Konu:Yurtdışına Kaçırılan Kültür Varlıklarımızın Belirlenerek İadelerinin Sağlanması ve Mevcut Kültür Varlıklarımızın Korunması İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Maksadıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporunun Görüşmesi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:99
Tarih:15/05/2018


Yurtdışına Kaçırılan Kültür Varlıklarımızın Belirlenerek İadelerinin Sağlanması ve Mevcut Kültür Varlıklarımızın Korunması İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Maksadıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporunun Görüşmesi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Çok Değerli Başkanım, saygıdeğer milletvekilleri; adı geçen raporla ilgili Komisyonda parti grubumuz adına Komisyon üyesi olarak görev yaptım. Yurt dışına kaçırılan kültürel varlıkların tespiti, ülkemize kazandırılması, bunların korunmasına dair neler yapabiliriz diye, toplumsal bir farkındalık, yasalardaki eksiklik ve özellikle dış politikada siyasal ilişkilerin dışında kültürel diplomasinin de yerinin ne olabileceğine dair tüm siyasi partilerin ortak kabulüyle kurulan bir Komisyon, çok verimli bir çalışma yaptı. Bu yapılan çalışmalarda katkı veren tüm siyasi partilerin değerli üyelerine ve Komisyon Başkanı Profesör Mustafa İsen Bey'e öncelikle teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

İnsan türü, yeryüzü serüveni içerisinde tabiatla yüzleşip çeşitli etkileşim içerisine girer ve kendisini var etme ve tabiat ile insan arasındaki ilişkinin neticesinde sığınabilme, var olabilme için birtakım değerler üretir. Somut anlamda ürettiği değerler, temel ihtiyaçlar hiyerarşisine göre, insanlığın gelişim evresine göre kültürel varlıkları temel ihtiyaçlara göre şekillendirir ama eş zamanlı olarak da kültürel pratikler somut olmayan kültürel varlıklar olarak devam eder. Kadim medeniyetlerin içerisindeki ilk evrelerinde, özellikle mitoloji döneminde, destan döneminde maddi ve manevi kültürler bir arada var olurlar. Aslında bunlar aynı zamanda insanlığın hayatı anlama ve kavrama süreciyle beraber Yaradan ile kendi arasındaki ilişkiler içerisinde dini tanıma ve yaratıcıyla olan münasebeti kavrama noktasında da o sözel bellek insanı var eder. Bütün bunların gelişim evresi insanlığın yeryüzü serüveninde hepimizin malumu olduğu aşamalardan geçtikten sonra modern zamana doğru gelir ve kentleşmeyle beraber modern zaman bu kez tekrar postmodern bir evreyle geçmişe dönüp ne olup bittiğini anlamaya ve kendi kültürel mirasıyla kendine yeni bir gelecek kurmaya çalışır. Yani bağını kopartarak, zincirin halkasını çıkartarak var olamayacağını idrak eder. Her ne kadar modern hayat yalnızlığı, bireyselleşmeyi, tekdüze hayatı dayatsa da bir adım sonra yalnızlığın ve bireyselleşmenin hayatı anlamsızlaştırdığı gerçeği ortaya çıkar ve insanın kendi medeniyetine ya da insanlığın diğer medeniyetlerine dair ilgisi artar ve burada farkındalık düzeyine göre, insanlığın ortak aklının ve birikiminin neticesinde neler yapıp ettiğine dair sorgularını artırarak anlama süreci başlar. İşte bu anlama süreci başladıktan sonra bu öğrenme ve anlamayı hayatın değişik alanlarına eğitimin bir parçası olarak koyan toplumlar gelişmiş düzeydeki toplumlar olarak değerlendirilir.

Bizde de tarihî eserlere bakış açısı hususunda, tarihî eserlere birinci derecede nasıl kıymet bilinmez diye bakılıyor. Savaş hâllerinde, o ülkede bir olağanüstülük varsa, savaş durumu varsa ve devlet onu koruyamıyorsa o tarihî eserler kaçırılır, götürülür, farkında olanlar tarafından ticareti yapılır veya bu manada yeteri kadar ekonomik varlığı yok ve iflas etmişse bir ülke, müflis durumdaysa tarihî eserlerini satar ve var olmaya çalışır. Yani kendi çeyiz sandığını satan ya da satmak zorunda kalan bir gelin kızımızın durumu gibi bir durumdur bu aynı zamanda. Diğer tarafta, üçüncü bir unsur olarak da yeteri kadar eğitim düzeyi olmayan, şuurlu olmayan toplumlar bu noktada eserlerine sahip çıkmazlar.

Şimdi, bunların üçünü, üç soruyu bir arada değerlendirdiğimizde "Biz Türkiye olarak neredeyiz?" sorusunu biz Komisyonda sorarak işe başladık ve çok şükür, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendi medeniyetinin, birikiminin farkında olan eğitimli bir kitlesinin olduğu ve bu eğitimli kitlesinin de toplumda farkındalık oluşturmak gibi bir mecburiyetinin ortaya çıktığı ya da mecburiyetinin var olduğu prensibinden hareketle, bu Komisyon kuruluş gerekçeleriyle tüm siyasi partiler tarafından da kabul gördü. İnanıyorum, Komisyon raporumuzun raportörü ve Komisyon Başkanı yapılan iş ve eylemlerin kronolojisini birazdan takdim edeceği için onları sunmak istemiyorum. Bizim yurt içinde ve yurt dışındaki temaslarımız hem Komisyon üyeleri olarak bizlere çok önemli farkındalıklar kazandırdı hem de birtakım yasaların, yönetmeliklerin, kamu bürokrasisindeki ihmal edilen konuların yerinde fark edilerek çözümüne dair, anlık problem çözmeye dair işler oluşturdu.

Bir de bizim Mecliste yaptığımız Komisyon çalışmalarının -bilumum komisyonlar için geçerli- sadece akademik anlamda yapılan tezler gibi ortaya çıkartılarak "İşte, bu, raporumuz bizim." diyerek burada bırakılmaması gerekiyor. Bundan hareketle biz de Komisyon üyesi olarak, Komisyon Başkanımızın da takdirleriyle bunun toplumsal farkındalığı konusunda gerek basın toplantısıyla gerekse Komisyona gelip bilgi veren ve iş birliği içerisinde olduğumuz kamu görevlileri ya da sivil alandan gelen katkı verenlere de Komisyon raporumuzun tekrar iadesi ve işe koşulması, üretilenlerin rafta kalmayıp hizmete ve eyleme konulması konusunda da birtakım planlamalar yaptık. Bu çalışmanın sadece raflarda kalacak bir çalışma olmayacağını bugünden ifade etmiş olabilirim.

Değerli milletvekilleri, aziz arkadaşlar; bu değerlendirmeler, temel tespitler ve öneriler ötesinde, bugün yoğun bir şekilde gündemde olan, insanlığın ortak bir gündemi olmasını arzu ettiğimiz ama İslam dünyasının yoğun bir gündemi olan Kudüs meselesi, Filistin meselesi ve özellikle elçiliğin başkent olarak Kudüs'e taşınıyor olmasına dair -Amerika Birleşik Devletleri'nin CEO'su diyoruz- Amerika Birleşik Devletleri'nin başkan aklından çok uzak bir CEO'sunun Twitter kuşuyla gündem oluşturmaya çalıştığı ve dünyanın aklıyla dalga geçtiği politikalarının sonrasında bazı tartışmaların, artık bir ölüm mekanizmasına dönüşen İsrail askerlerinin karşısında o Filistinli Müslümanların tutumlarının tartışma konusu yapılması. Biz bu konuda, insanlığın karşısında işlenen bu cinayetleri, insanlığın karşısında işlenen bu zulmü lanetliyoruz, kınıyoruz. Kınamanın ötesinde de bu meseleye bakarken bu anlamda İsrail devletinin, kuruluşundan bu tarafa, terörü referans alan ve uluslararası hukuku tanımayan bir terörist devlet işlemi yaptığının ve yaparken de bu işi dinî saiklerle, arzımevut anlayışıyla yaptığının, yeryüzünde Yahudi anlayışını hâkim kılma anlayışıyla ve dini ideolojileştirerek yapmaya çalıştığının farkındayız ama bu arada şunu da fark ediyoruz: Yahudi devletinin, İsrailiyat'ın içerisinde çok daha sağduyulu vatandaş özelindeki Yahudilerin de bu politikalardan rahatsız oldukları kanaatindeyiz.

Burada yapılan konuşmalarda "Filistin halkları" ifadesinin içerisindeki dinî ve etnik kültürel çeşitliliklere elbette ki saygı duyuyoruz. Bu manada, Filistin'e bakarken de Filistin halkının var olma mücadelesini insanlığın mücadelesi ya da kendi özgürlüklerinin mücadelesi gibi gören insanlar olabilir. Ama benim burada ısrarla üzerinde durduğum "Filistin'de var olan halklardan ve farklı etnisitelerden, kimliklerden ve dinlerden olanlar neden ölmüyorlar da hep Müslümanlar ölüyor?" sorusunu sormayı da doğal bir hak kabul ediyorum. "Bu meseleye siz bir Müslüman-Yahudi meselesi olarak bakmayın, bu mesele başka bir meseledir." demenin içini doldurmak için "Oralarda ölenlerin içinde başkalarının da olması gerekir." ifadesinin de altını çizmek istiyorum.

Tarih, insan ve mekân bir bütündür, parçalanamaz. Âdeta bir edebî eserin, şiirin bir poetikası varsa mekânın da bir poetikası vardır, bir tarihî eserin de bir poetikası vardır. Bu anlayışı biz tarihten süzülerek bugüne getirilen objelerde ve müzelerde görebiliriz. Bir toplumun gelişmişlik göstergesi müze kapasitesinin varlığıyla, sermaye sahiplerinin müzeye, kültüre, sanata yaptığı yatırımla doğru orantılıdır. Şunu unutmamamız gerekir ki İtalyan Rönesansı'nın temelinde bir Medici ailesi vardır, bu ailenin ortaya koyduğu millî burjuvaziyle bu gerçekleşmiştir. İşte bu manada, iktidar çevrelerinin, sermaye çevrelerinin başını iki elinin arasına alıp düşünmesi gereken konu "Bu sosyal değişme içerisinde kültür sanata dair yapılan işlerin neresindeyiz?" sorusunu sormak lazım.

Biz Kanuni'nin kudretini görüyoruz. Paris'te büyükelçiliğimizin rezidansında, Kanuni'nin Fransuva'ya gönderdiği mektubu okumaktan büyük bir keyif duyuyoruz, haz duyuyoruz ama Kanuni'nin kılıcı karşı tarafta Louvre Müzesi'nde sergileniyor, bu da kendi içerisinde bir ironi. Biz bunları alıp getirmenin taraftarıyız ama alıp getirdiklerimizi de oradaki gibi, o standartlarla sergileyebilecek ve milyonlarca insanın gelip bizdeki kültürü, medeniyeti, tarihi, sanatı, estetiği görebilecekleri bir sunumla gerçekleştirmenin ancak mümkün olacağını düşünüyoruz. Bazı konularda da, Türk-İslam medeniyetinin evrensel anlamda yurt dışında temsilinde de birtakım şer gördüklerimizin hayırlı işler gördüğüne de tanık olduk, bunu da ifade etmek lazım. Oradan da bizim önemli mesajlar almamız gerekiyor. Bu konuda da Komisyon olarak aldığımız mesajları raporumuzda kapsamlı olarak ifade ettik.

Bu duygu ve düşüncelerle ben de ramazanışerifinizi tebrik ediyor, hayırlı akşamlar diliyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Ersoy.