Konu:Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:10
Tarih:24/10/2018


Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYHAN BİLGEN (Kars) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz tabii, Meclis çalışmalarında sadece konuşmak ve bir biçimde yasal olarak, İç Tüzük gereği haklarımızı kullanmak adına bir şeyi geciktirmek derdinde değiliz. Onun için de görüştüğümüz kanunun uyum gereği olduğunun, teknik düzenlemelere dayalı bir zorunluluk olduğunun farkındayız ve sadece geneli üzerinde söz hakkımızı kullanacağız, maddeler üzerinde konuşmayacağız. Denetim faaliyetlerinde nasıl sonuna kadar konuşma hakkımızı kullanmayı toplumun, halkın bize verdiği bir görev ve sorumluluk olarak görüyorsak yasa yapma sürecinde de yapıcı davranmayı aynı şekilde bu ilkesel tutumun bir parçası olarak görüyoruz. Elbette üzerinde söz söyleyeceğimiz maddeler olduğunda konuşuruz ama yoksa da böyle bir istismara en azından sebebiyet vermek istemiyoruz.

Değerli milletvekilleri, ben geneli üzerinde konuşurken bu yasa dolayısıyla aslında hem küresel ölçekli güvenlik politikalarını hem de özel olarak Türkiye'nin uyguladığı güvenlik politikalarını bu küresel politikaların bir parçası olarak değerlendirme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, dönem ve üzerinde bulunduğumuz bölge büyük bir kriz yaşıyor. Bakın, sadece bugün medyaya düşen işte, Soros'a bombalı saldırı girişimi, Clinton, Obama, CNN, hatta Beyaz Saray; belli ki aslında dünyayı yönetenler de çok huzur ve rahat içerisinde, güven içinde değiller yani bu güvenlik politikaları onların da güvende olmalarını sağlamıyor ama bizim için galiba daha önemli olan, yaşadığımız coğrafyadaki güvenlik krizi.

Değerli milletvekilleri, hemen yanı başımızda, hani o "kültür coğrafyası, aidiyet, tarihsel sorumluluk" diye tarif ettiğimiz Yemen'de bir süredir süren savaş dolayısıyla çocuklar ilaçsız, gıdaya ulaşamıyorlar, temiz suya ulaşamıyorlar. Orta Çağ hastalığı olan hastalıklar çocuklarda yaygın ve her gün belki onlarca çocuk hayatını kaybediyor. Bunun bir sorumlusu var, bu coğrafya kendiliğinden bu hâlde değil. Bir güvenlik politikasının bedelini Yemen'de çocuklar ödüyor ama birileri de kazanıyorlar. Silah tüccarları, Suudi Arabistan'la silah ticareti yapanlar, Suudi Arabistan'ın Yemen politikasına sessizler. Büyük devletler sessizler. Hani o dünyadan küçük olduğunu söylediğiniz beşli buna sessiz ama bölge ülkeleri de sessiz değerli milletvekilleri. Bu coğrafyada yaşayan ve Yemen'deki çocukla aynı kıbleye, aynı dine, aynı yaratıcıya inandığını söyleyenler de sessiz. Bırakın komşu açken tok yatmayı, çocuklar ekmeksizlikten, gıdasızlıktan ölürken bu coğrafyada körfezde yüz binlerce Müslüman keyif yapabiliyor, keyfine bakabiliyor. Oradaki sorunu hiç kendisine dert edinmeden yaşayabiliyor; lüks içinde, şatafat içinde yaşayabiliyor. Silah tüccarlarına kazandırmayı kendi inancı açısından da abes görmüyor, aykırı görmüyor.

Değerli milletvekilleri, belli ki ortada bir çelişki var, bir tutarsızlık var, bir gayriinsani durum var. Bu gayriinsani durumun sebepleriyle yüzleşmek zorundayız.

Bakın, bugün dünyada egemen olan güvenlik politikası aslında 11 Eylülde somutlaşmış olan politikanın bir yansımasıdır. Neydi bu politika? Elbette ki İkiz Kulelere yapılan saldırıyı kınıyoruz, eleştiriyoruz ama 11 Eylül sonrasında İkiz Kulelere yapılan saldırıyı bahane edip, gerekçe gösterip bütün dünyanın kriminalize edilmesi, farklı inançların, farklı kimliklerin terör kategorisine sokularak cezalandırılmaya reva, layık görülmesi de bir yanlış güvenlik politikasıdır. Bu güvenlik anlayışının, bu güvenlik politikasının Amerika eliyle yürütülmüş olması ya da başka devletler eliyle yürütülmüş olması nasıl eleştiriye muhtaçsa benzer politikaların başka devletler eliyle yürütülmesi de asla onaylanacak, desteklenecek bir yaklaşım değildir. "Ya bendensin ya düşmanımsın." anlayışı insanlığın başına beladır değerli arkadaşlar. Eğer bu anlayışı küresel ölçekte ya da özel olarak Orta Doğu'da, belki yakında Kafkasya'da, Balkanlarda birileri dayattığında buna karşı çıkabilmek için önce siz bu politikalardan ari olduğunuzu, uzak olduğunuzu, mesafeli olduğunuzu hissettirecek yaklaşımlar ortaya koymalısınız.

Burada çok açık bir tabloyla karşı karşıyayız. Dünyada egemen olan anlayış, güvenlik ile özgürlüğü karşı karşıya getiren anlayıştır. Oysa güvenlik de bir haktır, özgürlük de bir haktır ve bir yerde güvenlik yoksa özgürlük yoktur; bir başka ifadeyle, tersinden de tarif ettiğimizde, özgür değilse insanlar, kendilerini özgür hissetmiyorlarsa o ülkede, o coğrafyada aslında güvenlik de yoktur. Evet, sükûnet olabilir, bastırabilirsiniz, engelleyebilirsiniz, susturabilirsiniz ama o hiç kimse için güvenli bir ortam anlamına gelmez.

Değerli milletvekilleri, yaşadığımız coğrafyada Suriye başta olmak üzere bir süredir aslında sürekli kaos ve sürekli kriz politikası uygulanıyor. Sürekli kaos ve kriz politikasının bedelini de yanı başımızda Suriye'de yaşayan halklar ödüyor; geçmişte Irak'ta ödendi, daha öncesinde de Balkanlarda başka devletler ödediler. Burada güvenlik politikalarıyla ilgili tartışmayı çok dağıtmak istemiyorum ama biraz önce partimizin adı anılarak ifade edildiği için, en azından farkımızı tarif etme zorunluluğunu, sorumluluğunu hissettiğim için söylüyorum.

Değerli arkadaşlar, burada herkes farklı yerlerde oturuyor ve güvenlik politikalarına da, kimlik politikalarına da farklı bakışlarımız var. Elbette ki birbirimizi dinleyeceğiz, anlayacağız, belki eksiklerimiz varsa öğreneceğiz ama siz Yugoslavya'da bir millet olduğunu söyleyebilir misiniz? Yoktu böyle bir şey; Sırplar vardı, Hırvatlar vardı, Boşnaklar vardı, belki başka bilmediğimiz halklar vardı, farklı diller vardı, farklı mezhepler vardı ve nihayet Yugoslavya yanlış politikalarla dağıldı. Ve şimdi Irak'a baktığınızda yani "kimlik eşittir devlet, devlet eşittir ülke" gibi bir analiz hem bilimsel değil hem de tarihî gerçeklikle örtüşmüyor. Siz Irak'taki Türkmenleri Iraklı kimliğiyle elbette ki vatandaş olarak tarif edebilirsiniz ama Irak Türkmenlerinin kendilerine ait bir davası vardı ki Araplaşmaya karşı direndiler. Eğer böyle bir şey yok derseniz o zaman Nejdet Koçak niye idam edildi, neyin kavgasını verdi, neyin mücadelesi içindeydi? Elbette ki biz Irak'ta nasıl Barzani'yi, Talabani'yi ya da işte diğer parti mensuplarını ya da onlara oy verenleri Iraklı kimliği dışında -kendileri kabul ediyorsa tabii bizim diyeceğimiz bir şey yok- Arap kimliğiyle tarif etmiyorsak "Orada Kürt var, Türkmen var, Arap var." diyorsak gayet tabii başka ülkelerde, başka coğrafyalarda da "kimlikler eşittir devlet, eşittir tek bir yönetim modeli, o da eşittir ülke" diye bir tarif bizi yanıltır. Bu, bir kere, en azından imparatorluk bakiyesi bir coğrafyada, Anadolu'da galiba gerçeklikle örtüşmez.

Değerli milletvekilleri, elbette ki güvenlik politikalarının en çok eleştirilmesi gereken boyutlarından birisi, biz bugün Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfıyla ilgili bir tartışma yapıyoruz ama dünyada da Türkiye'yle ilgili de en ciddi sorunlardan birisi, savaşlar dâhil olmak üzere bölgesel çatışmalarda, yüksek yoğunluklu, düşük yoğunluklu savaş ve çatışmalarda artık büyük devletler elbette ki büyük ordularını harekete geçirmekle birlikte daha çok özel güvenlik şirketlerini harekete geçiriyorlar. Yani savaş ile para arasındaki ilişki o kadar iç içe girmiş ki ordu mensuplarını -mecburi askerlik olsun ya da profesyonel askerlik olsun- değil, maaşını ödediği şirket personelini savaşmaya gönderiyor. Bu politika nasıl başka devletler tarafından yürütüldüğünde büyük riskler içeriyorsa, hukuk dışında bir alan oluşturuyorsa, devletlerin tabi olduğu insancıl hukukun dışında şirketlerin tabi olduğu hukukla insanlık dışı işler yapmaya sebebiyet veriyorsa buna ilkesel olarak her alanda, her yerde karşı çıkmalıyız. Bakın, Ebu Gureyb'de işkence yapanlarla ilgili hukuki süreç nerede biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Çünkü aslında onlar Amerikan askerleri olsaydı belki başka şeyler olabilirdi, uluslararası savaş mahkemesi, başka yargılama mekanizmaları işleyebilirdi ama ne ceza mahkemeleri işledi ne başka bir şey. Bu sadece Amerika'nın gücünden, Amerika'dan kimsenin hesap soramamasından kaynaklı bir şey değil, bu, aynı zamanda orada sadece şirketlerin kullanılmasıyla ilgili bir şey. Şirket elemanları, şirket personeli gidip savaştığında, işkence yaptığında siz onu Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılama konusu yapamıyorsunuz, birtakım kısıtlar var. Bunun için de pis işleri, kirli işleri, savunulamayacak işleri, askerlerinize yaptırmak istemediğiniz işleri şirket personeline yaptırmak büyük devletlerin temel güvenlik politikalarından birisi hâline geldi. Buna itiraz etmek, buna karşı çıkmak, buna her yerde ilkesel tavır takınmak aslında hakkı, hukuku, insanlığı savunmaktır.

Değerli milletvekilleri, elbette ki bu Meclisin güvenlik politikalarıyla ilgili mutlaka ama mutlaka demokratik bir çatı olma iddiasının gereği olarak üzerinde taşıdığı bir sorumluluk var, o da güvenlik politikalarının sivil ve parlamenter denetimi, izlenmesi konusudur. Bu konu asla işte devlet sırrı, güvenlik politikalarının gizliliği falan gibi gerekçelerle üstü örtülecek bir konu değil değerli milletvekilleri. Hepimiz biliyoruz ki bugünün dünyasındaki teknolojide aslında devletler arasında böyle bir sır yok. Yani bizim burada, Komisyonda hesabını sormayacağımız, Genel Kurulda konuşamayacağımız hiçbir konu aslında sır falan değil çünkü ya başka devletlerin istihbarat örgütleri izliyorlar ya yüksek teknolojiyle bir şekilde takip ediyorlar. Dolayısıyla bizim vatandaşımızdan, Parlamentodan, muhalefetten, sivil toplumdan kaçırdığımız konular aslında dünyayı izleyen, gözetleyen teknolojiye sahip devletler için BBG evi gibi. Dolayısıyla da bu gerekçenin arkasına saklanmak yerine bu ülkenin bir an önce daha demokratik bir yönetime kavuşması için, 15 Temmuzların bir daha yaşanmaması için ya da daha önceki darbeler gibi darbelerin yaşanmaması için Parlamento kendini sorumlu hissetmeli ve güvenlik harcamaları, güvenlik politikaları gibi alanları denetlemeyi, izlemeyi ülkeye ihanet, kötülük falan gibi değil, tam tersine ülkenin gerçekten sürdürülebilir bir barış, birlik ve gelecek iddiasının gereği olarak görmelidir.

Değerli milletvekilleri, dünya bir silah yarışına girmiş durumda. Elbette bu silah yarışının bedelini biraz önce Yemen'de örneğini verdiğim gibi Afganistan'da da Afrika'nın birtakım ülkelerinde de çok ağır biçimde ödeyen ülkeler var. Elbette ki silahın reel politikteki karşılığını, caydırıcılığını inkâr edecek, reddedecek bir romantizm içerisinde bir şey söyleyecek durumda değiliz. İdealimiz, ütopyamız başka bir şeye denk geliyor olabilir ama şunu biliyoruz ki eğer siz bir kez silahlanma yarışını normalleştiren bir politikanın parçası hâline gelirseniz sadece pazarda sermayesini, gücünü, imkânlarını silaha ayıran ama silaha ayırdığı kaynağı eğitimden kısan, sağlıktan kısan, adaletten kısan bir pozisyona düşersiniz. Bu, size başka bir kaos olarak, başka bir güvensizlik olarak geri döner. Dolayısıyla da eğer toplumun güvenliğini, geleceğini, savunmasını adalette başlatmıyorsanız, eğitimde, sağlıkta, kültürde başlatmıyorsanız, sadece çok silah üreterek, çok silah satarak, çok silaha sahip olarak ne güvenliğinizi ne geleceğinizi garanti altına alamazsınız.

Evet, Türkiye'de bir süredir ordunun modernizasyonu tartışması yapılıyor. Bu tartışmanın bir kısmı dışarıdan kaynaklı dayatmalar -bunu biliyoruz, NATO konseptiyle ilgili- bir kısmı muhtemelen gelişen teknolojiler dolayısıyla ihtiyaca dayalı ve bu, askerlik biçiminde de bir fiilî değişikliği aslında adım adım beraberinde getiriyor. Biz her seferinde "bir kereye mahsus olmak üzere bedelli askerlik" tartışması yapıyor olsak da aslında biliyoruz ki birtakım parça parça politikaları, "puzzle"ın parçalarını yan yana koyduğumuzda, Türkiye, güvenlik sistemini, askerlik sistemini değiştiriyor. Belki adını koyarak, ilan ederek, tartışarak açıkça yapmıyor; biraz çaktırmadan, bazen iki adım atıp bir adım geri gelerek ama bir şekilde yapıyor. Şimdi, bunu daha açık yapmak, daha net tartışarak yapmak, uluslararası platformlarda konuşulanları bu çatı altında da konuşarak, tartışarak, uzmanlarından destek alarak, üniversitesinin, sivil toplumunun katkısını alarak yapmak daha doğru, daha yerinde bir yaklaşım değil mi? Galiba bu soruyla bu Parlamento şimdi yüzleşmese de bir gün mutlaka yüzleşmek zorunda kalacak.

Değerli arkadaşlar, güvenlik politikalarının biricik teminatı toplumun o politikaların arkasında durmasıdır. Bakın çok büyük bir örnek vermeyeceğim, çok makro bir şey söylemeyeceğim ama orman yangınlarıyla ilgili bile Orman Genel Müdürlüğünün internet sitesini açsanız şunu çok net görürsünüz, diyorlar ki: "Ormanları korumak elbette itfaiye hizmetleriyle ilgilidir, acil müdahaledir, teknolojidir, bir sürü şeydir ama her şeyden önce orman köylüsünün ormana sahip çıkmasıdır." Şimdi, orman yangını gibi son derece spekülasyondan uzak ve küçük bir örnekte bile toplumun katkısı, desteği olmayan bir yerde ormanların güvenliğini sağlayamıyorsanız, ülkenin güvenliğinin güvenlik politikaları dolayısıyla toplumun bütün kesimleri tarafından sahiplenilecek, arkasında durulacak, hak ve özgürlükleri tehdit etmeyecek bir nitelikte olması da galiba bu işin kritik noktalarından birisi.

Değerli milletvekilleri, sürem azalıyor, ben de bunu suistimal etmek istemiyorum ama bir iki noktaya daha dikkat çekerek sözlerimi bitireceğim.

Biliyorsunuz bu coğrafyada sonuçta parlamento geleneği çok eski değil, nihayet işte 1870'lerden sonrasını saydığınızda uzun bir ara, Birinci ve İkinci Mebusan Meclisleri var ve Kurtuluş Savaşı'yla birlikte bu çatının oluşumu, kuruluşu var, darbe dönemlerindeki kesintileriyle birlikte.

Değerli milletvekilleri, ben özel olarak bu çatıda bulunduğum için ilgiyle okuyorum ama elbette ki burada tarihçiler var, uzmanlar var. Ama bir uzmanlık konusunun ötesinde, bu çatı altında bulunan herkesin aslında bu çatının hafızasıyla ilgili bir hâkimiyetinin olması ayrıca önemlidir. "Osmanlı nasıl battı? Osmanlı batarken, parçalanırken, dağılırken Osmanlı Mebusan Meclisinde ne konuşuluyordu, ne tartışılıyordu ve o konuşmalara ve tartışmalara rağmen o yanlışlar nasıl yapıldı?" konusunda bir yüzleşmeye herhâlde hepimizin tek tek, hangi partiden olursa olsun, her milletvekilinin ihtiyacı var. Ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında savaş devam ediyor arkadaşlar, üç yıl boyunca cumhuriyet yok 1920-1923 arasında, Meclis hükûmeti var ve savaş sırasında bile -altını çizerek söylüyorum- nelerin, ne kadar tahammülle, sabırla tartışıldığını lütfen herkes en azından zabıtlara göz atarak bir görsün. Başkomutanı nasıl eleştirdiklerini, devleti yönetenlerin Parlamentodaki taleplerini -yine ülkenin çıkarı için- farklı düşünen milletvekillerinin nasıl reddettiklerini, daha gruplar yokken bile nasıl bu çatı altında fikir özgürlüğünün aslında bu çatıyı saygın hâle getirdiğini hepimiz görmeliyiz. Elbette ki tarihi geriye götürme imkânı yok. Yani "Prens Sabahattin Jön Türkler içerisinde daha etkili olsaydı, ademimerkeziyet ya da meşruti yönetim esas alınsaydı, baskı olmasaydı, tek tipleştirme olmasaydı Osmanlı dağılır mıydı, dağılmaz mıydı?" tartışmasını geriye dönüp açmak için yapmıyorum bunu ya da "Meclisin ilk dönemlerinde birtakım kanunlar bu çatı altında geçirilirken daha kuşatıcı, daha kapsayıcı davranılsaydı, kimlik tartışmaları, birlik tartışmaları, ortak gelecek, ortak kader, ortak kaygı, ortak mutluluk duygusu başka türlü tezahür edebilirdi."... Elbette geriye götürme, "keşke" deme şansımız yok ama bundan sonrası için en azından daha çok ders çıkarmak zorundayız. Bakın, Cumhurbaşkanlığı forsunda -hiçbirimizin inkâr etme imkânı yok- 16 tane yıldız var. Bu 16 devlet, arkadaşlar, yıkılan devletler. Neden yıkılmışlar? Taht kavgası, iktidar, saltanat kavgası... Burada tabii ki uzun uzun Türk tarihini konuşacak değiliz ama geriye bir tek şey kalmış değerli arkadaşlar, o da meşhur "İl gider, töre kalır." sözü. Töre hukuktur, kuraldır, değerdir. İli, ülkeyi elden kaçırabilirsiniz, kaybedebilirsiniz, devletiniz gidebilir ama eğer hukuk varsa, değerler varsa, o değerler üzerinden yeniden kurulursunuz, yeniden inşa olursunuz, yeter ki o değerler evrensel olsun, insani olsun, arkasında durulabilecek ölçekte olsun. Ama bu böyle olmadığında, ayırımcılık ve dışlama siyaseti egemen olduğunda, ne yazık ki, bunu sağlamak mümkün olmaz.

Çok örnek vermek istemiyorum ama sözlerimi bitirirken -asla muhataplarını tariz için söylemiyorum- iki basit örnek vereceğim: Değerli milletvekilleri, biraz önce Sayın Cumhurbaşkanına hitapla ilgili partimiz üzerinden bir değerlendirme yapıldı. Yanlış ifade, üslup kime aitse o yanlışı düzeltmeliyiz ama partimiz her gün kriminalize ediliyor değerli arkadaşlar; bütün bir parti, 6 milyon oy âdeta bir suç örgütü gibi tarif ediliyor. Bunu geçtik; pazartesi günü havaalanında açılış yapılacak, değil mi? Biz zaten bugün önergemizi getirdik, oradaki işçilerin haklarını savunuyoruz ve o havaalanının yapılış biçimini, yerini, tespitini, her şeyini eleştiriyoruz. Katılmayabilirsiniz ama partimizi, sadece partimizi o açılışa davet etmeme eğer bir parti tercihiyse söylenecek bir şey yok ama devlet adına, Cumhurbaşkanı adına, bütün ülke adına bir açılış yapıyorsanız...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Toparlayın Sayın Bilgen.

AYHAN BİLGEN (Devamla) - Bir dakikada bitireceğim.

...böyle bir açılış yapıyorsanız siz davet edeceksiniz, katılıp katılmamak bizim takdirimiz. Elbette ki bu hakkı bize tanımak bir saygının, asgari saygının gereğidir. Hani o Şeyh Edebali'nin meşhur metninde "Ey oğul, öfke bize ama sabır, sükûnet size..." Biz eleştiri yapacağız, toplum bize bu görevi verdi.

Bakın, Sayın Başkan, açıkça söylemem gerektiği için söyleyerek bitireceğim. Elbette bir kasıt yoktur diye umut ediyorum, tahmin ediyorum ama gündem dışı konuşmalar iki gün itibarıyla yapılabiliyor birkaç haftadır, üçüncü gün görüşmeler yapılamıyor. Geçen hafta oturumu yöneten Meclis Başkan Yardımcısı, Başkan Vekili bizim partimizdendi. Mithat Hoca bana sordu, dedi ki: "Bizim parti bir tane gündem dışı kullandı." Aslında ikinciyi de kullandırsa takdiridir. "Ama üçüncü gün olmayacaksa bu, adaletsizlik olur. Eğer bir feragat olacaksa, onaylıyorsanız, ben Başkanken HDP Grubundan feragat olmalı." dedi. Ben de "Tabii ki, biz bir kere konuştuk, diğer partiler konuşma hakkını kullansın." dedim. Ama, değerli milletvekilleri, bakın, dün ve bugün burada grubu bulunan partilerden gündem dışı beş dakikayı kullanmayan sadece bizim partimizdi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AYHAN BİLGEN (Devamla) - Diğer 4 grup kullandı. Grubu olmayan partiler de kullandı, bence kullanmalı. Bize sorulsaydı biz zaten "Hakkımızı biz başka türlü kullanıyoruz; dolayısıyla, gerekirse grubu bulunmayan vekillerimiz konuşsun." diyebilirdik ama kasıt olmadığını varsaydığım, böyle inanmak istediğim bu durum bile ister istemez birtakım alınganlıkları, kırılmaları beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, bugün geriye dönüp baktığımızda niye aynı kelime, aynı kavram, aynı üst kimlik herkesi kapsamıyor, niye başka tartışmalar yapıyoruz konusunda galiba bütün bu uygulamaların çok daha ağırlarını, sahadaki güvenlik politikalarından kaynaklı, çok travmatik sonuçlar doğurmuş, güvenlik bürokrasisinin bile dile getirdiği noktaları dikkate alalım.

Son söz: Değerli arkadaşlar, çözüm süreci bir devlet politikasıydı MGK'siyle, Millî İstihbarat Teşkilatıyla, Kamu Güvenliği Müsteşarlığıyla. Biz, barış için, karşımızdaki muhatap hangi parti, devleti yöneten hangi parti olursa olsun aynı noktadayız, öyle olacağız ama barış galiba partilerin sorunu değil, bu ülkenin ortak ihtiyacı, ortak sorunu.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)