Konu:Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesinin Açılması, Ortak İşletilmesi ve Devredilmesi ile İlgili Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:72
Tarih:30/04/2019


Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Nijer Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesinin Açılması, Ortak İşletilmesi ve Devredilmesi ile İlgili Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

İYİ PARTİ GRUBU ADINA ÜMİT ÖZDAĞ (İstanbul) - Değerli milletvekilleri, Türk siyaseti çok zor günlerden geçiyor. Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik kriziyle karşı karşıyayız. Bu kriz birkaç ayda bitecek bir krize benzemiyor, muhtemelen önümüzdeki yıllara yayılacak. Ancak sadece cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşamıyoruz. Bu en ağır ekonomik krize eşlik eden üç kriz daha var. Bunlardan bir tanesi devletin taşıyıcı kolonlarının çökmesi neticesinde yaşamış olduğumuz devlet krizi. Diğeri milletimizin ayrışmışlığının neticesinde gerçekleşen millî birlik krizi ve üçüncüsü de -nihayet- kayıtlı 3,8 milyon, kayıtsız 1,5 milyon, toplam 5,3 milyon Suriyeli ve değişik uluslardan gelen ve ülkemizi modern bir kavimler göçüyle karşılaştıran 900 bin sığınmacının oluşturduğu kriz. Ülkemiz bu dört krizin pençesindeyken Türkiye'yi çevreleyen ve dış politikamızı ağır baskı altında bırakan gelişmeleri de görüyoruz. Bugün Nijer ile ülkemiz arasında gerçekleşen bir protokolün kanunlaştırılması vesilesiyle dış politikayla ilgili değerlendirmelerimizi de sizinle paylaşmak istiyoruz.

Dış politikamızı çok ağır baskı altında bırakan gelişmeleri teker teker ele alıp incelersek gördüğümüz birinci husus Suriye'de sürecin sürekli aleyhimize geliştiğidir. Irak, 1990-2010 arasındaki süreçte savaş, istila, iç savaş süreçlerini yaşayarak jeopolitik olarak parçalanmaya hazır hâle getirildi. Irak'ın parçalanmaya hazır hâle getirilmesinden sonra, 2011'de Suriye'de Suriye iç savaşı başladı. Bu süreçte Suriye'nin kuzeyine bir PKK devletçiği yerleştirildi. ABD bu bölgede PKK/YPG unsurlarını düzenli bir orduya karşı ileri silah teknolojileriyle teçhiz edilmiş ve ileri gerilla savaşı eğitimi verilmiş bir hibrit ordu olarak yetiştiriyor. Bu hazırlığın amacı PKK/YPG'nin ne IŞİD'e karşı ne de Suriye ordusuna karşı bir çatışma için hazırlanmasıdır; PKK/YPG Türkiye'de çıkarılacak bir iç karışıklıkta TSK'ye karşı hazırlanmakta ve eğitilmektedir. Türkiye'nin Suriye'deki yaşamsal çıkarı, Suriye'de iç savaşın sona ermesi ve Şam'ın PKK/YPG bölgesi dâhil bütün Suriye'de hâkim olmasıdır.

Değerli milletvekilleri, Suriye'de Türkiye'nin güvenliği, güvenlik şeridi kurarak veya Cerablus bölgesine askerî birlikler yerleştirerek, Afrin'de konuşlanarak, İdlib'de durumu idare ederek sağlanamaz. Suriye'de Türkiye'nin güvenliğini sağlayacak tek şey, Suriye'nin toprak bütünlüğünü gerçekten destekleyen politikalar uygulamaktır. Bunun için de yapılması gereken şey, Beşar Esad rejimiyle Türkiye'deki Suriyelilerin de ülkelerine dönmelerini sağlayacak bir anlaşma yaparak komşumuzun toprak bütünlüğünün sağlanmasına katkı vermektir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, Suriye'nin dışında Doğu Akdeniz'de de yoğun bir kuşatmayla karşı karşıyadır. Kıbrıs, Kıbrıs Rum kesimi, İsrail, Mısır tarafından oluşturulan ittifak, Amerika Birleşik Devletleri tarafından da son süreçte desteklenmeye başlanmıştır. Bu ittifakın amacı, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını Doğu Akdeniz Havzası'nda boğmaktır. Doğu Akdeniz'de gerçekleşen kuşatmayı kırma konusunda Türk dış politikasını ve Türk Dışişleri Bakanlığını ne yazık ki etkisiz görüyorum. Doğu Akdeniz kuşatması devam ederken her nedense Kıbrıs'ta Rum kesimiyle Türkiye ve KKTC'nin taviz üstüne taviz vermesine dayalı görüşmeler bir başlıyor, bir kesiliyor ama sürekli canlı tutuluyor. Oysa bu noktada yapılması gereken tek şey, Türkiye'ye karşı düşmanca her türlü eylem ve ittifaka son verilene kadar Rum kesimiyle her türlü görüşmeyi askıya almak ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarından vazgeçmeyeceğini bütün uluslararası alanlarda ve kurumlarda, kuruluşlarda en etkili şekilde dile getirmek olmalıdır. Evet, donanmamızın zaman zaman yapmış olduğu tatbikatlar faydalıdır ancak yeterli olduğunu söylememiz ne yazık ki mümkün değildir. Türk dış politikası Doğu Akdeniz alanını çok daha hayati bir alan olarak görmek zorundadır, eğer görmez ise bunun bedelini sadece biz bugün değil, gelecek nesiller de ödemek zorunda kalır.

Doğu Akdeniz'deki çıkarlarımızdan bahsederken Kıbrıs'a yönelik son dönemde gerçekleşen askerî üslenme çabalarının -yabancı unsurlar tarafından- dikkatle altını çizmek istiyorum. Bu üslenme çabaları karşısında da Türkiye'nin sessizliğini artık bozması gerekiyor.

Değerli milletvekilleri, Türk dış politikası üzerindeki önemli bir yük de "S400 ve F35 sorunu" diye kamuoyunda bilinen ve adlandırılan Rus hava savunma sistemleriyle Amerikan savaş uçaklarının eş zamanlı olarak ülkemiz tarafından satın alınması ve Türk silah envanterine, savunma sistemine entegre edilmesinden kaynaklanan sorundur.

Hiç şüphesiz, Türkiye'nin çevresinde füze sistemlerine sahip ülkelerin sayısı arttıkça ve bu ülkelerin elindeki füze teknolojilerinde kullanılan teknoloji seviyesi ilerledikçe ülkemizin kendi füze savunma sistemlerine sahip olması gerekliliği de artmaktadır.

Amerikan yetkililer, Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nden bu sistemleri almak için yapmış olduğu girişimlere olumlu cevap vermemişlerdir. Bunun üzerine Ankara, haklı olarak, Çin Halk Cumhuriyeti'yle görüşmelere başlamıştır. Pekin'le yapılan görüşmelerde başlangıçta önemli bir mesafe kaydedildiği görülmüşse de sonunda Çinlilerin Türkiye'nin istediği teknoloji transferini reddetmesi ve Çin'den alınan sistemlerin NATO sistemlerine entegre edilememesinden ötürü Çin'den bu sistemlerin alınmasından vazgeçilmiştir. Çin'den bu sistemlerin alınmayacağı ortaya çıktıktan sonra alternatif olarak Rusya'yla görüşmelere başlanmıştır. Moskova'yla yapılan görüşmeler neticesinde S400'lerin alınmasında karar kılınmıştır ancak Ruslarla yapılan görüşmelerden anlaşılmaktadır ki Moskova da teknoloji transferinde çok istekli görünmemektedir. Kabul edilen teknoloji transferi -ki görüşmeler hâlâ devam ediyor, sonuçlanmış değil- çok kısıtlı ve âdeta yasak savma kabilinden verilecek teknolojiler olarak görülmektedir. Ve S400'ler de NATO savunma, hava savunma sistemlerine entegre edilemeyeceği için alınacak S400'lerin füze savunma sistemi olarak değil, hava savunma sistemi olarak kullanılmak istendiğini duyuyoruz.

Özetle S400'leri Türkiye'ye karşı kullanılması muhtemel değişik füzelere karşı değil, Türk hava sahasını ihlal ederek ülkemizde değişik hedeflere saldırma niyeti taşıyan savaş uçaklarına karşı kullanacağız. Oysa bu görev yani ülkemize yapılacak bir hava saldırısına karşı savaş uçaklarıyla Türk hava sahasını savunma görevi Türk Hava Kuvvetlerine ait savaş uçaklarının, F16'ların görevidir. Ancak Türk Hava Kuvvetlerindeki FETÖ'cü darbe ve FETÖ'cü örgütlenme 15 Temmuz sonrasında haklı ve doğru geniş tasfiyelerle sonuçlanınca ortaya büyük bir savaş pilotu açığı çıkmıştır. Türk Hava Kuvvetleri bütün savaş uçaklarını kullanma yeteneğini pilot açığından dolayı ne yazık ki yitirmiştir ve Türk hava savunması ağır bir darbe almıştır. Şimdi savaş uçaklarının yapması gereken şeyi S400'lerle yapma yoluna gittiğimizi anlıyoruz.

Türkiye'nin egemen bir ülke olarak, hangi silah sistemini satın alacağı ve bunu hangi ülkeden alacağına kendisinden başka kimse karar veremez. Bu sadece Türkiye'nin karar verebileceği bir husustur ve Türkiye kendisini füze sistemlerine karşı koruma hakkına da sahiptir ancak görünen odur ki saray bu süreçte iki önemli hata yapmıştır. Birinci hata "S400'leri almamıza Amerikan devleti karşı çıksa da Başkan Trump araya girer ve biz bu sorunu aşarız." şeklinde bir varsayımla hareket edilmiştir. Evet, Amerikan devleti içindeki değişik dengeleri tahlil edebilirsiniz. Amerikan yerleşik sistemi ile Trump arasındaki gerilimler, anlaşmazlıklar bütün dünya kamuoyunun malumudur. Bunlara oynayarak Amerika Birleşik Devletleri'nde yerleşik sistemle veya sistemin muhalefetini Trump'ın konuyu yönetmesiyle aşabileceğini düşünmüş olabilirsiniz -bu, benim ifadem değil; bu, İbrahim Kalın'ın ifadesi- ancak Türkiye gibi bir ülkeyi varsayımlara dayanarak yönetemezsiniz. Amerika Birleşik Devletleri'nde Başkan Trump'ın gücünün ne olduğunu sistem karşısında, en son "Suriye'den çekiliyoruz." kararını aldıktan sonra bir defa daha test ettik ve Amerikan devleti Suriye'den çekilmeme kararını aldı ve bunu Başkan Trump'a kabul ettirdi. Türkiye'yi varsayımlarla yönetmeye girişmek büyük hataları beraberinde getirebilir.

İkinci hata ise bu noktada, milyarlarca dolar ödeyerek ve büyük politik gerilimlere neden olarak aldığımız bu sistemi, Türkiye'yi füze saldırılarına karşı korumak için değil de hava savunmasında değerlendirecek olmamızdır. Oysa bunun çok daha ucuz ve politik olarak böyle maliyetleri olmayan yolları vardır.

Gelinen aşamada değişik ihtimaller olduğunu duyuyoruz. Türkiye'nin parasını ödediği bu füzelerin komşu ülkelere konuşlandırılacağı... Umarım böyle bir şey gerçekleşmez, umarım Türkiye böyle bir hataya AKP Hükûmeti tarafından sürüklenmez. Bu hepimizin yüzünü kızartır, hepimizin başını öne eğer. Bu sistemleri eğer "Arkasında duracağız." diye aldıysanız "Egemen bir devletiz ve istediğimiz savunma sistemini istediğimiz ülkeden alır ve kullanırız." diye yola çıktıysanız... Yola çıkarken değerlendirme hatası yapmış olabilirsiniz, bunu kendi içimizde biz tartışırız. Biz bu konuda sizi eleştiririz ama bir defa bu kararı aldıysanız bu karar artık siyasi bir parti kararı olmaktan çıkar, Türkiye'de 82 milyonu bağlayan bir karar olur ki o kararın arkasında duracağınızı söylediyseniz o kararın arkasında sonuna kadar durursunuz, bu sistemler sadece ve sadece Türkiye'ye gelir, başka hiçbir ülkeye gitmez, bu sistemlerden baskı üzerine vazgeçmezsiniz. Yapılacak tek şey, sonuna kadar hem bu sistemleri almak hem de parçası olduğumuz F35'ler projesinin parçası olarak kalmayı muhatabımıza yani Amerika Birleşik Devletleri'ne kabul ettirmektir. Bunu yaparken de yanlış varsayımlardan hareket edilmemelidir. Bugün Sayın Erdoğan yapmış olduğu bir konuşmada Türkiye'nin çekilmesi durumunda F35 projesinin çökeceğini kamuoyu önünde deklare etti.

Değerli milletvekilleri, bu açıklama ne yazık ki doğru değildir, doğru olmasını canıyürekten arzu ederdim. Keşke Türkiye çekildiği zaman F35 projesi çökseydi, keşke böyle bir etkimiz olsaydı. Yapılan anlaşmada F35'in biz belirli parçalarını üretiyoruz ama aldığımız uçaklara takılan parçaları üretiyoruz, Amerika Birleşik Devletleri aynı parçaları zaten üretiyor; üretmeseydi de Türkiye'nin yerine koyabileceği bir ülkeyi bulması çok zor olmazdı.

Özetle: "Trump S400 krizini bize atlatır, bir şekilde Amerikan devletini ikna eder." varsayımının hatalı olduğu meydana çıkmıştır. Şimdi bir başka yanlış varsayımdan hareket etmeyelim. F35'den Türkiye dışlanırsa proje çökmez. Mesele, dış politikada başarı ancak her iki silah sisteminin de arzu ettiğimiz şekilde Türkiye'ye getirilmesiyle ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlanmasıyla olur.

Genel Kurulu saygıyla selamlarım. (İYİ PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)