Konu:2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:3
Birleşim:37
Tarih:11/12/2012


2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BDP GRUBU ADINA MÜLKİYE BİRTANE (Kars) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve Atatürk Kültür Merkezinin 2013 yılı bütçesine dair Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına görüşlerimizi paylaşmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi birbirine bağlı kurumlardır. Bu nedenle bu kurumlara dönük değerlendirmemi bir bütün olarak yapmaya çalışacağım.

Türkiye, gerçekten, çok kimlikli ve doğal olarak da çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir ülkedir; resmiyette ise tek kimlikli, tek dilli, tek dinli, kültürel çeşitliliğe kuşkuyla bakan bir yapıya sahiptir. Yani bir tarafta gerçekteki çoğulcu yapısı, diğer tarafta Türk ve Sünni kimliğinin üstünlüğünü payidar kılan resmî şekillenme mevcuttur. Durum böyle olunca, var olma mücadelesi veren halklarla onları yok sayan, sürekli baskı altında tutarak yok etmeye çalışan devlet yapısı arasında yaşanan bitmez tükenmez çatışma hep canlı kalmıştır. Çeşitliliği benimsemektense tekçiliği ve çatışmayı tercih eden devlet mantığı, birçok kez göçlere, katliamlara, sürgünlere imza atmıştır. Türk'ün, Türklüğün üstün tutulma kaygısı ve "öteki"nin var olmasına karşı bitmez tükenmez tahammülsüzlük, Türkiye Cumhuriyeti tarihine her defasında yeni utanç sayfaları eklemiştir.

Evet, Araplar, Ezidiler, Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Süryaniler, Hristiyanlar ve sayılarını daha da çoğaltabileceğimiz birçok halk, bu toprakların kadim halklarındandır ancak tekçi ve kafatasçı politikalarla bu topraklara kanları akıtıldı ve katliamlar yapıldı. Türklük üzerinden gidenler, bu yaşananlardan ders çıkarmak yerine yeni "ötekiler" yarattı. Yetkililer meydanlarda Zerdüştlüğü aşağılar oldu, Ezidiliği hakaret olarak andı. Tek dil, tek din, tek millet ısrarı kan, gözyaşı, yoksulluk, bomba, silah, patlama, korku ve umutsuzluk oldu Kürt'e, Türk'e, Laz'a, Çerkez'e. Bu politikalar sürekli herkese acı çektirdi ve çektirmeye devam ediyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizler elbette bu kurumlara düşman değiliz ancak farklılıkların yaşadığı bir yerde tek ırkın yüceltildiği makamlar, her zaman değerlerine gölge düşürür. Söz konusu kurumlar, aynı topraklarda yaşayan halkların ne dillerini, dinlerini, kültürlerini ne de tarihlerini yazdı. Bu kurumların yazdığı tarihte kendi ülkesini kurmak isteyen halklar kışkırtılmış, İslamiyeti kabul etmeyen dinler "kâfir, tanrıtanımaz" olarak okunmuş, bayrağı için ölen Türk "kahraman" yapılırken, kendi halkının hak ve özgürlüğü için mücadele eden Kürtler "şaki" olarak tarihe düşülmüştür. O günden bugüne omzunda Türk Bayrağı'yla dolaşanlar "korkusuz Türk" oldu, kendi dilinde şarkı söyleyen Kürt ise "terörist" sayıldı.

"Ötekiler ve Türkler" algısı biraz da bu kurumlar üzerinden şekillendi. Kürt'süz, Süryani'siz tarih kitapları bu kurumlarda yazıldı. Onlarca etnik grubun yaşadığı Türkiye'de tarih, bir dilden yazılınca Kürtler, Aleviler, Zerdüştler, Ezidiler de yok sayıldı. Ancak buna rağmen bu kurumlar, her defasında yüceltilerek dünyanın en çağdaş kurumları olarak addedildiler.

"Türkçe, dünya dili olmak mecburiyetindedir." Diyenler, "Kürtçe medeniyet dili midir?" tartışmasını yaptılar. "Türkçe, dünyaya açılmalı." Diyenler, Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmelerine karşı çıktılar. Hak, hukuk adaletten bahsedenler, eşitsizliğin olduğu bu ülkede nasıl adaletten bahsedebilirler?

Türkiye'de adaletin olup olmadığını ancak bir taraftan Türk Dil Kurumu, bir taraftan ana dilde eğitim istediği için sokaklarda coplanan, cezaevlerine doldurulan Kürtlerle ifade edebiliriz. "Atatürk ve Atatürkçülük" diyenler, Atatürk'ün, Büyük Millet Meclisinin kuruluş aşamasında Kürtler hakkında söylediklerini biraz olsun anlamış olsalardı, bugün yaşanan acılar yaşanmamış olacaktı.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Anayasa'nın 134'üncü maddesi gereği 2876 sayılı Kanun'la "Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini, Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak, yaymak ve yayımlar yapmak amacıyla kurulmuştur." Tekçi bir yaklaşımı olduğu için de demokratik kurumlar olmadığı, darbeci mantığa hizmet ettikleri ortadadır. Bu nedenledir ki, bu ülkede yaşayan diğer halklar, diğer diller için hiçbir faaliyetleri yoktur.

Bir halkın dilini öldürmek, o halkı öldürmektir. Tarihini yazmamak ise, o halkın geçmişini yok sayıp öldürmektir. Toplumlar en olanaksız zamanlarda bile maddi ve manevi değerlerini, dillerini koruyup yaşatmışlardır, en ilkel zamanlarda dillerini yazılı hâle getirmişlerdir. Bu sebeple, içinde bulunduğumuz yüzyılda bilim ve kültür kurumlarının, o ülkede yaşayan bütün toplulukların dillerini, kültürlerini ve tarihlerini doğru ve tarafsız olarak yazma, geliştirme ve aktarma gibi bir sorumluluğu vardır. Ancak eğer bir kurum yalnızca bir etnik gruba hitap ediyor ve bir etnik grubun değerlerini yaşatmak gibi bir amaca hizmet ediyorsa, onu tüm topluma mal etmek haksızlık olacaktır. Türkiye'de Türklerin sahip olduğu her şeye bu ülkede yaşayan diğer halkların da sahip olma gibi bir hakkı vardır. Bu nedenle, bu kurumların evrensel bir değerde olmadığını, Türk ve Türklük içine sıkışıp kaldığını söylemek istiyorum. Bunun da tekçi bir anlayışa denk geldiği açıktır.

Türkçede binlerce Kürtçe kelime olmasına rağmen Kürtçe vurgusu hiçbir yerde yoktur. Geçen yıl bütçe konuşmamızda da dile getirdiğimiz gibi, Türk Dil Kurumunun Türkçe Dilindeki Sözcüklerin Etimolojik Çalışmaları Projesi'ni 2013 yılında tamamlayacağını söylemiştik. Eğer bu çalışmada Kürtçe ve Türkiye'de asimile edilmiş diğer dil kökenli sözcükler de belirtilirse gerçek bir çalışma olacağı kabul edilecektir.

Bugün bütçeden, her dönem olduğu gibi, bu kurumların tümüne pay ayrılmaktadır. Bilimsel, tarafsız ve adil olduğu sürece bu payın ayrılması son derece normaldir diyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biliyoruz ki çatışmanın temel sebebi, çarpıtılmış tarihtir. Bunca acı, gözyaşı ve kan, yanlış öğrenmek ve yanlışı savunmaktan kaynaklanıyor. Bu nedenle, Türk Tarih Kurumunun yakın tarihimizi de kapsayacak şekilde, tarafsız ve bilimsel bir çalışma ile yeniden tarih yazımı yapması gerekmektedir. Ders kitaplarındaki ötekileştirici, özgürlük savaşlarını, var olma mücadelelerini ihanet ve kışkırtma olarak gösteren dili kırılmalı, bu topraklarda yaşayan halkların öteden beri Türklerle aynı haklara sahip olduğu, olması gerektiği yazılmalıdır. Çocuklar, bu ülkede Türklerden başka halkların da hak sahibi olduğunu öğrenerek büyümelidir.

Bakınız, Sayın Başbakan dünkü konuşmasında ne dedi? "On yıl boyunca ülke çocuklarına başta öz güven aşıladık. Çocukların hiçbir sorunu kalıcı değildir." diyor ve devam ediyor: "Bizim çocuklarımız kendi öz değerlerinden, tarihlerinden ve medeniyetlerinden aldıkları ilhamla evrensel değerleri özümseyerek, inşallah, bu coğrafyada tarihimizi yeniden yazacaklar. Ben buna inanıyorum." Peki, Kürt gençleri, cezaevlerine doldurulan öğrenciler, dilleri, dinleri aşağılanan gençler, savaşa sürüklenenler de bu ülkenin evlatları değil mi? Onlar nasıl bir tarih yazacaklar acaba?

Okullarda Kürt çocuklarına, zorla ana dilini unutturmaktansa her iki dili de bir arada öğrenme olanağı yaratılmalıdır. Ne yazık ki Kürtçe, daha yeni, altyapısı oluşturulmadan, öğretmen ve ders materyalleri olmaksızın ancak seçmeli ders olarak veriliyor. Bütçesini görüştüğümüz bu kurumların bu konuda da katkı sunması neden beklenmesin? Neden milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçe konusunda bu kurumların hiçbir faaliyeti olmasın? Kürtçenin eğitim dili olarak ve kamu alanında kullanılması üzerine Türkiye'de neden bir çalışma yapılmasın? Yoksa Kürtler sonsuza kadar bu haktan mahrum mu bırakılacak? Elbette ki hayır. Eğer Kürtler bu ülkede vergi ödüyorsa, askerlik yapıyorsa elbette en temel insani hak olan kendi dillerinde eğitim görme hakkına da sahip olacaklardır. Bu nedenle, bu kurumların bu yönlü çalışma içinde olmaları kaçınılmazdır.

Bu ülkede yaşayan diğer etnik grupların da bu ülkenin vatandaşı olduğunu ve devlete her türlü vergiyi ödedikleri gerçeğini de göz önünde bulundurduğumuzda, bu bütçeden de pay sahibi olduklarını kabul etmek durumundayız. Bu kurumlar, bundan sonra Türkiye'de eksik olanı yerine getirmek gibi bir misyon edinmelidir. Bu nedenle, kurumun isminin "Anadolu ve Mezopotamya dil, tarih ve kültürleri araştırma kurumu" olarak değiştirilmesini öneriyoruz. Bu isim altında Türkiye'de kaybolan ve yaşayan bütün dillerde çalışma yapılmalı, Kürtçe için bütünlüklü projeler hazırlanmalıdır.

Türk Tarih Kurumunun ve Türk Dil Kurumunun bu anlamda daha geniş bir perspektifle Türkiye'nin yakın dönemine ilişkin sosyal, politik çalışmalar yapması, mevcut tekçi kabuğunu kırarak Türkiye halklarına hizmet veren bir kurum olması gerektiğini düşünüyorum çünkü ancak tekçi anlayışın tipik kurumları olarak simgeleşen, ne geçmişe ne de geleceğe dair gerçekçi hiçbir icraatı olmayan, devletin resmî ideolojisinin yazıcısı gibi hareket eden bu kurumlar, yok saydığını, üzerini çizdiğini yeniden yazarak evrensel bir değere kavuşabilirler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamı Türk Dil Kurumu sözlüğünün cinsiyetçi, milliyetçi ve eril dili üzerinde durarak sürdüreceğim. Evet, Türkiye'de mevcut eğitim sistemine göre kişiliğimiz daha çok okullarda öğrendiklerimiz üzerinden şekilleniyor. Hele ki okul dışında öğrenme, görme, bilme imkânı olmayan çocuklar için okullar dünyaya bakış açısını doğrudan oluşturan yerlerdir. Bu nedenledir ki Türkiye'de kadınlar hâlâ ikinci sınıf vatandaş, Ermeniler kâfir, Kürtler bölücüdür. Eril mantıkla kurgulanmış Türk Dil Kurumu sözlüğünde "kadın" tanımı "Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri olan.", ikinci anlamı ise "Hizmetçi bayan." olarak yer alıyor.

Yine, "Kürt", "Dağlık ve kayalık yerlerde yetişen, siyah üzüm gibi meyveleri olan sağlam kerestelik bir ağaç; Ön Asya'da yaşayan bir topluluk ve bu topluluktan olan kimse." olarak veriliyor. Ancak "Türk" ise "Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bir halk ve bu halktan olan kimse; güç, kuvvet; güzel, civan; Türk soyundan gelen halk; adam, insan." olarak veriliyor. "Alevi" ise "Ali'yi seven." olarak geçiştiriliyor. 21'inci yüzyılda sözlüğünden ders kitaplarına, ders kitaplarından diline kadar eril ve kafatasçı ifadelerin olması hoş karşılanır bir durum değildir. Tanımlamalarda bile eşitlik yoktur. İşte pratiği de bunun yansımasıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimi bir son öneriyle bitirmek istiyorum. Bu kurumların başına kadınların getirilmesiyle daha adil ve eşitlikçi çalışmaların yapılacağına inanıyorum çünkü kuruluşundan bugüne kadar başkanlığını hep erkekler yapmış, sadece bir dönem Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığına Profesör Doktor Taciser Onuk getirilmiştir. Kadınların tüm kurumlarda görev yapmaları toplumsal cinsiyet rolleri anlayışını da ortadan kaldıracaktır diyor, bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Birtane.