Konu:Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:47
Tarih:17/01/2019


Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYHAN BİLGEN (Kars) - Sayın Başkan, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum ve bir mazeretimiz dolayısıyla söz sırasını veren bütün gruplara da teşekkür ediyorum.

Tabii, tartıştığımız konuyla ilgili hem geneli üzerinde değerlendirmeler yapıldı hem de maddelerle ilgili konuşmalar yapılacak. Ben, biraz içerisinden geçtiğimiz ortam ve nasıl bir süreci değerlendiriyoruz ya da nasıl bir süreci birlikte göğüslüyoruz, buna dair düşüncelerimizi paylaşacağım.

Bazen tarihin kırılma dönemlerinde dış politika, ekonomik politika ve iç politika iç içe geçer ve bunların birinde yaşanan kriz, sorun diğer bütün alanları da kilitler. Ama öyle bir dönemden geçiyoruz ki bırakın birindeki krizi, neredeyse üçünde birden son derece yüksek tehdidin söz konusu olduğu, son derece yüksek kaotik bir konjonktürün önümüzde olduğu bir atmosferdeyiz. Birinin bile diğer krizleri tetikleyebildiği dünya tarihinin, yakın siyasi tarihin örnekleri çok sayıda varken şimdi üçünde birden kriz yaşıyor olmak, elbette bu krizi göğüslemek, bu krizi yönetmek, bu krizde toplum için çok daha büyük tehlikeler yaşamak zorunda kalmadan süreci atlatmak çok kolay olmayacak.

Orta Doğu'da, muhtemelen, yapılan hazırlıklar ister bir Türk-Kürt savaşı ister Türk-Arap savaşı ister Sünni-Şii savaşı, hangi kategoriler, hangi saflaşmalar üzerine kurulu olursa olsun, Orta Doğu'da bir büyük savaş senaryosunun hazırlığının yapıldığı, buna dair mesajlar verildiği, buna dair cepheleşmeler, buna dair yeni orduların oluşumu, yeni üsler kurulması, yeni gerilim fay hatlarının oluşturulması çok net biçimde önümüzde duruyor. Dolayısıyla da Orta Doğu'ya yaklaşırken, Orta Doğu politikalarını belirlerken sadece iç politikadan bakmak, sadece bir pencereden büyük resmi görmek neredeyse imkânsız. Tam tersine, önce büyük resmi görmek, önce büyük tehlikenin farkında olmak, sonra "Bu büyük tehlikeyi nasıl en az badireyle atlatırız, en az zayiatla atlatırız? Buna uygun iç politika nasıl şekillenmeli?" bu eksende bir tartışma yapma zorunluluğumuz var. Aksi takdirde, iç politik çekişmelerin, iç politik rekabetlerin bedelinin bütün ülke tarafından ödenmesi, bütün bir toplum, hatta bütün Orta Doğu halkları tarafından ödenmek zorunda kalınması galiba bu sürecin en kötü yönetim biçimi olacaktır.

Elbette ki devletler arasındaki ilişkilerde gerilimler olur, elbette ki devlet içerisinde farklı yaklaşımlar arası rekabetler olabilir. Sonuçta, partiler farklı eğilimleri, farklı toplumsal kesimler farklı beklentileri ifade eder. Ama ortak faydayı, ortak çıkarı merkeze koymak ve sonra parti pozisyonu almak, sonra kişisel hesaplarla ilgili bir yaklaşım geliştirmek bir ahlaki zorunluluktur ve aslında en güçlü stratejiler de ancak ahlaki değerler gözetilerek tutarlı biçimde inşa edilebilir. Eğer tersini yaparsanız yani "Bu süreci partimiz ne kadar puan alarak, ne kadar oy kazanarak atlatacak?" hesabı yaparsanız küçük hesaplar büyük planların üstünüze çökmesi sonucunu doğurur, büyük enkazlarla karşılaşırsınız. Dünya tarihinde, Birinci Dünya Savaşı'na girerken, İkinci Dünya Savaşı'na girilirken küçük hesaplarla hareket edildiğinde bunun bedelinin, kişilerin hatasının, partilerin hatasının bedelinin bütün bir ülke ve toplum tarafından ödendiğine dair son derece acı, son derece travmatik örnekler vardır.

Değerli milletvekilleri, yine, Türkiye'nin elbette ki ekonomi politiğinden kaynaklı, Türkiye ekonomisinin yönetim biçiminden kaynaklı yapısal sorunlar olduğunu bu kürsüde daha önce, bütçe görüşmelerinde yani esaslı ve daha kapsayıcı konuşmalarda iktidar partisi milletvekillileri de dillendirdiler. Cari açıkla ilgili yapısal bir sorun olduğu çok açık, bunun hiçbir inkârı mümkün değil. Ya da işte bugün son dönemde yaşadığımız, enflasyonla ilgili, döviz politikasıyla ilgili, dış ticaret açığıyla ilgili, kamu harcamalarıyla ilgili yapısal sorunlar olduğu son derece net. Dolayısıyla bu yapısal sorunlarla yüzleşmek, bu yapısal sorunları çözme konusunda güçlü bir irade ortaya koymak da yine aslında bir boyutuyla iç çekişmelerin ve popülist politikaların uzağında durmakla, üzerinden bir tavır, bir tutum geliştirmekle mümkün.

Burada eğer sadece oy hesabı yapacak olursak, sadece birbirimizi yıpratma üzerine bir siyaset kuracak olursak bunun bedeli, faturası sonuçta işçiye, köylüye, yoksula; herkese çıkacaktır. Hani gemi benzetmesini ben başka türlü ele almak istemiyorum. Farklı yaklaşımlar var; "Hepimiz ayrı gemilerdeyiz." diyenler var, "Aynı gemideyiz." diyen var ama şu kesin: Bir kısmımız öyle ya da böyle kürek mahkûmu pozisyonunda, bir kısmımız ise en lüks kamarada oturduğunda gemi hiç batmayacakmış gibi sanıyor, hep kurtulacağını sanıyor yani belki sadece beş dakika sonra ölecek, belki bir saat sonra ölecek, belki botlara kavuşup kendini kurtarmak için elinde daha çok imkân olacak ama sonuçta gemi batacak. Gemi battıktan sonra konuşmanın, tartışmanın hiçbir anlamı yok. Önemli olan gemiyi batırmamanın yollarını açık yüreklilikle, cesaretle, öz eleştiri yapmayı göze alarak konuşabilmek.

Değerli milletvekilleri, iç politikayla ilgili en yapısal sorunumuz, bunu bütün netliğiyle ifade etmek zorundayız ki yeni sistem ile Türkiye siyaset kültürü arasındaki çelişkidir. Birkaç kez ifade ettim, bir kez daha çok net biçimde ifade edeyim: Başkanlık sisteminin görece demokratik olduğu ülkeler arasında herkesin birinci sırada saydığı geleneksel Amerikan sistemidir. Amerikan sisteminin en temel özelliği parti disiplininin son derece gevşek olmasıdır, geçişkenliğin güçlü olmasıdır yani politik olarak karşıt parti de doğru bir şey söylediğinde sizin parti kararınızla değil, geçişken bir pozisyonla siyaset geliştirebilmenizdir. Ama Türkiye gibi âdeta parti kastlarının oluştuğu, kamplaşmanın oluştuğu, iki kişinin birlikte olmasının, birlikte konuşmasının bile âdeta fanatik parti tabanlarında yadırgandığı ve bunun üzerinden siyasetin tahkim edildiği, gerilimin prim yaptığı ülkelerde başkanlık sistemi sadece bölünmeye hizmet eder. Şimdi, bir sistem var ortada. Bu sistemi deneyerek öğreneceksek çok ağır bedeller ödeyerek denemek ve bu öğrenme yöntemini tercih etmek en azından siyasetin tercihi olmamalı. Elbette ki teori ile pratik arasında her yerde çelişki olur ve bazen teorinin doğruluğunu pratikle test edersiniz. Bu vakitten sonra dönüp... Elbette ki parlamenter sistemin demokratikleştirilmesi tezini biz başından beri savunduk, hâlâ bunun arkasındayız. Türkiye siyasetindeki 4-5 kategori iki kutupluluğa uygun değil ama sistem değişmiş, bir referandum yapılmış, bir tercih ortaya çıkmış. Bu tartışmalar saklı kalmak şartıyla eğer iki kutuplu siyaset yürüyecekse, iki turlu seçimin doğurduğu bir iki kutuplu siyaset yürüyecekse partilerin hiç kimseyi dışarıda bırakmayacak biçimde kapsayıcı şemsiye rolü oynaması gerekir. Hem taraflar arasında geçişkenlik hem tarafların kendi içinde esneklik bir zorunluluktur. "Hem bu siyasi kültürü tercih etmeyeceğiz, eski parti alışkanlıklarımızla, eski parti ezberlerimizle, korkularımızla, ön yargılarımızla siyaset yapacağız ama hem de iki turlu sistemi işleteceğiz." dersek, değerli arkadaşlar, sadece sistemin belki doğru tarafları varsa -bunu özellikle tırnak içinde söylüyorum- bunları bile görmeden büyük bir krizle karşı karşıya kalırız. Buraya sistem tartışması yapmak için çıkmadım, sistem tartışmasını ayrıca başka platformlarda yapıyoruz ama bugün yaşadığımız yaman çelişkiye dikkat çekmek için özellikle bu vurguyu yapma ihtiyacı duyuyorum.

Değerli milletvekilleri, elbette ki siyasi görüşlerle ilgili en uç, en aykırı, en farklı eğilimleri bile konuşmayı, tartışmayı göze almalıyız ama bugün, siyasete olan güveni azaltan, tüketen, galiba daha çok parti çıkarlarının ya da bazen kişisel çıkarların toplumsal faydanın önüne geçmiş olmasıdır. Eğer toplumsal faydayı merkeze koyan bir siyaseti hep birlikte inşa edemezsek o takdirde küçük siyasi hesaplarla ne yazık ki topluma çok ağır bir bedel ödetiriz. Bugün siyasete olan güvensizlik hem parti içi demokrasiyle ilgili -bütün partileri kapsayarak söylüyorum, genelleyerek söylüyorum- hem de kişisel çıkarların bazen parti çıkarlarının bile önüne geçmesiyle büyük bir handikaba dönüşmüştür. Toplum, siyasetten beklentisini minimize etmiştir; toplum, siyasetin, sorunlarını çözeceğine dair inancını her gün gittikçe kaybetmektedir.

Değerli milletvekilleri, toplumsal barışı inşa etmek ve demokratik bir anayasa ihtiyacının ortadan kalkmadığını, elbette ki siyasal sistem, hükûmet modeli başka bir şey ama hak ve özgürlükler ve yine Anayasa'daki başka başlıklarla ilgili tartışmayı mutlaka kaçınılmaz olarak yeniden gündeme almak başka bir şeydir. Orta Doğu bir geçiş dönemi yaşıyor. Kafkasya, Balkanlar bu geçiş dönemini kötü yönetti. Mafyalaşma, yeni sistemin boşlukları mafyalaşmayı doğurdu. Eğer siz bir siyasal sistemde boşluk oluşturursanız o boşluğu dolduracak güçler, aktörler mutlaka ortaya çıkacaktır. Eğer Orta Doğu'da bugün yaşanan süreç, Arap Baharı, öncesi ve sonrasıyla Libya'da, Bahreyn'de, Yemen'de -yani tek tek saymayalım ama- Suriye'de bu fotoğrafı ortaya çıkarmışsa belli ki Orta Doğu'nun siyasi aktörleri bu süreci yeterince iyi yönetmiyorlar.

Elbette ki Orta Doğu'daki siyasi aktörleri aşan bölge dışı güçlerin kavgaları, vesayet savaşları, bölgedeki hesapları var, bunun farkındayız ama bu hesapları bilerek, bu hesapları görerek, buna rağmen burada yaşayan halkların, toplumların, ülkelerin kendi yaralarına çare bulma, kendi sorunlarını çözme kapasitesiyle yüzleşmek zorundayız.

Bugün ne yazık ki Orta Doğu'da sorunları yönetememe ya da kötü yönetme pratiğiyle karşı karşıyayız. İşte, Suriye'de yaşadığımız sonuç ortaya büyük bir insanlık dramı çıkarmışsa sadece geriye dönük tarafları suçlamak sorunu çözmeye yetmiyor. Bunun bir benzerinin başka ülkelerde tekrarlanmasına sebebiyet vermek ya da kendi ülkemizde benzer bir sürecin yaşanmasına fırsat vermek de galiba bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.

Bu Parlamento ve her birimiz, siyasi aidiyetlerimiz ne olursa olsun eğer bu geçiş dönemini iyi yönetme konusunda dikkatli davranmazsak, sorumlu davranmazsak, dünyadaki yaygın popülist tarzın, popülist siyasetin, pragmatik yaklaşımların esiri hâline gelirsek bu ülkeye çok büyük bir kötülük yapmış oluruz ama toplumsal birikimimiz, toplumsal deneyimimiz bütün acı hatıralara rağmen birlikte yaşamanın ve sorunları konuşarak çözmenin potansiyelini de önümüze koyuyor. Biz bu potansiyeli görür ve bunun üzerinden bir siyaset inşa etmeyi başarırsak galiba bu zor dönemeci daha ağır faturalar, bedeller ödeyerek değil ama bir biçimde bu ülkede daha insanca, onurluca yaşamanın koşullarını inşa ederek geliştiririz.

Ben süreyi kullanma konusunda belki biraz haddi aştım, on beş dakikayı Başkan tolere etti ama tekrar teşekkür ediyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Bilgen.