Konu:676 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (1/783) ile İçtüzük'ün 128'inci Maddesine Göre Doğrudan Gündeme Alınmasına İlişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Tezkeresi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:52
Tarih:30/01/2018


676 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (1/783) ile İçtüzük'ün 128'inci Maddesine Göre Doğrudan Gündeme Alınmasına İlişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Tezkeresi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın milletvekilleri, değerli hazırun; öncelikle, kanun hükmünde kararnameler tartışılırken, konunun uzmanı arkadaşlardan aldığım kanun hükmünde kararnamenin tarihçesiyle ilgili bazı bilgileri paylaşmak, hatırlatmak istiyorum.

Kanun hükmünde kararname bize 1876 Birinci Meşrutiyet'le birlikte geliyor. Yani o da o dönem içerisinde, Meclis onayına sunulmadan alınan kararların direktman uygulanmasıyla ilgili bir husus. Zaman içerisinde 1961 Anayasası'yla beraber -tabii, o kanun hükmünde kararnamelerin o dönemdeki adı "kanunu muvakkat" vakitli kanun demek, bir süreliğine geçerli kanun- 1961'de "muvakkat" "kanun hükmünde kararname"ye dönüşüyor isim olarak. 1971'de Nihat Erim, kanunu muvakkatı hatırlatarak yeniden "muvakkat" isminin gündeme gelmesi hususunda ifadelerde bulunuyor. Tabii, 1971'de şartlar OHAL'den çok daha yoğun olduğu için, olağanüstü hâlin de olağanüstüsü olduğu için o şartlar içerisinde "kanunu muvakkat"ın tartışmaları 1980'de yeniden "kanun hükmünde kararname"ye dönüştürülüyor. OHAL ile kanun hükmünde kararnamenin varlığı 1982 Anayasası'yla birlikte yürürlüğe giriyor. Zaman içerisinde bu yürürlüğe girme iki aşamalı olarak bugün uygulanıyor: Birincisi, olağanüstü şartlarda, OHAL şartlarında kanun hükmünde kararname Cumhurbaşkanının Bakanlar Kuruluna hükûmet etmesi esnasında alınan kararlar. Bir de olağanüstü hâl olmayan normal şartlarda Bakanlar Kurulunun aldığı kanun hükmünde kararnameler vardır, bu da işleri seri bir şekilde çözmek adına alınan kararlar ve daha sonra Meclis onayına giden uygulamalar.

Bugün tartışmaların temelinde OHAL ve KHK ilişkisi var. Şimdi, OHAL'in varlığını biz parti olarak destekliyoruz ve OHAL'in varlığına siyaseten inanmış ve memleketin bu kriz ve darboğazdan çıkması adına OHAL'in devam etmesine oy vermiş bir partinin milletvekili olarak, grubun üyesi olarak konuşuyorum. OHAL şartlarında da kanun hükmünde kararnamenin kaçınılmazlığı söz konusu yani işlerin seri yürütülmesiyle ilgili. Tabii, bunun içerisinde eleştiri konusu olan detaylar yani kar lastiği örneğinden diğer türevlere kadar birtakım konular tartışılabiliyor.

Burada asıl üzerinde durulması gereken ve hatırlatmak istediğim bir husus var değerli milletvekilleri, o da şudur: Bugün itibarıyla tartıştığımız kanun hükmünde kararname ve OHAL şartlarının ürünü olan bu serilik hükûmet etmenin, devlet yönetmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Memlekette anlık kararlar alarak uygulamaya koymak ve çözüm üretmeniz gerekiyor ve bu bize şimdi, "Kanun hükmünde kararnamelerle ülke yönetiyoruz, böyle şey mi olur?" gibi eleştiriler yapmaya sebebiyet veriyor ama bir hatırlatma yapmakta fayda var, bu hatırlatma da şudur: Artık biz Cumhurbaşkanlığı hükûmet etme sistemine anayasal olarak geçtik ama Cumhurbaşkanlığı hükûmet etme sisteminin sonucu olan Anayasa'nın gereği seçim 2019'da yapılacak. O seçim 2019'da yapıldıktan sonra bugünkü kanun hükmünde kararname olarak gözüken pek çok kararname Cumhurbaşkanlığı kararnamesi olarak zaten çıkacak. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçmenin gayesi de seri bir şekilde, bürokrasiye takılmadan, anlık kararlar alarak devleti daha aktif yönetebilmenin gereğiydi değil mi? O sebeple Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçtik. Bugün itibarıyla, Cumhurbaşkanının Bakanlar Kuruluna başkanlık yapmış olduğu uygulamalarda ortaya çıkan olağanüstü hâl ve KHK ilişkileri tartışma konusu. Yarın, Cumhurbaşkanlığı hükûmet etme sistemine 2019'dan sonra geçilip ilk seçimden sonraki uygulamalarda bugünkü KHK'ler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi olarak zaten karşımıza gelecek. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin de en geç üç ay içerisinde Meclis onayına sunularak burada yasalaşması mecbur. Dolayısıyla, biz, şimdi 2019'dan sonraki yapılacak olan uygulamalarla ilgili egzersizle meşgulüz diyebiliriz, daha doğrusu buna bir benzetme ve böyle bir değerlendirme yaparak ben konuşmaya başlamak istedim.

Üzerinde değerlendirme yaptığımız konulara da baktığımda 29/10/2016 tarihli kanun hükmünde kararnamelerin içeriklerinde çok da "Bu alan istismar edilmiş de ondan dolayı bunun içerisine konulmuş. Neden buraya konuldu?" diyeceğimiz hususlar yok çünkü savunma ve güvenlikle ilgili, yargıyla ilgili bir dizi düzenlemeleri, ülkemizin asıl gündemine dair, güvenlik personelinin teminiyle ilgili mevzuatın değişikliği gibi hususları görüyoruz. Ama bu çerçevede tartışmalar yapılırken bizim üzerinde durulmasını daha çok arzu ettiğimiz konu, Türk milletinin, kamuoyunun gündemi ile Büyük Millet Meclisinin gündeminin birbiriyle örtüşmesi meselesi. Yani bugün itibarıyla "Türkiye normaldir." diyemeyiz. Gerçekten Türkiye'nin normal olmadığını, olağanüstü şartlar yaşadığını birazcık şöyle başınızı kaldırır izlerseniz ekranlarda görürsünüz, birazcık zaman harcar, emek harcar, mesai harcar yola çıkarsanız da hemen yanı başınızda görürsünüz. Ben dün akşam itibarıyla Hatay'ın Hassa ilçesindeydim; Kırıkhan-Hassa-Kilis üçgeninde birtakım temaslarda bulundum. Bölgedeki çatışmanın sıcaklığını gördüm, gözlemledim; terörle mücadelenin sıcaklığını gördüm, gözlemledim. Memleketin gerçekten bir olağanüstü... Hem siyasetin hem askerin hem de bölgede yaşayan vatandaşın olağanüstü gündemlerle meşgul olduğunu gördüm. Kilis'te o gece saat iki buçukta roketle saldırılan o caminin hâlini görmek ayrı bir dramdı, diğer tarafta Mehmetçik'in canhıraş bir şekilde terörle mücadelesini görmek başka bir duyguydu.

Sayın milletvekilleri, burada şu hususun altını çizmek lazım: Pozitif değerler setlerini kullanarak birtakım söylemler geliştirilebilir, temel hak ve özgürlükler ve insan hakları çerçevesindeki bu değerler setleri aynı zamanda istismar alanlarına açık konular hâline getirilebilir. Bir düşünür diyor ki: "En iyi yalanlar içerisinde doğru olan yalanlardır." Bunun içerisine doğruların bir kısmını serpiştirir, daha sonra birtakım algılar yapabilirsiniz. Öncelikle şu hakikati bilmek lazım: Türkiye Cumhuriyeti devleti terörle mücadele veriyor, Türkiye Cumhuriyeti devleti bir savaş hâlinde değil. Buna "savaş" diyerek iki ülke arasındaki denkleştirmeyle, mütekabiliyet esasıyla bir kavramı kullanmak bir kere yanlış. Terörle mücadele verilirken iki stratejisi var Türkiye Cumhuriyeti devletinin: Birincisi, kendisiyle 910 kilometre uzunluğunda olan bir sınırın en az 400 kilometresinde PKK'nın uzantısı olan PYD ve YPG'nin ele geçirmeye çalıştığı, butik devletçikler hayali kurduğu yapılanmaları bölgesinden, sınırından uzaklaştırmak ve ülkesinin güvenlik koridorunu oluşturmak istiyor; bu en doğal hakkı. Birleşmiş Milletler Anlaşması'nın 51'inci maddesinden de haklarını alarak -uluslararası hukuktaki- bu haklarını koruyor. Ama öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu coğrafyada kendi hâlinde, sınırlı sayıda, 81 vilayetle var olmuş bir devlet değil; imparatorluk bakiyesi üzerinden gelen, Selçuklu-Osmanlı-cumhuriyet müktesebatından var olan bu ülkenin bu gönül coğrafyası içerisinde var olan kendi medeniyetinin insanlarına karşı da vicdani sorumlulukları var. Genel anlamda da Türk milletinin insanlığa söyleyecek sözü var, yanı başında insanların terör zulmüne maruz kaldıklarını göre göre sessiz kalamaz.

Türk devletinin bugün Afrin'de varlığının, dün El Bab'da varlığının ikinci gerekçesi de terör zulmünden inleyen insanlara insani yardım götürmektir. Bu temel yaklaşımları toplumun büyük bir çoğunluğu kabul etmiş durumda. İşte bu genel kabulün yani yüzde 90'lara, 98'lere varan kabulün içerisinde her türlü siyasal görüşten insanlar var. Bu husus bu şekilde kabul görmüşken bunu birtakım odakların provoke etmesi, terminoloji olarak terörle mücadeleyi savaşa dönüştürmesi veyahut da "Savaşa hayır!" kavramıyla "Terörle mücadeleye hayır!" noktasına geliniyor olması gerçekten kamu vicdanı açısından da çok üzücü bir durumdur. Çünkü bugün itibarıyla bölgeye baktığımızda mücadele verilen yerin yani "Afrin" denilen coğrafyanın PKK'nın ana karargâhlarından birisi olduğunu görüyorsunuz. Yani Şemdinli, Eruh 1984 operasyonlarında bebek katili, cinayet işleyen, bebekleri öldüren, kümesteki tavuğunu öldüren, ahırdaki ineğini öldüren, insanlarını öldüren PKK'nın otorite sağlamasının aynısı bugün itibarıyla PYD tarafından, bölgede halka zulmederek bu insanlara hâkimiyet, egemenlik kurmasıyla, yapılmaya çalışılıyor.

Öte taraftan, "Afrin" denilen coğrafyaya baktığımızda, Suriye-Türkiye arasındaki genel ova ve düz ova anlamındaki coğrafyanın ötesinde Afrin dağlık bir bölge, bir adım sonrasına gittiğinizde bu dağlık bölge bebek katili Öcalan'ın bir şekliyle Bekaa Vadisi'ne gitmeden önce Afrin'de muhafaza edildiği ve oradan hareketle karargâhını Bekaa Vadisi'ne taşıdığı destansı bir alan. Bu alanı kendi kültürlerinde referans alanlar 2003 yılında PYD'yi de Afrin'de kurmuşlar. PYD eşittir PKK'nın Suriye karşıtı, Afrin'de kurulmuş bir yapı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

RUHİ ERSOY (Devamla) - Sayın Başkanım, sözlerimi tamamlayayım ama süre konusunda...

BAŞKAN - Buyurun.

RUHİ ERSOY (Devamla) - 2011-2014 arasında da PYD burayı kanton ilan etmiş arkadaşlar. İşte, bu butik devletçikler üzerinden böylesine, âdeta karargâh hâline getirilen, Amanoslardan başlayarak Akdeniz havzasına kadar, Ege'ye, Muğla'ya kadar giden terör koridorunun merkez üssü olarak gözüken bir yerdir bugün Afrin. Türk ordusu bugün bu terör yuvalarını âdeta temizliyor ve -bu temizlik harekâtı Türkiye'yi rahatlatırken- bölgede zulüm gören insanları da terörden kurtarmanın mücadelesini veriyor. Bu mücadeleyi gölgelememek adına elden gelen hassasiyeti her türlü göstermek lazım. Yani burada siyaseten Hükûmetin, iktidar çevrelerinin bu büyük desteği çok iyi kullanması bir tarafta, diğer tarafta da böylesine destansı bir mücadeleye karşı gölge düşürecek bir tutum içerisine girmeme hususunda da bu memlekette yaşayan her bir vatandaşın ayrı bir hassasiyet göstermesi gerekiyor diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)