Konu:2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi Ve 2011 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
Yasama Yılı:3
Birleşim:38
Tarih:12/12/2012


2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA ATİLA KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet Bakanlığı bütçesiyle ilgili Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini dile getirmek üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, Adalet Bakanlığının görevleri Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un 2'nci maddesinde sayılmıştır. Bakanlıkla ilgili yapılacak değerlendirmelerden beklenen de hep bu çerçeve içinde kalınması olmuştur. Ne var ki, adında "adalet" olan bir Bakanlığın varlığı, bağlı kurumların işleyişleri ve bunların ürettikleri hizmetlerin düzenlenmesiyle ilgili olmakla birlikte, adalet kavramı ve adalet-siyasi iktidar ilişkisi üzerine söz söylemeyi de öncelemelidir. Aynı Bakanlığın adında olduğu gibi kendi adında da "adalet" kavramını kullanan bir parti buna açık olmak bir yana, bunu tercih de etmelidir.

Sayın milletvekilleri, adında "adalet" olan bir partinin on yıllık iktidarında en çok bu partiden olmayanlar adaletten söz ediyor ve adalet istiyorlarsa bunun üzerinde düşünülmelidir. Bu durum, AKP'nin adalet kavramının özüne nüfuz edemediğinin ve onu içselleştiremediğinin bir göstergesi sayılmalıdır. İktidar partisinin bu durumda bulunması, adalet anlayışlarının "bizden olanlar için" gibi ilkel bir esasa dayanmasından dolayıdır; oysa İslam'da adalet, sadece Müslümanlar için bile değil, herkes içindir ama iktidar bunu idrak edemeyecek bir durumdadır. Şayet tarih ve din bilincine sahip bulunsalardı, Türk devlet geleneği ve İslam dini onlara doğru bir adalet anlayışını hayata geçirmenin tüm imkânlarını sunmaya hazırdı.

Değerli milletvekilleri, Türk devlet geleneğinde, hükümdarın şahsında temsil edilen hâkimiyetin töreyle sınırlandırılması, devletin içeriğinin adalet olarak algılanmasının bir sonucudur. Devlet kavramına atfedilen bu içerik, onun ahlaki bir kavram olarak görüldüğünün de göstergesidir. Devletin özü adalettir ve bir devlet, ancak böyle bir öze sahip olmakla ahlaki meşruiyet kazanabilir. Sosyal devlet anlayışı da ancak "adalet" gibi bir ilkeden kalkılarak hayata geçirilebilir. Selçuklu Veziri Nizamülmülk, yaklaşık bin yıl önce kaleme aldığı Siyasetname'de, gelenekselleşmiş bir zihniyetin mirası olarak "Bir ülke küfürle yıkılmaz ama zulümle yıkılır." sözünü aktarır. Türklerde adalet, hükümdarın tebaaya bir lütfu değil, halkına karşı bir sorumluluğudur. Adalet, daima her varlığın üstünde sayılmış ve temelinde görülmüştür. Bu durumun ifadesi söylediğim özdeyişle birlikte şahikasına erişmiştir.

Sayın milletvekilleri, yüce dinimiz İslam'ın da toplumsal hayatı düzenlemek için buyurduğu en temel hareket ilkesi "adalettir" ve dinimizdeki en temel kategorik ayrım da adalet zulüm ayrımıdır. Kendisine hedef olarak dindar nesil yetiştirmeyi belirleyen Sayın Başbakan bu işe, o nesilleri şu hükümlere inandırarak başlaması gerektiğini bilmelidir: "Şüphesiz, Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor." ve yine "Ey iman edenler, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın."

Değerli milletvekilleri, her fırsatta imam hatipli olmakla övünen Sayın Başbakanın bu ayetleri bildiğinden şüphemiz yoktur ve yine sayesinde şüphemiz kalmamıştır ki bir şeyi bilmek o şeyi yapmaya yetmemektedir. Onun içindir ki en azından her cuma Allah'ın adaleti emrettiği hatırlatılmasına rağmen iktidar sahiplerinin tavrında bir değişiklik olmamaktadır. Şimdi adalet bekleyenler kullanmaktan çok hoşlandığı ayeti kerimeyi Başbakana hatırlatmalı ve sormalıdırlar: Kalbi olup da onunla kavramayan, gözü olup da onunla görmeyen ve kulakları olup da onunla işitmeyen kimmiş? 

Değerli milletvekilleri, dinimizin ve tarihimizin en merkezî kavramı olan adalet, Anayasa'mızda da hem "Cumhuriyetin nitelikleri" hem de "Devletin temel amaç ve görevleri" başlıkları altında vurgulanmıştır. Her birimizin de milletvekili olarak adalet anlayışı içinde hareket etmeye yemin ettiğimiz unutulmamalıdır. Din ya da tarih gibi değerlere atıfta bulunmak gibi bir derdi olmayan liberal devlet teorisi çerçevesinde dahi kişilerin hak ve iktidarlarını devlete devrederken bekledikleri tek şey adalettir.

Sayın milletvekilleri, bir kavram olarak adaletin üzerinde bu denli önemle durmamın nedeni adında "adalet" olan partinin en temel ilke ve en yüce kavramları bile kendi çıkarı için eğip bükebilmesinin çarpıcılığını ortaya koymaktır. Tarih boyunca her din ve kültür dairesinde siyasi iktidarların ideal amacı adaleti sağlamak olmuştur. Adaletin amaç edinilmesi durum olmasının güvencesi değildir, ne var ki amaç edinilmemesi durumun gerçekleşmemesinin en önemli nedenidir.

Adında "adalet" olan parti adaletin amaç edinilmesi bir yana, adaleti sağlama mekanizmalarını bile zulmün aracı hâline getirmiştir. Yetiştireceği nesillere kininin davacısı olmayı öğütleyenlerin bir topluluğa olan kininden siyasi davalar yaratması ve bu davalarda yargılananların payına ise şaibeli, gizli tanıklar ve uydurulmuş deliller düşerken, kozmik odalara girilmesini sağlayan suikast davalarının ve "asrın yolsuzluğu" olarak nitelenen Deniz Feneri davalarının unutulmaya terk edilmesi bunun çok açık göstergeleridir.

Değerli milletvekilleri, adında "adalet" olan parti hukuk mekanizmalarını, farklılıkları ortadan kaldırmak ve ülkedeki her bireyi kendine benzetmek için kullanmak istemektedir. Adalet bilincine sahip olmadıklarını da bundan daha iyi hiçbir eylemleri gösteremezdi.

Değerli milletvekilleri, Augustinus "Adalet ortadan kaldırılırsa krallıklar büyük haydutluklardan başka nedir ki?" diye sormuştu. Robespierre ise Danton'u yargılayan mahkemenin başkanına "Göreviniz yargılamak değil, ortadan kaldırmaktır." demişti. Bu iki tercih Batı'nın sınırlarında bırakılmak durumunda değildir. Nitekim bizde de 27 Mayıs mahkemelerinin "Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor." diyen hâkimlerinden 12 Eylül mahkemelerinin "Siz bu olanlara hukukçu kimliğinizle, hukukçu gözüyle bakmayacaksınız." talimatını alan hâkimlerine kadar darbe adaleti bağımsız ve tarafsız bir yargı erkinin önemini ortaya koymuştur. İster asker ister sivil olsun siyasi otoritenin yargı üzerindeki her tür etkisi tamamen kaldırılmalı ve sonsuza dek engellenmelidir. Bugünün mahkemelerinde darbe mahkemelerini çağrıştıran uygulamalardan vazgeçilmelidir. Yargı 27 Mayıs veya 12 Eylül mahkemelerini utandıracak şekilde işlemelidir ki halk da olağanüstü darbe mahkemeleriyle hür, tarafsız ve adil mahkemelerin farkını gerçekten anlasın.

Peki, ben bunları kime söylüyorum? Dünya nüfusunun yüzde 90'ının yaşadığı 97 ülkede 97 bin kişi ve 2.500 uzman ile görüşülerek hazırlanan hukukun üstünlüğü endeksinde temel haklar alanında 76'ncı sırada bulunan Türkiye'nin Adalet Bakanına mı? Bu durumu kendine dert edeceği yerde "Türk"süz bir anayasanın altyapı çalışmalarıyla meşgul olan Adalet Bakanına mı? Habur'da teröristlerin ayağına mahkeme götüren bir iktidarın Kürt açılımını adliye bünyesinde hayata geçirme gayretinde olan Adalet Bakanına mı? Adalet yerine Başbakanın siyasi emellerini hayata geçirmenin hizmetinde olan Adalet Bakanına mı? Yoksa geçen yıl yürürlüğe soktukları yeni hukuk mahkemeleri kanunuyla birlikte büyük bir çoğunluğu fakirlik, yüzde 20'si açlık sınırında olan bir halka, hakkı olan adaleti de parayla satmaya kalkan Adalet Bakanına mı? Öyle ya, eğitim, sağlık ve adalet, sosyal devletin gerektirdiği ne varsa hepsi paralı olsun ve parası olanların hizmetinde olsun. Daha on gün önce Millî Eğitim Bakanı da kıyafet serbestisini savunmaya çalışırken "Zaten zenginler fakirlerle aynı okula gitmiyor." diyerek sirkatin söylüyordu. Değil mi ki "Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim." diyen bir Başbakanın bakanları; yakışır doğrusu. Ben bunları halka söylüyorum.

Saygılarımla. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.