 

(10/182) Esas Numaralı Meclis Araştırması Önergesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Ülkemizin bazı yörelerinden insanlarımızın yaşadığı topluluklarda namus cinayetleri ve dolaylı namus cinayeti denebilecek intihara zorlamalar tüyler ürperten bir sıklıkta tekrarlanmaktadır.

Çağ dışı, bazı olumsuz geleneklere dayalı bir düşünce tarzı ve erkek merkezli bir toplum yapısından kaynaklanan namus cinayetleri, nice kızımızın canına mal olmanın yanında, ülkemiz için AB İlerleme Raporuna bile konu olmuş bir ayıp teşkil etmektedir.

Türkiye; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve İhtiyari Protokolünü imzalamıştır. 1992 yılında alınan CEDAW 19 no.lu tavsiye kararına göre gerekli yasal düzenlemelerin ötesinde, devlet, üçüncü kişilerin kadınlara karşı insan hakları ihlallerini önlemekle yükümlüdür. CEDAW sözleşmesini imzalamış olmak AB adaylığının bir gereğidir. Öte yandan Türkiye, Pekin'de toplanan Birleşmiş Milletler Kadın Konferansı ve Pekin+5 Sonuç Bildirgeleri ile ilgili taahhütleri olan, hatta ikincisinin oluşumuna etkin katkı yapmış bir ülkedir. Pekin+5 Bildirgesi ile namus suçları kadına karşı şiddet kapsamına alınmıştır ve bu suçların önlenmesi konusunda burada da taahhüdümüz vardır.

Ülkemizde “kadın, ahlâk ve namus”  konusunda, insan öldürmeyi hoş gören bakışı nasıl değiştirebileceğimiz, 21. yüzyılda neden hala bu çağ dışı uygulamaya son veremediğimiz ve bu sorunun çözümü için neler yapmamız gerektiği konularının incelenmesi amacıyla Anayasa'nın 98 inci ve İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılması için gereğini saygılarımızla arz ederiz.

 

 

N. Gaye Erbatur

Türkan Miçooğulları

Sıdıka Sarıbekir

 

Adana

İzmir

İstanbul

 

Canan Arıtman

Özlem Çerçioğlu

Gülsün Bilgehan

 

İzmir

Aydın

Ankara

 

Güldal Okuducu

Zeynep Damla Gürel

Bihlun Tamaylıgil

 

İstanbul

İstanbul

İstanbul

 

Oya Araslı

Muzaffer R. Kurtulmuşoğlu

Fikret Ünlü

 

Ankara

Ankara

Karaman

 

Memduh Hacıoğlu

Enis Tütüncü

Hasan Fehmi Güneş

 

İstanbul

Tekirdağ

İstanbul

 

Kemal Derviş

Abdulkadir Ateş

Mehmet Yıldırım

 

İstanbul

Gaziantep

Kastamonu

 

Hüseyin Ekmekçioğlu

Ersoy Bulut

Nadir Saraç

 

Antalya

Mersin

Zonguldak

 

Hasan Güyüldar

Mehmet Boztaş

Erdal Karademir

 

Tunceli

Aydın

İzmir

 

Turan Tüysüz

Yılmaz Kaya

Rasim Çakır

 

Şanlıurfa

İzmir

Edirne

 

Mevlüt Coşkuner

Emin Koç

Muharrem İnce

 

Isparta

Yozgat

Yalova

 

Yavuz Altınorak

Fahrettin Üstün

Kemal Kılıçdaroğlu

 

Kırklareli

Muğla

İstanbul

 

Kemal Sağ

Berhan Şimşek

Muharrem Kılıç

 

Adana

İstanbul

Malatya

 

Şevket Gürsoy

İsmet Atalay

Kemal Demirel

 

Adıyaman

İstanbul

Bursa

 

İdris Sami Tandoğdu

Nejat Gencan

Mehmet U. Neşşar

 

Ordu

Edirne

Denizli

 

Orhan Ziya Diren

Nezir Büyükcengiz

Şefik Zengin

 

Tokat

Konya

Mersin

 

Feridun Ayvazoğlu

Atila Emek

Nail Kamacı

 

Çorum

Antalya

Antalya

 

Yüksel Çorbacıoğlu

Orhan Eraslan

Feridun Fikret Baloğlu

 

Artvin

Niğde

Antalya

 

Hasan Ören

Muharrem Toprak

Mahmut Yıldız

 

Manisa

İzmir

Şanlıurfa

 

Mahmut Duyan

Mesut Değer

Muhsin Koçyiğit

 

Mardin

Diyarbakır

Diyarbakır

 

Tacidar Seyhan

Hüseyin Bayındır

Hüseyin Özcan

 

Adana

Kırşehir

Mersin

 

Mehmet Sefa Sirmen

Ali Cumhur Yaka

Nurettin Sözen

 

Kocaeli

Muğla

Sivas

 

Selami Yiğit

Ali Oksal

Mehmet Ziya Yergök

 

Kars

Mersin

Adana

 

Halil Tiryaki

Mehmet Ali Özpolat

Tuncay Ercenk

 

Kırıkkale

İstanbul

Antalya

 

 

GEREKÇE

Ülkemizin bazı yörelerinde namus (töre) cinayetleri tüyler ürperten bir sıklıkta tekrarlanmaktadır. Söz konusu yörelerin insanları, bu geleneği göç ettikleri yerlere de taşımaktadırlar. Bu nedenle töre cinayetleri yurdumuzun çeşitli illerinde ya da Avrupa kentlerinde de ortaya çıkabilmektedir. Gün geçmemektedir ki bir kızımızın cinayete kurban gittiği, ya da intihar ettiği haberi gelmesin. ''İntihar'' sözcüğü ile namus cinayeti ilk anda bağlantısız gibi görünse de aslında çok yakın bir ilişki vardır. Söz konusu yörede bazen öldürülmek yerine kendini öldürmeye zorlama da yaygın karşılaşılan bir durumdur. Bazen de, kız, başına gelecekleri bildiği için kendiliğinden intiharı seçmektedir. Bu da çevrenin ve koşulların bir zorlaması olarak ortaya çıktığından ''namus cinayetlerinin'' bir uzantısıdır.

Büyük ölçüde ataerkil zihniyetten, erkek merkezli bir anlayıştan kaynaklanan bu cinayetler, kadını erkeğe ve aileye bağımlı ikincil bir cins gibi algılamanın sonuçlarıdır. Kadın bu çevrelerde kendi bedeni üzerinde söz sahibi özgür bir birey olarak görülmemektedir. İkincil bir cins olarak görülen kadının bu koşullarda ne toplum içinde eşit konuma gelmesi ne de ülke kalkınmasına katkıda bulunması söz konusu olamamaktadır. Oysa, Türkiye Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve İhtiyari Protokolü'nü imzalamıştır. 1992 yılında alınan CEDAW 19 No.lu tavsiye kararına göre gerekli yasal düzenlemelerin ötesinde devlet üçüncü kişilerin kadınlara karşı insan hakları ihlallerini önlemekle yükümlüdür. CEDAW sözleşmesini imzalamış olmak AB adaylığının bir gereğidir. Öte yandan Türkiye, Pekin'de toplanan Birleşmiş Milletler Kadın Konferansı ve Pekin+5 Sonuç Bildirgeleri ile ilgili taahhütleri olan, hatta ikincisinin oluşumuna etkin katkı yapmış bir ülkedir. Pekin+5 Bildirgesi ile namus suçları kadına karşı şiddet kapsamına alınmıştır ve bu suçların önlenmesi konusunda burada taahhüdümüz vardır.          

Çağ dışı bir düşünce tarzının sonucu olarak nice kadınımızın canına mal olan bu cinayetler ülkemizin bir ayıbı olup Avrupa Birliği ilerleme raporlarına da konu olmuştur. ''Kadın, ahlâk ve namus'' konusunda, insan öldürmeyi hoş gören bakışın nasıl değiştirilebileceği, 21. yüzyılda neden hala bu çağ dışı uygulamaya son verilemediği ve bu sorunun çözümü için neler yapılması gerektiği konusunun incelenmesi amacıyla Anayasa'nın 98 inci ve İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasına gereksinim vardır.

(10/187) Esas Numaralı Meclis Araştırması Önergesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Töre cinayetleri her gün yeni yeni dramlara neden olmasına bağlı olarak Türkiye için önemini artıran ve acilen çözüm bekleyen çok önemli bir konudur. Bu bir ayıptır ve yüz karasıdır. Türkiye bu ayıptan kurtulmak zorundadır.

Namusumuzu korumak nasıl kutsal bir görevse, insanımızın hayatını ve haysiyetini korumak da o kadar kutsal bir görevdir. 

Töre cinayetleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine (CEDAW) aykırıdır. 1992 yılında alınan CEDAW 19 no.lu tavsiye kararına göre devlet, kadınlara karşı üçüncü kişilerin uyguladığı insan hakları ihlallerini önlemekle yükümlüdür. Ayrıca Pekin'de toplanan Birleşmiş Milletler Kadın Konferansı ve Pekin + 5 Sonuç Bildirgelerinde taahhütlerimiz bulunmaktadır. Pekin + 5 bildirgesi namus suçlarını kadına karşı şiddet kapsamında değerlendirmektedir. 

Töre cinayetleri ile ilgili hukuki çalışmalar yapılmakla birlikte, meselenin çözümü için sosyo-kültürel çalışmalara ihtiyaç olduğu aşikardır. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu konuda üzerine düşeni yapmalıdır. Bu nedenlerle Anayasa'nın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılmasını arz ve talep ederiz. Saygılarımızla.

 

 

Fatma Şahin

Remziye Öztoprak

Salih Kapusuz

 

Gaziantep

Ankara

Ankara

 

Sadullah Ergin

Gülseren Topuz

İnci Özdemir

 

Hatay

İstanbul

İstanbul

 

Semiha Öyüş

Zeynep Karahan Uslu

Mahfuz Güler

 

Aydın

İstanbul

Bingöl

 

Hasan Kara

Reyhan Balandı

Serpil Yıldız

 

Kilis

Afyon

İzmir

 

Ali Sezal

Feyzi Berdibek

Abdulbaki Türkoğlu

 

Kahramanmaraş

Bingöl

Elazığ

 

Şevket Orhan

Ekrem Erdem

Ahmet Koca

 

Bursa

İstanbul

Afyonkarahisar

 

Hüseyin Kansu

Mehmet Yılmazcan

Hanefi Mahçiçek

 

İstanbul

Kahramanmaraş

Kahramanmaraş

 

İbrahim Hakkı Aşkar

Ahmet Uzer

Mehmet Sarı

 

Afyonkarahisar

Gaziantep

Gaziantep

 

Nükhet Hotar Göksel

Hüseyin Tanrıverdi

Mehmet Emin Tutan

 

İzmir

Manisa

Bursa

 

Mehmet Daniş

Gürsoy Erol

Abdullah Torun

 

Çanakkale

İstanbul

Adana

 

Hikmet Özdemir

Faruk Anbarcıoğlu

Ünal Kacır

 

Çankırı

Bursa

İstanbul

 

Faruk Koca

Eyyüp Sanay

Mehmet Kılıç

 

Ankara

Ankara

Konya

 

Tayyar Altıkulaç

Kemalettin Göktaş

Mustafa Cumur

 

İstanbul

Trabzon

Trabzon

 

Mustafa Duru

Cahit Can

Mehmet Asım Kulak

 

Kayseri

Sinop

Bartın

 

İrfan Riza Yazıcıoğlu

Orhan Taş

Ömer Kulaksız

 

Diyarbakır

Sivas

Sivas

 

Metin Kaşıkoğlu

Halil İbrahim Yılmaz

 

 

Düzce

Kütahya

 

 

GEREKÇE 

Töre cinayetleri, her gün yeni yeni canlar almakta ve acı dramların yaşanmasına neden olmaktadır. Her mağdurun ardından dökülen göz yaşları ise töre cinayetlerini önlemeye yetmemektedir.

Türkiye'de ortalama 4-5 günde bir töre cinayeti işlendiği düşünülecek olursa, meselenin vahameti ve nasıl kangrenleşmiş olduğu daha iyi görülür.

BM verilerine göre her yıl dünyada 5 bin töre cinayeti işlenmektedir. Maalesef Türkiye, dünya klasmanında önde gelen ülkelerden biridir. Bu bir ayıp ve cinayettir. Töre diye sergilenen vahşet maalesef hukuku da işlevsiz hale getirmiştir.

Bu yara yıllardır kanamaya devam ediyor. Çünkü meselenin çözümü için ayak sürüdüğümüz ve yeterince istekli davranmadığımız gerçektir.

Bu nedenlerle töre cinayetleri ''kol kırılır, yen içinde kalır'' denilip üstü örtülemeyecek kadar ciddî bir uluslar arası mesele haline gelmiştir.

Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin (CEDAW) 19 no.lu tavsiye kararı, devlete, üçüncü kişilerin kadınlara karşı uyguladığı insan hakları ihlallerini önleme görevi vermiştir. Pekin+5 Bildirgesi de namus suçlarını kadına karşı şiddet kapsamına almıştır.

Töre adına işlenen cinayetler, maalesef töreyi kirletmektedir. Töre, hukukla ve dinle çelişmemelidir, çelişirse; bir yanlış vardır. Din ve hukuk, her ne sebeple olursa olsun, hiç kimseye cinayet işleme ayrıcalığı vermez. Onun için bu vahşetin dinle ilişkilendirilmesi de bir başka yönden cinayettir.

Töreye karşı gelmek suçsa, suçlu-suçsuz, ayrımı yapmaksızın insanların öldürülmesi daha büyük bir suçtur. Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Cezalandırma yetkisi devlete aittir. 

Kaldı ki, zorla ve kandırılarak kirletilen kadın suçlu değil, mağdur ve mazlumdur. Mağdur ve mazlumsa  cezalandırılmaz, korunur.

Nasıl ki mafya adaleti adalet değilse, töre adaleti de adalet değildir. Nasıl ki töredir diye kan davaları tasvip edilemezse, töre cinayetleri de tasvip edilemez.

Töre cinayetlerini tasvip etmemek, namusun korunmasına karşı olmak demek de değildir. Namus, insan hayatı ve haysiyeti güvence altına alınarak korunmalıdır.

Öte yandan her ne sebeple olursa olsun kirletilen kadının ''töre'' öyle gerektiriyor diye, aile meclisi kararlarıyla ölüme mahkum edilmesi, kadına yönelik ayrımcılığın ve şiddetin bir başka göstergesidir. Nitekim başka gerekçelerle Türk kadınının yüzde 67'sinin fiziksel şiddete maruz kalması da bunun bir kanıtıdır.

Kadının ayrımcılığa tâbi tutulması ve sistematik bir biçimde şiddete maruz bırakılması toplumsal bir olaydır, onun için bu salt mevzuat değişiklikleri ile halledilebilecek bir konu değildir.  Nitekim AB müktesebatı çerçevesinde 7. Uyum Paketi ile TCK'nın  462. maddesi değiştirilerek, töre cinayetleri hafifletici sebep olmaktan çıkartılmıştır. Ama mesele kökünden çözülmüş değildir. Bunu, birden fazla kişinin bir araya gelip karar alması ve bir çok kişi tarafından planlanıp beraberce gerçekleştirilmesi nedeni ile ''nitelikli suç'' sayma gereği vardır. Aksi halde etkili koruma sağlama sorumluluğunu yerine getirmekte başarısız olduğu için, bu cinayetlerde devletin sorumluluğu ortadan kalkmayacaktır. 

Töre cinayetlerinin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde sıkça görülmesi meselenin arka planında başka nedenler olduğunun göstergesidir. Bu bakımdan konunun ardında yatan nedenlerin araştırılarak tespit edilmesi çözüm yolunda ciddî bir adım olacaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, töre cinayetlerini araştırırken, sadece bir toplumsal vahşeti gözler önüne sermiş ve bunun nedenlerini ortaya koymuş olmayacaktır. Aynı zamanda meselenin çözümü konusunda devlete, millete, gönüllü kuruluşlara, toplum önderlerine ne gibi görevler düşmektedir, bunları da ortaya koyacaktır.

Unutulmamalıdır ki, bu bir kadın sorunu değil, insanlık sorunudur ve Türkiye için yüz karasıdır. TBMM bu konuda üzerine düşeni yapmalıdır.

 

(10/284) Esas Numaralı Meclis Araştırması Önergesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

Ülkemizde kadınlara ve çocuklara karşı şiddet uygulanması ve aile içi şiddet yapılan araştırmalara göre çok yüksek oranlardadır (%90'ların üzerinde). Fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, sözel şiddet, cinsel şiddet, ekonomik şiddet şeklinde tipleri olan bu uygulamaların özellikle kadınlarda herhangi birine maruz kalma sıklığı %97'dir. Şiddet gören kadınların gördüğü şiddetin en az yarısı fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddet uygulamaları çoğu kez de kadınların ve çocukların hayatına mal olmaktadır. Ülkemizde ''kocanın vurduğu yerde gül biter'', ''kocadır döver de sever de'', ''dayak cennetten çıkmadır'', ''kadının karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmeyeceksin'' ve okula başlayan çocuklar için velilerin öğretmenlere yönelttiği ''eti senin kemiği benim'' gibi özdeyişlerle kadınlara ve çocuklara şiddet uygulanması bir anlamda gelenekselleşmiştir. Türkiye'nin taraf olduğu çeşitli uluslararası sözleşmelere göre (Kadınlara Karşı Her Türlü Şiddetin Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi, CEDAW, Pekin Deklarasyonu, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi) hükümetler kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddetle mücadele etmek ve önlemek zorundadırlar. Bu konudaki diğer bir sorun da ülke kadınlarımızın şiddeti içselleştirmesidir. Hacettepe Üniversitesi, Nüfus Etütleri Enstitüsünün Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2003 raporuna göre bu oran %57'dir. Genç ve özellikle eğitimsiz kadınlarda bu oran %66'ya çıkmaktadır. Şiddetin içselleştirilmesi şiddetle mücadelede en büyük sorun alanıdır. 

Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti önlemeyi amaçlayan bazı yasal düzenlemelerin bulunmasına rağmen, bu konuda hedeflenen amaca ulaşılmadığı da bir gerçektir. Çoğu zaman kadınların ve çocukların yaşamına bile mal olabilen şiddetin araştırılarak, nedenlerinin tespiti ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98 inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis Araştırması açılması hususunda gereğini saygılarımızla arz ederiz.

 

Canan Arıtman

Halil Tiryaki

Ali Cumhur Yaka

 

 

İzmir

Kırıkkale

Muğla

 

 

Halil Akyüz

Ali Rıza Gülçiçek

Mehmet Boztaş

 

 

İstanbul

İstanbul

Aydın

 

 

Muharrem Kılıç

Hüseyin Bayındır

Hasan Güyüldar

 

 

Malatya

Kırşehir

Tunceli

 

 

Orhan Eraslan

Yüksel Çorbacıoğlu

Erol Tınastepe

 

 

Niğde

Artvin

Erzincan

 

 

Enis Tütüncü

Kemal Kılıçdaroğlu

V. Haşim Oral

 

 

Tekirdağ

İstanbul

Denizli

 

 

Ahmet Küçük

Ali Arslan

Abdulkadir Ateş

 

 

Çanakkale

Muğla

Gaziantep

 

 

Yılmaz Kaya

Feramus Şahin

Halil Ünlütepe

 

 

İzmir

Tokat

Afyonkarahisar

 

 

Atilla Kart

Osman Özcan

Engin Altay

 

 

Konya

Antalya

Sinop

 

 

Atila Emek

Osman Kaptan

Harun Akın

 

 

Antalya

Antalya

Zonguldak

 

 

Bülent Baratalı

Türkan Miçooğulları

 

 

 

İzmir

İzmir

 

 

 

 

(10/285) Esas Numaralı Meclis Araştırması Önergesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi'nin 1. maddesi kadınlara yönelik şiddeti; ''ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma'' şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanıma daha sonra ''kurbanı ekonomik ihtiyaçlardan yoksun bırakmak''da dahil edilmiştir.

Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi'ne göre, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, ''bir kadına Sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen şiddettir.

Yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı üzere şiddetin bir çok çeşidi ve boyutu bulunmaktadır. Ve ne yazık ki yaygın olarak uygulanmaktadır. Bizim veya bizim gibi ülkelerde görülen şiddetin bir boyutu da töre ve namus cinayetleridir. Bu cinayetler kadına uygulanan şiddetin en üst boyutudur. Daha fazlası yoktur çünkü sonucu ölümdür. Bu cinayetlerin ana nedeni ülkemizdeki töreler ve namus anlayışıdır. Ancak kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen bir namus anlayışı.

Ülkemizdeki kadınların hayatını ağırlaştıran nedenler bir iki tane değil. Erken evliliği var, çocuk annelik var, çok çocuk var, çok eşlilik var, kumalık var, başlık parası var, berdel var. Kadını yok etmeye yönelik ''var''lar o kadar çok ki. Kadınlar ''töre'' maskesi altına gizlenmeye çalışan vahşetle yaşamak zorunda bırakılıyor. Parmakları, burunları kesiliyor, üzerlerine kezzap dökülüyor, cinsel organları dağlanıyor, aç susuz bırakılıyor bazen de bunların hiçbiri yeterli gelmiyor öldürülüyor. Ne yazık ki töre cinayetleri duyduklarımız, gördüklerimiz ve okuduklarımızla sınırlı da değil. Belki bir o kadarı da gizleniyor.

Bu kıyıma dur demek gerekiyor. Kadınlara yönelik şiddetin en üst boyutu olan töre cinayetlerine dur demek gerekiyor. Cinayetin sebebi töre olamaz.

Kadın haklarının insan haklarından ayrılamayacağı, hiç kimsenin cinsiyetinden ötürü cezalandırılamayacağı, T.C. Hükümeti'nin insan hakları ve kadın haklarına ilişkin imzaladığı sözleşmeleri yerine getirmesi gerektiği inancıyla; ülkemizde kadınlara yönelik şiddet ve cinayetlerin alt yapısını oluşturan unsurların belirlenip, gözden geçirilmesi; toplumsal ve yasal alanda kesin olarak engellenmesinin koşullarının yaratılması için Anayasa'nın 98 inci ve TBMM İç Tüzüğünün 104 ve  105 inci maddeleri uyarınca Meclis araştırması açılması için gereğini saygılarımızla arz ederiz.

 

 

Güldal Okuducu

Halil Tiryaki

Ali Cumhur Yaka

 

İstanbul

Kırıkkale

Muğla

 

Halil Akyüz

Feramus Şahin

Ali Rıza Gülçiçek

 

İstanbul

Tokat

İstanbul

 

Mehmet Boztaş

Kemal Kılıçdaroğlu

Muharrem Kılıç

 

Aydın

İstanbul

Malatya

 

Hüseyin Bayındır

Hasan Güyüldar

Orhan Eraslan

 

Kırşehir

Tunceli

Niğde

 

Yüksel Çorbacıoğlu

Erol Tınastepe

Enis Tütüncü

 

Artvin

Erzincan

Tekirdağ

 

V. Haşim Oral

Ahmet Küçük

Ali Arslan

 

Denizli

Çanakkale

Muğla

 

Abdulkadir Ateş

Yılmaz Kaya

Halil Ünlütepe

 

Gaziantep

İzmir

Afyonkarahisar

 

Atilla Kart

Osman Özcan

Engin Altay

 

Konya

Antalya

Sinop

 

Atila Emek

Osman Kaptan

Harun Akın

 

Antalya

Antalya

Zonguldak

 

 

Bülent Baratalı

 

 

 

İzmir

 

 

Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu (10/148, 182, 187, 284, 285)

 

 

Esas No.: A.01.1.GEÇ.(10/148,182,187,284,285)

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Töre ve Namus cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla, Anayasa'nın 98 inci ve TBMM İçtüzüğü'nün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince 11.10.2005 tarihinde kurulan (10/148,182,187,284,285) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun çalışmalarını tamamlayarak düzenlemiş olduğu rapor ve ekleri ilişikte sunulmuştur.

Gereğini arz ederim.

Saygılarımla.

    Fatma Şahin

        Gaziantep

       Komisyon Başkanı

 

 

 

 

 

 

 

EK: Komisyon Raporu

 

 

 

 

TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİ İLE KADINLARA

VE ÇOCUKLARA YÖNELİK ŞİDDETİN

SEBEPLERİNİN ARAŞTIRILARAK ALINMASI

GEREKEN ÖNLEMLERİN BELİRLENMESİ

AMACIYLA KURULAN

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI

MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU RAPORU

 

 


İÇİNDEKİLER

Sayfa No.

BİRİNCİ BÖLÜM

I.    ARAŞTIRMANIN KONUSU   17

II.  KOMİSYONUN KURULUŞU              18

III. KOMİSYONUN GÖREV, YETKİ VE SÜRESİ              18

IV. ARAŞTIRMADA İZLENEN YÖNTEM  19

 

İKİNCİ BÖLÜM

A.  GİRİŞ   23             

B.  TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİ İLE KADIN VE ÇOCUKLARA YÖNELİK

      ŞİDDET İLE İLGİLİ ULUSAL MEVZUAT 24

      B. 1              Anayasa.. . . .                 24

      B.2.  Diğer Yasalar  .     26

            B 2.1.                5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu              26

            B.2.2.                5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu 42

            B.2.3.              4857 Sayılı İş Kanunu   47

            B.2.4.              4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu 49

            B.2 5.              5187 Sayılı Basın Kanunu              57

            B.2.6.              4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun   58

            B.2.7.              4787 Sayılı Aile Mah.Kuruluş, Gör.ve Yar. Usullerine Dair  Kanun   60

            B.2.8.                5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu 63

            B.2.9.              5402 Sayılı Denetimli Serbestlik ve Yardım Mer. ile Kor. Kur. Kanunu              68

            B.2.10.              2828 Sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu              69

            B.2.11.              5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun               69

            B.2.12.              1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu 71

            B.2.13.              5393 Sayılı Belediye Kanunu                71

            B.2.14.              5256 Sayılı Aile ve Sosyal Araş.  Gn. Müd. Teşkilât ve Gör. Hak. Kanun .              72

            B.2.15.              5251 Sayılı Kadının Statüsü Gn. Müd.Teşkilât ve Görevleri Hak. Kanun   74

      B.3.              Mağdur Çocuklar Hakkındaki Kanun Tasarıları     75

             a) Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Kanun Tasarısı              75

             b) Şiddet Suçu Mağduru Çocuklara Yardım Hakkında Kanun Tasarısı              75

      B.4. Konuya İlişkin Türkiye'nin Taraf Olduğu Uluslararası Sözleşmeler 75
              Sayfa No.

C.                ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET     77

      C.1.  Çocuğa Yönelik Şiddet Açısından Dünyada Durum              77

      C.2.  Çocuğa Yönelik Şiddet Açısından Türkiye'de Durum              80

      C.3.  Çocuğa Yönelik Şiddetin Nedenleri              85

      C.4.  Çocuğa Yönelik Şiddetin Sonuçları              86 

      C.5.  Çözüm Önerileri               87             

D.  KADINA YÖNELİK ŞİDDET     89

      D.1.  Kadına Yönelik Şiddet Açısından Dünyada Durum              92

      D.2.  Kadına Yönelik Şiddet Açısından Türkiye'de Durum              93

      D.3.  Kadına Yönelik Şiddetin Nedenleri              99

      D.4.  Kadına Yönelik Şiddetin Sonuçları              103

      D.5.  Çözüm Önerileri              104

           

E.   TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİ               108

      E.1.   Töre/Namus Cinayetleri Açısından Dünyada Durum  109

      E.2.   Töre/Namus Cinayetleri Açısından Türkiye'de Durum              110

      E.3.   Töre/Namus Cinayetlerinin Nedenleri     132

      E.4.   Çözüm Önerileri              132

      E.5. Komisyon Tarafından Önerilen Yasal Düzenlemeler              133

 

F.              MEDYADA ŞİDDET 134

      F.1.           Aile - Çocuk/Televizyon              134

      F.2.           Kadına Yönelik Haber ve Programlarda Şiddet    138

      F.3.           Medyada Şiddete İlişkin  Mevcut Yasal Önlemler              141

      F.4.           Türkiye Uygulaması 143

      F.5 Medyaya İlişkin Düzenlemelere Yönelik Öneriler              145


Sayfa No.

G.              ÜLKEMİZDE KADIN VE ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET VE

      NAMUS CİNAYETLERİ AÇISINDAN YÜRÜTÜLEN ÇALIŞMALAR              146

      G.1.  Merkezi ve Yerel Yönetimler Tarafından Yapılan Çalışmalar   146

                    G.1.1. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM)         147

                    G.1.2. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK)              148

                    G.1.3. Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü     150

                    G.1.4. Emniyet Genel Müdürlüğü     151

                    G.1.5. Jandarma Genel Komutanlığı    151

                    G.1.6. Millî Eğitim Bakanlığı         151

                    G.1.7. Kadıköy Belediyesi              151

      G.2. Sivil Toplum Örgütleri Tarafından Yapılan Çalışmalar   152

             A.  Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı              152

             B.  Kadın Dayanışma Vakfı     152

             C.  Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonları              153

      G.3. Üniversitelerdeki  Kadın Çalışmaları              153

           

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

H.              BİLGİLERİNE BAŞVURULAN  KİŞİLERE AİT TUTANAK ÖZETLERİ 154

I.              KOMİSYONUN ANKARA DIŞINDA YAPTIĞI İNCELEMELER               198

J.   NİHAİ DEĞERLENDİRME VE SONUÇ              222

KAYNAKÇA              234      

KISALTMALAR        238      

EKLER. . .               239      

Ek.1.    Çocuk, Kadın, Töre/Namus Cinayetlerine İlişkin Çözüm Önerilerinin Yaşama

                    Geçirilmesinde Koordineli Çalışması Gereken Kurumlar     239

a)      Çocuğa Yönelik Şiddet Konusundaki Çözüm Önerilerinin Yaşama Geçirilmesinde

       Koordineli  Çalışması Gereken Kurumlar       239    

b)      Kadına Yönelik Şiddet Konusundaki Çözüm Önerilerinin Yaşama Geçirilmesinde

              Koordineli Çalışması Gereken Kurumlar       245

            c)              Töre/Namus Cinayetleri Konusundaki Çözüm Önerilerinin Yaşama Geçirilmesinde

                          Koordineli Çalışması Gereken Kurumlar     255

            d)              Medya ve Şiddet Konusundaki Çözüm Önerilerinin Yaşama Geçirilmesinde

                          Koordineli Çalışması Gereken Kurumlar     257

Ek.2.    Çocuk Hakları Sözleşmesi              260           

Ek.3.              Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi 280

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

I. ARAŞTIRMANIN KONUSU:

Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 Milletvekilinin; Adana Milletvekili N.Gaye Erbatur ve 68 Milletvekilinin; Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 Milletvekilinin, İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 Milletvekilinin Anayasa’nın  98 inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince verdikleri 10/148, 182, 187, 248, 285 Esas Numaralı Meclis Araştırması Önergelerinin gerekçelerinde özetle;

Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesinin 1. maddesinin kadınlara yönelik şiddeti; “ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin kadınlara fiziksel, cinsel, veya psikolojik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayalı bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten ve ekonomik ihtiyaçtan yoksun bırakma” şeklinde tanımladığı,

Ülkemizde kadınlara ve çocuklara karşı şiddet uygulamasının ve aile içi şiddetin araştırmalara göre çok yüksek oranlarda olduğu, fiziksel, psikolojik, sözel, cinsel ve ekonomik şiddete maruz kalan kadınlarımızın şiddeti içselleştirdiği, bununda şiddetle mücadele de en büyük sorun olduğu, bu konunun bir kadın sorunu değil insanlık sorunu olduğu,

Türkiye Cumhuriyetinin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) ve ihtiyari protokolünü imzaladığı ayrıca Pekin’de toplanan Birleşmiş Milletler Kadın Konferansı ve Pekin+5 sonuç bildirgelerini imzalayan Türkiye’nin namus suçlarının kadına karşı şiddet kapsamında değerlendirilmesini taahhüt ettiği,

Ülkemizin bazı yörelerinde namus (töre) cinayetlerinin tüyler ürperten bir sıklıkta tekrarlandığı, söz konusu yöre insanlarının bu geleneği göç  ettikleri yerlere de taşıdığı,

Çağ dışı bazı olumsuz geleneklere dayalı bir düşünce tarzı ve erkek merkezli bir toplum yapısından kaynaklanan namus cinayetlerinin birçok kadın ve kızımızın canına mal olduğu gibi Avrupa Birliği İlerleme Raporunda da yer aldığı bununda Ülkemiz için olumsuz bir imaj yarattığı “kadın, ahlâk ve namus” kavramlarına sığınarak insan öldürmeyi meşru sayan görüşlerin ortadan kaldırılması için sosyo-kültürel çalışmalara ihtiyaç duyulduğu,

Dünyada her yıl sayısız kadının töre cinayetlerine kurban edildiği, bunların çoğunun kaza veya intihar süsü verilerek örtbas edildiği,

Türkiye’de de bu tür cinayetlerin yaygın bir şekilde işlendiği,

Bu cinayetlerin önlenmesi, kadınlarımızın ve çocuklarımızın haklarının güvence altına alınarak insan hakları kavramının yerleştirilmesi için sorunun kaynağına inilmesi ve nedenlerinin araştırılması gerektiği, bu konuda herkesin üzerine düşen görevi yapması töre adına işlenen cinayetlerin töreyi kirlettiği törenin hukukla dinle çelişmemesi gerektiği,

Meclisin, töre cinayetlerini araştırırken sadece bir toplumsal vahşeti gözler önüne sermiş ve bunun nedenlerini ortaya koymuş olmayacağını aynı zamanda meselenin çözümü konusunda devlete, millete, gönüllü kuruluşlara, toplum önderlerine ne gibi görevler düşeceğini de ortaya koyması gerektiği,

İfade edilmektedir.

II.  KOMİSYONUN KURULUŞU

Ankara Milletvekili Oya ARASLI ve 23 Milletvekilinin; Adana Milletvekili N.Gaye ERBATUR ve 68 Milletvekilinin; Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN ve 46 Milletvekilinin; İzmir Milletvekili Canan ARITMAN ve 28 Milletvekilinin, İstanbul Milletvekili Güldal OKUDUCU ve 27 Milletvekilinin Anayasa’nın 98 inci, İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince verdikleri önergeler konularının ortak olması nedeni ile birleştirilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 18.05.2005 tarihli 100 üncü Birleşiminde görüşülmüş ve Genel Kurulun 849 sayılı kararı ile önergelerde belirtilen hususları araştırmak üzere bir “Meclis Araştırması Komisyonu” kurulması kararlaştırılmıştır.

Genel Kurulun 849 sayılı kararında ayrıca,  Komisyonun 12 üyeden oluşmasına, çalışma süresinin Başkanlık Divanı seçimi tarihinden başlamak üzere 3 ay olmasına ve gerektiğinde Ankara dışında da çalışması hususlarına yer verilmiştir.

Bu kararı takiben, Genel Kurulun 28.06.2005 tarihli 120 ve 03.07.2005 tarihli 125 inci birleşimlerinde, Komisyonun üye seçimi yapılmıştır.Yapılan seçim sonucunda Komisyon üyeliklerine; 

Adalet ve Kalkınma Partisinden;Adıyaman Milletvekili Ahmet Faruk ÜNSAL, Ankara Milletvekili Remziye ÖZTOPRAK, Aydın Milletvekili Semiha ÖYÜŞ, Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN, Kırıkkale Milletvekili Ramazan CAN, Kocaeli Milletvekili Eyüp AYAR, Manisa Milletvekili Hakan TAŞÇI, Yozgat Milletvekili Bekir BOZDAĞ,

Cumhuriyet Halk Partisinden; Adana Milletvekili N.Gaye ERBATUR, İzmir Milletvekili Canan ARITMAN, İstanbul Milletvekili Güldal OKUDUCU, Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Vedat MELİK

seçilmişlerdir.

Komisyon 11.10.2005 tarihli ilk toplantısını Geçici Başkan Ankara Milletvekili Remziye ÖZTOPRAK Başkanlığında yapmış, 11 üyenin katılımı ile gerçekleştirilen toplantıda yapılan gizli oylama sonucunda;

Komisyon Başkanlığına, Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN, Başkanvekilliğine, Adana Milletvekili N.Gaye ERBATUR, Komisyon Sözcülüğüne, Kocaeli Milletvekili Eyüp AYAR, Katip Üyeliğine Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Vedat MELİK seçilmişlerdir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin buna ilişkin 28.06.2005 tarih ve 853 sayılı kararı 22.10.2005 tarih 25974 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

 

III. KOMİSYONUN GÖREV, YETKİ VE SÜRESİ

11.10.2005 tarihinde çalışmalarına başlayan Komisyon, Anayasa’nın 98 inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri ile diğer hükümleri çerçevesinde söz konusu araştırmayı TBMM adına yapmakla görevlendirilmiştir.

Genel Kurul tarafından İçtüzük gereği kendisine verilen 3 aylık süre içerisinde çalışmalarını sonuçlandıramayan Komisyon, çalışmalarını tamamlayabilmek için İçtüzüğün 105 inci maddesi gereğince bir aylık ek süre talep edilmesini kararlaştırmıştır. Genel Kurulun 28.12.2005 tarihli 45 inci Birleşiminde 865 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Komisyona 11.01.2006 tarihinden başlamak üzere bir aylık ek süre verilmiştir.

Çalışma süresi içerisinde 15 toplantı yapan Komisyon Ankara dışında da incelemeler de bulunmuş, konu hakkında bilgi edinmek üzere, akademisyenler, ilgili kamu ve özel kuruluş temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarını  davet ederek görüşlerini almış Raporun yazılmasında yararlanmak üzere ilgili kamu ve sivil toplum kuruluşlarından üniversitelerin kadın sorunları araştırma merkezlerinden, barolardan, medya kuruluşlarından ve UNICEF’den belge ve bilgiler temin etmiş, bu anlamda  65 adet evrak Komisyona gelmiş buna karşılık çalışmalar sırasında Komisyon tarafından 128 adet yazışma yapılmıştır.

Komisyonunun talebiyle, çalışmalarımıza ve rapor yazımına teknik katkıda bulunmak üzere; Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezinden Dr. Nükhet Paksoy Subaşı, DPT Kadın ve Aile Sektörleri Uzmanı Gamze Malatyalı, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Gasp Büro Amiri Başkomiser Erdal Vural, Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü Hâkim Servet Baygın, Devlet Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Şube Müdürü Şükran Danık, RTÜK Yayın Araştırmaları ve Ölçme Dairesi Başkanlığı Uzmanı Süheyla Öksüz kurumlarınca görevlendirilmişlerdir.

 

IV.  ARAŞTIRMADA İZLENEN YÖNTEM

Genel Kurul Kararı gereğince; Başkanlık Divanı seçiminin yapıldığı 11.10.2005 tarihinden itibaren çalışmalarına başlayan Komisyon, 18.10.2005 tarihli ilk toplantısında çalışma programını belirlemiş ve bu amaçla;

Komisyon görüşmelerinde tam tutanak tutulmasına,

Komisyon çalışmalarını kamuoyuna duyurabilmek, bilgi akımını sağlamak amacıyla web sitesi kurulmasına,

Komisyon çalışmalarına yardımcı olmak üzere, kamu kurum ve kuruluşlarından uzman görevlendirilmesine, konuyla ilgili gerekli bilgi ve belgenin temin edilmesine, bu çalışmaları yürütmek üzere Komisyon Başkanlığının yetkili kılınmasına,

Komisyon üye ve uzmanlarının gerektiğinde Ankara dışında da araştırma ve inceleme yapmalarına,

Karar vermiştir.

a- Çalışma Takvimi İçerisinde Yapılan Komisyon Toplantıları ve Bilgisine Başvurmak   

    Üzere Davet Edilen Kişiler:

1. TOPLANTI (11.10.2005)                                Komisyon Başkanlık Divanı seçilmiştir

2. TOPLANTI (18.10.2005)                                1- Leyla PERVİZAD

                               Başkent Kadın Platformu.

                           2- Esengül CİVELEK

                               DEVLET BAKANLIĞI Kadının Statüsü  Genel Müdürü

                           3- Remzi ÖZÇELİK

                               KÜLTÜR BAKANLIĞI Genel Müdür Yardımcısı

                           4- Gülsen BALIKCI

                               KÜLTÜR BAKANLIĞI Folklor Araştırmacısı.

                           5- Aydın DURDU

                               KÜLTÜR BAKANLIĞI Folklor Araştırmacısı.

3. TOPLANTI (25.10.2005)                                6- Müjde AVCIOĞLU          

                               Ankara Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanı.

                           7- Salime TARİKÇİ

                               GAZİ ÜNİVERSİTESİ  (Kadına Dönük Şiddeti Önleme

                               Çalışma Grubu Sorumlusu) Psikolog.

                           8- Nazik IŞIK

                               Kadın Danışma Vakfı.

                           9- Abdurrahman AKBAŞ

                               DİYANET  İŞLERİ BAŞKANLIĞI Din İşleri Yüksek

                               Kurulu Uzmanı

4. TOPLANTI (28.10.2005)                                10- İsmail BARIŞ

                                SHÇEK Genel Müdürü

5. TOPLANTI (08.11.2005)                                11- Prof. Dr. Ayşe AKIN

                                Hacettepe Üniversitesi

                                Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü.

                           12- Yzb. Hünkar KELEŞ                  

                                Jandarma Genel Komutanlığı.

                           13- Prof. Dr. Tülin İÇLİ                                            

                                Polis Akademisi Dekanı.

                           14- Av. Türkay ASMA

                                Çocuk İhmali ve İstismarı Önleme Derneği

6. TOPLANTI (15.11.2005)                                15- Prof. Dr. Yakın ERTÜRK   

                                 ODTÜ Sosyoloji Böl. Öğ.Üye.

                                                           (BM Kadına Yönelik Şiddet Özel Rapörtörü)

                           16- Doç. Dr. Filiz KARDAM             

                                 Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi.

                           17- Meltem AĞDUK                

                                 Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu Program Koordinatörü

                           18- Yeşim Oruç KAYA

                                 BM Kalkınma Programı, Yoksullukla  Mücadele

                                 ve  Demokratik Yön Program Direktörü                                               

                           19- Prof. Dr.  Gülten SEBER

                                Osman Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi. (Psikiatr)

                           20- İsmail BARIŞ   SHÇEK Genel Müdürü

7. TOPLANTI (29.11.3005)                                21- Av. Sema KENDİRCİ           

                                Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı

                           22- Nurdan TORNACI

                                 SHÇEK Genel Müdürlüğü Kadın Toplum Aile

                                                           Hiz.i Daire  Başkanı.

                           23- Av.Seda AKÇO

                           24- Av. Şenal SARIHAN

                                Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği Genel Başkanı

 

8. TOPLANTI (07.12.2005)                                25- Zahit AKMAN                               

                                RTÜK Başkanı.

                           26- Kürşat ÖZKÖK                                                

                                TRT Televizyon Başkan Yardımcısı.

                           27- Halis GÖKGÖZ

                                Kanal 7 Ankara Haber Müdürü

                           28- Banu KILINÇ                                

                                TGRT Program Müdürü.

                           29- Mehmet AKARCA                                              

                                Kanal D Ankara Temsilcisi.

                           30- Yavuz OĞHAN

                                CNN Türk Ankara Haber Müdürü.      

                            31- Kerem KIRÇUVAL          

                                  SHOW TV Ankara Temsilcisi.

9. TOPLANTI (12.12.2005)                                32- Mehmet GÜLERYÜZ          

                                 Yapımcı.

                           33- Feza SINAR

                                 Senarist

                           34- Lila PİETERS

                                UNICEF Temsilcisi.             

10.TOPLANTI (17.01.2006)                                35- Prof. Dr. Serpil SALAÇİN

                                 9 Eylül Ün.Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı

                                                           Başkanı

                           36- Prof. Dr. Ufuk BEYAZOVA

                                 Gazi Ün.Çocuk Hastalıkları Ana B.D.Sosyal Pedi.Böl.

                           37- Doç. Dr. Figen Şahin

                                 Gazi Ün.Çocuk Hastalıkları Ana B.D.Sosyal Pedi.Böl.

                           38- Prof. Dr. Dilek GÖZÜTOK

                                 Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fak. Öğretim Üyesi

                           39- Başkomiser Murat GÜLLER

                                 Em. Gen. Md. Asayiş Dai.Bşk.Çocuk Şb. Büro Amiri

11. TOPLANTI (31.01.2006)           Taslak Rapor Üzerinde Görüşmeler

12. TOPLANTI (06.02.2006)                                Taslak Rapor Üzerinde Görüşmeler

13. TOPLANTI (07.02.2006)                                Taslak Rapor Üzerinde Görüşmeler

14. TOPLANTI (08.02.2006)                                Taslak Rapor Üzerinde Görüşmeler

15. TOPLANTI (09.02.2006)                                40- Nimet ÇUBUKÇU

                                 Devlet Bakanı

                                 Karar ve Kapanış Toplantısı

b- Komisyon Tarafından Ankara Dışında Yapılan İncelemeler

Komisyonun 15.11.2005 tarihli kararı gereğince; 24-25 Kasım 2005 tarihleri arasında, İSTANBUL İlinde yapılan inceleme programına;

Komisyon Başkanı Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN, Sözcü Kocaeli Milletvekili Eyüp AYAR, Katip Üye Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Vedat MELİK, Komisyon Üyeleri Ankara Milletvekili Remziye ÖZTOPRAK, İzmir Milletvekili Canan ARITMAN, Kırıkkale Milletvekili Ramazan CAN, Manisa Milletvekili Hakan TAŞÇI, Yozgat Milletvekili Bekir BOZDAĞ,

19-22 Aralık 2005 tarihleri arasında, Diyarbakır, Şanlıurfa’da yapılan inceleme programına;

Komisyon Başkanı Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN, Başkanvekili Adana Milletvekili N.Gaye ERBATUR, Komisyon Sözcüsü Kocaeli Milletvekili Eyüp AYAR, Katip Üye Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Vedat MELİK, Komisyon Üyeleri, Adıyaman Milletvekili Ahmet Faruk ÜNSAL, Aydın Milletvekili Semiha ÖYÜŞ, İzmir Milletvekili Canan ARITMAN, Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can, Manisa Milletvekili Hakan TAŞÇI,

01-04 Şubat 2006 tarihleri arasında Trabzon’da yapılan inceleme programına;

Komisyon Başkanı Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN, Komisyon Sözcüsü Kocaeli Milletvekili Eyüp AYAR, Katip Üye Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Vedat MELİK, Komisyon Üyeleri, Aydın Milletvekili Semiha ÖYÜŞ, Yozgat Milletvekili Bekir BOZDAĞ,

22-24 Şubat 2006 tarihleri arasında Batman’da yapılan inceleme programına;

Komisyon Başkanı Gaziantep Milletvekili Fatma ŞAHİN, Katip Üye Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Vedat MELİK, Komisyon Sözcüsü Kocaeli Milletvekili Eyüp AYAR, Komisyon Üyeleri  Adıyaman Milletvekili Ahmet Faruk ÜNSAL, Manisa Milletvekili Hakan TAŞÇI

katılmışlardır.

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

A. GİRİŞ

Şiddet, dünyanın her yerinde yaşanmakta ve en üst düzeyde ki, insan hakları ihlali olarak değerlendirilmektedir. Yine dünyanın her yerinde, kadınlar ve çocuklar insan hakları ihlâllerini ve şiddeti çok daha yaygın ve yoğun olarak yaşamaktadır.

Kadınların şiddete uğraması sınır, milliyet, sınıf farkı gözetmeksizin tüm insanlığın yaşamakta olduğu en önemli sorunlardan biridir. Bu sorun eski çağlardan günümüze, yeni bin yıla aynı keskinlikle taşınmıştır. Çünkü, kadın ve çocuklara yönelik şiddet ataerkil ve hiyerarşik toplumsal yapılardan kaynaklanmakta ve yine ataerkil ve hiyerarşik değerlerle desteklenmektedir. Ancak bu yapılar ve değerler toplumun diğer özel koşullarına ekonomik, tarihsel ve kültürel  özelliklerine  göre farklı biçimler alabilmektedir. Şiddetin kurbanı olan kadınlar ve çocuklar aynı acıları, aynı ruhsal ve bedensel sorunları yaşamaktadır. Kimi zaman da sakatlanmakta hatta yaşamlarını yitirmektedirler.

Geçmişten günümüze geçen sürede değişenler ise, şiddetin daha görünür olması ile birlikte, dünyada kadın hareketinin ivme kazanmasına paralel olarak, kadınların şiddete ilişkin bilinç düzeylerinin göreceli olarak yükselmesidir. Ancak bu değişim, ne yazık ki tüm toplumlara ve aynı toplumda farklı toplumsal kesimlere aynı hızda ve yoğunlukta yansımamaktadır. Özellikle ekonomik açıdan kıt kaynaklara sahip olan toplumlarda, kadına yönelik şiddet pek çok kadını ve çocuğu derinden etkilemektedir.

Ülkemizde ise; toplumun her alanında gözlenmekte olan kadına yönelik şiddet, geniş kitleleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen acil önlemler alınmasını gerektiren “yaşamsal sorun” niteliğini korumaktadır. Bu sorun kadınlar ile birlikte onların çocuklarını da ağır biçimde örselemekte ve şiddet kısır döngüsünün aşılmasını önlemektedir. Sorunun boyutlarına karşılık, kadına yönelik şiddeti etkin biçimde önleyecek yasaların hayata geçirilmesindeki güçlükler, var olan yasalardan yararlanabilmeye olanak tanıyacak bilgi ve bilinç düzeyinin yetersizliği, şiddetin neden-sonuç bağlantısını dikkate alan müdahale yöntemlerinin gelişmeyişi, medyanın kadına ve toplumun diğer bireylerine yönelik  şiddeti yeniden üreten ve pekiştiren rolünün hala sürdürmekte oluşu gibi nedenlerle, kadına yönelik şiddet varlığını sürdürmektedir.

Diğer yandan, kişilerin barınma, beslenme ve bakım gereksinimlerini sağlayan, güven duygusunu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir birim olması gereken aile, çoğu kez her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı tek odak olmaktadır. Aile dışında gerçekleşen şiddet için toplum sorumlu tutulurken aile içinde oluşan şiddet gizli kalmakta ve özel hayat olarak kabul edilmekte, çoğu kez de olağan karşılanmaktadır.

Töre ve namus adına uygulanan şiddet ve işlenen cinayetler kaynağını toplumların köklü algı ve geleneklerinden almaktadır. Bunların bu gün hala etkili olması zihniyet değişimi için, doğru analiz ve tespitlerin ortaya konulmamış olması ve çözüme yönelik geniş kapsamlı önlemlerin alınmamış olmasından ileri gelmektedir. 

 

B. TÖRE VE NAMUS CİNAYETLERİ İLE KADIN VE ÇOCUKLARA YÖNELİK

     ŞİDDET İLE İLGİLİ ULUSAL MEVZUAT

Töre ve namus cinayetleri ile kadın ve çocuğa yönelik şiddet konusunda özellikle şiddetin  geniş tanımı ve kadın- erkek eşitliği de dikkate alınarak Türk Hukuk sistemindeki düzenlemelere ilişkin doğrudan ve dolaylı hükümlere genel bir çerçeve içinde bakmak gerekirse;

B.1.  ANAYASA

Anayasa’nın “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2. maddesi ile Türkiye Cumhuriyetinin, toplumun huzuru, millî  dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu;

Yine “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5. maddesi ile de; Devletin temel amaç ve görevlerinin, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak olduğu hususu vurgulanmıştır.

Türk Hukuk sisteminde eşitlik ilkesine ilişkin temel kural Anayasa’nın 10. maddesinde yer almaktadır. “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddeye göre “Herkes dil, ırk, renk,cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar”.

Ayrıca, cinsiyete dayalı ayrımcılığın önlenmesi ve kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasını teminen, söz konusu maddeye, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında yapılan ve 21.05.2004 tarihinde yürürlüğe giren değişiklikle “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmü eklenmiştir.

Anayasa’nın Temel hak ve hürriyetlerin niteliği başlıklı 12. maddesine göre “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.”

Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevî varlığı” başlıklı 17. maddesine göre;

“Herkes, yaşama, maddi ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

“Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tâbi tutulamaz.”

“Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.”

“(…) (1) meşru müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silâh kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır.”

“Zorla çalıştırma yasağı” başlıklı 18. maddesine göre;

“Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.”

“Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.”

 “Kişi hürriyeti ve güvenliği” başlıklı 19. maddesine göre;

“Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir…”

Anayasa’nın “Ailenin korunması” başlıklı 41. maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklikle ailenin Türk toplumunun temeli olduğu ve eşler arasında eşitliğe dayandığı vurgulanmıştır. (Ek: 3.10.2001-4709/16.md.).

Keza, Anayasa’nın “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddesine göre “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz....”

 “İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır....”

Yine Anayasa’nın “Çalışma şartları ve dinlenme hakkı” başlıklı 50.maddesine göre “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz.”

“Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.”

“Dinlenmek, çalışanların hakkıdır...”

Bilindiği üzere; Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir.

Bu bağlamda, ülkemizin taraf olduğu ve usulüne göre uygulamaya konmuş olan milletlerarası sözleşme hükümleri ile mevzuatımızda yer alan hükümler arasındaki çelişkilerin tespit edilerek, gerekli kanunî düzenlemelerin yapılması amacıyla başlatılan tarama çalışmaları devam etmektedir.

B.2. DİĞER YASALAR

B.2.1.  5237 sayılı TÜRK CEZA KANUNU (1)

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26.09.2004 tarih ve 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanununda1 konumuzla  ilgili yapılan yasal düzenlemelere aşağıda kısaca yer verilmiştir.

Yeni Türk Ceza Kanunu sistematiği ve getirdiği düzenlemeler bakımından bireyi merkez almıştır. Türk Ceza Kanununda bireye verilen önemi vurgulamak amacıyla “insanlığa karşı suçlar” ve “kişilere karşı suçlar”, özel hükümler arasında, öncelikle düzenlenmiştir. Bu çerçevede daha çok kadınlara ve çocuklara karşı işlenen “cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” kadının ve çocuğun kişiliği önemsenerek “Kişilere Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir.

Soykırım

Madde 76- (1) Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:

a) Kasten öldürme.

b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.

c) Grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.

d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.

e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi

(2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. Ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.

(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.

(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.

Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla onaylanarak imzaya açılmış ve Türkiye bu Sözleşmeye 23.03.1950 tarih ve 5630 sayılı Kanun uyarınca çekince konulmaksızın onaylamıştır.

Soykırım suçu, yeni TCK ile ceza mevzuatımıza girmiştir.

Soykırım suçundan dolayı zamanaşımı işlemez.

İnsanlığa Karşı Suçlar

MADDE 77. - (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:

a) Kasten öldürme.

b) Kasten yaralama.

c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.

d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.

e) Bilimsel deneylere tâbi kılma.

f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.

g) Zorla hamile bırakma.

h) Zorla fuhşa sevk etme.

(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.

(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.

(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.

Uluslararası suçlar arasında yer alan TCK’nun 77. maddesinde, siyasal, felsefî, ırkî veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda, sistemli olmak üzere cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı (TCK m.77/f), zorla hamile bırakma (TCK m.77/g), zorla fuhşa sevk etme (TCK m.77/h) insanlığa karşı işlenen bir suç olarak kabul edilmiştir. Aynı maddede bu suçlardan dolayı tüzel kişilerin cezaî sorumluluklarının bulunduğu da hükme bağlanmıştır. Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemeyecektir.

İnsan ticareti

MADDE 80. - (1) Zorla çalıştırmak veya hizmet ettirmek, esarete veya benzeri uygulamalara tâbi kılmak, vücut organlarının verilmesini sağlamak maksadıyla tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak, nüfuzu kötüye kullanmak, kandırmak veya kişiler üzerindeki denetim olanaklarından veya çaresizliklerinden yararlanarak rızalarını elde etmek suretiyle kişileri tedarik eden, kaçıran, bir yerden başka bir yere götüren veya sevk eden, barındıran kimseye sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası verilir.

(2) Birinci fıkrada belirtilen amaçlarla girişilen ve suçu oluşturan fiiller var olduğu takdirde, mağdurun rızası geçersizdir.

(3) On sekiz yaşını doldurmamış olanların birinci fıkrada belirtilen maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir yerden diğer bir yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya barındırılmaları hallerinde suça ait araç fiillerden hiçbirine başvurulmuş olmasa da faile birinci fıkrada belirtilen cezalar verilir.

Türkiye tarafından da onaylanan “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” ve “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Ek İnsan Ticaretinin, Öncelikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol” hükümleri dikkate alınarak, TCK’nun 80. maddesinde bilhassa kadın ve çocukların konusu olduğu insan ticareti suçu yeniden düzenlenmiştir.(2)

Ayrıca, bu suçlardan dolayı AB mevzuatına uygun olarak tüzel kişiler hakkında da gerekli güvenlik önlemlerinin alınacağı öngörülmüştür. (TCK m. 80/4)

Kasten öldürme

MADDE 81. - (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır.

Nitelikli haller

MADDE 82. - (1) Kasten öldürme suçunun;

a) Tasarlayarak,

b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek,

c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silâh kullanmak suretiyle,

d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı,

e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

f) Gebe olduğu bilinen kadına karşı,

g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla,

i) Kan gütme saikiyle,

j) Töre saikiyle,

İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Maddede, kasten öldürme suçunun, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren nitelikli halleri belirlenmiştir.

82. maddenin (j) bendinde düzenlenen töre saiki ile öldürme, yeni TCK ile ceza mevzuatımıza girmiş olup, töre saikiyle öldürme halinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilecektir. Ancak bu hükmün uygulanabilmesi için somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunmaması gerekir.

TCK’nun 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik hükmüne göre;

“Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine on sekiz yıldan yirmi dört yıla ve müebbet hapis cezası yerine on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.”

“Töre veya namus cinayetleri” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmek amacıyla, “Haksız tahrik” başlığını taşıyan 29. maddede yapılan yasal düzenleme uyarınca suçun haksız bir fiilin (mağdurun haksız fiili) meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında işlenmiş olması aranmaktadır. Bu nedenle, örneğin, cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Gerçekten de 29. maddenin gerekçesinde de açık olarak ifade edildiği üzere; “…Hiddet ve şiddetli eylemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerekir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle “töre ve namus cinayeti” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir.”

TCK’nun 38. maddesinin ikinci fıkrasında, üstsoy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanılmak suretiyle suça azmettirme halinde, azmettirenin cezası arttırılmıştır. Çocukların suça azmettirilmesi halinde ise üstsoy ve altsoy ilişkisinin varlığı aranmaksızın ceza artırımı yapılması öngörülmektedir. Böylece çocuklara suç işletenlerin cezaları artırılmaktadır. Töre ve namus cinayetlerinin çoğu kez çocuklara işlettirildiği, bu yönde azmettirildikleri hususu gözetilerek, konuya ilişkin olarak TCK’nun yaş küçüklüğü başlıklı 31. maddesi ile azmettirme başlıklı 38. maddelerine de değinmekte yarar bulunmaktadır;

Yaş küçüklüğü

Madde 31- (1) Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

(2) (Değişik fıkra: 29/6/2005 – 5377/5 md.) Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan on bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası yedi yıldan fazla olamaz.

(3) (Değişik fıkra: 29/6/2005 – 5377/5 md.) Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş olup da on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on sekiz yıldan yirmi dört yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde on iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte biri indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası on iki yıldan fazla olamaz.

 Azmettirme

Madde 38- (1) Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezası ile cezalandırılır.

(2) Üstsoy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanılmak suretiyle suça azmettirme halinde, azmettirenin cezası üçte birden yarısına kadar artırılır. Çocukların suça azmettirilmesi halinde, bu fıkra hükmüne göre cezanın artırılabilmesi için üstsoy ve altsoy ilişkisinin varlığı aranmaz.

(3) Azmettirenin belli olmaması halinde, kim olduğunun ortaya çıkmasını sağlayan fail veya diğer suç ortağı hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunabilir. Diğer hallerde verilecek cezada, üçte bir oranında indirim yapılabilir.

Konumuzla ilgili olmasına binaen, yürürlükten kaldırılan 765 s. TCK’nun 462. maddesine deyinmekte yarar vardır. 765 s. TCK’nun 462. maddesindeki düzenleme ile karısı, kızı veya alt soyundan bir kadını, zina yaparken ya da zina yapacağı şüphesiyle yakalayan kişinin yaralama ve öldürme eylemlerinde cezanın sekizde bire kadar indirileceği öngörülmekteydi. Anılan madde 15.07.2003 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır.

(765 s TCK  Madde 462- Yukarda geçen iki fasılda beyan olunan fiiller, zinayı icra halinde veya gayrimeşru cinsi münasebette bulunduğu esnada meşhuden yakalanan veya zina yapmak veya gayrimeşru cinsi münasebette bulunmak üzere yahut henüz zina yapmış veya gayrimeşru cinsi münasebette bulunmuş olduğunda zevahire göre şüphe edilmeyecek surette görünen bir koca veya karı yahut kız kardeş veya füruğdan biri yahut bunların müşterek faili veya her ikisi aleyhinde karı veya koca yahut usulden biri veya erkek veya kız kardeş tarafından işlenmiş olursa fiilin muayyen olan cezası sekizde bire indirilir ve ağır hapis cezası hapis cezasına tahvil olunur.

Müebbet ağır hapis cezası yerine dört seneden sekiz seneye ve idam cezası yerine de beş seneden on seneye kadar hapis cezası verilir.) (Mülga: 15.07.2003-4928/19 md.)

462. maddeye ilişkin Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün 1989-200 4 yılları arasındaki istatistiksel bilgiler aşağıda sunulmuştur.

Tablo: 1. Ceza Mahkemelerinde TCK’nun 462’nci Maddesi ile İlgili Davaların Karar Türleri

Not: karar türüne göre bilgi toplanılmasına 1994 yılından itibaren başlanmıştır.         

        Karar türleri 2002 yılından itibaren sanıklar için toplanmaktadır.

Diğer: yetkisizlik, görevsizlik, birleştirme.TCK 119 uyarınca ortadan kaldırma ve

 4616 sayılı kanuna göre davası ertelenerek çıkanları kapsamaktadır.   

    

Yine, 765 s. TCK’nun 453. maddesinde, yeni doğan çocuğunu şerefini kurtarma amacıyla öldüren anneye ceza indirimi öngörülüyordu. Yeni TCK’nda böyle bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

(765 s. TCK Madde 453 Öldürme fiili, anası tarafından şerefini kurtarmak saikiyle yeni doğmuş bulunan çocuğa karşı işlenmişse faile dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir..)

İntihara yönlendirme

Madde 84- (1) Başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) İntiharın gerçekleşmesi durumunda, kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Başkalarını intihara alenen teşvik eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Mülga ikinci cümle: 29/6/2005 – 5377/10 md.)

(4) İşlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan kişileri intihara sevk edenlerle cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenler, kasten öldürme suçundan sorumlu tutulurlar.

Anılan madde ile  ahlâken tasvip edilmeyen bir tasarruf olan intihar veya intihara teşebbüs olgusu, bizatihi cezalandırılabilir bir davranış niteliği taşımaktadır. Buna karşılık, bir başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişinin bu fiilleri cezalandırılabilir niteliktedir.

Kasten yaralama

MADDE 86- (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kasten yaralama suçunun;

a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,

b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle...

İşlenmesi halinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

TCK’nun 86. maddesinin birinci fıkrasında kasten yaralama suçu düzenlendikten sonra, ikinci fıkrasında bu suçun ağırlaşmış halleri öngörülmüştür. İkinci fıkranın (a) bendinde sayılan bu suçun “üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı” işlenmesi hali de bunlar arasında yer almaktadır.

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu düzenleyen 87. madde ile taksirle yaralama suçunu düzenleyen 89. madde de bu fiillerin “gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına neden olması” (TCK 87/1-e, 89/1-f) hali ile “gebe bir kadının çocuğunun düşmesine neden olması” hali suçun ağırlaştırılmış halleri olarak düzenlenmiştir. Ancak, ilk halde ceza bir kat arttırılırken, sonucu daha ağır olan ikinci halde ceza iki kat arttırılmaktadır.

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama

MADDE 87- (1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;

a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,

b) Konuşmasında sürekli zorluğa,

c) Yüzünde sabit ize,

d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına,

Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, ikinci fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz.

(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;

a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,

b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,

c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,

d) Yüzünün sürekli değişikliğine,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,

Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, ikinci fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz.

(3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına neden olması halinde, kırığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, bir yıldan altı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan on iki yıla kadar, ikinci fıkrasına giren hallerde ise on iki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.)

İşkence ve Eziyet

TCK’nun 94. maddesinin birinci fıkrasında işkence suçu tanımlanmış, ikinci ve üçüncü fıkralarında bu suçun ağırlaşmış halleri öngörülmüştür. İşkence suçunun çocuğa veya gebe kadına karşı işlenmesi (TCK m.94/2-a) bu haller arasında yer almakta olup, fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi (TCK m.94/3)  daha ağır cezayı gerektirmektedir.

İşkence

MADDE 94. - (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Suçun;

a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,

…İşlenmesi halinde, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi halinde, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur…

İşkence fiilinin gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına (TCK m.95/1-e) veya çocuğunun düşmesine (TCK m.95/2-e) neden olması halleri, neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence suçu olarak kabul edilmiştir. Ancak verilecek ceza ilk halde yarı oranında arttırılırken, ikinci halde bir kat arttırılmaktadır.

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence

MADDE 95. - (1) İşkence fiilleri, mağdurun;

a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,

b) Konuşmasında sürekli zorluğa,

c) Yüzünde sabit ize,

d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına,

Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, yarı oranında artırılır.

(2) İşkence fiilleri, mağdurun;

a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,

b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,

c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,

d) Yüzünün sürekli değişikliğine,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,

Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır.

(3) İşkence fiillerinin vücutta kemik kırılmasına neden olması halinde, kırığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(4) İşkence sonucunda ölüm meydana gelmişse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.)

Eziyet

MADDE 96. - (1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin;

a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,

b) Üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe karşı,

İşlenmesi halinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Yasal düzenlemeden de anlaşılacağı üzere; “Eziyet” olarak, bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan  ve bedensel ve ruhsal yönden acı çekmesine aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir.Aslında bu fiiller de kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyabilirler. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arz eder bir tarzda işlenen eziyetin özelliği, işkence gibi, kişinin psikolojisi ve ruh sağlığı üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, eziyetin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasında eziyet suçunun nitelikli unsurları belirlenerek, suçun, çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına, üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe karşı işlenmesi halinde ceza ağırlaştırılmaktadır.

TCK’nun 99. maddesi, “Çocuk Düşürtme” suçunu düzenlemiştir.

Çocuk düşürme ve düşürtme suçları açısından 2827 sayılı Nüfus planlaması Hakkında Kanunda yer alan hükümler göz önünde bulundurulmak suretiyle bir düzenleme yapılmıştır.

TCK’nun 99. maddesinin birinci fıkrasında, rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürtme suçu düzenlenirken, ikinci fıkrasında, tıbbî zorunluluk bulunmadığı halde kadının rızasıyla, çocuk düşürtme halinde gebeliğin on haftayı aşmamış bulunması koşulu ile fiil suç oluşturmayacaktır. Üçüncü ve dördüncü fıkralarında bu fiilin kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğraması veya kadının ölümüne neden olması halleri suçun ağırlaşmış halleri olarak öngörülmektedir. Beşinci fıkrada, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürtülmesi suç olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, 1. ve 2. fıkralarda tanımlanan suçların mesleki olarak yetkisiz kişiler tarafından işlenmesi, cezanın artırılma nedenini oluşturmaktadır. Altıncı fıkraya göre, kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süre yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için, gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.

Çocuk düşürme

MADDE 100. - (1) Gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.

Kısırlaştırma; TCK’nun 101. maddesinin birinci fıkrasında bir erkek veya kadının rızası olmaksızın kısırlaştırılması suç olarak düzenlenmektedir. İkinci fıkrada ise rızaya dayalı bile olsa kısırlaştırmanın yetkili olmayan kimse tarafından icrası, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

Cinsel saldırı

MADDE 102. - (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi halinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır.

(3) Suçun;

a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

b) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

c) Üçüncü derece dahil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı,

d) Silâhla veya birden fazla kişi tarafından birlikte,

İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır.

(4) Suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir kullanılması durumunda kişi ayrıca kasten yaralama suçundan dolayı cezalandırılır.

(5) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, on yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.

(6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

TCK’nun 102. maddesinin ikinci fıkrasında cinsel saldırı fiilinin vücuda organ veya sair yabancı bir cisim sokulmak suretiyle işlenmesi, bu suçun ağırlaşmış hali olarak kabul edilmiş ve aynı düzenlemede önceki TCK’nda yer almayan bu fiilin eşe karşı işlenebileceği de hükme bağlanmıştır. Ancak bu fiilin eşe karşı işlenmesi halinde, soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi mağdur eşin şikâyetine tâbi tutulmuştur

102. maddenin 3. fıkrasında, bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsurları tanımlanmıştır

Önceki Türk Ceza Kanununda yer alan kaçırılan veya alıkonulan kız veya kadınla sanık veya hükümlünün evlenmesi halinde, fail hakkında kamu davası veya hüküm verilmişse cezanın çektirilmesinin ertelenmesine ilişkin düzenlemeye yeni Kanunda yer verilmemiştir.

Çocukların cinsel istismarı

Madde 103.- (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden;

 a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,

b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar,

Anlaşılır.

 (2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

 (3) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/12 md.) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

(5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması halinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.

 (6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, on beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.

 (7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

103. madde metninde çocukların cinsel istismarı fiilleri suç olarak tanımlanmış; erişkin kişilere karşı işlenen fiiller açısından cinsel saldırı ifadesi kullanılmasına rağmen, çocuklar açısından cinsel istismar ifadesi kullanılmıştır.

Maddenin 1. fıkrasında, cinsel istismar suçunun temel şekli açısından ceza yaptırımı, 2. fıkrasında bu suçun işleniş tarzı itibariyle nitelikli hali tanımlanmıştır.

103. maddenin üçüncü fıkrasına göre; cinsel istismarın çocukla aralarında belli akrabalık ilişkisi bulunan kişiler tarafından, çocuğun vasisi, eğiticisi, öğreticisi, bakıcısı, çocuğa sağlık hizmeti veren, çocuğa karşı koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan diğer bir kişi tarafından veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle gerçekleştirilmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir.

4. fıkrada cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli hal belirlenmiştir.

6. ve 7. fıkralarda ise söz konusu suçun neticesi itibariyle ağırlaşmış halleri düzenlenmiştir.

Reşit olmayanla cinsel ilişki

Madde 104.- (1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

 (2) Fail mağdurdan beş yaştan daha büyük ise, şikâyet koşulu aranmaksızın, cezası iki kat artırılır.

104. madde ile reşit olmayan kişiyle cinsel ilişkide bulunmak, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır.

Cinsel taciz

Madde 105.- (1) Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikâyeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına hükmolunur.

(2) (Değişik: 29/6/2005 - 5377/13 md.) Bu fiiller; hiyerarşi, hizmet veya eğitim ve öğretim ilişkisinden ya da aile içi ilişkiden kaynaklanan nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle ya da aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlendiği takdirde, yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu fiil nedeniyle mağdur; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak zorunda kalmış ise, verilecek ceza bir yıldan az olamaz.

105. maddede düzenlenen cinsel taciz, kişinin vücut dokunulmazlığının ihlali niteliği taşımayan cinsel davranışlarla gerçekleştirilebilir. Cinsel taciz, cinsel taciz yönden, ahlâk temizliğine aykırı olarak mağdurun rahatsız edilmesinden ibarettir.

Cinsel taciz suçunu düzenleyen TCK’nun 105. maddesinin ikinci fıkrasında(3), fiilin iş yerinde hiyerarşi veya hizmet ilişkisinden kaynaklanan nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle ya da aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi hali suçun ağırlaşmış hali olarak öngörülmüştür. Ayrıca fıkranın ikinci cümlesinde bu fiil nedeniyle mağdurun işini terk etmek zorunda kalmış olması halinde, verilecek cezanın bir yıldan az olamayacağı hükme bağlanmıştır.

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma

Madde 109.- (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

 (3) Bu suçun;

…

e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı,

f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.

 ….

(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır…

Görüldüğü üzere, TCK’nun 109. maddesinin üçüncü fıkrasında, bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakma suçunun, üst-soy, alt-soy veya eşe ya da çocuğa karşı işlenmesi bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hali olarak düzenlenmiştir. Bu suçun cinsel amaçla işlenmesi, söz konusu suç açısından failin güttüğü amaç itibariyle ayrı bir nitelikli unsur oluşturmaktadır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşmesi halinde verilecek cezanın ayrıca artırıma tâbi tutulması gerekmektedir.

765 sayılı TCK’nın 434. maddesinde  Kaçırma olaylarında, kaçırılan kadınla nikâh kıyılması halinde verilen cezanın ertelenmesi öngörülüyordu. Yeni TCK ile böyle bir hükme yer verilmemiştir.

Ayırımcılık

Madde 122.- (1) Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak;

a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hallerden birine bağlayan,

b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı  reddeden,

c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen,

Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.

AB düzenlemelerinde çok önemli bir yer tutan “ayrımcılıkla mücadele”, Anayasa’nın 10. maddesi dikkate alınarak, yeni TCK’nın 122 nci maddesiyle “Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hale getirilmelerini cezalandırmaktadır. Bu düzenleme ile ayrımcılık suçu açıkça Türk Ceza Mevzuatına dahil edilmiştir. (4)

Hakaret

Madde 125.- (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (…) (1) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir…

Madde metninde hakaret suçu tanımlanmıştır. Hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır.

Müstehcenlik

Madde 226.- (1) a) Bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünleri veren ya da bunların içeriğini gösteren, okuyan, okutan veya dinleten,

b) Bunların içeriklerini çocukların girebileceği veya görebileceği yerlerde ya da alenen gösteren, görülebilecek şekilde sergileyen, okuyan, okutan, söyleyen, söyleten,…

Kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır…

(3) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları kullanan kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.. .

(4) Şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır…

(7) Bu madde hükümleri, bilimsel eserlerle; üçüncü fıkra hariç olmak ve çocuklara ulaşması engellenmek koşuluyla, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz.

Görüldüğü üzere, madde metninde, müstehcenlik ve çocukların bu tür zararlı yayınlara karşı korunmasına ilişkin hükümler düzenlenmiştir.

 Fuhuş

Madde 227.- (1) Çocuğu fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran, bu maksatla tedarik eden veya barındıran ya da çocuğun fuhşuna aracılık eden kişi, dört yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun işlenişine yönelik hazırlık hareketleri de tamamlanmış suç gibi cezalandırılır.

(2) Bir kimseyi fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran ya da fuhuş için aracılık eden veya yer temin eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Fuhşa sürüklenen kişinin kazancından yararlanılarak kısmen veya tamamen geçimin sağlanması, fuhşa teşvik sayılır.

(3) Fuhuş amacıyla ülkeye insan sokan veya insanların ülke dışına çıkmasını sağlayan kişi hakkında yukarıdaki fıkralara göre cezaya hükmolunur.

(4) Cebir veya tehdit kullanarak, hile ile ya da çaresizliğinden yararlanarak bir kimseyi fuhşa sevk eden veya fuhuş yapmasını sağlayan kişi hakkında yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır.

(5) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların eş, üstsoy, kayın üstsoy, kardeş, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da kamu görevi veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır…

 (8) Fuhşa sürüklenen kişi, tedavi veya terapiye tâbi tutulur.

TCK’nun “fuhuş” başlığını taşıyan Genel ahlâka karşı işlenen suçlar arasında yer alan 227. maddesinde, kişilerin ve özellikle çocukların fuhşa teşviki, fuhşa sürüklenmesi fiillerinin hangi koşullarda suç oluşturduğu hususlarında düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler yapılırken, Türkiye’nin fuhuşla mücadele ile ilgili olarak uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri göz önünde bulundurulmuştur.

Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama

Madde 228.- (1) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlayan kişi, bir yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır.

(2) Çocukların kumar oynaması için yer ve imkân sağlanması halinde, verilecek ceza bir katı oranında artırılır...

Görüldüğü üzere, Maddenin ikinci fıkrasında, çocukların kumar oynaması için yer veya başka surette imkân sağlanması, bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hali olarak tanımlanmıştır.

Dilencilik

Madde 229.- (1) Çocukları, beden veya ruh bakımından kendini idare edemeyecek durumda bulunan kimseleri dilencilikte araç olarak kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Bu suçun üçüncü derece dahil kan veya kayın hısımları ya da eş tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranında artırılır…

Çocukları, fiziksel veya zihinsel engellileri dilencilikte araç olarak kullanmak suretiyle başkalarının diğerkamlık ve acıma duyguları istismar edilmekle ve haksız kazançlar elde edebilmektedirler. Bu durumun kişilerdeki kimsesizlere, yoksullara yardım etme yönündeki hasletlerin zayıflamasına yol açtığı, bilinen bir gerçektir. Bu düşüncelerle, çocukların, fiziksel ve zihinsel engellilerin dilencilikte araç olarak kullanılması, suç olarak tanımlanmıştır.

Kötü muamele

Madde 232.- (1) Aynı konutta birlikte yaşadığı kişilerden birine karşı kötü muamelede bulunan kimse, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) İdaresi altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle yükümlü olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan disiplin yetkisini kötüye kullanan kişiye, bir yıla kadar hapis cezası verilir.

Aile düzenine karşı suçlar arasında yer alan TCK’nun 232. maddesinde, aynı konutta birlikte yaşayan kişilerden birine karşı kötü muamele fiilini işleyen kişi cezalandırılmak suretiyle, aile içi şiddet suç olarak yeniden düzenlenmektedir.

Maddenin ikinci fıkrasında faille mağdur arasında belirli ilişkiden kaynaklanan disiplin yetkisinin kötüye kullanılması ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

232. maddenin 675 s. TCK’ndaki karşılığı olan 477 maddesine ilişkin Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün 1989-2004 yılları arasındaki istatistiksel bilgiler aşağıda sunulmuştur. (5237 sayılı TCK 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girdiğinden 232. maddeye ilişkin istatistik henüz bulunmadığından, 765 s. TCK’nun 477.md.’ne dair istatistiksel veri sunulmaktadır.)

Tablo: 2. Ceza Mah.lerine TCK’nun 477’nci Maddesi ile İlgili Açılan Davalar ve Sanık Sayıları

 

Not: Karar türüne göre bilgi toplanmasına 1994 yılından itibaren başlanmıştır.

        Karar türleri 2002 yılından itibaren sanıklar için toplanmaktadır.

Diğer: Yetkisizlik, görevsizlik, birleştirme. TCK’nun 119 uncu maddesi uyarınca ortadan kaldırma ve 4616 Sayılı Kanuna göre davası ertelenerek çıkanları kapsamaktadır.

Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali

Madde 233- (1) Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, şikâyet üzerine, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden kimseye, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Velayet hakları kaldırılmış olsa da, itiyadi sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılması ya da onur kırıcı tavır ve hareketlerin sonucu maddi ve manevî özen noksanlığı nedeniyle çocuklarının ahlâk, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokan ana veya baba, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Yine aile düzenine karşı suçlar arasında yer alan TCK’nun 233. maddesinin birinci fıkrasında, aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun oluşması için terk olgusunun oluşmaması gerekir.Aksi takdirde terk suçu oluşur.

İkinci fıkrasında ise, evli olsun veya olmasın gebe olan eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendinden gebe kalmış evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk  eden yani ona her türlü yardımı yapmaksızın ortada bırakan kişi cezalandırılmaktadır.

Üçüncü fıkra ile doktrinde manevî terk olarak tanımlanan ailenin terki suçu düzenlenmiştir. Suç, itiyadi sarhoşluk,uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanma ya da onur kırıcı yaşayış tarzı nedeni ile özen noksanı veya kusurundan dolayı çocukların ahlâk, güvenlik ve sağlıklarının ağır şekilde tehlikeyle karşı karşıya kalmasına neden olmaktadır.

Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçuna ilişkin düzenleme yeni TCK ile ceza mevzuatımıza girmiştir.

Genital muayene

Madde 287- (1) Yetkili hâkim ve savcı kararı olmaksızın, kişiyi genital muayeneye gönderen veya bu muayeneyi yapan fail hakkında üç aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla kamu sağlığını korumak amacıyla kanun ve tüzüklerde öngörülen hükümlere uygun olarak yapılan muayeneler açısından yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz.

TCK’nun 287. maddesinin birinci fıkrasında, yetkili hâkim ve savcı kararı olmaksızın bir kişinin genital muayeneye gönderilmesi veya bu muayenenin yapılması, bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir.

B.2.2.  5271 Sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU (5)

5271 sayılı CMK’nun 52. maddesinde “tanıkların dinlenmesi” hükmü düzenlenmiştir.Maddenin 3. fıkrasında, tanıkların dinlenmesi sırasındaki görüntü veya seslerin kayda alınabileceği hususu düzenlenmiş olup, 3. fıkranın (a) bendinde “mağdur çocukların” tanıklığında görüntü ve ses kaydının zorunlu olduğu hususu hüküm altına alınmıştır. Şöyle ki;

Tanıkların dinlenmesi

Madde 52 –Ê (1) Her tanık, ayrı ayrı ve sonraki tanıklar yanında bulunmaksızın dinlenir.

(2) Tanıklar, kovuşturma evresine kadar ancak gecikmesinde sakınca bulunan veya kimliğin belirlenmesine ilişkin hâllerde birbirleri ile ve şüpheli ile yüzleştirilebilirler.

(3) Tanıkların dinlenmesi sırasındaki görüntü veya sesler kayda alınabilir. Ancak;

a) Mağdur çocukların,

b) Duruşmaya getirilmesi mümkün olmayan ve tanıklığı maddî gerçeğin ortaya çıkarılması açısından zorunlu olan kişilerin,

Tanıklığında bu kayıt zorunludur.(*)

(4) Üçüncü fıkra hükmünün uygulanması suretiyle elde edilen ses ve görüntü kayıtları, sadece ceza muhakemesinde kullanılır.

Şüpheli, sanık, mağdur ve diğer kişilerin beden muayenesi, vücudundan örnek alınması, moleküler genetik incelemeler  konusu 5271 s. CMK’nun 75-81. maddelerinde düzenlenmiştir;

Şüpheli veya sanığın beden muayenesi ve vücudundan örnek alınması

MADDE 75.– (Değişik: 25.05.2005 – 5353/2 md.)

 (1) Bir suça ilişkin delil elde etmek için şüpheli veya sanık üzerinde iç beden muayenesi yapılabilmesine ya da vücuttan kan veya benzeri biyolojik örneklerle saç, tükürük, tırnak gibi örnekler alınabilmesine; Cumhuriyet savcısı veya mağdurun istemiyle ya da re’sen hâkim veya mahkeme, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından karar verilebilir. Cumhuriyet savcısının kararı, yirmidört saat içinde hâkim veya mahkemenin onayına sunulur. Hâkim veya mahkeme, yirmidört saat içinde kararını verir. Onaylanmayan kararlar hükümsüz kalır ve elde edilen deliller kullanılamaz.

(2) İç beden muayenesi yapılabilmesi veya vücuttan kan veya benzeri biyolojik örnekler alınabilmesi için müdahalenin, kişinin sağlığına zarar verme tehlikesinin bulunmaması gerekir.

(3) İç beden muayenesi veya vücuttan kan veya benzeri biyolojik örnekler alınması, ancak tabip veya sağlık mesleği mensubu diğer bir kişi tarafından yapılabilir.

(4) Cinsel organlar veya anüs bölgesinde yapılan muayene de iç beden muayenesi sayılır.

(5) Üst sınırı iki yıldan daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda, kişi üzerinde iç beden muayenesi yapılamaz; kişiden kan veya benzeri biyolojik örneklerle saç, tükürük, tırnak gibi örnekler alınamaz.

(6) Bu madde gereğince alınacak hâkim veya mahkeme kararlarına itiraz edilebilir.

(7) Özel kanunlardaki alkol muayenesine ve kan örneği alınmasına ilişkin hükümler saklıdır.

Diğer kişilerin beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması

MADDE 76.– (Değişik: 25.05.2005 – 5353/3 md.)

(1) Bir suça ilişkin delil elde etmek amacıyla, mağdurun vücudu üzerinde dış veya iç beden muayenesi yapılabilmesine veya vücudundan kan veya benzeri biyolojik örneklerle saç, tükürük, tırnak gibi örnekler alınabilmesine; sağlığını tehlikeye düşürmemek ve cerrahî bir müdahalede bulunmamak koşuluyla; Cumhuriyet savcısının istemiyle ya da re’sen hâkim veya mahkeme, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından karar verilebilir. Cumhuriyet savcısının kararı, yirmidört saat içinde hâkim veya mahkemenin onayına sunulur. Hâkim veya mahkeme, yirmidört saat içinde kararını verir. Onaylanmayan kararlar hükümsüz kalır ve elde edilen deliller kullanılamaz.

(2) Mağdurun rızasının varlığı halinde, bu işlemlerin yapılabilmesi için birinci fıkra hükmüne göre karar alınmasına gerek yoktur...

CMK’nun “Kadının muayenesi” başlıklı  77. maddesinde, kadının muayenesinin istemi halinde ve olanaklar elverdiğinde bir kadın hekim tarafından yapılacağı düzenlenmektedir.

Moleküler genetik incelemeler

MADDE 78.– (1) 75 ve 76 ncı maddelerde öngörülen işlemlerle elde edilen örnekler üzerinde, soybağının veya elde edilen bulgunun şüpheli veya sanığa ya da mağdura ait olup olmadığının tespiti için zorunlu olması hâlinde moleküler genetik incelemeler yapılabilir. Alınan örnekler üzerinde bu amaçlar dışında tespitler yapılmasına yönelik incelemeler yasaktır...

Hâkimin kararı ve inceleme yapılması

MADDE 79.– (1) 78 inci madde uyarınca moleküler genetik incelemeler yapılmasına sadece hâkim karar verebilir...

Genetik inceleme sonuçlarının gizliliği

MADDE 80.– (Değişik: 25.05.2005 – 5353/4 md.)

 (1) 75, 76 ve 78 inci madde hükümlerine göre alınan örnekler üzerinde yapılan inceleme sonuçları, kişisel veri niteliğinde olup, başka bir amaçla kullanılamaz; dosya içeriğini öğrenme yetkisine sahip bulunan kişiler tarafından bir başkasına verilemez.

(2) Bu bilgiler, kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz süresinin dolması, itirazın reddi, beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilip kesinleşmesi hâllerinde Cumhuriyet savcısının huzurunda derhâl yok edilir ve bu husus dosyasında muhafaza edilmek üzere tutanağa geçirilir.

Tutuklama

Tutuklama nedenleri

Madde 100–  (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),

2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),

3. İşkence (madde 94, 95)

4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),

5. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),

…

100. maddesinin 3. fıkrasında sayılan suçlar, tutuklama nedenlerinin var olduğu kabul edilen hallerdir. Bazı suçların işlendiği yolunda kuvvetli şüphelerin bulunması halinde, otomatik olarak tutuklama nedenlerinin de var olduğu kabul edilmiştir. Yani işlenen suç, 3. fıkrada sayılan suçlardan biri ise, şüphelinin kaçacağı, saklanacağı, delilleri gizleyeceği, değiştireceği, tanıklara ya da mağdurlara baskı yapacağı, bir başka anlatımla, 2. fıkrada belirtilen durumların mevcut olacağı varsayılmaktadır.

Madde 109 – Adlî Kontrol

(1) 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, şüphelinin tutuklanması yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilir…

(3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tâbi tutulmasını içerir:…

i) Aile yükümlülüklerini yerine getireceğine ve adli kararlar gereğince ödemeye mahkum edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermek…

CMK’nun 109. maddesinin birinci fıkrasında, 100. maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebileceği hükme bağlanmıştır.

Adlî kontrolün nelerden ibaret olduğunu belirtilen üçüncü fıkrasının (i) bendinde “aile yükümlülüklerinin yerine getirileceğine ve adlî kararlar gereğince ödemeye mahkûm edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermeye karar verilebileceği” hükme bağlanmaktadır. Şüpheli veya sanığın, aynı zamanda aile yükümlülükleri bulunmaktaysa, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinin de güvence altına alınması gerekecektir. Bunun sağlanması amacıyla da parasal güvence tesis edilebilir.

Madde 112 – Tedbirlere Uymama

 Adlî kontrol hükümlerini isteyerek yerine getirmeyen şüpheli veya sanık hakkında, hükmedilebilecek hapis cezasının süresi ne olursa olsun, yetkili yargı mercii hemen tutuklama kararı verebilir.

Madde, adlî kontrol kapsamında hükmedilmiş yükümlülüklere uymayan şüpheli veya sanık hakkında uygulanacak yaptırımları göstermektedir. Böyle bir halde yetkili mercii, yükümlülüğü ihlal eden hakkında derhal tutukluluk müzekkeresi kesebilecek ve hükmedilebilecek hürriyeti bağlayıcı cezanın süresi göz önüne alınmayacaktır.

Tutuklamanın yasak olduğu hallerde dahi adli kontrol yükümlülüğünü ihlal edenler tutuklanabileceklerdir.

Ê Madde 114 - Önceden Ödetme

 (1) Hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya sanığın rızasıyla güvencenin mağdurun haklarını karşılayan veya nafaka borcuna ilişkin bulunan kısımlarının, istedikleri takdirde, mağdura veya nafaka alacaklılarına verilmesini emredebilir.

 (2) Soruşturma ve kovuşturmanın konusunu oluşturan olaylar nedeniyle, mağdur veya nafaka alacaklısı lehinde bir yargı kararı verilmiş ise, şüpheli veya sanığın rızası olmasa da ödemenin yapılması emredilebilir.

Hâkim veya mahkeme ya da Cumhuriyet savcısı henüz hüküm verilmeden, güvencenin mağdurun haklarını güvence altına alan veya nafaka borcuna ilişkin olan kısmının, mağdura veya nafaka alacaklısına verilmesini emredebilecektir.

Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi

İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması

Madde 135 – (1) (Değişik birinci cümle: 25/5/2005 – 5353/17 md.) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir…

 (6) Bu madde kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler  ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:

a) Türk Ceza Kanununda yer alan;

1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80),

2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),

3. İşkence (madde 94, 95),

4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),

5. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),

…

Mağdur ile şikâyetçinin hakları

Madde 234 –Ê (1) Mağdur ile şikâyetçinin hakları şunlardır:

a) Soruşturma evresinde;

1. Delillerin toplanmasını isteme,

2. Soruşturmanın gizlilik ve amacını bozmamak koşuluyla Cumhuriyet savcısından belge örneği isteme,

3. Vekili yoksa, baro tarafından kendisine bir avukat görevlendirilmesini isteme,

4. 153 üncü maddeye uygun olmak koşuluyla vekili aracılığı ile soruşturma belgelerini ve elkonulan ve muhafazaya alınan eşyayı inceletme,

5. Cumhuriyet savcısının, kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki kararına kanunda yazılı usule göre itiraz hakkını kullanma.

b) Kovuşturma evresinde;Ê

1. Duruşmadan haberdar edilme,

2. Kamu davasına katılma,

3. Tutanak ve belgelerden vekili aracılığı ile örnek isteme,

4. Tanıkların davetini isteme,

5. Vekili yoksa, baro tarafından kendisine avukat atanmasını isteme,

6. Davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma.

(2) Mağdur, on sekiz yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl olur ve bir vekili de bulunmazsa, istemi aranmaksızın bir vekil görevlendirilir.

(3) Bu haklar, suçun mağdurları ile şikâyetçiye anlatılıp açıklanır ve bu husus tutanağa yazılır.

Maddede, şikâyetçi ve mağdura tanınan haklar açıkça belirtilmiştir. Örneğin, mağdur ile şikâyetçi, vekili yoksa, baro tarafından kendisine bir avukat görevlendirilmesini isteyebilecektir. İkinci fıkraya göre, mağdur, on sekiz yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl olur ve bir vekili de bulunmazsa, istemi aranmaksızın bir vekil görevlendirilir.

Mağdur ile şikâyetçinin dinlenmesi

Madde 236 – (1) Mağdurun tanık olarak dinlenmesi halinde, yemin hariç, tanıklığa ilişkin hükümler uygulanır.

(2) İşlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş çocuk veya mağdur, bu suça ilişkin soruşturma veya kovuşturmada tanık olarak bir defa dinlenebilir. Maddî gerçeğin ortaya çıkarılması açısından zorunluluk arz eden haller saklıdır.

(3) Mağdur çocukların veya işlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş olan diğer mağdurun tanık olarak dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında uzman bir kişi bulundurulur. Bunlar hakkında bilirkişilere ilişkin hükümlerÊ uygulanır.

ÊMadde ile işlenmiş suç nedeniyle psikolojisi bozulmuş olan çocuk ve mağdurlar için özel hükümler sevk edilmiş bulunmaktadır. Buna göre;

a. Bu suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmada, tanık olarak bir defa dinlenebilirler ancak maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacından hareketle bu kurala istisna getirilmiştir.

b. Mağdur çocukların veya işlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş diğer mağdurların tanık olarak dinlenmesi sırasında maddede sayılan nitelikte uzman bir kişi bulundurulur.

Kamu davasına katılma

Madde 237 –Ê (1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler...

Kanunumuz -örneğin Alman Kanunu belli suçlarda katılmayı uygun görürken- ileri giderek, suç bakımından bir sınırlama yapmamış, katılma hakkını suçtan zarar gören tarafa, mağdur ve malen sorumlu olanlara tanımıştır.. 

Katılanın hakları

Madde 239 –  (1) Mağdur veya suçtan zarar gören, davaya katıldığında, mahkemeden istemesi halinde baro tarafından bir avukat görevlendirilir.

(2) Mağdur veya suçtan zarar görenin çocuk, sağır ve dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede akıl hastası olması halinde avukat görevlendirilmesi için istem aranmaz.

Kanunun dayandığı temel ilkelerden birisi de mağdurun korunmasıdır. Bu madde; anılan ilkenin hayata geçirilmesini ifade eden önemli bir hüküm getirmekte; mağdura tanınan haklar çerçevesinde, maddi ve hukuki durumu elverişli olmayan katılanlara, istemleri halinde baro tarafından avukat görevlendirilmesini öngörmektedir. Eğer katılan on sekiz yaşını henüz doldurmamış ya da sağır veya dilsiz veya kendini savunamayacak derecede malul ve avukatı da yoksa, avukat görevlendirilmesi için istem aranmaz, bu husus re’sen yerine getirilir. Türk hukukunda insan hakları alanında önemli bir anlayış değişikliğini ortaya koyan bu modern hüküm, suç ile mağdur duruma düşürülen kimselerin bir de yargılamada mağdur olmalarının önüne geçecek bir tedbir oluşturması bakımından önem taşımaktadır.

B. 2.3. 4857 Sayılı İŞ KANUNU

Türk İş Kanununda son yıllara kadar ayrımcılık konusunda genel ve özel bir hüküm bulunmamaktaydı. Ağustos 2002 de çıkarılan 4773 sayılı yasayla kısmen değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerle ilk kez iş güvencesi benimsenmiştir. 4857 sayılı yeni İş Kanunu 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kanunun yukarıda anılan “eşit davranma ilkesi” başlıklı 5. maddesi uyarınca; “İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce felsefi inanç, din ve mezhep gibi sebeplere dayalı ayrım yapılamaz”. Söz konusu maddede ayrıca, işverenin esaslı sebepler olmadıkça tam-kısmi süreli çalışan işçi ile belirli-belirsiz süreli çalışan işçiye farklı işlem yapamayacağı, biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça, cinsiyet veya gebelik nedeniyle iş sözleşmesinin yapılması, uygulanması ve sona ermesinde doğrudan veya dolaylı ayrımcılık yapılamayacağı, eşit işte cinsiyete dayalı farklı ücret kararlaştırılamayacağı, yine “işçinin cinsiyeti nedeniyle koruyucu hükümlerin uygulanmasının ayrımcılık sebebi olamayacağı” hususlarında hüküm getirilmiş, iş ilişkisinde veya sona ermesinde bu hükümlere aykırı davranıldığında uygulanacak maddi yaptırımlar ile ispat külfeti düzenlenmiştir.

- 4857 sayılı yeni İş Kanununun “Feshin geçerli sebebe dayandırılması” başlıklı 18. maddesinde de, otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin sözleşmesinin feshi için işverenin işçinin yeterliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorunda olduğu belirtildikten sonra, özellikle fesih sebebi olamayacak haller arasında “ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler” ile “kadın işçilerin hamilelik, doğum ve süt izni sebebiyle işe gelmemeleri” açıkça sayılmıştır. Fesih sebebi olamayacak diğer haller, sendika üyeliği, sendikal faaliyetler, yasal hakların kullanımı,hastalık veya kaza nedeniyle yasal izin haklarının kullanılması olarak belirtilmiştir. 

Kanunun “İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı” başlıklı 24. maddesi ile işçiye cinsel tacizde bulunulması haklı nedenle iş sözleşmesinin feshi nedeni sayılmıştır. Yine, işverenin, işçinin veya aile fertlerinden birinin şeref ve namusuna yönelik söz ve davranışları, sataşması gibi ahlâk ve iyiniyet kurallarına uymayan durumlar da işçiye iş sözleşmesini haklı fesih hakkını vermektedir.

Kanunun “İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı” başlıklı 25. maddesi ile işverene cinsel tacizde bulunulması haklı nedenle iş sözleşmesinin feshi nedeni sayılmıştır. Yine, işçinin, işverenin veya aile fertlerinden birinin şeref ve namusuna yönelik söz ve davranışları, sataşması, işverenin başka bir işçisine cinsel tacizde bulunması gibi ahlâk ve iyiniyet kurallarına uymayan durumlar da işverene iş sözleşmesini haklı fesih hakkını vermektedir

Kanunun “Yıllık izin bakımından çalışılmış gibi sayılan haller” başlıklı 25. maddesi ile; Kanunun kabul ettiği eşitlik prensibine uygun olarak, kadın işçilerin doğumdan önce ve sonra çalıştırılmadıkları günler, 55. maddeye göre yıllık ücretli izin hakkının hesabında çalışılmış gibi sayılacaktır.

Yer ve su altında çalıştırma yasağı

Madde 72 - Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerde on sekiz yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaktır.

- Kanunun 72. maddesine göre maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerde on sekiz yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaktır.

Kanunun “Analık halinde çalışma ve süt izni” başlıklı 74. maddesi ile kadın işçilerin doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 8 hafta olmak üzere toplam 16 hafta çalıştırılmamaları esası ile çoğul gebelik halinde doğumdan önceki 8 haftalık süreye 2 hafta daha eklenmesi hususu getirilmekte; sağlık durumu elverdiği takdirde kadına doğumdan önce üç haftaya kadar çalışabilme ve kalan süreyi doğum sonrası süreye ekleme imkânı tanınmaktadır.

Ayrıca, maddeye göre isteği halinde kadın işçiye 16 haftalık süreden sonra altı aya kadar ücretsiz izin verilecektir. Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam 1.5 saat ücretli süt izni verilecektir.

Kanunun “Sağlık ve güvenlik tüzük ve yönetmelikleri” ” başlıklı 78. maddesi ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi, yaş, cinsiyet ve özel durumları sebebiyle korunması gereken kişilerin çalışma şartlarının düzenlenmesi amacıyla tüzük ve yönetmelikler çıkaracağı hükme bağlanmıştır.

Bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisine sevkedilen “Devlet Memurları Kanunu ve İş Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nda İş Kanununun 18, 25 ve 74. maddelerinde ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 104 ve 108. maddelerinde değişiklik yapılmıştır. Buna göre, işçi ve memur çalışanlar arasında doğum izinlerine ilişkin ayrım kaldırılmakta, cinsiyete dayalı rol ayrımlarının ortadan kalkması, çalışan kadının doğum nedeniyle mağduriyetinin önlenmesi bakımından 6 aylık ücretsiz izin hakkından, eşleri doğum yapan erkeklerle, evlat edinmek için geçici bakım sözleşmesi yapan çalışanların yararlanması, kadın çalışan veya eşinin talebi üzerine bu iznin, 12 aya kadar uzatılabilmesi öngörülmektedir.

B.2.4.  4721 Sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU

Ülkemizde kadının toplum içindeki statüsünün belirlenmesi, kadınların eşit haklara sahip çağdaş bireyler olarak toplumsal yaşamda yer almasını sağlamak üzere “eşlerin eşit haklarda yararlanma ilkesi” doğrultusunda, Anayasa’da yer alan “eşitlik” ve “cinsler arasındaki ayrımcılığı” yasaklayan maddelere ve Türkiye’nin taraf olduğu ve uygulama konusunda yükümlülük altına girdiği uluslararası belgelere dayanılarak hazırlanan ve 1 Ocak 2002’den itibaren yürürlüğe giren Türk Medenî Kanunu’nda eşler arasında eşitliği sağlayan çağdaş düzenlemeler yapılmıştır.

Kanunla getirilen bazı yenilikler şöyle özetlenebilir;

Yeni Medenî Kanun eski Türk Kanunu Medenisinden farklı olarak artık kocanın hakları, kocanın yükümlülükleri kadının hakları, kadının yükümlülükleri gibi bir ayrım yapmamaktadır. Eşler arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin her ikisi için eşit haklar, eşit yükümlülükler, eşit sorumluluklar getirmektedir. Aile hukuku, yeni Türk Medeni Kanunu’nun en çok değişikliğe uğrayan, yenilikler getiren bölümüdür. Aile hukuku, kadın-erkek eşitliğini gerçekleştirmeyi ve çocuklar arasında, doğum sırasında ana ve babalarının evli olup olmamasına göre ayırım yapmamayı en önemli ilkeler olarak benimsemiştir.

- Önceki Kanunda kadın-erkek için farklı olan evlenme yaşı kadın-erkek farkı gözetilmeden ülkemiz şartlarına ve çağdaş eğilimlere uygun olarak yükseltilmiştir. Böylece erken yaşta evlenmenin sakıncaları önlenmek istenmiştir.

Bundan böyle on yedi yaşını dolduran kadın ve erkek evlenebilecektir. Olağanüstü durumlarda ise aynı biçimde on altı yaşını dolduran, hâkimin izniyle evlenebileceklerdir. (md. 124)

- Evlenme başvurusunda kadın-erkek eşitliğini sağlamak üzere başvurunun evleneceklerin içlerinden birinin oturduğu yer evlendirme memurluğuna birlikte yapılması öngörülmektedir. Böylece kadın mutlaka evleneceği erkeğin oturduğu yere gitmek durumunda kalmayacak, nerede birlikte başvurulacağı taraflar arasında ortaklaşa kararlaştırılabilecektir. (md.134)

- Koca evlilik birliğinin reisidir kuralı kaldırılarak birliğin yönetiminde eşit söz hakkı tanınmıştır. (md. 186/2)

- Evlilik birliğini temsil etme hak ve yetkisi eşit olarak her iki eşe de tanınmıştır. (md. 188)

- “Birliği eşler beraberce yönetirler” denmek suretiyle evin içişlerinin yönetimi hakkında karı ile kocanın eşit haklara sahip bulunduğu ifade edilmiştir. (md. 186/2)

- Eşlerin oturacakları evin seçimini kocaya bırakan hüküm değiştirilmiştir. Artık eşler oturacakları evi birlikte belirleyeceklerdir. (md. 186/1)

- “Birliği temsil yetkisinin kullanıldığı hallerde, eşler üçüncü kişilere karşı müteselsilen sorumlu olur” hükmüyle eşler arasında eşitlik sağlanmıştır. Böylece belli bir gelire sahip olan kadın eşler de üstlenilen borçlardan sorumlu tutulacaklardır. (md. 189)

- Temsil yetkisinin kaldırılması veya sınırlanması konusunda kocaya tanınan hak kaldırılarak evli kadının aleyhine olan eşitsizlik giderilmiştir. Bu hak eşlerden birinin başvurusu üzerine karar verecek hâkime tanınmıştır. (md.190/1)

- Eşlerden her biri meslek ve iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda olmayacaktır. Ancak, eşlerden biri iş veya meslek seçerken ve seçtiği iş ve mesleği yürütürken evlilik birliğinin huzur ve yararını göz önünde tutmak, yani kendisinden beklenebilen dikkat ve özeni göstermekle yükümlüdür. (md. 192)

- Kadın ve çocukların geçim ve bakımlarının kocaya ait olduğunu öngören hüküm, eşler arasında eşitlik sağlamak üzere kaldırılmıştır. Bu konuda “Eşler birliğinin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” hükmünü getirmiştir. Bu hüküm uyarınca geliri olan eş birliğin giderlerine malvarlığıyla, yani belli oranda parasal katkıda bulunarak, geliri olmayan eş ise emeğiyle katılmış olacaktır. Böylece özellikle belli bir geliri olmayan kadın eşlerin ev işlerinde ve hatta kocalarının işyerlerinde harcadıkları emeklerini dikkate almak suretiyle onların boşanma halinde doğacak hakları koruma altına alınmış olmaktadır. (md. 186/3)

- Kadına müşterek saadetin temini hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavin ve müşaviri olma yükümlülüğünü getiren hüküm eşitlik ilkesine uymadığından kaldırılmıştır.

- Velayetin yürütülmesinde, örneğin doğan çocuklarına ad konulmasında veya çocuklarının eğitiminde, özellikle mesleki eğitiminde anlaşmazlığa düşerlerse, babanın oyuna üstünlük tanıyan hüküm, kadın-erkek eşitliğini zedelediği için kaldırılmıştır. Böyle bir anlaşmazlık halinde eşlerden hiçbirine üstünlük tanınmamakta; böylece kadın-erkek eşitliği sağlanmış olmaktadır. (md. 339)

- “Ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması” boşanma nedeni sayılmıştır. (md.162)

- Aile Hukukunun kadın-erkek eşitliği bakımından, büyük önem taşıyan bir düzenlemesi de evlilik birliğindeki mal rejimleridir. Edinilmiş mallara katılma rejiminin yasal mal rejimi olarak kabul edilmesi uygun görülmüştür. Eşler ayrıca mal rejimi sözleşmesi yaparak Kanunda belirlenen diğer mal rejimlerinden (mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığı) birini seçebileceklerdir. (md. 218 ve devamı)

Edinilmiş mallara katılma rejimi, malların paylaşılması anlamında değil ama, hem ortaya konulan emeğin evlilik birliğinin mutluluğunu birlikte sağlamak yolunda bir çaba olduğu, hem onun sonuçlarının da her iki eşe ait olduğu anlamında bir felsefenin ifadesidir.

- Sağ kalan eşin miras nedeniyle mağdur olmaması için hükümler konmuştur. Eşlerden birinin ölümü hâlinde tereke malları arasında ev eşyası veya eşlerin birlikte yaşadıkları konut varsa; sağ kalan eşin korunması amacıyla, bunlar üzerinde miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebileceği öngörülmüştür. Yine haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya miras bırakanın diğer yasal mirasçılarının istemi üzerine, mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınması olanağı getirilmiştir. (md. 652) Benzer hükümler, evlilik birliğinde mal rejimleri ile ilgili hükümler arasında yer almaktadır. (md. 240)

- Evli kadının soyadı konusunda; önceki Medenî Kanun düzenlemesi yeni Medenî Kanunda korunmuştur. Bu madde “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır, ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir” düzenlemesini içermektedir. (md. 187)

Soyadı, Türk hukukuna 21.06.1934 tarihli ve 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile girmiştir. Buna göre, her Türk öz adından başka soyadını da taşımak zorundadır. Soyadı seçme görevi ve hakkı evlilik birliğinin başkanı olarak kocaya aittir. Bununla birlikte, kocanın ölmüş ve karının evlenmiş olması ya da kocanın akıl hastalığı ve akıl zayıflığı nedeniyle vesâyet altında bulunması ve evliliğin devam etmesi durumlarında soyadı seçmek hak ve görevi karınındır.

Türk Medenî Kanununda önceki Kanunun düzenlemesi, evlenmiş bir kadının kocasının soyadını kullanmayarak sadece kendi kızlık soyadını taşımaya devam etmesinin uygulamada karmaşa yaratacağı, istenmeyen sonuçlar doğuracağı, örneğin ana ve babaları farklı soyadı taşıdığından bu evlilikten doğan çocukları zor durumda bırakabileceği endişeleriyle korunmuştur.

Bununla birlikte Anayasa’da 07.05.2004 tarihinde yapılan değişiklikle 10. maddeye “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.” kuralı eklenmiştir. Bu kural kadın-erkek eşitliği ile ilgili olarak yapılacak bütün hukuki düzenlemelere temel oluşturacaktır.

Farklı cinslerin eşit haklara sahip olması ilkesi, kadın ve erkeğin cinsiyetine bakılmaksızın aynı hukuksal statüye bağlı tutulmasını ve bunun sonucu olarak da hak ve özgürlüklerle sorumluluklar bakımından tam bir eşitlik sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin taraf olduğu “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” nde (CEDAW) eşitlik ilkesinin somut bir göstergesi olan farklı cinslerin eşit haklara sahip olması ilkesinin esas alındığı görülmektedir.

Bu arada Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 10. maddesi yeni yasal mal rejiminin mevcut evlilikler bakımından hangi tarihten itibaren uygulama alanı bulacağını düzenlemektedir. Bu maddeye göre Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten, yani 1 Ocak 2002 tarihinden önce evlenmiş olanlar, bu tarihten itibaren 1 yıl içinde başka bir mal rejimi seçmezlerse veya yasal mal rejiminin evliliklerinin başlangıcından itibaren uygulanmasını sözleşmeyle kararlaştırmazlarsa, yeni mal rejimi           1 Ocak 2002 tarihinden itibaren onlar hakkında da uygulanacaktır. Başka bir deyişle, 1 Ocak 2002 tarihine kadar daha önce uygulanmakta olan mal rejimi ne ise o uygulanmaya devam edecektir.     Türkiye Büyük Millet Meclisinde kanunların geçmişe etkili olmaması ilkesine uygun olarak kabul edilen çözüm bu olmuştur. Edinilmiş mallara katılma rejimi, ilk kez yeni Türk Medenî Kanunu ile hukukumuza girdiği, o nedenle daha önce hukukumuzda varolmayan bir düzenlemenin 1 Ocak 2002’den önce mevcut evlilikler hakkında uygulanması bu kuralların geriye yürütülmesi anlamına geleceği, yeni hükümleri geçmişteki olaylara uygulayıp, daha önce yaşanmış, tamamlanmış ilişkiler ve kazanılmış haklar bakımından yeni kuralların geçerli olduğunu söylemenin mümkün olmadığı düşüncesiyle bu çözüm Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmiştir.

Kadın ve çocuğa yönelik şiddetin sonuçları bağlamında Medeni Kanununda yer alan hükümlere genel olarak bakmak gerekirse;

BOŞANMA

ÊA. Boşanma sebepleri

l.Ê Zina

MADDE 161  Eşlerden biri zina ederse, diğer eş boşanma davası açabilir.

Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer.

Eşlerden biri zinayı öğrendiği tarihten itibaren altı ay içinde bu nedenle boşanma davası açabilir. Zina Türk Ceza Yasasında suç olmaktan çıkarılmış, ancak boşanma nedeni olmaya devam etmektedir.

II. Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış

MADDE 162.- Eşlerden her biri diğeri tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilir.

Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer.

Affeden tarafın dava hakkı yoktur.

III. Suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme

MADDE 163.- Eşlerden biri küçük düşürücü bir suç işler veya haysiyetsiz bir hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onunla birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilir.

IV. Terk

Madde 164.- Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise;Ê terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.

Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

V. Akıl hastalığı da Kanunun 165. maddesinde sayılan boşanma nedenleri arasında yer almaktadır.

VI. Evlilik birliğinin sarsılması

Madde 166.- Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir…

Madde 167.- Boşanma davası açmaya hakkı olan eş, dilerse boşanma, dilerse ayrılık isteyebilir.

VII. Geçici önlemler

MADDE 169.- Boşanma veya ayrılık davası açılınca hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır.

 Boşanmada tazminat ve nafaka

1. Maddî ve manevî tazminat

Madde 174.- Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir.

Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.

2. Yoksulluk nafakası

Madde 175.- Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.

Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.

3. Tazminat ve nafakanın ödenme biçimi

EVLİLİĞİN GENEL HÜKÜMLERİ

ÊA. Haklar ve yükümlülükler

I. Genel olarak

Madde 185.- Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur.

Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler.

Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.

II. Konutun seçimi, birliğin yönetimi ve giderlere katılma

MADDE 186.- Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler.

Birliği eşler beraberce yönetirler.

Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar. 

III. Kadının soyadı

Madde 187.- Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.

B. Birliğin temsili

I. Eşlerin temsil yetkisi

Madde 188.- Eşlerden her biri, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için evlilik birliğini temsil eder.

Ailenin diğer ihtiyaçları için eşlerden biri, birliği ancak aşağıdaki hâllerde temsil edebilir:

1. Diğer eş veya haklı sebeplerle  hâkim  tarafından yetkili kılınmışsa,

2. Birliğin yararı bakımından gecikmede sakınca bulunur ve diğer eşin hastalığı, başka bir yerde olması veya benzeri sebeplerle rızası alınamazsa.

C. Eşlerin meslek ve işi

Madde 192.- Eşlerden her biri, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda değildir. Ancak, meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararı göz önünde tutulur.

E. Birliğin korunması

I. Genel olarak

MADDE 195.- Evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi hâlinde, eşler ayrı ayrı veya birlikte hâkimin müdahalesini isteyebilirler.

Hâkim, eşleri yükümlülükleri konusunda uyarır; onları uzlaştırmaya çalışır ve eşlerin ortak rızası ile uzman kişilerin yardımını isteyebilir.

Hâkim, gerektiği takdirde eşlerden birinin istemi üzerine kanunda öngörülen önlemleri alır.

II. Eşler birlikte yaşarken

Madde 196.- Eşlerden birinin istemi üzerine hâkim, ailenin geçimi için her birinin yapacağı parasal katkıyı belirler.

Eşin ev işlerini görmesi, çocuklara bakması, diğer eşin işinde karşılıksız çalışması, katkı miktarının belirlenmesinde dikkate alınır.

Bu katkılar, geçmiş bir yıl ve gelecek yıllar için istenebilir.

III. Birlikte yaşamaya ara verilmesi

Madde 197.- Eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddî biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir.

Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır.

Eşlerden biri, haklı bir sebep olmaksızın diğerinin birlikte yaşamaktan kaçınması veya ortak hayatın başka bir sebeple olanaksız hâle gelmesi üzerine de yukarıdaki istemlerde bulunabilir.

Eşlerin ergin olmayan çocukları varsa hâkim, ana ve baba ile çocuklar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlere göre gereken önlemleri alır.

EŞLER ARASINDAKİ MAL REJİMİ

Yasal mal rejimi

Madde 202.- Eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması asıldır.

Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul edebilirler.

Çocuk ile kişisel ilişki

I. Ana ve baba ile

1. Kural

Madde 323.- Ana ve babadan her biri, velâyeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir.

2. Sınırları

Madde 324.- Ana ve babadan her biri, diğerinin çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür.

Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını  birinci fıkrada öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanırlar veya çocuk ile ciddî olarak ilgilenmezler ya da diğer önemli sebepler varsa, kişisel ilişki kurma hakkı reddedilebilir veya  kendilerinden  alınabilir.  

D. Çocukların bakım ve eğitim giderlerini karşılama

I. Kapsamı

Madde 327.- Çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderler ana ve baba tarafından karşılanır.

Ana ve baba, yoksul oldukları veya çocuğun özel durumu olağanüstü harcamalar yapılmasını gerektirdiği takdirde ya da olağan dışı herhangi bir sebebin varlığı hâlinde, hâkimin izniyle çocuğun mallarından onun bakım ve eğitimine yetecek belli bir miktar sarfedebilirler.

II. Süresi

Madde 328.- Ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder.

Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler.

III. Dava hakkı

Madde 329.- Küçüğe fiilen bakan ana veya baba, diğerine karşı çocuk adına nafaka davası açabilir.

Ayırt etme gücüne sahip olmayan küçük için gereken hâllerde nafaka davası, atanacak kayyım veya vasi tarafından da açılabilir.

Ayırt etme gücüne sahip olan küçük de nafaka davası açabilir.

VELÂYET

I. Koşullar

Madde 335.- Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velâyeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velâyet ana ve babadan alınamaz.

Hâkim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velâyeti altında kalırlar.

II. Ana ve baba evli ise

Madde 336.- Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velâyeti birlikte kullanırlar.

Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hâli gerçekleşmişse hâkim, velâyeti eşlerden birine verebilir.

Velâyet, ana ve babadan birinin ölümü hâlinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir.

III. Ana ve baba evli değilse

Madde 337.- Ana ve baba evli değilse velâyet anaya aittir.

Ana küçük, kısıtlı veya ölmüş ya da velâyet kendisinden alınmışsa hâkim, çocuğun menfaatine göre, vasi atar veya velâyeti babaya verir.

IV. Üvey çocuklar

Madde 338.- Eşler, ergin olmayan üvey çocuklarına da özen ve ilgi göstermekle yükümlüdürler.

Kendi  çocuğu üzerinde velâyeti kullanan eşe diğer eş uygun bir şekilde yardımcı olur; durum ve koşullar zorunlu kıldığı ölçüde çocuğun ihtiyaçları için onu temsil eder.

B. Velâyetin kapsamı

I. Genel olarak

Madde 339.- Ana ve baba, çocuğun bakım ve eğitimi konusunda onun menfaatini göz önünde tutarak gerekli kararları alır ve uygularlar.

Çocuk, ana ve babasının sözünü dinlemekle yükümlüdür.

Ana ve baba, olgunluğu ölçüsünde çocuğa hayatını düzenleme olanağı tanırlar; önemli konularda olabildiğince onun düşüncesini göz önünde tutarlar.

Çocuk, ana ve babasının rızası dışında evi terk edemez ve yasal sebep olmaksızın onlardan alınamaz.

Çocuğun adını ana ve babası koyar.

II. Eğitim

Madde 340.- Ana ve baba, çocuğu olanaklarına göre eğitirler ve onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişimini sağlar ve korurlar.

Ana ve baba çocuğa, özellikle bedensel ve zihinsel özürlü olanlara, yetenek ve eğilimlerine uygun düşecek ölçüde, genel ve meslekî bir eğitim sağlarlar.

III. Dinî eğitim

Madde 341.- Çocuğun dinî eğitimini belirleme hakkı ana ve babaya aittir.

Ana ve babanın bu konudaki haklarını sınırlayacak her türlü sözleşme geçersizdir.

Ergin, dinini seçmekte özgürdür.

IV. Çocuğun temsil edilmesi

Madde 342.- Ana ve baba, velâyetleri çerçevesinde üçüncü kişilere karşı çocuklarının yasal temsilcisidirler.

İyi niyetli üçüncü kişiler, eşlerden her birinin diğerinin rızasıyla işlem yaptığını varsayabilirler.

Vesayet makamlarının iznine bağlı hususlar dışında kısıtlıların temsiline ilişkin hükümler velâyetteki temsilde de uygulanır.

C. Çocuğun korunması

I. Koruma önlemleri

Madde 346.- Çocuğun menfaati ve gelişmesi tehlikeye düştüğü takdirde, ana ve baba duruma çare bulamaz veya buna güçleri yetmezse hâkim, çocuğun korunması için uygun önlemleri alır.   

II. Çocukların yerleştirilmesi

Madde 347.- Çocuğun bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunur veya çocuk manen terk edilmiş hâlde kalırsa hâkim, çocuğu ana ve babadan alarak bir aile yanına veya bir kuruma yerleştirebilir.

Çocuğun aile içinde kalması ailenin huzurunu onlardan katlanmaları beklenemeyecek derecede bozuyorsa ve durumun gereklerine göre başka çare de kalmamışsa, ana ve baba veya çocuğun istemi üzerine hâkim aynı önlemleri alabilir.

Ana ve baba ile çocuğun ödeme gücü yoksa bu önlemlerin gerektirdiği giderler Devletçe karşılanır.

Nafakaya ilişkin hükümler saklıdır.

III. Velâyetin kaldırılması

1. Genel olarak

Madde 348.- Çocuğun korunmasına ilişkin diğer önlemlerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı önceden anlaşılırsa, hâkim aşağıdaki hâllerde velâyetin kaldırılmasına karar verir:

1. Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, özürlü olması, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velâyet görevini gereği gibi yerine getirememesi.

2. Ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması.

Velâyet ana ve babanın her ikisinden kaldırılırsa çocuğa bir vasi atanır.

Kararda aksi belirtilmedikçe, velâyetin kaldırılması mevcut ve doğacak bütün çocukları kapsar.

A. Nafaka yükümlüleri

Madde 364.- Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.

Kardeşlerin nafaka yükümlülükleri, refah içinde bulunmalarına bağlıdır.

Eş ile ana ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümler saklıdır.

B.2.5. 5187 Sayılı BASIN KANUNU

Kabul Tarihi: 9/6/2004

Amaç ve kapsam

Madde 1- Bu Kanunun amacı, basın özgürlüğünü ve bu özgürlüğün kullanımını düzenlemektir.

Bu Kanun basılmış eserlerin basımı ve yayımını kapsar.

Yargıyı etkileme

 Madde 19- Hazırlık soruşturmasının başlamasından takipsizlik kararı verilmesine veya kamu davasının açılmasına kadar geçen süre içerisinde, Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme işlemlerinin ve soruşturma ile ilgili diğer belgelerin içeriğini yayımlayan kimse, iki milyar liradan elli milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza, bölgesel süreli yayınlarda on milyar liradan, yaygın süreli yayınlarda yirmi milyar liradan az olamaz.

Görülmekte olan bir dava kesin kararla sonuçlanıncaya kadar, bu dava ile ilgili hâkim veya mahkeme işlemleri hakkında mütalaa yayımlayan kişiler hakkında da birinci fıkrada yer alan cezalar uygulanır.

Cinsel saldırı, cinayet ve intihara özendirme

 Madde 20- Cinsel saldırı, cinayet ve intihar olayları hakkında, haber vermenin sınırlarını aşan ve okuyucuyu bu tür fiillere özendirebilecek nitelikte olan yazı ve resim yayımlayanlar bir milyar liradan yirmi milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda iki milyar liradan, yaygın süreli yayınlarda on milyar liradan az olamaz.

Bu madde ile cinsel saldırı, cinayet ve intihar olayları hakkında habercilik sınırlarını aşan ve okuyucuyu bu tür fiillere özendirebilecek yayımların suç olduğu hüküm altına alınmıştır.

Kimliğin açıklanmaması

Madde 21- Süreli yayınlarda;

a) 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre evlenmeleri yasaklanmış olan kimseler arasındaki cinsel ilişkiyle ilgili haberlerde bu kişilerin,

 b) 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436  ncı maddelerinde yazılı cürümlere ilişkin haberlerde mağdurların,

c) On sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının,

 Kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar bir milyar liradan yirmi milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda iki milyar liradan, yaygın süreli yayınlarda on milyar liradan az olamaz.

Bu madde ile Medeni Kanun ve Ceza Kanunundaki çeşitli hükümlere ilişkin haberlerde ilgili kişi, suç faili18 yaşından küçük (çocuk) olan ve mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlara verilecek cezalar düzenlenmiştir.

İkinci fıkranın (b) bendinde geçen 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddeleri 5271 sayılı TCK’nun  “cinsel saldırı” başlıklı 102., “çocukların cinsel istismarı” başlıklı 103., “reşit olmayanla cinsel ilişki” başlıklı 104., “cinsel taciz” başlıklı 105., “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” başlıklı 109. ve fuhuş başlıklı 227. maddelerini karşılamaktadır.

 

 B.2.6. 4320 Sayılı AİLENİN KORUNMASINA DAİR KANUN

Ailenin Korunması Kanunu 14.01.1998 tarihinde kabul edilerek, 17.01.1998 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş bulunmaktadır.

Anayasa’nın 41inci maddesinde belirtildiği gibi toplumun temelini aile oluşturmaktadır. Bireysellikten toplumsallığa geçişin en küçük birimi olan ve karşılıklı rıza ile oluşan ailenin sağlıklı yapılanması ve yürütülmesi toplumun varoluşunu ve yarınlara güçlü bir biçimde uzanmasını doğrudan etkilemektedir. Ülkemizin büyükanne, büyükbaba, anne, baba ve torunların birlikte yaşadığı geleneksel geniş aile sisteminden hızlı sanayileşme ve buna paralel olarak şehirleşmeyle birlikte çekirdek aile tip dediğimiz anne, baba ve çocuğun oluşturduğu dar aile tipine doğru yoğun bir gidiş yaşanmıştır. Bugün içinde bulunulan zor ekonomik koşullar, sosyal ve kavramsal kargaşalar, yorucu şehir hayatı aile bireyleri üzerinde psikolojik ve sosyolojik rahatsızlıklara sebep olmaktadır.

İlk insanla birlikte ortaya çıkan şiddet olgusu değişik türleri ve uygulanış biçimleriyle her zaman gündemde olmuştur. Şiddetin aile yaşamı içerisinde, aileyi oluşturan bireyler arasında gerçekleşen ve “aile içi şiddet” adı altında “aile içinde bir bireyin diğer bir bireye yönelik fiziki, sözel ve duygusal kötü davranışı” şeklinde tanımlanan görüntüsü toplum için daha tehlikeli olmakta, toplumun en küçük birimi olan aile içerisinde gerçekleşen şiddetin yol açtığı ve açacağı zararlar toplum bünyesinde daha derin ve kalıcı izler bırakmaktadır.

Aile içi şiddetin zararları sadece toplum açısından değil birey açısından da tehlikeli sonuçlar yaratmaktadır. Aile içi şiddet, sevgi, şefkat ve merhamet göstermesi gereken bir kişi tarafından uygulandığından, şiddete maruz kalan aile bireyinin ruhi yapısında hayatı boyunca silinmesi zor izler bırakmaktadır. Aile içi şiddet olaylarına daha çok anne ve çocukların maruz kaldığı yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Son yıllarda aile içi şiddet olayları toplumumuzu sarsar boyutlara ulaşmıştır. Her geçen gün ailede yaşanan dayak, işkence ve cinayet gibi şiddet olayları görsel ve yazılı basında izlenmektedir.

Bu itibarla Anayasa’nın 41 inci maddesinde yer alan “Devlet ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” hükmü de göz önüne alınarak aile içi şiddetten mağdur olan kadını ve çocukları koruyucu yasal tedbirlerin alınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

Bu amaçla hazırlanan “Ailenin Korunmasına Dair Kanun Tasarısıyla”, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, İrlanda ve Norveç gibi ülkelerde uygulanan, şiddete uğrama ihtimali bulunan kadınların mahkemelere başvurarak koruma emri alabilmelerini sağlayacak hükümler Türk hukuk sistemine dahil edilmektedir. ( Kanun Gerekçesi)

4320 sayılı Kanun ile Türk Medeni Kanununun öngördüğü tedbirlerden ayrı olarak, eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığının bildirmesi durumunda, Aile Mahkemesi Hâkiminin(1) re’sen sorunun mahiyetini göz önünde bulundurarak Kanunun 1. maddesinde sayılan tedbirlerden bir ya da bir kaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başkaca tedbirlere hükmedebileceği hüküm altına alınmıştır. (Madde1/1)

Kanunun 1. maddesine göre Aile Mahkemesi Hâkiminin hükmedebileceği tedbirler şunlardır:

“Kusurlu eşin;

a) Diğer eşe veya çocuklara veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik davranışlarda bulunmaması,

b) Müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer eşe ve varsa çocuklara tahsisi ile diğer eş ve çocukların oturmakta olduğu eve veya iş yerlerine yaklaşmaması,

c) Diğer eşin, çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinin eşyalarına zarar vermemesi,

d) Diğer eşi, çocukları veya aynı çatı altında yaşan aile bireylerini iletişim vasıtalarıyla rahatsız etmemesi,

e) Varsa silâh ve benzeri araçlarını zabıtaya teslim etmesi,

f) Alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak ortak konuta gelmemesi veya ortak konutta bu maddeleri kullanmaması.”

Yukarıdaki hükümlerin tatbiki maksadıyla öngörülen süre altı ayı geçemez ve kararda hükm olunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağı ve hürriyeti cezaya hükmedileceği hususu kusurlu eşe ihtar olunur.

___________________

(1) Bu fıkrada geçen “Sulh Hukuk Hâkimi” ibaresi, 9/1/2003 tarihli ve 4787 sayılı Kanunla “Aile Mahkemesi Hâkimi” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

Hâkim bu konuda mağdurların yaşam düzeylerini göz önünde bulundurarak tedbir nafakasına hükmeder.

Birinci fıkra hükmüne göre yapılan başvurular harca tâbi değildir.

4320 sayılı Kanunun 2. maddesi hükmüne göre;

Koruma kararının bir örneği mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi olunur. Cumhuriyet Başsavcılığı koruma kararının uygulanmasını zabıta marifetiyle izler.

Koruma kararına uyulmaması halinde zabıta, mağdurların şikâyet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re’sen soruşturma yaparak evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirir.

Cumhuriyet başsavcılığı koruma kararına uymayan eş hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açar. Bu davanın duruşması yer ve zaman kaybına bakılmaksızın 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu hükümlerine göre yapılır.

4320 sayılı Kanunun uygulamasından doğan bazı aksaklıklar gözetilerek Adalet Bakanlığı tarafından çeşitli genelgeler yayımlanmıştır.

*- 4320 sayılı yasanın uygulanması yönündeki istatistiksel bilgiler Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün Adalet İstatistikleri Yıllığı 2003, 2004 Kitapçığı kapsamında rapor ekinde sunulmuştur.

 

 

B.2.7. 4787 Sayılı AİLE MAHKEMELERİNİN KURULUŞ, GÖREV VE

YARGILAMA USULLERİNE DAİRÊ KANUN

18/1/2003 tarih ve 24997 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren 4787 s. Kanunun amacı aile mahkemelerinin kuruluş, görev ve yargılama usullerini düzenlemek olup, aile hukukundan doğan dava ve işleri görmek üzere kurulan aile mahkemelerine dair hükümleri kapsar. (madde 1)

Aile mahkemelerinin 2. maddede ayrıntıları belirtildiği üzere, her ilde ve merkez nüfusu yüz binin üzerindeki her ilçede, tek hâkimli ve asliye mahkemesi derecesinde olmak üzere kurulur.

Kanunun 3. maddesi doğrultusunda, Aile mahkemelerine, tercihen evli ve çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş ve aile hukuku alanında lisansüstü eğitim yapmış olan hâkimler arasından atama yapılır.

Aile Mahkemelerinin görevlerini 4. madde kapsamında şöyle sıralamak mümkündür:

1. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,

2. 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,

3. Kanunlarla verilen diğer görevler.

4. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda öngörülmüş önlemlerden bir ya da birkaçını içeren koruma kararını almak.

Bunların yanında Kanunun “Koruyucu, eğitici ve sosyal önlemler” başlıklı 6. maddesinde belirtilen yetişkinler ve küçükler hakkındaki eğitici ve sosyal amaçlı koruma önlemlerini alma görevi de sayılabilir.

Gerçekten de 6. madde hükmüne göre Aile mahkemesi;

“…diğer kanunlardaki hükümler saklı kalmak üzere görev alanına giren konularda:

1. Yetişkinler hakkında;

a) Evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri konusunda eşleri uyararak, gerektiğinde uzlaştırmaya,

b) Ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan malî yükümlülüklerin yerine getirilmesine ilişkin gerekli önlemleri almaya,

c) Resmî veya özel sağlık veya sosyal hizmet kurumlarına, huzur evlerine veya benzeri yerlere yerleştirmeye,

 d) Bir meslek edinme kursuna veya uygun görülecek bir eğitim kurumuna vermeye,

2. Küçükler hakkında;

a) Bakım ve gözetime yönelik nafaka yükümlülüğü konusunda gerekli önlemleri almaya,

b) Bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunan veya manen terk edilmiş halde kalan küçüğü, ana ve babadan alarak bir aile yanına veya resmî ya da özel sağlık kurumuna veya eğitimi güç çocuklara mahsus kuruma yerleştirmeye,

c) Çocuk mallarının yönetimi ve korunmasına ilişkin önlemleri almaya,ÊÊ

d) Genel ve katma bütçeli daireler, mahallî idareler, kamu iktisadî teşebbüsleri ve bankalar tarafından kurulmuş teşekkül, müessese veya işletmelere veya benzeri işyerlerine yahut meslek sahibi birinin yanına yerleştirmeye,

Karar verebilir.Ê

Aile Mahkemesince verilen bu kararların takip ve yerine getirilmesinde 5 inci maddeye göre atanan uzmanlardan biri veya birkaçı görevlendirilebilir. Bu kararlara uyulmaması halinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 113/A maddesi uygulanır

HUMK Madde 113/A - (Ek: 30/4/1973 - 1711/2 md.)

İhtiyati tedbir kararının uygulanması dolayısıyla verilen emre uymayan veya o yolda alınmış tedbire aykırı davranışta bulunan kimse eylemi T. C. K. Na göre daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, ait olduğu ceza mahkemesince bir aydan altı aya kadar hapisle cezalandırılır.)

Kanunun “Aile Mahkemeleri bünyesinde bulunan uzmanlar” başlıklı 5. maddesine göre;

“Her aile mahkemesine,

1. Davanın esasına girilmeden önce veya davanın görülmesi sırasında, mahkemece istenen konular hakkında taraflar arasındaki uyuşmazlık nedenlerine ilişkin araştırma ve inceleme yapmak ve sonucunu bildirmek,

2. Mahkemenin gerekli gördüğü hallerde duruşmada hazır bulunmak, istenilen konularla ilgili çalışmalar yapmak ve görüş bildirmek,

3. Mahkemece verilecek diğer görevleri yapmak,

Üzere Adalet Bakanlığınca, tercihen; evli ve çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş ve aile sorunları alanında lisansüstü eğitim yapmış olanlar arasından, birer psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı atanır.

Bu görevlilerin bulunmaması, iş durumlarının müsait olmaması veya görevin bunlar tarafından yapılmasında hukukî veya fiilî herhangi bir engel bulunması ya da başka bir uzmanlık dalına ihtiyaç duyulması hallerinde, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlar veya serbest meslek icra edenlerden yararlanılır…”

Kanunun 7. maddesine göre; “Aile mahkemeleri, önlerine gelen dava ve işlerin özelliklerine göre, esasa girmeden önce, aile içindeki karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörünün korunması bakımından eşlerin ve çocukların karşı karşıya oldukları sorunları tespit ederek bunların sulh yoluyla çözümünü, gerektiğinde uzmanlardan da yararlanarak teşvik eder. Sulh sağlanamadığı takdirde yargılamaya devam olunarak esas hakkında karar verilir…”

Anılan 7. madde ile Medeni Usul Hukukumuza ilk kez sulh müessesesi girmiştir. Birinci fıkra ile hâkime, önüne gelen dava ve işlerde, esasa girmeden önce, uyuşmazlıkları, tarafları sulha  teşvik etmek suretiyle çözmek görevi verilmiştir.

Aile Mahkemelerinin Türkiye genelinde dağılımı aşağıda sunulmuştur.

 

 

Tablo: 4. Türkiye’de faaliyette olan 150 Aile Mahkemesinin İllere Göre Dağılımı

Türkiye Adalet Akademisi tarafından 2005 yılı içerisinde aile mahkemesi hâkimlerine yönelik düzenlenen hizmet içi eğitim programına bir göz atmak gerekirse;

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 11.01.2005 tarih ve 1 sayılı kararı ile;

24-28 Ocak 2005 tarihlerinde 20 kişi

07-11 Şubat 2005 tarihlerinde 20 kişi

21-25 Şubat 2005 tarihlerinde 20 kişi

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 22.12.2005 tarih ve 896 sayılı kararı ile;

26-30 Aralık tarihlerinde 16 kişi

*- 4787 sayılı yasanın uygulanması yönündeki istatistiksel  bilgiler Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün Adalet İstatistikleri Yıllığı 2003, 2004 Kitapçığı kapsamında rapor ekinde sunulmuştur.

B.2.8.  5395 sayılı ÇOCUK KORUMA KANUNU

03/07/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunuyla (R.G: 15/7/2005-25876); özel korunma ihtiyacı olan veya kanunla ihtilafa düşen çocukların korunmasını, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasını, toplumun adalet ve güvenlik ihtiyacının karşılanmasını hedefleyen çocuk adalet sisteminin esas ve usullerini düzenlemek ve özel korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında alınacak tedbirler ile kanunla ihtilafa düşen çocuklar hakkında hüküm olunacak tedbirlerin usul, esas ve uygulanmasına dair ve çocuk mahkemelerinin kuruluşu, görev ve yetkileri ile yargılama usullerinin düzenlenmesi amaçlanmaktadır.

5395 sayılı Kanunun 3. maddesi kapsamında;

Çocuk: Daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış kişiyi; bu kapsamda,

Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlâki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu,

Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu,

ifade eder.

Kanunun Temel ilkeler başlıklı 4. maddesine göre;

“(1) Bu Kanunun uygulanmasında, çocuğun haklarının korunması amacıyla;

a) Çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının güvence altına alınması,

b) Çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi,

c) Çocuk ve ailesinin herhangi bir nedenle ayrımcılığa tâbi tutulmaması,

d) Çocuk ve ailesi bilgilendirilmek suretiyle karar sürecine katılımlarının sağlanması,

e) Çocuğun, ailesinin, ilgililerin, kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliği içinde çalışmaları,

f) İnsan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usûl izlenmesi,

g) Soruşturma ve kovuşturma sürecinde çocuğun durumuna uygun özel ihtimam gösterilmesi,

h) Kararların alınmasında ve uygulanmasında, çocuğun yaşına ve gelişimine uygun eğitimini ve öğrenimini, kişiliğini ve toplumsal sorumluluğunu geliştirmesinin desteklenmesi,

i) Çocuklar hakkında özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirler ile hapis cezasına en son çare olarak başvurulması,

j) Tedbir kararı verilirken kurumda bakım ve kurumda tutmanın son çare olarak görülmesi, kararların verilmesinde ve uygulanmasında toplumsal sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması,

k) Çocukların bakılıp gözetildiği, tedbir kararlarının uygulandığı kurumlarda yetişkinlerden ayrı tutulmaları,

l) Çocuklar hakkında yürütülen işlemlerde, yargılama ve kararların yerine getirilmesinde kimliğinin başkaları tarafından belirlenememesine yönelik önlemler alınması,

İlkeleri gözetilir.”

Kanunun “Koruyucu ve destekleyici tedbirler” başlıklı 5. maddesinde alınacak koruyucu ve destekleyici tedbirlerin neler olduğu aşağıdaki şekilde ayrıntılı olarak belirlenmiştir;

“ (1) Koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir. Bunlardan;

a) Danışmanlık tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimselere çocuk yetiştirme konusunda; çocuklara da eğitim ve gelişimleri ile ilgili sorunlarının çözümünde yol göstermeye,

b) Eğitim tedbiri, çocuğun bir eğitim kurumuna gündüzlü veya yatılı olarak devamına; iş ve meslek edinmesi amacıyla bir meslek veya sanat edinme kursuna gitmesine veya meslek sahibi bir ustanın yanına yahut kamuya ya da özel sektöre ait işyerlerine yerleştirilmesine,

c) Bakım tedbiri, çocuğun bakımından sorumlu olan kimsenin herhangi bir nedenle görevini yerine getirememesi hâlinde, çocuğun resmî veya özel bakım yurdu ya da koruyucu aile hizmetlerinden yararlandırılması veya bu kurumlara yerleştirilmesine,

d) Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,

e) Barınma tedbiri, barınma yeri olmayan çocuklu kimselere veya hayatı tehlikede olan hamile kadınlara uygun barınma yeri sağlamaya,

Yönelik tedbirdir.

(2) Hakkında, birinci fıkranın (e) bendinde tanımlanan barınma tedbiri uygulanan kimselerin, talepleri hâlinde kimlikleri ve adresleri gizli tutulur.

(3) Tehlike altında bulunmadığının tespiti ya da tehlike altında bulunmakla birlikte veli veya vasisinin ya da bakım ve gözetiminden sorumlu kimsenin desteklenmesi suretiyle tehlikenin bertaraf edileceğinin anlaşılması hâlinde; çocuk, bu kişilere teslim edilir. Bu fıkranın uygulanmasında, çocuk hakkında birinci fıkrada belirtilen tedbirlerden birisine de karar verilebilir.”

Kanunun “Kuruma başvuru” başlıklı 6. maddesinde,

“ (1) Adlî ve idarî merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlüdür. Çocuk ile çocuğun bakımından sorumlu kimseler çocuğun korunma altına alınması amacıyla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurabilir.

(2) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kendisine bildirilen olaylarla ilgili olarak gerekli araştırmayı derhâl yapar.”

hükmü yer almaktadır.

“Koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alınması” başlıklı 7. maddede;

 (1) Çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı; çocuğun anası, babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen çocuk hâkimi tarafından alınabilir.

(2) Tedbir kararı verilmeden önce çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılabilir.

(3) Tedbirin türü kararda gösterilir. Bir veya birden fazla tedbire karar verilebilir.

(4) Hâkim, hakkında koruyucu ve destekleyici tedbire karar verdiği çocuğun denetim altına alınmasına da karar verebilir.

(5) Hâkim, çocuğun gelişimini göz önünde bulundurarak koruyucu ve destekleyici tedbirin kaldırılmasına veya değiştirilmesine karar verebilir. Bu karar acele hâllerde, çocuğun bulunduğu yer hâkimi tarafından da verilebilir. Ancak bu durumda karar, önceki kararı alan hâkim veya mahkemeye bildirilir.

(6) Tedbirin uygulanması, on sekiz yaşın doldurulmasıyla kendiliğinden sona erer. Ancak hâkim, eğitim ve öğrenimine devam edebilmesi için ve rızası alınmak suretiyle tedbirin uygulanmasına belli bir süre daha devam edilmesine karar verebilir.

(7) Mahkeme, korunma ihtiyacı olan çocuk hakkında, koruyucu ve destekleyici tedbir kararının yanında 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre velayet, vesayet, kayyım, nafaka ve kişisel ilişki kurulması hususlarında da karar vermeye yetkilidir.

hükmü yer almaktadır.

Kanunun 8. maddesinde tedbirlerde yetki durumu düzenlenerek;

“ (1) Korunma ihtiyacı olan çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbirler, çocuğun menfaatleri bakımından kendisinin, ana, baba, vasisi veya birlikte yaşadığı kimselerin bulunduğu yerdeki çocuk hâkimince alınır.

(2) Tedbir kararlarının uygulanması, kararı veren hâkim veya mahkemece en geç üçer aylık sürelerle incelettirilir.

(3) Hâkim veya mahkeme; denetim memurları, çocuğun velisi, vasisi, bakım ve gözetimini üstlenen kimselerin, tedbir kararını yerine getiren kişi ve kuruluşun temsilcisi ile Cumhuriyet savcısının talebi üzerine veya re’sen çocuğa uygulanan tedbirin sonuçlarını inceleyerek kaldırabilir, süresini uzatabilir veya değiştirebilir. ”

hükmüne yer verilmiştir.

Acil korunma kararı alınması başlıklı 9. madde hükmüne göre;

“ (1) Derhâl korunma altına alınmasını gerektiren bir durumun varlığı hâlinde çocuk, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bakım ve gözetim altına alındıktan sonra acil korunma kararının alınması için Kurum tarafından çocuğun Kuruma geldiği tarihten itibaren en geç beş gün içinde çocuk hâkimine müracaat edilir. Hâkim tarafından, üç gün içinde talep hakkında karar verilir. Hâkim, çocuğun bulunduğu yerin gizli tutulmasına ve gerektiğinde kişisel ilişkinin tesisine karar verebilir.

(2) Acil korunma kararı en fazla otuz günlük süre ile sınırlı olmak üzere verilebilir. Bu süre içinde Kurumca çocuk hakkında sosyal inceleme yapılır. Kurum, yaptığı inceleme sonucunda, tedbir kararı alınmasının gerekmediği sonucuna varırsa bu yöndeki görüşünü ve sağlayacağı hizmetleri hâkime bildirir. Çocuğun, ailesine teslim edilip edilmeyeceğine veya uygun görülen başkaca bir tedbire hâkim tarafından karar verilir.

(3) Kurum, çocuk hakkında tedbir kararı alınması gerektiği sonucuna varırsa hâkimden koruyucu ve destekleyici tedbir kararı verilmesini talep eder.”

Bakım ve barınma kararlarının yerine getirilmesi başlıklı 10 maddesine göre;

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından, kendisine intikal eden olaylarda gerekli önlemlerin derhâl alınarak çocuk, resmî veya özel kuruluşlara yerleştirileceği belirtilmiştir.

Çocuğun nakli başlıklı 18. maddeye göre; Çocuklara zincir, kelepçe ve benzeri aletler takılamaz. Ancak; zorunlu hâllerde çocuğun kaçmasını, kendisinin veya başkalarının hayat veya beden bütünlükleri bakımından doğabilecek tehlikeleri önlemek için kolluk tarafından gerekli önlem alınabilir.

Kamu davasının açılmasının ertelenmesi başlıklı 19. maddesine göre;

Fiil için kanunda öngörülen cezanın üst sınırı üç aydan fazla ve iki yıla kadar (iki yıl dâhil) hapis cezasını veya adlî para cezasını gerektirir ise, Cumhuriyet savcısı tarafından deliller toplandıktan sonra şüpheli hakkında açılacak kamu davası;

a) Çocuğun daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,

b) Yapılan soruşturmanın, kamu davası açılmasının ertelenmesi hâlinde şüphelinin suç işlemekten çekineceği kanaatini vermesi,

c) Kamu davası açılmasının ertelenmesinin, şüpheli ve toplum açısından kamu davası açılmasından daha yararlı olması,

d) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,

Koşullarının birlikte gerçekleşmesi hâlinde, beş yıl süreyle ertelenebilir. Bu fıkranın (d) bendindeki koşul çocuğun ailesinin veya kendisinin ekonomik durumunun elverişli olmaması hâlinde aranmayabilir.

Ê (2) Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin kararın uygulanması, çocuk hâkiminin onamasına bağlıdır. Bu husustaki karar beş gün içinde verilir.

(3) Erteleme süresi içinde işlediği kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm olmadığı takdirde, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir. Erteleme süresi içinde işlediği kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde kamu davası açılır. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez.

(4) Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin kararlar, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir.

 (5) Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuk bakımından, birinci fıkrada öngörülen hapis cezasının üst sınırı üç yıl (üç yıl dâhil) olarak uygulanır.

“Tutuklama yasağı” başlıklı 21. maddesine göre;

Onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında üst sınırı beş yılı aşmayan hapis cezasını gerektiren fiillerinden dolayı tutuklama kararı verilemez.

“Duruşma” başlıklı 22. maddesine göre;

Çocuk, velisi, vasisi, mahkemece görevlendirilmiş sosyal çalışma görevlisi, çocuğun bakımını üstlenen aile ve kurumda bakılıyorsa kurumun temsilcisi duruşmada hazır bulunabilir.

Mahkeme veya hâkim, çocuğun sorgusu veya çocuk hakkındaki diğer işlemler sırasında çocuğun yanında sosyal çalışma görevlisi bulundurabilir.

Duruşmalarda hazır bulunan çocuk, yararı gerektirdiği takdirde duruşma salonundan çıkarılabileceği gibi sorgusu yapılmış çocuğun duruşmada hazır bulundurulmasına da gerek görülmeyebilir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması başlıklı 23. maddesine göre;

Çocuğa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda belirlenen ceza, en çok üç yıla kadar (üç yıl dâhil) hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebileceği ve bunun koşulları düzenlenmiştir.

Uzlaşma başlıklı 24. madde hükmüne göre;

Suça sürüklenen çocuklarla ilgili olarak uzlaşma, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan veya kasten işlenen ve alt sınırı iki yılı aşmayan hapis veya adlî para cezasını gerektiren ya da taksirle işlenen suçlarda uygulanır.

Suç tarihinde on beş yaşını doldurmayan çocuklar bakımından, birinci fıkrada öngörülen hapis cezasının alt sınırı üç yıl olarak uygulanır.

Mahkemelerin kuruluşu başlıklı 25. maddeye göre;

Çocuk mahkemesi, tek hâkimden oluşur. Bu mahkemeler her il merkezinde kurulur. Ayrıca, bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak kurulabilir. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde çocuk mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturulabilir. Bu daireler numaralandırılır. Çocuk mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz. Mahkemelerin bulunduğu yerlerdeki Cumhuriyet savcıları, çocuk mahkemeleri kararlarına karşı kanun yoluna başvurabilirler.

Çocuk ağır ceza mahkemelerinde bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur ve mahkeme bir başkan ve iki üye ile toplanır. Bu mahkemeler bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak kurulur. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde çocuk ağır ceza mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturulabilir. Bu daireler numaralandırılır.

Halen 40 kurulu 33’ü faaliyette Çocuk Mahkemesi, 19 kurulu 13’ü faaliyette Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi bulunmaktadır.

“Cumhuriyet savcılığı çocuk bürosu” başlıklı 29. maddeye göre;

“Cumhuriyet başsavcılıklarında bir çocuk bürosu kurulur. Cumhuriyet başsavcısınca 28 inci maddenin birinci fıkrasında öngörülen nitelikleri haiz olanlar arasından yeterli sayıda Cumhuriyet savcısı, bu büroda görevlendirilir.”

Çocuk bürosunun görevleri 30. maddede şöyle sıralanmıştır;

(1) Çocuk bürosunun görevleri;

“a) Suça sürüklenen çocuklar hakkındaki soruşturma işlemlerini yürütmek,

b) Çocuklar hakkında tedbir alınması gereken durumlarda, gecikmeksizin tedbir alınmasını sağlamak,

c) Korunma ihtiyacı olan, suç mağduru veya suça sürüklenen çocuklardan yardıma, eğitime, işe, barınmaya ihtiyacı olan veya uyum güçlüğü çekenlere ihtiyaç duydukları destek hizmetlerini sağlamak üzere, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği içinde çalışmak, bu gibi durumları çocukları korumakla görevli kurum ve kuruluşlara bildirmek,

d) Bu Kanunla ve diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirmektir.

(2) Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, bu görevler çocuk bürosunda görevli olmayan Cumhuriyet savcıları tarafından da yerine getirilebilir.”

Kolluğun çocuk birimi Kanunun 31. maddesinde düzenlenmiştir;

“ (1) Çocuklarla ilgili kolluk görevi, öncelikle kolluğun çocuk birimleri tarafından yerine getirilir.

(2) Kolluğun çocuk birimi, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocuklar hakkında işleme başlandığında durumu, çocuğun veli veya vasisine veya çocuğun bakımını üstlenen kimseye, baroya ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna, çocuk resmî bir kurumda kalıyorsa ayrıca kurum temsilcisine bildirir. Ancak, çocuğu suça azmettirdiğinden veya istismar ettiğinden şüphelenilen yakınlarına bilgi verilmez.

(3) Çocuk, kollukta bulunduğu sırada yanında yakınlarından birinin bulunmasına imkân sağlanır.

(4) Kolluğun çocuk birimlerindeki personeline, kendi kurumları tarafından çocuk hukuku, çocuk suçluluğunun önlenmesi, çocuk gelişimi ve psikolojisi, sosyal hizmet gibi konularda eğitim verilir.

(5) Çocuğun korunma ihtiyacı içinde bulunduğunun bildirimi ya da tespiti veya hakkında acil korunma kararı almak için beklemenin, çocuğun yararına aykırı olacağını gösteren nedenlerin varlığı hâlinde kolluğun çocuk birimi, durumun gerektirdiği önlemleri almak suretiyle çocuğun güvenliğini sağlar ve mümkün olan en kısa sürede Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna teslim eder.”

B.2. 9. 5402 sayılı DENETİMLİ SERBESTLİK VE YARDIM MERKEZLERİ İLE KORUMA KURULLARI KANUNU

03/07/2005 tarihli ve 5402 sayılı Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu (R.G: 20/7/2005-25881) ile 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza Güvenlik ve Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 104. maddesinde cezaları ertelenen, salıverilen veya haklarında hapis cezası dışında herhangi bir tedbire hükmedilen hükümlülerin toplum içinde izlenmesi, iyileştirilmesi, psiko-sosyal problemlerinin çözülmesi, salıverme sonrası korunması ve yargılanan kişiler hakkında sosyal araştırma raporlarının düzenlenmesi ve mağdurun korunması gibi görevleri yerine getirmek üzere denetimli serbestlik ve yardım merkezleri kurulması, salıverme sonrasında hükümlülere iş sağlanması için koruma kurullarının kuruluşu, çalışma yöntemi ve esaslarının ilgili Kanunda düzenleneceği belirtildiğinden, Kanun gereğince oluşturulması gerekli kurullar ile yardım merkezlerinin Kanunun yürürlüğe giriş tarihi itibariyle işleyişini sağlayacak düzenlemeler yapılması amaçlanmaktadır.)

Kanunun “Şube müdürlüğünün görevleri” başlıklı 11. maddesinde,

Çocuk mahkemeleri ile aile mahkemelerine denetimli serbestlik, yardım ve koruma hizmetleri alanında gözetim esaslarına göre yardımda bulunmak, Şube müdürlüğünün görevleri arasında sayılmıştır.

“Soruşturma evresindeki görevler” başlıklı 12. maddesine göre;

Şube müdürlüğünün soruşturma evresindeki görevleri şunlardır:

a) 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesine göre adlî kontrol altına alınan şüphelilerle ilgili olarak, kararda belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmesine ilişkin çalışmaları yürütmek.

b) Cumhuriyet başsavcılığınca gerekli görüldüğünde, şüpheli hakkında sosyal araştırma raporu düzenleyip sunmak.

c) Suçtan zarar gören kişilerin karşılaştıkları psiko-sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde danışmanlık yapmak ve bu kişilere yardımcı olmak.

d) İstek hâlinde şüpheliye psiko-sosyal danışmanlık yapmak.

“Kovuşturma evresindeki görevler” başlıklı 13. maddesine göre;

Şube müdürlüğünün kovuşturma evresindeki görevleri şunlardır:

a) 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesine göre adlî kontrol altındaki sanıklarla ilgili olarak, kararda belirtilen yükümlülüklerin yerine getirilmesine ilişkin çalışmaları yürütmek.

b) Karar öncesinde mahkeme veya hâkimin isteği üzerine; sanığın geçmişi, ailesi, çevresi, eğitimi, kişisel, sosyal ve ekonomik durumu, ruhsal ve psikolojik durumu, topluma ve mağdura karşı taşıdığı risk hakkında ayrıntılı sosyal araştırma raporu hazırlayıp sunmak.

c) Suçtan zarar gören kişilerin karşılaştıkları psiko-sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde danışmanlık yapmak ve bu kişilere yardımcı olmak.

d) İstek hâlinde sanığa psiko-sosyal danışmanlık yapmak.

“Koruma kurullarının görevleri”başlıklı 17. maddesine göre;

(1) Koruma kurullarının görevleri şunlardır:

a) Şube müdürlüklerinden iletilen suçtan zarar gören kişilerin karşılaştıkları sosyal ve ekonomik sorunların çözümü ile ceza infaz kurumlarından salıverilen hükümlülerin meslek veya sanat edinmelerinde, iş bulmalarında, sanat sahibi olanlar ile tarım işletmeciliği yapmak isteyenlere araç ve kredi sağlanmasında, işyeri açmak isteyenlere yardım edilmesinde ve karşılaştıkları diğer güçlüklerin çözümünde yardımcı olmak, çocuk ve genç hükümlülerin öğrenimlerine devam etmelerini sağlamak, diğer hükümlülere bu konuda yardımcı olmak.

B.210 2828 Sayılı SOSYAL HİZMETLER VE ÇOCUK ESİRGEME KURUMU KANUNU

Ê24/5/1983 Tarihinde kabul edilen ve 27/5/1983 tarih ve 18059 sayılı Resmi Gazete ile yayımlanıp yürürlüğe giren 2828 sayılı SHÇEK’nun 1. maddesiyle belirlendiği üzere, bu Kanunun amacı; korunmaya, bakıma veya yardıma muhtaç aile, çocuk, özürlü, yaşlı ve diğer kişilere götürülen sosyal hizmetlere ve bu hizmetleri yürütmek üzere kurulan teşkilatın kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklar ile faaliyet ve gelirlerine ait esas ve usulleri düzenlemektir.

Bu Kanun, sosyal hizmetlerle ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek kişileri ve özel hukuk tüzel kişilerini, sosyal hizmet kurum ve kuruluşlarında çalışan personeli, sosyal hizmetlerden faydalananları ve faydalanacak durumda olanları kapsar.(Madde 2)

2828 sayılı Kanunun 1. ve 2. maddelerinde belirlenmiş olan amaç ve kapsam gözetilerek Yasanın işleyişine ve getirmiş olduğu kurumlara ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yer almakla beraber, uygulamada yaşanılan sorunlar da gözetilerek yasal değişiklik yapılması yönünde çalışmalar halen devam etmektedir.

B.2.11. 5275 sayılı CEZA ve GÜVENLİK  TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUN

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 13.12.2004 tarih ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da6 (CGİHK) kadınlar lehine aşağıdaki düzenlemelere yer verilmiştir. Şöyle ki:

a- İnfazda Ayrımcılık Yasağı

“İnfazda temel ilke” başlıklı CGTİHK’nun 2. maddesinin birinci fıkrasında “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin hükümlerin ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, doğum, felsefî inanç, millî veya sosyal köken ve siyasî veya diğer fikir yahut düşünceleri ile ekonomik güçleri ve diğer toplumsal konumları yönünden ayırım yapılmaksızın ve hiç kimseye ayrıcalık tanınmaksızın uygulanır” şeklindeki düzenlemesi ile infazda ayırımcılık yasaklanarak, başlıktan da anlaşılacağı üzere, kadınlara cinsiyetinden dolayı ayırımcılık yapılamayacağına dair infaz hukukunun temel ilkesi ortaya konmaktadır.

Maddenin ikinci fıkrası ile ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamayacağı da temel ilke olarak belirlenmiştir..

b- Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumları

CGTİHK’nun 10. maddesinin birinci fıkrasında, kadın hükümlülerin hapis cezalarının infaz edileceği kadın kapalı ceza infaz kurumlarının kurulması ve bu kurumların iç güvenlik görevlilerinin kadınlardan oluşması öngörülmüştür. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, kadın kapalı ceza infaz kurumlarının ihtiyacı karşılama bakımından yetersiz olması halinde, kadın hükümlülerin hapis cezalarının diğer kurumların erkek hükümlülerinin kaldığı bölümleriyle bağlantısı olmayan bölümlerinde infaz edileceği düzenlenmektedir.

c- Kadın Açık Ceza İnfaz Kurumları

CGTİHK’nun 14. maddenin birinci fıkrasında, ihtiyaca göre kadın açık ceza infaz kurumlarının kurulabileceği belirtilmektedir.

d- Gebe Olan ve Doğum Yapan Kadınların Cezasının İnfazı

CGTİHK’nun “Hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi” başlıklı 16. maddesinin dördüncü fıkrasının “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur”. şeklindeki hükmü ile kadınlara özel gebelik ve doğum nedenler ile hapis cezasının infazının ertelenebileceği düzenlenmiştir.

e- Hükümlü Kadının ve Bakıma Muhtaç Çocuğunun Barındırılması ve Beslenmesi

CGTİHK’nun “Hükümlünün bakıma muhtaç çocuklarının barındırılması ve beslenmesi” başlıklı 65. maddesinin;

l birinci fıkrasında, anneleri hükümlü olan ve dışarıda korumasına bırakılacağı kimsesi bulunmayan sıfır-altı yaş grubundaki çocukların anaları yanında kalabileceği ve bu çocukların gündüzleri ceza infaz kurumu bünyesindeki veya Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu veya diğer kurum ve kuruluşlara ait kreş ve gündüz bakımevlerinde barındırılacağı,

l ikinci fıkrasında, analarının yanında kalan çocuklara, yaş ve durumlarına ve ihtiyaçlarına göre yiyecek ve içecek verileceği,

l  üçüncü fıkrasında, üç yaşını doldurmuş çocukların, hâkim kararıyla çocuk yuvalarına veya yetiştirme yurtlarına yerleştirilebileceği ve bu çocukların belirlenecek bir program ve usule göre zaman zaman analarıyla temaslarının sağlanacağı,

“Hükümlünün beslenmesi” başlıklı 72. maddenin dördüncü fıkrasında, ceza infaz kurumlarında annesiyle birlikte kalan çocuklara ve süt emziren annelere durumlarına uygun gıda verilmesi hususları düzenlenmektedir.

f- Konutta İnfaz

Özel infaz usullerini düzenleyen 110. maddenin ikinci fıkrasında, kadın hükümlülerin mahkûm oldukları altı ay veya daha az süreli hapis cezasının konutunda çektirilmesine karar verilebileceği belirtilmektedir.

g- Kadın Tutukevleri

“Tutuklama kararının yerine getirildiği kurumlar” başlıklı 111. maddenin üçüncü fıkrasında, kadın tutukevlerinin müstakil olarak kurulabileceği, müstakil tutukevlerinde veya maddî olanak bulunmadığı hallerde kapalı ceza infaz kurumlarının tutuklulara ayrılan bölümlerinde, tutuklunun kadın olması da gözetilerek kadınların ayrı yerlerde barındırılacağı düzenlenmektedir.

B.2.2 1739 sayılı MİLLÎ EĞİTİM TEMEL KANUNU

1739 sayılı Kanunun “Genellik ve eşitlik” başlıklı 4. maddesinde, Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı hükmü Türk Millî Eğitiminin temel ilkeleri arasında yer almıştır.

“Eğitim hakkı” başlıklı 7. maddeye göre;

“İlköğretim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır.

İlköğretim kurumlarından sonraki eğitim kurumlarından vatandaşlar ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanırlar.”

Yine kanunun “Fırsat ve imkân eşitliği”başlıklı 8. maddesine göre;

Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve imkân eşitliği sağlanır.

Maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve başka yollarla gerekli yardımlar yapılır.

Özel eğitime ve korunmaya muhtaç çocukları yetiştirmek için özel tedbirler alınır.

B.2.13. 5393 Sayılı BELEDİYE KANUNU

03/07/2005 tarihinde kabul edilen ve 13/07/2005 tarih ve 25874 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5393 sayılı Belediye Kanununun “Belediyenin Görev, Yetki ve Sorumlulukları” başlıklı 14. maddesinde, Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50.000’i geçen belediyelerin, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açacakları hüküm altına alınmıştır.

Diğer mevzuat hükümleri

- Radyo ve Televizyon Kanallarının Kurulması ve Yayın Yapmasına ilişkin 3984 sayılı Kanunun 4. maddesi ırk, cinsiyet, sosyal sınıf ve dini inançları aşağılayıcı, şiddet, terör, etnik ayrımcılığı körükleyici yayın yapılamayacağına dair düzenleme gerektirmektedir.

- Radyo ve televizyon yayınları konusunda 3984 sayılı Kanunun 4’üncü maddesinin herhangi bir azınlık grubuna yöneltilmiş nefret içeren bütün konuşmalara uygulanması; 3 Ağustos 2002 tarih 4771 sayılı Kanunla (3. Uyum) Radyo ve Televizyon Yayınlarına İlişkin Kanunda yapılan değişiklikle“yayınların şiddet kullanımını özendirici veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmaması” hükmü getirilmiştir.

-“İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik 23 Kasım 2003 tarihli ve 25298 sayılı Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Söz konusu Yönetmelikle İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları yeniden yapılandırılmıştır. Kasım 2003’te yapılan değişiklikle getirilen yeniliklerden birisi, “Ayrımcılığın her türünün önlenmesi için gerekli çalışmaları yürütme” görevinin İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının görevleri arasına eklenmesidir. Ayrıca Türkiye genelinde il ve ilçe merkezlerinde bulunan her bir kurulun bünyesinde “İnsan Hakları Danışma ve Başvuru Masası” oluşturulmuştur. İnsan Hakları Başkanlığı tarafından geliştirilen ve 2004 yılı Ocak ayı başından itibaren tüm başvuru masalarında bulundurulan “İnsan Hakları İhlal İddiası Bireysel Başvuru Formu”nda ayrımcılık yasağına ilişkin başvurular da ayrıca belirtilmek suretiyle, bu konudaki ihlal iddialarının incelenmesi ve araştırılması yanında, ayrımcılık yasağı ihlalleriyle ilgili istatistiksel verilerin derlenmesi ve değerlendirilmesinin sağlanması hedeflenmiştir

- 22.01.2004 tarih 25354 sayılı Resmi Gazetede, “Personel Temininde Eşitlik İlkesine Uygun Hareket Edilmesi” konulu 2004/7 sayılı Başbakanlık Genelgesi yayımlanmıştır.

Buna göre; Ülkemizin de taraf olduğu, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin (CEDAW), taraf devletlere, kadınlara karşı ayrımcılığın önlenmesini teminen  mevzuat değişiklikleri dahil her türlü önlemi alma yükümlülüğünü getiren 2 ve 11. maddelerine atıf yapılarak, birey ve toplumun gelişimi ile sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde özel bir konuma sahip olan kadınlarımızın sorunlarıyla ilgilenilmesinin Hükümetin öncelik verdiği bir konu olduğu vurgulanarak, bu bakış açısı çerçevesinde, tüm kamu kurum ve kuruluşları tarafından personel temini amacıyla yapılacak çalışmalarda, başvuru kabul şartlarının hizmet gerekleri doğrultusunda belirleneceği ve ayrımcılığa meydan verilmeyecek şekilde hareket edileceği belirtilmektedir.

B.214. 5256 AİLE VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ TEŞKİLÂT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUNÊÊ

10/11/2004 tarihinde kabul edilen ve 13/11/2004 tarih ve 25642 sayılı Resmi.Gazetede yayımlanan 5256 sayılı Kanunun amacı; ülkemizdeki sosyal sorunların tespiti ve çözümü ile Türk ailesinin bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahının artırılmasına yönelik ulusal ve uluslararası bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak, projeler geliştirmek, desteklemek, bunların uygulamaya konulmasını sağlamak ve aileye yönelik millî bir politikanın oluşmasına yardımcı olmak üzere, Başbakanlığa bağlı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün kurulması ile teşkilât, görev ve yetkilerine dair esasları düzenlemektir. (Madde1)

5256 sayılı Kanunun 3. maddesinde  Genel Müdürlüğün görevleri:

“a) Ailenin bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahının artırılması için ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak; bu konularda projeler geliştirerek uygulamaya konulmasını sağlamak.

b) Ülkemizdeki sosyal sorunların tespiti ve çözümüne yönelik ulusal ve uluslararası alanda bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak, projeler geliştirmek, desteklemek, sosyal bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmak.

 c) Mevcut aile yapısını; ana, baba, eş, çocuklar ve akraba ilişkilerinden kaynaklanan problemler ile ekonomik, sosyal ve kültürel faktörlerin aile üzerindeki etkilerini araştırmak, aile bireylerinin eğitim fırsatlarından eşit olarak yararlanmalarını sağlamak, bu konularda eğitim programları hazırlamak veya hazırlatmak.Ê

d) Aileyi ve aile bireylerini tehdit eden, aileden veya aile dışından kaynaklanan sorunları, aile içi şiddet ve istismarı, töre cinayetlerini, kötü alışkanlıkları ve bağımlılıkları, tüm bunları doğuran sebepleri, çevresel-sosyal etkilerini incelemek, araştırmak, bunların önlenmesine, çözümlenmesine yönelik ve aileyi destekleyici eğitici programlar hazırlamak veya hazırlatmak.

e) Ailelerin maddî kaynaklarının rasyonel kullanımını temin maksadıyla çalışmalar yapmak, bu konuda ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile koordineli eğitim programları hazırlamak veya hazırlatmak.

f) Ailedeki yapısal değişimleri, iç ve dış göçün aile yapısına olan etkilerini araştırmak.

g) İnceleme ve araştırma alanlarında elde edilen bilgileri değerlendirmek ve sonuçlarını sosyal ve kültürel tedbirler haline dönüştürecek millî bir politikanın oluşumuna katkıda bulunmak, bunları uygulayıcı kurum ve kuruluşlara aktararak hizmetlerin geliştirilmesini ve yeni hizmet modellerinin oluşturulmasını sağlamak.

h) Kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, sosyal amaçlı vakıf, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile işbirliği yapmak, bunların sosyal alandaki çalışmalarına destek sağlamak, müşterek projeler gerçekleştirmek ve uygulamak.

 ı) Nüfus yapısındaki değişimleri izlemek, sorun alanlarını tespit etmek ve bu konuda millî bir politikanın geliştirilmesine yardımcı olmak.

i) Ailenin ve aileyi oluşturan bireylerin karşılaştıkları sorunlara ilişkin kamuoyundaki eğilim ve istekleri tespit etmek amacıyla kamu veya özel kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmalar yapmak.

 j) Yurt dışında yaşayan ve/veya çalışan Türk ailelerinin sorunlarını araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmek.

k) Görev alanına giren konularda, gereken mal ve hizmet alımlarını sağlamak, enformasyon sistemleri, bilgi bankaları, kütüphane, arşiv ve dokümantasyon merkezi kurmak, istatistikleri derlemek ve bu alandaki çalışmaları kurumsallaştırmak, elektronik, görsel, basılı yayın ve eğitim faaliyetlerinde bulunmak, ulusal ve uluslararası kongre, seminer, şûra ve benzeri toplantılar düzenlemek.

 l) Görev alanı ile ilgili kuruluş ve organizasyonlara 5.5.1969 tarihli ve 1173 sayılı Kanun çerçevesinde üye olmak ve katılmak, görev alanına giren konularda uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmak, proje geliştirmek ve yürütmek, gerçekleştirilecek her türlü çalışma ve etkinliğe katılmak ve uluslararası sözleşmeler ile kararların getirdiği yükümlülükler çerçevesinde gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak.”

olarak belirlenmiştir.

5256 sayılı Kanunda ana hizmet birimlerinden biri olarak belirlenen “Aile ve Sosyal Sorunları Araştırma Daire Başkanlığı” nın görevleri şunlardır:

a) Ailenin bütünlüğünün korunması ve sosyal refahının artırılması için toplumun öncelikleri ve ilgili kurumların teklifleri dikkate alınarak bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak, bunlara ilişkin şartname ve sözleşmeleri hazırlamak.

b) Aile ve sosyal bilimler alanında ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak, projeler geliştirmek, desteklemek, bunların uygulamaya konulmasını ve aileye yönelik millî bir politikanın oluşmasına katkı sağlamak.

c) Aile ve sosyal sorunlar konusunda faaliyette bulunan kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, üniversiteler, sosyal amaçlı vakıf, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile işbirliği yapmak ve ortak çalışmalar yürütmek.

d) Araştırma proje tekliflerinin ön değerlendirmesini yapmak.

e) Araştırma projelerini sözleşme esaslarına göre izlemek, değerlendirmek ve kabulüne onay vermek.

f) Nüfus artışı ile yapısının ve görev alanıyla ilgili mevzuatın toplumsal etki ve sonuçlarını araştırmak, aile konusunda kamuoyundaki eğilim ve istekleri tespit etmek.

g) Genel Müdürün vereceği benzeri görevleri yapmak. (madde 8)

Kanunun 15. maddesinde Aile ve Sosyal Araştırmalar Danışma Kurulu düzenlenmiş olup, Başbakan veya Bakanın başkanlığında kurulan Danışma Kurulunun üyelerinin kimlerden oluşturulacağı belirlenmiştir.

Aile ve Sosyal Araştırmalar Danışma Kurulunun görevleri Kanunun 16. maddesinde;

a) Genel Müdürlüğün görevleri içinde yer alan araştırma projelerinin öncelik sırası ve uygulanacak projeler hakkında görüş bildirmek ve önerilerde bulunmak.

b) Ulusal ve uluslararası sosyal amaçlı vakıf, dernek, federasyon ve gönüllü kuruluşlarla işbirliği yapılması hususunda görüş bildirmek ve önerilerde bulunmak.

c) Sosyal, ekonomik ve kültürel faktörleri itibarıyla aile yapısına etkili olabilecek yayınlar konusunda ilgili kuruluşlara görüş bildirmek ve önerilerde bulunmak.

d) Genel Müdürlüğün görev alanına giren mevzuat konusunda görüş ve öneri oluşturmak.

şeklinde belirlenmiştir.

B.2.15.5251   Sayılı KADININ STATÜSÜ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN

(Kabul Tarihi: 27/10/2004, Yayımlandığı R.Gazete: Tarih : 6/11/2004 Sayı :25635)

5251 sayılı Kanunun amacı -1. maddesiyle belirlenmiş olduğu üzere-;

kadının insan haklarının korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak, kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamdaki konumlarını güçlendirmek, hak, fırsat ve imkânlardan eşit biçimde yararlanmalarını sağlamak üzere Başbakanlığa bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün kurulması ile teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin esasları düzenlemektir.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün Görevleri 3. maddesinde;

 “a) Kadına karşı her türlü ayrımcılığı önlemek, kadının insan haklarını geliştirmek, kadını ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda etkin hale getirmek ve eğitim düzeyini yükseltmek amacıyla yapılacak her türlü çalışmaya destek vermek, bu konularda stratejiler geliştirmek, plan ve programları oluşturmak ve temel politikaların belirlenmesine katkıda bulunmak.

b) Kanunları ve idari düzenlemeleri görev alanı çerçevesinde izleyerek kadınların eşit hak ve fırsatlara ulaşmasını sağlayacak çalışmalar yapmak.

c) Kadına yönelik her türlü şiddet, taciz ve istismarın önlenmesi için çalışmalarda bulunmak; kadının aile ve sosyal yaşamdan kaynaklanan sorunlarının çözümüne destek oluşturmak.

d) Kadınlara kanunlarla verilen hakların tam ve eşit kullanılabilmesi ve kadın-erkek eşitliğinin toplumsal kalkınma sorunu olarak algılanması amacıyla kamuoyunu bilgilendirmek.

e) Sağlık, eğitim, kültür, çalışma ve sosyal güvenlik başta olmak üzere bütün alanlarda kadınların ilerlemesini sağlayıcı ve karar mekanizmalarına katılımını artırıcı çalışmalarda bulunmak.

f) Görev alanına giren konularda bilgi sistemleri, kütüphane ve/veya dokümantasyon merkezi kurmak, istatistikleri derlemek, görsel ve basılı yayınlar yapmak veya yaptırmak, eğitim amaçlı faaliyetlerde bulunmak, yurt içi ve yurt dışı kongre, seminer, toplantı ve benzeri etkinlikler düzenlemek.

g) Görev alanına giren konularda kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile işbirliği yapmak, koordinasyonu sağlamak.

h) İnceleme, araştırma ile uluslararası girişimlerden elde edilen bilgileri kamu politikalarının oluşumuna katkıda bulunması amacıyla uygulayıcı kurum ve kuruluşlara aktararak kuruluşların hizmetlerinin geliştirilmesine ve yeni hizmet modelleri oluşturulmasına katkıda bulunmak.

ı) 5.5.1969 tarihli ve 1173 sayılı Kanun çerçevesinde, görev alanı ile ilgili kuruluş ve organizasyonlara üye olmak, gerçekleştirilecek her türlü çalışma ve etkinliğe katılmak, uluslararası sözleşmeler ile kararların getirdiği yükümlülükler doğrultusunda faaliyette bulunmak ve bu konuda gerekli raporları hazırlamak,  kanunî düzenlemelerin yapılmasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak.

i) Görev alanına giren konularda çalışmalarda bulunan uluslararası kuruluşların faaliyetlerini izlemek, alınan kararları ilgili kuruluşlara iletmek.

j) Çalışma alanı ile ilgili konularda yurt içi ve yurt dışında bilimsel araştırmalar yapmak ve yaptırmak, projeler geliştirmek, desteklemek, bunların uygulamaya konulmasını sağlamak ve uluslararası kuruluşlarla ortak projeler yürütmek.

B.3. MAĞDUR ÇOCUKLAR  HAKKINDAKİ KANUN TASARILARI

a)- Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Kanun Tasarısı (Sevk Tarihi: Başbakanlığa: 21/2/2005 – TBMM: 9/9/2005)

Tasarıyla; Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesinin iç hukukta uygulama kabiliyetinin sağlanması ile Sözleşmeye taraf devletler arasında kaçırılan çocukların ikâmetgah ülkesine iadesi ve şahsî ilişki kurulmasına ilişkin usul ve esasların düzenlenmesi amaçlanmaktadır.

b)- Şiddet Suçu Mağduru Çocuklara Yardım Hakkında Kanun Tasarısı

Şiddet suçu mağduru olan çocukların, suç nedeni ile uğradıkları maddî ve manevî zararların hakkaniyete uygun olarak sosyal dayanışma içerisinde giderilmesi ve gerekli yardımın yapılmasına ilişkin hususlar ile çocuklara yapılacak yardımın usul  ve  esaslarına dair hükümler içeren taslak üzerinde çalışmalar devam etmektedir.

 B.4. KONUYA İLİŞKİN TÜRKİYE’NİN TARAF OLDUĞU ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER

1- İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (7)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir. 6 Nisan 1949 tarih ve 9119 Sayılı Bakanlar Kurulu ile “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin Resmi Gazete ile yayınlanması yayımdan sonra okullarda ve diğer eğitim müesseselerinde okutulması ve yorumlanması ve bu Beyanname hakkında radyo ve gazetelerde münasip neşriyatta bulunulması” kararlaştırılmıştır. Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

2- Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (8)

Türkiye, “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ni 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137’sinin imzaladığı sözleşme,           4 Haziran 2003 tarihinde ‘de onaylandı, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından onandıktan sonra ‘de yayınlandı

3- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) 9

RG. 14.10.1985, S.18898. Karar Sayısı: 85/9722. 11/6/1985 tarihli ve 3232 sayılı kanunla katılmamız uygun bulunan, 1 Mart 1980 tarihinde imzaya açılan ve 3 Eylül 1981 tarihinde yürürlüğe giren “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”ne katılmamızın onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 28/6/1985 tarihli ve ÇTİG/ÇTUK-721-701-30-2672-3525 sayılı yazısı üzerine, 31.05.1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3’üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 24.07.1985 tarihinde kararlaştırılmıştır.

4- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol

Resmi Gazete 18.09.2002, Sayı 24880. Bakanlar Kurulu Karar Sayısı 2002/474703. 08.09.2000 tarihinde New York’ta imzalanan ve 30.07.2002 tarihli ve 4770 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol”ün onaylanması; Dışişleri Bakanlığının 12.08.2002 tarihli ve UKGY/308238 sayılı yazısı üzerine, 31.05.1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3’üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 26.08.2002 tarihinde kararlaştırılmıştır.

5- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

20 Mart 1950’de Roma’da imzalanan Sözleşme, 3 Eylül 1952’de yürürlüğe girdi. Türkiye, Sözleşmeyi 18 Mayıs 1954’de onayladı. (R.G. 19 Mart 1954-8662)

6)-İşkence ve Diğer Acımasız, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele veya Cezalara Karşı Sözleşme

BM Genel Kurulunda 39/46 sayılı 10 Aralık 1984 tarihli ilke kararı ile kabul edilip, imzaya, onaya ve katılıma açılmış, 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi 25 Ocak 1988 tarihinde imzalamış 2 Ağustos 1988 tarihinde ise onaylamıştır.

7)- Çocuk Hakları Sözleşmesi

14.09.1990 tarihinde imzalanan ve 09.12.1994 tarihli ve 4058 sayılı Kanun’la onaylanması uygun bulunan “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”nin ekli ihtirazi kayıtla onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 15.12.1994 tarihli ve UKBM-II/11304 sayılı yazısı üzerine 31.05.1963 tarihli ve 244 sayılı Kanun’un 3. maddesine göre, 23.12.1994 tarihli ve 94/6423 sayılı Bakanlar Kurulu’nca kararıyla (RG. 27.01.1995, S. 22184) kabul edilmiştir.

8)- Köleliğe Dair Sözleşme

25 Eylül 1926 tarihinde Cenevre’de imzalanan Köleliğe dair Sözleşmeyi tadil eden 7 Aralık 1953 tarihli New York Protokolü, BM Genel Kurulunda 794 (VIII) sayılı 23 Ekim 1953 tarihli ilke kararı ile onanmış ve 7 Aralık 1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 14 Ocak 1955 tarihinde imzalanmıştır.

9)- Kölelik, Köle Ticareti ve Köleliğe Benzer Kurum ve Uygulamaların Lağvına Dair Ek Sözleşme

Ekonomik ve Sosyal Konseyin 608 (XXI) sayılı 30 Nisan 1956 tarihli kararı ile 7 Eylül 1956 tarihinde Cenevre’de imzalanmış 30 Nisan 1957 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye tarafından 28 Haziran 1957 tarihinde imzalanmış ve 17 Temmuz 1964 tarihinde onaylanmıştır.

10)- Cebri Çalıştırmaya Dair Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Söz. No. 29

Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansının 14 üncü oturumunda 28 Haziran 1930 tarihinde kabul edilmiş ve 1 Mayıs 1932 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 30.10.1998 tarihinde onanmıştır.

11)- Cebri Çalıştırmanın Kaldırılmasına Dair ILO Sözleşmesi No. 105

Sözleşme 25.06.1957 tarihinde kabul edilmiş, 17.01.1959 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 29.03.1961 tarihinde onanmıştır.

12)- Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol

Resmi Gazete 28.06.2003, Sayı 24799. 08 Eylül 2000 tarihinde New York’ta imzalanan ve 09.05.2002 tarihli ve 4755 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ilişik Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi” ile ilgili ihtiyari Protokol’ün ekli beyan yapılmak suretiyle onaylanması; Dışişleri Bakanlığının 14.05.2002 tarihli ve UKGY/178450 sayılı yazısı üzerine, 31.05.1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3’üncü maddesine göre; Bakanlar Kurulu’nun 28.05.2002 tarih ve 2002/4241 sayılı kararı ile kabul edilmiştir.

13)- Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

Bu Sözleşme, 18.01.2001 tarih ve 4620 sayılı Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’la (RG. 01.02.2001, S. 24305) kabul edilmiştir.

1980’lerden bu yana ülkemizde kadının toplumsal yaşama katılımı konusunda yasal ve kurumsal alanda olumlu değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının kendi alanlarını belirlemede inisiyatif kullanma yönünde geliştirdikleri stratejiler Türkiye’de kadının statüsünün düzeltilmesi ve kadınların toplum içinde birey olarak güçlenmeleri açısından büyük önem taşımaktadır. Öte yandan kadının statüsünü belirleyen en temel öge olan toplumsal cinsiyet kavramı konusunda bir tartışmanın açılması, toplumsal bir farkındalık ve duyarlılık geliştirilmesi, kadınlar açısından olumsuzluklar taşıyan uygulamalara yönelik müdahalelerin yapılması yaşamsal önem taşımaktadır.

Kadının her alanda ve her düzeyde ilerlemesine yönelik mekanizmalar kurulması ve var olanların geliştirilmesi yönünde Türkiye’de iç ve dış gelişmeler doğrultusunda yapılan faaliyetler, son yıllarda hem devlet hem de sivil toplum kuruluşları açısından gelişme göstermiştir. “Bir birey olarak kadının kimliği”, “insan haklarının bir parçası olarak kadın hakları” ve “kadınlarda bilinç yükseltmesi” çalışmaları kadına yönelik politikalar olarak benimsenmiştir.

- Bu arada konumuzla ilgisi olması nedeniyle Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesine deyinmekte yarar vardır. Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde 1993’te Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansı, kadınlara yönelik şiddetin acil ve derhal ele alınması gereken bir insan hakları ihlali olduğunu ilan etmiş olup, aynı yıl içinde BM Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi Genel Kurul tarafından kabul edilmiştir.

C.  ÇOCUĞA YÖNELİK ŞİDDET

Çocuğa yönelik şiddet için yaygın olarak kullanılan terim, çocuk istismarıdır. Ancak, çocuğun ihmali de istismar olarak değerlendirilmektedir. İstismar, çocuğun ailesi ya da ondan sorumlu diğer kişiler tarafından çocuğa karşı uygulanan fiziksel, cinsel veya psikolojik nitelikli kötü davranışların tümünü kapsamaktadır.

Çocukluk çağında ihmal ve istismar, aile bireylerinden kaynaklanabileceği gibi, yakın çevre ya da yabancı kişilerden de kaynaklanabilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü Çocuk istismarını “çocuğun sağlığını, fiziksel gelişimini olumsuz yönde etkileyen bir yetişkin, toplum veya ülkesi tarafından bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlar, çocuk istismarı olarak kabul edilir” şeklinde tanımlamıştır

C. 1 Çocuğa  Yönelik  Şiddet  Açısından  Dünyada Durum

Çocuğa yönelik şiddet çocuk istismarı olarak uzun süredir bilimsel dokümanlarda yer almaktadır. Bebeklerin öldürülmesi, çocukları terk etme, ya da diğer  çocuğa yönelik şiddet şekilleri insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar gitmektedir.  Ancak çocuk istismarının tıbbi sonuçları 1962 yılında Kempe ve arkadaşları tarafından yayınlanan “The Battered Child Syndrome” (Hırpalanmış Çocuk Sendromu) isimli makalenin yayınlanmasına kadar fark edilmemiştir. Bu sendrom ağır fiziksel istismara uğramış küçük çocuklarda görülen temel sağlık sorunlarını kapsamaktadır. Bu makalenin yayımlanmasından kırk yıl sonra günümüzde çocuk istismarının yaygın bir halk sağlığı sorunu olduğu kabul edilmektedir. Çocuk istismarı derin kültürel, ekonomik ve sosyal nedenleri bulunan ve değişik şekillerde ortaya çıkan bir sorundur. Bu sorun fiziksel, cinsel, duygusal istismar ve ihmal olarak görülebilmektedir. Fiziksel istismar çocuğa fiziksel olarak zarar veren ya da verme olasılığı bulunan davranışlardır. Cinsel istismar çocuğun cinsel tatmin aracı olarak kullanılmasıdır. Duygusal istismar çocuğa gereksinim duyduğu uygun ve destekleyici çevresel ortamın sağlanmaması ve çocuğun gelişimini ve duygusal sağlığını olumsuz etkileyen davranışlarda bulunulmasıdır. Çocuğun hareketlerinin kısıtlanması, alay etme,  tehdit ve yıldırma, ayrımcılık dışlama ve düşmanca olan diğer fiziksel uygulamaları içerir. İhmal ise ailenin ya da diğer bakım verenlerin olanakları olmasına rağmen çocuğun ihtiyaç duyduğu sağlık, eğitim, duygusal gelişim, beslenme, barınma ve güvenli bir yaşam ortamı gibi koşulların karşılanmamasından doğmaktadır. Gerçek ihmal olgularını yoksulluk koşullarında ortaya çıkan gereksinim karşılayamama durumu ile karıştırmamak gerekir.

Çocuğa yönelik şiddetin sıklığını ortaya koyabilmek için verilere gerek duyulmaktadır. Bu veriler devlet kuruluşları tarafından tutulan ölüm kayıtları gibi resmî kayıtların yanı sıra, vaka bildirimleri ve topluma dayalı araştırmaların sonuçlarından  elde edilmektedir. Ancak çocuğa yönelik şiddet ile ilgili verilere bir çok ülkede çocuk ihmal ve istismarına yönelik bildirim yapma ve kayıt tutma konusunda yasal ya da sosyal zorunluluk bulunmaması nedeni ile ulaşılamamaktadır. Ayrıca kültürel ve yasal nedenlerle tanımlar konusundaki farklılaşmalar karşılaştırma yapmayı ve ortak veri tabanları oluşturmayı engellemektedir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre 2000 yılında dünyada 57 000 15 yaş altı çocuk öldürülmüştür. Bebekler ve küçük yaştaki çocuklar daha fazla öldürülme riski taşımaktadır. 0-4 yaş grubu çocuklar arasında öldürülme hızı 5-14 yaş grubunun iki katıdır.  Dünyanın zengin ülkelerinde beş yaş altı çocukların öldürülme hızı erkek çocuklar için yüzbinde 2.2, kız çocukları için ise 1.8’dir. Orta ve az gelirli ülkelerde ise bu yaş grubunda öldürülme hızı 2-3 kat daha yüksektir ve erkek çocukları için yüzbinde 6.1, kız çocuklar için yüzbinde 5.1’dir. DSÖ verilerine göre beş yaş altı çocukların en fazla Afrika bölgesinde öldürüldüğü görülmüştür. Afrika bölgesinde beş yaş altı erkek çocukları arasında öldürülme hızı yüz binde 17.9, kız çocukları arasında  ise 12.7’dir. En düşük hızlar yüksek gelirli Avrupa bölgesi ile Doğu Akdeniz ve Batı Pasifik bölgelerinde görülmektedir. Çocuk ölümlerinde ölüm sonrası rutin adli araştırma ve otopsi incelemelerinin yapılmaması, ölüm sertifikalarında önemli sınıflama hataları yapılması nedeni ile bu konuda gerçek rakamlara ulaşılamamaktadır. Bu nedenle çocuk istismarına bağlı çocuk öldürülmesi ile ilgili resmî rakamların gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu ve çocukların gerçekte çok daha fazla oranda öldürüldükleri düşünülmektedir Çocuk istismarına bağlı ölümlerin en sık kafa travmalarına bağlı olarak oluştuğu, bunu karın yaralanmalarının izlediği bildirilmiştir. Çocukların boğularak öldürülmesi de diğer sık bildirilen çocuk ölüm nedenlerindendir.   

Çocuklara yönelik şiddet tiplerine bakıldığında sıklıkla görülen fiziksel, cinsel ve duygusal şiddettir. Çocuklara yönelik fiziksel şiddet sıklığı ülkeden ülkeye değişim göstermektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 1995’te yapılan bir toplum tabanlı çalışmada ailelerin binde 49’u çocuklarını sert bir araç kullanarak dövme, tekmeleme, çocuğu bıçak ve silâhla tehdit etme gibi yöntemleri kullanarak disipline ettikilerini bildirmişlerdir. Mısır’da yapılan kesitsel bir toplum tabanlı çalışmada çocukların %37’si aileleri tarafından dövüldüklerini ya da bağlanarak cezalandırıldıklarını söylemişlerdir ve %26’sında dayak ve bağlanmaya bağlı olarak kırık, bilinç kaybı, ya da kalıcı özürlülük gibi sorunlar ortaya çıkmıştır.

Güney Kore’de yapılan bir çalışmada ise anne babaların üçte ikisi çocuklarını dövdüklerini ve %45’i çocuklarını ittiklerini ve tekmelediklerini ifade etmişlerdir. Romanya Hanehalkı Anketinde çocukların %4.6’sının ciddî ve sık tekrarlanan sert bir cisimle dövülme, yakılma ya da aç bırakılma gibi fiziksel şiddete maruz bırakıldığı belirtilmektedir.

Romanya’da anne babaların yaklaşık yarısı da çocuklarını sık sık dövdüğünü ve %16’sı da çocuklarını döverken sert bir cisim kullandığını belirtmiştir. Şili, Mısır, Hindistan ve Filipinler’de yapılan WorldSAFE (World Studies of Abuse in the Family Enviroment Project) projesine bu ülkelerde yaşayan anneler  katılmıştır. Bu annelerin çocuklarını terbiye etmek için kullandıkları sert ve daha ılımlı disiplin yöntemleri hakkında Ebeveyn-Çocuk Çatışma Çözme Yöntemleri Ölçeği (Parent-Child Conflict Tactics Scale)  aracılığı ile bilgi toplanmıştır.  Bu projenin verileri ve ABD’de yapılmış benzer bir çalışmanın sonuçları aşağıdaki Tablo’1 de özetlenmiştir.

Tablo: 1. Son altı ay içinde annelerin çocuklarını terbiye etmek için sert ve ılımlı fiziksel cezalandırma yöntemleri kullanma sıklıkları, WorldSAFE projesi

 

a Bu ülkede veriler kentsel bölgede toplanmıştır.

b Bu çalışmada bu soru sorulmamıştır.

c İki yaş ve üzeri çocuklar için sorulmuştur.

WorldSAFE projesi ve ABD’de aynı ölçek yardımı ile toplanmış olan veriler çocukların dünyanın farklı ülkelerinde de yaşasalar fiziksel şiddet gördüklerini göstermektedir. Örneğin, proje kapsamındaki bütün ülkelerdeki çocuklara son altı ay içinde sert bir cisimle farklı yüzdelerde olsa bile vurulduğu görülmektedir. Çocuğa yönelik şiddetin her türü ilgili kişilerce kabul edilemez bulunsa bile, çocuklara yönelik ılımlı şiddet uygulamaları konusunda küresel düzeyde bir uzlaşma olmadığı görülmektedir. Bu nedenle çocuklara yönelik bu tür şiddet uygulamalarının proje kapsamındaki bütün ülkelerde yoğun bir biçimde kullanıldığı gösterilmiştir. Özellikle çocuğun poposuna elle vurmak en fazla başvurulan yöntemdir. Çocuğa yönelik sert ve ılımlı fiziksel cezalandırma yöntemlerine çocukların aileleri kadar okullarda ve  çocukların bulunduğu diğer kurumlarda öğretmenler ve çocuklara bakım veren kişiler de başvurmaktadır.

Cinsel şiddet, cinsel şiddetin tanımı ve bilginin toplanış biçimi çocuğa yönelik cinsel şiddet sıklığını etkilemektedir. Romanya’da çocukların %9.1’i cinsel şiddet gördüğünü bildirmiştir. Yetişkin kadınlar arasında yapılan araştırmaların sonuçlarına göre çocukluğunda  cinsel içerikli istenmeyen davranışlara maruz kalmaktan tecavüze kadar değişen şekillerde cinsel şiddet görme sıklığı %0.9 ile %45 arasında değişmektedir. Yetişkin erkekler arasında ise cinsel şiddet görme sıklığı %1 ile %19 arasında bulunmuştur. Uluslararası düzeyde 1980’de yapılan bir çalışmaya göre çocuklukta cinsel istismara uğrama sıklığı kadınlar arasında %20, erkekler arasında %5-10 olarak bulunmuştur.

Duygusal şiddet, çocuklara yönelik duygusal ya da psikolojik şiddet fiziksel ya da cinsel şiddete göre daha az ilgilenilen konular olmuştur. Anne babaların çocuklarını terbiye etmek için kullandıkları fiziksel olmayan disiplin yöntemlerinin ülkeden ülkeye kültürel nedenlerle farklılık gösterdiği görülmüştür. Bir ülkede sık kullanılan ve kabul gören bir yöntem, başka bir ülkede kabul edilemez olarak değerlendirilebilir. Çocuğa bağırmak en fazla kullanılan yöntemdir. Ayrıca çocuğa isim takmak ve çocuğa küfretmek de sık uygulanan psikolojik şiddet biçimidir. Çocuğu terk etmekle ya da evden atmakla tehdit etmek de ülkeden ülkeye değişmekle birlikte sık başvurulan bir yöntemdir.

İhmal, Kanada’da yapılan bir çalışmada çocukların % 19’u fiziksel ihmale uğramıştır, % 12’si terkedilmiştir, % 11’inin eğitimi ihmal edilmiştir,  % 48’i ise anne babalarının yeterli gözetmemesi nedeniyle fiziksel zarar görmüşlerdir.

Dünyada çocuğa yönelik şiddetin olumsuz sonuçlarının fark edilmesini takiben ilk olarak İsveç 1979’da çocukların fiziksel cezalandırma yöntemleri ile cezalandırılmasını yasaklayarak bu alanda ilk yasal uygulamayı başlatan ülke olmuştur. İsveç’ten sonra en az on ülke daha bu konuda yasal düzenlemeye gitmiştir.

C.Ê2 Çocuğa  Yönelik Şiddet Açısından  Türkiye’de  Durum ÊÊ

Ülkemizde çocuk hakları açsından irdelendiğinde çocukların; korunması, yaşatılması, geliştirilmesi ve toplumsal yaşama katılımlarının sağlanması için yeterli düzeye gelinemediği ve çocukların yüksek yararı için olması gereken koşulların oluşmadığı görülmektedir.

Ülkemizde çocukların şiddetle karşılaştıkları alanlardan bazıları şunlardır;

l Aile

l Okul

l Kolluk kuvvetleri

l Sokak

l Bakım yurt ve yuvaları

l Çocukların tutuklu veya hükümlü olarak tutuldukları kurumlar

l Çalıştıkları işyerleri

Ülkemizde aile içinde çocuklara yönelik şiddetin nedenleri arasında ailenin sosyo-ekonomik ve eğitim düzeyinin düşük olması, erken yaşta evlenmeler, erken yaşta çocuk sahibi olması, kendini bu role hazırlamadan anne-baba olması, ebeveynlerin herhangi bir sosyal desteğinin bulunmaması, ebeveynlerin çocuklarına ayıracak vakit bulamaması, çocuğun davranışlarının temeli konusunda fikir sahibi olmamaları, aile bireylerinin duygu ve düşüncelerini birbirlerine açık olarak ifade edememeleri sayılabilir. Oysa ki Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesinin Türkiye’ye ilişkin yayınladığı sonuç gözlemlerinde “çocukların cinsel istismarı ve bekaret kontrolü de dahil olmak üzere, aile içi şiddetin önlenmesi ve ortadan kaldırılmasına yönelik etkili önlemlerin, yöntemlerin, kaynakların ve konuya ilişkin verilerin bulunmamasından” kaygı duyulduğu belirtilmektedir. Aynı rapor, namus cinayetleri konusunda da yaşam hakkının ihlal edilmesini ve bu cinayetlerin mağdurlarının da faillerinin de genellikle çocuk olması özellikle ele alınması gereken bir konu olduğunu vurgulamaktadır.

Bütün bunların yanı sıra, her geçen gün hızla artan çocuğa yönelik fiziksel ve cinsel şiddet, çocukların sokağa düşmeleri, suça itilmeleri ve uyuşturucu kullanımları ciddî bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır.ÊEmniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı istatistiklerine bakıldığında tüm taraflara büyük sorumluluklar düşmektedir.Ê

Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre; başta Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme olmak üzere yürürlükteki mevzuat esas alınarak Emniyet Teşkilatının çocuklara yönelik hizmetlerinin iyileştirilmesi amacıyla hazırlanan “Emniyet Genel Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü/Büro Amirliği Kuruluş, Görev ve Çalışma Yönetmeliği” 13.04.2001 gün ve 24372 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bugüne kadar Küçükleri Koruma Şube Müdürlükleri tarafından yürütülen korunmaya, yardıma muhtaç, buluntu, kimliği tespit edilemeyen, sokakta yaşayan, başıboş, terkedilmiş, mülteci, refakatsiz ve benzeri çocuklara yönelik hizmetlerin yanı sıra, suç işlediği şüphesi altında bulunan çocukların adli-idari tüm suç soruşturmaları da Çocuk Şube Müdürlükleri/Büro Amirlikleri tarafından yürütülmektedir.

Tablo: 2. Türkiye Geneli Polis Sorumluluk Bölgesi'nde 2002-2005 Yılları Arasında Suça Karışan Çocuk İstatistiği

Jandarma Genel Komutanlığı verilerine bakıldığında, çocukların korunması ve çocuk suçluluğunun önlenmesi kapsamında; özellikle hızlı nüfus artışı, göç ve kentleşme gibi sosyal olayların yoğun olduğu bölgelerde olumsuz koşullarda yaşayan, sokakta çalıştırılan, okul çağında olup da okula gönderilmeyen, ailesi ve çevresi tarafından şiddet ve baskı gören, ihmal veya istismar edilen çocukların korunması, sayısının asgari düzeye indirilmesi ve suça karışan çocuklara yönelik tedbirlerin daha etkili bir şekilde sürdürülmesi maksadıyla 2001 yılında İstanbul Bahçeşehir'de, 2003 yılında Ankara, İzmir ve Aydın'da, 2004 yılında Antalya ve Erzurum'da, 2005 yılında ise İstanbul-Taşdelen'de olmak üzere toplam (7) Jandarma Çocuk Merkezi faaliyete geçirilmiştir.

Tablo: 3. Jandarma Çocuk Merkezleri'nde 23 Ekim 2001- 31 Ağustos 2005  Tarihleri Arasında İşlem Gören Çocuklar

Jandarma Çocuk Merkezleri tarafından 31 Ağustos 2005 tarihi itibari ile; İstanbul-Bahçeşehir'de 1531, Ankara'da 898, İzmir'de 1054, Aydın'da 668, İstanbul-Taşdelen'de 719, Erzurum'da 290 ve Antalya'da 268 olmak üzere toplam 5428 çocuğa işlem yapılmıştır. Bunlardan; 1305'i yardıma muhtaç, 1090'ı hakkında suç isnadı bulunan, 1067'si sokakta çalıştırılan, 854'ü suç mağduru, 314'ü buluntu, 148'si evden kaçan, 599'u okula gitmeyen ve 51'i suça tanık çocuktur.

Gerekli sayısal verilerin yetersizliği bu konuda çalışanların en önemli problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin çocuğa yönelik şiddet konusunda genel görüş, çocukların ülkemizde yoğun bir şekilde şiddete uğradığı ancak buna ilişkin ülke genelinde gerçekleştirilmiş bir araştırmanın olmadığı yönündedir. Ancak bu durumun olayı hafifletmediğini ve gerçekten yaşanan şiddetin yoğunluğunun günlük yaşama yansıdığını da belirtmek gerekir.

 Türkiye'de 1993 yılında, toplam nüfus içindeki korunmaya muhtaç çocukların (0-18 yaş) sayısının (yüzde 2'lik muhtaç oranına göre) 524.141 olduğu bulunmuştur. Ancak bu rakamların gerçek rakamlara göre çok düşük olduğu, gerçek rakamların çok daha yüksek olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de 2001-2005  Çocuk ve Kadınların Durumu Raporunda yaklaşık 500.000 sayısından bahsedilmekte, kesin bir sayı verilememektedir. Nüfusun (yüzde 10 oranına göre) 2.710.000'inin ise özürlü olduğu varsayılmaktadır. Bu rakamların mevcut durumun ancak çok küçük bir yüzdesini yansıttığını belirtmek gerekmektedir. 

Çocuk Hakları Sözleşmesi ile merkezi yönetimler çocuk istismar ve ihmalinin önlenmesi için öncelikle durum tespiti yapmalı ve ihtiyaçları, sorunları belirlemelidir. Şu anda resmî makamlarca bu yönde yürütülen yeterli çalışma bulunmamaktadır. Hastaneler ve adliyelere yansıyan olgulardan da gerçekçi bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Çünkü, çoğu kez buradaki kayıtların "kaza sonucu yaralanma veya ölüm" şeklinde tutulduğu bilinmektedir. 

Özellikle cinsel istismarın kayıt-dışı ve gizli kaldığı gözlenmektedir. Aile içinde ortaya çıkan ensest ilişkinin ancak hamilelik veya yıllar sonra ortaya çıkması bu olayların gizli kalmasına ve olaya maruz kalan çocuklara yardım edilememesine neden olmaktadır. Ülkemizde görülme sıklığı az olmayan, ancak kayda geçen olguların sayısının gerçekleri yansıtmadığı görülmektedir. Cinsel istismar olguları  için başvuru merkezlerinin olmayışı bu olaylara eğilmeyi güçleştirmektedir.

SHÇEK'in son 5 yılda haklarında koruma kararı alınan çocukların karar alınma nedenlerine göre   dağılımına bakıldığında çocukların %18.6 sının anne veya babası çocuğu ihmal veya istismar ettiği  veya böyle bir risk ortada olduğu için haklarında korunma kararı alınmıştır. 942 kız ve 1736 erkek olmak üzere 2678 çocuk hakkında alınan koruma kararı tümü 14398 olan son 5 yıldaki koruma  kararlarında ekonomik nedenlerden sonra en sıklıkla görülen olgudur. 

Çocuklara yönelik bu konuda alınan tedbirlere baktığımızda öncelikle çok büyük bir altyapı problemiyle karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. "AB üyesi bir ülkede annesinden dayak yiyen bir çocuğun ailesinden alınması ilk koşuldur. Ama Türkiye'de böyle bir düzenlemeyi Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun (SHÇEK) bugünkü yapısıyla uygulamaya geçirmenin mümkün olmadığı görülmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için çalışan elemanlarından başlayarak kurum hizmet alanına kadar çok büyük problemlerin aşılması gerekmektedir.

Çarpık kentleşme, düşük sosyo-ekonomik düzey, göç ve beraberinde getirdiği sağlıksız yerleşim bölgeleri, parçalanmış aile, aile içinde şiddet, değişik eşler ve onların çocukları, cinsel ve duygusal şiddet eğitimsizlik ve her türlü istismar ve ihmal çocukları ailenin dışına, başıboşluğa ve sonuçta sokağa itmektedir. Çarpık kentleşmenin sonucu olarak sokak çocuklarının sayısındaki artış endişe verici boyutlara doğru yükselmektedir. Sanayileşmiş bölgelerde diğer bölgelere göre daha fazla gelir   kazanma olanakları ve sosyal sorunlar nedeniyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan büyük kentlere göç akımı meydana gelmektedir. Gidilen yerlerde sosyal desteğin yetersizliği ile entegrasyon eksikliği sonucu sokakta bulunan çocukların sayısı her geçen gün artmaktadır. 

Özellikle çocuk suçlulara yönelik mekanizmaların kurulması konusundaki yetersizlik ve gecikmeler ön plana çıkmaktadır ( çocuk mahkemeleri ve çocuk islah evleri gibi).

Devletin genel bütçeden SHÇEK'na ayırdığı pay her geçen yıl giderek azalmaktadır. Ülkemizin 2006 yılı bütçesinde bu payın %0.17 oranına gerilediği görülmektedir.

Türkiye'de çocuğun durumunun çok da parlak olduğunu söylemek güçtür. Özellikle çocuğun tek başına birey olarak  değerlendirilebilmesine yönelik temel bakış açısının eksikliği dikkati çekmektedir. Bununla ilgili en iyi  gösterge çocuğun katılım hakkının olmamasıdır. Çocuk kendisiyle ilgili hiçbir kararı alma ve bu karara katılma hakkına sahip değildir. Çünkü çocuk ile ana babası arasındaki durum bir velayet ilişkisine  değil velayet hakkına dayanmaktadır. Türkiye'de velayet hala yetişkinlere çocuklar üzerinde hak veren  bir statüdür. Başka bir deyişle çocuklarla ilgili kararları anne-baba çocuğa danışmadan, kendi  başlarına vermektedir. Çocukların okul yönetimine ve diğer sosyal etkinliklere katılımları da özel konumları bakımından yeterli değildir. Tüm bunlar çocuğun bir birey  olarak kabul edilmediği ve onun yetiştirilmesine yönelik yeterli yatırım ve girişimin olmadığı sonucunu  getirmektedir.

 Çocuk Hakları Sözleşmesinin imzalanmasından önce olduğu gibi bugünde çocuk istismar ve ihmalinin önlenmesi konusunda merkezi ve yerel yönetimlerce yaygın ve uygulanabilir politika, strateji, programlar oluşturulamadığı görülmektedir.

C. 3  Çocuğa Yönelik Şiddetin Nedenleri

Çocuğa yönelik şiddetin çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bunlar arasında çocuğun bireysel özelliklerinin yanı sıra ailesi ve bakım verenlerin özellikleri, çocuğun yaşadığı sosyal, ekonomik ve kültürel çevre bulunmaktadır.

1. Çocuğun şiddet görme riskini artıran bireysel özellikleri

Çocukların ölümüne neden olan şiddet olgularının daha çok küçük yaştaki çocukları etkilediği görülmektedir. Çocuğa yönelik cinsel şiddetin ise ergenlikle artmaya başladığı ve ergenlik döneminde en üst düzeye ulaştığı bilinmektedir. Bir çok ülkede kız çocuklarının öldürülmesi, cinsel istismara uğramaları, eğitimlerinin ve beslenmelerinin ihmal edilmesi ve fuhuşa zorlanması şeklinde şiddet görme riskleri erkek çocuklarından daha yüksektir. Kız çocukları arasında cinsel istismara uğrama hızı erkeklerden 1.5-3 kat daha fazladır. Dünyada okula gidemeyen 6-11 yaş arasındaki 130 milyon çocuğun %60’ını kız çocukları oluşturmaktadır. Erkek çocuklara ise bir çok ülkede daha hırpalayıcı özellikte fiziksel cezalar verilmektedir. Prematüre bebekler, ikizler ve engelli çocuklar fiziksel istismara ve ihmale daha fazla uğramaktadır.

2. Çocuğun yetiştiği ortamın ve ailenin özellikleri

Çocukların bakımlarını üstlenen kişilerin psikolojik ve davranışsal özellikleri ile yaşadıkları ortam, çocuk bakımı ve anne babalık yapma ile ilgili gelenekler çocukların şiddet görmesini etkilemektedir. Çocukları istismar eden kişinin cinsiyeti istismarın tipine göre farklılık göstermektedir.

Çeşitli ülkelerde yetişkin ve çocuklarla yapılan çalışmalara göre kadınlar çocuklara daha fazla fiziksel ceza yöntemleri ile ceza vermektedir. Ancak çocukların yaşamı tehdit edici özellikteki yaralanmalara, kırıklara, genelde erkekler neden olmaktadır. Kız çocukların %90’ından fazlasının, erkek çocukların %63-86’sının cinsel yönden istismar edilmesinin sorumlusunun erkekler olduğu gösterilmiştir. Çocukları istismar eden anne babalar genelde genç, evli olmayan, yoksul, işsiz ya da öğrenim düzeyi düşük kişilerdir.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yoksul, genç ve evli olmayan annelerin çocuklarına şiddet uygulama riskinin en yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Ayrıca düşük benlik saygısı olan, dürtü kontrolü zayıf, ruh sağlığı sorunları bulunan ve anti sosyal davranışlar sergileyen anne babaların çocuklarına şiddet uygulama riski fazladır. Çocukluğunda istismar edilen çocukların, yetişkinlikte çocuklarına şiddet uygulayan anne babalar olma riski daha yüksektir. Ailede çocuk sayısının artışı örneğin dört ve üzerine çıkması da çocukların şiddet görme riskini artırıcı bir faktör olarak bulunmuştur. Çocuk sayısının fazlalığının yanında hane halkı sayısının fazla olması, evde yaşayan bireylerin sabit olmaması da çocukların şiddet riskini etkileyen bir faktör olarak saptanmıştır. Evde eşler arasında şiddetin varlığının çocuklar üzerindeki olumsuz etkisi giderek önem verilen bir olgudur. Yapılan çeşitli çalışmalar, anne baba arasında şiddetin bulunmasının, anne babanın sosyal yönden izolasyonu ve stres içinde olması çocuğun şiddet görme riskini artırdığını göstermektedir. Ailelerin yaşadığı işini kaybetme, gelirin azalması, sağlık sorunlarının ortaya çıkması gibi kriz durumları ve bu sorunlarla baş etme ve sorunu çözme konusunda ihtiyaç duyduğu desteği çevreden elde etme konusunda problem yaşama çocukları şiddet açısından artmış risk altında bırakmaktadır.

3. Toplumsal ve kültürel özellikler

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının, toplum katmanları arasındaki ekonomik eşitsizliklerin, yoksulluğun ve işsizliğin yüksek olduğu toplumlarda bütün şiddet şekillerinin yanında çocuğa yönelik şiddetin de arttığı görülmektedir. Göç hareketlerinin fazlalığı çocuğa yönelik şiddeti artıran diğer bir etkendir. Diğer yandan toplumları bir arada tutan moral değerlerin varlığı ve toplumsal dayanışmanın güçlü ve sağlıklı bir yapılanma göstermesi, toplumun çocuğa yönelik şiddeti yasaklayan bir yaklaşıma sahip olması, çocuğun içinde yaşadığı toplumun çocuklarla ilgili kültürel değerlerinin çocuğu koruyucu öğeler içermesi çocukları şiddetten koruyan faktörlerdir. Toplumsal cinsiyet rolleri, anne-baba çocuk ilişkisi, toplumun aileye bakışı gibi konularla ilgili olarak toplumun benimsediği kültürel ölçütler bu konuda etkili olmaktadır. Devletlerin çocuğu ve aileyi destekleyen politikalarının bulunması çocukların şiddet görmesini engellemektedir. Ayrıca sağlık sisteminde çocukların istismarını önlemeye yönelik koruyucu yaklaşımlar, sosyal güvenlik sistemi ve çocukları koruyucu yasal düzenlemelerin varlığı da çocuğa yönelik önleyen diğer faktörlerdendir.

C.4. Çocuğa Yönelik Şiddetin Sonuçları

Çocuğa yönelik şiddet, çocuğun sağlığını ve gelişimini engelleyen önemli bir sorundur. Kırık, yanık, zehirlenme, istenmeyen gebelik, HIV/AIDS ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar gibi üreme sağlığını olumsuz etkileyen problemler, okulda başarısızlık, depresyon, madde kötüye kullanımı gibi duygusal ve/veya davranışsal bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Şiddetin etkileri ayrıca çocukta uzun dönemde risk alma davranışı, madde kötüye kullanımı, çocuk suçluluğu ve şiddet davranışı sergileme gibi sonuçlara yol açmaktadır. Çocuğa yönelik şiddetin sağlık sonuçları Tablo 4’te sıralanmıştır.

Tablo: 4 Çocuğa yönelik şiddetin sağlık sonuçları

C.5. Çözüm Önerileri

Koruyucu ve önleyici tedbirler

1. Sağlık görevlileri, yargı mensupları, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, çocuk gelişimi uzmanları, kolluk kuvvetleri ve diğer meslek gruplarının hizmet içi eğitim programlarında çocuklara karşı şiddete yaklaşım konusu yer almalıdır.

2. Emniyet ve jandarma birimlerinde daha fazla kadın memurun görevlendirilmesi ve bu memurların kadına ve çocuğa yönelik şiddet konusunda özel eğitim almış olması sağlanmalıdır.

3. Emniyet ve jandarma birimlerinde, çocuğa yönelik şiddet olgularını doğru tanımlanarak  değerlendirmesini sağlayacak eğitim çalışmaları yapılmalıdır.

4. Diyanet İşleri Başkanlığı, çocuğa yönelik şiddet konusunda; toplumu bilinçlendirmek üzere hutbe ve vaazlar vermeli, yazılı ve görsel yayınlar yapmalı ve çeşitli etkinlikler düzenlemelidir.

5. Mülki idare amirlikleri ve yerel yönetimlerce, çocuğa yönelik şiddetle ilgili broşürler ve diğer tanıtıcı materyaller hazırlanarak, halka açık alanlarda ve kamu hizmet birimlerinde dağıtımı sağlanmalıdır.  

6. Kent yapılanmasında sadece okul çocuklarının değil, değişik yaş gruplarındaki gençlerin de çeşitli faaliyetlerde bulunabileceği sosyal tesisler kurulmalı, var olanlar aktif hale getirilmelidir.

Kurumsal hizmetler

1. Devlet, çocuklara yönelik her türlü şiddet eylemini ortadan kaldıracak önlemlerin bir devlet politikası olarak uygulanmasını sağlamalıdır. Bu alana yönelik bir bütçe oluşturulmalı, söz konusu bütçenin etki ve sonuçları görünür kılınmalıdır.

2. Çocuğa yönelik şiddete karşı alınacak önlemler ulusal plan çerçevesinde ve kapsamlı olarak belirlenmelidir. Söz konusu planın hazırlanırken, toplumsal cinsiyet bakış açısına sahip olması sağlanmalıdır.

3. Çocuğa yönelik şiddetin önlenebilmesi için sorunun temeline inilerek, ekonomik, yasal, kurumsal, eğitsel ve kültürel alanlara yönelik olarak eş zamanlı, paralel düzenlemeler yapılmalıdır.

4. Toplumsal cinsiyete duyarlı politikaların ana plan ve programlara entegrasyonu, sektörler ve disiplinler arası işbirliğinin sağlanması, programların ve sonuçların izlenme ve değerlendirilmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulması, mevcut mekanizmaların işler hale gelmesi sağlanmalıdır.

5. Ülke çapında ilgili tüm sivil ve resmî kuruluşları kapsayacak “2006-2010 Çocuğa  Yönelik Şiddetin Önlenmesi Eylem Planı” hazırlanmalı ve uygulamaları takip edilmelidir.

6. SHÇEK bünyesinde hizmet veren “183 Aile, Çocuk, Kadın ve Sosyal Hizmet ve Özürlü Çağrı Merkezi” nin daha işlevsel kılınması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması sağlanmalıdır.

7. Ülke genelinde 24 saat hizmet verecek ücretsiz “ALO ŞİDDET HATTI” oluşturulmalıdır. Bu hatlarda şiddet konusunda eğitim almış personelin görev yapması sağlanmalıdır.

8. Ülkemizde aile içinde şiddete uğramış (fiziksel, ruhsal, cinsel) çocuklara yönelik hizmetlerin sunulabileceği kurumlar ve acil yardım hatları henüz tam olarak kurumsallaştırılamamıştır. Bu nedenle bu alanlarda kurumsallaşma ivedilikle sağlanmalıdır.

9. Çocuğa yönelik şiddet konusunda ulusal bir veri tabanı bulunmamaktadır. Eldeki veriler de çok yetersizdir. Bu nedenle bu konularla ilgili Bakanlıkların veri toplaması ve toplumun kullanımına açık veri tabanları oluşturması sağlanmalıdır. Tarama sonuçlarının sağlıklı olabilmesi için, toplanmak istenen istatistiğe yönelik soru setleri hazırlanması ve sonuçların tek elden  (Türkiye İstatistik Kurumu) toplanarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

10. Çocuk ıslah evlerinin amacına uygun çalışmasını engelleyen eksikliklerin giderilmesi, daha etkin hizmet verebilmesi için denetimlerin yapılması sağlanmalı ve çocukların yetişkinlere özgü tutukevlerinde tutulmamaları için gerekli alt yapı oluşturulmalıdır.

Eğitim

1. Zorunlu eğitimin 11 (on bir) yıla çıkarılmalıdır. Söz konusu zorunlu eğitimden ülke genelinde tüm çocukların yararlanması için gerekli tüm tedbirler alınarak, bu konuda denetimlerin yapılması sağlanmalıdır.

2. İlköğretimin zorunlu olması nedeniyle, bu zorunluluğun ihlali durumunda ilgililer hakkında yasal prosedür titizlikle işletilmelidir. Gerek bu konuda gerekse ekonomik yönden istismar edilen çocukların takibi ve gerekli önlemlerin alınması konusunda ilgili tüm kurum ve kuruluşlar ile yerel yönetimler koordineli olarak çalışmalıdırlar.

3. Kız çocuklarının eğitimlerini tamamlamaları büyük önem taşımaktadır. Özellikle  kız çocuklarının okullaşma oranlarının artırılmasına yönelik olarak yapılan kampanyaların sürekliliği sağlanarak, sonuçlarının izlenmesine önem verilmeli ve kızların kesintisiz olarak öğrenimlerine devam etmelerini sağlayıcı önlemler alınmalıdır.

4. Özellikle ekonomik yönden geri, geleneksel değerlerin hakim olduğu kırsal bölgelerde kız çocuklarının eğitime katılmaların sağlamaya yönelik olarak yatılı kız bölge okullarının (ilköğretim ve ortaöğretim) açılması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

5. Geçici tarım işçisi olan ailelerin çocuklarının ilköğretim eğitimi almaları ve eğitimlerini tamamlamaları sağlanmalıdır. Bu yönde mobil eğitim ve benzeri projeler geliştirilmelidir. Yerel yöneticiler bu konuyu takip etmeli ve uygulanmasını sağlamalıdır.

6. Eğitim materyallerinde kadın ve erkek eşitliğini yok sayan, görmezden gelen ya da zedeleyen anlayışları ortadan kaldıran öğelerinden ayıklanması  gerekmektedir.

7. İlköğretimden başlayarak eğitimin her aşamasında (örgün ve yaygın eğitim de dahil olmak   üzere) şiddet ve toplumsal cinsiyet duyarlılığı konularını içeren ve  çocuklara kendi bedenlerini tanımayı öğreten eğitim programları hazırlanarak uygulamaya konulmalıdır.

8. Okul yönetimleri, sınıf öğretmenlerinin ve rehber öğretmenlerin çocuğa yönelik şiddetin tanınması ve yetkili makamlara bildirilmesi konusunda duyarlılıkları artırılmalıdır.

9. Ailelere çocuk eğitimi ve çocuk yetiştirme yöntemlerin verildiği “Ana-Baba Okulları” programları yaygınlaştırılarak kurumsal alt yapı oluşturulmalıdır.

10. Çocuğa yönelik şiddet konusunda anne babalar ve bakım veren kişilerin çocuğa yaklaşım ve çocuk terbiyesi alanlarında zihniyet dönüşümünü sağlayacak eğitim programlarına öncelikle yer verilmelidir.

11. Çocuğa yönelik şiddet konusunda zararlı gelenek ve görenekler tespit edilerek ayıklanmalı ve kişilerin söz konusu davranış şekillerini değiştirmelerini sağlayıcı eğitim programları hazırlanmalıdır.

12. Çocuğa yönelik şiddetle ilgili bilgilendirici spot eğitim filmlerin, görsel medyada sık aralıklarla gösterilmesi sağlanmalıdır.

13. Çocuğa yönelik şiddetle ilgili yasaların ve Çocuk Hakları Sözleşmesinin okullarda öğretilmesi ve okullardaki şiddeti ortadan kaldırmak için çok yönlü bir kampanya başlatılması ve bu kampanyanın toplumsal seferberliğe dönüştürülmesi gerekmektedir.

14. Ülkemizde tecavüz ve ensest gibi konuların ciddi sorunlar arasında yer almasına rağmen hâlâ bunların tabu sayılmasıyla mücadele edilerek, cinsel şiddet  türleri, nedenleri, önleme yolları konusunda halkın, bilinçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapılmalıdır.

Sağlık

1. Sağlıkla ilgili yüksek öğrenim kurumlarında mezuniyet öncesi eğitim programlarına çocuğa yönelik şiddeti tanıma, gerekli müdahaleleri yapabilme ve şiddet gören çocuğu korumak amacıyla gerekli mekanizmaları çalıştırabilme konularında dersler konulmalıdır.

2. Sağlık kuruluşlarına başvuran şiddet mağduru çocuklara sunulacak koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetleri planlanırken, tüm sağlık kurumlarında hizmet sunucu olan hekim ve hemşire gibi sağlık çalışanlarının yanı sıra çocuğa yönelik şiddeti tanıma, tespit etme ve bildirim konusunda eğitilmiş sosyal hizmet uzmanı ve psikologların yer alacağı bir modelin oluşturulması sağlanmalıdır.

Hukuk

1. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa ilişkin alt yapıların ivedilikle oluşturulması  yönündeki çalışmalar hızlandırılmalıdır.

2. CMK’nun “tanıkların dinlenmesi” başlıklı 52 inci maddesinin (3). fıkrasında çocuk mağdurların tanık olarak dinlenmeleri sırasındaki görüntü ve seslerin kayda alınmasının zorunlu olduğuna dair hükmün, “5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 12 inci maddesinin ikinci fıkrası” uyarınca, bu fıkranın (a) ve (b) bentlerinin 1 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe gireceği yönündeki düzenleme gözetilerek anılan yasal düzenlemenin bir an önce hayata geçirilmesi için alt yapının ivedilikle oluşturulması gerekmektedir.

3. Şiddet ve özellikle ensest faillerinin rehabilitasyona tabi tutulmalarının yasal bir zorunluluk haline getirilmesi ve masrafların failler tarafından karşılanması yönünde yasal düzenlemelere gidilmelidir. 

4. Hak arama sürecindeki yasal prosedür mağdurlar lehine basitleştirilmeli, sağlıkla ilgili kayıtlar başta olmak üzere gerekli belge ve kayıtların ücretsiz hazırlanması sağlanmalı ve bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

5. Çocuğun beden muayenesinde, çocuğun “aydınlatılmış onamının” alınması yönünde yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

D. KADINA YÖNELİK ŞİDDET

Şiddet, güç kullanılarak vurma ve kötü davranma eylemi olarak tanımlansa da; genel anlamıyla huzur karşıtı olup, onu bozan veya tartışmaya açan eylemler bütünü olarak, fiziksel ya da fiziksel olmayan davranışları içeren, fiziksel ve ruhsal acı ve zarar veren saldırgan eylemdir.

Dünya Sağlık Örgütü ise şiddeti, sahip olunan fiziksel, güç ya da kudretin, tehdit yoluyla ya da doğrudan kendine, bir başka insana, bir gruba ya da topluma karşı yaralanma, fizyolojik hasar, gelişme bozukluğu ya da gerilikle sonuçlanacak ya da sonuçlanma olasılığı yüksek bir biçimde uygulanması olarak tanımlamaktadır.

Bu tanım, “ailede veya genel toplumda oluşan; dayak, çocukların cinsel istismarı, drahoma/başlık parası ile ilişkili şiddet, ırza geçme, kadın sünneti ve kadına zararlı olan diğer geleneksel uygulamalar, eş-dışı şiddet ve sömürü ile ilişkili şiddet, işyeri, eğitim kurumları ve diğer yerlerde karşılaşılan cinsel taciz, fahişeliğe zorlama, devlet tarafından işlenen veya göz yumulan şiddeti içeren fiziksel, cinsel ve psikolojik tüm şiddet biçimlerini” kapsar.

Kadına yönelik şiddet; Cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona ızdırap veren fiziksel, cinsel, zihinsel hasarla sonuçlanan veya sonuçlanma olasılığı bulunan, kamusal alanda ya da özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranıştır.

1995 yılında yapılan 4. Dünya Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Deklarasyonu Eylem Planında, “Kadına yönelik şiddet” kadının fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan, bu tip hareketlerin tehdidini, baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, ister toplum önünde ister özel hayatta meydana gelmiş olsun, cinsiyete dayalı her türden şiddet anlamına gelmektedir. Buna bağlı olarak kadına yönelik şiddet aşağıdakileri kapsamakla birlikte bunlarla sınırlı değildir; 

- Dayak dahil aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, hanedeki kız çocuklarının cinsel istismarı, çeyizle bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadınlara zarar veren kadın sünneti ve diğer geleneksel uygulamalar, nikah dışı ve istismarla bağlantılı şiddet.

- Tecavüz, cinsel taciz, işyerinde eğitim kurumlarında ve başka yerlerde sarkıntılık ve cinsel zorlama dahil toplum içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadınların alınıp satılması ve fahişeliğe zorlanması.

- Nerede olursa olsun, devletin yürüttüğü veya göz yumduğu fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet.

- Silâhlı çatışmalarda kadının insan haklarının ihlali; öldürme, sistematik tecavüz, cinsel kölelik ve zorla hamile bırakma ve hamileliği sürdürme.

- Zorla kısırlaştırma zorla düşük yaptırma, doğum kontrol yöntemlerinin zorla kullandırılması kız bebeklerin öldürülmesi, ceninin cinsiyeti kız ise hamileliği sona erdirme şeklinde tanımlanmıştır.

Yine 2000 yılında yapılan Pekin+5 Siyasi Deklarasyonu ve Sonuç Belgesinde, Pekin Eylem Platformunda yer alan şiddet tanımı genişletilerek erken ve zorla evlendirme, namus cinayetleri, başlık parasını ödeyememekten kaynaklanan şiddet ve evlilik içi tecavüz gibi şiddet türleri Kadının İnsan Hakları ihlalleri olarak sıralanmıştır.

New York Sonuç Belgesi devletlere kadınlara karşı şiddet konusunda etkin yasalar dahil olmak üzere her türden gerekli önlem alma görevini vermiştir. Sonuç belgesi ayrıca zararlı gelenek ve görenekleri ortadan kaldırmak (kadın sünneti, namus cinayeti, erken ve zorla evlendirme gibi), eğitim programları oluşturmak ve uygulamak ve diğer önlemleri alma, yasal düzenleme yapma ve bunları tam olarak uygulama görevi vermektedir. Dahası devletlere kadınlara karşı şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak için uygun mekanizmalar kurma ve bunları çalıştırma görevi vermektedir.

Şiddetin şekli ve tipi ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte genel olarak sosyal, ekonomik, dinsel ya da ait olunan etnik gruptan bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Kadınların toplum içinde yasal, sosyal, politik ve ekonomik eşitliklerini sağlama fırsatlarını sınırlayan, erkeklerin hakimiyetine ve kadına yönelik ayrımcılığa yol açan “kadına yönelik şiddet” toplumun erkek egemen yapısından kaynaklanmaktadır. Erkek egemen, siyasal, toplumsal ve ekonomik yapılar aile içi şiddeti beslemekte ve kadınlara şiddetten korunma ve kurtulma yollarını kapatmakta önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla aile içi şiddeti üreten dinamikler, yalnızca aile içindeki ilişkilerden değil, toplumsal yapı içerisinde kadını ayrımcılığa uğratan ve onu erkeğe bağımlı kılan mekanizmalardan kaynaklanmaktadır. Erkeğin, yasalardan ve toplumun ataerkil yapısından kaynaklanan kadına göre üstün konumu da şiddeti besleyen diğer bir faktördür.

Şiddet hareketleri ve tehditleri, ister ev içinde ister toplumda meydana gelsin kadınların hayatına korku ve güvensizliği sokmakta ve kadını toplumsal yaşamın her alanında başarısız kılmaktadır. Şiddet korkusu kadının hareket alanına baskı yapmakta ve kaynaklara ulaşımını engellemektedir. Kadına yönelik şiddet, erkeklerle kıyaslandığında kadınları ikinci plana iten en önemli sosyal mekanizmalardan birini oluşturmaktadır.

Diğer yandan, kişilerin barınma, beslenme ve bakım gereksinimlerini sağlayan, güven duygusunu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir birim olması gereken aile, çoğu kez her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı tek odak olmaktadır. Aile dışında gerçekleşen şiddet için toplum sorumlu tutulurken aile içinde oluşan şiddet gizli kalmakta ve özel hayat olarak kabul edilmekte, çoğu kez de olağan karşılanmaktadır.  

Kadınların karşılaştıkları şiddet biçimlerine bakıldığında yaygın olarak “fiziksel”, “cinsel” ve “psikolojik”, “ekonomik” “sözel”  şiddet şekillerine ve çeşitli biçimlerde uygulanan kontrol içerikli davranışlara maruz kaldıkları görülür.

En yoğun görülen kadına yönelik şiddet şekli olan “sözel şiddette”, kadına yöneltilen her türlü hakaret ve aşağılama amaçlı sözler (küfür, aşağılama, hakaret, kadının bedeniyle görüntüsüyle alay etme, bağırma) kastedilir. Bu hakaretler ev içinde olduğu kadar başka kişilerinde bulunduğu ortamlarda yapılabilir. Nedeni ne olursa olsun, kadına yönelen küfür, hakaret ve aşağılayıcı sözler, kadının öz benliğinde yaralanmalara neden olmaktadır.

Kadına yönelik şiddetin en yoğun yaşanış biçimlerinden olan “fiziksel şiddet” ise, çok daha belirgin ve kalıcı izler bıraktığından, en çok dikkati çeken ve üzerinde konuşulan bir şiddet türüdür. Tekme, tokat, itme, el/kol bükme, yumruklama, kafa atma, tekmeleme, kafasını duvara vurma,  sert bir cisimle (sopa, demir, odun, oklava, değnek, zincir, kemer, hortum, kırbaç) vurma,  boğazını sıkarak nefessiz bırakma, bedeninde sigara söndürme, kızgın ütü v.b. aletler ile dağlama, ateşli-kesici ve delici bir aletle (balta, keser, bıçak, makas, jilet, kırık şişe, çatal, silâh) yaralama, saç çekme, saç yolma, saçlarını tutup yerde sürükleme,  kezzap/sıcak su gibi yakıcı sıvılarla saldırma, üzerinde sigara söndürme, burnunu kesme, kadını bir yere kilitleyip günlerce aç-susuz bırakma gibi şekillerde görülebilen fiziksel şiddet, uygulayıcı tarafından uygulanan kişiye verilen acı ve gözle görülür kalıcı/geçici izler bırakır. Kimi zaman, fiziksel şiddetin sonucu ölüme kadar gidebilmekte ya da çok ağır fiziksel sakatlıklar bırakabilmektedir.

Zaman zaman “duygusal şiddet” olarak da tanımlanan “psikolojik şiddet”, genel olarak tehdit unsurunu içerse de, kimi araştırmacılar tarafından sözel şiddetle birlikte ele alınarak değerlendirilmektedir. Daha çok küçümseme, aşağılama, alay etme, küçük düşürme, korkutma, sevdiklerinden aile ve arkadaşlarından uzak tutma, sokağa çıkartmama, boşanma, ortada bırakma, kuma getirme, çocuğu göstermeme gibi tehdit ve gözdağı verme sonucu kurulan baskının sonucu oluşan psikolojik şiddet; sözel şiddette olduğu gibi, kadının öz benliğinde örselenmeler ve duygusal dalgalanmalar oluşturarak ciddi sorunlara yol açmaktadır.

Kadının çalışmasına yada çalışmamasına izin vermemek, geliri üzerinde söz sahibi olmasını engelleme, parasını, malını (mal varlığını), ziynet eşyalarını elinden alma ya da kişisel zevk, beğeni ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik parayı kadına vermeme ya da, belli çıkarlar doğrultusunda verme (şunu yapmazsan, şöyle yapmazsan bir daha para vermem, şunları almam gibi) sonucu oluşan “ekonomik şiddet” kadın üzerinde bir baskı ve denetim aracı olarak kullanılmaktadır.

Genellikle kadının hoşlanmadığı hareket, sözle taciz ve dokunmakla başlayan, kadının istemediği zamanda ve biçimde cinsel ilişkiye zorlama, aldatma, başkalarıyla ilişkiye zorlama, doğurmaya ya da doğurmamaya zorlama olarak görülebilen “cinsel şiddet” erkeğin kadını denetleme ve iktidar olma arzusu, kadının cinsel ritüeldeki rolünü oynamaması ve erkeğin bu rolü zorla kabul ettirmesi sonucu oluştuğu şeklinde sunulsa da, ülkemizde erkeğe verilen/sunulan bu iktidar, kolay kolay kadınlar tarafından yıkılabilecek bir davranış olmadığından, genellikle sadece erkeğin istediği/hazır olduğu durumlarda ve kolayca uygulanabilen bir davranış şeklidir.

Kadının davranışlarını kontrol etmeye yönelik eylemler ise kadını ailesi ve arkadaşları ile görüştürmemek, hareketlerini giyim kuşamını kontrol etmek şeklinde gerçekleşmektedir.

D.1.  Kadına Yönelik Şiddet Açısından Dünyada Durum

Şiddet hareketleri, ister ev içinde ister toplumda meydana gelsin kadının hayatına korku ve güvensizlik sokmakta, eşitlik, kalkınma ve barış hedeflerinin başarılmasını engellemektedir. Kadına yönelik şiddet, erkeklerin hakimiyetine ve kadına yönelik ayrımcılığa yol açan, kadının ilerlemesini engelleyen kadınla erkek arasında çağlar boyunca sürmüş eşit olmayan güç ilişkisinin görünürdeki yüzüdür. Kadına yönelik şiddetle ilgili araştırmaların yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, bu konuda söylenebilecek tek şey, kadına yönelik bütün şiddet türlerinin dünyada kayıtlara tam olarak geçirilmiyor olmasıdır.

Kadına yönelik şiddetin yapılan araştırmalara göre kadınların % 10 ile % 69’unu etkileyen bir sorun olduğu saptanmıştır. Kadının ölmesine, sakatlanmasına fiziksel, ruhsal ve sosyal sağlığının olumsuz etkilenmesine neden olan kadına yönelik şiddetin yaygınlığı ve yüksek sıklığı DSÖ tarafından öncelikli bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.  DSÖ tarafından Kasım 2005’de yayınlanan raporda, 10 ülkeden (Bangladeş, Brezilya, Etiyopya, Japonya, Peru, Namibya, Samoa, Sırbistan, Tanzanya ve Tayland) 24 000 kadınla yapılan görüşmelere dayanarak sorunlar saptanmış ve yapılması gerekenler 15 öneri başlığı altında toplanmıştır. Bu öneriler;

1. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının insan haklarını savunmak;

2. Kadına yönelik şiddeti ele alan çok yönlü planlar oluşturmak, uygulamak ve izlemek;

3. Toplumsal, siyasal, dinsel ve diğer alanlarda lider konumunda olan kişileri harekete geçirip, kadına yönelik şiddete karşı konuşmalarını sağlamak;

4. Kadına yönelik şiddet ve onu pekiştiren tavır ve inançları izlemek için gerekli bilgileri toplayan veri tabanları oluşturmak ve olanların kapasitesini artırmak;

5. Öncelikle eşler (partnerler) arasında şiddet ve cinsel şiddeti önlemeye yönelik programlar oluşturmak, uygulamak ve değerlendirmek;

6. Çocukların cinsel tacize tâbi olmalarını önlemeye öncelik vermek;

7. Mevcut olan HIV/AIDS önleme, ve buluğ çağındakilerin sağlığına yönelik programlara kadına yönelik şiddet ile ilgili önlemleri entegre etmek;

8. Kadınların fiziki çevrelerini emniyetli hale getirmek;

9. Okulları kızlar için emniyetli hale getirmek;

10. Kadına karşı şiddetin değişik etkilerine yanıt verebilecek kapsamlı bir sağlık sistemi geliştirmek;

11. Üreme sağlığına yönelik hizmetleri kadının kötü muameleye tâbi olduğunu saptama, ona destek verme, yönlendirme yönünde ilk adım olarak kullanmak;

12. Şiddete maruz olarak yaşayan kadınlara destek sağlayacak resmî ve gayri resmî mekanizmalar oluşturmak;

13. Hukuk ve adalet sistemlerini şiddet yaşayan kadınların özel ihtiyaçları konusunda hassaslaştırmak;

14. Kadına yönelik şiddetin nedenleri, sonuçları, maliyeti ve önleme yöntemleri üstüne araştırmalara destek vermek;

15. Kadına yönelik şiddeti azaltmaya yönelik programları desteklemek.

Kadınlar daha anne karnında iken başlamak üzere ölümlerine kadar olan süreçte kız çocuk aleyhine cinsiyet seçimi ile başlayan bir dizi farklı özellikte şiddete maruz kalmaktadırlar. Kadınların şiddet gördüğü en önemli dönemlerden biri de gebelik dönemidir. Yapılan çalışmalar her dört kadından birinin gebelik döneminde şiddet gördüğünü göstermektedir. Gebelikte şiddetin kadının ve doğacak bebeğin sağlığı üzerinde olumsuz etkileri bulunmaktadır. Şiddet gören gebe kadınlar daha az doğum öncesi bakım almanın yanında yetersiz kilo artışı, düşük, vajinal kanama, gibi sağlık sorunları yaşarken, ölü doğum, düşük doğum ağırlıklı bebek, erken doğum, fetal kırık gibi bebeğin sağlığını olumsuz etkileyen sonuçlara yol açmaktadır. Kadınların yaşamları boyunca maruz kaldıkları diğer şiddet biçimleri aşağıda sıralanmıştır.

Tablo: 1 Yaşam döngüsü içerisinde kadına yönelik  şiddet tipleri

Bu şiddet biçimleri arasında en sık görülenlerinden birisi kadının eşinden, birlikte yaşadığı erkekten ya da cinsel birliktelik yaşadığı erkekten gördüğü şiddettir.  Birbirinden farklı 48 ülkede yapılmış toplum tabanlı araştırmalara göre kadınların %10 ile %69’u yaşamlarının bir döneminde birlikte olduğu erkekten fiziksel şiddet gördüğünü ifade etmiştir.

D. 2. Kadına Yönelik Şiddet Açısından Türkiye’de Durum

Türkiye Cumhuriyeti’nin  kurulmasıyla birlikte Atatürk´ün önderliğinde kadınların toplumsal yaşama tam katılımını sağlamak ve statüsünü yükseltmek amacıyla ülkemizde çok sayıda yasal düzenleme yapılmış, Cumhuriyeti’nin temelleri kadın erkek eşitliği üzerine kurulmuştur.  Kadınlarımızın siyasal, sosyal, ekonomik ve eğitim  haklarını kullanırken erkeklerle eşit bireyler olarak ülkemizin  kalkınmasında görev almalarını sağlayacak yasal alt yapı hazırlanmıştır.( Kılık Kıyafet Kanunu, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkının verilmesi gibi) o dönem için dünyanın bir çok ülkesine göre ileri ve çağdaş  adımlar sayılan bu düzenlemelerin yanı sıra ülkemiz, sosyal bir sorun olan kadına yönelik şiddeti yasaklayan uluslararası sözleşmeleri imzalayarak, uluslararası kuruluşların bu konudaki kararlarını kabul etmiştir.

Başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Üçüncü Dünya Kadın Konferansı Nairobi İleriye Yönelik Temel Stratejileri  ve Dördüncü Dünya Kadın Konferansı dokümanları ve izleyen dokümanlar (Pekin Deklarasyonu ve  Eylem Platformu, Pekin+5 Siyasi Deklarasyonu ve Sonuç Belgesi vb.) olmak üzere uluslararası belgelerde  kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik politikalar üretilmesi, uygulama ve izleme mekanizmaları kurulması ve güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Ancak yasal anlamda kabul edilen bu değişim toplumsal alanda zihniyet değişimine dönüştürülemediğinden bu konuda gelişmiş ülkelerin gerisinde kalınmıştır. Bunu yanısıra kadına yönelik şiddet uygulamaları dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de toplumun her kesiminde yaygın bir biçimde uygulanmaktadır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde, “insanlara karşı ayrımcılığın kabul edilemezliğinin prensibini teyid ettiğini ve tüm insanların özgür doğduğunu ve eşit itibar ve haklara sahip olduklarını ve Beyannamede öne sürülen tüm haklar ve hürriyetlerin cinsiyete dayalı olanlar dahil hiçbir ayırıma tabi kılınmaksızın herkes tarafından kullanılabileceği” belirtilmiştir.

Nairobi’de 1985 yılında gerçekleştirilen 3. Dünya Kadın Konferansı sonucunda kabul edilen Nairobi İleriye Yönelik Temel Stratejilerin 55. maddesinde “kadınların toplum içindeki durumlarını inceleyecek, kadın-erkek ayrımının geleneksel ve çağdaş nedenlerini en geniş ve kapsamlı biçimde belirleyecek ve ayrımcılığın önlenmesi için yeni politikalar formüle edilmesine, strateji ve önlemlerin etkin bir biçimde uygulanmasına yardımcı olacak etkili kurumlar ve mevzuat (mevcut değil ise) oluşturulmalı veya (mevcut ise) güçlendirilmelidir. Bu çalışmalar kalkınma politikası ile uyumlu hale getirilmelidir” denmektedir.

Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin (CEDAW) ilk maddesinde “kadınlara karşı ayırım” deyimi kadınların, medeniÊ durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayırım, mahrumiyet ya da kısıtlama anlamına gelecektir” şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrımcılığın yasalar, hukuk sistemi, siyasal ve kamu yaşamı, eğitim, istihdam, sağlık, kırsal kesim, evlilik ve aile dahil olmak üzere her alandan silinmesi için devleti sorumlu tutar. Bu amaçla da devleti gerekli her türlü önlemi alarak, ayrımcılık yapan yasaları, denetim mekanizmalarını, gelenekleri ve uygulamaları değiştirmek veya kaldırmakla yükümlü kılar (Madde 2). Söz konusu sözleşmenin 24. maddesi ile kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması yönünde taraf devletlere ulusal seviyede gerekli bütün önlemleri alma zorunluluğu getirilmiştir.

Uluslararası hukuk hiçbir devletin, aile mahrem alandır, veya gelenek ve göreneklerimiz, dinimiz, kültürümüz, törelerimiz bunu gerektirir savıyla kadına yönelik şiddete göz yumamayacağını teyit etmektedir. Ayrıca CEDAW’ın uygulanmasını izleyen uzman komite, 1992 yılında aldığı 19 numaralı tavsiye kararı ile kadına yönelik şiddetin bir ayırımcılık türü olduğunu belirterek anlaşmanın içeriğini bir anlamda yeniden tanımlamış ve genişletmiştir. Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1993’te kabul ettiği Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi devlete bu alanda geniş sorumluluk taşıdığını ve ihlâleri önlemek için neler yapması gerektiğini açıkça belirtmiştir (Md. 4).

Ancak, çeşitli belgelere rağmen kadınlara karşı toplumsal yaşamın her alanında ayırımcılık hala devam etmektedir.  Ayrımcılığa neden olan en temel alanlardan birisi de, kuşkusuz kadına yönelik aile içi şiddettir.

Şiddet, yalnızca birey açısından değil toplum açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Toplumun yarısını oluşturan kadınların, büyük bir bölümünün şiddete uğraması, ailenin dolayısıyla da toplum yapısının bozulmasına neden olmaktadır.

Ülkemiz, 1995 yılında Pekin’de yapılan 4. Dünya Kadın Konferansında kabul edilen Pekin Deklarasyonu Eylem Platformunu hiç çekince koymadan kabul ederek ayrıca taahhütlerde bulunmuştur. Kadına yönelik şiddet, Eylem Platformunda yer alan 8 kritik alandan birini oluşturmaktadır.

Söz konusu eylem planında;

l  Kadına yönelik şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak için bütünsel önlemler almak

l  Kadına yönelik şiddetin nedenleriyle sonuçlarını ve engelleyici önlemlerin etkinliğini incelemek stratejilerine ve bu kapsamda yapılacak eylemlere ayrıntılı olarak yer verilmiştir.

Ülkemiz, anılan konferansta kadına yönelik şiddet konusunda;

- Aile içi şiddeti ve genel olarak kadına ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek için kampanyalar, ana-baba eğitimi programları düzenlenmesi,

- Sağlık görevlileri, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, çocuk gelişimi uzmanları, polisler gibi meslek elemanlarının eğitim programlarında, kadın ve çocuklara karşı şiddet konusunun yer almasının sağlanması,

- Şiddete uğrayan kadınlar için başvurabilecekleri merkezlerin ve sığınma evlerinin sayısının artırılması, ücretsiz danışma, psikolojik ve yasal yardımın sağlanması, konularında taahhütte bulunmuştur.

Ülkemiz bu taahhütlerini 2000 yılına kadar gerçekleştirme sözü vermiştir. Ancak günümüzde sağlanan gelişmelere bakıldığında ülkemizin hem eylem planının gereklerini yerine getirmede ve de diğer taahhütleri gerçekleştirmekte yetersiz kalmıştır.

Ülkemizde’de son yıllarda kadın-erkek eşitliğini sağlama yönünde bazı önemli adımlar atılmaya çalışılmıştır. Anayasa’da yapılan değişikliklerin yanı sıra, özellikle medeni hukuku ve ceza hukukunu yeniden düzenleyen iki temel yasa hem dilleri hem de içerikleri açısından kadın-erkek ilişkilerine devletin yaklaşımını sergileyen çerçeveyi oldukça değiştirmiştir. Ancak bu yasalarda ve diğer yeni düzenlemelerde hem içerik hem uygulama alanında eksikler bulunmaktadır. Örneğin, Belediyeler Yasasında nüfusu elli bini aşan belediyelere sığınma evi açma yükümlülüğü getirilmiştir; ancak bu birçok yönden yetersiz ve hatta yanlıştır. Belediyelerin ekonomik olanaklarının sınırlılığı yanında yöresel kültürel ve siyasi baskılara daha açık olmaları nedeniyle kadınların hakları ve kadınların korunması yönünde gerekli irade ve yaptırım gücünü gösterememe olasılıkları çok yüksektir. Nitekim bugüne kadar yasanın bu boyutunu uygulama yönünde belediyelerde bir hareket görülmediği gibi, merkezden de belediyeleri yaptırıma iten bir uyarı veya destek gitmemiştir.

Ülkemizde kadına yönelik şiddet konusunda önemli ve olumlu bir adım 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun çıkarılmasıdır. Ailenin Korunması Hakkında Kanun, TCK ve şiddetin önlenmesine ilişkin diğer hükümlerin uygulanmasında doğabilecek aksamaların önlenmesi açısından Anayasa’nın “Ailenin Korunması” başlıklı 41. Maddesi gözetilerek karakol ve sağlık kuruluşlarında kadına yönelik şiddet olgularının doğru nitelendirilmesi sağlanmalıdır. Devletin şiddete karşı mücadelesi yasal boyutla sınırlanamaz; çok yönlü ve kapsamlı bir strateji gerektirmektedir. Çözüm, temel nedenlere inilerek bir plan çerçevesinde ve bir toplumsal dönüşüm projesi oluşturmakta yatmaktadır. Ayrıca, plan şiddetin temel nedenlerine yönelen önleyici tedbirlerin yanında şiddete maruz kalanlara gerekli yardım ve desteği sağlama şeklinde iki temel yaklaşımı içermelidir.

Böyle bir ulusal planın belirlenmesi ve uygulanması için hem güçlü bir siyasi idareye hem de halkın mobilize edilmesine gerek vardır.  Ülkemiz gerek bir reform döneminden geçiyor olması, gerek halk arasında insan haklarına duyarlılığın artmış olması (tam anlaşılmış ve sindirilmiş olmasa da insan hakları artık günlük konuşma diline girmiş bir kavramdır) nedeniyle böyle bir dönüşüm projesinin oluşturulup uygulanması açısından avantajlı bir noktaya gelmiştir. Ayrıca son 15-20 yılda varlığını hissettirmiş bir kadın hareketi oluşmuştur. İnsan hakları dernekleri çalışma alanlarını genişletip, siyasi özgürlük ve hakların yanısıra, kadın ve çocuk haklarını içeren programlar düzenlemeye başlamışlardır.

Şiddetin gördüğü toplumsal onay düşünülerek, erkeğin onurunun ailenin kadın üyeleri ( karısı, kızı, kızkardeşi, baldızı, annesi, kaynanası, yengesi v.b.) üzerine kurduğu kontrol ve şiddet (hatta işlediği cinayet) ile korunmadığı, tam tersine bunları yapmanın bir onursuzluk olarak algılanmasını sağlayacak bir kültürel dönüşüm amaçlanmalıdır. Aynı şekilde söz konusu dönüşüm mağdur olan çocuk ve kadının kendi mağduriyetlerinden utanmadan, aileden ve çevreden dışlanma korkuları olmadan, başlarına gelenin kendi suçları ve ayıpları olmadığını bilerek, yaşadıklarını söyleyebilme, faili suçlayabilme, yardım istemeye ve hak aramaya kalkışabileceği bir davranış biçimi olabilmektedir. Ancak, maddi dayanaklar olmadan kültürel dönüşümün gerçekleşmesi söz konu olamaz.  Bu nedenle, kadının kendini güçlü hissebilmesi, öz güven sahibi olabilmesi için gerekli olanaklarının çoğaltılması ve toplumsal statüsünün yükseltilmesi gerekmektedir. Önleyici tedbirler çoğunlukla uzun vadede etkisini göstereceğinden, şiddeti bugün yaşayan kadın için de yardım mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Bugüne kadar çeşitli ülkelerde birçok kuruluş kadına yönelik şiddet konusunda araştırmalar ve değerlendirmeler yapmış, sorunu kadın-erkek eşitsizliğine bağlamış, şiddetin hem bu eşitsizliğin bir yansıması olduğunu, hem de eşitsizliği sürdürmenin bir yöntemi olduğunu belirtmişlerdir. Bu çalışmalardan çıkan öneriler uluslararası kurululuşların bildirge, karar ve raporlarında da yer almıştır. (Örneğin, 1993 tarihli Kadına Yönelik Şiddetin Giderilmesi Bildirgesi’nin 4. maddesi devletin önlem alması gereken alanları 17 paragrafta sıralamıştır. Aynı şekilde, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 30 Nisan 2002 yılında alınan 2002/5 sayılı tavsiye kararı kadına yönelik şiddet ile mücadeleyi devletin öncelikli sorumluğu olarak tanımlar, bu sorumluğun töre, din ve geleneklere gönderme yaparak yadsınamayacağını bildirir. 80 küsur maddede bu sorumluğun nasıl yerine getirilebileceğini sıralar.)

Kadına karşı şiddet ile mücadele edilmesini sağlayacak toplumsal bilincin oluşması, sistemli kurumsal yapıların oluşturulması, gerek ulusal gereksinimlerden gerekse uluslararası yükümlülüklerimizin gereği olarak, kadına karşı şiddetin önlenmesine yönelik çalışmalar yasal ve kurumsal düzeyde sürdürülmektedir.

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün 1994 yılında yaptırdığı “Medya, Şiddet ve Kadın” adlı araştırması, Aile Araştırma Kurumu ‘nun 1995 yılında, “Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları” araştırması, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün 1995 yılında yaptırdığı “Ailede Kadına Karşı Şiddet ve Kadın Suçluluğu” araştırması, Kadın Dayanışma Vakfı 1995 yılında yaptığı kadına yönelik şiddet çalışması ve Aile Araştırma Kurumu’nun yaptırdığı 1997 tarihli “Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet” araştırması sonuçlarına göre  ülkemizde kadına yönelik şiddetin yaygın bir toplumsal sorun olduğu görülmektedir. “2003 yılı Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması” kapsamında, kadınların aile içi  şiddet biçimlerinden özellikle fiziksel şiddete ilişkin tutumları ne kadar içselleştirdiklerinin belirlenmesi amacıyla kadınların ekonomik ve cinsel nedenlere dayalı olarak kocasının karısını dövmesinin haklı bulup bulmadıklarına dair sorular sorulmuştur. Araştırmada, 15-49 yaş grubunda bulunan kadınların; %39’u belirtilen nedenlerden en az birini kocasının kendisini dövmesi için haklı bir neden olarak belirtmiştir.

- Şiddeti kabullenme durumu, kadının yaşı, eğitim durumu, yaşadığı bölge ve çalışma durumuna göre oldukça büyük farklılıklar göstermektedir. Örneğin; 15-19 yaş grubunda bulunan kadınların %63’ü belirtilen nedenlerden birini haklı bulurken, 45-49 yaş grubunda bulunan kadınların %39’u haklı bulmuştur. Yine eğitimi olmayan ya da ilkokulu bitirmemiş kadınların %62’si belirtilen nedenlerden birini haklı bulurken, lise ve üzeri eğitim almış kadınların sadece %8,8’i fiziksel şiddet için belirtilen nedenlerden birini haklı bulmuştur. Ülkenin doğusuna göre daha gelişmiş durumda bulunan batı bölgesinde yaşayan kadınlardan %32,5’i doğuda yaşayan kadınlardan %49’u uygulanan şiddetin nedenlerinden birini haklı bulmuştur.

- Çalışma ve gelire sahip olma da şiddetin içselleştirilmesinde önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. İşi olmayan kadınların %38’i, gelir getiren bir işte çalışanların %30’u bir nedeni haklı bulurken, gelir getirmeyen bir işte çalışanların yaklaşık %61’i şiddeti bir nedenle haklı bulmaktadır. Bu araştırmanın sonuçları kadınlarının eşlerinin kendilerine şiddet uygulaması konusundaki düşüncelerini açığa çıkarmıştır. Ülkemizde de kadınların büyük bir kısmının şiddeti içselleştirmiş olduğunu ve normal olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Ancak şiddet uygulayan erkeklerin de bu konudaki tutumlarının da görünür hale getirilmesi de gerekmektedir.

Tablo 2’de kadınlara yönelik şiddet vakalarından emniyet birimlerine yansıyan olayların yıllara ve nedenlerine göre dağılımları verilmiştir.

Tablo 2. T.C. Emniyet Genel Müdürlüğü Verilerine Göre 2000 - 2005 Yılları Arasında Şiddet İçerikli Suçlarda Mağdur Olan Kadınlara Ait İstatistiksel Veriler

Ülke genelinde kadına yönelik şiddet konusunda kapsamlı ve sistematik bir araştırma yapılmamakla birlikte, yapılan bu araştırmalar durumun önemini oldukça açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçlarına bakıldığında kadınların eğitim durumlarına ve sosyo–ekonomik yapılarına göre şiddete maruz kalma oranları değişse de toplumun her kesiminde yaygın  olarak  görülmektedir. Bu sonuçlardan yola çıkarak mücadele edilmesi gereken önemli bir sosyal sorun olma özelliğini taşımaktadır. Bu mücadelede karşılaşılan en önemli güçlüklerden biri şiddetin büyük oranda “Aile içi ve mahrem” bir konu olarak algılanmasıdır. Bu anlayış şiddet mağduru kadınların, uğradıkları şiddete karşı yasal/yargısal süreci işletme konusunda girişimde bulunmalarını büyük ölçüde engellemektedir. Kadına karşı şiddetle mücadelede karşılaşılan diğer bir güçlük ise şiddet mağduru kadınlarla doğrudan temasta bulunan kolluk kuvvetlerinin, yargı mensuplarının ve sağlık personelinin şiddetin kapsamı ve şiddete müdahale yöntemleri hakkında bilgi ve deneyimlerinin sınırlı olmasıdır. Ülkemizde aile içinde şiddete uğramış kız çocuklarına yönelik hizmetlerin sunulabileceği kurumlar ve acil yardım hatları henüz tam olarak kurumsallaştırılmamıştır. Kadına yönelik şiddetin yaygınlığı dikkate alındığında bu konuda sunulan destek ve yardım hizmetlerinin ve etkin politikaların yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda merkezi ve yerel yönetimlere, sivil toplum örgütlerine büyük görevler düşmektedir.

Ülkemiz açısından şiddet araştırmalarını değerlendirdiğimizde, kadına yönelik şiddetle mücadelenin kısa bir geçmişi olmasına rağmen, kadın istatistikleri ve veri tabanı açısından ülkemizde 1990’ların ilk yarısından itibaren çok önemli gelişmeler sağlanmıştır. Ancak bu gelişmelere rağmen, kadına yönelik şiddet veri tabanı istatistikleri açısından istenilen düzeye gelmemiş ve henüz söz konusu alanda  veri tabanı oluşturulamamıştır.

Şiddet veri tabanının sağlayacağı yararlara bakıldığında, kadına yönelik şiddet olgusunun boyutlarını ve özelliklerini ortaya koymakta, kadına yönelik şiddetin sosyal maliyetlerinin hesaplanması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu veri tabanındaki istatistiksel bilgiler, aynı zamanda kadına yönelik şiddetle mücadele amaçlı politika ve önlemlerin geliştirilmesinde, bu politika ve önlemlerin uygulamada yol açtığı sonuçların izlenmesinde, şiddete uğrayanlara ve tanık olanlara yönelik destek hizmetlerini oluşturmak ve gerçekleştirmekte de büyük önem arz etmektedirler.

Kadınların şiddete uğramaları ile ilgili çeşitli araştırma bulguları bulunmakla birlikte, bu bulguların birbiri ile uyumu, karşılaştırılabilirliği sağlanamamıştır. Her araştırmanın getirdiği tespitler de gelişmeleri ölçmeye yönelik bir çaba ile devam ettirilmemiş, nokta tespitler olarak kalmıştır. Ayrıca, sosyal, ekonomik ve kültürel etkenlerdeki değişimin kadına yönelik şiddet üzerinde yaptığı etkileri ölçen ve şiddetle ilgili değişim sürecini ortaya koyan araştırmalar yapılmamıştır. Bu anlamda istatistiksel veri üretiminde boşluklar bulunmaktadır.

 

D. 3.  Kadına Yönelik Şiddetin Nedenleri

Genel olarak şiddet, nasıl ortaya çıktığı konusunda tam fikir birliği olmayan, bilim tarihi boyunca farklı görüşlerin ağırlık kazandığı oldukça karmaşık nedenlerle ortaya çıkan bir olgudur. Doğasının karmaşıklığı nedeni ile konu ile ilgili bilim dalları birbirinden farklı açıklamalarla konuyu izah etmeye çalışmaktadırlar. Bu konuya en son dahil olan bilim dalı sağlıktır. Sağlık disiplini şiddeti ancak 1980’li yıllarda sonuçları itibarı ile bir sağlık sorunu olarak görmeye başlamıştır. Şiddet, fiziksel ruhsal ve sosyal sağlığı bozarak sağlığın bütün boyutlarını olumsuz etkilemektedir. Sorunun yaygınlığı şiddetin bir halk sağlığı problemi olarak görülmesini sağlamıştır. Konuya en son dahil olan sağlık bilimi dışında şiddet konusu başta psikoloji olmak üzere sosyoloji, antropoloji siyaset bilimi, kriminoloji ve tarih bilim dallarının ilgi alanına girmektedir. Bütün bu disiplinler şiddetin nedenlerini kendi bilimlerinin kuruluş mantığı çerçevesinde açıklamaktadırlar. Ancak temelde şiddetin özellikleri şu şekilde sıralanabilir.

- Üzerinde konuşulan şiddet, canlılarda türün devamını sağlamak ve hayatta kalabilmek için ortaya çıkan saldırganlıktan farklıdır.

- Doğada kendi türüne ve doğaya karşı rasyonel bir nedeni olmaksızın yıkıcı şiddet uygulayan tek canlı insandır.

- Şiddetin uygulayıcılarının genelde erkek olması şiddet içerikli davranışların insanda içgüdüsel olarak ortaya çıkmadığını göstermektedir.

- Şiddet her zaman kişiden kişiye doğrudan uygulanmaz, bu nedenle sadece insan fizyolojisi ya da psikolojisi ile de açıklanamaz.

-Genel olarak şiddetin, egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesi amacı ile kullanılan bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Şiddet, güçlüden güçsüze doğru sahip olunan güç ya da kudretin egemenlik kurma amacıyla kullanılması olarak ifade edilebilmektedir.

-Bugüne kadar yapılmış olan araştırmalardan elde edilen bulgulara göre bireysel ve toplumsal nedenler şiddeti ortaya çıkarmaktadır.

-Şiddet, çok değişik tiplerde ortaya çıkmaktadır ve şiddet tiplerinin kendi içerisinde ciddiyeti değişiklik göstermektedir.

-Şiddet tiplerinin ortaya çıkış sıklığı tarihsel süreç içerisinde varolan konjonktüre bağlı olarak değişim göstermektedir.

-Şiddet farklı tipleri olsa da çözüm için bütün şiddet tiplerinin bir arada düşünülmesi gerekmektedir.

Şiddet sorununun çözülebilmesi için bütün şiddet tiplerine yönelik önleyici bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Çünkü genelde bir şiddet tipinin görüldüğü ortamda diğerlerinin ortaya çıkma olasılığı daha yüksektir. Bu nedenle bütün şiddet tiplerinin bilinmesine gerekir. Şiddet tiplerinin özet olarak gösterildiği şiddet tipolojisi olarak isimlendirilen  özet şema Şekil 1’de verilmiştir.

Kadınlar, şiddet tiplerinin tümü ile karşılaşmaktadır. Kadınlar kadın intiharları, kadını intihara zorlama, kız çocuklarına yönelik çeşitli biçimlerde ortaya çıkan şiddet, kadının eşinden kaynaklanan şiddet, yaşlı kadınların yaşadıkları şiddet, kadınların sokakta yaşadıkları cinsel taciz, kapkaç şeklinde yaşanan şiddet, kadına yönelik olarak politikalar aracılığı ile oluşan şiddet, kadınların çalıştırılmaması, iş yaşamında düşük ücretle çalıştırılması gibi çeşitli biçimlerde şiddet görmektedir. Bu nedenle kadına yönelik şiddetin bireysel, sosyal ve kültürel nedenlere ve koşullara bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Bireysel nedenler

Kadınlar genelde eşleri, babaları ve erkek kardeşleri gibi tanıdıkları kişilerden şiddet görmektedir. Özellikle aile içinde kadına yönelik şiddete bakıldığında şiddet uygulayan erkeklerin ortak özelliği genç ve düşük gelirli olmalarıdır. Bazı çalışmalara göre ise bir erkeğin çocuklukta ve ergenlikte yoksulluk çekmesi, düşük okul başarısına sahip olması ve ergenlikte saldırganlık içeren suça karışmış olması yirmili yaşlara geldiğinde eşine fiziksel şiddet uygulaması açısından önemli bulunmuştur. Tablo 3’te bir erkeğin birlikte olduğu kadını istismar etmesi ile ilişkili bulunmuş faktörler sıralanmıştır.

Tablo: 3  Erkeğin birlikte olduğu kadına şiddet uygulaması ile ilişkili bulunmuş faktörler

 

Ailede şiddet öyküsü

Bireysel faktörlerden birisi çocuklukta aile içinde şiddetin yaşanmış olmasıdır. Bu faktör erkeğin erişkinlikte birlikte olduğu kadına şiddet uygulaması açısından önemli görülen etkenlerden biridir. Çocukluğunda şiddete maruz kalmış ya da annelerine şiddet uygulandığına tanık olmuş kocaya sahip kadınların eşlerinden şiddet görme sıklıklarının şiddete maruz kalmayanlara göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Eşlerine şiddet uygulayan erkeklerin büyük kısmının çocukluğunda fiziksel istismara uğramış olma ya da annelerinin dövüldüğüne şahit olma gibi bir özellikleri varken, fiziksel olarak istismar edilen ya da fiziksel istismara tanık olan bütün çocukların yetişkinlikte kendilerinin de çevrelerindeki kişileri istismar eden bireyler olacaklarını söylemek mümkün değildir.

Alkol kullanma

Erkeğin alkol kullanması diğer koşullar değişse bile kadının kocasından şiddet görmesi ile ilgili olarak önemini koruyan bir etkendir. Bir çok araştırmacıya göre alkol engellenmeleri ortadan kaldırarak şiddetin ortaya çıkması olasılığını artırmakta, muhakeme gücünü azaltmakta ve bireyin karar verme yeteneğini bozmaktadır. Ağır alkol alımı ise çiftler arasında tartışma çıkmasına neden olarak kadının şiddet görme riskini artırmaktadır. Kanada’da yapılan bir çalışmaya göre, aşırı alkol alan erkeklerle birlikte yaşayan kadınların eşleri tarafından dövülme riskinin alkol almayanlara göre beş kat daha fazla olduğu bulunmuştur.

Kişilik bozuklukları

Yapılan bazı çalışmalar eşlerini istismar eden erkeklerin duygusal açıdan daha bağımlı, güvensiz, benlik saygısı düşük, dürtü kontrolü konusunda yetersiz kişiler olduklarını gösteren bulgulara ulaşmıştır. Eşlerine şiddet uygulayan erkekler, şiddet uygulamayanlara göre, daha fazla öfkelenen ve düşmanlık duyguları taşıyan, duygu durumu daha depresif, antisosyal, saldırgan ve sınırda kişilik bozukluğu ölçeklerinden daha yüksek puan alan kişilerdir. Ancak eşlerini istismar eden erkeklerin tümünün bu tür psikopatolojik bozukluklar gösterdiğini söylemek mümkün değildir.

İlişkinin biçimi ile ilgili faktörler

Kişiler arası düzeyde kadına yönelik şiddeti etkileyen en önemli ilişkisel faktörler olarak evlilikte çatışma ya da ilişkide uyumsuzluk ortaya çıkmaktadır. Evlilikteki çatışma bütün çalışmalarda oldukça önemli bir etken olarak saptanmıştır.

Toplumsal faktörler

Kadına karşı fiziksel şiddet bütün sosyo-ekonomik gruplarda görülen bir durum olmasına karşılık, yoksul kadınların fiziksel şiddetten daha fazla etkilendiği gösterilmiştir. Yoksulluğun neden şiddet riskini artırdığı konusu tam olarak anlaşılmış değildir. Doğrudan yoksulluğun kendisi mi yoksa yoksulluğa eşlik eden aşırı kalabalık ve umutsuzluğun mu şiddeti ortaya çıkardığı bilinmemektedir. Yoksulluk içinde yaşayan erkeklerin tükenme duygusu ve ailenin geçimini sağlama konusunda oluşan kültürel beklentiyi karşılamakta yetersiz kalmaları gibi nedenlerle yaşadıkları stresi yaşamlarının her anına genelleyebildikleri görülmektedir. Ayrıca bu durum evlilikte çatışmaların, fikir uyuşmazlıklarının ortaya çıkmasına neden olmakta ya da kadınların şiddet içeren, yetersiz bir ilişkiyi terk etmesini engelleyen bir faktör olarak da ortaya çıkabilmektedir.

Toplumun kadına yönelik şiddete bakış açısı da önemli bir diğer faktördür. Kadına yönelik şiddet sıklığının farklı olduğu 16 ülkede yapılan bir çalışmada en düşük sıklıklar kadına yönelik şiddete kesin toplumsal yasakların getirilmiş olduğu, şiddet gören kadınlara aile ve sığınma evleri aracılığıyla korunma sağlanan toplumlarda bulunmuştur. Toplumsal yasaklar, yasal düzenlemeler ya da çevredeki aile bireyleri ya da komşuların ayıplaması şeklinde ortaya çıkan müdahaleler olabilmektedir.

Kadının eşinden şiddet görmesi, geleneksel toplumsal cinsiyet rolünün dışına çıkması ve iş yaşamına katılması şiddeti tırmandıran bir etken gibi görünmektedir. Kadının statüsünün çok düşük olduğu toplumlarda ise kadına yönelik şiddetin daha az olduğu iddia edilmektedir. Çünkü bu toplumlarda erkeklerin kadınlar üzerindeki otoritesi mutlaktır ve kadınlar tarafından da kabul edildiği için erkekler otorite kurmak ve bunu sürdürmek için şiddete başvurmak gereğini duymazlar. Diğer yandan kadının statüsünün yüksek olduğu toplumlarda kadınların dayanışma içerisinde davranarak geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini sorgulayıp değiştirebilecek yeterli güce erişebildikleri öne sürülmektedir.

Aile içinde kadına yönelik şiddeti etkilediği düşünülen başka etkenler de vardır. Ancak bunlar üzerinde çok araştırma yapılmamıştır. Bu etkenler toplumda işlenen diğer şiddet suçlarının görülme sıklığı, toplumun sahip olduğu moral değerlerin düzeyi, ailenin mahremiyeti ile ilişkili sosyal normlar, erkeğin kadın üzerindeki hakimiyeti ile ilişkili toplumsal normlar olarak sıralanmaktadır.

Kültürel etkenler

Bazı araştırmacılara göre erkeklerin ailede ekonomik yönden baskın ve esas karar verici konumunda oldukları, kadınların çeşitli nedenlerle kolay boşanamadıkları, yetişkinlerin çatışmaları çözmek için şiddete başvurdukları toplumlarda kadınlar eşlerinden daha fazla şiddet görmektedir.

Diğer bir önemli etken de toplumda kadın örgütlenmelerinin varlığıdır. Bu örgütlenmeler kadınlara gerek duydukları sosyal desteği sağlayabildikleri gibi, aileleri ve eşleri dışında ekonomik bağımsızlık olanağı yaratabilmektedir.

Kadına yönelik şiddeti artırdığı düşünülen diğer etkenler arasında savaş, iç çatışma ya da diğer sosyal kargaşa ortamlarının varlığı ya da bu tür ortamlardan yeni çıkılmış olması da bulunmaktadır. Ayrıca bireylerin ateşli silâhları kolayca edinebildikleri, kadın erkek ilişkilerinin sağlıklı olmadığı ortamlarda kadının şiddet görme olasılığı artmaktadır. Ekonomik ve sosyal kargaşa ortamlarında kadınların daha özgürleştiği, aileye ekonomik olarak katkı sağlayabilmek için daha fazla sorumluluk aldıkları, erkeklerin ise ailenin korunması ve geçiminin sağlanması gibi geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine uygun davranamadıkları görülmektedir. Bu durum kadınların şiddet görme riskini artırmaktadır.

D.4.  Kadına  Yönelik  Şiddetin  Sonuçları

Şiddetin her tipi, şiddet kurbanı başta olmak üzere bütün tarafların fiziksel, ruhsal ve sosyal iyi oluş halini olumsuz yönde etkilemektedir. Şiddet ölümle sonuçlanabilir. Ölümle sonuçlanmayan şiddet olgularında değişik düzeyde fiziksel yaralanmalar oluşabilir. Bu yaralanmalar soncunda özürlülük ve engellilik ortaya çıkabilir. Ayrıca şiddet aile sağlığına, toplumsal birlikteliğe, toplumun daha iyi sağlık düzeyine ve sürdürülebilir sosyal kalkınmasına yönelik önemli bir tehdittir. Dünyada en fazla görülen şiddet tipi olarak nitelenen kadına yönelik şiddetin kadın sağlığı ile olan ilişkisi açık olarak ortaya konmuştur. Kadına yönelik şiddetin sağlık sonuçları Tablo 4’te özetlenmiştir.

 Tablo: 4  Kadına yönelik şiddetin sağlık sonuçları

 

Kadına yönelik şiddet, kadının baskı altında tutulmasını, denetlenmesini, sindirilmesini, kontrol edilmesini, itaatini sağlayarak, erkeğin kadının bedeni üzerinde mutlak söz sahibi olduğunu göstererek kadının insan haklarını kullanmasını ve fırsatlardan yararlanmasını engellemektedir.

D.5. Çözüm Önerileri

Koruyucu ve önleyici tedbirler

1. Devlet, kadın ve erkek arasındaki ekonomik eşitsizliğin ortadan kaldırılması için gerekli tedbirleri almalıdır.

2. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun tanıtımı yönünde çok yönlü çalışmalar yapılmalıdır.

3. Eğitimini yarıda bırakmış kadınların eğitimlerini tamamlayabilmeleri ve aktif olarak iş yaşamına katılmaları için ihtiyaç duydukları destek hizmetlerinin (yuva, kreş, gündüz bakımevi gibi) sağlanmalıdır.

4. İşe alınmada eşitliği sağlayıcı önlemler alınmalı, işyerinde cinsiyete dayalı ayrımcılığın olmaması için işverenlerin ve yöneticilerin gerekirse pozitif ayrımcılık yapmaları gerekmektedir.

5. Kadınların istihdam olanakları ve iş kurmak için gereksinim duydukları kredi almalarını kolaylaştıracak düzenlemeler yapılmalıdır.

6. Evlilik öncesi çiftlerin yardım almaları konusunda “Evlilik ve Evlilik Danışmanlığı” hizmetlerinin kurumsallaşması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

7. Aile Mahkemeleri ve Çocuk Mahkemelerinde görev yapacak yargı mensuplarının, pedagogların, sosyal hizmet uzmanlarının, psikologların toplumsal cinsiyet bakış açısı eğitimi alması ve Aile Mahkemeleri Kanunu uyarınca bu mahkemelerde görev alacak pedagogların, sosyal hizmet uzmanlarının, psikologların kadrolarına atanmaları en kısa sürede yapılmalıdır.

8. Belediyelerin ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın Halk Eğitim Merkezleri ile SHÇEK’in Toplum Merkezleri’nde kadın çalışmaları yapılmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği sağlanarak söz konusu merkezlerde okur-yazarlık, kadının insan hakları, toplumsal cinsiyet rolleri, özgüven gibi kadına yönelik güçlendirici çalışmalar yapılmalıdır.

9. Kadına yönelik şiddetle ilgili spot filmler üretilmeli, ulusal, bölgesel ve yerel medyada ulusal bir kampanya çerçevesinde  gösterilmesi sağlanmalıdır.

10. Kadına yönelik şiddettin önlenmesine ilişkin mülki idare amirlikleri ve yerel yönetimlerce broşürler hazırlanmalı, hazırlanacak bu broşürlerin, halka açık alanlarda ve kamu hizmet birimlerinde dağıtımı sağlanmalıdır.  

11. Diyanet İşleri Başkanlığı, kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda; toplumu bilinçlendirmek üzere hutbe ve vaazlar vermeli, yazılı ve görsel yayınlar yapmalı ve çeşitli etkinlikler düzenlemelidir.

12. Bütün kamu kurum ve kuruluşları ile, sivil toplum kuruluşlarında kadına yönelik şiddet konusunda duyarlığını ve sorumluluğunu artırıcı bir kampanya düzenlenmeli  bu alanda yapılmış olumlu girişimlerin duyurulması sağlanmalıdır. 

13. Kadın-erkek eşitliğini önemseyen, kadın haklarının gelişmesi konusunda destek veren erkek gruplarının sayısının artırılması konusunda gerekli önlemler alınmalıdır.

14. Kent planlamasında, sokak ve parkların iyi aydınlatılması ve kadınların acil telefon hatlarına kolay ulaşabilmesini sağlamak amacıyla telefon kulübelerinin sayılarının artırılması gibi kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda gerekli hizmetlerin sunulması sağlanmalıdır.

Hizmet Kurumları

1. Devlet kadınlara yönelik her türlü şiddet eyleminin önlenmesini bir devlet politikası olarak kabul etmelidir. Bu alana yönelik bir bütçe oluşturularak, toplumsal cinsiyet rolleri açısından bütçelerin etki ve sonuçları görünür kılınarak, toplumsal cinsiyete dayalı bütçe analizleri yapılmalıdır.

2. TBMM bünyesinde “Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu” adı ile daimi bir komisyon oluşturulmalıdır.

3. KSGM koordinatörlüğünde bir “Kadına Yönelik Şiddet İzleme Komitesi” kurulmalıdır.

4. Toplumsal cinsiyete duyarlı politikaların devletin bütün ana plan ve programlarının içine entegre edilmesi, ilgili kurum ve kuruluşlar arasında işbirliğinin sağlanması, programların ve sonuçların izlenme ve değerlendirilmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulması ve var olan mekanizmaların işler hale getirilmesi sağlanmalıdır.

5. Kadına yönelik şiddete karşı alınacak önlemler bir ulusal plan çerçevesinde yasal, kurumsal, eğitsel ve kültürel alanlara yönelik, kapsamlı olarak belirlenmelidir. Bu plan hazırlanırken toplumsal cinsiyet bakış açısına sahip bir plan olması sağlanmalıdır.

6. Kadın erkek eşitliğine aykırı politikalar, yasal düzenlemeler ve uygulamalar kaldırılmalı,  toplumda kadın ve erkek eşitliği sağlanıncaya kadar, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılması bir devlet politikası olarak kabul edilmelidir.

7. Ülke genelinde tüm kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve özel sektör çalışanlarına yönelik “toplumsal cinsiyet eşitliği” eğitimi verilmesinin zorunlu hale getirilmesi sağlanmalıdır.

8. Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı koordinasyonunda bütün kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteleri, sivil toplum kuruluşlarını, özel sektör ve yerel yönetimleri de kapsayacak “2006-2010 Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Eylem Planı” hazırlanmalı ve uygulamaları takip edilmelidir.

9. Yasa koyucuların, kadınları doğrudan ilgilendiren kanunların yapım sürecinde, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra,  sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin kadın araştırma ve uygulama merkezlerinin de görüş ve önerileri alınmalıdır.

10. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde çalışmalar yapmakta olan tüm kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, üniversitelerin kadın çalışması yapan araştırma merkezleri ve yerel yönetimler arasında koordinasyonun sağlanarak, ortak bir “hizmet ağı modeli” oluşturulmalıdır.

11. SHÇEK bünyesinde hizmet veren “183 Aile, Çocuk, Kadın ve Sosyal Hizmet ve Özürlü Çağrı Merkezi”nin çalışmasındaki sorunların giderilmesi, daha işlevsel kılınması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması sağlanmalıdır.

12. Ülke genelinde 24 saat hizmet verecek ücretsiz “ALO ŞİDDET HATTI” oluşturulmalıdır. Bu hatlarda şiddet konusunda eğitim almış personelin görev yapması sağlanmalıdır.

13. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un uygulanması aşamasında daha etkili bir sonuca ulaşmak için şiddet uygulayan bireylerin rehabilitasyona tabi tutulmaları konusunda gerekli bütün yasal ve kurumsal alt yapı oluşturulmalıdır.

14. Hak arama sürecindeki yasal prosedür mağdurlar lehine basitleştirilmeli, sağlıkla ilgili kayıtlar başta olmak üzere gerekli belge ve kayıtların ücretsiz hazırlanması sağlanmalıdır. Bu süreç her aşamasında, kadının özel hayatına saygılı, kadını koruyucu olmalıdır.     

15. Şiddet mağduru kadına emniyet birimlerinde uygulanacak prosedür ve atılacak adımlarla ilgili olarak genel broşür hazırlanmalıdır.

16. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) için bütçeden ayrılan pay artırılmalı, kadın sığınma evlerinin/kadın konukevlerinin nitelik ve nicelik açısından Avrupa  Birliği standartlarına uygun hale getirilmeli ve hizmet sunacak personelin kadın bakış açısına sahip olması sağlanmalı, anılan merkezlerin gizlilik ilkesine uygun olarak hizmet vermeleri  konusunda gerekli özen gösterilmelidir..

17. Kadın sığınma/konuk evlerinin kuruluşu ve işletilmesi ile ilgili mevzuatın gözden geçirilerek Avrupa Birliği standartları doğrultusunda yeniden hazırlanması ve yerel yönetimlere kadın sığınma/konuk evi açma konusunda zorunluluk getirilmesi sağlanmalıdır. Açılan kadın sığınma/konuk evlerinin mevzuatta belirtilen standartlara uygunluğu düzenli olarak denetlenmelidir.

18. Sivil toplum kuruluşları tarafından kurulmuş ve kurulacak olan bağımsız kadın sığınma evi ve kadın danışma merkezlerini açma ve işletme girişimleri yerel yönetimler ve İl Özel İdareleri  tarafından mali destek de dahil olmak üzere çok yönlü desteklenmelidir.

19. Şiddete uğrayan ve özellikle sığınma evlerindeki ihtiyacı olan kadınları danışma merkezleri ile sığınaklara başvuran kadınları ekonomik olarak güçlendirmek, yeniden ev kurmalarını sağlamak amacıyla bir “Kadın Destek Fonu” oluşturulmalı ve kadınların uygun işlere yerleştirilmesi sağlanmalıdır.

20. Şiddet gördüğü için kadın sığınma/konuk evine yerleştirilen kadınların buradan çıktıktan sonra kendi ayakları üzerinde durmayı başarmalarını sağlamak ve desteklemek için kadınlara devletin sahip olduğu kaynaklardan geçici konut tahsisi yapılmalıdır.

21. Avrupa Birliği bünyesinde yürütülmekte olan çocuklar, gençler ve kadınlara karşı şiddetin önlenmesine yönelik DAPHNE II (2004-2008) programını ülkemiz de imzalamalıdır.

22. Kadına yönelik şiddet konusunda ulusal bir veri tabanı bulunmamaktadır. Mevcut veriler de sağlıklı  ve yeterli  değildir. Bu nedenle bu konularla ilgili Bakanlıkların sağlıklı veri oluşturabilmeleri için toplanacak verilere yönelik standart soru formları hazırlanmalı ve  sonuçları tek elde  (Türkiye İstatistik Kurumu) toplanarak  ulusal veri tabanı oluşturulmalıdır.

23. Kadına yönelik şiddetin neden ve sonuçları ile toplumsal maliyetinin araştırılması ve şiddetin önlenmesine ilişkin projelerin üretilmesi ve gerçekleştirilmesi yönünde ilgili kuruluşlara destek verilmelidir.

24. Ülke içinde politika, program geliştirmeyi teşvik edecek bilgilerin daha hızlı üretebilmesi için üniversitelerin Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezleri teşvik edilerek araştırma yapmaları ve yayınlamaları sağlanmalıdır.

Eğitim

1. Kadına yönelik şiddet konusunda zararlı gelenek ve göreneklerin tespit edilerek buna yönelik tutum ve davranış biçimlerini değiştirmelerini sağlayıcı eğitim programları hazırlanmalıdır. Kadına yönelik aile içi şiddetin önlenmesine yönelik olarak başta erkekler olmak üzere ailenin tüm bireylerinin eğitilmesi ve özellikle öfkenin kontrolü ve kişiler arasında sağlıklı iletişim becerileri konusunda yaygın eğitim programlarının hazırlanmasında devletin  gerekli çalışmaları yapması gerekmektedir.

2. Özellikle ekonomik yönden geri, geleneksel değerlerin hakim olduğu kırsal bölgelerde kız çocuklarının eğitime katılmaların sağlamaya yönelik olarak kız yatılı ilköğretim ve ortaöğretim bölge okullarının açılması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

3. Askerlik eğitiminde, camilerde, kahvehanelerde, çok sayıda erkek çalışan istihdam eden kuruluşlarda kadına yönelik şiddet konusunda erkeklere yönelik zihniyet dönüşümünü sağlayacak eğitim programları düzenlenmelidir.

4. Şiddete uğrayan kadınların başvurabilecekleri, rehberlik ve danışmanlık hizmeti alabilecekleri merkezlerin tanıtımı ile kadınlara yönelik bilinç yükseltme ve eğitim çalışmaları konusunda ulusal bir bilgilendirme kampanyası yürütülmelidir.

6. Sağlık görevlileri, yargı mensupları, kolluk kuvvetleri, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, çocuk gelişimi uzmanları, ve diğer meslek gruplarının lisans ve hizmet içi eğitim programlarında kadına yönelik şiddet konusu yer almalıdır.

Sağlık

1. Sağlık hizmeti sunan kurumlarda çalışan sağlık personelinin kadına yönelik şiddeti tanıması, tespit etmesi, gerekli müdahaleleri yapabilmesi ve şiddete uğrayan kadınları uygun kuruluşlara yönlendirmeleri için gerekli alt yapının oluşturulması ve sağlık çalışanlarının mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim programlarında kadına yönelik şiddet konusuna yer verilmelidir.

2. Tüm sağlık kuruluşlarında şiddet mağduru kadınlara yönelik özel  birimlerin oluşturulması zorunlu hale getirilmelidir. Bu birimlerde hekim ve hemşire gibi sağlık çalışanlarının yanı sıra kadına yönelik şiddet konusuna duyarlı sosyal hizmet uzmanı ve psikologların çalışması sağlanmalıdır. Bu birimde çalışanların kadına yönelik şiddeti tanıma, ve şiddet gören kadına yönelik hizmet veren mekanizmaları harekete geçirebilmek için gerekli bildirimi yapmaları sağlanmalıdır.

3. Aile planlaması hizmetleri başta olmak üzere bütün üreme sağlığı hizmetlerinin özellikle birinci basamak sağlık kuruluşlarında kadınlar için ücretsiz, ulaşılabilir ve kaliteli bir şekilde verilmesi sağlanmalıdır.

Hukuk

1.“Çerçeve Eşitlik Yasası” nın ivedilikle çıkarılması gerekmektedir.

2. Anayasamızın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesine göre;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek fıkra:7/5/2004-5170/1.md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir.Devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür...”

hükmünün gereği olarak devlet bu amir hükmü hayata geçirecek başta yasal düzenlemeler olmak üzere gerekli her türlü tedbiri almalıdır.

3. Yürürlükteki mevzuatımızdaki kadın-erkek eşitliğini zedeleyen düzenlemelerin ayıklanması yönünde gerekli çalışmaların yapılması gerekmektedir.

4. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 1. maddesinde geçen “kusurlu eş” ibaresinin “şiddet uygulayan birey” şeklinde düzeltilmesi; hâkimin anılan yasa kapsamında hükmedebileceği tedbirlere ilişkin olarak yasanın 1. maddesinin (f) bendinde geçen “ortak konut” ibaresinin yanına “veya şiddete maruz kalan bireyin işyerine gelmemesi” ibaresinin de eklenmesinin, ayrıca 4320 sayılı Kanunun korunma kapsamına mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan eşlerden birinin veya çocuklarının da dahil edilmesinin ve mahkemenin vermiş olduğu tedbir hükmünün infazına ilişkin icra işlemlerinin de harçtan muaf tutulması yönünde yasal düzenleme yapılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

5. Mevcut yasalarımızda halen kadın bedenini kontrol altında tutmayı amaçlayan, kadının insan haklarının ihlaline neden olan hukuki düzenlemeler ivedilikle yapılmalıdır.

6. Siyasi Partiler Yasasında kadınların siyasete katılımını destekleyen düzenlemeler yapılmalıdır.

7. SHÇEK Ayni ve Nakdi Yardım Yönetmeliğinde “sivil toplum kuruluşları tarafından açılmış olan sığınma evlerinde kalan kadınlara kaldıkları süre içinde ayni ve nakdi yardım konusunda yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Kadına Yönelik Şiddet Konusunda 3 Düzeyli Strateji

1.1. DEVLET

lÊ Sıfır tolerans

lÊ Ana plan ve programlara cinsiyet eşitliği bakış açısının yerleştirilmesi

lÊ Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi zorunlu hale getirilmesi

 

2.2. TOPLUM ve AİLE

lÊ Kültürel değerlerde pozitif yönde değişikliğin gerçekleştirilmesi

lÊ Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadının statüsünü yükseltme

   çalışmalarına daha aktif katılımının sağlanması

lÊ Toplumsal-kültürel diyalog yoluyla çözümün sağlanması

lÊ Medya ve eğitim sistemi ile de destek sağlanması

 

3.3. BİREY

lÊ Kadının güçlendirilmesi

lÊ Cinsiyet ayrımcılığının önlenmesi

lÊ Şiddete uğramış kadına yönelik koruma sağlanması

lÊ Yoksulluğun önlenmesi

 

E.  TÖRE/NAMUS CİNAYETLERİ

Töre, toplumun zaman içinde ürettiği ve geleneksel olarak uyguladığı toplumsal yasalardır.  Bu yasalar evlilik, miras gibi konularda işletildiği gibi, ceza hükümleri de içerebilirler, ve hatta medeni hukuk, ceza hukuku gibi farklılıklar gözetmezler.  Toplumsal ilişkiler kişi haklarına dayanmadığı gibi, haksızlık ve suçlardan sorumlu tutulan da yalnız fail değil onun kan bağı ile bağlı olduğu aile grubudur. Tanınan kimlik bireysel değil, kollektiftir. Yöresel ve kapalı toplumlarda sürdürülen töreler, modern devlet oluşumları içinde, devlet müdahalesi, ekonomik yapının değişmesi, iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi ve artması sonucu zamanla çözülme gösterirler.  Çok kültürlülüğün savunulduğu günümüzde, törelerin korunmasına daha hoşgörülü bir yaklaşım bulunmakla birlikte, yine insan haklarına saygının temel alındığı ülkelerde hem kendi yasalarınca, hem de uluslararası hukuk gereğince ayırımcılığa dayanan ve insan haklarını ihlâl eden töre ve kültürel inançların tasfiye edilmesi öngörülmüştür. 

E.1. Töre/Namus  Cinayetleri  Açısından  Dünyada  Durum

Kadınlar dünyanın her yanında değişik nedenlerle öldürülmektedir. Erkekleri genelde öldürenler yabancı kişilerken, kadınları öldürenler daha çok onların tanıdıkları kimselerdir. Bu kimseler kadının şu andaki kocası, boşandığı eşi, erkek arkadaşı, birlikte yaşadığı erkek olabileceği gibi babası erkek kardeşi ya da diğer erkek akrabaları da olabilir. Özellikle eşi ya da erkek arkadaşından şiddet görmesi kadının öldürülmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Avustralya, Kanada, İsrail, Güney Afrika ve Amerika Birleşik Devletleri’nde  (ABD) yapılan araştırmalara göre cinayete kurban giden kadınların %40-70’i daha öncede fiziksel şiddet gördüğü eşi ya da birlikte olduğu erkek tarafından öldürülmüştür. Kadınların öldürülmesinde kültürel etkenler ve ateşli silâhlara ulaşım önemlidir. Örneğin ABD’de kadınlar daha çok ateşli silâhlarla öldürülürken, Hindistan’da kadınları döverek ya da yakarak öldürme daha yaygındır. Hindistan’da kerosenle ıslatılan ve yakılan kadının ardından “Mutfak kazasında öldü” ifadesinin kullanılmasının çok yaygın olduğu bildirilmiştir.  Dünyada özellikle feodal yapının gücünü koruduğu bölgelerde ise kadınların namus adına da öldürüldükleri görülmektedir.

 Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun tahminlerine göre her yıl dünyada 5000’den fazla kadın namus saiki ile öldürülmektedir. Bu cinayetler daha çok Bangladeş, Brezilya, Ekvator, Mısır, Hindistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Fas, Pakistan, İsveç, Türkiye, Uganda ve İngiltere gibi ülkelerde işleniyor gibi görünmektedir. Ancak bu cinayetlerin yaygınlığının bu ülkelerden daha geniş bir coğrafyayı kapsadığını düşünmek mümkündür. Sayılan ülkeler namus cinayetlerinin toplumsal bir sorun olarak görülmeye başladığı ve haber olma özelliği kazandığı bölgelerdir. Özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika, Asya kıtasındaki bazı ülkelerde kadınların namus adına öldürülmesinin cinayet olarak  görülmemesi nedeni ile bu ülkelerde namus cinayetlerine ait bilgiye ulaşmak mümkün olmamaktadır. Namus cinayetlerinin genelde ülkelerin Müslüman nüfusları içinde daha yoğun olarak işlendiği görülmektedir. Ancak namus cinayetlerinin kökeninin esas olarak ataerkil toplumsal yapıya dayandığı düşünülmekte ve kökenleri İslamiyet öncesi döneme kadar uzanmaktadır.  Namus cinayetlerini oluşturan kültürel yapı, örf ve adetlere dayanmakta ve aile içindeki erkek egemen yapının sürdürülmesine hizmet etmektedir.

Dünyada Ürdün, Fas ve Suriye gibi ülkelerde namus sebebiyle işlenen suçlar, aile namusunu korumaya yönelik olarak işlenmişse cezai indirime gidilmektedir. Ayrıca bu ülkelerde namus cinayetine kurban gitme tehlikesi altındaki kadınları korumak amacıyla kurulmuş bir mekanizma bulunmaması nedeniyle, bu durumdaki kadınları öldürülmekten korumak için cezaevine koyma gibi son derece trajik bir uygulamaya gidildiği görülmektedir. Bu ülkelerdeki hapishanelerde bu nedenle yıllarca hapiste kalan kadınlar olduğu bildirilmektedir.

Benzer cinayetlerin işlendiği diğer ülkelerde de resmî istatistiklere ulaşmak zordur. Ancak bazı adlar altında da olsa (örneğin; Meksika’daki tutku cinayetleri bu kategoriye dahil edilebilir) çok geniş bir coğrafyada namusa dayalı cinayetlerin gerçekleştiğini söylenebiliriz. Lübnan da, Suriye’de, Irakta, İsrail’de, her yıl yüzlerce namus cinayeti işlendiğini dış basını tarayarak görmek mümkündür.

Yemen’de Sanaa Üniversitesi kadın çalışmaları programının yaptığı bir araştırmaya göre 1997 yılında 400 kadın aile namusunun korunması adına öldürülmüştür. Ürdün resmî istatistikleri, bu ülkede işlenen dört cinayetten birinin namusa dayalı olduğunu ve nüfusu dört milyonluk ülkede her yıl 25 kadının bu nedenle öldürüldüğünü ortaya koymaktadır. Mısır için ise bu sayı 1995 yılında 52 olarak saptanmıştır.

 

E. 2 Töre/Namus  Cinayetleri  Açısından  TÜRKİYE’DE Durum

Türkiye, dünyada namus cinayetlerinin işlendiği ülkelerden birisidir. İşlenen cinayetler sonucunda kadınlar yaşamlarını kaybetmekte, aileler dağılmakta, ve şiddet olayları aile ve toplumun yapısını bozmakta, ülkemiz işlenen cinayetleri dünya kamuoyuna açıklamakta zorluk çekmektedir. Toplum vicdanını son derece rahatsız eden, kadına yönelik şiddetin uç noktasını oluşturan, kadının en temel hakkı olan yaşama hakkını elinden alan namus gerekçesi ile işlenen cinayetler üzerinde çok konuşulan bir sorun olmasına rağmen ülke içindeki yaygınlığını ve dağılımını, altta yatan nedenleri, mağdurların ve faillerin kimler olduğunu sağlıklı bir şekilde ortaya koyan resmî kayıtlara ve kapsamlı araştırmalara dayanan sonuçlara ülkemiz bugüne kadar sahip olamamıştır. Bu konuda ulaşılan veriler son derece sınırlıdır.

Namus cinayetleri konusunda bugüne kadar yapılmış kısıtlı sayıdaki çalışmalardan biri Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Aytekin Sır tarafından yürütülmüştür. Bu çalışmada namus cinayetlerine karşı bölgede yaşayanların tutumlarını araştırmak amaçlanmıştır. Bölgede yaşayan 430 kişi ile yapılan çalışmaya göre katılımcıların büyük kısmı namus kavramını karım, bacım annem, dinin emrettiği, kadınların iffeti, kadının cinselliği olarak  tanımlamıştır. Namussuzluk ise katılımcılar tarafından kadının zina yapması, kadının bekaretini kaybetmesi dedikoduya sebep olması, kadının açık gezmesi, erkeklerle konuşması, açık olması, ailenin istemediği kişiyle evlenmesi, izinsiz dışarı çıkması, dilinin uzun olması olarak ifade edilmiştir. Kadının zina yapması durumunda katılımcıların %37.4’ü kadının öldürülmesi gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca kulak kesme, burun kesme, saçını kazıma, gibi diğer cezalandırma yöntemleri de önerilmiştir. Katılımcıların %64’ü için bu cezayı verecek kişi kadının kocasıdır. Boşanmayı bir çözüm yolu olarak görenler %25 düzeyinde kalmıştır.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ve Nüfus Bilim Derneği tarafından  Türkiye’de Namus Cinayetlerinin Dinamikleri (2005) isimli niteliksel çalışmada dört ilde (İstanbul, Şanlıurfa, Adana ve Batman) 195 görüşme yapılarak toplumumuzdaki namus anlayışını ve namus cinayetlerinin dinamikleri konusunda ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. Bu çalışmaya göre toplumumuzda namus anlayışı sosyo-demografik etkenlere göre değişiklik göstermektedir. Kırsal kökenli, aşiret ve akrabalık ilişkileri güçlü, kente göç etse bile geldiği yöre ile bağlantısını koruyan ve kentte de benzer bir çevrede yaşamını sürdüren, ait oldukları aile ve topluluğun yaşamlarında önemli bir yere sahip olduğu gözlenen kişilerin namusu, insanların uğruna öldürülebileceği büyük bir değer olarak gördükleri saptanmıştır. Çalışmada saptanan en büyük eğilim, namusun kadın, kadın bedeni, cinselliği ve kadınların kontrol edilmesi biçimindedir. Bu çalışmaya göre namus bir erkeğin karısı (helali), kız kardeşi, annesi, ailedeki diğer kadınlar hatta yakın çevredeki kadınlardır. Kadın bedeni üzerinden algılanan namus, kadınların günlük yaşam pratikleri, eğitim görme, çalışma, evlenme, bekaretin önemi, sadakat, istediği kişi ile evlenme, sevdiği kişiye kaçma, boşanma gibi konular üzerinden ifade edilmiştir. Kadın bedeni üzerinden şekillenen, kadınlara daha pasif, erkeklere daha aktif bir rol biçilen namus anlayışının araştırmaya katılanların çoğunluğu tarafından onaylanan, yaygın bir kavram olduğu görülmüştür. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin ve namus cinayetlerinin nedeni olarak gösterilebilecek beş ana sosyo-kültürel faktör sayılabilir:

lÊ Ataerkil yapı ve değerler;

lÊ Hiyerarşiyi ve itaati öngören geleneğin ve kültürün yaygınlığı ve sürekli yeniden üretilmesi;

lÊ Kadının ve erkeğin fiziki mekanı paylaşmamasını öneren dinsel ve kültürel inançlar, gelenekler;

lÊ Geniş aile, aşiret, hemşehrilik, cemaat ilişkilerinin yaygınlığına bağlı olarak birey üzerinde toplumsal baskının yüksek oluşu,

lÊ Bu yapılanmaların resmî düzeyde kabul görmesi sonucu siyasal yaşam ve hukukun uygulanmasına yön vermesi.

Türkiye’de bazı bölgelerde törelere dayanarak cinayetler işlenmekte,  masum kadınlar ve erkekler öldürülmekte, aile fertleri cinayet işlemeye zorlanmakta, ve bazen de cinayet zincirlerinin son bulması için “bedel” olarak kadınlar bir aileden diğerine “gelin” (barış hediyesi) olarak gönderilmektedir.  Yine törelere dayanan “beşik kertmesi” ve “berdel” gibi uygulamalarla kadınların ve erkeklerin istekleri dışında evliliklere zorlanmaları söz konusudur. 

Namus, içeriği toplumdan topluma değişen bir kavramdır.  Genel veya etimolojik tanımını yapmaktan çok, yaşanan toplumda bugün ne anlama geldiğini belirtmek sorunların çözümü açısından daha önemli ve yararlı olacaktır.  Türkiye gibi geniş ailenin yaygın ve aile bağlarının kuvvetli olduğu toplumlarda kişinin namusunun sadece kendi davranışlarından değil diğer aile bireylerinin davranışlarından da etkilendiğine inanılır. Ayrıca ataerkil toplumda egemen olan erkek olduğu için, aileden ve ailenin namusundan da erkek sorumlu kılınmıştır.  Bir diğer önemli nokta, soyut olan namus kavramının somut göstergesi olarak kadının bedeninin, cinselliğinin ve davranışının kullanılmasıdır. Dolayısıyla, ailenin ve erkeğin namusu onun himayesi ve kontrolu altında olan kadınların cinsel statüsüne ve davranışına bağlanmıştır. Kızı, karısı, kız kardeşi, gelini, hatta annesi “davranış sınırlarını” aşarsa, erkeğin ve ailenin namusuna leke sürülmüş olur ve lekenin temizlenmesi gerekir.  Kadın, ayrıca isteği dışı yer alan durumlardan, kendine yapılan taciz ve tecavüzden sorumlu tutularak cezalandırılır, sorumlu tutulmasa bile, ailenin namus ve şerefini kurtarmak için kadının hayatı feda edilir. Namusu temizlemek için öldürülen hemen hemen her zaman kadındır, ama bazen kadını “lekeleyen” erkek de öldürülmektedir. 

Toplumda varolan gelenekler içinde erkek egemen yapılanmayı destekleyen ve kadınların ikincil statüsünün sürdürülmesini sağlayan bir takım kurallar ve ölçütler bulunmaktadır. Bu kurallara uymayan, ölçütleri aşan ya da aştığı sanılan kadınların cezalandırılması söz konusudur. Geleneklerin günümüze kadar taşıdığı güç ilişkileri toplumda bütün erkekleri ve bu ilişkilerin destekçisi aktarıcısı konumundaki yaşlı kadınları namusun koruyucusu ve sözcüsü yapmaktadır. Oluşmuş güç ilişkilerinin yazılı olmayan kurallarını koyan gelenekler, oluşan problemlere de bu güç ilişkilerini koruyucu çözümler getirir. Namus cinayetleri için de aynı uygulamaya gidilmektedir. Aile namusunun kirlenmesi ile ilgili bir algı oluştuğunda belirli bir zaman içerisinde namusun temizlenmesi için yapılması gereken girişim konusunda ailede karar verici konumundaki kişiler arasında bir karar alınmaktadır. Bu karar bir cinayet işlemeyi gerektiriyorsa, bu görev aileden bir erkeğe verilmektedir. Yasal düzenlemelerdeki ceza indirimlerinden yararlanabilmek amacıyla genelde bu görevi ailenin en genç, yaşı küçük üyesi yerine getirmektedir. Ancak, namus cinayetlerinin bir kısmı bireysel olarak, failin kendi iradesi ile veya etrafından gördüğü toplumsal baskı sonucu işlenmektedir. Bu durumda kişiyi yönlendiren töre değil, namus kavramıdır.

Namus cinayetleri, kadını kontrol altında tutmanın ve erkeğin hakimiyetini vurgulamanın en çarpıcı görüntüsüdür.  Ancak kadının davranışlarını kısıtlama ve cinselliğini kontrol etme gereksinimi kendini çok daha yaygın olan başka biçimlerde de gösterir.  “Namusa leke gelmesin” ya da cezalandırmak için kadınlar ve kızlar evlere kapatılır, intihara zorlanır, burunları ve kulakları kesilir, tehdit edilir, dayak yer, ve kısacası yaşamlarını bir terör ortamı içinde geçirirler. Kadınlara empoze edilen bu kısıtlamalar, onların hareket özgürlüğünden, düşünce özgürlüğüne, işkenceye tâbi olmama hakkından, sağlık ve sağlıklı bir ortamda yaşama hakkına kadar, bir dizi insan haklarının ihlâline neden olur.

Yasalar hem toplumsal değerleri ve normları belirleme, hem de davranış biçimlerini özendirici veya caydırıcı olarak etkileme güçlerinden dolayı önemlidir. Ülkemizde bu sorunlara yakın zamana kadar devletin yaklaşımı yetersiz kalmış, yasalar kadın-erkek eşitsizliğini pekiştiren yönde yapılmış ve uygulanmıştır.  Ülkemizde yasal normlar kadınların ikincilliğini ve bağımlılığını korumuş ve kadın bedenini de namusun simgesi olarak koymuştur. Bir diğer değişle, yasalar toplumda yaygın olan değerleri resmileştirerek meşrulaştırmış ve pekiştirmiştir. Ancak mevzuatımızda yapılan son değişikliklerle bu bakış açsında büyük değişiklikler yapılmış olsa da, uygulamada topulmsal zihniyet dönüşümünün tam olrak sağlandığı söylenemez.

Bir şiddet biçimi olarak namus cinayetleri toplumumuzun kültüründen, özellikle de değer sisteminden kaynaklanır. Bu olgunun kökeni ise, tarım toplumu yani daha çok kırsal kesim kültürünü yansıtmaktaysa da, son dönemlerde yaşanan hızlı göç nedeni ile, bu tür cinayetler kentlere de taşınmıştır.

Namus cinayetlerinin bir çok açıdan irdelenmesi gerekmektedir. Yargının, kolluk kuvvetlerinin, toplum bilimcilerin ve diğer bilim adamlarının üzerine önemli ve ağır yükler düşmektedir. Bu bağlamda maktul olarak kadınların seçilmesi ve yapılan fiilin kadının yaşam hakkına yönelik şiddetin en ağır şekli olması ve ne yazık ki ülkemizin geleneksel yaşam tarzının sürdüğü bazı bölgelerinde “namus” kavramının çoğu zaman kadın bedeni üzerinden tanımlanarak namus cinayetlerine mazeret oluşturması, kuşkusuz Genel Müdürlüğümüzün ilgi alanı içinde görülmektedir

Genellikle, ailenin istemediği ya da tasvip etmediği ilişkiler (ki bu sadece yüzeysel düzeyde de kalmış olabilir), tecavüz, sarkıntılık, taciz gibi suçlar karşısında; yapılan eyleme göre suç unsuru taşısın ya da taşımasın, cezalandırılan kişi, eylemin içinde olan veya olduğuna inanılan kadındır.

İçişleri Bakanlığı’nın cinayetleri nedenlerine göre gruplayan bir veri tabanı bulunmamaktadır. Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı bu komisyonun isteği üzerine özel bir çalışma yaparak 81 ilde işlenen cinayetler içinde namus ve töre cinayeti olarak değerlendirilen cinayetleri saptamışlardır. İl Emniyet Müdürlüklerinden 2000-2005 yıllarına ait bu kapsamda değerlendirilebilecek cinayet olaylarına ilişkin bilgiler istenmiş ve bu bilgiler ışığında suç analiz çalışmaları yapılarak aşağıda grafiksel olarak yer alan sonuçlar elde edilmiştir.Ancak istatistiksel veriler düzenlenirken töre ve namus saiki ile işlenen cinayet olaylarının nedenleri saptanırken; kan davası, kız alıp verme, aile içi uyuşmazlık, cinsel taciz, yasak ilişki, tecavüz gibi nedenlere bağlı işlenen cinayetler aynı başlık altında sınıflandırılmıştır.

Bu veriler ülkemizde bu konuda sahip olduğumuz ilk resmî veriler olması itibarı ile son derece önemlidir. Ancak ülkemizde bu konuda işlenen cinayetlerin bir kısmı hiç kolluk kuvvetlerine yansımaz ve istatistiklerine girmezken, kayıtlara kaza ya da intihar olarak geçen kadın ölümlerinin oldukça büyük bir kısmının da namus/töre cinayeti olduğu düşünülmektedir. Söz konusu veriler standart veri formları aracılığı ile toplanmadığı için verileri temkinli değerlendirmek gerekir.

Ülkemiz polis sorumluluk bölgesinde meydana gelen olaylara ilişkin istatistiksel veriler Türk Ceza Kanunu’nda yer alan suç terimlerine göre sınıflandırılmaya çalışılmaktadır. Meydana gelen cinayet olayları adam öldürme şeklinde istatistiklere girmektedir. Standart soruşturma formlarının olmaması nedeni ile görevli her personelin olaylara bakış açısının  farklı olması nedeniyle olayların adlandırılmasında ve sınıflandırılmasında standardizasyon sağlanamamaktadır. Meydana gelen olaylara ilişkin özet bilgi formları taşra birimlerinden talep edilerek merkez birimleri tarafından suç analizleri yapılmakta ve istatistiksel veriler oluşturulmaktadır.

Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre ülkemiz polis sorumluluk bölgesinde 2000-2005 yıllarını kapsayan dönem içerisinde işlenen cinayetler içinde töre ve namus saiki ile 1091 cinayet olayının meydana geldiği görülmüştür. Ülkemizde meydana gelen bu cinayet olaylarının aydınlatılması,  faillerinin yakalanması ve bu olaylara maruz kalabilecek şahısların korunması noktasında alınması gereken polisiye tedbirler Genel Müdürlük Merkez birimleri tarafından koordine edilmekte ve bu konuda ulusal ve uluslar arası kurum ve kuruluşlar ile Sivil Toplum Örgütlerinin yürüttüğü çalışmalar takip edilerek işbirliği sağlanmaya çalışılmaktadır. Elde edilen sonuçlara ilişkin grafikler aşağıda verilmiştir.

Şekil 1. Töre ve namus cinayetlerinin nedenlere göre dağılımı (2000-2005)

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yaptığı çalışmaya göre konuyla ilgili cinayetler incelendiğinde cinayetlerin %29’u namus, %29’u aile içi uyuşmazlık, %15’i yasak ilişki, %10’u kan davası, %3’ü tecavüz, %2’si diğer,  %9’u cinsel taciz,  %3’ü kız alıp verme nedeni ile işlenmiştir  (Şekil 1). 

Şekil 2. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetleri bölge dağılımı

Bölge olarak incelendiğinde, meydana gelen 1091 olayda %19 oranla (212 cinayet) Marmara Bölgesinin ilk sırada olduğu, bu bölgeyi, %19 oranla (209 cinayet) Ege Bölgesinin izlediği görülmüştür. (Şekil 2)

Şekil 3. 2000-2005 Yıllarında Meydana Gelen Töre Ve Namus Cinayetlerinin İllere Göre Yüzde (%) Olarak Dağılımı

Yıllara göre yapılan değerlendirme sonucu son 6 yılda ülkemiz genelinde töre ve namus cinayetlerinde % 10 oranında Ankara ilinin başı çektiği, bunu % 9 oranıyla İstanbul ve İzmir illerinin takip ettiği görülmüştür. (Şekil 3)

Şekil 4. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin şüphelilerin doğum yerlerinin dağılımı

Şüpheliler, doğum yeri itibari ile bölge kapsamında incelendiğinde, %24 oranla Güneydoğu Anadolu Bölgesinin ilk sırada olduğu, bunu % 21 oranla Doğu Anadolu Bölgesinin izlediği, buradan da Batı illerimizde suç işleyen şahısların doğum yerlerinin Doğu Bölgeleri ağırlıkta olduğu, suç oranında ilk sırada yer alan Marmara Bölgesinin, şüpheli durumuna göre % 8 oranla son sırada yer aldığı görülmektedir. (Şekil 4)

Şekil 5. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin şüphelilerin nüfusa kayıtlı olduğu yerlerin dağılımı

Şüpheliler, nüfus kayıtlarına göre bölge kapsamında incelendiğinde, %24 oranla Güneydoğu Anadolu Bölgesinin ilk sırada olduğu, bunu %21 oranla Doğu Anadolu Bölgesinin izlediği, buradan da Batı illerimizde suç işleyen şahısların nüfusa kayıtlı olduğu yerlerin Doğu Bölgeleri ağırlıkta olduğu, suç oranında ilk sırada yer alan Marmara Bölgesinin şüpheli durumuna göre %8 oranla son sırada yer aldığı görülmektedir.(Şekil 5)

Şekil 6. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin mağdurlarının doğum yerlerinin dağılımı

Olaylarda mağdur şahıslar üzerine yapılan araştırmada, doğum yerlerine göre bölge kapsamında incelendiğinde, %19 oranla Doğu Anadolu ve İç Anadolu Bölgesinin ilk sırada olduğu, bunu      % 17 oranla Güneydoğu Anadolu Bölgesinin izlediği, buradan da Batı illerimizde meydana gelen olaylarda öldürülen şahısların doğum yerlerinin Doğu Bölgeleri ağırlıkta olduğu, suç oranında ilk sırada yer alan Marmara Bölgesinin, mağdur durumuna göre % 9 oranıyla son sırada yer aldığı görülmektedir. (Şekil 6)

Şekil 7. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin mağdurlarının nüfusa kayıtlı olduğu yerlerin dağılımı

Mağdur şahıslar üzerine yapılan araştırma içersinde, nüfusa kayıtlı oldukları yere göre bölge kapsamında incelendiğinde, %20 oranla Doğu Anadolu Bölgesinin ilk sırada olduğu, bunu % 19 oranla İç Anadolu ve % 17 oranla Güneydoğu Anadolu Bölgesinin  izlediği, buradan da Batı illerimizde meydana gelen olaylarda öldürülen şahısların nüfusa kayıtlı olduğu yerlerin Doğu Bölgeleri ağırlıkta olduğu, suç oranında ilk sırada yer alan Marmara Bölgesinin, mağdur durumuna göre % 9 oranla son sırada yer aldığı görülmektedir. (Şekil 7)

Şekil 8. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin şüphelisi olan kadınların yaşlarının dağılımı

Şüpheli kadınların profilleri incelendiğinde, %49 oranıyla 19-25 yaş grubunun daha çok suç işlediği, bunu %23 oranıyla 26-30 yaş grubunun takip ettiği görülmektedir. (Şekil 8)

Şekil 9. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin şüphelisi olan erkeklerin yaşlarının dağılımı

Şüpheli erkekler incelendiğinde, % 22 oranıyla 19-25 yaş grubu erkeklerin daha çok suça karıştıkları, % 18 oranıyla 26-30 yaş grubunun bunu izlediği görülmüş, 18 yaşından küçük çocukların oranının yüksekliği dikkat çekmiştir. (Şekil 9)

Şekil 10. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin mağduru olan kadınların yaşlarının dağılımı

Mağdur kadınlar incelendiğinde % 20 oranıyla en fazla 19-25 yaş grubu kadınların olaylarda öldürüldüğü, bunu % 19 oranıyla 26-30 yaş grubu kadınların izlediği görülmüştür. (Şekil 10)

Şekil 11. 2000-2005 yılları arası ülke genelinde meydana gelen töre ve namus cinayetlerinin mağduru olan erkeklerin yaşlarının dağılımı

Mağdur erkekler incelendiğinde % 20”lik oranla en fazla 46 yaş ve üstü erkeklerin olaylarda öldürüldüğü, bunu % 18”lik oranla 31-35 yaş grubu kadınların izlediği görülmüştür. (Şekil 11)

İçişleri Bakanlığı Jandarma Genel Komutanlığı sorumluluk bölgesinde 2000-2005 yılları içerisinde meydana gelen şiddet içeren olaylar ile ilgili tespit edilen hususlar aşağıda verilmektedir.

Tablo 1. Şiddet Olayları ve Hedefleri

Tablo2. Kadın ve Çocuklara Yönelik Şiddet Olaylarının Nedenleri