Madde Gerekçeleri Bölüm 1

Madde Gerekçeleri Bölüm 2

Madde Gerekçeleri Bölüm 3

Madde Gerekçeleri Bölüm 4

Madde Gerekçeleri Bölüm 5

 

 

 

 

T.C.

 

 

Başbakanlık

22.6.1999

 

Kanunlar ve Kararlar

 

 

Genel Müdürlüğü

 

 

Sayı : B.02.0.KKG/196-342/2695

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Önceki yasama döneminde hazırlanıp Başkanlığınıza sunulan ve İçtüzüğün 77 nci maddesi uyarınca hükümsüz sayılan ilişik listede adları belirtilen kanun tasarılarının yenilenmesi Bakanlar Kurulunca uygun görülmüştür.

Gereğini arz ederim.

                                                                                                                Bülent Ecevit

                                                                                                                  Başbakan

 

                                

1/745 Türk Kanunu Medenisinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı

 

 

T.C.

 

 

Başbakanlık

25.3.1998

 

Kanunlar ve Kararlar

 

 

Genel Müdürlüğü

 

 

Sayı : B.02.0.KKG/101-1347/1546

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Başkanlığınıza arzı Bakanlar Kurulunca 23.3.1998 tarihinde kararlaştırılan “Türk Kanunu Medenisinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” ile gerekçesi ilişikte gönderilmiştir.

Komisyonlarda ve Genel Kurulda öncelik ve ivedilikle görüşülmesini arz ederim.

                                                                                                                Mesut Yılmaz

                                                                                                                  Başbakan

 

GENEL GEREKÇE

Teftiş ve denetim yetkisi yasal olarak Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait bulunan ve Türk Kanunu Medenisinin 73 ila 81/B maddelerinde düzenlenen hükümlere tâbi olan vakıflardan bazıları hakkında devletin ve milletin bütünlüğünü zedeleyen faaliyetlerde bulunduklarına dair güvenlik makamlarına intikal ettirilen bilgiler ve bu hususun kamuoyunun gündeminde sıkca yer alması üzerine; zararlı faaliyetlere son vermek, bu amaçla kurulacak vakıflara kuruluş aşamasında mani olmak, güçlü kamu hizmeti yararına uygun, kamu yükünü azaltıcı faaliyette bulunan, amaçladığı hizmetleri verebilen gönüllü kuruluşlar yaratabilmek, uygulamada ortaya çıkan diğer bazı problemleri de çözmek amacıyla kanun değişikliğine ihtiyaç duyulmuştur.

MADDE GEREKÇELERİ

Madde 1. – Bu madde ile Kanunun 73 üncü maddesi başlığı ile birlikte değiştirilmiştir.

Günümüz vakıf anlayışında önemli bir değişiklik olmamakla birlikte esasen mal topluluğu olan vakıfların kişi topluluğu haline dönüşerek bir anlamda dernekleştiği gözlenmektedir.

Vakıfların kuruluş senetlerinde soyut, geniş kapsamlı amaçlara yer verilmekte, tahsis edilen yetersiz miktardaki mal ve haklar nedeniyle bu tür vakıflar çoğu kez amacını gerçekleştirememektedir.

Maddede yapılan değişiklikle “vakıf” yeniden tanımlanmış, yeterli mal ve hakların tahsis edildiği tek bir amaçla vakıf kurulması öngörülmüştür.

Vakıflarda üye alımı engellenmek suretiyle mal topluluğu niteliğini taşıyan vakıfların kişi topluluğu olan derneklere benzer vasıf kazanması önlenmiştir.

Son günlerde Türk Medeni Kanununa göre kurulan bazı vakıfların devletin ve milletin bütünlüğünü zedeleyen, yıkıcı, bölücü faaliyetlerde bulunduklarının kamuoyu gündeminde sıkca yer alması ve bu hususlarla ilgili bilgi ve belgelerin güvenlik makamlarına intikal ettiğinin bildirilmesi üzerine vakıf kurucuları hakkında Dernekler Kanununa paralel hükümler getirilmek suretiyle zararlı faaliyetlerin daha kuruluş aşamasında önlenmesi amaçlanmıştır.

Madde 2. – Madde ile vakfın kuruluş şekli ile ilgili düzenlemeler getirilmiştir.

Bir vakfın amacını gerçekleştirebilmesi için en başta gelen şart vakfa kuruluş anında tahsis edilen mal varlığıdır. Oysa eğitim, sağlık, sosyal, kültürel gibi çok geniş kapsamlı, büyük harcama gerektiren amaçlara tahsis edilen mal varlığının çok az, amacı gerçekleştirmeye yetmeyecek miktarda olduğu, bu nedenle de bu tür vakıfların sadece bir isimden ibaret kaldıkları, amaçlarını gerçekleştiremedikleri gözlenmektedir.

Maddede yapılan değişiklikle kuruluş mal varlığının asgarî miktarının Vakıflar Genel Müdürlüğünce belirleneceği hükmü getirilmiştir.

Maddede yapılan değişiklikle mahkemelerce tescil kararı vermeden önce vakfın amacı, kurucularıyla ilgili olarak kamu düzeni, millî menfaatler, ülke güvenliği ve ülkede bu amacı gerekli kılacak şartların var olup olmadığı açısından ilgili güvenlik makamlarının ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün görüşünü alma zorunluluğu getirilmiştir.

Kamu hizmetini yürütmekten sorumlu olan kamu kurum ve kuruluşları, mahalli idareler, sendikalar, meslek odaları ve üniversiteler bizzat kendilerine mevzuatla verilen görev ve yetkileri içerisindeki hizmetleri bünyelerinde çoğu kez kamu kurum ve kuruluşlarından mal ve kaynak aktarmak suretiyle belli sayıda kişi veya kişilerin yararlandıkları vakıflar kurmakta, kamu hizmetlerini bu vakıflara yaptırmakta, vakıflar ise bu hizmetler dolayısıyla gerçek ve tüzel kişilerden adeta mecburi bağış ve yardım toplamaktadırlar. Bu husus Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılan denetimler ve halk kitlelerinin şikayetlerinden anlaşıldığından sorunların giderilmesi için düzenlemeler yapılmıştır.

Madde 3. – Bu madde ile yapılan değişiklikle Medeni Kanuna 74 üncü maddeden sonra gelmek üzere 74/A maddesi eklenmiş, 75 inci maddenin başlığındaki III sayısı IV olarak, 76 ncı madde başlığındaki IV sayısı V olarak değiştirilmiştir.

Vakıf tescili davalarında uygulanan iki aylık temyiz süresi otuz güne indirilerek konunun gecikilmeksizin sonuçlandırılması yoluna gidilmiştir. Ayrıca yapılan düzenleme ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne ve vakfın ikametgâhının bulunduğu yer Cumhuriyet Savcısı veya mülki amirine vakfın kurulmasına engel sebeplerin varlığının belgelere dayanarak tespiti halinde iptal davası açma yetkisi verilmiştir.

Madde 4. – Madde ile Medeni Kanunun 77 nci maddesine fıkralar eklenerek vakıfların faaliyetlerini merkezle birlikte, senette yer alması kaydıla şubeler vasıtasıyla da yürütebileceği hükmü getirilmiş ve şube tanımı yapılmıştır.

Ayrıca yurt içinde kurulan vakıfların yurt dışında, yurt dışında kurulan vakıfların Türkiye’de şube açabilmeleri için Dışişleri Bakanlığının uygun görüşü ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün teklifi üzerine Bakanlar Kurulunun karar vereceği hükmü getirilmiş, izin almadan şube açılması halinde vakıf yetkilileri hakkında yasal işlem yapılacağı belirtilmiştir.

Madde 5. – Madde ile Medeni Kanunun 81/A maddesine bir fıkra eklenmiştir.

Bu düzenleme ile Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî güvenliğinin, millî egemenliğinin, kamu düzeninin, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü veya Cumhuriyet Savcısı veya mülkî amir kanuna aykırı amaç güttüğü veya faaliyetlerde bulunduğu tespit edilen vakfın dağıtılması veya yöneticilerin değiştirilmesi konusunda mahkemece bir karar verilinceye kadar vakfı faaliyetten alıkoyabilir. Alıkoyma kararı yirmi dört saat içinde yetkili ve görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim kararını kırksekiz saat içinde açıklar. Aksi halde bu idarî karar kendiğilinden yürürlükten kalkar.

Madde 6. – Bu madde ile Medeni Kanunun 77 nci maddesi ve 81/A maddesi ile 74 üncü maddesinin ikinci fıkrasına yapılan atıflar, yapılan düzenlemelere paralel olarak 73 üncü maddenin dördüncü fıkrası şeklinde düzeltilmektedir.

Geçici Madde 1. – Madde ile kamu kurumu bünyesindeki vakıfların durumlarını 31.12.1998 tarihine kadar bu kanunundaki düzenlemelere uyumlu hale getirmeleri zorunluluğu getirilmiştir.

Geçici Madde 2. – Madde ile kamu kurumu bünyesindeki vakıflara, bunların işletme, iştirak ve şirketlerine ilansız ve ihalesiz aktarılan kamu mallarına ilişkin sözleşmelerin, protokollerin ve tahsis işlemlerinin 31.12.1998 tarihinde sona ereceği hükmü getirilmiştir.

Madde 7. – Yürürlük maddesidir.

Madde 8. – Yürütme maddesidir.


HÜKÜMETİN TEKLİF ETTİĞİ METİN (1/425)

TÜRK KANUNU MEDENİSİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA

KANUN TASARISI

MADDE 1. – 17.2.1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin değişik 73 üncü maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“I. – Tanımı

Madde 73. – Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli tek bir amaca tahsisi ile oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır.

Bir mal varlığının bütünü veya gerçekleşmiş veya gerçekleşeceği anlaşılan her türlü geliri veya ekonomik haklar vakfedilebilir.

Vakıflarda üyelik olmaz.

Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen nitelikleriyle, Anayasada öngörülen temel hak ve hürriyetlere veya hukuka, ahlâka, millî birliğe ve millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk yada cemaat mensuplarını destekleyici veya siyasî nitelikte amaç güden vakıf kurulamaz.

Affa uğramış olsalar bile;

a) Zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlâk kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları ve resmî ihale ve alım-satımlara fesat karıştırma suçlarından,

b) Türk Ceza Kanununun ikinci kitabının birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etmek suçlarından,

c) Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etme suçlarıyla aynı Kanunun 316, 317 ve 318 inci maddelerinde yazılı kalpazanlık suçlarından,

d) Türk Ceza Kanununun 536 ncı maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında yazılı fiillerle aynı Kanunun 537 nci maddesinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında yazılı fiilleri siyasî ve ideolojik amaçlarla işlemek suçlarından,

e) 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında bulunan suçlardan, biriyle mahkûm olanlar ile,

f) Dernek veya siyasî parti kurmaları yasaklanmış bulunanlar,

vakıf kuramazlar.”

MADDE 2. – Türk Kanunu Medenisinin 74 üncü maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“II. – Kuruluş şekli

Madde 74. – Vakıf kurma iradesi resmî senet veya ölüme bağlı tasarrufla açıklanır. Vakıf, mahkemece tutulan kütüğe tescil ile tüzel kişilik kazanır.

Resmî senetle vakıf kurma işleminin temsilci aracılığı ile yapılması temsil yetkisinin noterlikçe düzenlenmiş bir belge ile verilmiş olmasına ve bu belgede vakfın amacı ile tahsis edilecek mal ve hakların belirlenmiş bulunmasına bağlıdır.

Kuruluş mal varlığının asgarî miktarı her yıl Vakıflar Genel Müdürlüğünce belirlenir. Nakit dışı vakfedilen mal varlığının gerçek değerleri tescil için başvurmadan önce yetkili mahkemeye tesbit ettirilir.

Mahkemeye başvurma, resmî senet düzenlenmiş ise vakfeden tarafından; vakıf ölüme bağlı tasarrufa dayanıyorsa ilgililerin veya vasiyetnameyi açan sulh hâkiminin bildirimi üzerine ya da kendiliğinden Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılır.

Başvurulan mahkeme mal ve hakların korunması için gerekli önlemleri kendiliğinden alır.

Mahkeme, vakfın amacı ve kurucuları ile ilgili olarak kamu düzeni, millî menfaatler, ülke güvenliği ve ülkede bu amacı gerekli kılacak şartların var olup olmadığı açısından ilgili güvenlik kuruluşlarının ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün görüşünü almak suretiyle vakfın tescili hakkında karar verir.

Tesciline karar verilen Vakıf, yerleşim yeri mahkemesinde tutulan kütüğe tescil edilir; ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğünde tutulan kütüğe kaydolunur.

Tescil kararı, başka bir mahkemede verilmiş ise, bu karar ve dayanağını oluşturan bütün belgeler tescil için vakfın yerleşim yeri mahkemesine gönderilir.

Yerleşim yeri mahkemesinin yapacağı bildirim üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğünce merkezî kütüğe kaydolunan vakfın kurulduğu Resmî Gazetede ilan olunur.

Tescil ve ilan tüzük hükümlerine göre yapılır.

Tahsis edilen malların mülkiyeti ve hakları tüzel kişiliğin kazanılması ile vakfa geçer.

Tescile karar veren mahkeme, vakfedilen taşınmazın vakıf tüzel kişiliği adına tescil edilmesini tapu idaresine bildirir.

Ölüme bağlı tasarrufla kurulan vakfın miras bırakanın borçlarından sorumluluğu tahsisi edilen mal ve haklarla sınırlıdır.

Kamu kurum ve kuruluşları, meslek odaları, sendikalar, mahallî idareler ile üniversitelerin bünyesinde kurulan vakıf ve bunların işletme, şirket ve iştirakleri dahil (kamu kurumu bünyesinde kurulu vakıflar) kurulduğu kurum ve kuruluşların verdiği hizmetlerle ilgili olarak gerçek ve tüzel kişilerden her ne ad altında olursa olsun herhangi bir bağış ve yardım alamaz, menfaat sağlayamaz. Kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu bünyesinde kurulu vakıflara yaptığı hizmetler için herhangi bir mal ve para aktaramaz.

Kamu kurum ve kuruluşu, sendika, meslek odası, mahallî idare ve üniversite mensubu olup da, vakıf organlarından birisinde görev alanlara vakıf için yaptıkları belgeye dayanan masraf ve yolluk dışında hiç bir ödeme yapılamaz. Kamu kurumu bünyesinde kurulu vakıflar, yönetim ve denetim organları dışında kamu personeli istihdam edemez. Kamu kurumu bünyesinde kurulu vakıfların organlarında görev alan kamu personelinin, kamu görevi sona erdiği zaman bu vakıflardaki görevi de sona erer.

Kanunla kurulan vakıflar hariç olmak üzere kamu kurum ve kuruluşları, meslek odaları, sendikalar, mahallî idareler ve üniversiteler mevzuatla kendilerine görev olarak verilen hizmetleri kamu kurumu bünyesinde kurulu vakıflara yaptıramaz ve hizmetlerinden dolayı mal ve para aktaramaz, ilansız ve ihalesiz gayrimenkul alım ve satım işlemi yapamazlar.”

MADDE 3. –  Türk Kanunu Medenisinin 74 üncü maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki 74/A maddesi eklenmiş, 75 inci maddesinin başlığındaki “III” sayısı, “IV” olarak, 76 ncı maddesinin başlığındaki “IV” sayısı, “V” olarak değiştirilmiştir.

“III Temyiz ve iptal

Madde 74/A. – Mahkemenin verdiği karar, tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde vakfın kurulması için başvuran veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından temyiz edilebilir.

Vakıflar Genel Müdürlüğü veya vakfın ikametgâhının bulunduğu yer Cumhuriyet savcısı veya mülkî amir, vakıf kurulmasına engel sebeplerin varlığının güvenlik makamlarınca belgelere dayanarak tespiti halinde iptal davası açabilirler.”

MADDE 4. – Türk Kanunu Medenisinin 77 nci maddesinin son fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

“Vakıf; faaliyetlerini merkezle birlikte vakıf senedinde açıkça yer alması kaydıyla açacağı şube vasıtasıyla yürütebilir.

Şube; vakıf adına hizmet veren, gelir getirici faaliyetlerde bulunan, müstakil muhasebe sistemi olan ve harcama yetkisini haiz en az beş kişi tarafından yönetilen birimdir.

Vakıfların, merkezlerin bulunduğu il ve ilçe (büyükşehir belediyesi olan iller dahil) hudutları dışında şube açabilmeleri için Vakıflar Genel Müdürlüğünden izin almaları zorunludur.

Yurt içinde bulunan vakıfların yurt dışında, yurt dışında bulunan vakıfların Türkiye’de şube açabilmelerine Dışişleri Bakanlığının uygun görüşü ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca karar verilir.

İzin almadan şube açıldığı takdirde vakıf yetkilileri hakkında yasal işlem yapılır.”

MADDE 5. – Türk Kanunu Medenisinin 81/A maddesine üçüncü fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî güvenliğinin, millî egemenliğinin, kamu düzeninin başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ve suçların önlenmesi bakamından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Vakıf Genel Müdürlüğü veya Cumhuriyet savcısı veya mülki amir, Kanuna aykırı amaç güttüğü veya faaliyetlerde bulunduğu tespit edilen vakfın dağıtılması veya yöneticilerinin değiştirilmesi konusunda mahkemece bir karar verilinceye kadar vakfı faaliyetten alıkoyabilir. Alıkoyma kararı 24 saat içinde yetkili ve görevli hakiminin onayına sunulur. Hâkim kararını 48 saat içinde açıklar. Aksi halde bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.”

MADDE 6. – Türk Kanununu Medenisinin 77 nci maddesinin üçüncü fıkrası ile 81/A maddesinin üçüncü fıkrasında geçen “74 üncü maddenin ikinci fıkrası” ibareleri “73 üncü maddenin dördüncü fıkrası” olarak değiştirilmiştir.

GEÇİCİ MADDE 1. – Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihte kurulmuş olan kamu kurum ve bünyesindeki vakıflar, durumlarını 31.12.1998 tarihine kadar bu Kanun ile getirilen düzenlemelere uyumlu hale getirir.

GEÇİCİ MADDE 2. – Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihte, kamu kurumu bünyesindeki vakıflara, bunların işletme, iştirak ve şirketlerine ilansız ve ihalesiz aktarılan kamu mallarına ilişkin sözleşmeler, protokoller ile tahsis işlemleri 31.12.1998 tarihinde başkaca bir işleme gerek kalmaksızın sona erer.

MADDE 7. – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 8. – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

 

Mesut Yılmaz

 

 

 

 

 

 

 

Başbakan

 

 

 

 

 

 

 

Devlet Bak. ve Başb. Yrd.

Millî Sav. Bak.ve Başb. Yrd.

Devlet Bakanı

 

 

 

 

 

B. Ecevit

İ. Sezgin

G. Taner

 

 

 

 

 

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı V.

 

 

 

 

 

H. Özkan

Y. Seçkiner

M. Gürdere

 

 

 

 

 

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

 

 

 

 

 

Prof. Dr. H. S. Türk

Prof. Dr. S. Yıldırım

R. Serdaroğlu

 

 

 

 

 

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

 

 

 

 

 

M. Gürdere

Prof. Dr. Ş. S. Gürel

Prof. Dr. A. Andican

 

 

 

 

 

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

 

 

 

 

 

Dr. I. Çelebi

M. Yılmaz

R. Şahin

 

 

 

 

 

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

 

 

 

 

 

B. Kara

C. Kavak

E. Aşık

 

 

 

 

 

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

Devlet Bakanı

 

 

 

 

 

R. K. Yücelen

H. Gemici

M. Batallı

 

 

 

 

 

Adalet Bakanı

İçişleri Bakanı

Dışişleri Bakanı

 

 

 

 

 

O. Sungurlu

M. Başesgioğlu

İ. Cem

 

 

 

 

 

Maliye Bakanı

Millî Eğitim Bakanı

Bayındırlık ve İskân Bakanı

 

 

 

 

 

Z. Temizel

H. Uluğbay

Y. Topçu

 

 

 

 

 

Sağlık Bakanı

Ulaştırma Bakanı

Tarım ve Köyişleri Bakanı V.

 

 

 

 

 

H. İ. Özsoy

N. Menzir

R. K. Yücelen

 

 

 

 

 

Çalışma ve Sos. Güv. Bak.

Sanayi ve Ticaret Bakanı

Enerji ve Tabiî Kay. Bakanı

 

 

 

 

 

Prof. Dr. N. Çağan

Y. Erez

M. C. Ersümer

 

 

 

 

 

Kültür Bakanı

Turizm Bakanı

Orman Bakanı

 

 

 

 

 

İ. Talay

İ. Gürdal

E. Taranoğlu

 

 

 

 

 

 

Çevre Bakanı

 

 

 

 

Dr. İ. Aykut

 


TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

20 nci dönemde vermiş olduğum 2/111 esas numaralı 743 sayılı Türk Medeni Kanununun 170 inci maddesinin değiştirilmesi ile ilgili kanun teklifimi yeniliyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

                                                                                                            Yücel Seçkiner

                                                                                                                  Ankara

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

743 Sayılı Türk Medeni Kanununun, 170 inci Maddesinin değiştirilmesi ile ilgili Kanun Teklifim ekte sunulmuştur.

Gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                               16.1.1996

                                                                                                            Yücel Seçkiner

                                                                                                                 Ankara

 

GEREKÇE

Mal ayrılığı görünüşte kadın erkek eşitliğine uygun bir rejimdir. Ancak uygulamada özellikle “ev kadını” diye tanımlanan insanların durumunu ağırlaştırmaktadır. Bunların önemli bir kesimi tarlada boğaz tokluğuna çalışmaktadır. Milyonlarca kadın tarlada çalışarak veya evde en ağır işleri görerek yarattıkları artı değere sahip olamamaktadır. Evlilik döneminde elde edilen taşınmaz mallar genellikle kocanın adına tapuya kaydolmakta ve gelirler kocanın banka hesabına geçirilmektedir. Evliliğin boşanma veya ölüm ile sona ermesi halinde kadın ortada kalmaktadır. Kadının çabası her zaman gözle görünen bir kazanç veya gelir şeklinde ortaya çıkmayabilir. O nedenle, bugünkü düzen sosyal adalet ve eşitlik ilkesine aykırıdır.

Kaldı ki, eğer evlilik birliği sırasında alınan mallar kadının üzerine tapulanmışsa o takdirde de, boşanma halinde erkek mağdur olabilmektedir. Ayrıca, mal ayrılığı hileli iflaslarda veya kredilerin geri ödenmesi durumlarında alacaklıları güç durumda bırakabilmektedir.

ANKARA MİLLETVEKİLİ YÜCEL SEÇKİNER’İN TEKLİFİ (2/361)

743 SAYILI TÜRK MEDENİ KANUNUNUN 170 İNCİ MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ HAKKINDA KANUN TEKLİFİ

MADDE 1. – 743 Sayılı Türk Medeni Kanununun 170 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“Eşlerin evlilik birliği süresince edindikleri mallar ortaktır.”

MADDE 2. – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3. – Bu Kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

 

Tayfun İçli

Namık Kemal Atahan

 

Ankara

Hatay

 

Cafer Tufan Yazıcıoğlu

Yekta Açıkgöz

 

Bartın

Samsun

GENEL GEREKÇE

Değişiklikle, Medenî Yasamızın Aile Hukukunu düzenleyen İkinci Kitap, Birinci Kısım, Üçüncü Bab, İkinci Fasıl’da yer alan “Evlenme Ehliyet ve Maniler (Engeller) başlıklı bölümün “B. Maniler (Engeller)” kısmının “Hısımlık” başlığı ile düzenleyen maddeleri arasında yer alan 92 nci Maddesinin 1 nolu bendinin yeniden düzenlenmesi öngörülmektedir.

Söz konusu madde ile “yasak evlilikler” düzenlenmekte, belirtilen kişiler arası evlilikler yasaklanmaktadır.

Madde bütünü ile incelendiğinde amca, dayı, hala ve teyze çocukları arası evlilik yasaklanmamaktadır. Bu yasağın olmaması ülkemizde “Akraba evlilikleri” dediğimiz ve gelecek nesilleri tehdit eden evlilik şekillerinin yaygınlaştırmaktadır.

Bu tür akraba evliliklerinin, “Özürlü çocuklar”ın çoğalmasında başlıca nedenlerinden biri olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Türkiye’de özürlülüğe neden olan en önemli faktörlerden biri akraba evliliğidir. Türkiye genelinde doğumların % 3.7’si özürlü doğumdur. Bazı özür gruplarında yapılan çalışmalarda, görme özürlülerin % 24’ünde, işitme özürlülerin % 20’sinde akraba evliliğinin olduğu gözlenmiştir. Özürlü çocukların akrabalarının 4’de birinde özürlü bir kimsenin olduğu tespit edilmiştir. Akraba evliliği yapan özürlü çocuğu olanların, akrabalarındaki özürlü sayısının yüksek olması akraba evliliklerinin, özürlü olmada etkisinin önemini göstermektedir.

 

Akraba evlilikleri ile az rastlanan genetik hastalıkların toplumda görülme sıklığı artar. Birinci derece akraba evliliğinde 1/16 oranında, ikinci derecede ise, 1/32 oranında ortak gen taşırlar. Daha uzak akraba evliliklerinde risk, toplumdaki riske yakındır.

Madde değişikliği gerçekleştiği takdirde, Türkiye’nin uzun yıllardır yerleşmiş bir yanlışlığının düzeltilerek daha sağlıklı bir toplum hedefine ulaşma imkanı bulunacaktır.

 

ANKARA MİLLETVEKİLİ ESVET ÖZDOĞU VE DÖRT ARKADAŞININ TEKLİFİ (2/680)

TÜRK MEDENİ KANUNUNUN BİR MADDESİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ

MADDE 1. – 743 sayılı Türk Medeni Kanununun 92 nci maddesinin birinci bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Nesebi sabih olsun olmasın usul ve füru arasında ana baba bir veya baba bir yahut ana bir kardeşler arasında ve bir kimse ile amca, dayı, hala, teyze ve bunların çocukları arasında”,

MADDE 2. – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3. – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.


Adalet Komisyonu Raporu

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi

 

 

Adalet Komisyonu

21.6.2001

 

Esas No. : 1/611, 1/425, 2/361, 2/680

 

 

Karar No. : 17

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Başkanlığınızca, 14.1.2000 tarihinde esas komisyon olarak Komisyonumuza havale edilen "Türk Medenî Kanunu Tasarısı (1/611)", Türk Kanunu Medenîsinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı (1/425) ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner'in; 743 sayılı Türk Medenî Kanununun 170 inci Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/361) Komisyonumuzun 6.4.2000 tarihli toplantısında, Adalet Bakanı Sayın Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK'ün, Adalet Bakanlığı, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü, Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı, Ankara, Başkent ve Kırıkkale  Üniversiteleri Hukuk Fakülteleri Öğretim Üyeleri, Ankara ve İstanbul Barosu ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin de katılmalarıyla incelenip görüşülmüş, tasarılar ve teklifin birleştirilerek maddelerinin ayrıntılı bir biçimde incelenip değerlendirilmesi ve tek metin hâline getirilmesi amacıyla, her siyasî parti grubundan bir üyenin katılımıyla oluşan 5 kişilik  Alt Komisyona havale edilmiştir.

Demokratik Sol Parti Bursa Milletvekili Ali Arabacı, Milliyetçi Hareket Partisi Kahramanmaraş Milletvekili Edip Özbaş, Anavatan Partisi Kırklareli Milletvekili Cemal Özbilen, Fazilet Partisi Adıyaman Milletvekili Dengir Fırat ve Doğru Yol Partisi Kayseri Milletvekili Sevgi Esen'den oluşan alt komisyon, Bursa Milletvekili Ali Arabacı'nın başkanlığında; 12.4.2000 ve 23.5.2000 tarihleri arasında yapılan 11 toplantıda, Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk'ün, Adalet Bakanlığı, Devlet Bakanlığı, Yargıtay Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği, Ankara Barosu Başkanlığı, ilgili kurum ve kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Akıntürk ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu'nun da katılmalarıyla, 1/611, 1/425 esas numaralı tasarılar ile 2/361 esas numaralı teklifi birleştirerek ve 1/611 esas numaralı Tasarıyı esas alarak inceleyip görüşmüş ve tek metin hâlinde raporunu Komisyonumuza sunmuştur.

Komisyonumuz, 1/611 nolu tasarıyı ve alt komisyon metnini esas alarak 6.12.2000 ve 14.6.2001 tarihleri arasında yaptığı toplam 21 toplantıda, Komisyonumuza 9.2.2001 tarihinde havale edilen, Ankara Milletvekili Esvet Özdoğu ve 4 Arkadaşının; Türk Medeni Kanunu'nun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifini de (2/680),  diğer tasarılar ve teklifle birleştirerek, Adalet Bakanı Sayın Prof. Dr. Hikmet Sami Türk'ün ve sırasıyla Türk Medenî Kanunu Tasarısı Komisyonuna başkanlık eden Prof. Dr. Turgut Akıntürk ile Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu'nun ve Bakanlık temsilcilerinin katılmalarıyla inceleyip görüşmüş ve yapılan uzun çalışmalar sonunda tasarının redaksiyon ve değişikliğe uğrayan maddeleri sırasıyla aşağıda açıklanmıştır.

- Tasarının 7 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "her hangi" kelimeleri imlâ kurallarına uygun olarak "herhangi" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 17 nci maddesinin birinci fıkrasındaki "aradaki doğum sayısıyla" ifadesi daha anlaşılır olması bakımından "hısımları birbirine bağlayan doğum sayısıyla" şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasında yer alan "altsoy ile üstsoydaki" ibaresi gereksiz görülerek metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 22 nci maddesinde redaksiyon yapılmış ve "yerleşim yeri" ibaresinin başına açıklık getirmek üzere "yeni" kelimesi ilave edilmiştir.

- Tasarının 33 üncü maddesinin son fıkrasındaki "bir yıl" olan duyuru süresinin çok uzun olduğu, özellikle deprem sırasında birçok gaip kişi bulunduğu düşünülerek bu süre "altı ay"a indirilmiştir.

- Tasarının 40 ıncı maddesinin birinci fıkrasındaki "uzmanlardan oluşan bir" ibaresi rapor almanın zorlaştırılmasının uygun olacağı düşüncesiyle "bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 52 nci maddesinde ehliyetin tasfiye sırasında da devam edeceğinin vurgulanması amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 67 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan ve üyeleri sebep göstermeden dernekten çıkarma yetkisi tanıyan ifadeler, üyelerin sadece tüzükte gösterilen veya haklı olan sebeplerle dernekten çıkarılmalarını temin bakımından metinden çıkarılmış ve fıkralarda redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 76 ncı maddesinin ikinci fıkrası daha iyi anlaşılmasını temin etmek amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 78 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki "oy hakkı" ibaresi "katılma hakkı" olarak değiştirilmiş ve yapılan ilave ile üye çoğunluğunun salt çoğunluk olacağı hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 91 inci maddesinin ikinci fıkrasına yapılan ilave ile Türkiye'de kurulan derneklerin, yurt dışında kurulmuş olan dernek veya kuruluşlara "üye" olarak katılabilecekleri belirtilmiştir.

- Tasarının 92 nci maddesine yapılan ilave ile yabancı derneklerin Türkiye'de faaliyette bulunabilme, şube açabilme, üst kuruluş kurabilme ve kurulmuş üst kuruluşlara katılabilmeleri "karşılıklı olmak" koşuluna bağlanmıştır.

- Tasarının 93 üncü maddesinin birinci fıkrasına, 92 nci maddede yapılan değişikliğe paralel olarak "karşılıklı olmak koşuluyla" ibaresi eklenmiş ve redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 99 uncu maddesinde yer alan "sonucu" kelimesi "sonucunda" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 101 inci maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile vakıfların yeterli mal ve hakları belirli,  aynı zamanda "sürekli" bir amaca özgülemeleriyle oluştuğu hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 109 uncu maddesinin ikinci cümlesinin başındaki "Vakfeden" kelimesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 111 inci maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile vakıfların Vakıflar Genel Müdürlüğü yanında, üst kuruluşlarınca da denetleneceği ve vakıfların üst kuruluşlarınca denetiminin özel kanun hükümlerine tabi olacağı hükme bağlanmıştır.

- Tasarının 112 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "vakfın yetkili organı" ibaresi "vakfın yönetim organı" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 113 üncü maddesinin üçüncü fıkrasındaki "yönetim organı" ibaresinin başına açıklık getirmek üzere "vakfın" kelimesi ilave edilmiştir.

-  Tasarının 114 üncü maddesinin başında yer alan "Yetkili organ" ibaresi terim birliğinin sağlanması amacıyla "Yönetim organı" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 117 nci maddesinin "Zilyetlik ile kazanma yasağı" olan kenar başlığı "Diğer hükümler" şeklinde değiştirilmiş ve maddeye derneklerin uluslararası faaliyette bulunmalarına ve üst kuruluş kurmalarına ilişkin hükümlerin kıyas yoluyla vakıflar hakkında da uygulanacağı ve kamuya yararlı veya özel kanunlarla kurulan vakıflar hakkındaki özel hükümlerin saklı olduğuna ilişkin iki fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 122 nci maddesinin birinci fıkrasındaki "onlar gibi hareket edenlerin" ifadesi, 120 nci maddesinin ikinci fıkrasına paralel olarak "onlar gibi davrananların" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 129 uncu maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendindeki "olsa bile" ibaresinden sonra "," konmuş, (3) numaralı bendindeki "evlatlığı" kelimesi "evlatlığın" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 142 nci maddesinin sonunda yer alan "bildirir." ibaresi tebliğ etmeyi çağrıştırdığı, bunun aslında açıklama olduğu düşüncesiyle "açıklar" şeklinde değiştirilmiş ve maddede redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 145 inci maddesinin (3) ve (4) numaralı bentlerinde, mutlak butlan sebeplerinin sıralanmasında konu bütünlüğünü sağlamak amacıyla sıralama değişikliği yapılmıştır.

- Tasarının 164 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki "Şu kadar ki" ibaresi "Ancak," şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 166 ncı maddesinin son fıkrasında yer alan "her hangi" kelimeleri imlâ kurallarına uygun olarak "herhangi" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 184 üncü maddesinin birinci fıkrasına, özel hayata saygı esası gözetilerek taraflardan birinin istemi üzerine hâkimin duruşmanın gizli yapılmasına karar verebileceğini içeren (6) numaralı bent ilave edilmiştir.

- Tasarının 192 nci maddesine, eşlerden her birinin meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararını göz önünde tutacağına ilişkin bir cümle ilave edilmiştir.

- Tasarının 205 inci maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile tarafların evlenme başvurusu sırasında hangi mal rejimini seçtiklerini evlendirme memurluğuna yazılı olarak bildirmelerine olanak tanınmıştır.

- Tasarının 207 nci maddesi, 201 inci maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye paralel olarak ve ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 219 uncu maddesinin ikinci fıkrasının (2) numaralı bendinin başındaki "Sosyal güvenlik" ibaresinden sonra yer alan "ve" kelimesi "veya" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 227 nci maddesinin "Katkıdan doğan hak" olan kenar başlığı Tasarıda terim birliğini sağlamak amacıyla "Değer artış payı" olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 228 inci maddesinin ikinci fıkrası sosyal güvenlik mevzuatı ile paralellik kurulması ve maddenin daha anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 229 uncu maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendinde terim birliğinin sağlanması amacıyla "payını" ibaresi "katılma alacağını" şeklinde değiştirilmiş ve edinilmiş mallara değer olarak eklenecek kazandırma veya devirlere ilişkin uyuşmazlıklarda mahkeme kararının, davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla kazandırma veya devirden yararlanan üçüncü kişilere karşı ileri sürülebileceğini belirtmek amacıyla bir fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 232 nci maddesinde ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 235 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki "temlik edildiği" ibaresi "devredildiği" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 236 ncı maddesi, boşanmanın zina veya hayata kast nedeniyle gerçekleşmesi halinde hâkimin, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranını hakkaniyete uygun olarak azaltmasına veya kaldırmasına karar verebilmesini sağlamak amacıyla başlığı ile birlikte yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 237 nci maddesinin birinci fıkrasında, Tasarıda terim birliğini sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 239 uncu maddesinin "Ödemenin ertelenmesi" olan kenar başlığı "Ödeme ve ertelenmesi" olarak, son fıkrasında yer alan "güvence de" ibaresi "güvence" şeklinde değiştirilmiş ve maddeye katılma alacağı ve değer artış payının para yanında ayın olarak ödenmesine olanak getirmek, esas alınacak değerin sürüm değeri olduğunu belirlemek ve bir mesleğin icrasına ayrılmış birimler ile işletmelerin ekonomik bütünlüğünün gözetilmesini sağlamak amacıyla maddeye birinci fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 241 inci maddesinin ikinci fıkrasının sonunda yer alan "zamanaşımına uğrar." ibaresi bu sürenin hak düşürücü süre olması bakımından "düşer." şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 248 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki "ödemek" kelimesi "vermek" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 250 nci maddesinin birinci fıkrasında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmış ve paylaştırmada işletmelerin ekonomik bütünlüğünün gözetileceğinin belirtilmesi amacıyla fıkraya bir cümle ilave edilmiştir.

- Tasarının 251 inci maddesine, 229 uncu maddesiyle paralellik sağlamak amacıyla iki fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 252 nci maddesi, boşanmanın zina veya hayata kast nedeniyle gerçekleşmesi halinde kusurlu eşin payının hakkaniyete uygun olarak azaltılmasına veya kaldırılmasına karar verilmesini sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 253 üncü maddesi, paylaştırma yönteminin uygulanmasında 239 uncu madde ile paralelliğin sağlanması amacıyla üç fıkra olarak yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 254 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 255 inci maddesi "tereke malları" ile ilgili değildir. Bu maddede paylaştırmalı mal ayrılığı rejiminde, eşlerden birinin ölümü halinde "paylaştırmaya tabi olan malın" sağ kalan eşe özgülenmesi söz konusudur. Tasarının 255 ve 652 nci maddeleri arasındaki farkın ortaya konulması için bu fıkrada yer alan "tereke malları" ifadesi yerine "paylaşma konusu olan mallar" ifadesi konulmuş, maddenin ikinci fıkrasındaki "diğer yasal mirasçılarının" ibaresi 652 nci maddedeki değişikliğe paralel olarak ifade bütünlüğünü sağlamak amacıyla "diğer yasal mirasçılarından birinin" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 271 inci maddesine mal rejiminin sona ermesi halinde ortaklık mallarında kişisel malın kapsamının belirlenmesinde esas alınacak zamanı belirlemek amacıyla üçüncü fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 272 nci maddesine sosyal güvenlik mevzuatı ile paralellik kurulması ve maddenin daha anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla ilave yapılmıştır.

- Tasarının 282 nci maddesinin ikinci fıkrasında "soybağı" kelimesinden sonra yer alan ";"   "," olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 289 uncu maddesinin "Dava açma süresi" olan kenar başlığı, diğer maddelerdeki düzenlemelere paralel olarak "Hak düşürücü süreler" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 291 inci maddesinin ikinci fıkrasında, 289 uncu maddede olduğu gibi beş yıllık süre getirmek amacıyla "... bir yıl, her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davası açar." şeklinde düzenleme yapılmıştır.

- Tasarının 294 üncü maddesinin "İtiraz" olan kenar başlığı, iptal davasını da vurgulamak amacıyla "İtiraz ve iptal" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 299 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "tanıyanın" kelimesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 303 üncü maddesinin "Hak düşürücü süre" olan kenar başlığı 289 ve 300 üncü maddelerindeki düzenlemeye paralel olarak terim birliğini sağlamak amacıyla "Hak düşürücü süreler" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 305 inci maddesinin birinci fıkrasındaki "iki" yıllık süre fazla bulunarak "bir" yıla indirilmiştir.

- Tasarının 308 inci maddesinin son fıkrasındaki "rızasıyla" kelimesi "izniyle" olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 313 üncü maddesinin birinci fıkrasının (3) numaralı bendinde yer alan "halinde" kelimesi "hâlinde" olarak düzeltilmiştir.

- Tasarının 314 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve evlâtlığın kendi ailesindeki mirasçılığının devam edeceğine ilişkin hüküm, Tasarının 500 üncü maddesinde üçüncü fıkra olarak yer almasının daha doğru olacağı düşünülerek metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 319 uncu maddesinin "Süresi" olan kenar başlığı, bu sürenin hak düşürücü süre olduğu göz önüne alınarak "Hak düşürücü süre" şeklinde, maddede geçen "altı ay" ve "iki yıl" olan süreler az bulunarak ve diğer maddelerde yapılan düzenlemeye paralel olarak "bir yıl" ve "beş yıl" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 320 nci maddesinin birinci fıkrası, küçüklerin evlât edinilmesine ilişkin aracılık faaliyetlerinin sadece Bakanlar Kurulunca yetki verilen kurum ve kuruluşlarca yapılmasını sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 326 ncı maddesinin son fıkrasının sonunda yer alan "uygulanamaz" kelimesi "kurulamaz" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 332 nci maddesinin ikinci fıkrasında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 335 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki "velâyeti altındadırlar" ibaresi kısıtlanan ergin çocukların velâyet altında kalmaya devam ettiğini vurgulamak amacıyla "velâyeti altında kalırlar" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 355 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "eğitimi için" ibaresinden sonra ";" konmuştur.

- Tasarının 363 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "temlik ettikleri" ibaresi diğer maddelere paralel olarak "devrettikleri" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 367 nci maddesinin birinci fıkrasının başında yer alan "Birlikte yaşayan" ibaresi yürürlükteki Kanunda olduğu gibi "Aile hâlinde yaşayan" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 379 uncu maddesinin üçüncü fıkrası, yürürlükteki Kanunun 329 uncu ve kaynak İsviçre Medeni Kanununun 342 nci maddesiyle paralelliği sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 391 inci maddesinin birinci fıkrasındaki "temlik olunamaz" ibaresi "devrolunamaz" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 406 ncı maddesindeki "tehlikesine yol açan" ibaresinden sonra gelen "veya" kelimesi "ve" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 418 inci maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendindeki "Kamu haklarından yoksun olanlar" ibaresi, Anayasanın 76 ncı maddesinin ikinci fıkrasında "kamu hizmetinden yasaklılar" ifadesi yer aldığından, Anayasa ile terim birliğini sağlamak amacıyla "Kamu hizmetinden yasaklılar" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 427 nci maddesinin birinci fıkrasında, yürürlükteki Kanunun 377 inci maddesinin birinci fıkrasıyla paralelliği sağlamak amacıyla değişiklik yapılmıştır.

- Tasarının 438 inci maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesinin başında yer alan "Bu defter" ibaresinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 446 ncı maddesinin birinci fıkrası ile 447 nci maddesinin ikinci fıkrasına vasinin denetimini sağlamak amacıyla "ve durumu derhâl vesayet makamına bildirir" ibaresi eklenmiştir.

- Tasarının 465 inci maddesinin "İznin bulunmaması" olan kenar başlığı, vesayet dairelerinden asliye hukuk mahkemesinin görevinin izin değil onay olduğu düşünülerek, "İzin veya onayın bulunmaması" şeklinde değiştirilmiş ve maddede yer alan "iznini" kelimesinden sonra bu değişikliğe paralel olarak  "veya onayını" ibaresi ilave edilmiştir.

- Tasarının 470 inci maddesinin birinci fıkrasındaki "vesayet" kelimesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 486 ncı maddesinde yer alan "ihtiyati" kelimesi "ihtiyatî" şeklinde yazılmıştır.

- Tasarının 488 inci maddesinin başında yer alan "İlgililer" kelimesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 495 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "zümre" kelimesi ile son fıkrasındaki "tabakada" kelimesi, yürürlükteki Kanunun 439 uncu maddesi ve kaynak İsviçre Medeni Kanununun 457 nci maddesiyle paralelliğin sağlanması amacıyla "derece" ve "derecede" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 496 ve 497 nci maddelerinin ikinci fıkralarında yer alan "tabakada" kelimeleri, 495 inci maddede yapılan değişikliğe paralel olarak "derecede" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 500 üncü maddesine, 314 üncü maddeden yerinin bu madde olması nedeniyle çıkarılan evlâtlığın kendi ailesindeki mirasçılığının da devam edeceğini içeren hüküm, birinci fıkraya ikinci cümle olarak eklenmiştir.

- Tasarının 506 ncı maddesinin birinci fıkrasının (4) numaralı bendinde geçen "altsoy ve ana ve baba zümresiyle" ifadesi, sağ kalan eşin altsoyla birlikte mirasçı olması durumunda alacağı pay ile ana ve baba zümresiyle birlikte mirasçı olması durumunda alacağı pay farklı olduğundan ve bu paylara göre belirlenecek saklı pay oranları değişeceğinden, bu durumun vurgulanması bakımından "altsoy veya ana ve baba zümresiyle" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 509 uncu maddesindeki "temlik etmesi" kelimesi "devretmesi" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 535 inci maddesinin birinci fıkrasında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 536 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan "kamu görevinden yoksun kılınanlar" ifadesi, Anayasanın 76 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeye paralel olarak "kamu hizmetinden yasaklılar" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 545 inci maddesinin ikinci fıkrasının başında yer alan "Sözleşmenin tarafları" ibaresinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 553 üncü maddesindeki "temliki" kelimesi "devri", 567 nci maddesindeki "temlik ettiği" ibaresi "devrettiği" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 593 üncü maddesinin birinci fıkrasının (3) numaralı bendinde yer alan "vesayetteki kurallar uyarınca", (7) numaralı bendinde bulunan "vesayet hükümleri uyarınca" ve ikinci fıkrasında yer alan "vesayete uygun kurallar uyarınca" ibareleri  gereksiz görülerek metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 617 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "verilmedikçe," ifadesi fıkraya açıklık getirmek amacıyla "verilmediği takdirde," şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 622 nci maddesinin birinci fıkrasındaki "alacakları ve borçları" ibaresi "alacaklar ve borçlar" olarak düzeltilmiştir.

- Tasarının 626 ncı maddesinin birinci fıkrasının sonunda yer alan "çağırılır." kelimesi  "çağrılır." olarak düzeltilmiştir.

- Tasarının 627 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "her hangi" kelimeleri imlâ kurallarına uygun olarak "herhangi" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 639 uncu maddesinin birinci fıkrasındaki "on yıl geçmesiyle" ibaresi "on yıl geçmekle" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 642 nci maddesinin son fıkrasında yer alan "derhal" kelimesi "derhâl" şeklinde yazılmıştır.

- Tasarının 648 inci maddesindeki "ödemeden aciz" ibaresinin başına açıklık getirmek üzere "borç" kelimesi eklenmiştir.

- Tasarının 652 nci maddesinin kenar başlığındaki "Konut" kelimesi açıklık getirmek üzere "Aile konutu", ikinci fıkrasındaki "diğer yasal mirasçılarının" ibaresi, 255 inci maddenin ikinci fıkrasında yapılan düzenlemeye paralel olarak "diğer yasal mirasçılarından birinin" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 679 uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki "adi" kelimesi "adî" şeklinde yazılmıştır.

- Tasarının 687 nci maddesindeki " her hangi" kelimeleri imlâ kurallarına uygun olarak "herhangi" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 688 inci maddesinin son fıkrasında yer alan "temlik edilebilir," ibaresi "devredilebilir,", 696 ncı maddesinin son fıkrasındaki "temlik etmesi" ibaresi "devretmesi", "temlik edilmeyen" ibaresi "devredilmeyen", 703 üncü maddesinin birinci fıkrasındaki "temliki," ibaresi "devri," şeklinde değiştirilmiştir.

  - Tasarının 730 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan "sonucu" kelimesi "sonucunda" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 732 nci maddesinin konu başlığındaki "Temlik" kelimesi "Devir" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 733 üncü maddesinin son fıkrasındaki önalım hakkı için belirlenen "bir ay" ve "beş yıl" olan süreler, İsviçre Medeni Kanununda olduğu gibi "üç ay" ve "iki yıl" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 736 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan "şerhde" kelimesi "şerhte" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 744 üncü maddesinin son fıkrasında yer alan "siciline" kelimesi, Tasarının diğer maddeleriyle terim birliğinin  sağlanması amacıyla "kütüğüne" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 748 inci maddesinin birinci fıkrasındaki "sapan yolu," ibaresi uygulamada tereddütlere neden olacağı düşünülerek metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 752 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "sonucu" kelimesi "sonucunda" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 756 ncı maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "siciline" ifadesi, Tasarının diğer maddeleriyle terim birliğinin sağlanması amacıyla "kütüğüne" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 767 nci maddesinin "İhraz" olan konu başlığı "Sahiplenme" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 769 uncu maddesinin birinci fıkrası, ifade düzgünlüğünü ve  daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 795 inci maddesine, taşınmaz üzerindeki kanuni intifa hakkının tapu kütüğüne tescil edilmemiş olsa bile, bundan bilgisi olanlara, tescil edilmesi durumunda ise herkese karşı ileri sürülebilmesini sağlamak amacıyla bir son fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 796 ncı maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile, yasal intifa hakkının sebebinin ortadan kalkması ile sona ereceği hususuna açıklık getirilmiştir.                  

- Tasarının 800 üncü maddesinin son fıkrasında yer alan "sonucu" kelimesi "sonucunda" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 817 nci  maddesinin birinci fıkrasına ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla "dönüştürülemeyeceği gibi" ifadesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 822 nci maddesinin "Temlik ve devir hakkı isteme" olan kenar başlığı "Devir  isteme hakkı" şeklinde değiştirilmiş ve maddedeki "temlik" kelimeleri çıkarılarak redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 837 nci maddesinin kenar başlığı ile son fıkrasının başında yer alan "Kaynak irtifakı" ibareleri "Kaynak hakkı" şeklinde değiştirilmiştir.

-Tasarının 838 inci maddesinin "Diğer irtifaklar" olan kenar başlığı "Diğer irtifak hakları" olarak değiştirilmiş ve birinci fıkradaki "her hangi" kelimeleri imlâ kurallarına uygun olarak "herhangi" şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 843 üncü maddesinin son fıkrasında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 851 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "beş yıllık" süre, dış kaynaklı kredilerin kullanılmasını kolaylaştırmak amacıyla "iki yıla" indirilmiş ve son fıkrada bu değişikliğe paralel olarak  redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 859 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan "kamu kurumu ve kuruluşu" ibaresi, ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla "kamu kurum veya kuruluşu" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 865 inci maddesinin son fıkrasının başında yer alan "Alacaklı" kelimesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 868 inci maddesinin kenar başlığında yer alan "temliki" kelimesi "devri", madde metninde yer alan "temlik ederse" ibaresi "devrederse", "temlik edilen" ibaresi "devredilen" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 872 nci maddesinde yer alan "sicilde" kelimesi, Tasarının diğer maddeleriyle terim birliğinin sağlanması amacıyla "tescilde" olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 877 nci maddesinin "Arazinin ıslahı hâlinde rehin hakkı" olan konu başlığı "Arazinin iyileştirilmesi hâlinde rehin hakkı", metinde geçen "ıslah" kelimeleri "iyileştirme", "ve" kelimeleri "veya" olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 878 inci maddesinin birinci fıkrasının başında yer alan "Islah kamu kurum ve kuruluşunun" ifadesi terim birliğini ve ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla "İyileştirme, kamu kurum veya kuruluşunun" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 881 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "her hangi" kelimeleri imlâ kurallarına uygun olarak "herhangi" şeklinde yazılmıştır.

- Tasarının 887 nci maddesinde yer alan "borçluya" kelimesinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 888 inci maddesinin kenar başlığı ile birinci fıkrasındaki "temliki" kelimeleri "devri", 889 uncu maddesinin birinci fıkrasındaki "temlik edilmesi" ibaresi "devredilmesi" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 890 ıncı maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "beyan süresi" ibaresinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 891 inci maddesinin kenar başlığındaki "temliki" kelimesi "devri", maddede geçen "temlikinin" kelimesi "devrinin", "temlikin" kelimesi "devrin" olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 893 üncü maddesinin (3) numaralı bendinde geçen "yüklenici" kelimesinin başına açıklık getirmek üzere "alt" kelimesi ilave edilmiştir.

- Tasarının 902 nci maddesinin kenar başlığında yer alan "Temlik" kelimesi "Devir", metinde yer alan "temlikine" kelimesi "devrine" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 917 nci maddesinin kenar başlığında yer alan "temlikinden" kelimesi "devrinden", birinci fıkrasında yer alan "temliki" kelimesi "devri" olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 921 inci maddesinde yer alan "herkes hakkında" ibaresinden sonra "," konmuştur.

- Tasarının 924 üncü maddesinin kenar başlığında ve birinci fıkrasında yer alan "temliki" kelimeleri "devri" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 940 ıncı maddesi, zilyetliğin alacaklıya devrine gerek olmadan kurulabilen hayvan rehni yanında, günümüzün gelişen sosyal ve ekonomik koşullarına uygun olarak, kanunen bir sicile tescili zorunlu olan taşınır mallar üzerinde, gerçek veya tüzel kişilerin alacaklarının güvence altına alınması için zilyetlik devredilmeden de, taşınır malın kayıtlı bulunduğu sicile yazılmak suretiyle rehin kurulmasını, rehinli taşınırı satın alan üçüncü kişilerin de taşınır üzerinde bir rehin bulunup bulunmadığını öğrenebilmelerini sağlamak amacıyla "Ayrık durumlar" kenar başlığı ile yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 941 inci maddesinin ikinci cümlesinde yer alan "rehnedilenin" ibaresi ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla "rehnedilen taşınırın", 944 üncü maddesinde yer alan "rehnedileni" ibareleri aynı gerekçeyle, "rehinli taşınırı" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 954 üncü maddesinin birinci fıkrasındaki "devrine olanak bulunan" ibaresi "devredilebilen" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 957 nci maddesinin ikinci fıkrasına, yürürlükteki Kanunun 871 inci maddesiyle paralelliğin sağlanması ve özel bir rehin senedine açıklık getirilmesi amacıyla (varant) kelimesi ilave edilmiştir.

-  Tasarının 966 ncı maddesinin son fıkrasında yer alan "rehnedilenin" ibaresi "rehnedilen taşınırın", 967 nci maddesinin birinci fıkrasının başında yer alan "Rehnedilen," kelimesi "Rehnedilen taşınır,", son fıkrasında yer alan "rehnedileni" ibaresi "rehnedilen taşınırı" şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 977 nci maddesindeki "araçların" kelimesinden sonra ","  konmuştur.

- Tasarının 1029 uncu maddesine "Yürürlük" başlığı ilave edilmiş ve Kanunun yürürlük tarihi "1 Ocak 2002" olarak belirlenmiştir.

- Tasarının 1030 uncu maddesine "Yürütme" başlığı ilave edilmiştir.

Tasarının, diğer maddeleri Bakanlar Kurulundan gelen şekli ile aynen kabul edilmiştir.

Ülkemizde 1926 yılında gerçekleştirilen Hukuk Devrimini, aynı doğrultuda ve günümüz ihtiyaçlarına cevap verecek daha çağdaş düzeye taşıyacak değişiklikleri içeren, aynı zamanda hukuk tekniği açısından da büyük önem taşıyan ve yaklaşık 50 yıldan beri süren çalışmaların ürünü olan ve 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülen Tasarının, kamuoyunun beklentilerini de dikkate alarak bir an önce kanunlaşmasını uygun gören Komisyonumuz, İçtüzüğün 52 nci maddesi gereğince Genel Kurulda öncelikle görüşülmesine oybirliği ile karar vermiştir.

Raporumuz, Genel Kurulun onayına sunulmak üzere saygı ile arz olunur.

 

Başkan

Başkanvekili

Sözcü

 

Emin Karaa

İ. Sühan Özkan

Salih Erbeyin

 

Kütahya

İstanbul

Denizli

 

Kâtip

Üye

Üye

 

Yekta Açıkgöz

Müjdat Karayerli

Ramazan Toprak

 

Samsun

Afyon

Aksaray

 

 

 

(Kısmen muhalifim.

 

 

 

Muhalefet şerhim eklidir.)

 

Üye

Üye

Üye

 

Mustafa Kemal Aykurt

Mehmet Gözlükaya

Fahrettin Kukaracı

 

Denizli

Denizli

Erzurum

 

 

 

(Kısmen muhalifim.

 

 

 

Muhalefet şerhim eklidir.)

 

Üye

Üye

Üye

 

Hakkı Oğuz Aykut

Ali Günay

Erol Al

 

Hatay

Hatay

İstanbul

 

Üye

Üye

Üye

 

İsmail Aydınlı

Mehmet Gül

A. Nazlı Ilıcak

 

İstanbul

İstanbul

İstanbul

 

 

 

(Muhalefet şerhim var.)

 

Üye

Üye

Üye

 

Mehmet Pak

Mehmet Ali Şahin

Hayri Diri

 

İstanbul

İstanbul

İzmir

 

 

(Muhalefet şerhim vardır.)

(İmzada bulunamadı.)

 

Üye

Üye

Üye

 

Işılay Saygın

Edip Özbaş

Sevgi Esen

 

İzmir

Kahramanmaraş

Kayseri

 

 

(Kısmen muhalifim.

 

 

 

Muhalefet şerhi sunacağım.)

 

 

Üye

Üye

Üye

 

Cemal Özbilen

Erdoğan Sezgin

Orhan Bıçakçıoğlu

 

Kırklareli

Samsun

Trabzon

 

 

Üye

 

 

 

Fethullah Erbaş

 

 

 

Van

 

 

 

(Kısmen muhalifim.)

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

ADALET KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA

 

MEDENÎ KANUN TASARISINA KISMÎ MUHALEFET ŞERHİMİZDİR

Türk Kanunu Medenisi'nin 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmesi üzerinden 75 yıl geçmiştir. Canlı organizmaların zaman içinde doğup, büyüme ve gelişme evrelerini takiben yaşlanması ve ömrünü tamamlaması nasıl temel bir kanun ise,  toplumu yönlendiren yasalar ve kurallar da zamanın değişimine ve gelişimine paralel olarak zorunlu revizyonlara muhtaçtır. Üstelik bu kanun, insanın doğumu öncesinden ölümü sonrasına dek çok uzun bir süreci tüm ayrıntılarıyla düzenleyen Medeni Kanun söz konusu olduğunda konunun hassasiyeti daha da ön plana çıkmaktadır.

Türk Kanunu Medenisi, 75 yıldır Türk toplumunun ihtiyaçlarını belirli ölçülerde karşılamış, doğrularıyla, noksanlarıyla bir boşluğu doldurmuştur. 75 yıl süresince gelişen ve değişen dünyaya paralel olarak Türk toplumunun da ihtiyaçları değişmiş, mevcut düzenlemeler bu değişime ayak uyduramayınca, bu temel kanun üzerinde, toplumumuzun ihtiyaçlarını karşılayacak değişiklikleri yapma zorunluluğu doğmuştur.

Yeni yasalar yapılırken, evrensel değerler ile milli değerler birlikte gözönünde bulundurulmalı, geçmişin doğrularına yeni ve daha üst doğrular eklenmeli, toplumun bugünü ile gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik düzenlemeler ortaya konulmalıdır. Yasa koyucu bu ihtiyacı karşılarken, diğer tabirle geleceğe bakarken geçmişi hor görmek veya aşağılamak gibi bir hakka sahip değildir.

 

57. Hükümet döneminde, T.B.M.M. Adalet Komisyonu gündemine getirilen Medeni Kanun tasarısının, Türk toplumunun ihtiyaçlarını karşılayacak pek çok  düzenlemeler içerdiği bir gerçektir. Bu gerçeği kabul etmekle birlikte yanlış olduğunu düşündüğümüz konuları dile getirmek de görevimizin asli bir parçasıdır.

Buna göre, Tasarı üzerindeki kısmi muhalefetimiz temelde 2 ana noktada toplanmaktadır :

İlk muhalefetimiz, tasarının genel gerekçesindeki bazı ifadelere ilişkindir.

İkinci  muhalefetimiz ise, tasarının genelinde benimsenen dile ilişkindir.

 

GENEL GEREKÇEYE İLİŞKİN MUHALEFET GEREKÇELERİMİZ :

Tasarının genel gerekçesinden bazı pasajları aktaralım :

"Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile bağdaşmayan noktaları görülüyorsa, bu, Türk Ulusunun beceri ve yeteneğindeki eksiklikten değil onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü ve dinsel bazı düzenlemeler ve kurumlardandır"

"Gelenek ve göreneklere kesin olarak bağlı kalmak davası, insanlığı en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiçbir uygar ulus, böyle bir inanç çevresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman zaman kendini bağlayan gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır. Gerçekler karşısında babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa olsun bağlı kalmak akıl ve zeka gereklerinden değildir"

"... Türk Medeni Kanunu tasarısı yürürlüğe konulduğu gün, ulusumuz, 13. yüzyılın kendisi çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır"

Tasarının genel gerekçesinden alınan yukarıdaki ibareler dikkatle irdelendiğinde, adeta, Türk toplumunu geçmiş yüzyıllardan 21. yüzyıla taşıyan tarihi, milli, dini, kültürel  değerlerini açıkça aşağılayıcı cümleler olduğu görülmektedir. Türk toplumunu, kendisi yapan bu değerleriyle, bu değerlerin birlikte yoğurulmuş şekli olan gelenek ve göreneklerimiz, "insanlığı en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuram" olarak niteleme hakkı hiç kimsede olamaz. Oysa bu gelenek ve göreneklerimizle, tarihin derinliklerinden 21. yüzyıla taşındığımızı unutmamak tarihi  ve milli bir görevdir.

Keza Türk toplumunun % 99'unun benimsediği İslam dinini, Tasarının gerekçesinden yukarıya aldığımız "13. yüzyılın hastalıklı inançları ve kargaşa" olarak nitelemek, hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir. Buna rağmen bu yanlış yapılmıştır.

Yine genel gerekçede,

"Adalet Bakanlığı, en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medeni Kanununu, ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zeka ve yeteneğini doyuracak ve ona gerçek bir yarış yeri  ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak görmektedir. Bu Kanunda  ulusumuzun duygularına ters düşecek hiçbir nokta düşünmemektedir" denilmiştir.

  Kaynak olarak alınan İsviçre Medeni Kanunu karşısında, Türk toplumunun temel değerlerini adeta yok sayan,  İsviçre karşısında ezilen bir anlayışı ifade eden bu cümlelere katılmak mümkün değildir.

 

TASARININ DİLİNE İLİŞKİN MUHALEFET GEREKÇELERİMİZ:

Türk Kanunu Medenisi'nin yürürlüğe girdiği 1926 yılında Türk toplumunun günlük yaşamında kullandığı dilde, geçmiş dönemin etkisiyle, ağırlıklı olarak Arapça ve Farsça'nın etkisinde kaldığı bir gerçektir. Aradan geçen 75 yıllık sürede, gerek konuşma dilinde ve gerekse yazım dilinde değişiklikler olması ve mevzuatın bu değişime paralel olarak değiştirilmesi bir zorunluluktur.

Dil, toplumun değerlerini, kazanımlarını  geçmişten alıp geleceğe taşıyan  en temel unsurdur. Dildeki değişim ihtiyacını karşılarken, yaşayan toplumda, fertlerin, mevzuatı kolayca anlayabilmeleri ile, dilin, geçmişle gelecek arasındaki köprü görevlerini dengeleme zorunluluğu vardır. Şayet bu zorunluluğa gereken özen gösterilmezse, diğer bir tabirle, geçmişi geleceğe aktaran dilde, günlük yaşamda fazlaca veya hiç kullanılmayan, hangi kritere göre türetildiği bilinemeyen kelimelerle, Medeni Kanun gibi bir insanın anne karnından mezara kadar tüm yaşamını düzenleyen temel kanun düzenlemesi yapılacak olursa, bu bir anlamda geçmiş ile gelecek arasındaki  köprüleri atmak olmasa bile ciddi anlamda zarara uğratmak olacaktır.

Dilin yenileşmesi gibi meşru bir söylem ardına saklanarak Türk Dilinin tahrif edilmesi, yapısının bozulması, dede ile torun arasında dil anlaşmazlığı sağlayacak düzenler yapılması kabul edilebilir şey değildir.

Bu husus, tasarının genel gerekçesinde de ifade edilmiştir. Yenileştirilen kavram deyim ve terimler yanında, arı Türkçe tam karşılığı bulunamadığı için aynen korunmak zorunda kalınan kavram ve terimler bulunduğu gibi, arı Türkçe olarak karşılığı bulunmayan kelimeler olduğu kabul edilmiştir.

Toplumun dilini belli merkezlerden veya belli ideolojiler doğrultusunda şekillendirmek, hiçbir kamu görevlisinin hakkı ve yetkisinde değildir. Dildeki değişim, toplum çoğunluğunun kabulleri/genel kabuller gözönünde bulundurularak yapılmalıdır. Toplumun çoğunluğuna rağmen değişim olmamalıdır. Bu anlayış toplum çoğunluğunu  hiçe sayan bir anlayıştır.

Tasarının dili oluşturulurken pek çok yerde toplumun genel kabulleri gözardı edilmiş, adeta Türk toplumu, dil konusunda yönlendirmeye maruz bırakılmıştır.

Buna birkaç örnek vermek gerekirse :

'iddia' yerine "olgu", 'istifa' yerine "çıkma", 'tahsis' yerine "özgülenme", 'sorumluluk' yerine "yükleme" gibi toplumun büyük çoğunluğunca anlamı bilinmeyen veya başka anlamlar yüklenen kelimeler kullanılmış; 'hata' yerine "yanılma", 'hile' yerine "aldatma", 'tehdit' yerine "korkutma" gibi son derece gereksiz değişimlere gidilmiş; yine tasarının 25. maddesinde kullanılan "hukuka aykırı saldırı" gibi yanlış çağrışımlar uyandıran; 'hüsnüniyet' gibi hem objektif hem de subjektif anlamlarda karşılığı bulunan tek kelime, yerine göre "dürüst davranma" yerine göre "iyiniyet" kavramlarıyla karşılanmaya çalışılmış; yine evli eşlerin birbirlerinin akrabalarıyla olan hısımlığını ifade eden 'sıhri hısımlık' gibi geniş kapsamlı kavram yerine son derece sınırlı "kayın hısımlığı" kavramının getirilmesi gibi hangi amaca hizmet ettiği anlaşılamayan değişikliklerin, böylesine temel bir yasada bulunmasının Türk toplumuna hizmet etmeyeceğine inanmaktayız.

Bu iki ana noktadaki kısmi muhalefetimiz dışında kısaca değinilecek diğer husus yasal mal rejimine ilişkindir.

Uzun yıllardır Medeni Kanun tasarısını hazırlayan 35 kişilik Komisyonun, Türk toplum yapısını gözönünde bulundurarak yasal rejim olarak benimsediği "paylaşmalı mal ayrılığı" rejimi yerine "edinilmiş mallara katılma" rejiminin son anda tasarıya alınmasına ilişkin çekinceler hala ortadan kaldırılabilmiş değildir.

Adalet Bakanı'nın bizzat itiraf ettiği gibi, bu şartlarda 30 yılda bile gerçekleşmeyecek yargı reformu ile çok ağır işleyen yargı sistemi karşısında, boşanma ve ölüm hallerinde mallar  tasfiye edilirken, salt eşitlik adına kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması halinde, çoğunlukla kadın eşlerin uzun yıllar sürecek tasfiye işlemlerinde çok büyük mağduriyetlere uğrayacağı gerçeği gözardı edilmiş, daha adil ve daha kısa sürede sonuç alınacak paylaşmalı mal ayrılığı rejiminin yasal rejim olarak kabulünden neden ısrarla kaçınıldığı ise bir türlü anlaşılamamıştır.

Eleştirilerimiz, Adalet Komisyonu'nun 1 yılı aşan çalışmaları süresince, sürekli olarak dile getirilmiş, ancak sayısal çoğunluk karşısında bu eleştirilerimizi/doğruları kabul ettirmek mümkün olamamıştır.

Yukarıda temel hatlarıyla ortaya koyduğum gerekçelerle, Türk Medeni Kanunu Tasarısına bu yönleriyle ve kısmen muhalif kaldım. 19.6.2001

 

Mehmet Ali Şahin

Ramazan Toprak

 

İstanbul

Aksaray

 

MUHALEFET ŞERHİ

Türk Medeni Kanunu ile ilgili değişiklik tasarısı, son 7 yılı yoğun olmak üzere 50 yıllık bir çalışmanın mahsulüdür.  Değişiklik tasarısı ile ilgili uzun soluklu çalışmalar bu dönem tamamlanarak Meclis'e sunulmuş, akabinde komisyonlarda kabul edilerek Genel Kurul'a indirilmiştir. Bütün bu emek, gayret ve mesai için ilgili herkese teşekkür etmek gerekir. Faydalı bir çalışma olmuştur. Bunun yanında Medeni Kanun Tasarısı'nda karşı olduğumuz hususlar mevcuttur. Bu konulardaki itirazlarımız iktidar mensupları tarafından dikkate alınmamış, müspet yöndeki katkılarımızdan gerektiği kadar yararlanılmamıştır. Aşağıda maddeler halinde sunduğumuz görüşlerimiz Genel Kurul'da dikkate alınmalı, milletimizin bu önemli temel kanunda ittifakı sağlanmalıdır.

Görüşlerimiz şunlardır:

1-Türk Medeni Kanunu'nun genel gerekçesi zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt imzası ile 1926 tarihinde Meclis'e sunulmuştur. Esbab-ı Mucibe Layihası, Türk devrimi ve o günün şartlarına uygun ve makul görülse de bugün aynı gerekçenin tezyif ve tahkir eder tarzda tekrar edilmesi Türk milletinin tarihine, gelenek ve göreneklerine hakaret manasına gelmiştir ki, bu doğru olmamıştır. Örneğin aşağıda sunduğumuz ifadeler bunlardan sadece bir kaçıdır:

a) Göçebe dönemlerde hükümler tedvin edilmiş değildir. Hakim gelenek ve göreneklere     dayanarak hüküm verir. Mecelle'nin anılan 300 maddesi bir yana bırakılmak koşuluyla medeni kanun içine giren sorunları çözmek için Türkiye Cumhuriyeti hakimleri derme çatma, eski hukuk kitaplarından ve din esaslarından çıkartılan bilgilerle yargı işini görmektedirler.

b) Halkın kaderi belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, rastlantı ve talihe bağlı, birbiriyle çelişkili ortaçağ fıkıh kurallarına bağlı bulunmaktadır.

c) Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile bağdaşmayan noktaları görülüyorsa, bu Türk ulusunun beceri ve yeteneğindeki eksiklikten değil, onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü ve dinsel bazı düzenlemeler ve kurumlardandır.

d) Türk Medeni Kanunun Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün, ulusumuz on üç yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır.

e) Zaten bütün kaygısı kişisel çıkarlarından başka bir şey olmayan ve iki yüzlülüğü kendilerine yol tutmuş saltanat yönetimi için ulusun gerçek çıkarları gereğini dikkate alarak karar verilemezdi.

Bu ülkenin kahir ekseriyeti İslam dinine mensuptur. Dini ile de iftihar etmekte, ona saygı göstermekte, başkalarının da saygılı olmasını istemektedir. Aşağılayıcı, yaralayıcı ifadeler  kullanarak onları incitmek bu kanunun yapılmasının gerekçesi olmamalıdır. Milletimiz yirmili yılları çoktan geçmiştir. Medeni Kanun'un genel gerekçesinde "Dini hukuktan laik hukuka geçilmiştir" ifadesi yeterli bir ifade olacaktır.

Din kurallarının, hukukun oluşmasında büyük etkiye sahip olduğu tartışmasız bir gerçektir. Ama bizim burada savunduğumuz, Genel Gerekçe'de olmaması gereken cümlelerin çıkarılmasından ibarettir. Çünkü hiçbir millet kendi geçmişini bu kadar aşağılamaz, İsviçre'den iktibas ettiğimiz Medeni Kanun'un şaheser olarak kabul edilen tercümesini yapan hukuk adamlarının ve hukuk ortamının varlığı bile, tarihimizin küçük görülmeye ve aşağılanmaya müstehak olmadığını gösterir bir delildir.

Unutulmamalıdır ki, mazisi olmayanın atisi de olmayacaktır.

Dolayısı ile Esbab-ı Mucibe layihası kanun metninden tamamen çıkarılmalı, eğer bu mümkün olmayacaksa, yukarıda örnek olarak verilen ifadelerin metinden çıkarılması gerekmektedir.

2- Mevcut kanunun dili hemen herkesin anlayacağı bir dil olmadığı için, tasarının yeni Türkçe ile düzenlenmiş olması uygundur. Toplumun belki büyük bir bölümü eski tabir  ve terkipleri anlayamamaktadır. Bu da kanunu bilmemeye mazeret teşkil etmektedir. Ancak bu güzel neticeyi istihsal etmek için yapılan dil katliamını da kabul etmek mümkün değildir. Arı Türkçe karşılığı bulunmayan kelimelerle, aynen korunmak zorunda kalınan kelimeler konusunda tartışma yoktur. Ancak yenileştirilen kavram, deyim ve terimlerde yerine oturmamış, hukuken aynı karşılığı vermeyen toplumun büyük bir bölümü tarafından anlaşılamayan kelime ve terimler eskisini aratır halde kullanılmıştır. Rüşt, tecavüz, istifa, ihraç, hata, hile, tehdit, taksim, şart, ikametgah ve buna benzer toplumun her ferdi tarafından bilinen, kabul edilen kelimeler değiştirilmiştir. Mesela "rayiç bedel" yerine, "sürüm değeri" kullanılmıştır... Ayrıca bir yerde koşul kullanılırken, bir başka yerde şart kullanmak gibi, çelişkiler mevcuttur. İktidar tarafının, "Biz anayasanın dilini tasarıda kullandık" savunması da doğru değildir. Zira değiştirilen bir çok kelime halen anayasamızda kullanılmaktadır. Mesela koşul yerine anayasada şart ifadesi kullanılmaktadır. Dilin tabi gelişimi dikkate alınmamış, bir kısım insanların ideolojik yaklaşımları sonucunda oluşturulan uydurma dil kullanılmıştır.

3- Medeni Kanun tasarısının başlangıç hükümleri hukuk camiasında darb-ı mesel haline gelmiş yedi maddeden ibarettir. Hiç olmazsa bu yedi madde aynen muhafaza edilmeliydi.

Mesela:

"Kanun lafzıyle ve ruhıyle temas ettiği bütün meselelerde mer'idir."

"Herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsnüniyet kaidelerine riayetle mükelleftir." gibi.

 

4- Şahsın hukukunda "İkametgah" yerine "yerleşim yeri" ifadesi kullanılmış, komisyon çalışmaları esnasında yerleşim yeri, oturma yeri, ikametgah arasındaki ilişki, bilim adamları tarafından da ittifaken izah edilememiştir. İkametgah ile yerleşim yeri aynı anlama gelmemektedir. İkametgaha bağlı hukuki işlemlerde büyük kargaşa yaşanacak, tebligat kanunu uygulamalarında anlaşmazlıklar doğacaktır.

5- Tüzel kişiler yani, dernek ve vakıflarla ilgili özel kanunlar olmasına rağmen, bunlarla ilgili hükümlerin Medeni Kanun'a alınması uygun olmamıştır. Zira bu hususta özel kanunlar mevcut olup, halen tatbik edilmektedir. Genel kanun, özel kanun, önceki kanun, sonraki kanun gibi, tatbikatta zorluklar doğurabilecek bu düzenleme yapılmamalıydı. Aynı konuda aynı veya farklı birden çok düzenleme karmaşaya sebep olacaktır. 112. maddedeki değişikliklerle vakıflar her türlü müdahaleye açık hale getirilmiş, dernek güvencesi kadar güvenceleri kalmamıştır. 115. maddedeki geçici olarak faaliyetten men edilme keyfiyeti vakıfları siyasi otoritenin insafına terk etmektedir. Vermiş olduğumuz önerge ile, anayasanın 33. maddesindeki kapatma ile ilgili hükümler buraya aktarılmak istenmiştir. Ancak iktidar vakıflar üzerindeki baskı ve dayatmasını devam ettirebilmek için bu önergeyi reddetmiştir. Geçici de olsa, bakanlığın veya savcılığın vakfın faaliyetini durdurabilmesi keyfiliğe ve siyasi etkilere açık bir düzenleme olacaktır. Bu keyfi uygulama bir vakfın Danıştay'dan aldığı kararlarla da sabittir. Danıştay vakfın faaliyetlerinin durdurulmasının uygun olmadığına ve yürütmenin durdurulmasına karar verdikten 18 gün sonra,  İçişleri Bakanlığı keyfi olarak bu defa vakfın bütün şubelerini kesin olarak kapatmıştır. Daha sonra Danıştay idarenin işlemini iptal etmiştir ama, vakıf amacı doğrultusunda faaliyetlerini yürütememiştir, halen de yürütememektedir. İktidar özgürlükleri genişletmek yerine, tehdit altında tutmayı baskı ve keyfi davranışları devam ettirmeyi hedeflemiştir. Sivil toplum örgütleri üzerindeki bu tehdit, Avrupa Birliği'ne girme sevdasında olanlar için üzücü bir durumdur. Medeni Kanun'un bir çok yerinde çağdaş hukukla paralellik sağladıklarını iddia edenler, olması gereken konularda bu çağdaşlığı gösterememektedirler.

6- Evliliğin genel hükümlerinde "Koca birliğin reisidir. Evin intihabı karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi ona aittir.", "Eve kadın bakar.", "Birliği koca temsil eder." hükümleri kaldırılmış, eşlerin birlikte yönetecekleri hükmü getirilmiştir. Yukarıdaki hükümler kadın-erkek eşitliğine aykırı olduğu için değiştirilmiştir. Ancak Türk toplumu yapısı itibarı ile, en küçük toplulukta bile, bir idareci veya bir başkana bağlanmayı gelenek haline getirmiştir. İki kişi dahi birlikte yola çıksalar, birisi yönetici olmak ve kararlarda etkin bulunmak durumundadır. Bu anlayış toplumumuzun kabul ettiği bir anlayıştır. Burada erkeğin reis olması dayatılmamalı, ama reislik müessesesi de muhafaza edilmeliydi. Kimi ailelerde kadının da reis olabileceği pekala mümkündür. Böylece eşitlik de sağlanmış olurdu. Tasarıda kadın-erkek eşitliği azami derecede sağlanmak istenmiştir. Hal böyle olunca kadına da yeni ve ağır yükümlülükler yüklenmiştir. Bundan böyle evin seçimi, çocukların geçimi ve iaşesi hususunda ona da yeni görevler yüklenmiştir. 195. maddede evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesinden bahsedilmektedir. Evin reisi erkektir, eve kadın bakar hükümleri kaldırıldığına göre, yükümlülükler nasıl belirlenecek? Bu konularda bundan böyle çok sayıda dava açılacak, hakim ailenin içine girmek zorunda kalacaktır.

7- Eşler arasındaki mal rejiminden edinilmiş mallara katılma rejimi kabul edilmiştir. Bu rejimin amaç ve kapsamı ile,  malların tespiti, mirasın taksimi ve uygulama bakımından bir çok mahzuru vardır:                                                          

a) Evliliklerde kadını koruma amacı gerçekleşmeyecek, zengin koca hem evlenmeden önce sahip olduğu ve gelirleri edinilmiş mal olarak kabul edilecek mallarını, hem de evlilik birliği içinde edindiği malları saklayacaktır. Zira bu gelirler ayrılık halinde taksime konu olacaktır.

b) Edindiği malları yarıya bölmeyi göze alamayan eş, öncelikle evlilik muamelesi yapmayacak, moda haline gelen birlikte yaşamak özendirilmiş olacak, kadın tamamen desteksiz ve güvencesiz kalmış olacaktır. Bu kanunun amacı bu olmamalıdır.

c) Evlilikler sevgi, saygı ve iyi niyete dayalı olarak yapılırken, bu mal rejimi sebebiyle, evlenmenin geleceği düşünülecek, bir şirket kuruluşu gibi değerlendirilecek, malların envanteri, ispatı, kaçırılmasının önlenmesi, taksimi bir ticari şirket muamelesine tabi olacağı için, sevgi ve samimiyet ortadan kalkacak, güven, yerini şüpheye terk edecektir. Türk toplumu bu güvensizliği ve hesabiliği kaldıramayacaktır.

d) Bu mal rejimi, bazı evliliklerin sona ermesini zorlaştırıp, evliliğin bir kabus olarak devamına sebep olurken, bazı evliliklerde de boşanma, karşı tarafa bir tehdit unsuru olarak kullanılabilecektir. Bu durum toplum yapısını tahrip eden bir uygulama olacaktır.

e) Özellikle eşlerden kadının geleceğini güvence altına alacağı ifade edilen bu sistem, bu amacı gerçekleştirmeyeceği gibi, kaosa neden olacaktır. Uygulandığı İsviçre'de bile, kadının sosyal, ekonomik, kültürel statüsü ülkemizden daha farklı olmasına rağmen, bir kısım sıkıntılara sebep olduğu ifade edilmektedir. Türk toplumunun aile yapısı, bu sisteme uzun süre uymakta zorluk çekecektir.

f) Boşanma halinde, hakimin her iki eşin evlendikleri zaman, -mesela 30 yıl önce- sahip oldukları malların neler olduğunu tespit etmesi, tarafların da bu malların kime ait olduğu hususunu ispat etmeleri gerekmektedir. Örneğin babasının evinden bir kilogram altın getiren bir kadın, bunun ispatını 30 yıl sonra yapmak zorunda kalacaktır. Hal böyle olunca, evlenirken ispat konusu malların envanterinin çıkarılması, noter senedi ve benzeri belgeye bağlanması gerekecektir. Bu gerekliliği ülkemizde kaç aile başarabilecektir?

g) Edinilmiş malların tespiti yapılırken, evlilik birliği içerisinde eşlerin mallarından diğer eşe yapılan destekler nasıl tespit edilecektir? Kadının ve erkeğin kişisel malları ayrı, edinilmiş malları ayrı. Bir eş, kişisel malından diğer eşin kişisel malına veya edinilmiş malına katkıda bulunmuş olursa, bu nasıl ayrılacaktır? İspatı nasıl yapılacak, bu malın hangi mal kümesine ait olduğu, edinilmesine, iyileştirilmesine ve korunmasına ne kadar katkısı olduğu nasıl tespit edilecektir? Denkleştirme işlemi bu zorluklar karşısında nasıl yapılacak, hakim bu konuları nasıl karara bağlayacaktır?

h) Eşlerin kişisel veya edinilmiş malları var. Bunlar duvarlarla birbirinden ayrılmış olmayacağına göre, eğer borçlanma varsa, denkleştirme esnasında bu borcun hangi mal kümesine ait olduğunun tespiti mümkün olmayacaktır. İspat zorluğu haksızlıklara sebep olacaktır.

i) Kişiler evlenirken, boşanma zamanını düşünmezler. Kişisel mallarını, tamamen birbirine katarlar. İlk başta düşünülmeyen boşanma, vuku bulduğunda, malların karışmış olmasından mağdur olacak olan eşin kadın olacağı kuvvetle muhtemeldir.

j) Malların tasfiyesi, şirketlerin tasfiyesi gibi uzun zaman alacak, bu karmaşa yine de adil olarak sonuçlanmayacaktır. Malların tasfiyesi eğer 3 senede olacaksa, boşanan eşler, bu mallardan faydalanamayacak, işlerini takip edemeyecekleri gibi, denkleştirmeyi beklerken, mülkiyetlerinin göz göre göre yok olmasına katlanmak zorunda kalacaklardır.

k) Mahkemelerin yoğun olan işleri artacak, boşanma ve mal rejimine ilişkin davalar, kadastro davaları gibi uzun zaman alacak, geç boşanma nedeni ile ailevi, hukuki ve sosyal bir takım mahzurlar ortaya çıkacaktır.

l) Boşanma esnasında eş, edinilmiş malların yüzde 50'sini alıp gidecek, çocuklar kaç tane olursa olsun,  bu oran etkilenmeyecektir. Sıfırdan başlamış bir memur, işçi, avukat, mühendis, doktor v.s. bütün varlığını evlenmeden sonra edinmiş ise, çocukları, ana ve babası ne kadar mağdur olursa olsun, boşanma ile servetinin yarısını eşine bırakmış olacaktır. Mirasçılar bu durumdan olumsuz etkilenecektir.

m) Ölüm halinde, sağ kalan eş, edinilmiş malların yüzde 50'sini, diğer malların ise yüzde 12,5'unu; toplam yüzde 62,5'unu almış olacaktır. Eğer 5 çocuk varsa, her birine düşecek mal yüzde 7,5 olacaktır. Bu taksimatın adil olmadığı açıktır.

n) Mirasın taksimi, boşanmadaki zorluklara ilaveten başka problemler de meydana getirecektir. Uzun sürecek davalar nedeni ile mirasçılar da perişan olacaktır. Bu düzenleme ile ailede yeni anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar meydana çıkacaktır.

Netice olarak bu rejim, kadını güvence altına almak adına, toplumun temeline dinamit koyacak bir rejimdir. Bilim adamlarının karşı çıktığı, ittifak edemediği, sırf İsviçre'de uygulandığı savunmasıyla kabul ettirilmeye çalışılan bir rejimdir. Orada uygulanıyor diye, bizim de aynen iktibas etmemiz düşünülemez. Bu sistem, eşitliği sağlayacak bir düzen olmayıp, tüm dengeleri bozan bir sistemdir. Toplumu darmadağın edecek, Türk aile yapısını bozacak, eşler arasında asıl olan sevgi, saygı ve güveni yok edecek, kuşku ve tereddüde dayalı evlilikler yapılmasına neden olacaktır.

8- "Velayeti eşler birlikte kullanırlar. Anlaşamazlarsa babanın reyi muteberdir." hükmü kaldırılmıştır. Demokratik toplumda her kurulun bir başkanı vardır. Eşitlik halinde bu başkanın reyi muteber olmaktadır. Ailede bir başkan olmadığı için anlaşmazlıklarda hakime gidilecektir. Çocuklar ana babasının sözünü dinlemekle yükümlüdürler. Dinlemezlerse hakime gidilecektir. Tedip hakkı kaldırıldığına göre, kararı hakim verecektir. Bu hükümler yazılı olarak güzel görünmektedir. Ama uygulamada büyük sıkıntılar doğacaktır. Her anlaşmazlık konusunda hakim karşısına taşınan ailede huzur, mutluluk ve saadet olmayacaktır.

Yukarıda belirttiğimiz nedenlerden ötürü Medeni Kanun Tasarısı'nın ilgili maddelerine muhalifim.

                                                                                                            Fahrettin Kukaracı

                                                                                                                    Erzurum

KANUN TASARISININ GENELİ İLE İLGİLİ

KARŞI OY YAZISI

KANUNUN DİLİ

Türk Medeni Kanunu'nun gerekçesinde, "yenileştirilen kavram, deyimler ve terimler" başlığı altında, terk edilen kelimeler sıralanıyor. Rüşt yerine erginlik, tehdit yerine korkutma, hata yerine yanılma, teferruat yerine eklenti, teberru yerine karşılıksız kazandırma, taksim yerine paylaşma, istifa yerine çıkma, hile yerine aldatma vs kullanılacak.

İş, sadece terimlerle sınırlı kalmıyor. İmkân yerine olanak, şart yerine koşul, ihtimal yerine olasılık, istisnai yerine ayrık, tedbir yerine önlem, kâtip yerine yazman, aidat yerine ödenti gibi kelimeler de metinde yer alıyor. Türkçemize yerleşmiş tahsis kelimesi de bu dil katliamından payını almış; kanunda (Aile Hukuku ile ilgili bölümde) sık sık özgüleme sözcüğüne rastlıyoruz.

Anayasa dilinin kullanılacağı ifade edilmiş olmasına rağmen, bu hususa riayet edilmemiş ve bir çok yerde, yaşayan Türkçe yerine uydurma bir dil benimsenmiştir. Medeni Kanunun sadeleştirilmesi gerekiyordu ama, günümüzde rahatlıkla anlaşılan kavramlar dahi değiştirilmiştir. Hukuk terminolojisine yerleşen bir çok kelimeden vazgeçilmesi, ayrıca uygulamada da güçlükler yaratacaktır.

Türkçe bizim hem mazi ile bağımız, hem Türkiye hudutları dışında yaşayan diğer Türklerle irtibatımızı kuran bir kültür zinciri. Sözgelimi bizim dilimizden atmaya çalıştığımız kelimeler, bugün Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içindeki Uygur bölgesinde veyahut Azerbaycan'da kullanılmaktadır: Hâkimiyet, vilâyet, şehir, medeniyet, alâka, meselâ, hikâye, vazife, nihayet, selâmet, iktisadî, içtimaî, mektep, cemiyet, münasip, muhafaza, iradi, rehber, münevver vs gibi kelimeler, Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını aşmış ve dış Türklerle aramızda bir kültür köprüsü kurmuştur.

Kelime düşmanlığı, -bilerek veya bilmeyerek- hem bu ortak bağı koparma, hem de bizi köksüz bir millet haline getirme çabalarının ürünüdür. Kelimeler canlı varlıklar gibidir. Onlar da doğarlar, halkın dilinde çeşitli ve farklı anlamlar kazanarak uzun yıllar yaşarlar ve günün birinde hayatiyetlerini kaybedebilirler. Dayatmayla, kelimeleri katlederseniz, o zaman fikir hayatını güdükleştirir, kültür birikimini berhava etmiş olursunuz.

Kelimeler yabancı kökten gelmiş olsalar bile, sesleriyle milli olurlar. Türkçe, tıpkı İngilizce gibi, bir imparatorluk dilidir. Fethedilen topraklardan çok sayıda kelime alınmış, ama bu kelimeler Türkçe'nin sesleriyle yoğrularak yeni manâlar kazanmıştır. "Meselâ Türk milleti, Acem dilindeki Came-şuy kelimesini almış çamaşır demiş. Guuşe kelimesini almış köşe demiş. Şüban kelimesini almış çoban demiş. Ceharşenbih, Çarşamba; Pencşenbih, Perşembe olmuş. Hatta Ceharşenbih'ten "Çarşamba Pazarı, Çarşambanın gelişi, Dokuz ayın son Çarşambası" gibi deyimler üretmiş. Arapça'dan Heva kelimesini almış, hava demiş; böylece kelimeye daha ferah ve engin bir ses ve manâ kazandırmış. Farsça'ya Yunanca'dan geçme Külbe kelimesi Türkçe'de kulübe, Bizanslıların Ayanicola'sı İnegöl, Adriyanapolis'i ise Edirne olmuş.

Çamaşır, köşe, çoban, Çarşamba, Perşembe, hava, kulübe, İnegöl, Edirne kelimeleri Türkçe'dir. Çünkü bu kelimelere bu sesi Türk milleti vermiştir."

Yukarıdaki cümleler Nihat Sami Banarlı'nın yıllar önce yazdığı "Türkçe'nin sırları" kitabından alınmıştır.

Görüldüğü gibi, tartışma bir türlü sona ermiyor.

Bir kelimeyi katlettiniz mi, onu, bütün farklı anlamlarıyla, mecazları ve deyimleriyle birlikte ortadan kaldırıyorsunuz.

"Hâkimin yerini yargıç alırsa, denize hâkim bir ev yerine, denize yargıç bir ev mi diyeceksiniz? "Manâ"yı terkedip "anlam" derseniz, "mânidar" yerine "anlamdar"ı mı kullanacaksınız? "Akıl", "us" olursa, "akıllı, uslu" deyimi, "uslu uslu" olarak mı değişecek? "Şartı" "koşul" yaparsanız, şart yerine koşul mu koşacaksınız?"

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bundan neredeyse bir asır önce Mehmet Akif sadeleşme adı altında yürütülen tasfiyecilik gayretlerini şu şekilde tenkit ediyordu: "Bugün, İslâm gazetesinin başında bir takım makaleler görülüyor ki, Türkçe kelimelerin yanı başlarında Arapçaları olmasa, zavallı millet hiçbir şey anlayamayacak. Meclis yerine Kurultay, Mebus yerine yalvaç, âyan yerine aksakal, hal yerine idemük, can yerine bilmem ne! Doğrusu ben makale sahibinin iyi bir niyet beslediğinden emin olmasam, bu zât mutlaka lisanı tasfiye etmek isteyenlerle eğleniyor derdim. Evet, lisanın sadeleştirilmesi farzdır. Gazetelerde zâbıta olayları bile, öyle ağır bir lisanla yazılıyor ki, halk onu bir dua gibi dinliyor: "Mehmet beyin hanesine leylen, sürce-yab-ı duhul olan sarik, sekiz adet kaalice-i giran-baha firkat etmiştir." deyip de: "Mehmet beyin evine hırsız girmiş, sekiz kıymetli halı çalmış" dememek adeta maskaralıktır. Halkın anlayabileceği manâlar, onların kullandığı dille ifade edilmelidir."

Yeni Medeni Kanun'da mevcudun ağır lisanından kurtulalım derken, denge tutturulamamış, bu defa farklı bir uçta aşırılık sergilenmiştir.

ESBAB-I MUCİBE LÂYİHASI

Hükûmet, 17.2.1926'da İsviçre Medeni Kanunu'ndan alınan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin Esbab-ı Mucibe Lâyihası'nın bir bölümünü yeni metnin gerekçesine ilâve etmiştir.

Aslında ilk başta, dönemin Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt tarafından kaleme alınan bu lâyihanın tümü, Türk Medeni Kanunu'nun gerekçesine konulmuştu. Sonradan, itirazımız üzerine, bir kısmı metinden çıkarıldı. Esat Mahmut Bozkurt'un gerekçesinde, laiklik ilkesinin yanlış anlaşılmasından doğan din karşıtı ibarelere rastlamak mümkün:

"Dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırt edici özelliklerinden biridir... Türk ulusunun kaderini, yüzyılın içinde bile, ortaçağ hükümlerine ve kanunlarına bağlamakta, dinin değişmez hükümlerinden esinlenen düzenlemelerin en güçlü etken olduğundan şüphe edilmemelidir... İsviçre, medeni kanununun yayınlanmasından önce, kantonların sayısı kadar kanuna sahipti. İsviçre, gelenek ve görenekleri içeren bu kanunların hepsini birden kaldırdı ve yerlerine bambaşka tek medeni kanun koydu. Bu, bütün yaşamı ölü geleneklere bağlamak isteyen tarihçi okulun sonu oldu... Kanunların amacı, herhangi bir gelenek, görenek veyahut yalnız vicdanla ilgili olması gereken dinsel hükümler değil, siyasal, toplumsal, ulusal birliğin, her neye mal olursa olsun güvencesi ve tatminidir... Din, devletin gözünde, vicdanlarda kaldıkça saygındır ve temizdir... Dini, dünyadan ayırmakla, yüzyılımızın devleti, ona, sonsuz bir taht olan vicdanı ayırmıştır... Türk ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis'in uygun bulmasına ve onayına sunulan Türk Medeni Kanunu Tasarısı, yürürlüğe konulduğu gün, ulusumuz, 13 yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, uygarlığın içine girmiş olacaktır."

Pozivitist temele dayanan, her şeyi bilimle izah ederken, dini de, vicdanın içine hapsetmeye çalışan çağdışı bir ideolojinin, 21'inci yüzyılda ne işi var?

Din, Bozkurt'un iddialarının aksine, sadece bir vicdan işi değildir. Prof. Ali Fuat Başgil'in, "Din ve Laiklik" kitabında, bu husus, açıkça vurgulanıyor:

"... Herhangi bir dini, dikkatle tahlil edersek, iki esaslı unsurdan mürekkep olduğunu görürüz. Biri iman, diğeri de amel. Dini, herhangi bir kanaatten ayıran hususiyetlerden biri, dindeki imanın, amele dayanması, muayyen bir hareket tarzı emreden, insanlara vazifeler yükleyen ve bununla haricileşen bir inanç olmasıdır. Din, evvelâ iman, sonra ameldir. Amel de, Allah'a ibadet, dine hizmet, insanî ilişkilerde hürmet ve ahlâklı davranmaktır.

Bir dindar için mensup olduğu dinin akide ve esaslarını etrafa yaymak, bunları başkalarına duyurup, öğretmek, dinî vazifelerin en mukaddeslerindendir. Çünkü dindarın nazarında, bu akide ve esaslar birer hakikattır; bunları bilmeyen insan helâk ve hüsrandadır. Hakikatı göstermek, uçuruma kayan bir insanı tutup kurtarmak en büyük sevaptır.

Demek din ve vicdan hürriyeti, serbestçe ibadet ve dua etme hakkını, dinini öğrenme ve öğretme, yayma, bu konuda yayınlar yapma imkânını da ihtiva eder."

Başgil'e göre, laik devlet, din hürriyetini ve dindarı her çeşit tecavüze karşı koruyan devlettir.

Prof. Mustafa Erdoğan, "Demokrasi, Laiklik ve Resmi İdeoloji" kitabında Başgil'den 40 yıl sonra, aynı konulara temas ediyor: "İslâmın, kamu hayatında ve siyasette görünürlük kazanması, hiç de şaşırtıcı değildir. Bu çerçevede, Kemalistlerin anlamadığı şey, İslâm'ın sırf bir inanç ve ibadet sisteminden ibaret olmadığıdır" diyor Erdoğan ve şöyle devam ediyor:

"İslâm, aynı zamanda kişiler arası ilişkilerin her yönüne hâkim olan bir kültür ve kurumsal çerçevedir. Cumhuriyetin ilk on yıllarında, İslâm'ın Türkiye'nin siyasi hayatında görünmemesinin sebebi, sivil hayatta, kamu hayatında ve siyasette kendisini ifade etmesine izin verilmemesiydi. İktidar seçkinleri, İslâm'ı ve onun kültürünü Türkiye'de bir güç olmaktan çıkarmaya çalıştılar. Demokratikleşme, dindar - muhafazakâr kitlelerin, kendi taleplerini seslendirmeye başlamalarının ve siyasete katılmalarının yolunu açmıştır. Din, özel - bireysel alanda tutulabilir olmaktan çıktı, kamusal alanda yansımalar bulmaya başladı." (Demokrasi, Laiklik ve Resmi İdeoloji)

CHP'nin 1947 tarihli kongresinde yaptığı tarife göre, "laiklik, yalnız din ile siyasetin arasında bir alâka kurulmaması değil, sosyal hayatın her yönüyle, din arasında münasebet kurulmamasıdır. Binaenaleyh laiklik, sosyal hayatın her yönünü, müsbet bilimin verilerine uydurmayı tazammum eder." (1947 tarihli kongre metni)

 "İslâm, sadece kamusal alandan değil, genelde toplumsal hayattan da uzaklaştırılmaya çalışılmış, bu tatbikat, din özgürlüğünün ve dinî ilhamlı sivil oluşumların baskı altında tutulması sonucunu doğurmuştur. Cumhuriyetin ilk döneminde, uzunca bir süre, dinî duyarlılığa dayanan sivil örgütlenmeye izin verilmemiştir." (Demokrasi, Laiklik ve Resmi İdeoloji - Mustafa Erdoğan)

İşte bu görüşten hareketle, Prof. Nilüfer Göle, Müslüman bir ülkede, modernleşmenin, Batı'dan farklı bir yol izlediğini anlatıyor:

"Müslüman bir ülkedeki modernleşme, kültürel yapının, hayat tarzının, kimliğin batılılaşmasını öngören bir siyasi iradenin toplumu tepeden zorlamasını içerir. Kemalist reformlar, halkın gündelik biçimine, davranışlarına, gündelik anlayışlarına nüfuz etmeğe çalışmıştır. Modernleşmeyi, 'muasır medeniyet seviyesine ulaşma'nın bir aracı olarak gören Türk seçkinleri, bunu ancak, toplumu yerel - İslâmî kültürün boyunduruğundan kurtarmak suretiyle yapabileceklerini düşünmüşlerdir."

Bu sözleriyle Nilüfer Göle, Kemalist yaklaşımı tasvip etmiyor, sadece bir tesbit yapıyor.

Medeni Kanunu'nun lâyihasının, devrimin ilk günlerinin şartları içinde, militan bir laiklik anlayışı ile kaleme alındığı görülüyor. Çağdaş uygarlığa(!) (muasır medeniyete) ancak dini, sosyal, kültürel ve siyasi hayattan tamamen dışlayıp, vicdanlara hapsedersek ulaşabileceğimiz telkin ediliyor. Devletin, dini yönetip yönlendireceği peşinen kabul ediliyor. Din ve dindarlar devletten, devletin tahakkümünden korunacağına, ters bir laik anlayışı ile devlet sakınılıyor. Bozkurt'un lâyihasında, amacın "her neye mal olursa olsun, siyasal, toplumsal birlik -bir başka ifadeyle tek seslilik-" olduğu vurgulanıyor.

Kimlik ve kültür batılılaşacak; din bireyin özel dünyasına hapsedilecek. Bozkurt'un lâyihasında ifade ettiği görüş böyle.

Oysa laiklik, dinî kurallara dayanan zorunlu düzenlemeler yapılmasına engeldir. Buna mukabil dinden etkilenmiş bile olsa, vatandaşların tercih imkânlarını arttıran hükümler, laikliğe aykırı değildir. (Resmi nikâhın yanı sıra dinî nikâh kıyılabilmesi, faizsiz bankacılığın mevcudiyeti gibi)

Ama herkesi dinî nikâha zorlamak, din adına faizi yasaklamak laiklik ilkesine ters düşer.

Kanun hükümleri eski Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt'un iddiasının aksine, örf adetten de, dinden de esinlenebilir.

Bu konuda gene Prof. Mustafa Erdoğan'ın görüşlerine başvuralım:

"Dünya işlerine karışmayan hiçbir din yoktur. Dinler, tanımları gereği, müminlerin bu dünyadaki davranış ve ilişkilerini düzenlemek iddiasındadır." (28 Şubat süreci - Yeni Türkiye Yayınları)

Adalet Komisyonu'nda, pozitivist dünya görüşünü yansıttığı ve çağımızın gerçeklerine uymadığı için Esat Mahmut Bozkurt'a ait gerekçenin metinden çıkarılması, Fazilet Partili milletvekilleri tarafından talep edildi. Ama çoğunluk, sadece bir kısmını çıkartmakla yetindi. Bu haliyle dahi, söz konusu gerekçe din karşıtı fikirler ihtiva etmektedir.

VAKIFLAR

Kanunda, vakıflara da kuşkuyla yaklaşılıyor; çeşitli sınırlamalar getiriliyor. Her şeyden önce vakfın da tıpkı dernekler gibi geçici olarak faaliyetten alıkonulması, öngörülüyor. Vakıfların sadece, Vakıflar Genel Müdürlüğü değil, Cumhuriyet Savcısı'nın başvurusu üzerine de, mahkeme kararıyla kapatılabileceği belirtiliyor.

Vakıf bir mal topluluğu olduğu için, malını vakfeden kişi istikrar görmek ister. Vakıfların müdahaleye açık hale getirilmesi, muğlâk ifadelerle kolay kapatılabilecekleri bir zemin yaratılması, vakıfların sürekliliği ve hukuki teminatına vurulan bir darbedir. Kanunun eski şeklinde, vakıflar, nitelikleri gözönüne alınarak, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetimi haricinde başka otoritelerin müdahalesinden korunmuştu:

"Bu kanunda gösterilen yetkili merciler dışında, bir kişi veya kuruluşun vakfın idaresine doğrudan doğruya veya dolaylı olarak müdahale etmesi halinde, bu müdahaleye yer veren veya göz yuman idare edenler, işlerinden uzaklaştırılırlar."

79'uncu maddenin son fıkrasındaki bu hükümler, Medeni Kanun'dan çıkarılmıştır.

Ayrıca kanuna yanlış anlamalara ve istismarlara yol açabilecek bazı ibareler ilâve edilmiştir. Sözgelimi, 112'nci madde, "haklı sebepler varsa, mahkeme, vakfın yetkili organı veya denetim makamının istemi üzerine, vakfın örgütünü, yönetimini ve işleyişini değiştirir" demekte.

Burada, "örgüt" kelimesinin yerine oturmadığı hususunu bir kenara bıraksak dahi, muhteva itibariyle de vakıfları istikrarsızlığa sürükleyecek bir düzenleme ile karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. "Haklı sebeb" muğlâk bir ifadedir. Oysa eski metinde (madde 79) "Vakfın mallarını muhafaza ve gayesini idame imkânsız hale getirilmişse" deniliyordu. Ayrıca eski düzenlemede "örgütü değiştirmek" yerine "idare şeklini veya teşkilât yapısını değiştirir" cümlesi vardı.

Medeni Kanun, "Hukuka, ahlâka, milli birliğe, milli menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamayacağını" öngörmekteydi.

Yeni metinde "Cumhuriyetin anayasa ile belirlenen niteliklerine ve anayasanın temel ilkelerine aykırı" bir vakfın kurulamayacağı hususu da diğer unsurlara ilâve edildi.

Komisyon müzakereleri sırasında Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'e sorduk: "Cumhuriyetin niteliklerine aykırı vakıf kurulamaz ne demek? Hiç kimse ben şapka devrimi ile mücadele edeceğim veyahut laik cumhuriyeti yıkacağım diye vakıf zaten kurmaz. Öyleyse hangi teşebbüsler cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı diye yorumlanacak? Meselâ, İmam Hatip Okulu talebeleri için yurt açmak veya burs vermek, cami yapımı için teşkilâtlanmak veyahut başörtülü kızların mücadelesini desteklemek amacıyla vakıf kurmak, cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı mı sayılacak?"

Adalet Bakanı'na bir başka sorumuz da şöyle oldu: "Vakıflar cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla kurulamaz, derken neyi kastediyorsunuz? Cemaat, Lozan'da belirlenen azınlıklar mıdır? Yoksa hiçbir hukuki statüye dayanmayan ve halk diline öylesine yerleşmiş olan dinî cemaatler de bu kategoride mi mütalaâ edilecektir?"

Bakan, konunun hâkimin takdirinde olduğunu söyledi. Bir kanunun farklı yorumlara açık muğlâk ifadeler kullanmasına karşıyız.

MAL REJİMİ

Türk Medeni Kanunu, aile reisliğini kaldırmak suretiyle, kadın-erkek eşitliğine doğru bir adım atıyor. Artık kadının erkekten farklı bir ikametgâhı bulunabileceği gibi, çocuğun velâyeti de sadece babanın üzerinde olmayacak. Hem kadın, hem de erkek beraberce aileyi temsil edecekler. Kadın erkeğin yardımcısı konumundan sıyrılıyor; evi geçindirme sorumluluğunu eşiyle paylaşıyor. Bu hususlarda komisyonun büyük çoğunluk ittifak sağladı.

Medeni Kanun'da en fazla tartışılan konulardan biri mal rejimiydi.

4 çeşit mal rejimi mevcut: 1) Mal ayrılığı, 2) Paylaşmalı mal ayrılığı, 3) Edinilmiş mallara katılma, 4) Mal ortaklığı.

Türkiye'de uzun yıllardır mal ayrılığı rejimi uygulanıyor. Eğer karı-koca arasında özel bir mukavele yoksa, eşlerin menkul ve gayrimenkulleri, boşanma halinde, kendi üzerlerinde kalıyor.

Böyle bir durum, genelde kadını mağdur ediyor. Zira erkek, para getiren bir işte çalışıyor; karısı ise ev işi yapıyor, çocuk bakıyor. Hatta köylerde, tarlayı süren, yükü taşıyan da kadın. Buna mukabil, çoğunlukla, her mal erkeğin üzerinde görünüyor.

Üstelik, boşanma kolaylaştırıldı. Kusura bağlı boşanmanın yanı sıra, evliliğin temelden sarsılması halinde, belirli bir süre beklendikten sonra, otomatik boşanma hakkı eşlere tanındı.

Boşanma kolaylaşırken, mağdur olan eşin, ekonomik bağımsızlığa kavuşturulması ihmal edilmişti.

İşte bu yüzden, İsviçre'de ve diğer bir çok ülkede uygulanan edinilen mallara katılma rejimine geçilmek istendi.

Aslında, ya mal ortaklığı, ya mal ayrılığı, ya da edinilen mallara katılma diye üç farklı tatbikat var dünyada. Paylaşmalı mal ayrılığı ise Türkiye'ye has bir rejim.

Edinilen mallara katılma rejiminde -evlilik sırasında-, ailenin edindiği mallar (fabrikadan araziye, evden arabaya ve bankadaki paraya kadar, menkul gayrimenkul her şey) boşanma veya ölüm halinde  paylaşılıyor. Miras paylaşıma girmiyor. Ama mirastan elde edilen gelir taksim ediliyor.

Tasarıyı hazırlayan heyet, Türkiye'nin şartlarına uygun, farklı bir sistemi de öneri olarak getirmişti: Paylaşmalı mal ayrılığı rejimi.

Buna göre boşanma veyahut vefat durumunda, malların tümü değil, sadece ortak kullanılan kışlık ve yazlık ev, araba, bir de bankadaki, ailenin geleceğini teminat altına alan tasarruf paylaşılıyordu. Diğerleri, kim sahibiyse, onda kalıyordu.

Paylaşmalı mal ayrılığı, Türkiye'ye has bir sistem. Adalet Komisyonu'nda bu yüzden çoğunluk, paylaşmalı mal ayrılığı rejimini benimsedi.

Ama tekrir-i müzakere yoluyla gene edinilen malların katılımına dönüldü.

Çocuklardan ziyade, eşi ön planda tutan bu mal rejimini hakkaniyete aykırı buluyoruz.

Ölüm halinde bile, miras paylaşımından önce, sağ kalan eş, ortaya çıkan değerin yarısını alıyor; sonra miras hakkı olarak gene dörtte birini elde ediyor. Dörtte üç çocuklara kalıyor.

Edinilmiş mallara katılma rejiminde, artık değer paylaşılıyor.

Nedir artık değer?

Erkek kadının, kadın da erkeğin malının yarısını hak ettiği için, boşanma veyahut ölüm halinde, eşlerin evlilik sırasında elde ettikleri menkul ve gayrimenkul değerler birbirinden çıkarılıyor; artık değer bulunuyor. İşte bu artık değer ikiye bölünerek taksim ediliyor.

Tekrir-i müzakere yoluyla, "paylaşmalı mal ayrılığı"ndan, "edinilen mallara katılma" rejimine geçilirken, uygulamaya, kanunun yürürlük tarihinden itibaren başlanması kabul edildi. Gerekçe olarak "Edinilen mallara katılma rejiminin geriye dönük olarak tatbik edilmesinin kargaşa yaratacağı" belirtildi. Oysa paylaşmalı mal ayrılığı benimsenseydi, kolayca evliliğin ilk gününden itibaren uygulanabilecekti.

Paylaşmalı mal ayrılığı boşanma halinde, mağdur tarafı ortada bırakmıyor; ama edinilen mallara katılma rejimi gibi, evliliğin sona ermesi halinde, özellikle çocukların aleyhine işleyen bir uygulamaya da yol açmıyor. Üstelik tatbikatı çok daha basit. Fatura ve belge muhafaza etme alışkanlığı olmayan bir toplumun şartlarına daha uygun.

Paylaşmalı mal ayrılığı rejimi, yasal rejim haline gelseydi, hem Türkiye'nin şartlarının icabı yerine getirilecekti, hem de uygulama, kanunun yürürlük tarihinden itibaren değil, evliliğin ilk gününden başlayacaktı. Bu surette kadınlarımızın mağduriyeti de, hakkaniyet çerçevesinde önlenmiş olacaktı.

                                                                                                                A. Nazlı Ilıcak

                                                                                                                     İstanbul

ADALET KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA

MUHALAFET ŞERHİ

17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayılı Türk Kanunu medenisinin değişen toplum ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığından bahisle hazırlanan Türk Medeni Kanun tasarısının incelenmesi neticesinde aşağıda arz ettiğim sebeplere yönelik anılan kanun tasarısına muhalifim.

1- Öncelikle  kanunun diliyle sadeleştirme amacıyla çok oynanmış,  amaç aşılmış, tasarıya türedil (Yapay) kelimeler doldurulmuş. Vatandaşlarımızın kolayca anlayacağı türden ve kanunlarımızda devamlı kullanılan (Tahsis, aciz, vs.) gibi kelimeler yerine köksüz, anlaşılmaz, cılız kelimeler konulmuştur.

Ana Kanunlarımızdan olan medeni kanunumuzun diliyle bu şekilde oynanmasını, güzel Türkçe'mize yapılmış bir haksızlık olarak görüp, değerlendiriyorum.  Unutulmamalıdır  ki  dil;

Bir milleti millet yapan en önemli unsurlardandır.

Dilini koruyabilen, geliştirebilen, nesilden nesile  intikalini sağlayan milletler, Büyük Millet olarak tarih sahnesinde kalabilmişlerdir. Kültürlerini en üst noktaya taşımışlardır. Bütün bunları yapamayan milletler ise tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Daha önce konuyla ilgili endişelerimi alt komisyon çalışmaları esnasında ifade etmiştim. Ancak komisyon çalışmalarında  da  konuyla ilgili endişelerim giderilmedi. Kısaca: Tasarının dilinin bu şekilde değiştirilmesi Türk Milletine ve Türkçe'ye bir hizmet değildir. Aksine nesiller arasında en güzel köprü olarak kabul ettiğimiz dil ile anlamsız bir biçimde oynanmış olduğu kanaatini taşıyorum.

2- Keza tasarının 186.  maddesiyle yapılmak istenilen değişikliği de Türk toplumunun temel çekirdeği olan Aileyi temelinden sarsacak anlaşmazlıklara sebep olabileceği endişesiyle katılmıyorum.

Her  ne kadar  ilk bakışta kadın, erkek eşitliği hususunda atılmış önemli bir adım olarak,  görülse de esasında korunmak istenilen değer ailenin birlik, beraberliği, intizamı, mutluluğu, sağlamlığı pekiştirme ise Türk Ailesi başsız, yöneticisiz bırakılmamalıdır.

Ailenin, toplumda ki, toplumu meydana getiren temel çekirdek ve teşkilat olduğu                   unutulmamalıdır. Küçükte olsa her teşkilatın bir sorumlu idareciye ihtiyacı vardır. Ailenin içerde  ve dışarıda  menfaatlarını korumak, nizam ve intizamını sağlamak, kollamak için aile reisliği kavramını, kadın erkek ayrımı yapmadan korumamızın gerek Türk aile yapısı ve gerekse Türk kadını korumak ve haklarını çiğnetmemek için yapılabilecek en güzel hareket olduğu kanaatini  taşıdığımdan, 186. maddeyle getirilmek istenilen  düşüncenin faydadan çok zarar vereceği düşüncesindeyim.

3- Tasarının 202. maddesiyle getirilmek istenilen değişikliği de düzeni bozucu, aileyi temelinden  sarsıcı nitelikte görüyorum.

Edinilmiş mallara katılma rejiminin yasal mal rejimi olarak kabul edilmesini,  Türk ailesini bir şirket görüntüsü kazandıracağı, evlilik öncesi hazırlıkları bir şirket kurma,  boşanmalarda şirket tasfiyesi halini alacağı, eşlerin, birbirinden mal kaçırması gibi gayri ahlaki  ilişkilere tevessül edilebileceği mahsurlar karşısında evlenmelerin azalacağı, iktisadi amaçlı boşanmaların artacağı, gayri resmi ve gayri ahlaki yaşamaların çoğalacağı, büyük haksızlıklara sebebiyet vereceği endişesiyle getirilmesi düşünülen mal rejimini uygun bulmuyorum.

Yukarıda sunulan hususlarla sınırlı olarak  tasarıya kısmi muhalefet ettiğimi arz ederim.

                                                                                                                  Edip Özbaş

                                                                                                               Kahramanmaraş


Alt Komisyon Raporu

ADALET KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA

Komisyonumuzun 6.4.2000 tarihli 29 uncu Birleşiminde görüşülerek geneli üzerindeki görüşmeleri tamamlanan ve gerekçeleri uygun görülerek maddelerine geçilmesi kabul edilen, Türk Medenî Kanunu Tasarısı (1/611), Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısı (1/612) Türk Kanunu Medenîsinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı (1/425) ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner’in; 743 sayılı Medenî Kanunun 170 inci Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/361), maddelerinin ayrıntılı bir biçimde incelenip değerlendirilmesi amacıyla, her siyasî parti grubundan bir üyenin katılımıyla oluşan 5 kişilik Alt Komisyona havale edilmiştir.

Demokratik Sol Parti Bursa Milletvekili Ali Arabacı, Milliyetçi Hareket Partisi Kahramanmaraş Milletvekili Edip Özbaş, Anavatan Partisi Kırklareli Milletvekili Cemal Özbilen, Fazilet Partisi Adıyaman Milletvekili Dengir Fırat ve Doğru Yol Partisi Kayseri Milletvekili Sevgi Esen’den oluşan alt komisyonumuz, Bursa Milletvekili Ali Arabacı’nın başkanlığında; 12.4.2000 ve 23.5.2000 tarihleri arasında yapılan ve her biri dört saat süren 11 toplantıda, Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’ün, Adalet Bakanlığı, Devlet Bakanlığı, Yargıtay Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği, Ankara Barosu Başkanlığı, ilgili kurum ve kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri temsilcileri ile sırasıyla Türk Medenî Kanunu Tasarısı Komisyonuna başkanlık eden Prof. Dr. Turgut Akıntürk ve Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu’nun da katılmalarıyla, 1/611, 1/425 esas numaralı tasarılar ile 2/361 esas numaralı teklifi birleştirerek ve 1/611 esas numaralı Tasarıyı esas alarak inceleyip görüşmüştür.

Türk Hukuk devrimin temel taşlarının en büyüğü olan ve 70 yılı aşan bir süreden bu yana Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının toplum yaşamında uyması gereken ve çağdaş uygarlığın gereklerine uygun kuralları öngören 17.2.1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsinin hangi temellere oturduğunu ve İsviçre Medenî Kanunundan alınmasının nedenlerini etraflıca açıklayan “Esbabı Mucibe Lâyihası”nın tamamının, bu Tasarıya da aynen alınması Alt Komisyonumuzca uygun görülmüş ve alınmayan paragraflar genel gerekçenin “I-ŞEKLE VE İFADEYE İLİŞKİN YENİLİKLER” bölümüne kadar olan giriş kısmına ilave edilmiştir.

Komisyonumuzca yapılan çalışmalar sonunda, redaksiyona ve değişikliğe uğrayan maddeler sırasıyla aşağıda açıklanmıştır.

- Tasarının 7, 166, 627, 687, 838 ve 881 inci maddelerindeki “her hangi” kelimeleri imla kurallarına uygun olarak “herhangi” şekilde düzeltilmiştir.

- Tasarının 17 nci maddesinin birinci fıkrasındaki “aradaki doğum sayısıyla” ifadesi daha anlaşılır olması bakımından “hısımları birbirine bağlayan doğum sayısıyla” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 22 nci maddesinde redaksiyon yapılmış ve “yerleşim yeri” ibaresinin başına açıklık getirmek üzere “yeni” kelimesi ilave edilmiştir.

- Tasarının 33 üncü maddesinin son fıkrasındaki “bir yıl” olan duyuru süresinin çok uzun olduğu, özellikle deprem sırasında birçok gaip kişi bulunduğu belirtilerek kısaltılması önerildiğinden bu süre “altı ay”a indirilmiştir.

- Tasarının 40 ıncı maddesinin birinci fıkrasındaki “uzmanlardan oluşan bir resmî sağlık kurulu raporuyla” ibaresi rapor almanın zorlaştırılmasının uygun olacağı düşüncesiyle “bir eğitim hastanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 52 nci maddesinde ehliyetin tasfiye sırasında da devam edeceğinin vurgulanması amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 53 üncü maddesindeki “ve” kelimesi “veya” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 64 üncü maddesinin ikinci fıkrasına yapılan ilave ile başvurusu, belirlenen süre içinde reddedilmeyen üyenin de deftere kaydedileceği hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 67 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarından, üyeleri sebep göstermeden dernekten çıkarma yetkisi tanıyan ifadeler üyelerin sadece tüzükte gösterilen veya haklı olan sebeplerle dernekten çıkarılmalarını temin bakımından metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 76 ncı maddesinin ikinci fıkrası daha iyi anlaşılmasını temin etmek amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 78 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “oy hakkı” ibaresi “katılma hakkı” olarak değiştirilmiş ve üye çoğunluğunun salt çoğunluk olacağı hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 87 nci maddesinin birinci fıkrasının (3) numaralı bendinde yer alan “acze” kelimesi “güçsüzlüğe” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 91 inci maddesinin ikinci fıkrasına yapılan ilave ile Türkiye’de kurulan derneklerin, yurt dışında kurulmuş olan dernek veya kuruluşlara “üye” olarak katılabilecekleri hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 92 nci maddesine yapılan ilave ile yabancı derneklerin Türkiye’de faaliyette bulunabilme, şube açabilme, üst kuruluş kurabilme ve kurulmuş üst kuruluşlara katılabilmeleri “karşılıklı olmak” koşuluna bağlanmıştır.

- Tasarının 101 inci maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile vakıfların yeterli mal ve hakları belirli, aynı zamanda “sürekli” bir amaca özgülemeleriyle oluştuğu hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 111 inci maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile vakıfların Vakıflar Genel Müdürlüğü yanında, üst kuruluşlarınca da denetleneceği ve vakıfların üst kuruluşlarca denetiminin özel kanun hükümlerine tâbi olacağı hükme bağlanmıştır.

- Tasarının 113 üncü maddesinin üçüncü fıkrasındaki “yönetim organı” ibaresinin başına açıklık getirmek üzere “vakfın” kelimesi ilave edilmiştir.

- Tasarının 115 inci maddesinin başında yer alan “İçişleri Bakanlığı” ibaresi doğrudan faaliyetten alıkoyma yetkisinin İçişleri Bakanlığına verilmesi yerine, bu konunun mahkemelere bırakılmasının daha uygun olacağı düşüncesiyle “Cumhuriyet savcısı İçişleri Bakanlığının başvurusu üzerine” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 117 nci maddesinin “Zilyetlik ve kazanma yasağı” olan başlığı “Diğer hükümler” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye derneklerin uluslararası faaliyette bulunmalarına ve üst kuruluş kurmalarına ilişkin hükümlerin kıyas yoluyla vakıflar hakkında da uygulanacağı ve kamuya yararlı veya özel kanunlarla kurulan vakıflar hakkındaki özel hükümlerin saklı olduğuna ilişkin iki fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 122 nci maddesinin birinci fıkrasındaki “onlar gibi hareket edenlerin” ifadesi 120 nci maddesinin ikinci fıkrasına paralel olarak “onlar gibi davrananların” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 129 uncu maddesinin birinci fıkrasının (2) numaralı bendindeki “olsa bile” ibaresinden sonra “,” eklenmiş, (3) numaralı bendindeki “evlâtlığı” kelimesi “evlâtlığın” şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 142 nci maddesinde yer alan “bildirir.” ifadesi, bu ifadenin tebliğ etmeyi çağrıştırdığı, bunun aslında açıklama olduğu düşünülerek “açıklar.” şeklinde değiştirilerek redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 143 üncü maddesinin birinci fıkrasındaki “Evlenme töreni biter bitmez” ibaresinden sonra “,” konmuştur.

- Tasarının 164 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki “Şu kadar ki” ibaresi “Ancak,” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 192 nci maddesine, eşlerden her birinin meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde diğer eşin ve ailenin onurunu göz önününde tutacağına ilişkin ikinci fıkra ilave edilmiştir.

- Tasarının 205 inci maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile mal rejimi sözleşmesinin evlendirme memurluğuna, eşlerin birlikte yazılı beyanı şeklinde de yapılabilmesine imkân tanınmıştır.

- Tasarının 235 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “temlik edildiği” ibaresi “devredildiği” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 241 inci maddesinin ikinci fıkrasının sonunda yer alan “zamanaşımına uğrar” ibaresi bu sürenin hak düşürücü süre olması bakımından “düşer” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 248 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “ödemek” kelimesi “vermek” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 253 üncü maddesinin birinci fıkrasına yapılan ilave ile malın maliki eşin diğer eşin payını “ödeme günündeki parasal değeriyle” ödeyebileceği hususuna açıklık getirilmiştir.

- Tasarının 254 üncü maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 280 inci maddesinin başındaki “Bir eş” ibaresi “Eşlerden biri”, “yararının” kelimesi “menfaatinin” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 282 nci maddesine, kiralık anneler bakımından özel hüküm getirilmesine ilişkin Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin önerisi doğrultusunda son fıkra olarak “Özel kanun hükümleri” saklıdır.” fıkrası ilave edilmiştir.

- Tasarının 289 uncu maddesinin “Dava açma süresi” olan madde başlığı, diğer maddelerdeki düzenlemelere paralel olarak “Hak düşürücü süreler” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 291 inci maddesinin ikinci fıkrasında, 289 uncu maddede olduğu gibi beş yıllık süre getirmek amacıyla “... bir yıl, her halde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davası açar.” şeklinde düzenleme yapılmıştır.

- Tasarının 294 üncü maddesinin “İtiraz” olan madde başlığı, iptal davasını da vurgulamak amacıyla “İtiraz ve iptal” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 301 inci maddesinin üçüncü fıkrasının başında yer alan “Babalık davası,” ibaresinden sonra ihbarın mahkemece yapılacağı hususuna açıklık getirmek üzere “mahkemece” kelimesi eklenmiştir.

- Tasarının 305 inci maddesinin birinci fıkrasındaki “iki” yıllık süre fazla bulunarak “bir” yıla indirilmiştir.

- Tasarının 308 inci maddesinin son fıkrasındaki “rızasıyla” kelimesi “izniyle” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 314 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve evlâtlığın kendi ailesindeki mirasçılığının devam edeceğine ilişkin hüküm, Tasarının 500 üncü maddesinde üçüncü fıkra olarak yer almasının daha doğru olacağı düşünülerek metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 319 uncu maddesinin “Süresi” olan başlığı bu sürenin hak düşürücü süre olduğu göz önüne alınarak “Hak düşürücü süre” şeklinde ve maddede geçen “altı ay” ve “iki yıl” olan süreler az bulunarak ve diğer maddelerde yapılan düzenlemeye paralel olarak “bir yıl” ve “beş yıl” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 320 nci maddesinin birinci fıkrası, küçüklerin evlât edinilmesine ilişkin aracılık faaliyetlerinin sadece Bakanlar Kurulunca yetki verilen kurum ve kuruluşlarca yapılmasını sağlamak amacıyla yeniden düzenlenmiştir.

- Tasarının 326 ncı maddesinin son fıkrasının sonunda yer alan “uygulanamaz” kelimesi “kurulamaz” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 332 nci maddesinin ikinci fıkrasında ifade özgürlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 335 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “velâyeti altındadırlar” ibaresi kısıtlanan ergin çocukların velâyet altında kalmaya devam ettiğini vurgulamak amacıyla “velâyeti altında kalırlar” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 363 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “temlik ettikleri” ibaresi diğer maddelere paralel olarak “devrettikleri” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 381 inci maddesinin başlığında yer alan “ödemeden aciz” ibaresi “ödeme güçsüzlüğü” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 391 inci maddesinin birinci fıkrasındaki “temlik olunamaz” ibaresi “devrolunamaz” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 393 üncü maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “acze” kelimeleri “güçsüzlüğe”, son fıkradaki “aciz” kelimesi “ödeme güçsüzlüğü” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 406 ncı maddesindeki “tehlikesine yol açan” ibaresinden sonra gelen “veya” kelimesi “ve” şeklinde düzeltilmiştir.

- Tasarının 446 ncı maddesinin birinci fıkrası ile 447 nci maddesinin ikinci fıkrasına vasinin denetimini sağlamak amacıyla “ve durumu derhal vesayet makamına bildirir” ibaresi eklenmiştir.

- Tasarının 454 üncü maddesinin birinci fıkrasında ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 462 nci maddesinin birinci fıkrasının (10) numaralı bendinde yer alan “ödemeden aciz beyanı,” ibaresi “ödeme güçsüzlüğünün beyan edilmesi,” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 483 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “acze” kelimesi “güçsüzlüğe” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 495 inci maddesinin son fıkrasında, 496 ve 497 nci maddelerin ikinci fıkralarında yer alan “her tabakada” ibareleri gekersiz görülerek metinlerden çıkarılmıştır.

- Tasarının 500 üncü maddesine, 314 üncü maddeden yerinin burası olması nedeniyle çıkarılan evlâtlığın kendi ailesindeki mirasçılığının da devam edeceğini içeren hüküm son fıkra olarak ilave edilmiştir.

- Tasarının 509 uncu maddesindeki “temlik etmesi” kelimesi “devretmesi” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 513 üncü maddesinin başlığında ve fıkralarında yer alan “borç ödemeden aciz” ifadeleri “ödeme güçsüzlüğü” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 553 üncü maddesindeki “temliki” kelimesi “devri” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 562 nci maddesindeki “ödemeden aciz” ibaresi “ödeme güçsüzlüğü” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 565 inci maddesinin birinci fıkrasının (4) numaralı bendindeki “açık olan” ibaresi “açıkça anlaşılabilen” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 567 nci maddesinde yer alan “temlik ettiği” ibaresi “devrettiği” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 618 inci maddesinin birinci fıkrasının başında yer alan “Ödemeden aciz bir mirasbırakanın” ifadesi “Ödeme güçsüzlüğü içinde bulunduğu sırada ölen bir kimsenin” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 622 nci maddesinin birinci fıkrasındaki “alacakları ve borçları” ibaresi “alacaklar ve borçlar” olarak düzeltilmiştir.

- Tasarının 639 uncu maddesinin birinci fıkrasındaki “on yıl geçmesiyle” ibaresi “on yıl geçmekle” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 640 ıncı maddesinin son fıkrasında yer alan “ödemeden aciz” ibaresi “borç ödemede güçsüzlük”, 641 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “ödemeden acze” ibaresi “ödemede güçsüzlüğe” ve 648 inci maddesindeki “ödemeden aciz” ibaresi “borç ödemede güçsüzlük” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 652 nci maddesinin madde başlığındaki “Konut” kelimesi açıklık getirmek üzere “Aile konutu” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 688 inci maddesinin son fıkrasında yer alan “temlik edilebilir” ibaresi “devredilebilir”, 696 ncı maddesinin son fıkrasındaki “temlik etmesi” ibaresi “devretmesi”, “temlik edilemeyen” ibaresi “devredilemeyen”, 703 üncü maddesinin birinci fıkrasındaki “temliki” ibaresi “devri”, 732 nci maddesinin konu başlığındaki “Temlik” kelimesi “Devir” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 733 üncü maddesinin son fıkrasındaki ön alım hakkı için belirlenen “bir ay” ve “beş yıl” olan süreler, İsviçre Medenî Kanununda olduğu gibi “üç ay” ve “iki yıl” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 748 inci maddesinin birinci fıkrasındaki “sapan yolu,” ibaresi ne olduğu anlaşılamadığından metinden çıkarılmıştır.

- Tasarının 767 nci maddesinin konu başlığı olan “İhraz” kelimesi “Sahiplenme” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 812 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan “muhafazası” kelimesi “korunması” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 817 nci maddesinin birinci fıkrasına ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla “dönüştürülemeyeceği gibi” ifadesinden sonra “,” eklenmiştir.

- Tasarının 822 nci maddesinin başlığındaki “Temlik” kelimesi “Devir” şeklinde değiştirilmiş ve maddedeki “temlik” kelimeleri çıkarılarak redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 837 nci maddesinin başlığı ile son fıkrasında yer alan “irtifakı” kelimeleri “hakkı” şeklinde, 838 inci maddesinin “Diğer irtifaklar” olan madde başlığı “Diğer irtifak hakları” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 843 üncü maddesinin son fıkrasındaki ifade düzgünlüğünü sağlamak amacıyla redaksiyon yapılmıştır.

- Tasarının 868 inci maddesinin başlığında yer alan “temliki” kelimesi “devri”, madde metninde yer alan “temlik ederse” ibaresi “devrederse”, “temlik edilen” ibaresi “devredilen”, şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 870 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki “tescilde” kelimesi “sicilde” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 877 nci maddesinin konu başlığı ile madde metninde, 878 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ıslah” kelimeleri “iyileştirme” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 888 inci maddesinin başlığındaki ve birinci fıkrasındaki “temliki” kelimeleri “devri”, 889 uncu maddenin birinci fıkrasındaki “temlik edilmesi” ibaresi “devredilmesi”, 891 inci maddesinin başlığındaki “temliki” kelimesi “devri”, madde de geçen “temlikinin” kelimesi “devrinin”, “temlikin” kelimesi “devrin” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 893 üncü maddesinin (3) numaralı bendinde geçen “yüklenici” kelimesinin başına açıklık getirmek üzere “alt” kelimesi ilave edilmiştir.

- Tasarının 902, 917 ve 924 üncü maddelerinin başlıklarında ve metinlerinde geçen “temlik” kelimeleri “devir” olarak değiştirilmiştir.

- Tasarının 952 nci maddesinin başlığında ve metninde geçen “aciz” kelimeleri “güçsüzlük”, “acze” kelimesi “güçsüzlüğe” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 954 üncü maddesinin birinci fıkrasındaki “devrine olanak bulunan” ibaresi “devredilebilen” şeklinde değiştirilmiştir.

- Tasarının 977 nci maddesindeki “araçların” kelimesinden sonra “,” ilave edilmiştir.

- Tasarının 992 nci maddesinin ikinci fıkrasının başında bulunan “Bununla birlikte” ibaresi “Ancak,” olarak değiştirilmiştir.

Tasarının diğer maddeleri, Bakanlar Kurulundan gelen şekli ile aynen kabul edilmiştir.

Raporumuz, Komisyon Başkanlığına saygı ile sunulur.

Alt Komisyon Başkanı

Ali Arabacı

Bursa

 

Üye

Üye

 

Edip Özbaş

Cemal Özbilen

 

Kahramanmaraş

Kırklareli

 

(Muhalifim. Muhalefet

 

 

şerhim ektedir.)

 

 

Üye

Üye

 

Dengir Fırat

Sevgi Esen

 

Adıyaman

Kayseri

ADALET KOMİSYONU

ALT KOMİSYON BAŞKANLIĞINA

MUHALEFET ŞERHİ

17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsinin, değişen toplum ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığından bahisle hazırlanan Türk Medenî Kanunu Tasarısının, alt komisyonda incelenmesi neticesinde aşağıda arz ettiğim nedenlerle Kanun Tasarısına muhalifim.

                                                                                                                  Edip Özbaş

                                                                                                               Kahramanmaraş

1. Yürürlükteki Türk Kanunu Medenîsinin metninin, ağır, ağdalı ve Türkçe olmayan kelimelerle dolu olmasını öne sürmek suretiyle tasarıyı hazırlayanlar, tasarı maddelerini arı, anlaşılabilir, mümkün olduğunca Türkçe kelimeleri seçerek hazırlamışlardır.

Ancak; bu sadeleştirme yapılırken gerçekleştirilmek istenilen amaç çok aşılmış, Türkçe olmayan bazı kelimeler Tasarı metnine sokulmazken, buna karşılık yaşayan Türkçe’de yer almayan türedi (yapay) bazı kelimelere ısrarla yer verilmek suretiyle Tasarı metni mana bakımından fakirleştirilmiş, yürürlükteki bütün yasalarımızda aynı manayı ifade etmek için kullanılan sokaktaki hukuk tahsili almamış vatandaşlarımızın dahi kolayca anlayabileceği türden birçok kelime (misal; tahsis, aciz vs.) tasarı metnine ya yerleştirilmemiş veya metin  incelenirken tasarı metninden çıkarılmış, yerine manayı tam olarak ifade edemeyen cılız, türedi kelimeler konmuştur.

İncelenen Tasarı, ana kanunlarımızdan Türk Medenî Kanununu değiştirecek olan tasarıdır. Bu tasarıda kullanılacak dil arı bir Türkçe olmalıdır. Şu andaki kanun uygulayıcılarının, hukuk tahsili alan-almayan bütün insanlarımızın anlayabileceği, hatta bizden sonraki nesillerin de zorlanmadan okuyup, anlayıp, tatbik edebileceği bir dille yazılmalıdır ki, ana kanunumuz, aynı zamanda abide bir kanun olarak tarihte yerini almalı, Türk nesilleri arasında irtibatı sağlayacak, sağlamlaştıracak bir eser olacak şekilde tasarı metni ortaya çıkarılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, dil; bir milleti millet yapan en önemli unsurdur. Dilini koruyabilen, geliştirebilen, nesilden nesile intikalini sağlayabilen milletler, büyük millet olarak tarih sahnesinde kalabilmişler, bütün bunları yapamamış milletler ise unutulup, silinmişlerdir.

Yukarıda ifade edildiği gibi, tasarı maddelerinde yapay bazı kelimelerin kullanıldığı, bunun da madde muhteviyatını fakirleştirdiğini, bunun yanında dilimize yerleşmiş sade vatandaştan tutun, hukuk tahsili almış insanlarımıza kadar herkesin anlamakta zorluk çekmeyeceği kelimeler, Türkçe kökten gelmediği gerekçe gösterilmek suretiyle, tasarı metninden çıkarılmıştır. Maalesef bunlar arasında hukukî terim olarak dilimize yerleşmiş, birçok kanunumuzda şu anda kullanılan kelimeler, tasarı metnine ya hiç alınmamış veya metinden çıkarılmıştır.

Böylelikle, tasarı metninde yapılmak istenen ile Türk Kanunu Medenîsi, Türkçeleştirilmiş olmamakla, nesiller arasında en güzel köprü olarak kabul ettiğimiz dil ve anlamsız bir biçimde oynanmış olduğu kanaatindeyim.

Arz ettiğim sebeplerle; tasarı metninin üst komisyondaki incelemesinde, Türk Dili ve Edebiyatı konusunda uzmanlaşmış kişilerden oluşan bir heyete de vazife verilmesini, çalışmaların sağlığı açısından zarurî görmekteyim.

2. Keza, değiştirilmek istenilen yürürlükteki kanunun 152 nci maddesine tekabül eden tasarının 186 ncı maddesiyle, evlilik birliğinin idaresi eşlere birlikte yüklenmektedir.

Her ne kadar ilk bakışta kadın-erkek eşitliği hususunda atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilebilecek bu düşüncenin, toplumumuzun temel çekirdeği olan Türk aile yapısını temelinden sarsıp, çatırdatacağı aileyi bir kaosa sürükleyebileceğini göz ardı etmememiz lâzımdır.

Getirilmek istenilen bu hüküm, birliğin yönetiminde çok başlılığa izin vermekte, vukuu melhuz müessif hadiselere, Türk aile yapısını açık hale getirmektedir.

Ailenin, toplumdaki en küçük teşkilât olduğu unutulmamalıdır. Küçük de olsa, her teşkilâtın bir sorumlu idareciye ihtiyacı vardır. Ailenin de nizam ve intizamını sağlamak, aile bireylerinin değişik menfaatlarını içte ve dışta korumak, kollamak için aile reisliği kavramını, kadın-erkek ayrımını yapmadan korumamızın, gerek Türk aile yapısı, gerekse Türk kadınını korumak ve haklarını çiğnetmemek için yapılabilecek en güzel hareket olduğu kanaatını taşıdığımdan, 186 ncı maddeyle getirilmek istenilen düşüncenin faydalı olmadığı görüşündeyim.

3. Tasarının 202 nci maddesiyle, evlilik birliğinden eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanması, asıl olarak kabul edilmiştir.

Halen yürürlükte bulunan kanunumuzdaki mal ayrılığı sistemi yerine, bu rejimin kabul edilmesi, kutsal aile yapımızı, âdeta ve ticaret şirketine dönüştürecek ve evlilik öncesindeki hazırlıklar evlilikten ziyade, bir şirketleşme veya şirket kurma; boşanma ise, bir şirketin tasfiyesi şekline dönüşecek, eşlerin birbirinden mal kaçırması gibi gayri ahlakî tasarruflara sebebiyet verecektir.

Bu durumlar eşler arasındaki güveni ortadan kaldıracak, her eş diğerini, devamlı takibe alma gibi uygunsuz hareketlere tevessül edebilecektir.

Her ne kadar şu anda yürürlükteki kanunumuzun alındığı mehaz kanun olan İsviçre Medenî Kanununda düşünüldüğü gibi bir değişikliğe gidilmiş ise de, bu hüküm uygulanan ülkede büyük karışıklıklara yol açmıştır.

Bizde de daha büyük meseleleri beraberinde getireceği fikir ve kanaatındayım.

Bu konuda, diğer mal rejimi olan paylaştırmalı mal ayrılığı sisteminin, getirilmek istenilen sisteme göre daha iyi neticeler vereceği düşüncesindeyim.

4. Ayrıca, tasarıda evlat edinmede mirasçılık durumunu düzenleyen, evlâtlığın aynen diğer çocuklar gibi mirasçı olmasıyla ilgili hükmü, evlât edinenler açısından, evlât edinmeyi zorlaştırıcı bir hüküm olarak görüyorum. Bu konuda evlât edinme esnasında, tarafların serbestçe mirasçılık durumunu kararlaştırabilmelerine öbür taraftan evlât edinenin de evlâtlığa mirasçı olabilmesine imkân tanıyan bir esnek düzenlemenin yapılmasının evlâtlık müessesesine işlerlik kazandırması bakımından elzem olduğu kanaatını taşıyorum.

Yukarıda sunulan hususlarla sınırlı olarak, tasarıya kısmî muhalefet ettiğimi Alt Komisyon Başkanlığına gereği için arz ederim.

ALT KOMİSYONUN EKLENMESİNİ ÖNERDİĞİ

GENEL GEREKÇE

Türk hukuk devriminin temel taşlarının en büyüğü olarak nitelendirilebilecek olan “Türk Kanunu Medenîsi”, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilmiş, 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazetede yayımlanmış ve Borçlar Kanunu ile birlikte 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türk Kanunu Medenîsinin ve onun yerini alacak olan yeni Türk Medenî Kanununun amacını ve işlevini iyice kavrayabilmek, özellikle Türk ulusu için arz ettiği önemi belirtmek üzere, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt imzasını taşıyan ve o günün diliyle ve mükemmel bir üslupla kaleme alınmış olan gerekçe yeni kuşakların anlayabileceği şekilde sadeleştirilmiş haliyle aşağıya alınmıştır.

“Günümüzde Türkiye Cumhuriyetinin tedvin edilmiş ve Medenî Kanunu yoktur. Yalnız, sözleşmelerin küçük bir kısmına değinebilen Mecelle vardır. 1851 maddedir. 20 Nisan 1869 tarihinde yazılmaya başlanmış ve 16 Ağustos 1876 tarihinde tamamlanarak yürürlüğe konulmuştur. Denilebilir ki: Bu Kanunun günümüzün ihtiyaçlarına uyan ancak 300 maddesidir. Geriye kalanı ülkemizin ihtiyaçlarını ifade edemeyecek kadar ilkel bir takım kurallardan oluştuğundan uygulanamamaktadır. Mecelle’nin kuralı ve ana çizgileri dindir. Halbukî insanlık yaşamı, hergün hattâ her an esaslı değişikliklerle karşı karşıyadır. Bunun değişikliklerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir nota çevresinde saptamak ve doldurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler belirtirler. Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla değişir, din kanunları, kesinlikle ilerleyen yaşamın önünde biçimden ve ölü sözcüklerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemezler. Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırt edici özelliklerinden birisidir. Esaslarını dinlerden alan kanunlar uygulanmakta oldukları toplumları indikleri ilkel dönemlere bağlarlar ve ilerlemeye engel bellibaşlı etken ve nedenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun kaderini yüzyılımız içinde bile ortaçağ hükümleri ve kanunlarına bağlamakta, dinin değişmez hükümlerinden esinlenilen ve tanrısallıkla sürekli ilişki içinde bulunan kanunlarımızın en güçlü etken olduklarından şüphe edilmemelidir.

Ulusal toplum yaşamının düzenleyicisi olan ve yalnız ondan esinlenilmesi gereken tedvin edilmiş bir medenî kanundan Türkiye Cumhuriyeti’nin yoksun kalması ne yüzyılımızın uygarlığının gerekleriyle ne de Türk devriminin hedeflediği anlam ve kavramla bağdaştırılabilir. Yüzyılımızın devletini ilkel siyasal kuruluşlardan ayıran niteliklerin birisi de toplumun kaderine uygulanan kanunların akılcı bir zihniyetle hazırlanıp tedvin edilerek konulmasıdır. Göçebe dönemlerde hükümler tedvin edilmiş değildir. Hâkim gelenek ve göreneklere dayanarak hüküm verir. Mecelle’nin anılan 300 maddesi bir yana bırakılmak koşulu ile Medenî Kanun içine giren sorunları çözmek için Türkiye Cumhuriyeti hâkimleri derme çatma eski hukuk kitaplarından ve din esaslarından çıkartılan bilgilerle yargı işini görmektedirler. Türk hâkimi hükümlerinde belli bir içtihat, bir söz ve bir esasla bağlı değildir. Bundan dolayı herhangi bir sorunu çözmek için Ülkemizin bir yerinde verilen bir hüküm ile aynı koşullar altında doğan aynı sorunda diğer biryerde verilen hükümler ekseriya birbirinden farklı ve çelişkili bulunmaktadır. Sonuç olarak Türkiye halkı, adaletin uygulanmasında kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır. Halkın kaderi belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, raslantı ve talihe bağlı, birbiriyle çelişkili ortaçağ dinsel hukukun kurallarına bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan kurtarılmasını devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine uyan yeni bir Türk Medenî Kanununun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya konulmasını zorunlu kılmıştır. Bu amaçla hazırlanan Türk Medenî Kanunu, medenî kanunlar içinde en yeni, en eksiksiz ve halkçı olan İsviçre Medenî Kanunundan alınmıştır. Bu görevi Adalet Bakanlığı tarafından verilen direktifler içinde Ülkemizin seçkin uzman hukukçularından oluşan özel bir komisyon yerine getirmiştir.

Yüzyılımızın uygarlık ailesine mensup olan ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark yoktur. Toplumsal ve ekonomik sürekli ilişkiler insanlığın büyük bir uygar bölümünü bir aile durumuna getirmiştir ve getirmektedir. İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan Türk Medenî Kanunu Tasarısının yürürlüğe konulmasından sonra yurdumuzun ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı iddiası geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere mensup Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği bilinmektedir. Bu kadar, hatta kültür bakımından bile birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliğini gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı bakımından aynı ırka sahip bir devlette uygulanma yeteneğini bulabilmesi kuşkusuz görülmüştür. Bundan başka, uygar bir ulusun gelişmiş, ileri bir kanunun Türkiye Cumhuriyetinde uygulama ortamı bulamayacağı düşüncesi sakat görülmüştür. Bu tez, Türk ulusunun uygarlık yeteneğine sahip bulunmadığını belirten bir mantık dizisine varılmasıyla sonuçlanabilir. Halbukî olayların gerçeği, durum ve tarih bu iddianın tamamen tersidir. Türk yenileşme tarihi tanık tutularak denilebilir ki: Türk ulusu yüzyılımızın gereklerine uygun olarak vücuda getirilen kabul edilebilir ve sağlam ve akıl ve zeka ile yoğrulmuş yeniliklerden hiçbirine karşı çıkmamıştır. Bütün bu yenileşme tarihimiz sürecinde kamunun yararı düşüncesiyle vücuda getirilen yeniliklerle yalnız çıkarları bozulmuş olan gruplar mücadele etmek durumunda kalmışlar ve halkı din adına, yanlış ve geçersiz inançlar adına kandırıp düzensizliğe sürüklemişlerdir. Unutmamak gerektir ki Türk ulusunun kararı çağdaş uygarlığı kayıtsız ve koşulsuz bütün ilkeleri ile kabul etmektir. Bunun en açık ve canlı kanıtı devrimimizin kendisidir. Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile bağdaşmayan noktaları görülüyorsa bu Türk ulusunun beceri ve yeteneğindeki eksiklikten değil, onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü ve dinsel bazı düzenlemeler ve kurumlardandır.

Gerçekten çağdaş uygarlıkla Mecelle hükümleri kuşkusuz bağdaşamaz. Fakat Mecelle ve buna benzer diğer düzenlemeler ve Türk yaşamının uyuşmadığı da açıktır. Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medenî Kanunu ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zeka ve yeteneğini doyuracak ve ona gerçek bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak görmektedir. Bu Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek hiçbir nokta düşünmemektedir.

Şu yanı da belirtmek gerektir ki: çağdaş uygarlığı almak ve benimsemek kararıyla yürüyen Türk ulusu, çağdaş uygarlığı kendisine değil, kendisi çağdaş uygarlığın gereklerine her neye mal olursa olsun ayak uydurmak zorundadır. Yaşamak kararında olan bir ulus için bu şarttır. Hazırlanan Tasarı bu gereklerin önemli bölümlerini içermektedir. Gelenek ve göreneklere kesin olarak bağlı kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiçbir uygar ulus böyle bir inanç çevresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman zaman kendini bağlayan gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır. (Gerçekler karşısında babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa olsun bağlı kalmak akıl ve zeka gereklerinden değildir.) Aslında devrimler bu konuda en etkili bir araç olarak kullanılmışlardır. Alman Medenî Kanununun uygulanmasından önce Almanya, hukuksal hükümler noktasından merkezde Bizans’ın (1500) yıl önce yapılmış Roma hukukuna bağlı idi. Bu hukuka bir de ulusal hukukun ulusal ve yerel metinleri ekleniyordu. Doğuda ve kuzeyde Roma hukuku ve yerel metinlerle karışık bir durumda Prusya hukuku vardı. Geri kalan bölgelerde Fransa hukuku yürürlükte idi. Alman halkının % 33’ü Roma hukukuna, % 43’ü Prusya hukukuna, % 7’si Saksonya hukukuna, % 17’si Fransız hukukuna uyruk idi. Alman Medenî Kanununun uygulanmasından önce Alman hukuk dili Latince, Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinde idi. Bavyera’da yalnız evlenme sözleşmesi üzerinde yetmişten seksene kadar yöntem vardı. Hâkim için bu metinlerin hepsinden ayrı ayrı haber sahibi olmak imkânı yoktu. Alman Medenî Kanununun yayınlanmasından önce Almanya’da bir adamın herhangi bir olayda hangi hükümlere bağlı olacağını bilmesi imkânı bulunmuyordu. Almanya uzman hukukçuları bu binbir çeşit ve yüzlerce yıldan devrederek gelen hukuktan, medenî kanun ile ülkelerini bir adımda kurtardılar ve bütün Almanya için tek bir medenî kanun yaptılar.

Kanun 3 Temmuz 1896’da yayınlandı ve Millet Meclisince toptan kabul edildi. Gelenek ve görenekçilere göre Alman Medenî Kanunu Tasarısı pek kuramsal ve uygulama noktasından değersiz sayıldı. Halbukî inceleme sonucunda bu Kanundan kendileri bile bir tek esası oynatmak imkânı göremediler.

Fransız Medenî Kanunu da bir evrim ürünüdür. O da eski hükümleri, gelenek ve görenekleri çiğneyerek yeni ilkeler ve kurallar koydu. Sınıf ve arazi ayrıcalıklarının kaldırılması ve aile hukukunun kilisenin elinden alınması, bu kanunun belli başlı yeniliklerinden oldu. Medenî Kanunun yayınlanmasından önce Fransa yerel ve yazılı ve birbirinden çok farklı geleneklerle yönetiliyordu. Güneyde Roma zamanından kalan hükümler, kuzeyde cermen kaynaklarından gelen kurallar vardı. Fazla olarak her bölgenin kendisine özgü hükümleri bulunuyordu. Fransız ihtilalinin çürük ve bozuk inançlara ezici bir darbesi olan medenî kanun bütün eksiklikleri sildi ve yerine yeni hükümler ve kurallar koydu. Fransa Medenî Kanununun en çetin düşmanı kilise olmuştur. Çünkü bu kanun katolikliğin özel hukuk ilişkilerinde, özellikle aile hukukundaki egemenliğini ortadan kaldırıyordu.

İsviçre, medenî kanununun yayınlanmasından önce kantonların sayısı kadar kanunlara sahipti. İsviçre Medenî Kanunu çeşitli gelenek ve görenekleri içeren bu kanunların hepsini birden hükümden kaldırdı ve yerlerine bambaşka tek bir medenî kanun koydu. Bu üç büyük hareket bütün yaşamı ölü geleneklere bağlamak isteyen tarihçi okulun son ve geri dönülmez bozgunu oldu. Bu örnekleri vermekten amaç, zamanın gereklerine ve uygarlığın zorunluluklarına göre ulusların gelenek ve göreneklerine bir adımda nasıl veda ettiklerini ve bu vedanın sanıldığı gibi zarar ve tehlikeyi değil, büyük çıkarları gerektirdiğini canlı bir biçimde göstermektedir. Yaşamın gereklerine uymayan gelenek ve göreneklerde isrardır ki, uluslar için felâkete neden olur. Bu saydığımız kanunlarda esas din ile devletin mutlak biçimde ayrılığıdır. İsviçre, Almanya, Fransa siyasal ve ulusal birliklerini, ekonomik, toplumsal kuruluş ve gelişmelerini medenî kanunlarını yayınlamakta sağlamlaştırmış ve desteklemişlerdir. Bu yaşamsal zorunluluklar karşısında eski geleneklerin, yerel ve alışılagelmiş hükümlerin ve dinsel alışkanlıkların sürmesi bu ülkelerin hiç birinde, hatta İsviçre gibi kamuoyunun en geniş biçimde egemen olduğu bir ülkede bile istenmemiş, istenememiş, hatırlara gelmemiştir.

Kuşku yoktur ki, kanunların amacı herhangi bir gelenek ve görenek veya yalnız vicdanla ilgili olması gereken dinsel hükümler değil, siyasal, toplumsal, ulusal birliğin her neye mal olursa olsun güvencesi ve tatminidir. Yüzyılımız uygarlığına mensup devletlerin ilk ayırıcı nitelikleri din ile dünyayı ayrı görmektedir. Bunun tersi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarını baskı altına almak olur. Bunu yüzyılımızın devlet anlayışı kabul edemez. Din, devlet gözünde vicdanlarda kaldıkça saygındır ve temizdir. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin akışında çoğu kez hükümdarların, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini tatmine aracı olması sonucunu getirmiştir. Dini dünyadan ayırmakla yüzyılımızın devleti, insanlığı tarihin bu kanlı sıkıntısından kurtarmış ve dine gerçek ve sonsuz bir taht olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli dinlere mensup uyruklara sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanma yetkinliğini kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisini kesmesi ulus egemenliği için de bir zorunluluktur. Çünkü kanunlar dine dayanırsa, vicdan özgürlüğünü kabul zorunluluğunda bulan devlete, çeşitli dinlere girmiş uyrukları için ayrı ayrı kanun yapmak gerekir. Bu durum yüzyılımız devletinde temel koşul olan siyasal, toplumsal, ulusal birliğe tamamen aykırıdır. Anımsatmak gerekir ki devlet yalnız uyrukları ile değil yabancılarla da ilişki içindedir. Bu durumda olanlar için kapitülasyon adı altında ayrı hükümler kabul etmek zorunluluğu doğar. Lozan Andlaşması ile kaldırılan kapitülasyonların ülkemizde sürmesi için yabancılar tarafından dile getirilen gerekçenin en önemli yönü bu nokta olmuştur. Bundan başka Fatih Sultan Mehmet döneminden son zamanlara kadar müslüman olmayan uyruklar hakkında uygulanan ayrı hükümlere de özellikle bu dinsel durum neden olmuştur. Halbukî yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısının hazırlanması nedeni ile yurdumuzda mevcut azınlıklar, Lozan Andlaşmasının kendilerine kabul ettiği haklardan vazgeçtiklerini Adalet Bakanlığına bildirmişlerdir.

Yenilenme tarihimizde değeri olan bir olayı şuracıkta belirtmek isteriz. Âli Paşa Fransız Medenî Kanununun Türkiye için aynen kabulünü vaktiyle Sultan Aziz’e önermiş, fakat Cevdet Paşa’nın karışmasıyla bu büyük girişim çıkmaza girmiş, yerine Mecelle konulmuştur. Zaten bütün kaygısı kişisel çıkarlarından başka bir şey olmayan ve ikiyüzlülüğü kendilerine yol tutmuş saltanat yönetimi için ulusun gerçek çıkarları gereğini dikkate alarak karar verilemezdi.

Yüzyılımızın uygar uluslara tanıdığı bütün hukuku uygarlık dünyasından kayıtsız koşulsuz isterken, bu hukukun yerine getirilmesi gereken uygarlık görevlerini de Türk ulusu kendi eliyle kendisine yüklemiş bulunuyor. Bu Kanun tasarısının anlamlarından birisi de budur.

Türk ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis’in uygun bulmasına ve onayına sunulan Türk Medenî Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün ulusumuz onüç yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır.

Adalet Bakanlığı bu Kanunu hazırlamakla devrim ve tarih önünde ulusal görevini yapmış ve Türk ulusunun gerçek çıkarlarını dile getirmiş olduğunda şüphe etmemektedir.”

İşte bu gerekçe ile kabul edilmiş olan Türk hukuk hayatında fevkalade önemli bir yeri ve işlevi olan Türk Kanunu Medenîsi -kısaca Medenî Kanun- yürürlükte bulunduğu 74 yıllık uygulama sürecinde, ilki 1938 yılında olmak üzere çeşitli tarihlerde pek çok değişiklikler geçirmiştir.

Canlı varlıkların, organizmaların zamanla yaşlanması ve beklenen performansı göstermekten yavaş yavaş uzaklaşması gibi, sosyal varlıklar olan kanunlar da zamanla yaşlanmakta ve günün ihtiyaçlarına gereği gibi cevap vermekte zorlanmaktadırlar. Bu sebepledir ki kanunların, özellikle Medenî Kanun, Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu ve Usul Kanunları gibi temel kanunların belli bir süre geçtikten sonra baştan aşağıya yeniden gözden geçirilmesi ve yaşanan çağın ve gelişen teknolojinin ihtiyaçlarına cevap verebilir hale getirilmesi kaçınılmazdır. Nitekim son yıllarda Almanya’da ve İsviçre’de bu yola gidilmiş, Alman Medenî Kanununda (BGB) ve Medenî Kanunumuzun kaynağını oluşturan İsviçre Medenî Kanununda (ZGB) yapılan köklü değişikliklerle bazı kurumlar geliştirilerek en yeni sosyal görüşlere ve ihtiyaçlara cevap verebilir duruma getirilmişlerdir.

Türk Medenî Kanununun bu gelişmelerden uzak kalması düşünülemeyeceğinden, Adalet Bakanlığı, yürürlükteki Kanunu baştan sona gözden geçirmek ve günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir tasarı hazırlamak üzere bilim adamları ve uygulayıcılardan oluşan bir “Medenî Kanun Komisyonu”nun kurulmasına karar vermiştir.

Oluşturulan Medenî Kanun Komisyonu, dört yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir sürede hazırladığı “Türk Medenî Kanunu Tasarısı”nda yürürlükteki Türk Kanunu Medenîsinin genel yapısını ve sistematiğinin bozulmamasına gayret göstermiş ve böylece de bazı küçük değişiklikler dışında mevcut yapı ve sistematik aynen korunmuştur.

Gerçekten Tasarı, aynen yürürlükteki Kanunda olduğu üzere, “Başlangıç” ile “Kişiler Hukuku” başlığını taşıyan Birinci Kitap, “Aile Hukuku” başlığını taşıyan İkinci Kitap, “Miras Hukuku” başlığını taşıyan Üçüncü Kitap ve “Eşya Hukuku” başlığını taşıyan Dördüncü Kitap olmak üzere dört kitaptan oluşmaktadır. Kitaplar “kısımlara”, kısımlar “bölümlere”, bölümler de “ayırımlara” ayrılmıştır. Kitapların olduğu gibi, bölümlerin ve ayırımların da başlıkları vardır. Ancak bölümlere numara verilirken yürürlükteki Kanundan farklı bir yol izlenmiştir. Yürürlükteki Kanun bölümlerin numaralarını her kısım içinde ayrı ayrı vermemiş, sonuna kadar devam ettirmiş, böylece de “yirmibeş” bölümden (Bab’tan) oluşmuştur. Oysa Tasarıda her kısıma ait bölümlere yeni baştan numara verilmiş, böylece o kısmın kaç bölümden oluştuğu belirtilmek istenmiştir. Örneğin Aile Hukuku Kitabının Birinci Kısmı olan “Evlilik Hukuku” dört  bölümden oluşmuş, onu izleyen ve “Hısımlık” başlığını taşıyan İkinci Kısmın ilk bölümü “Beşinci Bölüm” şeklinde değil, fakat “Birinci Bölüm” olarak isimlendirilmiştir. Oysa aynı bölüm yürürlükteki Kanunda Yedinci Bab (Bölüm) olarak numaralandırılmıştır. Her kısmın ilk bölümünün baştan beri gelen numarayı izleyeceği yerde, tekrar birden başlayarak numaralandırılması, sistematiğe daha uygun görülmüştür. Böylece her kısma ait bölümler bir bütün olarak ele alınmış olmaktadır.

Alışılmış olması bakımından yürürlükteki Kanunun madde numaralarının aynen korunması, yeni maddelere a, b, c gibi harfler verilmesi düşünülmüş ise de, zorunluluk karşısında bu düşüncenin gerçekleştirilmesi maalesef mümkün olamamıştır. Böylece madde numaralarında da yürürlükteki Kanundan ayrılınmak zorunda kalınmıştır. Çünkü yürürlükteki Kanun 937 maddeden oluştuğu halde, Tasarı 1027 esas madde ile yürürlüğe ait 3 maddeden oluşmaktadır. Tasarıya eklenen yeni maddeler o kadar çoktur ki, neredeyse alfabenin harfleri bunları belirtmeye yetmeyecektir. Kaldı ki, yürürlükteki Kanunun pek çok maddesi Tasarıya alınmayarak yürürlükten kaldırıldığı için, metinde bir hayli boş madde kalmaktadır. Bu sakıncalar dikkate alınarak madde numaralarının yeni baştan birbirini izler biçimde düzenlenmesi yoluna gitmek zorunlu olmuştur.

Komisyonu bu yolu seçmeye yönelten bir diğer sebep de, Tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesindeki yöntemle ilgilidir. Tasarı yürürlükteki Kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesi, Kanuna bazı yeni maddeler eklenmesi şeklinde düzenlenecek olursa, Tasarının tamamının görüşülerek oylanması mümkün olmayacak, her madde tek tek görüşülerek oya sunulacaktır. Bu ise yapılacak çeşitli değişiklik önerileriyle Tasarının bütünlüğünü ve sistematiğini bozabilecektir.

Maddelerin konu ve kenar başlıkları yürürlükteki Kanunda olduğu gibi aynen korunmuştur. Ancak madde metinleri kaynak İşviçre Medenî Kanununa uydurulmak ve ifadeler günümüzde geçerli Türkçeye uygun şekilde arılaştırılmak suretiyle maddelerin daha kolay anlaşılır hale gelmesi sağlanmıştır.

Tasarı hazırlanırken Adalet Bakanlığının daha önce oluşturduğu komisyonlar tarafından hazırlanarak Bakanlıkça 1971 ve 1984 tarihlerinde yayımlanmış bulunan iki Öntasarı ile kaynak İsviçre Medenî Kanunu, Alman Medenî Kanunu, Fransız Medenî Kanunu ve kısmen de İtalyan Medenî Kanunundan yararlanılmıştır. Ayrıca gerek İsviçre gerek Türk doktrin ve yargı içtihatlarında ileri sürülen görüşler ile sayılan ülkelerdeki gelişmeler de gözden geçirilmiş ve bunlar olanak bulduğu ölçüde maddelere yansıtılmıştır. Böylece yürürlükteki Kanundan farklı pek çok yeni hükümleri içeren, özellikle kadın-erkek eşitliğine her alanda yer veren çağdaş bir Tasarı ortaya çıkarılmıştır.

 

TÜRK MEDENÎ KANUNU TASARISININ

ALT KOMİSYONDA DEĞİŞİKLİĞE UĞRAYAN MADDELERİ

II. Resmî belgelerle ispat

Madde7. – Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur.

Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, herhangi bir şekle bağlı değildir.

IV. Hısımlık

1. Kan hısımlığı

Madde 17. – Kan hısımlığının derecesi, hısımları birbirine bağlayan doğum sayısıyla belli olur.

Biri diğerinden gelen altsoy ile üstsoydaki kişiler arasında üstsoy-altsoy hısımlığı; biri diğerinden gelmeyip de ortak bir kökten gelen kişiler arasında yansoy hısımlığı vardır.

4. Kurumlarda bulunma

Madde 22. – Bir öğretim kurumuna devam etmek için bir yerde bulunma ya da eğitim, sağlık, bakım veya ceza kurumuna konulma, yeni yerleşim yeri edinme sonucunu doğurmaz.

2. Yargılanma usulü

Madde 33. – Gaiplik kararının istenebilmesi için, ölüm tehlikesinin üzerinden en az bir yıl veya son haber tarihinin üzerinden en az beş yıl geçmiş olması gerekir.

Mahkeme, gaipliğine karar verilecek kişi hakkında bilgisi bulunan kimseleri, belirli bir sürede bilgi vermeleri için usulüne göre yapılan ilanla çağırır.

Bu süre, ilk ilanın yapıldığı günden başlayarak en az altı aydır.

2. Cinsiyet değişikliğinde

Madde 40. – Cinsiyetini değiştirmek isteyen kimse, şahsen başvuruda bulunarak mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilmesini isteyebilir. Ancak, iznin verilebilmesi için, istem sahibinin onsekiz yaşını doldurmuş bulunması ve evli olmaması; ayrıca transseksüel yapıda olup, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu bir eğitim hastahanesinden alınacak resmî sağlık kurulu raporuyla belgelemesi şarttır.

Verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbî yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin resmî sağlık kurulu raporuyla doğrulanması halinde, mahkemece nüfus sicilinde gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilir.

E) Kişiliğin sona ermesi

I. Sınırlı devam etme

Madde 52. – Sona eren tüzel kişinin kişiliği, ehliyeti tasfiye amacıyla sınırlı olmak üzere tasfiye sırasında da devam eder.

II. Malvarlığının tasfiyesi

Madde 53. – Tüzel kişinin malvarlığının tasfiyesi, kanunda veya kuruluş belgesinde aksine hüküm bulunmadıkça, terekenin resmî tasfiyesine ilişkin hükümlere göre yapılır.

2. Koşulları

Madde 64. – Fiil ehliyetine sahip bulunan her gerçek kişi, derneklere üye olma hakkına sahiptir.

Yazılı olarak yapılacak üyelik başvurusu, tüzekte başkaca bir düzenleme yoksa, dernek yönetim kurulunca en çok otuz gün içinde karara bağlanır ve sonuç yazıyla başvuru sahibine bildirilir. Başvurusu kabul edilen veya bu süre içinde reddedilmeyen üye, bu amaçla tutulacak deftere kaydedilir.

3. Çıkarılma ile

Madde 67. – Tüzükte üyelerin çıkarılma sebepleri gösterilebilir.

Çıkarma kararına, tüzükte çıkarma sebepleri gösterilmişse, bu sebeplerin haklı sayılamayacağı iddiasıyla itiraz edilemez.

Tüzükte çıkarma düzenlenmemişse üye, ancak haklı sebeple çıkarılabilir. Bu çıkarma kararına, haklı sebep bulunmadığı ileri sürülerek itiraz edilebilir.

c) Toplantısız veya çağrısız alınan kararlar

Madde 76. – Bütün üyelerin bir araya gelmeksizin yazılı katılımıyla alınan kararlar ile dernek üyelerinin tamamının kanunda yazılı çağrı usulüne uymaksızın bir araya gelerek aldığı kararlar geçerlidir.

Bu şekilde karar alınması olağan toplantı yerine geçmez.

4. Toplantı yeri ve toplantı yeter sayısı

Madde 78. –Genel kurul toplantıları, tüzükte aksine hüküm olmadıkça, dernek merkezinin bulunduğu yerde yapılır.

Genel Kurul, katılma hakkı bulunan üyelerin salt çoğunluğunun, derneğin feshi ve tüzük değişikliği hallerinde üçte ikisinin katılımıyla toplanır; çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle toplantının ertelenmesi durumunda ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak, bu toplantıya katılan üye sayısı, yönetim ve denetim kurulları üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Genel Kurul toplantısı, bir defadan fazla geri bırakılamaz.

D) Sona erme

I. Kendiliğinden

Madde 87. – Dernekler, aşağıdaki hallerde kendiliğinden sona erer :

1. Amacın gerçekleşmesi, gerçekleşmesinin olanaksız hale gelmesi veya sürenin sona ermesi,

2. İlk genel kurul toplantısının kanunda öngörülen sürede yapılmamış ve zorunlu organların oluşturulmamış olması,

3. Borç ödemede güçsüzlüğe düşmüş olması,

4. Tüzük gereğince yönetim kurulunun oluşturulmasının olanaksız hale gelmesi,

5. Olağan genel kurul toplantısının iki defa üst üste yapılamaması.

Her ilgili, sulh hâkiminden, derneğin kendiliğinden sonra erdiğinin tespitini isteyebilir.

II. Uluslararası faaliyet

1. Faaliyet serbestliği

Madde 91. – Dernekler, tüzüklerinde gösterien amaçları gerçekleştirmek üzere, uluslararası faaliyette bulunabilirler ve yurt dışında şube açabilirler.

Türkiye’de kurulan dernekler, amaçları doğrultusunda uluslararası alanda işbirliği yapılmasında yarar görülen hallerde, Bakanlar Kurulunun izniyle yurt dışında kurulmuş dernek veya kuruluşlara üye olarak katılabilirler.

2. Yabancı dernekler

Madde 92. – Yabancı dernekler, uluslararası alanda işbirliği yapılmasında yarar görülen hallerde ve karşılıklı olmak kaydıyla kültürel, ekonomik ve teknik konularda bilgi veya teknolojilerinden yararlanılmak üzere, Bakanlar Kurulunun izniyle Türkiye’de faaliyette bulunabilirler, şube açabilirler, üst kuruluşlar kurabilirler, kurulmuş üst kuruluşlara katılabilirler.

A) Kuruluşu

I. Tanımı

Madde 101. – Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır.

Bir malvarlığının bütünü veya gerçekleşmiş ya da gerçekleşeceği anlaşılan her türlü geliri veya ekonomik değeri olan haklar vakfedilebilir.

Vakıflarda üyelik olmaz.

Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, millî birliğe ve millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.

E)  Denetim

Madde 111. – Vakıfların, vakıf senedindeki hükümleri yerine getirip getirmedikleri, vakıf mallarını amaca uygun biçimde yönetip yönetmedikleri ve vakıf gelirlerini amaca uygun olarak harcayıp harcamadıkları Vakıflar Genel Müdürlüğünce ve üst kuruluşlarınca denetlenir. Vakıfların üst kuruluşlarınca denetimi özel kanun hükümlerine tabidir.

Denetimin nasıl yapılacağı, sonuçları ve bu Kanuna göre kurulmuş olsun veya olmasın bütün vakıfların Vakıflar Genel Müdürlüğüne ödeyecekleri denetim giderlerine katılma payı, vakfın safî gelirinin yüzde beşini geçmemek üzere tüzükle belirlenir.

II. Amacın ve malların değiştirilmesi

Madde 113. – Durum ve koşullardaki değişmeler yüzünden vakıf senedinde yazılı amaca bağlı kalınması vakfedenin arzusuna açıkça uymayacak hale gelmiş ise mahkeme, vakfın yönetim organı veya denetim makamının başvurusu üzerine diğerinin yazılı görüşünü aldıktan sonra vakfın amacını değiştirebilir.

Amacın gerçekleşmesini önemli ölçüde güçleştiren veya engelleyen koşulların ve yükümlülüklerin kaldırılmasında veya değiştirilmesinde de aynı hüküm uygulanır.

Amaca özgülenen mal ve hakların daha yararlı olanları ile değiştirilmesini veya paraya çevrilmesini haklı kılan sebepler varsa mahkeme, vakfın yönetim organı veya denetim makamının başvurusu üzerine diğerinin yazılı görüşünü aldıktan sonra gerekli değişikliğe izin verebilir.

H) Faaliyetten geçici alıkoyma

Madde 115.– Cumhuriyet savcısı, İçişleri Bakanlığının başvurusu üzerine Anayasada öngörülen hallerde ve belirlenen usullere uygun olarak, denetim makamının da görüşünü almak suretiyle mahkemece bir karar verilinceye kadar vakfı geçici olarak faaliyetten alıkoyabilir ve derhal mahkemeye başvurur. Hâkim başvuruyu gecikmeksizin karara bağlar.

J) Diğer hükümler

Madde 117. – Vakıfların malları üzerinde zilyetlik yoluyla kazanma hükümleri uygulanmaz.

Derneklerin uluslararası faaliyette bulunmalarına ve üst kuruluş kurmalarına ilişkin hükümler kıyas yoluyla vakıflar hakkında da uygulanır.

Kamuya yararlı veya özel kanunlarla kurulan vakıflar hakkındaki özel hükümler saklıdır.

III. Hediyelerin geri verilmesi

Madde 122. – Nişanlılık evlenme dışındaki bir sebeple sona ererse, nişanlıların birbirine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların, diğer nişanlıya vermiş oldukları alışılmışın dışındaki hediyeler, verenler tarafından geri istenebilir.

Hediye aynen veya mislen geri verilemiyorsa, sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanır.

B) Evlenme engelleri

I. Hısımlık

Madde 129. - Aşağıdaki kimseler arasında evlenme yasaktır :

1. Üstsoy ile altsoy arasında; kardeşler arasında; amca, dayı, hala ve teyze ile yeğenleri arasında,

2. Kayın hısımlığı meydana getirmiş olan evlilik sona ermiş olsa bile, eşlerden biri ile diğerinin üstsoyu veya altsoyu arasında,

3. Evlât edinen ile evlâtlığın veya bunlardan biri ile diğerinin altsoyu ve eşi arasında.

2. Törenin şekli

Madde 142. - Evlendirme memuru, evleneceklerden her birine birbiriyle evlenmek isteyip istemediklerini sorar. Evlenme, tarafların olumlu sözlü cevaplarını verdikleri anda oluşur. Memur, evlenmenin tarafların karşılıklı rızası ile kanuna uygun olarak yapılmış olduğunu açıklar.

3. Aile cüzdanı ve dinî tören

Madde 143. - Evlenme töreni biter bitmez, evlendirme memuru eşlere bir aile cüzdanı verir.

Aile cüzdanı gösterilmeden evlenmenin dinî töreni yapılamaz.

Evlenmenin geçerli olması dinî törenin yapılmasına bağlı değildir.

IV. Terk

Madde 164. - Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.

Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilan yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

VI. Evlilik birliğinin sarsılması

Madde 166. - Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.

Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu hâlde boşanma kararı verilebilmesi için, hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır.Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmolunur. Bu hâlde tarafların ikrarlarının hâkimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.

Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir.

C) Eşlerin meslek ve işi

Madde 192. - Eşlerden her biri, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda değildir.

Eşlerden her biri, meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde diğer eşin ve ailenin onurunu göz önünde tutar.

III. Sözleşmenin şekli

Madde 205. - Mal rejimi sözleşmesi, noterde düzenleme veya onaylama ya da evlendirme memurluğuna eşlerin birlikte yazılı beyanı şeklinde yapılır.

Mal rejimi sözleşmesinin taraflarca ve gerektiğinde yasal temsilcilerince imzalanması zorunludur.

3. Değerlendirme anı

Madde 235. - Mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar, tasfiye anındaki değerleriyle hesaba katılırlar.

Edinilmiş mallara hesapta eklenecek olanların değeri, malın devredildiği tarih esas alınarak hesaplanır.

3. Üçüncü kişilere karşı dava

Madde 241. - Tasfiye sırasında, borçlu eşin malvarlığı veya terekesi, katılma alacağını karşılamadığı takdirde, alacaklı eş veya mirasçıları, edinilmiş mallarda hesaba katılması gereken karşılıksız kazandırmaları bunlardan yararlanan üçüncü kişilerden eksik kalan miktarla sınırlı olarak isteyebilir.

Dava hakkı, alacaklı eş veya mirasçılarının haklarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde mal rejiminin sona ermesinin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.

Yukarıdaki fıkra hükümleri ve yetki kuralları dışında mirastaki tenkis davasına ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.

II. Malların geri alınması ve paylı malın verilmesi

1. Genel olarak

Madde 248. - Her eş, diğer eşte bulunan mallarını geri alır.

Paylaşmalı mal ayrılığı rejimi sona erdiğinde, üstün yararı olduğunu ispat eden eş, diğer önlemler yanında, eşine payının ödeme günündeki karşılığını vermek suretiyle paylı mülkiyetteki malın kendisine verilmesini isteyebilir.

4. Paylaştırma yöntemi

Madde 253. - Paylaştırmanın aynen yapılmasına olanak yoksa, malın maliki eş, diğer eşin payını ödeme günündeki parasal değeriyle ödeyebileceği gibi, malı ona vererek kendi payına düşen bedelin parayla ödenmesini isteyebilir.

Paylaştırmada, paylaşım konusu malın edinilmesinden doğan borçlar indirilir.

IV. Aile konutu ve ev eşyası

1. İptal veya boşanma hâlinde

Madde 254. - Evliliğin iptal veya boşanma kararıyla sona erdirilmesi hâlinde, ailenin ortak kullanımına özgülenmiş ve eşler arasında eşit olarak paylaşma konusu olan konutta kalmaya ve ev eşyasını kullanmaya hangisinin devam edeceği konusunda eşler anlaşabilirler. Konutta kalma hakkını elde eden eş, bu hakkın tapu kütüğüne şerh edilmesini isteyebilir.

Eşlerin aile konutunda kimin kalmaya ve ev eşyasını kimin kullanmaya devam edeceği konusunda anlaşamamaları hâlinde, hakkaniyet gerektiriyorsa hâkim, olayın özelliklerini, eşlerin ekonomik ve sosyal durumlarını ve varsa çocukların menfaatlerini göz önünde bulundurarak bu hakka hangisinin sahip olacağına iptal veya boşanma kararıyla birlikte re’sen karar verir.Bu kararında kalma ve kullanma süresini belirleyerek tapu kütüğüne şerhi için tapu memurluğuna bildirir.

Hâkim aksine karar vermedikçe hak, belirlenen sürenin bitiminde kendiliğinden sona erer. Ancak, bu süre sona ermeden yararlanan tarafın durumunda değişiklik olması hâlinde, diğer taraf hâkimden, kararın gözden geçirilmesini isteyebilir.

Eşler konutta kira ile oturuyorlarsa hâkim, gerektiğinde konutta kiracı sıfatı taşımayan eşin kalmasına karar verebilir. Bu durumda, kiralayanın sözleşmeden doğan haklarını güvenceye almak için gerekli düzenleme yapılmasına iptal veya boşanma kararıyla birlikte re’sen karar verilir.

3. Diğer malvarlığı değerleri

Madde 280. - Eşlerden biri, üstün bir menfaatinin varlığını ispat etmek suretiyle diğer malvarlığı değerlerinin de payına mahsuben kendisine verilmesini isteyebilir.

A) Genel olarak soybağının kurulması

Madde 282. - Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur.

Çocuk ile baba arasında soybağı; ana ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulur.

Soybağı ayrıca evlât edinme yoluyla da kurulur.

Özel kanun hükümleri saklıdır.

III. Hak düşürücü süreler

Madde 289. - Koca, davayı, doğumu ve baba olmadığını veya ananın gebe kaldığı sırada başka bir erkek ile cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl, fakat her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl içinde açmak zorundadır.

Çocuk, ergin olduğu tarihten başlayarak en geç bir yıl içinde dava açmak zorundadır.

Gecikme haklı bir sebebe dayanıyorsa, bir yıllık süre bu sebebin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar.

 

D) Diğer ilgililerin dava hakkı

Madde 291. - Dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâllerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayrıt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilir.

Ergin olmayan çocuğa atanacak kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davasını açar.

Kocanın açacağı soybağının reddi davasına ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.

III. İtiraz ve iptal

Madde 294. - Ana ve babanın yasal mirasçıları, çocuk ve Cumhuriyet savcısı sonradan evlenme yoluyla soybağının kurulmasına itiraz edebilirler. İtiraz eden, kocanın baba olmadığını ispatla yükümlüdür.

Çocuğun altsoyu da, çocuğun ölmüş ya da ayırt etme gücünü sürekli olarak kaybetmiş olması hâlinde itiraz hakkına sahiptir.

Tanımanın iptaline ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.

B) Babalık hükmü

I. Dava hakkı

Madde 301. - Çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuk isteyebilirler.

Dava babaya, baba ölmüşse mirasçılarına karşı açılır.

Babalık davası, mahkemece Cumhuriyet savcısına ve Hazineye; dava ana tarafından açılmışsa kayyıma; kayyım tarafından açılmışsa anaya ihbar edilir.

A) Küçüklerin evlât edinilmesi

I. Genel koşulları

Madde 305. - Bir küçüğün evlât edinilmesi, evlât edinen tarafından bir yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olması koşuluna bağlıdır.

Evlât edinmenin her hâlde küçüğün yararına bulunması ve evlât edinenin diğer çocuklarının yararlarının hakkaniyete aykırı bir biçimde zedelenmemesi de gerekir.

IV. Küçüğün rızası ve yaşı

Madde 308. - Evlât edinilenin, evlât edinenden en az onsekiz yaş küçük olması şarttır.

Ayırt etme gücüne sahip olan küçük, rızası olmadıkça evlât edinilemez.

Vesayet altındaki küçük, ayırt etme gücüne sahip olup olmadığına bakılmaksızın vesayet dairelerinin izniyle evlât edinilebilir.

C) Hükümleri

Madde 314. - Ana ve babaya ait olan haklar ve yükümlülükler evlât edinene geçer.

Evlâtlık, evlât edinenin mirasçısı olur.

 

Evlâtlık küçük ise evlât edinenin soyadını alır. Evlât edinen isterse çocuğa yeni bir ad verebilir. Ergin olan evlâtlık, evlât edinilme sırasında dilerse evlât  edinenin soyadını alabilir.

Eşler tarafından birlikte evlât  edinilen ve ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus kaydına ana ve baba adı olarak evlât edinenin eşlerin adları yazılır.

Evlâtlığın, miras ve başka haklarının zedelenmemesi, aile bağlarının devam etmesi için evlâtlığın naklen geldiği aile kütüğü ile evlât edinenin aile kütüğü arasında her türlü bağ kurulur. Ayrıca evlâtlıkla ilgili kesinleşmiş mahkeme kararı her iki nüfus kütüğüne işlenir.

Evlât edinme ile ilgili kayıtlar, belgeler ve bilgiler mahkeme kararı olmadıkça veya evlâtlık istemedikçe hiçbir şekilde açıklanamaz.

II. Hak düşürücü süre

Madde 319. - Dava hakkı, evlâtlık, ilişkisinin kaldırılması sebebinin öğrenilmesinden başlayarak bir yıl ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.

F) Evlâtlık işlemlerinde aracılık

Madde 320. - Küçüklerin evlât edinilmesine ilişkin aracılık faaliyetleri ancak, Bakanlar Kurulunca yetki verilen kurum ve kuruluşlarca yapılır.

Aracılık faaliyetlerinin yürütülmesine ilişkin hususlar tüzükle düzenlenir.

III. Yetki

Madde 326. - Kişisel ilişki kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde çocuğun oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir.

Boşanmaya ve evlilik birliğinin korunmasına ilişkin yetki kuralları saklıdır.

Çocuk ile kişisel ilişkiye yönelik bir düzenleme yapılıncaya kadar, velâyet hakkına sahip veya çocuk kendisine bırakılmış kişinin rızası dışında kişisel ilişki kurulamaz.

VI. Geçici önlemler

1. Genel olarak

Madde 332. - Nafaka davası açılınca hâkim, davacının istemi üzerine dava süresince gerekli olan önlemleri alır.

Soybağı tespit edilirse, davalının, uygun nafaka miktarını depo etmesine veya geçici olarak ödemesine karar verilebilir.

A) Genel olarak

I. Koşullar

Madde 335. - Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velâyeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velâyet ana ve babadan alınamaz.

Hâkim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velâyeti altında kalırlar.

II. Ana ve babanın sorumluluğu

Madde 363. - Ana ve baba, çocuk mallarının geri verilmesinde vekil gibi sorumludurlar.

Dürüstlük kuralına uygun olarak başkasına devrettikleri malların yerine sadece aldıkları karşılığı geri vermekle yükümlüdürler.

Kanuna uygun olarak çocuk veya aile için yaptıkları harcamalardan dolayı tazminatla yükümlü tutulmazlar.

2. Fesih bildirimi, ödeme güçsüzlüğü, evlenme

Madde 381. - Ortaklardan biri feshi bildirir veya iflâs ederse ya da bir ortağın haczedilmiş payının satışı istenirse, öteki ortaklar, ayrılan ortağın veya alacaklılarının haklarını ödeyerek ortaklığı kendi aralarında sürdürülebilirler.

Evlenen ortak, fesih bildirimine gerek olmaksızın ortaklıktaki hakkının kendisine ödenmesini isteyebilir.

III. Sonuçları

1. Tasarruf hakkının sınırlanması

Madde 391. - Aile yurdu hâline getirilen taşınmazlar devrolunamaz, rehnedilemez ve kiraya verilemez.

Aile yurdu ve eklentileri hakkında, mahkeme eliyle yönetim hâli saklı kalmak kaydıyla, cebrî icra yoluna başvurulamaz.

3. Malikin ödemede güçsüzlüğe düşmesi

Madde 393. - Malik borçlarını ödemede güçsüzlüğe düşerse, aile yurdunu yönetmek üzere mahkemece bir yönetici atanır.

Yönetici, yurdu amacına ve alacaklıların menfaatlerine uygun biçimde yönetir.

Alacaklılar, haklarını ödeme güçsüzlüğü belgelerindeki tarih ve iflâstaki sıraya göre alırlar.

II. Savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim

Madde 406. - Savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya malvarlığını kötü yönetmesi sebebiyle kendisini veya ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan ve bu yüzden devamlı korunmaya ve bakıma muhtaç olan ya da başkalarının güvenliğini tehdit eden her ergin kısıtlanır.

b) Koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması

Madde 446. - Küçüklerin koruma amacıyla bir kuruma yerleştirilmesine vasinin başvurusu üzerine vesayet makamı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde bizzat vasi karar verir ve durumu derhal vesayet makamına bildirir.

Bunun dışında usul ve yetkiyle ilgili konularda kısıtlı olsun veya olmasın erginlerin korunması amacıyla özgürlüklerinin kısıtlanmasına ilişkin hükümler uygulanır.

Onaltı yaşını doldurmamış çocuk bu konuda mahkemeye bizzat başvuramaz.

2. Kısıtlılarda

Madde 447. - Vasi, kısıtlıyı korumak ve bütün kişisel işlerinde ona yardım etmekle yükümlüdür.

Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde vasi, koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanmasına ilişkin hükümlere göre kısıtlıyı bir kuruma yerleştirebilir veya orada alıkoyabilir ve durumu derhal vesayet makamına bildirir.

 

C) Malvarlığının yönetilmesi

I. Yönetim ve hesap tutma yükümlülüğü

Madde 454. - Vasi, vesayet altındaki kişinin malvarlığını iyi ve özenli bir yönetici gibi yönetmek zorundadır.

Vasi, yönetimle ilgili hesap tutmak ve vesayet makamının belirlediği tarihlerde ve her hâlde yılda bir defa hesabı onun incelemesine sunmakla yükümlüdür.

Vesayet altındaki kişi görüşlerini oluşturma ve açıklama yeteneğine sahip ise, hesabın hâkim tarafından incelenmesi sırasında olanak ölçüsünde hazır bulundurulur.

B) İzin

I. Vesayet makamından

Madde 462. - Aşağıdaki hâllerde vesayet makamının izni gereklidir :

1. Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir aynî hak kurulması,

2. Olağan yönetim ve işletme ihtiyaçları dışında kalan taşınır veya diğer hak ve değerlerin alımı, satımı, devri ve rehnedilmesi,

3. Olağan yönetim sınırlarını aşan yapı işleri,

4. Ödünç verme ve alma,

5. Kambiyo taahhüdü altına girme,

6. Bir yıl veya daha uzun süreli ürün ve üç yıl veya daha uzun süreli taşınmaz kirası sözleşmeleri yapılması,

7. Vesayet altındaki kişinin bir sanat veya meslekle uğraşması,

8. Acele hâllerde vasinin geçici önlemler alma yetkisi saklı kalmak üzere, dava açma, sulh olma, tahkim ve konkordato yapılması,

9. Mal rejimi sözleşmeleri, mirasın paylaştırılması ve miras payının devri sözleşmeleri yapılması,

10. Borç ödeme güçsüzlüğünün beyan edilmesi,

11. Vesayet altındaki kişi hakkında hayat sigortası yapılması,

12. Çıraklık sözleşmesi yapılması,

13. Vesayet altındaki kişinin bir eğitim, bakım veya sağlık kurumuna yerleştirilmesi,

14. Vesayet altındaki kişinin yerleşim yerinin değiştirilmesi.

C) Görevden alınma

I. Sebepleri

Madde 483. - Vasi, görevini ağır surette savsaklar, yetkilerini kötüye kullanır veya güveni sarsıcı davranışlarda bulunur ya da borç ödemede güçsüzlüğe düşerse, vesayet makamı tarafından görevden alınır.

Vasinin görevini yapmakta yetersizliği sebebiyle vesayet altındaki kişinin menfaatleri tehlikeye düşerse, vesayet makamı kusuru olmasa bile vasiyi görevden alabilir.

 

A) Kan hısımları

I. Altsoy

Madde 495 . - Mirasbırakanın birinci zümre mirasçıları, onun altsoyudur.

Çocuklar eşit olarak mirasçıdırlar.

Mirasbırakandan önce ölmüş olan çocukların yerini, halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır.

II. Ana ve baba

Madde 496. - Altsoyu bulunmayan mirasbırakanın mirasçıları, ana ve babasıdır. Bunlar eşit olarak mirasçıdırlar.

Mirasbırakandan önce ölmüş olan ana ve babanın yerlerini, halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır.

Bir tarafta hiç mirasçı bulunmadığı takdirde, bütün miras diğer taraftaki mirasçılara kalır.

III. Büyük ana ve büyük baba

Madde 497. - Altsoyu, ana ve babası ve onların altsoyu bulunmayan mirasbırakanın mirasçıları, büyük ana ve büyük babalarıdır. Bunlar, eşit olarak mirasçıdırlar.

Mirasbırakandan önce ölmüş olan büyük ana ve büyük babaların yerlerini, halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır.

Ana veya baba tarafından olan büyük ana ve büyük babalardan biri altsoyu bulunmaksızın mirasbırakandan önce ölmüşse, ona düşen pay aynı taraftaki mirasçılara kalır.

Ana veya baba tarafından olan büyük ana ve büyük babaların ikisi de altsoyları bulunmaksızın mirasbırakandan önce ölmüşlerse, bütün miras diğer taraftaki mirasçılara kalır.

Sağ kalan eş varsa, büyük ana ve büyük babalardan birinin mirasbırakandan önce ölmüş olması hâlinde, payı kendi çocuğuna; çocuğu yoksa o taraftaki büyük ana ve büyük babaya; bir taraftaki büyük ana ve büyük babanın her ikisinin de ölmüş olmaları hâlinde onların payları diğer tarafa geçer.

C) Evlâtlık

Madde 500. - Evlâtlık ve altsoyu, evlât edinene kan hısımı gibi mirasçı olurlar.

Evlât edinen ve hısımları, evlâtlığa mirasçı olmazlar.

Evlâtlığın kendi ailesindeki mirasçılığı da devam eder.

3. Sigorta alacakları

Madde 509. - Mirasbırakanın kendi ölümünde ödenmek üzere üçüncü kişi lehine hayat sigortası sözleşmesi yapması veya böyle bir kişiyi sonradan lehdar olarak tayin etmesi ya da sigortacıya karşı olan istem hakkını sağlararası veya ölüme bağlı tasarrufla karşılıksız olarak üçüncü kişiye devretmesi hâlinde, sigorta alacağının mirasbırakanın ölümü zamanındaki satın alma değeri terekeye eklenir.

IV. Ödeme güçsüzlüğü sebebiyle mirasçılıktan çıkarma

Madde 513. - Mirasbırakan, hakkında ödeme güçsüzlüğü belgesi bulunan altsoyunu, saklı payının yarısı için mirasçılıktan çıkarabilir. Ancak, bu yarıyı mirasçılıktan çıkarılanın doğmuş ve doğacak çocuklarına özgülemesi şarttır.

Miras açıldığı zaman ödeme güçsüzlüğü belgesinin hükmü kalmamışsa veya belgenin kapsadığı borç tutarı mirasçılıktan çıkarılanın miras payının yarısını aşmıyorsa, mirasçılıktan çıkarılanın istemi üzerine çıkarma iptal olunur.

II. Tereke malları üzerinde tasarruf

Madde 553. - Mirasbırakan taahhüt etmiş olmadıkça, terekeye dahil malların, vasiyeti yerine getirme görevlisi tarafından devri veya bunlar üzerinde sınırlı aynî haklar kurulması, sulh hâkiminin yetki vermesine bağlıdır. Hâkim, olanak bulunduğu takdirde mirasçıları dinledikten sonra karar verir. Olağan giderleri karşılayacak ölçüdeki tasarruflar için yetki almaya gerek yoktur.

3. Mirasçının alacaklarının hakları

Madde 562. - Mirasbırakan, tasarruf edebileceği kısmı aştığında, saklı payı zedelenen mirasçı, iflası hâlinde iflâs dairesinin veya mirasın geçtiği tarihte kendisine karşı ellerinde ödeme güçsüzlüğü belgesi bulunan alacaklıların ihtarına rağmen tenkis davası açmazsa, iflâs idaresi veya bu alacaklılar, alacaklarının elde edilmesi için gerekli olan oranda ve mirasçıya tanınan süre içinde tenkis davası açabilirler.

Mirasçılıktan çıkarılanın çıkarma tasarrufuna itiraz etmemesi durumunda da iflâs idaresi veya alacaklılar, aynı koşullarla tenkis davası açabilirler.

3. Sağlararası kazandırmalar

a) Tenkise tâbi kazandırmalar

Madde 563. - Aşağıdaki karşılıksız kazandırmalar, ölüme bağlı tasarruflar gibi tenkise tâbidir:

1. Mirasbırakanın, mirasçılık sıfatını kaybeden yasal mirasçıya miras payına mahsuben yapmış olduğu sağlararası kazandırmalar, geri verilmemek kaydıyla altsoyuna malvarlığı devri veya borçtan kurtarma yoluyla yaptığı kazandırmalar ya da alışılmışın dışında verilen çeyiz ve kuruluş sermayesi,

2. Miras haklarının ölümden önce tasfiye maksadıyla yapılan kazandırmalar,

3. Mirasbırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar ve ölümünden önceki bir yıl içinde âdet üzere verilen hediyeler dışında yapmış olduğu bağışlamalar,

4. Mirasbırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açıkça anlaşılabilen olan kazandırmalar.

4. Hayat sigortalarında

Madde 567. - Mirasbırakanın kendi ölümünde ödenmek üzere üçüncü kişi lehine hayat sigortası yaptığı veya böyle bir kişiyi lehdar olarak sonra belirlediği ya da sigortacıya karşı olan istem hakkını sağlararası veya ölüme bağlı tasarrufla karşılıksız olarak üçüncü kişiye devrettiği hâllerde, sigorta alacağının mirasbırakanın ölümü zamanındaki satınalma değeri tenkise tâbi olur.

VIII. Ret hâlinde sorumluluk

Madde 618. - Ödeme güçsüzlüğü içinde bulunduğu sırada ölen bir kimsenin mirasını reddeden mirasçılar, onun alacaklarına karşı, ölümünden önce beş yıl içinde ondan almış oldukları ve mirasın paylaşılmasında geri vermekle yükümlü olacakları değer ölçüsünde sorumlu olurlar.

Olağan eğitim ve öğrenim giderleriyle âdet üzere verilen çeyiz, bu sorumluluğun dışındadır.

İyi niyetli mirasçılar, ancak geri verme zamanındaki zenginleşmeleri ölçüsünde sorumlu olurlar.

III. Doğrudan doğruya deftere geçirme

Madde 622. - Resmî kayıtlardan veya mirasbırakanın belgelerinden varlığı anlaşılan alacaklar ve borçlar, deftere doğrudan doğruya geçirilir.

Deftere geçirilenler, alacaklılara ve borçlulara bildirilir.

II. Beyan

Madde 627. - Mirasçılardan her biri, tanınan süre içinde mirası reddettiğini veya resmî tasfiye istediğini ya da deftere göre veya kayıtsız şartsız kabul ettiğini beyan edebilir.

Süresi içinde herhangi bir beyanda bulunmayan mirasçı, mirası tutulan deftere göre kabul etmiş sayılır.

C) Zamanaşımı

Madde 639. - Miras sebebiyle istihkak davası, davacının kendisinin mirasçı olduğunu ve iyiniyetli davalının terekeyi veya tereke malını elinde bulundurduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde mirasbırakanın ölümünün veya vasiyetnamenin açılmasının üzerinden on yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.

İyiniyetli olmayanlara karşı zamanaşımı süresi yirmi yıldır.

A) Mirasın geçmesinin sonucu

I. Miras ortaklığı

Madde 640. - Birden çok mirasçı bulunması hâlinde, mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar, mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklık meydana gelir.

Mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahip olurlar ve sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere, terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler.

Mirasçılardan birinin istemi üzerine sulh mahkemesi, miras ortaklığına paylaşmaya kadar bir temsilci atayabilir.

Mirasçılardan her biri, terekedeki hakların korunmasını isteyebilir. Sağlanan korumadan mirasçıların hepsi yararlanır.

Bir mirasçı borç ödemede güçsüzlük hâlinde ise, mirasın açılması üzerine diğer mirasçılar, haklarının korunması için gerekli önlemlerin gecikmeksizin alınmasını sulh mahkemesinden isteyebilirler.

II. Mirasçıların sorumluluğu

Madde 641. - Mirasçılar, tereke borçlarından müteselsilen sorumludurlar.

Ana ve baba veya büyük ana ve büyük baba ile birlikte yaşayan ve emeklerini veya gelirlerini aileye özgüleyen ergin çocuklar ile torunlara verilecek uygun miktardaki tazminat, bu yüzden terekenin borç ödemede güçsüzlüğe düşmemesi kaydıyla tereke borcu sayılır.

II. Paylaşmaya kayyımın katılması

Madde 648. - Açılmış mirasta bir mirasçının payını devralmış veya haczettirmiş olan ya da elinde mirasçıya karşı alınmış borç ödemede güçsüzlük belgesi bulunan alacaklı, sulh hâkiminden bu mirasçının yerine paylaşmaya katılmak üzere bir kayyım atanmasını isteyebilir.

 

D) Aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe özgülenmesi

Madde 652. - Eşlerden birinin ölümü hâlinde tereke malları arasında ev eşyası veya eşlerin birlikte yaşadıkları konut varsa; sağ kalan eş, bunlar üzerinde kendisine miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.

Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya mirasbırakanın diğer yasal mirasçılarının istemi üzerine, mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınmasına da karar verilebilir.

Mirasbırakanın bir meslek veya sanat icra ettiği ve altsoyundan birinin aynı meslek ve sanatı icra etmesi için gerekli olan bölümlerde, sağ kalan eş bu hakları kullanamaz. Tarımsal taşınmazlara ilişkin miras hukuku hükümleri saklıdır.

2. Eklenti sayılmayanlar

Madde 687. - Asıl şeye zilyet olan kimsenin sadece geçici olarak kullanması veya tüketmesi için özgülenen ya da asıl şeyin özel niteliği ile herhangi bir ilişkisi bulunmadan sadece korunmak, satılmak veya kiraya verilmek üzere onunla birleştirilen şeyler eklenti sayılmaz.

C) Birlikte mülkiyet

I. Paylı mülkiyet

1. Genel kurallar

Madde 688. - Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddî olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir.

Başka türlü belirlenmedikçe, paylar eşit sayılır.

Paydaşlardan her biri kendi payı bakımından malik hak ve yükümlülüklerine sahip olur. Pay devredilebilir, rehnedilebilir ve alacaklılar tarafından haczettirilebilir.

6. Paydaşlıktan çıkarma

a) Paydaşın çıkarılması

Madde 696. - Kendi tutum ve davranışlarıyla veya malın kullanılmasını bıraktığı ya da fillerinden sorumlu olduğu kişilerin tutum ve davranışlarıyla diğer paydaşların tamamına veya bir kısmına karşı olan yükümlülüklerini ağır biçimde çiğneyen paydaş, bu yüzden onlar için paylı mülkiyet ilişkisinin devamını çekilmez hâle getirmişse, mahkeme kararıyla paydaşlıktan çıkarılabilir.

Davanın açılması, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, pay ve paydaş çoğunluğuyla karar verilmesine bağlıdır.

Hâkim, çıkarma istemini haklı gördüğü takdirde, çıkarılacak paydaşın payını karşılayacak kısmı maldan ayırmaya olanak varsa, bu ayırmayı yaparak ayrılan parçanın paylı mülkiyetten çıkarılana özgülenmesine karar verir.

Aynen ayrılmasına olanak bulunmayan maldaki payın dava tarihindeki değerleriyle kendilerine devrini isteyen paydaş veya paydaşlar bu istemlerini paydaşlıktan çıkarma istemi ile birlikte ileri sürmek zorundadırlar. Hâkim, hüküm vermeden önce re’sen belirleyeceği uygun bir süre içinde pay değerinin ödenmesine veya tevdiine karar verir. Davanın kabulü hâlinde payın istemde bulunan adına tesciline hükmolunur.

Payı karşılayacak kısım maldan aynen ayrılamaz ve bu payı isteyen paydaş da bulunmazsa hâkim, davalıya payını devretmesi için bir süre belirler ve bu süre içinde devredilmeyen payın açık artırmayla satışına karar verir. Satış kararı, cebrî icra yoluyla paraya çevirmeye ilişkin hükümler uyarınca yerine getirilir.

3. Sona ermesi

Madde 703. - Elbirliği mülkiyeti, malın devri, topluluğun dağılması veya paylı mülkiyete geçilmesiyle sona erer.

Paylaştırma, aksine bir hüküm bulunmadıkça, paylı mülkiyet hükümlerine göre yapılır.

II. Devir hakkının kısıtlamaları

1. Yasal önalım hakkı

a) Önalım hakkı sahibi

Madde 732. - Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.

b) Kullanma yasağı, feragat ve hak düşürücü süre

Madde 733. - Cebrî artırmayla satışlarda önalım hakkı kullanılamaz.

Önalım hakkından feragatin resmî şekilde yapılması ve tapu kütüğüne şerh verilmesi gerekir. Belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçme, yazılı şekle tâbidir ve satıştan önce veya sonra yapılabilir.

Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir.

Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her hâlde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer.

b) Diğer geçit hakları

Madde 748. - Taşınmaz malikinin taşınmazını işletme veya iyileştirme ya da taşınmazı üzerinde yapı yapma amacıyla komşu taşınmaza geçici olarak girme hakkı ile tarla yolu, hayvan sulama yolu, kış geçidi, tomruk kaydırma yolu ve oluğu ve bunlara benzer diğer geçitler özel kanun hükümlerine tâbidir.

Özel kanun hükmü yoksa yerel âdet uygulanır.

Doğrudan doğruya kanundan kaynaklanan geçit hakları, tapu kütüğüne tescil edilmeksizin doğar. Ancak, bunlardan sürekli nitelikte olanlar beyanlar sütununda gösterilir.

II. Sahiplenme

1. Sahipsiz şeyler

Madde 767. - Sahipsiz bir taşınırı malik olmak iradesiyle zilyetliğine geçiren kimse, onun maliki olur.

4. İntifa hakkı sahibinin yükümlülükleri

a) Malın korunması

Madde 812. - İntifa hakkı sahibi, hakkın konusu olan malın korunması ve olağan bakımı için gerekli onarım ve yenilemeleri yapmakla yükümlüdür.

Malın korunması, daha önemli işlerin yapılmasını veya önlemlerin alınmasını gerektiriyorsa; intifa hakkı sahibi, durumu malike bildirmek ve bunların gerçekleştirilmesine izin vermek zorundadır.

Malikin gereken işleri yapmaktan kaçınması hâlinde intifa hakkı sahibi, bunları onun hesabına kendisi yapabilir.

b) Özgülenme yönü

Madde 817. - İntifa hakkı sahibi, intifa konusu taşınmazın ekonomik özgülenme yönünü malike önemli zarar verecek şekilde değiştiremez; özellikle onu yeni bir şekle dönüştüremeyeceği gibi, onda önemli bir değişiklik de yapamaz.

İntifa hakkı sahibi, malike önceden haber vermek ve taşınmazın ekonomik özgülenme yönünde önemli değişiklik yapmamak koşuluyla taş, kireç, mermer ve turba ocakları ile benzerlerini açabilir.

c) Devir ve devir hakkı isteme

Madde 822. - İntifa hakkı sahibi, intifaın başlangıcını izleyen üç ay içinde, hakkın konusu olan alacağın veya kıymetli evrakın kendisine devrini isteyebilir.

İntifa hakkı sahibi, alacağın veya kıymetli evrakın devri sırasındaki değeri tutarında devredene karşı bunların bedelini ödeme borcu altına girer ve feragat edilmedikçe bu borç için ayrıca güvence göstermekle yükümlü olur.

Güvence istemekten feragat edilmemiş ise devir, ancak güvence gösterildikten sonra hüküm ifade eder.

D) Kaynak hakkı

Madde 837. - Başkasının arazisinde bulunan kaynak üzerinde irtifak hakkı, bu arazinin malikini suyun alınmasına ve akıtılmasına katlanmakla yükümlü kılar.

Bu hak, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, başkasına devredilebilir ve mirasçıya geçer.

Kaynak hakkı, bağımsız nitelikte ve en az otuz yıl için kurulmuş ise tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilebilir.

E) Diğer irtifak hakları

Madde 838. - Malik, taşınmazı üzerinde herhangi bir kişi veya topluluk lehine atış eğitimi veya spor alanı ya da geçit olarak kullanılmak gibi belirli bir yararlanmaya hizmet etmek üzere başka irtifak hakları da kurabilir.

Bu haklar, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, başkasına devredilemez ve mirasçılara geçmez. Bu hakların kapsamı, hak sahibinin olağan ihtiyaçlarına göre belirlenir.

Taşınmaz lehine irtifaklara ilişkin hükümler, bu tür irtifak haklarına da uygulanır.

II. Sona ermesi

1. Genel olarak

Madde 843. - Taşınmaz yükü tescilin terkini veya yüklü taşınmazın tamamen yok olmasıyla sona erer.

Feragat, yükten kurtarma ve diğer sona erme sebepleri, yüklü taşınmaz malikine, hak sahibinden terkini isteme yetkisi verir.

3. Rehinli taşınmazın kısmen devri

Madde 868. - Malik, rehinli taşınmazın güvence altına aldığı alacağın yirmide birinden az değeri olan bir parçasını başkasına devrederse; alacaklı, kendisine bu parça ile orantılı bir ödeme yapıldığı veya taşınmazın geri kalan kısmı yeterli güvence oluşturduğu takdirde, devredilen parça üzerindeki rehni kaldırmaktan kaçınamaz.

VI. Rehin derecesi

1. Rehin derecesinin hükümleri

Madde 870. - Rehnin sağladığı güvence, tescilde belirtilen rehin derecesi ile sınırlıdır.

Taşınmaz rehni, sırada kendisinden önce gelecek olanın miktarının sicilde belirtilmesi kaydıyla ikinci veya daha sonraki derecede de kurulabilir.

VIII. Arazinin iyileştirilmesi halinde rehin hakkı

1. Öncelik

Madde 877. - Bir kamu kurum ve kuruluşunun katkısıyla iyileştirilen arazinin değerinde bir artma meydana gelirse malik, iyileştirme giderlerinden payına düşeni karşılamak üzere kendisine ödünç veren alacaklı lehine tescil suretiyle rehin hakkı kurabilir. Kurulan rehin, taşınmaz üzerindeki diğer bütün yüklerden önce gelir.

İyileştirme, kamu kurum ve kuruluşunun katkısı olmaksızın yapılmış ise, malik taşınmazı üzerinde en çok masrafların üçte ikisi için rehin kurabilir.

2. Borcun ödenmesi ve rehnin sona ermesi

Madde 878. - İyileştirme, kamu kurum ve kuruluşunun katkısı olmaksızın yapılmış ise, rehinli alacağın en çok beş yıl içinde eşit taksitlerle ödenmesi gerekir.

Alacağın veya yıllık taksitlerin muaccel olmasından beş yıl sonra rehin hakkı sona erer ve sonraki alacaklılar sıralarına göre ilerlerler.

A. Amaç ve nitelik

Madde 881. - Halen mevcut olan veya henüz doğmamış olmakla beraber doğması kesin veya olası bulunan herhangi bir alacak, ipotekle güvence altına alınabilir.

İpoteğe konu olacak taşınmazın, borçlunun mülkiyetinde bulunması gerekmez.

C. Hükmü

I. Mülkiyet ve borçluluk

1. Taşınmazın devri

Madde 888. - İpotekli taşınmazın devri, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, borçlunun sorumluluğunda ve güvencede bir değişiklik meydana getirmez.

Yeni malik borcu yüklendiği takdirde alacaklı, kendisine başvurma hakkını saklı tuttuğunu bir yıl içinde yazılı olarak önceki borçluya bildirmezse, borçlu borcundan kurtulur.

2. Taşınmazın bölünmesi

Madde 889. - İpotekli taşınmazın bir kısmının veya aynı malike ait bulunan ipotekli taşınmazlardan birinin başkasına devredilmesi ya da ipotekli taşınmazın bölünmesi halinde, aksine bir anlaşma yoksa, rehin taşınmazlara değerleri oranında tapu idaresince re’sen dağıtılır.

Bu dağıtımı kabul etmeyen alacaklı, dağıtımın kesinleştiğinin kendisine tebliğinden başlayarak bir ay içinde yazılı bildirimde bulunmak suretiyle alacağın bir yıl içinde ödenmesini borçludan isteyebilir.

Yeni malikler, kendilerine ait taşınmaza düşen borcu yüklendikleri takdirde alacaklı, kendisine başvurma hakkını saklı tuttuğunu önceki borçluya bir yıl içinde yazılı olarak bildirmezse, borçlu borcundan kurtulur.

 

II. Alacağın devri

Madde 891. - İpotekle güvence altına alınmış bir alacağın devrinin geçerli olması, devrin tapu kütüğüne tescil edilmesine bağlı değildir.

II. Tescile tâbi kanunî ipotekler

1. Haller

Madde 893. - Aşağıdaki alacaklılar, kanunî ipotek hakkının tescilini isteyebilirler:

1. Satıştan doğan alacağı için satılan taşınmaz üzerinde satıcı,

2. Elbirliği ortaklığına giren taşınmazlarda paylaşmadan doğan alacakları için birlikte mirasçı olanlar veya diğer elbirliği ortakları,

3. Bir taşınmaz üzerinde yapılan yapı veya diğer işlerde malzeme vererek veya vermeden emek sarf ettikleri için malzeme ve emek karşılığı olarak malik veya yükleniciden alacaklı olan alt yüklenici veya zanaatkârlar.

Alacaklıların, bu kanunî ipotek hakkından önceden feragat etmeleri geçerli değildir.

V. Devir ve bölünme

Madde 902. - İpotekli borç senedinin güvencesi olan taşınmazın devrine veya bölünmesine ilişkin sonuçlar hakkında ipotek hükümleri uygulanır.

6. Alacağın devrinden sonra ödeme

Madde 917. - Alacağın devri halinde borçlu, kendisine bildirilmiş olmadıkça kupona bağlı olmayan faiz ve yıllık edimleri, senet hamile yazılı olsa bile, eski alacaklıya ödeyebilir.

Ana paranın tamamen veya kısmen ödenmesi, ancak ödeme zamanında kendisinin alacaklı olduğunu ispat eden kimseye yapılmış ise geçerlidir.

3. Alacağın devri

Madde 924. - İpotekli borç senedindeki veya irat senedindeki alacağın devri, rehin senedinin teslim edilmesine bağlıdır.

Rehin senedinin nama yazılı olması halinde devralanın adı ve devir işlemi senet üzerine yazılır.

III. Borç ödemede güçsüzlük

Madde 952. - Alacaklı, borçlunun ödemede güçsüzlüğe düşmesi halinde, alacağı muaccel olmasa bile, hapis hakkını kullanabilir.

Borç ödemede güçsüzlük, taşınırın tesliminden sonra meydana gelmiş veya daha önce meydana gelmiş olmakla beraber alacaklı bu durumu teslimden sonra öğrenmiş ise; o şeyin belli bir yönde kullanılacağı konusunda alacaklı tarafından yüklenilmiş bir yükümlülük veya borçlunun teslim sırasında ya da daha önce verdiği talimatla bağdaşmasa bile, alacaklı hapis hakkını kullanabilir.

A. Genel olarak

Madde 954. - Başkasına devredilebilen alacaklar ve diğer haklar rehnedilebilir.

Aksine bir hüküm bulunmadıkça, bunların rehni hakkında da teslime bağlı rehin hükümleri uygulanır.

B. Zilyetliğin devri

I. Hazırlar arasında

Madde 977. - Zilyetlik, şeyin veya şey üzerinde hâkimiyeti sağlayacak araçların edinene teslimi veya edinenin önceki zilyedin rızasıyla şey üzerinde hâkimiyeti kullanacak duruma gelmesi halinde devredilmiş olur.

5. Taşınmazlarda karine

Madde 992. - Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır.

Ancak, taşınmaz üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse, gasp veya saldırı sebebiyle dava açabilir.

 

Devamı