Konu:Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:15
Tarih:31/10/2017


Helal Akreditasyon Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA TACETTİN BAYIR (İzmir) - Yüce Meclis, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, "Gözümüz aydın ülkedeki sorunların çok büyük bölümü bitti." diyeceğim güleceksiniz tabii. Terör bitti, eğitim sorunu halloldu! Sağlıkta hiç sorunumuz kalmadı neredeyse, hastaneler şakır şakır çalışıyor! Hatta, cezaevleri boşaltıldı, hatta artık özgürlükler ülkesi olduk! Her şeyi bitirdik, şimdi sıra geldi neyin helal neyin haram olduğunu tespit etmeye!

İnanır mısınız, şu anda bizi televizyon başında seyredenler "Ya, Allah aşkına, Türkiye Büyük Millet Meclisi, saygıdeğer parlamenterler; Türkiye'deki bütün sorunları hallettiniz de sıra buna mı geldi?" diye bizimle dalga geçiyorlar. Ben bugün çok sayıda telefon aldım. Gerçekten neyin helal neyin haram olduğunun tartışması noktasına gelmişsek demek ki Türkiye'deki sorunların tamamını bitirmişiz demektir. Helal et, haram et; helal oto, haram oto; helal ev, haram ev; helal parfüm, haram parfüm; helal içecek, haram içecek... Arkadaşlar, gerçekten ülkede bu kadar sorun varken bunu bir sorun diye getirmek ve bunu getirip burada bu Meclisin değerli zamanını kullanmak bence ciddi bir hata. Benim bildiğim bir tek şey var: Neyin helal neyin haram olduğu noktası sizin aldığınız ürüne alın teri ve emeğinizle kazandığınız para helal paraysa aldığınız şey helaldir ama ayakkabı kutularındaki dolarlarla alıyorsan o haramdır, benim anlayışım budur. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, ben Türkiye'nin gerçek sorunlarıyla ilgili bir şeylerin altını çizmek istiyorum: Bugün Türkiye gerek coğrafi gerekse iklim şartları yönünden çok çeşitli tarım ürünlerinin yetiştirilmesine uygun ülkelerden biridir. Bugün topraklarımız iyi kullanıldığı takdirde 200 milyon nüfusu besleyebilecek potansiyele sahibiz. Ancak şu anda birçok tarım ürününü ne yazık ki ithal ediyoruz. Bugün Türkiye'yi ithalata mahkûm eden tek neden plansız üretimdir. Tarım, Türkiye için olmazsa olmaz bir sektördür. Ancak son on beş yıl ve ötesini kapsayan tarımsal istatistiklere göre durumumuz hiç de iç açıcı değil. Bizim kuşağımız, bizler, ilkokulda Türkiye'nin tarımda kendi kendine yetebilen bir ülke olduğunu dinleyerek büyüdük. Gerçekten de öyleydi. Milyonlarca hektar tarım arazilerini ülkeye yetecek ölçekte tarımsal üretim yapıyorduk ve fazlasını ihraç ediyorduk. 1980 senesinde Türkiye'nin nüfusu henüz 45 milyon iken hayvansal varlığı 80 milyonun üzerindeydi. Bir diğer ifadeyle, nüfusumuzun 2 katına yakın hayvan varlığımız söz konusuydu.

Türkiye'nin hayvancılıkta ve tarımda kendi kendine yetebilen bir ülke olması durumu 2000'li yılların başına dek devam etti. Devam eden süreç, Türkiye'nin yaşadığı sosyoekonomik ve sosyokültürel değişimlerle ve uygulanan yanlış politikalarla birlikte tarım sektöründe de büyük sıkıntılar yaşanmasına sebep oldu. Türkiye artık 1980'lerde ve 1990'larda ilkokul kitaplarında anlatıldığı gibi tarımda kendi kendine yetebilen, üretimin artanını ise ihraç eden bir ülke değil ne yazık ki, bu gerçekle yüzleşmemizin zamanı geldi de geçiyor bence. Türkiye artık sığır, koyun, keçi, buğday, mercimek, kuru fasulye gibi kalemlerde ithalat yapan bir ülke. Samanı bile ithal hâle getirdik. İthalatla günü kurtarıp tüketiciyi koruyacağız derken -kaldı ki bunu da başaramadık- et fiyatlarındaki örnekte olduğu gibi üreticimiz de üretemez hâle geldi, geleceğimiz yok olmaya başladı. Bu sebeptendir ki ithalattan kurtulmak zorundayız.

Bugün, ülkemizi ithalata yönlendiren etkenlerin başında plansız üretim gelmektedir. Çiftçimize hiçbir destek sağlanmadan bilinçsizce üretim yapılıyor. Ürün ihtiyacından çok fazla üretilip tüketilemiyor, ihraç da edilemiyorsa bu sefer ürün para etmiyor. Çiftçimizi de bu şekilde mağdur ediyoruz. Kıt kanaat geçinen çiftçimiz bir de ürününü üretebilmek için banka kredisi aldıysa borcunu ödeyemediği gibi, elindeki mevcut öz varlığını, traktörünü kaybediyor, banka faizleriyle boğuşuyor. Bu durumun tam tersi olduğunda da ürün az üretilirse o zaman da fiyatlar yükseliyor, bu sefer de tüketici mağdur oluyor. Eğer ürün yetersiz üretilirse o zaman da piyasada fiyatlar yükseliyor, bu kez tüketici mağdur oluyor. Tüketiciyi korumak için ithalat yapılıyor, millî ekonomimiz zarar görüyor. Sonunda da kendi çiftçimizi fakirleştirerek üretimden uzaklaşıyoruz. Bu işten kârlı çıkan yabancı çiftçiler ve ithalat şirketleri oluyor.

Dışarıdan sürekli ithalat yaparak gıda fiyatlarını düşüremezsiniz. Bunu en net biçimde ette gördük, ette. Dışarıdan 18 liraya aldığımız karkas eti bugün kasapta 50 liraya kıyma olarak, 45 liraya et olarak görüyoruz. Hatta bir de şu var...

ENGİN ALTAY (İstanbul) - Helal mi?

TACETTİN BAYIR (Devamla) - Helal mi, tabii, onu da söyleyeceğim.

5 bin ton et, karkas et kararı aldı iktidar. Nereden getiriyor, biliyor musunuz arkadaşlar? Sırbistan'dan, 250 bin Müslüman'ı diri diri doğrayan, Müslüman'ları yok eden bir ülkeden getiriyor. Bu nasıl Müslümanlık! Şimdi bu et helal mi, haram mı? Böyle şey olur mu! (CHP sıralarından alkışlar) Boşnakları doğradılar diri diri orada, Müslümanları diri diri doğradılar; siz gidip o ülke ekonomisine katkı koymak için 5 bin ton et getiriyorsunuz. Bunun neresi helal?

NECİP KALKAN (İzmir) - Ya, biz ticaretten bahsediyoruz arkadaşlar.

TACETTİN BAYIR (Devamla) - Hükûmet enflasyonun sorumlusu olarak gördüğü gıda fiyatlarını düşürmek için çok tehlikeli uygulamalar peşinde. Biz uyarı görevimizi yapacağız. Adına "dış tedbir" denilse de yapılmak istenen tam olarak desteksiz, korumasız bırakılarak tarımın yok edilmesidir.

Türkiye'nin tarımda şu anda bulunduğundan çok daha iyi bir noktaya gelebilmesi için çok aşamalı bir planla hareket edilmesi gerekmektedir. Bunlardan birisi zorunlu kalemler dışında ithalatı durdurmak olmalıdır. Üreticiye destek olmadan, onu korumadan tüketiciye destek olamazsınız.

Şimdi, şunu söyleyebilirsiniz doğal olarak: "Ya, bu muhalefet de, kardeşim, hep eleştiriyor, hep eleştiriyor, ne yapacağımızı söylemiyor." Söyleyeceğim, zamanım uzun, bu sefer söylemek istiyorum. Ama onu söylemeden önce gelin, arkadaşlar, sizi çok kısa bir süreliğine bir zaman tüneline götüreyim. Yani fazla değil, on beş yıl geriye. Bir kilo et fiyatı: Yıl 2002, etin kilosu 8 lira; yıl 2017, etin fiyatı 40 lira; artış oranı yüzde 500. Çeviriyorum, bir kilo süt fiyatı: Yıl 2002, litre fiyatı 18 kuruş; yıl 2017 litre fiyatı 1 lira 15 kuruş. Kaldı ki üreticide 85 kuruş Tire'de bu, artış oranı yüzde 600. 1 litre benzin fiyatı: 2002, 1,66 lira; 2017, 5 lira 41 kuruş. Affedersiniz, bunu ben evvelki gün hazırladım, bugün buna bir yüzde 3 daha eklemeniz gerekiyor. Artık bunları hazırlarken bile fiyatlar o kadar hızlı artıyor ki yetiştiremiyoruz, düzeltemiyoruz. Bugün yine zamlandı, artış oranı yüzde 326. 1 kilo ekmek fiyatı: 2002, kilosu 1 lira ekmeğin; yıl 2017, ekmeğin kilosu 4 lira arkadaşlar, artış oranı yüzde 400, garibanın yiyebildiği tek şey. Toplam dış borç: Yıl 2002, 149 milyar dolar; yıl 2017, toplam dış borcumuz 411,5 milyar dolar, artış miktarı yüzde 277. Vatandaşların bankalara olan borcu: Yıl 2002, 6,5 milyar lira; yıl 2017, 428 milyar. Vatandaş artık bankaya borçlanarak geçimini temin eder hâle gelmiş, artış oranı yüzde 650. Amerikan doları: Bunu da yetiştiremedim arkadaşlar, durmadan değişiyor, 2002'de Amerikan doları 1 lira 60 kuruş; yıl 2017, 3 lira 73 kuruş, artış oranı yüzde 230. Çeyrek altın: Yıl 2002, çeyrek altın 28 lira; yıl 2017, şu anda çeyrek altın 248 lira, artış oranı yüzde 850. Tüm bu harcamalarda, fiyat yüksekliklerinde, Türkiye'de, tabii, keş parayla değil de artık çalışıp alın teriyle, emeğiyle, kredi kartıyla alabildikleri için, çalışıp ödeyecekleri varsayımıyla kredi kartı borçlu sayısı: Yıl 2002, borçlu sayısı 277.133 kişi; yıl 2017, 2,7 milyon kişi, artış oranı yüzde 975 ve sonuç olarak, perişan olan Türk halkının icralardaki dosya sayısı: Yıl 2002, 10 milyon adet dosya varmış 2002'de; bugün itibarıyla, 2017 itibarıyla, 24 milyon adet icralarda dosya sayısı. Sevgili arkadaşlar, bu rakamlara baktığınızda bu ülkede ekonominin düzeldiğini iddia etmeniz mümkün mü? Bence mümkün değil, ekonominin çöktüğünün göstergesidir.

Şimdi, size, "Hep eleştiriyor bu muhalefet, önermiyor, soruna çözüm önermiyor." diyenlere iki lafım var, buyurun size kurtuluş reçetesi: Öncelikli olarak ilk aşamada, sulama, iklim, ürün ve hayvan haritası yapılmalıdır derhâl. İkinci aşamada, hangi bölgede il, ilçe, köy, hangi ürünler kaliteli ve verimli olarak yetiştirilebiliyorsa sadece o bölgelere destek verilmelidir. İsteyen istediği yerde istediği ürünü ekebilir ama diyorsak ki: "Türkiye'de en iyi pamuk Ege'de, Çukurova'da, Antalya'da yetiştirilir." O zaman sadece o bölgelerde pamuk desteklenmelidir. Başka bölgede ekmek isteyen yine eksin, itirazımız yok ama o bölgede destek olunmaması daha doğrudur.

Diğer aşamada, çiftçi, köylü, toprak sahibi tespit edilmeli, verilecek olan destek gerçek çiftçilere doğru bölgelerde verilmelidir. Kayıt dışılığı ortadan kaldırarak neyi ne kadar ürettiğimizi bilmeliyiz. Sonra, ülkemizin hangi ürüne ne kadar ihtiyacı var, hangi ürünlere dış pazarda talep olduğunu bilmeliyiz. Türkiye'nin hangi ürünleri iç talep için, hangi ürünleri dış talep için üreteceğini netleştirecek ve bölge, çiftçi, ürün desteği bütünleşmesini sağlamalıyız. Çiftçimizin bilinçli üretim yapabilmesi için her ilde eğitimler verilmeli. Ziraat fakültelerinde, bölgede hangi ürünün verimli olduğu tespiti yapılarak buna uygun tohum ve gübre çeşitleri üretilmesi konusunda çalışılmalıdır.

Özellikle gençlerimizi tarıma yönlendirmek, özendirmek için çalışma yapmalıyız. Bu anlamda, tarımın güvenceli bir meslek hâline getirilmesi gerekiyor. Şu anda tarım sektöründe, çiftçinin bir güvencesi olmadığı için gençler ne yazık ki tarımı terk ediyorlar. Fiyat istikrarının sağlanması gerekiyor ki bu da ancak ve ancak üretim planlamasıyla mümkün olabilir. Türkiye'de maliyetlerin düşürülmesi, kayıt dışılığın önlenmesi, gıda güvenliğinin sağlanması, tüketici ve üreticinin korunması gibi tüm yapısal sorunların çözümü için kooperatifleşmek gerekiyor arkadaşlar, kooperatifleşmek. Dünyaya baktığınızda, kooperatifçilik bir ülkede ne kadar gelişmişse tarımı da o kadar gelişmiştir. Bu durum kooperatifleşmenin ne kadar doğru, somut bir adım olduğunun göstergesidir.

Ülkemizin şirket tarımcılığı zihniyetinden tamamen vazgeçmesi gerekmektedir. Bu, Türkiye'nin temellerine dinamit koymak demektir. Bugün Türkiye'de herkes yanlış tarım politikalarından şikâyet ediyor, neler yapılmalıyı bir türlü ortaya koyup tartışıp hayata geçiremiyoruz. Oysa biz biliyoruz ki Türkiye'nin zaten bir tarım politikası yok, her gelen tarım bakanı da kendi bilgisiyle bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir taraftan "Kırsalı destekleyeceğim." diyorlar, bir yandan da dev şirketlere milyarlık destekler veriyorlar. Bu sistem içerisinde küçük aile şirketlerinin bu dev firmalar karşısında tutunma şansı ne yazık ki kalmıyor. Çözüm kendi tarım programlarımızı uygulamaktan geçiyor. Çiftçiye para veren değil, tekrar ediyorum, çiftçiye para veren değil, para kazandıran bir Tarım Bakanlığı istiyoruz, çiftçiye para kazandıran Tarım Bakanlığı istiyoruz.

Tarım ve hayvancılık bir bütündür. Bunu saman fiyatlarındaki artış ve saman ithalatından da anlamak mümkündür. Eğer bana sorarsanız, helal ile haram noktasında şunu söyleyebilirim: Bence, bizim için bugün tarımda ithalat haramdır, ihracat helaldir diye düşünüyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu yıl yine saman ithal ettik arkadaşlar. Nedeni ise kendi kaba yemini üretemeyen işletmelerin piyasadan bu ürünleri çekmesiyle dengelerin bozulmasıdır. Çiftçimiz kendi hayvanını besleyecek kadar samanını, otunu tarlasında yetiştirebilecekken yeterli desteği doğru zamanda alamadığı için samanı bile ithal ettik, bunu bile beceremedik laf aramızda. Tek çıkış noktası, bence, IMF ile Dünya Bankasının dayattığı programları Bakanlığın rafa kaldırmasıdır. Onlar önce kendi çıkarlarını düşünüyorlar. Ülkenin doğal koşullarına, halkın gereksinim ve çıkarlarına uygun bir programı hayata hep birlikte geçirmek zorundayız.

Üretimi artırmadan, ithalatla, gümrük vergisini düşürerek enflasyon sorununa çözüm bulamazsınız. Kısa vadede fiyatları düşürebilirsiniz fakat kapıları açarak, ülkeyi ithalat cennetine dönüştürerek tarımı bitiriyorsunuz. Sadece tarımı değil, yerli üretimi ve üreticiyi, buna bağlı olarak yerli sanayiciyi de bitiriyorsunuz. İthalat yapmak bu kadar büyük zenginliklere sahip ülkemize yakışmıyor. Hedefimiz, ihracat yapan bir Türkiye olmalıdır. İthalat işsizliği körükler, ihracat ise işsize iş bulur, yerli malı piyasaya canlılık getirir.

Bakın, son günlerle ilgili bir şey paylaşmak istiyorum: İngiltere Merkez Bankası, on yıldır değişmeyen borç verme faiz oranını önümüzdeki dönemde yükseltebileceğini açıkladı. Hesapsızca ve fütursuzca ihale edilen Türkiye'deki mega projelerin yükleri şimdiden bütçemize sıkıntı yaratmaya başladı. Bir avuç müteahhide 2018 yılında 6,2 milyar lira garanti ödemesi yapılacak. Garantiler müstakil bir bakanlık bütçesi kadar bütçeden kaynak gerektiriyor. Bu nasıl bir hesaptır arkadaşlar?

Sıcak para çıkışı devam ediyor. Amerika'yla yaşanan vize krizi sonrasında bir haftada ülkemizden yurt dışına 600 milyon dolarlık sıcak para çıkışı yaşandı, bunları gözlemlemek ve takip etmek gerekiyor.

Dolar ve avro karşısında Türk lirası bir ayda 5 puan değer kaybetti, 5 puan, bir ayda; Türk lirası dolar ve avro karşısında bir ayda 5 puan değer kaybetti. Türk lirasının avro karşısındaki yıllık değer kaybı yüzde 30'ları buldu, dolarda yüzde 20'yi aşıyor. Varlıklarımız her geçen gün eriyor, bütçe açıkları hızla büyüyor, hazine aşırı borçlanmaya hız kesmeden devam ediyor, hazine nakit açığından çok daha fazla borçlanıyor.

Faiz ödemeleri ve sosyal güvenlik kurumunun zarar ve açıklarının da kapatılma çabası bütçe üzerinde ciddi bir basınç oluşturuyor. Özel iletişim vergisi dışında 2018'de vergi gelirleri reel olarak artıyor. Kriz ve istikrarsızlık, kamu kesiminin borçlanma gereğini hızla bozuyor. Halk, tüketici kredisi ve kredi kartı borcu altında ezilmeye ne yazık ki devam ediyor. 2010 yılında 20 milyar olan tüketici kredisi ve kredi kartı faiz ödemesi, 2016 yılı itibarıyla 48 milyar lirayı aşmış durumda.

Turizmde, odalarda doluluk artmasına rağmen gelirler artmıyor. TL bazında ortalama oda fiyatı ve oda başına ortalama gelir 2011 seviyelerine kadar gerilemiş durumda. Otelleri doldurmak için otel sahipleri fiyatlarını yedi yıl önceki fiyatlara geri çekmiş durumda.

Sonuç olarak on beş yıllık iktidarınızda ne yazık ki hâlinden memnun bir tek kesim kalmadı. Ne işçisi ne memuru ne çiftçisi ne öğrencisi ne köylüsü ne emeklisi, herkes mutsuz ve ne yazık ki herkes de AKP iktidarından artık umutsuz. "İstikrar" diyerek, "Terör var." diyerek, mağduru oynayarak, "Kandırıldık." diyerek ülke yönetilemez. Kabul edin, bu güzel ülkeyi yönetemiyorsunuz, yönetemiyorsunuz, yönetemiyorsunuz!

Hepinize saygılar sunuyorum arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bayır.