Konu:Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:112
Tarih:11/07/2020


Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

İYİ PARTİ GRUBU ADINA ÜMİT ÖZDAĞ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ayasofya Camisi 1991'de kısmen ibadete açıldıktan sonra dün tamamen ibadete açıldı. Eylül 2006'da "Ayasofya'yı ibadete açmaz isek bize Sultan Ahmet'te ezan okutmak istemezler." diyen ve bu konuda kitap yazan bir Türk olarak Ayasofya'nın açılmasından büyük mutluluk duydum.

Ayasofya'yı, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı öncesinde psikolojik harp hamlesi olarak müze yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün aziz ruhunun da şad olduğunu düşünüyorum. Eğer Atatürk yaşasaydı İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ayasofya tekrar cami statüsüne kavuşurdu muhtemelen. Unutmayın ki Atatürk, Millî Mücadele'yi başlatmayıp İstanbul'u tekrar fethetmeseydi ne Süleymaniye kalırdı ne Fatih Camisi.

Değerli milletvekilleri, mutluluk duymamın bir başka nedeni de Sultan Ahmet Camisi'nin dolmuş olması. Çünkü, Erdoğan iki sene önce Ayasofya'nın cami olarak açılmasını isteyenlere "Sultan Ahmet Camisi'ni doldurdunuz da sıra Ayasofya'ya mı geldi." diye cevap vermişti. Demek ki aradan geçen iki sene içerisinde Sultan Ahmet Camisi dolmuş ki Erdoğan tarafından böyle bir karar alındı.

Ayasofya'nın açılmasına sevindik ama keşke iktidar bu konuda Danıştayın kararını beklemeden 9 Haziran 2020'de İYİ PARTİ Grup Başkan Vekili Müsavat Dervişoğlu'nun Ayasofya'nın toplu ibadete açılması amacıyla verdiği Meclis araştırma önergesini kabul etseydi veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle gereken düzenleme yapılsaydı.

Değerli milletvekilleri, İstanbul'un fethi, 1071'de Malazgirt Savaşı sonrasında Türklüğün Anadolu'yu tekrar vatanlaştırmasıyla başlayan mücadelenin bir sonucudur. Anadolu'nun Türkleşmesini engellemek amacıyla başlatılan Haçlı Seferlerine rağmen Türk ilerleyişi kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Türk orduları İstanbul'un fethinden 101 sene önce, Anadolu'dan Avrupa'ya ilk adımlarını 1352'de atmışlar; bu çıkışı, Birinci ve İkinci Kosova, Niğbolu, Sırp Sındığı zaferleri izlemiştir.

Şair bütün bu savaşları şu mısralarla özetlemiştir: "Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik / Aktolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle / Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle"

Anadolu'nun fethi 1453'te İstanbul'un fethiyle sonuçlanmış ve Kızılelma'ya ulaşılmıştır.

Değerli milletvekilleri, eskiden harp akademilerinde bir uygulama vardı. Kurmay subay adayları, Ayasofya'ya ziyarete götürülür ve orada komutanları tarafından kendilerine şu tarihî vaka anlatılırdı: II. Murat döneminde Bizans İmparatoru, Sultan Murat'tan Ayasofya'nın tamiri için usta istiyor. Türk ustaları Ayasofya'nın tamirini yaparken kendi aralarında şöyle konuşuyorlar "Biz bir gün bu kenti fethedeceğiz. Biz fethetmezsek oğullarımız fethedecek. Fetihten sonra bu kiliseyi, cami yapacağız. O zaman, tamir sırasında, cami olduğu zaman inşa edeceğimiz minarelerin yerlerini tespit edelim ve hazırlığını yapalım." diyor ve bunu gerçekleştiriyorlar. Bu vaka, bir milletin bütün fertleriyle bir ülküyü yaşaması ve bir kurmay subayın geleceği öngörmesine örnek olarak anlatılır.

Değerli milletvekilleri, fetih gerçekleşti, fetih öncesi temelleri atılan minareler dikildi. Dönemin tarihçisi Âşıkpaşazâde fethin ertesini şöyle anlatıyor: "Fethin evvel Cuma günü Ayasofya'da Cuma namazı kılındı ve hutbe-i İslam okundu. Sultan Gazi Mehmet adına kim ol Murat Gazi Han oğludur. Ve ol Gazi Mehmet Han oğludur. Ol dahi Sultan Beyazıt Han oğludur ve ol dahi Murat Gazi hünkâr oğludur. El Halil Gökalp neslidir, kim Oğuz Han oğludur." Görüldüğü gibi İstanbul'u fetheden cennetmekân Fatih Sultan Mehmet, büyük bir Türklük şuuruyla Oğuz Han'ın torunu olduğunu fetih günü hatırlamaktadır. Umarım Fatih Sultan Mehmet'in Türklük şuuru, Erdoğan'ın "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." diye başlayan Andımız'ın, Danıştay'ın almış olduğu okullarda tekrar okunması kararını uygulatmasına da vesile olur.

Değerli milletvekilleri, Ayasofya Cami'nin ibadete tamamen açılması büyük bir sevinçle karşılanırken, Hazreti Peygamber'imizin övgüsüne mazhar olmuş 2 büyük komutanı, İstanbul'un 1453'te birinci fatihi Fatih Sultan Mehmet'i ve ikinci fatihi -Alparslan Türkeş'in ifadesiyle "Türklüğün Himalayası" olan- Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü övünçle, gururla, şuurla anıyor, Allah'tan rahmet diliyorum.

İki büyük komutanı anarken, bugün bir yasa vesilesiyle hakkında konuşacağımız İstanbul'u iki kez fetheden Türk ordusuna da seslenmek isterim.

"Ey Mete'nin Çin'e giren orduları, / Ey Attila'nın Avrupa'ya yayılan, / Fatih'in İstanbul'a giren, devir açan orduları, / Ey Atatürk'ün Akdeniz hedefine yürüyen orduları, / Dünyaya medeniyet götüren ordular, / Köle milletleri uyandıran ordular, / FETÖ'cü çeteleri dağıtan ordular, / Tarihi yazan, yaratan Türk orduları

Kut senin olsun, zafer senin olsun, şan senin olsun!" (İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, Ayasofya'nın cami olması kılıç hakkıdır; Ayasofya kılıç hakkı olduğu gibi Süleyman Şah Türbesi de kılıç hakkıdır. Türk toprağı olan türbe bölgesi hâlen terör örgütü PKK/YPG'nin kontrolü altındadır. Kılıç hakkını burada da bir an önce gerçekleştirelim.

Öte yandan, Fatih Sultan Mehmet'in torunu Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1549'da kılıçla fethedilen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin İzmir iline bağlı Koyun Adası, Venedik Kayalıkları; Aydın ilinin Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizcik, Bulamaç Adaları; Muğla il sınırlarımız içindeki Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardaçık Adaları da 2004'ten beri ne yazık ki Yunan ordusunun işgali altındadır.

Bu adaların hepsi 2003 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından yaptırılan "Ege'de Egemenliği Devredilmemiş Adalar" başlıklı dokümanda Türk adası olarak kabul edilmiştir. Şimdi bu adalarda işgalci Yunan ordusu konuşlanmış durumdadır. Mart 2015'te dönemin Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada şöyle söylüyor, tutanaklardan okuyorum: "Lozan Barış Anlaşması'nın 12'nci maddesi ve Paris Barış Anlaşması'nın 14'üncü maddesi hükümlerine göre, egemenlikleri devredilenler dışında hiçbir adanın egemenliği anlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiştir. Bu ada, adacık ve kayaların egemenliği Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne intikal etmiştir. Hukuken, Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar Türkiye'nin hâkimiyetindedir. Hukuken, egemenliği anlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıkların bir kısmı üzerinde, başından beri Osmanlı'dan bugüne gelinceye kadar Yunanistan'ın fiilî uygulamaları vardır. Ancak fiilî devlet uygulamaları onların yasal ve hukuki statülerini değiştirmez. Bu, uluslararası mahkemelerin de vermiş olduğu karardır. Dolayısıyla bu durumda hukuken Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğindedir. Hukuken Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar üzerindeki mevcut fiilî Yunan uygulamaları, statüyü değiştirmez." demiştir.

Tabii, Sayın Yılmaz araya "başından beri, Osmanlı'dan bugüne" ifadesini koyuyor ve 2004 sonrasını gizliyor ama Osmanlı'dan bu yana işgal sürüyorsa neden Yunan ordusu 2004 sonrasında konuşlandı, 2008 sonrasında Yunan cumhurbaşkanları adayı ziyarete başladılar? Ayasofya'da kılıç hakkını Danıştaya dayanarak gerçekleştirmek güzel bir şey. Gelin işgal altındaki Türk adalarında işgalci Yunan küstahlığına da son verelim.

Danıştay kararı ile Ayasofya'yı iktidarının 18'inci yılında bütün Türk milletinin desteğiyle ibadete açmak güzel ama gerçek fetih, işgal altındaki adalarımızı geri alarak olur.

"Ey! Ege sularının güzel yaslı kızları / Mukaddes yolumuzun ilk şeref yıldızları / Merak etme ahını her Türk genci yaşıyor / Şanlı Türk ülküsü gönlümüzde yaşıyor!"

Değerli milletvekilleri, Ayasofya'nın ibadete açılmasından sonra Türkiye'ye yönelik dışarıdan saldırılar olacaktır. Erdoğan 19 Mart 2018'de Ayasofya'yı açmanın getirisinden çok götürüsünün olacağını açıklamıştı. Biz, İYİ PARTİ olarak kutsallarımız konusunda getiri götürü açısından bakmıyoruz, bu saldırıların hepsinde İYİ PARTİ olarak Hükûmetin yanında olacağız ve destek vereceğiz. Ancak, şimdiden açıklayalım: Sakın Heybeliada Ruhban Okulunu açmayı düşünmeyin, ne kadar saldırı olursa olsun göğüsleyin, İYİ PARTİ bu konuda Hükûmete destek verecektir.

Değerli milletvekilleri, yukarıda şanlı tarihinden kesitler sunduğumuz Türk ordusunun zaferleri arkasında Türk askerinin yüksek disiplin anlayışı vardır. Bugün hakkında konuşacağımız yasa tasarısı da Türk ordusunun disipliniyle ilgilidir. Türk ordusu, varlığını kesintisiz sürdüren en eski 2 ordudan birisidir. Türk orduları Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının büyük bir bölümünde yüzyıllarca hâkim ve egemen olmuşlardır. Kara Kuvvetleri Komutanlığımızın kuruluşunun bu yıl 2229'uncu yılını kutladık. Şanlı Türk ordusu, bu uzun tarihi içinde çok zor dönemler yaşamıştır fakat son on sekiz yılda yaşadığı kadar zor bir dönemi ilk kez yaşıyor. Düşman bu sefer ve ilk kez içeriden gelmiştir, FETÖ casusluk ve terör örgütü Türk ordusunu içeriden vurmuştur. Türk ordusunun FETÖ tarafından kuşatılmasına, arkadan vurulmasına, kumpas kurulmasına AKP iktidarı tarafından izin verilmiştir. Bu iznin neden verildiğini bir AK PARTİ Genel Başkan Yardımcısı geçtiğimiz günlerde itiraf etti: "Bir tarafta darbeci Kemalist gelenek vardı, diğer tarafta FETÖ vardı ve bunları birbirine kırdırmak suretiyle yol almak mecburiyetindeydik." Oysa tarikatların siyasete girmesine izin vermek çok tehlikelidir. Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra İstanbul'da faaliyet gösteren Halvetî Şeyhi Ali Halvetî'yi, İstanbul'da geniş halk kitlelerini etkilemesi ve bazı divan üyelerini ve üst düzey yöneticileri cemaate dâhil etmesi üzerine, siyasete karıştığı gerekçesiyle Manisa'ya sürmüştür.

Değerli milletvekilleri, FETÖ, Türk ordusuna ağır darbeler vurmuştur. Bir ordunun savaşa girmeden bu kadar ağır zayiat aldığı bir tek olay vardır, o da SSCB'nin dağılması sonrasında Kızıl Ordunun uğradığı tahribattır. Size, uğranılan tahribatla ilgili sayısız örnekler verebilirim. Bence en önemlisi, bir ordu için en değerli muharebe gücü olan silah arkadaşlığı duygusunun kendi arkadaşlarına pusu kuran FETÖ'cüler tarafından yok edilmiş, yıpratılmış olmasıdır.

Değerli milletvekilleri, bugün üzerinde konuştuğumuz yasa teklifi, AKP'nin TSK'yle ilgili izlediği yanlış politikalarında ısrarcı olduğunu göstermektedir. 29 Temmuz 2016'da 669 sayılı KHK'yle uygulamaya konulan sözde askerî reform kararları, TSK sisteminin darbe ürettiği varsayımına dayanmıştı. Bu varsayıma dayanan AKP Hükûmeti, FETÖ deneyiminden ders almak yerine, 15 Temmuz travmasını TSK'nin kurumsal yapısını parçalamak için fırsat olarak kullanmıştır. AKP "böl-parçala-yönet" anlayışıyla hareket etmiştir. "Silahlı gücü TSK'de yoğunlaştırmamalı, değişik kurumlara bölmeliyiz." zihniyetiyle TSK'nin emir komuta birliği ortadan kaldırılmış, kurumsal parçalanmaya neden olunmuştur. 15 Temmuz FETÖ'cü darbe sonrasında TSK'yi yapılandıran temel yasal düzenleme olma niteliği devam eden 669 sayılı KHK'ye hâkim olan ruh, Sorosçu bir sivil toplum örgütünün hazırladığı, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Köşk'te yapılan çalışmaya dayanmaktadır. Yapılan düzenlemelerle TSK'yi felç edecek bir partizanlaşmanın temelleri atılmıştır. TSK'nin sivil denetiminden bahsedilirken nedense Parlamentonun Millî Savunma Komisyonunun TSK üzerindeki denetiminden bir kelimeyle dahi bahsedilmemiştir.

Değerli milletvekilleri, 669 sayılı KHK'yle Türk Silahlı Kuvvetleri 4 parçaya ayrılmış ve kurumsal yapısı ağır darbe almıştır. TSK'nin beyni olan Genelkurmay Başkanlığı tasfiye edilmeye başlanmış ve bu tasfiye çalışması getirilen disiplin yasasıyla da görüyoruz ki sürdürülüyor. FETÖ'cü darbe sonrasında Genelkurmay Başkanlığı önce Cumhurbaşkanlığına bağlanmak istenmiş fakat Anayasa değişikliği gerekli olduğu için Genel Kurmay Başkanlığı Başbakanlığa bağlı kalırken; Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Böylece ordu, emir komuta zinciri açısından ikiye bölünmüştür. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçince bu yanlışta ısrar edilmiş, 1 no.lu Kararname'yle Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları ayrı ayrı Millî Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Oysa yapılması gereken kuvvet komutanlıklarının Genelkurmay Başkanlığına, Genelkurmay Başkanlığının ise Millî Savunma Bakanlığına bağlanmasıdır.

Değerli milletvekilleri, bugün eski Genelkurmay Başkanı hem bakanlık hem fiilî Genelkurmay Başkanlığı yaptığı için mesele yok gibi görünüyor. Oysa çok büyük sorun var. Sistemler kişiler ile değil kurumsal yapılar ile çalışır. Yarın Millî Savunma Bakanlığına bölük ile tugay arasındaki farkı bilmeyen bir Savunma Bakanı atanırsa ne olacak?

Değerli milletvekilleri, AKP'nin "Böl-parçala-yönet" yaklaşımının bir sonucu da Jandarma Genel Komutanlığının TSK bünyesinden koparılmasıdır. Jandarma Genel Komutanlığı tamamen İçişleri Bakanlığına bağlanmış, askerî niteliğine son verilmiştir. Bu parçalanmanın terörle mücadele açısından sorunlar çıkaracağını görüyoruz. Yasa teklifinin 2'nci maddesinde bu sıkıntının hukuki boyutu bir ölçüde halledilmeye çalışılmıştır ancak mesele hukuki boyutuyla sınırlı değildir.

Değerli milletvekilleri, getirilen kanun teklifinin 1'inci maddesi özetle astsubay kıdemli başçavuş rütbesindeki astsubay personelinin yaş haddinin 55'ten 60'a uzatılmasını içermektedir. Türk ordusunun belkemiği olan astsubaylarımızın da tıpkı subaylar gibi en tecrübeli oldukları dönemde görevlerine daha uzun bir süre devam etmelerini sağlamak olumlu bir gelişme olacaktır. Fakat bu durum, aynı zamanda bize daha farklı bir şey göstermektedir: Ordunun, tecrübeli astsubay personeli görevde daha fazla tutmaya ihtiyacı olduğu açıktır.

Yine, getirilen kanun teklifinin 5'inci maddesinde astsubaylıktan subaylığa geçen personelin rütbe yaş hadlerinin arttırılması amaçlanmaktadır. Bu durum, yine ordunun tecrübe sahibi subay ihtiyacı olduğunu gösterir niteliktedir. Hâl böyleyken, bu düzenlemeler kısa ve orta vadede olumlu sonuçlar getirecek olsa da, uzun vadede sistemin tecrübeli ve iyi yetişmiş astsubay ve subaya duyduğu ihtiyaca yönelik olarak askerî liseler, GATA ve astsubay meslek yüksekokulları derhâl açılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, yasa teklifinin 4'üncü maddesinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinin kapatılması sonrasında tıpta uzmanlık eğitimiyle ilgili düzenleme yapılmak istenmiştir. Madde 6'da askerî tabipliğin tercih edilmesini artırmak için mali teşvikler getirilmiştir. Her şeyi parayla halledeceğini sanan bir iktidarın başka çare bulamamasına da şaşırmamak lazım. Oysa bazı şeyler parayla değil ruhla ilgilidir. Askerî tabiplik de böyle bir şeydir. Askerî sağlık sisteminin lağvedilerek Gülhane Askerî Tıp Akademisi ve askerî hastanelerin Sağlık Bakanlığına bağlanması askerî tabipliğin ruhunu öldürmüştür. Sadece askerî hastaneler Sağlık Bakanlığına bağlanmakla kalmamış, askerî tabiplerin yüzde 50'si Sağlık Bakanlığı bünyesine alınmıştır. TSK'de kalanlar ise askerî birliklerde tabiplik yapmaktadır.

Türk ordusu savaşan bir ordudur. Her gün şehit ve gaziler verilmektedir. Türk askerî tabipleri, bazen ellerinde silah, en ön cepheden gazi tahliye etmekte, şehitleri taşımaktadır. Şimdi, askerî sağlık sisteminin olmadığı yerde bunu kim yapacak? Dağda yaralanan askerlere ilk müdahaleyi kim yapacak? Sağlık Bakanlığı Libya'da çatışan askerlerimize nasıl destek olacak? Detaylarını biliyoruz, burada üzerinde durmayalım. Hâlen eski askerî doktorluk geleneğinden gelen doktorlarımız durumu kurtarmak için çalışıyorlar ancak bir süre sonra bu gelenek tükenecektir.

Dünyada Türk ordusu kadar savaşan ve askerî sağlık sistemi çerçevesinde askerî hastanesi olmayan başka bir ordu yok. Düşünün, İsviçre ordusunun dahi askerî sağlık sistemi var, hastaneleri var ama bizim yok. Gazilerin tedavileri özel ihtisas gerektirmektedir. Askerî hastanelerde yıllar içinde bu konuda ortopedi, göz, plastik cerrahi, genel cerrahi alanlarında dünya çapında uzmanlıklar gelişmiştir ve yaralanmalarda bu kurumlarımız referans merkezi niteliği kazanmıştır. Devlet hastanesindeki doktorun, mayın patlaması sonucunda yaralanan bir bacağın veya gözün tedavisi konusunda nasıl bir deneyimi olabilir ki? Hâlen güneydoğudaki devlet hastanelerine rotasyonla tecrübeli hekimler geçici olarak getiriliyorlar. Gittik, görüştük, sıkıntılarını dinledik; bu sistemin çalışmadığı gayet net, anlaşılıyor. Mesele parayla çözülecek bir mesele değil, sistemin tekrar kurulmasına bağlı.

Değerli milletvekilleri, teklifle TSK'nin siyasallaşması da devam ediyor. Bu çerçevede, yasa teklifinin 17'nci maddesinde, 6413 sayılı Kanun'un 13'üncü maddesinde yapılmak istenen düzenlemeyle şimdiye değin Genelkurmay Başkanlığının teşkil ettiği Yüksek Disiplin Kurulu Millî Savunma Bakanlığında kuruluyor. Bu da siyasallaşmanın nasıl devam ettiğini gösteriyor.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak bu kanun teklifine iktidar tarafından hak ettiği önemin verilmediği anlaşılıyor. Teklif alelacele gündeme getirilmiş, kanun bütünlük içinde ele alınmamış, araya sıkıştırılmıştır.

Anlaşılan odur ki, mevcut kanun teklifi TSK'nin kurumsal yapısı ve askerî personele dair yığınla sorunun sadece birkaçını; kısa vadeli, geçici ve yetersiz bir şekilde ele alma girişiminden ibarettir. İYİ PARTİ olarak kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve onun mensuplarının ivedilikle çözülmesi gereken temel, asli ve somut sorunlarına yönelik çabamız her zaman samimi ve ısrarcı biçimde devam edecektir.

Mevcut kanun teklifini, her ne kadar yetersiz olarak değerlendirsek de, TSK ve TSK personelinin güçlenmesi ve iyileştirilmesi amacıyla destekleyeceğimizi bildirir, hepinizi saygıyla selamlarım. (İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)