Konu:Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:16
Tarih:01/11/2017


Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA ORHAN SARIBAL (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Helal Akreditasyon Kurumu Kanunu Tasarısı'nı konuşuyoruz. Elbette, bunun adını başından koymak gerekiyor; doğaya, kültüre, birikmiş belleğe, aslında uygun olmayan bir yapılanma. Öncelikle şunu anlamak gerekiyor: Türkiye, çok çeşitli inanç, çok çeşitli kültür, çok çeşitli birikim, çok çeşitli bölgelerden ve geleneksel yapılardan oluşmuş bir yapı. Dolayısıyla "helal", "haram" kavramlarının olabildiğince göreceli, olabildiğince çeşitli olduğunu hepimiz biliyoruz. Bugün için, bu tasarı yurt dışına ihracat amaçlı çıkmış olsa bile, düşünüyor olsak bile, bunu çok iyi biliyoruz ki bir süre sonra tamamen iç pazarı, iç piyasayı, iç tüketimi ilgilendirecek bir konuya dönüşecektir. Nasıl mı? Mesela, örnek şu: Müftülerin nikâh kıymasıyla ilgili mesele geldiğinde aynen şu dendi: Bir kısmı belediyeyi, bir kısmı müftüleri seçebilir. Bugün de buna benzer bir şey yani bir kısmı "helal" yazan gıdalardan alsın, bir kısmı öbürlerinden alsın...

Değerli milletvekilleri, yüzde 99'unun Müslüman olduğunu iddia ettiğimiz bir toplumda yaşıyoruz. Bugüne kadar burada hiçbir sorun olmamışken bugün durup dururken bu ülkede haram ürün, haram turizm, haram teknoloji, haram başka bir şey ile helal arasındaki bu farkı ortaya koymanın bir anlamı net bir şekilde ortaya çıkmalı. Biliyoruz, bakın, dünyaya en çok "helal gıda" adı altında ürün satan ülkelerin hiçbiri Müslüman değil. Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, Fransa, Kanada, bu ülkeler helal sertifikasıyla Müslüman toplumlara gıda satıyorlar. O zaman, şöyle bir paradigmayı doğru görmemiz lazım: Aslında, Türkiye'deki iç pazara gözünü dikmiş ve bugün tarımın bütününü ve Orta Doğu'daki gıdanın bütününü ve dünyadaki gıda hareketinin bütününü elinde tutan çok uluslu şirketlerin özel ve yeni bir çalışması olarak algılıyorum bunu. Ve bunda ne yazık ki siyasal iktidar, aynen tarımda olduğu gibi, burada da bizi çok uluslu şirketlerin gıda egemenliğine teslim etmek çabası içerisindedir. Yoksa bunun helalle, haramla ilgisinin olmadığını hepimiz bilmekteyiz.

Örnek: Dışarıdan hayvan getiriyoruz, bu hayvanları bu ülkede satıyoruz. Bugüne kadar hiç sordunuz mu ithal ettiğiniz hayvanların beslenme biçimini, hiç sordunuz mu kesim biçimini? Lop et geliyor mesela, kırmızı et. Bu kırmızı et gelirken... Biliyorsunuz, yabancı büyükbaş kesiminde ve küçükbaş kesiminde şoklamaya tabi tutulur yani elektrik verilir çünkü hayvan bayıltılıp kesildiğinde etin daha kaliteli olacağı konusunda bilimsel veriler vardır, çok nettir. Ama İslamiyet'e göre de aykırıdır. Oysa bütün Türkiye'de, Kurban Bayramı dâhil, şu anda bütün kesimler İslami esaslara göre, inancımıza göre yapılmaktadır. Bir sorun yok. O zaman birinci soru bu.

Şu anda hayvancılık bitti bitiyor. Son aldığınız gümrük kararlarıyla beraber ve özellikle Et ve Süt Kurumuna verilen yetkiler üzerinden bakıldığında, artık bu ülkede hayvancılığın yapılamayacağını, eğer böyle devam ederse siyasal iktidar, beş yıl sonra bu topraklarda artık büyükbaş, küçükbaş hayvancılığın olmayacağını çok iyi biliyoruz. Nereden? Bakan "29 liraya kıyma satacağız, 31 liraya kuşbaşı, 25 liraya da canlı hayvan kesimini yapacağız." dedi. Soru şu: Şu anda 25-26 liraya kesilen canlı hayvanın kesim fireleri, kasap maliyeti, elektriği, suyu ve KDV'si eklendiğinde 34-35 liradan aşağı 1 kilogram eti sattığınızda, kıyma olarak sattığınızda kasabın bu işi yapma şansı yok. Bu şu demektir: Türkiye'de hiçbir kasabın bundan sonra iş yapma şansı yok ya da Türkiye'de artık küçükbaş, büyükbaş beslemenin bir anlamı da yok. E, peki, bu hayvanlar yok olacağına göre, üretim olmayacağına göre, bütün hayvansal gıdayı da ithal edeceğinize göre, bu işin neresinde haram neresinde helal, bunu anlamakta güçlük çekiyoruz.

Evet, dünyada, İsrail'de böyle bir şey var. İsrail, biliyorsunuz, böyle bir denetimi yapıyor dinî olarak. Eğer oraya doğru bir özenti varsa ve bilmediğimiz bir şey varsa, mesela domuz etiyle ilgili -kırmızı et sorununu çözemeyeceğiz- bir durum varsa, onu da yabancılar bize pazarlayacaksa aslında bunu da ortaya koymak lazım.

Değerli milletvekilleri, iki tane örnek... Uzun bir zamandır, aşağı yukarı on yıldır bu helal gıda meselesi konuşuluyor, tartışılıyor. Onunla ilgili gelen bir bilgi. Bilgi şu: Bir akreditasyon belgesi veren kurum bir arkadaşımıza bu belgeyi veriyor. Belgeyi alan arkadaş gerekli üretimi yapıyor ama kuruluş geliyor diyor ki: "Ben seni denetleyeceğim." "Denetle." diyor, "Ama bunun için bana belge lazım." diyor, "Ya, benim ithal ettiğim ya da getirdiğim ürünlerin zaten belgesi var, bu belge var." diyor, "Olmaz, sen belge alacaksın" diyor, "Ne yapmam lazım?" "1.500 lira para ödeyeceksin." E, ödedik, sonra ne olacak? Sürekli denetim. Bir yıl boyunca bir kez denetim yok, bir kez, tek bir kez denetim yok. 2'nci yıl geliyor, bir 1.500 daha. Gelmediniz, uğramadınız, denetlemediniz, 1.500 lira para aldınız. Dilerim, bu süreç buraya doğru gitmez.

Bir model daha: Değerli milletvekilleri, ziraat mühendisleri, gıda mühendisleri, veterinerler, bunların yerini acaba yeni bir kadrolaşma yöntemiyle, denetleme modeliyle din adamlarına mı bırakacağız? Aslında bu özünde biraz da ideolojik bir karar, siyasi ve ideolojik bir karar. Yani binlerce ziraat mühendisi, veteriner, binlerce gıda mühendisi -bilirsiniz- görevlerinden alındı. Nereden alındı? Bunlar gıda üretim yerlerini denetliyorlardı. İstanbul Fırıncılar Odası "Arkadaş, bu mühendislere, bu gıdacılara, bu veterinerlere bizim ihtiyacımız yok; biz ustabaşlarıyla bu işi hallederiz." dedi, siyasal iktidar "Olur o zaman." dedi, bütün bu meslektaşlarımızın tümünün işlerine son verildi. Bunların yerine kim geldi? Şimdi, hatırlarsınız yine elbette, bir süre önce Türk Standardları Enstitüsü Kurumu Başkanı şunu demişti: "Artık denetlemeyi Diyanet İşlerinden gelen birileriyle yapacağız, onlar da olacak denetleme mekanizmasının içerisinde." Yani bütünüyle bakıldığında adını çok net, çok açık bir şekilde koymamız lazım.

Bu, Türkiye'yi yeni yabancı şirketlerin pazarına açma modelidir. Eğer bu yapılacaksa sadece dışarıdan bu ülkeye helal gıda getirecek olan firmaların denetiminin yapılması lazım, o ürünlerin denetiminin yapılması lazım -çünkü yüzde 99'u Müslüman olan bir toplum- ya da eğer buradan dışarıya gidiyorsa ürünler -bunu zaten konuşmuştuk- dışarıdaki şirketlerin ya da dışarıdaki toplumların ihtiyaçlarına göre, helal kriterlerine göre siz onlardan sertifika almak zorundasınız. Sizin bu ülkede vereceğiniz sertifika onların ihtiyacını karşılayamayacak. O firmalar size belirli olarak gönderecekler kendi geleneksel ya da kültürel bütün özelliklerini, siz o özellikler üzerinden bir üretimi kendiniz için yapacaksınız ya da dışarıya göndereceksiniz.

Yine, öbür taraftan baktığımızda, bir devletin görevi halkını sağlıklı, dengeli, yeterli beslemektir. Yapıyor muyuz bunu? Paylaşalım, kişi başına ete bakalım; dünyada ortalama 80 kilodan başlıyor gelişmiş toplumlarda, 100 kiloya kadar gidiyor; Avrupa Birliği 80 kilo ve üzeri, Kanada 90 kilo, Amerika 100 kiloya kadar çıkıyor; bizde beyaz et de dâhil 36 kilo. Bunun yüzde 60'ı beyaz et, kırmızı et 14-15 kiloya denk geliyor kişi başına, 14-15 kilo. Yani bu şu demektir: Bizim insanımız beslenmiyor, kırmızı etten yeterli proteini almıyor. Bu ne demektir? Bu şu demektir: Eğer siz halkınızın zekâ ve bilim gelişimi üzerinden baktığınızda PISA testinden aldığı o sonuca katlanmak zorundasınız çünkü toplumunuzu aklı, kafası çalışır düzeyde elbette beslemiyorsunuz. Beslemediğiniz için karşınızda bu şekilde bir sorunu görmek zorundasınız, bunu anlamak ve paylaşmak zorundasınız.

Evet, zaman çok çabuk geçti, söyleyeceğim son söz şudur: Bu, Türkiye'yi yeni sömürü alanına açmaktır. Bu, doğayı tartışmaktır. Bu, geleneksel kültürü tartışmaktır. Bu, doğaya, bilime aykırı bir harekettir. Böyle bir davranışı, böyle bir kanunu, böyle bir tasarıyı uygun bulmuyoruz.

Söyleyeceğimiz son söz şudur: Bırakın bu helal, haramı, bir kenarda dursun. Kazancı helal olanın, alın teriyle kazananın lokması zaten helaldir; emek vermiştir, ter vermiştir, mücadele vermiştir. (CHP sıralarından alkışlar) Asıl olan tüyü bitmemiş yetimin hakkına el uzatmamak, haram kazanıp helal diye yutturmamaktır.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)