Konu:MHP Grubu önerisi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:77
Tarih:02/03/2017


MHP Grubu önerisi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle, konuklara "merhaba" diyecektim ama konuklar ayrılmışlar, yine de sağ olsunlar, ayaklarına sağlık.

Tabii, Adıyaman'ı unutmayacağız, 5,8 deprem, 30 evden 15'i yıkılmış. Hani sözüm ona "Deprem öldürmez, binalar ve sistem öldürür." derler, işte, bu, AKP'nin gerçek yüzü. Eğer kazara deprem biraz daha fazla olsaydı demek ki Akdamar'da 30 binanın 30'u da gidecekti. Elbette büyük bir şans eseri yitirmediğimiz insanlardan yitirdiğimiz olacaktı.

Evet, aradan yıllar geçmesine rağmen deprem konusu bu ülkenin en önemli gündemidir. Eğer 30 evden 15'i yıkılıyorsa, burada insan ölmediğini, bunu hâlâ bir başarı öyküsü olarak söylüyorsak, evet, işimizin ne kadar da şansa kaldığını bir kez daha görmek zorundayız.

Yine, serbest mali müşavirler odalarının, serbest mali müşavirlerin de haftasını kutluyoruz, onlar da bizim meslektaşlarımız, kıymetli buluyoruz, değer veriyoruz.

Değerli milletvekilleri, gıda fiyatlarındaki artış ve istikrarsızlık... Gıda insanlığın temel hakkıdır. Dünyada tarım alanları sürekli daralırken ürüne ulaşmak, gıda ürünlerini ekmek ve büyütmek zorlaşırken bir taraftan nüfus artmaktadır. Bu, şu demektir: Nüfus sürekli artıyor, gıdaya sürekli ihtiyaç var ve daha fazla üretmek zorundayız. Ama dünyanın bir başka özelliği var: Şu anda dünyada gıda, enerji ve su, 3'ü de dünyanın en stratejik 3 sektörüdür ve silahtır. Egemenler gıdayı artık az gelişmiş toplumlar üzerinde bir silah olarak kullanmaktadırlar, insanlarını tüketici olarak kullanmaktadırlar, topraklarını üretimde sömürü aracı olarak kullanmaktadırlar. Elbette Türkiye de bundan nasibini alacaktır.

FAO'nun yaptığı açıklamalara göre, son beş yıldır dünyada gıda fiyatları ortalama yüzde 25 oranında azalırken Türkiye'de ortalama gıda fiyatları son beş yılda yüzde 76 oranında artmıştır. Tabii, neden böyledir, bu soruyu sormak lazım.

Değerli milletvekilleri, ben üreticiyim. 2002 yılında yani Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiğinde, ben 1 kilo armutla 1 litre mazot alıyordum. Yine, 4 kilogram buğdayla 1 litre mazot alıyordum. Bugün 5 kilogram armut satarsam 1 litre mazot alabilirim. Ya da benim üreticim 7-8 kilo buğday satarsa 1 kilogram mazot alır. Ama siyasal iktidar bunun çözümünü bulmuştu, nasıl olsa ithal edecektik. Bir çıpa denen, dünyada eşi benzeri az görülmüş bir sistemi uyguladı, dövizi uzun bir süre baskıladı, döviz ucuzlayınca ithalat da ucuz olmaya başladı ve hızlıca ithalata döndü. Yani, bu ülke üreticisinin üretmesi yerine, çiftçinin üretmesi yerine, ithalatı gerekli gördü, ithalat gündeme geldi. Ama ne yazık ki tüketici fiyatları yine azalmadı, bir tarafta üretici yoksullaştı, bir tarafta tüketici sömürü aracı olarak kullanıldı. Bir defa, perakende sistemini yönetemedi. Manav, kasap, bakkal çıktı, bunun yerine ulusal ve uluslararası marketler girdi sistemin içerisine. Bu marketler dünyanın neresine girerlerse girsinler, sömürmek için girdiler. Bir Hal Yasası çıkardılar, Hal Yasası'yla, çiftçinin ürününü artık -hale göndermek yerine- süpermarketler direkt çiftçiden aldı, götürüp üzerine 5 kat, 10 kat koyarak marketlerinde sattılar. Yani, neresinden bakarsanız bakın bir sömürü zinciri ve sömürü halkasının içerisine üreticiyi ve tüketiciyi soktular. Peki ne yapmak lazımdı, ne olması lazımdı? Çok açık, yıllardır söylüyoruz, gıda ve tarım stratejik bir alandır; biraz önce milletvekili arkadaşımız söyledi. Stratejik alan demek, gıda egemenliği ve gıda güvenliği açısından siz gerçekten yurtsever bir tarım politikası uygulamalısınız. Ne demek bu? Kendi insanınızın karnını doyuracaksınız; yetmez, toprak, iklim, insan gücünüz ve mekanizmanız buna olanak sağlıyorsa dünyanın öbür ülkelerini de besleyeceksiniz. Gıda güvenliği ne demektir? İnsanınızın karnını yeterli, dengeli ve kaliteli gıdalarla doyurmak zorundasınız. Bu, bir devletin olmazsa olmaz sorumluluğudur, bir siyasal iktidarın olmazsa olmaz sorumluluğudur. Çünkü, gıda, su gibi, ekmek gibi haktır. Kaliteli olmalıdır, yeterli olmalıdır, besin değeri güçlü olmalıdır ve en kolay bir şekilde ulaşılabilir olmalıdır.

Peki, bunun için ne gerekli? Bizim topraklarımız var mı? Var. 24 milyon hektar çalışılabilir, sürülebilir tarım alanımızdan ne yazık ki 19 milyon hektarını işleyebiliyoruz, ne yazık ki. 1980, 2002, 2016, bütün verileri inceleyin, bütün verilerde karşınıza şu çıkacak: 3 tane ürünün dışında bütün ürünlerde gerileme var. Ama özellikle 2002-2016 yıllarında, AKP'li dönemde 160 milyar dolar ithalata para vermişiz, 160 milyar dolar. Biraz önce söyledim, o düşük kur yüksek faiz meselesinde ithalat kolaydı. Bir örnek vereceğim, yakın tarih, pirinç meselesi. "Pirince 2 lira fiyat verin." dedik. Ne yazık ki böyle bir şey olmadı, pirinç piyasada 1,6, 1,7 liraya satıldı; bundan üretici kâr edemedi ama tüketici pahalı almaya başladı. Şimdi ne durumdayız biliyor musunuz? 3,2 liraya çıktı pirinç. Niye? Şunun için çıktı: Döviz arttı, döviz artınca siz her istediğiniz malı en ucuz fiyata alamadınız. Hani -samana da burada gönderme yapalım, hakkı kalmasın- saman aldığımızda da döviz düşüktü, her şeyi rahat rahat alıyorduk. Bir arkadaşımız yine söyledi kırmızı et meselesini, protein meselesine girmeyeceğim ama AKP'nin karnesi bilinsin diye söyleyeyim: Son beş yılda ithal et meselesi ve canlı hayvan meselesi üzerinden 4 milyar dolar 2016'ya kadar -2016 rakamları açıklanmadı ama muhtemelen en az 1 milyar dolara yakın- 2016 yılı ithalatını da üstüne koyduğumuzda tam 5 milyar dolarlık sadece kırmızı et lop olarak alındı ve buna istinaden canlı hayvan alındı. Yani, geldiğimiz nokta tam da bu. Bunun karşısında ne var? Mesela -tarımı desteklemek gerekiyor tabii- kendi çıkardıkları bir yasa var, gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inin altında olmayacak şekilde tarımın desteklenmesi gerekiyor. Peki, yapıyorlar mı? Elbette yapmıyorlar. Ne söylediler de yaptılar ki? Onu da yapmıyorlar. Bugün çiftçiye tam bu rakam üzerinden 68 milyar lira borçları var, 68 milyar lira. Gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inden aşağı olmayacak şekilde tarımı desteklemeleri gerekiyor ama ne yazık ki bunu yapmadılar. Zaten böyle bir şeye ihtiyaçları da yok, dinledikleri falan da yok; onlar için Türkiye çiftçisinin büyümesinin, kalkınmasının çok fazla bir önemi de yok. Onlar için önemli olan, dövizden ve gelen ürünlerden aldıkları vergiler.

İki tane örnek vermek isterim... Mazottan çok bahsediliyor. Evet, değerli dostlar, mazot şu anda yüzde 62'nin üzerinde vergiye tabi, yüzde 62; çiftçinin kullandığı elektrik yüzde 50 vergi içeriyor değerli dostlar, yüzde 50. Şimdi, böyle bir ortamda siz hangi çiftçiyle, hangi ülkenin çiftçisiyle rekabet edebileceksiniz? Hangi koşulda üretim yapabileceksiniz? Böyle bir imkân var mı, böyle bir olanak var mı? Bu mümkün mü? Elbette değil. Bunun karşısında elle tutulur tek silah sadece ve sadece ithalat yapmak, ithalat üzerinden bir durumu göndermek.

Bir başka mesele: Şu anda Türkiye'de çiftçi ürününü üretiyor, oradan hale geliyor, halden manav alıyor, manavdan pazara geliyor ya da market giriyor, market alıyor. Değerli arkadaşlar, çiftçiden pazara gelene kadar ortalama yüzde 50 maliyet var, ortalama yüzde 50 ama bu normal koşullarda, yaş meyve sebzede. Eğer siz bunu stokluyorsanız, depoluyorsanız depodan da pazara sunuyorsanız bunun aşağı yukarı maliyeti bir ürün maliyeti kadar yani yüzde 100 maliyet giriyor ama bakalım, örneğin elma değerli arkadaşlar, kilosu tarlada 30 kuruşla 70 kuruş arasında satıldı. Bugün marketlerde bu ürünün fiyatını bilen var mı değerli arkadaşlarım? 2 lirayla 4 lira arasında değişiyor ama eğer bu ithal elmaysa 6 lira, 7 lira, 8 liraya kadar çıkıyor. Peki, bizim üreticimizin deposunda ne var? Binlerce ton elma var, binlerce ton orada duruyor. En basitinden dün ahudududa bir açıklama yaptım. Ahududunun maliyeti Türkiye'de 6 lira, şu anda 1.000 ton ahududu çiftçinin deposunda duruyor ama ne yazık ki biz söz verdik ya, gümrüksüz Bosna'dan, Sırbistan'dan ahududu alıyoruz. Geldiğimiz nokta bu.

Bu tarımda yaşanan sorun ekonomik değildir, bilimsel değildir, teknik değildir; tarımda yaşadığımız sorun politikadır. Üretimin sağlıklı bir planlamayla yapılmamasıdır, tamamen Adalet ve Kalkınma Partisinin şirket ve ithalata dönük politikalarıdır. O yüzden Türkiye'de tarımın yeniden ayağa kalkması için Adalet ve Kalkınma Partisinin bir an önce bu ülkenin yönetiminden gitmesi gerekiyor yoksa ne topraklarımız kalacak ne de köylümüz kalacak. (CHP sıralarından alkışlar) Türkiye'de tarımın bir tek düşmanı var, bir tek karşıtı var, o da son on beş yıldır uygulanan, Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından uygulanan, gerçekten dünyada...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ORHAN SARIBAL (Devamla) - ...karşılığı olmayan, üretimden yana olmayan, yabancı şirketlerden, ithalattan yana olan Adalet ve Kalkınma Partisi politikalarıdır.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Sarıbal.