Konu:2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:3
Birleşim:46
Tarih:20/12/2012


2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Ankara) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkında Hükûmetimiz adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

2013 yılı bütçemizin, milletimiz için, ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bütçenin hazırlanmasında emeği geçen, başta Maliye Bakanlığımız olmak üzere, tüm ekonomi birimlerimize de ayrıca teşekkür ediyorum.

Hem komisyon aşamasında hem de Genel Kurul aşamasında bütçede çok emeği olan Plan ve Bütçe Komisyonumuzun Değerli Başkanına ve üyelerine de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Burada, Genel Kurul Salonunda on bir gündür çok sayıda konuşmacıyı dinledik, takip ettik. Bu kürsüde dile getirilen tüm yapıcı görüş ve düşünceler için de ayrıca teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bütçe görüşmeleri vesilesiyle sadece bütçe büyüklüklerini değil, pek çok politikayı burada tartıştık, değerlendirdik. Bizler de iyi niyetli eleştirilerden, önerilerden istifade ettik.

Bugün görüşmelerin son günü. Bu vesileyle, ben de burada gündeme getirilen konular ve görüşler için ve yapıcı katkılar için teşekkürlerimi sunmak istiyorum ve Hükûmetimizin değerlendirmelerini de sizlerle şimdi paylaşmak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2007 yılından itibaren tüm dünyayı etkilemekte olan küresel kriz hâlâ devam ediyor; fazlar değiştirerek, aşamalar değiştirerek devam ediyor. Bugün itibarıyla baktığımızda, dünyanın en büyük ekonomileri problemlerini henüz çözebilmiş değil. Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en büyük ekonomisi hemen on gün sonra içine düşebileceği bir mali uçurumdan kurtulma çabası gösteriyor. Avrupa Birliği, pek çok ülkesinin derin bir bankacılık ve borç kriziyle boğuştuğu bir dönem yaşıyor. Japonya'ya baktığımızda, 2007 yılından bu yana şu anda 6'ncı hükûmet, 6'ncı başbakan göreve geldi ve tarihinin en derin ekonomik sorunlarından birisini yaşamakta. Bütün bu sorunlar gelişmekte olan ülkelere de önemli ölçüde yansımış durumda. Bugün, bakıyoruz, Çin'in, Brezilya'nın, Hindistan'ın büyüme oranları her ay aşağı doğru revize edilmekte.

Pek çok ülkenin kamu borç stoku tarihî yüksek seviyelere yükselmiş durumda. Japonya'da millî gelirin yüzde 236'sına ulaşan borç, İtalya'da yüzde 123'e ulaşan borç, Portekiz'de yüzde 119'a, Amerika Birleşik Devletleri'nde yüzde 107'ye ulaşan kamu borcu, bütün bu ülkelerin büyümesi üzerinde uzun yıllar baskı oluşturacak. Bu krizin etkileri yıllarca, hatta bazı ülkeler için on yıllarca aşılamayacak.

Türkiye'ye gelecek olursak, Türkiye 2008-2009 öncesinde izlemiş olduğu politikalar ve yapmış olduğu reformlarla bu krizin etkilerinden önemli ölçüde uzak durabildi. Biz 2008-2009 krizi öncesindeki dönemde bütçe açığımızı ciddi oranda aşağıya çektik, kamu borç stokumuzu tarihî düşük seviyelere indirdik; bankacılık alanındaki reformumuzla, sosyal güvenlik alanındaki reformlarımızla, sağlık alanındaki reformlarımızla, kamu maliyesi ve kontrolü alanındaki reformlarımızla kamu maliyesini sağlam bir bünyeye kavuşturduk. 2009 yılı geldiğinde, o krizin en derin yılı geldiğinde Türkiye çok güçlü bir kamu maliyesi yapısına sahipti ve çok güçlü bir bankacılık yapısına sahipti.

Krizden önceki durumumuz farklıydı. Krizden önce yaptıklarımız krizi en az etkilerle atlatmamıza önemli katkıda bulundu. Ancak, 2009'da uyguladığımız politikalar da dünyanın geri kalanından ve pek çok Avrupa ülkesinden farklı politikalardı. 2009'da pek çok ülke bu krizi kamu harcamalarını artırarak, bütçe açığını artırarak aşmaya çalıştı. İspanya'da, Portekiz'de, İtalya'da, Yunanistan'da o dönemin hükûmetlerine bakın, hepsinin izlediği yol "Biz daha çok devlet parası harcayacağız. Evet, bütçe açığımız artacak ama bu krizi bu şekilde aşacağız." diyordu ve sonucunda, bütün bu ülkeler, şu anda, çok derin bir borç kriziyle karşı karşıya kaldı.

Biz ise 2009 yılında açıkladığımız Orta Vadeli Program'la, tam tersine, bütçe açığımızı daha da nasıl aşağı seviyelere çekeceğiz, kamu borç stokumuzu nasıl aşağı seviyelere çekeceğiz, bunu açıkladık ve bu yıl, o 2009 Orta Vadeli Programının 3'üncü yılıdır, açıkladığımız hedefler ve açıkladığımız politikalar doğrultusunda uygulamalar gerçekleştirdik ve Türkiye'nin genel performansı öngörülenden de, programlanandan da daha öte bir performans oldu. Biz, bütün ekonomi politikalarımızın merkezine güven ve istikrar kavramlarını oturtuyoruz. Devlete güven esastır diyoruz. Devlet sağlam olacak ki, devletin kurumları mali bünye açısından sağlam olacak ki hem o ülkenin reel sektörü hem de finans sektörü sıhhatli bir şekilde çalışabilsin. Aksi hâlde, devlete olan güven sarsıldığında o ülkenin hem finans sektörü hem reel sektörü nasıl derin bir çukurun içine düşüyor, nasıl büyük problemlerin içine düşüyor, şu anda canlı örneklerini pek çok Avrupa ülkesinde yaşamaktayız.

İşte, bu güven ve istikrarı önceleyen politikalar sonucundadır ki 2010 yılında yüzde 9,2; 2011 yılında da yüzde 8,5 gibi yüksek büyüme oranlarını elde ettik. 2009'dan bu yana 4 milyonun üzerinde ilave istihdam oluştu Türkiye'de. Yine, işsizliği düşürme açısından baktığımızda -2009'la bugüne baktığımızda- Uluslararası Çalışma Örgütü üyeleri içerisinde işsizliği en hızlı düşüren ülke Türkiye oldu. Bütün bunlar gerçekleşirken, bir yandan da Türkiye'de gelir dağılımı düzelmeye devam etti. OECD'nin, geçen sene aralık ayında yayınladığı raporda, Türkiye, tüm OECD üyeleri içerisinde gelir dağılımının en hızlı düzeldiği ülke olarak kayda geçti.

2011 ve sonrasına bakacak olursak, Türkiye'de özellikle enflasyon ve cari açıkla ilgili gördüğümüz riskler bizim özellikle bankaların kredi hacmi konusunda yeni bir politika uygulamamızı beraberinde getirdi ve bankaların kredi hacminin artışı üzerine sınırlamalar getirmeye başladık. Aşırı borçlanmayla ve aşırı iç tüketimle, hele hele ithalata dayanan bir tüketimle, elde edilen büyümenin, sürdürülebilir, sıhhatli bir büyüme olmayacağına kanaat getirdik ve bunun sonucundadır ki 2012 büyümesi yüzde 3 civarında gerçekleşecek bir büyümedir ama bu büyüme sıhhatli, sürdürülebilir bir büyümedir, dış talep ağırlıklı bir büyümedir. Bu büyümenin içerisine dış talebin katkısı yaklaşık artı 5 puan, iç tüketimin katkısı da yaklaşık eksi 2 puan civarındadır ve bu yeniden dengeleme sürecinde ekonomimizin, hem cari açığın hem de enflasyonunun ciddi şekilde düştüğünü görüyoruz. Geçen sene yüzde 10'u gören enflasyon, yüzde 10'u gören cari açık, bu yıl sonu itibarıyla yüzde 6-7 gibi rakamlara düşmüş olacak. Dolayısıyla, 2013 ve sonrasındaki dönemde çok daha dengeli, çok daha sürdürülebilir büyüme oranlarını Türkiye'de hep beraber göreceğiz. Bu büyüme, aynı zamanda, istihdam üretmeye devam eden bir büyüme olacak, işsizlik oranlarını ve cari açığı düşürmeye devam eden bir büyüme olacak.

Bütün bu politikaların sonucundadır ki Türkiye'nin şu andaki güven göstergeleri tarihin en iyi noktalarında. Risk göstergelerine baktığımızda yine tarihin en düşük noktalarında. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti Hazinesinin en son yapmış olduğu iç borçlanmada faiz yüzde 5,77 olarak gerçekleşti, yüzde 5,77. Bu, reel faizin artık hemen hemen sıfır noktasına indiğini bize gösteriyor. Tarihte bu kadar düşük oran, bu kadar düşük bir reel faiz söz konusu olmamış Türkiye'de.

Yine, dış borçlanmaya bakıyoruz, şu anda Türkiye'nin dış borçlanma faizleri yine tarihî en düşük oranlarda. Otuz yıl vadeli, 2041 vadeli hazine borçlanmasında dahi faiz yüzde 4,35 olarak gerçekleşti. Bu, Amerikan hazinesinin yani sıkıştığı zaman borcunu ödemek için dolar basıp kullanabilen bir hazinenin faizlerinin sadece yüzde 1,6'sında şu anda.

Yine, kredi temerrüt takas oranına baktığımızda sadece yüzde 1,25'e inmiş durumda. Avrupa Birliği üyelerinin neredeyse yarısı, bizden daha fazla, daha yüksek risk göstergelerini şu anda yönetmek zorunda kalıyorlar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda pek çok ülkede bütçe tartışmaları yapılıyor, pek çok ülke 2013 bütçesini tartışıyor. Diğer parlamentolarda neler tartışılıyor, neler görüşülüyor diye şöyle bir bakmamızda büyük fayda var.

Pek çok parlamento, şu anda, memur ve emekli maaşlarının ne kadar düşürüleceğini tartışıyor; eğitim, sağlık harcamalarından ne kadar kesilmesi gerekeceğini tartışıyor. Pek çok parlamento, şu anda, kaç memurun işten çıkarılması gerektiğini tartışıyor. Pek çok parlamento, üniversite harçlarının ne kadar artırılacağını, kaç katına artırılması gerektiğini tartışıyor. Çok şükür, bizim bütçemiz, tüm sosyal harcama alanlarında ciddi artışları 2013 için öngören bir bütçe. 2013 bütçesi, aynı zamanda, üniversite harçlarının sıfıra indirildiği, üniversite harçlarının artık kaldırıldığı bir bütçe. Sosyal harcamalarımız geçen yıla göre yani 2012 yılına göre yüzde 25 oranında artırılıyor önümüzdeki sene.

Biraz önce sayın konuşmacılardan birisi dedi ki: "Bu bütçe görüşmeleri çok sakin geçiyor, fazla sükûnet içerisinde geçiyor, bir rehavet var." Çok şükür, bu, Türkiye'nin bir güven ortamının, Türkiye'nin istikrar ortamının da bir göstergesi. Allah korusun, Türkiye, bir başka ortamı yaşasaydı, bir başka ekonomik dönemden geçseydi buradaki tartışmalar böyle sakin, huzur içerisinde geçer miydi diye de sormak lazım kuşkusuz. Dolayısıyla, bu, sayın milletvekillerimizin, bütçe konusuna, ekonomi konusuna olan ilgisizliğinden değil, tam tersine, geleceğe olan güven ve itimat neticesindedir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin hangi ekonomik göstergesine bakacak olursak olalım, çok şükür, tarihî rekorları gördüğümüz, yaşadığımız bir dönemdeyiz ve bu dönem, önümüzdeki üç yıllık dönem için yani -2013, 2014, 2015- önümüzdeki Orta Vadeli Program dönemi için bize çok sağlam bir zemin oluşturuyor. Zaten ileriye doğru güven ve politikalara olan güven bu kadar güçlü olmasa, faizlerin -reel faizlerin- yüzde sıfıra düşmesi mümkün olmazdı, uluslararası piyasalardaki borçlanma faizlerimizin bu kadar düşmüş olması mümkün olmazdı. Bugün eğer Türkiye pek çok alanda güvenilen, itimat duyulan bir ülkeyse, bu, Türkiye'deki siyasi istikrarın bir sonucudur, güçlü bir siyasi iradenin sonucudur ve doğru ekonomik politikaların sonucudur.

Bazen ekonomiyle ilgili zor kararlar almak gerekir. Gereğinde, zamanında o zor ama gerekli tedbirleri aldığınızda ileriye doğru büyük rahatlamaları, büyük kolaylıkları görürsünüz. İşte, şu anda dünyadaki pek çok ülke, o gerekli ama zor kararları alamadığı için sıkıntıya düşmüş durumda. Hükûmetler değişiyor, başbakanlar değişiyor, azınlık hükûmetleri var, hükûmetlerle parlamentolar arasında kopukluklar var ve hele hele yanı başımızdaki Avrupa Birliğine baktığımızda, gerçekten son derece sıkıntılı bir tablo var: 27 hükûmet, 27 parlamento ve bir türlü ortak bir yaklaşımın, ortak bir politika çerçevesinin oluşturulamaması, bir türlü güven ortamının oluşturulamaması.

Geçtiğimiz ekim ayında Tokyo'da yapılan Dünya Bankası ve IMF toplantılarında, sadece G-20 ülkelerinin katıldığı kapalı bir oturum gerçekleştirdik ve meslektaşlarımız bana sordu, dediler ki: "Niye bu iş düzelmiyor?" Biz de görüşlerimizi söyledik.

Avrupa'da önemli adımlar atıldı, güçlü bir emniyet duvarı kuruldu. Yaklaşık 900 milyar euroluk bir destek paketi hazırlandı, bir kenara konuldu. 2 ülke hariç 25 ülkenin ortak bir maliye politikası çerçevesi üzerinde mutabık kalındı. Avrupa Merkez Bankası şimdiye kadar görülmemiş miktarda likiditeyi piyasaya sürdü, görülmemiş miktarda karşılıksız para bastı "Aman bankalar batmasın, aman devletler batmasın." diye. Fakat o güven unsuru ve güven unsurunun eksikliği Avrupa'da bir türlü toparlanmayı beraberinde getiremedi. Eğer halk geleceğine güvenmiyorsa şirketler geleceğine güvenmiyorsa, finans sektörü geleceğine güvenmiyorsa siz hangi politikaları uygularsanız uygulayın, başarıya ulaşmak mümkün değil. Çok şükür, Türkiye'de, şu anda, tüm güven göstergeleri en yüksek noktalarda dolaşıyor. Bakıyoruz tüketici güvenine, bakıyoruz reel sektör güven endekslerine, tarihî yüksek seviyelerde geziyor şu andaki bu endeksler. İşte bunun sonucundadır ki çok şükür, güzel sonuçlar alıyoruz.

Türkiye'yle ilgili önümüzdeki dönemde yoğun bir gündemimiz var, yoğun bir reform gündemimiz var. Kuşkusuz, siyasi reformlarımız devam edecek. Yargı başta olmak üzere, pek çok alanda atmamız gereken adımlar var. Eğitim en önemli alanımız, eğitimde bu reformlarımızın hızlı bir şekilde devam etmesi gerekiyor. Eğer 2023 hedeflerine ulaşmak istiyorsak, Türkiye'nin dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birisi olmasını istiyorsak, Türkiye'nin ileri bir demokrasi olmasını istiyorsak, aynı zamanda çok modern, iyi bir eğitim sistemine ihtiyacımız var ve hukukun üstünlüğü ilkesinin Türkiye'de tavizsiz uygulanmasına ihtiyacımız var. Bu konuda çok önemli adımlar attık, geçtiğimiz on yıl çok önemli bir dönem oldu Türkiye'nin neredeyse bir çağ kapatıp bir başka çağı açması açısından ama önümüzde de daha uzunca bir reform listemiz var.

Yine, Türkiye'de enerji konusunda, iç tasarrufların artırılması konusunda, daha yüksek katma değerli üretime geçme konusunda, araştırma-geliştirmenin, inovasyonun üretimde daha çok kullanılması konusunda atacağımız adımlar var. İşte, önümüzdeki bu dönem, aynı zamanda tüm bu reformlar konusunda hızlı adımlar atacağımız, hızlı ilerlemeler sağlayacağımız bir dönem olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu politikalar, kuşkusuz, insanı merkez alan politikalar. Biz, ekonomi politikalarını bir teknik alan olarak görmüyoruz, insandan kaynaklanan ve insanı hedef alan bir politika seti olarak görüyoruz. İşte böyle baktığımızda da, çok şükür, ülkemizde yoksulluk göstergelerinde tarihî düşük seviyelere ulaştık.

Dünya Bankasının kabul ettiği ve Dünya Bankasına üye 188 ülke için ölçülen bir mutlak yoksulluk göstergesi var, bu da 1 dolar ve 2 doların altında yaşayan nüfus.

ERTUĞRUL KÜRKCÜ (Mersin) -1 dolar 25 sent.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Çok şükür, biz bugün itibarıyla bu tür bir toplum kesiminin artık Türkiye'de olmadığını görüyoruz. 1 dolar ya da 2 doların altında bir gelirle yaşayan nüfusumuz, hamdolsun, kalmadı.

Daha üst bir eşik olan 4,3 dolara bile baktığımızda, 2002 yılında yüzde 30 olan bu oranın, en son verilere göre, sadece yüzde 2,7'ye düştüğünü görüyoruz; yüzde 30'dan yüzde 2,7'ye ve inşallah, 2015 yılı geldiğinde, Türkiye, Dünya Bankası sınıflandırmasına göre, artık üst gelir, yüksek gelir ülke grubuna giriyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Dünyada dört ülke sınıflandırması var: Düşük gelir diyoruz, alt orta gelir, üst orta gelir ve yüksek gelir. 2015 programımız bize, o 2015 yılı geldiğinde, inşallah, Dünya Bankasının, artık yüksek gelir ülke grubuna gireceğini gösteriyor.

Yine şöyle bir göz atacak olursak, bütün bu politikalar, Türkiye'de özellikle çiftçilerimizi, esnafımızı destekleyen politikalar oldu.

Eğitim, sağlık en önemli harcama kalemlerimiz. Yine konuşmacılardan bir tanesi dedi ki: "Eğitime savunmanın dörtte 1'i kadar para harcıyorsunuz." Şimdi, ya bütçeyi okumayı bilmiyorsunuz ya hesap kitap bilmiyorsunuz. Bunlar tek tek, rakam rakam buralarda görüşülen, incelenen konular. Şu anda, toplam bizim, kamunun sağlığa harcadığı rakam 68 milyar TL 2013 yılında, 68. Eğitime de aşağı yukarı bir o kadar daha, yaklaşık 69 milyar harcıyoruz. Eğitim ve sağlık 1 numaralı ve 2 numaralı, en önemli harcama kalemlerimiz bütçede ve eğitim, özellikle 2004 bütçemizden bu yana hep 1 numara oldu ve o gün bugündür de 1 numara olmaya devam ediyor.

Yine, tarımla ilgili Sayın Güneş'in ifadeleri vardı, "Yüzde 1." dediniz ve hatta bir "gasp" ifadesini de kullandınız ki bu da çok üzücü. Bakın, bütçe ortada. Bizim, 2013 bütçesinden tarıma ayırdığımız, sadece bütçe giderleri açısından baktığımızda, gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1,09'u, yüzde 1'in üzerinde. OECD'nin farklı bir hesap metodu var, en son raporlarını açıp bakabilirsiniz. OECD'nin ortalaması yüzde 0,95 iken OECD, Türkiye'nin tarım desteklerini yüzde 2,18 diye hesap ediyor. Özellikle, bu gümrük ve koruma uygulamalarının getirdiği ilave desteği de OECD hesaba katıyor ve OECD içerisinde tarıma en çok destek veren ülke, 1 numaralı ülke Türkiye gösteriliyor gayrisafi yurt içi hasılasına göre.

Yine, OECD rakamlarından yola çıkmışken, özellikle Sayın Güneş'in gösterdiği bir grafik vardı ve tutanaklardan da bakabiliriz, "Bu, OECD'deki genç işsizlik grafiğidir." dedi. 2 ayrı arkadaşımıza ayrı ayrı biraz önce talimat verdim "OECD raporlarından çıkarın, bana şu genç işsizlik rakamlarını bir gösterin." dedim. 2012'nin 2'nci çeyreği itibarıyla bütün OECD ülkelerinin rakamları var. OECD'deki genç işsizlik ortalaması yüzde 16, Türkiye yüzde 15, grafik de burada. Öyle üçte 1 işsizlik falan yok. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Güneş, siz akademisyen kimliğinizle ve bu konuları bilen bir kişi olarak, işsizlik rakamını kullanarak?

HURŞİT GÜNEŞ (Kocaeli) - Grafikte yazıyor?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Bakın, başka türlü tanımlar getirebilirsiniz ama OECD'nin ve Eurostat'ın bir işsizlik tanımı vardır, bunlar OECD'nin kendi raporundandır. "Türkiye'deki her 3 gençten 1'i işsiz." derken hem OECD hem Eurostat bunu yüzde 15,2 olarak açıklıyorsa bu kürsüden "Üçte 1'i gençlerin işsiz." demek çok doğru değil, ben bunu özellikle hatırlatmak istiyorum.

HURŞİT GÜNEŞ (Kocaeli) - OECD raporuna yazarsın.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye tarıma desteği, gerçekten, hem çeşitlendiren hem de bu konuda güzel sonuçlar alan bir ülke. Bakın, şu anda biz tarımsal gayrisafi yurt içi hasıla olarak dünyada 7'nciyiz, Avrupa'da 1'inciyiz. Ha, bir de rakamları vereyim: 2002'deki rakamımız 23 milyar dolar, 2011'deki rakamımız 61 milyar dolar ve dünya 7'ncisiyiz. İnşallah, 2023'te dünyada 5'inci olacağız tarımsal gayrisafi yurt içi hasıla açısından. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bir yandan Türkiye hızla sanayileşiyor, doğru ama asla tarımı ihmal etmiyoruz. Bakın, tarımda tablo bu. Turizmde, şu anda gelen turist sayısı açısından dünya 6'ncılığına yükseldik, gelen turist sayısı açısından. Bütün bunlar ekonomimizin çeşitlendirilmesi açısından son derece önemli ve ileriye doğru, daha sağlam, pek çok konuda başarılı, pek çok konuda yapısı sağlam bir ekonomi olmamız açsından da son derece önemli konular.

Bir başka konu bu altın meselesi. Altın ihracatı, altınla ilgili işlemler, sanki Türkiye'nin büyümesine suni bir katkıda bulunuyor, Türkiye'nin ekonomik büyümesini olduğundan farklı gösteriyor gibi yanlış bir bilgilendirme, bir dezenformasyon yayılmaya çalışılıyor. Bununla ilgili Kalkınma Bakanlığımız gerekli bütün açıklamaları yaptı. TÜİK, bu altın istatistiği nasıl tutulur, ta temmuz ayında, 6 sayfalık bir açıklamayla ortaya koydu. Bizim gayrısafi yurt içi hasıla hesabımızdaki temel yöntem üretim yöntemi yani biz Türkiye'deki toplam oluşturulan katma değeri toplayarak gayrısafi yurt içi hasılayı buluyoruz. Altını eğer Türkiye'de üretiyorsak, toprak altından çıkarıyorsak orada oluşan katma değer, altının değeri olduğu gibi büyümemize giriyor ama ithal ve ihraç arasındaki fark -biliyorsunuz kâr çok çok düşüktür- onun büyümemize herhangi bir katkısı, fazla bir desteği yok. Bunlar defalarca açıklandığı hâlde, hâlâ işte "Büyüme sunidir." "Altın da ihraç edilmişti, o büyümeye etki etmiştir." gibi yanlış değerlendirmelerin yapılması gerçekten bizim için üzücü.

BÜLENT KUŞOĞLU (Ankara) - "Var" diye açıkladınız Sayın Başbakan Yardımcısı.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Yine bir başka konu -artık benden önceki konuşmacıların değindiği konulara hızlı hızlı değiniyorum başlıklar hâlinde- Türkiye'de gelir dağılımı ve satın alma gücü. Bunu Sayın Başbakanımız bütçenin ilk açılış gününde ortaya koydu fakat defalarca bu bilgilerin verilmesine rağmen, hâlâ, maalesef, bir yoksulluk edebiyatı yapılıyor, sanki satın alma gücü düşüyormuş Türkiye'de gibi, sanki gelir dağılımı bozuluyormuş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Gerçek çok açık ortada, hesap kitap da ortada. Sadece birkaç örnek vereceğim, fazla vakit harcamayacağım çünkü çok işlendi bu konu. Bakın, en düşük memur maaşı 2002'de 382 kilo makarna alırken bugün 695 kilo makarna alabiliyor?

İZZET ÇETİN (Ankara) - Kaç altın alıyor Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?48 kilo dana eti alırken 66 kilo dana eti alıyor, 135 litre ayçiçeği yağı alırken bugün 256 litre ayçiçeği yağı alıyor.

İZZET ÇETİN (Ankara) - Altınla kıyaslayın.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Asgari ücrete geçiyorum: 182 kilo ekmek olmuş 288 kilo, 143 litre süt olmuş 316 litre, 110 kilo şeker olmuş 232 kilo şeker. Bu, satın alma gücünün artmasıdır, bu refahın artmasıdır. Bunu dünyanın neresine götürüp de anlatsanız "Bu ülke gelişmiş, kalkınmış. Bu ülkede yoksulluk azalmış, refah artmış." derler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

İZZET ÇETİN (Ankara) - Ekmeği kiloyla kim alıyor Sayın Bakan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Bu konularda akıntıya kürek çekmenin hiçbir anlamı yok. Bu tabloya rağmen, bu rakamlara rağmen farklı şeyler söylemek de inanın Türkiye içinde de, Türkiye dışında da ciddi kredibilite kaybına uğruyor, daha sonra söylediklerinizin de bir değeri olmuyor. Gerçeklere dayanan, gerçekler bazında ifadeler olsa ve o konuda gerçekten bize yol gösterici, yön verici söylemler ve öneriler gelse bize de faydalı olacak, biz de belki politikalarımıza bir şekilde yön vermekte sizin görüşlerinizi kullanabileceğiz.

Bir başka önemli konu: Bakın, Türkiye 2002'de IMF'in 42'nci büyük ortağıymış, 42'nci, bugün 20'nci büyük ortağı. İnşallah, Mayıs 2013'te, Allah kısmet ederse beş ay sonra, bu borcu sıfırlıyoruz ve artık Türkiye uzun yıllardan sonra IMF'e borcunu sıfırlayan bir ülke, hatta bundan sonra da IMF kaynaklarına destek vermeye başlayacak, IMF'e borç vermeye başlayacak bir ülke olacak. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Borçlarla ilgili pek çok rakam ifade edildi. Fakat, ben şunu size ifade edeyim ki: Bakın, Türkiye'de biz bir yandan bu gelişme, kalkınma için çaba gösterdik, bir yandan sosyal harcamalarımızı artırdık, bir yandan tarım desteğini artırdık, bir yandan bankacılık sistemimizin daha sağlam temellere oturması için çalıştık fakat bir yandan da harıl harıl borç ödedik. Sadece kendi dönemimizde, 2002 Kasımdan bu yana, batan bankalar için ve kamu bankalarının görev zararı için yapılmış olan borçlanmaya yaptığımız ödemeler bugünkü rakamla 112 milyar dolar. 2010 sonunda bunu da sıfırladık çok şükür. 2012 sonu itibarıyla da batan bankalardan ve kamu bankaları zararlarından, 2001 krizinden bugüne kalan borç artık yok.

Yine, özel sektörün borcu çok konu ediliyor. Bakın, yıl 2002, bizim özel sektörümüzün dışarıya borcunun millî gelire oranı yüzde 18,7; en son rakamlar yüzde 27,8 gösteriyor yani 9 puanlık bir artış olmuş. Ama kamu borcunda da yaklaşık 40 puanlık bir düşüş var. Bu 40 puanlık düşüşü hiç görmezden gelip -millî gelire oran olarak 40 puan- sadece özel sektörün borcu artıyor diye sanki Türkiye'de bir borç sorunu varmış gibi sunmak da yine rakamlarla, gerçeklerle örtüşmüyor. Kaldı ki bizim özel sektörümüzün yurt dışında da çok ciddi varlıkları var, bütün raporlarda bunları görüyorsunuz. Ve kamuya baktığınızda, özellikle kamuya, kamunun net dış borcu haziran sonu itibarıyla sıfırlandı, hatta artıya geçtik. Yani, kamunun elindeki döviz varlıkları şu anda kamunun döviz borcundan daha fazla. Net dış borcunu sıfırlayan bir Türkiye var artık -kamu kesimi olarak söylüyorum- sadece hazine değil tüm belediyeleri, tüm KİT'leri de katarak hesap ettiğimizde, artık dış borcunu sıfırlamış bir Türkiye'den bahsediyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine, Sayın Şandır'ın ifadeleri vardı, dedi ki: "Genç işsizlik yüzde 20'ye ulaştı." Keşke, Sayın Şandır, bir zahmet edip TÜİK raporlarına bir baksanız ya da OECD ya da Eurostat rakamlarına baksanız da öyle söyleseydiniz bu rakamı. En son TÜİK rakamımız yüzde 15,2. İşsizlikte yarım puanın, 1 puanın dahi çok önemli olduğunu siz çok iyi takdir edersiniz. Yüzde 15,2 rakamını "Genç işsizlik yüzde 20'ye çıktı." diye bu kürsüden ifade etmeniz, yine, halkımıza doğruları söyleme anlamında, artık sizlerin takdir etmesi gereken bir tablo.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) - Kayıt dışını saymayacak mıyız?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Kaldı ki 17 ülkeye baktığımızda, avro bölgesine baktığımızda, genç işsizlik ortalaması şu anda yüzde 23,9. Avro bölgesinin ortalaması 23,9'ken bizde bu rakam yüzde 15,2. Dolayısıyla yine, rakamlar konusunda -Sayın Güneş gibi- daha dikkatli olmanızın sizler için kredibiliteniz açısından daha hayırlı olacağını düşünüyorum.

Yine, bir başka ifade: "Nüfusun yarısı yoksulluk sınırı altında." Hangi usulde ölçerseniz ölçün, hangi uluslararası veriye bakarsanız bakın, isterseniz Dünya Bankasına bakın, isterseniz Birleşmiş Milletlerin rakamlarına, böyle bir şey yok. Ha, sizin kendi bir hesap yönteminiz olabilir ama Türkiye'nin rakamları uluslararası standartlarda, uluslararası mukayese edilebilir rakamlar olmalıdır ve o çerçevede konuşmalıyız.

Yine, bir başka konu: "Satışa sunulmayan ne kaldı?" dediniz, özelleştirmeleri eleştirdiniz. E, MHP-DSP-ANAP koalisyon döneminde de pek çok özelleştirme yapıldı. Sayın Bahçeli'nin pek çok Özelleştirme Yüksek Kurulu kararının altında imzası var. Yani "Eğer bu yanlış bir şeyse siz o dönemde niye yaptınız?" diye sormak lazım. Kaldı ki özel sektörün ekonomide ağırlığının artmasını isteyen bir ekonomik programımız var bizim. Özel sektörün o verimliliği, o dinamizminden daha çok istifade etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bakıyoruz özelleştirdiğimiz kuruluşlara, zarar eden kuruluşlara bakıyoruz, özelleştirildikten sonra bırakın zararı, ettikleri kâr ve tekrar devlete ödedikleri vergi bu ülke için çok çok önemli bir kaynak.

Yine, dediniz ki: "Bu bütçe bir zulüm bütçesidir." İşte, milliyetçilikle ilgili yine ifadeleriniz vardı. Ben yine, bakın, kırk iki aylık MHP-DSP-ANAP döneminden bazı veriler sunmak istiyorum ve eğer bu kadar ağır ifadeler kullanmasaydınız belki bu verileri hatırlatmama gerek kalmayacaktı ama "zulüm bütçesi" diyorsanız ben şimdi soruyorum: Merkezî yönetimin toplam borcunun bu kırk iki aylık, üç buçuk yıllık iktidarınız döneminde 28 milyardan 235 milyara çıkması zulüm müdür, değil midir? Yine soruyorum: O kısa süre içerisinde dolar kuru 395'ten 1.646'ya çıkmış, Türk lirasının değeri dörtte 1'ine düşmüş. Bu zulüm müdür, değil midir? Yine, "milliyetçilik" dediniz. Bakın, gayrisafi millî hasıladan bahsediyorum: 262 milyarla devralmışsınız, 2002'de rakam 230 milyar! Millî hasılamızdan bahsediyorum.

Dolayısıyla, milliyetçilik, 230 milyarlık gayrisafi yurt içi hasılayı 800 milyar dolara çıkarmaktır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Milliyetçilik, bu ülkenin borcunu millî gelirinin yüzde 74'ünden yüzde 36'sına indirmektir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Milliyetçilik, bu ülkede yüzde 66'ya çıkmış olan faizleri yüzde 5,77'ye indirmek, yüzde 30'u bulan reel faizi yüzde sıfıra indirebilmektir. Eğer milliyetçilik, bu milleti, bu ülkeyi sevmekse bunu da rakamlarla çok çok açık bir şekilde görüyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine Sayın Ayaydın'ın ifadeleri vardı, gerçi Sayın Güneş de bunların pek çoğunu tekrar etti ama şunu ifade etmek istiyorum ki: Bakın, özellikle ekonomi ve finans alanına baktığınızda eleştirilerinizi çok çok dikkatli, çok hesaplı kitaplı yapmanız lazım. Bütün dünyanın artık kabul ettiği, bütün Avrupa'nın kabul ettiği bir Türk ekonomisini, burada, hele hele en sağlam noktalarından eleştirmeye çalışmak sadece, dediğim gibi, bu eleştirileri yapanlar adına bir güven kaybıdır ve Türkiye muhalefeti adına da iyi bir tablo değildir diyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine sayın konuşmacıların dile getirdiği bazı konular vardı "Türkiye'de icra sayıları artıyor, dosyaları artıyor." diye. Bakın, size bir rakam vereceğim, Adalet Bakanlığımızdan aldığım rakam: 2002 yılı itibarıyla açılan takip sayısı -icradan bahsediyoruz- 3 milyon 894 bin,  2011 yılına geldiğimizde 6 milyon 252 bin yani yüzde 60'lık bir artış var ama bunun yanında 3 misline çıkmış bir millî gelir var. 3 katına çıkmış bir ekonomik boyut var. Ekonomi her şeyiyle büyük yer,  alacağıyla, vereceğiyle, ödenen çekleriyle, kredileriyle her şeyiyle büyük yer. Yine, bakıyoruz ihracat 36 milyardan 150 milyar dolara çıkmış, 4 kat artmış. Dolayısıyla bu kadar büyüyen ekonomide icra dosyaları sayısında da yüzde 60'lık bir artış, bu dokuz yıllık dönem içerisinde gayet makul. Olağanüstü bir tablo burada kesinlikle yok.

Cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısının artışı. Biliyorsunuz, burada şartlı tahliye oranının yüzde 40'tan yüzde 67'ye çıkarılmasıyla ile ilgili bir adım attık. Dolayısıyla burada, artık eskiye göre daha uzun süreler cezaevinde kalma söz konusu.

SIRRI SAKIK (Muş) - Nasıl? Anlamadım!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Yine, pek çok konuda cezalar artırıldı. 2011 yılından itibaren Yargıtay ceza dairesi ve üye sayısı artırıldı ve dosyalar daha hızlı onaylanıyor, o da sayıdaki artışın bir sebebi ama belki de en önemlisi. Diyeceksiniz ki "Niye cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısı arttı?" Değerli arkadaşlar, mafyalar, çeteler artık dışarıda dolaşmıyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Mafyalar, çeteler içeride, artışın da en önemli sebebi bu.

Yine, bazı konuşmacıların kuvvetler ayrılığıyla ilgili değerlendirmeleri, ifadeleri oldu. Anayasa'mızın 125'inci maddesinin 4'üncü fıkrası çok açık, aynen okuyorum: "Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez." Bu, Anayasa hükmü, bizim istediğimiz de tam bu; her kuvvetin kendi anayasal sınırları içerisine çekilmesi. Her taş kendi yerinde ağır. Yasama, yürütme ve yargı, sistemin birbirini dengeleyen ve tamamlayan parçalarıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, devlet organları arasında bir çatışmanın gerekçesi, farklı kuvvetler arasındaki çekişmenin mazereti olarak da algılanmamalıdır. İtiraz ettiğimiz husus şudur: Yargının kendi yetki alanını kendi kendine genişletecek kararlar alması ve görev alanına girmeyen konularda, bir tür nüfuz alanı mantığıyla alanına katmasıyla oluşan genişlemelerdir. Bir bakıma, kuvvetler ayrımını mazeret gösterip yargının yasama ve yürütmeye müdahil olmasıdır. Böylesi bir gelişme, güvensizlik ve belirsizlik duygularını besleyeceği gibi, keyfîliği normatif bir değer hâline de getirebilir diyoruz ve Sayın Başbakanımızın itirazları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yargı erkleri kendi anayasal sınırları içerisinde uygulamaya bunu yansıtmalıdır.

Daha önceki dönemlerden olumsuz tecrübeler yaşadık. Bakın, burada bir "367" vakası yaşadık. Anayasa Mahkemesi, 367 milletvekili bulunmadan cumhurbaşkanı seçilemeyeceğine dair bir karar verdi. Ne yaptı? Kendini yasamanın yerine koydu. Halkın yüzde 47'sinin oyunu almış olan iktidar partisini kapatmaya çalıştı.

Yine, Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddelerinde, eğitim ve öğretim özgürlüğünü genişletmeye yönelik olarak 411 milletvekilinin oyuyla kabul edilen bir kanunun, daha doğrusu anayasa değişikliğinin iptalini hep beraber gördük.

Yine, Anayasa'nın 155'inci maddesindeki hüküm uyarınca, kamu hizmetleriyle ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında iki ay içerisinde düşüncesini bildirmekle görevli olan Danıştayın bu süre içerisinde görüşünü bildirmemesi sebebiyle çok büyük zararların oluştuğunu gördük. İşte, belki İzmir Limanı bunun en somut örneği. 3 Mayıs 2007'de 1 milyar 275 milyon dolara ihale ediliyor özelleştirmede. Ne yapılması lazım? İki ay içerisinde görüş yazılması lazım. Peki, görüş ne zaman geliyor? 27 Temmuz 2009. İki ay değil, iki sene iki ay sonra. Şartlar değişiyor, firma o günkü finansman imkânlarına ulaşamıyor ve vazgeçiyor. Sadece o 1 milyar 275 milyonun gecikmiş tahsili sebebiyle, faiziyle beraber hesap ettiğimizde, şu anda 1,7 milyar dolarlık bizim kaybımız var. İşte bu, yargının yerindelik denetiminin, yargının, bir bakıma yürütmenin yerine kendisini koymasının somut örneklerinden bir tanesi. Yine, biz bunu Haydarpaşa'da gördük, Galataport'ta gördük, Türk TELEKOM'da gördük, YÖK'ün üniversiteye giriş sınavında uygulanacak katsayının belirlenmesine ilişkin kararında gördük, hâkim ve savcı adaylığı alımı için yapılan mülakatlarla ilgili olarak verilen kararlarda gördük ve bir bakıma bu isyanımız, bu görüşümüz bu nedenledir.

Yine, Suriye'yle ilgili pek çok konu gündeme geldi. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, yanı başımızdaki, en uzun sınırı paylaştığımız, akrabalarımızın, kardeşlerimizin yaşadığı Suriye'de halkın taleplerinin dikkate alınması, değişim sürecinin zararsız şekilde atlatılması için her türlü girişimde bulunduk. Maalesef, tüm tavsiye ve dostane uyarılarımıza rağmen, Suriye rejimi reformları yapmak yerine, oyalama taktikleriyle sorunun üstesinden gelebileceğini ve meseleyi baskıyla çözebileceğini zannetti. Ne zaman ki Esed rejimi halkına karşı silah doğrulttu, çocukları, yaşlıları, kadınları, masum sivilleri katletmeye başladı, işte o zaman, biz de Türkiye olarak Suriye halkının yanındaki yerimizi aldık. Şu ana kadar, bu rejim 50 binden fazla masum insanı öldürdü. Yaşanan olaylar neticesinde 2,5 milyon kişi ülke içerisinde göç etmek zorunda kaldı, 500 bin Suriyeli komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Zulüm ve katliamdan kaçan Suriyeli kardeşlerimize ayrım gözetmeden, meşrebine, mezhebine ve dinine bakmadan kapılarımızı, evlerimizi ve en önemlisi de gönüllerimizi açtık. Hâlihazırda, 14 barınma merkezinde 136 bin Suriye vatandaşını misafir ediyoruz, eğitimden sağlığa kadar her türlü ihtiyaçlarını görüyoruz.

Akan kanın ve yaşanan bu trajedinin bir an önce son bulması amacıyla da çok yoğun bir diplomasi trafiği yürüttük, yürütmekteyiz. Suriye meselesinin uluslararası toplumda hak ettiği ilgiyi görmesi için de büyük çaba sarf etmekteyiz. İşte, Türkiye, Suriye Ulusal Koalisyonu'nu, Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanımış ve destek taahhüdünü yinelemiştir ama bunu tanıyan sadece Türkiye değildir. En son Marakeş'te yapılan toplantıda 114 ülkenin ve 13 uluslararası kuruluşun katılımıyla yapılan Suriye Dostları Grubunun 4'üncü toplantısında "Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu'nu Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanınmıştır. Yani, dünyada artık büyük ekseriyette rejim değil, Suriye halkının gerçek temsilcileri bugün tanınmaktadır. Zaten kendi halkını uçaklarla bombalayan, sahilden harp gemileriyle kendi şehirlerini bombalayan, hatta en son dönemde Scut füzelerini de yine kendi halkı üzerinde kullanmaya başlayan bir rejimin artık meşruiyeti kalmamıştır. Bu rejim artık gidicidir, tamamen zamanlama meselesidir. Yönetimin her seviyesinden ve özellikle de askerî kanattan her gün kaçışlar vardır. Muhalefet, ülkenin her bölgesinde etkinliğini artırmaktadır. Âciz kalan rejimin halkına karşı yürüttüğü bu kirli savaşa komşu ülkeleri müdahil kılmaya, çatışmaya çekmeye dönük niyetlerin de farkındayız. Ancak, vatandaşlarımızın temel haklarını ve sınırlarını korumak için uluslararası hukuk çerçevesinde de gerekli her türlü önlemi aldık ve bu önlemleri almaya da devam edeceğiz ve attığımız bütün adımlar, atacağımız bütün adımlar güçlü bir uluslararası hukuk zemininde olacaktır, güçlü bir uluslararası meşruiyet zemininde olacaktır. Türkiye olarak, Suriye halkı ile kardeşlik hukukunun gereği olan dayanışmamızı, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da devam ettireceğiz.

Suriye'yle ilgili özellikle bu Patriot füzeleri konusu sık sık gündeme gelmekte. Suriye'deki durum, değerli arkadaşlar, ciddiyetini koruyor. Biliyorsunuz 5 tane vatandaşımızı kaybettik 3 Ekim tarihindeki bu düşen bombada. Yine, halkımızı ve topraklarımızı korumak sorumluluğumuz olduğu kadar da meşru bir hakkımız. Hükûmetimiz bu çerçevede tamamen savunma amaçlı olmak üzere, üyesi olduğumuz NATO'dan, savunma sistemlerimizin NATO çerçevesinde konuşlandırılacak Patriot füze savunma bataryalarıyla takviyesini istemiştir ve 4 Aralık tarihinde de NATO dışişleri bakanları, NATO Konseyinde bu talebimizi onaylamıştır. Süre bir yıllığınadır ama gerekirse bu süre uzatılabilecektir. Tekrar ediyorum ki bu önlemler savunma amaçlı önlemlerdir. Onun ötesinde kimse bir şey aramamalıdır. Buradaki amacımız da Suriye'deki krizin daha fazla tırmanmasına engel olabilmektir. Türkiye, Suriye krizinin barışçı yollardan bir an evvel çözümü amacıyla da yapmış olduğu bu girişimleri bundan sonra da aynen, kararlılıkla uygulamaya devam edecektir.

Yine, özellikle komşumuz İran'ın, kendisi 2.000-2.500 kilometrelik füzelere sahipken bu konuda bazı açıklamalar yapması, farklı bir tutum sergilemesi de, kuşkusuz, bizim için kabul edilemez. Burada Suriye'nin tüm komşularının ve bütün bölge ülkelerinin yapması gereken, her gün katledilen masum sivillerin, masum Suriye vatandaşlarının yanında olmaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 28 Aralık 2011 tarihinde, Uludere ilçemize yakın sınırın Irak tarafında, maalesef, 34 kardeşimizi, 34 vatandaşımızı yitirdik. Bu elim olay karşısında, sadece oradaki aileler, sadece belli bir bölgedeki vatandaşlarımız değil, 75 milyon bu acıyı yüreğinde hissetti. Sayın Başbakanımızın eşi ve kızı bölgeye giderek bu ailelerin acılarına ortak oldular. Başbakan Yardımcımız, eşi, pek çok bakanımız, milletvekillerimiz aynı şekilde, bu köylere gittiler, aileleri ziyaret ettiler. Valimiz, CHP ve BDP genel başkanları, milletvekilleri de yine bölgeye gittiler, ailelerin acılarını paylaştılar. Bu vahim hadisenin ardından, acılı aileleri bir nebze olsun teselli etmek amacıyla, Hükûmetimiz çok samimi adımlar attı. Bu ailelere gerek maddi gerekse manevi destek sağlama konusunda mevzuatın çerçevesinin de ötesinde adımlar atıldı. Ayrıca, bu vahim hadisenin nasıl olduğu konusunda Meclisimizde de biliyorsunuz bir araştırma komisyonu kuruldu. Adli ve idari yargı süreci başlatıldı. Bu süreçler de devam ediyor, askerî yargı süreci devam ediyor, Diyarbakır Başsavcılığının çalışmaları devam ediyor.

Ben, bir kere daha şu hususun altını çizmek durumundayım: Uludere'deki hadisenin acıları başta Hükûmetimiz, partimiz ve grubumuz olmak üzere ırk, inanç, dil, din ayrımı olmaksızın toplumun her kesimi tarafından paylaşılmıştır. Uludere'nin acısı, bu milletin ortak acısıdır. O ailelerin hissiyatı, bu milletin ortak hissiyatıdır. Bu hadisenin bir ayrışmanın, çatışmanın, hele hele bir istismarın aracı yapılması son derece tehlikelidir ve bu istismarı biz sadece BDP'de görmüyoruz,

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Adalet arıyorlar? Ne zamandan beri adalet aramak istismar oldu?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Maalesef bu istismar kervanına Cumhuriyet Halk Partisi de katılmakta. Yaşanan acı üzerinden, akan kan üzerinden istismar siyaseti gütmek, fırsatçılığa girişmek, en az yaşanan olay kadar acıdır, vehimdir.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Ayıp ya!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Sayın Bakan, vur emrini kim verdi?

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Toplu katliam, soykırım, insanlık suçu?

BAŞKAN - Lütfen? Lütfen hatibin sözünü kesmeyin efendim, lütfen? Şurada birkaç dakika daha sabredin.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Bir vahim hadisenin?

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Ayıp!

HASİP KAPLAN (Şırnak) - 34 can? Adalet arıyor insanlar?

BAŞKAN - Lütfen?

HASİP KAPLAN (Şırnak) - O işin sorumlusu kim, ortaya çıksın!

BAŞKAN - Lütfen?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Bir vahim hadisenin kendi bağlamından, kendi gerçekliğinden koparılarak, özellikle de vicdan dairesinin dışına çıkarılarak, sağduyudan uzak şekilde istismar ve fırsatçılık hırsıyla ele alınması o acıyı dindirmez, tam tersine o acıyı büyütür. (CHP sıralarından gürültüler)

BÜLENT TURAN (İstanbul) - Dinle, dinle!

MUSATAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) - Sana ne? Sana ne oluyor? (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı konuşmalar, gürültüler)

BAŞKAN - Lütfen? Lütfen değerli arkadaşlar, lütfen? Sükûneti muhafaza edelim, lütfen.

Değerli arkadaşlar, lütfen?

Sayın Babacan, lütfen, devam edin siz. (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı konuşmalar, gürültüler)

Devam edin lütfen?

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Adalet arıyor insanlar!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, Uludere hadisesini ayrışmanın bir fırsatı olarak değil, bu tür hadiselerin yaşanmaması için? (AK PARTİ ve CHP sıralarından karşılıklı konuşmalar, gürültüler)

BAŞKAN - Lütfen yerinize oturunuz arkadaşlar. Lütfen, yerinize oturunuz. 

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) -?acı bir tecrübe olarak görmek vicdani bir sorumluluktur.

Terörle iç içe yaşayan, her an terör tehdidine maruz kalan, terörle büyük bir hassasiyetle mücadele eden bir ülkede Uludere'yi bir fırsat olarak görmek, bunu siyasi istismar aracı yapmak?

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Bir yıldır "Bombalama emrini kim verdi?" sorusuna cevap veremediniz.

BAŞKAN - Değerli arkadaşlar, lütfen, bakın müzakerelerin sonuna geldik. Ne olur! Bu yılın son müzakeresi bu!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Hem suçlu hem güçlü!

BAŞKAN - Sükûneti muhafaza edelim.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Hem suçlu hem güçlü!

BAŞKAN - Laf atmayın, bundan kimseye bir fayda yok. Şu ana kadar sükûnet içerisinde geldi. Yani oradaki yapılan söz atmaların? 

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Bir yıldan bu tarafa "Bombalama emrini kim verdi?" sorusuna cevap veremediniz.

BAŞKAN - Sayın Özdemir, siz idare amirisiniz, lütfen uygun değil.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Ama Sayın Başkan olur mu öyle şey?

BAŞKAN - Ama sizin oradan attığınız lafın buraya bir faydası yok, kamuoyu da duymuyor.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Ama muhalefeti suçluyor.

BAŞKAN - Efendim, suçluyorsa cevap verilir.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - "Siyasi istismar yapıyor." diyor.

BAŞKAN - Suçluyorsa cevap verilir.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Bilir misiniz ki oradaki insanlar bir yıldan beri?

BAŞKAN - Suçluyorsa söz istersiniz birileri cevap verir ona, söz kesmek yok ki!

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - İnsanlar?

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Sayın Başkan, vereceğiz, bu sataşmanın cevabını vereceğiz.

BAŞKAN - Vereceksen vereceksin ama siz konuşurken hiç kimse müdahale etmedi bakınız, istediğiniz gibi konuştunuz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - İktidar partisi milletvekilinin orada ne işi var?

BAŞKAN - Bir dakika?

Bu kürsünün dokunulmazlığı var, burada herkes istediğini söylüyor, siz de konuştunuz kimse laf atmadı. Doğru bir şey değil canım yani.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Tamam da AK PARTİ milletvekilleri oraya kadar yürüyor.

BAŞKAN - Siz grup başkan vekilliği de yaptınız. Olur mu böyle bir şey? Buranın da bir usulü var.

HASİP KAPLAN (Şırnak) - Kalkan milletvekilini oturtun o zaman.

BAŞKAN - Yeri geliyor İç Tüzük'e göre hak talep ediyorsunuz öbür tarafta İç Tüzük'te olmayan tavırlar ortaya koyuyorsunuz. O zaman hangi İç Tüzük nerede kalıyor, yapmayın lütfen.

Sayın Babacan, devam edin.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Uludere hadisesini ayrışmanın bir fırsatı olarak değil, bu tür hadiselerin yaşanmaması için acı bir tecrübe olarak görmek vicdani bir sorumluluktur. Terörle iç içe yaşayan, her an terör tehdidine maruz kalan, terörle büyük bir hassasiyetle mücadele eden bir ülkede Uludere'yi bir fırsat olarak görmek, bunu siyasi istismar aracı yapmak sorumlu, sağlıklı ve sağduyulu bir siyaset olamaz. Unutmayalım ki, daha önce de biz bir Gediktepe vakası yaşadık. Sivil vatandaş zannedilenler terörist çıktı; şehitler verdik, bedel ödedik. İstismarcılar ve fırsatçılar ellerini çektiğinde Uludere hadisesi çok daha hızlı bir şekilde aydınlanacak ve çözüme kavuşacaktır.(AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, 1980 ve sonrasında Diyarbakır Cezaevinde yaşanan insanlık dışı muamele ve işkencenin milletimizin hafızasında ve ortak vicdanında derin bir yara açtığını hepimiz biliyoruz. Kalbi olan, vicdanı olan, insanlıktan zerre eser taşıyan birinin Diyarbakır Cezaevinde yaşananları ve yaşatılanları onaylaması asla mümkün değildir. Nitekim, Sayın Başbakanımız da değişik vesilelerle Diyarbakır Cezaevinde yaşanan olayları kınamış ve o acıyı paylaşmıştır. Esasen AK PARTİ pek çok mensubu benzer süreçlerden geçmiş bir parti olarak Diyarbakır Cezaevinde yaşananlarla empati kurabilen bir partidir. Hükûmetimiz ne şekilde olursa olsun ret, inkâr ve asimilasyonun karşısındadır ve bu karşıtlığını da defalarca somut bir şekilde ifadelendirmiştir, uygulamalarıyla da ortaya koymuştur. Hükûmetimizin kuruluşunun ilk gününden itibaren "İşkenceye sıfır tolerans." dedik ve bunu da kararlılıkla uyguluyoruz. Diyarbakır Cezaevinde yaşananlar ne kadar acıysa bu acıyı bir başka acıyla örtmek, kanı kanla yıkamak, yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışmak da o kadar isabetsiz bir yaklaşım olacaktır. Diyarbakır'ı yaşamış olanların bugün kan akıtmasını, masum canlara kastetmesini, mağaralarda yapılan işkencelere müsamaha göstermesini, bütün bunlara seyirci kalmasını, bu yanlışları onaylamasını anlamak da elbette mümkün değildir. Diyarbakır Cezaevinde yaşanan acı, vicdanlarda yeni yaralar açarak kapatılamaz, dindirilemez. Öte yandan, şiddet kimden gelirse gelsin, nereden gelirse gelsin mazur görülemez ve gösterilemez. İşkencenin her türü insanlık dışıdır, bir suçtur. İşkence büyük bir yanlıştır ancak terör de insanlık dışıdır, bir suçtur. Terör de büyük bir yanlıştır. Bir yanlış bir başka yanlışla düzeltilemez. Sebebi ne olursa olsun AK PARTİ'nin terörü meşru göstermek gibi bir yaklaşımı olamaz. Gayrimeşru yolları meşrulaştırmak gibi bir anlayışımız da olamaz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine bazı konuşmacıların gündeme getirdiği tutuklu gazeteciler konusu var. Bu, bize hem yurt içi temaslarımızda hem yurt dışı temaslarımızda sık sık soruluyor, "özellikle "Bu kişiler acaba farklı bir anlayışla, farklı bir sebeple mi tutuklu ya da hükümlü oldular.?" diye de sorgulanıyor. Bakın, tutuklu gazeteciler dediğimiz kişilerden bazılarının dosyalarından hangi suçlardan yargılandıklarını sizlere ifade etmek istiyorum: Ateşli silah bulundurmak, polis ve bekçi öldürmek, bombalama eylemlerine katılmak? (CHP sıralarından "Yok yok, sen bari söyleme." sesleri, gürültüler) ?

İDRİS BALUKEN (Bingöl) - Ayıp, utanın!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?banka soygunu?

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Listesini bize de gönderin Sayın Bakan.

AYLA AKAT (Batman) - Onlar daha ceza almadılar, ne zaman hüküm verdiniz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?terör örgütlerine üye olmak evrakta sahtecilik, silahlı soygun; bunlar dosyalardan alınan yargılama konuları. Bu kişiler, gazetecilik meslekleri için ya da gazetecilik alanındaki çalışmaları için yargılanmıyor, gazeteciliğin dışında gösterdikleri faaliyetler için yargılanıyor.

MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) - Başbakan hakkında da var.

AYTUĞ ATICI (Mersin) - Kalpazan var mı içlerinde, kalpazan?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Takdir edersiniz ki, pek çok darbe hazırlığı ya da kötü niyetli pek çok yapılanmanın bir kamuoyu ayağı vardır ve bu kamuoyu ayağında da özellikle kamuoyu oluşturma anlamında da?

İZZET ÇETİN (Ankara) - Arkana dön bir bak Sayın Bakan, kimleri göreceksin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?basının da rolü olabilir, daha önceki tecrübelerde de bunu Türkiye görmüştür. Dolayısıyla, darbe hazırlıklarında?

İZZET ÇETİN (Ankara) - Geldi gene gemicikçiler?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?özellikle işi, kamuoyunu hazırlamak açısından ya da fiilen bu tür saydığım eylemlerin içinde bulunma açısından değerlendirdiğimizde kimi sayılara göre 40? Ki açıklanan rakamlar her gün değişiyor, bu uluslararası örgütün açıkladığı bazı 40'lı rakamlar var, 70'li rakamlar var. Fakat nereden bakarsak bakalım?

İDRİS BALUKEN (Bingöl) - En fazla tutuklu gazetecinin olduğu yer.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?binlerce gazetenin olduğu, 1.100 tane radyo kanalının olduğu, 400'ün üzerinde televizyon kanalının olduğu bir ülkede eğer gazetecilerin arasında da bu tür yanlış işlere girenler varsa, bazı yanlışların içine düşenler varsa gazetecilik kimliği?

İZZET ÇETİN (Ankara) - Arkana dön bir bak Sayın Bakan, kimleri göreceksin!

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - ?diğer suçlar için bir koruma sahası, bir dokunulmazlık sahası oluşturmamalıdır. Kaldı ki yargı süreçleri de devam etmektedir. Hep beraber bekleyip yargının hangi yönde karar alacağını görmek de hepimize düşen vazifedir. (CHP sıralarından gürültüler)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin hem siyasi reformlar alanında elde etmiş olduğu başarılar hem ekonomi alanında elde etmiş olduğu başarılar gerçekten bütün dünyada artık örnek gösteriliyor. Bir bakıma, Türkiye, nüfusunun yüzde 99'unun Müslüman olduğu bir ülke olarak, aynı zamanda daha iyi işleyen bir demokratik sisteme sahip bir ülke şu anda. Bir bakıma halkın yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkenin aynı zamanda ileri bir demokrasisi olması ve kalkınmış bir ülke olması demek ki mümkün olabiliyormuş. Ama, burada şunu hiç unutmamız gerekiyor: Demokrasiyle ekonomi, aynı at kulağı gibi baş başa ve paralel yürütülmesi gereken alanlar, birinden birini eksik bıraktığınızda diğerinin başarılı olması mümkün değil. Kaldı ki, Türkiye'nin kendi içinde yaşadığı tarihî reform süreci, şu anda pek çok ülke için ilham kaynağı olmuş durumda. Bugün, Tunus'ta yaşananlara baktığımızda, Libya'da yaşananlara baktığımızda, Mısır'da yaşananlara baktığımızda, Yemen'de yaşananlara baktığımızda, artık, Türkiye, pek çok ülkeye örnek teşkil eden bir yapıya sahip. Biz, bu ülkelerle de çok yakından çalışıyoruz, onların hem siyasi reformlarına hem ekonomik reformlarına destek veriyoruz. Mısır örneğinde 2 milyar dolarlık bir finansmanla, Tunus örneğinde 500 milyon dolarlık bir finansmanla, Libya örneğinde 200 milyon dolarlık bir finansmanla, Yemen örneğinde 100 milyon dolarlık bir finansmanla da bu ülkelerin bu süreçlerini destekliyoruz.

İZZET ÇETİN (Ankara) - Paraları bavulla mı gönderiyorsunuz?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Demokrasi adına, insan hakları adına, özgürlükler adına, hangi ülkede bir çaba varsa, bir gayret varsa Türkiye, artık o ülkelere de destek veren, o ülkelerin de dönüşüm sürecine destek veren bir ülke hâline geldi ve bu rolümüz bizim profilimizi çok çok yükseltti.

Türkiye'nin ekonomisi dünyada 16'ncı sırada olabilir ama artık pek çok siyasi sıralamada, uluslararası etkinlik açısından Türkiye, kimi durumda dünyanın en etkin 10, kimi durumda dünyanın en etkin 5 ülkesinden biri olarak anılıyor. Bu, hem ekonomik gücümüzün ve başarılarımızın sonucu ama aynı zamanda da izlediğimiz doğru dış politikanın sonucu.

Bakın, Türkiye, geçtiğimiz ay içerisinde önemli bir adım attı, Filistin'in devlet olmasına destek verdi ve özellikle, Birleşmiş Milletlerdeki bu yeni statüsünün oluşması konusunda yoğun çaba gösterdi. Sayın Başbakanımız bir yandan, Sayın Dışişleri Bakanımız bir yandan, Birleşmiş Milletlerde, neredeyse, bir iki ülke bir yana, geri kalan bütün dünya bir yana kalacak şekilde bir başarı elde ettik. Ve bütçe görüşmelerimizin başladığı ilk gün 10 Aralık tarihinde Filistin Devlet Başkanı Sayın Mahmud Abbas geldi, bu kürsüden sizlere hitap etti ve Türkiye'nin desteklerinden, katkılarından ötürü teşekkür etti. Artık Türkiye küresel bir aktör, artık Türkiye bir merkez ülke.

Yaptıklarımız çok çok önemli. Türkiye, yaptığı her şeyle dünyaya örnek olmak zorunda olan bir ülke. Sadece demokrasisiyle değil, sadece ekonomisiyle değil ama aynı zamanda iyi işleyen bir Parlamentosu ve iyi bir muhalefetiyle de örnek olmak durumunda. Türkiye'nin örnek alınacak pek çok yönü var ama biz gerçekten arzu ediyoruz ki Türkiye'deki muhalefet bilinci ve muhalefet yapma şekli de örnek alınan bir şekle gelsin. Bunu, bu bütçe görüşmelerinde maalesef gördük, izledik. Mutlaka alternatifler üretmek gerekiyor, öneriler geliştirmek gerekiyor. Yalnız, iyi olduğunu bütün dünyanın kabul ettiği politikaları taşlayarak, eleştirerek bir yere varmak, bir noktaya gelmek mümkün değil.

Türkiye'nin hem dış politikada hem ekonomide yaptığı açılımlar bütün dünyada birbirini destekliyor. Bakın, yıl 2008, bizim Afrika'daki büyükelçilik sayımız 12, şu anda çıktığımız sayı 32. Dört yılda Afrika'daki büyükelçilik sayımızı 12'den 32'ye çıkarttık. Türk Hava Yolları, şu anda, Afrika'da 35'ten fazla noktaya uçuyor. Bugün, Türk Hava Yolları, gittiği ülke, uçtuğu ülke sayısı açısından dünyada bir numara. Yani dünyada hiçbir hava yolu Türk Hava Yollarından daha fazla ülkeye uçmuyor.

İZZET ÇETİN (Ankara) - Bırak ya, yeni şeyler söyleyin biraz.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Bu, hem bizim diplomasi faaliyetimizin, dış politika faaliyetimizin sonucu hem de o ülkelerle olan ekonomik ilişkilerimizin bir sonucu.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (İstanbul) - Peki, atılan işçiler ne olacak?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Sadece bu sayılar dahi Türkiye'nin nereden nereye geldiğini bu dönem içerisinde bize gösteriyor.

Bugün, Güney Amerika'da, Peru'da, Kolombiya'da büyükelçilikler açtık; Panama'da, Ekvador'da büyükelçilikler açıyoruz. Myanmar gibi Türkiye'de isminin yeni yeni öğrenilmeye başlandığı ülkelerde dahi büyükelçilik açtık. Bir yandan büyükelçiliklerimiz, bir yandan dış ticaret temsilciliklerimiz, bir yandan TİKA ofislerimiz dünyanın her yerinde Türkiye'nin profilini yükseltiyor.

Türkiye, çok şükür, artık bugün, dünyanın her yerinde halklar tarafından da sevilen bir ülke hâline geldi. Bugün, Sayın Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız, pek çok bakan arkadaşımız, tabii Sayın Cumhurbaşkanımız hangi ülkeye gitse sadece devletlerin resmî töreniyle karşılanmıyor, halkların coşkusuyla karşılanıyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Başbakanımız hangi ülkeye gitse o ülkede o halkın gönlünü nasıl kazandığını, o ülkenin halkının kendisine nasıl bir sevgi gösterdiğini hep beraber görüyoruz. Yüzlerce, binlerce, on binlerce kişi artık, her ülkede Türkiye için tezahüratta bulunuyor.

Biz, biliyorsunuz 2008 yılında Birleşmiş Milletlerle ilgili çok önemli bir seçim geçirdik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Babacan, ek süre veriyorum; lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - 2008'de Güvenlik Konseyine aday olduk.

İZZET ÇETİN (Ankara) - Yalandan kim ölmüş?

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - 192 ülke oy kullandı, 192 ülke. O gün zaten Birleşmiş Milletlerin üye sayısı 192 idi, bugün daha arttı, 3-4 ülke daha eklendi. 192 ülkeden 151 tanesi Türkiye'ye oy verdi ve bu, gizli oy. İnsanların gönüllerini kazanmadan bu oyları alamazsınız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 2008'den önceki on yıla bir bakın, Birleşmiş Milletlerin tarihinde benzer formattaki seçimlerde bizim kadar yüksek oy alan ülke hiç olmamış. 151 oy demek, değerli arkadaşlar, yüzde 80 demek. Dünya ülkelerinin yüzde 80'inin oyunu, desteğini alacak bir noktaya geldi çok şükür Türkiye. Bazen dış politikada sayılarla, rakamlarla nereden nereye geldiğimizi ifade etmek zor olabiliyor ama bu verdiğim örnekler, sayılar, gerçekten Türkiye'nin başarısının, Türkiye'nin geldiği noktanın en önemli göstergelerinden diye değerlendirmek lazım.

Ben sözlerime son vermeden önce, tekrar 2013 bütçemizin ülkemize, halkımıza hayırlı olmasını diliyorum; iyi hizmetlere, güzel hizmetlere vesile olmasını diliyorum. 2013 yılının, inşallah 2012 yılına göre daha hızlı büyüyen, daha hızlı kalkınan bir Türkiye'ye vesile olmasını diliyorum.

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Babacan.