Konu:Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:23
Tarih:28/11/2018


Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

ZÜLEYHA GÜLÜM (İstanbul) - Merhabalar.

Öncelikle üç yıl önce katledilen Diyarbakır Baro Başkanımız Tahir Elçi'yi anarak başlamak istiyorum. Üç yıl geçmesine rağmen hâlen yargılamada hiçbir ilerleme yok, katilleri bulunabilmiş değil, "Tüm katillerini bulacağız." sözlerine rağmen bir gram ilerleme olmuş değil. Bu katletme olayının aslında Tahir Elçi'nin hedef gösterilmesinden sonra gerçekleştiğini, polislerin gözleri önünde gerçekleştiğini, kameraların önünde gerçekleştiğini, buna rağmen katillerin bilerek hâlen bulunmadığını da buradan bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

13'üncü maddeyle ilgili getirilen önergede çıkarılmasını talep ettiğimiz bir bölüm vardı. Şimdi, bölüm ne diyor? Aslında kamu hizmeti olması gereken, kamunun üstlenmesi gereken ve birtakım hususlarda yetki ve kaynakların denetimsiz bir şekilde özel sektöre aktarılmasından bahsediyor. Ama biz bunu sadece bu düzenlemede görmüyoruz. Genel olarak devletin yapması gereken, kamu hizmeti olarak görülmesi gereken, sermayeye, ranta açılmaması gereken birçok alan maalesef yeni düzenlemelerle, bazen de düzenlemeye gerek olmaksızın pratik uygulamalarla özel sektöre rant alanı açmak üzere veriliyor. Oysa ki kamu hizmetine girmeyi bekleyen on binlerce arkadaşımız var, iş bekleyen insanlar var ama "güvenlik soruşturmaları" adı altında insanlar açlığa mahkûm ediliyor, sermayeye alan açılırken çalışmak isteyen arkadaşlarımıza alanlar kapatılıyor, düşük ücretlerle özel sektörde çalışmaya zorlanıyor. Sözleşmeli değil kadrolu personelleri işe alın, güvenlik soruşturmalarından vazgeçin, anayasal zorunlu hizmet olan kamu hizmetini özel sektöre devretmekten vazgeçin demek istiyorum.

Sayın Selahattin Demirtaş'la ilgili dün burada konuşuldu. Sayın Selahattin Demirtaş hakkında AİHM'de bir karar verildi, derhâl serbest bırakılma kararıydı, çok açıktı ve çok netti ama buradan, bugün, dün itibarıyla şöyle cümleler kullanıldı: "Üç aylık itiraz süresi var, bu beklenecek, hemen bırakılmasına dair bir düzenleme yoktur." gibi sözler kullanıldı. Ama bundan önce de Cumhurbaşkanı tarafından "Kararı tanımıyoruz, karşı hamle yapacağız." sözleri ortadaydı ve bunun arkasında da duruldu. Aslında bu cümlenin kendisi ve bugün, dün itibarıyla burada tartışılan konular iktidarın hukuk tanımadığını bir kez daha gösterdi. Bir kez daha diyorum çünkü sadece bu olayda değil, aslında bir sürü olayda iktidarın nasıl hukuk tanımadığını, yargı üzerinde nasıl baskı oluşturduğunu ve yargı eliyle topluma nasıl baskı uyguladığını birçok kez görüyoruz, gözlemliyoruz, kendimiz de bu pratiğin içerisinden geçiyoruz. Peki, ne oldu? Neden üç aylık bir itiraz süresinden bahsediyorsunuz? Çünkü zaman kazanmaya çalışıyorsunuz. Çünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi bundan bir süre önce, tümüyle hukuka aykırı bir yöntemle, tümüyle usul hükümlerini çiğneyerek Selahattin Demirtaş hakkında bir karar verdi. Tümüyle hukuka aykırıydı ama buna rağmen Selahattin Demirtaş hakkında dört yıl sekiz ay gibi hukuken kabul edilemeyecek bir ceza kararını verdi ve dosya istinaftaydı. Şimdi, ne olduysa, birdenbire, kararın açıklanmasından bir gün önce istinaf mahkemesi bu dosyayı ele aldı, incelemeye başladı. 1700 esaslı incelemeyi bekleyen dosyalar varken, Selahattin Demirtaş'ın 3262 sayılı dosyası öne çekildi ve incelenmeye başlandı. Bunun hedefi çok açıktır, bunun amacı çok açıktır. AİHM kararını uygulasak bile eğer istinaftan karar kesinleşirse infaza geçileceği için tahliye edilmesinin önüne geçmek istiyorsunuz, yargıya müdahale ediyorsunuz, suç işliyorsunuz. Yargıya müdahale etmekten vazgeçin, oynadığınız oyunu görüyoruz.

Geçtiğimiz pazar 25 Kasımdı, Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü'ydü. Kadınlar sokaklara çıktılar, çıkmak istediler, bazı yerlerde engellendiler. Cumhurbaşkanlığı sitesinde şöyle bir video yayınlandı; bir kadın şiddete uğruyordu, şiddetin sonunda şöyle bitiyordu video: "Kadına yönelik şiddetin bahanesi olmaz." Peki, o zaman soruyorum: 25 Kasımda, Şiddetle Mücadele Günü'nde Ankara'da, Diyarbakır'da, hele ki İstanbul'da kadınlara yönelik uyguladığınız şiddetin bahanesi neydi? "Şiddetin bahanesi olmaz." derken siz hangi bahaneyle kadınları sokaklarda polis eliyle şiddetle karşı karşıya getirdiniz, hangi amaçla karşı karşıya getirdiniz, buradan bir kez daha sormak istiyorum? Erkek, devlet şiddetiyle mücadele gününde bir kez daha kadınlar devlet şiddetiyle karşı karşıya bırakıldı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayalım lütfen.

ZÜLEYHA GÜLÜM (Devamla) - Ama kadınlar sokakları, meydanları terk etmedi, "Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz." sloganlarıyla şiddetinize karşı cevap verdi.

Kadınlar, evet, susmayacaklar; 25 Kasımlarda, 8 Martlarda ve her gün sokaklarda, meydanlarda olmaya devam edecekler. Ama birilerinin korktuğunu biliyoruz. İzin veriyoruz, evet, kadınlardan korkmaya devam edebilirsiniz. (HDP sıralarından alkışlar)