Konu:Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:85
Tarih:14/04/2020


Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

İYİ PARTİ GRUBU ADINA ÜMİT ÖZDAĞ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üniversitelerde geniş bir şekilde tartışılmadan, öğretim üyelerinin görüşleri alınmadan, gene küçük bir grup tarafından hazırlanmış bir yasa teklifiyle karşı karşıyayız. Corona salgını AK PARTİ'nin, bilimin önemini anlamasını sağlar diye düşünmüştük, yanılmışız. Türkiye böylesine tehlikeli bir salgınla karşı karşıya iken memleketin en çok ihtiyaç duyduğu bilim adamlarını, üniversiteleri, akademik özgürlüğü ve bilimsel çalışmaları nasıl zapturapt altına alırız, hâlâ onun peşindesiniz. Üniversiteler, siyasi iktidarın tahkim edileceği yerler değil, ülkenin geleceğinin inşa edileceği yerlerdir; öğrenci yetiştirir, mezun olanların, okumakta olanların içinde bulunduğu topluma yönelik fayda üretmelerini, bilim ve teknoloji üretimini sağlar.

Değerli milletvekilleri, bugün, istisnalar hariç üniversitelerimizin tamamı içinde bulundukları coğrafyaya, ülke ve bilime yönelik çalışmaları ve kendilerine teslim edilen öğrencileri yetiştirme bakımından sınıfta kalmış durumdalar. Bunun en somut örneği üniversitelerin bilimsel akademik standartlarda dünya sıralamalarındaki yeridir. Türkiye'nin en iyi üniversiteleri dünya sıralamasındaki ilk 500 arasına girmekte dahi zorlanmaktadır.

Uzun yıllar üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmış bir milletvekili olarak size mevcut durumun birkaç fotoğrafını sunmak istiyorum. Rektörlerle başlayayım, özerk yapılar olan üniversiteler, rektörlerini bütünüyle seçemiyorlardıysa da eskiden en azından temayül yoklaması yapılabiliyordu. Seçilen ilk 6 aday YÖK'e gidiyor, YÖK bunun içinden bir sıralama yapıyor, Cumhurbaşkanı YÖK'ün yolladığı 3 kişi arasından birisini atıyordu. Haksız atamalara tepki gösterebiliyorduk. Örneğin, ben Gazi Üniversitesindeyken Ahmet Necdet Sezer haksız bir rektör ataması yapınca üniversiteden istifa etmiş ve Sezer Cumhurbaşkanı olduğu sürece üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmayacağımı söylemiştim. Bu sözümü de tuttum ve Sezer görevden ayrılana kadar üniversiteye dönmedim. Ama buna bile tahammül edemediniz.

Şimdi, akademik gelenekten tamamen uzak bir şekilde, farklı üniversitelerden öğretim üyeleri, hiç bağlantıları olmadığı üniversitelere rektör olabilmek için başvuru dosyalarıyla YÖK'e başvuruyorlar, Cumhurbaşkanı dilediğini seçiyor. Peki, Cumhurbaşkanı gerçekten bilimsel yeterliliğe göre mi seçiyor? Bakalım: 196 rektörün 68'inin tek bir uluslararası yayını yok, 71'inin de bilimsel yayınlarına tek bir atıf yapılmamış.

Değerli milletvekilleri, saray, yandaş rektör atamada o kadar kararlı ki istenen bir kişiyi rektör atayabilmek amacıyla, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rektör atama şartları değiştiriliyor, bir ay önce profesör olan kişi atanıyor, sonra, tekrar yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle eski hâle dönülüyor. Bu kadar partizan bir üniversitede özgürlük olur mu? Olmaz ve yok.

Referandum sırasında, bir AK PARTİ'li milletvekili bir üniversiteye davet edilmiş, konferans vermiş. Bir üniversite öğrencisi de rektöre "Şu milletvekili geldi ve burada konferans verdi. Biz, Ümit Özdağ'ı davet etmek istiyoruz. Lütfen davet eder misiniz?" diye "tweet" atmış. Rektör de öğrenciye cevap veriyor: "Ümit Özdağ vatansever olduğu zaman onu da davet ederiz." Bu mu bilim anlayışı? Bu mu tarafsız üniversite? Özetle, üniversitelerde ne yazık ki -filmin adında olduğu gibi- "Kuzuların Sessizliği" hâkim.

Değerli milletvekilleri, üniversite senatoları bir istişare kurulu, bir meclis olmaktan çıkmış, bütünüyle rektörün tabiiyetine girmiş. Rektörlerin geniş yetkileriyle, üniversiteleri hukuksuz yönetebilmelerinin önü açılmış. Yine, bu geniş yetkilerle, rektörlerin en küçük birimden en büyüğüne liyakat esasına dayanmayan atamalar yapmalarının önü açılmış. Bir profesör rektör olunca, nedense kendisini bütün diğer akademisyenlerden daha bilgili, daha üstün görme eğilimi içerisine giriyor. Bu, eskiden de böyleydi, şimdi daha da güçlendi.

Değerli milletvekilleri, saray artık akademik unvanlara da karışıyor. Yardımcı doçentlik kaldırıldı, doçentlik sınavlarının içi tamamen boşaltıldı. Yalnızca dosya değerlendirmesiyle gerçekleşen doçentlik başvurusu... Kişi unvanı aldıktan sonra kadroya atanmak için başvuru yapıldığında kadronun çıktığı üniversiteye bağlı olarak yine eski sistemdeki gibi Üniversitelerarası Kurul tarafından atanan 5 kişilik jüri önünde sözlü sınavla alınıyor. Yani YÖK 5 kişilik jürinin dosyası üzerinden yaptığı değerlendirme sonucunda doçentliğin tüm hak ve yetkilerini verdiği kişinin bu hak ve yetkilerini bir sözlü sınavla sorgulatır hâle getiriyor.

Değerli milletvekilleri, akademisyenlerin ne yazık ki ekonomik durumları da iyi değil. Davutoğlu Hükûmeti döneminde akademisyen maaşlarında iyileştirme yapılması amacıyla bir akademik teşvik düzenlemesi getirildi ama nitelik değil, niceliği esas aldığı için bu ciddi bir iyileştirme sağlamadı.

Değerli milletvekilleri, yetişmiş eleman ve altyapı oluşturmadan üniversite sayısının artırılması sonucu lise seviyesindeki üniversiteler açılmaktadır. Üniversitelerin ve bölümlerin ülke ihtiyaçları göz önüne alınmadan açılması sonucu gençlerin okumuş işsizler olarak karşımıza çıkmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. "Uluslararasılaşmak" kisvesi altında niteliksiz yabancı öğrencilerin üniversitelere kabul edilmesi, bu öğrencilerin öğrenci kimlik vizeleriyle üniversitelerin bulunduğu şehirler veya başka şehirlerde kaçak işçilik yapmalarının önünü açıyor. Bu çerçevede yine anılması gereken bir başka husus daha var: Türk anne ve babaların dişlerinden tırnaklarından artırarak kurslara yollayıp sınavlara hazırlayarak büyük bir gerilim altında sınavlara sokup üniversiteyi kazandırdığı Türk öğrenciler bir tarafta; belirli üniversiteler Suriyeli sığınmacılar için tahsis edilmiş, bu üniversitelerde sınavsız lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimi alabiliyorlar. Doğrusu, bu, kabul edilebilir bir durum değil; bu, tam bir adaletsizlik.

Değerli milletvekilleri, mevcut durumun değişik açılardan görünümü ne yazık ki budur.

Şimdi, AK PARTİ gündeme, üniversitelerde tartışılmasına izin vermeden yeni bir teklif getirdi. 28 maddeden oluşan teklif, üniversitelerin kalan şekilsel, akademik, bilimsel amaç ve ilkeleriyle bile ters düşüyor. Üniversitelerde özgürlükten, fikir hürriyetinden korkmamalıyız. Üniversiteler ilkokul, ortaokul veya lise değildir. Türkiye'nin yükselişi, güçlü ve zengin bir ülke olması üniversitelerimizin ne kadar başarılı olduğuyla yakından ilgilidir. Dünyanın en iyi üniversiteleri ile dünyanın en gelişmiş devletleri arasında olan bağ, bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Üniversitelerde fikir özgürlüğünü boğmak, Türkiye'yi fakirliğe ve geriliğe mahkûm edecektir.

Değerli milletvekilleri, bugün burada konuşmamız gereken dünyadaki corona sorunu, üniversitelerimizin artması gereken araştırma projelerinin finansmanı olmalıydı. Bugün üniversitelerimizde tarım ve hayvancılık ile millî kaynaklar araştırma enstitüsünün, küresel ısınma ve Türkiye araştırmaları enstitüsünün, yapay zekâ araştırmaları enstitüsünün konuşulması gerekirdi. Oysa biz, bugün burada akademisyenlerin nasıl ceza alacaklarını konuşmak durumundayız fakat bu da şaşırtıcı değil; yani AK PARTİ'den demokratik, özgürlükçü bir üniversite yasa teklifi beklemek doğru değil.

Dün akşam, AK PARTİ Genel Başkanı Sayın Erdoğan bir konuşma yaptı, dedi ki: "Hepsi de yalan veya yanlış bilgilerle sürekli kin kusmak, virüsten daha tehlikeli bir hastalığın işaretidir. Her gün karanlık ve kirli zihniyetlerinin ürünü yayınlarla milletimizin kafasını bulandırmaya çalışan bu tür hezeyanlara başka ülkelerde bir gün bile izin vermezler. Türkiye'de demokrasinin istismarı, ideolojik bağnazlığın gözleri kör etmesi ve bed seslerin önünün sınırsızca açık olması sorunu vardır. Her darbenin, her vesayetin arkasında siz vardınız. Yıllardır yaptığınız işin adı gazetecilik değil, şeamet tellallığıdır. Ama artık bu devir sona erdi. Ülkemiz sadece coronavirüsten değil, aynı zamanda bu medya ve siyaset virüslerinden de inşallah kurtulacaktır."

Şimdi, bu, demokratik bir yaklaşım mı? Bu, Türkiye'nin millî birliğe en fazla ihtiyacı olduğu dönemlerden birisinden geçerken Cumhurbaşkanının temsil etmesi gereken kucaklayıcı tavır mı? E, tavır böyle olunca getirdiğiniz yasa teklifi de bu kadar antidemokratik oluyor.

Corona sonrasında otoriter rejimlerin daha baskıcı bir nitelik kazanacağı öngörüleri yapılıyor, herhâlde AK PARTİ Genel Başkanı da muhalefeti ve yandaş olmayan basını yok edilmesi gereken virüs olarak bunun için görüyor. Nasıl yok edeceksiniz? Şekilsel olarak bile demokrasiyle yönetildiği iddia edilen bir ülkede böyle bir ifade kullanılabilir mi?

Erdoğan dünyada başlayacağı düşünülen otoriterleşme eğilimini "Herkes otoriterleşirken nasıl olsa kimse beni eleştirmez." diyerek, Türkiye'de yürürlüğe sokma amacında anlaşılan. Otoriterleşme, baskı ne dünya için ne de Türkiye için doğru yol değildir. Üstelik, coronayla mücadelede otoriter Çin'in başarısı, demokratik Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve İtalya'nın başarısızlığının ön plana çıkarılması dahi... Unutmayın, otoriter İran başarısız olurken demokratik Japonya, Almanya, Güney Kore çok başarılı oldular. Otoriterliğin yükselmesi düşüncesine bu kadar bel bağlanmamalıdır. Ama neyi doğru yapıyorsunuz ki? Atatürk Havalimanı'nda mevcut terminal binasının kullanılması gerekirken havalimanının pistlerini yıkıp bina yapıyorsunuz. Dünyanın otoriterleştiğini görüyorsunuz da dünyanın karışacağını görmüyor musunuz? İstanbul gibi büyük kentler birçok güvenlikte uzmanlaşmış kuruluşlar tarafından büyük risk merkezleri olarak görülüyor. Küresel ısınma, göç ve suç patlaması yaşanacak? Burada kaydediyorum, göreceksiniz İstanbul'da yıktığınız Atatürk Havalimanı'nın yıktığınız pistlerine ihtiyaç duyacağız.

Değerli milletvekilleri, Anayasa Mahkemesinin kendilerine özgü ve değerde bir meslek sınıfı olduklarını kaydettiği öğretim üyeleri hakkında konuşuyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi üniversiteyi ele alırken Anayasa Mahkemesinin bu tanımının gerisine düşmemeli. Mahkeme, akademik özgürlüğün öneminin altını çizerek "Akademisyen, içinde çalıştığı kurum ve sistem hakkında kendini özgürce ifade etme serbestisiyle herhangi bir sınırlandırma olmadan bilgi ve gerçeği yayma özgürlüğüne sahip olmalıdır." diyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi de akademisyenin fikir özgürlüğünün önüne sınırlar getirmemeli. Ortaya çıkan fikirler bizi rahatsız etse de o fikirlerin karşısına da başka fikirler çıkacağı gerçeğini hep aklımızda tutmalıyız.

Değerli milletvekilleri, her sosyal kurumda olduğu gibi üniversitede de disiplin elbette olmalıdır. Teklifin 7'nci maddesinde disiplinle ilgili düzenlemeler yapılmış. Öğretim elemanlarının disiplin cezalarıyla ilgili yapılan düzenleme antidemokratik, akademik teşkilatı baskılayıcı, bilimsel özerkliğe ve özgürlüğe ters unsurlar taşıyor. Üniversitelerdeki personele ilişkin disiplin ceza hükümleri ise 657 sayılı Kanun'a ek olarak 2547 sayılı Kanun'un 53'üncü maddesinde ayrıca düzenlenmiştir. Yükseköğretim alanında, bu konuda yapılan yönetmelik düzenlemesi ise yürürlükten kaldırılmıştır. Anayasa Mahkemesi, öğretim elemanı ve memurların tabi olduğu disiplin hükümlerini düzenleyen 2547 sayılı Kanun'un 53'üncü maddesinin bazı hükümlerini dokuz ay sonra yürürlüğe girmek üzere iptal etmiştir. Görüşülmekte olan teklifle 2547 sayılı Kanun'un 53'üncü maddesindeki mevcut düzenlemeler değiştirilmiştir. Ancak, teklifteki "genel ahlak ve edep dışı tutum ve davranışlar" "göreve sarhoş gelmek" şeklindeki ifadeler özel olarak üniversiteler ve akademik personelle zaten bağdaşmayan kavramlardır.

Değerli milletvekilleri, cezaların keyfî uygulamalara izin vermeyecek kadar açık olması gerekir. Oysa teklif, keyfî uygulamaların önünü açıyor. Öğretim elemanları için uyarma cezası kapsamında "maiyetindeki elemanların yetiştirilmesinde özen göstermemek" ifadesi bulunuyor. Böyle bir ifadeyi, mesela, bahçıvan yönetmeliğinde bulabilirsiniz ama üniversitede maiyet, eleman ve yetiştirme olmaz. Kınama cezası kapsamında "görevi sırasında amirine sözle saygısızlık etmek" deniliyor. Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi böyle şeylerle uğraşmamalı. Üniversitede fikrî bir tartışmada yetersiz kalan bir hoca yarın asistanı da buna dayanarak disipline verirse ve ceza aldırırsa ne olacak?

Kınama cezası kapsamında "gerçeğe aykırı rapor düzenlemek" ifadesi kullanılmış. Soru şu: Gerçek ne? Gerçeği rektör belirleyecek, diğerleri de buna itaat mı edecek? Diyelim ki bir grup öğretim üyesi, Suriyeli sığınmacıların olumsuz etkileriyle ilgili bir rapor yazdı. Bu sizin için gerçek değil, emir komuta zinciri içindeki rektör için de değil gerçek, öyle olsa bile. Gerçeğe aykırı diye kınama cezası mı verdireceksiniz?

Tabii, bilgi hırsızlığı en ağır şekilde cezalandırılmalı. Teklifin bu maddesinde meslekten çıkarma cezası öngörülmüş bilimsel kurallara uygun bir şekilde atıf yapılamaması durumunda. Hiçbir itirazımız yok ancak bu madde nasıl doğru uygulanacak? Çünkü atıf kurallarıyla ilgili uluslararası ve ulusal ölçüt tanımları farklı. Bu tanımlar belirlenmeden bu maddeyi uygulayamazsınız. Mesela bir öğretim üyesi 5 sayfa bir başka kaynaktan alıyor, tırnak içinde değil, 5'inci sayfanın sonuna küçük bir dipnot düşüyor, bu fikir hırsızlığı olmuyor; bir başka akademisyen belki iki cümle alıyor fakat dipnotlandırmayı unutuyor, bu fikir hırsızlığı oluyor. Buna biz karar veremeyiz. Buna üniversite düzenleme yapmalı.

Teklifte "Özürsüz ve kesintisiz 3-9 gün göreve gelmemek" veya "Özürsüz veya izinsiz olarak bir yılda toplam 20 gün göreve gelmemek" ifadeleri kullanılmış. Şimdi, burada klasik bürokrat mantığıyla yaklaşılmış. Oysa üniversite klasik bir devlet dairesi değil. Akademisyenin iş yeri beynidir. Beynini tatile yollamadığı sürece görev başındadır, öyle kabul etmemiz gerekir. Üniversitelerimize de lise muamelesi yapmayalım. Öğretim üyelerinin akademik başarıları odalarında bulunmalarına değil, üniversitelerde altı ayda verilen akademik değerlendirme raporlarına dayanır. Onun için, teklifte bu önerdiğiniz maddeyi buradan kaldıralım.

Bir başka düzenlemede "Görevi gereği öğrendiği ve gizli kalması gereken belgeleri açıklamak" suçu için kınama cezası öngörülmüş. Bu, ancak değişik devlet kurumlarında temasta olan rektör, rektör yardımcıları ve dekanlar için olabilir, burada sınırlar çok net tanımlanmalıdır. Keza, yine diyorsunuz ki "Ne yazık ki üniversiteleri araştırma enstitülerine sağlanacak fonlar üzerinden konuşacakken cezalar üzerinden konuşuyoruz." Destek alınarak yürütülen araştırmalar sonucu yapılan yayınlarda destek veren kişi, kurum veya kuruluşlar ile bunların katkılarını belirtmemek uyarma cezasını gerektirir. Doğru, yani, bu hakikaten etik bir davranış değil ama bu üniversiteyi de ilgilendirmez, bu yargıyı ilgilendirir. Destek veren kişi, kurum veya kuruluşlar bağımsız yargı organlarına şikâyet ederler, gereken ceza ortaya çıkar.

Değerli milletvekilleri, kanun teklifinde olumlu bir madde de var. 16'ncı maddede düzenlenen, 50/d'li olarak bilinen araştırma görevlisi kadrolarının atanmalarının, tezli yüksek lisans eğitimleri tamamlandıktan sonra altı ay süreyle kadroda kalmalarına, ilişiklerinin kesilmemesine yönelik değişiklik olumlu bir değişiklik. Fakat akademik takvimde altı ay çok kısa, bunun on iki aya çıkarılmasını öneriyoruz. Bir çok bölüm ve alanda altı aylık süre içerisinde doktora eğitimi açılmıyor ve çocuklar üniversite dışına düşüyorlar. Bunu bütün Meclisinde desteğiyle on iki aya çıkarmamız çok kolay.

Değerli milletvekilleri, AK PARTİ üniversiteleri siyasallaştırdı. Rektör atamalarından, memur alımlarına kadar tüm akademik süreçlerde liyakat ortadan kalktı. Eğer bu süreyi bir özetlemek istersek: -Türkiye'de AK PARTİ-üniversite ilişkisini- Türkiye'de akademik liyakat siyasi sadakate kurban edilmiştir, bu bunun kanıtıdır. Bu kronikleşmiş hastalığın söz konusu kanun teklifi metnine de sirayet ettiğini görüyoruz ve İYİ PARTİ olarak bu yaklaşımı tasvip etmiyor, şerh düşüyoruz.

Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum (İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)