Konu:Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:27
Tarih:06/12/2018


Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYHAN BİLGEN (Kars) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 16 sıra sayılı Yasa Teklifi'yle ilgili birinci bölümde eleştirilerimizi paylaştık. İkinci bölümde tek tek maddeler üzerine herhangi bir önerge vermemeyi daha doğru gördük. Onun için, sadece ikinci bölüm üzerine ben bir değerlendirme yapacağım.

Önümüzdeki yasa teklifi, sonuç itibarıyla, içinden geçtiğimiz ekonomik durumun dayattığı, zorunlu hâle getirdiği kısmi bir tedbir. Ama sorunun büyüklüğü ile bizim ona çare olarak ortaya koyduğumuz arasındaki makas son derece açık.

Değerli milletvekilleri, elbette ki çok uzun bir ekonomik tartışma yapmaya bu on dakika yetmez ama ülke ekonomisine, hem bir bütün olarak dışarıya karşı borçlara hem iç borç miktarına hem firmaların, şirketlerin borçlarına hem de doğrudan doğruya hane halkı, şahıs borçlarına baktığınızda aslında tümüyle borç üzerine kurulu bir ekonomiden söz edebilecek durumdayız. Peki, neden bu kadar yoğun bir borç tablosu var? Neden ülke borç batağında?

İnsanlar borçlarını ödemek için böbreklerini satıyorlar değerli milletvekilleri. Bugün sabah, hem de muhafazakâr bir televizyon kanalı internette böbreğini satışa çıkaran vatandaşlarla ilgili haberi verirken diyor ki: "Borçlu oldukları bahanesiyle böbreklerini sattıklarını iddia ediyorlar." İnsan böbreğini satarak, vücudundan bir organı, bir parçayı satarak bir sıkıntısını gidermeyi düşünmüşse bunu nasıl "bahane" diye tarif edebilirsiniz, doğrusu hani medya etiğiyle, insan olmakla bile bağdaştırmak son derece güç.

Herhangi bir emlak aramak üzere internete girdiğinizde -arama motorlarına- ister arazi ister ev bakın, en büyük emlak pazarlamacısının aslında bankalar olduğunu görüyorsunuz, mutlaka karşınıza bir banka çıkıyor ve aslında, tarlaysa aradığınız sahibinin çiftçi olmadığını, köylü olmadığını, evse bir gerçek kişi olmadığını, banka olduğunu görüyorsunuz. Şimdi, bir ülkenin bu kadar borç batağında olması sadece kişilerin kendi küçük ekonomilerini, mikroekonomilerini yönetemiyor olmalarıyla ilgili olabilir mi?

Değerli milletvekilleri, bu tablo aslında nasıl bir ekonomik modelle karşı karşıya olduğumuzla, hatta nasıl bir ekonomik sistem içerisinde olduğumuzla ilgili bir yüzleşmeyi zorunlu kılar. Hani o meşhur Max Weber'in "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" diye ifade ettiği, kitabını isimlendirdiği yüz yıl öncenin değerlendirmesinin, aslında, sadece Batı toplumları için değil, bu ülke için de bu coğrafya için de çok genel bir doğruyu ortaya koyduğunu görüyoruz. Tüketim ile gücünüz arasında bir denge yok, öz kaynaklarınız ile harcama, tüketme kapasiteniz arasında bir uyum yok, dolayısıyla da doğal olarak daha fazla üretip daha fazla satma üzerine kurulu bir dünya ekonomisinde size düşen de daha fazla tüketmek ve daha fazla borçlanmak oluyor.

Borç sadece ekonomik bir konu değildir, borç aynı zamanda sosyolojidir; eğer devletler için bakarsanız aslında dış politikadır, egemenliktir, bağımsızlıktır. Borç dediğiniz şey sonuç itibarıyla devletlerin politikasını belirler, uluslararası ilişkilerini belirler; kişilerin de özel hayatlarını, aile hayatlarını, geleceğe dair umutlarını, neredeyse her şeylerini belirler, her şeylerini şekillendirir.

Bir şeye millî ya da yerli dediğinizde o şey adı öyle konulduğu için millî ya da yerli olmaz. Gerçekten egemen olandan, yaygın olandan, küresel olandan farklıysa, size özgüyse bir yerlilikten, millîlikten bahsedebilirsiniz.

Değerli arkadaşlar, dünyadaki egemen ekonomik model, egemen ekonomik sistem bellidir. Daha fazla tüketmeye, sınırsız üretmeye, daha çok satmaya ve borçlandırmaya dayalı bir sistemdir. Bu sistemde ister tarımı tartışın, önünüze tohum çıkar, isterseniz sağlığı tartışın, önünüze ilaç firmalarının insan hayatını hiçe sayan sınırsız tükettirme hırsı çıkar; isterseniz güvenliği tartışın, karşınıza savaş lobileri, silah üretimi çıkar. Hem silahı satar, siz silah yarışına girersiniz; şehirler yıkılır, harap olur, sonra inşaat sektörü karşınıza çıkar, şehirlerin nasıl yapılacağının, kimin inşaat pastasından ne kadar pay alacağının yarışına girmeye başlarsınız. Dolayısıyla Çankırı'daki çiftçinin sorununu konuşurken dünyadaki tohum tekelini konuşmak zorundasınız, pancar üreticisinin sorununu konuşurken dünyadaki Cargill'i, şeker tröstlerini konuşmak zorundasınız. Böyle bir ekonomi içerisinde, böyle bir küresel tablo içerisinde bir şeyi şeklen dinîleştirmek, İslamileştirmek, millîleştirmek, yerlileştirmek mümkün değildir. Bu tabloya karşı eğer bir ciddi alternatifiniz varsa bir değer dünyası üzerine bunu kurabilirsiniz. Onlar diyor ki: "Biz sınırsız kazanmak üzerine kuruyoruz. Dünyanın bütün zenginliklerini yönetmek üzerine kuruyoruz." Siz onun karşısında "O zenginlikleri biz ele geçireceğiz." diye bir alternatif kuramazsınız. Sizin başka bir değer iddianız olması lazım. O değer iddianız emek üzerine olabilir, alın teri üzerine olabilir, çalışanın hakkını gözetmek üzerine olabilir. Eğer böyle bir alternatif ortaya koymuyorsanız şeklen, sembollerle ilgili bir iddia aslında asla bir ekonomik alternatif hâline gelmez.

Değerli arkadaşlar, dünyadaki bu egemen ekonomik zihniyet, anlayış, sınırsız vahşi kapitalizm aslında bu anlamda inançları, bayrakları, sınırları, devletleri de çok önemsemez. Ürününü pazarlayabiliyorsa, satabiliyorsa orada aslında kendi bayrağı dalgalanmış olur; kendi inancı, kendi kültürü egemendir zaten. Sizin bayrağınızın renginin, dininizin, inancınızın çok bir anlamı yoktur onun için, tehdit de oluşturmaz; iyi pazarsanız yeter onun için. Dolayısıyla sadece, pazarda birer nesne hâline getirilmiş, birer tüketim nesnesi hâline getirilmiş halklar, toplumlar, milletler hangi inançtan olurlarsa olsunlar bunun karşısında, bunun dışında bir yaşama biçimini, bir paylaşma biçimini, bir tüketme biçimini ve gayet tabii bir üretim ilişkisini kurdukları ölçüde anlamlıdırlar, değerlidirler.

Bakın, bugün yaşadığımız dünya ve iliklerimize kadar işleyen tüketim çılgınlığı ve borç batağı elbette ki bir sonuçtur, bir gerçekliktir karşımızda ama başka bir dünyadan başka bir söz aktarayım size. Ebu Zer, sahabenin en dikkat çekici isimlerinden birisi. Ebu Zer diyor ki: "Gece yatağa aç girip sabah kılıcını kuşanmayana şaşarım." Şimdi, siz bunu kalkışma diye tarif edebilirsiniz değerli arkadaşlar; ayaklanma, başkaldırı, isyan hatta İslam tarihindeki karşılığıyla fitne diye tarif edersiniz muhtemelen. Ebu Zer çok dünyalık derdi, hırsı olmayan bir insan yani ne bir iktidar mücadelesinin içinde olmuş, taraf olmuş ne zenginlik ne makam ne saltanat derdi olmuş, hayatıyla da bunu çok net biçimde ortaya koymuş ama insan fıtratı, insan psikolojisi, toplum sosyolojisiyle ilgili bir gerçeğe dikkat çekiyor, diyor ki: "Eğer insanları aç bırakırsanız orada güvenlik olmaz, huzur olmaz, zengin de rahat yatamaz aslında." Yani onun tepkisini, onun isyanını, onun feryadını bastırabilirsiniz ama sorunu çözmüş olmazsınız.

Peki, bunun karşısında çözüm nedir? Bunun karşısında çözüm, sadece yardımlar değildir değerli arkadaşlar. Bakın, yardımlarla elbette sorunu birazcık erteleyebilirsiniz, öteleyebilirsiniz ama esas itibarıyla paylaşım, üretim ilişkilerine müdahil olacak bir alternatif ortaya koymuyorsanız, bugün bizim yaptığımız gibi, sadece borçları nasıl yöneteceğimizi, sadece borç yönetim politikasında nasıl yeni mekanizmalar, yeni tedbirler geliştirebileceğimizi tartışırız ki bu, sorunun esasını çözmeye asla yetmeyecektir. Biz, onun için, aslında bu tip düzenlemelerin teknik sorunları çözmesine elbette üzerimize düşen desteği veririz ama sorunun devasa boyutunu çözmeyecek nitelikte olması dolayısıyla da dikkati kamuoyunun özellikle takdirine havale ediyoruz.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Bilgen.