Konu:Yükseköğretim Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi Münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:61
Tarih:20/02/2018


Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CHP GRUBU ADINA LALE KARABIYIK (Bursa) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Öncelikle, Afrin'de şehit olan askerlerimize Allah'tan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı ve yaralılara acil şifalar diliyorum ve yirmi altı yıl önce Hocalı katliamında yaşamını yitiren kardeşlerimizi de rahmetle anıyorum.

Sayın milletvekilleri, Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda görüşülen kanun teklifinin geneli üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Ülkemizde üniversitelerin sayısında son yıllarda gittikçe artan bir yükseliş var. Özellikle, son on yılda 135 ülke arasında üniversite sayısında 60'ıncı sıralardayken 2'nci sıralara geldik. Bu güzel bir şey ama aynı göstergelere baktığımızda, nitelik ve kalite açısından da bir gerileme net olarak karşımıza çıkıyor. O hâlde, nitelikli ve kaliteli yükseköğretim burada ön planda, hedeflerimizden birisi olmak zorunda. Bu nedenle, yükseköğretimde çok sayıda sorun var, bir kısmı çözülme çalışmaları içerisinde ama çözülmeyen de henüz aşılamayan da çok sayıda sorun var. Bunlardan bir tanesi, yine öğrenci başına yapılan harcamalar. Maalesef, OECD ülkelerinin çok altında, çok gerisindeyiz. Örneğin, bunun artması lazım daha kaliteli, nitelikli bir eğitim açısından. Bir başka nokta, üniversitelerde özgür bilim üretilmesi lazım. Bunun masaya yatırılması ve buradaki sorunların aşılması son derece önemli. Daha fazla da sorun sayabiliriz ancak tam bu sorunların arifesinde, bunların çözülmesi gayreti içinde bulunulması gerekirken birdenbire yeni birtakım değişiklikler geliyor ve bu değişliklerin aslında bir değişiklik olmadığı ya da yapılan değişikliklerin akademiye bir fayda sağlamadığını da görüyoruz. Yapılan güzel değişiklikler de var tabii ama hiç faydası olmayan, sadece öyle karar alındığı için yapılan değişikliklerden de söz etmek istiyorum.

Sayın vekiller, öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu ülkede eğer Yükseköğretim Kurumunda bir değişiklik yapılacaksa bunu YÖK Başkanının ağzından duymak isteriz ya da millî eğitim sisteminde sınavla veya herhangi bir konuda bir değişiklik yapılacaksa bunu da Millî Eğitim Bakanının ağzından duymak isteriz ama maalesef biz bu açıklamaları Adalet ve Kalkınma Partisinin Sayın Genel Başkanından duyuyoruz ve Sayın YÖK Başkanı da ya da Millî Eğitim Bakanı da belki de o anda duyuyorlar ve arkadan bir çalışma başlatıyorlar. Bu uygulamalar kesinlikle yanlış, öncelikle bunu belirtmek istiyorum.

Son getirilen tasarıda, bundan yedi ay evvel, Temmuz 2017'de Adalet ve Kalkınma Partisinin Sayın Genel Başkanının bir konuşması olmuştu, bir açıklaması olmuştu. Şimdi o konuşmadaki cümlesini size aynen okumak istiyorum. Aynen şöyle "Yardımcı doçentliğin sadece bir siyasi karar olduğunu dile getirdik. Dedik ki öyle bir adım atalım ki ara unvan olmasın, doktoradan doğrudan doçentliğe geçilmesini temin edecek çalışma yapalım. Önümüzdeki hafta büyük ihtimalle Parlamentoya getirilecek." dedi.

Bakın, bu cümlenin üstünden yedi ay geçti, sonuç ne? Sonuç: Evet, bu konu geldi ama yardımcı doçentliğin kalktığı filan yok, işin gerçeği bu. Ne değişti? Sadece adı değişti. Yani Adalet ve Kalkınma Partisinin Sayın Genel Başkanına yanlış bilgi mi verdiler ya da öyle mi zannedildi, bunu bilmiyorum ama kendisinin ifade ettiği gibi ortada kalkan bir durum yok, yardımcı doçentlik aşaması kaldırılmadı. Adına önce "doktor öğretim görevlisi" dediler, tepkiler gelince "doktor öğretim üyesi" oldu.

Sayın milletvekilleri, zaten öğretim üyesi olmak için doktoralı olmak gerekiyor. Buradaki isim kargaşasını da göz önüne sermek lazım. Bunların yanı sıra, bir faydası olup olmadığını düşündüğümüzde, yapılan anketlerde de, yapılan çalışmalarda da isim değişikliği dışında hiçbir fayda, yarar sağlamadığını görmekteyiz. Bu kadrolar, ayrıca, rektörlüklerce ilan edilecek ve atamalar da rektörler tarafından yapılacak. Bu, bize kadroların biraz daha siyasileşmesi gibi bir risk getirebilir. Bu konuda çekincelerimiz yüksek çünkü bu örnekleri gördük, görüyoruz ve görmeye de devam edeceğimiz konusunda çekincelerimiz var.

Yine, deniyor ki bu tasarıda: "Üniversiteler isterlerse atamalarda ek koşullar getirebilirler." Ancak burası da muğlak ve bu, üniversiteler arasında bir fark yaratabilir ya da siyasi olarak kullanılabilir. Bu ek koşulları belirleme yetkisi şaibe yaratabilir değerli milletvekilleri.

Bir başka nokta: Doktor öğretim üyesi atamalarında yabancı dil şartı vardı, şimdi yok, yani yardımcı doçent atamalarında olan yabancı dil şartı şimdi doktor öğretim üyesinde, onun yerine geçen bu kavramda yok. Ancak takdir edersiniz ki bilim evrensel ve araştırma yapmakla kaliteli, nitelikli eğitime ulaşabiliriz. Bilim üreteceğiz, bu nedenle en az bir yabancı dili çok iyi kullanabilmek, bu beceriye sahip olabilmek bir bilim adamı, bir bilim insanı için son derece önemli. Burada, dil şartının kaldırılmasıyla bu akademisyenlere bir yarar sağlamıyorsunuz, bu öğrencilere de bir yarar sağlamıyorsunuz; nitelikli, kaliteli bilim üretmeyi aslında engellemiş oluyorsunuz, bunun da altını çizmek isterim.

Bir başka nokta: Doktor öğretim üyesi atama süresinde belirsizlik var. Yani, diyor ki: "En fazla dört yıla kadar atanır." Daha kısa sürelerde de olabilir. Zaten burada temel konu hem buradaki belirsizlik hem de yardımcı doçentlerin özlük haklarında yaşanan bu sorun, bu sıkıntı. Çünkü, sayın milletvekilleri -üniversitede olanlar bilirler- yönetim kurulları, bölümler tarafından yardımcı doçentlerin sözleşmeleri sürekli yenilenir, yeniden atanırlar ama bu süre içerisinde "Eğer tekrar beni atamazlarsa, sözleşmemi yenilemezlerse..." diye bir kaygı yaşarlar; bu şekilde de özgür olamazlar, korku içerisinde görevlerini icra ederler.

Size birkaç örnek vermek istiyorum. Hep şunu söylüyoruz, diyoruz ki: "Siyaset üniversitelerden elini çeksin. Siyasetin arkabahçesi olmasın üniversiteler." Ama bunu söylerken bakın bir iktisat fakültesi dekanı bir televizyon programına çıkıp hiç kendi alanı olmayan, alanıyla ilgili bir yere davet edilmiş ama alanı olmayan bir programda partimize çeşitli laflar söylüyor, Sayın Genel Başkanımıza değişik ifadelerde bulunuyor ama görevinde aktif bir dekan olarak hiçbir cezai müeyyideye çarptırılmıyor. Ama düşünün ki o yardımcı doçent kardeşimiz iktidarı eleştiren en ufak bir cümle kullansın bir daha atanamaz ya da görevine son verilir. Bütün bunları göz önünde bulundurarak bu örnekleri yaşıyoruz. Yardımcı doçentlerin kadro haklarını, özellikle de kadroya sahip olabilmeleri ve bir yönetimin iki dudağı arasında olmaması gerektiğini bir kere daha ifade edip özlük haklarını kendilerine teslim etmek gereğini söylemek istiyorum.

Diğer bir nokta, Üniversitelerarası Kurul yetkilerini 11 kişiden oluşan bir yönetim kuruluna devredecek. Burada, evet, bir pratiklikten bahsediliyor. Doğrudur, olabilir ama demokratik bir temsilin de bu şekilde biraz daha zor olacağını da vurgulamadan geçemeyeceğim. Bununla ilgili açıklamaları, ayrıntıları maddeler içerisinde arkadaşlarımız yine yapacaklar.

Doçentlik sınavında da doçentlik sürecinde de değişiklikler var sayın vekiller. Bir kere değişikliklerden bir tanesi dil barajı 55'e iniyor, diğer taraftan da sözlü sınav zorunluluğu kalkıyor. Önceleri yani şu ana kadar uygulanan sistemde doçent adayı Üniversitelerarası Kurula başvururdu, Üniversitelerarası Kurulun kurduğu bir jüri adayın yayınlarını incelerdi, yayından sonra bir mülakat jürisi, aynı jüri yeniden bir mülakat tarihi verirdi ve aday buradan sınavdan geçerdi ve bu sınavlar gerçekten uzun süren ve bilimsel olarak da zor sınavlardı.

Şimdi, bu sınavlarda birtakım şaibeler, yanlışlıklar olmuş mudur? Evet, olmuştur; yaşanan kötü örnekler de olmuştur ama bunlar düzeltilebilir. Bunun yerine, doçentlik sözlü sınavının kaldırılarak Üniversitelerarası Kurula sadece yayınları inceleyerek, yayınlardan doçentlik unvanı verilmesi yetkisini doğru bulmuyorum çünkü bir taraftan yayınların, sadece yayınların burada bir kriter olamayacağını da ifade etmek isterim. Şu anda azınlıkta olmakla beraber intihaller ya da yayınların dışarıda yazdırılması gibi örnekleri de görmüyor değiliz; bu gerçek de var ve bunların artması kaygısını da taşıyorum.

Bir taraftan sadece doçentlik sözlü sınavı kaldırılmıyor, unvanı alıyor doçent adayı Üniversitelerarası Kuruldan sadece yayınları incelenerek ama kadro için başvurduğu üniversite isterse sözlü sınav mecburiyeti getirebiliyor. Burada daha önceki taslakta, bize getirilen taslakta bu jüriyi de, eğer sınav yapacaksa bu jüriyi de üniversite kuracaktı ama daha sonra, eleştirilerimizden sonra dikkate alındı ve "Üniversitelerarası Kurul bu jüriyi kuracak" denildi. Buna memnun olduk ama bir üniversitenin yapıyor olması, birinin yapmıyor olması, sadece yayına göre unvan alınıyor olması burada doğru bir uygulama değil. Sözlü sınavı olmaz belki başka bir merkezî sınav olur ama sadece yayına bağlanmamalı diye düşünüyoruz.

Bize şöyle deniliyor: "Siz Cumhuriyet Halk Partisi olarak üniversitelerin özerk olmasını zaten istemiyor muydunuz? İşte, bırakalım üniversiteler kendileri karar versinler; kendileri atasın, kendileri yükseltsin, kendileri sınav yapsın." Evet, bu çok güzel bir şey sayın vekiller ama özerklikten eğer bahsedeceksek önce üniversiteler rektörlerini kendileri seçebilmeli. Eğer rektör seçimlerinde birtakım sorunlar yaşanıyorsa bunun önlemlerini alacak çalışmalar yapılabilir, orada birtakım kriterler getirilebilir, bu bahane olmaz, bahane teşkil etmez. Ama üniversitenin rektörünü bile seçemediği bir ortamda üniversitenin özerk olmasından bahsetmek çok zor. Diğer tarafta, tabii ki, üniversite ve rektörü bazı şeyleri belirleyebilir, atamaları yapabilir, kadroları belirleyebilir ama hangi üniversitelerde? Siyasetten arınmış üniversitelerde. Oysa şu anda çoğu üniversitemizde siyasetten arınma diye bir şey söz konusu değil ve belli grupların elinde, belli cemaatlerin elinde yürüyen bir sistem var. Bununla ilgili sizlere de şikâyetler gelmiştir, bize de çok sayıda şikâyet geliyor, sanırım Yükseköğretim Kurumuna bu şikâyetler ulaşmıştır. Bu nedenle biz önce üniversitelerin siyasetten arınmasını sağlayacağız ki daha sonra rektörlere bu atama, yükseltme yetkilerini verebilelim. Bu nedenle, şaibeli olacak ve siyasileşecek, siyasi kadrolar yaratacak bu uygulamalardan uzaklaşmak zorundayız şu an için.

Bu tasarıda bir başka nokta: Hukuk devleti olmanın ön koşulu belirsizliğin olmamasıdır. Yani üniversitelerin belirleyeceği koşullar arasında fark olmaması veya koşulları istedikleri gibi değiştirememeleridir. Tabii ki ön koşul koyabilirler ancak buralardaki belirsizlikler birtakım şaibeleri yaratır. Bu da hukuk devletine aykırı uygulamalar olacaktır.

Bir diğer nokta sayın vekiller: Biz Komisyonda doktor öğretim üyesinin maaşını iyileştirecek bir önerge vermiştik çünkü bu tasarı doktor öğretim üyesi kadrosuna getirilen bu akademisyenlere 103 lira iyileştirme yapılmasını öngörmüştü. Bu, çok komik hatta teklif bile edilmemesi gereken bir rakam bize göre. Onların rahat bir ortamda, para sıkıntısı çekmeden bilim üretebilmeleri açısından biz, ortalamada 800 lira ama yardımcı doçentlikten şu anda, işte, doktor öğretim üyesi kadrosuna alınanlara 1.200 liralık bir teklif yapmıştık ama bu reddedildi.

Bir diğer nokta: Yine, Komisyonda Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı yani ÖYP'yle ilgili partimiz bir önerge verdi. Çünkü Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı'nın tarihine şöyle bir bakarsak önce DPT'de başlayan, sonra ODTÜ'ye geçen, daha sonra YÖK'e devredilen bir süreci izliyor. Bunun çeşitli aşamalarında bulundum, üniversitemdeyken bu konuda çalışmalar da yaptım, bu konuda idarecilik de yaptım, ÖYP koordinatörlüğü de yaptım. Onların hangi süreçlerden geçtiğini, hangi haklara sahip olduklarını ve daha sonra OHAL sürecinde nasıl mağdur olduklarını da yakından gördüm. Burada tabii ki belli ayrıştırmaların yapılmasını uygun görüyoruz yani FETÖ sürecinden sonraki ayrıştırmalar yapılmalı. Ama diğerlerinin mağdur edilmesi... Evet, bu ÖYP sistemi çok karmaşık, sulandırılmış bir hâle gelmişti ama sulandıran ÖYP'li akademisyenler değildi, sulandıranlar yine idarecilerdi. Daha önce farklı olan bir yönetmelik, ardından sulandırılmış hâle geldi ve altından kalkılamayacak bir sisteme dönüşmüştü. Ama bunun suçlusu ÖYP'li araştırma görevlileri değildi.

Şimdi ise bizim verdiğimiz teklif yani şu anda sadece, getirdiğimiz -önerge çerçevesinde- kadrosunu alamayan, atanamamış bu arkadaşlar eğer kriterleri sağlıyorsa, ölçütleri yerine getiriyorsa bir defaya mahsus olmak üzere onların da doktor öğretim üyesi olarak atanması ancak bu da tabii ki reddedildi. Bizim buradaki amacımız, ÖYP hususunda olabildiğince mağduriyetin giderilmesi yani kalkıyorsa da kalkmıyorsa da buradaki mağduriyetlerin öncelikle ön planda giderilmesi önemli. Bu arkadaşlar daha önce kadro sözü verilerek alındılar ve bir hukuk devletinde verilen hakkın geri alınması bu süreçte doğru değildir diye düşünüyoruz.

Bir başka nokta sayın vekiller: Yine, Komisyon sırasında öğrenci affıyla ilgili bir önergemiz vardı. Buradaki esas değinmek istediğimiz şey, disiplin suçu ve mahkeme kararıyla atılanlar değil tabii ki, onlar hariç ama öyle sorunlar var ki sağlık sorunları, yoksulluk -bu ülkede yoksulluk sebebiyle okuyamayan, eğitimini yarıda bırakan çok sayıda öğrenci var, ben bunları akademik hayatımdan da biliyorum- yine, bir taraftan ülkenin kaotik düzenlemeleriyle yaşanan karmaşalar gibi, bu sebeplerle eğitimine ara veren öğrenciler için bir af talebi olmuştu bizim tarafımızdan ama bu da reddedildi.

Son olarak söylemek istediğim şu: Bu ülkede üniversitelerin, yükseköğretimin kaliteli olarak gelişmesini isteriz. Yeterli kadro sayısıyla öğrencilerin geleceğe iyi hazırlanabilmelerini isteriz.

Bir taraftan da ülkemizin en önemli sorunlarından bir tanesi, değerli vekiller, işsizlik ama işsizliğe çözüm olacak tedbirlerden bir tanesi de üniversite kontenjanlarının planlı bir biçimde belirlenebilmesi. Yıllarca bu konuda envanter ve ihtiyaçlar belirlenmemiş olduğu için, planlı olarak kontenjanlar verilmediği için bir kaos ortamıyla karşı karşıya kalındı. Son yıllarda bu konularda gelişmeler var, bunu kabul ediyorum ama geçmişten gelen bir plansızlıkla hâlen bu sorun aşılabilmiş değil. Bu nedenle bu kontenjanlara çok dikkat edilmesi, ona göre ihtiyaç dâhilinde verilmesi işsizlik sorunu için de önemli olacak bir uygulamadır diye düşünüyorum.

Yine, işsizliği önleme konusunda, kalifiye eleman yetiştirme konusunda planlı birtakım çalışmaların üniversitelerce yapılması ve YÖK tarafından teşvik edilmesi ki edilmeye başlandığını görüyoruz ama bu çalışmaların artması, üniversite-sanayi iş birliklerinin geliştirilmesi hedef olarak kesinlikle konulmalı.

Son olarak, sayın milletvekilleri, bu teklifin akademik camiaya bir fayda sağlaması gerekirdi. Ancak, fayda değil, değişmeyen ya da biraz daha siyasileştiren bir boyuta getirildiğini görüyoruz. Buna kesinlikle karşıyız ama yine söylüyorum ki üniversiteler özgür bilgi üretemeden ve siyasetten, siyasetin etkisinden arındırılmadan hiçbir zaman başarıya ulaşamazlar ve bu da ülkeye bir fayda sağlamaz.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Karabıyık.