Konu:Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Ve İslam Ülkeleri Standardlar Ve Metroloji Enstitüsü Arasında İslam Ülkeleri Standardlar Ve Metroloji Enstitüsünün Türkiyede Kurulması Hakkında Anlaşmaya Ek Değişiklik Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı Münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:81
Tarih:14/03/2017


Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve İslam Ülkeleri Standardlar ve Metroloji Enstitüsü Arasında İslam Ülkeleri Standardlar ve Metroloji Enstitüsünün Türkiyede Kurulması Hakkında Anlaşmaya Ek Değişiklik Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HDP GRUBU ADINA MÜSLÜM DOĞAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda tutuklu bulunan eş genel başkanlarımızı, grup başkan vekillerimizi ve milletvekillerimizi selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, ülkemiz ağır süreçler yaşıyor. Bir darbe girişimi yaşandı biliyorsunuz. Darbe girişiminin sonucu çok ağır oldu, darbecilerle hesaplaşma uğruna on binlerce kamu çalışanı, akademisyen işinden ve aşından edildi. Ortada bunca sorun var iken varsa yoksa darbe girişiminde bulunanlara yönelik "tasfiye" adı altında sol ve sosyalistlerin devletten tasfiyesi gerçekleştirildi. Toplumda bir altüst oluş söz konusu. İnsanlar, işinden aşından olmamak üzere görünmez konuma geçmişler. Acil ve çözülmesi gereken sorunlar orta yerde duruyor. Uluslararası durum ortada. Bu dış politikayla bir yere gidilemeyeceğinin anlaşılması lazım. İçeride demokrasiyi bitiriyorsunuz, dışarıda demokrasiyi arıyorsunuz. Bunu gözden geçirmeniz gerekir.

On beş yıllık AK PARTİ döneminde ülkemizin en önemli sorunları tespit edildi ama çözümü konusunda bir arpa boyu yol alınamadı. Bu sorunları kim çözecek peki? Elbette halk iradesini üzerinde taşıyan Meclis çözecek. Bakın değerli milletvekilleri, sorunları tespit etmişken neden çözüm önerileri dikkate alınmıyor? Kürt sorununun çözülmesi ve ülke gündeminden düşürülmesi, halklarımızın geçmişten gelen güçlü bağlarının hukuk düzlemine çıkarılması konusunda ilk kez diyalog ve çözüm süreci gibi çok değerli bir süreç yaşandı. Bu süreç heba edilmeseydi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de gündemine ve iradesine taşınabilseydi ülkemizde yüzlerce can kaybı yaşanmayacaktı.

Tarihten süzülerek gelen ve bir birikim olan kardeşlik hukukunun eşitler arası ilişkiye dönüştürülme isteği doğal ve masumanedir. Bu isteğin bir anayasal yurttaşlıkla çözülebileceği belirtilmişken bu istek ve talepten kaçmak ülkemizde sorunların daha da ağırlaşmasına neden olacaktır. Küresel güçler artık komşumuz oldu. Bu, uyguladığımız yanlış dış politikanın bir ürünüdür. Bizim ülkemizin sorunlarını biz çözebiliriz. Küresel güçlerin halklarımız için sunduğu yeni bir durum söz konusu değildir. Bu güçler güçlü, demokratik ve özgürlükçü bir cumhuriyet istemiyorlar.

Değerli milletvekilleri, eşit yurttaşlık ya da anayasal yurttaşlık talebi farklılıkları tanıyan ve onların kendilerini geliştirme haklarını güvence altına alması meselesidir. Anayasal vatandaşlık bireylerin kültürel ve etnik kimliklerine bir halel getirmeyecek ve onların kendi devletlerinin vatandaşlığından kaynaklanan haklarına herhangi bir şekilde zarar vermeyecektir. Bu taleple elde edilecek statüyle sadece siyasal nitelikle sınırlandırılmış bir üst kimlik oluşacaktır. Bu kimlik Türkiyelilik kimliği yani demokratik bir ulus kimliği olacaktır. Aslında bu vatansever bir ulus kimliğinin de inşası anlamına gelmektedir. Demokratik ulus kimliğine doksan yıl önce ulaşsaydık bugün bu konuları tartışır olmayacaktık.

Kapitalist modernitenin ortaya çıkardığı olanaklar nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de farkındalığın artması ve minör farklılıkların bile haddinden fazla bir önem taşımaya başlaması kaçınılmaz olarak ülkemizi de etkilemiştir. Başta Kürtler, Aleviler, diğer inanç grupları ve başörtüsü sorunu nedeniyle mağdur olan İslami kesimler olmak üzere çeşitli gruplar, cumhuriyetin hâkim kodları egemen ulus ve egemen inanç sistemi olan vatandaşlık anlayışına sert bir şekilde itiraz etmeye başladılar ve kültürel haklar konusunda da taleplerini yoğunlaştırdılar. Sovyetler iktidarının yıkılması, süper devletler arasındaki sürecin bitimine değin Türkiye için geçerli olan Kemalizm -ki, burada bu ideolojiyi Atatürk'ün çağdaş toplum anlayışından ayırdığını da, ayrıca ayırmak istediğini de belirtmek isterim- ve laiklik gibi ideolojiler bu talepleri karşılamada yetersiz kalmıştır. Bu resmî anlayış, uzun yıllar boyunca, farklı etnik grupları, sırasıyla, emperyalizm, komünizm, radikal İslam gibi ortak düşmanlar karşısında bir arada tutmayı başarabilmiştir. Ancak, gelinen noktada, geçmişe ait tarihsel söylemler üreterek etnik, dinsel ve kültürel grupların bir arada tutulması ihtimali artık yoktur. Geçmişin kullanılmasıyla ulusal bütünlüğün sağlanması mümkün değildir. Dolayısıyla, Türkiye'yi birlik içinde geleceğe taşımak için yeni bir kavrama ihtiyaç vardır. İşte, "anayasal yurttaşlık" tanımı, tam da bu noktada, demokratik ulusun oluşumuna neden olacak bir anayasal yurttaşlık kimlik tanımı yapmanın zamanı gelmiştir.

Yurttaşlık tanımı, her türlü etnik, dinsel ve kültürel imalardan masun kılınmalıdır. Anayasal vatandaşlıkta, vatandaşlık, herhangi bir etnik, dinî veya kültürel kimliğe atıfla tanımlanmamalı ve bunun doğal sonucu olarak da toplumun çoğulcu yapısında bulunan farklılıklar arasında "Birini/birilerini, diğerine/diğerlerine karşı ayrıcalıklı kılan bir tercihte bulunulamaz." şeklinde yeniden tanzim edilmelidir.

Değerli milletvekilleri, bu yaklaşımda, anayasa, çoğulcu değerleri ihtiva eder ve toplumu oluşturan gruplara eşit mesafede durur. Böylelikle, her türlü farklılık anayasanın koruması altına alınmış olur ve bunların kendi varlıklarını devam ettirip geliştirebilmelerinin de önü açılmış olur.

Anayasal vatandaşlığın ikinci özelliği, kamu makamlarını, farklılıkları törpülemeye ve onları asimile etmeye dönük gizli ya da açık politikaları izlemekten men etmesidir. Bu yaklaşımda, vatandaşlığa, toplumu homojenleştiren bir enstrüman nazarıyla bakılamaz; aksine, vatandaşlık, farklılıklara hukuki güvence sağlayan bir koruma kalkanı niteliğine bürünmektedir.

Bu niteliğiyle demokratik siyasete de zemin hazırlar. Zira, bireylerin sivil ve siyasal haklarının anayasanın muhafazası altına alınması, kimliklerinden müteşekkil haklarının tanınması, onların kendi aralarındaki problemleri şiddete bulaşmadan, demokratik bir zeminde müzakere etmelerine de imkân sağlar.

Türkiye'de, cumhuriyet dönemi anayasalarında, vatandaşlık hep bir etnik kimliğe referansla betimlenmiştir. Bir başka ifadeyle, cumhuriyetin "Türk" kimliğini toplumdaki diğer etnisitelere dayatarak onlara karşı üstün bir konuma getirme amacı güden politikası en belirgin ifadelerini anayasalardaki vatandaşlık tanımlarında bulmuştur.

Çoğulcu toplumların ihtiyaçlarıyla bağdaşmayan bir milliyetçilik anlayışıyla kaleme alınan özellikle 61 ve 82 anayasalarındaki vatandaşlık düzenlemeleri de birçok açıdan sorunludur.

Söz konusu anayasaların tamamı ülkemizdeki çeşitliliğin tek tipleştirilmesi amacına hizmet etmiş ve bu amaca hizmet ettiği oranda da farklı etnisitelerin kendilerini siyasi olarak duyurma imkânını da ortadan kaldırmıştır.

Bugün toplumun çeşitli kesimlerini dışarıda bırakan ve kapsayıcı olmaktan ziyade dışlayıcı olma özelliğiyle öne çıkan bu vatandaşlık anlayışı toplumsal istikrarın temin edilmesinin önündeki en büyük engellerden birisidir.

Dolayısıyla, toplumu oluşturan fertlerin barış içinde bir arada yaşamını hedefleyen bir anayasal metin her şeyden önce bu vatandaşlık anlayışında bir değişikliğe gitmek durumundadır.

Vatandaşlığın bir etnik yapıyla tanımlanmasının sonucu etnik kimliklerden birinin diğerine zorla kabul ettirilmesi şeklinde olmuştur. Vatandaşlığın bir etnik yapı anlamında ortaya çıkan bu durumu gidermek için cumhuriyetin başta bir ortak proje olarak modernleşme projesi, temelinde bir ulus ve devlet yaratmayı da maalesef gaye edinmişti. Cumhuriyetin kurucu iradesini oluşturan bürokratik elit yapı "çokluk" ve "farklılık"ı bir zayıflık nedeni olarak görmüştür.

Yine, kurucu irade, kurdukları devletin bir daha parçalanma tehlikesini yaşamaması için farklı tüm etnisiteleri izale ederek bir etnik kimlikli "yeni bir ulus" yaratma politikası yürütmüştür. Bu, büyük bir yanılsamaydı; tüm sorunlar bu anlayıştan doğdu.

Örneklerle devam etmek istiyorum değerli milletvekilleri: Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 1930 yılında, Ağrı ayaklanması sırasında Ödemiş'te seçmenlere şöyle bir konuşma yapıyor:

"Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler." diye ifade etmiştir. Tabii ki bu söylemlerin artık hiçbir kıymetiharbiyesi yok ve kabul edilemez söylemlerdir.

Bu örnekleri elbette ki çoğaltabiliriz. Binlerce böyle örnek söz konusu iken yanlış ve birlikte yaşamı zorlaştıran, dönemin sorumsuz politikacılarının ifadesini burada öne çıkarmamın nedeni, artık bunların geride kalması gerektiği hususuyla ilgilidir.

Değerli milletvekilleri, bir etnik yapıyla tanımlanan "ulus" tanımı doğru değildir. Türkiye'de yaşayan tüm etnik yapılar bir ulusun bireyleridir, o yüzden "demokratik ulus" tanımını yapıyoruz. Mevcut anayasal tanımlamalar Türkiye toplumunun etnik, dinî ve kültürel farklılıklarını tanıyan, bütünleştirici ve kuşatıcı bir ifade değildir; tersine, bu terim tamamen egemen etnik kimliğin referansı olmaktadır ve onun değerleri karşısında yüceltilmesi işlevini görmektedir ve sadece onu korumaktadır. Bu durum istenmeyen bir durumdur; toplumda farklı bir ruhsal sürecin oluşmasına neden olan bu durumu da artık çözmemiz gerekiyor.

Türkiye gerçekten demokratik ve sivil bir anayasaya sahip olacaksa bu anayasanın vatandaşlık bağlamında yapması gereken, homojenleştirici vatandaşlık tasavvuru yerine farklılıklara hukuki güvence sağlayan yeni bir vatandaşlık anlayışını geliştirmesi şeklinde olacaktır diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Doğan.