Konu:2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4'üncü Tur Görüşmeleri Münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:32
Tarih:14/12/2018


2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4'üncü Tur görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HDP GRUBU ADINA TUMA ÇELİK (Mardin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçeleri üzerine HDP Grubu adına söz almış bulunmaktayım.

Sözlerime başlamadan önce kendi ana dilimde, Süryanicede sizleri ve televizyon başında bizleri seyreden insanlarımızı selamlamak istiyorum: "...(x)"

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye seksen beş yıllık tarihi olan devlet ve bu tarih içerisinde iş başına gelen iktidarlar içerisinde maalesef bu son dönemde iş başına gelen iktidar kadar ayrıştırıcı bir iktidar görmedik. Özellikle 2015'ten bu yana Türkiye halkları arasında her türlü düşmanlığın egemen olması için elinden geleni yapan bir iktidar bu. Yaşamın her alanında hayata geçirdiği yaklaşım ve politikalarla bunu göstermektedir. AKP, 7 Haziran sonrasında hayata geçirdiği savaş politikalarıyla birlikte şehirlerimizi abluka altına alıp dinî, kültürel ve tarihî değerlerimizi yerle bir etti. Bu şehirlerde yaşayan insanlarımızı çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek ayırımı yapmadan yaşam haklarını ihlal etti, göçe zorladı; yetmedi, öne sürdüğü güvenlik politikaları çerçevesinde halkın seçilmiş temsilcilerini, aralarında parti eş başkanları olmak üzere, milletvekilleri, belediye eş başkanları, parti yöneticilerinin de bulunduğu binlerce insanımızı tutuklattı. Üstelik şu anda hapiste rehin tutulan bu arkadaşlarımızın birçoğu hakkında herhangi bir mahkeme tarafından alınmış tek bir karar yok. Bütün bunlar HDP'ye ve ülkemizin ihtiyacı olan barışa ve demokrasiye yönelik bir tehdittir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Selahattin Demirtaş'ın serbest bırakılmasına ilişkin kararına rağmen, bu karara Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanımız tarafından "Bizi bağlamaz." denilerek iç mahkemelerde ışık hızıyla Eş Başkanımız Demirtaş'ın cezası onanıyor. Tüm bunlar yargının bağımsız olmadığını, yargının siyasi vesayet altında olduğunu göstermektedir.

Değerli arkadaşlar, bu iktidarın yaptığı elbette sadece bunlar değildir. Bakınız, bizler, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan seçimlerle, halkın oylarıyla seçilmiş ve buraya gelmiş milletvekilleriyiz. Lakin bu seçimlerde seçilen ama buraya gelemeyen bir arkadaşımız daha var; Leyla Güven. Arkadaşımız burada bulunan bütün vekiller gibi halkın oylarıyla seçilmiş ama iktidar hukuksuz bir şekilde, buraya gelmesine ve onu seçen halkın iradesini özgür bir şekilde temsil etmesine izin vermiyor. Buradan Leyla Güven'in otuz yedi gündür sürdürdüğü eylemine desteğimi belirtiyor ve onu seçen Hakkâri halkına selamlarımı gönderiyorum.

Bugün ülkemizde AKP'nin bu ayrıştırıcı ve antidemokratik uygulamalarından ötürü baskı iklimi devam ediyor ve bugün 150 dolayında gazeteci cezaevinde bulunuyor. İnsan hakları savunucuları, öğrenciler, barış akademisyenleri yargılanıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Örneğin, Osman Kavala gibi bir insan hakları savunucusu, hakkında bir iddianame olmamasına rağmen, bir yılı aşkın bir süredir cezaevinde tutuluyor. Sivil toplum kuruluşlarına, akademisyenlere yönelik baskı, gözaltı ve tutuklamalar devam etmektedir.

Biliyorum, bütün bunları hem söylemek hem de dinlemek kolay değildir ama 80 milyonu ilgilendiren yaramızı iyileştirmek istiyorsak onun varlığını kabul etmemiz gerekiyor. Yok, eğer yaramızın varlığını kabul etmiyorsak o yarayı iyileştirmemiz mümkün değildir ve her durumda canımızı acıtır, bizim bugün hepimizin canının acıdığı gibi.

Konuşmamın başında, bugünkü kadar ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı bir iktidar görmediğimi söyledim, bunu tekrarlıyorum. Eğer bir iktidar en tepedeki yöneticisinden -ki bu, Cumhurbaşkanı oluyor- memuruna kadar, haklarında hiçbir yasal işlem olmamasına rağmen ülkenin 3'üncü büyük partisini yok saymaya ve her ortamda bu partinin eş başkanlarına, milletvekillerine, yöneticilerine hakaret etmeye çalışıyorsa, yaptığı ayrıştırmaktır ve bu iktidar, maalesef, bunu hiçbir hicap duymadan hâlâ yapıyor. Arkadaşlar, gelin, bu ayrıştırmadan, faşizan uygulamalardan vazgeçin ve hepimizin canını acıtan bu yaramızı iyileştirmeye çalışalım. Unutmayalım ki yara ne kadar açık kalır ve iyileşmezse o kadar büyür ve daha fazla irin toplar.

Bugün yaşadığımız ortam ve koşullarda burada azınlık vakıfları konusunda söyleyeceklerimin ne kadar önemi var, açıkçası bilmiyorum ama olsun, biz doğruları söylemeye ve yanlışları eleştirmeye her koşulda devam edeceğiz çünkü biz gerçekten yaramızı iyileştirmek, daha eşit ve demokratik bir ülkeye sahip olmak istiyoruz.

Değerli arkadaşlar, bir şey değişir mi emin değilim çünkü şu anda bu ülke mali anlamda adil olmayan bir temele dayanıyor. Bilindiği gibi, bütçe, herkesin geliri oranında vergi vermesi ve toplanan bu vergilerin devlet ihtiyaçları oranında, ülkenin kurumları arasında paylaştırılmasıdır. Bu paylaştırmadan da ülkenin bütün vatandaşlarının eşit oranda faydalanması gerekir. Peki, Türkiye'de durum bu mu? Maalesef, durum bu değil. Değildir çünkü iktidar ve yandaşları her haktan yararlanırken iktidar gibi düşünmeyenler maalesef gerektiği gibi yararlanamıyor. Kısacası, Türkiye'de her alanda olduğu gibi gelirlerden yararlanma konusunda bir adaletsizlik, bir hukuksuzluk söz konusudur. Evet, bu adaletsizlik ve hukuksuzluktan herkes bir şekilde etkilenirken bizler biraz daha fazla etkileniyoruz, zarar görüyoruz. Bu yüzden de Türkiye'deki varlığımız ve kimliğimiz her gün biraz daha silikleşmektedir.

Ben bu durumu biraz daha açmak istiyorum. Normal koşullarda iktidarlar yönettikleri ülkelerin sahip olduğu vakıfların ve bu vakıflara ait mülklerin ayakta kalması için çaba sarf eder ve hakkaniyet içerisinde yönetilmesine destek olur çünkü vakıflar genelde o ülkenin tarihî, kültürel zenginliğini de oluşturur. Sabahleyin burada bir arkadaşımız, AKP'li bir milletvekili arkadaşımız Osmanlı'dan bu yana vakıflara yönelik bir konuşma yaptı ama son on altı yılda yapılan uygulamalarda bizim gördüğümüz tek bir şey vardı: Bizim vakıflarımızın mülklerine el koymaktan başka bir şey görmedik biz. Peki, bizim ülkemizde şu andaki durum nedir? Hemen söyleyelim. Özellikle azınlık vakıfları Türkiye'de yıllardan beri ulusal bir varlık olarak görülmekten çok, talan edilmesi gereken bir varlık olarak görülür. Bu yüzden de iktidarlar her fırsatta bu talanı yapmaya çalıştı.

AKP iktidarı iş başına geldiği ilk dönemlerde -belki de Avrupa'ya daha iyi görünmek içindir bilmiyorum ama- olumlu gelişmelere imza attı ancak bir süre sonra AKP iktidarı da fabrika ayarlarına geri döndü ve öncesindeki iktidarlardan geri kalmayacak bir şekilde azınlık vakıflarının talanına girişti. Bugün azınlık vakıfları pek çok sorun yaşamaktadır. Gerek Vakıflar Kanunu çerçevesinde gerekse hukuk dışı idari kararlarla azınlık vakıflarının tasarruflarındaki taşınmazların tesciline getirilen engellerle ve özellikle, 1974 Yargıtay kararlarıyla vakıflar aleyhine peş peşe açılan davalar neticesinde 1.200'ü Rumlara, 660'ı Ermenilere, geri kalanlar ise Süryani, Keldani ve Musevilere ait yaklaşık 1.950 taşınmaza el konulmuştur.

Bunun yanında, resmî rakamlara göre, 1.554 taşınmazın iadesi için müracaat edilmesine rağmen bunlardan sadece 320'si iade edilmiştir. İade edilmeyen taşınmazlar arasında kamuoyunun da yakından bildiği Tuzla'daki Ermeni yetimhanesi ve yıllarca müstehcen filmlerin gösterildiği bir sinema olarak kullandırılan İskenderun'daki Süryani Katolik Vakfına ait mülkler de var. Mardin'in en ihtişamlı binası olan ve Süryani Katoliklere ait Patriklik binasının Mardin Süryani Katolik Vakfı tarafından iadesi konusunda gereken müracaatlar yapılmış ancak kamulaştırma olduğu gerekçesiyle bu müracaatlar reddedilmiştir.

Süryani halkı için kutsal ve büyük bir öneme sahip olan tarihî Mor Gabriel Manastırı Vakfına ait el konulmuş 30 parça mülkten de Cumhurbaşkanının söz vermesine ve aradan altı yıl geçmesine rağmen sadece 12 parçası iade edilmiştir, geri kalan 18 parça hâlâ iade edilmemiştir.

Yine, Mardin'in büyükşehir olmasıyla birlikte mahalleye dönüştürülen köylerin tüzel kişiliğine ait 110 vakıf mülküne Mardin Valiliği tarafından oluşturulan Devir, Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu kararıyla el konulmuş, Diyanet İşleri Başkanlığının kullanımına verilmiştir ki bu Diyanet İşleri Başkanlığı bugüne kadar Hristiyanlara yönelik tek bir kuruş harcama yapmamıştır. Düşünebiliyor musunuz, çoğunluğu kilise ve manastır olan bu mülkler bugüne kadar Süryanilere bir kuruş ödenek sunmayan Diyanet İşleri Başkanlığının kullanımına veriliyor ancak ortaya çıkan bu garabet durum karşısında oluşan kamuoyu baskısı sonrasında bu mülklerin bir kısmı Mart 2018'de 7103 sayılı torba Yasa'yla birlikte Süryani vakıflarına iade ediliyor ki bu da sadece bir bölümüdür. Bunlara ek olarak AKP iktidarı işbaşına geldiği günden bu yana fırsat gördüğü her durumda azınlık vakıflarına ilişkin düzenlemeler yaptı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TUMA ÇELİK (Devamla) - Biraz zaman verebilir misiniz?

BAŞKAN - Toparlayın Sayın Milletvekili.

TUMA ÇELİK (Devamla) - Ancak vakıflarla ilgili ne 2003, 2008 ve 2011 yıllarında yapılan düzenlemeler ne de değişik dönemlerde çıkarılan kanun ve yapılan değişiklikler azınlık vakıflarının ihtiyaçlarına cevap vermemiştir. Örneğin, ilgili düzenlemeler Ermeni, Rum, Süryani ve Musevilere ait mazbutaya alınmış 50'den fazla vakfı içermediği gibi, el konulmuş taşınmazlar meselesine kapsayıcı çözümler üretmemiştir. Verilen sözlere rağmen el konulan azınlık vakıflarına ait mülkler iade edilmiyor, tapu kadastro çalışmalarının yeni yapıldığı yerlerde, mesela bizim Tur Abdin dediğimiz Batman, Mardin, Şırnak ile Botan ve Hakkâri bölgelerinde azınlıklara ve özellikle Süryanilere ait birçok kilise, manastır, mezarlık ve bağlı arazi ya kişi ya da hazine adına kaydedilmektedir.

Yine AKP iktidarı döneminde Ocak 2013'te iptal edilen ve yaklaşık beş yıldır çıkarılmayan Azınlık Vakıfları Seçim Yönetmeliği yüzünden vakıflarda seçim yapılamamakta ve dolayısıyla vakıfların yönetiminde büyük sorunlar yaşanmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlar mısınız Sayın Milletvekili.

TUMA ÇELİK (Devamla) - Bunların yanında Vakıflar Kanunu'ndaki geçici 11 maddenin içeriği de sorun teşkil etmektedir. Bu maddenin 1936 Beyannamesi'ni temel alması, 1936 Beyannamesi olmayan Gökçeada ve Keldani vakıfları ile 1936'dan sonra Türkiye'ye katılan Antakya'daki azınlık vakıflarını mülkiyet haklarından yoksun bırakmaktadır.

Bütün bunların dışında Sayıştay raporuna yansıyan bazı sorunlara da değinmek istiyorum. Taşınmazlar, Vakıflar Kanunu'na, yönetmelik hükümlerine, vakıflar meclisi kararlarına, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararlarına ve imzalanan tahsis protokollerine aykırı bir şekilde kullanılıyor. Tahsis edilen bu taşınmazlar, restorasyon karşılığında tahsis edilmesine rağmen on yıldır hiçbir şekilde restore edilmediği ve boş olduğu tarihî yapıların özgün yapılarına aykırı kullanıldığı, yine özgün yapılara uyumsuz yeni alanlar eklendiğidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TUMA ÇELİK (Devamla) - Son bir dakika...

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Yaşadığımız sorunları düzeltme konusunda elimizde hâlâ imkânlar var. Bunların 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup olmamasına bakılmaksızın 1912 tarihinden itibaren azınlık vakıflarının ellerinden alınmış, mazbutaya alınmış vakıflar ve üçüncü şahıslara satılmış taşınmazlar da dâhil olmak üzere, azınlıklara ait bütün taşınmazlar hiçbir şart ileri sürülmeden ilgili vakıflara iade edilmelidir.

Diğer bütün maddeleri geçiyorum, son bir şey söylemek istiyorum: Değerli arkadaşlar, bu Mecliste konuşan partimiz milletvekilleri dışındaki herkes Türkiye'de ayrımcılık olmadığını söylüyor ama bu doğru değil ve maalesef Türkiye'de pek çok konuda ayrımcılık söz konusudur. Mesela, din anlamında ayrımcılık vardır Türkiye'de. Türkiye'de hiç kimse herhangi bir iş yapılırken Müslüman kimliği dışında Hristiyan, Musevi veya başka inançlar olduğunu düşünüp ona göre planlama yapmıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

TUMA ÇELİK (Devamla) - Bitiriyorum.

Bakın, Mecliste birden çok mescit var ama farklı inançların ibadet edebilecekleri bir yer yok. Ben bir Hristiyan'ım, benim kimliğimin din hanesine "İslam" yazan ve imzalayan Sayın Binali Yıldırım da dâhil olmak üzere, hiç kimse Türkiye'de Müslümanların dışında insanların da olabileceğini düşünmüyor. Bu yüzden de hiçbir şekilde bir planlama yapmıyor.

Türkiye'de siyasal anlamda da ayrımcılık var. Midyat Kaymakamı haddini de aşarak insanlar AKP'ye oy vermiyor diye, engelliler dâhil, devletin ödemesi gereken maaşı vermiyor ve bütün bunlar Türkiye'de bir ayrımcılık olduğunu gösteriyor. Biz bu ayrımcılığın bitmesini istiyoruz.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Milletvekili.

TUMA ÇELİK (Devamla) - Bu arada, 2 tane fotoğraf getirdim, bunları Sayın Bakana göstereceğim. Türkiye'deki azınlık vakıflarının sahibi olduğu mülklerin durumunu gösteriyor. (HDP sıralarından alkışlar)