Turkiye Buyuk Millet Meclisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul Tutanağı
22. Dönem 4. Yasama Yılı
110. Birleşim 01/Haziran/2006 Perşembe
Ulaşmak İstediğiniz sayfa aralığını giriniz.
Önceki Sayfa Sonraki Sayfa
Tutanak toplam 75 sayfadır.

DÖNEM: 22 YASAMA YILI: 4

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

CİLT : 122

110 uncu Birleşim

1 Haziran 2006 Perşembe

İ Ç İ N D E K İ L E R

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1.- Kırşehir Milletvekili Hüseyin Bayındır'ın, Boğazevci Beldesinin orman bölgesi kapsamına alınması sonucunda ortaya çıkan sıkıntılara; esnafın, kredi faizleri ile Bağ-Kur primlerinin yüksek oluşundan dolayı karşılaştıkları sorunlara ilişkin gündemdışı konuşması

2.- Konya Milletvekili Remzi Çetin'in, Kıbrıs'taki son siyasî gelişmeler ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki ekonomik ilerlemelere ilişkin gündemdışı konuşması

3.- Kırklareli Milletvekili Mehmet S. Kesimoğlu'nun, Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliğinin özelleştirme kapsamına alınarak faaliyetinin durdurulması sonucunda ortaya çıkan olumsuzluklara ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in cevabı

V.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1.- İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü'nün yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Başbakanlık tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Raporu (3/879) (S. Sayısı: 1169)

2.- İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü'nün yasama dokunulmazlığının kaldırılması hakkında Başbakanlık tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Raporu (3/899) (S. Sayısı: 1170)

3.- Ordu Milletvekilleri Eyüp Fatsa ile Enver Yılmaz'ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması hakkında Başbakanlık tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Raporları (3/914) (S. Sayısı: 1171)

1

4.- Kütahya Milletvekili Hasan Fehmi Kinay ve 39 milletvekilinin, geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/128) (S. Sayısı: 1006)

5.- Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 milletvekili, Adana Milletvekili N. Gaye Erbatur ve 68 milletvekili, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 milletvekili, İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 milletvekili ile İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 milletvekilinin, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/148, 182, 187, 284, 285) (S. Sayısı: 1140)

VI.- ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUP ÖNERİLERİ

1.- (10/233) esas numaralı Meclis araştırması önergesinin öngörüşmesinin, Genel Kurulun 1.6.2006 Perşembe günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grup önerisi

VII.- AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İzmir Milletvekili K. Kemal Anadol'un, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin'in, konuşmasında, Genel Başkanlarına ve Partisine sataşması nedeniyle konuşması

VIII.- SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- İzmir Milletvekili Enver ÖKTEM'in, televizyon yayınlarına ve eğitici programlara ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/13717)

2.- Antalya Milletvekili Feridun Fikret BALOĞLU'nun, TRT'nin bandrol geliri tahsilatına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/13755)

3.- Tunceli Milletvekili V. Sinan YERLİKAYA'nın, TRT Genel Müdür Vekilinin uygulamalarına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/13756)

4.- Osmaniye Milletvekili Necati UZDİL'in, yerfıstığı ithaline,

- Mersin Milletvekili Ersoy BULUT'un, Erdemli Alata Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsüne,

- Balıkesir Milletvekili Orhan SÜR'ün, Atatürk Orman Çiftliğine dökülen hafriyat toprağına,

- Ordu Milletvekili Kâzım TÜRKMEN'in, petekli bal üreticisinin teşvik edilmesine ve arıcılıkla ilgili düzenleme çalışmalarına,

- Hatay Milletvekili Gökhan DURGUN'un, 2003'ten itibaren Hatay'da yapılan ihalelere,

- Mersin Milletvekili Hüseyin GÜLER'in, tarım sektörünün sorunlarına,

- Muğla Milletvekili Gürol ERGİN'in, sınır ticaretiyle girişine izin verilen tarım ürünlerine, bazı kaçak ürünlere ve alternatif ürün projesine,

- Adana Milletvekili N. Gaye ERBATUR'un, Adana'daki kaçak et denetimine,

- Manisa Milletvekili Ufuk ÖZKAN'ın, özelleştirilecek şeker fabrikalarına, şeker üretimine ve kaçakçılığına,

İlişkin soruları ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi EKER'in cevabı (7/13816, 13817, 13818, 13819, 13820, 13821, 13822, 13823, 13824)

5.- İstanbul Milletvekili Berhan ŞİMŞEK'in, TRT'de bir yönetim kurulu üyesinin yakını personelin kayırıldığı iddialarına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/13873)

6.- İstanbul Milletvekili Berhan ŞİMŞEK'in, TRT lojmanlarının yönetim kurulu üyelerine tahsisine ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/13874)

7.- İstanbul Milletvekili Onur ÖYMEN'in, TRT-3 yayınlarının Digiturk'ten kaldırılmasına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/13875)

8.- Eskişehir Milletvekili Mehmet Vedat YÜCESAN'ın, 6.5.2006 tarihinde TRT yayınlarında meydana gelen kesintiye ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Beşir ATALAY'ın cevabı (7/14224)

9.- Denizli Milletvekili Ümmet KANDOĞAN'ın, basın müşavirliğine yapılan atamalara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Kürşad TÜZMEN'in cevabı (7/14277)

2

I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 15.00'te açılarak altı oturum yaptı.

Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü ve Beşinci Oturumlar

Antalya Milletvekili Nail Kamacı, Antalya Lara Kumul Kent Parkın bazı bölümlerinin inşaat alanı olarak kullanıma açılması amacıyla özel firmalara ihaleye çıkarılmasından dolayı duyulan endişelere ilişkin gündemdışı bir konuşma yaptı; Antalya Milletvekilleri Burhan Kılıç ve Feridun Fikret Baloğlu da aynı konuda kişisel görüşlerini açıkladı.

Düzce Milletvekili Yaşar Yakış, Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılım süreciyle ilgili gelişmeler ile Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Heyeti olarak Portekiz ve İspanya'ya yaptıkları ziyaretlerdeki izlenimlerine,

Yozgat Milletvekili Emin Koç, bölgedeki çiftçilere doğrudan gelir desteği yapılmamış olmasından dolayı karşılaşılan sıkıntılara,

İlişkin gündemdışı birer konuşma yaptılar.

Gündemin "Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler" kısmının 292 nci sırasında yer alan (10/354) esas numaralı Meclis araştırması önergesinin öngörüşmesinin Genel Kurulun 31.5.2006 Çarşamba günkü birleşimde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisinin, yapılan görüşmelerden sonra, kabul edilmediği açıklandı.

Kocaeli Milletvekili İzzet Çetin, Bursa Milletvekili Faruk Çelik'in, konuşmasında, şahsına sataştığı iddiasıyla bir açıklamada bulundu.

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının:

1 inci sırasında bulunan, Kamu İhale Kanununa Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifinin (2/212) (S. Sayısı: 305), görüşmeleri, daha önce geri alınan maddelere ilişkin komisyon raporu henüz gelmediğinden;

2 nci sırasında bulunan, Bazı Kamu Alacaklarının Tahsil ve Terkinine İlişkin (1/1030) (S. Sayısı: 904),

3 üncü sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti Arasında Yayılmanın Önlenmesi Amaçlarına Yönelik Yardım Sağlanmasının Kolaylaştırılması İçin İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair (1/1115) (S. Sayısı:1147),

Kanun Tasarılarının görüşmeleri, ilgili komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından,

Ertelendi.

4 üncü sırasında bulunan ve İçtüzüğün 91 inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun olarak bölümler halinde görüşülmesi kararlaştırılmış bulunan, Cumhurbaşkanınca bir kez daha görüşülmek üzere geri gönderilen, 19.4.2006 Tarihli ve 5489 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun (1/1206) (S. Sayısı: 1189), görüşmeleri tamamlanarak,

5 inci sırasında bulunan, Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının (1/1201) (S. Sayısı: 1191), görüşmelerini müteakiben,

Kabul edilip kanunlaştıkları açıklandı.

6 ncı sırasında bulunan, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşmenin Oluşturduğu Denetim Mekanizmasının Değiştirilmesine İlişkin 14 Nolu Protokolun Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının (1/1022) (S. Sayısı: 1007), tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanarak maddelerine geçilmesi kabul edildi.

Saat 23.30'da toplanmak üzere, Beşinci Oturuma 23.28'de son verildi.

Ali Dinçer

Başkanvekili

Ahmet Küçük Harun Tüfekci

Çanakkale Konya

Kâtip Üye Kâtip Üye

Altıncı Oturum

TBMM Genel Kurulu saat 23.33'te açıldı.

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının:

6 ncı sırasında bulunan, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşmenin Oluşturduğu Denetim Mekanizmasının Değiştirilmesine İlişkin 14 Nolu Protokolun Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının (1/1022) (S. Sayısı: 1007), görüşmelerine devam olunarak;

7 nci sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Katar Devleti Hükümeti Arasında Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmasının (1/1093) (S. Sayısı: 1126),

8 inci sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti ile Bosna Hersek Arasında Gelir ve Servet Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmasının (1/1103) (S. Sayısı: 1127),

3

9 uncu sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti ile Portekiz Cumhuriyeti arasında Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme ve Vergi Kaçakçılığına Engel Olma Anlaşması ve Eki Protokolün (1/1175) (S. Sayısı:1158),

10 uncu sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı Arasındaki Temel Anlaşmaya Ekin (1/1114) (S. Sayısı: 1091),

11 inci sırasında bulunan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Afganistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Sağlık Alanında İşbirliğine Dair Anlaşmanın (1/1064) (S. Sayısı: 1034),

Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarılarının, görüşmelerini müteakiben;

Elektronik cihazla yapılan açıkoylamalardan sonra, kabul edilip kanunlaştıkları açıklandı.

1 Haziran 2006 Perşembe günü, alınan karar gereğince saat 14.00'te toplanmak üzere, birleşime 00.36'da son verildi.

Sadık Yakut

Başkanvekili

Harun Tüfekci Ahmet Küçük

Konya Çanakkale

Kâtip Üye Kâtip Üye

4

No.: 153

II. - GELEN KÂĞITLAR

1 Haziran 2006 Perşembe

Tasarılar

1.- Petrol Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/1215) (Adalet; İçişleri; Plan ve Bütçe ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 26.5.2006)

2.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/1216) (Plan ve Bütçe ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 29.5.2006)

3.- Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/1217) (Millî Savunma ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 30.5.2006)

Teklifler

1.- Diyarbakır Milletvekili Aziz Akgül'ün; Hususi Hastaneler Kanunu ile Sağlık Hizmetleri Temel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/808) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 24.5.2006)

2.- Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin'in; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/809) (Plan ve Bütçe ile Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 29.5.2006)

3.- Mersin Milletvekili Hüseyin Özcan'ın; Uzman Erbaş Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/810) (Millî Savunma ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 30.5.2006)

4.- Düzce Milletvekili Yaşar Yakış ve 3 Milletvekilinin; Avrupa Birliği İşleri Komisyonu Kuruluş Kanunu Teklifi (2/811) (Avrupa Birliği Uyum; Plan ve Bütçe ile Anayasa Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 31.5.2006)

5.- İstanbul Milletvekili Mustafa Ataş ve 9 Milletvekilinin; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunu Teklifi (2/812) (Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm; İçişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 31.5.2006)

5

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.04

1 Haziran 2006 Perşembe

BAŞKAN: Başkanvekili Ali DİNÇER

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Türkân MİÇOOĞULLARI (İzmir)

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110 uncu Birleşimini açıyorum.

III. - YOKLAMA

BAŞKAN - Elektronik cihazla yoklama yapacağız.

Yoklama için 5 dakika süre vereceğim. Sayın milletvekillerinin, oy düğmelerine basarak salonda bulunduklarını bildirmelerini; bu süre içerisinde elektronik sisteme giremeyen milletvekillerinin, salonda hazır bulunan teknik personelden yardım istemelerini; buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise, yoklama pusulalarını görevli personel aracılığıyla, 5 dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Toplantı yetersayısı yoktur; 10 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati : 14.12

6

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.26

BAŞKAN: Başkanvekili Ali DİNÇER

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110 uncu Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

III.- YOKLAMA

BAŞKAN - Açılışta yapılan yoklamada toplantı yetersayısı bulunamamıştı. Şimdi, yoklama işlemini tekrar başlatacağım.

Yoklama için 5 dakika süre veriyorum. Sayın milletvekillerinin, oy düğmelerine basarak salonda bulunduklarını bildirmelerini; bu süre içerisinde elektronik sisteme giremeyen milletvekillerinin, salonda hazır bulunan teknik personelden yardım istemelerini; buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise, yoklama pusulalarını görevli personel aracılığıyla, 5 dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündemdışı söz vereceğim.

Gündemdışı ilk söz, esnafın sorunları hakkında söz isteyen, ahiliğin merkezi Ahi Evran'ın, Cacabey'in, Aşık Paşa'nın memleketi Kırşehir'in Milletvekili Hüseyin Bayındır'a aittir.

Buyurun Sayın Bayındır. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 5 dakika.

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1.- Kırşehir Milletvekili Hüseyin Bayındır'ın, Boğazevci Beldesinin orman bölgesi kapsamına alınması sonucunda ortaya çıkan sıkıntılara; esnafın, kredi faizleri ile Bağ-Kur primlerinin yüksek oluşundan dolayı karşılaştıkları sorunlara ilişkin gündemdışı konuşması

HÜSEYİN BAYINDIR (Kırşehir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; öncelikle Yüce Heyetinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, geçen hafta bir dizi ziyarette bulunduğum Çiçekdağı ve Akçakent bölgesindeki yoksulluğa dikkatinizi çekerek, Boğazevci Beldemizin beldeye özgü sorunlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Orman Bakanının da, bu beldeyle ilgili dikkatini çekmek istiyorum.

Boğazevci'de, bu beldemizde tarla yok, mera yok, tek başına geçim kaynağı olan hayvancılığı var. Onu da, beldeyi orman kapsamına aldırarak, vatandaşı açlığa mahkûm etmişsiniz. Yoksulluk yetmiyormuş gibi, ormanla ilgili kesilen cezalar ve verilen hapis kararları da Boğazevcili yurttaşlarımızın çığlığı ve feryadı olmuştur.

Aynı zamanda, yıllardır çözüm bulunamayan Boğazevci Göletinin de derhal faaliyete geçirilmesi şarttır, esastır.

Hemen Boğazevci'nin yanındaki Kilimli Köyümüzden de feryatlar yükseliyor ve onların da ricası, diyorlar ki Sayın Tarım Bakanına "Sayın Tarım Bakanı, duyuyoruz İsrail'desin, duyuyoruz Almanya'dasın, bari bir de Türkiye'ye gel de doğrudan 2005 yılı gelir desteğimizi ver" diyor ve aynı zamanda, bugün, Hatay'da, Adana'da hububat mevsimi başladı; ama, henüz taban fiyattan haber yok, "taban fiyatını Sayın Bakan açıklasın" diyorlar; ben de Sayın Bakana buradan sesleniyorum.

Sanayi Bakanımızın da dikkatini çekmek istiyorum: Kırşehir'deki Şeker Fabrikasını kapatmaktan, peşkeş çekmekten vazgeçin. Petlas'ı sattınız, çalışanları mağdur ettiniz, şimdi de şekere tuz katıyorsunuz Kırşehir'de. Kırşehir Şeker Fabrikasını satmayı aklınızdan çıkarın; sattırmayacak Kırşehir halkı, Kırşehir işçisi; bunu da bilin.

Gelelim, özelinde Kırşehir'in, genelinde de Türk esnafının içinde bulunduğu koşullara. Ülkenin ekonomik ve sosyal yapısında esnaflarımızın vazgeçilmez bir yeri ve önemi vardır. Esnaf ve sanatkârların ülke ekonomisi içinde hak ettiği yeri almalarını sağlamak, onların var olan tüm sorunlarının çözümüyle mümkün olacaktır.

İşletme sayısı, istihdam içindeki payı, üretim düzeyi ve yaratılan katmadeğer bakımından esnaf ve sanatkârlar, sosyoekonomik dengelerin kurulmasında, tarımsal ve sınaî ürünlerin tüketiciye ulaştırılmasında, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizin de ekonomik ve sosyal yapısında önemli rol oynamaktadırlar.

Bugün, kayıtdışı ve seyyar çalışan esnafın kayıt altına alınamayışı, bununla birlikte, vergi, Bağ-Kur primlerinin ve uygulanan kredi faiz oranlarının çok yüksek olması, esnaf ve sanatkârların önde gelen sorunları arasında yer almaktadır.

Yürürlükte olan vergi sistemi esnaf ve sanatkârlara ağır bir yük getirmektedir. Bu nedenle, mevcut vergi sistemi yeniden gözden geçirilerek, tüm işyeri kiralarının kira stopajları yüzde 22'den yüzde 10'lara düşürülmeli, çek defterinden alınan harçlar kaldırılmalıdır. Gerekli vergisel teşvikler sağlanarak, esnafın üzerindeki istihdam maliyeti aşağıya çekilmelidir. Sektör aleyhine olan rekabet dengesizliği de ortadan kaldırılmalıdır.

7

Çalışanların yüzde 60'ından fazlasını istihdam eden, katmadeğerin de yüzde 32'sinden fazlasını yaratan esnaf ve sanatkârlar, Türkiye'de, maalesef, kredi pastasının da dörtte 1'ini ancak alabilmektedir.

Gerek yatırımlarını gerekse giderlerini, yani, tüm ticarî hayatlarını genelde özsermayeleriyle gerçekleştiren esnaf ve sanatkârların, yeterli düzeyde kredi alabilme olanakları bulunmamaktadır. Esnaf kefalet kredi kooperatifleri aracılığıyla kullandırılan kredilerin şahıs limitleri 25 000 YTL'den 50 000 YTL'ye çıkarılmalıdır.

Kırşehir'de 1 600, Esnaf ve Kredi Kooperatifler Birliğine üye insan var. Dün oradaydım, evvelsi gün oradaydım, inanın buna, en az 1 400 tanesinin dükkânını açacak hali de kalmamış, dermanı da kalmamış; bunu da, bilgilerinize sunmak isterim.

2001 yılında enflasyon oranı yüzde 70 iken, kredi kooperatiflerinde esnafa kullandırılan faiz oranı yüzde 50'lerdeydi; yani, enflasyon daha yukarıda olmasına rağmen, kredi faizleri daha aşağıdaydı. Şimdi yüzde 8 olmasına rağmen, kredi faizleri yüzde 15'lerde. Dikkatinizi, yine, bu konuda da çekmek istiyorum ve esnafın içinde bulunduğu durumu da gözler önüne sererek, onların bu yoksulluğuna, onların bu feryadına aracılık etmek istiyorum, dile getirmek istiyorum; tabiî, duyacak, dinleyecek kulak varsa, bu işleri yapacak yürek varsa; AKP'lilere söylüyorum. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Uzakdoğu ülkelerinden kalite ve standartlara uygun olmayan binbir çeşit ürün ülkemize getirilmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayın Sayın Bayındır.

HÜSEYİN BAYINDIR (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

Bu ürünler piyasada istediği gibi yer almakta, ondan dolayı, hem esnafımız hem de tüketici halkımız mağdur edilmektedir. Milyonlarca dövizimizin yurt dışına çıkmasına sebep olan bu ürünlerin yurt dışından girişine izin verilmemelidir.

Esnafım siftahsız dükkân kapatıyor. Bu basit bir cümle değildir. Esnaf kendi evine ekmek götüremiyor. Esnaf, geçindirmekle yükümlü olduğu çocuklarına, eşine bakmaktan acze düşmüş durumda. Esnafın Kırşehir'de kepengi kapandı, esnafın, Türkiye'de dizlerinin, ayaklarının üzerinde duracak dermanı kalmamıştır; bunu da bilgilerinize sunarım.

Ben, buradan, sözlerimi çok fazla uzatmadan, Bağ-Kur primleri çok yüksektir diyorum. Bağ-Kur primlerinden dolayı, çek ve senetlerinden dolayı, bunları ödeyemediğinden dolayı esnafımız zordadır, cezaevlerine düşmektedir. Sizden bir ricam var; Sayın Adalet Bakanını da göreve çağırıyorum buradan. Sayın Adalet Bakanı, anlaşıldı, AKP İktidarı esnafa dışarıda destek vermeyecek. Onların ayakta tutunmalarına, ayakta kalmalarına olanak bırakmıyorsunuz; cezaevlerine düşürdünüz esnafı; hiç değilse, cezaevinde bir esnaf koğuşu kurun da, tefrişini de biz yapalım.

BAŞKAN - Toparlayın lütfen.

HÜSEYİN BAYINDIR (Devamla) - Hiç değilse orada bari otuz kırk yıllık azılı mahkûmlarla esnafımızı yan yana yatırmayın diyorum.

Esnafların tüm selamı sizlerle beraber olsun; ama, esnafa gidecek yüzünüzün kalmadığını da gördüm; dileyen Kırşehir'e gelir, esnafa da gider, halinizi görürsünüz diyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

BAŞKAN - Gündemdışı ikinci söz, Kıbrıs'taki son gelişmeler hakkında söz isteyen Konya Milletvekili Remzi Çetin'e aittir.

Buyurun Sayın Çetin. (AK Parti sıralarından alkışlar)

2.- Konya Milletvekili Remzi Çetin'in, Kıbrıs'taki son siyasî gelişmeler ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki ekonomik ilerlemelere ilişkin gündemdışı konuşması

REMZİ ÇETİN (Konya) - Muhterem Başkan, muhterem milletvekilleri; Doğu Akdeniz'e açılan kapımız olan Kıbrıs, her açıdan hayatî öneme sahip bir adadır. Geride kalan çeşitli tarihî gelişmelerden sonra bugünkü duruma gelinmiştir.

Sayın Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımızın yüksek gayretleri sonucu kayda değer kazanımlar elde edilmiştir. 24 Nisan 2004'te eşzamanlı yapılan Annan Planı referandumunu, Rumlar, kahir ekseriyetle reddetmişlerdir. Barış temelinde hareket eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, önemli bir çoğunlukla planı kabul etmiştir. Böylece, bütün dünya, Rum propagandasının aksine, anlaşmaz tarafın Rumlar olduğunu açık seçik görmüştür. Ayrıca, referandumun akabinde uluslararası camiada şu müspet gelişmeler cereyan etmiştir:

Annan, uluslararası camiaya "izolasyonları kaldırın" çağrısı yapmıştır. Güvenlik Konseyi henüz bir karar almamıştır. AB Konseyi de izolasyonların kaldırılması yönünde komisyona görev vermiştir. Yeşil Hat Tüzüğü çıkmıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Devleti adamları uluslararası her zeminde siyasî eşdeğerlik çerçevesinde kabul görmeye başlamışlardır.

Amerika Birleşik Devletleri yönetimi de ciddî adımlar atmıştır. Bir Kongre heyeti KKTC'yi ziyaret etmiştir. KKTC'de büyükelçilik şartları iyileştirilmiştir. Vize kolaylığı getirilmiştir. Sayın Powell ve Rice, Sayın Talat'la görüşmüştür.

İslam Konferansı Örgütü, Kıbrıs Türk Devleti isimlendirmesini kabul etmiştir, izolasyonlara son verilmesi çağrısını yinelemiştir. Sierra Leone Dışişleri Bakanı, Oman ticaret heyeti , bir Kazak spor kafilesi, Kırgız meclis heyeti doğrudan ziyaret gerçekleştirmişlerdir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uçağı Pakistan'a ve Azerbaycan'a gitmiştir. Bunlara benzer pek çok müspet gelişmeler olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Ekonomik alanda da ciddî iyileştirmeler görülmektedir. Büyüme hızı 2002'de yüzde 7'yken, 2005'te yüzde 11 seviyesine çıkmıştır. Kişi başına millî gelir 2001'de 4 300 dolar iken, 2005'te 11 000 dolar seviyesine yaklaşmıştır. Sanayi, tarım ve hizmetler

8

sektöründe ciddî artışlar söz konusudur. Dışticaret hacmi 1 milyar doları geçmiştir. Turizmdeki yatak sayısı 12 000 olup, üç yıl içinde 20 000'e çıkması hedeflenmiştir. Üniversitelerde 42 000 öğrenci okumaktadır. İnşaat sektöründe de yüzde 30'u aşan büyüme söz konusudur. Araç, telefon ve beyaz eşya ürünlerindeki artış son derece kayda değerdir.

Kıbrıs Türk Devletinde refaha, barışa, huzura yönelik bu gelişmeler kaydedilirken, Rum tarafında oldukça farklı bir durum söz konusudur. Kıbrıs Rum tarafında 21 Mayıs 2006 tarihinde yapılan genel seçimlerde, Kıbrıs meselesinin çözümünü reddedenler galip çıkmıştır. Anketlerde 18-25 yaş arası Rumların Türklerle yaşamayı reddettikleri görülmektedir.

Rumların Birleşmiş Milletler çerçevesinde bir çözüme yanaşmayacakları ve Türklerle eşitlik temelinde yetki paylaşımına gitme niyetinde olmadıkları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye tarafından önemle ele alınmalıdır.

Rumlar, 1 Nisan 1955'te EOKA terör örgütünü kurmuşlardır. Bu örgüt Ada'da sayısız katliamlar yapmıştır. Rumlar, 2005'i EOKA yılı ilan etmişlerdir. Tasos Papadopulos'a ve diğer EOKA'cılara onur madalyası verilmiştir. Makarios "Ada'da bir tek Türk kalmayıncaya kadar EOKA'nın görevi bitmiş sayılmaz" diyerek, niyetlerini açıklamıştır.

Nitekim, 1974 yılı ağustos ayına kadar Ayvasıl, Geçitkale, Muratağa, Atlılar, Taşkent gibi Türk yerleşim yerlerinde toplu katliamlar gerçekleştirilir. Bu soykırım tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.

Bugünlerde Limasol yakınlarında Palodya Köyünde bir EOKA sarayı açma kararı alınmıştır. RIK-1 Kanalında halka duyurulmuş, yardım toplanmaya başlanmıştır. Burada terör örgütü mensupları kalacaktır.

Bu gelişmelerin ışığı altında, Türk Barış Harekâtının ne kadar önemli olduğu ve aradan geçen zaman içinde Ada'da var olan barış ve huzurun bu sayede sağlandığı görülmektedir.

Rumlar, boş durmamaktadırlar. Son yirmibeş yılda 5 milyar Kıbrıs Lirasını savunma için harcamışlardır. Türkiye'nin ve KKTC'nin, soydaşlarımızı ve millî menfaatlarımızı Rumların insafına terk etmeyeceği kesindir. Rumlar hiçbir zaman iyi niyetli olmamışlardır.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Birleşmiş Milletlerin bütün çabalarına destek vermiştir. 8 Mayıs-31 Temmuz 1975'te, Kurt Waldheim'in gözetiminde nüfus mübadelesi imzalanır. Buna göre, Türkler kuzeyde, Rumlar güneyde yerleşir. 1977 ve 1979 yıllarında Birleşmiş Milletler himayesinde iki önemli anlaşma imzalanır. Buna göre, iki kesimlilik önşart olarak belirtilir. 1990'lı yıllarda Butros Gali Fikirler Dizisi gündeme gelir; fakat, Rumlarca reddedilir. Beş kez revize edilen Annan Planının da reddi hepimizin malumudur. Rum Yönetimi Enosis'i kafasından bir türlü çıkaramamıştır. Rum lider, Eylül 2005'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda, bütün dünyanın gözünün içine baka baka "osmosis"den bahsedebilmiştir; yani, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini zaman içinde Rum yönetimi içinde eriteceklerini söylemiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NURETTİN SÖZEN (Sivas) - Remzi Bey, ek sözleşmeden de bahsedin lütfen.

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

Müdahale etmeyin.

REMZİ ÇETİN (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Fransız gazetesinde verdiği bir demeçte de, iki taraf arasında eşitlik temelinde bir ortaklık kurulmasını istemediğini açıkça ifade etmiştir.

Kırk yılı aşan Kıbrıs meselesinde Rumları bu kadar anlaşmaz, katı tutuma iten asıl sebep, 1 Mayıs 2004'te AB'ye girmeleri olmuştur. Garanti ve İttifak Anlaşmasında yer alan "Türkiye ve Yunanistan'ın aynı anda üye olmadığı bir uluslararası organizasyona Kıbrıs taraf olamaz" açık hükmüne rağmen, Rum tarafı AB'ye kabul edilmiştir. Bu, çok vahim siyasî bir hata olmuştur. Ayrıca, uluslararası hukuk da çiğnenmiştir.

İzolasyonlar devam ediyor. AB, vermeyi vaat ettiği malî yardımda ciddî tadilatlar yapıyor. Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin çok yüksek değerli barış gayretleri hak ettiği şekilde cevap bulamıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, AB dönem başkanı ile Rum yönetimi, Maraş'a mukabil Magosa Limanının Rum yönetiminde açılmasını teklif etmeyi düşünebiliyor. Bunlar, Türkiye'yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ne zannediyorlar, izah etmek mümkün değil. Böyle, her türlü ferasetten yoksun bir teklifi ancak Rum yönetimi yapabilir diye teselli buluyoruz.

Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk Devletinin kararlı, azimli tavrını sürdüreceğine olan yüksek inancımı ifade etmek isterim.

Zaman zaman basında okuduğumuz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yetkililerine atfen Maraş'la ilgili haberlerin kesinlikle doğru olmayacağına inanıyorum.

Son günlerde, Papadopulos, birkaç kez Annan'la görüştü; katı ve anlaşmaz tavrında herhangi bir değişiklik olmadı. Yunanistan'ın yeni Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani "Annan Planı ölmüştür, tarih olmuştur" dedi. Kırk yıldır varlığıyla Ada'da barışı sağlayan Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında haksız nitelendirmeler yapılıyor. Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk Devletinin bu gelişmeleri çok iyi değerlendireceğine inanıyoruz.

Kıbrıs, Türkiye'nin millî davasıdır; herhangi bir şekilde geri adım atılması, anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yükümlülüklerinden, Kıbrıs Türk Devletine yönelik tarihî ve ahdî sorumluluklarından feragat etmesi söz konusu değildir. Türkiye,

9

bu yöndeki bazı taleplere rağmen, Ada'da tek bir askerini dahi çekmemiştir. AK Parti Hükümeti "ne pahasına olursa olsun çözüm" anlayışıyla hareket etmemektedir.

Annan Planının, Türk tarafının yapabileceği fedakârlıkların son noktası olduğunu bilmekten duyduğumuz memnuniyeti ifade eder, tekrar, hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan, teşekkür ederim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Gündemdışı üçüncü söz, Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliğinin özelleştirilmesi hakkında söz isteyen Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu'na aittir.

Buyurun Sayın Kesimoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

3.- Kırklareli Milletvekili Mehmet S. Kesimoğlu'nun, Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliğinin özelleştirme kapsamına alınarak faaliyetinin durdurulması sonucunda ortaya çıkan olumsuzluklara ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in cevabı

MEHMET S. KESİMOĞLU (Kırklareli) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Lüleburgaz İlçesinde, 1926 yılından bu yana faaliyette olan ve her dönemde kârlılığını muhafaza etmiş; ancak, 1 Aralık 2005 tarihinde özelleştirme kararı verilen Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliği hakkında gündemdışı söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, dört yıldan bu yana yaşam mücadelesi veren işletmeyi ve bu özelleştirme kararına karşı onurlu mücadele ortaya koyan Lüleburgaz halkının, Kırklareli halkının mücadelesini, takdir edersiniz ki, beş dakikada sizlerle paylaşmam mümkün değil. Ancak, kısaca, başlıklar halinde, bunu yapmaya çalışacağım.

Sayın milletvekilleri, Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliği, Alpullu Şeker Fabrikasının şekerpancarı ihtiyacını karşılamak düşüncesiyle, 1926 yılında, cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurdurulmuştur. 15 500 dönümü ekilebilir, 12 000 dönümü sulanabilir nitelikte, yaklaşık 18 000 dönüm büyüklüğe sahiptir. Trakya çiftçisinin tüm tohum ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmaktadır.

Çiftlikte sadece tohum üretilmemekte, tarım yapılmakta, modern tarım uygulamaları geliştirilmekte, Avrupa'da en iyi seçilen damızlık hayvanlar yetiştirilmektedir. İşletmede, 2005 yılında ekim yapılan alanlarda tüm ürünlerdeki verim Türkiye ortalamasının çok üzerindedir.

Hal böyleyken, sayın milletvekilleri, işletme 1.12.2005 tarihinde, Özelleştirme Yüksek Kurulunun kararıyla özelleştirme kapsamına alınmıştır. Karar 6.12.2005 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanmış ve benim Sayın Sanayi Bakanı Ali Coşkun'a yönelttiğim soru önergesinden aldığım yanıtta öğrendiğim kadarıyla da, Sümer Holding Anonim Şirketine devri yapılmıştır. Özelleştirme süreci onsekiz ayda tamamlanacaktır.

Sayın milletvekilleri, bu aşamadan sonra, bu çiftlikte faaliyet durduruldu. Artık tohum üretilmez hale geldi ve dışarıdan alım başladı. Çiftliğin en iyi damızlık hayvanları alelacele satıldı, çalışanları mağdur edildi. 2005-2006 döneminde de yaklaşık 10 000 dönüm birinci sınıf tarım arazisi boş bırakılarak, ülke ekonomisi tam 2 trilyon lira zarara uğratılmıştır.

Sonuçta, sayın milletvekilleri, "babalar gibi satarım" anlayışı Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliğinin kapısına geldi dayandı. Hükümet böyle diyor, böyle istiyor; ama, yöre halkı böyle düşünmüyor sayın milletvekilleri. "KİT'ler, nüfus kâğıdında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazan herkesin malıdır" diyor. "Bizi yabancı tohum tekellerine biraz daha muhtaç edecek, sadece ülkemizin yoksullaşmasına katkısı olacak böyle bir özelleştirmeye karşıyız, kabul etmiyoruz" diyor. "Sarmısaklı Tarım İşletmesi halkındır, satılamaz, sattırmayacağız" diyor sayın milletvekilleri. Birinci sınıf tarım topraklarının bir kısmında sürüm ve ekim yapılmayınca da cumhuriyet savcılığının kapısına dayanıyorlar. "Böyle bir avantajı yok etmekle suç işliyorlar. Eğer, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sosyal hukuk devletidir diyorsak, insanlar doğdukları yerde mutlu edilmelidir" diyor Lüleburgaz halkı, sayın milletvekilleri.

Yani, sayın milletvekilleri, Lüleburgaz halkı, doğduğu ve doyduğu yerde mutlu olmak istiyor, bunu hak ettiğine inanıyor, hak ediyor da. Bunu ortaya koymak için de büyük bir mücadele başlatıyorlar; ayırım yapmaksızın siyasî parti temsilcilerinden, dernek, sendika temsilcilerinden, çiftçi kurumlarından, sivil toplum örgütü temsilcilerinden demokrasi platformu oluşturuyorlar. Onlar önde, Lüleburgaz halkı, Kırklareli halkı arkada, çalmadık kapı, gitmedik yer bırakmıyorlar. Binlerce bildiri dağıtıyorlar. Her gün gazetelerde tepkilerini dile getiriyorlar. Onlarca panel, açıkoturum, bilgilendirme toplantıları düzenliyorlar. Mitingler yapıyorlar. En son 2 Nisan mitinginde, üreticisi, çiftçisi, işçisi, bir parti hariç, çeşitli parti temsilcileri Lüleburgaz'da tek yürek, tek ses oluyorlar, "Sarmısaklı halkındır, satılamaz" diyorlar sayın milletvekilleri; ama, Hükümete seslerini duyuramıyorlar. İşte ben bugün, o sesi aldım, milletin kürsüsüne getirdim.

Sayın milletvekilleri, bu konuda ilgili bakanlara çok sayıda soru önergesi yönelttim. Birçoğunda olduğu gibi aldığım cevaplar, suya sabuna dokunmayan cevaplar. Bütçe görüşmelerinde Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan, konuyla ilgili olarak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayın lütfen.

MEHMET S. KESİMOĞLU (Devamla) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

…"parayı veren düdüğü çalar" dedi; hatta ekledi: "Yabancı bir grup bile alabilir."

10

Değerli milletvekili arkadaşlarım, bu Çiftlikte tohum üretilir. Tohum deyince, dünyada akla İsrail gelir, İsrail denince de Ofer Ailesi. Sayın Bakan yabancı bir gruptan bahsederken, umarım, Ofer Ailesinden bahsetmemiştir; çünkü, bu halk, Unakıtan-Ofer filmini seyretmekten bıktı. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Sayın milletvekilleri, bir kamu kuruluşu olan Sarmısaklı'nın özelleştirilmesi, hem amaç açısından hem de Özelleştirme Yüksek Kurulunun yetkileri açısından hukuka aykırıdır, yasal değildir. Sarmısaklı'nın özelleştirme kararında yer alan "taşınmaz hisselerin satışı" diye bir usul Özelleştirme Yasasında yoktur. Taşınmazların satış yoluyla özelleştirilmesi hukuken mümkün değildir. İşlem bu nedenle amaç yönünden hukuka aykırıdır.

Diğer yandan, bu taşınmazlar, kamu hizmetine tahsis edilmiş mallardır. Özelleştirme Yüksek Kurulunun, bir tarım işletmesinin taşınmazlarını tahsis amacı dışına çıkarak satma yetkisi yoktur. Yani, Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı yetki yönünden de hukuka aykırıdır.

Ben, bu iddialarımı hukuka taşıdım sayın milletvekilleri, Danıştay 13. Dairede yürütmeyi durdurma talepli iptal davası açtım. Yürüyen bir dava olduğu için ayrıntılarına girmiyorum.

Değerli milletvekilleri, özetle, Lüleburgaz halkı, özelleştirme gerçekleşirse tohumda dışa bağımlılığın artacağına inanıyor. Kanserojen maddeler içeren tohumların kullanılacağına inanıyor. Çiftliğin amaç dışı kullanılması durumunda, kirlilikten zaten yeterince yorulmuş Lüleburgaz ve çevresinin yeni kirlilikler içerisine sürükleneceğine inanıyor.

Sözlerimi tamamlamak istiyorum sayın milletvekilleri. Geçenlerde bir yerde okumuştum, ithal edilen soğuğa dayanıklı domates tohumunun içerisine balık geni konuluyormuş. O domatesleri yiyenlerin ne olacağı şimdilik bilinmiyor. Biyoteknoloji uzmanları, bunun son derece tehlikeli olduğunu söylüyorlar; ama, geçmişte ülkemize sokulan bir tohum çeşidinin paslı mısır hastalığına yol açtığı ve bu yüzden bütün mısır rekoltesinin mahvolduğu bilinen bir gerçek…

BAŞKAN - Toparlayın.

MEHMET S. KESİMOĞLU (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım.

İşin daha kötü yönü, bu yolla bulaşan tarım hastalıklarıyla mücadele ilaçlarını imal edenlerin de, çoğu zaman da, tohumlarda gen değişikliğini yapan aynı yabancı firmalar olması. Yani, bizim gibi ülkeleri önce deneme tahtası yapıp, hastalığa yol açan tohum satışıyla para kazanıyorlar, sonra da o hastalık için ilaç satarak… Bu açıdan bakarsak, 18 000 dönümlük Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliğinin satılması bir cinayettir! Bir cinayettir sayın milletvekilleri ve Lüleburgaz halkı, bu cinayetin mağduru olmak istemiyor.

Sayın Başkan, hoşgörünüzden dolayı size teşekkürlerimi, şükranlarımı sunuyorum; Yüce Heyeti, saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Gündeme geçiyoruz…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkan, izin verirseniz, arkadaşımın konuşmasıyla ilgili kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.

BAŞKAN - Gündeme geçmeden önce, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin, Sayın Mehmet Kesimoğlu'nun konuşması üzerine söz istedi.

Buyurun Sayın Şahin.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Kırklareli Milletvekili arkadaşımız Sayın Mehmet Kesimoğlu, Sarmısaklı Tohum Üretme Çiftliğinin özelleştirilmesiyle ilgili gündemdışı düşüncelerini ortaya koydu. Ben de, kısaca, bu işletmeyle ilgili kısa bilgi arz etmek ve özelleştirme süreciyle ilgili Genel Kurulu bilgilendirmek istiyorum.

Biraz önce, Sayın Kesimoğlu'nun da ifade ettikleri gibi, Sarmısaklı Tarım İşletmesi, 1925 yılında, Alpullu Şeker Fabrikasının pancar ihtiyacının karşılanması amacıyla kurulmuş. 1930'lu yıllarda başlayan hayvancılık ve tarla ziraatı faaliyetleriyle, yöre üreticilerine modern tarım teknikleri öğretilmesinde ve damızlık hayvan yetiştirilerek hayvancılığın geliştirilmesinde öncülük etmiştir; ancak, söz konusu işletmenin, zaman içinde, kuruluş amacındaki işlevleri ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine, TÜRKŞEKER'in malî ve hukukî yönden özelleştirmeye hazırlık çalışmaları kapsamında, faaliyeti ve kullanımıyla doğrudan ilgisi olmayan işletme dışı atıl durumdaki varlıkların ve şeker üretimiyle ilgisi olmayan birimlerin TÜRKŞEKER tarafından satılması yönündeki 2003/35 ve 2003/40 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu kararları doğrultusunda, satış yetkisi TÜRKŞEKER'e verilmiştir. Şöyle ki: TÜRKŞEKER tarafından, bu hükümler çerçevesinde, Sarmısaklı Tarım İşletmesinin arazileriyle, üzerindeki mütemmimlerinin satışı için, muhtelif tarihlerde, yani, 23.12.2003, 25.8.2004 ve 8.8.2005 tarihlerinde yapılan ihalelerde verilen teklifler muhammen bedelden düşük olduğundan, satış gerçekleşmemiştir. Ancak, arazilerin boş kalmaması için tarımsal faaliyetlere de devam edilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, işletmenin son beş yıllık kâr-zarar durumu incelendiğinde şu görülmektedir: 2001 yılında bu işletme 593 000 YTL, yani, 593 milyar Türk Lirası, 2002 yılında 677 000 YTL, yani, 677 milyar Türk Lirası, 2005 yılında 478 000 YTL zarar etmiştir.

İşletmede mevcut 835 baş sığır, bedeli mukabilinde, 2003 yılı kasım ayında Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğüne, yani, TİGEM'e satılmıştır.

11

Özelleştirme Yüksek Kurulunun 1.12.2005 tarihli ve 2005/133 sayılı kararlarıyla, TÜRKŞEKER'e ait Sarmısaklı Tarım İşletmesinin, işletme TÜRKŞEKER bünyesinde kalacak şekilde kullanımında bulunan ve karar eki listede yer alan taşınmaz hisselerinin özelleştirme programına alınmasına, alınan varlıkların satış yöntemiyle onsekiz ay içerisinde özelleştirilmesine karar verilmiştir. İdare, 6.12.2005 tarihli ve 1687 sayılı olurlarıyla da, söz konusu varlıkların Sümer Holding AŞ'ye, yani, Sümer Holdinge devredilmesine karar vermiş ve devre yönelik işlemlerin de Sümer Holding tarafından yürütülmesi sağlanmıştır.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, artık, dünyada, çağdaş dünyada devletler, kamu, üretim işiyle meşgul olmaz. Bunu, artık, özel sektör yapar; yani, devlet tüccarlığı bırakır. Türkiye de böyle bir tercihte bulunmuştur. O bakımdan, devletin şunu üretmesi, bunu üretmesi, ürettiğini satması devri, bugün, çağdaş ekonomik anlayışın bir gereği değildir.

Şimdi, biraz önce ifade ettim; bu işletme, her yıl zarar ediyor. Her yıl zarar etmesi demek, kamuya bu kadar yeni yük yüklemesi demektir. O bakımdan, böylesine zarar eden bir işletmenin özelleştirilerek elden çıkarılmasının kamuya ne zararı olacaktır; üstelik faydası olacaktır.

MEHMET S. KESİMOĞLU (Kırklareli) - Hem zarar ediyor hem nasıl satıyorsunuz Sayın Bakan?!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Her yıl, yani Sayın Kesimoğlu'nun mantığıyla hareket ederek burayı elde tutacak olursak, zarar edecek, her yıl Hazineden buraya, bu zararı kapatmak için para aktaracaksınız, buna da bir ekonomik yeni yaklaşım diyeceksiniz!..

MEHMET S. KESİMOĞLU (Kırklareli) - Zarar etmiyor Sayın Bakan, zarar etmiyor!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Biz, Hükümet olarak ve Parti olarak kabul etmiyoruz böyle bir anlayışı; böyle bir ekonomik anlayış olmaz.

MEHMET S. KESİMOĞLU (Kırklareli) - Sayın Bakan, o zaman çiftçi de zarar ediyor, sizin mantığınızla bakarsak.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Personelden bahsedildi… Arkadaşlar, burada, 3 memur var, 13 sözleşmeli memur var, 11 sözleşmeli yardımcı hizmetli var, 17 daimî işçi var, 26 geçici işçi var; toplam 70. Bununla ilgili, mevcut Özelleştirme Yasası bağlamında, bu arkadaşlarımız başka kurumlara gönderilerek bunların mağduriyetleri kuşkusuz ki giderilir ve giderilecektir. Dolayısıyla, kamu, bu özelleştirmeyle bir yükten kurtuluyor.

Şimdi, Sayın Kesimoğlu diyor ki: "İşte, bunları Oferlere satıyorsunuz" falan… Kardeşim, bak bunu nereye vermişiz, biraz önce söyledim; bunu TİGEM'e vermişiz, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğüne vermişiz. Yani, Ofer'e falan vermedik. Yani, gelip burada, milletin kafasını karıştırmak için hiç alakası olmayan şeyler söylüyorsunuz. Nereye vermişiz bunu; Sümer Holdinge vermişiz. Sümer Holding, allahaşkına, hangi uluslararası kuruluşun, hangi ülkenin kuruluşudur; bu ülkenin kuruluşudur.

MEHMET S. KESİMOĞLU (Kırklareli) - O zaman, vermeyeceğinizi söyleyin.

TUNCAY ERCENK (Antalya) - Sürprizlere hazır olun!..

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - O nedenle, bu tür beyanlar, konuşmalar, Türkiye gerçekleriyle, ekonomik gerçeklerle asla bağdaşmamaktadır. Ekonomik gerçeklerle bağdaşan neyse, dünyanın ekonomide gittiği istikamet neyse, Hükümetimiz de o istikamete doğru gitmektedir. Bunlar, yapılması gereken işlerdir; kamunun üstündeki birtakım kamburlardan kurtulma işlemleridir. Hükümet olarak, bu doğrultuda, bu anlayışla özelleştirme uygulamalarına kararlılıkla devam edeceğiz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Gündeme geçiyoruz.

Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyonun, bazı sayın milletvekillerinin yasama dokunulmazlıkları hakkında 3 adet raporu vardır; sırasıyla okutup, bilgilerinize sunacağım.

İlk raporu okutuyorum:

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1.- İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü'nün Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/879) (S. Sayısı: 1169) (x)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Hakaret suçunu işlediği iddia olunan İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü hakkında düzenlenen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair Başbakanlık tezkeresi ve eki dosya hakkındaki hazırlık komisyonu raporu, Karma Komisyonumuzun 3 Mayıs 2006 tarihli toplantısında görüşülmüştür.

İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü Komisyonumuza yazılı olarak savunmasını göndermiştir.

Karma Komisyonumuz isnat olunan eylemin niteliğini dikkate alarak İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü hakkındaki kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

12

Raporumuz, Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygıyla sunulur.

Burhan Kuzu

İstanbul

Komisyon Başkanı ve üyeler

Karşı Oy Yazısı

Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci ve sonraki fıkralarında kurala bağlanan yasama dokunulmazlığı; yasama organı üyelerinin sorumsuz ve cezasız kalmaları için değil, görevlerini her yönden özgür, bağımsız ve endişesiz yerine getirmelerini sağlamak için öngörülmüştür. Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak dokunulmazlık, nispî ve geçici nitelikte bir ayrıcalıktır.

Gerek kapsamı ve kaldırılma usulü gerek uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle yasama dokunulmazlığı, TBMM'nin saygınlığını zedeler bir kurum haline gelmiştir. Kamu yararı dikkate alınarak milletvekillerine görevlerinin gereği tanınmış bir ayrıcalık olan yasama dokunulmazlığının, kişisel bir ayrıcalığa dönüşmesi, bir hukuk devletinde asla kabul edilmesi mümkün olmayan bir husustur.

(x) 1169 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Kamu yararı ile açıklanamayacak ölçüde ceza adaleti ve dolayısıyla "temiz toplum" özlemi aleyhine sergilenen bu ayrıcalıklı durumun ortadan kaldırılması için gereken Anayasa değişikliğinin şu güne kadar gerçekleştirilememiş olması karşısında, başvurulabilecek tek yol olarak, "hakkında dokunulmazlığının kaldırılması istemi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının TBMM tarafından derhal kaldırılması" kalmıştır. Bu, aynı zamanda dokunulmazlığının kaldırılması istenen milletvekillerinin savunma hakkından bir an önce yararlanabilmelerine de imkân verecektir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyonun, kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesi yolundaki kararına katılmıyoruz.

Oya Araslı M. Ziya Yergök Feridun Ayvazoğlu

Ankara Adana Çorum

Sezai Önder Feridun Baloğlu Mehmet Küçükaşık

Samsun Antalya Bursa

Muharrem Kılıç Uğur Aksöz Atilla Kart

Malatya Adana Konya

BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur.

Diğer raporu okutuyorum:

2.- İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü'nün Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/899) (S. Sayısı: 1170) (x)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aslî ve sürekli kamu hizmetlerini geçici işçiler vasıtasıyla yürütmek suçunu işlediği iddia olunan İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü hakkında düzenlenen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair Başbakanlık tezkeresi ve eki dosya hakkındaki hazırlık komisyonu raporu, Karma Komisyonumuzun 3 Mayıs 2006 tarihli toplantısında görüşülmüştür.

İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü Komisyonumuza yazılı olarak savunmasını göndermiştir.

Karma Komisyonumuz isnat olunan eylemin niteliğini dikkate alarak İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü hakkındaki kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

Raporumuz, Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygıyla sunulur.

Burhan Kuzu

İstanbul

Komisyon Başkanı ve üyeler

Karşı Oy Yazısı

Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci ve sonraki fıkralarında kurala bağlanan yasama dokunulmazlığı; yasama organı üyelerinin sorumsuz ve cezasız kalmaları için değil, görevlerini her yönden özgür, bağımsız ve endişesiz yerine getirmelerini sağlamak için öngörülmüştür. Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak dokunulmazlık, nispî ve geçici nitelikte bir ayrıcalıktır.

Gerek kapsamı ve kaldırılma usulü gerek uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle yasama dokunulmazlığı, TBMM'nin saygınlığını zedeler bir kurum haline gelmiştir. Kamu yararı dikkate alınarak milletvekillerine görevlerinin gereği tanınmış bir ayrıcalık olan yasama dokunulmazlığının, kişisel bir ayrıcalığa dönüşmesi, bir hukuk devletinde asla kabul edilmesi mümkün olmayan bir husustur.

13

(x) 1170 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Kamu yararı ile açıklanamayacak ölçüde ceza adaleti ve dolayısıyla "temiz toplum" özlemi aleyhine sergilenen bu ayrıcalıklı durumun ortadan kaldırılması için gereken Anayasa değişikliğinin şu güne kadar gerçekleştirilememiş olması karşısında, başvurulabilecek tek yol olarak, "hakkında dokunulmazlığının kaldırılması istemi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının TBMM tarafından derhal kaldırılması" kalmıştır. Bu, aynı zamanda dokunulmazlığının kaldırılması istenen milletvekillerinin savunma hakkından bir an önce yararlanabilmelerine de imkân verecektir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu karma komisyonun, kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesi yolundaki kararına katılmıyoruz.

Oya Araslı M. Ziya Yergök Feridun Ayvazoğlu

Ankara Adana Çorum

Sezai Önder Feridun Baloğlu Mehmet Küçükaşık

Samsun Antalya Bursa

Muharrem Kılıç Uğur Aksöz Atilla Kart

Malatya Adana Konya

BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur.

3 üncü raporu okutuyorum:

3.- Ordu Milletvekilleri Eyüp Fatsa ile Enver Yılmaz'ın Yasama Dokunulmazlıklarının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporları (3/914) (S. Sayısı: 1171) (x)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Havaya silahla ateş etmek suçunu işlediği iddia olunan Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa hakkında düzenlenen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair Başbakanlık tezkeresi ve eki dosya hakkındaki hazırlık komisyonu raporu, Karma Komisyonumuzun 3 Mayıs 2006 tarihli toplantısında görüşülmüştür.

Karma Komisyonumuz isnat olunan eylemin niteliğini dikkate alarak Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa hakkındaki kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

Raporumuz, Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygıyla sunulur.

Burhan Kuzu

İstanbul

Komisyon Başkanı ve üyeler

Karşı Oy Yazısı

Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci ve sonraki fıkralarında kurala bağlanan yasama dokunulmazlığı; yasama organı üyelerinin sorumsuz ve cezasız kalmaları için değil, görevlerini her yönden özgür, bağımsız ve endişesiz yerine getirmelerini sağlamak için öngörülmüştür. Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak dokunulmazlık, nispî ve geçici nitelikte bir ayrıcalıktır.

Gerek kapsamı ve kaldırılma usulü gerek uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle yasama dokunulmazlığı, TBMM'nin saygınlığını zedeler bir kurum haline gelmiştir. Kamu yararı dikkate alınarak milletvekillerine görevlerinin gereği tanınmış bir ayrıcalık olan yasama dokunulmazlığının, kişisel bir ayrıcalığa dönüşmesi, bir hukuk devletinde asla kabul edilmesi mümkün olmayan bir husustur.

(x) 1171 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Kamu yararı ile açıklanamayacak ölçüde ceza adaleti ve dolayısıyla "temiz toplum" özlemi aleyhine sergilenen bu ayrıcalıklı durumun ortadan kaldırılması için gereken Anayasa değişikliğinin şu güne kadar gerçekleştirilememiş olması karşısında, başvurulabilecek tek yol olarak "hakkında dokunulmazlığının kaldırılması istemi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının TBMM tarafından derhal kaldırılması" kalmıştır. Bu, aynı zamanda dokunulmazlığının kaldırılması istenen milletvekillerinin savunma hakkından bir an önce yararlanabilmelerine de imkân verecektir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyonun, kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesi yolundaki kararına katılmıyoruz.

Oya Araslı M. Ziya Yergök Feridun Ayvazoğlu

Ankara Adana Çorum

Sezai Önder Feridun Baloğlu Mehmet Küçükaşık

Samsun Antalya Bursa

Muharrem Kılıç Uğur Aksöz Atilla Kart

14

Malatya Adana Konya

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Havaya silah ile ateş etmek suçunu işlediği iddia olunan Ordu Milletvekili Enver Yılmaz hakkında düzenlenen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair Başbakanlık tezkeresi ve eki dosya hakkındaki hazırlık komisyonu raporu, Karma Komisyonumuzun 3 Mayıs 2006 tarihli toplantısında görüşülmüştür.

Karma Komisyonumuz isnat olunan eylemin niteliğini dikkate alarak Ordu Milletvekili Enver Yılmaz hakkındaki kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar vermiştir.

Raporumuz, Genel Kurulun bilgilerine arz edilmek üzere Yüksek Başkanlığa saygıyla sunulur.

Burhan Kuzu

İstanbul

Komisyon Başkanı ve Üyeler

Karşı Oy Yazısı

Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci ve sonraki fıkralarında kurala bağlanan yasama dokunulmazlığı; yasama organı üyelerinin sorumsuz ve cezasız kalmaları için değil, görevlerini her yönden özgür, bağımsız ve endişesiz yerine getirmelerini sağlamak için öngörülmüştür. Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak dokunulmazlık, nispi ve geçici nitelikte bir ayrıcalıktır.

Gerek kapsamı ve kaldırılma usulü gerek uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle yasama dokunulmazlığı, TBMM'nin saygınlığını zedeler bir kurum haline gelmiştir. Kamu yararı dikkate alınarak milletvekillerine görevlerinin gereği tanınmış bir ayrıcalık olan yasama dokunulmazlığının, kişisel bir ayrıcalığa dönüşmesi, bir hukuk devletinde asla kabul edilmesi mümkün olmayan bir husustur.

Kamu yararı ile açıklanamayacak ölçüde ceza adaleti ve dolayısıyla "temiz toplum" özlemi aleyhine sergilenen bu ayrıcalıklı durumun ortadan kaldırılması için gereken Anayasa değişikliğinin şu güne kadar gerçekleştirilememiş olması karşısında, başvurulabilecek tek yol olarak, "hakkında dokunulmazlığının kaldırılması istemi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının TBMM tarafından derhal kaldırılması" kalmıştır. Bu, aynı zamanda dokunulmazlığının kaldırılması istenen milletvekillerinin savunma hakkından bir an önce yararlanabilmelerine de imkân verecektir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyonun, kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesi yolundaki kararına katılmıyoruz.

Oya Araslı M. Ziya Yergök Feridun Ayvazoğlu

Ankara Adana Çorum

Sezai Önder Feridun Baloğlu Mehmet Küçükaşık

Samsun Antalya Bursa

Muharrem Kılıç Uğur Aksöz Atilla Kart

Malatya Adana Konya

BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım.

VI.- ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUP ÖNERİLERİ

1.- (10/233) esas numaralı Meclis araştırması önergesinin öngörüşmesinin, Genel Kurulun 1.6.2006 Perşembe günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grup önerisi

Ê 1.6.2006

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun, 1.6.2006 Perşembe günü (bugün) yaptığı toplantısında, siyasî parti grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

K. Kemal Anadol

İzmir

Grup Başkanvekili

Öneri:

Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminin "Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler" kısmının 181 inci sırasında yer alan (10/233) esas numaralı Meclis araştırma önergesinin görüşmesinin, Genel Kurulun, 1.6.2006 Perşembe günlü birleşiminde yapılması önerilmiştir.

15

BAŞKAN - Lehte ve aleyhte 2'şer milletvekilinin söz alma durumu var.

Lehte söz isteyenler, Sayın Feridun Ayvazoğlu, Çorum Milletvekili; Sayın Hüseyin Bayındır, Kırşehir Milletvekili.

İlk söz, Sayın Feridun Ayvazoğlu'nun, Çorum Milletvekilimizin.

Buyurun Sayın Ayvazoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

FERİDUN AYVAZOĞLU (Çorum) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, Danışma Kurulu önerisinin lehinde söz almış bulunuyorum.

Danışma Kurulu önerisi, Cumhuriyet Halk Partisi Kırşehir Milletvekili ve 50 milletvekili…

BAŞKAN - Feridun Bey, öneri, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun önerisi.

FERİDUN AYVAZOĞLU (Devamla) - Evet… Biliyorum Sayın Başkanım.

Önerinin nedeni, Kırşehir Milletvekili Hüseyin Bayındır ve 50 milletvekili arkadaşımızın 24.11.2004 tarihinde Meclis Başkanlığına vermiş olduğu bir araştırma önergesinin görüşülmesine ilişkin Cumhuriyet Halk Partisinin önerisidir. Yani, bugün görüşülmesi istenilen önerinin özü budur. 24.11.2004 tarihli araştırma isteğine bakıldığında, Kızılırmak… Irmak olarak bunun çevresinde meydana gelen, bugüne kadar meydana getirilmiş bulunan kirliliğin önlenmesine dair bir araştırma önergesidir.

Kızılırmak, Türkiyemizin, ülkemizin, 1 151 kilometre uzunluğunda, Sivas-Kızıldağ'dan çıkan ve 10 ilin sınırları içerisinden geçtikten sonra, buradaki havzaları suladıktan sonra Bafra'dan Karadeniz'e dökülen bir ırmağımızdır. Bütün mesele, bu ırmağın, çıktığı yerden döküldüğü Karadeniz'e kadar, havzalarında meydana getirmiş olduğu faydaların yanı sıra, ne gibi tehlikelerle karşı karşıya geldiği sorunudur, sorun burada yatmaktadır.

Burada, çevre kirliliğinin ne şekilde meydana gelmiş olduğunun, gerçekten, araştırıldığında, sanki, böyle bir araştırma önergesinin gayet masumane bir şekilde, milletvekili arkadaşlarımız tarafından, sanki, sıradan verilmiş bir araştırma önergesi gibi algılanması, şu andaki Adalet ve Kalkınma Partisinin anlayışı doğrultusunda kabul edilebilir; ancak, işin özüne bakıldığında ve Kızılırmak gibi, Türkiye'nin en uzun nehri olan böyle bir nehrin kirletmeyle böyle bir tehlikenin altında bırakılmış olması Türkiye'ye ne gibi şeyleri kaybettirdiğini de, ciddî bir şekilde, bu Mecliste araştırmanın gerekli olduğunu görmekteyiz.

Sebebine bakıldığında, her şeyden önce, çevre kirliliği adı altında böyle bir araştırmanın istenmiş olmasının dayanağı Anayasamızın 56 ncı maddesinde yerini bulmaktadır. Anayasamızın 56 ncı maddesi açık bir biçimde "Sağlık, çevre ve konut" şeklinde başlık olarak yer almış ve açıkça şunu ifade etmektedir: "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir" şeklindedir. Önce, hak olarak böyle bir hakkı, dengeli bir çevrede, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını herkese veriyor; daha sonra da bunun denetimini ve bunun yerine getirilme görevini ise devlete veriyor. Ancak, bugüne kadar, baktığımız kadarıyla, verilen bu araştırma önergesinin tarihine de bakıldığında, bu tür araştırma önergelerinin, çevrenin kirliliğine dönük, Adalet ve Kalkınma Partisinin olayın bu şekilde üzerine ne derece titizlikle gidilip gidilmediğinin de göstergesi olarak, maalesef, 2004 tarihinden bugüne kadar ele alınmamış olması, Cumhuriyet Halk Partisini grup olarak bunu gündeme aldırmak için harekete geçirmesine sebep olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız; olay budur değerli arkadaşlarım.

Şimdi, çevre dediğimizde ve Kızılırmak dediğimizde, somut bir şekilde, böyle bir ırmağın Türkiyemize kazanımları ne olabilir ve bu ırmağın şu andaki bulunduğu tehlikeyle karşı karşıya bulunmasının Türkiye'ye ne gibi kaybettireceği konular, değerler olabilir; bunu, gerçekten araştırmamız gerekir, gerçekten bunun bilimsel bir şekilde ele alınması gerekir. Bu yol da, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyelerinin buradaki tavırlarıyla ortaya çıkacaktır, ortaya konulacaktır.

Ama, bir baktığımızda, gerçekten, değerli arkadaşlarım, bu kirlenmenin, tarımsal yönden, endüstriyel yönden ve yine, çarpık kentleşme dediğimiz bu kentleşmenin, Kızılırmak gibi, böyle, önemli bir ırmağın ne şekilde tehlike altında bırakıldığını 1998'den sonra özellikle görmekteyiz. Dünyanın ekolojik dengesinin, iklimlerinin değişmesinden tutunuz da, her türlü değişikliğe uğrayabilecek diğer doğal şartları içerisinde Kızılırmak'ın da bu şekilde tehdit altında bulundurulması, Türkiye'ye çok önemli kayıplar verecektir; çünkü, böyle bir ırmağın üzerinde Hirfanlı gibi çok önemli hidroelektrik santralının bulunduğu ve bundan sonra da üzerinde oldukça hidroelektrik santralının yapılmasıyla ilgili çalışmalarının bulunduğu da bir gerçektir.

Biz, en yakını olarak Çorum sınırları ve havzasından geçen Kızılırmak üzerinde de, 1995 yılında ihalesi yapılmış olan Obruk Barajının da, hidroelektrik açısından, gerçekten Türkiye'ye çok büyük katkı sağlayabileceği bir baraj olduğunu burada vurgulamak istiyoruz; ancak, maalesef, 1995'ten bugüne kadar Obruk Barajının da, hidroelektrik üretimi açısından, Çorum'da olumlu bir şekilde bugüne kadar bir sonuç alınabilmiş olamamanın da üzüntüsünü çekmekteyiz; bunu ifade etmek istiyorum değerli arkadaşlarım.

Hidroelektrik olayının, termik santrallarla ilgili yaratılan tehlikelerin yüzde 1'i kadar olmadığı gerçeğini de artık bilimsel veriler ortaya çıkartmıştır. Ama, bir bakıyoruz ki, Adalet ve Kalkınma Partisi, Sinop gibi, Türkiyemizin en gözde illerinden, Karadenizimizin incisi bir ilimizin, gerçekten, termik santral kurulmak suretiyle, oranın hem denizini öldürmek hem çevresini öldürmek gibi bir kararını vermesinden de, çevreye vermiş olduğu önemin ne derece olduğunu bütün kamuoyu bilmektedir, biliyor.

Yine, yakında çıkarılmış bulunan Çevre Kanununda, Sayın Çevre Bakanımızın, Meclis sıralarında yapayalnız, boynu bükük bir şekilde kalmış olmasını da kamuoyu çok çok iyi bilmektedir; çünkü, çıkarılan Çevre Kanunuyla, gerçekten, amacına ulaşamayacak bir çevre korumasının da ortaya çıkmış olduğunu bizler görüyoruz, kamuoyu biliyor, çok iyi okuyor bunu.

16

Biz, o zaman söyledik, Türk Ceza Kanununun 184 üncü maddesindeki, çevrenin kirletilmesine ilişkin olmak üzere verilen hapis cezalarının ertelenmiş olmasının sebebini anlayabilmenin mümkün olmadığını, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, dile getirdik; ama, maalesef, Adalet ve Kalkınma Partisi, şu andaki İktidar bunu hiçe saydı, elinin tersiyle görmezlikten geldi ve Çevre Kanunu adı altında yeni bir kanun çıkarmakla, sözümona, çevreyi koruyacaktı, çevreye verilen tahribatı önlemeye çalışacaktı; ama, öyle bir kanunun da dayanağı olmadan, temeli olmadan, boşlukta yüzen bir yaprak gibi, burada, Sayın Bakanımızın Meclis sıralarında yapayalnız kalmış olması da, öyle bir kanunun Türkiye'ye hiç de olumlu bir şeyler getirmediğini gözlemledik; bu, tarihe geçti değerli arkadaşlarım.

Cumhuriyet Halk Partisinin, her konuda olduğu gibi, çevre konusunda da vermiş olduğu, yapmış olduğu uyarılara Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından hiçbir şekilde ciddî olarak yaklaşılmadı. Biz istiyoruz ki, uluslararası çerçevelerde olmak üzere, Anayasamızda az önce belirtmiş olduğumuz amir hükümler çerçeveleri doğrultusunda olmak üzere, böyle bir araştırma önergesinin, mutlaka ve mutlaka, hiçbir siyasî ayırım gözetmeksizin, şu anda bulunan değerli milletvekili arkadaşlarımızın oylarıyla bu araştırma önergesinin gündeme alınmasının, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, elbette, biz, lehinde olduğumuzu ve bu şekilde oy vereceğimizi bildiriyoruz ve sizlerden de buna destek vermenizi özellikle istirham ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, uluslararası…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FERİDUN AYVAZOĞLU (Devamla) - Sayın Başkanım, bitiriyorum.

Dünyadaki ekolojik dengeler çerçevesinde bozulan, dünyanın dengesinin Türkiye çapında ve dünya çapında, Birleşmiş Milletler çerçevesinde olmak üzere ele alınan ve Kyoto Sözleşmesi dediğimiz, iklimlerin değişikliğine ilişkin sözleşmeler kapsamında da Türkiyemizin daha fazla olumsuz etkilenmemesi için bu tür araştırma önergelerine lütfen ciddî bir şekilde kulak veriniz. Lütfen, artık, burada, bu tür araştırma önergelerinin görüşülmesine, sizler, siyasî parti, İktidar Partisi olarak taraf tutmayınız. Geliniz, biz böyle bir önerge verdiysek, bunun ciddî bir şekilde bugün Kızılırmak üzerindeki tehditleri oluşturduğunu söylüyoruz, yarın bir gün, Sakaryasından tutunuz Fıratına kadar, Diclesine kadar bütün akarsularımıza ve denizlerimize de böyle tehditlerin devam edeceğini, ekolojik dengelerin değişmekte olduğunu, burada hep birlikte hüküm altına alalım, hep birlikte Meclis iradesini imza altına alalım değerli arkadaşlarım.

Adalet ve Kalkınma Partisi olarak sizlerden bunu bekliyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun vermiş olduğu bu Danışma Kurulu önerisini şahsım adına desteklediğimi ifade ediyorum. Geliniz, siz de elinizi vicdanınıza koyunuz. Yarın bir gün, çevre hususunda ne yaptınız denildiğinde, sizlerin verebileceği ve belki onlarca, Anadolu'ya giden milletvekili arkadaşlarımızın, Anadolu'ya giderken, Karadeniz'e giderken üzerinden geçmiş olduğu Kızılırmak'a karşı vermiş olduğumuz, verebileceğimiz o sorumluluğu, türkülere konu olmuş o ırmağımıza hiç olmazsa gereğini öyle yerine getirelim ve ekonomik yönden, sosyal yönden, stratejik yönden çok olumlu bir şekilde hidroelektrik kaynağı olabilecek bu ırmağın kirletilmesinin sebeplerini Meclis araştırması olarak hep birlikte olumlu bir şekilde değerlendirelim ve bu şekilde oy verelim diyorum; şahsım adına ve Cumhuriyet Halk Partisi adına da teşekkürlerimi sunarak, hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Lehte ikinci söz istemi, Kırşehir Milletvekili Hüseyin Bayındır'ın.

Buyurun Sayın Bayındır. (CHP sıralarından alkışlar)

HÜSEYİN BAYINDIR (Kırşehir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

24.11.2004 tarihinde verdiğimiz Kızılırmak'la ilgili araştırma komisyonu kurulması yönündeki önergemiz, bugün buraya tekrar Cumhuriyet Halk Partisi Danışma Kurulu önerisi olarak getirildi. Kızılırmak'ın sorunlarını, Kızılırmak'tan akan sudaki kirliliği, insanlara, geçtiği yerlere, bölgeye hayat veren bu pınarın sorunlarını yerinde görmek, incelemek için sizinle iki yıla yakındır mücadele ediyoruz. Bugün de burada Cumhuriyet Halk Partisi Grubu bu öneriyi getirdi.

Şimdi ben merak ediyorum... Çevreye duyarlı olması gereken, hele bölgesinde Kızılırmak'ın geçtiği hem Cumhuriyet Halk Partili hem de AKP'li milletvekillerine sesleniyorum: Bir araştırma komisyonu kurulduğunda, bu komisyon sorunları yerinde inceleyip irdelediğinde, bu sorunlarla ilgili bilim adamlarından faydalanıldığında, çözüm önerileri bulunduğunda, bu çözüm önerileri yaşama, hayata geçirildiğinde ne gibi kaybınız olabilir?! İktidarın ne gibi kaybı olabilir, AKP Grubunun ne gibi kaybı olabilir; doğrusu ben merak ediyorum.

Kızılırmak, adına türküler yazılan bir ırmaktır. Irmak boyunca 9 tane ilden; Sivas'tan, Kayseri'den, Nevşehir'den, Kırşehir'den, Kırıkkale'den, Ankara'dan, Çankırı'dan, Çorum'dan, Samsun'dan geçer Kızılırmak ve bölgeye, geçtiği yerlere hayat verir, yaşam verir. Ama, son dönemlerde, Kızılırmak'ın içinde bulunduğu bu kirliliği, yeniden kurtarma adına bu araştırma önergemizin gündeme alınmasını Yüce Heyetinizden bir kez daha talep ediyoruz.

Bir zararınız olmayacak, korkmayın bundan; kurulacak komisyon Meclise çok fazla külfet ve yük getirmeyecek; ama, içinde bulunduğu Kızılırmak'ın sorunlarının çözümüne katkı sunacaktır diye düşünüyorum.

Anadolu bozkırının hayat suyudur Kızılırmak Nehri; cana can katar, çiçeğe, böceğe, Anadolu insanına, toprağına… Kızılırmak, 1 355 kilometre uzunluğuyla ve kendisine katılan sayısız dereleri, çaylarıyla Türkiye'nin en uzun nehridir. Son zamanlarda, Kızılırmak'taki suda ağır metallerin bulunduğu ve bu nedenle, hiçbir şekilde içilmesinin mümkün olmadığı söylenmektedir. Kızılırmak'a, geçtiği bölgelerdeki sanayi kuruluşları tarafından bırakılan atıklar, nehrin suyunu kirletmektedir ve kirlilik her geçen

17

gün artmaktadır. Yaklaşık iki yıl önce Kızılırmak'ta ciddî şekilde toplu balık ölümleri gerçekleşmiş ve o günden bu yana kirlilik için önlem alınmadığını hep birlikte gördük, buna da destek sunmadınız.

Kızılırmak'ın geçtiği bölgelerdeki sanayi tesislerinden nehre atık bırakılması en önemli kirlilik nedenidir. Irmak suyunda ciddî oranda ağır metal vardır. Cıva ve kurşun gibi maddeler, balıklarda da bulunuyor. İçme suyu olarak arıtılıp kullanılamıyor ve artık bundan sonra da, tarım alanında kullanılamayacak kadar kirlendiğini düşünüyoruz.

Dedik ya, adına şiirler yazıldı Kızılırmak'ın ve bir şair dörtlüğünde diyor ki:

"Daima bulanın, asla durulman,

Nedir bu sendeki hal, Kızılırmak?

Çağlayıp akarsın, hiç mi yorulman?

Seni zapteylemez göl, Kızılırmak.

Bahar gelir, bulanırsın, coşarsın,

Dalga vurur, kenarlara taşarsın.

Dünya kurulalı böyle yaşarsın,

Tükenmez ömrün var, bol, Kızılırmak."

Bu şiirde olduğu gibi, bu Kızılırmak'ın ömrünü tüketmeyelim diyorum.

Bugün, Kızılırmak havzasında gerektiği gibi kontrol altında tutulamayan tarımsal, evrensel ve endüstriyel atıklar nedeniyle oluşan kirliliğin korkunç boyutlara ulaştığı açık açık görülmektedir. Bölgedeki kirliliğin en önemli nedenlerinden birisi, altyapısız ve plansız kentleşme olgusudur. 1998 yılında Kızılırmak boyunca sıralanan yerleşim birimlerinin hiçbirinde evrensel atık su arıtma tesisi bulunmadığı düşünüldüğünde, çevre kirliliğinin ulaştığı boyut daha iyi görülecektir. Belirtilen yıldan sonra kirliliğin önlenmesi için çeşitli önlemler alınmasına karşın, kirliliğin kabul edilebilir sınırlar içine çekilemediği de görülmektedir.

Bölgedeki çevre kirliliğinin bir diğer önemli nedeni de, havza etrafında sıralanan sanayi tesisleridir. Sanayiden kaynaklanan ve arıtılmaksızın deşarj edilen atıkların çevreye verdikleri zarar önemli boyutlardadır. Ayrıca, tarımsal faaliyetler ve hayvancılıktan kaynaklanan etmenler de önemli çevre kirliliğine neden olmaktadır. Kızılırmak'ın neden olduğu tarımsal, evrensel ve endüstriyel kirlilik Hirfanlı Baraj Gölü gibi bölgede yer alan sulak alanları da tehdit etmektedir.

Günümüzde, su, sürdürülebilir kalkınma için gerekli, önemli kaynaklardan birisidir. Rakamlar, ülkemizin sınırlı miktarda su varlığına sahip olduğunu göstermektedir. Türkiye'nin gelecek nesillere sağlıklı ve yeterli su bırakabilmesi için, kaynaklarını çok iyi koruyup, akılcı kullanması gerekmektedir. Bu ise, sürdürülebilir kalkınma anlayışı çerçevesinde bu kaynakların rasyonel bir biçimde kullanılması amacına, ancak çevreyle ilgili stratejilerle uyum sağlanması durumunda ulaşılabileceğini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki, hayata geçirilen uygulamalarda bu uyuma özen gösterildiğini de söylemek, maalesef, mümkün değildir.

Kısacası, Kızılırmak'ın boynu büküktür. İçerisinden geçtiği 9 tane il, 30'un üzerinde ilçe ve 100'ün üzerinde Kızılırmak köylüsü, bugün, bizim konuşmalarımızı dikkatle dinlemektedirler. Bugün, burada, alınacak kararla, Kızılırmak'ın kirliliğine bir çözüm bulunabilmesi için önerimizin gündeme alınmasını tüm Heyetinizden açık yürekle rica ediyorum ve bundan korkulacak bir şey olmadığını da söylüyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun bu önerisine benim de katkım olsun diyen sayın milletvekillerine hodri meydan diyorum ve son sözüm de şu: Lütfen, elinizi vicdanınıza koyun, geçerken yollarda Kızılırmak'a bakarken, utanmayın, Kızılırmak sizi utandırmasın verdiğiniz oylarla diyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Süreniz içinde kaldığınızdan dolayı teşekkür ediyorum.

Kabul edenler…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Karar yetersayısı istiyorum.

BAŞKAN - Karar yetersayısı arayacağım.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okuttum, şimdi oylarınıza sunacağım ve karar yetersayısı arayacağım.

Kabul edenler… Kabul etmeyenler…

Karar yetersayısı yoktur;10 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati : 15.33

18

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 15.46

BAŞKAN: Başkanvekili Ali DİNÇER

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Ahmet KÜÇÜK (Çanakkale)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110 uncu Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) SİYASÎ PARTİ GRUP ÖNERİLERİ (Devam)

1.- (10/233) esas numaralı Meclis araştırması önergesinin öngörüşmesinin, Genel Kurulun 1.6.2006 Perşembe günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grup önerisi (Devam)

BAŞKAN - Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verdiği önerinin oylamasında karar yetersayısı bulunamamıştı. Şimdi oylamayı tekrarlayacağım ve karar yetersayısı arayacağım.

Cumhuriyet Halk Partisinin önerisini kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yetersayısı vardır; kabul edilmemiştir.

Alınan karar gereğince, gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçiyoruz.

Bu kısmın 1 inci sırasında yer alan, geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulan (10/128) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun 1006 sıra sayılı raporu üzerindeki genel görüşmeye başlıyoruz.

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

4.- Kütahya Milletvekili Hasan Fehmi Kinay ve 39 milletvekilinin, geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergesi ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/128) (S. Sayısı: 1006) (x)

BAŞKAN - Komisyon?.. Burada.

Hükümet?.. Burada.

İçtüzüğümüze göre Meclis araştırması komisyonunun raporu üzerindeki genel görüşmede ilk söz hakkı önerge sahibine aittir. Daha sonra, İçtüzüğümüzün 72 nci maddesine göre siyasî parti grupları adına 1'er üyeye, şahısları adına 2 üyeye söz verilecektir. Ayrıca, istemleri halinde Komisyon ve Hükümete de söz verilecek, bu suretle Meclis araştırması komisyonu raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmış olacaktır.

Konuşma süreleri Komisyon, Hükümet ve siyasî parti grupları için 20'şer dakika; önerge sahibi ve şahıslar için 10'ar dakikadır.

Komisyon raporu 1006 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Rapor üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Önerge sahibi henüz istekte bulunmadı. Gruplar adına Nadir Saraç, Zonguldak Milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına; Muharrem Doğan, Mardin Milletvekili, Anavatan Partisi Grubu adına; Hasan Fehmi Kinay, Kütahya Milletvekili, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına.

(x) 1006 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

İlk söz Sayın Nadir Saraç'ın, Cumhuriyet Halk Partisi Zonguldak Milletvekili.

Bir dakika yalnız, önerge sahibi henüz bizden söz isteminde bulunmadı. Şimdi geliyor önerge sahibinin talebi.

Önerge sahibi olarak Alim Tunç Bey mi görüşecek?

Şahısları adına da Mevlüt Coşkuner, Isparta Milletvekili ve Mehmet Kılıç, Konya Milletvekili sıradalar.

Şimdi, ilk söz, önerge sahibi Sayın Alim Tunç'ta, Adalet ve Kalkınma Partisi Uşak Milletvekili.

Buyurun Sayın Tunç. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

ALİM TUNÇ (Uşak) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kütahya Milletvekilimiz Hasan Fehmi Kinay ve 39 arkadaşımız tarafından 25 Eylül 2003 tarihinde verilen, geleneksel Türk el sanatlarının geliştirilmesi, korunması, gelecek kuşaklara aktarılması ve bu sanat dallarında çalışarak geçimini temin eden üreticilerin içerisinde bulunduğu sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerle ilgili kurulan araştırma komisyonu raporu üzerinde önerge sahipleri adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Üzerinde yaşadığımız bu topraklar, tarih boyunca, birçok kültürün beşiği sayılmıştır; bunun yanı sıra, çok çeşitli ve zengin el sanatlarının merkezi olarak da ün yapmıştır.

19

Anadolu topraklarının insanı, sevdasını, acısını, sevincini çeşitli biçimlerde ortaya koymuştur. Sözde anlatamadıklarını, çoraba, kilime, dokumalara bir küçük nakışla dile getirmişlerdir. Geleneksel Türk el sanatları, Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirası ile kendi öz değerlerini birleştirerek, zengin bir mozaik oluşturmuştur.

Değerli arkadaşlar, ülkemizde, hemen her yörede, halkımızın icra ettiği çeşitli el sanatları mevcuttur. Geleneksel el sanatları, kültürümüzün bir parçası olmakla birlikte, bu sanatlarla uğraşanların geçim kaynağı olmuştur. Özellikle dokumacılık, Anadolu'da çok eskiden beri yapılagelen, çoğu yörede geçim kaynağı olmuş ve olmaya devam eden bir el sanatıdır.

Geleneksel Türk el sanatlarına ilişkin tüm sorun ve eksikliklerin giderilmesi, ancak çeşitli kurum ve sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesiyle yürütülecek bir geniş katılımlı proje çerçevesiyle gerçekleşebilecektir.

Bugün, ülkemizin çeşitli yörelerinde genellikle usta-çırak ilişkisi ve eğitim yoluyla geçmişten günümüze ulaşan yörelere özgü el sanatlarımızın bazı alanları devam etmekte, bazısı ise yok olmaya yüz tutmaktadır. Örneğin, 17 nci, 18 inci ve 19 uncu Yüzyıllarda Uşak halı ve kilimleri İngiltere ve Fransa'ya kadar ulaşmış, Hollanda ve İngiltere'deki yüksek sınıfa mensup ailelerin evlerinde Uşak halıları yer almıştır. Yine, İzmir Atatürk Müzesi salonu da Uşak halısıyla döşelidir. Avusturya'da bağımsızlık anlaşması Uşak halısı üzerinde imzalanmıştır. Yine, Birleşmiş Milletlerin birçok odasında Uşak halısı serilidir. Ancak, bugün, ucuz makine halısı, Çin, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde üretilen taklitlerle ve ucuz işçilikler nedeniyle bu halılarımız unutulmaya yüz tutmaktadır, üretimi gittikçe azalmaktadır.

Yine, Uşak-Eşme İlçemizde tamamen el emeği, göz nuru ve kök boyasıyla yapılan kilimler, desen, dokuma ve kalite olarak diğer kilimlerden çok farklıdır. Kız çocukları 7-8 yaşlarında annelerinin yanında tezgâha oturur ve kilim dokumaya başlarlar Eşme'de. Dokuduğu kilime duygularını, umutlarını, hayallerini katarlar. Yani, kilimi hayatın bir parçası haline getirmişlerdir.

On yıldır uluslararası kilim festivali yapılmasına rağmen, kilimcilik sektörümüz bir türlü canlanamamıştır.

Değerli arkadaşlar, söz sırası gelmişken, 23-24-25 Haziranda Uluslararası Eşme Kilim Festivalimizin 11 incisi yapılacaktır; tüm arkadaşlarımızı ve tüm vatandaşlarımızı buraya davet ediyorum.

Değerli arkadaşlar, öncelikle kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarımızla uğraşan ustalarımıza sahip çıkarak, onların sağlıklı çalışma ortamlarında sanatlarını icra etmelerini, çeşitli sosyal imkânlara sahip olmalarını, bilgi ve tecrübelerinin ilgili eğitim kurumlarıyla iç içe değerlendirilmesini sağlamalıyız.

Modern yaşamın gereği pek çok ürünün hizmete sunulduğu bir ortamda, el sanatları, ihtiyaçtan çok, zevke hitap etmekte; son yıllarda geleneksel el sanatlarının önem kazanması, ülkemizde kültüre olan ilginin artmasından değil, diğer ülkelerden gelen talep etkisiyle oluşan modadan kaynaklanmaktadır. Bu ilginin canlı tutulması ve süreklilik gösterme yollarının aranmasıyla ülkemize ekonomik açıdan küçümsenmeyecek boyutta girdiler sağlanacaktır.

Değerli arkadaşlar, geçmişten bugüne kadar taşınan ve ülkemizin kültür tarihi açısından önemli olan kültürün maddî ürünlerinin, ülke tanıtımında ve ekonomik değer anlamında tüketimine sunulurken, bu ürünlerin kültürel boyutunun bilinmesi ve geleceğe taşınmalarında gerekli özenin gösterilmesi de gerekmektedir.

Kendi öz kültürümüzü tanımayı ve tanıtmayı amaçlayan, aynı zamanda da bilimsel, düşensel ve duyarlı güce sahip bireyler yetiştiren geleneksel Türk el sanatları bölümlerinin eğitim seviyelerinin yükseltilmesi de gerekmektedir.

Geleneksel el sanatlarımızın yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında karşılaşılan kültürel, tarihsel ve sanatsal sorunlar yanında, önemli sorunlarından biri de ekonomik sorunlardır. Bacasız sanayi olarak da nitelendirilen, en az sabit yatırımla en çok istihdam sağlayan el sanatları sektörü, ekonomik istikrarın sağlanması, iç göçlerin önlenmesi, sosyal dayanışmanın sürdürülebilmesi açısından da günlük yaşantımızda oldukça önemli yer tutmaktadır,

Üretimde kullanılan işgücüne ödenen ücretlerdeki artışlar ve işgücünün sosyal güvenlik zorunluluğunun getirdiği ek maliyetler yanında, geleneksel Türk el sanatı ve halk plastik sanatı ürünlerindeki talebin daralması, kalfa ya da çırak gibi yardımcı işgücü istihdamı yerine, bu ihtiyacın, bizzat usta tarafından giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca, bu ürünlerin hammadde tedariki ve pazar sorununun yanı sıra, günlük hayatta yeterli kullanım alanı bulunmaması nedeniyle, ekonomik getirisinin düşük olması, üreticileri geçim sıkıntısına düşürmekte, bunun sonucu olarak da zaman içerisinde bazı el sanatı dallarında yeni ustalar yetişememektedir.

Değerli milletvekilleri, geleneksel el sanatları dalları hayatın içinde barınarak bugünlere gelmiştir. Sanat, kullanım eşyasına dönüşerek yaşamış, tüketicisine sadece bir ihtiyacı gidermek üzere değil, onu estetik yapan tüm unsurlarıyla birlikte yaşamıştır.

El sanatlarında yaşanan en önemli sorunlardan bir tanesi de hammadde teminidir. Değişen üretim şartları yeni meslek gruplarını oluştururken var olan bazı meslekleri de olumsuz etkilemektedir. Örneğin, geçmiş yıllarda ülkemizde hayvancılık önemli bir geçim kaynağıyken, hayvancılıktaki azalma ya da sanayinin artması, dokumada hammadde sıkıntısı yaşanmasına sebep olmaktadır.

El sanatlarının yaşadığı bir diğer sorun da, çok farklı kurum ve kuruluşların belirli el sanatları üzerinde yoğunlaşarak, geri kalanlara hiç değinmeden, birbirlerinden habersiz aynı el sanatını desteklemesi ve sonuçta masrafın boşa çıkmasıdır. Yani, genellikle halı kilim konusunda çalışmalar yapılmakta, kurslar açılmaktadır; ancak, yeni öğrenilerek dokunmuş bir halı -çok iyi örnekleri mevcutken- alıcı bulamamaktadır. Bu sebeple, harcanan emek, zaman ve imkânlar boşa gitmektedir.

20

Değerli arkadaşlar, günümüzde geleneksel el sanatlarımızın yaşadığı sorunları hafifletmek amacıyla daha çok destek unsuru bulunmaktadır. Bu destek, devletimizin yürüttüğü çalışmaların yanı sıra, özel sektör ve sanatsever kişilerin yakın ilgisiyle oluşmaktadır.

Günümüzde geleneksel el sanatlarımızın yaşadığı sorunları hafifletmek adına eskiye oranla daha çok destek unsuru bulunduğunu belirtmeliyim. Her ilde vali, belediye başkanlarımız geleneksel Türk el sanatlarının korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla sergiler düzenlemekte, tanıtım faaliyetlerine katkılar sağlamaktadır. Bundan da önemlisi, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın konuya bütün yönleriyle sahip çıkmasıdır. Yüce Meclisimiz de Kültür Yatırımları ve Girişimlerini Teşvik Kanununu çıkarmıştır.

Şunu unutmayalım ki, milletçe sahip olduğumuz kültürel değerlerin korunması ancak yaşatılmasıyla mümkündür. Bu kültürel mirası yaşatan kişilerin, eşsiz sevgi ve sabır duygularıyla ve hepsinden önemlisi, yetenekleriyle bu işi başardığını unutmayalım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı.

BAŞKAN - Buyurun.

ALİM TUNÇ (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlar, bu konuda altı aydır emek veren değerli komisyon üyeleri, çok değerli çalışmalarını, bugün, burada sunacaktır.

Ben, çok önemli olan el sanatlarımızın korunması, geliştirilmesi adına, bu çalışmada emeği geçen bütün arkadaşlarımızı tebrik ediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Komisyonun da söz istemi var.

İstediği an konuşma hakkına sahip olduğu için soruyorum: Şimdi mi konuşmak istiyor Komisyon adına Isparta Milletvekilimiz Sayın Recep Özel, sonra mı?

(10/128) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI RECEP ÖZEL (Isparta) - Sonra konuşacağım.

BAŞKAN - Peki.

Şimdi, gruplar adına konuşmalara geçiyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi Zonguldak Milletvekili Nadir Saraç, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşacak.

Buyurun.

Süreniz 20 dakika Nadir Bey.

CHP GRUBU ADINA NADİR SARAÇ (Zonguldak) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, Kütahya Milletvekilimiz Sayın Hasan Fehmi Kinay ve 39 arkadaşımızca verilen Meclis Araştırması Komisyonu raporuna ilişkin görüşlerimi ifade etmek üzere, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, gündemimizdeki komisyon raporu, öncelikle, yüzbinleri aşan sanatkârlarımızın içinde yaşadıkları sorunları, olası çözüm yollarını irdelemekle kalmayıp, kültürel mirasımızın temel yapı taşlarından olan ve maalesef kaybolmaya yüz tutan el sanatlarımızı gelecek kuşaklara aktarmak ve daha olumlu koşullarda buna katkı verecek kişi ve kurumların etkinliğini artırma hedefini yaşama geçirebilmektir. Böylece, kültürel değerlerimizi de sahiplenerek, ulusal bir perspektifle, sahip olduğumuz kazanımları, Türkiye Büyük Millet Meclisi ölçeğinde, halkımızla paylaşmaktır.

Bu arada, böylesine önemli, yaşamsal gördüğümüz bir konunun ilk kez Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülebilme olanağını veren, her konuda duyarlılık gösterip, emek veren, önerge sahibi ve komisyonda görev yapan tüm milletvekili arkadaşlarımız ile komisyon çalışmalarımıza katkı koyan tüm kurum çalışanlarına; bizzat komisyona gelerek bilgi sunan, bürokrat, kurum ve kuruluş temsilcilerine; özellikle, çalışma sürecinin tamamında bizlere büyük katkılar sağlayan Sayın Prof. Dr. Örcün Barışta Hocamıza şükranlarımızı sunmayı bir görev biliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, kaybolmaya yüz tutan kültürel değerlerimizi korumanın hepimiz için öncelikli görev olduğunu, tabiî ki, biliyoruz. Bu kültürel birikimi yaşatan, geliştiren insanların hemen hepsi, eşsiz sevgi ve sabır duygularıyla, daha önemlisi yetenekleriyle, tüm olumsuzluklara karşın mücadele vermektedirler. El emeklerini, göz nurlarını, nakış nakış, toprağa, bakıra, deriye ve de ağaca yansıtırken, bir tür, geçmişimizi de geleceğimize taşıma çabalarını sürdürmekteler.

Hammaddeyi temin etmekle başlayan süreç, çalışma hayatının öngördüğü koşullara uyma, ekonomilerini irdeleme, müşterilerine karşı sorumluluklarını yerine getirme uğraşı içindeler hepsi. O mütevazı gelirlerine karşın, ürünlerinin tanıtımına yönelik sergi ve fuarları izlemek durumundadırlar. Gelecek kuşaklara aktarılması adına da, yeni bireyler yetiştirme görevlerini de yerine getirirler.

21

Peki, bu işlevi yerine getirirlerken, kimden, hangi kurumdan, ne oranda katkı almaktadırlar? İşte, tartışılması ve çözümü konusunda -ki, biraz sonra değineceğim- neler yapılabileceğinin yanıtı, maalesef, halen bulunamamıştır.

Milletimizin, yüzyıllardır, eşsiz sevgi ve sabır duygularıyla kuşattığı, yetenekleriyle abideleştirdiği ve günümüze taşıdığı kültürel kimlik miraslarımızdan Türk el sanatları, insanlığın kültür mirasına ilham kaynağı olagelmiştir; ancak, geçmişten günümüze yaşayan el sanatlarımız, maalesef, günümüzde, kaybolmaya yüz tutmaktadır. Bunun, pek çok nedeni olmakla birlikte, en önemli nedeni, bu el sanatı ürünlerini üreten ustaların giderek yetişememesi, onların çalışmalarını devam ettirecek yeni ustaların yetiştirilememesidir.

Her biri el emeği, göz nuru bu ürünlerin üretim aşamaları oldukça zahmetlidir. Ayrıca, günümüzde, bu ürünlerin malzemelerinin, yani, hammaddelerin tedarik edilmesinde de inanılmaz sıkıntılar çekilmektedir. Malzemelerin pahalı olması, üretim aşamasının uzun zaman ve emek getirmesi, üretilen ürünün de pahalı olmasına neden olmaktadır. Bu da satışları olumsuz etkilemekte ve elde edilecek gelirleri azaltmaktadır.

El sanatları ürünlerinin üretimlerinin artırılması ve üretilen ürünlere piyasa bulunarak satışların artırılmasının sağlanması için, yeni yapılacak tasarımlara devlet desteği zorunlu bulunmaktadır. Ayrıca, bu sanatları icra eden insanların yetiştirilmesine özel önem verilmesi, usta-çırak ilişkisine dayalı eğitim yöntemini destekleyecek, sanatkârları ve sanatkâr adaylarımızı motive edecek eğitim ve teşvik politikalarının uygulanması kesinlikle zorunludur.

Anadolu ve çevresinde gelişen tarihî akış şeridi içinde, 11 inci Yüzyıldan günümüze on yüzyıllık bir zaman dilimi içinde, hiç kopmadan, akıp gelen bir çığ gibi büyüyen ürün ve eserlerden oluşan Türk el sanatları, dünya sanatının kayda değer bir parçasını oluşturmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, 9 Martta başlayıp bir aylık ek süreyle Meclis Başkanlığımıza sunulan ve bugün Genel Kurul gündemine getirilen Komisyon raporu, el sanatlarımızın geniş bir şekilde değerlendirilmesine zemin hazırladı.

Komisyon çalışmalarımızda, el sanatları potansiyelimizin belirlenmesi, ilgili kurum ve kuruluşların, amaç, ilke ve politikalarının tespiti, el sanatlarımızın tanıtım aracı olarak kullanılması ve bunun etkinliği üzerinde geliştirilmesi gereken politikalar, aynı zamanda turistik eşya olan el sanatlarının turizmde satış olanaklarının artırılması ve benzeri konular alabildiğince irdelendi.

Komisyonca, kamu kurum ve kuruluşları ile üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden, el sanatları ve ilgili faaliyetler hakkında bilgi alındı, sorunlar ve çözüm önerilerine ilişkin görüşleri dinlendi.

Bu değerlendirmelerde "el sanatları" kavramından ne anlaşıldığıyla ilgili belirsizlik olduğunu, şu anda, piyasada, genellikle imitasyon, ticarî mahiyetteki ürünlere el sanatı denildiğini, oysa, gerçek el sanatlarının, bizim mahallî zanaatkârlarımızın usta-çırak ilişkisi içerisinde, mahallî coğrafyamızın verdiği malzemeyle ortaya konulan etnografik ürünler olduğunu, bunların da daha sonra ticarî ürüne dönüşmüş olduğunu, bu kavramların da ayıklanması, yani, el sanatları denildiğinde, gerçekten, ikibin yıllık kültürel birikimle Anadolu'ya getirdiği, coğrafyanın verdiği malzemeyle yapılmış ürünlerin ortaya konularak bu el sanatlarının betimlenmesi ve ortaya konulması gerektiği vurgulanmıştır.

El sanatlarımızda çok önemli bir konunun da, el sanatlarındaki pazar ve hammadde açısından devam etmesi gerekenler ile artık müzelerde izlediğiniz gerekenlerin, bir yol ayrımının tespit edilmesi gereğini ortaya çıkarmıştır.

Değerli milletvekilleri, yine, bilgilendirme toplantılarına katılan kamu ve özel kuruluş temsilcilerine göre, Türkiye'de, kamu ya da özel kuruluşların birlikte yer alacağı bir el sanatları konseyinin kurulmasının zorunlu olduğu; piyasanın talebi olan ve yeni tasarımların devreye sokulması, yani, geleneksellikten yola çıkarak yeni tasarımlar hazırlanması veya yeni tasarımlar konusunda üretici ve sanatçıların yönlendirilmesi gerekliliği... El sanatlarının kültürümüzün bir parçası olmasının ürünlere farklı önem yüklediğini, el sanatlarının kültürel mirasımız olma nitelikleri nedeniyle, gelecek nesillere aktarılmasının zorunlu olması ve el sanatlarımızın koleksiyon değeri taşıyor olmasının önemli olduğu ve bu özelliklerin, el sanatlarına, aynı zamanda yüksek ekonomik girdiler sağladığı da saptanmıştır. Türkiye'de, el sanatlarının, yüzyıllardır usta-çırak ilişkisi sonucu gelişen zanaatların sürdürüldüğü dükkânlarda ve evlerimizde icra edildiğini, el sanatları üretimiyle uğraşan işletmelerin çoğunun aile işletmesi olduğu ve ürünlerin daha çok, geleneksel özellik taşıdığı da unutulmamalıdır.

Geleneksel Türk el sanatlarına ilişkin tüm sorun ve eksikliklerin giderilmesi, ancak, asıl sorumluluğu üstlenecek koordinatör bir kurum liderliğinde konuyla ilgili çalışmış, çalışmakta olan veya projeye katkı sağlayabilecek kurumların ve sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesiyle yürütülebilecek geniş katılımlı proje çerçevesiyle yaşama geçirilebilecektir. Türkiye'deki tüm el sanatlarının ayrıntılı bir ürün ve üretici envanterinin çıkarılması için, ilgili kuruluşların katkılarıyla envanter bilgi alanlarının tespitinin yapılması, daha sonra yurt sathında yapılacak ürün ve usta envanteri çalışmasında elde edilebilecek olan geleneksel Türk el sanatı veri tabanının, ilgili kuruluşların ortak kullanımına açılmasının zorunlu olduğu tespit edilmiştir.

Projenin uygulandığı yörelerdeki el sanatlarının ürün ve meslek standartlarının, Türk Standardları Enstitüsü tarafından koordine edilecek çalışma gruplarınca belirlenmesinin kesinlikle zorunlu olduğu görülmüştür.

Ekonomik olarak kalkınmamış yörelerde söz konusu eğitimlerde ve sürekli üretim aşamalarında kullanılmak üzere bazı yörelerde ortak kullanım atölyeleri kurulmasının önemi tartışılmıştır.

22

Sonuç olarak, el sanatları üretiminin temelinin ekonomik bir işletme faaliyeti olduğunu, bu nedenle, faaliyetlerin, araştırma, organizasyon, eğitim, üretim, pazarlama aşamalarının, birbirini izleyen fonksiyonlar halinde planlı yapılmasının gerekliliği görülmüştür.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, şu an, yeni açılanlar dahil, resmî ve özel 93 üniversitemiz içinde el sanatları programı olan 16 üniversitemiz bulunmaktadır. Araştırmaların, üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerinden yardım alınarak, el sanatlarının geliştirilmesinin, öncelikli konuların tespit edilmesi için, bilimsel araştırmaların da dikkate alınarak, elde edilen bulguların değerlendirilerek, çalışmaya yön verilmesi gerekmektedir.

Komisyon çalışmalarımızda, el sanatlarımızın konum ve koşullarının, bilgilerin derlenmesi adına, tüm illerden bilgi talep edildi ve gerçekten üzücü ki, bazı illerimizden -isimlerini burada vermek istemiyorum- Komisyonumuza bilgi aktarım duyarlılığı bile gösterilmedi. 78 ilimizden Komisyona gelen bilgiler değerlendirilmiş ve bu bilgilerin, birkaç il dışında, istenilen düzeyde hazırlanamadığına tanık olduk. Sürecin kısıtlı olması nedeniyle, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü, Beypazarı, Denizli, Kütahya, Isparta, Eskişehir, Konya ve İstanbul illeri, ancak yerlerine gidilerek, el sanatlarımızın içinde bulunduğu koşulları irdeleme olanağı bulunabildi. Ülkemizin çok farklı bölgelerindeki farklı el sanatları, yerinde incelenip, sorunları bire bir tespit edilemedi. Örneğin, Zonguldak'a gidilip, Karadeniz Ereğlimizin Elpek bezi, Çaycuma Pelemek'i, Bartınımızın tel kırması, Amasramızın ağaç işleri yerinde izlenemedi. Ünü, ulusal kimliği de aşarak uluslararası platformda da büyük ilgi gören ve halen birçok devlet başkanımızın elinde bulunup, binlerce konuğa takdim edilen Devrek bastonunun üretimi ve sorunları ve çözüm yolları gerektiği şekilde incelenemedi.

Uzun yıllar, Zonguldak'ın şirin ilçesi Devrek'te belediye başkanlığı yaptık. Bu süreçte, özellikle, Türk el sanatlarının, gerçekten, çok nadide örneklerinden birisi olan Devrek bastonunun tanıtımına yönelik, yerel yönetim olarak inanılmaz çabalar içine girdik. Bunların bazılarında başarılı olduk, bazılarında olamadık. Örneğin, kızılcık ağacından yapılan Devrek bastonunun hammaddesinin, halen, bulunmasında birtakım zorluklar yaşanıyor.

Tanıtımına yönelik, yıllardır -bu yıl 25'incisi kutlanacak olan- "Devrek Baston Festivali"ni yaptık; ama, Devrek'te, baston çarşıları, bastoncularını günde yaklaşık 3 000-5 000 insan ziyaret ederek, en azından, Devrek bastonunun hangi noktalarda olduğu vurgulanıyor; ama, bir Ayasofya Müzemizde bir tek Devrek bastonu veya diğer el sanatlarımızın tanıtımı yapılamıyor.

Ben, her şeye karşın, bastonumuzun ve diğer tüm el sanatlarımızın gelişimine katkı veren ve ebediyete intikal eden tüm ustalarımızı huzurunuzda şükranla anıyor ve halen, bu yüce uğraşı sürdüren çok değerli baston ve diğer el sanatları ustalarımıza da huzurunuzda şükranlarımı sunmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bütün bu çalışmalar sonucunda, sorun ve öneri olarak; el sanatları çalışmalarının, değişik bakanlıklarda, değişik şekillerde yürütülmekte olduğunu; bakanlık olarak, kırsal alanda, köylerde yaşayan, kasabaya, şehre inme olanağı hiç bulmamış, okuma olanağı olmamış çocuklara yatılı olarak, Türkiye genelinde, sadece 7 el sanatları eğitim merkezi müdürlüğünde, sadece eğitim verilmek suretiyle meslek kazandırıldığını... El sanatları çalışmalarının bir çatı altında toplanıp, bir üst kurul oluşmasının, kesinlikle, gereği ortadadır.

Türkiye'de, eğitim sisteminde, el sanatlarında bir çözüm ve geliştirme ışığının görülmediğini; sanatın, kendi halkının kültürü temeli üzerinde kurulup bugünkü durumuyla eğitim verilmesi gerektiğini, bizde, Avrupa'dan taşınan temel bilgilerin sanat diye üretilmekte olduğunu... Halkımızın sanatına hiçbir zaman değinilmemesi nedeniyle oluşan aksaklıklar saptandı.

Günümüz eğitim sistemiyle el sanatlarının eğitim-öğretiminin yapılacak durumda olmadığını, geliştirilecek gibi hiç görünmediğini; yüzyirmi yıldır, el sanatlarına yahut diğer bir deyişle ulusal sanatlara değinilmediğini; halihazırdaki eğitim kurumunda tekrar ele alınıp, daha sağlıklı bir duruma getirilmesinin düşünülmesi gerektiği... "Ulusal sanatlar akademisi" yahut "ulusal sanatlar enstitüsü" adı verilerek, kendi halkımızın kültürü üzerine kurulacak bir eğitimin gündemimize yerleşme zorunluluğu bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bir sanatın geleneksel olabilmesi için, halk tabanından destek alıp sevilmesi, özenle yapılması ve böylece, kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla mümkün olabilir. Yaptığımız tespitlerde, el sanatları tanımında herhangi birliğe varılamamıştır, doğru bir adlandırma ve sınıflandırma yapılamamıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmaların kıyıda köşede münferit olarak kalması, öncelikle el sanatlarının ciddî bir enstitü bünyesinde araştırılamamış olmasındandır. Bankaların, el sanatlarıyla iştigal eden sanatkârların, projelerde, hangi şekilde ve ne kadar kredi kullandığıyla ilgili bir istatistikî bilgileri bile elimizde bulunmamaktadır. Geleneksel Türk el sanatlarına ilişkin, ülkemizde, bugüne kadar sağlıklı bir envanter çalışması, maalesef, yapılamamıştır. Geleneksel el sanatlarına ilişkin günümüze kadar yapılan araştırmalarda, konunun bütünlüğünün olmaması, herhangi bir konu seçiminin yapılamaması, araştırma yönteminin oluşturulamaması tespit edilebilen diğer sorunlardır.

Değerli arkadaşlarım, üniversitelerimiz, kamu kuruluşlarımız, özel sektör, ülkemizin dört bir yanında kurulan dernek ve vakıflar, birbirinden habersiz, kendilerince, el sanatlarının kaybolmaması, hatta gelişimine yönelik çabalarını sürdürmelerine karşın sonuç ortadadır; el sanatları yok olmakta ve bu övülesi çalışmalar da, el sanatlarımızın yok olmaya doğru gitmesini engelleyememektedir. Bu anlamda, el sanatları, insanların bulundukları, yaşadıkları, ürettiği ürünler olduğundan, istihdamı kendileri oluşturmaktadırlar. Kaybolmaya yüz tutan el sanatlarının sahiplenilmesi, -reel ekonomiye kazanç sağlanmakta- istihdam sorununun çözümüne, kısmî de olsa bir katkı sağlayacaktır. Bu sahiplenmeyle, kültürel gelenekler, örneklerimiz yaşatılacak, gizli ya da açık işsizlik azaltılacak, mevcut ve atıl duran hammaddelerin üretime kazandırılması halinde millî gelire önemli katkı sağlanacak,

23

halkın gelir ve yaşam seviyeleriyle birlikte, eğitim seviyeleri yükselecek, her türlü göçün kısmen önüne geçilecek, kadınlarımızın, geleneksel el sanatlarının üretime kazandırılması nedeniyle refah ve eğitim seviyeleri yükselecek, kırsal kesimde yaşayan ve tarımla uğraşan nüfusun boş zamanlarını üretime yönlendirmesi sonucunu getirecektir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ilk kez oluşturulan bu Komisyonun, televizyon ve radyolar yoluyla el sanatlarımızın tanıtımına, el sanatlarıyla ilgili koordinasyonu sağlayacak bir kurulun oluşumuna, finansman sorunlarının çözümüne katkı verecek düşük faizli kredi teminine, pazarlama sorununun çözümüne, kaybolmaya yüz tutan bu değerleri koruyacak tasarım enstitüsü kurulmasına, ulusal ve uluslararası fuarlar düzenlenip, bu fuarlara sanatçılarımızın katılımına, el sanatları uğraşısı veren insanımızın eğitim kurumlarındaki istihdamına, sosyal güvenlik sorunlarının aşımına, el sanatlarımıza yönelik atölyelerin oluşumuna, el sanatlarının endüstriyel dönüşümüne, standardizasyon, markalaşma, envanter ve sınıflamaya somut çözümler getirmesi dileğimi yineliyor; Meclisimizin, el sanatlarımızın yaşanan sorunlarının çözümüne somut ve olumlu katkılar sağlayacağına olan inancımla, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Hükümet adına, Sanayi Bakanımız Sayın Ali Coşkun söz istedi.

Buyurun Sayın Coşkun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

SANAYİ VE TİCARET BAKANI ALİ COŞKUN (İstanbul) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

El sanatlarımız gibi, bizi millet yapan, kültürümüzün bir önemli parçası olan konuyu Yüce Meclisin Komisyonunda derinlemesine inceleyerek, Hükümetimizin çalışmalarına, özellikle Bakanlığımın çalışmalarına ışık tutacak böylesine bir çalışmayı yaptıkları için Değerli Başkana ve üyelerine huzurunuzda teşekkür ediyorum; çünkü, hakikaten, bu konu, yıllarca ihmal edilmiştir.

Bakanlığımız olarak, önemli bir el sanatı olan halı ve kilimcilik konusundaki çalışmalar bir anonim şirket statüsüne kavuşturulmuş; fakat, devlet yapısı içinde, adı anonim şirket olduğu halde arzu edilen gelişme sağlanamamıştı. Zarardan büyük ölçüde kurtardık, stokları yüzde 30 nispetine indirebildik. Özellikle Güneydoğu Anadoluda, tezgâh başında, evlerde veya atölyelerde istihdam sağlayan ve aynı zamanda, pazar bakımından talep olan desenleri dokutmaya başladık; çünkü, daha önce ölçüsüz olarak dokutulduğu için, maalesef, elde büyük stoklar oluşmuştu; ama, bu çalışmalar… Baktık ki, Bakanlığımızda, sayılarca el sanatları ve halı var, tezgâhlarda, depolarda duruyor. Özelleştirme kararı alınmış vaziyetteydi bizden önce. Bu özelleştirme kararını kaldırdık ve halıcılık el sanatları enstitüsü kurulmak üzere yasayı hazırladık; şu anda Başbakanlıkta. Ümit ediyorum, kısa zamanda Yüce Meclisimize sunulur ve böylece, bu el sanatlarımızı ve halıcılığı, biraz ticarî düşüncenin dışında, kültürümüzün bir önemli parçası olarak ve ticarî anlamda da istihdam sağlayan bir yapıya kavuştururuz.

Bu bakımdan, Komisyonun bu raporu bize ışık tutacaktır. Yakında, Mecliste bu enstitü yasası tartışılırken daha geniş anlamda, zannediyorum, katkılar olacaktır.

Tekrar teşekkür ediyorum; saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Kütahya Milletvekili Hasan Fehmi Kinay. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Kinay.

MUHARREM DOĞAN (Mardin) - Sayın Başkan, sizin sıralamanızda Anavatan Partisi sıradaydı; neden değişti?

BAŞKAN - Bir dakika Hasan Bey.

Bazı özel durumlar nedeniyle sıra değiştirebiliyoruz talepler üzerine.

MUHARREM DOĞAN (Mardin) - Nasıl değiştirirsiniz efendim?

BAŞKAN - Zaten, sırayı belirleme bizim yetkimizde. O nedenle, evet, değiştirerek, Hasan Fehmi Beye söz verdik; arkasından size söz vereceğiz.

MUHARREM DOĞAN (Mardin) - Zaten, vermeseniz bile ben çıkacaktım.

BAŞKAN - Değerli arkadaşlarım, bazen hepinizin benzer talebi olabiliyor. İçtüzük, Divana yetki veriyor. Bu talepleri karşılarken, sizin istekleriniz doğrultusunda değişiklikler yapabiliyoruz. Bugün Hasan Fehmi Bey için yaptık, yarın sizin için yaparız Muharrem Bey; sizin de bir ihtiyacınız olabilir, size de lazım olabilir bu yetki. Bu yetkiyi, sizin için de kullanırız.

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - Adalet istiyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Buyurun Hasan Bey.

AK PARTİ GRUBU ADINA HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi, Ak Parti Grubu adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Benden önce değerlendirme yapan Komisyon üyesi arkadaşlarım, imza sahipleri adına Sayın Alim Tunç'a, Değerli CHP Milletvekilimiz Nadir Beye yapmış oldukları kapsamlı değerlendirme için, AK Parti adına ve şahsım adına şükranlarımı arz ediyorum.

24

Bu yapılan değerlendirmeler göstermiştir ki, geleneksel Türk el sanatlarıyla ilgili kurulması yönünde, şahsım ve 39 milletvekili arkadaşım adına vermiş olduğumuz önerge, ülkemizin geleneksel el sanatlarıyla ilgili, iştigal eden değerli yurttaşlarımızın önemli bir ihtiyacını gidermek durumundadır.

Biraz evvel, Değerli Bakanımız Ali Coşkun Bey de, özellikle halıyla ilgili kurulacak olan enstitü konusunda bir müjdeyi paylaşmıştır Genel Kurulumuzla. Bu da göstermektedir ki, ilgili bakanlarımız, Komisyon tarafından hazırlanan kapsamlı rapor üzerine, şimdiden bir yol haritası oluşturma gayreti içindedir. Bu da, yapmış olduğumuz bu çalışmanın, inşallah, ülkemize, fiilen, pratik anlamda önemli kazanımlar sağlayacağını göstermektedir.

Söz geleneksel el sanatlarından açıldığında, ülkemizin yetiştirdiği büyük şair; ama, ondan önce fikir ve aksiyon adamı Değerli Üstat Necip Fasıl Kısakürek'in plastik el sanatlarıyla ilgili yapmış olduğu değerlendirmede, en büyük sanatın edebiyat olduğu yönündeki muhteşem değerlendirmesini, siz, Genel Kurul üyelerimizle paylaşıyorum. Ne yazık ki, edebiyat konusunda yeterli bir yeteneğim olmadığı için, geleneksel el sanatları gibi çok önemli bir sanatsal derinliği haiz konuyu gereği biçiminde savunamayabilirim; bu nedenle, gerek sanatçılarımızdan gerekse siz değerli milletvekillerimizden şimdiden özür diliyorum.

Değerli arkadaşlar, önergenin verilme süreciyle ilgili, bu konuyla ilgili bir durumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bundan yaklaşık onbeş yıl kadar önce, o zaman Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası Genel Sekreteri olarak görev yaptığım esnada -Kütahya'da, biliyorsunuz, yoğun olarak, geleneksel Türk el sanatlarımızın içerisinde Türkiye'nin tanıtımına büyük katkı sağlayan çini üretimi yapılmaktadır- çiniciliğin dünü, bugünü ve yarınıyla ilgili kapsamlı bir çalışma yapmıştık. Bu araştırma, sektörün içinde bulunduğu sorunlarla ilgili, yakından tanıma imkânı vermişti, daha sonra da,özellikle çini sektöründe çalışma imkânı, fırsatı -iş olarak- bulmuştuk.

Yaşanan sorunları yerinde yaşayarak görmenin etkisiyle, sayıları yüzbinlere varan plastik el sanatçılarının sorunlarını, öncelikle gönüllü bir milletvekili grubu tarafından Mecliste desteklenmesi suretiyle bir çalışma başlatmayı planlamıştık; ama, bir vesileyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanımız Sayın Bülent Arınç'ı ziyaretimde konuyu kendisiyle paylaştığımda, Sayın Meclis Başkanımızın şöyle bir önerisi oldu: "Bunu, gönüllü bir destek grubu yerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinde ilk kez yapılacak bir araştırma komisyonuna dönüştürelim Hasan Bey" dedi ve böylece, 39 milletvekili arkadaşımızın da imzasını almak suretiyle, başta Sayın Bülent Arınç'ın, Değerli Başkanımızın imzası olmak üzere, böyle bir çalışma başlatılmış oldu.

Değerli arkadaşlar, Anayasanın 98 ve İçtüzüğün 104 üncü maddeleri uyarınca, geleneksel Türk el sanatlarının geliştirilmesi, korunması, gelecek kuşaklara aktarılması ve bu sanat dallarında çalışarak geçimini temin eden üreticilerin içinde bulunduğu sorunların araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi, sanatkârların içinde bulundukları sıkıntıların ortadan kaldırılması için, malumunuz olduğu üzere, bir komisyon teşekkül etmiştir. Komisyonun Başkanlığına, Isparta Milletvekilimiz Sayın Recep Özel Bey getirilmiştir ve Komisyonumuzda çok sayıda değerli üye görev almıştır.

Öncelikle, samimî gayretlerine bizzat şahit olduğum bu değerli komisyon üyesi arkadaşlarımı kutluyorum. Ayrıca, Komisyona, yoğun mesaileri olmasına rağmen, büyük bir özveriyle, kurumları adına katılarak, sadece bir resmî görevi yerine getirmenin üstünde, kültürümüze, milletimize karşı tarihî bir sorumluluk taşımanın bilinciyle Komisyon çalışmalarına katkıda bulunan değerli kamu görevlilerine, akademisyenlerimize, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altındaki idarî görevlerde bulunan arkadaşlarımıza, AK Parti Grubu adına teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, komisyon raporu, geleneksel el sanatlarımız için tarihî bir dönüm noktası teşkil edecektir. Bu, bir milattır; bundan öncesi ve sonrası olacaktır. O halde, bu Komisyonun kurulmasından önceki duruma bir göz atmalıyız. Esasen, şu anda da geleneksel el sanatlarıyla ilgili faaliyetlerini sürdüren değerli yurttaşlarımızın yaşadığı sorunlar devam etmektedir; ancak, son tahlilde göreceğiz ki, bu sorunların giderilmesi yönünde verilen çabalar somut önerilere dönüşmüştür. Biraz evvel, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz alan Değerli Milletvekilimiz Nadir Bey de Komisyon tarafından ortaya konulan önerilere kapsamlı bir şekilde değinmiştir. Ben de, biraz sonra bunları, belki de, biraz farklı açıdan değerlendirme fırsatı bulacağım.

El sanatlarıyla ilgili ne yapılmalıdır; bu, artık, ortaya çıkmıştır. Bundan sonra, ilgili kurumlar gereğini yapmalı ve biz milletvekilleri ise yapılması gerekenleri özenle takip etmeliyiz. Bunda parti farkı gözetilmemelidir. Zira, sayıları yüzbinlere veren sanatkârlarımızın gözü Meclisin üzerindedir. Onlar, iktidarıyla muhalefetiyle kendi sorunlarına sahip çıkıldığını düşünmekte ve bundan da büyük mutluluk duymaktadır. Ülkelerine olan güveni artmış; Meclis, gözlerinde, yüreklerinde bir kez daha büyümüştür.

Sayın milletvekilleri, siz değerli oylarınızla ve Komisyonumuz da yapmış olduğu samimî gayretlerle öylesine büyük bir iş başarmıştır ki, el sanatları ustalarımızın işlerine duyduğu saygı artmıştır. Ustalarımızın gözlerinde umut ışığı yanmıştır, ufuk çizgisi genişlemiştir. Henüz yapılan bir şey yok diye düşünmeyiniz. Bu Yüce Meclisin çatısı altına gelen her gündem gibi, el sanatları üreticilerinin sorunları da çözüme kavuşacaktır; çünkü, burada, milletimizin iradesi tecelli etmektedir. Artık, ustalarımız yalnız değildir, onlara Yüce Meclisimiz sahip çıkmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Komisyon raporu dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, raporun amacı yalnızca sanatkârların sorunlarını incelemekten ibaret olmamıştır; aynı zamanda, kültürel mirasımızın yapı taşlarından biri olan el sanatlarını gelecek nesillere aktaracak kişi ve kurumların etkinliğini artıracak önlemleri belirlemek olmuştur. Bundan da önemlisi, bizleri millet olma onuruna götüren kültür değerlerinin tarihsel süreç içerisinde etkilendiği ve etkilediği medeniyet izlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri aracılığıyla ulusal perspektifimize kazandırmıştır.

25

Değerli milletvekilleri, milletçe sahip olduğumuz kültürel değerlerin korunması, ancak yaşatılmasıyla mümkündür. Bu kültürel mirası yaşatan kişilerin eşsiz sevgi ve saygı, sabır duygularıyla ve hepsinden önemlisi yetenekleriyle bu işi başardığını unutmayalım. Diğer taraftan, geçimlerini el sanatlarına bağlamış bu sabırlı ve yetenek sahibi kişiler, mütevazı hayatlarını sürdürebilmek için, belki de herkesten daha çok çalışmak zorunda olmuşlardır. Zira, bir taraftan ustalıklarını el emeği, göz nuru ile taşa, toprağa ve ellerine geçirdikleri her türlü malzemeye derinlemesine yansıtırken, diğer taraftan herhangi bir işletmenin yürütülmesi gereken tüm mükellefiyetlerini de eksiksiz yerine getirmek mecburiyetindedir. Bu işletmelerimizi, geleneksel Türk el sanatlarıyla iştigal eden işletmelerimizi diğer işkollarından ayıran temel unsur da budur.

Geleneksel el sanatkârlarının üretim yapacağı hammaddeyi temin etmek, çalışma hayatıyla ilgili kurallara uymak, işkoluna göre bakanlıkların kendisinden istediği ilkelere uymak, muhasebesine bakmak, müşterilerine karşı sorumluluklarını yerine getirmek; hülasa, herhangi bir işyerinde yürüyen tüm işleri yerine getirmek konusunda herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Sıra, ürünlerin tanıtımına geldiğinde, müşteri bulabilmek için mütevazı gelirinden ayırabildiği kadarını, satış yapmayı umduğu firmalara tanıtmak amacıyla sergi ve fuarlara iştirak etmek üzere harcamaktadır. Bu, şanslı olan sanatkârlarımızdır; zira, bunu başarabilen sanatkârlarımızın sayıları oldukça azdır. Çoğunluğu ise, geliri yetmediği halde çalışma fırsatı bulabileceği bir başka iş olmadığı için, kendisini sanatına mahkûm etmiştir. Her gün ustaca yaptığı işi satın alabilecek birileri çıkar umuduyla yaşamaktadır. Ne zaman umudunu kaybetse, ustasının "sabırlı ol, sabır imandandır" nasihatını hatırlar. O, bu sanatı icra ederken, günlük iaşesinden çok Yaradan'ını anmaktadır. Eliyle verdiği her şeklin zihnindeki izdüşümü, gönlündeki sevgiyle, inançla şekillenmektedir.

Onu diğer işletme sahiplerinden ayıran bir başka sorumluluğu daha vardır; çırak yetiştirmek. Yaptığı işi ustalıkla tamamlamasının dışında, mesleği yaşatmak adına çırak yetiştirmek durumundadır; Ahilik geleneğini sürdürmenin bilinci içerisinde ve büyük bir duyarlılıkla.

Gerek sanatın ustalıklarını kültürel değer sorumluluğuyla işlediği eşyaya aktarmak gerekse gelecek nesillere bu mirası aktarmak üzere insan yetiştirmek, bizleri, Türkiye Büyük Millet Meclisini, bu alana sahip çıkmak adına sorumlu kılmıştır.

Değerli milletvekilleri, günümüzde geleneksel el sanatlarımızın yaşadıkları sorunları hafifletmek adına, eskiye oranla daha çok destek unsuru bulunduğunu belirtmeliyim. Bu destek, devletimizin yürüttüğü çalışmaların yanı sıra, özel sektör ve sanatsever kişilerin yakın ilgisiyle oluşmaktadır. Her ilde vali ve belediye başkanlarımız, dar bir bütçeyle de olsa, geleneksel Türk el sanatlarının korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla sergiler düzenlemekte, tanıtım faaliyetlerine katkı sağlamaktadır. Bundan da önemlisi, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın, konuya bütün yönleriyle sahip çıkmasıdır. İl kültür müdürlükleri ve halk eğitim merkezleri aracılığıyla, el sanatları kursları düzenlenmekte, ürünlerin sergilendiği ortamlar sağlanmaktadır. Bu yönde Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Atilla Koç'un gösterdiği yakın ilgi, her türlü takdirin üstündedir; kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Bu çabalara, bazı kuruluşların kâr amacı gözetmeksizin sağladıkları maddî ve manevî destekler eklenmektedir. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı dönersermaye işletmeleri ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığına bağlı El Sanatları Dairesi zaman zaman bu sanatkârlardan alım yapmakta, bunları yerli ve yabancı sanatsever müşterilere sunmaktadır.

Bütün bu destekler, sayıları hakkında ancak yüzbinlerce diyerek tahmin yürütebileceğimiz sanatkârlarımızın sorunlarına tümüyle çare olmadığı için, Yüce Meclis, Kültürel Yatırımları ve Girişimleri Teşvik Kanunu çıkarmıştır.

Değerli milletvekilleri, bu kanunun sağlayacağı fırsatları takdim etmeden önce, zihinde oluşabilecek bazı soruları gündeme getirmek istiyorum. Kültürel mirasın korunması, gelecek kuşaklara aktarılması konusunda Türkiye başarılı mıdır; bu sorunun cevabı tereddütsüz evettir. Bu başarının ardında devlet tarafından sağlanan destekler yer almakta mıdır; bu sorunun cevabı ise, ne yazık ki hayırdır. Tartışmamıza anlam kazandıracak en önemli noktaya böylece gelmiş bulunuyoruz. Geleneksel Türk el sanatlarının bugünlere gelişi, aldığı mesafe, var oluş biçiminde, icraî sanatın amacında gizlidir. Bu sanat dalları hayatın içinde barınarak bugünlere gelmiştir; yani, Batı'daki gibi hayatın geleneklerinden, ihtiyaçlardan kendini soyutlamamış, bilakis, ihtiyaçları giderirken bunun içinde kendini bularak, koruyarak bugünlere ulaşmıştır. Yani, sanat, kullanım eşyasına dönüşerek yaşamış, tüketicisine sadece bir ihtiyacı gidermek üzere değil, onu estetik yapan bütün sanatsal yönleriyle ulaşmıştır.

Geleneksel Türk el sanatları diye bir kültürel değerden bahsedebiliyorsak, bunun yaşamasını kendi içinde oluşturduğu var oluş felsefesinden ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Bir eşyayı kullanım amacıyla almak ayrı bir şey, onun fiziksel ve dekoratif özelliklerini oluşturan sanat değerini almak ayrı bir şeydir. Batı'da sanat soyutlaşırken, onu üretenler dar bir çevreye sıkışmış; bizde ise, sanat hayatın içinde somutlaşırken üreticilerin sayısı hızla artmıştır; bu nedenle de Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu, kendini, tarihî bir doku üzerinde araştırmada değil, yaşayan bir değerin zenginliği üzerinde bulmuştur. Komisyon, Anadolu'yu karış karış büyük bir özveriyle dolaşmış ve her gittiği yerde sanatkârlarımızın gönül dolusu heyecanıyla karşılaşmıştır. Buna, Kütahya ziyareti esnasında tanık olan arkadaşlarınızdan biriyim. Kütahya'ya geldiklerinde Komisyon üyelerimiz, Belediye Kültür Sarayında çinici sanatkârlarımızın salonu hıncahınç doldurduğunu hep beraber gözlemledik ve sorunlarını da gerçekten çok büyük bir ustalıkla ortaya koyabilmişlerdi.

26

Çinici arkadaşlarımız, o günden bu yana, Türkiye Büyük Millet Meclisini, parti gruplarını üç kez iadei ziyarette bulunmuşlardır. Büyük bir coşku yaşanmıştır, bir sevgi seli yaşanmıştır. Tüm ülkemizden, Türkiye Büyük Millet Meclisine, geleneksel Türk el sanatlarıyla ilgili faaliyet gösteren yurttaşlarımız coşku dolu yürekleriyle ziyarette bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; daha önce burada da ifade edilen, 5225 sayılı, kültüre yatırımı teşvik eden bir önemli yasayı değerlendirme imkânı bulmuştuk. Bu yasa, kültür alanında yapılan yatırımlara, başta istihdam olmak üzere, bedelsiz arsa tahsisi olmak üzere, bu tür yatırımları yapan girişimcilere önemli avantajlar sağlamaktadır. Halen yürürlükte olan bir yasadır. Bu doğrultuda tüm girişimcilerimizi kültüre, sanata yatırım yapmaya Yüce Meclisin çatısı altında davette bulunuyorum.

Biraz evvel, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili arkadaşımız ve imza sahipleri adına konuşma yapan Alim Tunç Bey, komisyon tarafından ortaya konan raporu, rapor başlığını değerlendirmişlerdi. Oldukça kapsamlı bir şekilde değerlendirdiler. Benden sonra söz alacak Komisyon Başkanımız ve diğer milletvekili arkadaşlarımızın da, mutlaka bu konuya büyük açıklık getirmek durumunda olduğunu düşünüyorum.

Kısaca, bundan sonra -bu raporun bir milat olduğunu biraz önce ifade etmiştim- geleneksel Türk el sanatlarında neler değişecek, bunlara değinerek sözlerimi tamamlayacağım.

Tanım konusunda, gerçekten, geleneksel Türk el sanatlarının büyük bir karmaşa yaşadığını, bu konuya ilgili duyan veya bu konuyla ilgili olan çevreler gayet yakından bilmektedir.

Efendim, tanım konusu niye bu kadar önemlidir; kendisini ifade konusunda, işte "geleneksel Türk el sanatı" ifadesiyle bu sektör kendini tanımlamış, bu yeterli değil midir diye, belki de düşünenler olabilir. Tanım konusu olmadığı için, değerli arkadaşlar, belki de, devlet kademelerinde, çok istenmesine rağmen, destek konusunda bir model, bir formül geliştirilememiştir. Bu cihetle, tanım konusu, sektörün kendini tarif etmesi büyük önem taşımaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

HASAN FEHMİ KİNAY (Devamla) - Teşekkür ederim Başkanım; hemen toparlıyorum.

Bu konuyla ilgili "plastik sanatçı" unvanı akademik çevreler tarafından bu alanla ilgili sanatçılara verilmekte idi. Bu şekilde tanımlanmaktaydı sanatçılar. Buna bir ilave yaparak "halk plastik sanatçısı" unvanı teklif edilmektedir Komisyonumuz tarafından. Bu unvanın kullanılması halinde, belki de, birçok çalışma zincirleme olarak gerçekleşmiş olacaktır.

Belgelemeyle ilgili sorunları vardır; bu yönde de Komisyonumuzun önemli önerileri olmuştur.

Eğitim boyutu tartışılmıştır.

Koruma, tanıtma ve sergileme konusunda Komisyonumuzun çok somut, doyurucu teklifleri ortadadır.

Yaşatılması ve bundan sonrakilerin yararlanma boyutuyla ilgili değerlendirmeleri olmuştur.

Organizasyon ve koordinasyon konusunda ortaya çıkan zaafların giderilmesine yönelik, hakeza, değerlendirmesi olmuştur.

Hepsi, birbirinden kıymetli birçok öneriler ortaya çıkmıştır. Bunların hayata geçirilmesi yönünde, değerli Hükümetimizin, ilgili bakanların yoğun çaba içerisinde olacaklarını düşünüyoruz ve milletvekilleri olarak da bizler, bu konuda geleneksel Türk el sanatkârlarımızın sorunlarına ilişkin çözüm önerilerini takip edeceğimizi bu vesileyle bir kez daha ifade ediyorum.

Ekonomik boyutun ortaya çıkarttığı birçok sorun vardır, başta istihdam sorunu olmak üzere. Bu sektörle ilgili faaliyet sürdüren işletmeler, istihdamda vergi ve benzeri yasal yükümlülüklerin büyük bir malî külfet teşkil ettiklerini ifade etmektedir. Geleneksel el sanatlarıyla ilgili ürünlerin fiyatları, ne yazık ki, Uzakdoğu'dan gelen baskı nedeniyle düşme eğilimindedir. Zaten olağanüstü geçim sıkıntısı içerisinde olan bu vatandaşlarımızın, özellikle, çalıştırmış oldukları işçilerin vergi teşvikleriyle ve istihdam üzerinden alınan diğer teşviklerle ilişkilendirilerek üretim yükünün hafifletilmesinde büyük yarar vardır.

Finansman konusunda Komisyon raporunda yine çok ciddî öneriler yer almaktadır.

Son olarak da, pazarlama konusunda öneriler yer almaktadır.

Ben, sözlerime burada son verirken, Türkiye Büyük Millet Meclisinin vermiş olduğu destekle kurulmuş olan Komisyona, gerçekten bu Komisyonda büyük bir çaba içerisine giren, sadece resmî bir görev değil, onun ötesinde millete karşı oluşan sorumluluk bilinciyle hareket eden tüm katılımcılara tekrar teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Anavatan Partisi Grubu adına Mardin Milletvekili Muharrem Doğan. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Bir durum nedeniyle de şahıslar arasında sıra değişikliği yaptık. Önce, Konya Milletvekili Mehmet Kılıç, sonra Isparta Milletvekili Mevlüt Coşkuner konuşacak.

Buyurun Sayın Doğan.

Süreniz 20 dakika.

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA MUHARREM DOĞAN (Mardin) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla

27

Kütahya Milletvekilimiz Sayın Hasan Fehmi Kinay ve 39 arkadaşımızın vermiş olduğu Meclis araştırması önergesi ve Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerinde görüş belirtmek üzere Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Yüce Heyetinizi ve milletimizi şahsım ve Grubum adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları, tarih boyunca birçok kültürün oluştuğu ve geliştiği bir yer olarak kendini göstermektedir. Güzel Anadolumuz, el sanatlarının beşiğidir; kültürlerin buluşma noktası, kökü insanlığın başına kadar giden bir zaman ve renk çemberidir.

Bu kültürel ve el sanatları zenginliği karşısında elbette sevinçliyiz; ancak, bu tarihî ve kültürel zenginliğimiz aynı zamanda büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bu sorumluluk, kültür ve el sanatlarının beşiği olan Anadolu'da geçmişte ortaya çıkan Türk el sanatlarının korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması, bütün milletvekillerimizin elbirliğiyle çözmeleri gereken ortak bir ülke sorunudur.

Değerli milletvekilleri, geleneksel Türk el sanatları, Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla kendi öz değerlerimizin birleştirilmesi zengin bir mozaik oluşturmuştur.

El sanatları, tarih boyunca ekonomik yaşamın bir parçası olarak ortaya çıkmış, bunun ötesinde, kültürel değerlerin üretiminde de rol oynamış, uygarlıkların gelişmişlik düzeyleriyle paralel hale gelmiştir.

Türk insanı, yetenekli olduğu gibi, aynı zamanda çalışkan ve zevk sahibidir. İşte, el sanatları, tüm bu zenginliklerimizin harmanlanması sonucu ortaya çıkmıştır.

Günümüzde Türk el sanatları, görkemli geçmişine rağmen, ciddî sıkıntılar yaşamaktadır. Geleneksel el sanatlarımız, şehirleşme ve modern üretim usulleri nedeniyle zaman içerisinde ya gerilemiş ya da tümüyle kaybolma aşamasına gelmiştir. Oysa geleneksel el sanatlarımız iki açıdan yaşamsal bir öneme sahiptir. Birincisi, geleneksel el sanatlarımızın ekonomik ve sosyal boyutu vardır. Halen yüzbinlerce insanımız geçimlerini el sanatları yoluyla elde etmektedirler, çocuklarını buralardan elde ettikleri gelirle okutmakta ve onurlu bir yaşam mücadelesi vermektedirler. Aynı zamanda el sanatları, ülkemizin istihdam sorununu çözmekte ve gençlerimize iş kapısı olmaktadır. Geleneksel el sanatları ürünlerinin hammaddesi bu ülkenin yerli malıdır. Bu vesileyle, yapılan üretimler ihraç edildiklerinde, ülke ekonomisine önemli bir katkı sağlamaktadır. İkinci olarak, geleneksel el sanatları Türk kültürünün gelişmesine ve yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Değerli milletvekilleri, şuna açıkyüreklilikle inanıyorum ki, başta geleneksel el sanatlarımız olmak üzere, kültürel zenginliğimizin dünyada bir benzeri bulunmamaktadır. Geleneksel el sanatlarımızın yeterince korunamamasının çokboyutlu değişik nedenleri vardır. Buna göre, el sanatlarında yaşanan en önemli sorun hammadde teminidir. Değişen üretim şartları yeni meslek gruplarını oluştururken, var olan bazı meslekleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Örneğin, geçmiş yıllarda ülkemizde hayvancılık önemli bir geçim kaynağıyken, bugün hayvancılıkta ciddî bir azalma vardır. 1970'li yıllarda ülkenin nüfusu 41 000 000 iken, küçük ve büyükbaş hayvan varlık olarak 80 000 000'un üzerinde idi. Bugün ülkemizin nüfusu 73 000 000 civarında olmasına rağmen, küçük ve büyükbaş hayvan varlık olarak 40 000 000 civarındadır; yani, yüzde 50 düşüş vardır. Hayvancılığa önem verilmemesinin meydana getirdiği olumsuz etki, dokumada da hammadde sıkıntısı yaşanmasına sebep olmuştur. Geçmişte Mardin'de üretilen keçe işlemeciliğini, şimdilerde babasından kalan meslek olduğu için, sürdüren sadece bir sanatçımız vardır.

Değerli milletvekilleri, el sanatları ustalarının belirli bir sağlık güvencesi bulunmaması, gelirlerinin sabit olmaması, çalıştıkları atölyelerin standartlarının çok düşük olması nedeniyle, birtakım meslek hastalıklarına yakalanmaları mesleğe olan ilginin her geçen gün azalmasına, kimi meslek gruplarının yok olmasına neden olmuştur.

El sanatları, yıllardır, dededen toruna, babadan oğula geçerek usta-çırak geleneğiyle günümüze kadar gelmiştir. Bu geleneğin sürdürülmesi, istihdamın ve ekonominin güçlenmesi, ayrıca, işsiz gençlerimizin geleceği açısından son derece önemlidir.

Gençlerimiz, geleneksel el sanatlarının belirli geliri, sağlık güvencesinin olmadığını, ürettiğini satamadığı, daha doğrusu bu sanatlarda gelecek görmedikleri için bu mesleklere yönelmemektedirler.

Oldukça geniş bir alanı olan el sanatlarımız, başta endüstrileşmenin etkisi olmak üzere, değişen hayat şartlarına, değer yargılarına, güncel ihtiyaçlara, modaya bağlı olarak ihtiyaçtan daha çok, zevke hitap etmesinin etkisiyle de, ya eski önemini kaybetmiştir ya da tümüyle ortadan kalkmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ankara'nın Beypazarı'nda ve Mardin İlinde yıllardır gümüş işleme tekniğiyle üretilen gümüş telkari, el sanatları tarihimize ve kültürümüze ışık tutmaktadır. Telkari el sanatlarının Türk turizmine olan katkısı gözardı edilemez. Yurdumuzun en önemli telkari merkezleri olan Beypazarı ve Midyat İlçelerinde üretilen sigara ağızlıkları, tütün kutuları, çeşitli tepsiler, kemerler, vazolar, şekerlik ve takılar bu ilçelerimizi gezmeye gelen yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşmakta olup, hoşgörü anlayışıyla el sanatçısını bütünleştirmektedir.

Bu ilginin canlı tutulması ve süreklilik gösterme yollarının aranmasıyla ülkemize ekonomik açıdan küçümsenmeyecek boyutta girdiler sağlayacaktır.

Değerli milletvekilleri, dünyada Venedik ve Kudüs'ten sonra UNESCO nezdinde dünya miras listesine aday olmuş tek il Mardin'dir. Sekizbin yıllık insanlık tarihi ve kültür ile özgün mimarînin yaşatılması ve korunması için Mardin'in tarihî taş evlerinin restorasyonunun çalışmaları, sayıları oldukça az olan ve yaşları 70-80 olan taş ustaları tarafından yapılmaktadır. Taş sanatını sürdürecek nesillerin yetiştirilmemesi halinde sekizbin yıllık insanlık tarihi ve kültür ile özgün mimarî yok olacaktır.

28

Ayrıca, inanç ve kültür turizminin birer cazibe merkezi konumunda olan Şanlıurfa, Adıyaman, Nemrut, Mardin, Hasankeyf, Bitlis ve Ahlat gibi il ve ilçelerimizde özgün mimarînin bozulmaması için özen gösterilmelidir. Aksi takdirde, Türk turizmi ve ekonomimiz büyük zarar görecektir. Bu iller, Millî Saraylarımıza bağlı tarihî eserlerin korunduğu gibi koruma altına alınmalıdır; hatta, bunlar için özel yönetmelikler çıkarılmalıdır; çünkü, geçmişten geleceğe bir köprü niteliği taşıyan el sanatlarımız, kültürel ve ekonomik yaşam biçimimizi yansıtan en kalıcı ve anlamlı belgelerdir.

Dünyada örneği ender bulunan Midyat ve Ahlat taşının, dış cephe kaplaması olarak resmî kurumlara ait binalarda, villalarda, okullarda, kütüphanelerde kullanılmasını öneriyorum; zira, tarihimizin ve kültürel değerlerimizin tanıtımını en iyi yapacak eşsiz yapı malzemesi bu taşlardır. Dış cephe kaplaması olarak kullanıldığı takdirde, hem taş sanatına olan ilgi artacak hem de geleneksel el sanatları reel ekonomiye kazanç sağlayacaktır. Bu nedenle, kısmen de olsa, ülkemizin istihdam sorununun büyük ölçüde ortadan kalkacağına inanıyorum.

Çözüm olarak, hammadde olarak bünyesinde kaynak bulunan Midyat ve Ahlat İlçelerinde taş işçiliği ve taş oymacılık yüksekokullarının açılması zarurîdir. Usta, sanatkâr, eğitilmiş, konusunda uzman olmuş sanatçı, zanaatkâra ihtiyaç vardır. Bunlar yapıldığı takdirde, gizli ya da açık işsizliğin azalacağı, mevcut ve atıl duran hammaddelerin üretime kazandırılmasıyla millî gelire önemli katkı sağlayacağı, halkın gelir ve yaşam seviyesiyle birlikte eğitim seviyelerinin de yükseleceği aşikârdır.

Değerli milletvekilleri, kırsal kesimde yaşayan ve tarımla uğraşan nüfusun, boş zamanlarında üretime yönlendirilmesinin sağlanacağı gerçeğinden hareketle, konuyla ilgili yasal düzenlemelerde, geleneksel el sanatçıları ve halk plastik sanatçılarının mutlaka gözümüz gibi korunması gerekmektedir. Daha önemlisi, el sanatları faaliyetlerinin daha etkin bir şekilde yapılabilmesi için malî destek ve pazarlama imkânlarının ilgili bakanlıklarca sağlanması lazım.

Kültürel değer taşıyan el sanatları yok olmuştur; çünkü, bu işi bilenler ve özveriyle yapanlar 75-85 yaşlarına gelmiş olup, nesilleri tükenmek üzeredir.

Ülkemizde Horasan sıvası işini bilen hemen hemen kalmadı. Horasan sıvası işini bilene Türkiye'nin her tarafında ihtiyaç vardır.

Tarihî eserlerin korunması, yaşatılması ve restorasyonlarının yapılabilmesi için, Kültür Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığına büyük görevler düşmektedir. Buna bağlı olarak da, yerel yönetimlerin, yerel yöneticilerin, yani valilerimizin ve kaymakamlarımızın mutlaka bu işe el atmaları gerekir. Tereddütler ve sıkıntılar ortadan kalksın, yoksa, sıkıntılar ve tereddütler devam edecektir.

Geleneksel el sanatlarının, sanatçıların ve zanaatkârlarımızın ayakta durabilmesi için hammadde ulaşımının sağlanması, pazarlama ve tanıtımın yapılması, teşvik kredilerinin amacına uygun olarak verilmesi gerekir.

Başka bir sanat dalını gündeme getirecek olursak, halıcılık ve kilimciliğin karşı karşıya kaldığı sorunların en öncelikli çözümü ithal halıların yurda girişlerini önlemektir. ÇATOM'lar kapanma noktasına gelmiştir. Biraz önce değerli konuşmacı arkadaşlarımız da bu konuya değinmişlerdir. El emeği, göz nuru, kızlarımızın, kadınlarımızın ürettikleri kilimleri maliyet fiyatına satamamaktadırlar. Dolayısıyla, motivasyonları da bozulmaktadır. Bunun için, benim teklifim, yurt dışından gelen halıların girişini önlemektir.

Değerli arkadaşlar, Orta Anadolu ve Doğu, Güneydoğu Bölgelerimizde gittikçe azalmaya başlayan küçük ve büyükbaş hayvancılığın teşvik edilerek, buna paralel olarak da yün üretiminin artmasının sağlanması gerekmektedir.

Çözüm olarak, yün boyamasında kullanılan kök boyalarının teşvik edilmesi, ucuz ve uzun vadeli kredilerin verilmesiyle olabilir. İktidar olarak bunu yapmalısınız.

Hammadde ve pazarlama sorununa devlet desteğiyle çözüm getirilmesini öneriyorum.

Değerli milletvekilleri, geleneksel el sanatlarının korunması ve yaşatılabilmesi için köy köy, mahalle mahalle gezilerek eskiden günümüze kalan el sanatı ürünlerinin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Bunun için de çözüm önerisi olarak devlete ait televizyon kanallarında el sanatlarıyla ilgili programların sık sık yapılması ve tanıtımının ortaya konulması pekala mümkündür. TV kanalları da pazarlama ve tanıtım faaliyetlerine ağırlık verebilir.

Bir başka çözüm ise, kaynakların verimli kullanılması için aynı konuda çalışan kurumların bakanlıklar düzeyinde koordinasyonunun sağlanması, talep olan el sanatı ürünlerinin üretiminin özendirilmesiyle mümkündür.

Pazarlama şirketlerinin oluşturulması, uluslararası kuruluşların kredi ve hibelerinin nasıl sağlanacağı konusunda yardımcı olacak aktif bir birimin kurulması zarurîdir. Bu birimin en kısa sürede kurulmasını Anavatan Grubunun bir çözüm önerisi olarak sunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önem arz eden geleneksel el sanatları olarak lületaşı işlemeciliğinin, çömlekçiliğin, bakırcılığın, ahşap oymacılığının, dokumacılığın, taş işlemeciliğinin, süslemeciliğin, çorap işlemeciliğinin, oya ve gümüş işlemeciliğinin, el emeği, göz nuru olarak birçok ilimizde halen özenle ve özveriyle yapıldığına şahit olmaktayız.

Bu dalda emek veren usta sanatçı, zanaatkâr, restoratör ve konservatörler başta olmak üzere, yaptığım görüşmeler sonucunda, hepsinin sorunları aynıdır ve ortak görüşleri de budur. İdarî bir mekanizmanın oluşturulması, el sanatlarıyla uğraşan sanatçıların bir araya gelmesini sağlayacak bir mekân belirlenmesi ve finansal kaynağın sağlanmasını istiyorlar.

Değerli milletvekilleri, Anavatan olarak, muhalefet anlayışımız, zorlaştırıcı olmak değil, kolaylaştırıcı olmaktır; daha önemlisi, çözüm önerilerimizi sunmaktır. Bu nedenle, önemli bir çözüm önerisi daha sunmak istiyorum. Kütahya Milletvekili Sayın Hasan Fehmi Kinay ve 39 milletvekilinin, geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, Anayasamızın 98

29

inci, İçtüzüğümüzün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi ve (10/128) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu raporu, suya düşen bir hizmet olarak algılanmamalıdır. Emeği geçen milletvekili arkadaşlarımızın çalışmaları kâğıt üzerinde kalan bir çalışmadan ibaret olmamalıdır. Komisyon, üç ay gibi uzun ve yorucu bir çalışma yapmıştır -teşekkür ediyorum- gereği mutlaka yapılmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tütün üreticisine kota koyarak, şark tipi tütün mamullerine maktu ÖTV Vergisi getirerek, yerli tütünü ve üreticisini yok ettiğiniz gibi, lütfen, yanlış uygulamalarla geleneksel el sanatlarını da yok etmeyiniz.

İthal halılara kota konulması, kursiyerlere Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonunca gıda ve giyim yardımı yapılmasını, güzel sanatlar ya da el sanatları liseleri ve fakültelerinin açılması gerektiği inancındayım.

Esnafa, tasarım konusunda destek sağlamak amacıyla usta ve çıraklara bilgisayar destekli eğitim verilmesi, düşük faizli ve uzun vadeli devlet kredisi sağlanmalıdır.

Ayrıca, el sanatı ustalarının sosyal güvenceye kavuşturulmasını, patent almalarının kolaylaştırılmasını, hammadde temininde kolaylıklar tanınmasını Anavatan Grubu olarak öneriyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, YÖK'ün tavsiye kararıyla -bu konuyla ilgili ve bu konunun temel altyapısını oluşturacak bir konu olduğu için sizin dikkatinizi çekmek istiyorum- Dicle Üniversitesine bağlı olarak Mardin'de kurulan Mimarlık Mühendislik Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi için, bugüne kadar, röleve ve restorasyon çalışmalarıyla, finans ve akademik kadro, akademik personel temini için ekbütçe desteği verilmemiştir. Bu durumda, her iki fakülte bu yıl öğrenci alamayacak, böylece, kâğıt üzerinde kurulan fakülteler olarak anılacaksa, ben, buna karşıyım. Her iki fakülte de en kısa zamanda hizmete sunulmalıdır ve ekbütçe mutlaka verilmelidir.

Değerli arkadaşlar, vaktinizi almak istemiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği Millî Saraylar Daire Başkanlığı Geleneksel Sanatlar Restorasyon Uygulama Yönetmeliğinin 7 nci maddesinin (e) fıkrasını sizlerle paylaşmak istiyorum: "Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği Millî Saraylar Daire Başkanlığı bünyesinde çalışan usta, sanatçı, zanaatkâr, restoratör ve konservatörler…"

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen, toparlayın.

MUHARREM DOĞAN (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkan.

"…başta olmak üzere, kamu kurumları, sivil toplum örgütleri ve diğer girişimlerle gerçekleştirilen kurslardan yetişmiş olanların bilgilerinin yer alacağı bir bilgi bankası oluşturmak. Bu sayede, yurtiçi ve yurt dışında, geleneksel sanatlarımızın uygulanması, tarihî eser restorasyonu ve konservasyonu ile ilgili olanların, konusunda uzmanlaşmış usta, sanatçı, zanaatkâr, restoratör ve konservatörlere kolaylıkla ulaşmasını sağlayacak bilgi bankasından ihtiyaç duyacak kamu kurumları, özel kurumlar ve sivil toplum örgütlerini yararlandırmak."

Değerli arkadaşlar, işte, tüm arkadaşlarımızın yaptığı konuşmanın özeti burada. Ben, bu yönetmeliği hazırlayana da teşekkür ediyorum; ama, bunun kâğıt üzerinde kalmasını da istemiyorum. Lütfen, icraata geçilsin ve buna göre işlemler yapılsın. Bununla ilgili olarak sadece Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı Millî Saraylarla ilgili olarak değil, tüm bakanlıklar bünyesinde de aynı yönetmeliğin yapılmasını öneriyorum.

Değerli arkadaşlar, sözlerime son verirken, Sayın Hasan Fehmi Kinay, konuşmasında, hizmetlerinden dolayı Kültür ve Turizm Bakanımıza teşekkür etmiştir; ancak, ben şunu size hatırlatmak istiyorum: Sayın Bakanımız bundan altı ay önce -Türkiye'nin birçok bölgesinde, birçok ilinde, ilçesinde olduğu gibi, kültür merkezleri 1993' ten beri bitirilmemiş ve hizmete sunulamamıştır- kendileri, bizzat bana, Ömerli Kültür Merkezinin hizmete sunulması ve turizm hizmetlerinin karşılanması noktasında 5 trilyon para gönderdiğini söyledi. Ben, Sayın valimize sordum, yetkililere sordum; bir kuruşun gönderilmediğini söylediler. Ben, kime inanacağımı da şaşırdım.

Geleneksel el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının çözülmesi, korunması, gelecek kuşaklara aktarılması için bunların Anavatan iktidarında eksiksiz yapılacağını belirtir, sizlere ve Yüce Meclisimize tekrar saygılarımı arz ederim. Araştırma önergesinde ve Komisyon raporunda bilginlerimize, uzmanlarımıza ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Tekrar saygılarımı sunuyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Şahsı adına, Konya Milletvekili Sayın Mehmet Kılıç. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

MEHMET KILIÇ (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemleri belirlemek amacıyla kurulan ve çalışmalarını tamamlayan Meclis Araştırması Komisyonunun raporuyla ilgili, şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

30

Kütahya Milletvekilimiz Hasan Fehmi Kinay ve 39 milletvekili arkadaşımızca, 25 Eylül 2003 tarihinde, Anayasanın 98 inci ve İçtüzüğün 104 üncü maddeleri gereğince bir Meclis araştırması istenmiş ve gerekçe olarak da aşağıdaki hususlar gösterilmiştir:

Milletimizin yüzyıllardır yetenekleriyle abideleştirdiği ve günümüze taşıdığı kültürel miraslarımızdan biri olan Türk el sanatları, insanlığın kültür mirasına ilham kaynağı olagelmiştir.

Ancak, geçmişten günümüze yaşayan el sanatlarımız günümüzde kaybolmaya yüz tutmuştur. Bunun pek çok nedeni olmakla birlikte, en önemli nedeni el sanatı ürünlerini üreten ustaların yok olması, onların çalışmalarını devam ettirecek yeni ustaların yetiştirilememesidir.

Bu ürünlerin üretim aşamaları oldukça zahmetlidir. Ayrıca, bu ürünlerin üretim malzemelerinin tedarik edilmesinde de sıkıntılar çekilmektedir. Malzemelerin pahalı olması, üretim aşamasının uzun zaman ve emek gerektirmesi üretilen ürünün de pahalı olmasına neden olmaktadır. Bu da satışları olumsuz etkilemekte ve elde edilen kazançları azaltmaktadır.

Üretilen ürünlerin yeterli kullanım alanı bulamadığı, üretim tasarımı konusunda gerekli destek sağlanamadığı için el sanatları üretimi giderek azalmakta, üreticileri ise geçim sıkıntısına düşmektedir.

Değerli milletvekilleri, Meclis Araştırması Komisyonu 9 Eylül 2005 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Komisyon çalışmalarıyla, sayıları yüzbinlere varan sanatkârlarımızın yaşadıkları sıkıntıları Yüce Meclisin huzuruna getirmek istedik. Amacımız yalnızca sanatkârların problemlerini tartışmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda, kültürel mirasımızın yapı taşlarından biri olan el sanatlarını gelecek nesillere taşıyacak kişi ve kurumların etkinliğini artıracak çalışmalar yapmaktır. Bu kapsamda, el sanatlarının çeşitli alanlarında üretim faaliyetinde bulunan tüm kamu kuruluşlarını incelemiş, bilgilerini almış, sunumlarını dinlemiş bulunmaktayız.

Komisyon çalışmalarımızda, arkadaşlarımın da belirttiği gibi, 81 ildeki ilgili kuruluşlardan bilgi istendi. Böylece, resmî kurumların gönderdiği belgelerden elde edilen veriler tablolara işlenerek bir durum tespiti yapıldı. Konuyla ilgili kurum temsilcileri, bilim adamları ve uzmanların görüşleri dinlendi, kayıt altına alındı, karşılıklı fikir alışverişinde de bulunuldu. Komisyona ulaşan bütün belgelerin yanı sıra, yukarıda zikredilen etkinlik ve toplantılarda ulaşılan bütün veriler değerlendirilerek çalışmalar tamamlandı.

Saygıdeğer Başkan, değerli milletvekilleri; yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilen başlıca sorunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sanat, müzik, edebiyat gibi çok genel anlamlı bir tamlama olan ve çok geniş bir alanı kapsayan el sanatları tamlamasının tanımı, sınıflaması henüz yapılmamış "el sanatları adlandırması" başlığı altındaki geniş alanın dalları belli bir sistematikle kodlanmamış, kültürümüzün halk müziği, halk edebiyatı, halk dansları, halk oyunu dallarına kayıtlarda yer verildiği gibi, halk sanatlarına yer verilmemiş, bu dal "el sanatları" adlandırmasıyla geçiştirilivermiştir.

2005 yılı durum tespitinde, genellikle, illerin, halıcılık, çömlekçilik, bakırcılık, bastonculuk, el işlemeciliği gibi halk plastik sanatları dalları konusunda birbirinden farklı yöntemlerle çalıştıkları görülmüştür. Kurumsal eğitim almadan, bir sanat dalını, atadan, ustadan, anadan, babadan, geleneksel yollarla öğrenen, yöresel düzeyde, yöreye özgü anonim ve özgün çalışmalar sürdüren halk plastik sanatçılarının, belli bir sistematikle, bir örnek biçimde kaydedilmemiş olduğu ortaya çıkmıştır.

Kültür ve Turizm, Adalet, Tarım ve Köyişleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlıkları, el sanatlarıyla ilgili yaygın eğitim yapmaktadır. Bunların bazıları, aynı zamanda, el sanatlarının ekonomik boyutuyla da ilgili uğraş vermektedirler. Bütün bu kuruluşlar, aralarında bir koordinasyon olmadan çalışmaktadır. Adlandırılması problemlere neden olan, tanımı açık seçik belli olmayan el sanatlarının bilimsel bir sınıflaması da yapılamamıştır. Değişen estetik anlayış çerçevesinde, konuya, modern estetik anlayışla, bugüne kadar, yaklaşılamamıştır.

Değerli milletvekilleri, Komisyonca, Ankara, Denizli, Kütahya, Isparta, Eskişehir ve Konya İllerimizde, en son olarak da İstanbul İlinde, yerinde incelemeler yapıldı. Bu illerde, usta ve sanatkârlarla toplantılar düzenlendi, atölyeler gezildi, üretici ve sanatkârlar, sanatkâr kimlik belgesi aracılığıyla kaydedildi. Böylece oluşturulan bir gözlem fişi niteliğindeki kimlik belgelerinin, sanatkâr, sanat dalıyla ilgili bilgiler veren maddeleri de değerlendirilerek, sanatkârlar listesi, geleneksel el sanatları tablosu, halk plastik sanatları tablosu oluşturuldu. Gözlem fişlerine sorunlar hanesindeki bilgiler de eklenerek, pilot merkezler olarak belirtilen 7 ilde görüşme yapılan sanatkârlardan elde edilen bilgiler ilk kez kaydedilmiş oldu. İllerde yapılan incelemelerde, el sanatlarında benzeşmeler gözlendi; ancak, bazı illerde bazı el sanatlarının önplana çıktığı görüldü; mesela, Kütahya'da çini, Isparta'da halı dokumacılığı, Denizli'de dokuma, Konya'da keçe, tezhip, ağaç oymacılığının önplana çıktığı gibi.

Tüm bu gözlemlerden, temel sorunlar ve çözüm önerilerine sağlam bir veri tabanı oluşturma yolunda bir adım atılmış oldu. Bu arada, el sanatlarına katkıda bulunan halk sanatçılarına ilk kez bir teşekkür belgesi verildi.

21-27 Haziran 2005 tarihleri arasında, Kültür ve Turizm Bakanlığımızca, İstanbul Sultanahmet Meydanında 1 inci El Sanatları Festivali gerçekleştirildi. Festival sonunda, Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç himayelerinde, 81 ilden gelen, mesleklerinin yegâne temsilcisi olarak kalan ustalarla, Dolmabahçe Sarayında, yemekli bir toplantıda bir araya gelindi. Bu sanatın kaybolmaması ve geleceğe geliştirilerek aktarılması konusunda onların görüşleri alındı, şikâyet ve sıkıntıları dinlendi. Unutulduklarını ve kendileriyle birlikte yok olacağına inandıkları sanatlarının hatırlandığının ve ilgilenildiğinin farkına varan bu emektar ustaların göstermiş oldukları haleti ruhiye herkesi duygulandırmış ve bu insanlarımıza, sanatlarına sahip çıkılacağı ve bundan sonra da sanatlarının devam ettirileceği sözü verilmiştir.

31

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm bu tespitlerden sonra, yapılması gerekenlere gelince: Ülkemizde çok geniş bir alana yayılan el sanatları bir çatı altında toplanmalı ve bu dalda uğraş veren sanatkâr ve ustalar halk sanatçısı kimliğine kavuşturulmalıdır. Böylece, bir sanat dalını atadan, babadan, ustadan geleneksel yolla öğrenmiş ve kurumsal eğitim almamış sanatkâr ve ustaların, resim, heykel, mimarî ve benzeri alanlarda uğraş veren sanatçılar gibi, plastik sanatlarında olması gereken yere gelmeleri sağlanmalıdır.

Bu sanat dallarında çalışan usta ve sanatkârların sorunlarına eğilerek, araştıracak ve onların donanım ve kazanımlarından etkili ve verimli bir biçimde yararlanabilmek için belirlenen önlemleri hayata geçirecek, Başbakanlığa bağlı bir kurul oluşturulmalıdır. Disiplinler ve bakanlıklararası elemanlardan oluşacak bu kurul organize olana kadar, benzer yaklaşımlarla kurulacak bir çekirdek komisyon çalışmaları sürdürmelidir.

5225 sayılı Kanunda yer alan "kültür varlığı" adlandırmasının el sanatı, el işi, küçük sanat işleri, iş, ürün, eser, halk plastik sanatı kavramlarından hangisini karşılayacağı açıkça belirtilmemiştir. Sanatçının yansıttığı biçimin estetik niteliğine göre "el sanatı", "kültür varlığı" adlandırmasına açıklık getirilmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda, söz konusu kanun yeniden gözden geçirilmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayın lütfen.

MEHMET KILIÇ (Devamla) - Tamam Sayın Başkanım.

Gelir Vergisi Kanununda yalnız hattatlara tanınmış olan Gelir Vergisi istisnasından diğer geleneksel Türk el sanatları üreticilerinin de yararlanması sağlanmalıdır.

Çeşitli bakanlıklardan Komisyonumuza ulaşan belgeler, el sanatı alanlarında belli bir döküm kodlama sisteminin olmadığına ve bu alanda üniversitelerde araştırmalara yer verilmediğine ve bakanlıkların bilgi havuzlarında gerekli güncellemenin yapılmadığına işaret etmektedir. Bu durum, ulusal platformda benzer adlandırma, döküm ve kodlamanın yapılmasını, sonra, uluslararası platforma taşınmasını gerektirmektedir.

Değerli milletvekilleri, Komisyonumuz çalışmaları sırasında değerli katkıları bulunan ve değişik zamanlarda Komisyonumuza verdikleri sunumlarla sorunlar ve çözüm önerileri hakkında önemli açılımlar sağlayan, başta, Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Hatice Örcün Barışta'ya, Hazine Müsteşarlığından Sayın Cengiz Yaşar Çınar'a, Kültür ve Turizm Bakanlığından Sayın Mücella Kahveci'ye ve diğer emeği geçen tüm kişi ve kurumlara, şahsım adına, huzurlarınızda teşekkür ediyor, bu duygu ve düşüncelerle, tekrar, Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Komisyon…

(10/128) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI RECEP ÖZEL (Isparta) -Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu hakkında, komisyon olarak görüşlerimizi aktarmak üzere huzurunuzdayım.

Komisyonumuzun kurulmasına vesile olan çok değerli Kütahya Milletvekili Hasan Fehmi Kinay ve 39 arkadaşının bu konu hakkında vermiş olduğu önerge doğrultusunda Komisyonumuz göreve başlamış, öncülüğünü yapan Hasan Fehmi Kinay arkadaşımız, Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olduğundan dolayı Komisyonumuzda görev alamamış, bundan dolayı bizlere tevdi edilen bu görevi önerge doğrultusunda yapmanın gayreti içerisinde çalışmalarımızı neticelendirmiş bulunmaktayız.

9.3.2005 tarihinde çalışmalarına başlayan Komisyonumuz, 5.12.2005 tarihinde çalışmalarını tamamlamış ve raporunu Yüce Başkanlığa sunmuş ve bugün de Genel Kurul görüşmelerini yapmaktayız.

Sözlerimin başında Komisyonda çok değerli katkılarda bulunan arkadaşlarıma, Komisyon üyesi arkadaşlarımıza, milletvekili arkadaşlarımıza, biraz önce diğer konuşmacı arkadaşımın belirttiği üzere, başta Prof. Dr. Hatice Örcün Barışta ve diğer, Komisyondaki uzman arkadaşlarımız... Gerçekten, bu, alanında çok özveriyle çalışan, marka olan isimlerle çalıştığımızı ve raporumuzu onların çok büyük destekleriyle tamamladığımızı sizlerle paylaşmak isterim.

Adından da anlaşıldığına göre, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan bu Komisyonun iki aşamalı amaçları şöyle sıralanmaktadır:

1- Geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılması,

2 - El sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi.

Bu doğrultuda çalışmalara başlayan Komisyonumuz, geleneksel Türk el sanatlarının durumunun saptanması ve bu dalda uğraş veren üretici ve sanatkârların sorunlarının araştırılması ve el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, Komisyonumuz, önce bir hareket planı hazırlamış ve bu doğrultuda çalışmalara başlamıştır.

81 ilden konuyla ilgili bilgi alınmış, üniversitelerden konuyla ilgili bilgiler toplanmış, kamu kurum ve kuruluşlarından Komisyon sekreteryasına katkıda bulunacak ve Komisyonu el sanatları konusunda bilgilendirecek sunumlar yapılmış, belirlenen

32

bazı pilot illerde gözlem fişleri kullanılarak, yerinde gözlem ve incelemeler yapılmış ve geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârları belgelenerek, onların sorunları belirlenmiştir.

Araştırma ve belirlemeyle görevlendirilen Komisyonunun çalışmaları iki aşamalı belli bir program çerçevesinde yürütülmüştür. Bunlar; bir, sorunları araştırma; iki, temel sorunları ve çözüm önerilerini belirleme şeklinde sıralanmıştır.

Komisyonca, Ankara-Beypazarı, Denizli, Kütahya, Isparta, Eskişehir, Konya ve İstanbul İllerinde yerinde incelemeler yapılmıştır. Türkiye haritası üzerinde işaretlenmiş bu illerde, usta ve sanatkârlarla toplantılar yapılmış, işlikler gözlenmiş ve üretici ve sanatkârlar, sanatkâr kimlik belgesi aracılığıyla kaydedilmiştir. Böylece, oluşturulan bir gözlem fişi niteliğindeki kimlik belgelerinin, sanatkâr, sanat dalıyla ilgili bilgiler veren maddeleri değerlendirilerek, sanatkârlar listesi, geleneksel el sanatları tablosu, halk plastik sanatları tablosu oluşturulmuştur. Gözlem fişlerine sorunlar hanesindeki bilgiler de eklenerek, pilot merkez olarak belirlenen 7 ilde görüşme yapılan sanatkârlardan elde edilen bilgiler, ilk kez kaydedilmiştir. Belirlenen temel sorunlar ve çözüm önerilerine sağlam bir veri tabanı oluşturulma yolunda bir adım atılmıştır.

21-27 Haziran 2005 tarihleri arasında, İstanbul Sultanahmet Meydanında düzenlenen, Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğündeki 1 inci El Sanatları Festivaline katılınmış, buraya, yurdumuzun 81 ilinden gelen, belli bir yaş üstü, genellikle 60 yaş üstü ve sanatında tek tük kalmış kişilerle irtibata geçilmiş, bu eli öpülesi ustalara, Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç'ın destekleriyle, Dolmabahçe Sarayında yemek verilmiş, bu sanatkârlar arasında İstanbul'u ilk defa gören, ilk defa devlet katında bir itibar gördüğünü, gözlerinden yaşlar akarak... Bizzat Komisyon üyesi arkadaşım şahit olmuştur. Bu arada, Türkiye Cumhuriyet dönemi halk plastik sanatlarına katkıda bulunan halk sanatçılarına ilk kez bir teşekkür belgesi de verilmiştir.

Komisyon, araştırma sonunda, belge ve gözlemlere dayanarak aşağıda maddelerle sıralanan bir durumla karşılaşmıştır:

1- İllerden gelen yazılı belgelerdeki bilgiler derlenmiş, durum saptamasında, genellikle, illeri, halıcılık, çömlekçilik, bakırcılık, bastonculuk, işlemecilik ve benzeri gibi halk plastik sanatları dalları konusunda birbirlerinden farklı yöntemlerle çok kısa bilgi verdikleri, kurumsal eğitim almadan, bir sanat dalını atadan, babadan, nineden, anadan, ustadan geleneksel yollarla öğrenen, yöresel düzeyde, yöreye özgü, anonim ve özgün çalışmalar sürdüren halk plastik sanatçılarının belli bir sistematikle, bir örnek biçimle kaydedilmemiş olduğu ortaya çıkmıştır.

2- Üniversitelerden gelen yazılı belgelerdeki bilgilerden, YÖK şemsiyesi altında, güzel sanatlar fakültelerinde "geleneksel Türk el sanatları" adlı bir bölüm olduğu, bu bölümde, geleneksel sanatlar dalında lisans ve yükseklisans düzeyinde eğitim ve öğretimin sürdürüldüğü ve öğretim üyesi yetiştirildiği, meslekî eğitim fakültelerinde el sanatları bölümleri olduğu, bu bölümde, geleneksel sanatlar dalında lisans ve yükseklisans düzeyinde eğitim ve öğretimin sürdürüldüğü ve öğretim üyesi yetiştirildiği belirlenmiştir.

3- Komisyonumuz, kamu kurum ve kuruluşlarından davet edilen çeşitli disiplinlerin uzmanlarını dinlemiş ve aşağıda sıralanan maddeleri gün ışığına çıkartmıştır.

YÖK çatısı altında, meslekî eğitim fakültelerinde ve bu fakültelerle birleştirilen meslekî yaygın eğitim fakültelerinde "el sanatları" ve "geleneksel Türk el sanatları" adıyla lisans, yükseklisans düzeyinde el sanatları eğitim ve öğrenimi yapılmakta, öğretim üyesi yetiştirilmektedir.

Millî Eğitim Bakanlığına bağlı kız tekniköğretiminde, el sanatları programlarında öğrenciler eğitim ve öğretim görmektedir.

Bu örgün eğitim kurumları dışında, yaygın öğretimde el sanatları dallarında çok sayıda kurs açılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı ve YÖK dışında, Kültür ve Turizm, Adalet Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve diğer bakanlıklar el sanatları yaygın eğitimi yapmaktadır. Bunların bazıları, aynı zamanda, el sanatlarının ekonomi boyutu alanında da uğraş vermektedir. Bütün bu kuruluşlar arasında bir koordinasyonun olmadığı, bir israfın da olduğu, çok değişik kuruluşların aynı amaçla, değişik kurslar açtığı, bunun da kaynak israfına yol açtığı da tespit edilmiştir.

Sanat, müzik, edebiyat ve benzeri gibi çok genel anlamlı bir tamlama olan ve çok geniş bir alanı kapsayan el sanatları tamlamasının tanımı, sınıflaması henüz yapılmamıştır. "El sanatları" adlandırılması başlığı altındaki geniş alanın dalları belli bir sistematikle kodlanmamıştır. Kültürümüzün halk müziği, halk edebiyatı, halk dansları, halk oyunu ve benzeri dallarına kayıtlarda yer verildiği gibi halk plastik sanatlarına yer verilmemiştir; bu dal, el sanatları adlandırılmasıyla dışlanmıştır. Güzel sanatların dünya literatürüne geçmiş klasik estetik anlayışına göre yapılmış fonetik sanatlar, plastik sanatlar ve dramatik sanatlar sınıflaması bazı kesimlerin gözünden kaçmıştır. Bazı kesimler, bu sınıflamadan alınmış, "halk fonetik sanatları", "halk dramatik sanatları" ve benzeri gibi terimlerin önüne "halk", yani "pop" ekleyerek yapılan tamlamalar kullanmaktadır. Buna karşın "halk plastik sanatları" tamlaması bazı üniversite ve bakanlıklarda hâlâ kullanılmamaktadır. Israrla "el sanatı" tamlamasının kullanılması, çok genel anlamı olan "el sanatları" tamlaması çerçevesinde kavram kargaşası oluşturmaktadır. Adlandırılmasıyla algılamada problemlere neden olan, tanımı açık seçik belli olmayan el sanatlarının bilimsel bir sınıflaması da yapılamamıştır. Değişen estetik anlayışı çerçevesinde, konuya çağdaş estetik anlayışıyla eğilinememiştir. Adlandırma, tanım, sınıflamada gözlenen bu kavram kargaşasının bazı yasalara da yansıdığı gözlemlenmektedir.

Ayrıca, olayın, yani geleneksel Türk el sanatlarının en önemli sorunlarından biri de eğitim boyutuyla ilgilidir. Meslek liseleri dışında ilk ve ortaöğrenim kurumlarında öğrencinin yeteneğini ortaya çıkarmaya, çeşitli sanat dallarında uygulamalar yaparak el becerisini geliştirmeye yönelik derslerin bulunmayışı; yeteneği ortaya çıkarmaya olanak veren el becerisi geliştirmeye yönelik derslerin bulunmayışı; bütün eğitim kurumlarında, Türk sanatında yapılmış uygulamaları izleme, tanıma ve onlardan estetik haz almaya yönelik sanat tarihi derslerinin olmayışı; sanat tarihiyle ilgili ünitelerin tarih dersi kapsamında yer alması, seçmeli olarak bazı programlarda yer alan sanat tarihi derslerini resim öğretmenlerinin vermesinin yanında, Gazi Üniversitesi Meslekî Eğitim

33

Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Eyüp Bedir'in de bahsettiği üzere, herhangi bir meslek lisesi mezununun üniversiteye rahatlıkla girebildiği dönemlerde öğretim ve öğrenci kalitesinin daha yüksek olduğu; ancak, ne yazık ki, bu okulların şu anda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu da ifade edilmiştir.

Geleneksel el sanatlarımızın yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında karşılaşılan kültürel, tarihsel ve sanatsal sorunlar yanında, önemli sorunlardan biri de ekonomik sorunlardır. Bacasız sanayi olarak da nitelendirilen en az sabit yatırımla en çok istihdam sağlayan el sanatları sektörü, ekonomik istikrarın sağlanması, iç göçlerin önlenmesi, sosyal dayanışmanın sürdürülebilmesi açısından da, günlük yaşantımızda oldukça önemli yer tutmaktadır. Üretimde kullanılan işgücüne ödenen ücretlerdeki artışlar ve işgücünün, sosyal güvenlik sorumluluğunun getirdiği ek maliyetler yanında, geleneksel Türk el sanatı ve halk plastik sanatı ürünlerindeki talebin daralması, kalfa ya da çırak gibi yardımcı işgücü istihdamı yerine, bu ihtiyacın bizzat usta tarafından giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca, bu ürünlerin, hammadde tedariki ve pazar sorununun yanı sıra, günlük hayatta yeterli kullanım alanı bulunmaması nedeniyle, ekonomik getirisinin düşük olması üreticileri geçim sıkıntısına düşürmekte, bunun sonucu olarak da, zaman içerisinde bazı el sanatı dallarında yeni ustalar yetişmemektedir. Bunun da halk plastik sanatlarına yönelik istihdam alanlarının azalmasına yol açması belirlenen sorunlardır. Türk kültürünün ürünleri olan el sanatlarının dış pazarlarda tanıtımının yapılamaması, Uzakdoğu ülkelerinden Nepal, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve özellikle Çin'den, denetimsiz bir şekilde, çok ucuza ülkemize ithal edilen el sanatı ürünlerinin yurt içindeki el sanatları pazarını ciddî manada sekteye uğratmaları, belirlenen sorunlardır.

Yukarıda sıralanan maddeler, Başbakanlık Tanıtma Fonundan gerekli maddî destek sağlanarak, Başbakanlık tarafından "Cumhuriyet Dönemi El Sanatları Kurultayı" adı altında bilimsel bir toplantı düzenlenmeli, yayımlanacak bir genelgeyle, "el sanatları" adı altında faaliyet sürdüren bütün kamu kurum ve kuruluşlarının -bakanlık, belediye, vakıf- katılacağı bir ortamda ve günümüze değin yapılmış iş ve yayınların, grafiksel bir anlatımla desteklenmiş sunumlarla ortaya konulması da gerekmektedir.

Komisyonumuzun araştırma ve incelemeleri sonucunda, bu araştırma ve çevresinde kümelenen incelemeler sonucunda, çok geniş bir yelpazeye yayılan temel sorunlar gün ışığına çıkarılmış, Komisyon, konunun, kültür, sanat, eğitim, koruma, tanıtma, sergileme, yaşatma, yararlanma, kurumsal organizasyon ve koordinasyon, ekonomi, yasal ve idarî düzenleme boyutlarıyla ele alarak çokyönlü bir çalışma da yapmıştır. Araştırma ve belirlemeyle görevlendirilen Komisyonun çalışma aşamalarına yeni bir yön verilerek uygulamaya yönelik çözüm yollarının aranması ve tamamlayıcı yeni çalışmaların yapılması amacıyla, bakanlıklararası işbirliği, üniversitelerarası koordinasyon ve disiplinlerarası çalışmalarla faaliyetini sürdürecek, Başbakanlığa bağlı bir Türk el sanatları kurulunun oluşturulması ve bu kurula bağlı el sanatları merkezlerinin kurulması görüşüne de varılmıştır.

Ayrıca, birtakım çözüm önerilerini de şöyle sıralayabiliriz:

5225 sayılı Kanunda yer alan "kültür varlığı" adlandırmasının, el sanatı, elişi, küçük sanat eserleri, iş, ürün, eser, halk plastik sanatı kavramlarından hangisini karşıladığı açıkça belirtilmemektedir. Sanatçının plastik bir dille aktardığı, yansıttığı biçimin estetik niteliğine göre "el sanatı", "kültür varlığı" adlandırmasına açıklık getirilmelidir. Bu bağlamda, söz konusu kanun yeniden gözden geçirilmelidir.

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 4444 sayılı Kanunun 4 üncü maddesini değiştiren 18 inci maddesinde yalnız hattatlara tanınmış olan Gelir Vergisi istisnasından, diğer geleneksel Türk el sanatları ve halk plastik sanatı üreticilerinin de yararlanması sağlanmalıdır. Başka deyişle, halk plastik sanatçılarına, sermayeden ziyade emeğe dayalı mal veya hizmet üreten küçük ticaret erbabı esnaftan ayrı bir sanatçı kimliği kazandırılmalı, 193 sayılı Kanunun 18 inci maddesi veya vergi mevzuatlarının diğer düzenleyici maddeleri arasında, sanatkâr erbabı da dahil, bunların ürünlerinden elde ettikleri kazançlar vergi dışı bırakılmalıdır.

Türk kültürünün ürünü olan el sanatlarının geliştirilme, yaygınlaştırılmasını önleyen etkilerden en önemlileri, ürünlerin pazarlama zorlukları, pazarlamadaki dağınıklık ve üretici emeğinin çoğu kez karşılık bulamamasıdır. Bu nedenle, elde edilen ürünlerin bir grubunun estetik ve folklorik nitelikler arz etmediği de görülmektedir. Üretimde görülen bu olumsuzlukların giderilmesi için, Türk kültürünü, sanatını ve yaratıcılığını yansıtan, ev ortamında veya atölyelerde üretilebilen, ekonomik değeri olan, iç ve dış pazarlarda tüketici ihtiyaçlarına cevap veren kaliteli üretim yapılması sağlanmalıdır.

Çeşitli bakanlıklardan Komisyonumuza ulaşan belgeler, el sanatı alanlarında belli bir döküm ve kodlama sisteminin olmadığına ve bu alanda üniversitelerde araştırmalara yer verilmediğine ve bakanlıkların bilgi havuzlarında gerekli güncellemenin yapılmadığına işaret etmektedir. Bu durum, ulusal platformda benzer adlandırma, döküm ve kodlamanın yapılmasını, sonra uluslararası platforma taşınmasını gerektirmektedir. İtalya, Macaristan, Çin, Hindistan, Pakistan ve benzeri ülkeler gibi, dünya pazarlarına girebilmek için Doğu ve Batı ülkeleriyle benzer terminoloji ve sistem kullanılmalıdır. Dökümü yapılmamış ve listede adı geçmeyen bir ürünün rekabet yapması olanak dışı olduğundan, önce yurtiçi halk sanatı web sitelerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı denetiminde dökümü yapılmalı, sonra dağıtımda bir örneklik ilkesine uyulmalıdır. Benzer bir yaklaşımla, bu alandaki Avrupa Birliği çalışmalarına eğilinmelidir. Avrupalının insanoğlunun ortak estetik paylaşımına sunduğu güzel sanatların plastik sanatlar alanındaki resim, heykel örnekleri gibi artistik el sanatlarını Avrupa'da hiçbir kültürün ulaşamadığı düzeye, başka deyişle, zirveye ulaştıran ve dünya sanatına armağan eden Osmanlı İmparatorluğunun kültürel mirasçıları olarak belirlenmeli, el sanatı ürünlerimiz eski ve yeni biçimleriyle insanoğlunun ortak paylaşımına sunulmalıdır.

34

Komisyon çalışmalarımızın ve raporlarımızın gerçekten olayın tüm yönleriyle araştırılarak ve çözüm önerileriyle birlikte ele alınarak hazırlandığını söyleyebilirim.

Şimdi, talebimiz, ilgili bakanlık ve kurumların bu çalışmalarımızdan yararlanarak, gerek idarî gerekse yasal düzenlemeler için harekete geçmesi, daha doğrusu, herkesin, üzerine düşen vazifeyi yapmasıdır.

Hepinize saygılar sunuyorum efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN - Değerli milletvekilleri, bundan sonraki oturumda ilk söz, Isparta Milletvekili Sayın Mevlüt Coşkuner'in.

Birleşime 5 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 17.42

35

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.52

BAŞKAN: Başkanvekili Ali DİNÇER

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Ahmet KÜÇÜK (Çanakkale)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110 uncu Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Geleneksel Türk el sanatları konusundaki 1006 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu raporunun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

4.- Kütahya Milletvekili Hasan Fehmi Kınay ve 39 milletvekilinin, geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/128) (S. Sayısı: 1006)(Devam)

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerinde.

Şimdi, söz sırası, Isparta Milletvekili Sayın Mevlüt Coşkuner'de.

Buyurun Sayın Coşkuner. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Coşkuner, süreniz 10 dakika.

MEVLÜT COŞKUNER (Isparta) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kütahya Milletvekilimiz Hasan Fehmi Kinay ve 39 milletvekilimizin, geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, şahsım adına söz aldım; hepinizi ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, konunun daha detayına inen arkadaşlarımı dinledim ve Sayın Nadir Saraç, Sayın Hasan Fehmi Kinay -zaten kendisi de getirmişti- arkadaşlarım çok detaylı bir şekilde anlattılar. Ben, konuşmamı belli bölümlere ayıracağım. O nedenle de, ben, arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum.

Yalnız, konuşmama geçmeden önce, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Böyle önemli bir konuyu, böyle büyük bir projeyi, Türkiye'yi ilgilendiren, ulusal bir sorun olan bu araştırma raporu görüşmesinde, yer yer saydım, 30 kişi, 30 milletvekili Mecliste, bir ara da 41'e çıktı; şimdi de, zannediyorum, herhalde 35-36'lardadır. Ben, 41'e çıktığı için "41 kere maşallah" diyorum ve ayrıca da, bundan sonra töre cinayeti görüşülecek, herhalde onu da 20 kişiyle görüşürüz, ondan sonra da gider, istirahatımıza bakarız ve gerçekten, bu araştırma komisyonlarının önemi kavranmış olmadığı orta yere çıkar ve vaktimizi boşa harcamış oluruz ve ben, şahsen, bundan üzüldüm. Dilerim ki, bizden sonra görüşülecek olan töre cinayetleri komisyonunun raporunda sevgili milletvekillerim Meclise gelirler de gerçekten önemine has görüşürüz diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, Komisyonumuz güzel bir çalışma yapmıştır; çinicilik, halıcılık, halı dokumacılığı, ipek dokumacılığı, bakır işlemeciliği, gümüş vesaire gibi; arkadaşlarım bunu çok güzel anlattılar ve olayın geneline hitap ettiler. Genel gerekçe ise, baktığımız zaman, sanatkârların, ustaların yetişmediği, üreticinin bulunamadığı gibi, ayrıca, malzeme kullanımı, ölü hayvan üzerinden yapağı alındığı, istem ve taleplere göre model çizilemediği gibi ve bunların da doğru olduğunu ben de söylemek istiyorum. Örneğin, halı dokuyucusunun gerçek sorunları çözüldüğü zaman bunların kendiliğinden çözülebileceğine ve Türk el sanatlarının da her biriminin ayrı ayrı sorunlarının olduğu, bu sorunları da teşvikle, kooperatifleşmekle ve devlet desteğiyle giderileceğine inanıyorum; ama, halıcılık yapan, ülkemin her yöresinde halıcılık yapan vatandaşın sorunlarının bu şekilde giderileceğini zannetmiyorum. O nedenle, halıcılığın kurtuluşu halı işçilerinin sigortalı olmasından geçer diye düşünüyorum. Bunun dışındaki öneriler boş demiyorum; ama, o öneriler daha sonra işlenecek önerilerdir. Her çalışan, sosyal güvencesinin olmasını ister. Türkiye'de bugüne kadar da halı işçilerinden emekli olmuş tek kişi yoktur. Bir devlet kuruluşu olan Sümer Halı bile doğuda 100 000 metrekare halı yaptırmaktadır, çalıştığı işçileri sigortalı değildir. Kurs veriyoruz, öğretiyoruz diye işi bugüne kadar götürmüşüz. Sevgili Bakanım da iki dakika konuştu, çekti, gitti. Sevgili Bakanımın halı dokuttuğu yerlerdeki işçiler "kurs" adı altında veyahut da "öğretim" adı altında sigortasızdır. O halde, benim taşradaki, Anadolu'daki, emeğini sarf eden ve o konuya emek veren işleticinin çalıştırdığı halıcıyı nasıl sigortalı yapacak; bunu anlamak mümkün değil.

Bir devlet kuruluşu olan Sümer Halı sigorta yaptıramazken, özel girişimci hiç sigorta yaptıramaz. Neden; 2x3=6 metrekare bir Milas halısı 300 000 000 liraya mal oluyor; 50 lira da kendisi kâr ediyor satarken, 350 lira. Bu halıyı da, 6 metrekare halıyı da iki insan bir ayda dokuyor. Peki, şimdi, 300 liraya mal ettiğiniz ve 50 lira kâr ettiğiniz bu halıya ve halı işçisine 400 lira sigorta yaptırırsanız, öyle zannediyorum ki, bunun altından çıkmak mümkün değildir. Önce, halıyı merdiven altından kurtarmak gerekir, halıyı meslek haline getirmek gerekir. Eğer bunu yapamıyorsanız, öyle zannediyorum ki, elma döneminde, anason döneminde ve arpa, buğday döneminde halı üreticimiz günde en kral halıcı 4 000 000 lira, 5 000 000 liralık halı dokur ve bunu bırakacaktır, elmaya gidecektir yevmiyeye veyahut da okuldan çocuğu döndüğü zaman halıdan kalkacaktır, ona yemek koyacaktır, beyi işten geldikten sonra ona hizmet etmek için halı önünden kalkacaktır ve maalesef, halıyı, güncel ihtiyaçlarını gidermek üzere zorunlu olarak yapacaktır. Eğer ki, halıyı gerçekten meslek haline getirseniz ve halı işçisini sigortalı hale getirseniz, o insan, 4-5 milyon da olsa, halıyı dokur, emekli olduğumda ilacımı alırım, sosyal güvenliğim olur diye, meseleye böyle bakar diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, soruna eğer çözüm bulmak istiyor isek, biz -elbette ki, bugünün ürünü değildir- yirmi yıllık enflasyonun, halı fiyatlarını yükseltmesi ve ölmesine sebep olduğunu biliyoruz. Halının bütün girdileri, rakip ülkelerde halı girdilerinin 2-3 mislidir. Rakip ülkelerde, halıcıların, bizim halıcılarımızın rekabet gücü kalmamıştır. Halı ihraç edilirse, ekonomik bir değer ifadesidir. El halısının iç satım şansı yoktur. Ucuz makine halıları, iç piyasayı istila etmiştir, vatandaşın cebine uygun fiyatlarla

36

satılmaktadır. Halıcılığımızı, turizm faaliyetimizin dışında düşünemeyiz. Gelen turist, halı, kilim, deri, kuyum alır. Turizme devlet nasıl destek veriyor ise, halıcıya da öyle destek vermelidir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, halı, Türkiye'de bu başıboşluktan, sosyal güvencesizlik yüzünden, bir meslek olamamıştır. Boş kalındığı zaman halı dokunmaktadır. Ben de diyorum ki, gerçekten, Türkiye'de işsizlik sorunu var ise -hepimiz de aynısını söylüyoruz- gelin, bu işin gerekçelerini yerine getirelim; çünkü, önergeyi veren arkadaşım, milletvekilim de çok güzel bir iş yapmıştır; kendisine teşekkür ediyorum, Hasan Beye. Ayrıca, Komisyonumuz da, gerçekten, güzel çalışmıştır.

Sigortayı çözelim. İthal edilen halılardan, devlet, büyük miktarda vergi alıyor. Türkiye'ye ithal halı giriyor; Çininden ve İranından. Devlet de buradan büyük miktarda vergi alıyor. Bu paralar bir fonda toplansın ve halıcılarımızın ödediği KDV'ler de bu fona aktarılsın ve halıcımızı sigortalı hale getirelim.

Elbette ki, kahvede oturan 65 yaşındaki insanımıza maaş veriyoruz, vereceğiz; ama, bunun ötesinde üretime katılan insanlarımızı düşünmez isek, öyle zannediyorum, çözüm yolunu zorlaştırmış oluruz diye düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Devam edin.

MEVLÜT COŞKUNER (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, elbette ki, belediyelerin ihtiyaç sahiplerine kömür, yiyecek vermesine karşı değiliz; ama, gerçek ihtiyaç sahiplerine… Eğer ki, belediyelerimizin gerçek ihtiyaç sahiplerinin dışında belli kaygılarla oralara dağıttığı ulufeleri ve diğer taraftan özel idarelerin lüzumsuz harcamalarını kısar isek, öyle zannediyorum ki, biz, her yerde halıcılığı başarırız diye düşünüyorum.

Sene 1965 idi, Mardin'in Ömerlisinde halı dokunur idi. Şimdi, Karaman'dan geldim. Karaman'daki genç kızlarımızı, bacılarımızı, annelerimizi de halı başında gördüm; maalesef, fondan bir para aktararak orada halı dokunuyor; ama, maalesef, paralarını alamamışlar. O nedenle, gereksiz şeyleri unutup, gerçekten bu projeyi sunan, bu araştırmayı sunan arkadaşların değerli belgeleri iyi değerlendirilmeli ve bunlara sahip çıkılmalı.

İnsanlara bir defa balık yedirip karnını doyurmaktan ise, ona balık tutmayı öğretmeliyiz. Balık tutmayı öğrenen insanımız da, canı balık istediği zaman gereğini yapar ve balığını tutar, karnını doyurur.

Bakın, size ustalarımızdan, sanatkârlarımızdan birisinin eserlerini tanıtıp, o binlerce ustanın, binlerce sanatkârın yerine koyarak bunu anlatacağım ve konuşmamı tamamlayacağım.

Değerli arkadaşlarım, Isparta'da bir öğretmen, -daha önce konuşmuştum- adı Ahmet Aksakal. Bu insan otuzbeş yıldır halıcılık yapar. "Ulusal değerlerimiz ve dünyayı aydınlatanlar" diye projesi vardır. Dünyayı aydınlatanlardan, şöyle baktığımız zaman, Einstain'ın resmi, ipek üzerine yün olarak dokunmuştur. Şurada, büyük, Ata duvar halıları. Diyor ki bu sanatkâr: "İlmik ilmik, düğüm düğüm seni dokudum, ipim yetmedi; bir güzel dünya bırakmışsın bizlere; sana olan borcum daha bitmedi." Acaba bizim onlara borcumuz biter mi? Tekrar, ulusal değerlerimiz duvar halısı. Burada İstiklal Marşı. Burada, Büyük Atatürk'ün resmi ve burada da, "Ey Türk Gençliği" yapılmış. Bunlar, ipek üzerine yün olarak dokunmaktadır ve örneği de Türkiye'de yok denilebilecek kadar azdır, hatta yoktur.

Değerli arkadaşlarım, yine burada, ulusal değerlerimiz duvar halısında, baktığımız zaman, İstiklâl Marşımız ve Atamız, Gençliğe Hitabemiz ve kenarlarında da İstiklâl Marşının notaları çıkarılmıştır. Böyle sanatçılarımız var, böyle üretenlerimiz var. Biz, bunların elinden tutmaz isek, öyle zannediyorum ki, ileriki günlerde bunları da bulamayacağız. Son olarak da şurada, Türk Bayrağımız, içinde İstiklâl Marşımız ve kenarlarında da İstiklâl Marşımızın notaları çıkarılmış.

Değerli arkadaşlar, bu arkadaşımız Burdur'un bir yöresinde 70-100 tane insan çalıştırıyor idi. Benim kendi köyümde de insanlar çalışırdı. Yalvaç'ın köylerinde, Gelendost'un köylerinde, Şarkikarağaç'ın köylerinde halıcı diye bir şey kalmadı. Şimdi kalan atölyelerin durumu da bu ve Burdur'da bu sanatçının, sanatkârın 70-100 işçisinden 7 işçisi kaldı; onlar da Denizli'de tekstil fabrikasında iş bulabilirlerse, oraya gidiyorlar.

Kısacası, çok önemli bir konuydu. Ben, bütün konuşmacı arkadaşlara, bize teknik olarak katkıda bulunan bütün arkadaşlarımıza, kurum ve kuruluşlardan gelen bütün insanlarımıza saygılarımı, sevgilerimi iletiyorum, kendilerine teşekkür ediyorum. Ayrıca, Hasan Milletvekilime, Hasan Arkadaşıma tekrar teşekkür ederken, diyorum ki: Gelin bu Aksakalları yalnız bırakmayalım, bunların halısını yapabilmesi için mutlaka merdiven altından halıyı kurtarıp ve gerçekten halıcılığı meslek haline getirelim ve hem ülkemiz kazansın hem biz kazanalım ve hem turizme bir elçilik yapıp, onu da kendi önlerine sunalım diyorum.

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Geleneksel Türk el sanatları üretici ve sanatkârlarının sorunlarının araştırılarak, el sanatlarının geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulan (10/128) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmıştır.

Şimdi, 2 nci sırada yer alan, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulan

37

(10/148, 182, 187, 284, 285) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun 1140 sıra sayılı raporu üzerindeki genel görüşmeye başlıyoruz.

5.- Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 milletvekili, Adana Milletvekili N. Gaye Erbatur ve 68 milletvekili, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 milletvekili, İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 milletvekili ile İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 milletvekilinin; töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/148, 182, 187, 284, 285) (S. Sayısı: 1140) (x)

BAŞKAN - Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

İçtüzüğümüze göre, Meclis Araştırması Komisyonunun raporu üzerindeki genel görüşmede ilk söz hakkı önerge sahiplerine aittir. Daha sonra, İçtüzüğümüzün 72 nci maddesine göre, siyasî parti grupları adına birer üyeye, şahısları adına iki üyeye söz verilecektir. Ayrıca, istemleri halinde, Komisyon ve Hükümete de söz verilecek; bu suretle, Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmış olacaktır.

Konuşma süreleri, Komisyon, Hükümet ve siyasî parti grupları için 20'şer dakika, önerge sahipleri ve şahıslar için 10'ar dakikadır.

Komisyon raporu 1140 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

Rapor üzerinde söz alan milletvekillerinin isimlerini okuyorum:

Önerge sahipleri olarak: Sayın Oya Araslı, Ankara Milletvekili; Sayın Gaye Erbatur, Adana Milletvekili; Sayın Semiha Öyüş, Aydın Milletvekili; Sayın Canan Arıtman, İzmir Milletvekili; Sayın Güldal Okuducu, İstanbul Milletvekili.

Şimdi, ilk söz, Sayın Oya Araslı'nın, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili.

Buyurun Sayın Araslı. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

OYA ARASLI (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1140 sıra sayılı ve (10/148, 182, 187, 284, 285) esas sayılı Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerinde, önerge sahibi sıfatıyla söz almış bulunuyorum ve sizleri saygıyla selamlıyorum.

Çocuklara ve kadınlara yönelik şiddet ve töre cinayetleri, tüm dünyanın üzerinde durduğu, çözüm aradığı, iç acıtan bir sorundur.

Değerli milletvekilleri, bu sorunun çözümüne gidebilmemiz için, önce, şiddetin tanımından yola çıkmak; daha sonra, şiddeti ve töre cinayetlerini ortaya çıkaran nedenler üzerinde durmak ve daha sonra, bu nedenlerden yola çıkarak, bu şiddet olaylarını ortadan kaldıracak çözümleri ortaya koymak ve bunu kararlı bir iktidarla, kararlı bir siyasî iradeyle yürürlüğe koymak gerekiyor.

Değerli milletvekilleri, şiddet nedir; neye şiddet adı veriyoruz? Şiddetin çok çeşitli tanımları var; ama, kısaca söylemek gerekirse, şiddet, kişiye yöneltilmiş fiziksel veya duygusal, acı ve zarar veren her türlü saldırgan eylemdir. Şiddetin oluşabilmesi için onun fizikî bir görünüm taşıması gerekmiyor; duygusal bir şekilde, sözle de şiddet yaratmak mümkün.

Şiddetin fiziksel, cinsel ve duygusal boyutlarda uygulanan pek çok türü olduğunu görüyoruz; dövmekten tutun, hakaret etmeye, kötü muamele etmeye kadar uzanan çeşitli türleri var. Çocuklara yönelik şiddetin genellikle bu boyutlarda, yani fiziksel, cinsel ve duygusal boyutlarda, ihmal ve istismar görünümünde ortaya çıkabildiğini görüyoruz. Çocuğa eziyet etmek, işkence etmek de bir şiddettir. Çocuğa ilgi göstermemek, dövmek, aç bırakmak, sevgisiz bırakmak da, onu istismar etmek de şiddettir.

Kadına yönelik şiddette ise, bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir biçimde kadınları etkileyen şiddet olayları kastedilmektedir.

Töre, namus cinayetlerine gelince, bunlar kadına yönelik şiddetin çok özel ve çok yoğun türleridir; çünkü, burada, kadının yaşamı söz konusudur gördüğü şiddetin sonucunda, yaşamını kaybetmektedir kadın.

(x) 1140 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Değerli milletvekilleri, Sayın Başkan; şiddetin çok çeşitli nedenleri var; ama, bunun temel nedenlerinden birinin de kadını ikinci sınıf gören, onu erkeğe nazaran eksikli gören değer yargılarının, toplumsal kurumların, yapıların, davranış biçimlerinin olduğunu söylememiz lazım. Çocuğa ve kadına yönelik şiddet olaylarının, töre ve namus cinayetlerinin toplumumuzda yaygın bir biçimde görüldüğünü ne yazık ki ifade etmek durumundayız. Çocuklarımızın fiziksel ve duygusal bütünlüğünü zedeleyerek, hem onların hem de toplumumuzun geleceğini karartan, kadınlarımız için yaşamı çekilmez hale getiren ve acımasızca yaşam haklarını ellerinden alan şiddet ve bu şiddete bağlı olayların sayısının, ortaya çıkanın, rakamların gösterdiğinin çok üstünde olduğunu da söylemek durumundayız; çünkü, çoğu kez, şiddet mağdurları olayı saklamakta ya da olaya cinayet, intihar ve kaza görünümü verilmektedir. İşin bir başka acı veren boyutu da, şiddete uğrayan kadın ve çocukların, zaman içerisinde ve kimi toplumlarda, bunu çok olağan bir durum olarak görmeleri, bir şiddet olarak algılamamaları ve bu nedenle dile getirmemeleridir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, üzerinde durduğumuz şiddet olaylarının, kadın, çocuk ve insan haklarına ilişkin çeşitli sözleşmelerde imzası bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devletinde hâlâ sona erdirilememiş olması üzücüdür; ama, artık, bu kıyıma dur denilmeli, bu kıyım ortadan kaldırılmalıdır. Bunun için de, biraz önce söylediğim gibi, önce, şiddet olaylarının nedenlerinin belirlenmesi, daha sonra da, bunlara dayalı olarak çözümler ortaya konulması ve bunların kararlı bir biçimde uygulamaya sokulması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, biz, burada, ilk adımı oluşturmak üzere, şiddet olaylarının nedenlerini ve çözümlerini belirlemek amacıyla, değerli milletvekili arkadaşlarımla birlikte Meclis araştırması önergeleri verdik ve bu önergelere bağlı olarak da ortaya bir rapor konuldu. Bu raporun çok kapsamlı bir çalışma olduğu ve birtakım değerli görüş ve bulguları ortaya koyduğu yadsınamaz. Bu

38

nedenle, raporu hazırlayan Komisyon üyelerine ve görüş ve değerlendirmeleriyle bu çalışmaya katkı verenlere teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum. Ancak, burada rapora bir katkı vermek amacıyla, eksik bulduğum hususları da ifade etmeyi arzu ediyorum.

Üzerinde durmak istediğim hususlardan birisi şudur. Türkiye Cumhuriyetinde Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen kadın-erkek eşitliğini sağlama hareketi, düşünsel temelleri bakımından, Osmanlı Devletindeki kadın statüsünü düzeltmeye yönelik sınırlı münferit girişimlerden çok farklıdır. Osmanlı Devletindeki girişimler, kadını yaşamın her alanında eşit kılmak gibi bir amaca yönelik değildirdirler; onu ikinci sınıf statüsünde, erkeğe bağımlı statüsünde biraz daha imkânlı kılmayı amaç edinmişlerdir. Halbuki, Atatürk önderliğinde başlatılan kadın-erkek eşitliği hareketi cinsler arası mutlak eşitlik hedefine yöneliktir ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında adı konulmamış bir pozitif ayrımcılık uygulamasını bir devlet politikası görünümünde beraberinde getirmiştir.

Sayın milletvekilleri, raporda, şiddetin ve şiddetin bir türü olan cinsiyet ayırımcılığının önlenmesi için kararlı bir siyasî iradenin varlığının gerekliliğinin açık ve seçik bir biçimde ifade edilmesini dilerdim. Herkesin bildiği gibi ve biraz önce ifade ettiğim gibi, şiddet olaylarının temelinde kadının eşitsiz konumu yatmaktadır; kadını ikinci sınıf bir konuma iten değer yargıları, toplumsal yapılar, kurumlar, uygulamalar yatmaktadır. Bunların ortadan kaldırılması, kuşkusuz, sadece yasa yapımıyla gerçekleşecek bir olay değildir. Bu yasaları uygulamaya sokacak ve kadını eşitsiz konumdan kurtaracak bir siyasî iradenin de varlığı gerekmektedir.

Bunları söylerken, üçbuçuk yıldır burada kadının statüsünü düzeltmek için birlikte yaptığımız yasa düzenlemelerini küçümsemek istemiyorum. Büyük adımlar atılmıştır; ama, buna rağmen hâlâ toplumda şiddet olayları sürmektedir, hâlâ eşitsizlik olaylarıyla karşılaşılmaktadır. Bu demektir ki, yasa çıkarmakta gösterilen gayret, bu yasaların getirdiklerini uygulamaya sokmakta yeterli olamamıştır ve bugün kadınlarımız, cumhuriyetin kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik birtakım hareketlerle mücadele etmek konumundadırlar. Birtakım belediyelerimiz, kadının ikinci sınıflığını vurgulayan birtakım yayınlar yapmaktan kendilerini alamamaktadır. Tuzla Belediyesinin evli çiftlere dağıttığı "Delilleriyle Aile İlmihali" kitapçığında fevkalade ilginç, tasvip edemeyeceğimiz birtakım sözler vardır: "İmanlı kadınlar ve erkekler musafaha (el sıkışmak) veya el öpmeyi yalnız…"

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

OYA ARASLI (Devamla) - "… mahrem hısımlarla sınırlı tutmayı şiar edinmeli" denilmektedir bu broşürde. "Evleneceklerin tasarruf ehliyetine sahip olmaları gerekir. Bu da 7 yaşında iyiyle kötüyü ayırt etme gücünü elde etmekle gerçekleşir. Evlilikte alt yaş sınırı kızlarda 9, erkek çocuklarda ise 12'dir. İslama göre aralarında eşitliği sağlamak şartıyla erkeğin aynı anda 4 kadınla evlenmesi mümkündür. Hastalık, ahlaksızlık ve şiddetli yoksulluk gibi özürler bulunmadıkça evli çiftler gebeliği önleyen yöntemlere başvurmamalıdır."

Değerli arkadaşlarımız, bu yayın, Anayasasında laik bir devlet olduğu yazılı olan Türkiye Cumhuriyetinde yapılmıştır! Bunu başkaları da izlemiştir. Eyüp Belediyesinde de, buna benzer doğrultuda birtakım ifadeleri içeren bir belge yayınlanıp dağıtılmıştır ve ne yazıktır ki, bu yayınlara ilişkin bilgiler gazetelerde haber olarak yer almasına rağmen, Hükümet, İktidar, bir hükümet gibi tepki göstermek yolunu seçmemiştir bu yayınlara karşı; artık görmezden gelemeyecek duruma gelince bir parti gibi, bir genelgeyle, tavır koymak yoluna gitmiştir.

TAYYAR ALTIKULAÇ (İstanbul) - Yazan, bir üniversite hocası.

OYA ARASLI (Devamla) - Ben, doğrusu öğrenmek istiyorum: İçişleri Bakanlığının bu yayınlar karşısında ne gibi bir tavrı olmuştur, bu yayınları yapan belediyelerle ilgili ne gibi girişimler yapılmıştır bu tür yayınları önlemek için, bir parti genelgesinin dışında? (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, işte ifade ettiğim siyasî irade bu; gerçekten kadın-erkek eşitliğine gönül vermiş olan ve bunu yaşamın her alanında yaşama geçirmeye, gerçekleştirmeye yönelik siyasî irade; işte, ben, eksiğimizin Hükümet katında burada olduğu görüşündeyim.

BAŞKAN - Toparlayın lütfen.

OYA ARASLI (Devamla) - Bitiriyorum efendim.

Bu teşhisin raporda yer almasını arzu ederdim. Raporda, erkek egemen, cinsler arası eşitliğe aykırı yapı ve yasaların kaldırılmasını veya eşitlikçi biçimde düzeltilmesini sağlayacak, kadının statüsünü yükseltecek, yeni yasa düzenlemelerine ışık tutacak çözüm önerilerinin de yer almasını dilerdim. Mesela, Anayasanın 10 uncu maddesine, "kadın-erkek eşitliğini fiilen sağlamak yönünde alınacak geçici önlemler, ayırımcılık ve imtiyaz sayılmaz" şeklinde bir fıkra eklenmesini beklerdim. "Uluslararası anlaşma, bu ayırımcılığın zaten yapılmasına engel" şeklindeki bir açıklamayı yeterli bulmuyorum; çünkü, bu, olayı yoruma bırakıyor. Açıklama, devlete bir yükümlülük getiriyor ve devletin bu yükümlülüğü, Anayasasında bir hüküm koymak suretiyle yerine getirmesi gerekiyor.

Yine, Türk Ceza Kanununda, genital muayenede kişinin aydınlatılmış onayının da alınmasına ilişkin önerilerin raporda değerlendirilmesini isterdim.

Türk Medenî Kanununda getirilen yeni yasal mal rejiminden 1 Ocak 2000'den önce evlenmiş olanların evliliklerinin 1 Ocak 2002'den önceki kısmında da yararlanabilmelerini kolaylaştıracak ve özellikle kadınların mağduriyetini giderecek birtakım çözümler üretilmiş olmasını beklerdim.

Evli kadınların, mutlaka kocasının soyadını da, yanında kendi soyadı olsa bile, taşımasını gerekli kılan düzenlemede kadının soyadı sorununu ortadan kaldıracak birtakım değişiklikler yapılabilmesi için çözüm önerileri getirilmesini beklerdim.

Yine, Siyasî Partiler ve Seçim Yasalarında kota uygulamasına ilişkin öneriler bulunmasını, buna da değinilmesini arzu ederdim ve namus ve töre cinayetlerinde kadının erkekle eşit haklara sahip bir birey olarak görülmesini engelleyen feodal düzenin ve aşiret yapılanmasının rolünün ve bunun çözümüyle ilgili önerilerin de belirtilmesini beklerdim.

BAŞKAN - Toparlayın lütfen.

39

OYA ARASLI (Devamla) - Bu hususlar yer alsaydı, raporun daha etkili, daha gerçekçi ve daha verimli olacağını düşünüyorum.

Sayın Başkana bana gösterdiği müsamaha için teşekkür ediyorum, sizlere saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Son derece önemli bir konuyu tartışıyoruz. Enine boyuna düşüncelerin serdedilmesinde büyük yarar görüyoruz.

Değerli milletvekilleri, şimdi, saat 19.00'a kadar -saat 7'ye kadar- birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 18.27

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 19.02

BAŞKAN: Başkanvekili Ali DİNÇER

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Ahmet KÜÇÜK (Çanakkale)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110 uncu Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

Töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet konusundaki Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerindeki genel görüşmeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.

V.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

5.- Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 milletvekili, Adana Milletvekili N. Gaye Erbatur ve 68 milletvekili, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 milletvekili, İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 milletvekili ile İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 milletvekilinin, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/148, 182, 187, 284, 285) (S. Sayısı: 1140) (Devam)

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerinde.

Şimdi, söz sırası (10/182) kütük numaralı önerge sahibi Nevin Gaye Erbatur, Adana CHP Milletvekilinde.

Buyurun Sayın Erbatur. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika Hanımefendi.

N. GAYE ERBATUR (Adana) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonunun raporu hakkında önerge sahibi olarak konuşma yapmak için huzurunuzda bulunmaktayım; Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Töre ve namus cinayeti, bilerek ve isteyerek birini öldürmektir. Bilerek ve isteyerek en temel insan hakkı olan yaşama hakkını ihlal etmektir. Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en temel hakkı, yaşama hakkının korunmasıdır. Bu hak, devletin sorumluluğundadır. Devlet bu hakkı anayasal güvence altına almışsa, bu hakkı ihlal eden kişi suç işlemiş olmaktadır. Hukuk devletinde, yasama organı, suçunun olup olmadığına ve varsa, cezasının verilmesinde yetkilidir. Bu durumda, devletin vatandaşı olan bir kadın hakkında devlet erki dışında karar verilmesi anayasal bir suçtur. Bu kararın töre veya namus bahanesiyle alınmış olması onu farklı kılmaz. Suç suçtur, cinayet cinayettir. Aksi düşünülemez ve tartışmaya açılamaz.

En yaygın namus anlayışı, kadınların hayatına sıkı bir kontrol getirerek ve ailedeki erkeklere onları bir mal gibi kullanma hakkını vererek, kadınların ezilmesine yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak, kadınlar, okula gönderilmiyorlar, erken yaşta evlenmeye zorlanıyorlar. Çoğu zaman, aileler arasında anlaşmazlıkların çözümü konusunda bir araç, yani, berdel olarak kullanılmakta, kocalarının ikinci eşlerini kabul etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu algılama şeklinde namus, bir erkeğin karısı, yani, helalidir, kız kardeşidir, annesidir, ailedeki diğer kadınlar, hatta, yakın çevredeki kadınlardır. Erkek, bunların hepsine göz kulak olmak durumundadır. Erkeklerin sorumluluk alanı genişlerken, kadınlar üzerindeki baskı da artmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; namus ve töre cinayetlerinin toplum tarafından nasıl algılandığına bakalım. Aile meclislerinin toplanması ve karar alması sonucu işlenen cinayetler töre cinayetleri, namus adına işlenen cinayet ise namus cinayeti olarak algılanmaktadır. Algılamadaki bu farklılık, iki cinayet türü arasında, insanların cezalandırma konusunda da farklılık olabileceğini düşünmelerini beraberinde getirir. Burada önemli olan nokta, bunların hepsinin namus gerekçesiyle işlendiği ve insan canını almayla sonuçlanan şiddet eylemleri olduğudur.

Namus ve töre cinayetleri arasında bazı farklılıklar olduğunun görülmesi, her bir olayı daha iyi anlayabilmek ve çözüm yollarını tartışabilmek açısından sosyolojik bir anlam taşımaktadır. Öte yandan, farklılığa yapılan vurgunun, aile meclisi kararlarının önemli olduğu, töreye dayalı namus cinayetlerinin tümüyle ayrı bir kefeye konulmasına ve dolayısıyla da, birinin diğerine göre hafifletici gerekçelerinin olduğunun düşünülmesine yol açabilir.

Sosyalizasyon süreçlerinin ilk yıllarından itibaren kendi topluluklarında geçerli olan namuslu kadın davranışı normlarını öğrenen kadınlar, bu kurallara uymadıkları veya biraz dışına çıktıkları durumlarda cezalandırılmayı hak ettiklerini düşünüyorlar.

40

Namus adına öldürülmeseler bile, yaşadıkları köy veya kasabayı terk etmeye veya kendilerine uygun olmayan kişilerle evlenmeye zorlanabiliyorlar.

Kadınlar üzerinde ağır bir baskı kurulmasına yol açan namus anlayışı, erkeklerin de yaşamlarının odağına kadınların namus bekçileri olma görevini koyarak, bu görevi, içinde yaşadıkları topluluğun beklentilerine uygun yerine getirmedikleri ya da getiremedikleri durumlarda ağır baskı altına girmekte, hatta, mağdur konumuna düşebilmektedirler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kadın namusunun nasıl algılandığını ve bunun toplumsal sonuçlarını görebilmemiz için, Komisyonumuzda bir uzman tarafından anlatılan bir olayı sizlere aktarmak istiyorum.

Bir kent. Kentin kıyı mahallelerinde bir ev. Evde bir anne. 17 yaşında 1 erkek çocuk ve ondan küçük 3 çocuk daha yaşıyor. Çocuklardan birisi orta 1'dedir ve kızdır. Ağabey kahvede arkadaşlarıyla konuşurken diyorlar ki: "Sen ne biçim ağabeysin, zaten sizin babanız öldü ve siz bu ailenin namusunu koruyamıyorsunuz. Kız kardeşiniz okuldan dönüşte erkek arkadaşlarıyla eve geliyor."

Eve geldiğinde yaptığı ilk iş şu: Daha önceki yıllarda babayı kaybettikleri için, o kişinin değerlerinde, kız kardeşinin okuldan erkek arkadaşlarıyla yürüyerek dönmesine engel olamayan anne ailenin namusuna halel getiren kişi olarak düşünüldüğü için, 17 yaşındaki bir erkek evlat, kendisini doğuran anneyi dövmeye başlıyor. Komşular araya girmeye çalışıyor; fakat, engel olamıyorlar, çareyi karakola başvurmakta buluyorlar ve polis müdahale ediyor; gelip, çocuğun elinden anneyi kurtarıyor. Ortalık ayağa kalkıyor. O arada -buraya dikkatinizi çekmek istiyorum- güvenlik görevlisi diyor ki: "O zaman bu çocuğu bir kadın doğumcuya götürelim, kadın doğumcu bunu muayene etsin. Eğer bu bakireyse böyle bir sorun yoktur. Biz, bu çocuğun da gönlüne su serperiz, aile sorunu da ortadan kalkar." Böyle düşünüyor emniyet görevlisi.

Emniyet görevlisi, anneyi, kızı, erkek çocuğu, mahalleden de birkaç kişiyi alıp, bir hastaneye gidiyorlar ve o hastanede bir kadın doğum uzmanı çocuğu muayene ediyor, bir rapor düzenliyor. Düzenlediği rapor ailenin eline geçtiği zaman, ağabey "zaten ben bunu biliyordum, seni öldüreceğim" diyor; çünkü, raporda şöyle bir şey deniliyor: "Kızlık zarında taze yırtık var."

Kız başlıyor kendini yerlere atmaya "asla, ben hiç kimseyle hiçbir cinsel ilişkide bulunmadım, böyle bir şey söz konusu bile değil" diyor. Ağabey, sürekli çocuğun üzerine saldırmaya çalışıyor. O zaman emniyet görevlisinin aklına bunları savcılığa götürmek geliyor. Savcılık bir yazı yazıyor, adlî tıp tarafından muayenesini istiyor. Gelen çocuğun muayenesini yapan kıdemsiz hekim, anlatan uzmandan danışmanlık istiyor. Uzman, yapılması gerekenleri şöyle anlatıyor: Önce gelen hastanın güven duyacağı bir ortam hazırlarız. Bu tür muayene koşullarıyla ilgili uymamız gereken birçok protokol vardır. Bu protokollere göre önce hastayla konuşulur, sonra genel bir fizik muayene yapılır, varsa bazı bulguları ya da bulgu ya da delil olabilecek bazı örnekler protokollere göre alınır. En son genel olarak dış genital organların muayenesinin yapıldığını söylüyor. Muayenenin sonunda bir de psikiyatri konsültasyonu isteriz, bu travmadan çocuk nasıl etkilendi diye.

Ama, oradaki kadın doğum uzmanı bunu yapmamıştır. Emniyet görevlisinin aklına ilkönce kızın kızlık zarını muayene ettirmek geliyor. Kadın doğum uzmanının aklına ilkönce, bir tek, kızın kızlık zarına bakmak geliyor ve "taze kanama" diyor.

Adlî tıbba geliyor, kıdemsiz doktor muayene ediyor, kızın hymen'inde eski ya da taze travmanın oluşturacağı herhangi bir değişiklik görmüyor. Onun için de bu uzmana danışıyor. Bakıldığında bir değişiklik olmadığı, aksine, girişi dar, enli bir kızlık zarı olduğu görülüyor.

O zaman, uzmanımız, o kadın doğum uzmanı arkadaşla konuşuyor. Uzman, sosyal endikasyon olarak kız yararlansın diye böyle yazdım hocam diyor. Tıbbî etik olmayan bu davranışını, o kişinin hakkını korumak amaçlı yaptığını söylüyor.

Ertesi gün uzman işe geldiğinde, genç arkadaşları "hocam, otopsi var, dünkü kızı ağabeyi kesti" diyor. "Nasıl kesti" diyor. "Oradaki kadın uzmanı bildi, yırtık vardı, öbür taraftaki adlî tıp uzmanları yalan söylediler, kim bilir ne yaptılar, ben namusumu temizlerim" diyerek, ağabey, bahçede çiçeklerin bulunduğu bir betonun üzerine kızın kafasını koyuyor ve bir bıçakla boğazını kesiyor ve bütün mahalleli görüyor.

Bu olaydan bir tespit yapabiliriz: Çok acıdır ki, 13 yaşındaki bir kız çocuğunun okuldan erkek arkadaşlarıyla dönmesi namusa halel getiren bir davranış olarak algılanmakta, onun bu davranışını önleyemeyen anne sorumlu tutulmakta, kamu görevlisi konuyu bekârete indirmekte, sağlık görevlileri bu konuda bireysel önyargılarıyla davranmakta ve kız çocuğu açık alanda öldürülerek, tüm kadınlara korku salınmaktadır.

Duruma bakar mısınız!.. Peki, kimdir bunun sorumlusu?. Elbette, sorumluluk aranmaya başlanırsa çok şey söylenebilir; ama, burada sorumluluk önce devlete aittir. Devlet, bu toplumsal yarayı çözücü önlemleri almalıydı.

Komisyonumuzun kuruluş amacından biri de budur. Bu cinayetlerin önüne nasıl geçilebilirliğini bulmaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; namus ve töre cinayetlerinin önüne geçilebilmesi için öncelikle nedenlerinin iyi anlaşılabilmesi gerekir. İnsanlar neden bu cinayetleri işliyorlar?.. Namusa aykırı bir davranışta bulunmuş olan kişinin ölümü hak edeceği ve öldürmek durumunda kalanların da başka seçenekleri olmadığını söyleyerek namus cinayetlerine açık destek verenler; namus cinayetine koşullu destek veren; yani, cinayet işlemeyi kimsenin istemeyeceğini, ancak, kanıtlanmış bir aldatma durumunda veya toplumdan gelen baskıya dayanamayan kişilerin cinayet işleyeceğini söyleyenler; kişilerin toplumsal baskı altında kaldıkları zaman, özellikle de yoksul, güçsüz ve eğitimsiz iseler, bu onursuzluğu taşıyamayıp kaçınılmaz olarak cinayet işleyebileceğini söyleyenler vardır. İşte, sorun, insanların bu düşüncelerini değiştirmektedir.

41

Kadına mal olarak değer biçen, onun üzerinde tam bir hâkimiyet kurma hakkını kendi gören, kadını kapatan, toplumsal bağını kesen ve tüm bunları yaparak şiddet uygulayan zihniyet!.. Asıl savaş bu zihniyetin değiştirilmesine yönelik olmalıdır. Yoksa, rapora yazılmış olan çözüm önerileri uygulanamaz, uygulansa bile sonuç alınamaz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - Kadına yönelik şiddetin sonuçlanması ancak kadın-erkek eşitliğinin tam olarak sağlanmasıyla olur. Bu nedenle, kota uygulamasına, mutlaka, hemen şimdi geçilmelidir.

Kadına karşı şiddetin önlenmesi için yapılması gerekenler ortadadır. Sorun, aşağıdan yukarıya doğru çözülecek boyutu aşmıştır. Bu nedenle, yukarıdan aşağıya, yani, devlet yaptırımıyla çözmek gerekmektedir; yani, yasal değişiklik gerekmektedir. Kadın-erkek eşitliği komisyonu Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir an evvel kurulmalıdır.

Rapora koyduğum şerh de, yasal uygulamalardaki eksiklikleri içermektedir. Bu kapsamda, Türk Ceza Kanununun 82 nci maddesine, namus saikıyla işlenen cinayetlerin de namus adına işlenen cinayetler şeklinde, bu tip suçların nitelikli adam öldürme kapsamında mütalaa edilebilmesi için bir bent eklenmesi gerekmektedir.

CMUK'da, kadınlarla ilgili davalarda kadın örgütlerinin müdahil olmasını sağlayacak değişiklikler yapılmalıdır.

Bekâret kontrollerinin engellenmesi için yeterli olmayan Türk Ceza Kanunu 287 nci maddesinde, evlilik içinde edinilen malların eşit paylaşımını engelleyerek, 17 000 000 kadını eşlerinin ekonomik şiddetine maruz bırakan Türk Medenî Kanunu yürürlük 10 uncu maddesinde ve evli kadınları kocasının soyadını mutlaka taşımak zorunda bırakan 187 nci maddesinde değişiklik yapılmalıdır.

Ayrıca, Belediyeler Kanunundaki "50 000'in üzerindeki yerleşim birimlerindeki belediyeler sığınma evi açar" ibaresinin "açmalıdır" şeklinde değiştirilmesi de gerekmektedir.

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - Bunun yanı sıra, aile içi şiddetin önlenmesi amacıyla vermiş olduğum 4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunundaki değişiklik teklifinin de acilen gündeme alınmasını talep ediyorum.

Aile içi şiddetin bir boyutu da çocuklara uygulanan şiddettir. Özellikle, ensest, çok büyük bir sorun halini almıştır. Enseste ve şiddete uğrayan mağdurlar, toplumsal baskı nedeniyle, seslerini çıkaramamaktadırlar; seslerini çıkarmak isteseler bile, nereye başvuracaklarını bilememektedirler. Ensestin saklanması ve yok sayılması, daha derin ve geri dönülemez sorunlara yol açmaktadır; çünkü, ensest, dışarıdan birinin uyguladığı şiddet değildir, çocuğun bildiği, tanıdığı biridir. Olağandışı bir durummuş gibi algılanan ensest, aslında hayatın içinde; fakat, saklanmaktadır. Tüm topluma bunun gerçek olduğunu, yaşanılan çok ciddî bir sorun olduğunu öğretmek gerekmektedir ve tüm topluma ensesti uygulayanın suçlu olduğunu, çocuğun mağdur olduğunu benimsetmek hepimizin görevi olmalıdır. Ensest, töre ve namus cinayetlerinin başlangıcıdır. Çocuğu ensest ilişkide kullanıyorlar, daha sonra çocuk hamile kalınca öldürüyorlar veya intihar etmeye zorluyorlar.

Bu noktada, bugün, Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda konuşulan bir konuyu da gündeme getirmek istiyorum. Bugün, Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda Vatandaşlık Kanunu görüşüldü. Burada...

BAŞKAN - Lütfen toparlayalım.

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkan.

...7 yaşından büyük çocukların, evlat edinilse de, vatandaşlık hakkını alamayacağı söylendi. Bunun gerekçesi de taciz olarak söylendi. Bu nasıl bir mantıktır arkadaşlar?! Böyle bir şey yapılabilir mi?! Böyle bir şey düşünülebilir mi?! Biz, burada, bu Mecliste, Çocuk Hakları Sözleşmesini geçirdik. Çocuk, 18 yaşına kadar çocuktur. Ayrıca, biz, bu Meclisten, bu dönemde, 5049 sayılı Çocuk Korunması ve Uluslararası Evlat Edinme Sözleşmesini geçirdik. Buna göre, bizim, bütün çocukların, evlat edinilmesi sırasındaki bütün çocukların vatandaşlık hakkını vermemiz gerekir. Ayrıca, nasıl bir mantıktır bu "tacize uğrayabilir" demek?! Uğramamasını sağlamak bu devletin görevidir; bunu yapmak hepimizin görevidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yukarıda bahsettiğim tüm sorunların ortadan kalkması için acilen eyleme geçilmesi gerekmektedir. Raporda getirilmiş olan çözüm önerileri içinden öncelikli olanları hemen yapılmalıdır. Bunların içinde en önemlilerinden bir tanesi, kadınların nüfus cüzdanlarının olması için çalışma başlatılmasıdır.

2006 yılında bu Meclisin çatısı altında bunları dile getirmek zorunda kaldığım için çok üzgünüm; ama, namus cinayetine kurban giden Şemse Allak örneğinde olduğu gibi, bugün, ülkemizde, binlerce kadın, hâlâ, nüfus cüzdansız, kimliksiz yaşamaktadır.

BAŞKAN - Lütfen, toparlayın.

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - Yani, vatandaş sayılmamakta, hiçbir vatandaşlık hakkını kullanamamaktadır; çünkü, resmî kimliği olmayan bir kadına toplumsal kimlik kazandırmak imkânsızdır; devlet katında, yaşamamaktadır, yoktur.

Onyıllardır, kadınların bütün çığlıklarına rağmen, ailede şiddet hâlâ kayıtsızlıkla karşılanmakta, ya "aile içi bir sorun" denilerek üstü örtülmeye çalışılmakta ya da göstermelik sözler, etkisiz önlemlerle yasak savılmaktadır ve siyasî partiler ve bu Meclis, kadına yönelik şiddete, aile içi şiddete kayıtsız kaldıkça, bu şiddet daha da artacaktır.

BAŞKAN - Lütfen… Lütfen, son cümlenizi…

42

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - O nedenle, Meclisimizi bu konuda göreve çağırıyorum. Artık, boş sözlerle kaybedilecek zaman yoktur; tüm kurumlarıyla devletin, bütün organlarıyla Meclisin, tüm siyasal partilerin, başta bireysel silahlanmanın engellenmesi ve kadına yönelik şiddetin hiçbir yerde, hiçbir durumda hoşgörülemez bir insanlık suçu olarak görülmesi için ortak bir seferberlik başlatılmasının zamanı gelmiş ve geçmiştir.

BAŞKAN - Lütfen… Lütfen…

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - Sürem kısıtlı olduğu için, burada, alınması gereken diğer acil önlemlere değinemiyorum; ama, Meclisimizin, yılın hiç olmazsa bir gününü bu konuya ayırmasını teklif ediyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, her yıl, en azından bir gün, 25 Kasım Dünya Kadına Yönelik Şiddete Son Günleri yapılacak özel oturumlarla sorunu ve çözüm yollarını enine boyuna tartışmalıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen, toparlayın artık. Lütfen…

N. GAYE ERBATUR (Devamla) - Bitiriyorum.

Tüm milletvekillerimizin bu öneriyi destekleyeceğine inanmak istiyor; hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN - Semiha Öyüş, Aydın Milletvekilimiz, (10/187) numaralı önergenin sahibi.

Buyurun Sayın Öyüş. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

Arkadaşlar, birçok tekrar cümlesi oluyor konuşmalarda, biz, burada, yakından takip ediyoruz. O tekrar cümleleri olmasa daha vurucu, daha etkili ve süresinde konuşmalar mümkün olur.

Buyurun Semiha Hanım.

SEMİHA ÖYÜŞ (Aydın) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1140 sıra sayılı Araştırma Komisyonu Raporu üzerine söz aldım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Her gün yeni dramlara neden olan ve acilen çözüm bekleyen çok önemli bir konu olan, töre ve namus cinayetlerini, aile içi şiddeti araştırmak ve çözüm önerilerini ortaya koyabilmek amacıyla AK Parti milletvekilleri olarak bir Meclis araştırması komisyonu oluşturulmasına dair önerge verdik ve Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin de verdiği önergelerle birleştirilerek, bir komisyon oluşturuldu.

Yaklaşık, dört aylık bir çalışma sonunda, konuyla ilgili hemen hemen tüm kurum ve kuruluşlardan ilgili uzmanları dinledik: İstanbul, Diyarbakır, Şanlıurfa, Trabzon ve Batman'da yerinde incelemeler yaptık. Bu çalışmalar sonunda edindiğim kanaatlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Şiddet, dünyanın her yerinde yaşanmakta, yine dünyanın her yerinde kadınlar ve çocuklar insan hakları ihlallerini ve şiddeti daha yaygın ve yoğun şekilde yaşamaktadır. Bu bakımdan, kadınların şiddete uğraması, ülke, sınıf, milliyet gibi bir fark gözetilmeksizin, tüm insanlığın yaşadığı en önemli sorunlardan biridir.

Eski çağlardan günümüze, ataerkil ve hiyerarşik toplum düzeni taşınmaktadır. Bu yapılar ve değerler, toplumun diğer özel koşullarına, ekonomik, tarihsel ve kültürel özelliklerine göre farklı biçimlerde görünse de, şiddet kurbanı kadın ve çocuklar aynı acıları, aynı ruhsal ve bedensel travmaları yaşamaktadır. Kimi zaman sakatlanmakta, kimi zaman ise hayatını kaybetmektedir; bazen de, bu ölüm intihar şeklinde görülmektedir. Her mağdurun ardından gözyaşı dökmek ise, cinayetleri önlemeye yetmemektedir.

Türkiye'de, dört beş günde bir bu anlamda cinayet işlendiği düşünülecek olursa, konunun önemi daha iyi anlaşılır. Bütün dünyada "töre ve namus cinayeti" diye adlandırılan cinayetler işleniyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, her yıl 5 000 civarında töre cinayeti işlenmekte. Çok üzülerek ifade edeyim ki, Türkiye, dünya ölçeğinde bu bakımdan önde gelen ülkelerden biridir.

Töre veya namus cinayeti olarak adlandırılan cinayetler, toplumda kendilerine bu yönde rol giydirilmiş, üzerinde toplum baskısının ağırlığını hissettiğini ileri süren kimselerce, zamana ve mekâna göre değişen ahlakî normların dışına çıktığı varsayımıyla kadınlara ve kızlara yöneltilmiş ve hayatına kastetmiş şekilde olduğunu müşahede ediyoruz.

Yaşama hakkı, en önde gelen insan hakkıdır. Kadın ve erkek, her şeyden önce, bu anlamda eşittir. Toplumda, kız çocukları ile erkek çocuklarının hayata hazırlanması, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlandırılması bakımından hâlâ eşit davranılmadığı bir gerçektir. Kadınların yetişme tarzı nedeniyle, kendi haklarını başkalarına karşı ileri sürme ve hak elde etme konusunda âciz kaldığı hususunu önemsiyorum.

Kadının sosyal hayatta yer alması, kendini ifade etmesi, özgüven sahibi olması önemlidir. Bu cinayetlerin önlenmesi, aile içi şiddetin önlenmesi için, sosyokültürel çalışmalara ihtiyaç olduğu açık şekilde ortadadır. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin hazırladığı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine ve İhtiyarî Protokole imza koymuştur.

CEDAW'ın 19 nolu tavsiye kararına göre de, devlet, gerekli yasal düzenlemeleri almak ve üçüncü kişilerin kadınlara yönelik insan hakları ihlallerini önlemekle yükümlüdür.

43

Avrupa Birliği üyeliği yolunda birçok emek veren ülkemizin bu anlamda eleştirilmeye maruz kalmaması ve çağdaş devletler seviyesinde bir görünüme kavuşabilmesi için, bu konuda, âdeta, seferberlik hareketi yaşamalıyız.

Türkiye Cumhuriyetini kuran, bize muasır medeniyetler seviyesini hedef gösteren Yüce Atamız, diğer dünya devletlerinden çok önce kadına seçme ve seçilme hakkı vermişti. Fakat, geçen zaman içinde ülke yönetimine talip olmuş hiçbir parti, O'nun kadar, kadını Meclise taşıyamadı. Kadını değersiz ve işlevsiz gören anlayışın yıkılması gerekir. Topyekûn şekilde kadına değer veren anlayışın hâkim kılınması için kadın-erkek hepimizin, tüm toplumun bu gerçeği kabul etmesi gerekiyor.

22 nci Dönem Meclis çalışmaları içinde, Avrupa Birliği sürecinde mevzuatımızda yapılan kapsamlı değişiklikler ve imzalanan uluslararası sözleşmelerle cinsiyet ayırımını ortadan kaldırmada, kadın-erkek eşitliğini sağlamada önemli adımlar atılmıştır. Devlet politikası olarak, geçmişten günümüze kadına yönelik ayırımcı bir devlet politikası uygulanmamasına rağmen, toplumsal zihniyet dönüşümünün sağlanamaması nedeniyle, kadınlarımız, yasalarla sağlanan haklarını uygulamada yeterince kullanma şansına sahip olamamışlardır.

Bu anlamda, kız çocuklarının okullaşması çok büyük önem arz etmektedir. Hükümetimizin "Haydi Kızlar Okula" kampanyası ve "Eğitime Yüzde Yüz Destek" kampanyası daha yoğun şekilde desteklenmelidir. Kadınlar eğitim haklarını kullanmaları halinde sosyal, ekonomik, siyasal haklarını da kullanabilmelerinin yolunu açacak ve erkeklerle eşit bireyler olarak ülkemizin kalkınmasında önemli rol oynayabileceklerdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; aile içi şiddetin önlenmesinde aile mahkemelerinin kurulması çok önemli bir aşamadır. Fakat, bundan yararlanmayı bilmek de bunun kadar önemlidir. Yine, Medenî Kanunda yapılan değişiklikle mal rejimi, evlilikte edinilmiş mallara ortaklık rejimi olarak düzenlenmiştir. Bu yöndeki hak ve yükümlülükleri de bilmek ve özümsemek de önemlidir.

Bir de, miras hukukunun yasal çerçevesinde kadınlar ve erkekler eşit miras hakkına sahiptir; fakat, toplumda, hâlâ, bu eşitliğin kabul edilmediğini ve kadınların miras hakkından mahrum edildiğini gözlemliyorum. Bu husus her bölgede, her eğitim düzeyinde ailede görülmektedir. Bu ve buna benzer konularda, kadınların hakları ve hak elde etmeleri konusunda bilinç oluşturulması önemlidir.

Cinsiyet ayırımcılığının önlenmesi, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için, medyanın da işlevi yadsınamaz. Yine gözlemlerime göre, dizilerdeki tiplemeler bazen çok benimsenmekte ve idol olarak kabul görülüp, taklit edilmeye çalışılmaktadır. Bu bakımdan, televizyon kanal yöneticilerinin ve yazılı basının, toplumun bu hassasiyetine önem verip, programlarında, şiddet içeriğine ve müstehcenliğin olumsuz etkilerinden arınmış anlayışla özenli olması gerekmektedir.

Ayrıca, sivil toplum örgütlerinin, bilinç oluşturmak bakımından etkileri de inkâr edilemez; Yeni Türk Ceza Kanunu ve İş Kanununda, kadınlar lehine hükümlerin oluşturulmasında önemli katkıları olmuştur.

Bugün elimizde olan rapor, konuya ışık tutmak bakımından önemli değerlendirmeler sunmaktadır. Bu raporla vardığım sonuç: Temel eğitimde cinsiyet ayırımı yapılması; erken yaşta iş ve meslek sahibi olmadan evliliklerin yapılması; böylelikle, hayat hakkında yeterince mücadele gücüne kavuşmadan yapılan evliliklerde karşılaşılan hayat zorlukları karşısında, şiddete başvurarak yanlış çözüm arayışına yönelmek; bakabileceğinden çok çocuk sahibi olmak ve dünyaya getirdiği çocuğuna gerekli özeni gösterememek; sevgisizlik ve bunun gibi nedenlerle şiddetin yaygınlığı, yaygın şekilde yaşanmakta olmasıdır.

Bu bakımdan, aile eğitimine önem verilmesi, özgüven yükseltilmesine yönelik çalışmalar yapılması, sosyal faaliyetlere katılımın sağlanması, meslek edindirme kurslarının çoğaltılması gibi, yetişkin eğitimine ağırlık verilmesi, bilinç dönüşümünün sağlanması için gereklidir diye düşünüyorum. Ayrıca, din görevlilerinin, şiddet karşıtı bilgilendirme çalışmalarını yoğunlaştırması ya da madde bağımlısı kimselerin tedavi merkezlerinin oluşturulması gereklidir diye düşünüyorum. Ayrıca, MERNİS Projesinin bir an önce tamamlanıp, kesin nüfus belirlenmesi, nüfusa kayıtlı olmayan kimse kalmaması, eğitimde ve sağlıkta kurumların dengeli şekilde oluşturulup faaliyet göstermesi bakımından önemlidir diye düşünüyorum. Böylelikle, cinsiyet ayırımı yapılmadan tüm çocukların eğitim almaları, sağlık hizmetlerinden yararlanarak, beden ve ruh sağlığına sahip bir toplumun oluşturulması mümkün olur kanaatindeyim.

Bu düşüncelerle, komisyon raporunun olumlu gelişmelere vesile olmasını diliyor ve Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - (10/284) kütük numaralı önerge sahibi Canan Arıtman, İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Arıtman.

Süreniz 10 dakika.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Bu Araştırma Komisyonunun kurulması için önerge veren değerli milletvekillerinin önergeleri, benim önergem hariç, namus ve töre cinayetlerinin araştırılması üzerineydi.

Ben ise kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla bir araştırma önergesi verdim; çünkü, namus ve töre cinayetleri bir sonuçtur, şiddetin uç noktasıdır, şiddetin insan hayatını sonuçlandıracak kadar ağır biçimidir. Başlangıcı ise kadına ve çocuğa yönelik şiddet, yani, aile içi şiddettir. Dolayısıyla, şiddetle mücadeleye buradan başlamak gerekir. Aile içi şiddeti önlemeden, irdelemeden, nedenlerini ortadan kaldırmadan cinayetleri de önleyemeyiz.

44

Aslında, bu cinayetlere "namus ve töre cinayetleri" dememek gerektiğini düşünüyorum. Bence, yanlış bir isimlendirme yapıyoruz. Bunlar, kadını baskı altında, denetim altında tutmayı amaçlayarak ve bilerek, isteyerek, tasarlayarak işlenen cinayetler, adam öldürme eylemleridir. Bu nedenle, "namus adına veya töre adına işlenen cinayetler" demek daha doğru olur.

Bence, en doğrusu "cinsiyet ayırımcılığı cinayetleri" demektir; çünkü, bu cinayetlerin altında yatan asıl gerçek, cinsiyet ayırımcılığıdır. Hepimizin bildiği gibi, toplumda kendisine verilen rolün dışına çıkan veya öyle sanılan, değişken ahlakî normların dışına çıktığı sanılan kız ve kadınlara yöneltilmiş en zalim şiddet türüdür, en ağır insan hakları ihlalidir. Ülkemizde, her gün, bol keseden insan hakları edebiyatı yapıyoruz; yapıyoruz da, çocuklarımıza daha alfabeyle birlikte insan haklarının ne demek olduğunu öğretmezsek, bir türlü kurtulamayacağımız bir ayıp, bir sorun olmaya da devam edecektir bu konular.

Bu cinayetlerin gerçek rakamlarını bile bilmiyoruz. Elimizde sadece emniyete ve jandarmaya intikal eden olguların sayısı var; çünkü, bu cinayetlerin aslında çok daha fazla rakamlarda olduğunu biliyoruz. Özellikle de bu cinayetlerin büyük bir kısmına intihar süsü veriliyor veya çeşitli şekillerde örtbas ediliyor, kaza olarak gösteriliyor. O kadıncağızlar, önlerine zehir konulup, aç, susuz bir odaya kilitleniyor ve intihara mecbur bırakılıyorlar. Zaten o gencecik, çocuk kadınların yaşadıkları hayat, hayat bile sayılmaz; kolayca vazgeçiveriyorlar yaşamdan, hatta bir kurtuluş olarak bile görüyorlar. Dolayısıyla, Batman'daki, güneydoğudaki ülke ortalamasının çok üstündeki kadın intiharlarının çoğu, aslında cinayettir. Herkes bunun böyle olduğunu biliyor; ama, söylemiyor. Diyarbakır'da bir kadın örgütünün araştırmasına göre, bölgedeki her 2 kadından 1'inin nüfus kâğıdı bile yok; doğdukları belli değil ki öldükleri belli olsun. Ünlü ozanımız Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanı'ndaki dizeleri gibi, sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınımız, hiç yaşamamışçasına ölen kadınlarımız…

Evet, bu Araştırma Komisyonu kurulduğunda çok ümitlendim; komisyona davet edilen uzmanların, akademisyenlerin, sivil toplum örgütü yetkililerinin, hatta devletin yetkililerinin koydukları teşhisler ve öne sürdükleri tedavi önerileri çok doğruydu, umutlandım; evet dedim bir şeyler yapılabilecek bu konuda. Tabiî, bu arada, Komisyona konuşmacı diye çağrılan bazıları da eline bir senaryo sıkıştırıp "film çekeceğim, finansman sağlansın", bir başkası "araştırma yapacağım, Komisyon finansman sağlasın" diye geldi. Tabiî, onlar da, bu, insanın içini acıtan konuda bizleri gülümsetmeyi başararak katkı koymuş oldular.

Evet, Komisyona gelen uzmanlar ve tüm konuşmacılar, gerçekleri tüm açıklığıyla dile getirdiler; fakat, komisyon raporu yazılmaya başlayınca, hele hele çözüm önerilerine gelince sıra, işin rengi değişti. AKP'li üyelerin dirençleriyle karşılaştık. Evet, AKP'li komisyon üyeleri, dörtbuçuk aylık çalışma süresince, tüm uzmanlar, akademisyenler, sivil toplum örgütü temsilcileri, baro temsilcileri, hukukçular ve bir de, bu arada, tabiî, Komisyon, pek çok ilimizde, mağdurlarla, mağdur aileleriyle ve suçun failleriyle bire bir yaptığımız görüşmeler sonucunda ortaya çıkan, bilimsel, toplumsal ve sosyolojik gerçeklerin ve tabiî ki çözüm önerilerinin rapora yansımasını engellediler ve bunun da gerekçesi: "Bunlar bizim parti politikamızda yer almamaktadır."

Evet, değerli arkadaşlar, ne yazık ki bu rapor objektif değildir, tarafsız değildir, gerçek nedenler ve akılcı, bilimsel, netice verici çözüm önerileri raporda yer almamıştır; yani, AKP'nin dünya görüşünü aşamamıştır. Araştırma raporunda, bireyi, kadını baskı altında tutmayı amaçlayan, bireyin özgürleşmesini, insan haklarını kullanmasını engelleyen, erkek egemen, ataerkil yapı ve yasaların düzeltilmesini sağlayacak, kadını güçlendirecek, statüsünü yükseltecek, eşitsizliği giderecek etkin çözüm önerileri eksiktir, engellenmiştir.

Evet, şimdi, tüm Komisyona davet edilen uzmanların açıkça beyan ve taleplerine karşın, bu konuda altına imza koyduğumuz ve bugün üst hukukumuz haline gelen uluslararası sözleşmelerdeki taahhütlerimize rağmen, mesela, örneğin, namus saikıyla adam öldürmenin TCK'nin nitelikli adam öldürme fiilleri arasında yer alması gerektiği şeklindeki öneri raporda yer alamamıştır. Yine, aynı şekilde, töre ve namus adına işlenen cinayetlerin esas nedeninin, asıl tetiği çekenin, azmettiricisinin, bireyin özgürleşmesini, insan hakları kullanmasını engelleyen feodal yapı olduğunu ve çözüm olarak bu tür yapılanmaların ortadan kaldırılması gerektiği gerçeğini de rapora yazdıramadık. Bunlar, bizzat Komisyon Başkanının ve Devlet Bakanının ağzından, açık ve net bir dille "Parti politikamızda yoktur" gerekçesiyle reddedildi.

Neticede, çözüm önerileri, camilerde vaaz ve hutbelere, belediyelerin broşür dağıtmasına, sokakları daha iyi aydınlatması gibi noktalara indirgenerek, bu rapor böyle oluşturuldu. Yani, bu Komisyon çalışması, dostlar alışverişte görsün anlayışıyla ve bence, AB'den bir de aferin almak amacıyla yapılmıştır.

Ülkemizin en dikkat çekici ihraç ürünlerinden biri de bu namus ve töre cinayetleridir. Özellikle AB ülkelerine göçle ihraç ettiğimiz bu cinayetler artık sadece bizim değil, onların da sorunu oldu. Bu açıdan daha çok ilgileniyorlar, ilgilenmemizi istiyorlar.

Tabiî, Komisyonumuz da, raporunda yer vermediği bilimsel ve toplumsal gerçekleri yine gizleyerek, bu ülkelere akıl verme rolüne soyunuyor. Tabiî, AB ülkeleri, bizim o ünlü atasözümüzü bilmiyor; kelin merhemi olsa, kendi başına sürermiş.

Evet, bu arada, fiziksel şiddetin dışındaki şiddet türlerinden, yani sözel veya psikolojik şiddetten bahsetmiyoruz, bunu değerlendirmiyoruz. Halbuki, milyonlarca kadınımızın her gün yaşadığı bir şiddet türü. Her Allah'ın günü aşağılanmak, sövülmek, insan yerine konmamak, hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına bir ömür boyu katlanmak kadını yok ediyor, kimliksiz, kişiliksiz hale getiriyor, akıl ve ruh sağlığını bozuyor ve fiziksel şiddet kadar ağır travmalar yaratıyor. Bu, insan onurunu kırıcı davranışların, yani psikolojik şiddetin, bence, işkence suçu kapsamında değerlendirilmesi ve bu konuda da yasal düzenlemeler yapılması gereklidir. Çocuk yaşta evlendirmek, 4 eşten biri haline getirmek de bu kapsamda olmalı. Ne demek "9 yaşındaki kız çocuğuyla evlenmek mubahtır?!" Bu, resmen sübyancılıktır, tüm ahlak sistemlerinde suçtur, tıpta da patolojidir! Ne demek "kadınlar doğuştan

45

günahkârdır, cehennemliktir; ancak, ömür boyu kocasına itaat ve hizmet ederse bu durumdan kurtulabilir?!" Değerli arkadaşlar, bunlar, AKP'li belediye başkanlarının, milletvekillerinin, hem de yazılı dağıttıkları görüşler.

AHMET IŞIK (Konya) - Milletvekili yok…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Kadını aşağılayan, erkeği mutlak hâkim, kadını da kul köle yapan anlayışlar. Eşitlik, çağdaşlık, insan hakları bunun neresinde? AKP'nin kadına bakış açısı bu mu; soruyorum.

Bakın, Adalet Bakanı Meclise bir yasa teklifi getiriyor. Ne var içinde; aile bireylerine şiddet uygulamak suç olmaktan çıkarılsın, şikâyet olmadıkça cezalandırılmasın... Canım, bir tokat atmak bile suç oluyormuş... Yargı, adalet, artık, bu kadar da ailenin içine karışmamalıymış...

Bir fiil evin dışında suçsa, evin içinde de suç olmalıdır. Çağdaş hukuk normu, ancak bu şekilde gerçekleşmiş olur. Yani, Hükümet eliyle, ülkemizde kadın dövmek suç olmaktan çıkarılacak ve AKP'nin bu dünya görüşüyle mi şiddet önlenecek? Sonra da, ben araştırma komisyonu kurdum, bakın, şiddetle nasıl mücadele ediyorum diye, içte ve dışta göz boyanacak.

Değerli milletvekilleri, giderek artan bir şekilde şiddet toplumu oluyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

CANAN ARITMAN (Devamla) - Tamam efendim.

Evet, şiddeti üretiyoruz, çocuklarımıza öğretiyoruz. Bilimsel olarak şiddet, öğretilebilen, öğrenilebilen bir olgudur.

Bugün, ülkemizde, her 3 kadından 1'i, her 2 çocuktan 1'i fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Atasözlerimiz, deyişlerimiz şiddeti öneriyor. Şiddete maruz kalan ve her gün anasının dövüldüğünü görerek, şiddete şahit olarak yetişen çocuklar, daha sonra şiddet uygulayıcısı olarak karşımıza çıkıyor; şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak görüyor, kullanıyor; kimse, ona bunun böyle olmadığını, sorunların iletişim kurarak çözülebileceğini öğretmiyor ve sadece reyting derdinde olan birkısım medyamız da yangına körükle gidiyor ve sonunda, yaşamın her boyutunda şiddetle karşı karşıya kalıyoruz, futbol sahalarından okullara kadar. Çocuklarımız birbirini öldürüyor.

İlgili Bakanımız ise ne yapıyor; özel okullara finansman ve müşteri temin etmek, Bakanlığının vakıf yönetimini ele geçirmek gibi akçeli işlerle meşgul.

Sayın Millî Eğitim Bakanımıza bir mektup yazarak, ondan şiddeti önlemesi için çağrıda bulunmuş, çözüm önerisi de sunmuştum.

Şimdi, Sayın Bakanımıza milletin kürsüsünden bir kez daha sesleniyorum; hatta, yakarıyorum. Lütfen, Sayın Bakanımız, tüm okullarda şiddeti önlemek için bir seferberlik başlatın. Çocuklarımız ölmesin, öldürmesin. Onlar bu ülkenin geleceği, hepimizin yarını. Onlara, şiddetin bir sorun çözme yöntemi olmadığını öğretelim, onlara öfke kontrolünü öğretelim. Ülke genelinde tüm okullarda psikologlar görevlendirelim ve bu eğitimlere acilen başlayalım.

BAŞKAN - Lütfen, toparlayalım.

CANAN ARITMAN (Devamla) - Çünkü, bu, en önemli ve en acil konudur. Özel okulları, öğrenci bulamayan tarikat okullarını desteklemek, finansman sağlamak için ayırdığınız kaynakları derhal ve acilen bu proje için kullanın. Çocuklarımızın yaşam hakkının korunması, onların özel okullarda okutulmasından çok daha önemlidir, acildir.

En acımasız şiddeti uygulayan saldırgan kişilikler, ne yazık ki, aile içi şiddet ortamında yetişen çocuklardır. Bakın, Danıştay katliamını gerçekleştiren kişinin aile yapısı, yetiştiriliş tarzı incelenirse -bunu bir hekim olarak ve bilimsel verilere dayanarak söylüyorum- altından aile içi şiddetin travmatize ettiği bir kişilik yapısı ortaya çıkacaktır. Aile içi şiddete, kadına ve çocuğa yönelik şiddetle, aslında, evlerde bir çeşit bomba imal ediyoruz. Artık, tehlikenin farkında olalım, gerçeklerimizi de görelim.

BAŞKAN - Lütfen, toparlayalım Canan Hanım, lütfen…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Diğer milletvekilleri kadar tolerans istirham ediyorum Sayın Başkanım; toparlıyorum.

BAŞKAN - Aslında, kusura bakmayın, özellikle Parlamentomuzda hanım milletvekili sayımızın çok az olduğunu biliyoruz. Onlara pozitif ayrımcılığı her alanda göstermemiz gerektiğini de biliyoruz; ama, Avrupa Birliği üyeliğine yönelirken oradaki parlamentolarda da yer alacağımızı ve oralarda sadece süresi içinde konuşmak mümkün olduğunu da unutmayalım.

Toparlayın lütfen.

CANAN ARITMAN (Devamla) - Tamam; yani, biz -sayımız az- çok az söz alabiliriz ve bu konuda da, tabiî, içimizde çok şey var, söylemek istiyoruz. Bu arada sürem de geçti Sayın Başkanım.

Evet, bakın, cinayet gibi en ağır suçta, yaş nedeniyle ceza indirimlerinden yararlanacağı varsayımıyla çocuğun eline silahı tutuşturup katil olmasını bekleyen bir toplum ve aile yapısıyla nereye varırsınız?! Para karşılığı kendi öz çocuklarını, kapkaç, hırsızlık, gasp gibi suçlarda kullanmak üzere organize suç örgütlerine kiralayan ana babalardan nasıl bir topluma ulaşıyoruz, bunları sorgulayalım. Halkın yoksulluğunun, eğitimsizliğinin, işsizliğinin, gelir dağılımı adaletsizliğinin, kontrolsüz göçün, yanlış tarım politikalarının, cinsiyet ayırımcılığının önüne geçelim. Çözüm, öncelikle aile içi şiddeti önlemekten geçer. Bunun yolu da politik kararlılıktır, öncelikli siyasal tercih haline getirmektir. Şiddetle mücadele ediyor gibi görünüp de içten içe şiddeti onaylamak değildir.

46

Şimdi, AKP'li sayın kadın milletvekillerine soruyorum. Bakın, Bayan Erdoğan'a yazdığım bir mektubu kınamak için, müşterek basın bildirileri yazmak, mektuplar yazmak üzere yarıştınız. Soruyorum şimdi: Karısını döven, çok eşli yaşamla kadınları aşağılayarak şiddet uygulayan milletvekillerini, "9 yaşındaki kız çocuğuyla evlenmek, 4 eş almak, kadınları dövmek mubahtır" diyen ve bunu okul çocuklarına dağıttıkları kitaplarla öneren AKP'li belediye başkanlarını, "kadınlar doğuştan cehennemliktir, ancak ömür boyu ibadet ve kocasına itaat etmekle bundan kurtarabilir" diye kitaplar dağıtan AKP milletvekillerini kınamak niye aklınıza gelmiyor? Nerede ortak imzalı bildirgeleriniz? Kınamamak onaylamak değil midir? Çocuklarımız okullarda birbirini bıçaklarken, öldürürken niye gidip Millî Eğitim Bakanını göreve davet etmiyorsunuz; baskı unsuru olmuyorsunuz? Kadın duyarlılığınız, eşitlik, özgürlük söyleminiz sadece Genel Başkanınızın eşiyle mi sınırlı? Bu yaklaşımı bir kadın ve bir ana olarak kınıyorum.

ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) - Yalan söyleme, öyle bir şey yok!

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Yalan değil!

CANAN ARITMAN (Devamla) - Değerli milletvekilleri, kadına yönelik şiddetin esas nedeni kadının toplumda eşit olmayan konumudur. Onu aşağılayan, ikincilleştiren, kadının çocuğunu…

MEHMET CEYLAN (Karabük) - Sayın Başkan, nasıl bir eksüre veriyorsunuz, 5 dakika geçti!

BAŞKAN - Müdahale etmeyin arkadaşlar… Müdahale etmeyin…

CANAN ARITMAN (Devamla) - …insan haklarını elinden alan, özgür birey olmasını engelleyen…

BAŞKAN - Özellikle hanımefendilere karşı daha müsamahalı olalım. Lütfen, müdahale etmeyelim.

CANAN ARITMAN (Devamla) - …denetim ve baskı altında tutmayı amaçlayan, onu güçsüz bırakan erkek egemen yapıdır.

MEHMET ÇİÇEK (Yozgat) - Sayın Başkan, bu konuşmaya sizin müdahale etmeniz gerekmez mi?!

EYÜP FATSA (Ordu) - Sayın Başkan, bir partinin tüzelkişiliğine burada hakaret ediliyor, sessiz kalamazsınız! Lütfen!..

BAŞKAN - Lütfen…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Ne yazık ki, ülkemizde kadınların güçlenmesi istenmiyor, sadece istenirmiş gibi yapılıyor. Kadınlar siyasal alandan eğitime, iş yaşamından sağlığa kadar her alanda cinsiyet ayırımcılığına ve şiddete maruz kalıyor. (AK Parti sıralarından gürültüler)

EYÜP FATSA (Ordu) - Bu, hoşgörü değildir Sayın Başkan, sessiz kalamazsınız!

CANAN ARITMAN (Devamla) - Siz de şu anda şiddet uyguluyorsunuz!

BAŞKAN - Eyüp Bey, siz bağırırsanız, öbürleri bağırırsa nasıl takip edeceğiz! Konuşmaları takip etmemiz mümkün değil.

EYÜP FATSA (Ordu) - Sizi göreve davet ediyorum Sayın Başkan! Sizi göreve davet ediyorum Sayın Başkan! Lütfen…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Siyasetteki şiddetin bir örneğini sergiliyorsunuz.

BAŞKAN - Lütfen, toparlayın.

CANAN ARITMAN (Devamla) - Bakın, değerli milletvekilleri…

BAŞKAN - Bir dakika…

EYÜP FATSA (Ordu) - Töre cinayetiyle ne alakası var?! Ne alakası var töre cinayetiyle?! Herkes haddini bilecek!

BAŞKAN -Müdahale etmeyin. Takip edelim…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Ülkemizdeki çok yüksek olan ana-bebek-çocuk ölüm oranlarının yüksek olmasının nedenlerinden biri de bu cinsiyet ayırımcılığıdır.

MEHMET ÇİÇEK (Yozgat) - Kemal Bey, bu konuşmalar sizin görüşünüz mü?!

BAŞKAN - Değerli arkadaşlarım, siz müdahale etmeyin ki biz dinleyebilelim, duyabilelim.

CANAN ARITMAN (Devamla) - Bakın, Dünya Sağlık Örgütü…

BAŞKAN - Hanımefendi, lütfen, toparlayın.

CANAN ARITMAN (Devamla) - …kadına ve çocuğa yönelik şiddet bir sağlık sorunudur der. Şiddetin bizim gibi yaygın olduğu ülkelerde ise…

BAŞKAN - Sayın Arıtman, lütfen, toparlayın.

CANAN ARITMAN (Devamla) - …bu, halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Çünkü, şiddet, kadın ve çocukların ruhsal ve fiziksel açıdan yaralanmalarına, hastalanmalarına, hatta ölümlerine bile neden olmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen, toparlayın. Son cümlenizi rica ediyorum.

ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) - Ayıp!.. Ayıp!..

CANAN ARITMAN (Devamla) - Bu ülkede her 4 gebe kadından 1'i gebelikte fiziksel şiddete maruz kalıyor. Bunların da yüzde 80'i ilk gebelikte oluyor. Zamanlama ne kadar müthiş ve planlı, değil mi?

BAŞKAN - Lütfen, toparlayın dedim. Lütfen, toparlayın. Son cümlenizi hazırlayın ve söyleyin lütfen. İki misli aştınız süreyi.

47

CANAN ARITMAN (Devamla) - Bu gebelikte şiddete maruz kalma olgusu ana ve bebek ölümlerine neden oluyor; düşüklere, erken doğumlara, sakat, özürlü çocukların doğmasına neden oluyor. Gebelikte fiziksel şiddete maruz kalmak, gestasyonel diabet, hipertansiyon, gebelik toksemisi gibi en ağır ölümcül gebelik hastalıklarından çok daha fazla kadın…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Teşekkür edin lütfen. Son cümlenizle teşekkür edip tamamlayın. Lütfen…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Peki.

Şimdi, sayın milletvekilleri, AKP İktidarında kadının yerinin ne olduğunun fotoğrafı… ( AK Parti sıralarından gürültüler)

AHMET IŞIK (Konya) - Ayıp ya!.. Kendinize bakın!

BAŞKAN - Konuşmanızı kesmek zorunda bırakıyorsunuz Canan Hanım. Lütfen, tamamlayın, bitirin.

CANAN ARITMAN (Devamla) - …yemek yiyen bir bakan eşi, kadınlar, perdelerle ayrılmış bölümlerde, haremlik pozisyonunda oturmaya devam ettiği sürece, şiddete maruz kalacaktır.

ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) - Yalan söyleme! İftira atıyorsun!

CANAN ARITMAN (Devamla) - Hele hele bu demokratik haklarıdır diye yutturulmaya kalkıldığı sürece, bunun bedeli çok daha ağır olacaktır.

MEHMET ÇİÇEK (Yozgat) - Öyle değil o, siz kendinize bakın!

BAŞKAN - Lütfen… Tamamlayın lütfen.

CANAN ARITMAN (Devamla) - Değerli kadınlarımız, bugün Atatürk ve cumhuriyetle kazandığımız cumhuriyet kazanımlarını kaybetmemek için mücadele vermek noktasındayız.

MEHMET CEYLAN (Karabük) - Töre cinayetini konuşuyoruz değil mi?!

CANAN ARITMAN (Devamla) - Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) - Kendi kendine mücadele ver!..

CANAN ARITMAN (İzmir) - Veriyorum ve de vereceğim.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) - Kendi kendine ver.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Vereceğim tabiî, vereceğim.

BAŞKAN - Lütfen, susalım arkadaşlar.

MEHMET ÇİÇEK (Yozgat) - Hiç yakışmadı, bir bayan olarak sana hiç yakışmadı!

BAŞKAN - Lütfen, hoşgörünüzü kaybetmeyin.

MEHMET KURT (Samsun) - Hakaret ediyor Sayın Başkan.

BAŞKAN - (10/285) kütük sıra numaralı önergenin sahibi Güldal Okuducu'ya söz vereceğim; ama, kendisi, aynı zamanda, hemen arkasından gelen Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşma hakkına sahip olduğu için, konuşma süresi 30 dakika olacak.

Buyurun Sayın Güldal Okuducu. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ve önerge sahibi olarak konuşmak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, kuşkusuz ki, bugün, Türkiye'nin önemli bir meselesini konuşuyoruz; kuşkusuz ki, bugün, toplumun yarısını oluşturan 36 000 000'luk bir kitlenin en temel sorunlarından birini konuşuyoruz ve kuşkusuz ki, bugün konuştuğumuz sorunun, ülkenin genel gelişim süreciyle, bugüne kadar iktidar olmuş bütün iktidarların uyguladıkları politikalarla, sosyal, kültürel atmosferle, demokratik gelişimimizle, eşitlik ve özgürlük anlayışımızla çok yakından ilgisi vardır. Yani, bugün konuştuğumuz konu, bütün bu saydığım süreçlerin sonucudur aslında.

Biz, Parlamento olarak, bir sonuç üzerinde tartışıyoruz ve bu saate kadar yapılan konuşmalarda, farklı açılardan, gerçekçi yaklaşımlarla sorunu ele aldık; ama, böylesine büyük bir sosyolojik süreci içeren ve derin bir toplumsal dönüşüm problemi olan sorunu tartışırken, biraz daha sorunun köklerine ve kökenine inmek gerekir diye düşünüyorum.

Kuşkusuz, biliyorum ki, konuştuğumuz sorun yüz yıllık süreçlerin sorunudur. Tarihten bugüne bazen azalarak bazen büyüyerek gelen bir sonuçtur konuştuğumuz sorun; ama, kabul etmek gerekir ki, bu süreçleri sınırlandırmak, azaltmak, kısaltmak, hafifletmek de, ülkenin uyguladığı sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal politikalarla, tercihlerle çok yakından ilintilidir.

Değerli arkadaşlarım, biz, 83 yıllık bir devletiz, 83 yıllık cumhuriyetiz. 83 yıl önce bir büyük bağımsızlık savaşıyla, kadının ve erkeğin omuz omuza gerçekleştirdiği bir büyük özgürlük savaşı sonucunda cumhuriyetimizi kurduk ve 83 yıl önce, bugünkü

48

cumhuriyetin temel tercihlerini yaptık. Dedik ki: Biz, bu coğrafyada, bağımsız, laik, demokratik bir cumhuriyet olarak sonsuza kadar var olacağız ve toplumsal gelişimimizi bu değerleri görerek, içselleştirerek sürdüreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, cumhuriyetin mayasında -hepimiz çok iyi biliyoruz ki- harcında kadın-erkek eşitliği anlayışı vardır ve cumhuriyeti kuranlar kadın-erkek eşitliği anlayışı üzerinde yeni bir düzeni şekillendirirken, temellerini atarken, kurumsallaştırırken, geleceğe yürütürken bir büyük tarihsel mirası reddetmişlerdir. Reddettiğimiz o tarihsel miras, kadın-erkek eşitliğini görmeyen, kadını toplumdan soyutlayan, dışlayan, sahipsiz bırakan, onu toplumsal bir değer olarak algılamayan, sosyal dışlanmışlık boyutlarında kadını konumlandıran bir anlayıştı. Biz o anlayışı reddettik. O anlayışı reddettik ve o anlayışın üzerinde kadını, erkeği eşit, onurlu, saygın bir toplum yapılanmasını inşa etmeye başladık, mesafe de aldık. Biz, Avrupa'nın demokrasiyle yönetilen birçok ülkesinden önce seçtik ve seçtirdik kadınımızı. Demokratik haklarını, medenî haklarını, çağdaş hukuk düzeninin sağlayabileceği bütün hakları kadınımıza verdik, kadınlarımız bunu aldı.

Bugün geldiğimiz noktada da, kuşkusuz, hukuk düzenimizdeki eksiklerden, yasal eksiklerden söz etmenin çok fazla anlamı yok; çünkü, ben inanıyorum ki ve görüyorum ki, aslında temel eksiklerimiz yasal düzlemde değil. Bizim, yasaların uygulanmasında, yasaları uygulayacak olan düşüncenin, anlayışın cesur, kararlı, inançlı bir şekilde gerekeni yapmasında sorunlarımız vardır.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, tam da burada şunu söylemek istiyorum ki, böyle kanayan bir yarayı konuşurken ve yasa koyucuların, yürütme erkini elinde bulunduranların, uygulamanın kitleselleşmesini ve toplumsallaşmasını sağlamakla yükümlü olanların işinin başında olması gerekir; yani, diyorum ki, bugün hepimizi ilgilendiren ve Türkiye'nin kimlik boyutuyla da ilintisi olan bu sorun konuşulurken, keşke, devlet ve aileden sorumlu, ilgili Bakan aramızda olabilseydi. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar) Keşke, Komisyonun aylarca yaptığı, kuşkusuz birtakım eksikleri olabilecek olan bu rapor görüşülürken, bu raporun hem kendi Bakanlığı bünyesinde hem de ilgili bakanlıklarda önerilerinin uygulanmasının takipçisi, izleyicisi olacak olan ilgili bakan burada olabilseydi. Bunu, derin bir üzüntüyle, tam da burada ifade etme ihtiyacını hissettim; çünkü, önemli olan bir politikayı koymak, ama, ondan daha fazla önemli olan o politikanın içtenlikli sahibi olmak, o politikaya inanmak ve toplumu buna inandırmak. Yönetenin sahip çıkmadığı bir politikaya toplumun inanması ve bir bütün değerler sisteminin dönüşümünün sağlanması ne kadar olanaklı olabilir sevgili arkadaşlarım?!

Ve tabiî ki, şunu da görmek lazım böyle bir sorunu konuşurken: Kadın sorunu, toplamsal sorunlar bir bütün ve kadınların sorunlarını ülkenin temel sorunlarından ayırmak, yalıtlamak, soyutlamak ve kendine özgü bir sorun olarak görmek hiç doğru değil, olanaklı değil.

Ülkemize baktığımızda, derin sorunların yaşandığı, her açıdan kıskaçta bir ülkeyiz. Bir taraftan, ekonomik politikaların tükenme noktasına getirdiği geniş kitleler, 1 000 000 insan aç, 20 000 000 civarında insan yoksulluk sınırının altında, binlerce ailede işsizliğin ateşi yanmakta. Böyle bir ekonomik tablodan, kuşkusuz ki, kadınların payına mutluluk düşmeyecek, refah düşmeyecek, var olan refahın ya da var olan yoksulluğun en ağır payı kadınların omuzlarına binecek. Kadınların, 4 kadından 1'i eğer okuryazar değilse sevgili arkadaşlarım, 3 kadından 2'si genel istatistik ortalamalara göre işsizse ve Türkiye, örneğin, bebek ve anne ölüm oranlarında dünyanın ilk sıralamalarında geliyorsa, Türkiye'de resmî nikâhsız evlilikler yüzde 10'lar civarına varmışsa, onbinlerce kadının nüfusa kaydı yoksa, eğitimin yetersizliği, sağlık hizmetlerine ulaşamama ve benzeri fiziksel sorunları da buna eklersek, zaten bu ağır kuşatma altında kadın yaşamının, insan yaşamının, çocuk yaşamının arzu edilebilir düzeyde olduğunu söylemek hiç mümkün değildir. Ve durum bu olunca, tablo bu olunca, ekonomiden ilk dışlanan kadınlar, şiddetin, o toplumsal kültürün ve bunalımın ürettiği şiddetin ilk muhatabı ve taşıyıcısı, yaşayıcısı olan kadınlar… 36 000 000 kadının içinden, değerli milletvekili arkadaşlarım, bir küçük kadın grubunu, şanslı kadın grubunu ayırırsak, onun dışındaki bütün kadınların bu ülkede insanca yaşama koşullarına sahip olmadığını söylemek, zannediyorum ki abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu iş niye böyle? Yani, Türkiye gibi bir ülke, dünyanın devlerine kafa tutmayı başaran, süngüyü, tankı, tüfeği yumruğunun ve inancının gücüyle kovmayı başarmış, muhteşem bir destanı yazmış, yoklukta, yoksullukta okuma-yazma oranlarını tavana vurdurmuş, demiryollarını yapmış, mekteplerini yapmış, tersanelerini, limanlarını yapmış, üretimin altyapısını gerçekleştirmiş bir ülke, 2006'da, bugün, neden bu durumda, nasıl bir durumda ve bunlardan, tabiî ki, şikâyet etmek yerine, bu nasıl aşılır, bütün bunları konuşmanın, kadın yaşamını iyileştirmede, kadının ve çocuğun üzerindeki şiddet politikalarını ortadan kaldırmada, törenin ve namus anlayışının arkasına sığınılarak kadın yaşamlarına, çocuk yaşamlarına son vermede etken olduğunu görmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, burası Parlamento. Bir sorunu tartışacağız, içtenlikli olarak tartışacağız, düşüncelerimizi dile getireceğiz. Belki, birimizin düşüncesi, diğerinin düşüncesiyle örtüşmeyecek. Zaten, ayrı siyasal partilerde olmamızın açıklaması da bu; ama, örtüşmese de, hele de yönetensek hele de egemen ve iktidarsak, eleştirileri, değerlendirmeleri dikkatle dinlemek, özenle dinlemek, onların doğru ve gerçekçi boyutlarından yararlanmak, öyle bulmadığımız boyutlarını da bir kenara havale etmek gerekir belki.

Benim söylemek istediğim şu: Bu meselenin ana halkası, bir büyük toplumsal değerler sisteminin, bugüne kadar dönüşüm işi çoktan bitmiş olması gereken bir büyük toplumsal değerler sisteminin dönüştürülememiş olmasıdır; yani, cumhuriyetin aydınlığının, cumhuriyetin kadın-erkek eşitlik anlayışının ve bu anlayışın kurumlaşması ve kitleselleşmesi için, bunun altyapısı olan Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğini yaptığı devrimlerin ateşini, eğer, toplumumuzla buluşturamamışsak -ki, gelinen nokta onu göstermektedir- biz bunları hep yaşarız. Eğer, kadın erkeğe eşitse sevgili arkadaşlarım, orada bir iç sıkıntımız, psikolojik sıkıntımız, kültürel sıkıntımız yoksa, burada konuşulan ve konuşulmayan birçok yaklaşımı kadına reva görmek mümkün olabilir mi?!

Arkadaşım, demin, oradan "yalan" diye bağırıyor. Ben bundan memnuniyet duydum; çünkü, burada dile getirilen o yaklaşımı içselleştiremediğini, paylaşamadığını gösterir bu diye algıladım. Bu reddiye önemlidir diye düşünüyorum; ama, şunu söylemek

49

istiyorum: Benim şu söyleyeceklerim yalan değil; hiçbiri yalan değil. Bunların yalan olmasını tercih edebiliriz; ama, yalan değil. Yalan değilse, bunlar gerçekse, o zaman, bu gerçeği dönüştürmek de böyle hissedenlerin görevi olmalı diye düşünüyorum.

Ben, İstanbul 1. Bölge milletvekiliyim. Örneğin, Tuzla İlçesi benim seçim bölgem içinde. Tuzla İlçesinin İlçe Belediyesinin dağıttığı o kitabı, sevgili arkadaşlarım, okumanızı öneriyorum. Okuduğunuzda, gelişmiş ve demokratik bir düşüncenin, özgürlük ve eşitlik anlayışını belli oranlarda da içselleştirmiş bir düşüncenin, vicdanın, o kitapta yazılanları kabul edebileceğini düşünmüyorum. "9 yaşında kız çocukları evlenebilir, mirastaki hakları şudur, 4 kadınla evlenebilir…" Bunlar, bir politika olarak, geleneklerin ve göreneklerin altını güçlendiren değerler sistemini palazlandıran bir politika olarak yaygın şekilde yayılmakta.

İçimizden hangimiz ya da içinizden hanginiz 9 yaşındaki kızını evlendirmeyi düşünebilir, evli olan kızının mirastan pay almamasını makul karşılayabilir, ya da hangimiz kızımızın üzerine bir ya da iki kuma getirilmesini onaylayabiliriz?! Hiçbirimiz... Hiçbiriniz buna rıza gösteremezsiniz, göstermezsiniz diye düşünüyorum.

Peki, toplumun, bütün bunların doğal olduğunu, olabilir olduğunu, normal olduğunu anlamasına ve içselleştirmesine neden olabilecek bir politik, bir kültürel dağılımın işlemesine niçin izin veriyoruz?! Bütün o belgeleri tek tek ben inceledim değerli arkadaşlarım, bunların hepsi orada var. Mecliste dağıtılan ve bir milletvekilinin dağıttığı ifade edilen o kitapta kadının cehennemlik olarak gösterildiği yalan değil! Bütün bunlar var.

Denilebilir ki, bütün bunların bu konuyla ne ilgisi var? Tam da ortası değerli arkadaşlarım, tam da öznesi. Biz, geri bir değerler sisteminden söz ediyoruz, bütün toplumumuzu kuşatan değerler sistemini değiştirmekten söz ediyoruz. Totaliter bir kültür anlayışının yaygınlaştırıldığı bu ortamda bu değişimin sağlanması mümkün olabilir mi?! Bizzat yönetenler eliyle bir kültür bombardımanına, yeni bir anlayış bombardımanına sahip tutulması bu toplumun, değişim yönündeki hareketliliğini artırabilir mi? Eğer, meydanda polis, "kendimi babası gibi hissettim, etekleri kısa olduğu için vurdum o genç kıza" diyebiliyorsa eğer, kız çocuklarımız, 10, 11, 12, 13 yaşındaki kız çocuklarımız ve o yaştaki erkek çocuklarımız kara çarşaflarla ve feslerle resmigeçitlerden geçirilebiliyorsa eğer, daha dün Fatih'te, fener alayı gösterisi adı altında, cumhuriyet kanunlarının uygun görmediği giysilerle sayısız kadın yürütülüyorsa; bütün bunların söylenmesinde, ortaya konulmasında ve bütün bu değişimin şekil değiştirmesinin arzu edilmesinden daha doğal, daha insanî ve daha yurttaş bilinciyle örtüşen ne olabilir değerli arkadaşlarım?

Burada, Parlamentonun, tam da kalbinden yakalaması gereken bir şey olduğuna inanıyorum. Bu Parlamento, rejimin olanaklarıyla oluşmuş bir Parlamentodur. Siyasal partiler, varlıklarını demokratik rejime borçludurlar ve bir ülkede, totaliter ya da demokratik bir ülkede, varlığını borçlu olduğu rejimin değerlerini, varlığının üzerinde yükseldiği rejimin bütün temel altyapısını, kurumlarını hedef alarak ya da onların yıpranmasına göz yumarak ya da onların yıpranması karşısında sessiz ve tavırsız kalarak bir partinin görev yaptığını söylemesi düşünülebilir mi, anlaşılabilir mi değerli arkadaşlarım? (CHP sıralarından alkışlar)

ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elazığ) - Öyle bir şey mi var?

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) -Öyle bir şey var. İsterseniz biraz daha anlatayım ve örnekler vermeye çalışayım.

Bu, neden önemli kadın meselesi konuşulurken, şiddet konuşulurken, öldürme konuşulurken; çünkü, rejimin kalbi kadınlar. Laik, demokratik düzenin sağladığı özgürlükçü ortam, eşitlikçi ortam; hurafelerden, aslı astarı olmayan hurafelerden kadını kurtaran şey, laik, demokratik rejim. Burada konuşmamızı ve sokakta özgür gezmemizi, laik, demokratik rejimin kazanımlarına borçluyuz. Eğer, o kazanımlara ilişkin, onlara dönük kaygılarımız, kuşkularımız, tereddütlerimiz, korkularımız, saptamalarımız varsa, bunları paylaşmak bizim sorumluluğumuz. Bunları paylaşmak, insan olmanın, yurttaş olmanın sorumluluğu. Paylaşıyorum; bir kınama duymadım, Konya'da gazeteci bir kız, başı açık görev yaptığı için taşlandı diye. Değerli arkadaşlarım, bu örnekler o kadar çoğaltılabilir ki!

Şimdi, laik demokratik düzene dönük bir tehdidin böylesine somutlandığı koşullarda, kendi özvarlığını o anlayışa borçlu olan kadın ya da erkeklerin haklarını burada savunmasından, dile getirmesinden, anlatmaya çalışmasından daha doğal ne olabilir ve yani…

Bir cümle okuyacağım; Sayın Başbakanın 1995 yılında söylediği bir söz.

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum) - Bugüne gelin, çok şey değişti; onbir yıl geçti.

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) - O sözden bugüne geleceğim, merak etmeyin; o sözden bugüne geleceğim.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Yalan, doğru; siz dinleyin efendim!

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) - Yalan da belki bir şeydir; ne denir adına… Bir şeye yalan demekle o şey yalan olmuyor; siz, gerçeği görmezseniz gerçek gerçek olmaktan çıkmıyor, o, gerçekliğini sürdürmeye devam ediyor.

MUSTAFA DEMİR (Samsun) - Bir şey bulamadınız.

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) - Evet bulamadım, doğru söylüyorsunuz.

Yazılı konuşma problemi bu. Evet, özür diliyorum…

Şöyle o söz: "Tutturmuşlar bir, laiklik elden gidiyor diye. Yahu, bu millet istiyorsa, tabiî elden gidecek."

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Aynen, aynen öyle; 1995.

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) - Ben zihnime güvenmedim, buradan okumak istedim. Koydum onu bir kenara. İnsan bu ya, değişir, doğaldır; ama, günümüzün uygulamalarına, uygulamalara yansıyan anlayışa geldiğimizde, örneğin, AHİM'in verdiği karar söz konusu olduğunda -AHİM'e başvuran kişi AHİM'in kararlarına mutlak saygı duyduğu için başvurmuştu- o kararı

50

eleştirip "onu ulemaya sorun" derken, hangi kapının, hangi yolun açıldığını, hukuk devletinin ne olduğunu, çağdaş devlet anlayışının hangi ayakların altına alındığını da anlamaktan uzak mıyız, değerlendirmekten uzak mıyız?!

Değerli arkadaşlarım, peki, hepsi böyle de, daha dün, AB'yle ilgili görüşmelerde eğitimin laikliğiyle ilgili cümlenin o belgeye konulmasına gerek duymayan ve onu koydurmayan kim?!

Değerli arkadaşlarım, aslında, ben, geçen gün, dedim ki: İktidara, bir noktada haksızlık yapmayalım; İktidara, çeşitli çevrelerden veya kişilerden takıyye yapıyor gibi bir yaklaşım yansıması oluyor, öyle bir değerlendirme yapılıyor; bence bu yanlış dedim; bu, İktidara haksızlık. İktidar, takıyye yapmıyor. İktidar, düşüncesini, ideolojisini, kadınları ve erkekleri için, toplumu için öngördüğü yaşam biçimini açıkça ilan ediyor. Siz, kendinizi "takıyye" diye kandırmak isteyebilirsiniz. Öylesine ilan ediyor ki, Meclis Başkanı, buradan "laiklik yeniden yorumlanmalıdır" deyip konuşmasını sürdürdükten sonra, ertesi gün, laik-demokratik cumhuriyetin oy sandıklarından, laik, demokratik cumhuriyetin partisine oy veriyorum diye oy veren yurttaşların güveninden çıkmış olan bir Başbakan "söylenenler doğru; ama, zamanı değildi" diyor. Bunun zamanı on sene sonraydı, yirmi sene sonraydı, otuz sene sonraydı... İktidar, hedefini görüyor, biliyor; iktidar takıyye yapmıyor. Bence, hangi konu olursa olsun, o konularda, hiç kimsenin hiç kimseye haksızlık yapmaması gerekir değerli arkadaşlarım.

Haremlik-selamlık uygulamaları yalan mı?!. Batman'da, daha dün Karaman'da, kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı oturtulduğu, bunun uygun görüldüğü ve bunun da demokratik olduğu söylenmedi mi?! Niçin, yalan diyoruz?! Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar…

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum) - Neyi tartışıyoruz?!

MEHMET CEYLAN (Karabük) - Töre cinayetlerini!..

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) - Evet, işte, töre cinayetinin de, namus cinayetinin de, kalkan yumruğun da, sıkılan kurşunun da altında çağdaşlaşamayan bir değerler sisteminin olduğunu gösterir bu ve de yeni yaklaşımlarla, totaliter bir egemenlikle o kültürün beslendiğini gösterir bu, değerli arkadaşlarım. Bu gerçeği görmek ve burada, içtenlikli politikaların sahibi olmak gerekir diye düşünüyorum.

Töre cinayetlerini dinlemek istiyorsunuz o sözlerle, farkındayım ve onlarla ilgili de bir iki değerlendirme yapmak istiyorum. Üç örnek söyleyeceğim: Batman; Nadire, bebekken, annesinin beşiğini astığı çengele kendini asar. Birbuçuk yıl önce, annesi, babası tarafından sokakta öldürülen Tuba da, gider 4 üncü kattan kendini atar ve 12 çocuklu baba, hangi kızının kendini astığını bilemez, adını bile veremez. Urfa'da bir ceylan gözlü kız, Siirt'te bir başka ceylan gözlü kız, Batman'da bir başka ceylan gözlü kız… İşte, cumhuriyetin sunduğu olanaklar kullanılarak değiştirilip, dönüştürülemeyen o değerler sisteminin tutsağı olarak kurşunlanır, üzerinden traktör geçirilir, bıçaklanır, boğulur, Fırat'ın sularına atılır. Bütün bunları "cinayet" diye adlandırmak ve cinayetler karşısında alınan yasal önlemlerle bunları ortadan kaldırmak ne kadar olanaklıdır dersiniz; değildir arkadaşlarım.

Çıkardığımız yasalarla övünebiliriz; gelecekte de bunlardan söz edebiliriz; ama, bilmeliyiz ki, değildir. Bir tek şeydir ihtiyaç duyduğumuz, kadın ve erkek; ikisi de aynı derecede saygındır, ikisi de onurludur, ikisi de eşittir. Birine reva görmediğimiz bir davranışı, yaklaşımı, uygulamayı, diğerine reva görmeyi uygun kılan bir anlayış da, Türkiye Cumhuriyetinde yaşam bulamamalıdır. Bu temeli değiştirdiğimizde ve buna dönük projeleri uyguladığımızda, inanıyorum ki, bu sorunları çok daha farklı konuşuruz.

Yaratılan kültürel iklim, yaratılan atmosfer, insanlara verilen cesaret ve insanlara verilen sahipsizlik duygusunun bütün bunlarda etken olduğunu, hepimizin çok iyi bilmesi gerekir değerli arkadaşlarım.

Bu kültürel atmosfere katkısı olan ve 3 Kasım sonrası dönemde, Türkiye'de, daha açık ve çıplak gördüğümüz bir başka örneği vermek istiyorum -bütün kitaplar odamda, isteyene gösteririm- belediyeler, AKP'li belediyeler, bir propaganda unsuru olarak, en ücra mahallelere nüfuz edebilecek bir yayın politikası içindeler. Koyduk onu bir kenara. Bu konuda, sanki, herkes birbiriyle yarışmakta, herkes görev ve sorumluluklarını en iyi yapıyor olmanın örneğini vermeye çalışmakta. Birçok İslamî holding -set halinde hazırladığı kitaplarla- hem de içinde sadece hurafelerin olduğu hem de içinde, din adına, yalan yanlış birdolu bilginin olduğu hem de içinde, kadını, insan olmaktan çıkaran, eşinizi, kızımı insan olmaktan çıkaran yaklaşımların ve bilgilerin olduğu kitapları setler halinde dağıtmakta. Öyle dağıtmakta ki, sayısı bilinmemekte bunun ve bütün bu yayınları, benzer yayınları yapan sayısız, kontrolsüz yayınevleri, yayın kuruluşları ortalığa çıkmakta. Bunları denetlemek, bunlarla ilgilenmek, Türkiye Cumhuriyetinde birilerinin görevi olmalı.

Bir taraftan, genç kızlara, taciz ya da benzeri bir mesele yüzünden yargıda davası sürenlerin sahip olduğu kitaplar, bu holdingler eliyle insanlara dağıtılırsa, bunu dile getirmekten, bunun yarattığı kültürel atmosferden şikâyet etmekten daha doğal, daha insanî ne olabilir sevgili arkadaşlarım?!

Ama, ben, buradan, daha vahim bir noktaya geçmek istiyorum. Yine, kadınlar, yetişkin, algı, değerlendirme, kuşkusuz sahip oldukları bilinçle bağlantılı olarak, yapma yeteneğine sahip. Çocuklar; çocuklar ki, sıfır yaştan 18 yaşa kadar olan çocuklar. Onlar, o kadar da büyümüş değil ve onlar yarının Türkiyesinin yetişkinleri. Çocuklarımıza ne yaptığımızın ne kadar farkındayız, onu bilmiyorum; ama, farkında olmamız gerektiğini ve bu duruma müdahale etmemiz gerektiğini çok iyi biliyorum.

Bir örnek vereceğim. Yalan olup olmadığını görmek isteyen, sessiz sedasız oraya uğrayabilir. Ankara, Başkent; Başkentin Kalesi; Zenger Paşa Konağı; onun kenarlarında bir sokak. O kenarlardaki sokaklardan birinde, iki katlı eski bir ev. Sabah saat 10.00'dan öğleden sonra 3'e kadar süren bir program var o evde. Haydi, o da tamam; biz hücre Kur'an kurslarını biliyoruz, biz başka yerleri biliyoruz. O evin müşterisi kim biliyor musunuz sevgili arkadaşlarım, o eve girip çıkanlar kim; çocuk, 4 yaşında çocuklar-

51

inanılır değil- 5 yaşında çocuklar!… 4 ve 5 yaşında, kreş yaşındaki çocuklar oraya devam ediyorlar, orada adı "din eğitimi" olan ama içinin en olduğunu bilmediğim bir eğitimi alıyorlar ve bu mahallede birçok çocuk bu eve gidip geliyor.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, buna göz yummak ne adına?! Düzeni değiştirmek istiyoruz, başka bir düzen kurmak istiyoruz!... Bunu istiyorsak bile, bu, bilinçli tercihlerle yapılabilir bir şeydir zannediyorum. 4 yaşındaki, 5 yaşındaki çocukları ileride psikolojik sorunlar yaşamalarına neden olabilecek bir altyapıya terk etmekle, kimin neyi öğrettiğinin bilinmediği, kimin hangi amaçla neyi anlattığının bilinmediği koşullara bu çocuklarımızı terk ederek, Türkiye'nin geleceğini nasıl aydınlatabileceğimizi düşünüyoruz, nasıl güzelleştirebileceğimizi düşünüyoruz; doğrusu, bunu anlamak mümkün değil. Bu, 4-5 yaşındaki çocuklar için. Daha yukarıya çıkalım, daha büyük yaştaki çocuklar…

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bunlar, tabiî, bıçak sırtı konular, konuşulurken anlaşılması çok önemli olan konular.

Şimdi, özellikle bu yıl, bütün Türkiye'de, yoğun bir şekilde Kutlu Doğum Haftası kutlandı. Bu hafta kutlamaları içinde gerçekleştirilen organizasyonlarla ilgili bir değerlendirme yaptığınızda, sizi başka noktalara yöneltecek, başka türlü değerlendirmelerle muhatap kılacak yaklaşımlarla, kuşkusuz, kalıyorsunuz. Bunu yaşıyoruz ve biliyoruz; bu bilinçle konuşuyorum. Kutlu Doğum Haftasına laf atmıyorum; Kutlu Doğum Haftasını kullanarak, kullanarak değerli arkadaşlarım, çocuk beyinlerine, doğru yanlış, yalan yanlış hurafeleri zikretmenin, onları yönlendirmenin, çağdaş cumhuriyetin aydınlığıyla, mutluluğuyla nasıl bir bağlantısı olabilir?! Kompozisyon görmek isteyenler görebilirler. O haftalarda dağıtılan yayımlarda neler yazdığını, okumak isteyenler de okuyabilirler. Okullarda dağıtılan o yayımların içinde, bütünüyle hurafe, Hazreti Peygamberimizin hayatını anlatmak adına, o kullanılarak, körleştirilmesi için çocuk zihinlerinin, anlatılan masallar dolu. Buna izin vermenin, bunu doğal karşılamanın, bunu uygun görmenin mümkünü var mı değerli arkadaşlarım?!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Süreniz doldu, toparlayın lütfen.

GÜLDAL OKUDUCU (Devamla) - Teşekkür ediyorum.

Burada, sorumluların, organize edenlerin, buranın dışında, toplumun çeşitli bölümlerinde, çeşitli amaçları olanların çok iyi anlamaları ve görmeleri gereken bir şey vardır: Çok değişik nedenlerle toplumsal bunalım dönemleri yaşanabilir, tarihsel kırılma noktaları yaşanabilir; ama, şunu bilmek gerekir ki, Türk toplumu, en ağır bunalımları, en sıkışık koşullarda, büyük bir sağduyuyla, büyük bir duyarlılıkla aşmayı başarabilen bir toplumdur. Bu sessizlik, bu tepkisizlik ya da belki seslerin yeterince yükselememiş olması, bu Türk toplumunun sabrından ve uyum yeteneğinden, metanetinden kaynaklanır değerli arkadaşlarım. Ortak değerlere bir saldırı olduğunu hissettiğinde Türk toplumu, kendi cesur tavrını, kendi kararlılığını, kendi inancını ortaya koyabilecek genlere sahiptir. Samsun'da köylüye "sen tarlada hâlâ ne çalışıyorsun; düşman kapıya gelmiş, kapsana nacağını" dendiğinde "benim sınırım burasıdır" diye tarlanın sınırını gösteren köylünün sabrı vardır Türk toplumunda. Diliyorum ki, tarlanın sınırına yanaşmayalım; diliyorum ki, hangi sınırları nasıl ihlal ettiğimizin değerlendirmesini zamanında yapalım ve demokratik rejimi, laik cumhuriyeti, onun temel değerlerini, o değerlere varlığını borçlu olan cumhuriyet kadınının, aydınlık, eşitlik ve özgürlük arayışını ve onu sahiplenme inancını, duygusunu hiç yabana atmayalım.

Teşekkür ediyorum, Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Reyhan Balandı, Afyonkarahisar Anavatan Partisi Milletvekili, Anavatan Partisi Grubu adına söz istediler.

Buyurun Sayın Balandı. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakika.

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerinde Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinize saygılar sunuyorum.

Tabiî, bugün bu saatte, Yüce Parlamentoda, maalesef, kendimiz söylüyor ve kendimiz dinliyormuşuz gibi bir ortam söz konusu oldu; ancak, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanının bulunmadığı bir ortamda, değerli erkek milletvekillerinin de burada bulunmasını beklemek, çok da makul bir istek olmasa gerek. İnşallah, TRT 3'ten, sayın vatandaşlarımız, bunu görüyorlar ve izliyorlardır.

Sayın milletvekilleri, değişik konularda bazı milletvekillerinin verdiği, araştırma komisyonu kurulmasına dair teklifler var ve bunlardan pek çoğu gündeme alınmayıp, dönem sonunda kadük olup gidiyor. Gerçekten, çok anlamlı, önemli ve gerekli olan pek çok konuda da araştırma yapılması gerekirken, maalesef, Meclis çatısı verimli kullanılmadığı gibi, toplum sorunlarına, gerçekten irdelenip çözüm bulunması gereken konulara da kayıtsız kalınmış olunuyor.

Görüyorsunuz, üç beş daha, milletvekili sayısı azaldı.

Peki, toplumumuzun büyük ayıbı, kanayan yarası, yüzkarası olan töre ve namus cinayetleri ile kadın ve çocuklara yönelik şiddet konusunda, sebeplerinin araştırılıp, alınması gereken tedbirlerin araştırılmasına yönelik bir komisyon kurulması konusu, elbette, Yüce Parlamentonun, artan şiddet olayları karşısında kayıtsız kalamayacağı bir durumdu; ancak, iyi niyet ve samimî çözüm bulma düşüncelerine gölge düşürecek ilk adım, daha, bu komisyon oluşturulurken meydana gelmiştir.

52

Topu topu 24 kadın milletvekilinin var olduğu erkek egemen şu Mecliste, aynı yaraya, kadına yönelik şiddetin araştırılmasına yönelik Meclis araştırması komisyonu kurulması için sizlerin önerge verdiği tarihlerde, hatta, daha önce bir tarihte verilmiş bir teklifim var burada. Ancak, maalesef, benim, Afyonkarahisar Milletvekili Reyhan Balandı olarak verdiğim bu önerge, üstelik de olağandışı bir şekilde, hem İktidar Partisi milletvekillerinin hem Anamuhalefet Partisi milletvekillerinin, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin hem de Anavatan Partisi milletvekillerinin ortak imzasıyla verilmiş bir araştırma komisyonu önergesidir. Şimdi, rica ediyorum, lütfen, biri bunu bana izah etsin; neden, şu anda görüşülmekte olan komisyon raporunda önerge sahibi olarak benim adım yoktur ve bu önerge yoktur; bunun izahını, lütfen, istiyorum.

İşte, onun için, iyi niyet ve samimî çözüm bulma konusunda, işte, daha komisyon oluşturulurken, birtakım aksaklıklar meydana gelmiştir.

Şimdi, bu, neticede birey birey, değerli arkadaşlarımın gerçekten iyi niyetli olabileceği kanaatini muhafaza ederek, bu Komisyonun oluşumuna gölge düşürmemeye çalışmak istiyorum ve buna dönük olarak, iyi niyetli bir şekilde, raporları da irdelemiş bulunuyorum.

Şimdi, Komisyon Başkanlığı yapan arkadaşlarımız da değerli arkadaşlarımız, komisyon üyeleri de itinayla çalışmalar yapmaya gayret gösterdiler; sanatçılar falan da dinlendi; ancak, bazı çağırılan ve dinlenmesi arzu edilen kişiler, maalesef, çağırılıp dinlenmediler filan falan. Ama, raporların tamamına baktığımız zaman, konunun algılanması ve çözümlerinde gerçeklerin çok da iyi bilinmiş olmasına rağmen -zihniyetin, pek çok milletvekilinin de aslında kabullenemeyeceği, doğrusunun da ne olduğunu çok iyi bildiği- ancak, dayatılan zihniyet nedeniyle bu Komisyon raporundaki çelişkiler ve çözümsüzlükler göze çarpmaktadır. Tabiî, bunu, bana "yalan" diyemezsiniz; çünkü, ben, sizlerle, iki yıl çalıştım.

Biliyorsunuz ki, bu çelişkilerin başında, kadına karşı pozitif ayrımcılığın anayasal güvence altına alınmasıdır. Bu konuda, İktidar Partisinden bazı milletvekili arkadaşlarımın da benimle hemfikir olduklarını biliyorum; ancak, ne hikmetse, Sayın Başbakana ve Hükümete bir türlü söz geçiremediniz; Türk kadınının lehine olan ve kadının yaşadığı ıstırabın çözülebilmesi için mihenk taşı olan bu yasal düzenlemeyi bir türlü gerçekleştiremediniz. Biz, o zaman, Sayın Başbakana, Sayın Abdullah Gül'e bu kota konusunda ve pozitif ayrımcılıkla ilgili çok dil döktük, çok izah etmeye çalıştık ve bunun düzenlenmesinin gerekli olduğunu ifade ettik; ama, maalesef, heyhat!..

İşte, maalesef -İktidar Partisi milletvekillerinden bayan arkadaşlarımız da biliyorlar- kürsü alamıyorsunuz, kadın milletvekili olarak çok da rahat değilsiniz "kadın sorunlarını tam manasıyla ifade edemiyoruz" hep dersiniz, demeye de devam ediyorsunuz; bunları çok iyi biliyorum. Ben de, Allah'a şükür ki, kadın konusunda, kadının önemine, değerine binaen, kotasında da, tüzüğünde de en güzel şekilde yer veren Anavatan Partisinde hizmet etmenin, orada siyaset yapmanın gururunu ve mutluluğunu yaşıyorum.

Şimdi, biliyorsunuz, diğer bir husus var, çelişkili bir husus yine, milletvekillerinin rahatsız olduğu; yani, içinizden bazı milletvekillerinin rahatsız olup da bunu rapora yansıtmadığı; eşler arasında mal rejimi yasasının 1 Ocak 2002 tarihinden önce evlenmiş olan çiftlere mal paylaşımı getirilmemesi; yani, 1 Ocak 2002'den evvel evlendiysen paylaşamıyorsun, sonra evlendiysen -doğru mu- paylaşabiliyorsun. Böyle bir acayip orantısızlık. Kesinlikle bir an evvel çözüm bulunması gereken ve düzenlenmesi gereken bir kanundur. Maalesef, bunu da raporda göremedik, birtakım muhalefet şerhleri var.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bahsettik, bahsedeceğiz, işte bahsedilmeye de devam edecek, CEDAW'dan, Pekin, uluslararası sözleşmeler gibi konulardan bahsedeceğiz ve yüksek perdeden konuşmaya devam edeceğiz; ancak, bizim bu söylediklerimiz TRT-3'te, işte, bizi izleme imkânı bulabilen kadınlarımıza, köydeki, kasabadaki, kentteki kadınlarımıza, hiç alakası olmayan, onlara çok uzak gelen konular gibi gelecek; çünkü, onlar, dün yemek geç pişti diye ya da yemek yandı diye -eğer yemek de bulabildiyse, pişirecek bir şey de bulabildiyse- kocasından şamarı yemiş, yemeye de devam edecek... Yanlış yunluş insanlarla evlendirilecek, dedesi yaşında adama satılacak, ondan sonra gayet insanî duygularla, bir şekilde o ıstıraptan, o cefadan, o işkenceden, kölelikten kaçacak, ondan sonra da hiç haddi olmayacak şekilde kendini onun namus bekçisi addeden ve ilan eden bir vicdansız tarafından katledilecek... İşte, bu Komisyonun önemi burada ortaya çıkıyor. Eğer -ben, takipçisi olacağım, milletvekili arkadaşlarımız da, elbette ki bu konuya hassasiyet gösterenler takipçisi olacaklardır- bu hadiseler bundan daha sonra da aynı oranda devam edecekse, bu Komisyonun ve bu raporun hiçbir anlamı ve önemi yok, tozlu raflarda yerini almaya mahkûm demektir.

Sayın milletvekilleri, aile ve kutsal değerlerimizin Türk Milletinin önemli bir fazileti olduğu her zaman söylenegelir ve bu doğrudur. Avrupa, aile kavramını yitirdikçe yalnız ve geleceksiz kalmaya başlamıştır; ancak, Türkiye'de mevcut olan aile yapısı, kabul etmek gerekir ki, hiç de gurur duyulacak şekilde değildir, takdir edilecek nitelikte değildir.

Kimse kusura bakmasın, bir aile, eğer kadının köle gibi görülmesiyle, şiddet görmesiyle, cefa çekmesiyle, işte bunlarla bir arada yaşarken, gerçek bir aile yaşantısı değil de, eğer, katlanılan, karın tokluğuna razı olunan, dört duvar arasında çocukları için katlanılan, sığınılan bir yerse, öyle bir ortamda aile yoktur, bu aile aile değildir. Öyle bir ortamda sevgi yoktur, öyle bir ortamda huzur yoktur, sağlık yoktur, mutluluk yoktur. Açlık, sefalet bir yandan, onun getirdiği psikolojik bunalım bir yandan, toplum psikolojisi de gittikçe bozulmaktadır.

Bizler, seçim çalışmaları sırasında "iş bulacağız, aş bulacağız, toplumun yarısının psikolojisi bozuldu, biz sizlerin psikolojisini düzelteceğiz" diye gelmedik mi arkadaşlar? Önce pek fazla dillendirilmedi, ondan sonra üç yıl kadar bir süre istendi, o yüksek sesle söylenmeye başlandı. "Ruh ve beden sağlıklarınızı yerine getireceğiz, iş bulacağız, aş bulacağız" dendi. Peki… Ne oldu? Ne oldu? Maalesef, işte üç yıl, dört yıl kadar oldu, toplumun dörtte 3'ü psikolojik olarak rahatsız arkadaşlar. Bu, raporlarda var,

53

istatistiklerde mevcut, bunu öğrenebilirsiniz. Yarısıydı, dörtte 3'ü psikolojik olarak rahatsız hale geldi. Bunalıma girdi. Yani, bu işler lafla çözülmüyor maalesef. Lafla söylerseniz, sadece söylersiniz, çözemezsiniz. Sizin söylediğiniz gibi kadın milletvekili çok olmalı… Evet. Kadın dövülmemeli… Evet. Evlilikte edinilen malın yarısı ya da bir bölümü de kadının olmalı… Olur. Olur da, lafla olur. Onun için burası çarşamba pazarı değil. Söyleyeceksin, söylediğini yapacaksın; yasa çıkartacaksın, genelge çıkartacaksın ve bundan da, bu raporları çıkarttığın zaman da sonuç alacaksın, netice alacaksın.

Mesela, daha önce benim edindiğim bir istatistikte -ben, mesela bir kısmının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum- ülkemizde kadınların yüzde 79'u fiziksel şiddete, yüzde 52'si sözel şiddete, yüzde 29'u duygusal şiddete -yani, psikolojik şiddeti de kastediyor; burada, biraz evvel yaşadığımız hadise de psikolojik bir şiddettir. Ben, bunun çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum, tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum- yüzde 18'i ise ekonomik şiddete maruz kalmaktadır diyor bir rapor.

Şimdi, saçma sapan, mesnedi olmayan, hiç günahsız, sadece çirkin bir dedikoduya dayanan nice kadınlar, nice genç kızlar can verdi bu memlekette. Diyanet İşleri, çok alakasız konularda açıklamalar yapma lüksünü kendinde görürken, kadının birey olduğunun ifadesini neden sürekli olarak vurgulamıyor?! Kadına uygulanan aşağılayıcı, şiddet içeren muamele, ne İslam Dininin ne Peygamberimizin asla kabul etmediği, şiddetle reddettiği bir çirkinliktir. Söküğünü kendi diken, kadına insan gibi muamele edip, saygı ve sevgi gösteren, İslam Dininin Peygamberidir. Ne geleneğinde ne örfünde, Türk Milletinin özünde, dininde, inancında, kutsal değerlerinde bu şiddet hadisesi olamaz, bu kabul de edilemez; bunu yapanlar da yobazdır, bencildir, psikopat insanlardır ve buna da, asla ve asla, dini ve imanı alet etmesinler; Allah, ahrette onlara sorar.

Tabiî, İktidar Partisi milletvekili arkadaşlarımızın bu soruna çözüm bulmak isteyenleri, AK Parti belediyelerinin yayımladığı şu kitapçıklardan dolayı oldukça sıkıntı içerisindeler; bunu görüyorum. Hani "dışarıdan belli olmayacak, izi olmayacak şekilde dövülebilir" diyen şu belediye kitapçıkları var ya işte, onlardan bahsediyorum.

Bugün de, gazetelerde okudum, okudum, bir türlü anlayamadım, "o gömleği giymeyin" , "o gömleği giymeyin" diye belediyelere uyarılarda bulunmuşsunuz. O gömlek hangi gömlek allahaşkına?! Yani, siz, o gömleği çıkardınız mı ki ya da o gömleği çıkarmadığını açıkça deklare eden bazı büyükleriniz o partinin başında duruyor; yoksa, bu, başka bir gömlek mi?!

MEHMET CEYLAN (Karabük) - Siz kendi gömleğinize bakın!

BAŞKAN - Müdahale etmeyin.

REYHAN BALANDI (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, o gömlek ya da bu gömlek…

MEHMET CEYLAN (Karabük) - Sen kendi gömleğine bak.

REYHAN BALANDI (Devamla) - O gömlek, bu sizin giydiğiniz gömlekler ateşten gömlektir.

BAŞKAN - Müdahale etmeyin arkadaşlar, Hanımefendiyi dinleyin.

REYHAN BALANDI (Devamla) - Ama,bakın, bir ters etki-tepki var. O giydiğiniz ateşten gömlekler önce milleti yakar, sonra sizi yakar! Onun için, sorumluluk altındasınız ve vebal altındasınız, bir ters orantı var. Önce sizi yaksa, anlayacağım, hadi, kendi isteğinizdir, giyersiniz.

AKP yönetiminde ya da belediyesinde bulunan bu tür zihniyetleri, bir Anavatan Partisi milletvekili olarak biraz bilgilendirmek istiyorum müsaadenizle.

MEHMET CEYLAN (Karabük) - Töre cinayetiyle ilgili olsun.

BAŞKAN - Buyurun efendim.

REYHAN BALANDI (Devamla) - Evet, töre cinayetiyle ilgili.

Bakın, o söylediklerinizin, o yayınladıklarınızın hepsi yanlış, boş, çirkin ve mesnetsiz yayınlardır, İslamiyetle bunun yakından uzaktan alakası yoktur. Hazreti Muhammed'in bir hadisi şerifini şimdi söylüyorum size, bakın, dikkatli dinleyin, ey o yayınları yapan belediyeler dikkatli dinleyin. "Hanımına şiddet uygulayan kocanın kıyamet günü davacısı bizzat ben olacağım." Hazreti Peygamber söylüyor bunu. İşte gerçek budur. İşinize geliyor diye aynı kafada giderseniz, bir gün, bunu, işte, kürsüden biri kalkar size söylemek zorunda kalır.

Aynı şekilde dini alet ederek, mubahmış, caizmiş gibi gösterilen, erkeğin hem dövüp hem sevebileceği, iki üç tane eşinin daha olabileceği gibi, dinî kılıf kullanılarak insanımızı yanıltmak, kandırmak İslamiyetle bağdaşmaz arkadaşlar. Toplum olarak, eğer yükseleceksek, biz bu sorunları çözmeden yükselemeyiz, gelişmekte olan ülke durumunda ya kalırız ya da gelişememekte olan ülke durumunda kalırız.

Hiç olmazsa, buradan şu acılarımızı ifade etmek için azıcık şans bulduğumuz için, yakaladığımız için Yüce Atatürk'ün ruhu şad olsun diyorum, Allah ondan razı olsun diyorum. Keşke ihtiyaç olmasa, bu çağda hiç ihtiyaç olmaması gerekir; ama, maalesef ve maalesef, kadınlarımız, genç kızlarımız korunmaya, doğduğu andan itibaren karşı karşıya kaldığı birtakım engellemelere, itilmelere karşı korunmaya, kollanmaya, pozitif ayırımcılığa tabi tutulmaya ihtiyaçları var.

Sığınma evlerinin sayısı, tamam, artsın falan; ama, önce beyinleri, zihinleri temizlemek gerekiyor. Önce, kadın lehine bu zulmü reva gören insanın bunu yapmasını normal olarak görmemek gerekiyor. Eğer, normal olarak görmüyor da, sığınacak bir kapı ya da

54

çocukları için mecbur olarak kahır çekiyorsa eğer kadın, devlet bu konuda şefkat elini uzatmak zorunda; tamam mı; uzatmak zorunda. Bunu uzattığı gibi, şiddete neden olan işsizlik ve eğitim gibi sorunları da derhal çözerek, kadın ve çocuğa, her ne durumda ya da ne gerekçeyle olursa olsun, şiddet gösterenlere adaletin ve hukukun üstünlüğünü ve gücünü hissettirmek mecburiyetinde.

Kadın kendi soyadını kullanamıyor, kanundaki boşluktan dolayı kızlarımız cinsel muayeneye götürülüyorlar, sonra onur meselesi yapıyorlar intihar ediyorlar, ceza verilmiyor, okula gönderilmiyorlar, çocuk yuvalarında, yetiştirme yurtlarında yaşanan trajediler, şiddet… Onları biliyorsunuz ve bazı konulara değinildiği için onlardan bahsetmiyorum değerli milletvekilleri.

Aile içi şiddeti önlemek için, devletin, ana-baba eğitim programları düzenleyip, sağlık personeli, öğretmen, psikolog, sosyal görevli, polis gibi meslek gruplarının bu eğitim programlarında yer almasını sağlaması gerekmektedir; çünkü, şiddete uğrayan kadınlar, onların çocukları için sığınma evleri açmak, şiddet gören kadınların başvurduğu karakol, hastane, mahkeme gibi hizmet kurumlarında kadın görevliler ve cinsiyet konusunda duyarlı uzmanların yer aldığı birimler kurmak, şiddete uğrayan kadın ve çocukların haklarını kullanmaları için hukukî danışmanlık hizmetleri vermek devletin hayata geçirmesi gereken uygulamalardan sadece birkaç tanesi.

Ayrıca, medyanın kadın ve çocuklara yönelik şiddeti özendiren yayınlar konusunda daha duyarlı davranıp, bu yönde programlara yer vermemesi gerekmektedir; çünkü, yine, bu dizilerde ağalık ve feodalite sistemi, yani, geçmiş bugüne taşınmakta ve şiddeti özendirmektedir. Bu tip dizilerde kadınların başına gelenler kasten planlayarak, izini sürerek, kadınların kendilerini yetersiz, eksik ve âciz hissetme duygularını körüklemeye yöneliktir.

Bunlarla birlikte, son yıllarda, sistemli bir şekilde, bazı belli çevrelerin töre ve namus cinayetlerini ısrarla gündeme taşıdığı, gündemde tutmaya çalıştığı zaman ve bu zaman dilimini biz sürekli olarak yaşamaktayız...

Medya mensubu olarak söyleyeceğim, deneysel olarak da kanıtlanmış bir durum var. Medya, eğer, negatif bir davranışı ısrarla gündemde tutuyor ise, o davranışın vukuunda ve tekrarında artış gözlenmektedir. İntihar ve terör eylemleri bunun iki somut örneğidir. Medyanın yaptığı haber sayısına, haberi veriş tarzına paralel olarak, intihar ve terör eylemlerinde inişli çıkışlı seyirler takip edilmektedir. Son zamanlarda terör ve namus cinayetlerinin artışında konunun sert bir biçimde gündemde tutulması, bize kalırsa, etkili olmuştur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

REYHAN BALANDI (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

Altını çizmemiz gereken ikinci husus şudur: Hiç kimse, töre veya namus cinayetlerinin meşru bir cezalandırma şekli olduğunu iddia edemez. Din, ahlakî normlar, hukuk sistemleri bu cinayetleri suç ve cürüm saymaktadır, bunun tekrarında yarar görüyorum.

Diğer yandan, İslam Dinine göre, meşru kamu otoritesinden başka hiçbir güç, merci, fert veya cemaat şu veya bu suçluya ceza veremez, ceza infazında bulunamaz. Bu tür cezalara töreler bir şekilde eğer izin veriyorsa, bu iznin de, aslında, suiistimalle ve tahrife uğramış, modern zamanlara özgü töreye ait olduğunu söylememiz mutlaka gerekiyor; yani, kendi sahih bağlamında töreye göre bile bu cinayetler asla tasvip edilemez.

Değerli milletvekilleri, nihayet, yakından bakıldığında şu söylenebilir ki, bu cinayetleri işleyenler de, herhalde hunharca duygularını tatmin etmek üzere ellerini kana bulamıyorlar. Hiçbir baba kızını, hiçbir erkek kız kardeşini öldürmeye kalkışmaz. Klinik olarak hasta teşhisi konulabilecek kişiler hariç, insanlar durup dururken sevdiklerini öldürmezler. Bu cinayetlerde insan yüreğini parçalayan trajediler, dramlar yaşanmaktadır. Bu ülkenin kodlarını ve dilini bilen sosyologlar, gerçek bilim adamları olsaydı çoktan bunu teşhis ederlerdi. Yazık ki, araştırmacılarımızın ve sosyal bilimcilerin ezici çoğunluğu, oryantalist gözlüklerin arkasından olaya bakmaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, birçok kentte töre cinayetleri işlenmeye devam etmektedir. Adana'da Nilüfer, Diyarbakır'da Kadriye, Mardin'de Şemse, İstanbul'da da Güldünya'nın, hiçbir önlem alınmadan, töre ve namus anlayışıyla öldürülmesi, bunlara birer örnektir, sadece birer örnek. Kadına yönelik şiddet ve baskı her geçen gün artmaktadır; çünkü, bu İktidarın zihniyeti, sorumluların olaya tepkisizliği de, ortamı buna müsait kılmaktadır.

Değişimi ve gelişimi yakalamak ve çağdaşlaşmaktan geri kalmak istemeyen, değişimi ve gelişimi yakalamak isteyen kadınımız, bu acıya dur demek için, siyasî tercihini bundan sonra daha dikkatli yapacaktır.

Hepinize saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum. (Anavatan Partisi ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Bakan. (AK Parti sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.

Bir araştırma önergesi raporu üzerinde değerlendirmeler yapıyoruz. Bilindiği gibi, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin ve bunun sebeplerinin araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulmuş olan Komisyon raporunu yazdı ve bugün, o rapor üzerinde görüşmeler yapıyoruz.

Doğrusu, raporda, kendilerine verilen görevle ilgili önemli tespitler yapılmış, önerilerde bulunulmuştur; o bakımdan, bu Komisyonda görev yapan tüm arkadaşlarımı tebrik ediyorum ve takdirlerimi sunuyorum.

55

Gerek Sayın Okuducu gerek Sayın Balandı "kadın ve aileden sorumlu Bakan arkadaşımızın bu görüşmeler esnasında burada bulunması gerekirdi" diye eleştiri getirdiler. İlk bakışta bu eleştiri haklıdır kuşkusuz. Bakan arkadaşımız Sayın Çubukçu, bundan iki ay kadar önce planlanan İsveç Kralı ve Kraliçesiyle ilgili program nedeniyle, Kraliçeye refakat etmek amacıyla, bugün, maalesef, İstanbul'da bulunması gerekiyordu. Çok arzu etmiş olmasına rağmen, kendisi, bu görüşmeler esnasında burada bulunamadı. Ben de, Bakan arkadaşı olarak, burada, hem Hükümetimizi hem de kendisini temsil ederek bulunuyorum. Rapor üzerinde, izin verirseniz, ben de, düşüncelerimi, çok özet halinde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, kadın hakları, çocuk hakları, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet konularıyla ilgili uluslararası çokça düzenlemeler var. Türkiye de bu düzenlemelere imza atmış olan ülkelerin başında gelmektedir. Örneğin, insanlara karşı ayırımcılığın kabul edilemezliği ilkesini teyit eden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bunların başında gelir. Kadınlar ve erkekler arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi temeline dayalı Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi bunu takip eder. Ayrıca, Birleşmiş Milletler düzeyinde 4 adet Dünya Kadın Konferansı düzenlenmiş ve kadın erkek eşitliğinin sağlanması yolunda ulusal seviyede gerekli tüm tedbirlerin alınması yükümlülüğü taraf ülkelere de önerilmiştir, tavsiye edilmiştir.

Ancak, değerli arkadaşlarım, kabul etmek durumundayız ki, gerek uluslararası yükümlülükler gerekse ulusal düzeyde alınan tedbirlere rağmen, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, kadına yönelik şiddet, maalesef, toplumsal bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bu toplum bizim toplumumuzdur. Eksiğiyle fazlasıyla, hatasıyla sevabıyla, bu toplum, bu ülkede yaşayan insanlar bizim insanlarımızdır. Bazı arkadaşlarımızın konuşmalarını yerimden izlerken, sanki, şu anda yaşanan bu sorunlar, kadınlara karşı, çocuklara karşı fena muameleler üçbuçuk yıl önce başlamış ve üçbuçuk yıldır devam ediyormuş gibi bir intibaa kapılıyor insan. Ama, maalesef, tabiî, Türkiye'nin de sorunları var; başka ülkelerin sorunları olduğu gibi, başka toplumların sorunları olduğu gibi, bu alanda bizim de sorunlarımız var. Dolayısıyla, bu sorunları, bunun nedenlerini, gerekçelerini bilirsek, doğru politikalar üretebiliriz.

Aslında, bu önergeleri veren arkadaşlarımız da bu niyetle bunu verdiler, bu Komisyon da bu amaçla kuruldu. Evet, Türkiye'de böyle bir sorun var. Bu sorunun nedenleri nedir, bunların üzerinde duralım, bunları araştıralım, alınması gereken tedbirlerle ilgili öneriler ortaya koyalım ki, rapor da, zaten bunu öngörmektedir.

Şimdi, bazen, bir tek yanlış örnekten yola çıkarak genellemeler yapıyoruz; bu, son derece yanlış ve hatalıdır. Bir tek kötü örnek, bir tek yanlış örnek. İnsan beşer şaşar, yanlışlıklar yapabilir. Geliyoruz, sizin falan elemanınız şöyle bir şey yaptı, işte, siz busunuz… Bu değerlendirmeler, bana göre, yanlış değerlendirmelerdir. Aynı örnekleri ben sizin için de bulabilirim, çok rahatlıkla bulabilirim…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Söyle Sayın Bakanım.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Bulurum tabiî. Söyleyeyim; 20 nci Dönemde Parlamentodaydım, Meclis lojmanlarında kalıyordum. Bir CHP'li milletvekili arkadaşımızla komşuyduk, nikahlı eşi başka bir yerde duruyordu, nikahsız bir eşle birlikte yaşıyorlardı. Ben her ikisini de tanıyordum. Şimdi, ben bundan hareketle sizleri suçlayacak mıyım?! Efendim, maalesef, bakın…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Hayır, o, ahlâksızlık yapmış.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Bakın, bizde de olur, sizde de olur; ama, bu bir tek örnekten yola çıkarak, siz busunuz, işte siz böyle yapıyorsunuz derseniz, birbirimize haksızlık yapmış oluruz. Önce bunu tespit edelim.

CANAN ARITMAN (İzmir) - 4 kadın alın diyorsunuz…

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - 4 kadın alınır demek ayrı şey…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Efendim, bakın, değerli arkadaşlar; aile ilişkileri nasıl olacak, evlilikler nasıl olacak, kadın-erkek hakları nasıl olacak; bu soruların cevabı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında ve bu Anayasaya dayalı olarak çıkan kanunlarda yazılıdır, bellidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendilerini ve aile ilişkilerini bu yasalara göre düzenleyeceklerdir. Düzenlemek zorundadırlar. Başka bir şey düşünülebilir mi?

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Güzel; biz de, onu istiyoruz.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Belediye 4 tane diyor!..

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Şimdi, oraya geleceğim. Sayın Anadol, şimdi, halkı dinî konularda aydınlatma görevi Anayasa ile yanılmıyorsam Anayasanın 136 ncı maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Müftüler görevli.

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Aynen öyle.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Gayet tabiî. Şimdi, bir belediye başkanının, halkı dinî konularda aydınlatacağım diye, kimin tarafından yazıldığı, içeriğinin doğru olup olmadığı bilinmeyen bir

56

kitabı, vatandaşlara dağıtması görevi de değildir, hakkı da değildir, haddi de değildir, yanlış yapmışlardır, kim yaptıysa…(AK Parti sıralarından alkışlar)

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Bir belediye değil Sayın Bakan sayısız belediye.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Güldal Hanım, kim yapmışsa yanlış yapmıştır.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Bir yaptırım yaptırıldı mı Sayın Bakan? Bir yaptırımınız var mı? Bu belediye başkanlarınıza bir yaptırımınız oldumu, olacakmı?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - O nedenle, biz, kuşkusuz ki, Parti olarak, Parti genel merkezi olarak, bunların yanlışlığını… Biz efendim, yani, bir belediyenin ne yaptığını, ne edeceğini sürekli takip edemeyiz; ama, karşımıza çıktığında, kuşkusuz ki, ilgili arkadaşlarımızı uyarmak, bunu yapamazsınız demek durumundayız. Nitekim, Parti Genel Merkezimiz de bu uyarıda bulunmuştur.

ÖZLEM ÇERÇİOĞLU (Aydın) - Yasal işlem yapacak mısınız?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Ayrıca, belediyeler, İçişleri Bakanlığının vesayeti altındadır. İçişleri Bakanlığının, belediyeler üzerinde vesayet yetkisi vardır. İçişleri Bakanlığı da, belediye kanunlarıyla kendisine verilmeyen birtakım işleri yapan bu belediyelerle ilgili denetim görevini de yapmalıdır, yapmak da zorundadır.

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - İçişleri Bakanı sizin bakanınız değil mi?!

CANAN ARITMAN (İzmir) - Çok güzel; bekliyoruz.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Ee, gayet tabiî. Sizin göreviniz, bayındırlık hizmetleri yapmaktır. Size ne, halkın hangi dinî konuda bilgiye sahip olacağı konusunda kitap hazırlatmak veya mevcut olan kitapları dağıtmak; sizin göreviniz değil ki bu.

Kuşkusuz, bu, bizim Partimize mensup arkadaşlar tarafından da yapılabilir, sizin partinize mensup arkadaşlar tarafından da yapılabilir. Bunları gördüğümüzde yapacağımız şey, bu yanlışlıkları düzeltmektir, üstüne gitmektir. Siz görürsünüz uyarıda bulunursunuz, biz de size teşekkür ederiz, sağ olun, eksik olmayın, biz görememişiz, siz fark ettiniz, bunu düzeltiyoruz deriz.

Dolayısıyla, bana göre, yani, siyaset -farklı farklı düşüncelere sahip olabiliriz ama- bir noktada, toplumdaki yanlışlıkları birlikte düzeltme sanatıdır.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Bu yanlışlık toplumda değil Sayın Bakan, uygulamada.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Efendim, neyse, yani, nerdeyse bir yanlışlık; ama, deminden beri, hep töre cinayetlerini görüşüyorsak, tabiî, bu, maalesef, tabiî, Türkiye'de uzun yıllardır devam eden, bitmesini arzu ettiğimiz, olmamasını arzu ettiğimiz, maalesef, Türkiye'nin bir gerçeği; bunu konuşuyoruz.

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - Görevden almayı düşünüyor musunuz Sayın Bakan?

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Bir de arkadaşlar, izin verirseniz, sırası gelmişken, herhangi bir konu, hangi konu olursa olsun, hemen cumhuriyetimiz, onun temel nitelikleri gündeme getiriliyor.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Neden acaba?!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Sanki, cumhuriyet, onun temel nitelikleri, tehlike ve tehdit altındaymış gibi birtakım değerlendirmeler yapılıyor.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Aynen öyle!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Arkadaşlar, bakın, cumhuriyet kurulalı seksenüç yıl oldu. Hâlâ, Türkiye'de, cumhuriyetle ilgili, onun temel nitelikleriyle ilgili tereddütler ortaya koyarsak, birileri çıkar "ya, bu nasıl bir rejimdir ki, allahaşkına, seksenüç yılda hâlâ yerleşmedi, hâlâ, millete mal olmadı" diye sorarlar. O bakımdan, Türkiye Cumhuriyeti ve onun temel nitelikleri, ben inanıyorum ki, milletimize mal olmuştur. Aziz Milletimizin ne cumhuriyetle, ne onun temel nitelikleriyle hiçbir problemi yoktur! Milletin… (AK Parti sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler) Değerli arkadaşlar, milletin bir tek beklentisi vardır, İktidardan, muhalefetten bir tek beklentisi vardır: Arkadaşlar, şu memleketi doğru dürüst adam gibi yönetin, sizden başka bir şey istemiyoruz. Milletin başka bir beklentisi yoktur! (AK Parti sıralarından alkışlar)

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Adam gibi yönetelim, oynamayalım!..

MEHMET SOYDAN (Hatay) - Hayır, memnun olmuyor musun açıklamalardan!

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Oluyorum, pekişsin diye söylüyorum!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Arkadaşlar, dinî hassasiyeti olan insanlar olabilir, yani, tabiî ki, vardır, ben inanıyorum ki, burada bulunan arkadaşlarımızın her birinin az veya çok inancı var. Ben hiç kimseyi inançsızdır, değildir diye ayırıma tabi tutamam; çünkü, para ile imanın kimde olduğu belli olmaz.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Sayın Başbakan tuttu!..

57

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Efendim, ben, Sayın Başbakanın ne söylediğini hatırlamıyorum. Yani, böyle bir ayırım yapmışsa, benim söylediğim gibi, kim yaparsa yapsın yanlış yapmıştır kardeşim! Yani…(CHP sıralarından gürültüler)

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Sayın Bakan, az ya da çok diye ölçüye nasıl tabi tutabiliyorsunuz bunu?!

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - Aynı derecede olabilir mi!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Şimdi, bakın biz, doğru olanı, yani, olması gerekeni söyleyelim.

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) - Aynı derecede mi sayıyorsunuz?..

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Öyle bir ölçüde kimsenin bulunma hakkı yoktur!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Güldal Hanım, lütfen, lütfen sakin olun. Biz, doğru olanı olması gerekeni söyleyelim.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Yoktur!

BURHAN KILIÇ (Antalya) - Nasıl bileceksin!

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Bilemez, kimse bilemez!

BURHAN KILIÇ (Antalya) - O da öyle söylüyor zaten!

BAŞKAN - Müdahale etmeyin arkadaşlar…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Yani, ideali söyleyelim, doğruyu söyleyelim ki, yanlışlıklar ortaya çıksın..

BAŞKAN - Burhan Bey, İdare Amiri olarak, özellikle, sizin görevinizi yapmanız, müdahale etmemeniz gerekir.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Ne Hükümetimizin ne Partimizin ne herhangi bir parti mensubumuzun ne de halkımızın, genel olarak, cumhuriyetle ilgili, cumhuriyet rejimiyle ilgili bir endişesi yoktur. Laiklik ilkesi, Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilirken, anayasa koyucu -gerekçeyi, ben, arkadaşlarım okumamışlarsa okumalarını öneririm bir tek cümledir- neden laiklik ilkesini öngörmüş Anayasada; bir tek cümledir, çok da ilginçtir, şöyle der: "Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, herkesin, dininde, inancında ve mezhep seçiminde özgür olması ve ibadetini özgürce yapabilmesi, dinî inancından dolayı hiç kimsenin diğer insanlardan farklı bir muameleye tabi tutulmamasıdır."

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Saçlarının çekilmemesidir!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Cümle budur. Tabiî ki, Anayasanın 24 üncü maddesiyle de birlikte değerlendirmek lazım; çünkü, din, toplumumuzun bir müşterek değeridir. Onun, mutlaka, partilerüstü olması gerekir ve din, hiçbir zaman siyasete alet edilmemelidir, politikaya alet edilmemelidir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Aslında, laiklik, devletin bir karakteridir. Bireylerin dini olacaktır, hepimizin bir inandığı dini var; az veya çok, kimimiz görevlerimizi yerine getiririz kimimiz getiremeyiz; ama, bir inancımız vardır hepimizin; CHP'li arkadaşlarımın da var, ANAP'lı arkadaşlarımın da var, AK Partili… Hepimizin bir inancı var. Din ve inanç, kişinin kendisiyle ilgilidir; çünkü, dinin, İslam Dininin muhatabı bireydir, ferttir, tüzelkişiler değildir; yani, devlet değildir; çünkü, devletin dini olmaz. Devletin konumu nedir? Dinler karşısında tarafsız olacaksınız, her inanç sahibine eşit davranacaksınız, her inanç sahibi, o dinin gereklerini, yasal çerçevede yerine getirecek, getirmeye çalışacak. Biri, ona "sen niye öyle inanıyorsun" diyemeyecek. İşte, bunun garantisi laikliktir.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Toplumu da "inançlı Müslümanlar", "inançsızlar" diye ayırmayacaksınız!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Gayet tabiî. Bunun da garantisi laikliktir. (AK Parti sıralarından alkışlar) O nedenle, biz AK Partisi olarak, cumhuriyete ve onun temel niteliklerine inanıyoruz, bunların gerekli olduğuna da inanıyoruz; çünkü, bunlar olmadığı takdirde, toplumda kargaşa olur; dinî inancından dolayı, mezhep inancından dolayı millet birbirini boğazlar. O bakımdan, cumhuriyet sağlam temeller üzerine kurulmuştur.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Niye yeniden tarif ihtiyacı duydunuz Sayın Bakan?!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Kuranlara, başta, cumhuriyeti kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, hepsine şükranlarımızı ifade ediyoruz; çok sağlam temeller üzerine kurulmuştur. (AK Parti sıralarından alkışlar)

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - O zaman, niye yeniden tarif ediyorsunuz?!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - O bakımdan, seksenüç yıl sonra, hâlâ bunları tartışmayalım; hâlâ, siyasî nedenlerle belki puan alırız -almayız- oy alırız diye bunları tartışmayalım.

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - 23 Nisanda Sayın Meclis Başkanı tartışıyor, biz tartışmıyoruz Sayın Bakan.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - 23 Nisanda yeniden tarifi istendi. Sayın Bakan, 23 Nisanda yeniden tarifi istendi.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Bakın, Kemal Bey, bir şey söyledim: Yanlışlıklardan hareket ederek, genelleme yapmayalım. Ben, ortadan, olması gerekeni söylüyorum. Herkes, benim söylediklerimden, benim söylediklerimi eleştirebilirsiniz de; ben düşüncelerimi huzurunuzda ifade ediyorum.

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - Sayın Bakan, doğru söylemiyorsunuz!

HÜSEYİN ÖZCAN (Mersin) - Meclis Başkanı tanımlama yaptı mı yapmadı mı; onu söyleyin!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Herkes kendi değerlendirmesini yapar, sonuçlarını çıkarır.

58

Şimdi, töre ve namus cinayetleriyle ilgili bir araştırma komisyon raporunu görüşüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizde, kadına ve çocuğa karşı şiddetin ve töre cinayetlerinin önlenmesi amacıyla, son yıllarda, özellikle Hükümetimiz döneminde birtakım adımlar atıldı. Bu adımlar nedir; izin verirseniz, bunları huzurunuzda ifade etmek istiyorum. Yani, işte, töre cinayetleri var, çocuklara karşı fena muameleler oluyor da, peki, buna karşılık, Türkiye Büyük Millet Meclisi ne yapıyor, Hükümet ne yapıyor veya ne yaptı; önemli olan bu soruları sormak, eksik varsa bunları da tamamlamaktır; yapılması gereken budur.

Şimdi, ne yapıldı; değerli arkadaşlarım, önce, aile içindeki şiddetin önlenmesi amacıyla çıkarılan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik önemli bir koruma mekanizması ortaya koydu. Bu düzenlemeyle, ilk kez, Türkiye'de "aile içi şiddet" kavramı hukuksal metinde tanımlanmış ve aile içi şiddetin vuku bulduğu durumlarda, mağdurun şikâyeti olmaksızın, polis ve adalet mekanizmasının harekete geçmesi sağlanmıştır.

N. GAYE ERBATUR (Adana) - Sayın Bakanım, orada, sadece, fiziksel şiddet tanımlanıyor.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgelerle, kanunun etkin biçimde uygulanması amaçlanmıştır.

Söz konusu kanunda, uygulamadaki aksaklıkların giderilmesini teminen, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün koordinatörlüğünde, ilgili kamu kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarının hukukçu temsilcileriyle çalışmalar devam etmektedir. Bu konuda ne Hükümetimizin ne Partimizin bir geri adım atması söz konusu değildir.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Altında imzanız var…

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Anayasamızın 10 uncu maddesine, Hükümetimiz döneminde, 7 Mayıs 2004 tarihinde yapılan bir ekle, devlete, kadın-erkek eşitliğinin yaşama geçmesini sağlama yükümlülüğü verilmiştir.

Başka; yine, Anayasanın 90 ıncı maddesinde değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikle, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uluslararası anlaşma hükümlerinin esas alınacağı kayda geçirilmiştir.

Ayrıca, kadına karşı şiddetin ve töre cinayetlerinin önlenmesine yönelik olarak en köklü değişiklikler -biraz önce de ifade edildi- 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunuyla yapılmıştır. Bu çerçevede, töre cinayetleri, yeni Türk Ceza Kanununun 82 nci maddesinde sayılan kasten adam öldürme suçunun nitelikli haller kapsamına alınmış ve töre cinayetleri faillerinin yasada öngörülen en ağır ceza olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılması hükmü getirilmiştir. Bunlar, bizim Hükümetimiz döneminde getirildi. (AK Parti sıralarından alkışlar)

CANAN ARITMAN (İzmir) - Yalnız, töre adına öldürüp, namus adına öldürdüm diye indirimden yararlanıyorlar.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Ayrıca, 5257 sayılı Belediye Kanunuyla şiddete uğrayan kadınlara hizmet vermek üzere belediyeler de yetkili kılındı arkadaşlar. Bu kanunla, büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50 000'i geçen belediyelere kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açma yükümlülüğü getirildi. Böylece, şiddete uğrayan kadınlara verilen koruyucu ve önleyici hizmetlerin geliştirilmesi mümkün hale geldi.

OYA ARASLI (Ankara) - TCK'nın tasarı metninde töre cinayetiyle ilgili düzenleme yoktu, daha sonra komisyonda geldi!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Ayrıca, 2003 yılında yürürlüğe giren yeni İş Kanununda, işçi-işveren ilişkilerinde cinsiyet ayırımcılığı yapılmaması temeline dayalı hükümlere yer verilmekte ve işyerinde işveren veya işçiler tarafından cinsel tacizin uygulanması da cezalandırılmaktadır.

N. GAYE ERBATUR (Adana) - Sayın Bakan, Türk Ceza Kanunu sizin Hükümetinizden geldiğinde bunların hiçbiri yoktu; bunlar, komisyonda Cumhuriyet Halk Partisinin direnmesiyle geldi. Cumhuriyet Halk Partisi, töre cinayetleriyle ilgili, komisyonda önerge verdi, sizin Hükümetinizden gelmedi Sayın Bakan; lütfen bunu beyan edin.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Şimdi, bakın, CHP'li arkadaşlarımız, saygıdeğer hanımefendiler burada konuşurken, ben, yerimden sabırla sizleri dinledim.

N. GAYE ERBATUR (Adana) - Ama bunu beyan edin!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Hiç söz atmadım, hiçbir sataşmada bulunmadım; aynı anlayışı sizden de beklemek hakkım değil mi?! (AK Parti sıralarından alkışlar)

N. GAYE ERBATUR (Adana) - Bunu beyan edin; komisyonda biz önerge verdik.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Aynı anlayışı sizden de beklemek hakkım değil mi?!

OYA ARASLI (Ankara) - Hükümetten gelen metinde töre cinayetleriyle ilgili bir hüküm yoktu!

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, ülkemizin kadına yönelik şiddetle mücadele konusundaki kararlılığının bir göstergesi olan, Türkiye ve İngiltere tarafından hazırlanan -başka bir hareketten bahsediyorum, başka bir adımdan bahsediyorum- "Namus Adına Kadınlara Yönelik Suçların Önlenmesi Doğrultusunda Çalışmak" başlıklı karar tasarısı -Türkiye ile İngiltere, birlikte hazırladık- Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Üçüncü Komitesine 2004 yılında sunulmuş ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca onaylanmıştır. Ulusal birtakım adımlar attığımız gibi uluslararası adımların atılmasına da vesile oldu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti.

59

N. GAYE ERBATUR (Adana) - Ama 82 nci maddede namusla alakalı bir şey yok Sayın Bakan; uluslararasında var; ama, bizim kendi kanunumuzda yok. Lütfen!..

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, yasal alanda yapılan düzenlemelerin yanı sıra uygulamaya yönelik çalışmalar da artarak sürdürülmektedir. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından, Avrupa Birliği katılım öncesi 2005 yılı malî programlama çerçevesinde sunulan ve kabul edilen, Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Yaygınlaştırılması Projesinin bir bileşeni olarak "Kadına Yönelik Yile İçi Şiddetle Mücadele" başlığı altında, geniş kapsamlı bir alan araştırması yapılacaktır. Şiddetin sebep ve sonuçlarının niteliksel ve niceliksel olarak tespit edilmesini amaçlayan araştırma, ülkemizde, bu alandaki araştırma ve veri noksanlığını giderecektir; bu çalışma, büyük bir hızla devam etmektedir. Aynı zamanda, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaygınlaştırılmasında erkeklerin bilinçlendirilmesi çalışmaları da, yine, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından başlatılmıştır. Yerel yönetimlerin vatandaşa doğrudan hizmet verme olanağı dikkate alınarak, eğitim, danışmanlık ve rehberlik hizmetleri sunacak kadın, aile ve danışma hizmet merkezlerinin tüm il ve ilçelerimizde açılmasına ilişkin, kadından sorumlu Devlet Bakanlığımız ciddî girişimlerde bulunmaktadır. Yerel yöneticilerimizin bu konuya gösterecekleri hassasiyet, toplumumuzdaki kadın-erkek eşitliği konusundaki zihinsel dönüşüm çabalarına önemli katkılar sağlayacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bütün bu çabalara rağmen, gerek yasal gerekse uygulamadan kaynaklanan aksaklıkların ve eksikliklerin giderilmesine yönelik çalışmalarımızda, bizlere, önümüzdeki süreçte yol gösterecek olan Komisyon raporunu, Hükümet olarak ve Bakanlık olarak ciddiye alıyoruz. Bu raporda, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet ile töre ve namus cinayetlerinin önlenmesine yönelik çözüm önerileri ve ilgili kurumlara düşen görevler net bir şekilde belirlenmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayalım Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Bu öneriler, başlıklar itibariyle şunlardır; hatırlatmak için söylüyorum: Koruyucu ve önleyici tedbirler, hizmet kurumları, eğitim, sağlık, hukuk, kurumsal hizmetler, medya, bu başlıklardır. Bu başlıkların altının doldurulması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, yapılan tüm konuşmalar göstermiştir ki, raporda da açıkça vurgulanmıştır ki, kadınlarımızın, bütün hak, fırsat ve imkânlardan eşit bireyler olarak yararlanabilmeleri için, kadınlarımızı toplumsal yaşamdan dışlayan anlayış ve uygulamaların sona erdirilmesi; ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlardaki konumlarının güçlendirilmesi ve statülerinin yükseltilmesi kaçınılmazdır.

Kadın ve aileden sorumlu Bakanlığımız ve Hükümetimiz, bu alanda, biraz önce saydığım çalışmalara ilave olarak, bu rapordaki önerileri de dikkate alarak yeni çalışmalar yapacak ve bu alandaki çalışmalarına büyük bir hızla devam edecektir. Bu, Türkiye'nin bir sorunudur. Türkiye'nin her sorunu bizim de bir sorunumuzdur. Bu sorunları çözmek vazifemizdir. Gayretle ve azimle yolumuza devam edeceğiz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - İki saati geçti, durmadan çalıştık.

Birleşime 5 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati: 21.08

ALTINCI OTURUM

Açılma Saati: 21.20

BAŞKAN: Başkanvekili Ali DİNÇER

KÂTİP ÜYELER: Ahmet KÜÇÜK (Çanakkale), Harun TÜFEKCİ (Konya)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 110 uncu Birleşiminin Altıncı Oturumunu açıyorum.

Töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet konusundaki Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerindeki genel görüşmeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

5.- Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 milletvekili, Adana Milletvekili N. Gaye Erbatur ve 68 milletvekili, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 milletvekili, İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 milletvekili ile İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 milletvekilinin, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/148, 182, 187, 284, 285) (S.Sayısı: 1140) (Devam)

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerinde.

Şimdi, söz sırası, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Yozgat Milletvekili Sayın Bekir Bozdağ'da.

Buyurun Sayın Bozdağ. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakika.

60

AK PARTİ GRUBU ADINA BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu raporu üzerinde, AK Parti Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; birkaç saattir çok ciddî bir konuyu müzakere ediyoruz. Konuşmacıları dinledim. Burada, konunun ehemmiyetine binaen, çok güzel konuşmalar, esas konunun özüyle, sorunların tespiti ve çözümüyle alakalı konuşmalar beklerdim ki, buradan çıkacak rapor ve bunun gereklerini icra edecek hükümet ve ilgili kurumlar, bundan daha fazla istifade etsinler. Ne yazıktır ki, üzüntüyle ifade etmek istiyorum; konuşmacılar, burada sadece siyaset yaptılar, konunun özüne girmediler. Müsaade ederseniz, ben, siyaset yapmadan, işin özüyle ilgili konuşmak istiyorum.

Kadına karşı şiddet, çocuğa karşı şiddet, ilkel ve cehalet dolu, cahiliye anlayışlarının doğurduğu töre cinayetlerine dair fotoğraf ve haberler, gün geçmiyor ki, televizyonlarımızda, gazetelerimizde yer almasın. Bu haberlerin, bu fotoğrafların hepimizi derinden yaraladığı, derinden üzüntüye sevk ettiği tartışmasızdır. Bunun da ötesinde, Türkiyemiz ve insanlarımız hakkında, bu ilkel anlayışların vahşet dolu sonuçlarına dair görüntülerin ve bulguların varlığı nedeniyle dünya kamuoyu tarafından farklı değerlendirmelere tabi tutulmakta ve hak etmediği ithamlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle, Meclisimizin oluşturduğu bu Araştırma Komisyonu tarihî bir fonksiyon ifa etmiştir. Ben, bu vesileyle, daha sözümün başında, Komisyonda çalışan milletvekili arkadaşlarıma, Komisyona büyük emek veren, hakikaten, bütün mesailerini harcayarak, çalışarak bu işin mutfağında çalışan uzmanlara, bunun da ötesinde, kadın örgütlerinin gönüllü, fedakâr, cefakâr çalışanlarına, hiçbir beklentisi olmaksızın oradan oraya bu sorunların çözümü için koşanlara ve Komisyonda da bizlere değerli katkı veren kadın örgütlerinin değerli temsilcilerine ve akademisyenlerimize ayrı ayrı teşekkürleri ve şükranları, AK Parti Grubu adına, iletmek istiyorum, minnetlerimizi ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; peki, şiddetin veya töre cinayetlerinin Komisyonun çalışmaları süreci içerisinde tespit ettiği nedenleri nedir; onlara bir baktığımızda, nedenleri doğru tespit edebildiğimizi gördüğümüzde, bu nedenleri ortadan kaldırarak, hastalığın, sorunun çözümü noktasında önemli ve doğru adımlar atma imkânımız vardır. Nasıl ki, bir doktor hastayı muayene ederken doğru teşhisi koyduğu zaman, ilaçları doğru verdiği zaman onun iyileşmesine yardımcı olursa, Komisyonumuzun yaptığı çalışmalar da doğru tespitler, doğru tedavi ve çözümleri beraberinde getirecektir.

Müsaadenizle, bütün tespitleri belki değil; ama, bunların bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunun sebepleri nedir; birincisi, şiddetin en önemli ve en temel sebeplerinden bir tanesi ayırımcılıktır. Bizim, toplumumuzun gerçekleriyle yüz yüze gelmemiz, bunları konuşmamız bizi küçültmez, bunların varlığını kabul etmemiz bizi herhangi bir noksanlığa sevk etmez, aksine bunun çözümüne katkı sağlar. Maalesef, şiddeti körükleyen nedenlerden bir tanesi bu ayırımcılıktır ve bu ayırımcılığın erkek ve kadın bakış açılarına ve birtakım toplumsal yapılara yansımış olmasıdır.

Bir diğer önemli nedeni; toplumsal kabuller, toplumsal anlayış ve toplumsal bakış açılarımız da şiddetin doğmasına, töre ve namus saikıyla işlenen cinayetlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Bakın, insanlarımız şiddete maruz kaldığı zaman, aile içi bir problem veya başka nedenlerle şiddetin mağduru olduğu zaman, etrafından, komşuların, eğer, döven koca ise "kocandır, döver de sever de…" Canına tak etti, kadın veya çocuk, annesini, babasını veya eşini şikâyet için karakola gittiğinde karakolda da aynı şeyle karşılaşıyor "bu, aile içi bir meseledir, neden buraya getirdiniz, kendi aranızda halletseniz daha iyi olmaz mıydı" deniyor ve "kocandır", "babandır", "annendir" derken bu bakış anlayışı, bu kabul oraya yansıyor. Çocuğumuzu okula verirken, ana-baba olarak hepimiz teslim ederken "eti senin, kemiği benim" anlayışıyla teslim ediyoruz ve daha peşin peşin ciğerparelerimize şiddetin uygulanmasını kabul ettiğimizi deklare ediyoruz: "Ne yaparsan yap, etlerini tüket, kemikleri bana yeter." Bu, bizim toplumumuzun gerçeği. Hatta, kızlarımız gelin olurken başka bir anlayış "işte, bu evden beyaz gelinlikle çıkıyorsun, geriye gelirsen ancak kefenle gelirsin" ve baba ocağını evladına kapayan bir anlayış. Şimdi, kocası haksız, zalim ve çocuğa, çok kötü -kızına, evladına- çok gayriahlakî, vahşi, insanlıkdışı muamele yapıyor; ama, o evlat, babasının, anasının kapılarının kendisine kapalı olduğunu görünce, geri dönme noktasında veyahut da orada tavır koyma noktasında zayıf kalıyor ve şiddeti sindirmeye, kabullenmeye kendisini alıştırmaya başlıyor. Önemli nedenlerden bir tanesi de bu.

Bir diğer şey; yetişme tarzı da şiddeti doğuran nedenlerden bir tanesi. Bizim, doğumdan önce başlayan ve okul hayatımız boyunca devam eden, sonra iş hayatımız boyunca devam eden hayat hikâyemizde, bizim ülkemizde şiddetin ve töre cinayetlerinin doğmasına neden oluyor. Bakın, daha çocuk gözünü açar açmaz babasının annesini dövdüğünü veya eşlerin birbirine karşılıklı manevî şiddet uyguladığını, psikolojik şiddet uyguladığını görüyor, beşikte seyrediyor onları. Sonra yürüyünce kendisi de ufak ufak sopa yemeye başlıyor. Sonra kardeşlerinin hem annesi hem babası tarafından dövüldüğünü görüyor. O zaman, rol model olarak diyor ki, demek ki anne olmak çocuğu dövmektir, anne olmak ara sıra kardeşleri dövmektir, baba olmak kadını dövmektir, anayı dövmektir. Böyle bir kafaya mıknatıs gibi yerleşen bir yapı. Okula gidiyor, öğretmene, demin anlattığım, teslim edilen anlayış, öğretmen dövüyor, baba-anne bu noktada, okul yönetimi, ilgililer bu noktada yine kayıtsız. Askere gidiyor, orada da adam olsun diye dövüyorlar. Dikkat edin, hayatının bir aşamasında, anne ve baba olana kadar her aşamasında dövüle dövüle büyüyen, dövülmeyi, sopa yemeyi, şiddet uygulamayı içselleştiren bir anlayış ve daha korkuncu, daha ilginci, bizim kanunlarımızda, maalesef, tedip hakkının içinde birtakım yorumlamalarla bu şiddet âdeta ana ve babaya hak gibi görülüp yorumlanan bir anlayış ve bu anlayışın yetiştirdiği çocuklar ana olduğunda, baba olduğunda, öğretmen olduğunda, din görevlisi olduğunda, başka göreve geldiğinde, gördüklerinden geri kalmıyor, onları etrafında uygulamaya geçiyor.

61

Bir başka neden; -detaya girmiyorum- Soruna tek taraflı bakış da şiddeti doğurmaktadır. Konuşmacıları, bu konuda çalışanları dinlediğiniz zaman, şiddetin tek müsebbibi erkekmiş gibi bir algılama, bir itham var. Şiddetin ve töre cinayetlerinin muhatabı da, mağduru da hem erkektir hem kadındır. Bu sorun, erkeğin de, kadının da müşterek sorunudur. Mağduru da iki taraftır, uygulayanı da yine iki taraftır. Komisyonda konuşan değerli akademisyenlerden bir tanesi "töre cinayetlerinin belki tetikçileri erkeklerdir; ama, azmettiricileri kadınlardır, halalardır, teyzelerdir, kayınvalidelerdir" demişti. Herkesin bu işte parmağı var, herkesin bu işte eli var, herkesin bu işte ortak sorumluluğu var. Biz, sorumluluğumuzu ortak kabul etmek zorundayız.

Bir başka konu; bütün toplumda yaşanan eşitsiz ilişkilerin varlığı da şiddeti ve töre cinayetlerini doğuran etkenlerden bir tanesidir. Ekonomik açıdan eşitsizlik, eğitim açısından eşitsizlik, statü açısından eşitsizlik, aile yapısı açısından eşitsizlik, aklınıza ne kadar eşitsizlik gelirse gelsin, bunların hepsinde zayıf olan kadındır, çocuktur ve güçlü olan erkektir. Biz, toplum olarak, ülke olarak, bu eşitsizlikleri görmezlikten gelemeyiz.

Öte yandan, yasalarımızda şiddeti himaye eden; belli şartlarda şiddet uygulayanların cezalarında indirim gören düzenlemeler yok mu; var, vardı. Örneğin, namus saikıyla, kendinin ve ailesinin namus ve şerefini koruma düşüncesiyle çocuğunu öldüren anneye ceza indirimi, başka birtakım nedenlerle öldürenlere ceza indirimi ve başka nedenlerle bizim yasalarımızda da… Örneğin, tecavüzcüsüyle kadın, tecavüze uğrayan mağdur evlendiği zaman, davanın ve cezanın ertelenmesini öngören düzenlemeler, bunlar, bu anlayışları himaye eden düzenlemelerdi. O zaman, siz, kanunlarınızda da bu varken, bunu nasıl kaldıracaksınız?!

Bir başka şey, bir başka neden, devlet organlarının uygulamaları ve yaşanan olaylara yaklaşımları da şiddetin büyümesine, gelişmesine yol açıyor.

Bakın, Ailenin Korunması Hakkındaki Kanun yürürlüğe girmiş, aile içi şiddet hukukumuzda kabul edilmiş; ama, eşinden şiddet gören kadın karakola gittiği zaman "ne var bunda, kocan döver de sever de" deyip gönderiyor, aile içi diye barıştırmaya çalışıyor, olayın doğru nitelendirmesini de yapmıyor. Onun için, bizim, bugün, istatistikî verilerimiz bu konuda yok, hepsi yanlış. Mahkeme nitelendirmeyi bu noktada farklı yapıyor; çünkü, evraklar farklı hazırlandığı için, delile göre karar verdiğinden yanlışlık oraya doğru gidiyor. Karakolda yanlış nitelendirme, yanlış muamele, başka yerlerde de yanlışlıkları doğuruyor. Bugün, ülkemizde, hakikaten, şiddete maruz kalan kaç kişi var, töre cinayetine kurban giden kaç kişi var, belli değil.

Ben bir tane örnek vereceğim, Trabzon'da gördüğümüz; bir bayan: "Eşim içer içer, gelir, döverdi. Karakola gittim, barıştırdı, gönderdi. Bir başka zaman gene dövdü, 3 gün yattım, sonra kalktım gene gittim, gene beni kocama teslim ettiler, bir daha dövdü ve en sonunda canıma tak etti, eşimi öldürdüm..." Şu anda cezaevinde yatıyor. Bunun cinayet işlemesinde kimlerin sorumluluğu var; hepimizin ortak sorumluluğu vardır bu cinayette. Onun için, uygulamalar, artık, şu ne der, bu ne der, aile mahremiyeti falan demeksizin, eğer bir şiddet olayı karakola, mahkemeye yansıyacak noktaya gelmişse, onun artık üzerinin örtülmemesi, açılması ve gereğinin yapılması, hem devletin hem onun kanunlarını uygulayanların vazifesidir.

Bir başka konu; ahlak anlayışının bozulması.

Bir başka sebep; İslam Dininin sevgiye dayalı anlayışlarının doğru, özüne, ruhuna uygun bir biçimde anlatılıp, öğretilememesi. Burada da konuşuldu; âdeta, şiddetin, töre cinayetlerinin şeyi İslammış gibi bir intiba uyandı. Değil. Bunun özünü, doğrusunu öğretmek bu devletin, bu ülkenin görevidir. Hiç kimse yanlışına mesnet Kur'an'ı, hiç kimse yanlışına mesnet hadisi ve İslamı gösteremez, göstermemelidir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bunun da önüne geçmek bizim vazifemizdir.

Bütün bu nedenler, tek tek ben şiddet dedim, ama, bilesiniz ki, aynı zamanda töre cinayetlerinin de nedenleri. Pek çok şeyler de var, başka nedenler de var, onları geçiyorum.

Peki, çözüm ne derseniz; çözüm:

1- İlk yapılması gereken şey, sorunun kabulü lazımdır. Ortada sorunun varlığı kabul edilmezse çözüm de aranmaz. Bizim ülkemizde böyle bir sorun vardır, ailede yaşanmaktadır. Hatta, sorunu kabul ederken de bir bölgeye hapsetmemek lazım. Türkiye'nin doğusunda, batısında, güneyinde, kuzeyinde, Çankayasında, taşrasında, her yerinde bu sorun var, her yerinde var. Biz, bu sorunu doğru göreceğiz. Sadece bir yerlere hapsettiğimiz zaman, sorunun doğru bir şekilde yansımasını temin edemeyiz.

Peki, burada ilk görev kime düşüyor; bakın, burada ilk görev, çok açık söylüyorum, öncelikle kadına düşüyor; hem ayırımcılığı önlemek hem şiddeti önlemek anaya, bacıya, kardeşe, kadına -sıfatı ne olursa olsun- düşüyor.

Bakın, daha çocuk ana rahminde -ana rahminde şimdi belli oluyor ultrasonla- erkek olduğu belli olduğu zaman kadının sevmesi başka, doğduktan sonra beşiğe koyması başka... efendim onu sarması başka, ona ilgisi başka, kız çocuğuna ilgisi başka... Bakın…

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Onun sorumlusu kadın değil, onun sorumlusu erkek.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bir şey demiyorum…

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Erkeğin talebi onun sorumlusu.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Benim söylediğim şeyi söylüyorum. Ben, sorumlusu şu falan demiyorum. Bizde böyle bir anlayış var mı yok mu?!

ÖZLEM ÇERÇİOĞLU (Aydın) - Erkeklerde var.

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Aksi takdirde boşuyor kadını.

62

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Var, erkekte de var. Aynısını diyorum. Ben… Bakın, bir şey söylüyorum: Erkekte de var bu anlayış. Önce, bunu, biz, kendimiz içimizde, çocuklarımızı yetiştirirken, ayırımcı düşünceyi kafasından silerek, şiddeti hayatımızda, evimizin içinde barındırmayarak, eşimizle, etrafımızla, aile bireylerimizle, komşularımızla olan ilişkilerde bunu uygulayarak...

Ben bir başka şey daha söyleyeceğim; bu, kabulde bir eksiklik: STK'ların Ankara, İstanbul gibi metropolde olan çalışmalarını demiyorum; ama, biz taşraya gittiğimizde, buradaki STK'ların şubelerinin temsilcileri, toplantı yaptığımızda -Komisyon arkadaşlarımız şahittir- "bizim burada töre cinayeti yoktur, kesinlikle yok efendim, öyle bir şey yok… "Amacı, töre cinayetleriyle mücadele etmek." Bizim burada şiddet olayları da olmaz, o da yoktur…" Gidiyoruz cezaevine, 28 tane töre cinayetinden yatan var. Şimdi, mücadele edenler, şehrini korumak için, ilinin adı lekelenmesin diye böylesi bir korumacı anlayışla yaklaşırsa, bu işin mücadelecileri bile merkezdeki kabulü taşraya yayamamışsa, o zaman, bizim bu sorunun altından kalkmamız da zor olur.

Bir başka önemli çözüm: Evvela, ayıbın, öncelikle ve ivedilikle tersine döndürülmesi lazımdır. Maalesef, toplumumuzun bir kısmı tarafından asıl ayıplanan, toplumun geleneksel kabulünün dışına çıkan kadını veya erkeği cezalandırmayan, öldürmeyen bireydir. Biz bunu tersine çevirmediğimiz zaman, bunu yapan birey dışlanmadığı zaman, bunu yapmayan övülüp baş tacı edilmediği zaman, kahvede, evde, işyerinde, her yerde kabul görür bir ortamı oluşturmadığımız zaman, ayıplanan şey farklı olduğu sürece bunu bizim değiştirme şansımız yok.

Bunun yolu ne? Bunun yolu;

1- Önce, ana-baba, bunu, televizyona, habere, okula, eğitime her giderken, örneklere, yaşananlara bakarak, ayıplayacağı veya kınayacağı, tasvip edeceği şeye dikkat edecek.

2- Okullarımızda, kitaplarda var olan, şiddeti özendiren birtakım bölümlerin, parçaların, şiirlerin, hikâyelerin tek tek tespit edilip çıkarılması, öğretmenlerin okulda, hocaların camide, müftülerin vaaz kürsülerinde, üniversitelerde hocaların bakışlarına, anlatışlarına, yorumlayışlarına, değer verişlerine, tasviplerine, onaylarına veya onaylamamazlıklarına bunu mutlaka ama mutlaka yansıtmamız lazım ki, ayıp tersine dönsün.

Siz, kardeşini öldüren bir vahşiyi ne iyi yaptın diye ödüllendirirseniz, öldürmeyeni yerin dibine sokarsanız, bu namusunu temizledi, bu aile şerefini kurtardı diye ona erkek muamelesi yapıp, vahşi muamelesi yapmazsanız, bu ayıp bu ülkede tersine dönmez; mümkün değil! (Alkışlar)

CANAN ARITMAN (İzmir) - Bravo.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bakın, televizyonları seyredin, dizilere bakın. Dizilerin içerisinde şiddet öneriliyor mu... Seyrettiniz, herkes Polat oldu çıktı; vuran, kıran, öldüren... Bir başka yerden bakıyorsun, rol modeller katiller, rol modeller şiddet uygulayanlar, rol modeller töre cinayeti işleyenler.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Sorumlusu kim?

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - O zaman, biz bu ayıbı nasıl temizleyeceğiz?

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Biz iktidara geleceğiz, gereğini yapacağız.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Onun için, basına da önemli görev düşüyor burada, televizyonlara da önemli görev düşüyor burada, herkese önemli görev düşüyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Sayın Başkanım, müsaade buyurursanız, toparlayacağım.

Bu noktada, herkes, âdeta, töre cinayetleriyle veya şiddetle mücadelede asıl görevli kendiymiş gibi sorumluluk bilinciyle hareket etmek zorundadır. Bizim onlara bir şey dememize gerek kalmaksızın, televizyon yöneticileri, program yapımcıları, gazete yöneticileri, yazanları, çizenleri, muhabirleri, bu konudaki muhatap olan herkes, kimse demeden, durumdan vazife çıkarmak suretiyle, gereğini yapmakla mükellef olmalıdır.

Bir başka şey: İslam Dininin, töre cinayetlerine ve şiddete karşı bakışı, duruşu, anlayışı, dosdoğru, ehil eller tarafından, Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakültelerinin yetiştirdiği değerli bilim adamları tarafından, ehliyetli ellerle anlatılmalı. Burada konuşan birtakım konuşmacılar, İslamın özündeki güzelliklerin neler olduğunu belki tam bilemediklerinden, belki tam bilemediğimizden, ne yapıyoruz; hiç farkına varmadan...

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Kendin için söyle!

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - ...suçlanmaması gereken, mesnet ve kaynak gösterilmemesi gereken bir anlayışı, inanışı kaynak gösteririz. Yapılan yanlışın biri de budur. İslam, bunun kaynağı değildir, bunu doğuran değildir, bunun karşısında olandır.

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - Öyle bir iddia yok ki.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Düşünün ki, bir din, cenneti anaların ayakları altına getirip seriyor, sen ona "şiddeti sen getiriyorsun, doğuruyorsun" diyor...

63

Düşünün ki, bir din "kim ki üç tane kız çocuğu yetiştirir, bunu topluma kazandırır, belli bir noktaya getirirse, Allah onunla cennet arasındaki bütün perdeleri kaldırır" diyor, siz, onu, kalkıyorsunuz, farklı noktaya oturtuyorsunuz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Bir dakika… Bir dakika… Hiç kimse bunun kaynağının din olduğunu söylemiyor; bunun kaynağı dini kullananlardır. Bunu ayırmak lazım.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Hiçbirimiz böyle bir şey söylemedik.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Haksızlıkların, yanlışlıkların müsnedi yanlış; bunu düzeltmek lazım.

Bir başka şey…

BAŞKAN - Bekir Bey, bir dakika…

Bu söylediğiniz şekilde, İslamı neden olarak gösteren arkadaş olmadı; olmaz da.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Hayır, hayır… Ben, genel anlamda konuşuyorum. Bu konuda değerlendirmede...

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - "Buradaki konuşmacılar" diyerek genel anlamda konuşma olmaz!

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bakın, Komisyonda Diyanet İşleri Başkanlığının temsilcisi vardı, bir tane STK örgütü, İstanbul toplantısında "Diyanetin burada ne işi var" dedi. Böyle bir toplantıda, esas kilit noktada duranı burada istemiyor. Ben, o manada değerlendirdim. Arkadaşlarımı tenzih ediyorum.

İkincisi; sorunların istatistikî verilerini doğru tespit etmemiz lazım. Bunun için çalışma yapmak zorundayız.

Bir başka nokta; devlet kurumları kanunların kendilerine verdiği yetkileri doğru biçimde kullanmaktan asla çekinmemelidir ve bunu kullanmalıdır. Karakolda kolluk güçlerimiz veyahut da adliyelerde mahkemelerimiz, başka yerlerde başka bu sorunlarla mücadele eden kamu görevlilerimizin hepsi nitelendirmeleri dosdoğru yapmalı.

BAŞKAN - Toparlayalım...

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Sorunu doğru tespit edip üzerine gitmeli ve bütün bunlar yapıldığında toplumsal zihniyet değişimi olacak ve bu sorunların önüne geçilmiş olacaktır, faydalı noktalara gidilecektir.

Ben, burada, birkaç hususun da, Sayın Başkanım, müsaade ederseniz, altını çizmek istiyorum.

BAŞKAN - Lütfen…

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - Süre doldu.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Zira, burada, değerli konuşmacılar söylerken bazı noktalarda eleştiriler de getirdiler. Sayın Bakanımız cevap verdi; değerli, saygıdeğer hocam, büyüğüm "burada siyasî irade yoktur, eksiktir" dedi konuşmasının başında. Ben, şunu açıkyüreklilikle -burada bulunan bütün arkadaşlarım da biliyorlar- ifade ediyorum: Atatürk'ten sonra, cumhuriyet döneminde en güçlü siyasî iradeyi bu Meclis ve bu Hükümet koymuştur. (AK Parti sıralarından alkışlar; CHP sıralarından gürültüler)

Bakın, çok net…

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Atatürk'ün cumhuriyetini sabote etme adına siyasî irade koydunuz; doğru, çok doğru!

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Bakın, bir şey söylüyorum, bir şey söylüyorum.

BAŞKAN - Lütfen, dinleyelim.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Sadece, şiir gibi konuşmak yetmiyor. Konuş, konuş, konuş; icraat yok.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - İcraat sizin sorumluluğunuzda.

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - Haremlik selamlık diye ayırmak mı icraat?!

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - AK Partinin yaptıklarının bir kısmını Sayın Bakan anlattı. Bakın, TCK'da, devrim denilen o nitelikleri müştereken yaptık. Hepsinin altında bizim imzamız vardır. Sizin de vardır. Ben yadsımıyorum, doğrudur. Bunu paylaşıyorum; ama, bu İktidar getirdi bunu buraya.

Bakın, aile mahkemeleri, ailenin korunması hakkındaki kanun çıktı, mahkemelerini bu Meclis kurdu, bu Hükümet kurdu. Öte yandan, çocuklara şiddet diyoruz, çocuklara koruma kanunu bu dönemde çıktı. Öte yandan, kadının statüsüyle ilgili kanun, öte yandan, başka, kadınlarla ilgili daha teşkilat kanunu bile seksen senedir yoktu, bu Meclis çıkardı.

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - ...bir sürü şey çıkardı ve siyasî irade tamdı. Öte yandan, bakın -Canan Hanım söyledi; şikâyete bağlıydı, değildi noktası- aile içi şiddetin resen takibi de, Ceza Kanununa bu Meclis tarafından konuldu. Tasarıda bir madde var idi. O maddeyi, biz, alt komisyonda tamamen çıkardık. Resen takip noktasına gelmiştir.

BAŞKAN - Bekir Bey, toparlayın lütfen.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Kim düzeltti, kim? Şikâyete bağlıyı biz kaldırdık. Yapma, tahrif etme. Şikâyete bağlı olmasını kim istedi? Yapmayın ya!

64

BAŞKAN - Toparlayın lütfen Bekir Bey.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Hayır, bakın, onu koyan biziz. Tasarıya nasıl girdiğini bilmiyorum; ama, onu geri çıkaran yine biz olduk ve şimdi resen takibe tabi bir husus haline geldi.

Bakın, daha önce, -çok ilginç- tecavüze uğradığı zaman bir kadın, tecavüzcüye durumu müsait değilse avukat veriyordu, mağdureye avukat yoktu. Mağdura avukatı da biz getirip koyduk.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Tecavüzcüyle evlensin diyen biz miydik?!

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Onu da biz kaldırdık, onu da bu Mecliste biz kaldırdık.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Hayır, hayır!

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - "Tecavüzcüsüyle evlensin" diyen kimdi?!

BAŞKAN - Müdahale etmeyelim.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Hayır, TCK'da diye... Geç oradan geç… O kanunu ben alt komisyonda çalıştım.

BAŞKAN - Lütfen, toparlayalım. Lütfen, müdahale etmeyelim ve toparlayalım.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Ben biliyorum ne olduğunu. Bakın…

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Sayın Başkan, biraz evvel konuşan milletvekiline mikrofon kapatmıştınız.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Sayın Başkanım, bir hususun altını çizip, ondan sonra huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum. O da şudur: Namus saikıyla ifadesi neden TCK'ya girmedi veya komisyonda bu konuda birtakım öneriler oldu, neden değerlendirilmedi şeklinde…

BAŞKAN - Vaktiniz doldu; lütfen, toparlayalım.

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Sayın Başkanım, ben o zaman sabrınızı fazla taşırmak istemiyorum.

BAŞKAN - Estağfurullah…

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - ...ama, benden önceki arkadaşlarımıza gösterdiğiniz hoşgörüyü bana göstermediğinizi de buradan paylaşmak istiyorum. (CHP sıralarından gürültüler)

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) -İki katını size gösterdiler.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Teessüfler... teessüfler…

BAŞKAN - Yok, yok, hayır, hayır…

BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu komisyon raporunun hayırlı olmasını, bu kanayan yaranın dinmesine katkı sağlamasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Sayın Başkan…

BAŞKAN - Bekir Bey, biz, elbette, burada, Divan olarak hanımlara pozitif ayırımcılık yaptık; ama, size de 8 dakika fazla oldu.

Biz, aslında, Divan olarak, süreye uyma konusunda uyarı yaparken sıkılıyoruz, canımız sıkılıyor, ama, Avrupa Birliğine üye olma durumunda olan bir ülkeyiz; belki, bazı arkadaşlarımız yarın Avrupa Parlamentosunda görev yapacaklar. Orada sürelerin aşılması mümkün değil. Şimdiden alışmakta yarar var. Onun için sık sık uyarıyoruz; kusura bakmayın.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Sayın Başkan…

BAŞKAN - Buyurun Sayın Anadol.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Bir sataşma olduğu yolunda bir talebim yok. Yalnız, tutanaklara geçmesi için bir cümle arz edeceğim.

BAŞKAN - Buyurun.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Sayın Konuşmacı, Cumhuriyet Halk Partili hatipleri kastederek, "konuşmacılar" diyerek birkaç kez, sanki aile içi şiddetin ve töre cinayetlerinin nedeni İslam Diniymiş, bunu savunmuşlar gibi bir izlenim yaratıldı. Bunu tümüyle reddediyoruz. (AK Parti sıralarından gürültüler)

BAŞKAN - Bir dakika arkadaşlar…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Hiçbir konuşmacı, böyle bir kasıtla, böyle bir ifadede bulunmadı. Tutanaklara geçmesi için arz ediyorum.

BAŞKAN - Ben de aynı konuda uyarıda bulundum, uyarıda bulundum aynı konuda ve bir düzeltme yaptım. Bekir Bey de, bütün milletvekillerini tenzih ettiğini, benim uyarım üzerine belirtti.

Anlaşıldı.

Şimdi söz sırası, Komisyon Başkanı Sayın Fatma Şahin Hanımefendide, Gaziantep Milletvekili.

65

Buyurun Sayın Şahin. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakika.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Gaziantep) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; töre ve namus cinayetleri, kadına karşı ve çocuğa karşı şiddet Araştırma Komisyonu Başkanı olarak, Komisyonum adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum.

Değerli arkadaşlar, inanın, o kadar büyük bir üzüntü içerisindeyim ki, sizlerle paylaşmak istiyorum. Ben sözlerime başlarken, bir şeyi mutlaka söyleyeceğim dedim; buna bütün yüreğimle inanarak, söyleyecektim. Birincisi, biz, dörtbuçuk ay boyunca bu işe çok ciddî bir emek ayırdık; bütün arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri de dahil, çok büyük bir emek ayırdık; yüreğimizi koyduk, zamanımızı koyduk, emeğimizi koyduk. Ben, bunun için, bu zaman için hepinize teşekkür ediyorum; ama, bu konuşmaları dinlediğim zaman, Allah Allah dedim ya, biz bunların hiçbirini bu Komisyonda konuşmadık, biz bunların hiçbirini tartışmadık, ben başka bir komisyonda mı çalıştım acaba dedim ve üzüldüm, hakikaten çok üzüldüm.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Tutanakları gösteririz.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Şimdi, şu olayı da özelliği çok önemli olduğu için paylaşmak istiyorum. Eğer ezberinizi bozamıyorsanız, eğer önyargılardan arındıramıyorsanız kendinizi, lütfen, araştırma komisyonlarında çalışmayın, emeğinize yazık! (AK Parti sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar…

CANAN ARITMAN (İzmir) - Söylediğimiz her şey tutanaklarda var.

BAŞKAN - Bir dakika Sayın Şahin. Diğer milletvekili arkadaşlarımızla ilgili böylesine bir değerlendirme yapmak, hem de genelleyerek yapmak pek doğru değil. (AK Parti sıralarından gürültüler)

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum) - Sayın Başkan, bırakın da konuşsun allahaşkına!

ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) - Müdahale etmeyin Sayın Başkan.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Sayın Başkanım, ben bazı arkadaşlarım olarak söylüyorum.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Bir tutanak tutturmadığınız toplantılarda var.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Sayın Başkanım, ben, dörtbuçuk ay boyunca burada çok ciddî bir emek sarf edildi, emekleri için hepsine tek tek bütün yüreğimle teşekkür ediyorum; ama, yüreklerini kendileriyle başbaşa bırakıyorum. Burada biz niye bu Komisyonu kurduk, niye kurduk arkadaşlar?! Biz, şiddet toplumsal bir sorundur diye kurduk, partilerüstü bir sorundur diye kurduk ve dörtbuçuk ay çalıştık; ta ki, dörtbuçuk ayın sonunda bir muhalefet şerhiyle arkadaşlarımız karşımıza geldi. Başüstüne! Cumhuriyet Halk Partisinin kendi bakış açısına göre, o muhalefet şerhini oraya koymasını da büyük bir… Biz, burada…

CANAN ARITMAN (İzmir) - O muhalefet şerhine ne yazdıysak tutanaklarda var.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Canan Hanım, biz sizi dinledik. Lütfen, Canan Hanım!.. Lütfen, dinler misiniz!

BAŞKAN - Lütfen, müdahale etmeyin.

Siz de Genel Kurula hitap edin Hanımefendi. (AK Parti sıralarından gürültüler)

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum) - Sayın Başkan, bırakın konuşsunlar, sürekli onlar konuşuyor!

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Dörtbuçuk ay sonra bir muhalefet şerhiyle buraya geldi. Şimdi, dörtbuçuk ay boyunca biz neler yaptık arkadaşlar?! Bizim derdimiz üzüm yemek ya! Bizim bekçiyle işimiz yok. Biz burada ne yaptık?! Biz neler yaptık?! Bunları nasıl görmezden gelebiliriz! Nasıl bu yapılan emeklerin hepsini yok sayabiliriz?!

Değerli arkadaşlar, önce, ne yaptık? Önce, bir ay, bu işin teorik kısmını inceledik; 40 tane uzman arkadaşımız da, sivil toplum kuruluşuyla, akademik kuruluşlarla, bu işe kafa yormuş herkese "buyurun, gelin, bunu anlatın" dedik ve baktık ki, en büyük eksiklik, istatistik bilgi yok. Birtakım lokal, bazı illerde yapılmış araştırmalar var, anketler var. Avrupa'da, bunlar, sanki Türkiye'nin geneliymiş gibi gözüküyordu ve hemen talimat verdik Emniyet Genel Müdürlüğüne, Jandarmaya ve Adalet Bakanlığı uzmanlarımıza dedik ki: Arkadaşlar, bize son beş yılı tarayın. Son beş yılı tarayın ki, elimizde ne var ne yok görelim. Önümüzü görmeden, matematiksel verilere bakmadan nasıl yol alacağız dedik ve değerli arkadaşlar, bu, Komisyonun belki de en büyük yaptığı iştir şu ana kadar, büyük bir mutlulukla söylüyorum. Son beş yılı taradığımız zaman, bugün, bölgelerarası farklılık, şehirlerin suç haritaları, töre ve namus cinayetlerinde hangi şehrimizde ne kadar suç işlenmiş, kan davasında durum nedir, aile içi uyuşmazlıklarda artmış mıdır eksilmiş midir... İşte, ben, size, zamanım çok dar olduğu için bunları anlatamayacağım; ama, bunlar bizim değerlerimizdir.

66

Ben mühendisim. Buralarla yola gideceğiz. Biz, bunlara bakmadığımız sürece, Bekir Beyin söylediği gibi, sorunu doğru yerde tespit edemezsek, cevabı da asla yakalayamayız ve çözümsüzlüğe götürürüz.

Ondan sonra ne yaptık; elimize bunu aldık "5 tane en çok töre ve namus cinayeti işlenen yere gideceğiz" dedik. Bunun başında, özellikle göç alan iller vardı; İstanbul, Ankara, İzmir vardı.

CANAN ARITMAN (İzmir) - İzmir'e gitmedik, İzmir'e gidilmedi.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Doğu ve Güneydoğu Anadolu vardı, Diyarbakır vardı, Şanlıurfa vardı ve bir de, Karadeniz vardı. Biz, Karadeniz'i, bu Türkiye'de ilk kez kamuoyuyla paylaştık. Bunlar az şeyler değil. Önyargılarımızdan arındık, bilimsel olarak baktık ve Trabzon'a ve Rize'ye gittik. Gittik; aynen Bekir kardeşimin söylediği gibi "bizde töre de yoktur, namus da yoktur, bizde namus problemi yoktur" diyen zihniyetle karşılaştık. İşte, mesele burada. Mesele, buradaki zihinlerde yatıyor ve kadının bedeni üzerindeki namus anlayışını, hep beraber bu Parlamentoda nasıl değiştireceğiz, onu konuşalım. Bu sorunun cevabını nasıl bulacağımızı burada konuşalım.

Bakın, bir anket, sorunun, zihinsel çözümü noktasında, nerede yattığını çok iyi gösteriyor. "Namus nedir" diyorlar, "bacım, karım, anam" diyor, "dinimin emrettiğidir" diyor. Biraz önce yine Bekir Bey söyledi dininin neyi emrettiğini. Burada nedir o zaman? Burada diyorlar: "Namusu kim temizleyecek?" Eğer, kadının namusu üzerinde bir problem varsa, yüzde 67 "bu, kocanın işidir" diyor. İşte, düzelecek olan kafalar bu. Yalnızca yüzde 25'i "boşanarak bu problemi çözebiliriz" diyor. O zaman, problemlerin arkasına dönüp baktığımız zaman, cevapları da burada aramamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, hukuksal anlamda çok şey yaptık. Hocam, Anayasa Profesörü Hocam çok daha iyi biliyor, çok ciddî emekleri var burada, Parlamentoda.

Tek başaramadığımız şey 4320'ydi, Ailenin Korunması Kanunu. 1998 yılında çıkarmışız, hep, aynen, kolluk kuvvetleri 4320'yi uygulamamışlar. Yani, 4320'nin temelinde şu var: Eğer, şiddet görüyorsa aile fertleri, o şiddeti görenler evden değil, şiddeti uygulayanlar evden uzaklaştırılıyordu. Ama, bir şeyi başarmışız. Bunu uygulamalarda gördük, tabanda gördük. Aile mahkemesini kurduk hep beraber. Aile mahkemesi kurulduğu zaman, 4320'nin altyapısının yapılmaya başlandığını, hâkimlerin hizmetiçi eğitimini bu noktada aldığını, kadın hâkimlerin, evli hâkimlerin aile mahkemelerinde görevlendirilerek, buna bakış açısı olarak sonuçlandırdığında, bunu zihinsel olarak başarmış kişilerin, buraya, en son kararı verme noktasında çok önemli şeyler yaptık.

Hukuksal anlamda dönüp baktığımız zaman, belki, Anayasanın 10 uncu maddesinde "neden şunu yapmadık" dediğimizde, bunu saatlerce konuşabiliriz. "Neden namusu TCK'nın içerisine koymadınız" dediğiniz zaman, bunu da saatlerce konuşabiliriz; ama, bu soyut kavramları saatlerce konuştuğumuz zaman, şiddetin neresini çözeceğiz arkadaşlar?!

Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey şu: Eğitimde ne yapabiliriz, sağlıkta ne yapabiliriz, koruyucu ve önleyici tedbirleri ne yaparsak düzeltebiliriz? Koruyucu ve önleyici tedbirler dediğimiz şeyler çok önemli.

Birincisi, kadının statüsünü yükselteceğiz.

ÖZLEM ÇERÇİOĞLU (Aydın) - Nasıl?..

(10/148,182,187,284,285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - ...kız çocuklarımızı okullaştıracağız.

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - Soyut kavram…

(10/148,182,187,284,285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Burada siyasî irade yok derseniz, buna büyük bir haksızlık yapmış olursunuz.

Eğer 200 000 kızımız "haydi kızlar okula" kampanyasıyla okullaştırılmışsa, eğer Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 70 000 derslik AK Parti Hükümeti zamanında yapılmışsa, burada ciddî bir siyasî irade vardır değerli arkadaşlar.

CANAN ARITMAN (İzmir) - Töre cinayetlerini indirimden yararlandırmayın, namus cinayetlerini indirimden yararlandırmayın.

BAŞKAN - Lütfen, müdahale etmeyelim.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Şimdi, biz, raporumuzu yazarken takip edilebilir hale dönüştürdük ve her çatının altında neler yapılabiliri ayrı ayrı ortaya koyduk, her bakanlığa ne iş düştüğünü de ayrı ayrı yazdık, raporumuzu tamamladık, ondan sonra da tek tek ilgili bakanlıklarımızı dolaştık. Şimdi, Araştırma Komisyonu olarak, bizim görevimiz, İçtüzüğün bize verdiği bütün yetkileri kullanarak sorunu tespit ettik. Ha, bu yetti mi; yetmedi. Bunlar kâğıtta kaldığı sürece bunun hiçbir şey ifade etmediğini hepimiz biliyoruz. O zaman, hep beraber bu sorunun eyleme dönüştürülmesi ve çözümü noktasında da büyük bir gayret göstereceğiz. Ne yapacağız; yapmamız gereken şey şunlar: Biz, burada, iyi niyetle, iyi yöneticilerle bir şeyler yaptığımızı yerelde görebiliyoruz; ama, sistemi kuramazsanız, kişilere bağlı çalıştırdığınız zaman, o kişi gittiği zaman o sistem bozuluyor. O zaman, bakanlıklararası zincirin halkalarını çok iyi koyacağız. Ayağında terliğiyle, gece yarısı çocuğuyla sokakta kalan kadının nasıl bir sistem dahilinde, nasıl bir şemayla, nereye başvuracağını, hangi aşamada, kimin nasıl müdahale etmesi gerektiğini, bunu başarmak zorundayız; bunu başarmadığımız sürece biz bu sorunu hallettik diyemeyiz.

67

Ben, geçen, on gün önce, Galatasaray Üniversitesinde katıldığım bir kolokyumda, Belçika'da, yaklaşık 30 mekanizmayla, çaprazlamayla, doğru orantıyla birimlerin birbirine sırf bu konu için bağlandığını gördüm. Bizim bunu başarmamız lazım arkadaşlar. Hem koruyucu ve önleyici tedbirleri hayata geçireceğiz, bu işin olmamasını sağlayacağız hem de olduğu zaman -olmaması hepimizin dileği; ama, olduğu zaman- sosyal devletiz -sosyal devlet olmak Anayasanın bize verdiği bir yükümlülük- o zaman bunun hakkını yerine getireceğiz, bütün o şemada söylediğim sistemi hayata geçireceğiz. Bunu başarmak zorunda olduğumuzu, ben, Komisyon üyesi bütün arkadaşlarımızın takibinde, bire bir mücadelesinde gördüm, bu Parlamentoda gördüm. Lütfen, birbirimize haksızlık etmeyelim. Lütfen, her zaman bardağın boş tarafına bakarak, tek bir ağaçla bütün ormanı değerlendirmeyelim diyorum. Bu sorun, hepimizin sorunu. Bu sorun, Avrupa'daki, Almanya'daki kadınların da sorunu.

Sevgili Arıtman bana ne diyor "kelin emi olsa başına çalar, bir de Almanya'ya gitmişler" diyor.

CANAN ARİTMAN (İzmir) - Öyle bir şey demedim… Size demedim…

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Değerli arkadaşım, Almanya Parlamentosu bu komisyonu davet etti. "Gelin, bize, ne yaptınız anlatın" dedi. Senin bundan gurur duyman lazım.

CANAN ARITMAN (İzmir) - İyi dinlememişsin… İyi anlamamışsın…

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Senin, bununla, gelip, övünmen lazım. "Kelin emi olsa başına çalar" deyip…

BAŞKAN - Genel Kurula hitap edin lütfen…

CANAN ARITMAN (Devamla) - Onlarda töre yoktu…

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Bizi bu kadar küçültmeni esefle kınıyorum senin… (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Şahin, lütfen, Genel Kurala hitap edin.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Sayın Başkanım…

BAŞKAN - Sataşmaya neden olmayın.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Sayın Başkanım, biz Almanya'da, bunun, Hatun Sürücü olayında, Almanya'da yaşanan bir olayda, bizim TCK'da yaptığımız değişikliğin yapılmadığını gördük.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Zinada akıl verdiniz…

CANAN ARITMAN (İzmir) - Zinada olduğu gibi…

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - İlla onlara her şeyi başarmış olarak bakmamamız lazım. Gençlik yasaları var; hâlâ, bizim TCK'dan daha önceki indirimler var. Nasıl açıklayacaksın Sayın Arıtman?!. Biz onlara dedik ki, lütfen gidin, lütfen düzeltin.

BAŞKAN - Sayın Şahin, lütfen, Genel Kurula hitap edin.

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Lütfen, yasalarınıza bakın dedik. Her zaman Türk Parlamentosu gidip akıl almayacak. Artık, Türk Parlamentosu da, akıl verme pozisyonuna geliyor. Bundan hepimizin mutlu olması, bunun için hepimizin de kıvanç duyması gerektiğini düşünüyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, sözlerime son verirken, toplumsal sorun olan şiddetin, bizim için çok önemli olduğunu ve şiddetin önlenmesi noktasında herkesin elini taşın altına koyarak hareket etmesini, soyut kavramlar üzerinde, ideolojiler üzerinde siyaset yapmasını terk etmesini düşünüyorum.

GÜLDAL OKUDUCU (İstanbul) - Siyaset ideolojiyle olur!..

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, Sayın Genel Başkanınız, merkez sağa açılmayı söylüyor. Siz bu kafalarla…

BAŞKAN - Bir dakika… Lütfen…

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - …nasıl merkez sağa açılacaksınız?! (CHP sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, gürültüler)

BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul) - Kendine sakla!...

BAŞKAN - Lütfen Sayın Şahin…

(10/148, 182, 187, 284, 285) ESAS NUMARALI MECLİS ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI FATMA ŞAHİN (Devamla) - Millî, manevî değerlere bağlı olarak nasıl yapacaksınız? (AK Parti sıralarından alkışlar)

68

Ben, size, bunu takdirlerinize sunuyorum. (CHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN - Sayın Şahin, bakın, sizi arka arkaya uyardım sataşmalara meydan vermeyin diye; ama, uyarılarımızı yerine getirmediniz.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Sayın Başkan, Genel Başkanımızdan bahsetti…

CANAN ARITMAN (İzmir) - "Bu kafalarla" dedi…

BAŞKAN - Anlaşıldı…

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - …ve Genel Başkanın sözünü çarpıtarak, açıkça, Genel Başkana ve CHP grubuna sataşma vardır; söz istiyorum.

BAŞKAN - Ben uyardım ve uyarılarıma rağmen devam etti Sayın Şahin ve sizin söz hakkınız doğdu. (CHP sıralarından alkışlar)

EYÜP FATSA (Ordu) - Sayın Başkan….

BAŞKAN - Tutanaklara bakmama meydan yok.

Buyurun Sayın Kemal Anadol.

EYÜP FATSA (Ordu) - Sayın Başkan…

BAŞKAN - Değerli milletvekilleri, bütün bu tartışmalar gözünüzün önünde oluyor. Ben, sizin de gözünüzün önünde, sizin de duyacağınız şekilde Sayın Şahin'i uyardım, sataşmalara meydan vermemesi konusunda; ama, devam etti. O zaman, doğal olarak, sataşma nedeniyle Sayın Kemal Anadol'a söz verme durumu ortaya çıktı. Onun için, dinleyeceğiz.

EYÜP FATSA (Ordu) - Sayın Başkan, Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna mensup, hatta Anavatan Partisi Grubuna mensup milletvekili arkadaşlarımız ve grup sözcüleri konuşurken, burada, başta Sayın Başbakanımız ve Genel Başkanımız olmak üzere, Partimizin aşağı yukarı önde gelen ne kadar siması varsa, hepsiyle alakalı sataşacak sözler söyledi, biz de burada dinledik bunu. Bir komisyon raporudur tartışılan. Yani, Sayın Şahin'in, Sayın Genel Başkanınız böyle böyle diyor sözünün; ki, demediğini, aksini iddia eden var mı; Sayın Baykal, sağdan sola bütün siyasî yelpazedeki herkesi AK Partiye karşı mücadelede bir safta toplanmaya çağırdı…

BAŞKAN - Şimdi, bakın…

EYÜP FATSA (Ordu) - Bunun aksini mi iddia edecek, çağırmadık mı diyecek Sayın Anadol şimdi, burada?!

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Bizim kafalarımıza sataştı!..

BAŞKAN - Şimdi, bakın, Eyüp Bey, yılların deneyimli politikacısıdır Sayın Kemal Anadol. Ne söyleyeceğini, benim dikte etmem veya sizin dikte etmeniz gerekmez. Ayrıca, sataşma olduğuyla ilgili durumlarda, siz de talep etseydiniz, sizin de talebinizi değerlendirirdik; ama, burada, canlı bir şekilde yaşadınız bu olayı.

EYÜP FATSA (Ordu) - Hayır yani, Sayın Başkan, bakın, bu kürsüde konuşan arkadaşlarımızın her birisi, isimlerimizi de zikrederek, Sayın Genel Başkanların da isimlerini zikrederek …

BAŞKAN - Yani, siz şimdi, sataşmayla ilgili söz almasını…

EYÜP FATSA (Ordu) - Yani, her ismi zikredilen, burada…

BAŞKAN - Anlaşıldı, peki arkadaşlar…

TÜRKÂN MİÇOOĞULLARI (İzmir) - Sayın Fatsa, isim zikretmek falan değil, doğrudan doğruya milletvekili arkadaşlarına "bu kafalarla mı yapacaksınız" dedi bir milletvekili kürsüden.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Anadol, kısa bir süre içinde gerekli açıklamayı yapın.

VII.- AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- İzmir Milletvekili K. Kemal Anadol'un, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin'in, konuşmasında, Genel Başkanlarına ve Partisine sataşması nedeniyle konuşması

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; gecenin bu saatinde vaktinizi fazla almak istemiyorum ve almayacağım.

Önce, şunu belirtmek istiyorum: Sayın Meclis Başkanımız, tarafsız yönetim anlayışı içinde, İçtüzüğün verdiği bir olanağı, 69 uncu maddeye göre, Partim ve Genel Başkanımın adı geçtiği için, ona sataşıldığı için, söylediği söz başka türlü anlatıldığı için bir talepte bulundum; çok teşekkür ederim, İçtüzüğün 69 uncu maddesine göre, hakkımız olan bir hakkı kullanmamıza olanak verdi, teşekkür ederim.

Yine, Sayın Başkanın söylediği gibi, eğer Cumhuriyet Halk Partili hatiplerin konuşmalarında, İktidar Partisinin Genel Başkanına, tüzelkişiliğine herhangi bir sataşma var idiyse, o hakkınızı kullanabilirdiniz; kullanmadıysanız, bunun sorumlusu da

69

başkası değil herhalde. Onu bilemem, oldu mu olmadı mı; ama, beni kendi partim ilgilendiriyor; o nedenle, çok kısa bir süre içinde, Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini arz edeceğim.

Şimdi, evvela şunu söyleyeyim arkadaşlar; konunun özüne girip vaktinizi almak istemiyorum. Çok detaylı, öz ve konuyu, bütün ülkeye, net biçimde, Cumhuriyet Halk Partili hatipler, konuşmacılar anlattılar. O nedenle, lüzumsuz bir tekrardan…

FATİH ARIKAN (Kahramanmaraş) - Bizimkiler anlatmadılar mı efendim?

K. KEMAL ANADOL (Devamla) - Efendim, siz yaptıysanız…

Benim Partimin konuşmacılarının değerlendirmesini yapıyorum ben. Ben, Grup Başkanvekiliyim, onlar benim arkadaşlarım, benim Grubumun üyeleri; gayet güzel, net biçimde Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini bu kürsüde dile getirdiler diyorum. Niye rahatsız oluyorsunuz; bunu söylüyorum. (AK Parti sıralarından gürültüler)

Bilemem; sizin konuşmacıları niye değerlendireyim; o benim işim değil.

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - Bunu da söyleyin!

MUZAFFER KÜLCÜ (Çorum) - Onu da Erkan Bey değerlendirsin!

BAŞKAN - Müdahale etmeyin arkadaşlar.

K. KEMAL ANADOL (Devamla) - Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisinin ve bugün konuşan hatiplerin konuşmalarında dile getirdikleri, Türkiye'de cumhuriyetin temel değerlerinin, laiklik ilkesinin tehlikede olduğu konusundaki kuşkuları, boş bir vehim ve kuruntu değil arkadaşlar.

Şöyle arz etmek istiyorum: Şimdi, Sayın Mehmet Ali Şahin -kendisini tanırım, uygar ilişki içinde olan bir milletvekiliyim- ağzından bal akarak, Cumhuriyetin temel ilkelerini bu kürsüde savundu, laiklik ilkesini tarif etti, Anayasa maddelerini vurgulayarak Anayasamızda mevcut olan laiklik tarifini yaptı, anlayışını ortaya koydu. Yerimden laf attım kendisine; 23 Nisanda bu kürsüden başka bir laiklik tarifi yapıldı; sizin yaptığınız laiklik tarifinin tartışmaya açılmasını, yeniden tespitini, yeniden tayinini istedi dedim. Sayın Şahin bana şu yanıtı verdi…

BAŞKAN - Lütfen, toparlayalım.

K. KEMAL ANADOL (Devamla) - Bir dakika Sayın Başkanım.

Şu yanıtı verdi bana: "Herkes kendi sözlerinden mesuldür" dedi; yani, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanının 23 Nisan törenini açarken yaptığı konuşmayı sıradan bir konuşma, sanki, yetkisiz bir insanın konuşmasıymış gibi algıladı ve ona katılmadığını ima etti.

BAŞKAN - Sayın Anadol, siz, sataşma konusuna gelin.

K. KEMAL ANADOL (Devamla) - O zaman şu ortaya çıkıyor: Hani, filmlerdeki gibi iyi polis var, kötü polis var. Buradaki Bakan, Sayın Bakan iyi polis rolünü oynuyor. O zaman, tabiî, bizim hoşumuza giden şeyler de söylüyor. Bizim hoşumuza giden şeylerin zaman zaman söylenmesi, zaman zaman başka konuşmacıların tersini söylemesi bir büyük çelişkidir ve bizim, kuruntu değil, vehim değil, haklı birtakım endişeler içinde olduğumuzu gösterir. O neden içinde -bitiriyorum- Sayın Genel Başkan cumhuriyetin temel değerlerinin, laiklik ilkesinin tehlikede olduğunu tespit ve tayin etmiştir; üç senedir Cumhuriyet Halk Partisinin her salı günü yaptığı grup konuşmasında bunları vurgulamıştır, altını çizmiştir, uyarmıştır ve bu uyarıların sonunda, üç sene sonra geldiği nokta itibariyle şunu söylemiştir: "Artık, ideolojik, ekonomik anlamda sol-sağ ayrımları elbette vardır siyasette, siyasal yelpazede; ancak, Türkiye'de, bunlar, önemini, bir ölçüde, günümüzdeki tartışmalar ışığında yitirmiştir; demokrasiye, Atatürkçülüğe, cumhuriyetin temel ilkelerine, laiklik ilkesine inanan herkes bir yerde toplanmalıdır ve cumhuriyetin temel değerlerini korumalıdır" demiştir. Bunu böyle "sağa açıldı, sola açıldı, geriye gitti" bunları değerlendirebilmek için, Cumhuriyet Halk Partisinin geçmişini, siyasal yelpazeyi, sosyal siyaset bilimini biraz bilmek lazım, algılamak lazım ve bu değerlendirmeleri böyle, ceffelkalem -eski tabirle- bu kürsüden aklına geldiği gibi belirtmek yerine doğru değerlendirmek lazım. Değerlendiremiyorsanız, burada görevinizi yapın, Komisyon Başkanı olarak yaptığınız işleri anlatın, böyle, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanının sözlerini de kendi bildiğiniz gibi yorumlamaya kalkmayın; yanılırsınız, biz de mecburen söz alırız, Genel Başkanımızın ne demek istediğini izah etmek zorunda kalırız.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

V. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

5.- Ankara Milletvekili Oya Araslı ve 23 milletvekili, Adana Milletvekili N. Gaye Erbatur ve 68 milletvekili, Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin ve 46 milletvekili, İzmir Milletvekili Canan Arıtman ve 28 milletvekili ile İstanbul Milletvekili Güldal Okuducu ve 27 milletvekilinin, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/148, 182, 187, 284, 285) (S.Sayısı: 1140) (Devam)

BAŞKAN - Şahısları adına söz isteyen arkadaşlarımız; Mehmet Vedat Melik, Şanlıurfa Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili ve Hakan Taşcı, Manisa Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili.

70

Sayın Melik, kürsü sizin. (CHP sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz 10 dakika.

MEHMET VEDAT MELİK (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; töre ve namus cinayetleri ile kadına ve çocuğa yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerinde kişisel görüşlerimi belirtmek üzere söz almış bulunuyorum; öncelikle Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, herkesin doğuştan sahip olduğu kabul edilen temel hak ve özgürlükleri ifade eden "insan hakları" kavramı zamanımızda özel bir önem ve değer kazanmıştır. Çağdaş, demokratik, hukuk devletlerinde yasalar önünde eşitlik, düşünce özgürlüğü, tüm yurttaşlara seçme ve seçilme hakkı tanınması, eşit işe eşit ücret ilkesinin uygulanması, eğitim, sağlık, çalışma, ekonomik ve sosyal yaşamda her türlü ayırımcılığın önlenmesi, insan haklarına saygının temel göstergesi olmuştur. Bu bakımdan, bir ülkede insan haklarına gösterilen saygı, o ülkenin sosyal gelişmişlik düzeyinin ve demokratikleşmesinin ölçütü durumuna gelmiştir. Dolayısıyla, bütün uluslararası insan hakları belgelerinde, tüm insanların onur ve haklar bakımından eşit ve özgür doğdukları, herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklere hiçbir ayırım gözetilmeksizin fırsat eşitliği çerçevesinde sahip olduğu ve cinsiyete dayalı ayırımcılığın kabul edilmezliği ilkeleri benimsenmiştir.

Ülkemizde de, başta Anayasa ve tüm yasalarımızda olmak üzere kadın-erkek eşitliği güvence altına alınmıştır; ancak, yasalarımızda görülen kadın-erkek eşitliğinin toplumsal yaşama aynı paralelde yansıması konusunda halen önemli sorunlar yaşanmaktadır. Fakat, tarihsel süreç içinde bakıldığında, hakların varlığı ile kullanımı arasında her zaman kadınlar aleyhine belirgin bir ayırım olduğu görülmekte ve bu ayırımcılık, günümüzde de değişik alanlarda ve boyutlarda devam etmektedir. Aslında, bir ülkede eğitimde, sağlıkta, ekonomide, sosyal, kültürel ve siyasî yaşamda var olan sorunlar, o ülkede yalnız kadınları değil, kadın, erkek herkesi olumsuz etkilemektedir; ancak, kadınların bu sorunlardan daha yüksek oranlarda etkilendiği de açık seçik ortadadır.

Değerli milletvekilleri, bir insan hakları ihlali olarak değerlendirilmesi gereken kadına ve çocuğa yönelik şiddetin nedenlerini yukarıda sayılan temel sorunlardan bağımsız olarak düşünmek olanaksızdır. Bu nedenle, toplum katmanları arasındaki ekonomik eşitsizliklerin, yoksulluğun ve işsizliğin yüksek olduğu kesimlerde bütün şiddet şekillerinin yanı sıra çocuğa ve kadına yönelik şiddetin de büyük ölçüde arttığı, hatta, kadının en temel hakkı olan yaşam hakkını ortadan kaldırdığı görülmektedir. Şiddetin her tipi, şiddet kurbanı başta olmak üzere, bütün tarafların fiziksel, ruhsal ve sosyal durumunu tahrip etmektedir, yok etmektedir. Başta bireyin sağlıklı gelişimi, devamında da sağlıklı bir toplumun oluşumu için toplumsal cinsiyet ayırımcılığının ortadan kaldırılması bir önkoşul olmalıdır.

Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması yönünde, kadınların ekonomik, sosyal, kültürel ve politik karar verme süreçlerinde tam ve eşit paya sahip olmalarını sağlayarak, toplumun ve özel yaşamın bütün alanlarına aktif katılımlarını önleyen engelleri ortadan kaldırmayı hedefleyen dünya kadın konferansları yapılmaktadır. En son 1995 yılında dördüncüsü Pekin'de yapılan Dünya Kadın Konferansında, ülkemiz, Eylem Platformuna ve Pekin Deklarasyonuna hiç çekince koymadan kabul etmiş ve ayrıca, 2000 yılına kadar gerçekleştirilmek üzere taahhütlerde bulunmuştur. Ancak, 1995 yılından 2006 yılına gelindiğinde, onbir yılda bu taahhütlerin yaşama geçirilmesinde ne kadar yol alındığının tartışılması, alınması gereken önlemlerin ve sorunların aşılmasında ne kadar samimî olunduğunun bir kez daha gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır. Günümüzde sağlanan gelişmelere bakıldığında, ülkemizin, hem eylem planının gereklerini yerine getirmede hem de söz konusu taahhütleri gerçekleştirmede yetersiz kaldığı görülmektedir.

Değerli milletvekilleri, eğitimin temel bir insan hakkı olduğu, eşitlik, kalkınma ve toplumsal barışın sağlanıp sürdürülmesi, üretken ve kaliteli bir yaşamın gerekli önkoşulu olduğu bir gerçektir. Ülkemizde, halen 5 kadından 1'i okuma yazma bilmemekte, eğitim çağında bulunan 6 ilâ 14 yaş grubunda bulunan 640 000'den fazla kız çocuğu okula gitmemektedir. Yine, ilköğretimin ikinci basamağı olarak nitelendirilecek olan 11-14 yaş grubunda bulunan 117 000 kız çocuğu da okula gidememektedir. Tüm çocukların zorunlu olarak temel eğitimden geçirilmeleri yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, halen, binlerce kız ve erkek çocuğu eğitim dışı kalmaktadır. Bunun için alınması gereken önlemler de, maalesef, gözardı edilmektedir.

Yoksulluğun giderek yaygınlaştığı günümüzde, kadının çalışma yaşamına katılımını ve eğitime devamını sağlamak üzere devletin kreş, gündüz bakımevi gibi sosyal destek hizmetlerini vermesi gerekmektedir. Ancak, görülmektedir ki, devlete ait kreş ve gündüz bakımevlerinin sayısında bir artış olmadığı gibi azalma vardır. Bu da göstermektedir ki, çocuğun yetiştirilmesi ve kadının çalışma yaşamına katılımını destekleyen bir devlet politikası bulunmamaktadır.

Şiddet hareketleri kadınların ve çocukların hayatına korku ve güvensizliği sokmakta, kadını, toplumsal yaşamın her alanında başarısız kılmaktadır. Toplumun yarısını oluşturan kadınların büyük bir bölümünün şiddete uğrayarak sağlıksız bireyler olmaları dolayısıyla, dengesiz ve sağlıksız bir toplumun oluşmasına neden olmaktadırlar.

Kadına yönelik şiddetle mücadelenin önemli araçlarından olan kadın sığınma evleri, nitelik ve nicelik açısından ülke ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktır.

Yine, yeni yasal düzenlemelerle yetki ve görevleri artan belediyelerin vatandaşa doğrudan ve hızlı biçimde hizmet verme imkânına sahip olmaları, kadına yönelik doğrudan hizmet vermelerini mümkün kılmaktadır. Kadına yönelik olarak verecekleri hizmetler, kadınların her alanda ilerlemesine doğrudan katkı sağlayacak düzeydedir. Ancak, yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana,

71

kadına yönelik olarak ülke düzeyinde belediyelerce yaşama geçirilmiş herhangi bir çalışmanın yapılmadığı ya da hizmetlerin çok yavaş ilerlediği görülmektedir. Şimdiye kadar ancak bir belediye tarafından sığınma evi hizmetinin sunulduğu bilinmektedir.

Şiddet bir eylem biçimi olarak yaşamın her alanından soyutlanmalı ve hiçbir argümanla meşrulaştırılmamalıdır. Şiddetin her türüyle mücadele edilmelidir. Ülkemizde namus meselesi, aile içi anlaşmazlıklar, kan davası ve bunun gibi gerekçelerle cinayetler de işlenmektedir. Bu cinayetlerin hedefini de, maalesef, çoğu kez kadınlar oluşturmaktadır; ancak, bu cinayetleri töre kavramıyla açıklamaya çalışmak, bizi toplumsal cinsiyet eşitliği sorunundan uzaklaştırarak, kadına yöneltilen şiddetin bir mazereti olarak gösterilen bir noktaya odaklayacak ve bu sorunu bir bütün olarak görmemizi engelleyecektir.

Bir sosyal sorun olan kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için, gerçek nedenlerinden uzaklaşmadan, olayın bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Komisyon çalışmaları esnasında da bu görülmüştür. Devletin en üst organı tarafından kadına yönelik şiddetin önemli bir sosyal sorun olarak görülerek bir araştırma komisyonunun kurulması, elbette çok önemli bir gelişmedir. Bu, ülkemizde kadına yönelik şiddetin varlığının en üst noktada kabul edildiğinin bir göstergesidir.

Değerli arkadaşlar, araştırma komisyonlarının kurulması, platformların oluşturulması ve buna bağlı olarak çıkan raporların plan ve politikalara yansımadığı, kısa, orta ve uzun vadeli eylem planı olarak uygulamaya geçirilemediği sürece çok anlam ifade etmeyecektir, doküman olarak raflardaki yerini alacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

MEHMET VEDAT MELİK (Devamla) - Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğüne göre, araştırma komisyonu raporlarının bir yaptırım ve uygulamayı emredici bir gücü yoktur; ancak, özellikle toplumumuzun tamamını ilgilendiren kadına ve çocuğa yönelik bir rapor, sivil veya resmî olsun tüm kurumları yakından ilgilendireceğinden ve uygulamalarına yön vereceğinden, çözüm önerileri yaparken öncelik sırasının iyi tespit edilmesi gerekmektedir.

Kadının siyasal, yasal, eğitsel, sosyal ve ekonomik haklar bakımından erkeklerle eşit bir konumda olmasından daha doğal bir durum olamaz. Kadının sosyal yaşamda ve siyasette görünür kılınabilmesi için gerekli düzenlemeler de mutlaka yapılmalıdır; fakat, salt yasal düzenlemelerle kadının karşı karşıya olduğu sorunların aşılacağını sanmak sadece yanılsama olur. Kadınların temel hak ve özgürlüklerinin kullanımının önünde engel teşkil eden yapılar mutlaka ortadan kaldırılmalıdır. Ancak, topyekûn bir seferberlikle ülkemiz daha çağdaş ve yaşanabilir bir düzeye ulaşabilir.

Değerli milletvekilleri, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de, yıllardan beri, çocukların ve kadınların şiddetin birçok türüne maruz kaldıklarını ve hatta, bazen, psikolojik, fizyolojik şiddetin yanı sıra kadınların direkt yaşamlarına kasıt içerdiğini, yani, kadının çeşitli nedenlerle cinayetlere kurban gittiğini biliyoruz. Her ne sebeple olursa olsun, cinayetler ve şiddet olaylarının hiçbir neden ve gerekçeyle savunulur bir yanı olamaz. İşte bu anafikirden hareketle, yaşanan cinayetlerin ve çocuklara karşı şiddetin nedenlerinin tespiti ve bu tespit üzerinden çözüm önerilerini geliştirmek amacıyla kurulan Komisyonumuz, sorumluluğunun bilincinde olarak ciddî bir çalışma yapmıştır.

Şiddeti azaltan unsurların başında eğitimin geldiğini hepimiz biliyoruz değerli arkadaşlar; ama, gelin görün ki, bu komisyon raporunu görüştüğümüz şu anda bile, ilkokul çağındaki onbinlerce kız ve erkek çocuğu, bir aydır okullarından alınmış, aileleriyle birlikte çok sağlıksız ortamlarda, ülkemizin çeşitli yerlerinde geçici tarım işçisi olarak çalışmaktadırlar. İlköğretimlerini bile tam olarak sağlayamadığımız bu çocuklarımıza, aile planlamasının önemi ile kadın ve erkek eşitliğini nasıl öğreteceğiz? Açlık sınırının altında yaşayan ailesini, beslenme bozukluklarından dolayı normal bedensel gelişimini dahi tamamlayamayan 9-10 yaşlarındaki çocuklarını çok ağır işlerde çalıştıran ana ve babalara, hiç olmazsa kendi oturdukları bölgelerde iş olanağı sağlamadıkça, çocuklarını her türlü şiddetten uzak olarak yetiştirmelerini nasıl bekleyebiliriz?!

BAŞKAN - Toparlayalım lütfen.

MEHMET VEDAT MELİK (Devamla) - Bitiriyorum.

Değerli milletvekilleri, Değerli Devlet Bakanı biraz önce bazı Cumhuriyet Halk Partili konuşmacılarımıza cevap verirken, sanki, bu komisyon raporundan Hükümet üzerine bir alıntı yaparak, sanki bu olaylar son üçbuçuk yıl içinde ortaya çıkıyormuş gibi konuşmalar yapıldığı yönünde bir açıklama yaptı. Sayın Bakan gerçi burada değil, kendisi biraz önce ayrıldı; fakat, değerli arkadaşlar, şimdi burada bahsetmeye çalıştığım konularda, son üçbuçuk yıldır -ben isim vermeyeceğim- acaba, bu Hükümet, biraz önce değerli konuşmacıların belirttiği yasal düzenlemeler dışında ne iş yaptı?

Şimdi, benim çok önem verdiğim ve saydığım çok değerli Komisyon Başkanımız, çok güzel çalışma yapan, çalışan Komisyon Başkanımız, biraz önce, 200 000 kız çocuğunun bu Hükümet döneminde okullara başladığını söyledi.

Değerli arkadaşlar, lütfen, il millî eğitim müdürlerinize, özellikle göçün çok yoğun olarak yaşandığı illerdeki il millî eğitim müdürlerinize, şu andaki okul mevcutlarını sorun, okul mevcutlarını sorun veya geçtiğiniz yollarda, örneğin Urfa-Gaziantep yolu üzerindeki, Aksaray İlçesindeki çadır kentleri görün. Bu çadır kentlerde bir aydır çocuklar kaynıyor. Ben dün oradan geçtim. Konya'da öyle, Yozgat'ta öyle, Eskişehir Alpu'da öyle. Bu çocuklar, evet, size... Bunlar okula kaydedildi zannediliyor; ama, bir ay önce okuldan alındı ve bir ay sonra da, bu çocuklar, okula başlayacaklardır. Bu konuların, lütfen... Bir şeyler yapmak istiyorsak -ki, ben, herkesin, özellikle Komisyon Başkanının da iyi niyetle bir şeyler yapmak amacında olduğunu biliyorum ama- lütfen verileri alalım.

72

Bir de şunu söylemek istiyorum Sayın Başkanım, izninizle: Tabiî ki, kadından sorumlu Devlet Bakanımızın burada olmadığının, Sayın Mehmet Ali Şahin, nedenlerini açıkladı; ama, değerli arkadaşlar, şimdi, bu rapor, eğer AK Parti Grubu istemeseydi, Meclis gündemine gelebilir miydi? Mademki Devlet Bakanımızın böyle bir programı vardı, biz bu raporu başka bir güne erteleyebilirdik; çünkü, bakın, söylenecek şeyler var. Özellikle, çocuğa yönelik şiddetle ilgili, geçtiğimiz günlerde, Erzincan Özürlü Çocuklar Rehabilitasyon Merkezinde, İnsan Hakları Komisyonunun yaptığı bir incelemede, birçok özürlü çocuğun yarı çıplak ve pislik içinde yataklarda yattığı tespit ediliyor. Bunun en büyük nedeni de personel eksikliği. Şimdi, biz bunu Bakanla yüz yüze konuşsaydık çok daha iyi olacaktı, ki, geçtiğimiz yıl bir Malatya olayı var, ardından bir Urfa Çocuk Esirgeme Kurumunda olan olaylar var. Bu anlamda, ben, o mazereti, Sayın Bakanın affına sığınarak, çok kabul etmiyorum.

Sayın Başkanım, sabrınızı fazla zorlamadan konuşmamı bitirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, toplumsal huzurun sağlanabilmesi ve refah seviyemizin yükseltilerek, huzurlu, mutlu insanlar olarak yaşayabilmek için ülkemizdeki her türlü şiddeti ve başta bu şiddeti yaratan nedenleri ortadan kaldırmamız gerekir. Dolayısıyla, Komisyonumuzun yoğun emek sarf ederek hazırladığı bu rapor rafa kaldırılmamalı, aksine, her zaman bu konuları gündemde tutarak, kadına ve çocuğa yönelik şiddeti izleyen ve çözüm önerileri üreten sürekli bir komisyon kurulmalıdır.

Ben, bu komisyon raporunun hazırlanmasında baştan sona kadar bizlerle birlikte çalışan, emek sarf eden, bizleri aydınlatan, bizlerle yorulan, başta il valileri, il vali yardımcıları, sivil toplum kuruluşları, üniversite mensubu değerli akademisyenlere ve Komisyonumuzun değerli uzmanlarına huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ediyor, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Hakan Taşcı, Manisa Milletvekili.

Sizin de kişisel söz hakkınız 10 dakika.

Buyurun Sayın Taşcı. (AK Parti sıralarından alkışlar)

HAKAN TAŞCI (Manisa) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 1140 sıra sayılı töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu raporu hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Kıymetli arkadaşlarım, töre ve namus cinayetleri her geçen gün yeni yeni canlar almakta ve çok acı dramların yaşanmasına neden olmaktadır. Her mağdurun ardından dökülen gözyaşları da töre cinayetlerini önlemeye yetmemektedir.

Birleşmiş Milletler verilerine göre, her yıl, dünyada 5 000 töre ve namus cinayeti işlenmektedir. Maalesef, Türkiye, dünya klasmanında önde gelen ülkelerden birisidir.

Bu nedenle, töre cinayetleri, "kol kırılır yen içinde kalır" denilip, üstü örtülemeyecek kadar ciddî bir meseledir. Töre adına işlenen cinayetler, maalesef, töreyi kirletmiştir.

Töre, hukukla ve özellikle din ile çelişmemelidir; çünkü, din ve hukuk, her ne sebeple olursa olsun, hiç kimseye cinayet işleme ayrıcalığı ve hakkı vermez. Onun için, bu vahşetin din ile ilişkilendirilmesi bir başka yönden cinayettir. Kaldı ki, zorla ve kandırılarak kirletilen bir kadın suçlu değil, mağdur ve mazlumdur. Mağdur ve mazlum ise, cezalandırılmaz, korunur. Nasıl ki, mafya adaleti adalet değilse, töre ve namus adaleti de adalet değildir.

Töre ve namus cinayetleri bir kadın sorunu değil, insanlık sorunudur. Bu cinayetlerin önlenmesi kadınlarımızın ve çocuklarımızın haklarının güvence altına alınarak, insan hakları kavramının yerleştirilmesi için sorunun kaynağına inilmesi, sebeplerinin araştırılması ve herkesin üzerine düşeni yapması gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; genel olarak bu şiddetin nasıl ortaya çıktığı konusunda tam bir fikir birliği yoktur. Şiddetin karmaşık nedenlerle ortaya çıkan bir olgu olduğu, toplumsal bir gerçektir. Bugüne kadar yapılmış olan araştırmalardan elde edilen bulgulara göre, bireysel ve toplumsal nedenler şiddeti ortaya çıkarmaktadır.

Kadınlar, genelde eşleri, babaları ve erkek kardeşleri gibi yakın ve tanıdıkları kişilerden şiddet görmektedirler. Kadına karşı fiziksel şiddet bütün sosyoekonomik gruplarda görülen bir durum olmasına karşılık, yoksul kadınların fiziksel şiddetten daha fazla etkilendiği gözlemlenmektedir.

Kadının sağlığını ve yaşamını tehdit eden şiddetin en uç noktası olan namus cinayetleri, dünyanın bazı bölgelerinde görülen cinayetler olmasına karşılık, nedenleri itibariyle diğer şiddet olgularıyla benzeşmektedirler. Namus ve töre cinayetleri coğrafî özellik de göstermektedirler. Dünyanın bazı ülkelerinde ve ülkemizde ailenin namusunun, ailedeki kadınların cinsel dokunulmazlığına bağlı olduğu anlayışı yaygındır.

Değerli milletvekilleri, dünyada ve özellikle de ülkemizde kadınlara karşı uygulanan şiddet, dayak atmanın yanında, eziyet, intihara zorlama, istemediği kişiyle veya tecavüz edenle evlenmeye zorlama gibi çok çeşitli işkence ve baskılar uygulanmaktadır. Kadınlar, dünyanın her yerinde değişik nedenlerle işkence görmekte ve öldürülmektedir. Erkekleri öldürenler genelde yabancı kişilerken, kadınları öldürenler ise, daha çok, onların tanıdıkları ve hatta, yakınlarıdır. Bu kimseler, kadının kocası, boşandığı eski eşi, erkek arkadaşı, babası, erkek kardeşi ya da diğer erkek yakınları veya akrabaları olabilmektedir. Avustralya, Kanada, İsrail,

73

Güney Afrika ve Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan araştırmalara göre, cinayete kurban giden kadınların yüzde 50'den fazlası, daha önce fiziksel şiddet gördüğü eşi ya da birlikte olduğu erkek arkadaşı tarafından öldürülmüştür.

Kadınların öldürülme şeklinde, kültürel etkenler ve ateşli silahlara ulaşım önemlidir. Amerika Birleşik Devletlerinde kadınlar daha çok ateşli silahlarla öldürülürken, Hindistan'da ise, kadınları döverek ya da yakarak öldürme daha yaygındır.

Saygıdeğer milletvekilleri, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonunun tahminlerine göre, her yıl dünyada 5 000'den fazla kadın namus saikıyla öldürülmektedir. Bu cinayetler, daha çok Bangladeş, Brezilya, Ekvador, Mısır, Hindistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Fas, Pakistan, İsveç, İngiltere ve Türkiye gibi ülkelerde işleniyor. Ancak, bu ülkelerin dışında büyük bir coğrafyada bu cinayetlerin işlendiği de bir gerçektir.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ve Dünya Nüfus Bilim Derneği tarafından "Türkiye'de Namus Cinayetlerinin Dinamikleri" isimli nitelikli çalışmada İstanbul, Şanlıurfa, Adana ve Batman İllerinde yapılan görüşmelerde toplumumuzdaki namus anlayışı ve namus cinayetlerinin dinamikleri konusunda ipuçları elde edilmek istenmiştir.

Bu çalışmaya göre, toplumumuzda namus anlayışı sosyodemografik etkenlere göre değişiklik göstermektedir. Türkiye'de kadına yönelik şiddetin ve namus cinayetlerinin nedeni olarak gösterilebilecek sosyokültürel faktörlerin başlıcaları şunlardır: Hiyerarşiyi ve itaati öngören geleneğin ve kültürün yaygınlığı ve sürekli yeniden üretilmesi; geniş aile ve hemşerilik ilişkilerinin yaygınlığına bağlı olarak birey üzerinde toplumsal baskının yüksek oluşu; bu yapılanmaların resmî düzeyde kabul görmesi sonucu siyasal yaşama ve hukukun uygulanmasına yön vermesi.

Türkiye'de törelere dayanılarak işlenen cinayetlerle masum kadınlar ve erkekler öldürülmekte, aile fertleri cinayet işlemeye zorlanmakta ve bazen de cinayet zincirlerinin son bulması için bedel olarak, kadınlar bir aileden diğer aileye barış gelini hediyesi olarak gönderilmektedir.

Yasalar, hem toplumsal değerleri ve normları belirleme hem de davranış biçimlerini özendirici veya caydırıcı olarak etkileme güçlerinden dolayı önemlidir. Bir şiddet biçimi olarak namus ve töre cinayetleri, toplumumuzun kültüründen, özellikle de, değer sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Namus ve töre cinayetlerinin birçok açıdan irdelenmesi ve incelenmesi gerekmektedir. Bu hususta yargının, kolluk kuvvetlerinin, toplumbilimcilerin ve diğer bilim adamlarının üzerine çok önemli ve ağır görevler düşmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de pek çok can alan töre ve namus cinayetleri ile kadın ve çocuklara karşı uygulanan şiddetin son bulması için, Meclisimizin yapmış olduğu bu araştırmanın, diğer alınacak önlemler ile yapılacak araştırmalara örnek ve öncü olmasını dilerken, Can Dündar'ın bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Altı aylık hamiyleydi. Karnındaki çocuğun babası kocası değildi. Onu, belki sevmiş, belki bedenini gönülsüzce vermişti; ama, işte orada, derisinin altında, canının içindeydi bebek. Üç ay sonra kucağında olacaktı. Lakin töreyi biliyordu, kulağı kirişte bekliyordu.

Hasan uykusuzdu kaç gecedir. Ezberindeydi töre. Görev, ona düşerdi. Lakin, Berivan kızıydı, canıydı. Hele, şimdi iki canlıydı. Nasıl kıyardı? Kıvranıp duruyordu. Bir yanda törenin kanlı çağrısı, diğer yanda kızının yürek ağrısı. Ne kızına kıyabilir, ne köyün yüzüne bakabilirdi. Bir sabah vakti sessizce evi terk etti.

Oğluyla konuştu Berivan'ın anası Tayibet. Oğlan 2 yaş küçüktü Berivan'dan.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Devam edin.

HAKAN TAŞÇI (Devamla) - "Abla-kardeş, Cudi'nin gölgesinde, aynı dam altında, aynı yer yatağında büyümüşlerdi. Anadan aynı yoksulluğu emmiş, aynı cehaleti üleşmişlerdi. Babası çekip gitmiş, anası gözünü ona dikmişti. 'Kutsal görev' onundu şimdi. Töre, öyle emrederdi.

Cumartesi akşamı, ablasıyla baş başa kaldı oğlan. Birlikte büyüdükleri tek göz damın altında, yıllarca üstünde tepindikleri yatağın başucunda. Akıllarından neler geçti, konuştular mı; yoksa, dilleri tevekkülle zamklı mıydı, kim bilir... Biri 14, diğeri 16 yaşındaki iki çocuğun arasında, şimdi adına "töre" denilen bin yaşında bir kin tohumu vardı, bir de soğuk silah. Oğlan, 2 kurşun sıktı ablasına; biri şakağına, diğeri karnına. Şakağına sıktığı, genç kızın beynine saplandı; karnına sıktığı, doğmamış bebeciğin yüreğine.

Oğlan, ablasının cesedinin başında polisi arayıp 'cinayet işledim' dedi, 'gelin, beni teslim alın.' Onu karakola götürdüler, ablasını otopsiye, anneyi azmettirmekten adliyeye... Ve baba Hasan, dönmedi bir daha köye. İpi kopmuş bir tespihin taneleri gibi dağıldı ailenin fertleri. 'Namus belası' Silopi'nin alıştığı hikâyeydi. Basın 'bir töre cinayeti daha' dedi, arkası gelmedi."

Evet, bu hikâyeleri bir daha dinlememek ümidiyle, hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, töre ve namus cinayetleri ile kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/148, 182, 187, 284, 285) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmıştır.

Uzun, geniş bir tartışma yaşadık. Çok değerli katkılar oldu bu önemli konu için.

74

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar) - Eşinizin konserine katılamadınız Sayın Başkan.

BAŞKAN - Başka zaman katılırım.

Ben, katkıda bulunan tüm arkadaşlarımıza, Divan adına teşekkür ediyorum.

Sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek için, 6 Haziran 2006 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati : 22.42

75

Önceki Sayfa Sonraki Sayfa

Sosyal Medya

Kurumsal Facebook Adresi Kurumsal Twitter Adresi RSS Aboneliği Gunluk Haber Aboneliği Genel Kurul Facebook Adresi Genel Kurul Twitter Adresi Web Yoneticisine Mesaj
Sosyal Ağlarda TBMM

Arama

TBMM'yi Ziyaret

Randevulu Okul Gezisi

Rehber Eşliğinde Gezi

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tanıtımı kapsamında ziyaretçilerin rehber eşliğinde gezdirilmesi, Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı tarafından hazırlanan bir program dahilinde gerçekleştirilmektedir.

Detaylı Bilgi İçin

 

 

 

 

 

 

E-devlet Üzerinden Randevu

E-devlet Linki

Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni ziyaret etmek için e-Devlet üzerinden randevu talebinde bulunabilirsiniz.

e-Devlet Linki

Halk Günü

Halk Günü

Milli İradenin kalbinin attığı yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tüm vatandaşlarımızın ziyaretine açılmıştır. Her ayın ilk Cumartesi günü 11.00 - 15.00 saatleri arasında önceden herhangi bir randevu almaksızın saat başı gerçekleştirilen gezi programlarına katılabilmek için TBMM Dikmen Kapısına gelmeniz yeterli olacaktır.

Detaylı Bilgi İçin

 

 

Kurtuluş Savaşı Müzesi

Kurtuluş Savaşı Müzes

'Birinci Millî Mimarlık Dönemi Üslubu'nun Ankara'daki ilk örneklerinden olan I.TBMM Binası, 1920-1924 yılları arasında Kurucu Meclis olarak da görev yapan Gazi Meclis tarafından kullanılmıştır. Halen TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı uhdesinde Kurtuluş Savaşı Müzesi (I.TBMM Binası) olarak hizmet vermektedir.

Sanal Tur

Türkiye Büyük Millet Meclisi Sanal Tur

Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni aşağıdaki bağlantıyı kullanarak sanal olarak gezebilirsiniz.

TBMM Sanal Tur Gezisi

Engelsiz Meclis

İşitme Engelliler

Rehber Eşliğinde Gezi

Yasama ve Denetim Hizmetlerine İlişkin Tanıtım Videolarına aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

Youtube Erişim Linki