Konu:Toplantı Ve Gösteri Özgürlüklerine İlişkin Gündem Dışı Konuşması
Yasama Yılı:2
Birleşim:90
Tarih:10/05/2017


Toplantı ve gösteri özgürlüklerine ilişkin gündem dışı konuşması
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ MÜSLÜM DOĞAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce ülkemiz engelli yurttaşlarının engelsiz bir dünyada, engelsiz olarak yaşamalarını diliyorum.

Sayın Başkan, Türkiye'nin genel durumunun oldukça endişe verici bir düzeye geldiğini hep birlikte görmekteyiz. İç ve dış siyasette düşman yaratmaktan başka hiçbir şeye yaramayan başarısız politikalar sonucu ekonominin giderek kötüleştiği, işsizliğin en yüksek seviyeyi gördüğü bu dönemde iktidar sahipleri hatalarından ders çıkarmak yerine hâlâ ısrarla aynı yanlışları sürdürmeye devam etmektedir. Özellikle 7 Haziran seçimleri sonrasında halkın iradesi yok sayılarak seçimlerin yenilenmesiyle başlayan süreç Anayasa'ya aykırı bir biçimde dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz darbe girişimi, partimiz vekillerinin hukuksuz bir biçimde tutuklanması ve eşit olmayan koşullarda gerçekleştirilen, meşruluğu tartışmalı bir referandumla taçlandırılmıştır. Bu ülkenin üçüncü büyük partisinin eş genel başkanlarının, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın cezaevlerinde rehin tutularak demokratik siyasetten tasfiye edilmeye çalışılması, yine bu süreçte Eş Genel Başkanımız Sayın Figen Yüksekdağ'ın ve Diyarbakır Milletvekilimiz Nursel Aydoğan'ın vekilliğinin hukuka aykırı bir biçimde düşürülmesi bu süreci giderek derinleştirmektedir. 15 Temmuz darbe girişimini Allah'ın lütfu olarak görenler, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir biçimde OHAL kanun hükmünde kararnameleriyle on binlerce kamu emekçisini bir gecede işten atmış, onlarca TV kanalını ve basın yayın organını hiçbir gerekçe sunmadan kapatmış, derneklerin kapılarına kilit vurulmuş, yüz binlerce insan maalesef mağdur edilmiştir.

Şimdi sizlere OHAL kanun hükmünde kararnameleriyle işinden edilmiş 2 emekçiden bahsetmek istiyorum. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Akademisyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça işlerini geri alabilmek, adil bir yargılanmayla kendilerini savunabilmek adına altmış üç gündür açlık grevindeler. Doktorlar bundan sonraki sürecin son aşama olduğunu belirtiyorlar. Hükûmet yetkililerinden, Adalet Bakanından, Sağlık Bakanından tek bir cümle duyamıyoruz. Bu insanlar bu ülkenin vatandaşları, yurttaşları değil mi? Neden susuyorsunuz arkadaşlar?

Kanun hükmünde kararnameyle işten atıldığınızda başınıza neler geldiğini buradan isterseniz biraz aktarmaya çalışayım. Bir kere, kanun hükmünde kararnameyle atıldığınızda artık sağlık güvenceniz yoktur, herhangi bir sağlık kurumuna gittiğinizde sizi muayene etmiyorlar. Artık hiçbir kamu kurumunda ya da yarı kamu kuruluşunda dolaylı ya da doğrudan çalışamıyorsunuz. Yurt dışına gidip iş aramak gibi bir şansınız da yok çünkü mevcut pasaportunuz geçersiz ve sizlere turistik pasaport da verilmiyor. İşsizlik maaşından yararlanamıyorsunuz, hiçbir şekilde yardım almanız mümkün değil, bu insanları ve bakmakla yükümlü oldukları ailelerini tamamen açlığa mahkûm ediyorsunuz. Zaten başlı başına hak ihlalleri silsilesi olan süreç karşı dava açmamakla, savunma yapmamakla, o rektörün hoşuna gitmemek, bu meslektaşın hırsına kurban olmak, sosyalist olmak, demokrat olmak, Alevi olmak, muhalif olmak gibi gerekçelerle taçlandırılmış durumda. Şimdi, Yüksel Caddesi'ndeki sevgili arkadaşlarımız diyor ki: "Bizi açlığa mahkûm ettiniz." Durum bu kadar net arkadaşlar. Şimdi, buradan soruyorum: Bu insanlar ne yapmalı sayın milletvekilleri? Hak aramak bu anlamda onları ölüme terk etmek midir?

Bir başka örnekle de sizi tekrar bilgilendirmek istiyorum değerli milletvekilleri. Dersim'e gittim, Pir Seyit Rıza'nın anıtı önünde Dersim katliamıyla ilgili bir anma programı vardı, ben şunu öğrendim. Kayyum olarak atadığınız insan, vali, bir hafiye gibi çalışıyor; toplantı ve gösterilere özgürlük, demokrasi, barış istemli her türlü toplantıya katılanları teker tespit ediyor ve -çok ilginç- ecrimisil uygular gibi "Siz bu alana geldiniz, işgal ettiniz, size para cezası kesiyorum." diyor ve insanlar en küçük demokratik haklarını kullanmaya sınırlandırılmış durumdalar, bu kabul edilemez arkadaşlar.

Bir de ikinci bir husus, yetmiş altı gündür evladının cesedini bekleyen bir baba var. Dersim'de Pir Seyit Rıza'nın anıtı önünde yatıyor, evladının cesedini bekliyor. Evladı ne olursa olsun, hangi mücadele içerisinde olursa olsun, demokratik olsun, demokratik olmasın, bir babanın ölen evladının cesedini almaya hakkı vardır arkadaşlar. Türkiye nereye gidiyor? Bu kabullenilemez, devlet aklını yitiremez bu şekilde; büyük bir zafiyet var, bu iyiye gidiş değil. Bu anlamda devleti...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MÜSLÜM DOĞAN (Devamla) - ...devletin bu güçlerini, valisini buradan uyarmak zorundayız arkadaşlar.

BAŞKAN - Siz de tamamlayın lütfen.

MÜSLÜM DOĞAN (Devamla) - Gerçekten kötü bir sürece gidiyoruz, bu kabullenilecek bir şey değil. Bir babanın gayet insani olan talebi nasıl yerine getirilemez? Bu çocuğu ne oldu? Çatışmada öldürüldüyse cesedi nerede? Bunların cevaplandırılması gerekiyor.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)