Konu:Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:32
Tarih:05/12/2017


Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; öncelikle Genel Kurulu Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına saygıyla selamlıyorum.

Bu süre zarfında konuşacağımız meseleleri...

KAMİL AYDIN (Erzurum) - Sayın Başkan, salonda bir uğultu var.

BAŞKAN - Sayın Ersoy, bir dakika.

Sayın milletvekilleri, salonda bir uğultu var. Lütfen hatibin insicamını bozmayalım.

RUHİ ERSOY (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, bu torba yasanın ilgili hükümlerinde kurulan yeni vakıf üniversitesinden ve Yunus Emre Enstitüsünden hareketle, bu konulara yaklaşımlarımıza dair düşüncelerimizi siz Genel Kurulla ve değerli, aziz Türk milletinin bizi izleyenleriyle paylaşmak istiyorum.

Sayın milletvekilleri, öncelikle şunu ifade etmek isteriz: Üniversite bilginin nakil yeri değil, bilimin üretildiği yer olmalıdır ve hakikatleri arama hususunda da farklılıkların birlikteliğinden kaynaklı ortak aklın ve ortak etik ve ahlaki değerlerin merkezi olmalıdır. Bu evrensel tanım, üniversiteyi evrensel hükümlü üniversite yapar. Bir memlekette bilgiyi nakil değil, ilmî tedrisatla hakikat yolu yürünürse o memleket gelişir. Peki, bunun yolu nasıl olur? Bunun yolu, okumak ve idrak etmekle, onun müdriki olmakla ancak mümkün olur.

Bu konuda Türk muhafazakârlarının da ciddi anlamda yakından takip etmiş olduğu Nurettin Topçu, kendi döneminden bu tarafa maarif davamız üzerine kafa yoran bir aydınımız şöyle bir eleştiri yapıyor: "Bugün talebelik, artık ilim yolculuğu değil, diploma avcılığına dönüşmüştür." diyor. Pekâlâ, talebeliğin diploma avcılığına dönüşme süreci talebenin suçu mudur, onun önüne vizyon koyamayan maarifin ve yönetimin suçu mudur? Bu mesele sadece ve sadece geçiş dönemi sağlayan hükûmetlerin meselesi mi yoksa oturup da siyasetüstü bir devlet politikasına dönüşemeyen eğitimdeki sistem sorunumuz mu? Öncelikli olarak, bizim çıkış noktasını bulabilmemiz için, üretime ve emeğe dayalı, alın terine dayalı istihdam ile eğitim politikamızı yan yana getirerek Türkiye'yi bu çıkmazdan çıkartabilmek durumundayız. Biz de diyoruz ki ilim yolunun, hakikat yolunun sağlıklı bir şekilde yürünmesi hem diplomaya eriştirecektir hem de diplomayla beraber ekmeğe eriştirecektir.

Bakın, size bir örnek vermek istiyorum. Türk medeniyeti tarihi 14'üncü yüzyılda Harezm'de, Merv'de 150 bin kitap bir arada tutarken, Sorbonne'da ve Vatikan'da sadece 7-8 bin kitap mevcuttu. Bugün aynı oran bizim aleyhimizde. Bırakın Batı'yı, Amerika'yı, Avrupa'yı, Çin her yıl yüzde 15 oranında bir hızla yayın sayısını artırıyor ve on yılda zirveye çıkma potansiyelinde bu gidişle.

Değerli milletvekilleri, kimin çok kitabı varsa ve bu kitapları okuyor ve okutuyor ve bunun idrakine dayalı bir tavır geliştiriyorsa güce o sahip oluyor, güce sahip olan da yönetiyor, kuralı koyuyor.

Bu kapsamda, yine, rahmetli Nurettin Topçu'yu andığımız gibi, Peyami Safa'nın bir ifadesini aynen nakletmek istiyorum. 4 Eylül 1959'da Peyami Safa'nın söyledikleri ile bugün arasında mukayese yapılmasını bekliyorum. Bu mesele, bizim, gerçekten, başımızı şöyle iki elimizin arasına alarak düşünmemiz gereken bir konu mu yoksa birbirimize eleştiriler getirerek tartışma zemininden, polemikten çıkmamız gereken bir konu mu? O açıdan, 4 Eylül 1959 tarihli Tercüman'da Peyami Safa'nın sözünü okurken bugünü düşünmeye davet ediyorum. Rahmetli diyor ki: "Victor Hugo 'Bir okul açan bin hapishane kapatır.' demiş. Bizde okullar çoğaldıkça hapishanelere ihtiyaç artıyor çünkü manevi temeller üstünde yükselen bir terbiye sistemimiz yok. Yalnız bilgi vermekle ahlaki itiyatlar kazandırılamayacağını düşünmüyoruz. Bütün yükü maarifin zaten çökmüş omuzlarına yüklemeyelim. Memleketin manevi havasını tazelemek lazım. Pencereleri ardına kadar açalım. Zehirleniyoruz. Kendimizi kaybetmek üzereyiz."

Şimdi, oturuyoruz, Sayın Cumhurbaşkanından Bakanlar Kuruluna kadar hepimiz "Eğitim, eğitim, eğitim..." "Kültür, kültür, kültür..." "Sanat, sanat, sanat..." diyoruz. Bu bir sonuçtur arkadaşlar. Kültür bir sonuçtur. Neyin sonucudur? Sürecin bir sonucudur. Sürece müdahil olmadan, bu sonuçlar bizi orta ve uzun vadede toplumsal çözülmeye, çürümeye ciddi anlamda götürme potansiyeline sahiptir.

Bir başka husus, aynı kapsamda, Yunus Emre Enstitüsü çok önemli bir vizyonun sonucu doğmuştur tıpkı TİKA'nın olduğu gibi, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklarının olduğu gibi. Kurumsal olarak devlet aklı inisiyatif almış, gereğini yapmıştır. Türk dış politikasını sadece diplomatik anlamda büyükelçiliklerden ve ataşeliklerden, haricen bir kültürel diplomasi yapmak üzere ve ciddi anlamda devletimizin beşinci kol faaliyetini kültür üzerinden yürütmek adına bazı kurumlar oluşturulmuştu. Bu oluşturulma gerekçesini yürekten destekliyoruz ama oluşturulan bu kurumların içeriklerinin daha nitelikli olması hususunda da elbette ki eleştirilerimiz var. Şimdi, Yunus Emre Enstitüsünün başında bulunan arkadaş kim? İsmini bilmiyorum ama bir Almanca uzmanı olduğunu, bir Alman filoloğu olduğunu biliyorum, duyuyorum. Doğru mudur Sayın Bakan? Yunus Emre, Türkçenin, estetik zevkinin ve Türk kültürünün temsilcisi. Bu Enstitünün başında Türkçe, Türk kültürü, Türk sanatı, Türk estetiği, Türk felsefesi üzerine tedrisatı olmuş bir insanın olmasını isteriz. Buradaki mütevellilerin değiştirilmesi, bahsetmiş olduğum koordineyi daha sağlıklı yürütebilmek için yurt dışında misyonu olan bu kültür görevlilerinin olması anlamlıdır ama bu anlamlılığı daha da anlamlı kılabilmek adına, bu işin tarafı olarak kültürel diplomasi kavramını bilen ve Türk sosyolojisini, kültür kodlarını iyi bilen Türk halk bilimcileri, Türkologlar ve Türk medeniyeti üzerine kafa yorarak bunları sadece kitabi ve tetkik metinlerden eyleme dönerek eylemci anlamda, kültürün eylemi adına, kültürün canlandırılması adına nelerin yapılabileceğine dair kafa yoran ciddi bilim insanları, akademik çevrelerde arkadaşlar var. Bunlarla da koordineli olarak orada neleri yapabileceğimize dikkat kesilmeliyiz.

Türkçeyi yabancıya öğretmek önemli bir misyon. Sergiler, güzel sanatlar, önemli anlamda Türk kültürünün temsiliyle ilgili aktiviteler çok önemli fakat bakın, bu konuda yabancılar nasıl konuyu ciddiye alıyor ve takip ediyor bir örnek vermek istiyorum: İsmine gerek yok, buna benzer yabancı bir misyon şefliğinin Türkiye'deki görevlisi, Suriye konusunda doktora yapan bir bilim insanı arkadaşımızı telefon açarak tebrik ediyor, ISBN kodları üzerinden yayınlanan kitapları takip ediyorlar, Türkiye'deki tezlerin istatistiklerini ve veri tabanlarını alarak bunlarla ilgili kendi ülkesine ve dış politikasına veri tabanları taşıyabiliyor.

İngiltere'de SOAAS diye bir okul var (School of Asian and African Studies) nasip oldu, ben orada dört beş ay kaldım. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun kültür temelli, daha doğrusu, hedef kitlelerinin kültürlerinin nasıl ince işçiliklerini yaparak kendi devlet politikalarına dönüşüm sürecini gözlemleme imkânı buldum. Burada, çok değerli milletvekillerinden bunu yaşayan çok önemli insanlar var. Biz bunu neden kendi ülkemizde yapamayabiliriz? Yani biz, sadece gösteriler ve temsillerle Türk kültürünü ifade ettik, şu, şu aktiviteleri yaptık mı diyebiliyoruz yoksa... Gönül coğrafyamız olan ülkelerde ve Batı ülkelerinde, özellikle Orta Avrupa ve Balkanlar başta olmak üzere hatta Çin'de, Şanghay'da Yunus Emre Enstitüsünü görmekten gurur duyuyoruz. Acaba, biz Çin politikasının kültürel yansımasıyla ilgili Yunus Emre Enstitüsü üzerinden o bölgeye ne tür hamleler yapabiliyoruz? Bunun içini, içeriğini yeniden düşünerek ifade etmek durumundayız. Çünkü bu konuda bir sorumluluğumuz var. Başta Maarif Vakfı olmak üzere, Yunus Emre Enstitüsü gibi misyon görevlileri görevini iyi yapamazsa bir ihanet örgütü olan, bir çete, bir terörist faaliyeti olan FETÖ'nün oradaki yapılanmalarıyla devleti mukayese etmek durumunda kalacağız. Türk devletinin kudretini, gücünü bir çete faaliyetiyle mukayese ederler. Çete daha önce daha iyisini yapıyorsa, Türk devleti daha iyi yapamıyorsa ne hükmü kalacaktır? Bu hassasiyeti ciddi anlamda düşünerek oraya liyakat esaslı, kabiliyet esaslı ve şuur esaslı insanları, arkadaşları görevlendirmek ve oraları asla ve asla, falancanın yakını, falancanın giderek ciddi anlamda maaş alacağı yerler olarak değil, Türk kültürünün ve medeniyetinin temsilinin misyonerleri olarak görmek gerekiyor diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)