Konu:2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 7'nci Tur görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:41
Tarih:18/12/2017


2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 7'nci Tur görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

AK PARTİ GRUBU ADINA YASİN AKTAY (Siirt) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2018 yılı Yükseköğretim Kurulu bütçesi için söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisimizi ve milletimizi hürmetle, muhabbetle selamlıyorum.

Türkiye, 1950 yılında başlamış olan kentleşme sürecinde hızla yol almış, Avrupa ülkelerinde mukabil sürecin işleyişiyle karşılaştırıldığında kısa denilebilecek bir süre içerisinde nüfusunun yüzde 50'sinden fazla bir kısmını kırdan kente taşımış, son derece dinamik bir ülkedir. Tabii, bu esnada da nüfusunu neredeyse 3-4 katına da çıkarmıştır, neredeyse 20 milyondan 80 milyona çıkmış bir nüfusumuz var. Türkiye'nin bu sosyolojik dinamizmi aynı zamanda güçlü taleplerin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Tabii, zayıf yönetimler bu talepler altında ezilir. Bu talepleri savuşturmayı, ertelemeyi hatta görmezden gelmeyi yönetmek zanneder. O yüzden, ah şu öğrenciler olmasa millî eğitimi idare etmenin kolaylığı veya kırdan kente şu göç olmasa şu şehirleri yönetmenin keyfi veya hastalıklar olmasa şu sağlık idaresini ele almanın keyfi üzerine çok ciddi, çok ilginç nostaljileri döktürdüklerini görürüz. Oysa, güçlü yönetimler, iddialı yönetimler bu talepleri karşılayarak yönetmeyi, hatta bu talepleri ülkeyi kalkındırmak için bir imkân, bir fırsat olarak değerlendirir.

Türkiye'nin kentleşen nüfusu doğal olarak sanayi ve hizmet sektörlerinin göreli olarak büyümesini de beraberinde getirmiş, bu da kaçınılmaz olarak yükseköğretime olan ihtiyacı da daha fazla doğurmuştur, artırmıştır. Ne yazık ki Türkiye'yi bir zamana kadar yönetenler yıllarca bu ihtiyaca cevap vermek yerine üniversiteye girişlere kısıtlamalar getirerek bu toplumsal taleple baş etmeyi tercih etmişlerdir. 2002 yılına geldiğimizde, her yıl devletten yükseköğretim imkânı talep eden 1,5 milyonun üstünde gencimizin sadece 150 binine bu imkân sunulabilmekteydi, geriye kalanlara âdeta ne hâliniz varsa görün deniliyordu; hatırlıyoruz o günleri değil mi? Hatta üniversiteye girişlere getirilen kısıtlamalar sadece başarı ölçüsüyle sınırlı da kalmıyordu, başörtüsü yasağı, katsayı uygulamalarıyla gençlerimiz bir aydınlanma kapısı olarak değerlendirilen üniversitelerimizden uzak tutuluyordu. Aslına bakarsanız, bu yolla bir başka açıdan, üniversitelerin aydınlatıcı misyonundan umutlarının kesildiğinin de bir ifadesiydi bu, havlu atmaktı aslında. Üniversiteler dünyanın her yerinde aydınlanmanın kurumları olarak değerlendirildiği hâlde bizim ülkemizde üniversitelerden böyle bir umut hiçbir şekilde beslenmiyordu.

Bir başka kısıtlama da var olan üniversitelerimizin kapasitelerinin çok altında bir öğrenci kabulünün olmasıydı. Dışarıda bekleyen milyonlarca gencimiz varken onlara eğitim imkânı sunmak yerine kapıların bu şekilde kapatılmasını anlamak gerçekten mümkün değildi. AK PARTİ iktidara geldiğinde isteyen her gencimize yükseköğretim imkânı sunmayı bir misyon ve politika edindi. Kısa sürede açılan yeni öğretim kurumları ve yükseltilen kontenjanlarla bugün bu büyük hedef büyük ölçüde tutturulmuştur. Bütün eğitimde, bugün eğitimde fırsat eşitliğini sözde olmaktan çıkarıp özüne iade etmiş bulunuyoruz. Eğitim hakkı talep edene bu hakkı vermek fırsat eşitliğine inanan bir devletin görevidir.

AK PARTİ hükûmetleri bu eşitliğe sözde değil özde inanmış ve gereğini yerine getirmiştir. Bu çerçevede üniversitesiz il bırakmamak suretiyle üniversiteleri aynı zamanda bütün şehirlerimizi ekonomik, sosyal ve kentsel açıdan geliştirmenin de bir fırsatına dönüştürdük; on beş yıllık kalkınma mucizesinin hikâyesi budur.

Bugün her ilimizde var olan üniversiteler şehirlerimize yönelik kalkınma ve gelişme perspektifimizin önemli bir unsuru olarak işlevlerini yerine getirmektedir. 2002 yılında sadece 76 olan üniversite sayımızı bugün 186'ya ulaştırmışız. Bu esnada yapılan "Tabela takmakla üniversite olmaz." eleştirilerinin geçmişte açılan bütün üniversitelerimiz için yapılmış olduğunu hatırlatmakla birlikte -ODTÜ için bile yapılmıştır bu eleştiri- bugün yeni açılan bütün üniversitelerimizin kısa süre içinde dünya üniversitelerinin asgari seviyesini hemen yakalamaya başladıklarını da görüyoruz. 2002 yılında toplam öğrenci sayısı 1 milyon 900 bin seviyesindeyken bugün bu rakam 7 milyon 200 bine ulaşmış yani yüksek eğitimdeki net okullaşma oranı yüzde 14,65'ten, yüzde 43,43'e çıkmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN AKTAY (Devamla) - Bu arada, Sayın Başkan...

BAŞKAN - Sayın Aktay, sözlerinizi tamamlamak için bir dakika ek süre veriyorum.

Buyurun.

YASİN AKTAY (Devamla) - Süremi uzatasınız diye "Sayın Başkan" demedim. Siz saygıyı hak ediyorsunuz o makamda oturmakla elbette ki.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Hep beraber.

YASİN AKTAY (Devamla) - Bu arada tabii kız öğrencelerinin yükseköğretimdeki oranı yüzde 42'den yüzde 46'ya çıkmıştır.

Şimdi, Engin Bey geldi burada dedi ki: "Hani bu yüzde 11 nerede? İşsize, işçiye, köylüye yansımayan bir kalkınma veya bir büyüme." Ya, Engin Bey, daha nasıl yansıyacak? Bakın üniversiteleşme oranı yüzde 14,65'ten yüzde 43,43'e gitmiş. Kim okuyor burada? İşçimizin çocuğu okuyor, köylümüzün çocuğu okuyor, halkımızın çocukları okuyor burada. Çünkü eskiden biraz maddi sıkıntısı olan insanların kapısından giremediği üniversitelere bugün isteyen herkesin, halkımızın her çocuğunun rahatlıkla bu imkânı yakalayabileceği bir düzey tutturmuş bulunuyoruz. Bundan gurur duymalısınız ve bilmiyorum, bu hesabı başka türlü nasıl izah edebiliriz?

Esasen, üniversiteleşme oranını birçok endekste bir ülkenin demokratikleşmesinin de göstergelerinden biri olarak değerlendiriyoruz çünkü yüksek eğitim, insanların bireyleştiği ve yönetim sürecine bir şekilde katılmalarını sağlayan en önemli kanaldır.

Saygılar sunarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Aktay.