Konu:Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:8
Tarih:23/07/2018


Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYHAN BİLGEN (Kars) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tartıştığımız konunun önce bir genel çerçevesiyle ilgili tamamen esastan köklü itirazımızı ifade etmem gerekiyor.

Dünya 2001'den bu yana yani "11 Eylül saldırıları" diye bilinen süreçten bu yana bir cinnet hâli yaşıyor ve bu cinnette aslında ülkeleri yönetenlerin kendi güvenliği, kendi iktidarlarını pekiştirme ve kalıcı kılma çabaları toplum güvenliği gibi, insan güvenliği gibi sunuluyor.

11 Eylülden bu yana Amerikan halkı daha mı güvenli, dünya daha mı güvenli? Avrupa, Orta Doğu daha güvenli mi yaşıyor? Hayır, çok açık bir durumla karşı karşıyayız. Ama 11 Eylülden beri dünyada özgürlükleri kısıtlayarak daha güvenli olunacağı iddiasıyla dünya yönetiliyor. Biz buna esastan itiraz ediyoruz. Bunu Amerika da yapsa yanlış, İsrail de yapsa, Çin de yapsa, Türkiye ya da başka bir ülke de yapsa yanlış olduğu iddiasından hareket ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, burada elbette Fransa örneği verildiği için ben uzun bir Fransa faslına girmeyeceğim ama konuşmaların içerisinde maddelerle ilgili önerilerde arkadaşlarımız karşılaştırmalar, kıyaslar yapacak. Bir kere insan hakları alanında kötü emsal kıyas olmaz değerli arkadaşlar. Bu, temel bir ilkedir. Hiçbir ülkenin kötü örneğini "Fransa da böyle yapıyor." diyerek falan savunamazsınız. Böyle bir şey olmaz. Fransa yanlış yapıyorsa yanlış yapmıştır, Fransa'da da yanlışa karşı çıkarız. Avrupa'da "İslamofobi" dediğimiz şey, "yabancı düşmanlığı" dediğimiz şey, zaman zaman, işte dindarların inandıkları kitabın bile terör kapsamında tartışma konusu yapılması tam bu mantığın eseridir. Biz bu mantığı "Fransa yaptı." diye alkışlayacak mıyız? Dolayısıyla da burada bir kere kıyas yanlış, kıyasın mantığı da yanlış. Yani Fransa'daki örnekler de Türkiye'yle karşılaştırılamayacak örnekler. Ne işinden atılanlar ne kapatılan gazete, televizyon sayısı ne tutuklananlarla ilgili durum asla Fransa-Türkiye karşılaştırmasına da imkân vermez.

Değerli arkadaşlar, bir konuyu doğru anlamanın ilk adımı onun hem küresel ölçekteki karşılaştırmalarını doğru yapmaktır hem de tarihsel arka planını doğru analiz etmektir. Ben çok kısa bir tarihsel seremoniyi paylaşmaya çalışacağım. Dünya tarihinde neredeyse bildiğimiz somut Roma Cumhuriyeti'nden bu yana aslında olağanüstü yönetme yetkisine dair tartışmalar yapılıyor. Yani devlet kendi güvenliğini sağlamak için, kendi birliğini sağlamak için -bunları tırnak içerisinde söylüyorum- yetkilerini, kendi ilan ettiği hukuka rağmen farklı kullanma eğilimi taşıyor ve bu yaklaşım aslında Fransız İhtilali'yle birlikte de tabii ki ulus devlet ve onunla birlikte dünya siyaset literatürüne giren milliyetçilik gibi, başka birtakım ideolojilerle birlikte hukukun bir parçası hâline geldi ama bunu, bu hukuku devletler ne zaman çok yaygın biçimde kullandılar? Değerli arkadaşlar, Birinci Dünya Savaşı sırasında kullandılar. Bugünkü insan hakları konusunda daha ileride saydığımız ülkelerin, devletlerin büyük kısmı Birinci Dünya Savaşı'nda savaşı göstererek bu hakları, bu özgürlükleri askıya alan uygulamalara imza attılar. Ama sonra Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'yle birlikte bu sınırlandırmanın sınırına dair çok net bir çerçeve çizildi, dendi ki: Bu sınırlandırmalar, bir, geçici olmalı; iki, mutlaka ama mutlaka istisnai olmalı. Yani kalıcı olan ve neredeyse genelgeçer olan şey, artık bu sınırlandırmanın sınırını tanımamaktır, bu sınırı yok saymaktır. Oysa bu sınır, en azından Anayasa'nın 90'ıncı maddesiyle sizin de destek verdiğiniz, sizin döneminizde geçen bu önemli düzenlemeyle birlikte artık iç hukukun parçasıdır. Dolayısıyla da 90'ıncı maddeye aykırı bir yaklaşım içerisinde olduğumuz çok açıktır, çok nettir.

Değerli arkadaşlar, bu topraklarda da buna dair düzenlemelerin bir arka planı var. Mesela, 1876'da Kanuni Esasi'de 113'üncü madde var. Bu madde, padişaha muhalefet edenleri sürgün etme yetkisidir aslında. Yani olağanüstü hâl yetkileri diye tarif ettiğimiz yetkiler, bu topraklarda iç hukuka ilk defa o dönemde girdi, bu arayışla girdi ve sonra Meclis-i Mebusanla ilgili bir düzenleme var, o da ilginç, cumhuriyetin devraldığı mirası anlamak açısından ilginç. Orada da çok net bir ölçü var, diyor ki: "Meclis toplanamadığında ancak o yetkileri kullanacak makam tarif edilir." Yani savaş dolayısıyla Meclis toplanamadığı için yetki devrediyor değerli arkadaşlar. Şimdi böyle bir durum var mı, bu ölçekte bir tehdit var mı, buranın toplanamaması gibi bir durum var mı? Evet, 15 Temmuz akşamı vardı ama artık yok böyle bir tehlike. Dolayısıyla, ancak o koşullarda devredilecek bir yetkinin daimî bir yetki devrine dönüşmesi de asla kabul edilemez.

Yine, muvafakat kanunu gibi, değerli arkadaşlar, devraldığımız mirasta, bu Meclisin savaş sırasında, Kurtuluş Savaşı sırasında Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve biliyorsunuz, istiklal mahkemeleri deneyimi var. Şimdi, tabii ki o günün koşullarını bugünden tartışmaya açmak doğru değil ama istiklal mahkemelerinin olağanüstü yargılama yöntemlerinin faturasının nerelere kadar uzandığını biliyoruz. Doğrudan doğruya, savaşta Mustafa Kemal'in en yakınındaki komutanların bile istiklal mahkemelerinde o gün yargılama konusu yapıldığını hepimiz biliyoruz. Yani binlerce haksız yargılamayla ilgili sonradan yapılan tartışmaları biliyoruz. Dolayısıyla da bu tarihî arka planı görmeden bugün bir güvenlik tartışması yapmak neredeyse imkânsızdır.

Değerli arkadaşlar, hepimiz biliyoruz ki devletler konjonktürel olarak ve o günün koşullarına göre pozisyonlarını da değiştirerek güvenlik teorilerini, güvenlik konseptlerini yenilerler. Ben iki örneği özellikle biraz ayrıntılı açacağım. Bu iki örnek çünkü iki tercihtir aslında. Yani Fransa ve İngiltere örnekleri çokça tartışılıyor ama nedense Çin ve İsrail örnekleri pek tartışılmak istenmiyor.

Değerli arkadaşlar, cümleleri olduğu gibi okuyacağım ki bugünkü maddelerdeki karşılıklarını belki maddeleri çalışan arkadaşlarımız daha iyi hatırlarlar. Ama önce bir, İsrail hukukunda bu nasıl yer aldı, buna dair çok küçük bir parantez: Değerli arkadaşlar, İngilizler manda yönetimi döneminde yani daha henüz İsrail devleti kurulmadan, 1948 öncesinde 1940'ta aslında bir olağanüstü hâl rejimi kurdular ve İsrail kurulduğundan beri bir olağanüstü hâl yönetimini tercih etti. Önce bunu bir kereye mahsus, sonra birkaç kere uzatma ve nihayetinde artık daha sonra bu terörle mücadele konseptini -tırnak içerisinde özellikle ifade ediyorum- İsrail kalıcılaştırdı. Hangi gerekçeyle, kime karşı, kimi terörist olarak tarif ederek kalıcılaştırdığını herhâlde bütün kamuoyu biliyor ve her gün de yaşıyoruz. Zaten her gün ekranlara yansıyan manzaraların, insanlık dışı tablonun da savunması böyle yapılıyor. Deniyor ki: "İsrail devleti tehdit altında, İsrail'e karşı terörist saldırı var. Dolayısıyla da biz terörle mücadele ediyoruz."

Değerli arkadaşlar, kullandıkları yetkiler, terörle mücadele iddiasıyla yaptıkları düzenlemeler sonunda tutuklanan kişi sayısı 7 bin civarında ama bir de ilginç durum var, idari tutuklama diye bir şey var İsrail hukukunda yani yargısız, yürütmenin inisiyatifiyle tutuklama gerçekleşiyor. Gösteri yasaklama, yine izne tabi olmayan aramalar İsrail hukukundaki en temel terörle mücadele düzenlemeleri değerli arkadaşlar. Biraz sonra tek tek üzerinde konuşacağımız maddelerde de tam gösteri yasaklama ve izne tabi olmayan aramalarla ilgili düzenlemeler var.

Bir başka örnek Çin. Değerli arkadaşlar, Çin de 2007 yılında Acil Durum Müdahale Yasası diye bir yasa çıkardı. Daha önce, biliyorsunuz, Tiananmen olayları, gençliğin sokaklara çıkması ve çeşitli baskılara karşı tepkiler vardı ve 2007'de Çin bu yasal düzenlemeyi yaptı, bu Acil Durum Müdahale Yasası'nı yaptı. Peki, ilk kime uyguladı? Hepinizin tahmin edeceği gibi ilk Doğu Türkistanlılara, Uygurlara uyguladı çünkü onlar da Uygurları terörist kabul ediyorlardı. Dolayısıyla, Uygurların en temel hakları -toplantı, gösteri yürüyüşünü falan geçtik- yaşama hakkı bile, eğitim hakkı ya da işte, ikamet, seyahat, neyse, bütün hakları bu düzenlemeden hareketle keyfî biçimde kısıtlandı. Bunun için bir mekanizma oluşturuldu, bu da ilginç değerli arkadaşlar. Mekanizma, doğrudan doğruya devlet başkanına bağlı Merkezî Disiplin ve Denetleme Kurulu diye oluştu. Bu, merkezîleşme hevesinin de aslında neye hizmet ettiğini çok net biçimde gösteriyor. Oradaki düzenlemelerde neler var arkadaşlar? İnternete erişimin kısıtlanması ve şehirlere giriş yasağı. Bunlar da biraz sonra konuşacağımız maddeler içerisinde, biliyorsunuz, çok net, çok somut biçimde tarif edilmiş şeyler.

Arkadaşlar, çok ilginç bir durumdur, bu aslında acil durum için yapılan düzenlemeler ve büyük kısmı aslında Uygurlar için hayata geçirilen bütün muhalifleri cezalandırmaya dönüşmüş düzenlemeler bir noktadan sonra -bu ironiye özellikle dikkatinizi çekmek isterim- Çin Komünist Partisinin yöneticilerinin de yolsuzluklar dolayısıyla işinden atılması ve mallarına hızlı biçimde el konulmasına dönüşmüştür. Yani bir kuralı koyarsınız, bir keyfî düzenlemeyi hayata geçirirsiniz; bunu, muhalefeti dizayn etmek için, muhalefeti bastırmak için yaparsınız ama sonra bumerang gibi döner ve o kuralı koyanı, o kuralı savunanı da vurmaya başlar; Çin'de olan da budur değerli arkadaşlar.

Evet, bu iki karşılaştırmayı ne için yaptım? Bu maddelerde, biraz sonra tek tek konuşacağımız maddelerdeki mantığın aslında bu ülkelerde de ne kadar somut, net biçimde savunulduğunu ifade etmek için.

Değerli arkadaşlar, belki hani bir kıyas, bir karşılaştırma çok doğru değil ama daha önce de burada söyledim, bir kez daha dikkat çekmek isterim. İslam hukukunda çok ilginç bir kural vardır. Denir ki: Bir gemide 99 şaki varsa, eşkıya varsa, yol kesen varsa, 1 tane masum bile varsa o geminin içerisinde, siz o gemiyi batırarak 99 şakiyi cezalandıramazsınız. Bu, çok net bir kuraldır.

Şimdi, kendi vicdanlarınıza sorun değerli arkadaşlar: Meriç'te annesine sarılarak hayatını kaybeden bebeği terörle mücadeleyle izah edebiliyor musunuz? Ya da Van'da evinin bahçesinde, sokağında çatışma oldu diye işkence gören çocuğun pozisyonunu ülkenin güvenliğiyle izah edebiliyor musunuz? Yani burada çok açık bir ayrım yapmak zorundayız. Artık dünya "insan güvenliği" ve "toplum güvenliği" kavramını başka türlü ele alıyor ve güvenlik daha özgürlük kısıtlayarak asla tesis edilemiyor, bu mantığı mutlaka tasfiye etmemiz gerekiyor. Değerli arkadaşlar, onun için, aslında tek tek bu tip düzenlemelerden medet ummak yerine bu ülkede şimdiye kadar güvenlik algısının ve tehdit tanımlamasının ne kadar yerinde, doğru ve isabetli olup olmadığıyla yüzleşmemiz gerekiyor.

Çok somut bir karşılaştırma yapacağım. İlk OHAL uzatması yapıldığında dendi ki: "Üç ay için uzatıyoruz ama belki üç aya ihtiyaç bile olmayacak, iki ayda bitireceğiz." Şimdi, değerli arkadaşlar, bir tehdidi tarif ederken bu işin uzmanları çok net bilirler, eğer onunla mücadeleyi iki ayda yapamıyor, iki yılda bile bitiremiyorsanız sizin zaten tehdit tanımlama beceriniz, yeteneğiniz sıfırlamış demektir. Yani tehdidin kapsamını bilmiyorsunuz demek ki, derinliğini bilmiyorsunuz, hangi kapsamda, hangi boyutta olduğuna dair hiçbir okuma yapamamışsınız ki "İki ayda bitireceğim." dediğiniz şeyi iki yılda bile bitirememişsiniz. "Şimdi artık üç ay üç ay bile bunu tartışmayalım, üç yıllık bir uzatma yapalım." diyorsunuz bazı düzenlemelerle ilgili, bazısı üç yılla bile sınırlı değil, ucu açık bir düzenleme yapmayı savunuyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, paketin içerisinde destek verebileceğimiz kimi olumlu düzenlemeler var ama ne yazık ki paketin bütününün mantığı yanlış olduğu için bunları tartışmaya, konuşmaya imkân bile olmayacak ama bu ayrım yapılsaydı belki farklı bir tutum takınma imkânımız olurdu.

Yine, çok garip biçimde bu kadar kritik, bu kadar hassas bir konunun içerisine yani ülke güvenliği gibi bir konunun içerisine kantin ve lokallerin gelirlerinin düzenlenmesiyle ilgili madde konuyor. Şimdi, arkadaşlar, bunun hangi bütçede ele alınacağı konusunu böyle bir konuyla birlikte getirmek ve tartışmak bu konunun tartışılmasının ciddiyetiyle bağdaşıyor mu sizce? Tehlike çok büyük, biz bunun için OHAL'i kaldırdıktan sonra bir düzenleme yapıyoruz ama bunun içerisine bir de kantin gelirleri ne olacak, buna dair bir düzenleme koyuyoruz. Yani işin ciddiyetiyle bağdaşmayacak, sorunun büyüklüğüyle ve tam ters, tam çelişkili bakış açısıyla bağdaşmayacak bir durumla karşı karşıyayız.

Yine, Anayasa'ya 90'ıncı madde gibi başka açık ihlaller var. Çok net biçimde hukukun en temel ilkelerinden birisi olan idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olması ilkesi bu pakette askıya alınmıştır değerli arkadaşlar. Bunun istisnaları Anayasa'da sayılmıştır, biliyorsunuz ki biz onlara da karşıyız -ki şimdi Yüksek Askerî Şûra HSYK'yle ilgili tartışmalar yapıldığı için daha net ifade edebiliriz- biz daha eskiden de bu istisnaların kaldırılması gerektiğini savunuyorduk ama şimdi siz çok daha geniş bir istisna alanı oluşturuyorsunuz ve bu istisna alanında yargıyı neredeyse tamamen devre dışı bırakıyorsunuz.

Yine, olayın ekonomi politikasıyla ilgili boyutu var ki ben bununla ilgili değerlendirmeyle sözlerimi bitireceğim. Değerli arkadaşlar, 12 Eylülün nasıl 24 Ocak kararlarıyla doğrudan ilişkisi var idi ise yani ekonomik hayatı dizayn etmek nasıl bir güvenlik sorunu gibi sunuldu ise şimdi de aynı tabloyla karşı karşıyayız. Bakın, güvencesizlik, çalışma hayatıyla ilgili bu ciddi, bu vahim düzenleme aslında tümüyle ekonomik hayatı bir yeniden dizayn etme girişimidir. Ekonomi politikaları ile güvenlik politikaları arasındaki ilişkiyi tersine kurarsanız, o gömleğin ilk düğmesini yanlış düğmelediğinizde sonuna kadar yanlış gitmeniz gibi bir durumla karşı karşıya kalırsınız. Şimdi, bu ülkede ciddi bir ekonomik sorun var piyasalarla ilgili, yatırımla ilgili, istihdamla ilgili, işsizlikle ilgili, enflasyonla ilgili, liranın değerinin düşmesiyle ilgili, Türk lirasının diğer paralar karşısındaki durumuyla ilgili ciddi bir tehlike var ama biz bunu, sorunu doğru tanımlayarak tartışmak, konuşmak yerine muhtemelen önümüzdeki dönemde başka güvenlik sorunlarıyla bu sorunun üstünü örtmeyi tercih edeceğiz; tıpkı 24 Ocak kararlarıyla 12 Eylül sonrasındaki konseptin üstünün örtülmesi gibi. Ama bu bir bataktır, bu bir çıkmazdır, yanlış yanlışı doğurur; siz ekonomik sorunları doğru ekonomik politikalarla tartışmak yerine güvenlik tehdidiyle üstünü örtmeye kalkarsanız, "Saldırı var." "İç düşmanlar var." der, toplumun neredeyse yarısını düşman gibi tarif etmeye kalkarsanız aslında sadece ekonomideki kara deliği büyütmüş olursunuz değerli arkadaşlar. Bakın, bir 16 Nisan referandumu yaşandı ve 24 Haziran seçimleri yaşandı. Elbette, seçim meydanlarında söylenen sözler seçim meydanlarında kalır ama belli ki hâlâ bitmemiş, hâlâ sonuçta bizim partimize oy veren insanlar da referandumda "hayır" oyu verenler de bizim partimize belki de olumlu mesaj veren siyasi partiler de yani neredeyse ülkenin yarısı, toplumun yarısı tehdit kategorisinde görülüyor, düşman olarak tarif ediliyor. Şimdi, bir ülkede toplumun yarısı düşman kategorisine girmişse siz hangi tehdit teorisiyle, hangi güvenlik teorisiyle "Terörle mücadele ediyoruz." diyerek bu işin içinden çıkacaksınız? Yani bu işin hukuk boyutu da sakat arkadaşlar, bu işin uluslararası politikada Türkiye'nin konumuyla ilgili yansımaları da sakat, bu işin ekonomi politikası da sakat ve hepsinden önemlisi de galiba toplumda gittikçe gerilimi tırmandıran, kamplaşmayı artıran ve bu gerilim ve kamplaşmayla yönetme pratiği, yönetme tercihinin kendisi ülkeyi ciddi biçimde tehdit eder bir noktaya gelmiştir. Onun için bizim şu anda ihtiyacımız alelacele bu maddeleri geçirmek değil; usul hatası gibi, Anayasa'ya aykırılık durumu gibi, aslında esasını da ciddi biçimde masaya yatırmaktır. Eğer iki yıl boyunca iki ayda bitirmeyi hedeflediğiniz tehdit bitmemiş ve bu gerekçe gösterilerek bugün bu paket Genel Kurula getirilmişse demek ki bir siyasi öngörü, bir feraset sorunu var, bir okuma ve sorunu yanlış tespit etme durumu var. Dolayısıyla bu yanlışı daha fazla büyütmek, daha fazla uzatmak da bir bütün olarak siyaset kurumuna olan güveni zedeler, toplumun siyasetten beklentisinin aksine davranış da aslında toplumsal barışı tehdit eder.

Bütün Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)