Komisyon Adı:Anayasa Komisyonu
Konu:Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi (2/1783) (alt Komisyon Metni)
Dönemi:26
Yasama Yılı:2
Tarih:18/07/2017


Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi (2/1783) (Alt komisyon metni) SELİNA DOĞAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; herkese iyi akşamlar diliyorum.

     6'ncı maddeyi görüşüyoruz. Şimdi burada uzun uzun tartışıldı, ben tekrara girmek istemiyorum ama benim yani bizlerin 6'ncı maddeden kabaca anladığı şu, aslında iktidar milletvekilleri, ve Milliyetçi Hareket Partisinin milletvekilleri kabaca şunu söylemek istiyorlar: Yani bizim varlığımızla yokluğumuz bir, biz olsak da olmasak da bu işler bir şekilde yürür, zaten tepeden dayatılıyor, dolayısıyla çok da önemli değil oradaki fiziksel varlığımız. Ama biz bunun milletvekillerinin kişilik haklarına bir hakaret olduğunu, Meclisin itibarına yönelik bir hakaret olduğunu düşünüyoruz ve yine Anayasa'nın 96'ncı maddesinin ihlali olduğu gerekçesiyle de bu maddenin mevcut hâliyle aynen kalmasını öneriyoruz. Madde üzerindeki görüşlerimiz bu şekilde.

     Şimdi, İç Tüzük'ün geneline baktığımızda ise bu değişikliğin aslında acil bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığını ancak bir süreden beri Türkiye'de hayata geçirilen, geçirilmek istenen rejim değişikliğinin bir uzantısı olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Malum, Türkiye bir 15 Temmuz felaketi yaşadı, burada hep beraber yaşadık. Bugün aslında yaşanılan bu otoriterleşmenin miladını 15 Temmuz olarak değil, daha öncesi olarak almamız gerekiyor, biraz daha geçmişe doğru bakmamız gerekiyor. Dolayısıyla 15 Temmuzdan önce yaşanan sürecin aslında büyük oranda 15 Temmuza da sebep olduğu gerçeğini yadsımamamız gerekiyor. Bu nedenle de hukuk devleti yerine tek insan rejimini fiilen tesis etmek isteyen bir yönetimin aslında sonucu bu İç Tüzük değişikliği. Gerçekten de Allah'ın lütfu olarak değerlendirilen 15 Temmuz iktidar partisi için aslında bir katalizör görevi gördü. Zira, bunun benzeri bir İç Tüzük değişikliği geçmiş dönemlerde de gündeme gelmiş ancak başta partimiz olmak üzere diğer muhalefet partilerinin tepkileri üzerine geri çekilmek zorunda kalmıştı.

     Medyanın, sivil toplumun, akademilerin susturulması 15 Temmuz öncesinde başlamıştı. Bakın, bugün böylesine önemli bir değişiklik yapılıyor ama tıpkı Anayasa görüşmelerinde olduğu gibi medyada hiçbir şekilde bu değişiklik yer almıyor. Neyse ki Ali Şeker geldi, belki bundan sonrası biraz daha fazla yer alır.

     Evet, iktidar partisi demokratik bir ülkede olması gereken tüm kurumları tek tek susturuyor gerçekten. Bakınız, medya suskun, akademiler suskun, iş dünyası suskun, işçi sendikaları suskun, sivil toplum ise sessizliğe gömülmüş durumda. Herkes sussun, bir siz konuşun istiyorsunuz ama belki farkında bile değilsiniz, aslında sizler de susturulmuş durumdasınız. Bir kişinin söylediği sözlerin öznesiyle yükleminin yerini değiştirip paragraftaki cümlelerin yerlerini oynatarak, deyim yerindeyse takla attırarak konuşmuş olmuyorsunuz aslında, sadece cümle sarfetmiş oluyorsunuz sayın milletvekilleri. Bir tek konuşan muhalefet milletvekilleri var. Onları da bu İç Tüzük değişikliğiyle susturmaya çalışıyorsunuz. Zaten mühürsüz referandumla kabul ettirdiğiniz Anayasa değişikliğiyle muhalefetin gensoru hakkını elinden almıştınız. Keza, Cumhurbaşkanına yasama organını baypas edip pek çok konuda kararname çıkarma yetkisi vermiştiniz. Şimdi de bu düzenlemeyle Meclisi tümden hiçleştirmeye çalışıyorsunuz.

     Oysa muhalefet, Meclise renk katan bir süs bitkisi değil; muhalefet, sizin görmediğiniz, görmezden geldiğiniz sorunları gündemleştiren, iktidarı denetleyen ve dahası ülkenin belli bir kesimini temsil eden bir bütün. Muhalefeti susturmak demek Türkiye'yi susturmak demek.

     Ayrıca, hep iktidarda kalacağınızı zannetmek de nasıl bir mantık, biz bunu da anlamıyoruz. Yani siz de bir gün muhalefet olabilirsiniz diye hiç düşünmüyor musunuz, bunu da gerçekten merak ediyoruz.

     Bakın, dün gece vahim bir olay yaşandı. Büyükada'da tutuklanan insan hakları savunucuları İdil Eser, Ali Ghravi, Peter Steudtner, Veli Acu, Günal Kurşun ve Özlem Dalkıran tutuklandılar. Savcılık ve Emniyette sorulan soruları basında okuduğumda bir hukukçu olarak açıkçası ben utandım. Aslında gülüyoruz ağlanacak hâlimize. Yıllardır Türkiye'de yasal zeminde faaliyet gösteren, tüm faaliyetleri açık, ortada olan, denetim altında olan insan hakları örgütlerinin yöneticileri bir anda terörist olup çıktı. Peki, o zaman soruyoruz: Yıllardır niçin bu insanlar takip edilmiyordu? Gerekçeler hep aynı: Ya darbe yapacaklardı ya terör örgütü üyesiydiler. Bu gerekçenin son kullanma tarihi ne zaman dolacak merak ediyoruz.

     Darbe korkusuyla belirsiz bir düşman yaratıp herkesi düşmanlaştırıp acımasızca muhalefeti susturmakla darbeyle mücadele etmek olmaz. AB değerlerine sırt çevirerek darbeyle mücadele olmaz. Demokrasi düşmanlarıyla demokratik değerleri sahiplenerek, demokrasiyi geliştirerek mücadele edilebilir. Eğer bir toplumda adalet yoksa, özgürlük ve eşitlik yoksa, o ülkede korku egemense işte o zaman ülkenin düşmanları artar, işte o zaman darbe tehdidi bitmez.

     Ama siz ne yapıyorsunuz; darbenin ardından ilan ettiğiniz OHAL'i 1 yılı geçmesine rağmen sürdürüyorsunuz. OHAL'de Türkiye'nin tüm siyasal sistemini değiştiren Anayasa değişikliğini gündeme getirdiniz ve ardından bu koşullar altında referanduma gittiniz. Şimdi yine OHAL'de Meclis İçtüzüğü'nü değiştiriyorsunuz. Bunun adı "darbeyle mücadele" falan değil, düpedüz darbe girişimini bahane ederek sadece kendinizin var olduğu bir düzen yaratmak. Ancak, görmediğiniz ya da görmek istemediğiniz bir şey var ki Türkiye sizin dayattığınız bu kalıplara sığmaz.

     Hükûmet Programından aynen okuyorum: "Cumhuriyetimiz ortak aidiyetimizin, demokrasimiz ise bu ortak aidiyet alanındaki farklılıklarımızın korunmasının teminatıdır. Nihai hedefimiz, evrensel ölçekte çoğulcu, eşitlikçi ve katılımcı demokrasiyi hayatın bütün alanlarında yaşanır kılmaktır." demişsiniz. Nerede kaldı evrensel ölçekte çoğulcu, eşitlikçi ve katılımcı demokrasi? Unuttunuz mu bu hedefi? Yoksa öylesine söylenmiş bir söz müydü?

     Demokrasiyi unuttunuz, adalet ise sadece partinizin adında kalan içi boş bir kavram hâline geldi. Binlerce kişiyi mahkeme kararı olmadan sorgusuz sualsiz işten attınız. Tam bir yıl geçti ve siz daha yeni bir komisyon kurarak bu işten atılan kişilerin durumlarını görüşeceksiniz. En temel hukuk kavramı olan masumiyet karinesini altüst ettiniz. Bir yıl sonra kurulan bu komisyonla güya bir adalet sağlanacak. Üstelik bu komisyon önündeki bir dosya üzerinden inceleme yapacak.

     Mahkemelerdeki durum ise evlere şenlik. Mahkemeleri maşaya çevirdiniz, şimdi de Meclisi noter hâline getirmek istiyorsunuz.

     Sizin için adalet, içi boş bir kavram; bizim için ise adalet, dünyanın en uzun yürüyüşüne konu olacak vazgeçilmez bir kavram. Adalet, bizim için, milyonlarca kişiyle yaptığımız ve tüm dünyada ses getiren bir mitingin sloganı.

     Sayın milletvekilleri, ülkeyi çok büyük toplumsal sorunlara gebe bir hâle getirdiniz. Öyle bir siyasi atmosfer yarattınız ki, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan azınlıklar artık varlıklarını, mevcudiyetlerini devam ettirmek konusunda büyük bir endişe içindeler. İnanın bu söylediğim benim sübjektif bir değerlendirmem değil, yaşanan somut bir gerçek. Daha dün, kapatılan Süryani derneği temsilcisi duygularını "Korkarım bir KHK'yla Müslümanlaştırılacağız." diye ifade etti.

     Darbe girişiminin hemen ardından, bizzat iktidarın sesi olan medya tarafından azınlıklar hedef gösterildi. Daha geçtiğimiz pazar Ermeni Patrikhanesi 15 Temmuz şehitleri için dua etti. Türkiye Yahudi toplumu ise cumartesi günü sinagoglarda Şabat duası sırasında 15 Temmuz şehitleri ve ülkemizin huzuru için özel dualar okudu. Yandaş basın ne yaptı peki? Fetullah Gülen'i Ermeni yaptı, Gülen'in Yahudilerle iş birliği yaptığını yazdı. Hatta ve hatta, tüm dünya Ortodoks Hıristiyanlarının ruhani lideri ve ömrünü barışa adamış Bartholomeos Hazretleri bile darbeyle ilişkilendirildi. Hâl böyleyken ülkedeki azınlıkların nasıl düşünmesini, nasıl hissetmesini istiyorsunuz? Azınlıklar ilk defa bu kadar sayıda bir milletvekiliyle Parlamentoda temsil ediliyor ve bu İç Tüzük değişikliğiyle siz aslında azınlıkların da Parlamentodaki sesini de kısıyorsunuz.

     Sayın milletvekilleri, getirilmek istenen değişikliklerden biri de o çok tartışılan madde, "Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, TBMM'ye ve Başkanına, Başkanlık Divanına, başkanlık görevini yerine getiren başkan vekiline ve milletvekillerine hakaret etmek, Türk milletinin tarihine ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamda bulunmak..." diye devam eden o ünlü madde. Evet, sayın milletvekilleri, hiç kimse Türk milletinin tarihine ve ortak geçmişine, şüphesiz, hakaret etmemeli ve edemez, asla. Peki ya diğer milletler? Örneğin, Süryani milletinin, Ermeni milletinin, Rumların geçmişine hakaret edilebilir mi, bunlar serbest sayılabilir mi? Hayır. Biz hiçbir milletin ortak geçmişine hakaret edilmesini istemiyoruz. Ancak, bunu önlemenin yolu mürebbiye gibi ceza vermek olamaz. Bu, ancak tüm Türkiye'de nefret söylemini cezalandırmak ve toplumu ayrıştıran siyasi söyleme son vermekle mümkündür.

     Ayrıca, ortak geçmişe hakaret etmenin kriteri nedir? Bu kriteri kim belirler? Meclis Başkanına göre değişir mi ya da Meclisin çoğunluğu mu belirler bu kriteri? Bir zamanlar "geçmişle yüzleşme" adı altında bizzat dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan'ın gündeme getirdiği ve özür dahi dilediği Dersim olaylarını bugün gündeme getirmek "Türk milletinin tarihine ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamda bulunmak" anlamına mı gelecek bu yeni düzenlemeyle?

     Ayrıca, bu ithamlarda bulunan milletvekilinin ödeneğinin ve yolluğunun kesilmesi ne demek? Bir velinin çocuğunu terbiye etmek için harçlığını kesmesine benziyor bu. Kimin parasını kimden kesiyorsunuz? O ödenek -ki adı üzerinde "ödenek"- vekilin geçinmesi için değil, vekilin vatandaşa karşı görevini yerine getirebilmesi için ödenen para. Bunu ne hakla tazminat olarak kullanmayı aklınıza getirebiliyorsunuz?

     Sayın milletvekilleri, illa bir değişiklik yapacaksak buyurun, cinsiyetçi söylemi ve nefret söylemini cezalandıralım. Hatırlarsanız bundan tam iki yıl önce dönemin Hükûmet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı bir kadın milletvekiline "Bir kadın olarak sus!" diye bağırmıştı. Yine iktidar partisi milletvekillerinden biri Anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında "Köpekler giremez." diye bir döviz açmıştı. Parlamentoda bunlar gibi cinsiyetçi, ayrımcı ve nefret söylemleri rahatlıkla telaffuz edilebiliyor. Her ne kadar bu sözler "kaba ve yaralayıcı" sözler kapsamında değerlendirilse de bu konuya özel bir hassasiyet gösterilmeli ve cinsiyetçi söylem ve nefret söylemi ayrı bir maddeyle düzenlenmelidir. Bu konuda şahsen İç Tüzük Değişikliği Teklifi verdim bir yıl önce ama gündeme dahi gelmedi.

     Göz ardı ettiğiniz başka bir husus daha var, OHAL dönemindeki uygulamalar sık sık uluslararası ve uluslarüstü kuruluşların raporlarına konu ediliyor. Parlamentonun işlevsiz hâle getirildiğine ilişkin sert eleştiriler yapılıyor. AKP iktidarının yaptığı tek şey, bu raporları yok saymak ya da çöpe atmak. Hepimiz biliyoruz ki bu raporları yok sayınca raporlar kendiliklerinden yok olmuyorlar. İşte bu İç Tüzük değişikliğiyle birlikte Parlamento daha da işlevsiz hâle gelecek, Parlamentomuzun meşruiyeti uluslararası kamuoyunda da giderek yitirilecek. OHAL dönemi uygulamalarından dolayı AB müzakereleri ilerlemiyor, siz böyle bir dönemde tam tersini yapıyorsunuz, OHAL'i yeniden uzatıyorsunuz.

     İşte bu nedenle gelin bu dayatmalardan vazgeçin; tüm partilerin katılımını esas alan, çoğulcu, muhalefetin özgürce konuştuğu ve etki gücünün sınırlanmadığı ve gelecek yasama dönemleri için gurur vesilesi olacak bir tüzüğü hep birlikte oluşturalım.

     Teşekkür ederim.