Konu:2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:3
Birleşim:36
Tarih:10/12/2012


2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin bir bütçesini daha görüşüyoruz.

Bütçe hakkı, insanoğlunun mücadele verdiği ve elde ettiği en önemli haklardan birisidir. 1215 yılında Magna Carta ile başlayan mücadele hâlâ devam ediyor. Kralın vergi koyma yetkisini halkın temsilcilerine verme mücadelesidir bu mücadele. O nedenledir ki mücadele başarıyla sonuçlanmış, sadece İngiltere'de beş yüz yıla yakın bir mücadele yapılmış, 1789 Fransız İhtilali ile perçinlenmiş ve günümüze kadar devam etmiştir. O nedenle, bütçe hakkı temel bir haktır, demokrasinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bizde ilk kez 1876 Kanun-i Esasî ile kabul edilmiştir. Dolayısıyla, bütçe hakkından Parlamentonun vazgeçmesi mümkün değildir. Bütçe hakkını güçlendirmek, Parlamentonun denetim yetkisini güçlendirmek özel yasalarla sağlanmıştır. Daha önce Muhasebei Umumiye Kanunu vardı ama daha sonra, Parlamentonun da benimsemesiyle, hemen hemen oy birliğiyle bu Parlamentodan Kamu Mali Yönetimi ve Mali Kontrol Yasası çıktı.

Değerli arkadaşlarım, bu yasanın 1'inci maddesi şu: "Kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli bir şekilde elde edilmesini ve kullanılmasını, hesap verebilirliğini ve mali saydamlığını sağlamak üzere bu yasa çıkarılmıştır." diyor. Bu yasanın 5'inci maddesi şu: "Kamu mali yönetimi Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütçe hakkına uygun şekilde yürütülür." "Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütçe hakkına uygun şekilde kamu mali yönetimi yürütülür." diyor, yani "Bütçe hakkı Türkiye Büyük Millet Meclisinindir." diyor ve bütçe hakkının özü yürütme organının yani arkada oturan Bakanlar Kurulunun Parlamentoya hesap vermesi demektir. Ne diyor onu, nerede yazıyor bu? Yine, aynı yasanın 8'inci maddesi: "Hesap verme sorumluluğu." Yetkililer Parlamentoya geleceklerdir ve hesap vereceklerdir.

Değerli arkadaşlarım, peki, bütçe nasıl başlıyor, düğmeye ne zaman basılıyor? Onunla ilgili düzenleme de yasanın 16'ncı maddesinde: "Merkezî yönetim bütçesinin hazırlanma süreci Bakanlar Kurulunun en geç eylül ayının ilk haftası sonuna kadar toplanarak Orta Vadeli Program'ı kabul etmesiyle başlar. Orta Vadeli Program aynı süre içinde Resmî Gazete'de yayımlanır." diyor.

Değerli arkadaşlarım, bir siyasal iktidarın Parlamentoya saygı duyması için, bir siyasal iktidarın, "Yasal zeminde çalışıyor." diye bizim inanmamız için Parlamentonun kabul ettiği yasalara uyması gerekir. Yasalara uymayan bir Bakanlar Kurulu veya bir hükûmet açıkça yasa dışı işlem yapıyor demektir. Daha önce bu Parlamentoya bütçeler gelirken mayıs ayının sonuna kadar Orta Vadeli Program'ın yayınlanacağı söylenirdi, yasa öyleydi ama 2006 yılında on üç gün gecikmeyle yayınladılar, 2007'de yirmi bir gün gecikmeyle yayınladılar, 2008'de yirmi sekiz gün gecikmeyle yayınladılar, 2009'da -artık iş başını aldı- yüz sekiz gün gecikmeyle yayınladılar, 2010'da yüz otuz iki gün gecikmeyle yayımladılar, 2011'de yüz otuz beş gün gecikmeyle yayınladılar. Her seferinde eleştirdik. Sonunda bir kanun hükmünde kararnameyle değiştirdiler. "Eylül ayının ilk haftasında yapacağız." dediler. Uydular mı? Yine uymadılar. Otuz yedi gün gecikmeyle yayınladılar. Eğer bir hükûmet kendi çıkardığı yasaya uymuyorsa bu hükûmete ne denir? Sayın Başbakana sesleniyorum: Sayın Başbakan, bu kürsüye birazdan geleceksiniz, öyle 1930'lardan, 1940'lardan falan söz ederseniz eyvallah, edin ama niçin otuz yedi gün gecikmeyle yasayı ihlal edip programı açıkladığınızı burada açıklamak zorundasınız. Ben bekliyorum bunun yanıtını. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu bütçeyle beraber kesin hesap da geliyor. Kesin hesap ne demektir? Bütçede çıkan, parlamentonun kabul ettiği bütçenin ne ölçüde uygulandığını görmek için kesin hesap gelir. Bütçe, hedefleri gösterir; kesin hesap, adı üstünde, hesapların doğru olup olmadığını, tutulup tutulmadığını, muhasebesinin yapılıp yapılmadığını, harcamaların yasalara göre yapılıp yapılmadığını belirler. Peki, bütçe hakkını kullanan parlamento, denetim yetkisini nasıl kullanır? Sayıştay aracılığıyla kullanır. Sayıştay, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına kamu harcamalarını denetler. Muhatap olduğu organ Türkiye Büyük Millet Meclisidir ve bir anayasal kurumdur ve 1862 yılından beri bu uygulama böyledir. Osmanlıdan geliyor bu uygulama. Atalarımızı seviyoruz, atalarımızın yaptığı doğru şeylere de sahip çıkmamız lazım. 1862'de Sayıştay kuruldu kamu harcamalarını denetlemek üzere, geldiğimiz noktaya bakın değerli arkadaşlarım.

Sayıştay Yasası'nın 1'inci maddesini okuyorum, nedir Sayıştay: "Kamuda hesap verme sorumluluğu ve mali saydamlık esasları çerçevesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yapılacak denetimlerden sorumludur." Bizim adımıza denetim yapıyor, bütün milletvekilleri adına denetim yapıyor. Ve Sayıştayın görevleri arasında 5'inci madde şöyle yazar: "Türkiye Büyük Millet Meclisine doğru, yeterli, zamanlı bilgi ve raporları sunar." Bizim tek tek denetim yapma hakkımız var ama tek tek denetim yapamayız. Bizim adımıza denetim yapmakta profesyonelleşmiş bir kuruluş var -bütün demokrasilerde böyledir- ona diyoruz ki: "Git denetim yap ve raporunu bize sun."

Denetimin amacı, 34'üncü madde: "Bizim görevimiz Türkiye Büyük Millet Meclisine ve kamuoyuna güvenilir ve yeterli bilgi sunulmasıdır." diyor. "Denetimin amacı da budur." diyor.

Yeterli raporlar sunulacak mı? Bir yasa çıktı, bu Parlamento kabul etti o yasayı. Yasa oy birliğiyle çıktı, altını çiziyorum, oy birliğiyle çıktı. "Sayıştay, bize, bütçe yasası kesin hesap yasa tasarısı geldiğinde bu raporları getirecek." diyor. Ne raporları? Dış denetim genel değerlendirme raporu, geldi mi? Gelmedi. Kamu iktisadi teşebbüsleri hariç olmak üzere, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan kuruluşların raporları gelecekti, geldi mi? Gelmedi. Faaliyet genel değerlendirme raporu, geldi mi? Gelmedi.

Değerli arkadaşlarım, Sayıştay Yasası'nın sonunda "Raporları Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar." diyor, "Sunabilir." demiyor. Takdir yetkisi yok. Sayıştay raporları bütçeyle beraber bu Meclise gelmek zorundadır.

Ben, Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli milletvekillerine seslenmek istiyorum: Saygıdeğer milletvekilleri, bütçe harcamalarının doğru yapılıp yapılmadığını Sayıştay denetleyecek, rapor gelecek ve biz ona göre oy kullanacağız. Gelmeyen rapor dolayısıyla, getirilmeyen rapor dolayısıyla, saygıdeğer milletvekilleri, nasıl el kaldıracaksınız "Bu yasa doğrudur." diye? Nasıl el kaldıracaksınız? (CHP sıralarından alkışlar)

Vicdanlarımızı kilitlemeyelim. Bu Hükûmet, burada oturan Hükûmet, görevini yapmıyor bu Hükûmet. Rapor gelecek, ben, kamu harcamaları nasıl yapıldı diye? Rapor yok, "E, bunu oylayın ve onaylayın." Niçin? "Benim AKP'li askerlerim var, onlar gelirler, ben işaret ederim el kaldırırlar, işaret ederim ellerini indirirler."

NURETTİN CANİKLİ (Giresun) - Öyle bir şey yok.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Böyle bir yasama organı olmaz. (CHP sıralarından alkışlar) Yasama organına önce yürütme organı saygı duyacaktır ve raporlarını buraya getirecektir. Raporu görmeden ben nasıl kesin hesap kanununu eleştireceğim? "Efendim, değişiklik yaptık, kanun hükmünde kararnameyle düzenleme yaptık. O nedenle yetişmedi raporlar." Ne demektir bu? Siz hiç kabahatin böyle itiraf edildiğini duydunuz mu arkadaşlar? Ne demektir bu? Plan Bütçe Komisyonunda bir aydır görüşülüyor.

Sayıştay Yasası'nda değişiklik yaptınız. Sayıştay Yasası'nın 25'inci maddesi şöyledir: "Sayıştay Yasası'nda yapılacak değişiklikler dolayısıyla Sayıştay Genel Kurulunun görüşü alınır." Alındı mı? Sayın Başbakan, size 2'nci sorum: O kanun hükmünde kararnameyi çıkarırken Sayıştay Genel Kuruluna sordunuz mu, sormadınız mı? Sormadıysanız, siz Sayıştayı da tanımıyorsunuz. Böyle devlet mi olur? Tüyü bitmemiş yetimin hakkı görüşülüyor burada çünkü bir çocuk doğduğu andan itibaren vergi verir, doğduğu andan itibaren. Bulaşık yıkarsınız vergi ödersiniz, mama alırsınız vergi ödersiniz, otobüse binersiniz vergi ödersiniz. Parlamentonun bütçe hakkı çok kutsal bir haktır, demokrasilerin çıkış noktasıdır bu nokta. Siz bu noktada, kamu harcamalarını Meclis adına denetleyen kurumun raporlarını getirmiyorsunuz. Böyle bir şeyi kabul etmeyiz.

Ve çok daha üzüldüğüm bir nokta değerli arkadaşlarım: Plan Bütçe Komisyonu Sözcümüz orada. Bu arkadaşlar komisyon sözcülüğünü nasıl yapıyorlar merak ediyorum. Tartışma açıldı burada, usul tartışması açıldı. Komisyon sözcüsünün verdiği yanıt şu: "Efendim, bu konu Plan Bütçe Komisyonunda da itiraz konusu yapılmadı, gündeme gelmedi." İnsaf arkadaşlar, insaf! Meclisin huzurunda gerçek dışı konuşmak bir komisyon sözcüsüne yakışmaz. Tutanakları getirttim, bir arkadaşımız, CHP'li milletvekili arkadaşımız "Bu raporlar gelmeden olmaz." diyor, "Görüşemezsiniz." diyor.

Sizin partinizden Komisyon Başkanının ifadesini okuyorum; ifade değil de açıklamalarını okuyorum: "Evet, Genel Uygunluk Bildirim; dışında bu yıl bize intikal etmesi gereken Dış Denetim Genel Değerlendirme Raporu, Faaliyet Genel Değerlendirme Raporu ve Mali İstatistikleri Değerlendirme Raporu bize ulaşmamıştır. Bu, tamamıyla bize ulaşması gereken, mutlaka ulaşması gereken raporlardır." Ben söylemiyorum, Adalet ve Kalkınma Partisinin Değerli Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı söylüyor bunu. "Mutlaka ulaşması gereken raporlardır." diyor.

Şimdi, Sayın Başbakan, siz bu kürsüye gelin, o raporlar Sayıştaydan niye gelmedi, bize bir açıklayın. Öyle, yasa çıkardık, kanun hükmünde kararnameydi? Bunlara karnımız tok. Gerçek nedir, ben o gerçeği öğrenmek istiyorum. Yasa burada. Gelmesi gerekir; bütçeyle beraber gelmesi gerekir. Bu yasa değişti mi? Değişmedi. O zaman gelecek, biz göreceğiz. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak için biz bunu görmek zorundayız. (CHP sıralarından alkışlar) Aksi hâlde, bu, meşru olmayan bir tartışmadır, gayrimeşru bir tartışmadır o zaman bu.

Değerli arkadaşlarım, "1215 yılında Magna Carta'yla başlayan mücadele hâlâ devam ediyor." demiştim. Bu mücadeleyi, Parlamentoya gölge düşürmek isteyen yürütme organına karşı yapmak zorundayız. Yürütme organı getirecek onları buraya. Biz Parlamentoda tartışırız, kabul ederiz, reddederiz, o ayrı bir şey ama yasalara uyması gereken organ, arkamda oturan organdır. Parlamentonun iradesine saygı duyması gereken organ, arkada oturan organdır. Ya bu yasama organı hiçbir işlev yapmıyor ya da yürütme organı "Yasama organını ben takmam." diyor. Bu anlayışı kabul etmiyorum. Demokrasiyle bağdaşan bir anlayış değildir bu.

Değerli arkadaşlarım, bütçeye dönersek. Parlak tabloları hep gazetelerden okuruz. Özellikle, iktidara destek veren televizyonlara baktığınız zaman olağanüstü pembe tablolar çizilir. Şimdi, ben size Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli yürütme kurulu üyelerinin yani Bakanlar Kurulunun bir karnesini çıkaracağım. Tarımı alalım: Sayın Başbakan, acaba siz Niğde'ye gittiğinizde patates üreticisinin derdini sordunuz mu? 10 kuruşa düştü patates. Ne oldu bu böyle oldu? Siz, önce canlı hayvan, sonra kırmızı et, sonra kurbanlık koyun, en sonda da Sayın Başbakan, siz saman ithal ettiniz. Acaba 21'inci yüzyılın Türkiye'sinde nasıl oluyor da saman ithal eder noktaya geliyor Türkiye Cumhuriyeti? Herhâlde biz bunu soracağız. 25 milyon doları niye ödediniz? Bizim meramız mı yok? Ne oldu bu tarıma? Değerli arkadaşlarım, her şeyi ithal etmeye başladık. Bakınız, size bir örnek vereceğim: Hollanda Konya'dan küçük, bir yılda tarım ürünü ihracatı 80 milyar dolar. Biz Hollanda'dan defalarca büyüğüz, en fazla rakamımız 12 milyar dolar ve tarımı da öldürdük.

Bakın, Sayın Başbakan, 2002 yılında tarımda kullanılan arazi 24 milyon hektar, devri iktidarınızda, 2012'de tarımda kullanılan arazi 20 milyon 500 bin hektar, 3,5 milyon hektar ekilmiyor. İthalat var, niye ekilsin ki! Karneniz bozuk. Gidin herhangi bir çiftçiye sorun, besiciye sorun, Kars'a, Ardahan'a gidin, Balıkesir'e, Burdur'a gidin sorun bakayım besiciye: "Durumun iyi mi kötü mü?"

İşsizlik: Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin en temel sorunlarından birisi işsizliktir. Unutmayın, işsizlik bütün kötülüklerin anasıdır. İşsizi olan evde huzur yoktur. Hiç düşünüyor musunuz acaba, bu, kadına yönelik şiddet yüzde 1.400 niye arttı? İşsiz bir babanın akşam evine ekmek götürmediği ve o dramı, o tabloyu yaşadığı bir aileyi düşünün bakalım, nasıl oluyor bu! İşsizlik sorununu çözecektiniz; niye çözmediniz, elinizden tutan mı var? Siz yasa getirdiniz de biz karşı mı çıktık?

Bakınız, 2000 yılında işsizlik oranı yüzde 7, krizin olduğu dönem. Faizlerin gecelik yüzde 1.400-1.500'lere çıktığı dönem yüzde 7; 2005 yüzde 10,6; 2008 11; 2009 14; 2010 11,9; 2011 9,8; şimdi 8,8. 2000, yılların bile çok ötesinde. Hani ekonomi büyüyordu! Hiç büyüyüp de işsizlik sorununu çözemeyen bir ekonomi yok. Eğer büyüme köpüklü büyümeyse ayrı. Büyüme neyle olur, ona da geleceğim size. İşsizlik nasıl çözülür, ona da geleceğim size.

Değerli arkadaşlarım, on yıldır bu ülkede işsizlik kol geziyor, on yıldır. Sayın Başbakan işsizlik sorununa mucize bir çözüm buldu, gerçekten. Önce okuduğuma inanamadım ama sonra dedim ki; Sayın Başbakan söylemişse doğrudur. Önce Trakya'da söyledi, sonra Odalar ve Borsalar Birliğinde söyledi. Bulduğu mucize çözüm şuydu: "Her işveren bir işsizi işe alsın, işsizlik sorunu çözülsün." Çözüldü mü? Çözülmedi. İşverenler aldı mı? Almadılar. Ekonominin kuralı nedir? İşveren verimlilik bulursa işçi çalıştırır yasaklasanız bile. Başbakan söyledi, "Ben de işçi istihdam edeyim işsizlik sorununu çözeyim?"

Sayın Başbakan, size kim bu öğüdü verdi ben gerçekten merak ediyorum. Onu da lütfedip burada açıklarsanız son derece mutlu olurum.

İşsizin olduğu yerde ailelerde huzur olmaz, toplumda huzur olmaz. Değerli arkadaşlarım, intiharlar artıyor. Niye artıyor acaba? Atama bekleyen öğretmenler var, bekliyorlar. Niye bekliyorlar bunlar?

Değerli arkadaşlarım, gelelim bir başka önemli konuya. İşsizlikte de sınıfta kaldı bu Hükûmet. Hızlı büyüme? Efendim, AKP iktidarı döneminde ekonomi o kadar hızlı büyümüş ki yetişmek mümkün değil. Size örnek vereceğim: 1946-2002, büyüme oranı ortalama 5,2. İki dünya savaşı, darbeler, moratoryumlar, 5 sente muhtaçlar; bütün o dönemleri alıyorum, 5,2. Sizin dönemi alıyorum, bu Bakanlar Kurulunun dönemini alıyorum, o parlak tabloların çizildiği dönem, 2003-2012, büyüme hızı 5,1; 1 puan gerisinde. Değerli arkadaşlarım, sakın ola ki, 5,1 büyüdük, biz bunu küçümsüyoruz." anlamına gelmesin, onun altını özenle çizeyim ama bir ülke gerçekten uluslararası arenada söz sahibi olacaksa sizinle benzer ekonomilerle kıyaslarsınız siz onu. O zaman büyüyüp büyümediğinizi, o zaman dünyada söz sahibi olup olmadığınızı biz kabul ederiz. Ona da baktım, yükselen piyasa ekonomileri... 1980-2002 -uluslararası istatistikler bu kadarını, bu süreyi verdiği için aldık- 151 ülkenin ortalama büyümesi 3,7. 1980-2002, daha önceki hükûmet dönemi, 3,9. Daha önceki hükûmetler dünya ortalamasının üstünde büyümüşler. Bu hükûmet dünya ortalamasının altında büyümüş. Büyüme mucizemiz bu değerli arkadaşlar!

Gelelim bu dönemdeki rakiplerimize, yükselen ekonomilerdeki rakiplerimize bakalım: 2003-2012 yılında, bizimle aynı kulvarda yürüyen ekonomilerdeki büyüme yüzde 6,6; bizde 5,1. Diyecekler ki: "Ekonomik kriz var." Hepsinde var, dünyada kriz varsa hepsini etkiliyor. Onlar 6,6 büyüyor, biz 5,1 büyüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bugün büyüme rakamları tekrar geldi, beklenenin çok altında. Verilen bütün rakamlar bu yürütme kurulunun başarılı bir performans çizmediğini gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım, büyüme yeterli değilse, işsizlik varsa bu vatandaş nasıl geçinecek? 2002'de doğan her çocuk 1.963 dolarla doğuyordu, borç? 1.963 dolar borçla doğuyordu. Sayın Başbakan, sizin devri iktidarınızda doğan her çocuk 4.320 dolar borçla doğuyor. 4.320 dolar borçla doğuyor. Vatandaşın kredi kartı borcu 16 kat arttı, 68 milyar lirayı buldu. 68 milyar lira kredi kartı borcu var bu ülkede yaşayan vatandaşların. Sadece bu mu? Vatandaşların bankalardan çektikleri tüketici kredisi borcu da var, o da 82 kat arttı, 187 milyar liraya ulaştı.

Siz ne yaptınız, Hükûmet önlem olarak ne yaptı? Ben size söyleyeyim: İcra dairelerinin sayısını artırdı. Sayın Başbakan, buraya gelin lütfen, sizden önceki ve sizden sonraki icra daireleri sayısını bir açıklayın. Niçin icra dairelerinin sayısını artırıyorsunuz? Vatandaş borcunu ödeyemiyor. Bakın, değerli arkadaşlar, icra dairelerinin sayısını artırdınız, dosyalar adam boyunu aştı. Neden bu ülkede huzursuzluk var, neden barış yok? İşte, temel nedeni budur.

Size 2001'den söz edeyim, hani şu Başbakanlığın önünde yazar kasanın atıldığı, ekonomik krizin dibe vurduğu dönem. O dönemde icra dairelerindeki dosya sayısı 9 milyon 400 bindi, o dönemde 9 milyon 400 bin icra dosyası sayısı vardı. Devri iktidarınızda 20 milyon 772 bine çıktı. Siz buna başarı mı diyorsunuz? İcra dosyası sayısı artırmakta kimse elinize su dökemez, başarılısınız. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bir ekonominin büyümesinin temel yolu vardır, bütün iktisat kitapları böyle yazar: "Üretirseniz büyürsünüz." Tüketim odaklı değil üretim odaklı büyüyeceksiniz siz. Üreteceksiniz, hakça bölüşeceksiniz. Bunu yapmazsanız işsizliği çözemezsiniz. Bunu yapmazsanız dünyada söz sahibi olamazsınız. Bunu yapmazsanız bu ülkede huzuru, barışı sağlayamazsınız. Üreteceksiniz önce, üretimin önündeki bütün engelleri kaldıracaksınız siz.

7 kez mali af çıkardınız, 7 kez. Sayın Başbakana bir soru daha sormak isterim. Niçin 7 kez mali af çıkardınız? Sebep neydi? Çünkü vatandaş devlete olan borcunu ödeyemiyor. Ve bir soru daha: O mali afları çıkardınız, onları niçin şantaj unsuru olarak kullandınız? Düzgün vergisini ödeyen adama tehdit yağdırdılar: "Beyanını artır yoksa hesaplarını inceleyeceğiz." Eğer böyle birisine rastlamadıysanız, Sayın Başbakan ben size yarın 15-20 kişiyi gönderebilirim. Devlet vatandaşına şantaj yapmaz. Siz bürokrasi aracılığıyla yaptınız bu şantajı.

Değerli arkadaşlarım, nasıl üreteceksiniz? Maliyetleri düşürerek. Dünyanın en pahalı benzinini kullanan ikinci ülkeyiz, ikinci ülkeyiz. Değerli arkadaşlarım, Meksikalı sanayici yüzde 48, Polonya ve Macaristan'daki sanayici yüzde 33 avantajla başlıyor Türk sanayicisine göre. Elektrikte, Polonyalı bizden, sanayicimizden yüzde 12 daha ucuz kullanıyor, Meksikalı yüzde 16, Macaristanlı yüzde 3 daha avantajlı.

Sayın Başbakanın ve ekibinin kullandığı çok klasikleşmiş bir cümle var: "Efendim, biz 2023'te ilk 10'a gireceğiz." Güzel, girerseniz mutlu oluruz. Kim mutlu olmaz? Ama Sayın Başbakana sorayım: Sayın Başbakan, biz 1987 yılında 14'üncü büyük ekonomiydik -lütfen, bunu not alın- 14'üncü büyük ekonomiydik. Şimdi? 17'nci. Neden? Niye geriye gidiyoruz? Hani ekonomi çok iyiydi? Ne söyledim: Rakiplerinizi de beraber siz kıyaslayacaksınız. 17? 3 ülke daha bizi geçse ilk 20'ye de giremeyeceğiz. Kimin döneminde geriledik? Devri iktidarınızın döneminde geriledik.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, en sonunda, gerçekten de Hükûmetten takdir ettiğimiz sesler de çıkmıyor değil; yiğidi öldür, hakkını ver. Bir Sayın Başbakan Yardımcısı 2 Aralıkta şunu söylüyor, ekonomiden sorumlu bir Bakan arkadaşımız: "Türkiye'nin,ilk 10mevcut üretim ve ihracat yapısıyla 2023 hedeflerini yakalaması asla mümkün değildir." Ben söylemiyorum. Ben söylesem, diyeceksiniz ki: "Ana muhalefet partisi lideridir, muhalefet ediyor, bunu söylüyor." Bunu söyleyen Kabinenizdeki bakan ve doğruyu söylüyor. Bu politikayla, bu üretim politikasıyla siz yakalayamazsınız.

Başka bir şey daha, yine bir bakan, diyor ki: "Birçok konuda çok önemli adımlar attık ama eğitim konusu, son on yılın muhasebesini yaptığımızda, arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlamadığımız bir alan. Belki nicelik olarak, dershane sayısı, okul sayısı, İnternet erişimi sayılarına baktığımızda tamam ama nitelik konusunda daha alacağımız uzunca bir mesafe var.

Değerli arkadaşlarım, doğrulara her zaman "doğru" dedik. Ekonomiyi bilimden ayırırsanız sağlıklı bir sürecin içine girmezsiniz.  Katma değeri yüksek olan ürünler üretmezsiniz ilk 10'a giremezsiniz. Katma değeri yüksek ürünler üretmenin yolu bilime inanmaktır. Bilgisayara önem vereceksiniz ama bilgi toplumuna geçeceksiniz, bilgi üretecek mekanizmaları devreye sokacaksınız, teşvik politikanızı buna göre yapacaksınız. Bunu yapmazsanız, boşu boşuna "İlk 10'a gireceğiz." demeyin. Peki siz bunu yapıyor musunuz? Hayır.

Değerli arkadaşlarım, neden "Hayır" diyorum? Bakınız, 2002'de toplam ihracatımız içinde katma değeri yüksek olan ürünlerin tutarı, ihraç ettiğimiz ürünlerin tutarı yüzde 6,2; 2011'de 2,8'e düşmüş. Eğer, siz kalkıp TÜBA'yı darmadağın ederseniz, "Bilim adamını ben seçeceğim." derseniz, bu olmaz, bu doğru olmaz.

Üniversiteleri hangi hâle getirdiniz? Konuşmayan üniversiteler? Ya, üniversite konuşmazsa orası bilgi çıkarır mı, yaratır mı? Korku imparatorluğu kurdunuz. Üniversitede hocaların ensesinde boza pişiriyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) 

Ve daha dramatik bir şey değerli arkadaşlarım, İthalatın yüzde 72'si ara malı, ithalatın yüzde 72'si ara malı. Oysa, ara malının Türkiye'de üretilmesi lazım. Çünkü, siz Türk lirasını şişirir, birileri şişirir, doların değerini düşürürse ara malı ithalatı cazip hâle gelir, fabrikalar kapanır; geldiğimiz nokta budur değerli arkadaşlarım.

Geliyorum bir başka konuya: Cari açık. Türkiye, 2011'de en yüksek cari açığı veren 2'nci büyük ülke dünyada. 77 milyar dolar başkalarının cüzdanına gitti. Defalarca uyardık: "Bu ekonomi politikası, bu cari açıkla sağlıklı bir zeminde yürümüyor." dedik. "Siz muhalefet partisisiniz." dediler. Ekonomi şimdi soğutmaya alındı, düştü büyüme, cari açık düştü, zil takıp oynayacaklar. Hani cari açık sorun değildi? Niye o zaman cari açık düştü diye seviniyorsunuz?

Değerli arkadaşlarım, bir ülke üretmeden tüketiyorsa cari açık verir. Neyle karşılıyoruz cari açık tehlikesini, neyle gideriyoruz? Sıcak parayla. Dışarıdan sıcak para geliyor "Durumumuz iyi." diyoruz.

Değerli arkadaşlarıma söyledim size bir hesap yaptırdım, onu bilginize sunacağım.

Londra'da oturan bir bankacı 2011'in Aralık ayında bir düğmeye basıp Türkiye'ye 1 milyon dolar para gönderdiğinde, 15 Mayıs 2013 vadeli kamu kâğıdına yatırdığında, 30 Kasım 2012 tarihi itibarıyla 1 milyon dolar, 1 milyon 208 bin 390 dolar oluyor. On bir ayda, dolar bazında yüzde 20,8 getirisi var. Hangi esnaf bunu kazanıyor? Diyeceksiniz ki: "Esnafta dolar mı olur?" Olur ya, bir esnafımızda 100 dolar oldu. Nasıl bir ekonomi politikasıdır bu arkadaşlar?

Daha çarpıcı bir şey vereceğim: On yıllık borçlanma? Aynı bankacı Amerika'da on yıllık borçlanma yapsaydı faiz yüzde 1,62'ydi; Almanya'da 1,37, İngiltere'de 1,79; bizde on bir ayda yüzde 20,8, dolar bazında getirisi var kamu kâğıdının.

Değerli arkadaşlarım, şimdi sormamız gerekiyor: Kriz nerede acaba? Nerede bu başarılı ekonomi politikası?

Faiz ödemesi: Sayın Başbakan ne zaman bu kürsüye gelse bütçe görüşmelerinde, geriye doğru makarayı sarar, başlar: Efendim, bizden önce gecelik faiz yüzde 1.500'dü, şöyleydi, böyleydi, böyle. Doğru, yüksekti ama ben size tablonun gerçeğini sunacağım şimdi. 1979'dan 2003'e kadar, yirmi dört yılda, Türkiye Cumhuriyeti'nin bütçesinden ödenen faiz 135 milyar lira. Yirmi dört yılda 135 milyar lira ödedik. Geliyorum, 2003-2011 dönemine. Ödediğimiz faiz -tabii diyeceksiniz ki "Yüzde 35'in altına düşmüştür." değil arkadaşlar- 450 milyar lira. Şimdi, Sayın Başbakana soruyorum: 450 milyar lirayı kimin parasından ödediniz? Bu ülkenin fakir fukarasından, yoksulundan topladığınız paralarla ödediniz. Buna ne denir? Tefeci ekonomisi denir. Kim kazanıyor? Londra'da oturanlar kazanıyor, bizim insanımız kazanmıyor.

Değerli arkadaşlarım, İstanbul Menkul Kıymetler Borsasına yatırsaydı ne olurdu? Onun da hesabını yaptık. 2011'in Aralık ayında İMKB'ye 1 milyon dolar para gönderen? Bilgisayarın başına oturmuş, tuşa basınca, pat, 1 milyon dolar gidiyor. Masa, sandalye, keyfî yerinde. 3 Aralık 2012'de borsadan çıktığında 1 milyon dolar para 1 milyon 544 bin 866 dolar oluyor. On bir ayda yüzde 54,5, mis gibi kâr. Hangi sanayici kazanır, hangi üretici kazanır, hangi çiftçi kazanır, hangi vatandaş kazanır, Türkiye'de hangi vatandaş kazanır? Sıcak para spekülatörlerine buradan para gönderiyorsunuz. Neden? Ekonomik kriz çıkmasın diye. Bedelini bu ülkenin insanları ödüyor.

Bakın, aynı bankacı bu parayı Endonezya'ya yatırsaydı, 1 milyon doları, aynı sürede 66.533 dolar para kazanacaktı; Rusya'da yatırsaydı borsaya 93.678 dolar kazanacaktı, Kore'de yatırsaydı 234.638 dolar kazanacaktı. Türkiye'de 544.866 dolar kazanıyor. E, bu adamlar Türkiye'yi sevmesin de kim sevsin! Sevecekler tabii Türkiye'yi. (CHP sıralarından alkışlar)

Efendim, bu yürütme organı diyor ki: "Merkez Bankasının rezervleri var, çok iyi durumdayız." Onu da aynaya tuttuk değerli arkadaşlarım. 2002'de, altın hariç Merkez Bankasının döviz rezervi 26,8 milyar dolar. 26,8 milyar dolar. Aynı dönemde kısa vadeli borç 16,4 milyar dolar. Yani her 100 liralık borca karşılık Merkez Bankasında 163 dolarınız var. İşiniz sağlam. 100 liralık kısa vadeli borcunuz var, 163 dolarınız Merkez Bankasında bekliyor.

Şimdi, Eylül 2012. Kısa vadeli borç 99 milyar dolar, altın hariç rezerv 94 milyar dolar. Yani rezerv kısa vadeli borçlarımızı karşılamıyor bile. Bir bilgiyi halka verirken, başbakanların görevi, bakanların görevi artısı ve eksisiyle beraber vermektir. Bir bilançoyu düşünün, artısı da vardır, eksisi de vardır. Bütçeyi görüşüyoruz, artısı da vardır, eksisi de vardır.

İthalatı hiç görmezler mübarekler! Sanki bu ülkede ithalat yok, ihracatı görürler. Niye halka doğruları söylemiyoruz? Niye halka doğruları söylemekten kaçınıyoruz, korkuyoruz?

Değerli arkadaşlarım, geldiğimiz nokta nedir, biliyor musunuz? Bu Hükûmet, bu yürütme organı gerçekten Türkiye'yi iyi yönetemiyor.

Bu ülkenin insanları hapishanelerde. 2002'de hapishanedeki kişi sayısını vereyim size, 59.429 kişi. Geldik 2012'ye, 125.100 kişi. Ekonomi iyiyse, işsizliği çözdüyseniz, durumunuz iyiyse, Allah aşkına insanlar niye hapishaneye girer? Niye girer? Toplum cinnet mi geçiriyor? Gazetecileri hapse attınız, bilim insanlarını hapse attınız, herkesi hapse attınız. 21'inci yüzyılın Türkiye'sinde toplama kampları kurdunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

PERVİN BULDAN (Iğdır) - En çok da Kürtleri!

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, enerji politikası. Hükûmetin bir enerji politikası var mı, ben cidden kuşkuluyum. Ekonomi politikası var mı? Hayır. Onu çok rahat söyleyebiliyorum ama enerji politikası var mı, onu bilmiyorum. Enerji, bütün ülkeler için hayati bir alandır. Bir insanın bedeninde dolaşan kan kadar önemlidir. Bütün savaşların merkezînde enerji kavgaları yatar. İster Avrupa Birliğinin öncesini alın ister Orta Doğu'yu alın, enerji kavgaları vardır. Türkiye, Allahın verdiği, gelip de yerleştiğimiz, olağanüstü bir jeopolitik ortamda, durumdayız. Bir enerji terminali olabilir, geçişleri olabilir burası. Ne yaptık enerjide?

Sayın Başbakanım, size bir sorum daha var. Bu kürsüye gelip, Türkiye Cumhuriyeti'nin, Rusya'ya bağlı olduğu oranda, başka bir demokratik ülkenin bir başka ülkeye bu derece, bu oranda bağlı olduğu ikinci bir ülkeyi bana  açıklayın. Hangi ülke? 60-70 oranında bağımlı hâle geldik. İhalesiz, özel bir yasa çıkardılar, nükleer santrali de oraya verdiler. Nükleer teknolojiyi öğrenemeyeceğiz. Atıkların nasıl halledileceği, onu bile kimse bilmiyor. 13,5 sentten, nasıl oluyor bu? Ve siz ne yaptınız Sayın Başbakan, siz ne yaptınız? Rusya'ya bir yılbaşı hindisi verdiniz armağan olarak. Türkiye'nin, münhasır ekonomik bölgeden geçmek üzere Karadeniz'den, bizim münhasır ekonomik bölgeden, Karadeniz'den Avrupa'ya doğal gaz transferine Rusya'ya izin verdiniz. Rusya'nın yıllardır istediği şey. Niye verdiniz siz bu izni? Ne yaptınız biliyor musunuz? Nabucco'yu çöpe attınız. Hangi gerekçeyle verdiniz? Yoksa, İstanbul'un doğal gaz tüketiminin sonuna mı gelmiştik? Depolarda doğal gaz mı bitmişti? Apar topar, koşa koşa niye gittiniz Rusya'ya? Apar topar, koşa koşa o anlaşmanın altına niye imza attınız? Bunu sormak hepimizin hakkıdır.

Değerli arkadaşlarım, Güney Kıbrıs Rum Kesimi Doğu Akdeniz'de petrol ve doğal gaz arıyor. Bu yürütme organı "Efendim, arayamazsınız, savaş nedeni olur, müdahale ederiz?" Her şeyi söylediler. İçime sindiremediğim, Türkiye'ye yakıştıramadığım bir sözü duyduğum için de utanıyorum. Bir Rum bakan çıktı, şunu söyledi: "Bunlar konuşurlar, hiçbir şey yapamazlar, biz işimize bakalım." Kimin dediği oldu? Onların dediği oldu. Gittiler, doğal gazı buldular. Biz ne yaptık? Sayın Başbakan çıktı "Yapamazsınız." dedi, astı, gürledi. Sonra? Kalubeladan kalma Piri Reis'i gönderdik, müdahale edecekmiş sözde! O da yolda arıza yaptı, geri çekip getirdiler. Allah aşkına, Türkiye Cumhuriyeti'ni bu hâle düşürmeye sizin hakkınız ve yetkiniz var mıdır, yok mudur? (CHP sıralarından alkışlar)

Suriye'yle çatışıyoruz. Nasıl çatışıyoruz?  Bir tarafın eline silahı veriyoruz "Git, kardeşini öldür." diyoruz, Türkiye Cumhuriyeti'nin büyüklüğüne yakışır mı bu? Din eksenli dış politika yapıyoruz, mezhep eksenli politika yapıyoruz, Türkiye Cumhuriyeti'nin büyüklüğüne yakışır mı bu? Sıfır sorun yaratacaktık, sıfır sorun olacaktı komşularımızla, çok şükür, bütün komşularımızla kavgalıyız! Bir düşman getirselerdi "Türkiye'nin başına bir bela açacağız." deselerdi, herhâlde bütün komşularla bizi savaşın eşiğine getirecek bir adam bulurlardı, onu da bu Hükûmet buldu! (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bir düşünün. Enerji Bakanı Erbil'e gidecek, binmiş uçağına Erbil'e gidiyor. Bir bakıyor ki Erbil değil, Kayseri'ye inmiş. Herhâlde, büyük bir ihtimalle şaşırıyordur, "Ya, biz Kayseri'ye niye indik? Erbil'e gidecektik." diye.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin bir bakanını bu hâle düşürmek? Parlamentoya şikâyet ediyorum ben, yasama organına şikâyet ediyorum ben, denetim organına şikâyet ediyorum ben, bütçesini de şikâyet ediyorum. Sizin hakkınız var mı? Böyle bir hakkınızın olmaması lazım. Türkiye Cumhuriyeti'ni bu hâle sokamazsınız. Sicili bozuk bir yürütme organı bu ülkenin başına belalar açar.

Kuzey Irak'ta askerlerimizin başına çuval geçirildi, çuval geçirildi. Ne yaptı bu yürütme organı, ne yaptı? Gazeteciler soruyorlar "Nota verecek misiniz?" diye. "Nota verecek misiniz?" diye soruyorlar. "Ne notası? Müzik notasından mı söz ediyorsunuz?" diyor.

Evet, geldiğimiz nokta bu arkadaşlar. Herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gereken nokta bu.

Kürecik'e radar istasyonu kurduk. Halk ona "İsrail kalkanı" diyor. Niye kurduğumuz belli. Sözde, İsrail'e karşılar. Allah aşkına, kapalı kapılar ardında İsrail'le yaptığınız pazarlıkları niye gelip burada anlatmıyorsunuz? Niçin gelip anlatmıyorsunuz burada? Kürecik'e kurulan o kalkanın İsrail kalkanı olduğunu bilmeyen mi var? NATO tesisiymiş! E, NATO yetkilileri diyorlar ki: "2014'e kadar bizim bunu alma şansımız yok zaten." NATO yetkilileri söylüyor ama siz halka doğruları söylemeyeceksiniz.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın söylediği bir laf daha var: "Türkiye NATO toprağıdır." dedi. Sayın Başbakan, bu kürsüye geleceksiniz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından ve Parlamentosundan özür dileyeceksiniz. Türkiye Cumhuriyetinin toprakları NATO'nun toprağı değildir. (CHP sıralarından alkışlar)

Ekonomi demokrasiyle ve özgürlükle büyür. İş adamı, sanayici, esnaf, çiftçi, köylü, işçi, işsiz herkes demokrasiyi ve özgürlüğü ister. Demokrasi ve özgürlük içinde büyünür. Bu Parlamentoda 8 milletvekili tutuklu. Oturduk, konuştuk AKP yetkilileriyle Sayın Meclis Başkanının başkanlığında. Benim bildiğim kadarıyla söz namustur arkadaşlar, verilen bir söz tutulur.

Bu, karşılıklı imzaladığımız protokolün metnidir. (AK PARTİ sıralarından "Ne yazıyor?" sesleri) Ne yazıyor? Ne yazıyor, onu okuyayım: "Halkın egemenliği Türkiye Büyük Millet Meclisi aracılığıyla hayata geçirilir. Bu çerçevede, tüm siyasi partilerin ve milletvekillerinin milletimizin kendilerine verdiği bu onurlu görevi yerine getirmeleri için Türkiye Büyük Millet Meclisinde olmaları gerektiğine inanıyoruz." Güzel. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler) "Bu inançla Anayasa dâhil tüm mevzuatın hukukun üstünlüğü çerçevesinde ve kuvvetler ayrılığı ilkesi dikkate alınarak özgürlükleri genişletici bir anlayışla yorumlanması ve uygulanması gerektiğine inanıyoruz." Daha ne desin? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

AHMET YENİ (Samsun) - Ne var bunda?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Değerli arkadaşlar, Sayın Başbakan Pınarhisar Cezaevine giderken "Adalet istiyorum." diyordu. Toplumun büyük bir kesimi belki bunu duymadı ama biz duyduk. Kendisi seçimlere giremedi, yasal engeli vardı, cezaevine konuldu. Doğru muydu? Hayır. Parlamentoda ilk seçimde yüzde 34 oy alındı. Biz ne dedik? "Bir siyasal partinin yüzde 34 oy alması hâlinde, hatta yüzde 5 de alsa onun liderinin hapiste olması, ona siyasal yasak getirilmesi doğru değildir." dedik. Yasayı değiştirdik, Anayasa'yı değiştirdik, Başbakan olarak geldi, koltuğuna oturdu.

İBRAHİM KORKMAZ (Düzce) - Kapatma davasında ne  yaptınız?

BAŞKAN - Lütfen, arkadaşlar, lütfen.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu 8 milletvekilinin seçimlere girme yasağı yoktu, Başbakanın vardı. Seçimlere girdiler, Yüksek Seçim Kurulu onayladı, "Milletvekili olabilirsiniz." dedi. Karar Başbakanlığa gitti, Resmî Gazete'de yayınlandı. Bu demokrasi ayıbını bu Parlamentonun gidermesi lazım. Bu doğru değildir. Milletvekili tutuklu olmaz, yasama görevini  yapar. Sakın ola ki, biz "Davalar devam etmesin." demiyoruz. Davalar devam eder, gider ifadesini verir, savunmasını yapar, bir sorunumuz yok ama mahkûm edilmemişlerdir. Dolayısıyla, gelip yasama organında görevlerini yapmaları lazım.

Bir başka önemli şey: Parasız eğitim isteyenlerin hapse atıldığı bir ülkedeyiz. Sayın Başbakana bir soru daha sormak isterim: Yurt dışına gittiniz, gitmediğiniz ülke kalmadı; lütfedip, gittiğiniz yerlerde sayın başbakanlara, devlet bakanlarına şunu sorabilir misiniz acaba: "Sizin ülkenizde henüz  daha basılmamış kitaba bir yargı kararıyla yasak getirilirse siz ne düşünüyorsunuz acaba? Biz bunu getirdik ve bizde demokrasi var." Bir  söyleyin bakalım size ne diyecekler. Basılmamış kitaptan söz ediyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

29 Ekim, Cumhuriyet Bayramı, adı üstünde "bayram", miting değil. Adı üstünde "bayram." Bayram kutlamak için izin istenmez, çünkü bayramın yasası var, "Kutlanacak." diyor. Vay efendim, siz misiniz bayram kutlayan! Biber gaza müracaat.

Değerli arkadaşlarım, bu demokrasi olmaz, böyle demokrasi olmaz. Demokrasilerde özgürlük vardır, düşünce özgürlüğü vardır. Birisine vurduk mu, birisini dövdük mü, cam çerçeve kırıldı mı? Hayır. Neden engel olursunuz cumhuriyet kutlamalarına? "Efendim, resmî tören yapıyoruz, oraya gelin."

E, vatandaş orada kutlamak istiyor, illa resmî törene gelmek zorunda mı? Bir dönem resmî törenlerden şikâyet edeceksiniz "Nedir bu?" diyorsunuz, "Sovyet usulüymüş gibi yapıyorsunuz." E halk da kutluyor şimdi. "Vay sen misin kutlayan!" "Polis görevini yapmadı." diyor Sayın Başbakan. Yani orada adam öldürmedi, adam dövmedi, kaşını gözünü yarmadı. "Polis görevini yapmadı." Polis, bu ülkenin polisidir, hepimizin polisidir, onlar bizim kardeşlerimizdir, onlar görevlerini bilirler nasıl yapacaklarını. Birisinin burnu kanamamışsa oradaki polislerin sağduyusundan kanamamıştır, eğer sizi dinleselerdi orada kan gövdeyi götürmüştü.

Değerli arkadaşlarım, herkesin vicdanına kelepçe takıldı âdeta, böyle şey olmaz. Uludere'de 34 yurttaşımız öldürüldü. Fail? Belli değil. Ben size söyleyeyim faili: Uludere'nin sorumlusu, arkamızda oturanlardır. (CHP sıralarından alkışlar) Diyeceksiniz "Neden?" Sınır ötesi operasyon yapma yetkisi Parlamentoya ait, yüce Meclise ait. Meclis yetkiyi kime verdi? Yürütme organına. "Siz, sınır ötesi operasyon yapabilirsiniz." dedi.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Siz de "Evet." dediniz.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Onlar da gittiler, 34 tane vatandaşımızı imha ettiler. Şimdi arıyoruz fail kim diye, kapatmaya çalışıyoruz. Bunu kapatıyoruz ama dönüyoruz, 1930'larda Mustafa Muğlalı'dan bahsediyoruz. Ya bu kadar komik bir durum olur mu? Ben doğmadan önceki olay dolayısıyla beni yargılayacaksın; sen iktidardasın, gidiyorsun 34 tane vatandaşı katlediyorsun, hesabını sormayacak kimse. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu Hükûmet, saydam bir hükûmet değildir. Bu Hükûmet, halka hizmet eden bir hükûmet değildir. Bu Hükûmet, halkına hesap veren bir hükûmet değildir. Bu Hükûmet, Parlamentoya hesap veren bir hükûmet değildir. Bu Hükûmet, yürütme organı olarak bütün Türkiye'ye baskı uygulayan hükûmettir.

Gazeteciler konuşamıyor. 76 gazetecinin hapiste olduğu başka bir ülke yoktur. (CHP sıralarından alkışlar) İran'ı ve Çin'i bile geçtik. Neymiş? Onlar teröristmiş. E, ne olacak, teröristlikle suçlarsanız öyle içeri alacaksınız zaten. Yazı yazan adama ne zamandan beri terörist diyoruz, düşünce açıklayan insana ne zamandan beri terörist diyoruz?

ALTAN TAN (Diyarbakır) - Çoktan?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Bu bizim demokrasi anlayışımızla bağdaşıyor mu? Bir insanın söylediğini kabul ederiz veya etmeyiz ama onun düşüncesidir.

Saygıdeğer milletvekilleri, şunu unutmayın: Dünyanın düz olduğunu iddia eden bir binlerce kişi, dünyanın düz olduğunu iddia eden milyarlarca kişi vardı ama bir kişi çıktı "Dünya yuvarlaktır." dedi. Onu engizisyon mahkemesinde yargıladılar, "Sen nasıl dünya yuvarlaktır dersin?" Geldiğimiz nokta nedir? Bütün dünya artık dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor, hiç kimse dünyanın düz olduğunu iddia etmiyor.

Düşünce özgürlüğü budur işte arkadaşlar. Düşünce özgürlüğü hayatı sorgulamaktır, dünyayı sorgulamaktır, çevreyi sorgulamaktır, iktidarları sorgulamaktır düşünce özgürlüğü. "İktidarın her dediği doğrudur." dediğiniz andan itibaren orada özgürlük alanını bitiriyorsunuz demektir. Farklı bir şey giriyor orada devreye. Onun için Parlamentodan istirhamım, o Sayıştay raporları gelmeden kesin hesap raporu görüşülemez; yasası, tasarısı görüşülemez. Buraya gelmeli o rapor. Niye gelmiyor bu raporlar? "Efendim, yasayı değiştirdik, eski yasaya göre hazırlanmış." Ya, hazırlansın, ne fark eder? O tarihte, o yasa yürürlükteydi. Zaten, yasa da o tarihteki olay dolayısıyla hazırlanan bir yasa, 2011 kesin hesabı. Gelse ne olacak? Bizim bilmediğimiz ama Hükûmetin çok iyi bildiği bir şeyler var. Ama biz onları bulacağız, onları kamuoyuna açıklayacağız.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, yürütme organı ve Sayın Başbakan defalarca ama defalarca sivil idareden bahsetti, darbelerden şikâyet etti. Şimdi ben Sayın Başbakana soruyorum: Sayın Başbakan, 12 Eylül darbe hukukunu değiştirmeye var mısın? "Hayır, ben yokum." diyor. Varsan, gel bak, 135 kişilik, Türkiye Büyük Millet Meclisinde CHP Grubu burada, tamamını değiştirelim, tamamını değiştirelim. (CHP sıralarından alkışlar) Ama siz darbe hukukunun arkasına saklanıp "Hayır efendim, önce Anayasa'yı değiştirelim." Diğerini de değiştirelim, oturduk Anayasa'yı değiştirmek için. Yüzde 10 barajını? Yani Kenan Evren'in yani o dönemin paşasının getirdiği yasanın arkasına niye saklanıyorsun? Siyasi Partiler Yasası'nın arkasına niye saklanıyorsun? (CHP sıralarından alkışlar) Demokrasi budur işte arkadaşlar. Darbeye karşıysan sonuna kadar karşı olacaksın, darbe hukukuna sonuna kadar karşı çıkacaksın. Hem darbe hukukunun arkasına saklanacaksın "Ben darbeye karşıyım." diyeceksin. Darbeye karşı olan Başbakan, kendisine muhtıra veren paşaya üstün hizmet ödülü vermez, kimse kusura bakmasın. (CHP sıralarından alkışlar) Sana muhtıra verecekler, sen de oturacaksın, Bakanlar Kurulundan karar alacaksın, "Sana üstün hizmet madalyası veriyorum." diyeceksin, bir de altına kurşun geçirmez zırhlı araç alacaksın. Neymiş? Beyefendi darbeye karşıymış. Sevsinler böyle darbeye karşı olanı! (CHP sıralarından alkışlar) Böyle darbeye karşı mı olunur?

Değerli arkadaşlarım, bu bütçe ne getiriyor? Bu bütçe halka bir şey vermiyor arkadaşlar. Az önce size Londra örneğini vermiştim, ödenen faizleri vermiştim, bu bütçe onlar için. Fakir fukaradan, garip gurebadan toplanan paralarla oralara kaynak transferi sağlayan bir bütçe bu bütçe. Çünkü sıcak paranın diyetini ödemek üzere bu bütçeler getiriliyor buraya.

Değerli arkadaşlarım, bu iktidar döneminde, şu organ döneminde mazota yüzde 208 zam yapıldı, dolmuş ücretine yüzde 183 zam yapıldı, kuru soğana yüzde 134, çaya -ki ülkede çay var- yüzde 139. Kaçak çayları da sormuyorum artık, ona ne yaptı? Zam yaptı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapandı)

BAŞKAN - Sayın Kılıçdaroğlu, ek süre veriyorum, lütfen tamamlayınız konuşmanızı.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Tamam efendim, bitiriyorum.

Pek çok şeye zam yapıldı; hep yüzde 200, yüzde 100, yüzde 180, yüzde 190. Memura gelince 4+4. Niçin, niçin? Emekliye gelince 3+3. Dolmuş ücreti yüzde 183. Siz hiçbir siyasal iktidarın emeklilere "Millî gelir artışından size pay vermeyeceğim." diye yasa çıkardığını duydunuz mu? Evet, bu Parlamento kabul etti, sizlerin oylarıyla kabul edildi, emekliler ikinci sınıf yurttaş sayıldı, "Sizlere millî gelir artışından pay vermiyoruz." dendi. Bu, bire bir demokrasi ayıbıdır. O emekli geçinemiyor, esnaf geçinemiyor; emekli o, geçinemiyor, işine devam edecek. Sen misin işine devam eden! "Yüzde 15 senin maaşından kesiyorum?" Niye kesiyorsunuz? Siz hiç çalışan insanın cezalandırıldığı bir ülke gördünüz mü? Türkiye Cumhuriyeti, çalışan insanın cezalandırıldığı ülke, ödüllendirilmesi gerekirken cezalandırıldığı bir ülke.

Değerli arkadaşlarım, sosyal güvenlik destek primini, hani bu yüzde 15 kesintiyi ilk yasada yüzde 35 yapmışlardı. Sayın Başbakan kızıyor ya "Siz hep Anayasa Mahkemesine gidersiniz." Diye; gittik Anayasa Mahkemesine, iptal etti. 35'i 15'e düşürdüler. Oturun kalkın Cumhuriyet Halk Partisine dua edin, yoksa o emeklinin durumu çok daha kötü olacaktı. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bir bütçenin Parlamentoda objektif tartışılması lazım, bir bütçenin bütçe hakkı nedeniyle Parlamentonun yürütme organını sorgulaması lazım, iktidar-muhalefet ayrımı yapmadan, artılar ve eksilerin söylenmesi lazım. Bütçe hakkı yasama hakkıdır, Parlamentonun hakkıdır, yürütme organının değil. Hakkınızı kullanacaksınız, hakkımızı kullanacağız ve yürütme organını sorgulayacağız. Neden işsizlik var? Neden yoksulluk var? "'3Y'yle mücadele edeceğiz." dediler, "3Z" çıktı ortaya; "zam", "zulüm" ve "zindan." Nasıl oluyor bu arkadaşlar? (CHP sıralarından alkışlar)

Yüce Parlamentoyu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kılıçdaroğlu.