Konu:Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı Adına Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile İspanya Krallığı Savunma Bakanlığı Adına İspanya Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Arasında Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) Projesi İşbirliği Faaliyetlerine İlişkin Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:7
Tarih:12/10/2017


Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı Adına Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile İspanya Krallığı Savunma Bakanlığı Adına İspanya Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Arasında Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) Projesi İşbirliği Faaliyetlerine İlişkin Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tabii, biz de buradaki temel usul ve esaslara grup olarak uymaya çalışan bir partiyiz. Genel olarak yaklaşımlarda söz düştüğü zaman söz söyleyecek müktesebata da her zaman hazırız. Bu vesileyle, uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelerin milletlerin birbirlerine mütekabiliyet esasıyla meşruiyet kazandırdığı alanlar olduğu günler yaşansın istiyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin de uluslararası hukuktaki karşılığını 24 Temmuz 1923'te Lozan Anlaşması'yla kabul ettirdiğini hatırlatmak istiyoruz. Klasik bir söz vardır ve ben çok beğenirim. "Ön sözünü Çanakkale'de, son sözünü Lozan'da söylemiştir." deniliyor ama bu son söz aslında tam manasıyla da Lozan'da söylenememiş. Söylenemediği için Musul ve Kerkük yara olarak bugün karşımızda, Irak ve Suriye Türklüğü'nün problemleri o sebeple karşımızda.

Lozan görüşmelerini yapmak üzere görüşmelerde bulunan heyetle Ankara trafiği yapılırken telsiz yazışmalarının İngiliz istihbaratı tarafından dinlendiği, Mustafa Kemal tarafından İnönü heyetine verilen taktiklerin heyete geçmeden önce İngilizlerin eline geldiği ve karşı hamleye hazırlık yaptıklarını bugün tarihî vesikalar gösteriyor. Ve sadece bununla kalmıyor, heyeti sıkıştırmak için, cumhuriyeti ve Ankara Hükûmetini dar boğaza itmek için isyan dalgalarını başlatıyor. O dönemki malum isyan dalgalarını hatırladığımızda da heyetin elini nasıl sıkıntıya koyduğu gerçeği ortada. Ve biz büyük yeminimiz olan Misakımillî'nin içerisindeki Musul ve Kerkük'ü bu baskı içerisinde bunu Milletler Cemiyeti daha sonraki aşamada çözsün diye zamana bırakıyoruz ve 1926 Ankara Anlaşması'yla da Musul ve Kerkük'ün statüsünü yeniden tartışıyoruz.

Musul ve Kerkük'ün statüsü neydi arkadaşlar, bu Irak devleti nereden düştü geldi baktığımızda, dört yüz yıl ecdadın hâkimiyeti olan bir coğrafya ve imparatorluk bakiyesi, payitahta bağlı bir yer. İşte, 1699'dan sonra başlayan her yüz yıl kaybedişimiz, Çanakkale'ye kadar gelip "Artık buradan sonra gidiş yok." diyerek kaderimizi değiştirme iradesini ortaya koyan İdlibli, Kerküklü, Musullu ve coğrafyanın, gönül coğrafyasının pek çok yerinden Mehmetçik'in mücadelesiyle durdurduğumuz bu kaderimizi ters yüz eden emperyalizme karşı duruşun neticesinde biz yeniden masaya oturmak durumunda kalıyoruz ama darboğazın içerisinde itilerek oturmak durumunda kalıyoruz ve 1926 Ankara Antlaşması "75 kilometre içerisinde eşkıya takibi yapılabilir ve burası Irak'a devredildiği zaman -İngilizler Irak'a geçici olarak devrediyorlar- burada garantör olan ülkelerin hukuku çiğnendiği zaman da müdahale etme hakkı doğar." diyor. İşte, Türkiye'nin uluslararası sözleşmeleri hatırlatarak Kerkük'teki statüyü vurgulamasının arka planındaki tarihî referanslar bunlar ama bu tarihî uluslararası sözleşmelerin ötesinde, o coğrafyada yaşayan insanlarımız, eğer Lozan'da 24 Temmuz 1923'te isyan dalgalarıyla, bir İngiliz oyunuyla karşılaşılmasa, Ankara başkentli Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı olacak Musullu, Kerküklü, El Bablı, İdlibli vatandaşlar, soydaşlar. Çünkü, büyük Misakımillî'nin, büyük yeminin içerisindeki tarihî haritaya baktığımızda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasından sonra Atatürk'ün Ankara'ya gelişi ve ertesi gün yaptığı konuşmada Misakımillî coğrafyasını tanımlarken Halep'ten Musul-Kerkük'e kadar ki olan hattı söyler ve ilk Meclis üyelerine, sayın milletvekillerine bu büyük Misakımillî'nin haritaları hediye edilir ve dönemin İstiklal Madalyalarının arkalarına da bu büyük Misakımillî haritaları işlenmesi hatıra olarak hafızalarda vardır. Bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisinin arşivinde de mevcuttur.

Bizim gönül coğrafyamızda bugün ızdırap çeken veyahut da kendi devleti içerisinde sorunlar yaşayan pek çok yerdeki insanımıza sorumluluğumuz elbette var ama Milliyetçi Hareket Partisi olarak, milliyetçi-ülkücü dünya görüşünün mensupları olarak vurguladığımız konu, Musul ve Kerkük Türkleri Lozan statüsünde -isyan dalgaları ile İngiliz oyunu olmasaydı- Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı olacaklardı. Biz onlara borçluyuz. Onlara bu açıdan da borçluyuz. İşte "Orada herhangi bir huzursuzluk söz konusu olur, kendi gençlik rüyasıyla etnik romantizmi milletleştirme sürecine girip tarihin akışına uygun olmayan davranışların içerisine giren sözüm ona anlayıştakiler 'Kendilerinin fantezilerini gerçekleştiriyoruz.' diye bir maceraya girer ve devamını getirirler ve Irak'ta bir kaos olursa Türkiye'nin müdahale hakkı kesinlikle doğar." diyor Milliyetçi Hareket Partisi ve "Bu kaos müdahaleyle gidip plakayı 82, 83, 84 yapmak da olabilir veya orada bir Türkmen devletinin kurulmasıyla ilgili de olabilir." diyor. Milliyetçi Hareket Partisinin üzerinde durduğu genel yaklaşım tezleri bu tarihî müktesebattan kaynaklı.

Öte taraftan, Irak'taki gelişme ile Suriye'deki gelişmeleri Milliyetçi Hareket Partisi birbirinden ayrı düşünmüyor. Irak'ta bu referandum takviminin gelişim seyrine bakarsak "Ne zaman yapıldı?" ve "Neden yapıldı?" sorularını cevaplamak durumundayız. Suriye'nin geleceğiyle ilgili ciddi inisiyatif alma hamleleri yaptı Türkiye Cumhuriyeti devleti. 15 Temmuz gibi bir ihanet hamlesinden sonra ordu "Türk askeri darmadağın, ne yapacağını bilemez, 170 küsur generali yok." denildiği, bu kadar bin askerinin açığa alındığı bir ortamda El Bab'a gitti, âdeta kalkan gibi durdu, "kanton" adı altındaki fantastik işler yapan terörist koridoru kesti, oyunu bozdu. Bu bozulan oyundan travma yaşayan odaklar Basra Körfezi'nden Akdeniz'e uzanan koridorun önündeki kalkanı görünce "O hâlde, bizim Suriye'nin gelecek arayışında Türkiye'nin dikkatini dağıtmamız lazım. Haydi bakalım Barzani, sen görevini yap, tıpkı dedenin yaptığı gibi, babanın yaptığı gibi." noktasında tahriklerle Türkiye'nin dikkati yeniden Irak coğrafyasına çekildi. Ama Türkiye, her ikisine birden vakıf olarak İdlib kartını açtı ve İdlib'den milyonlarca yeni göç olma potansiyelinin önüne geçti. İdlib'de hemen Afrin'den ve yanı başındaki diğer kanton fantezilerinden PKK ve PYD'nin o bölgeye girmesinin önüne geçecek hamleyi yaptı. Belki de Hayfa Limanı'na akacak olan Barzani petrollerinin âdeta borularına ot tıkadı. Bunlar emperyalizmin âdeta çılgına dönmesi için yeterli hamlelerdir.

Türkiye, Allah'a şükür oyunu bozabilecek potansiyelde. Neden bu potansiyelde? "Bitti." denildiği ya da "Atatürk öldü, bunlar devletini yaşatamaz." dedikleri bir ortamda, Hatay'ı bir şekliyle müktesebatında var olan o sezgisel gücüyle milletiyle birlikte hamle yaparak sınırlarına dâhil etti, Misakımillî'nin Hatay bölgesini 1939'da aldı. Bununla yetinmedi. Türkiye değişik travmalar yaşadı, değişik travmalar yaşadığı hâlde, dünya "Bunu yapmayın, yapamazsınız, çıkartma geminizi bile yeni aldınız." dediği hâlde 1974'te Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yaptı, "Ayşe tatile çıktı." ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devleti kuruldu. Biz bunları hangi şartlarda yaptık? O dönemde ASELSAN'ımız var mıydı, ROKETSAN'ımız var mıydı, insansız hava araçlarımız var mıydı? Millî savunma stratejimizdeki kaynaklarımız neydi? Nüfusumuz kaçtı? Gayrisafi millî hasıladaki pozisyonumuz neydi? Uluslararası çevrelerdeki tanınırlığımız, gücümüz neydi? Biz yok günlerimizde bunu yapmışsak, şimdi El Bab'a gitmişiz, İdlib'e gitmişiz "Kerkük'e gerekirse gideriz." demişiz; bu çok mu? O hâlde, uluslararası hukuk öte yandan, önce bir fiilî durum yaratmak ve yaratılan fiilî duruma hukuki gerekçeler aramakla ilgili bir husustur arkadaşlar. Böyle bir şey yoktur.

Ne dedi Sayın Genel Başkanımız: "9 bin, 10 bin kilometre öteden, okyanus ötesinden Amerika gelecek, benim gönül coğrafyamda, Misakımillî sınırlarımın içerisinde operasyon çekip racon kesecek. Ben de bunlara sessiz kalacağım!" "Türk askerinin El Bab'da ne işi var, İdlib'de ne işi var?" diyenler "Lan, Amerika'nın ne işi var burada?" diyemeyecek. O hâlde, bu tartışmaları yaparken de "Türkiye, efendim, Atlantikçi mi yoksa Amerikancı mı?" Tartışılması ve kategorize etmesi akıl dışı olan bu tartışmalarda Türkiye Ankara merkezli bir siyaset, Türkistan merkezli bir medeniyet projesi olarak insanlığın ufkunda yeni bir güneş gibi doğabilecek potansiyele sahiptir. Türkiye oradadır. Kaygan zeminde omurgalı, dinamik bir duruşla var olma mücadelesi vermek durumundadır. Milliyetçi Hareket Partisinin tezleri ve destekleri budur ve Sayın Cumhurbaşkanına verilen destekler bu gerçek zemin üzerindeki politikalar gereğidir. Ve bu politikalar her geçen gün kendisini göstermekte ki, 15 Temmuz FETÖ ihaneti sadece iç politikada darbe tartışmalarıyla sınırlı değil, iç ve dış politikaların tamamının yeniden tartışılmasına sebep olan bir hadisedir. Tıpkı insanlık tarihinde milattan önce-milattan sonra her neyse darbe öncesi ve sonrası, ihanet hamlesi öncesi ve sonrası olmak üzeredir.

Bugün John Bass'in tartışması da budur, Amerika vize tartışması da budur ve yarınlarda olası Avrupa Birliği dönem toplantısında alınacak ekonomik ambargoyla ilgili uygulamalar da budur. Biz böyle görüyoruz. Ama biz bunu böyle görürken, buraya kadar söylediklerimiz belki Hükûmet tezleriyle örtüşüyor gibi gözükse de beraberinde koyduğumuz şerhler var. Kamu diplomasisiyle büyük Türk milleti ailesini bu gerçekliğe hazırlamak durumundayız. "Ben ne olacağım?" sorusuyla, "Buradan sonra acaba bir şekliyle parti düşer, iktidar düşer, Tayyip Bey düşerse, FETÖ geri gelirse, emperyalizm yeniden dirilirse bana bir şey derler mi?" diye böyle mütereddit tavır içerisinde kararsız hamlelerle devlet yönetilemez. Böyle bürokrat olunamaz. Böyle milletvekili olunamaz. Böyle iş adamı da olunamaz. Bu noktada netleşilen ve iyi günde, tatlı günde kazanılanları dar günde, zor günde paylaşabilecek günler gelebilir Türkiye'de arkadaşlar. Buna kamuoyunu hazırlamak durumundasınız. Türkiye, olmak ya da olmamak arasında bir sürece girmiş durumda. Bu kuşatma... Henry Kissinger'ın iddiasıyla, sözüm ona: "Müktesebatlarını ve hafızalarını hatırlarsa bu Türkler çok önemli hamleler yaparak dünyada denge unsuru olabilecek başat güçlerden birisi olabilir. Biz bu Türkleri kontrolde tutarak kendi iç meseleleriyle uğraştırmalıyız ve dahi bu meselelerde bağımlılık üzerinden yol yürüyebilmelidir." denilmektedir. 1950'lerden bu tarafa darbeler tarihine, iç operasyonlar tarihine baktığımızda da bütün bunları sistemin içerisine yerleştirdiklerini, devlet ile milletin bütünleşmesinin önünde ciddi anlamda jakoben, elitist, dayatmacı yapılarla gerilimleri gördüklerini, sancıları yaşadıklarını çok rahatlıkla görürüz. Bu konuda Türkmen Ağası Dündar Taşer Büyük Türkiye Rüyası'nda diyor ki: "Milletim seçiyor Meclise gönderiyor; milletimin seçtiği Meclisin aldığı kararları uygulama konusunda karşısına çıkan yargı, bürokrasi ve oligarşi bütün bunları hiçe sayıyor, gerekirse 'Hadi sen git, işine bak.' diyor, benim de üniformasını taşıdığım asker görünümlü birilerinin odaklarıyla hareket edenler 'Bu memleket bizim.' diyerek milletin iradesini sistemin dışına atıyor. Bizim derdimiz, büyük Türk milletini büyük Türk devletinin iradesine dönüştürmektir." Türk milliyetçiliğinin fikir babalarından Dündar Taşer'in ifadelerinin özeti. Bu noktada bir şekliyle tarihî hafızada yer almış ve milliyetçilik ve demokrasiyi ikiz kardeş olarak görmüş bir geleneğin mensupları olarak bizler de Sayın Genel Başkanımızın şahsında her aşamada milleti, halkı referans aldığımız için ırkçılığa karşı, demokrasiyi referans aldığımız için faşizme karşı bir tutum içerisinde, insanlığa örnek bir tavırla siyaset yapmaya çalışıyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisinin tutum ve davranışları, millet telakkisi, milliyetçilik anlayışının Batı'daki sözüm ona faşist anlayıştan nasıl farklı olduğunu, uluslararası literatürde tez olabilecek hamleler yaparak devam ediyor.

Almanya seçiminden sonra Almanya'nın durumu nedir, aldınız mı arkadaşlar bir dış politika raporu sağlıklı ellerden? Almanlar nasıl hükûmet kuracaklar? Dışişleri Bakanları kim olacak? Hangi şekilde çılgına döndüler? Yükselen ırkçılıktan sonra, o bölgeye gelen göçmenlerin kendi yaşam standartlarını etkileyerek gayrimenkullerinin bedellerini düşürdüklerine dair gösterdikleri tepkiyle faşist partileri yükseltmeleri. Sadece 300-500 bin göçmen daha alsınlar, ırkçı partileri, faşist partileri yüzde 20-25'leri bulacak ve Avrupa'nın kimyası bozulacak durumda.

Şimdi, bugün söz aldığımız konu İspanya'yla ilgili uluslararası sözleşme değil mi? İspanya ne yaptı? Kendi bölgesinde referandum yapmak isteyenlerin tepesine bindi değil mi? "Bu sandıkları kuramazsınız buraya, egemenlik hakkı ihlali." dedi.

Pekâlâ, Amerika, geçenlerde Los Angeles'ta Rusya'nın konsolosluğuna ne yaptı? Nasıl bir operasyon yaptı? "Egemenlik haklarımla ilgili problem var." diyerek orada tepelerine bindi ve ciddi anlamda sahih diplomatları egemenlik hakkı ihlalinden dolayı operasyonla derdest etti.

Ne olmuş? Hain potansiyelinde olan bir şahıs Amerikan elçiliğinin taşeron şirketinde çalışıyormuş, Türkiye onu almayacakmış, göz önünde tutmayacakmış, falanmış filanmış. Millî olan, yerli olan, memleketin hayrına olan, milletin menfaatine olan, Allah'ın rızasına uygun olan her şeyin yanındayız ama bu görüntü altında, bu duygu altında başka yanlışların üstünü örterek, başka türlü hesabın kitabın içerisine girerek, gemide en ufak bir sarsıntı olduğunda kaçmaya kalkanları da ilk önce biz görür gerekli işlemi onlara da gerekirse biz yaparız. Onun için, memleketin, milletin geleceği, Türk milletinin ve Türk devletinin yarınlara doğru mecburiyeti Türkiye'nin girmiş olduğu bu süreçten sağlıklı bir şekilde çıkmasına bağlı.

Zaman kaybolmuyor, biriktiriyor; geçmiş, şimdi ve gelecek. Biz neden "Halkız." demiyoruz da "Milletiz." diyoruz, neden, sözüm ona -sataşma maksadıyla söylemiyorum- "Halk partisiyiz." demiyoruz da "Millet partisiyiz." diyoruz. Millet geçmiş, hâl ve gelecekten oluşur. Biz siyasetimizi bütün bunların toplamı üzerinde yapıyoruz. Kerkük sevdamız da bundan, Türk dünyasına olan borcumuz da bundan, genel merkezimizin önündeki Yenisey, Orhun anıtları da bundan. Gelecekte, henüz bezm-i elestte, ruhlar âleminde doğmamış çocuklarımıza, bu topraklarda dünyaya gelme, bir Türk bedeninde dünyaya gelme potansiyelinde olan tüm evlatlarımıza da, torunlarımıza da gelecek neslimize de sorumluyuz, zorunluyuz ve mecburuz diyoruz. Bu kapsamda siyaseti yaparken gündelik anlamdaki beklentilerle şov yapıp geleceğin mirasını şimdiye tüketmeye de karşıyız, bedel ödeyerek bu toprakların altında yatanların kemiklerini sızlatmaya da karşıyız.

Bütün bunların toplamı üzerinde, sırat-ı müstakimde yol yürümeyi, samimi olmayı ve şuurlu işler yapmayı Cenab-ı Allah hepimize nasip etsin. Bu Meclisin açıldığı günden bu tarafa çok önemli milletvekilleri gelmiş geçmiştir buradan. O fakirlik fukaralık, garibanlık içerisinde gelip milletini temsil eden bu Meclisin ilk temsilcilerini öncelikli olarak saygı ve rahmetle anıyorum. Bu Meclisin millet iradesindeki karşılığında samimi bir şekilde devlet yönetimine emek harcayanları rahmetle anıyorum ama bu Meclisin etiketi ve sıfatı üzerinden millet ve devlet kaygısı olmadan egosunu ve nefsini doyurmanın ve doldurmanın peşinde olanı da Allah ıslah etsin diyorum, ıslah edemiyorsa şuur nasip etsin diyorum; öncelikle kendi nefsime diyorum.

Samimiyetle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.