Konu:2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tümü münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:39
Tarih:21/12/2018


2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tümü münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYHAN BİLGEN (Kars) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şimdiye kadar hatiplerimiz, en son konuşan grup başkan vekilimiz de dâhil olmak üzere "Gelin bu bütçeye 'hayır' diyelim." dedi ama siz diyeceğinizi zaten biliyorsunuz. Onun için benim daha orijinal bir teklifim var, önce onunla başlayayım. Bence bundan sonraki senelerde bütçe görüşmelerinde yöntemi tersine çevirelim Sayın Başkan. Önce ilk gün oylayalım, bitsin, ondan sonra burada rahat rahat konuşalım. (HDP sıralarından alkışlar) Çünkü bir şeye "müzakere" demek için galiba onun üzerinde yaptığınız konuşmanın, tartışmanın bir anlamı olması gerekir. Değerli arkadaşlar, bir konu yirmi günden fazla Komisyonda konuşulur, on gün burada konuşulur ama bir harfine, bir noktasına, bir virgülüne dokunulmazsa buna "müzakere" denmez değerli arkadaşlar, buna "münazara" derler. (HDP sıralarından alkışlar) Münazarada biliyorsunuz -işte, okullarda, liselerde hepimiz yaşamışızdır- konu paylaşırsınız, inanırsınız ya da inanmazsınız, siz bir tezi savunursunuz, karşınızdaki grup başka bir tezi savunur, tartışma biter, herkes notunu alır gider. Sonuçta kimse kimseyi bir milim yerinden edemez, kımıldatamaz. Şimdi bizim yaptığımız iş, evet, şeklen bir bütçe görüşmesi ama sahici bir iş yapmıyoruz. Sahici bir iş yapmış olsaydık herhâlde bu kadar konuşmadan, ya, Allah için bir tek kalemde bir oynama gerçekleşirdi. Bu olmadığına göre, ya buradaki dört grup hiçbir şey bilmiyor ya siz her şeyi biliyorsunuz. İnsan, hiç olmazsa, ya, şu çatıya saygı için, "Bu ülkenin bütçesi cidden konuşuldu." imajı vermek için, gerçekçi bir demokrasiyi falan geçtik, "imajı vermek için" kısmen bir şeyi değiştirme ihtiyacı duymaz mı? Siz bu ihtiyacı duymadan bizim bütçe görüşmelerinde bir şeyler konuşmamızı istiyorsunuz, biz de konuşuyoruz. Hani, meşhur bir ifadedir, diyorlar ya -sözün sahibi de var ama ismini anmayayım- "Tanzimat ilan ettik olmadı, meşrutiyet ilan ettik olmadı, sonra cumhuriyet ilan ettik, keşke aslında ciddiyet ilan etseydik." (HDP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, bu yaptığımız iş, aslında rejimi, tek adamı, başkanlığı, Parlamentoyu, güçler dengesini, denge denetlemeyi, her şeyi bir tarafa bırakalım, ciddiyetten yoksun. Bakın, bir tek örnek vereceğim değerli arkadaşlar işin ne kadar ciddiyetinde olduğumuza dair: Bir komisyon üyemiz, İller Bankasına, belediyelerin borçları ve hesaplarıyla ilgili bir soru gönderiyor, belediyelerin ne kadar borcu olduğunu öğrenmek için ya da ne kadar aldıklarını, hangi belediyeye ne kadar para aktarıldığını öğrenmek için. Gelen cevapta ne diyor değerli arkadaşlar, biliyor musunuz; gelen cevapta o Bankacılık Kanunu'nun meşhur mahremiyeti hatırlatılıyor, deniyor ki: "Bankaların mudileriyle ilgili, müşterileriyle ilgili bilgileri vermesi mahremdir, gizlidir, verilemez." Şimdi, ben okuduğumda şaşırdım, kanuna tekrar baktım, dedim ki "Herhâlde bir yanlışlık var." Ama şu ana kadar anlayabildiğim kadarıyla, arkadaşlar, bizim yazılı sorularımıza cevap verenler, İller Bankasının içindeki "banka" kelimesini görünce İller Bankasını banka sanmış, belediyeleri müşteri sanmış ve bize de onun için böyle cevap vermiş. (HDP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, burada, bu on gün boyunca aralık ayının geçmişte yaşanmış çeşitli olaylarına gönderme yapıldı; konuşmalar, tartışmalar yapıldı. Ben onların hiçbirini hatırlatmayacağım tekrar ama bugün başka birkaç şeyin yıl dönümü. Çok ilginç, çok ironik bir durum ama bugün, 21 Aralık 1918'de Meclis-i Mebusanın Vahdettin tarafından kapatılışının 100'üncü yıldönümü değerli arkadaşlar. Şimdi, neden bunu hatırlattım, neden önemli 21 Aralık 1918? Çok ilginç bir sürecin, aslında, dönüm noktası. Değerli arkadaşlar, 5'inci Mebusan Meclisi döneminde son seçimde bütün temsil hakkını tek parti, İttihat ve Terakki elde ediyor; yani, son Mebusan Meclisinde, Vahdettin'in kapattığı Mecliste tek parti var. Hani, seçime gönderme yapıyorsunuz ya; öyle başarılı bir seçim olmuş ki halk sadece bir tek partinin mebuslarını seçmiş ve Mebusan Meclisine göndermiş.

Şimdi, nasıl kapandı, sonunda mebuslar ne oldu, 1918 sonrasında ülke nereye gitti, bunları uzun uzun tartışmaya imkân yok ama ben sadece bir vakayı, özellikle bugün tartışmalarımıza ışık tutması açısından, hatırlatmak istiyorum.

Son Osmanlı Mebusan Meclisinde, değerli arkadaşlar, Arnavutluk sorunu, biliyorsunuz, en yoğun tartışma konularından biridir. Arnavutluk sorunu, aslında bugün tartıştığımız birçok konunun ilk... Belki de bugünkü Meclisin de öncüsü kabul edilebilecek Mebusan Meclisindeki tartışmalara baktığınızda, yüz yıl boyunca, yüz yirmi-yüz otuz yıl boyunca, 1876'dan bu yana dönüp dönüp aynı şeyi tartıştığımızı gösteriyor değerli arkadaşlar.

Bakın, Preveze Mebusu Hamdi Bey, Üsküp Mebusu Sait Bey neleri tartışmışlar biliyor musunuz Mebusan Meclisinde: Arnavutluk'ta gazeteleri ve cemiyetleri kapatmanın Arnavutluk'taki isyanı büyütmekten başka hiçbir işe yaramayacağını tartışmışlar. Ama yüz yıl önce tartışmışız, demek ki hiç ilerlememişiz, biz hâlâ gazete ve cemiyet kapatarak sorunlarımızı çözeceğimizi, güvenliği sağlayacağımızı sanıyoruz. Arnavutluk'ta Fevzi Çakmak on dört yıl görev yapmış değerli arkadaşlar. Fevzi Çakmak toplumsal olaylara müdahale etme konusunda uyarıyor, diyor ki: "Bu yöntemle asayişi sağlayamazsınız, sadece isyanı büyütürsünüz." Yine, dille ilgili tartışmalar var değerli arkadaşlar.

Bütün bu ayrıntıyı şunun için aktardım: Bir ülkede eğer yüz yıl içerisinde hiçbir ilerleme katedilmiyor, hiçbir tartışmanın hiçbir öğreticiliği olmuyor, herkes aynı yanlışı yapmaya devam ediyorsa o zaman bu çatının da bu çatı altında söylenen sözlerin de hiçbir kıymetiharbiyesi kalmaz değerli arkadaşlar. Bakın, Arnavutluk muhalefetinin Osmanlı Mebusan Meclisinde söylediği sözlerden azıcık ders alınsaydı, Arnavutluk'la başlayan kopuş, ayrılmalar, çatışma ve o büyük savaşın içerisine belki de sürüklenmezdik. Şimdi, tarihi tabii geriye götürme imkânı yok ama hiç olmazsa aynı yanlışları tekrarlamamak adına bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum.

Değerli milletvekilleri, arkadaşlarımız ekonomiyle ilgili ayrıntılı veriler de sundular siyasi değerlendirmeler de yaptılar. Ben onları tekrar etmemek ve gecenin bu saatinde de çok eziyete dönüşecek bir konuşma ortaya koymamak için izninizle küçük bir fıkrayla devam edeyim. Sovyetlerin tam dağılma döneminde, Gorbaçov döneminde birisi diyor ki: "Ya, sürekli parti bolluktan, bereketten bahsediyor; zenginlikten, refahtan bahsediyor ama ben eve gidip buzdolabını açtığımda dolabı boş görüyorum." Hemen yanındaki diyor ki: "Şunu yap: Buzdolabının prizi ile radyonunkini birbirine bağla. Göreceksin ki dolabı açtığında parti yetkilileri, dolabın ne kadar dolu olduğuna dair radyodan öyle konuşmalar yapacak ki siz de inanacaksınız buna." (HDP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bu çatı altında bu on gün boyunca galiba en çok tartışılan konulardan birisi yolsuzluk darbe ilişkisi. Şimdi, biz bütün dünyada genelgeçer bir şeyi hatırlatıyoruz, diyoruz ki: Bir ülkede şeffaflık yoksa, bir ülkede hesap sorma ve hesap verme sistemi işlemiyorsa orada aslında sadece ekonomik yolsuzluk olmaz, orada darbelere ortam hazırlanır. Siz tersinden okuyorsunuz, siz diyorsunuz ki: 17-25 Aralıkta bir darbe hazırlandı ve 15 Temmuzda da tamamlandı.

Şimdi, ilginç bir ülkeyiz. Dünyanın her yerinde bütün göstergeler, darbelerle ilgili bütün araştırmalar, şeffaflıkla ilgili, siyasetin finansmanıyla ilgili, devletin illegal yapılar tarafından ele geçirilmesiyle ilgili bütün çalışmalar tersini söylüyor ama siz tersini iddia ediyorsunuz. Şimdi, ya sizin okumanızda bir sorun var, ya dünya tersine dönüyor. Hani otobandaki o meşhur hikâye gibi durumumuz. Ters istikâmette gidiyormuş, sonra anonsu duymuş "Bir araç ters istikamette gidiyor." diye, demiş ki "Ne biri, hepsi, hepsi tersine gidiyor." Değerli arkadaşlar, biz hep tersine gidiyoruz. (HDP sıralarından alkışlar) Eğer 17-25 Aralığa; tamam, arkadaşlarınızı yargılatıp yargılatmamak başka bir bahis ama hiç olmazsa ya, dinlemeler usulsüz, montaj var, doğru değil, abartılı. Bütün bunlar eyvallah ama bu ülkede kamu malıyla ilgili, devlet kaynaklarının kullanımıyla ilgili, rüşvetle ilgili, iltimasla ilgili, zimmetle ilgili bir sorun varsa o ülkede eninde sonunda birileri bunu koz olarak kullanır ve olağanüstü yöntemlerle siyasete darbe vurmayı ve ülkeyi ele geçirmeyi dener. Bunu anlamak için çok büyük bir siyasi dehaya ihtiyaç yok ama siz örtmeyi tercih ettiniz. Siz onu örterken biz daha sonraki yıllarda da, en nihayet 15 Temmuz öncesinde de değerli arkadaşlar, burada dedik ki: Bakın, sadece 17-25 Aralık değil, diğer bütün göstergeler darbe işareti, darbe sinyali. Ben bu kürsüde en az 4-5 kez darbe uyarısı yapan konuşma yaptığımı biliyorum, diğer arkadaşlarımız da bunu defaatle yaptılar ama biz ne zaman darbe desek, sol tarafımızda bulunan o zamanki arkadaşlar bağırıyorlardı. "Artık o devir kapandı, darbeler devri bitti, bir daha asla olmaz." diye.

Değerli arkadaşlar, şimdi bir kez daha uyarıyoruz, bir kez daha net biçimde söylüyoruz: Eğer demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla işletecek, muhalefetle konuşmayı öğrenecek, muhalefetle birlikte tartışarak, konuşarak kendi yanlışlarınızı düzeltecek bir siyasi aklı inşa etmezseniz, bu ülkede bugün değilse yarın, yarın değilse başka zaman, darbe biçiminde değilse başka yöntemlerle demokrasiye tahammülü olmayanların, başka formüller arama çabalarına kapı aralarsınız. Gelin, bunun önüne geçelim. Bunun önüne geçmenin yolu da bütün demokratik rejimlerde çok nettir, çok açıktır.

Yine meşhur bir sözdür, deniyor ki: "Krallar tebaaya hükmeder, çıkarlar da krallara." Değerli arkadaşlar, elbette ki bir ülkede yozlaşma, çürüme -metal yorgunluğu diye tarif edebilirsiniz, başka türlü ifade edebilirsiniz ama- gittikçe yayılırsa o toplum helaka sürüklenir. Sadece yönetenlerin akçeli işleri olmaktan çıkar, toplumlar çürürler. Malum en meşhur hadislerden birisidir. Hazreti Peygamber diyor ki: "Emanet ehline verilmediğinde kıyameti bekleyin." Şimdi, o kıyamet bazılarına göre bir gün muhtemelen olacak kıyamet ama birçok muhaddis diyor ki: "O, bir gün olacak muhtemel kıyamet değil; o, aslında her gün yaşadığımız kıyamet." Hani o Nasrettin Hoca'nın fıkrasındaki "Eşim ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet." diyor ya, tam o aslında. Yani bir ülkede emanet ehline verilmediğinde sonuçta tren yollarında da facia yaşarsınız, sel felaketi olduğunda da facia yaşarsınız. Zaten o eve ateş düştü mü onlar kendi kıyametlerini yaşamış olurlar.

Bugün ilk konuşmalarda Magna Carta'ya gönderme yapıldı, 1200'lü yıllar İngilteresine. Yine, o tarihlerde İngiltere'de bir meşhur söz varmış, diyorlarmış ki: "Devletin arazisinden birisi bir kaz çalarsa o kişi hapsi boylar ama bir kişi devletin arazisini çalarsa elini kolunu sallayarak dolaşır."

Değerli arkadaşlar, bakın, bu ülkede özellikle yolsuzluklar konusunun, özellikle haksız kazanç konusunun, özellikle devletin makamını, imkânını ve statüsünü kullanarak hızlı zengin olma, güce kolay erişme konusunun önüne geçemezsek bu ülkede demokrasinin kırıntısını bile yaşama imkânını bulamayız. İbni Rüşt Platon'un meşhur "Devlet" eserine şerh yazıyor değerli arkadaşlar ve diyor ki: "Siyasetle uğraşanlar, devlet yönetimiyle meşgul olanlar mal mülk edinmesin." Çok radikal bir öneride bulunuyor "Mal mülk edinmesin." diyor. Çünkü mal ve mülk edinmekle meşgul olurken ya devlet işlerini ihmal ederler ya da mal mülk kavgasıyla çeşitli kavga ve gerilimlere taraf olurlar.

Bakara suresinin 44'üncü ayetini tasavvufçular, değerli arkadaşlar, "..."(x) diye tarif ediyorlar yani "büyük utanç" diye tarif ediyorlar. Burada Bakara 44'te sadece şuna vurgu var: Yapamayacağınız şeyi söylemeyin. Değerli arkadaşlar, elbette herkesin her şeye gücü yetmez, elbette gücünüzün yetmediği şeyler olabilir ama hem yaptıklarınızın hesabını vermek hem gücünüz yettiği hâlde yapmadıklarınızın hesabını vermek tam da zaten demokrasidir, demokrasi de bundan başka bir şey değildir.

Değerli milletvekilleri, bütçeyle doğrudan ilgili iki kavrama değineceğim süremi de iyi kullanmak adına, çok uzatmadan. Birisi, Jefferson'ın "sürekli borçlanma" kavramıyla ilgili değerlendirmesi. Diyor ki Jefferson: "Sürekli borçluluk, ümitsiz saldırganlık eylemlerini beraberinde getirir." Bunu kişi hayatına da vursanız hemen hemen aynı gerçekle karşı karşıya kalırsınız, siyasete de taşısanız, devletlerin hayatına da baksanız aynı şeyi görürsünüz. Çünkü borçlanma konusu sadece ekonomi konusu değildir. Borçlanma konusu, egemenlik konusudur. Borçlanma konusu, bağımsızlık konusudur. Borçlanma konusu; ülkelerin, devletlerin saygınlığı konusudur.

İkinci kavram ise, değerli milletvekilleri, siyasetle ekonominin köprü kavramlarından birisi, bütçeyi de doğrudan ilgilendiren "güven" kavramıdır. Bakın, bu konuda da Sartre'ın çok ilginç bir tespiti var, diyor ki: "Değişimin lokomotif kavramı 'güvendir.'" Eğer bir ülkede güven varsa özgüven vardır; özgüven varsa değişim olur. Ama güvenin karşısındaki kavram da "korkudur." Bir ülkede korku egemense orada artık statüko egemendir.

Hatırlayın, bundan beş altı yıl önce, yine aynı grup iktidardayken, bizim şimdi sağımızda ve solumuzda oturan iki gruba en çok kullanılan tabir, "statükocu olma" tabiriydi, hatta bezen bizi de içine katarak bu tabir kullanılıyordu. "Bütün muhalefet partileri statükocu, biz değişimin adresiyiz." deniyordu.

Değerli arkadaşlar, şimdi, değişim hayatın gerçeğiyse, değişim kaçınılmazsa, bizim bugün ne yönde ne tarafa doğru, ileriye doğru mu, geriye doğru mu değişip değişmediğimiz konusunda galiba bir açıklama yapmamız gerekiyor. Eğer, o gün statükoculukla suçladığınız adreslere, yaklaşımlara bugün siz dönmüşseniz, o zaman o gün suçlama için kullandığınız statükoculuk tarifi bugünkü iktidarın bir yönetme biçimine dönüşmüş değil mi?

Değerli milletvekilleri, yine bu Mecliste bütçe tartışmalarına galiba en çok damgasını vuran şeylerden birisi de sembollerle ilgili tartışmalardı. Semboller dünyası ülkelerin tarihinde, siyasette elbette değerler dünyasını, anlamlar dünyasını çağrıştırdığı ölçüde kıymetlidir. Yoksa, eğer değerler dünyası erozyona uğramışsa, artık anlamlar dünyasında bir iletişim kuramıyorsak, ortak anlam vermiyorsak, ortak acılarımız yoksa, ortak umutlarımız, ortak heyecanlarımız yoksa; bir toplumu, bir ülkeyi sadece semboller üzerinden bir arada tutmanın neredeyse imkânı yoktur.

Bakın, neredeyse dört gündür burada işte Gezi üzerinden tartışmalar yürüyor, toplumsal gösteriler üzerinden. Birkaç somut örnek söyleyeceğim. 1989 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, Çin'de Tiananmen Meydanı'na bir avuç genç çıktı ve Çin'de demokrasi istedi. Değerli milletvekilleri, o gençler direkt kurşuna dizildiler ve hepsi hayatını kaybetti, o protesto bastırıldı. Şimdi, elbette ki tarihi "keşke"lerle okuyamayız ama 1989'da Tiananmen Meydanı'na çıkan gençler katledilmeseydi, öldürülmeseydi, sözleri bir anlam bulsaydı, karşılık bulsaydı bugün Doğu Türkistan'da 1 milyon insan kamplarda yaşamaya mahkûm edilmezdi belki. Başka örnekler, mesela, Seattle'da küreselleşme karşıtı gösteriler yapıldı 1982, 1983, 1984 yıllarında. Belki o gün, o göstericilerin sözü dinlenseydi, bugün dünya otoriter rejimlere kalmazdı, belki bugün Avrupa'da bu kadar İslamofobi, ırkçılık, yabancı düşmanlığı yükselmezdi. Dolayısıyla da toplumsal hareketleri, toplumsal tepkileri önemsemek ve ciddiye almak lazım. Sadece kendi kendinizi ikna için argümanlar geliştirdiğinizde sorunu çözmüş olmazsınız.

Bakın, bizim buralarda konuştuğumuz günlerde ben dizilerin ratingleri ile TRT 3'ün ratinglerini karşılaştırdım; biraz baktım, halkımız kendi bütçesini, kendi temsilcilerini, siyasetçilerini mi dinlemiş; önümüzdeki yıl hangi imkânlarla yaşayacağını, hangi bakanlığa ne kadar kaynak ayrıldığını mı dinlemiş yoksa dizileri mi izlemiş diye. Değerli arkadaşlar, hiçbir dizi TRT 3'den daha az ratinge sahip değil. Onun için, belki bizi izleyenlere hitap açısından -hani Müslüm Gürses'in meşhur türküsüyle- o "Çukur" dizisindeki ifadeyi paylaşayım ben de: "Yakarsa dünyayı garipler yakar." değerli milletvekilleri. (HDP sıralarından alkışlar) Eğer, Fransa'daki olayları tanımlarken, burada tartışma konusu yaparken sadece bugüne dair ve kendimize dair bir savunma psikolojisiyle değil ama gerçekten anlama ve ülkelerin kaderinde toplumsal patlamaların, toplumsal öfkelerin doğurduğu sonuçlar ekseninde bakarsak dünya tarihinde buna dair çok örnek görürüz.

Hallac-ı Mansur'un güzel bir sözü var; diyor ki: "Cehennem acı çektiğiniz yer değildir. Cehennem acı çektiğinizi kimseye duyuramadığınız yerdir." Değerli milletvekilleri, bu ülkede, bu coğrafyada ortak vatanda eğer herhangi bir köşede, herhangi bir sokak arkasında, bu ülkenin herhangi bir yerinde birisi evine ekmek götüremediği için acı içerisindeyse, birisi bir haksızlığa uğradığı için acı içerisindeyse ve biz o acıyı duymuyorsak emin olun ki bu acıyı duymadığımız için onlara bu toprakları cehenneme çevirmişiz demektir. Kant'ın aslında ülkeleri cehenneme çevirme dışında bir alternatifi var. Diyor ki: "Barışı ya mezarlıklarda ararız ya da kendi mantığımızla, kendi ellerimizle kurarız."

Değerli milletvekilleri, bu coğrafyada, Orta Doğu'da, Balkanlarda, Kafkasya'da eğer siyasetçiler eliyle barışı kurmak, barışı inşa etmek, toplumsal barışı hayata geçirmek konusunda sorumluluk üstlenip bunun bedelini ödemeyi göze alarak gereğini yapamazsak biz sadece mezarlıklarda sükûneti, mezarlıklarda sessizliği, mezarlıklarda istikrarı aramaya devam ederiz.

Bu günler aslında başka iki anmayı da yapmayı gerektiriyor. Bunları da yaparak süremi de çok kötüye kullanmadan bitirmek istiyorum. Bunlardan birisi, değerli milletvekilleri, Şeyh Bedreddin. O da ilginç biçimde, 1418 yılında yani tam altı yüz yıl önce bugünlerde idam edildi. Tabii Şeyh Bedreddin aslında sadece Şeyh Bedreddin değildir, Osmanlı'da Fetret'tir; Fetret Dönemi'nde hakikate şahitlik etmektir ve hakikate şahitlik ettiğinizde bunun bedelini ödemeyi göze almaktır. Şeyh Bedreddin idam edildi ama çok ilginç, idamıyla ilgili hüküm şöyle değerli milletvekilleri, diyor ki: "Şeran değil, siyaseten asılmalıdır." Yani "şeran" dediği bizim bugünkü anladığımız anlamda şeriat değil değerli milletvekilleri, hukuk anlamında. Yani diyor ki bugünkü dile çevirdiğimizde: Aslında hukuken idam edilmesini gerektirecek bir durum yok ama siyaseten katledilmesi gerekiyor. Yani Fetret Dönemi'nde, o hukukun tümüyle askıya alınıp siyasi hırsın, taht kavgalarının, saray, saltanat kavgalarının her şeyin önüne geçtiği dönemde, eğer Musa Çelebi kazansaydı muhtemelen şimdi Şeyh Bedreddin'in her yerde heykelleri dikilecekti. Ama taht kavgasında Musa Çelebi kaybettiği için, Anadolu kaybettiği için Şeyh Bedreddin'in payına kayıp bir mezar kaldı, bunun ötesinde de bize kalmış birtakım sözleri kaldı.

O günden bugüne merkezîleşmenin aslında birleştirmediğini, buluşturmadığını, ortaklaştırmadığını, tam tersine fetret dönemlerinin sonunda kamplaştırdığını, uzaklaştırdığını, kırdığını, böldüğünü, ayrıştırdığını aslında sadece Şeyh Bedreddin döneminden bile görmek pekâlâ mümkün.

Değerli milletvekilleri, son olarak da anmak istediğim isim Aziz Nesin. O da hani bugünkü "Nesinlik hâlimiz" diye tarif edebileceğimiz tabloyu içeren birkaç güzel söz söylemiş, izninizle onları paylaşayım. Onun da bugün doğum yıl dönümü.

Diyorlar ki: "Bu soy ismi, bu 'Nesin' soy ismini nereden aldın?" Diyor ki: "Soy ismi kanunu çıktığında en tembeller çalışkan ismini alıyordu, en cimriler cömert ismini alıyordu. Ben de düşündüm, dedim ki bana durmadan sorsunlar 'Sen nesin, sen nesin?' Ben de hatırlayayım. Ben neyim, niçin varım, ne yapmaya çalışıyorum? Onun için 'Nesin' ismini tercih ettim."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Bilgen.

AYHAN BİLGEN (Devamla) - Değerli milletvekilleri, aslında bu güzel sözleri sadece okuyup bitireyim belki daha anlamlı olur.

"Bana soruyorlar 'Alevi değilsin ki sana ne oluyor?'" O da cevap veriyor, diyor ki: "Siz de insan değilsiniz ki size ne anlatayım?" (HDP sıralarından alkışlar)

Yine "İnsan sadece söylediklerinden değil, sustuklarında da sorumludur." diyor.

Başka güzel bir söz: "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyerek yaşattığınız yılanlar bir sonraki hedefte sizi bulurlar."

Ve son bir söz değerli milletvekilleri; diyor ki: "Rüzgârın şiddeti ne kadar büyük olursa olsun martıyı denize ulaşma arzusundan asla vazgeçiremez." (HDP sıralarından alkışlar)

Bizim özgürlük, barış ve adalet arzumuzdan da galiba yaşadığımız kasırganın hiçbirimizi, bu ülkede yaşayan hiç kimseyi vazgeçirmemesi gerekiyor.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Bilgen.