Konu:2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 1'inci Tur görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:35
Tarih:12/12/2017


2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 1'inci Tur görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, 2018 yılı bütçe görüşmelerinde, Diyanet İşleri Başkanlığı, AFAD ve İnsan Hakları Kurumu üzerine söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bilindiği üzere Diyanet, dinî yaşantının düzenlenmesi konusunda, bürokrasiyi, millet ile devlet arası ilişkiyi düzenleyen Anayasa hükmü gibi, manevi alanlarla milletin sağlıklı bir şekilde münasebet kurabilmesi hususunda teşekkül etmiş bir kurumdur. Tabii ki bu, tüm kurumlar gibi, sonradan çıkmış bir kurum değil, Türk medeniyetinin köklü geçmişlerinden bu tarafa süzülerek gelen bir terkibin sonucudur. Biliyorsunuz, imparatorluk bakiyesinde şeyhülislamlık bu müesseseye bakardı, sonra 3 Mayıs 1920'de Şeriye ve Evkaf Vekâleti kuruldu ve nihayetinde, cumhuriyetle birlikte, akabinde, 3 Mart 1924 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Diyanet İşleri Başkanlığının temel görevi, din konusunda toplumu aydınlatmak ve bilgilendirmek. Bu da kuruluş gerekçesinin 1'inci maddesinde var.

Şimdi, burada toplumun sağlıklı bir şekilde dinî bilgilere erişmesi ve dinî hayatta sağlıklı bir sonuç alabilmesi hususunda çok önemli gayret göstermiş olan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, kurucu Diyanet İşleri Başkanlarından bugüne -Şemsettin Günaltay'dan Elmalılı Hamdi Yazır'a, Ahmet Hamdi Akseki'den Rifat Börekçi'ye- tüm hizmet eden kanaat önderlerini, kafa yoran, bu milletin derdiyle dertlenen geçmişi rahmetle anarak sözlerime başlamak istiyorum.

Ve bu hususta, tarihî süreçle ilgili değerlendirmelerden çok, günümüzden geriye doğru gittiğimizde, yaşadığımız temel problemlere aslında yine Diyanetin kendi raporlarından da hareketle baktığımızda, başımızda iki tane büyük problem var: Bunlardan bir tanesi FETÖ, bir tanesi DEAŞ. Bunların her ikisinin de dinî kaynaklı olduğunu görüyoruz ve "Bu her iki dinî kaynaklı operasyonel örgüt,, her ikisi de terör örgütü olarak nasıl ortaya çıktı?" sorusuna sağlıklı bir şekilde cevap aramak gerekiyor ve aranan cevapları da raporla sınırlamamak ve raporlarda tespit edilen konuların çözümüyle ilgili eyleme geçmek gerekiyor.

Şimdi, bunun nasıl çıktığıyla ilgili, malum, muhtelif durum ortada. Artık kukla ve kuklacı arasındaki perde kalktı; kukla da ortada, kuklacılar da ortada. Bir taraftan DEAŞ'ı besleyip marjinalleştirme ve bir şekliyle radikalleştirmeye doğru giden unsurları, şiddete eğilimli unsurları Müslümanlıkla bütünleştirmek isteyenler, diğer tarafta da ılımlı ve mütedeyyin görüntülü Müslüman ve ılımlı Müslüman görüntülü olan o yumuşak gücü de devlet sisteminin içerisine CIA'nın küresel operasyonu olarak Türkiye'ye... Kuş yumurtası gibi uyutma hadisesi olduğu ortada. "Bu iki gerçek Türkiye'de nasıl zemin buldu?" sorusuna aslında ciddi anlamda kafa yormak lazım. "Türkiye'de zemin bulma sürecini, makamları işgal ederken Diyanet İşleri kurumu görmemiş miydi?" sorusu koskoca bir soru işareti. Diyanet İşleri FETÖ ve DEAŞ raporlarını incelediğimde -bu konuşmayı hazırlarken- analizleri fevkalade ortada. FETÖ'nün eserlerini ve kürsü konuşmalarındaki din dışı hususları fevkalade analiz etmişler. Ama o analiz edenler o makamlardayken yine FETÖ oralarda o faaliyetleri de yapıyordu. Bu manada nispeten de olsa eleştiri hakkımızı kullanmamız gerekiyor ama bunun sureti haktan gözükmesini bir şekliyle izah edilebilir bulalım ama bundan sonrası için eleştirinin ötesinde ne yapılması gerektiği sorusuna cevap çok önemli.

Şimdi, bütün bu hadiseleri, DEAŞ ve FETÖ başta olmak üzere, en son Kudüs hamlesini birbirinden ayrı düşünmemek lazım. Özellikle 1990'lı yılların sonunda, soğuk savaş yıllarından sonraki Batı'nın müesses nizamları, başta NATO olmak üzere, yeni bir konsepte evrildi ve kendisine yeni bir öteki inşa etmesi gerekiyordu; kendi toplum dinamiklerini ayakta tutmak, o öteki üzerinden kendi kimliğinin varlığına gerekçe oluşturmak, söz konusu ötekinin kaynaklarını kendisine getirebilmek ve oraları sömürebilmek için.

Bu süreç, malumunuz, 11 Eylülle başladı ve Arap Baharı'yla devam etti, Türkiye'ye sıçraması Gezi Parkı ve 15 Temmuza da yansıdı. Orta Doğu sürecinde Yemen'den, Libya'dan, Irak'ın işgalinden Suriye'ye kadarki hâllerin hepsi bu hâllerin bir parçasıydı. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk siyaseti de bunları yaşayarak, tecrübe ederek gördü. Bu yaşanmışlıkların üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi bugünkü durduğu yerde. Benden iki konuşmacı önce konuşma yapan Genel Başkan Yardımcımız Semih Yalçın Bey'in izah etmiş olduğu siyasal duruş, bütün bu tecrübe ve aklın arkasındaki duruştur. Bu duruşun gerekçesinin arkasında bu ülkede yeni bir 15 Temmuz ve FETÖ ihaneti olmaması, bu duruşun arkasında IŞİD ve DEAŞ gibi radikal örgütlerin olmaması hususu vardır.

Bu konuda elbette Diyanet İşleri Başkanlığına ve onun geniş kitlesine çok büyük görevler düşüyor ama bu görevi... Ben buradan tekrar Hükûmete de seslenmek istiyorum: Dinî hizmetler ve manevi hizmetler kurum olarak Diyanete bağlı olsa da değerler eğitimi bağlamında bunlar kurumlar arası koordinasyonla ancak mümkündür. Bunu Millî Eğitim ile il müftülükleri bazında, Millî Eğitim müdürlükleri bazında, Aile ve Sosyal Politikalar bazında, Aile ve Sosyal Politikalarla beraber kültür müdürlükleri bazında il müftülüklerinin koordineli bir şekilde çalışma mecburiyetleri vardır.

Türkiye'de kamu bürokrasisi yorgundur arkadaşlar. Kamu bürokrasisinin yorgunluğu, her amirin kendi memuru ve kendi sorumluluğu içerisinde kalma mecburiyetinde gibi çalışması kamudaki işlerin, özellikle millete giden hizmet sektörlerinin sağlıklı yürümemesine sebebiyet veriyor. Bir memlekette okullar kapandığında değerler eğitimi ve dinî hizmetlerin verilebilmesi için yaz Kur'an kurslarının dışında müftülükler ne yapabilir, bunu tartışmak lazım. İllerde nasıl ki güvenlik koordinasyonu toplantısını bir vali yapabiliyorsa, Sayın Bakanım, Sayın Hükûmet, aynı şekilde, bu meseleleri tartışabilecek, az önce zikretmiş olduğum kurumların müdürlükleriyle beraber il valileri toplantı yapıp dinî hizmetleri, değerler eğitimini sağlıklı kaynaklardan nasıl verebiliriz, nasıl tezgâh altı ve merdiven altı odaklara fırsat vermeyiz, nasıl olur da şeffaf olmayan, aidiyetini Türkiye Cumhuriyeti devletine, mensubiyetini vatandaşlık hukuku temelli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına hissedenlerin dışındaki odakların dini kullanarak yeni bir yapılanmaya girmemelerine nasıl hizmet edebiliriz?

Bu konuda, Hâricîlik ve Selefilikle ilgili, Diyanetin raporunda bahsetmiş olduğu temel problemlerde şu husus var: Özellikle Tahşiyecilik ve Hâricîliğin ötekileştirici dilini kullandığımızda, Selefiliğin radikal dilini kullandığımızda, bunlara çözüm önerisi olarak neyi söyleyebilir Diyanet diye baktığımızda, bir Mâtürîdî aklını görüyoruz. Büyük bir çoğunluk, tabii ki bu konuda, ülkemizin belli bir bölgesinde Eşarî, Mâtürîdî dinî literatürlere sahip insanlar olabilir ama itikadî mezhep imamımız İmamı Mâtürîdî diyoruz ama Mâtürîdî'nin akletmiş olduğu temel nassların neler olduğu konusunda toplumu eğitemiyoruz. Ama diğer tarafta, hangi gıdaların haram, hangisinin helal olduğunu veyahut da namazın içindeki, dışındaki şartları konuşurken Alo Fetva hattından, internet üzerinden her türlü konularda bir şeklin hangisinin ibadeti bozabileceğiyle ilgili, toplumun tamamını ilgilendirmese de asparagas olabilecek, art niyetlilere malzeme olacak fetva makamları varken neden biz itikadî anlamda Mâtürîdî aklını ve din anlayışını daha yaygın hâle getirecek çalışmalar yapamıyoruz? Önemli sorulardan bir tanesi de bu ve bunu çoğaltabilmek adına, Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere tüm kurumların bu yaklaşıma dâhil olması lazım ve İslam dininin insana ve muhatap olarak insanı gören manevi gök kubbemizin semayı aydınlatacak yaklaşımının da güzel ahlak olduğu gerçeğini ifade ettiğimizde, dini bir siyasal argüman olmaktan çıkartır, Hazreti Peygamber'i bir ideolog olmaktan, Kur'an-ı Kerim'i de bir ideoloji kitabı olmaktan çıkartırız.

İşte bu manada, Türkiye'deki Selefi akımların temelinden gelen, Körfez İslamı'yla ilgili farklı farklı yorumlar siyasal İslam'ın referans kaynaklarını oluşturmuştur bu ülkede ve bu ülkede bu kavramlar henüz yokken, henüz daha bu konularda ufuk, tartışma zemini olmadığı ortamda bizim beslendiğimiz kaynaklardan, gurur duyduğumuz isimlerden merhum Profesör Erol Güngör Hocamız "İslâmın Bugünkü Meseleleri" adlı eserinde bunların hepsinin analizlerini yapar ve yapmış olduğu yaklaşımlarda, İslam dünyasının aslında kendi doğal seyri içerisinde modernleşmeyi ve demokrasiyle temasını birikmiş gençleriyle aydınlatabileceği potansiyeliyle ilk aslında "Arap Baharı" denilen o baharın ve Orta Doğu'daki değişimin habercisi olarak ifade eder. Ama bunu görerek oranın doğal yollarla müdahalesini, doğal yollarla gelişmesini engellemek isteyenler malum müdahalelerle oraları tarumar etmişlerdir. İşte bu tarumar ediş sürecinin sıçrama noktasının Türkiye olma gerçeklerini de hep beraber yaşadık. İşte dinin bu manada iyi idrak edilerek, sindirilerek ve içselleştirilerek yaşam tarzına dönüştürülmesi gereken manevi bir alan olduğu gerçeğini unutmamamız lazım. O sebepten dolayı Türkiye Cumhuriyeti devletinin müktesebatı ve tarihî tecrübesi; laik, sosyal hukuk devleti anlayışı; Orta Doğu'daki diğer yapılardan köklü devlet geleneğiyle beraber söz konusu olan o emperyalizme karşı duruşu samimiyetle bu medeniyetin eseridir.

Bugünkü siyasal sözcüler bu medeniyetin üzerinde söz söyleyebileceklerini bilmeli, bu medeniyetin sağlam kaynaklarını, sağlıklı rezervlerini milletiyle tanıştırabilmek için önemli girişimler, önemli katkılar ve önemli mücadeleler vermeli ki o zaman Kudüs'te nöbetini tutmaya devam eden Hasan Onbaşılar, o zaman Medine'yi muhafaza eden Fahrettin Paşalar aynı azim ve kararlılıkla durabilsinler. İşte bu şuur ve bu imanın bu yaklaşımlar üzerinden referans olabileceğini, yaşamış olduğumuz ihanet gecesinde kahramanca tankın altına yatan, ihanet odaklarına meydan okuyan bu memleketin evlatları gösterdi.

Ama bunun sürdürülebilirliğini ve normal şartlarda hayat akarken de belli bir şuurla devam edebilmesini ortaya koyabilmek için popüler kültürden arınmak, endişelerden kurtulmak, kitlenin üzerinde sadece dinî semboller üzerinden muhafazakârlık algısından kurtulmak gerekiyor. Dini magazin alanından kurtarmak gerekiyor. Dinî propagandaları özellikle ekranlarda boy gösteren hatipler üzerinden değil, kürsüde, minberde samimi manada Mehmet Akif'çe, samimi manada Elmalılı Hamdi Yazır'ca, Ahmet Hamdi Akseki'ce, Rıfat Börekçi anlayışındaki mütedeyyinlerin, hasbi insanların ifade etmesi gerekiyor.

Demek istediklerim fazlasıyla muhataplarına ulaştı diye düşünüyorum. Bu kapsamda, dinin siyasallaşma alanından kurtarılarak bir ahlak anlayışı ve bireyin manevi yaşam alanı olduğunu ve manevi yaşam alanı üzerinden hareketle de dinin, bu manada, bireyin ahlaklı olmasıyla da toplumun ahlaklı toplum olacağı durumunu tanımlayan bir anlayışla yola devam etmesi gerektiğini ifade ediyoruz.

Diğer taraftan, malumunuz, siyasi partilere de geldiğini düşündüğümüz, sizlere de geldiğini düşündüğümüz Diyanette hizmet veren insanların bu devasa kurum içerisinde önemli beklentileri vardır tabii. Bu hususta din adamı hüviyetinin itibar kazanması, il müftüleri ve imam-hatiplerin saygın bir pozisyonda olabilmesi için onların özlük haklarının mutlaka iyileştirilmesi gerekiyor. Aynı camide imamlık yapan ama 4 farklı kadro üzerinde görev yapan arkadaşların varlığı bir hakikat; İŞKUR üzerinden istihdam edilenler, 4/C üzerinden istihdam edilenler, 657 üzerinden memur olanlar gibi. Bu anlayışı bir an önce kurtarmak ve imamsız cami bırakmama hususunda özel bir gayret sarf etmemiz gerekiyor. Bu konuda, görevinin başında, görevini hakkıyla yapan il müftülerimiz ve imamlarımıza da sonsuz saygılarımızı sunarak onların temsil ettiği manevi alanın şahıslarıyla bir memurluk makamı olmadığını, bir misyon görevi olduğunu, peygamberlik makamının temsilindeki bir imamet makamında oldukları şuuruyla görev yaptıklarını görmek ve o şekilde davrandıklarını bilmekten mutluluk duyuyoruz, bu böyle olmalıdır. Aynı şekilde, geçmişte olduğu gibi, Yeşilçam yapıtlarında olsun, televizyon dizilerinde olsun, dinî figürlerin ve din adamlarının, hocaların negatif, ötekileştirici, zaafları ön planda olan insan topluluğu olarak verilmesini de doğru bulmadığımızı, bu konuda ekranlara yansıyan din adamlarının yapıcı, müspet, manevi kanaat önderi konumunda erdemli, faziletli insanlar olduğu gerçeğini, bu manadaki değerlendirmelerde de ekranlarda da bu şekilde temsil edilmeleri gerektiğini ifade ediyoruz.

Benim bir başka konuşma alanım AFAD. AFAD kurumu Türkiye'nin bu manada önemli kurumlarından bir tanesidir. Malum, birtakım kurum ve kuruluşlar tecrübe ve yaşanmışlıklarla ancak mümkün olabiliyor. Erzincan depremiyle başlayan, 1939'lu yıllardan, 1980'li yıllardan, 1989'lardan, 1999'daki büyük depreme kadarki yaşanmışlıkların toplamının üzerinde AFAD gibi bir vizyon ortaya konuldu. AFAD, sadece ülke içerisinde olağanüstü hâllerde, afet anlarında yardım veren bir kurum olmaktan bizim medeniyetimizin, müktesebatımızın doğal sonucu olan, insanlığa hizmet götürebilen bir kuruluş hâline, işte Türk Kızılayı gibi AFAD da kendi içerisinde, mazlum olan, muhtaç olan her yere yardımını götürebilen bir kurum hâline geldi.

Biz Kuzey Irak adıyla, Irak'ın kuzeyindeki yapılanmaya siyaseten karşıydık, karşı oluş duruşumuzu sonuna kadar gösterdik, Türk devleti de buna karşı inisiyatif aldı ama o günlerde deprem oldu, herkesten önce oraya AFAD ve Kızılay gitti. Bu gerçeği hatırlatmak isterim. Aynı şekilde, insanlık nerede darda kalmışsa, bizim düşmanımız olarak gördüğümüz veyahut da düşman olarak görmeyi bile muhatap kabul etmediğimiz, bizi düşman olarak görenlere bile en ihtiyaç duyduğu yerlerde insani yardımı götürebilecek bir kültüre sahibiz. AFAD'ın kurumsal akıl olarak ortaya çıkması deminki bahsetmiş olduğum medeniyet değerlerimizin vücut bulmasıyla alakalıdır. İşte hemen Suriye krizinde ülkemizdeki 3 milyon civarındaki sığınmacı misafirlerin istihdamı, yeme içmeleri ve insani yardımları başta olmak üzere bu vizyonla ortaya konuluyor.

Eleştirilen konu nedir? Eleştirilen konu şeffaflıkla ilgili, gelir gider şemasının denetlenebilirliğiyle ilgilidir. Bu konuda da yetkililerin yasal düzenleme yaparak bu denetlenme ve denetlenebilir olma hususunu da bir an önce netleştirmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Üzerinde konuşma yapacağım, değerlendireceğim bir başka kurum, değerli milletvekilleri, İnsan Hakları Kuruluyla ilgili oluşturulan yeni kurumumuzdur. Tabii, bu doğarken biraz problemli doğdu, aslında iyi niyetli İnsan Hakları Kurumunun yine tarihî tecrübeleri üzerinden var olan, 1990'lı yıllardan bu tarafa birikimin üzerinde var olan kurumlar. Öncelikli olarak, İnsan Hakları Kurumu komisyon olarak Mecliste İnsan Hakları Komisyonu oldu. Daha sonraki süreçte bir devlet bakanlığı nezdinde temsil edildi. Bu, İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu olarak 15 Temmuz kalkışmasından önceki dönemlere gelen kuruluşu ve kurumsallaşma süreci biraz yavaş işledi. Dolayısıyla, şu ana kadar yaptıkları çalışmalara baktığımızda çok sınırlı olduklarını gözlemledik. Buradan şuna varmak istiyorum: Türkiye'de demokrasiyi, Türkiye'de insan haklarını, evrensel anlamda bizim medeniyetimizde var olan değerleri daha görünür hâle getirdiğimizde, bizim, uluslararası çevrelerde hak, hukuk arayışımız çok daha mümkün olacaktır çünkü bu hak ve hukuk değerler setlerini etnik kimliklerin siyasallaşması veyahut da farklı art niyetli olan marjinal grupların kendi hakları üzerindeki değerlendirmeleri olarak kullanılan belli bir alana sıkıştırma doğru değildir. Biz, Kudüs davasında da mücadele verirken çıkışları sınırlı sayıda duygusal tepkilerle sınırlamamalıyız. Kudüs meselesinde de bu bahsetmiş olduğum kurumlar başta olmak üzere, Türkiye'deki insan hakları kurumları başta olmak üzere, özellikle Avrupa'da kendi sınırları ve nüfusları içerisinde Müslüman vatandaşların çoğunlukta olduğu Batı ülkelerinde ve insanlığın genelinde bu meseleye insan hakları bağlamında yaklaşarak insan haklarının evrensel hukukunun gereği bir durum olarak ifade etmemiz gerekiyor çünkü inanç hürriyeti meselesi, çünkü Kudüs meselesi bunun bir parçasıdır. Bu manadaki çıkışın Kudüs özelindeki çözümü, dört yüz yıl o bölgeye hâkim değil hadim olan, o bölgeye hizmet eden yine bizim mazimizdeki, medeniyetimizdeki kendi büyüklerimizin, atalarımızın ortaya koymuş olduğu yönetim anlayışı yine insanlığın ortak huzuru için çok önemlidir. Aksi takdirde, 1997 yılından bu tarafa soğuk savaşın yeni konsept değişikliğiyle kendisinin aradığı yeni öteki İslam dünyası, marjinal gruplar, Müslümanlar, bu manada bunların üzerine gidilmesi insanlığın derdine derman olacaktır diye kendi kamuoylarındaki propaganda taktiklerinin önüne geçilemez. Bunun önüne geçilebilmesinin yolu, bahsetmiş olduğumuz değerler setini pozitif anlamda kullanabilecek ve pozitif anlamda evrensel bir değer olarak insan haklarının, bir medeniyetin tezahürü olan insan haklarının Kudüs meselesine yaklaşımını da, dinî hürriyetlere yaklaşımını da bu çerçevede görmek gerekiyor. Aksi takdirde, DEAŞ ve FETÖ gibi unsurların arasına sıkıştırılmış bir Türkiye, ötekileştirilmiş bir İslam dünyası, hazırlanılmış, operasyona hazır hâle getirilmiş hilal ve haçın ve döneminin Amerika Başkanının ifadesiyle "Bu bir Haçlı Seferidir." sözüne karşı çatışma alanlarının yükselerek artacağı günler insanlığı bekliyor. İnsanlığın ufkunda yeni bir güneş gibi doğabilmek ise Türk-İslam medeniyetinin mensubu Türk çocuklarına ve bu manadaki bu medeniyetin çocuklarına düşüyor.

Cemil Meriç bir sözünde diyor ki: "Olimpos Dağı'nın çocukları Hira Dağı'nın evlatlarına bir türlü tahammül edemediler." Biz de ona şunu söylemeliyiz: "Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman olan Ankara merkezli bir medeniyetin, Türkistan merkezli bir anlayışın, Ankara merkezli bir başkentin ve siyasal vizyonun çocukları, tıpkı atalarının dün olduğu gibi bugün de ortaya koydukları yaklaşımı sergileyerek bu oyunu tekrar bozabilirler." Bu mesele, Alp Arslan ile Romen Diyojen'in kavgası, Fatih'in Konstantinopolis'i İstanbul yapması, "Geldikleri gibi geri giderler." diyerek bizi tekrar Asya steplerine göndermek isteyenleri yeniden geldikleri yere gönderen anlayışların toplamı yeniden karşı çıkmaya müsaittir diyor, bu anlayışla Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)